EŞİTLİKÇİ ANLAYIŞ

SINIFLAR ARASI ÇATIŞMAYA DEĞİL, EŞİTLİĞE DAYANAN ANLAYIŞ

 

Türklerde tarih boyunca, farklı sınıflar görülmemiştir. Dolayısıyla sınıflar arası kavgalar olmamıştır. Devlet yönetimleri, yönetimlerindeki her insana aynı şekilde yaklaşmıştır. Bu insanların, Hakanların mensubu olan boylardan olup olmadığına bakılmamıştır.

Hattâ Türk soylu olup olmadıkları da araştırılmamıştır. İnsanların dini inanışlarının çok faklı olması da, devletin davranışlarını etkilememiştir. Nitekim Türklerin zirve devleti olan Osmanlı Türk Devletini tanımlayan özelliklerin başında, “eşitlikçi” anlayış gelir.

Eşitlikçi anlayış ve uygulama, günlük yaşamın her alanında görülmüştür. Hukuk alanında, ekonomide, kültürel etkinliklerde, sağlıkta hep eşitlikçi davranılmaya çalışılmıştır.

Her alanda ve her farklı insana eşitlikçi davranabilmek, öncelikle insanoğlunun bütün zaaflarına karşı direnebilmeyi gerektirir. Bu direniş, öncelikle yönetenlerin kendi nefislerine karşı yapacakları mücadelenin başarısına bağlıdır.

Bu sebeple, kendi nefislerine karşı mücadeleyi kaybeden yöneticiler, kimliklerine, hatta damat veya çocukluk arkadaşı olmalarına bakılmaksızın, cezalandırılmışlardır. Bu cezalandırmalar, örnek olması açısından, Türk soylu olan yönetici veya halk önderlerine daha sıkı uygulanmıştır. “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” şeklindeki Türk özdeyişindeki anlayış çerçevesinde hareket edilmiştir.

Önceki yazılarımızda da görüleceği üzere, eşitlikçilik ekonomi alanında da uygulanmıştır. Esnafların arasından hızla büyüyen birilerinin çıkması engellenmiştir. Pazarlamacı esnaf anlayışının oluşması istenmemiş, esnaf, dükkânında vakarıyla müşteri bekleyen insan olarak tanımlanmıştır.

Ancak bu anlayışın denetlenmesi, daha çok Türk soylu olanlar üzerinde etkili olmuştur. Yabancı bazı ülkelere tanınan kapitülasyonlar ve uygulamaları, bilhassa Ermeni ve Rum kökenli esnafların büyüyerek tüccar olmalarına vesile olmuştur.

Tebaa arasında bozulan bu eşitlikçi uygulama, Türklerin, yönetim dışındaki alanlardan çekilmelerine sebep olmuştur. Eğer bu farklı uygulama olmasaydı, Osmanlı Türk Devletinde her türlü dış kışkırtmaya rağmen huzurlu yaşam daha uzun süre devam ederdi.

Hz. Nuh, tufan sırasında oğlunu görür ve gemiye çağırır. Allah’a oğlu için yalvarır. Ama Yüce Yaradan Hud Suresi 46. ayetle cevap verir: “Allah buyurdu: ‘Ey Nuh! O senin ailenden değildir. Çünkü (onun ameli) iyi olmayan bir ameldi. (bu nedenle) bilmediğin şeyi benden isteme, Ben seni cahillerden olmaktan sakındırırım.”

47: (Nuh) “Ey Rabbim! Senden bilmediğim şeyi istemekten sana sığınırım. Sen beni bağışlamaz, rahmetini ihsan etmezsen ben ziyana uğrayanlardan olurum.” dedi.

Türklerin insanlara davranışlarının temelinde işte, ayetteki gibi, onların amellerinin ne olduğu yatıyordu. Kim oldukları değil.

Dolayısıyla dünyanın huzur bulmasını istiyorsak, insanlar arasında “eşitlikçi” anlayışı yerleştirmemiz yeterlidir. Nasıl, Tanrı nezdinde başlangıçta insanlar eşitse ve din, Yüce Yaradan katında tek ise, hak ve adaletle ilgili uygulamalar da ayrım gözetilmeden yürütülmelidir.

Kendini düzeltenlere hak tanınmalı, ama “ben onun ailesindenim” diye güvenerek yanlışlarını sürdürenler, şiddetle cezalandırılmalıdır ki, başkalarına örnek olsunlar. Zaten asıl aile, ameli iyi olanlar topluluğudur.

Sosyal kategorisine gönderildi | EŞİTLİKÇİ ANLAYIŞ için yorumlar kapalı

İŞBİRLİĞİ VE DAYANIŞMA

“REKABET VE ÇATIŞMA” YERİNE “İŞBİRLİĞİ VE DAYANIŞMA”

 

Rekabet ve Çatışma”, Batı Kültürünün temel taşlarıdır. Marks bile bu anlayışı tamamen değiştirmeyi düşünmemiştir. Sadece “rekabet” kısmını, sınıflar arası konumuna indirgemiştir. “Çatışma” temelinde bir değişiklik getirilmemiştir.

Osmanlı Türk Devletinin kültür temelleri ise, “İşbirliği ve Dayanışma” üzerine kurulmaya çalışılmıştır. Bu anlayış da, tıpkı “hayırsever insan” ve “itidal” kavramları gibi bütün alanlarda uygulanmıştır.

Köylerde, mahallelerde, bürokraside, askeriyede vb yerlerde hâkim anlayış, “İşbirliği ve Dayanışma” kültürüdür. Dolayısıyla son derece kapsamlı bir uygulama alanı bulan bu anlayışın, iktisadi düşünceleri etkilememesi düşünülemez.

Türklerde ticarette rekabet esas değildi. Ticarette asıl olan “itibar” idi. Nitekim Osmanlı’nın yükseliş döneminin anlayışını konu eden hikâyeler benim gençliğimde dâhi, şöyle anlatılırdı.

“Sabah evin bazı ihtiyaçlarını almak için çarşıya giden bir kişi, girdiği esnaftan ilk ihtiyacını ister. Esnaf hemen verir. İkinci bir ihtiyacı malzemeyi daha isteyince, ‘Ben siftah yaptım, ama komşum yapmadı. Sen o ihtiyacını bizahmet ondan al’ diye gönderir.

Adam gider o esnaftan alışveriş yapar. Aynı esnaftan ilave bir malzeme isteyince, o da ilk esnaf gibi adamı komşusuna gönderir.”

