AKRABAYA İLTİMAS

KUR’AN’DA AKRABAYA YARDIM VAR, AMA İLTİMAS YASAK

 

Yüce Yaradan’ın Kur’an’ında, kavim içerisindeki ilişkilere ve akrabalık bağlarına önem verdiğini, konuyu birçok ayetinde bizlere aktarmasından anlıyoruz. Ayetlerde yardım edileceklerin başına akrabaları, yakınları belirtir. Sonra yoksullar, yolda kalmışlar gibi diğerlerini sayar. (Örneğin; Bakara 177, İsra 26 gibi)

Allah, peygamberleri için hep “….’ı kavmine gönderdik” demektedir. Peygamberlerin gönderiliş sebepleri hep aynıdır. İnsanları uyararak doğru yola çekmektir. Böylece peygamberi dinleyecek insanların her iki dünyada da huzur bulmalarını sağlamaktır. Yani insanlara iyilik yapmaktır.

Her şeye gücü yeten Yüce Yaradan elbette peygamberlerine başka diller öğretmeye kadirdir. Eğer kendi kavmi peygamberi dinlemezse, dünyayı dolaşarak başkalarına da Allah’ın buyruklarını aktarmasını isteyebilir. Belki de başkaları daha anlayışlı davranabilir. Fakat hiçbir peygamber başka kavimlere anlatmamıştır.

Demek ki, iyilik yapılacakların listesinde kavim önemlidir. Akraba ise daha önceliklidir. Nitekim Hz. Muhammed’e (s.a.v) artık durumu açıklaması söylenildiğinde, önce akrabalarından başlaması buyurulmuştur.

Peki, akrabaya ve kavme gösterilecek bu ilginin sınırları var mı? Enam Suresi 38 ve 114. ayetlerde her şeyin inceden inceye anlatıldığının söylendiği Kur’an’da, bu konuda ne denilmektedir?

Enam Suresi 152: “Ve yetim malına yaklaşmayın, ancak rüştüne erişinceye kadar en güzel suretle başka. Ölçeği tartıyı tam ve denk tutun, bir nefse ancak gücünün yettiğini teklif ederiz. Söz sahibi olduğunuz vakit de adaleti gözetin, velev akrabanız olsun, Allah’a verdiğiniz sözü yerine getirin. İşittiniz ya işte size o bunları ferman buyurdu. Gerektir ki düşünür tutarsınız.”

Allah’ın bizlere buyruğu, hak ve adaletten ayrılmamamızdır. Yüce Yaradan bu konuda akrabamız da olsa taviz vermememizi istiyor. Bu konuda Kendisine verdiğimiz sözü tutmamızı emrediyor. Bir diğer deyişle ferman buyuruyor.

Yüce Yaradan’ın bizlere yol gösterici olarak peygamberleri aracılığıyla gönderdiği pek çok ayet, daha çok tavsiye niteliğindedir. Ancak bu ayette ferman buyrulmaktadır. Yani konu belki de, İslâm’ın şartları arasına girebilecek kadar ciddidir.

Nitekim yaşantısı Kur’an’ın uygulaması gibi olan Hz. Muhammed bu konuda hiç taviz vermemiştir. Ganimetin beşte biri kendisine verildiği halde, kızı Hz. Fatma ve damadı Hz. Ali’ye iltimas yapmamıştır. Hattâ kızının kendisine gelerek, fakirliklerinin çalışmalarını çok zorlaştırdığından serzenişte bulunmasına ve destek istemesine rağmen taviz vermemiştir.

Hâlbuki fakirliklerinin önemli bir sebebi, peygamberin kızı ve damadı olmalarıydı. Çünkü fakirlere hizmet etmekten hem kendilerine kazanç sağlayacak iş yapamıyorlardı, hem de var olanlarını harcıyorlardı. Aslında bu sayede Yüce Yaradan’ın rızasını kazanıyorlardı. Eğer, babalarından iltimas ile destek almış olsalardı, Allah’ın rızasını kazanmaları tehlikeye girebilirdi. Bazı durumlarda ise tam tersi olabilir. Normalde Cennete gitme ihtimali az olan akrabalar, sırf peygamberlerin yakınları oldukları için zarar gördüklerinde, Cennete gitme ihtimalleri kuvvetlenmiştir.

Tövbe 60. Ayet: “Sadakalar Allah’tan bir farz olarak ancak fakirlere, düşkünlere, onlar üzerinde çalışan (onlara yardımcı olan kuruluş)lara, kalpleri ısındırılacak olanlara, kölelik altında bulunanlara, borçlulara, Allah yoluna ve yolcuya mahsustur. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

 Kavimlere iltimas olmayacağını da, Arap’ın Arap olmayana veya Arap olmayanın Arap’a üstünlüğünün olmadığını, üstünlüğün takvada yani, Allah’ın emirlerine uymakta olduğunu anlatan ifadelerden anlıyoruz. Ayrıca peygamberlerin kendilerini dinlemeyen kavimlerin helâk edilmeleri için dua etmeleri de, kişinin kavmine iltimas geçmeyeceğinin bir göstergesidir. Yalnız burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır. Peygamberler hemen dua etmemişlerdir. Sabırla insanları kazanmaya uğraşmışlardır.

Bilindiği gibi, insanları kazanmak esastır. Ama zordur. Sabırla düzelmeleri için uğraşmak gerekir. Hâlbuki helâk olmaları, bir an içerisinde olmuştur. Hiçbiri ne olduğunu anlayamamıştır.

Yüce Yaradan bizden, beslediğimiz kinin bizi tecavüze sevk etmemesini, iyilik ve takva üzerine yardımlaşmamızı istiyor. Günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmamızdan men ediyor. (Maide 2)

Sonuç olarak, akrabamız ve kavmimiz hizmet etmemiz için öncelikli guruplar. Ancak hak ve adaletten ayrılmadan hizmet etmemiz şartıyla. Biz hak ve adaletten ayrılmadığımız halde karşı taraf iltimas istemede ısrar ederse, bu durumun Yüce Yaradan’ın hoşlanmadığı bir ısrar olduğunu bilmelidir. Allah’ın hoşuna gitmeyen davranışların sonu hep hüsran olmuştur.

Genel kategorisine gönderildi | AKRABAYA İLTİMAS için yorumlar kapalı

ALLAH’IN NURU

ALLAH NURUNU TAMAMLAYACAĞINI VAAD EDİYOR

(Saff Suresi 8. Ayet)

(Bu yazı daha önce yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen tekrarlıyoruz)

Bu olaya ne kadar çok insan vesile olursa, Allah’ın o kadar çok hoşuna gideceğinden, onları Cennetiyle ödüllendireceğinden şüphemiz yoktur.

