OSMANLI DEVLETİNİN UZUN YAŞAMI ÜZERİNE 1

OSMANLI DEVLETİNİN UZUN YAŞAMI ÜZERİNE 1

 

Osmanlı Türk Devleti, çağdaşlarının arasında en uzun süre yaşayan ve ciddi bir medeniyet oluşturmuş en büyük devlettir. Uzun süre ayakta kalmasının, hem dış, hem de iç sebepleri vardır. Gerek dış ve gerekse iç sebeplerin, olumlu yönde olduğu gibi olumsuz yönde etkileyenleri vardır. Coğrafi sınırlarının genişliğinden dolayı Rusya ile karşılaştırılma yapılması, elma ile armudun karşılaştırılması gibidir, yanlıştır. İki seri halindeki yazımızın tamamını okuyanların, bu gerçeği daha net algılayabileceklerini düşünüyoruz.

Önce dış nedenleri irdelemeye çalışalım. Dış sebeplerin olumsuz etkileyeni, yani devletin ömrünü kısaltanı, 1492 keşifleri sonrasındaki gelişmelerdir.

Paul Kennedy’nin ifade ettiği gibi, 1500’lü yıllarda Avrupa’nın üç asır sonra zirveye çıkacağını söyleyen bir kâhin olsa, deli diye hapse atarlardı. Çünkü geniş ovalara sahip Doğu Avrupa, Türklerin egemenliğindeydi. Batı Avrupa, dağlık arazilerin çokluğu ve nüfusunun fazlalığından dolayı fakirlik içerisindeydi. Fakirliğin tetiklediği cahillik, Orta ve Batı Avrupalıların sürekli birbirleriyle savaşmalarına neden oluyordu. Tabiri caizse, birbirini sürekli boğazlamaları sebebiyle perişan haldeydiler. Bu yoksulluk, Doğu’nun zenginliği hikâyeleriyle birleşince, doğuya gitme, Hindistan’a giderek zenginliğe ulaşmayı en önemli hedef haline getirdi.

Bilindiği gibi, önemli bir olayın vuku bulması için, 5-6 sebebin bir araya gelmesi gerekir. İşte 1492’de İspanya’da bu şartlar bir araya geldi. Kristof Kolomb, Hindistan’a gitmek için denizden sadece üç gemiyle yola çıktı. İki üç ay sonra bazı adalara rastladı. Daha sonra bu bölgeye üç sefer daha yaptı. Keşfettiği adaları Hint adaları, yerlileri Hintli zannetti. Bu sebeple İspanya Kralı tarafından 1492-1499 arasında, Hint Adaları Valisi olarak görevlendirildi. Bu dönemde yerlilere karşı vahşi davranışlarından dolayı suçlandı. Görevden alındı. Fakat işin en ilginç tarafı, ondan sonra bölgeye giderek neredeyse bütün kıtanın keşfini yapanlar, yerlilere karşı, Kolomb’dan daha gaddar davrandılar. Hattâ Kilise bile, bazı istisnai papazlar hariç, bu vahşete onay verdi.

Sadece üç gemiyle, birkaç ay denizde dalgalarla boğuştuktan sonra ayak bastıkları yerde katliam yapabilmelerinin sebebi, yerlilerin vaziyetleriydi. Avrupalılarda barut vardı, yerlilerde ise kılıç bile yoktu. Eğer yerliler de, Avrupalılar gibi baruta sahip olsalardı, Atlantik Okyanusunda yaptıkları uzum yolculukta kafaları bulanmış bir avuç insan, onlara ne yapabilirdi?

Keşfedilen toprakların büyüklüğünü gözümüzün önüne getirelim. Kuzey ve Güney Amerika ile Afrika’nın Cezayir ve Libya çöllerinden aşağıdaki büyük bölümü.  Keşifleri yapan ülkeler, İspanya ve Portekiz. Sonradan bunlara katılan ülkeler Fransa, Hollanda, Belçika ve İngiltere. Hepsinin toprak büyüklüğü, yeni keşfedilen yerlerin belki de yirmide biri kadar küçük. Yani kendilerinin yirmi katı bakir topraklar ve gariban insanlar.