Çünkü Osmanlı da “fiyat, üretim ve ücret arasındaki rekabet asgari seviyedeydi. Esas olan günlük değil, uzun vadeli düşünceydi. Dolayısıyla “gurup içi dayanışma” esastı. Bu dayanışmanın kurallarını da “lonca” denilen ortak kurullar takip ederlerdi.

Esnafları pîrî Ahi Evran’ın sözleri de bu anlayışı yansıtır: “Kişi, vicdanını kendine gözcü yapar.”

Kolayca tahmin edilebileceği gibi, “İşbirliği ve Dayanışma” anlayışı keşiflerle beslenen “Rekabet ve Çatışma” anlayışı karşısında maddeten geriledi. Diğer bir anlatımla “Rekabet ve Çatışma” taraftarları sürekli güçlendiler. Önlerindeki engelleri yıkarak devam ettiler.

Ta ki, 18 Mart 1915’te Çanakkale önüne gelene kadar. Çanakkale’ye geldiler. Aynı hızla geçip gitmeyi umuyorlardı. Ama geçemediler. Durdular. “İşbirliği ve Dayanışma” karşısında geri döndüler.

Fakat ders almadılar. II. Dünya Savaşı ile perişan hale düştüler. İşbirliği ve Dayanışmaya en çok ihtiyaç duydukları bir anda, Rekabet ve Çatışma kendisini yerlere serdi.

Bilindiği gibi Kur’an, ibret alınması için geçmiş olayları sıkça anlatır. Ama aynı sıklıkla “öyle iken çoğusu iman etmedi” diyerek insanların musibetlerden ders almadıklarını, uyarıyla karışık itiraf eder.

Hâlbuki Türk atasözü; “bir musibet bin nasihatten evladır (iyidir)” derken, ders alınan tek musibetin, bin nasihatten daha faydalı olduğunu vurgular.

Fakat “rekabet ve çatışma” temelinin üzerine bina kurmaya çalışanların, bırakın nasihatleri, musibetlerden ders çıkarmaları bile çok zordur. Nitekim iki Dünya Savaşına rağmen, halen benzer mantıkla yol alınmaktadır. Hem de giderek, Türkler dâhil bütün dünyayı içerisine alacak şekilde yanlışta yürünmektedir.

Sosyal kategorisine gönderildi | İŞBİRLİĞİ VE DAYANIŞMA için yorumlar kapalı

İTİDAL

İTİDALLİ DAVRANIŞ

 

İnsanların ve devletlerin daha huzurlu olabilmeleri için, yazılarımızda değişik alanlardan ve yönlerden örnekler veriyoruz. Bazı misallerimizi tarihi kayıtlarla destekliyoruz. Bazılarına ise Kur’an’dan örnekler veriyoruz.

Kur’an, insanlık var oldukça her dönem için en şaşmaz kaynak olduğundan ve insanların huzurunu sağlama amacıyla gönderildiğinden, örnekleri Kitaptan vermemiz gayet normal.

Tarihten aldığımız diğer misallerin birçoğunu Türklerin tarihinden veriyoruz. Türkler, her konuda sütten çıkmış akkaşık değildirler. Ama önyargısız olanlar kabul ederler ki, dünya geneline göre, daha uzun dönem güzel örnek olarak sunulacak konuları daha çoktur.  Yani dünya insanlığının uygarlığına katkıları, daha fazladır.

Önceki yazılarımızdan birinde işlediğimiz “hayırsever insan” modeli bunlardan biridir. Osmanlı Türk Devletinin, “veren insan” anlayışını mükemmelleştirerek oluşturduğu bu model, dünya için güzel bir örnektir.

İtidalli davranış da, yine Osmanlı Türk Devletinin uyguladığı güzel bir anlayıştır. Genel anlamıyla “ölçülü olmak” demektir. Hunlardan, Atilla Han’dan itibaren Türk Devletlerinde, “dengeli olmak” olarak uygulanan anlayış, Osmanlı ile “ölçülü olmak” şeklinde mükemmelleştirilmiştir.

Bu anlayış devletin etkili olduğu neredeyse her alanda uygulanmıştır. Sadece hukukta değil, dini konularda da ölçülü olunmaya çalışılmıştır. Bu sebeple bazı çok sapkın mezhepler haricinde, inançlara karışılmamıştır. Diğer dinlere inanan insanlar, Müslüman olmaya zorlanmamıştır.

Benzer şekilde üretimde ve tüketimde de ölçülü olunmuştur. Üretimdeki bu uygulama kapitalistlerin yetişmesini, dolayısıyla üretimin ve teknolojinin gelişmesini engellemiştir. Ama halkın genel huzuru için uygulamadan taviz verilmemiştir. Tüketimdeki uygulama 19. yüzyılın sonları hariç, toplumda fakir ile zenginin birbirine karışmasına sebep olmuştur. Yani zenginlerin yaşantıları ile fakirlerin ki arasında ciddi farklar oluşmamıştır.

Hukukta ise, her mahkemeye düşen hemen cezalandırılmamıştır. Tarafları barıştırmak için uğraşılmıştır. Ceza, suça eğilimli olanlara verilmiştir. Bu cezalar da, başlangıçta ağır cezalar olmamıştır. Ancak uslanmayarak suç işlemeyi alışkanlık haline getirenlere, şiddetli cezalar verilmiştir. En şiddetli cezaları, “nankörler” almıştır.

Günümüzde hızlı şehirleşmelerin ve küreselleşmenin etkilediği insanlar için çare, itidalli davranışın yaygınlaştırılmasıdır. Önce devlet uygulamaları ile insanlara örnek olunmalıdır. Sonrasında kişilerin böyle davranabilmeleri kolaylaşır.

Ölçülü olmanın bir sınırı da “aldırış etmezliktir”. Bu her alanda olduğu gibi, çocuk yetiştirmede de önemlidir. Dolayısıyla çocuklarımızı yetiştirirken “bu onların kendi hayatları, kendileri karar versinler” gibi bir yanlışa düşülmemelidir. Onların kendi ayakları üzerinde durabilmeleri için, elbette özgürlük verilecektir. Ancak, çocuklarımızın itidalli davranış anlayışını kavrayabilmeleri için, mutlaka özgürlüklerine sınır çizilmelidir. Sınırı aşmamaları için sürekli denetlenmelidir. Aşanlara ilk defasında ceza verilmeden uyarılmalıdır. Ama sınırı aşmayı alışkanlık haline getirmelerine fırsat verilmemelidir. Yoksa kendi elimizle kendi çocuklarımızı, kurtulamayacakları fasit bir çemberin içerisine atarız.