Allah dileseydi, insanların gönlünden kötülük yapma duygusunu silerdi. Dünya mekânı da Cennet gibi olurdu. Ama Allah, Kutsal Kitaplarında insanlara seçme hakkını tanıdığını anlatıyor. Ahiretin yanında bir yol ağzı gibi olduğunu belirttiği Dünya hayatının, insanlar için bir imtihan yeri olduğunu sıkça hatırlatıyor.

İnsanlar bireysel olarak kötülüklerle mücadele ederlerse etki alanları sınırlı kalır. Ama birleşirlerse, yanlış yolda olanlara galip gelebilirler. Eğer birleştikten sonra kurumlaşırlarsa, başarıları daha uzun süreli olur.

Allah Hz. Muhammed’e, peygamberliği verişinden yaklaşık altı yıl sonra dinini açıkla emrini verdiğinde, kendisine şöyle buyuruyordu: “……..Biz seni alaya alanların şerrini (kötülüklerini) senden uzaklaştıracağız. Ayrıca Feth Suresi 3. ayette: “Ve benzersiz bir muzafferiyet ile seni Allah, Mansur ve muazzez kılacak.” diye buyurarak müjdeliyordu.

Allah’ın böyle bir taahhüdü olmasına ve Hz. Muhammed, en gerçek vaadin Allah’ın sözü olduğunu kesin bilmesine rağmen tembellik etmedi. Peygamberimiz mücadelesinde dünyevi strateji ve taktikleri uygulamak için arkadaşlarıyla birlikte üstün bir gayret gösterdi.

Türklerde bu durumu anlatan bir atasözü vardır. Der ki: “Eşeğini önce sağlam kazığa bağla, sonra Allah’a emanet et.”

Allah yatana değil, çalışana vereceğini beyan ediyor. Eğer insanın çalışkanlığı kendi menfaati içinse, Allah ona sadece dünya nimetlerinden vereceğini belirtiyor. Bu nimetleri de yalnız maddi güç olarak vereceğini, huzur vermeyeceğini örnekliyor.

Eğer insanın çalışkanlığı, iyi niyetle ve adaletli bir şekilde insanlığa hizmet içinse, Allah ona her iki dünyada da güzellik imkânı sunduğunu belirtiyor.

İşte bizim amacımız, iki dünyada da güzelliklere ulaşabilmenin mücadelesini vermektir. Eğer mücadelemizi kurumlaştırırsak, biz öldükten sonra o kurumların yapacakları güzel işlerden bizim hanemize yazılanların olacağını, Allah müjdeliyor.

Böylece öldükten sonra da dünyada bırakacağımız sevdiklerimiz tarafından, gururla anılmamız mümkün olacak. Ayrıca, bütün insanlar tarafından sevgiyle anılacağız. Dolayısıyla Cennette Allah’ın “salih kullarına” komşu olma ihtimalini artıracağız.

Benim yorumlarıma göre bu durum, semavi dinlerde olsun olmasın, Yüce Yaradan olan Allah’ın birliğine, O’nun her şeyin ilki ve sonu olduğuna inanan ve ona göre davranan her kişi için geçerlidir.

Bizler, gerek kişiler olarak gerekse kurumlar olarak, adaletli olmakla yükümlüyüz.

Genel kategorisine gönderildi | ALLAH’IN NURU için yorumlar kapalı

ZENGİN VE FAKİR

ZENGİN, KİMLERE DENİR

 

İnsanların büyük çoğunluğu zenginliği, bu dünyadaki para ve mal miktarı ile ölçüyor. Bunlara ilaveten makam sahibi olunursa, daha zengin sayılıyor. Anlayış böyle olunca da, insanlar arasındaki kavga artarak devam ediyor.

Peki, zenginlik için insanlarla kavga edenler acaba ne durumdalar? Yaşayarak görüldüğü gibi, zenginlik arttıkça, kişide çevresindekilerden daha büyük olmak isteği de artar. O şahıs için artık zenginliğin üst sınırı yoktur.

Giderek durum Bişri Hafi’nin “insana çok mal kâfi gelmez, az mal yetişir” dediği gibi olur. Kişi zenginledikçe kendini halen fakir gibi görür. Çünkü artık zenginliğin esasını belirleyen ihtiyaçları değil, rakiplerin durumlarıdır. Para ve mal varlığı ne kadar artarsa artsın, onu tatmin etmez.

Zengin olmak için mücadele ederken insanların çoğunluğu sağlıklarını tehlikeye atarlar. Şimdi zengindirler, ama doktorlar bazı güzel ve nefis yiyecekleri yemelerini yasaklamıştır. Onlar da yaşamak için mecburen kurallara uyarlar. İstediklerini yiyip içemezler.

Acaba böyle bir insana zengin mi demek gerekir, yoksa zavallı bir fakir mi?

Diğer taraftan, çevresinde güvenebileceği kimsesi de kalmaz. Böyle olmasının sebeplerini daha önce yayınladığımız yine zenginlikle ilgili bir yazımızda açıklamıştık. Zengin insan çevresindekileri, kendisinin yüzüne gülen fakat arkasından onun malını yiyebilmek için kuyusunu kazan varlıklar olarak görür.

Bilindiği gibi, toplum hayatının en önemli kuralı ‘GÜVEN’DİR. Güven yoksa huzur da yok demektir. Eğer bir insan başkalarına güvenmiyorsa, onlar da bu kişiye güvenmiyor demektir. Böyle bir hayat, her insan için gerilim filmi gibi geçer. En yakınındaki tarafından sırtından hançerlenebileceği korkusu ile istediğini yiyip içememe durumu bir araya gelince, gerilim filmi Cehenneme dönüşür.

Diyelim bu insan “ahiret” hayatına inanmıyor. Peki, bu dünyada her an ‘diken üstünde durmaktan’, her an nereden darbe yiyeceğini beklemekten bıkmaz mı?

Bazı zengin veya makam sahiplerinin aileleri vardır. Fakat böylelerinin çoğunluğu, aile bireylerini “kendisinin malını yiyen ikiyüzlü insanlar” olarak görür. Bu görüşte gerçek payı da vardır. Bazı zengin veya makam sahiplerinin ise, eşi ve çocukları bile yoktur.

Hâlbuki bir insanın zenginliğinden bahsedebilmek için öncelikle, huzur içerisinde yaşadığı bir aile sahibi olması beklenir. Eğer bu kişi, kimseye muhtaç olmadan maddeten kendine yetiyorsa bu durum iyidir. Fakat çevresine yardım edebilecek konumda olursa, yardımları arttıkça zenginliği de artar.