Genel kategorisine gönderildi | İTİDAL için yorumlar kapalı

MÜSLÜMANLIK

LÂİLÂHEİLLAALLAH DİYEN MÜSLÜMAN KABUL EDİLİR, AMMA…

 

Yüce Yaradan bizlerden, Kendisinin tekliğini diliyle ikrar edeni, Müslüman kabul etmemizi istiyor. Ancak bizleri de, onların davranışlarını yakından takip etmemiz için uyarıyor.

Hucurat Suresi 14: “Bedeviler: ‘İman ettik’ dediler. De ki: ‘siz henüz iman etmediniz ve lakin henüz iman kalplerinizin içine girmemiş olduğu halde İslam’a girdik’ deyin ve eğer Allah’a ve resulüne itaat ederseniz size amellerinizden hiçbir şey eksiltmez. Çünkü Allah çok merhametli ve çok bağışlayıcıdır.

Allah bizleri, Münafıklar için de uyarıyor. Münafıklar, dıştan Müslüman görünüp,  içten eski düşüncelerinin hesabı peşinde koşanlardır. Yüce Yaradan bizlerin münafıkları bilemeyeceğimizi, ancak Kendisinin hepsinin bütün yaptıklarından haberdar olduğunu bize müjdeliyor.

Münafıkları biz tam bilemeyeceğimiz için Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v), bu konuda nelere dikkat etmemiz gerektiğini bize şöyle anlatıyor:

“Dört haslet vardır ki, kimde bu hasletler bulunursa o kimse halis münafıktır. O dört haslet şunlardır: Kendisine bir şey emanet edildiğinde ihanet eder. Konuşunca yalan söyler. Söz verince sözünde durmaz. Bir konu da taraf olduğunda haddi aşar, haksızlık yapar, işi düşmanlığa dönüştürür.”

Böyle insanlar kendilerini bilirler. Dolayısıyla onlarla ilgili Yüce Yaradan’ın vaadini hatırlatmakta fayda var.            Al-i İmran suresi 188. Ayette Allah: “o ettiklerine sevinen ve yaptıkları işle övülmeyi seven kimseleri de sakın azaptan azade sanma, hem onlara acı bir azap vardır.” Buyuruyor.

Nisa Suresi 142. Ayet: “Her zaman münafıklar Allah’a hile yapmaya çalışırlar. Allah da başlarına geçirir. Namaza kalktıkları vakit de üşene üşene kalkarlar, halka gösteriş yaparlar, yoksa Allah’ı pek az hatıra getirirler.”

Al-i İmran Suresi 161. Ayet: “……Her kim hıyanet eder; ganimet ve hasılattan bir şey aşırırsa boynuna aldığını kıyamet günü yüklenir getirir…….”

Münafıkları halk bilemez. Ancak münafık yöneticilerle beraber çalışanlar veya yakın takip edenler, bilebilirler. Eğer onlar da münafık olan yöneticiye alet oluyorlarsa aynı konuma kendileri de düşerler.

Nisa Suresi 88: “O halde siz niye münafıklar hakkında iki grup oluyorsunuz? Allah onları kazandıkları günah yüzünden terslerine döndürdüğü halde, Allah’ın saptırdığını yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah her kimi saptırırsa artık sen ona yol bulamazsın.”

Kimi insan vardır, Müslüman bir ülkede dünyaya gelir. Ama Müslümanlığı içselleştiremez. Çünkü dünyevi hırsları büyüktür. Önceleri Müslüman geçinir. Yani mecburiyetten ve sadece dıştan Müslüman gibi davranır. Sonra yöneticilikte ilerlemeye başladıkça Müslümanlıktan geçinmeye başlar. Yani Müslümanlığı kendi hırsları doğrultusunda kullanır. İşte Yüce Yaradan, böylelerini saptırırsa, bizler onların düzelebilmeleri için ne yapsak faydasızdır.

Kimi insan vardır, Müslüman olmayan bir ülkede doğar. Ama sonradan kendiliğinden Müslüman olur. Bu insanlar için konuya olumlu bakarak beklemek gerekir. Yapacaklarını takip etmek gerekir. Yapılan bu takiplerde içten pazarlıklı olmadığı, gerçekten Allah’a teslim olarak güzel işler yaptığı görülürse, ona kucak açmak, eski hatalarının kararlarını Allah’a bırakmak gerekir.

Tarih, ders alarak hatalarımızı azaltmak içindir. Ebu Zer’in hayatı da güzel bir örnektir. Ebu Zer, kervan soygunculuğu yaparken kendiliğinden Müslüman olmuştur. Diğer taraftan Ebu Süfyan ise, yıllarca Hz. Muhammed’e karşı savaştıktan sonra, Mekke’nin fethi ile mecburen Müslüman olmuştur. Onun soyundan gelen Emeviler, Müslümanlar arasında ikilik yaratarak İslâmiyet’i rayından çıkarmaya başlamışlardır.

İşte Ebu Zer, kendisinin yönetimde hiçbir gücü yokken bile bu anlayışla mücadele etmiştir. Ama gücü yetmediği için, İslâmiyet Hz. Muhammed’in getirdiği anlayıştan uzaklaşmıştır

Fakat Emevilerin kimseyi dinlemeyen bu davranışları aksine, insanlarda öfkenin birikmesine yol açtı. Öfke sonunda patladı. Müslüman halktaki fetih heyecanının doruk noktada olduğu yıllarda, o dönemlere göre kısa sayılabilecek bir süre olan 90 yıl sonra iktidardan indirildiler. İndirenler Peygamberimizin amcası Abbas’ın soyundan gelen Abbasilerdi. Ama buna rağmen Emevilerin yaptıkları karşısında hırslarını alamadılar ve Emevi hanedanının yaşayan ve vefat etmişleri dâhil, birçoğuna Müslümanlığa yakışmayacak bir hırsla zulmettiler.

Allah’ım, içten pazarlıklı davranarak Müslümanlığı rayından çıkarmaya çalışacakların hilelerini başarıya ulaştırma. Sonradan Müslüman olanlara Ebu Zer gibi, Hz. Ömer gibi olmaları için mücadele azmi ver, onlara yol göster.  Senin her şeye gücün yeter.

Genel kategorisine gönderildi | MÜSLÜMANLIK için yorumlar kapalı

DİN SAVAŞLARI NEDİR

İNSANLAR BİRBİRLERİYLE SAVAŞSIN DİYE, ALLAH FARKLI DİNLER GÖNDERİR Mİ?

 

Böyle bir iddiayı savunabilecek ateist bile bulmak pek mümkün değildir. Allah, Kendisinin tek Yaratıcı olduğuna inanan insanları, ancak Kendisine ortak koşanlarla mücadeleye çağırmaktadır. Onların içerisinde de inananlara saldırmayan, inananlarla yaptıkları antlaşmalara uyanlara karşı savaş izni yoktur.

Alan Axelrod ve Charles  Philips adlı iki arkadaş oturmuşlar 1763 savaşın sebeplerini incelemişler. Bunlardan sadece 123’ünün din savaşları olduğuna kanaat getirmişler. Bunlardan da sadece 66’sı, Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında yapılmış.

Din Savaşlarının en başında da meşhur Haçlı Seferleri var. Bu seferlerde insanları savaşa ikna edebilmek için dinin kullanıldığı doğrudur. Ama günümüzde bazı gerçekler ortaya çıktığı için Haçlı Seferlerini, din savaşları olarak nitelemek çok zorlama gerektirir.

Haçlı Seferlerinin bir kısmında daha Avrupa topraklarında iken talan başlamıştır. Dördüncü seferdekiler ise tamamen savaş taşeronluğu yapmışlardır. Sonunda Bizans’ı ele geçirmişler, ileri gitmemişlerdir.

Üçüncü seferde Kudüs’e ulaşamayan Fransız ve İngiliz Krallar, Hac için çıktıkları yolun dönüşünde birbirleriyle, yani Hacı arkadaşlarıyla savaşmışlardır.

Altıncı Haçlı Seferinde Alman imparatoru Kudüs’ü alamadı, ama Hıristiyanların Kudüs’ü ziyaret edebilmeleri için on yıllık anlaşma yaptı. Hâlbuki bilmiyordu ki, Hz. Ömer döneminden beri bu hak isteyen her Hıristiyan’a verilmişti. Bu durum gösteriyor ki, kralların, sultanların bile bilgileri yetersizmiş veya yanlışmış.

İslâm fetihlerinin de bir kısmı, Kur’an ışığında bakıldığında din savaşları olarak nitelenemez.

Aslında bu konularda uzun örnekler vermek mümkün. Ama dini çatışmaların kaynağının, din olmadığını gösteren bir Kuzey İrlanda fıkrası her şeyi açıklıyor.

Adamın biri Belfast’ta karanlık bir sokakta yürürken ensesine silahlar dayanır. Cevap ver “Katolik misin, Protestan mı?” Adam korkuyla, “ben ateistim” diye kekeler. Ama silahlı insanlar tatmin olmazlar ve tekrar sorarlar, “Katolik ateist mi, Protestan ateist mi?”

Allah’ın tek dini vardır. O da İslâm’dır. Yani öz itibarıyla, Allah’a teslim olmak ve Onun gösterdiği yolda yürümektir.

Genel kategorisine gönderildi | DİN SAVAŞLARI NEDİR için yorumlar kapalı

HAYIRSEVER İNSAN

            HAYIRSEVER İNSAN – VEREN İNSAN

 

Önceki bir yazımızda belirttiğimiz gibi, Aristo, veren insanı, “muhteşem insan” olarak niteler. İslâmiyet’te de veren el, alan elden üstündür denilerek insanlar veren el olmaya yönlendirilmiştir.

Hayırsever insan, Osmanlı Türk Devleti’nin uzun süre ayakta kalmasında önemli rolü olan insan tipidir. Her hayırsever insan, veren insandır. Fakat her veren insan, hayırsever insan değildir. Aradaki en önemli fark, “verme” işleminin amacında yatar. “Veren insan” kimi zaman, kendi dünyevi menfaati için verir. Fakat hayırsever insan, karşılık beklemeden verir. Karşılığını sadece Yüce Yaradan’dan umar.

Fatır Suresi 29. ayet: “O, Allah’ın Kitabı’nı okur, ardınca gider olanlar ve namazı kılıp kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden gizli ve açık infak etmekte bulunurlar, her halde öyle bir ticaret umarlar ki, hiç batmak ihtimali yoktur.”

30. ayet: “Çünkü Allah, mükâfatlarını kendilerine tamamen ödedikten başka, lütfundan onlara daha fazlasını verecektir. Çünkü O, hem çok bağışlayıcıdır, hem çok ikram edicidir.”

Ayetler gayet açıktır. Önce Allah’ın kitabını okumak gerekir. Bu kitap, hiç değişikliğe uğramamış ve Yüce Yaradan’ın korumasında olan Kur’an’dır. Sonra, Kitap’ta anlatılanlara uymaya çalışmak, yani ardınca gitmek gerekir.

Böyle davranan insan, “namazı kılıp kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden gizli ve açık infak etmekte bulunurlar” sözündeki gibi, namazını kılarsa ki, Kur’an’da belirtildiği şekliyle dosdoğru kılarsa, rızkı kendisine verenin Allah olduğunu bilir. Bu sebeple kendiliğinden açık ve gizli olarak muhtaçlara yardım eder.

Hem kendiliğinden, hem de Kur’an’da kimlere ve nasıl verileceği bahsedilen şekliyle dağıtırsa, Yüce Yaradan’ın kendisini destekleyeceğini umar. Umduğuna ulaşırsa, hiç batmak ihtimali olmaz.

İşte bu insanlar, hayırsever insanlardır. Kendiliğinden ve “Allah rızası” için verir. Onlar 30. ayetin anlamını bilirler. Verdikçe de, ayetteki Yüce Yaradan’ın ikram ediciliğini, bizzat yaşarlar.

32. ayet: “Sonra Biz, o Kitab’ı kullarımızdan süzdüklerimize miras kıldık; onlardan da nefislerine zulmedenler var! Orta giden var, Allah’ın izniyle hayırda ileri geçenler var. İşte büyük lütuf odur.”

Ayetten anlaşılan, her dönem için Allah Kitabı’nı bazı insanlara miras kılıyor. Bu insanların bazıları “bir lokma bir hırka” anlayışıyla nefislerine zulmediyorlar ama Kur’an’ın manevi havasında yaşıyorlar. Bazıları orta yolu tutuyorlar. Fakat bazıları Allah’ın izniyle hayırda ileri gidiyorlar. İşte bu üç gurubun içerisinde, büyük lütufa mazhar olanlar, hayırda ileri gidenlerdir.