Çünkü başkalarına hizmet eden insanın dostlarının sayısı da sürekli artar. Mal varlığı da azalmaz. Yüce Yaradan onun gösteriş için değil, inanarak ve kimseyi utandırmadan yardım yaptığını gördükçe, onun malını artıracağını Kur’an’da bizlere bildiriyor.

İnsanın güvenebileceği, sırtını rahatça dönebileceği dostlarının sayısı ve varlığı, o kişinin mücadele azmini artırır. Bir de bu dostlar güzel bir amaç uğrunda birleşmişlerse. Çünkü bütün dostlar ve dostlarının dostları bilirler ki, birinin başına bir şey gelse diğerleri hemen duruma el koyarlar. Ona yardımcı olurlar. Eğer başına bir musibet getiren varsa, kötülük yapandan hesabını sorarlar.

Dolayısıyla kişinin zenginliği bitmez. Ölse bile, ölümünden sonra da devam eder. Çünkü hem dünyada iyi anılır, hem de Allah’ın huzuruna yüz akı ile gider.

Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig (Mutluluk Veren Bilgiler) kitabında (1070), asıl mutluluğu şöyle tarif eder: “Asıl mutluluk odur ki; bir insan mal, mülk ve makam sahibi olur, sahip olduklarını halka adaletle hizmet etmek için kullanır. İşte bu iki dünya mutluluğu demektir.”

Bazı insanlara bu durumları kavramak gençlik yıllarında nasip olur. Bazıları daha sonra farkına varırlar. Önemli olan farkına varmaktır. Çünkü “hatasız kul olmaz” denilir. Yüce Yaradan Kur’an’da “…her günah işleyeni cezalandırsaydık, yeryüzünde insan kalmazdı” demektedir. Yine Kur’an’a göre Allah, büyük günahlardan kaçınmış olanların küçük günahlarını affedeceğini beyan etmektedir.

Eğer insan büyük günahlar işledi ve tövbe ederek kendini düzeltmiş ve güzel işler yapmaya başlamışsa, Allah’ın merhameti ve mağfireti geniştir. Yüce Yaradan tövbe edip salih ameller işleyenleri sevdiğini beyan etmektedir. Allah’ın, sevmediğini beyan ettiği bir davranış, tövbe ettikten sonra tekrar eski haline dönmektir. Yüce Yaradan bu durum için şöyle buyurmaktadır: “….onlar dönerse, Biz de döneriz.”

Allah, kullarının hem bu dünyada hem de ahirette huzur içinde olmalarını istemektedir. Bu sebeple yanlışın neresinden dönersek kârdır. Bu konuda çevremizdeki bazı insanların ayıplamalarından çekinmemek gerekir. Zaten Allah’ın yolundan gitmeye çalışan insanlar, hiç kimsenin geçmiş hatalarının peşine düşmezler. Eskinin hesabını Yüce Yaradan’a bırakırlar.

Allah’ım, bizlere hak ve adaletten ayrılmamamız için irade gücü ver. Hak ve adaletten ayrılmadan yürüdüğümüzde, bizlere her iki cihanda da iyilikler ve güzellikler ver.

Genel kategorisine gönderildi | ZENGİN VE FAKİR için yorumlar kapalı

TEHDİT VE ŞANTAJIN SONU

HAKSIZ TEHDİT (VE ŞANTAJ) EDENLER VEYA MENFAATLERİNİN PEŞİNE GİDENLER TARİHİN ÇÖPLÜĞÜNDELER, AMA TEHDİT EDİLENLER İNSANLIĞIN ZİRVELERİNDELER

(Not: Bu yazı daha önce sitede yayınlanmış ama silinmişti. Aynen yayınlıyoruz.)

İnsanlık tarihi bu başlığın örnekleriyle doludur. Bütün insanlığın bildiği üç örnek; Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed’dir.

Kendi menfaatleri için tehdit edenlerin ortak özellikleri, kendilerini gizleyerek maşalar aracılığıyla insanları korkutmaya çalışan korkaklar olmalarıdır. Bunlar maşalarına bile, diğer maşalarıyla tehdit ederek iş yaptırırlar. Yüce Yaradan böylelerini Kur’an’ı Kerim’inde şöyle tarif etmektedir:

Haşr Suresi 14: “Size hepsi toplanarak savaş yapamazlar, ancak müstahkem mevkilerde veya duvarlar, siperler arkasından yaparlar. Aralarında çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları toplu sanırsın, hâlbuki kalpleri dağınıktır. Bu onların akıl etmez bir topluluk olmalarındandır.”

Yukarıdaki üç örnekte görüldüğü gibi, böylelerinin ve maşalarının bu dünyada cezalarını bulduklarını bize bildiren Allah, onları ahirette de daha acı bir azap beklediğinin haberini vermektedir.

Haşr 15. “(Onların durumu) kendilerinden az zaman önce geçenler gibi ki, işlediklerinin vebalini tattılar, daha da onlara acı bir azap vardır.”

Firavun ve maşaları bize anlamlı bir örnektir. Fakat insanlar kendi hayatlarında ve yakın çevrelerinde yaşadıkları olayları iyi irdeleseler benzer örnekleri görecekler.

Unutulmamalı ki, yaşamak da ölmek de insanın elinde değil.

Al-i İmran 145: “Hem Allah’ın izni olmadıkça kimseye ölmek yoktur. O, vadesiyle yazılmış Şaşmaz bir yazıdır.”

O halde tehditlerin hepsi boş. Nitekim Yüce Yaradan bu konuda bizleri uyarıyor.

Al-i İmran 156: ”Ey iman edenler! Sakın şunlar gibi olmayın ki inkâr ettiler de kardeşleri yeryüzünde bir seyahat veya gazaya gittikleri vakit haklarında şöyle dediler: ‘yanımızda olsalar ne ölürlerdi ne öldürülürlerdi.’ Allah bunu kalplerine bir hasret olarak bıraksın diye (yapar) Hâlbuki hayatı veren de Allah, ölümü veren de, Allah, her ne yaparsanız görmektedir.”

İman edenler sözünün buradaki anlamı, Yüce Yaradan’ın varlığına kalpten inananlardır.

Enfâl 30:  “Hani bir vakitte o Kâfirler seni tutup bağlamaları veya öldürmeleri veya sürüp çıkarmaları için sana tuzak kuruyorlardı; onlar tuzak kurarlarken Allah da karşılığını kuruyordu. Öyle ya Allah tuzakların hayırlısını kurar.”