Sadece “veren insan” olanların bazıları, verdikçe servetinin azalacağını düşünür. Bu sebeple, kendi menfaatleri doğrultusunda vermek isterler. Kimi siyasetçi oy kaygısıyla, kimi yeraltı dünyasının adamı hizmetini iyi gördürmek ve ihanete uğramamak amacıyla, kimi iş adamı “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” mantığıyla, veren el olabilir. Allah bunlara izin vermediği için bunlar, durumları uygun olduğu halde hayırda ileri gidemezler.

Dünyanın güzel geleceği, hayırseverlerin sayılarının artmasıyla doğru orantılıdır. İnşallah bizler de, Yüce Yaradan’ın izin verdiği hayırsever insanlar arasına gireriz. Böylece, batma ihtimali olmayan bir ticaretimizin olmasını umabiliriz.

Allah’ım bizlerin, Senin Kitabı’nın ardınca gidebilmemiz ve hayırsever insan olabilmemiz için; bizlere yol göster, mücadele azmi ver, irade gücü ver, sabır ve sebat ver.

Genel kategorisine gönderildi | HAYIRSEVER İNSAN için yorumlar kapalı

TİCARİ ANLAYIŞLAR

TÜRKLER VE TİCARET

 

 (Not: Dünya Ekonomisi üzerine yazımızda güzel gelecek için, eski Türklerin ticari anlayışlarına dönmek gerektiğini yazmıştım. Konuya açıklık getirmek için “Tarihin Aydınlattığı Gelecek” kitabımdan aynen aktarıyorum.)

Ticaretin gerçek yapısı incelendiğinde, Türklerin özelliklerine yatkın olduğu görülür. Bilindiği gibi Türklerde ticari kazançta esas olan “itibar”dı. Avrupalılarda ise “kâr”dı. Günümüzde marka olmuş bazı Batı firmaları eski Türk anlayışına dönerek “itibar”ı ön plana çıkardılar. Demek ki, Türklerin ticari anlayışları gerçek ticarete uygundur. Bunu daha iyi anlamak için, ticaretin kurallarını ve niteliklerini incelemek yeterlidir.

Ticaretin yazılmamış kuralı “GÜVEN”dir.

Türklerin iki bin yıllık serüvenini anlatan gezginler, tarihçiler onların en önemli özellikleri olarak, verdikleri sözde durmalarından bahsederler. Türklerde verilen sözden dönülmez. Andını tutmamak en büyük kötülüktür. Rüşvet, iltimas (kayırma) gibi kötülüklerin en üst düzeye çıktığı, normal olaylardan görüldüğü dönemlerde bile, sözünde durmamak en büyük onur kırıcı kötülük olarak değerlendirilir. Sözünde durmayan insanlar; anne-baba, işçi-işveren, rüşvet alan veya almayan memur, yolsuzluk yapan ya da yapmayan siyasetçi, sivil yönetime karışan yahut da karışmayan asker vb. kim olursa olsunlar, verdikleri sözlerini yerine getirmezlerse, diğer özellikleri geri planda kalır. Onursuz, kötü insan olmakla suçlanırlar. Demek ki ticaretin bu “olmazsa olmaz” kuralı Türklerin yapısına uymaktadır.

Ticaret, sürekli mücadele (savaş) demektir. Yılgınlık, bıkkınlık, moralsizlik gibi durum ve tavırların bir süre sonra sarsmayacağı işadamı zor bulunur. Türklerin diğer bir önemli özellikleri de, yine tarihçilere göre, savaşçılıklarıdır. O halde ticaretin bu özelliği de Türklerin savaşçılıklarıyla bağdaşmaktadır.

Ticaret insanını kısaca tarif etmek gerekirse, “problem çözen insan demektir” denilebilir. Yine tarihçilerin belirttiğine göre, Türklerin kurdukları devletler birer halklar karışımı idi. Türkler, yöneticilik yaptıkları en buhranlı bölgelerde bile, halklar arasındaki problemleri çözerek, onları huzur içerisinde yaşatmayı başardılar. Bazı Batılı tarihçiler bu durumu, “Türklerin insanlığa kazandırdıkları en büyük uygarlıktır.” diye bahsederler. Osmanlı Türkleri bunu, güçten düştüğü zamanlarda bile başarmıştır. Günümüzde bile Batılılar; Orta-Doğu, Balkanlar ve Kafkasya’daki sorunlarda Türkiye’den yardım istemektedir. Demek ki problem çözmek, Türklere yabancı değildir.

Ticaret insanı, girişken ve gözü pek olmalıdır. Türkler dünyada en geniş alana yayılmış, o bölgelerin halklarıyla anlaşmış ve uzun süre hâkim olmuş belki de tek millettir. Bu kadar geniş alanlara yayılmak, Türklerin “gözüpek” olduklarına işarettir. Yeni gittikleri yerlerde halklarla anlaşmaları da, “girişken” olduklarını gösterir.

Genel kategorisine gönderildi | TİCARİ ANLAYIŞLAR için yorumlar kapalı

ZENGİNLERİN SORUMLULUĞU

ZENGİNLİK NEDİR

 

  ( Not: Bu yazı yine bu sitede 2013 yılında yayınladığım yazının aynısıdır. “Dünya Ekonomik Krizinin Sebepleri yazısıyla birlikte değerlendirilebilir.)

İslâmiyet zenginliğe karşı değildir. Ama helâl kazanmak şartıyla. Nitekim Hanefi Mezhebinin kurucusu İmamı Azam Ebu Hanefi zengin bir tüccar idi.

Kuran-ı Kerim’de alış-veriş helâl, faiz haram kılınmıştır. Ayrıca malları üst üste yığmayınız buyruğu vardır. Zekât vermek gücü yeten için farzdır. Bu ayetlerden anlaşılan zengin olurken insanlara faydalı olmak, iş imkânı sağlamak, yardım etmektir.

Bu açıdan bakılınca; her yol mübah (sakıncasız) diyerek zengin olanlar bile, yaptıkları ufak-tefek yardımlarla, insanlara iş imkânı vermekle övünürler. Böyle davranarak, haksız kazançlarının temizlenerek helâl hale geldiğine kendilerini inandırmaya çalışırlar.

Allah, “Bu dünya malını isteyene tastamam veririm, hiç eksiklik yapılmaz” diyor. Ama “onlar Benim huzuruma geldiklerinde, siz bütün hakkınızı dünyada kullandınız. Haydi girin Cehenneme” diyerek onları gideceği yeri işaret ediyor.

Aslında her yol mübah diyerek zengin olanlar, bu dünyada da Cehennemi yaşıyorlar. Fakat farkında değiller.

Kanunları kitabına uydurmaya çalışarak para kazananlar, gece-gündüz diken üzerinde huzursuz bir şekilde yaşıyorlar. İç dünyalarında fırtınalar kopuyor. Kimseyle paylaşamıyorlar. Varsa eşleri, çocukları dâhil kimseye güvenemiyorlar. Yani hiç dostları yok.

Kanunsuz bir şekilde, gizli faaliyetlerle zengin olanların durumu ise daha bir içler acısı. Bunlar sadece kazanç açısından değil, hayati tehlike bakımından en yakınlarındakilere bile güvenemiyorlar.

Daha önceki bir yazımızda belirtiğimiz gibi, bu zenginler içtikleri suyu, yedikleri yiyecekleri bile kendilerinden önce birkaç kişi (çünkü tek kişiye güvenilemez) üzerinden yiyip içtikten sonra, kalan artığı yine başkalarının yaladığı çatal-bıçak ile yiyorlar.

Korumalarına güvenemedikleri için her zaman koruma ordusuyla dolaşıyorlar. Yaşarken neredeyse güneş yüzü görmüyorlar. Kapalı alanlar arasında kapalı araçlarla dolaşıyorlar. Arabalarını, yatlarını, uçaklarını kendileri süremiyorlar. Emirleri kendilerinin verdiklerini zannederek övünüyorlar, ama gerçekte yaşantılarını maaşlarını verdikleri korumaları yönlendiriyor.

Vatandaşlarla birlikte olamıyorlar. Ağız tadıyla ne lokantada yemek yiyebiliyorlar, ne de tatil yapabiliyorlar. Denize girebilmek için bütün çevreyi kapatıyorlar. Koruma ordusunun arasında tek başlarına güya denize giriyorlar.

Çoğu aile sahibi olamıyor. Sıradan vatandaşın tattığı zevklerin neredeyse hiçbirini alamıyorlar.

Ama korumaları ve gizli ekiplerine para yetiştirebilmek için, başka bir iş düşünemeden aynı yöntemle boğuşuyorlar. Böylece girdikleri kısır çemberden kurtulamıyorlar.

Özet olarak aslında kendilerini güçlü ve her istediklerini yapan olarak hayal edip, başkalarını doyurmak için, dünya nimetlerinden çok az faydalanarak, doyurdukları insanların her an ihanet edecekleri korkusuyla sürekli diken üstünde ve güya yaşıyorlar.

Hâlbuki önlerinde hem zenginliklerini sürdürebilecekleri, hem de insanlara gerçek anlamda faydalı olarak ahireti kazanmaya çalışabilecekleri yollar var. Umulur ki akıl erdirirler.

Ekonomi kategorisine gönderildi | ZENGİNLERİN SORUMLULUĞU için yorumlar kapalı

EKONOMİK DÜZEN

DÜNYADAKİ EKONOMİK BUHRANIN SEBEPLERİ

 

 (Not: Bu yazı 2008 krizi üzerine ihkupcu.com sitesinde ve diğer bazı web sitelerinde yayınladığım yazıdan alıntıdır. Hiçbir ilave yapılmamıştır)

Okuyucularımız takdir edeceklerdir ki, bu kapsamda ki bir krizi ancak ‘’buhran’’ olarak değerlendirmek gerekir. Bu nedenle ben de artık ‘’ekonomik buhran’’ olarak bahsedeceğim.

Öncelikle konuyu, Dünyadaki ve ülkemizdeki ekonomik buhran olarak iki ayrı bölümde incelemek gerekir. Elbette Türkiye, Dünya Ticaretine eklemlendiği için bu iki konunun birbirini etkilediği doğrudur. Ama meseleyi irdeledikçe görülecek ki, Türkiye’deki ekonomik buhranın Dünyadan bağımsız kendi iç sebepleri de vardır.

Dünyadaki ilk ekonomik buhran aslında 1873 yılında başlayarak Avrupa‘da ortaya çıktı. Ama o dönemde Amerika henüz iç savaşından yeni çıkmış ve Avrupa ekonomisiyle ilgisi olmadığından onları etkilemedi. Avrupa’da ise, Karl Marks’ın ve fikirlerinin tanınmasına ortam hazırladı. 1873 şoku olmasaydı, 1848 de Manifestosunu yazmış Marx’ın fikirleri gündeme gelmeyecekti.

İlk genel buhran 1929’da oldu. Bu ortamda ekonomist Keynes çıktı. İstihdamı artırmak gerektiğini, bunun için devletin borçlanarak da olsa altyapı yatırımları yapması gerektiğini savundu. Doğacak bütçe açıkları ve enflasyondan korkulmamasını söyledi.

İngiliz iktisatçının tavsiyelerini Avrupalılar uygulamaya çalıştılar. Çünkü savaş öncesinde yapılması gereken yatırımlarla örtüşüyordu. ABD ekonomisinin verilerine bakıldığında ise durumun Keynes’in teorisinden dolayı değil, II. Dünya savaşı sırasında düzeldiğini görüyoruz.

Savaş olmasaydı bu bunalımı atlatamayacağını anlayan ABD, 1945’ten itibaren küreselleşme teorisini geliştirdi. Hâlbuki 1865 iç savaşlarının bitiminden sonra yeniden doğuşlarını sağlamak için aksine, gümrük duvarlarını yükseltmişlerdi. Ama artık iç pazarları doygunluğa ulaşmıştı. Aksine dünyaya mal satmazlarsa geriye düşüş başlardı.

1960’lı yıllarda Dünya Ticaret Hacmi %4,8 büyüdü. Bunda Soğuk Savaş ortamının etkisi oldu. Vietnam savaşından sonra Keynes‘in fikirleri terk edildi. ABD, 1971‘de dalgalı kura geçti. Dolar düşmeye başladı. Petrol üreten ülkeler zararlarını kurtarabilmek için OPEC çatısı altında birleştiler. Petrolün varili 3 dolardan 32–36 dolara kadar çıktı. 70’li yıllarda ticaret hacmi dolar bazında %3,8 arttı. Ama dolardaki hızlı düşüşten dolayı (1 dolar 4 marktan, 1,67 ye indi.) ticaret hacminde aslında daralma oldu. ABD’de enflasyon %13’e çıktı.