Tarık Suresi 15: “Haberin olsun ki, onlar hep tuzak kuruyorlar.”

16: “Ben de, tuzaklarına karşı tuzak kurarım.”

Tuzakların en hayırlısı, Yüce Yaradan’a kalpten inananları korumak için yapılanlardır. Allah salih kullarını korumak için, zalimlerin tuzaklarına karşı hep tuzak kurar. Yaratılanların Yaratıcılarına galebe çalması ise, hiç mümkün değildir.

Talâk 7: “Genişliği olan genişliğinden infak etsin, rızkı dar olan da Allah’ın ona verdiğinden infak eylesin! Allah bir nefsi verdiğinden başkasıyla mükellef tutmaz. Allah bir zorluğun arkasından bir kolaylık yapar.”

Fakat insanlar, Kur’an’ın deyimiyle “başlarını geriye atıp, omuzlarını döndürürlerse” Allah’a hiçbir zarar veremezler. Zarara kendileri uğrar. Hem bu dünyada hem de ahirette ziyana uğrayanlardan olurlar.

Ahiretteki durumlarının ne olacağını, Yüce Yaradan bize insanlık tarihi boyunca peygamberleri aracılığıyla bıkmadan iletmiş. Düşünen her akıl için bunda bir şüphe yok.

Dünyadaki zararları ise iki şekilde olur. Birincisi, kendilerinden daha zalimler aracılığıyla cezalandırılmalarıdır. Bu zalimler genelde kendilerini tehdit edenler olur.

İnsanların ikinci zarara uğramaları ise, doğrudan Yüce Yaradan tarafından gerçekleştirilir.

Nuh Suresi 26: Nuh demişti ki: “Ey Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden hiçbir kimse bırakma!”

Nuh Peygamber bu duayı etmeden önce insanların iyiliği için çok uğraştı, çok çabaladı. Muhtemelen önceleri Nuh Peygamberi dinleyenlerden bazıları da, gerek tehdit edildiklerinden gerekse menfaatleri için geri dönmüşlerdi. Belki de dilleriyle inanıyoruz diyorlar, ama kendi başlarına kaldıklarında başka türlü davranıyorlardı.

Genel kategorisine gönderildi | TEHDİT VE ŞANTAJIN SONU için yorumlar kapalı

HAİNLERİN CEZALARI

ALLAH, HAİNLİK EDENLERE CEZALARINI BAZEN KENDİ VERİR

 

Yüce Yaradan Kur’an’da Bakara 251 de “…..Allah’ın insanların bazılarını bazılarıyla defetmesi olmasaydı, dünyada düzen bozulurdu” demektedir. Ayetten anlaşılan, huzuru bozan bozgunculara ve hainlere karşı mücadele eden güzel insanlara, Allah’ın çeşitli yönlerden yardım ettiğidir. Böylece Yüce Yaradan’ın yardımıyla dünyada huzur ve düzen yeniden ihdas edilmektedir.

Enfal Suresi 17. ayet: “Sonra onları siz öldürmediniz ve ancak onları Allah öldürdü, attığın vakit de sen atmadın velâkin Allah attı…..”

Kutsal Kitaplardan anlıyoruz ki, Yüce Yaradan bir kavmin güzel insanlar dışında kalanlarını toptan helâk ederken, doğrudan Kendi yapıyor. Fakat ayetten anlaşıldığına göre, bozguncuları ve hainleri, güzel insanlar aracılığıyla defederken de Kendisi ve ekibi işlemi gerçekleştiriyor.

Bozguncular ve hainler hakkındaki hükmün, acele alınmış bir karar olmayıp hak ve adalete uygun olması için, bazen Hz. Muhammed’e itidal tavsiye ediliyor. Maide 13. ayet: “İşte, verdikleri sözlerini bozmaları sebebiyledir ki onları (İsrailoğulları) lânetledik, kalplerini de kaskatı kıldık. Kelimeleri yerlerinden kaydırarak (tahrif edip) değiştiriyorlar. Akıllarından çıkarmamaları istenen şeylerden önemli bir kısmını da unuttular. (Ey Muhammed!) İçlerinden pek azı hariç, onların daima bir hainliğini görüyorsun. Yine de sen onları affet ve aldırış etme. Çünkü Allah, iyilik yapanları sever.”

Yüce Yaradan, Kendisinin kalplerini kaskatı kıldığı ve lânetlediği insanları affetmesini, Hz. Muhammed’den istiyor. Hâlbuki Kur’an’ın çoğu ayetinde böylelerine verilen cezalardan bahsediliyor.

Fakat Tövbe Suresi 43. Ayet le birlikte değerlendirildiğinde konu daha netleşiyor. “(Hz. Muhammed’e hitaben) Allah seni affetsin, neden onlara izin verdin de beklemedin ki, doğru söyleyenler sence belli ola ve yalancıları bilesin.”

Demek ki affederek ve sabrederek olayların gelişmesini izleyerek doğru söyleyenler ve yalancılar, tartışmaya mahal bırakmayacak şekilde net bir şekilde anlaşılsın.

Maide 64: “Bir de Yahudiler, ‘Allah’ın eli bağlıdır’ dediler. Söylediklerinden ötürü kendi elleri bağlansın ve lânete uğrasınlar! Hayır, O’nun iki eli de açıktır, dilediği gibi verir. Andolsun, sana Rabbinden indirilen (Kur’an) onlardan birçoğunun azgınlık ve küfrünü artıracaktır. Biz onların arasına kıyamete kadar düşmanlık ve kin saldık. Her ne zaman savaş için bir yangın tutuşturmuşlarsa, Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışırlar. Allah, bozguncuları sevmez.”

“Onların bozgunculuk ve hainlik yaparak ne zaman savaş için bir yangın tutuşturmaya çalışmışlarsa, Allah onu söndürmüştür” sözü ve uygulaması her zaman geçerlidir. Çünkü onlar yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışmaktadırlar. Allah ise bozguncuları sevmediğini, ayetlerin birçoğunda ifade etmektedir. Yine birçok ayete göre, bozguncuların tuzaklarına karşı, tuzakların en hayırlısını kuran Allah’tır.

Yukarıda bahsedilen ayetler birlikte değerlendirildiğinde, şu sonuç çıkmaktadır. Bize düşen, sabrederek Allah’ın hükmünü ve emrini beklemektir. Çünkü muhtemelen Yüce Yaradan onların içerisindeki az sayıdaki bazı güzel insanları ve masumları korumak için bize böyle tavsiye etmektedir.