Bu durumdan çıkış için 1978 den sonra yepyeni bir fikre sarılındı. Ekonomi arz temelli olsun denildi. Bunun anlamı; devlet küçülsün, her şey serbest piyasa düzenine bırakılsın idi. Bilhassa ABD ve İngiltere‘de etkili bir şekilde uygulanan bu yeni anlayış, Türkiye dâhil dünyanın çok geniş coğrafyasında karşılık buldu.

Ama 1980‘lerin ilk sekiz yılında Dünya Ticaret Hacmi ancak % 2,8 artabildi. Hem de 8 yıl süren İran – Irak Savaşındaki 600 milyar dolar olarak tahmin edilen harcamalara rağmen. ABD bir taraftan SSCB’yi dağıtarak, mal satabilecekleri yeni bölgeler oluşması için uğraştı. Yıldızlar savaşı projesini geliştirdiler. Böylece Rusların son dirençlerini de kırdılar. Ama kendileri de sıkıntıya düştüler. 86–87 yılları arasında 1 dolar 250 yen iken, 125 yen oldu. 18 Ekim 1987 kara Pazartesi dedikleri günde dolar %25 değer kaybetti.

ABD ekonomisi durgunluğa girdi. Çünkü sıkıntı sadece içerde değildi. Bilhassa Latin Amerika ülkeleri ABD bankalarından aldıkları borçları ödeyemiyorlardı. Yeni borç vermeseler bölge ekonomileri çökebilirdi. Borç verseler kendi bankaları zor duruma düşecekti. Yani değneğin iki ucu da sıkıntılıydı.

İmdada önce 1989 da Berlin Duvarının yıkılışı yetişti. Sermaye hareketleri birdenbire 5-6 katına çıktı. ABD için diğer bir şans Saddam’ın 2 Ağustos 1990 da Kuveyt’i işgali oldu. Kuveyt’e müdahalesinde Arap Devletlerini, Japonya, Fransa ve İngiltere’yi yanına alan ABD, böylece SSCB’ye son darbeyi vurdu. Sovyetlerin dağılmasıyla serbest kalan Orta Asya bölgesini, kimseyle paylaşmayacağı hayati bir alan olarak değerlendirdi.

Kuveyt‘e müdahale masraflarını Arap Devletleri ve Japonya’dan aldı. Petrol bağımlısı Japon ekonomisi durgunluğa girdi. Halen çıkamadı. Çünkü Japonya’da 1980’li yıllarda ciddi spekülatif (hayati değer yaratma) dalgalar olmuştu. Gayrimenkul fiyatları her yıl nerdeyse ikiye katlanmıştı. Böylece insanlar emeği ile kazandıklarının 8–10 katını hayali değer yaratan işlemlerden kazanmaya başladı. Dolayısıyla üretimden uzaklaştı. Japonya, dünyanın en net borçlu ülkesi durumundadır. Borçlarının GSMH’ye oranı %180’e ulaştı. 1995 yılında mevduata sınırsız devlet güvencesi vermek zorunda kaldı. Dolayısıyla her an diken üstündeler.

1990’lı yıllarda yeni ülkelerin katılımıyla Dünya Ticaret Hacmi hızla arttı. %4,3’lere tırmandı. 1998 uzak Doğu ve sonrasında Rusya’da yaşanan sarsıntı sırasında ticaret hacmi geriledi.

11 Eylül 2001’deki İkiz Kuleler olayında, ABD yöntem değiştirdi. Doları düşürdü. Enerji kaynaklarına el koydu. Bu el koyma sonucunda petrol fiyatları hızla arttı. Ortaya çıkan fazlalıklar dünyanın diğer bölgelerine sıcak para ve kredi olarak girdi. Krediler bilhassa gayrimenkul ve otomobil için harcandı. Dünya tüketimi hormonlu bir şekilde arttı. Sonunda balon patladı.

Berlin Duvarının yıkılışından sonraki büyümeler hem gelişmiş ülkelerin kendi içyapılarındaki gelir dağılımını bozdu. Hem de gelişmiş ülkelerle gelişmemişlerin arsındaki farkı arttırdı.

Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası gibi kuruluşların amacı güya güvenli ve adil rekabet şartlarını oluşturarak gelişmekte olan ülkeleri destekleyip istihdamı arttırmaktı. Çünkü dünya zenginleşmedikçe, gelişmiş ülkelerin kendi başlarına zenginleşmeleri mümkün olamazdı. Ama böyle olmadı. Bu kuruluşlar çalıştıkça gelişmiş ülkeler daha çok kazandı. Gelişmiş ülkeler dünya nüfusunun %14 – 15‘ini oluşturuyorlar. Ama sadece son 10 yılda dünya milli gelirinden aldıkları pay %79’dan %85’lere tırmandı. Adaletsizlik gittikçe büyüyor.

ABD durumu kurtarabilmek için kapitalist anlayışı terk etmeye başladı. Yeni arayışların içerisinde, batan bankaları ve şirketleri devlet desteği ile kurtarmaya çalışıyor. Ama ekonomi tabanlı tedbirlerle durumu kurtarmaları çok zor görünüyor. Çünkü küreselleşme, ekonomiyi matematiksel kalıptan çıkardı. Artık dünya ölçeğinde ekonomik kuram geliştirilemez. Bunu başarabilmek için aşağıdaki dört farklı yapıya tek bir “ilke” geliştirmek zorundalar.

  1. Fertlerin ve firmaların mikro (öz) ekonomik anlayışları (Yani paranın devir hızı, kâr hırsı ya da girişimcilik yapıları, duygusal yapıları vb.)
  2. Milli devletlerin uyguladıkları makro (genel ) ekonomi uygulamaları (Yani para, kredi ve faiz oranları)
  3. Uluslar arası işletmelerin milli olmayan farklı amaçları (gerek sanal ekonomide, gerekse üretimde süper güç ve tekeller haline geldiler.)
  4. Dünya ekonomisi (Yani teknolojik gelişmelerin oluşturduğu küreselleşmenin, insanlar üzerindeki henüz belirlenemeyen etkisi.)

Bütün bu birbirinden farklı yapıları tek bir ilke ile açıklayıp kuramsal hale getirmenin zorluğu ortada. Bu durumda ABD’nin önünde iki seçenek kalıyor.