Yüce Yaradan, içlerindeki herkesi ve hepsinin gizlisini de açığa vurduklarını da bilmektedir. Dolayısıyla aradan masumları korumak maksadıyla bozguncuların cezalarını doğrudan Kendisi vermektedir. Bozguncuları defetmeyi diğer insanlar aracılığıyla yaptığında da, “onları siz öldürmediniz, Allah öldürdü” denilerek yine işlemin bizzat Yüce Yaradan tarafından yapıldığı vurgulanmaktadır.

Her şeye rağmen Allah onları yine uyarmaktadır. Maide 74: “Daha Allah’a tövbe edip, istiğfar etmeyecekler mi?”

Fakat halen tövbe etmeyerek, aksine Allah’ın rızasını kazanmak için, hak ve adaletten ayrılmamaya gayret ederek hainlere karşı mücadele eden insanları, “ateist” olarak suçlayarak bozgunculuk yapanlara, inşallah Allah gereken dersi verecektir.

Allah’ım, Sen Kur’an’da “Allah, bozguncuların işlerini düzeltmez” ve “Allah, hainlerin hilelerini başarıya ulaştırmaz” diyorsun. Şüphesiz ki, en hak vaat ve en şaşmaz vaat Senin vaadindir.

Allah’ım, Senin rızanı kazanmak için, Senin gösterdiğin yolda gidenlerin karşısındaki bozguncuların işlerini düzeltme, güzel kullarına karşı mücadele eden hainlerin hilelerini başarıya ulaştırma.

Senin her şeye gücün yeter.

Genel kategorisine gönderildi | HAİNLERİN CEZALARI için yorumlar kapalı

KÜLTÜRDEKİ KİMLİKSİZLEŞME

KİMLİKSİZLEŞEN KÜLTÜRLER VE ÇARE ÜZERİNE

 

Esas olarak üç etken nedeniyle kültürler, şekil değiştiriyor. Bunlar; ürettim ilişkilerindeki değişme, hızlı şehirleşme ve küreselleşmedir. Kültürlerdeki bu şekil değiştirme, tıpkı sıvılarınki gibi olmaktadır. Konuldukları kabın şeklini almaktadır. Dolayısıyla kendi kimlikleri giderek yok olmaktadır.

Bu durum, kapitalist ekonomi sistemini uygulayarak, sömürgeleri sayesinde kalkınmış toplumlarda da aynen geçerlidir. Görünen o ki, yukarıda saydığımız üç etken buralarda da, kültürün geçmişle bağını kopardı. Kültürdeki devamlılık kesildi. Böylece, kimliksiz bir kültür oluşmaya başladı.

Geçmişle bağlantılı olarak devam eden kültürlerde de elbette, zaman içerisinde değişmeler olmuştur. Ancak iyi irdelendiğinde bu değişimlerin, başkalaşma değil, gelişme anlamında olduğu görülür.

Batıda, kültürdeki değişmeler, aydınlanma çağıyla başlamıştır denilebilir. Bu dönemde yaygınlaşan kâr yani zenginlik hırsı, zihinsel yapıdaki değişimleri tetiklemiştir. Üretim şekli ile ilişkilerindeki değişmeler ve bunun sonucunda başlayan şehirleşme kültürdeki değişmeyi hızlandırmıştır. Kültürdeki değişim, küreselleşme ile başkalaşım şekline dönüşmüştür denilebilir.

Diğer taraftan Osmanlı Türk Devletinde kültür, geçmişte bilinen diğer Türk devletlerine göre başkalaşım göstermiştir denilemez. Osmanlı, çevreden aldıklarını kendi anlayış ve gelenekleriyle bütünlük arzedecek bir şekilde sindirerek, kültürünü geliştirmiştir.

Osmanlıda kültürün başkalaşım göstermemesinin sebeplerinin başında, üretim şekli ve ilişkilerinin değişmemesi gelir. Böylece şehirleşme hızlanmamıştır. Osmanlı, şehirlerin nüfuslarının artmasını da denetim altına almıştır. Başkenti olan İstanbul’a yerleşmek, birçok şarta bağlanmıştır. Dolayısıyla kültürü değiştirecek üç etken, Osmanlı için söz konusu olmamıştır.

Günümüzde bütün dünyada üretim ilişkisi ve şehirleşme anlayışı değişmiştir. Bir de bunlara küreselleşme eklenmiştir. Bu sebeple, dünyanın bu değişikliklerin yansıdığı her yerinde, insanlar sudan çıkmış balık gibi olmuşlardır. Ne yapacaklarını şaşırmışlardır.

Kalkınmış ülkelerde de durum aynıdır. Batıda da, edilgen veya kimliksiz insanların sayıları hızla artmaktadır. Kalkınmakta olan ülkelerin durumu , aslında daha sıkıntılıdır.

Türkiye, yukarıdaki üç etkene ilaveten coğrafi şartların da tesirlerinin olduğu bir ülkedir. Türkiye coğrafya olarak, Avrupa ile Asya’nın sınırındadır. Her iki tarafta da toprağı ve dolayısıyla insanları vardır. Bu sebeple, zihinsel olarak hem Batı, hem Doğu anlayışına sahiptir. Bu ikilem aslında, düşünen beyinler için gücün ifadesidir. Ama Kur’an’daki tabirle, “düşünmeyenler”, “akıl erdirmeyenler” için, bir kargaşadır.

Diğer kalkınmakta olan ülkelerde, yukarıda bahsedilen üç etkenin tesiri arttıkça, kültürdeki devamlılık kesintiye uğramaktadır. Oralarda da şehir-köy, gelenek-çağdaşlık arasında sıkışan insan sayısı hızla artmaktadır. Hattâ küreselleşmenin etkisi arttıkça, onlar da Doğu-Batı arasında sıkışmaktadırlar. Hâlbuki giderek, Doğu-Batı arasında fark kalmamaktadır.

Sonuç olarak, dünyanın her yerinde edilgen, kimliksiz ve “iki arada, bir derede” şeklinde tabir edilecek “ne o, ne öteki” olamayarak arada kalmış insan sayısı hızla artmaktadır.

Bu durum devam ederse, bazı Avrupalı felsefecilerin söylediği gibi yaşam ve insanlık, kendi kendini yok edebilir.

Kötü gidişi engellemenin yolu, yukarıda belirtilen üç etkeni insanlığa faydalı olacak yönde kullanmaktır. Öncelikle küreselleşmeden başlanılmalıdır. Sonra diğer iki etken üzerinde uzmanlarca ciddiyetle çalışılmalıdır.

Bütün bunları başarabilmek için, dünyaca ortak kabul görecek değerler belirleyerek işe başlanılmalıdır. Düşünen her insanın üzerinde mutabık kalacağı değerlerin hepsi, Yüce Yaradan’ın son ve Kendi koruması altında olduğundan değişmeyen Kitabı, Kur’an’ı Kerim’inde vardır.

Kur’an’daki değerleri yaygınlaştırabilmek için, örnek insanların önlerini açmak, onları yönetimlerde etkili hale getirmeye çalışmak gerekir. İnsanlara kötü örnek olan yöneticilerin ise, Kur’an’daki örneklerinde olduğu gibi, mutlaka cezalandırılması gerekir.

Allah’ım; insanlık için en hayırlısı ne ise, lütfunla onu oluştur.

Senin her şeye gücün yeter.

Sosyal kategorisine gönderildi | KÜLTÜRDEKİ KİMLİKSİZLEŞME için yorumlar kapalı

HELÂK EDİLMENİN SEBEPLERİ

ALLAH, HELÂK ETTİKLERİNE YETERİNCE HAK TANIMIŞTIR

 

Allah’a karşı hiçbir birliktelik galip gelemez. Birleşenler; ister en zengin kişiler, ister devletler, ister kâinattaki yaratılmış (bize bildirilen ve bildirilmeyen) bütün varlıklar olsunlar, hiç fark etmez. Çünkü hepsi, Yüce Yaradan tarafından yaratılmışlardır. Allah’ın onlara verdiği kadar bilgi ve güç sahibidirler. Asıl ilim O’nundur. Hüküm ve hikmet sahibi sadece Yüce Yaradan’dır.

İnsanları Allah’a karşı kışkırtan şeytan bile, bir yere kadar uğraşır. Sonrasında bırakır.

Enfal 48. Hani şeytan onlara yaptıklarını süslemiş ve “Bu gün artık insanlardan size galip gelecek (kimse) yok, mutlaka ben de size yardımcıyım.” demişti. Fakat iki taraf yüz yüze gelince (şeytan), gerisingeriye dönüp, “Ben sizden uzağım. Çünkü ben sizin görmediğiniz şeyler görüyorum. Ben Allah’tan korkarım. Allah, cezası çetin olandır” demişti.

Şeytan’ın bile korkudan geri çekildiği yerde, insan hangi cesaretle yanlışta ısrar eder? Hâlbuki insan, şeytandan daha zayıftır. Ayrıca şeytan gibi Allah’tan izin de almamıştır. O halde insanın, hatasını anlayarak Allah’tan korkup, süratle geri dönmesi şeytana göre daha münasiptir. Hele ki bu insanlar, olaylardan hiç haberleri olmayan masum insanların gelecekleri için de karar veriyorlarsa, kırk defa düşünmeden hareket etmemelidir.

Yüce Yaradan hatalarını anlayıp derhal düzeltenlere, yine merhametini göstereceğini şöyle açıklamaktadır;

Enfal 61. “Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de ona yanaş ve Allah’a tevekkül et. Çünkü O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”

Ama halen akıllanmayarak, kendi küçük akıllarınca yeni hile yolları arayanları da uyarmaktadır. Çünkü Yüce Yaradan, her insanın fısıltılarını da, her devlet yönetiminin gizlisini de bilir.

A’raf 164. Hani onlardan bir topluluk demişti ki: “Siz, Allah’ın helâk edeceği veya şiddetli bir azaba uğratacağı bir kavme ne diye (boş yere) öğüt veriyorsunuz?” Onlar da, “Rabbinize bir mazeret beyan etmek için, bir de belki Allah’a karşı gelmekten sakınırlar diye” demişlerdi.

165. “Onlar kendilerine hatırlatılanı unutunca, biz de kötülükten alıkoymaya çalışanları kurtardık. Zulmedenleri yoldan çıkmaları sebebiyle, şiddetli bir azapla yakaladık.”

Demek ki, Yüce Yaradan her şeyi biliyor. Her şeye gücü yetiyor. Nasihatlerden anlamayanları helâk ederken, onları kötülükten alıkoymaya çalışanları kurtarıyor. Dolayısıyla kavimleri toplu helâk ederken bile, dürüst ve masum insanlar zarar görmüyorlar.

Sonuçta hiçbir tehdit ve şantaj etkili olmuyor. Para vaadi ile kandırmaya çalışma da bir işe yaramıyor. Çünkü zulmedenler, zaten daha önceki davranışlarında insanları hep kandırdıklarından veya tehdit ettiklerinden herkesin nefretini kazanmışlardır. Şimdi onlara kanacak veya tehditlerine boyun eğecek kimseyi bulamamaktadırlar.

Zulmedenlerin, kendilerinin helâk olmalarını önlemeleri için, tek çareleri var. Derhal insanlardan özür dileyerek kendi içlerindeki zalimleri hep birlikte cezalandırdıktan sonra, barış istemek ve güzel davranışlarına devam ederek Yüce Yaradan’ın merhametine sığınmak.

Yapmazlarsa, Allah başlarına gelecekleri şöyle haber veriyor:

A’raf 96. “Eğer, o memleketlerin halkları iman etseler ve Allah’a karşı gelmekten sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereketler(in kapılarını) açardık. Fakat onlar yalanladılar, biz de kendilerini işledikleri günahlarından dolayı yakalayıverdik.”

97. “Memleketlerin halkları geceleyin uyurken kendilerine azabımızın gelmesinden emin mi oldular?”

98. “Ya da o memleketlerin halkları kuşluk vakti gülüp oynarken kendilerine azabımızın gelmesinden emin mi oldular?

A’raf 4. “Nice memleketleri helâk ettik. Onlara azabımız gece uykusuna dalmışken yahut gündüz istirahat hâlinde iken gelmişti”.

  1. Azabımız kendilerine geldiğinde, “(Biz bunu hak ettik.) Gerçekten biz zalimler olmuştuk” demekten başka söyleyecekleri kalmamıştı.

Allah’ım, insanların A’raf Suresi 5. ayette bahsettiğin bu duruma düşmemeleri için, onlara anlayış ihsan eyle.

Allah’ım, Senden ilmini bilmediğim şeyleri istemekten, yine Sana sığınırım.

Dini kategorisine gönderildi | HELÂK EDİLMENİN SEBEPLERİ için yorumlar kapalı

TARİHTEN ÖRNEKLER

OSMANLI TÜRK DEVLETİNİ TANIMLAYAN ÖZELLİKLER

 

Önceki yazılarımızda Osmanlıların, genelleştirmekte sakınca olmayan bazı özelliklerini bahsetmiştik. Her bir özelliğini ayrı yazımızda anlatmıştık. Bunlardan biri, sınıflar arası çatışmaya değil, eşitlikçi anlayış temeline oturan uygulamalardı. Diğeri, rekabet ve çatışmaya değil, işbirliği ve dayanışma üzerine toplumun oluşturulduğu idi. Bir başkası, her alanda itidalli davranış idi.