Birincisi; Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu ve Orta Asya’da etkili olmasını sürdürecek politikalar izlemek. Bu bölgelerde geniş çaplı çatışmaların çıkmasını teşvik etmektir. Amaç, buralarda çıkacak bir savaşta kendisi doğrudan olmayacağından, müttefiklerine silah vb. satarak durumu kurtarmaktır. Çünkü halen ABD’de mühendislerin üçte biri savunma sanayinde çalışmaktadır.

ABD bu hedefi gerçekleştirebilmek için zaten adımlarını atmıştır. NATO’nun sınırlarını genişleterek yeni ülkelerin eklenmesini sağlamıştır. Türkiye bahsedilen bu bölgelerde etkinliği en çok olan ülke olduğundan, ABD ekonomisi ve menfaatleri açısından ‘’kilit taşı ülke’’ dir (Onların kendi deyimiyle Key Stone State). Dolayısıyla Türkiye’yi de bölgedeki Rusya ve İran’ın da katılacağı savaşın veya kargaşanın içine çekmeye çalışacaktır.

İkinci seçeneği biraz daha uzun vadelidir. Günümüzde dünya nüfusunun %40’ı küresel ekonominin içerisindedir. ABD, bu oranı artırmaya çalışmalıdır. Bunu ancak, Çin ve Hindistan’ı küresel ekonomi içine çekerek başarabilir. Fakat Çin ve Hindistan’ın tek parça kalması halinde bu amacına ulaşması zordur. Ayrıca, siyaseten de tehlikeli olur. Bu durumda yapılacak olan, bu ülkelerin gelişmiş bölgelerini gelişmemiş yörelerinden ayırtarak ayrı devlet olmalarını sağlamaktır.

Ancak, ne yaparlarsa yapsınlar mutlaka tıkanacaklardır. Dünya ekonomisinin düzelmesi için Türklerin sahip oldukları anlayışlara ihtiyaç vardır. Batının ticareti tamamen “kâr” hırsıyla birleştiren anlayışı dünyayı çıkmazlara götürür.

Türk’lerin ticarette önce “itibar” diyen, çevresindekilere hizmet eden ve başkalarına hoşgörü ile yaklaşan anlayışları hâkim olmadan dünyanın huzur yüzü görmesi çok zordur.

Ekonomi kategorisine gönderildi | EKONOMİK DÜZEN için yorumlar kapalı

GELECEĞİMİZ ELİMİZDE

BARDAĞI TAŞIRAN, SON DAMLADIR

 

Yüce Yaradan Kur’an’ında bazı peygamberleriyle ilgili bilgiler verir. Peygamberlerini yalanlayanların başlarına gelenleri, örnekleriyle bizlere anlatır. Bizlerin ders almamızı ister.

Ancak iki peygamberi için verdiği misaller, sonsuza kadar bütün nesiller için ibrettir. Biri Nuh peygamber dönemindeki tufandır. Bu tufanla ilgili olarak, dünyanın farklı bölgelerindeki eski her milletin destanlarında (Sumerler, Mısırlılar, Asurlular, Orta Asya’daki Türkler, Çinliler vb.) değişik bir anlatımı vardır. Tevrat ve İncil’de de bu olaydan bahsedilir. Yani binlerce yıldır insanlık tufan konusunda bilgi sahibidir.

Allah bu bütün dünya için ibret olacak tufan olayını, Hz. Nuh’un duasından sonra gerçekleştirmiştir. Bütün iyi niyetli gayretlerine rağmen derdini anlatamayınca, başka çare bulamayan Hz. Nuh, herkesin Rabbine dua etmiştir. Nuh Suresi 26: Nuh demişti ki: “Ey Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden hiçbir kimse bırakma!”. Saffat Suresi 75: “And olsun ki Nuh Bize yalvarıp yakardı, Bizde hakikaten duayı ne güzel kabul ederiz.”

İkinci ibretlik vaka, Firavun ve kavminin denizde boğulmasıdır. Bu olayda da, Firavun ile her türlü konuşmasında sonuç alamayan Hz. Musa, sonunda Yüce Yaradan’a yakarmıştır.

Yunus Suresi 88.ayet: “Musa dedi ki; ‘Ey Rabbimiz! Sen Firavun’a ve kavmine dünya hayatında bir ziynet ve nice nice mallar verdin; yolundan saptırsınlar diye mi ey Rabbimiz? Ey Rabbimiz! Mallarını sil süpür ve kalplerini şiddetle sık. Zira o acı azabı görmedikçe iman etmeyecekler.”

  1. ayet: “Peki duanız kabul olundu. Siz yine istikamete doğruluğa devam edin ve kendini bilmeyenlerin yoluna uymayın.” buyurdu.

Demek ki, çaresiz kalan ve son çare olarak dua eden mazlumlar, Allah’ın gösterdiği yoldan ayrılmadan yürümeye devam ederlerse, Yüce Yaradan’ın yardımına mazhar oluyorlar. Nitekim atasözleri de bu durumu başka bir şekilde bahseder: “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste, aheste.”

Diğer taraftan, ibret alınacak güzel örnekler de vardır. Meselâ, Ebu Zer. Gifari kabilesinin soyguncu bir üyesi olan Ebu Zer, kendi iradesiyle Müslüman oldu. İslâmiyet’e girdikten sonra, gelecek nesillere örnek gösterilen en dürüst Sahabeler arasına girdi. İnşallah ahiret yurdunda da, Yüce Yaradan onu, Cennetinin varislerinden kılar.

Bir başka örnek insan, Hz. Ömer’dir. O da Müslümanların en korktukları düşmanları iken, kendi iradesiyle İslâmiyet’e girdi. Sonrasını herkes biliyor. Benzer şekilde, Müslümanların Uhud Savaşında yenilmelerine sebep olan Halid bin Velid gibi, sonradan kendini düzelten nice güzel örnek olan şahsiyetler var.

Biz kendimize hangilerini örnek alırsak ve davranışlarımızı ona göre yönlendirirsek, Yüce Yaradan da bizlere öyle muamele etmektedir. Hidayet isteyene hidayeti vermektedir. Zorbalığa, insanları aldatmaya devam edene ise, bardağı taşıran son damlayı bekleyerek karşılık vermektedir.

Gelecek nesillerce nasıl anılacağımızın seçimi, bize ait. Ama unutmayalım ki, bardağı taşıran son damlayı biz bilemeyiz, Rabbimiz bilir.

Genel kategorisine gönderildi | GELECEĞİMİZ ELİMİZDE için yorumlar kapalı