Bu açılardan bakılınca Osmanlı Türk Devletinin uygulamalarının bir diğer önemli özelliği, hoşgörü anlayışıdır. Bu konuda daha önce bu sitede “Türklerin Hoşgörüyü Evrenselleştirmesi” üzerine bir yazı yazmıştık. Ancak silindi. Gerektiğinde yeniden aynı yazıyı yayınlarız.

Zaten bütün bu davranışların temeli, “adalet” anlayış olduğundan, adalet konusunu ayrıca bir makale ile kaleme almadık. Fakat hemen her yazımızın içerisinde, “adalet” kavramının yansımalarından bahsetmekteyiz.

Bu yazımızda Osmanlı Türk Devletinin, bir başka bakış açısından özelliklerinden kısaca bahsedeceğiz. İsteyenler bu özellikleri daha önceki Türklerin yapılarıyla karşılaştırabilirler. Dileyenler ise, Kur’an hükümleri ile irdeleyebilirler.

Bu değerlendirmelerin yapılmasından maksat, geleceğe ışık tutmaktır. Çünkü Osmanlı Türk Devleti döneminde bölge insanı genel olarak huzur içerisindeydi. Günümüzde ise aynı bölgelerde huzursuzluk had safhadadır.

Osmanlı Türk Devleti “soylu”dur, ama insanlara tepeden bakmaz. Devlet “muhteşem”dir,  fakat insanları ezmez. Osmanlı “büyük”tür, ama insanları ürkütmez.

Osmanlı Türk Devleti, zalimlere ve zorba olduğunu düşündüklerine karşı, keskin bir kılıç gibidir. Kendisine maliyetini düşünmeden, zorbanın haddini bildirmeye var gücüyle çalışır. Ama masum ve mağdurlara karşı, boynu kıldan incedir.

Yazımızın başında da belirtiğimiz gibi, bu özellikler her an’ın yansıması değildir. Elbette, bazı tam tersi davrananlar olmuştur. Fakat tarihi olayları yakından incelediğimizde, tarih bize genelleştirme yapmamız için bir sakınca olmadığını göstermektedir.

Devlet, arada yöneticilerin sebep olabileceği yanlış uygulamaların önüne geçmek için, kendi içerisinde özdenetim sayılabilecek bir uygulama yapmıştır. Bu durumu en iyi Prof. Dr. Şerif Mardin açıklar:

Örfi hukuk (yani padişahın koyduğu hukuk) kulları (yani yönetici bürokrasisi) yetki ve sorumlulukla donatmıştır. Ancak bu yöneticilerin can ve mal güvenlikleri yoktur. Yanlış yapanların bütün varlıklarına el konulur ve gerekirse ölümle cezalandırılırlar.

Şer’i hukuk (dini kurallara uygun hukuk) ise, reaya denilen yönetilen halka uygulanır. Onların can ve mal güvenlikleri sağlanır. Ancak yöneticilerinkinin anlamında halkın sorumluluğu da yoktur, yetkisi de yoktur.

Fakat halk, kendilerinin can ve mal güvenliklerini sağlayan devletine daha iyi hizmet edebilmek için, kendi aralarında teşkilatlanmışlardır. Vakıflar, Loncalar, Tekkeler, Zaviyeler gibi kurumların amacı, hem insanlara hem de devlete elden geldiğince hizmet etmektir. Bir yazımızda bahsettiğimiz “hayırsever insan” modeli, böylece ortaya çıkmıştır.

Daha önce de söylediğimiz gibi, tarih geleceğe ışık tutarsa bir anlam taşır. Tarihten ders alanlar, daha huzurlu bir yaşama doğru yol alırlar. Ders almayanlar ise, tarihin çöplüğündeki yerlerini alırlar.

Genel kategorisine gönderildi | TARİHTEN ÖRNEKLER için yorumlar kapalı

FİRAVUNUN TANIMI

FİRAVUN KELİMESİ İLE KASTEDİLEN NE OLABİLİR?

 

Firavun, genelde, Mısır kralı olarak bilinir. Fakat Kur’an, her Mısır kralı için firavun kelimesini kullanmaz. Hz. Yusuf’un başından geçenlerin anlatıldığı Yusuf Suresinde 43, 50, 51 ve 64. ayetlerde hükümdar olarak bahsedilir. Yusuf Suresinin 76. ayetinde de Melik olarak geçer.

Mısır kralı, kendisinin gördüğü bir rüyayı en iyi yorumlayan Hz. Yusuf’un, bilgili olmasının yanında düzgün bir kişi olduğunu da anlayınca, onu hazinenin başına getirir. Çünkü rüyasının tabirine göre yedi yıl bolluktan sonra yedi yıl kıtlık gelecektir. Bu kıtlık döneminde halkın sıkıntı çekmemesi için, düzgün birine ihtiyacı olduğunu düşünür.

Demek ki o Mısır hükümdarı, halkını ezmeyen, halkın iyiliği için çalışan bir kişidir. Bu sebeple Allah ondan bahsederken hükümdar veya melik der. Dolayısıyla her Mısır kralı, firavun değildir.

Peki, Kur’an’a göre firavun nasıl biridir?

Taha Suresi 24. ayette sadece Hz. Musa’ya hitaben ve 43. ayette ise Hz. Musa ve kardeşi Hz. Harun’a birlikte hitap ederek: “Firavun’a gidin, çünkü o çok azmıştır.”

Müminun 45,46:” Sonra Mûsâ ve kardeşi Hârûn’u mucizelerimizle ve apaçık bir delille Firavun ve ileri gelenlerine peygamber olarak gönderdik de (onlar) büyüklük tasladılar ve kendilerini büyük görüp böbürlenen bir topluluk oldular.”

Kasas 4: “Şüphe yok ki, Firavun yeryüzünde (ülkesinde) büyüklük taslamış ve ora halkını sınıflara ayırmıştı. Onlardan bir kesimi eziyor, oğullarını boğazlıyor, kadınlarını ise sağ bırakıyordu. Şüphesiz o, bozgunculardandı.”

Ankebut 39: “Kârûn’u, Firavun’u ve Hâmân’ı da helâk ettik. Andolsun, Mûsâ kendilerine apaçık mucizeler getirmişti de yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Oysa bizi geçip (azabımızdan) kurtulamazlardı.”

Zuhruf 54: “Firavun, kavmini küçük düşürdü (ezdi). Onlar da kendisine itaat ettiler. Çünkü onlar yoldan çıkmış bir toplumdu.”

Duhan 30,31: “Andolsun, İsrailoğullarını o alçaltıcı azaptan; Firavun’dan kurtardık. Çünkü o, haddi aşanlardan bir zorba idi.”

Ayetlere baktığımızda firavunun özellikler şöyle sıralanıyor: Büyüklük taslayan, halkının bir kısmını ezen, bozgunculuk yapan, kavmini ezen (küçük düşüren), azıtan ve haddi aşan bir zorba.

Firavun tek başına büyüklük taslıyor, haddi aşıyor. Ama kavmini ve halkın bir bölümünü ezmeyi tek başına yapmıyor. Çevresinde kendisine sorgusuz-sualsiz itaat edenlerle birlikte yapıyor. Onlar itiraz etseler, firavunu gerçek anlamda kimse sevmediği için tek başına bir hiçtir.

Firavunun ileri gelenlerinin sadece yardımcılarıyla sınırlı olmadığını anlıyoruz. Dolayısıyla devlet işlerini yürüten yöneticileri, özel bilgi toplayıcıları, yalan haber yayıcıları, insanları sırf firavun istedi diye mahkûm edenleri, “insanları içeri atın” dediğinde hemen tutuklayanları, öldürün dediklerini “niye?” diye sormadan öldürenleri, dağıttığı devlet hazinesinden haksız pay alanları, velhasıl çok geniş bir kitleyi firavunun ileri gelenleri olarak değerlendirmek gerekir. Zaten bu konuda Kur’an, “firavun kavmini suya götürür gibi ateşe götürdü” derken böylesi bir geniş kitleyi tanımlıyor.

Ama unutulmamalı ki, yukarıda sayılan destekçilerinin ve menfaatlenenlerin hepsi firavun ile birlikte cezalandırıldılar.

Günümüzün küreselleşen dünyasında firavun tanımına, sadece bir kişi ve çevresindekiler olarak bakmak yetersiz kalır. Firavunun yukarıda saydığımız özelliklerine sahip olan devletler de, firavun olarak nitelenebilir. Büyüklük taslayan, halkının bir kısmını ezen, bozgunculuk yapan, kavmini ezen (küçük düşüren), azıtan ve haddi aşan bir zorba niteliğindeki devletler de, firavun ile aynı akıbeti paylaşabilirler. Firavun ve kavmi gibi helâk olmamak için son anda değil, şimdiden ve acilen hatalarından dönmelerinde ve Allah’ın mağfiretine sığınmalarında fayda var.

Genel kategorisine gönderildi | FİRAVUNUN TANIMI için yorumlar kapalı

ALLAH’A ORTAK KOŞULANLAR

ALLAH’A ORTAK KOŞMAK

 

İbrahim Suresi 30. Ayet: “Ve Allah’ın yolundan sapıtmak için, Allah’a ortaklar koştular. De ki: “keyfinize bakın, çünkü gidişiniz ateşedir!”

Nahl Suresi 94. Ayet: “Yeminlerinizi aranızda hile ve fesada vesile yapmayın ki, sonra sağlam basmışken bir ayak kayar ve Allah yolundan saptığınız için fena acı tadarsınız; ahirette de size pek büyük azap olur.”

Şimdi bu iki ayeti, Kur’an’ın bütününde verilmek istenilenlerle birlikte değerlendirerek anlamaya çalışalım. Kur’an’da, Allah’ın affetmeyeceğini beyan ettiği iki suç var. Birincisi, Allah’a ortak koşmaktır. İkincisi ise, başkasının hakkını yemektir. Bunların dışındaki suçlar için tövbe edilip güzel işler yapmaya başlayanlara, Allah’ın merhameti geniştir.

İlk ayette, Allah’a ortak koşmanın amacının, insanları Allah yolundan sapıtmak olduğu vurgulanır. İkinci ayete baktığımızda, Allah yolundan sapmanın tek yönteminin, Yüce Yaratıcının tek olmadığını, başka ortakları olduğunu iddia etmek olmadığını anlıyoruz.

Yeminlerimizi hile ve fesada vesile yapmanın da bizleri, Allah yolundan saptıracağı net bir şekilde ifade ediliyor. Bir insan yeminlerini, niçin hile ve fesada vesile eder? Herhalde Allah’a daha çok yaklaşmak ve Onun sevgisini kazanmak için yapmaz. Daha çok para sahibi olabilmek için yapar. Böylece gücünü veya makamını artırmaya çalışır.

İnsanların bazılarının böyle yapmalarının sebebi, “paranın her kapıyı açtığını, her şeye gücünün yettiğini” düşünmeleridir. Hâlbuki her şeye gücü yeten, bir tek, Yüce Yaradan’dır. Eğer bir insan “para her şeyi yapar” diyorsa, aslında o kişi “ben para için her şeyi yaparım mesajını vermektedir”. Allah için değil, para için her şeyi yapan insan, Allah’a ortak koşmuyorsa, ne demek istiyordur?

Zaten para ve makam için her şeyi yaparken ilk icraatı, başkalarının hakkını yemek olacaktır. Dolayısıyla, Allah’ın affetmeyeceği ikinci suçu da işlemiş olacaktır.

Yüce Yaradan böylelerini uyarıyor. Paranızın çokluğuna veya dünyevi makamınızın yüksekliğine güvenmeyin diyor. “Siz sağlam bastığınızı zannederken, bir ayak kayar ve Allah yolundan saptığınız için fena acı tadarsınız” diyerek başlarına gelecekleri haber veriyor.

Allah’a ortak koşarak, Allah yolundan sapıtanlara şöyle sesleniyor: “Keyfinize bakın, çünkü gidişiniz ateşedir!” Ama diğer ayetinde, keyfine bakanların keyiflerinin uzun sürmeyeceğini, bu dünyada da cezalarını çekeceklerini vurguluyor.

Demek ki, sahip oldukları para ve dünyevi güçlerini, Allah’ın ortağı gibi görenler için bu dünyada fena bir acı vardır. Ahiretteki azap ise, çok daha büyüktür. Bunlar bizim kendi yorumumuz değil, Yüce Yaradan’ın doğrudan taahhütleridir.

Şüphesiz ki, Allah’ın vaadi en hak ve en şaşmaz vaattir. Allah’ın vaadinin üzerine bir vaat olamaz.

Yüce Yaradan kalpleri mühürlemeden, yanlıştan dönüp, tövbe ederek iyi işler yapmaya başlanması umuduyla.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | ALLAH’A ORTAK KOŞULANLAR için yorumlar kapalı