Şimdi düşünelim. Yeryüzünde Amerika diye bir kıta ve Afrika’nın orta ve güneyindeki büyük bölümü olmasaydı, ne olurdu? Keşfe gidenler Hindistan’a ulaşsalardı, ne yapabilirlerdi. Kanuni Sultan Süleyman döneminde donanmanın dörtte biri Kızıldeniz ve Umman Körfezindeydi. Hindistan’ın yukarısında Babür Türk İmparatorluğu vardı.

Ama keşifler sonrasında, o güne kadar dünyanın görmediği ve muhtemelen göremeyeceği bir mucize oluşmuş oldu. Amerika ve Afrika’nın varlığı, yerlilerin kılıçlarının, çoğunun ise okunun bile olmayıp sadece mızrağa sahip olmalarına karşılık, Avrupalılarda barut olması böyle bir mucizeyi oluşturdu. Keşifleri yapanlar, yeni ulaştıkları bölgelerin yer altı ve yer üstü zenginliklerini, sömürdüler.  Bu sömürüyü yaparken Avrupa’dan işçi getirmelerine bile gerek kalmadı, yerlileri köle gibi çalıştırarak zenginlediler. Böyle bir mucizenin gelecek yıllarda olması ihtimail yok gibidir. İleride, tamamen altın madeni olan bir gezegenin bile keşfedilmesi, bu kadar önemli bir mucize olmayacaktır.

İşte Batı Avrupalıların ulaştıkları bu mucize zenginlik, bütün Avrupa’nın karşısındaki tek güç olan Osmanlı Türk Devletinin aleyhine oldu.

Bir başka olumsuzluk, kısmen Osmanlı sultanı Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptığı bir taktik hatadır. 1525 yılında Moskova’ya saldıran Kırım Tatarları, Ruslardan barutla karşılık gördüler ve geri çekildiler. Bu andan itibaren Kırım ve Kazan hanlıklarının Ruslardan çekindikleri için yaptıkları yardım çağrılarını, Osmanlı Sultanı duymazlıktan geldi. Bu yıllarda Ruslar, Avrupa’dan barut almışlardı. Hanlıklarda ise barut yoktu. Moskova Knezi IV. İvan 1547’de kendisini çar ilan etmişti ve Korkunç İvan olarak tanınıyordu. Osmanlıda barut vardı ve en güçlü dönemindeydi.

Kazan Hanlığı, Osmanlı’ya elçiler göndererek, onların egemenliklerine girmek istediklerini iletti. Osmanlı Devletinin hedefi Avrupa idi ve Ruslar o dönemde henüz bir tehlike olarak görülmüyordu. Belki de bu gibi nedenlerden dolayı, Osmanlı Devleti gücünü bölmek istememiş olabilir. Bu nedenle Kazan Hanlığının, Osmanlıya katılma teklifine sıcak bakılmadı. Ruslar, Osmanlının umursamazlığını görünce, Kazan Hanının bu isteğine kızarak, onların üzerine daha sert geldiler. Kazan Hanlığını işgal ettikten sonra, diğer Türk hanlıkların birbirlerini kıskanmalarından faydalandılar. Diğer hanlıkların teker teker Ruslarla işbirliği yapmaları sonucunda, onları da egemenliği altına alan Ruslar, çok güçlendiler. Sonunda, Osmanlı Türk Devletinin en güçlü ve daimi düşmanı oldular. Bu durum, 1492 keşiflerinden sonraki en olumsuz etken oldu.

Diğer bir olumsuz etken de 1789 Fransız ihtilâlinin oluşturduğu milliyetçilik ve hürriyet dalgası oldu. Milliyetçilik fikirleri, bilhassa, Hıristiyanlığın kurumları tarafından yayılıp desteklendi. Bu çeteler, sadece bölgedeki Müslüman Türklere saldırmadılar. Kendi soylarından olan insanları da öldürdüler. Bu yapıdaki ayrılıkçı çeteleri din adamlarının desteklemesi ve devletin halkı bu zalimlere karşı eskisi gibi koruyamaması, halkın devletin aleyhine geçmesine sebep oldu.

Şimdi de, Osmanlı Devletini olumlu yönde etkileyen dış şartları irdelemeye çalışalım. Sömürgeleri sayesinde zenginleyen Avrupa, zenginliklerini paylaşırken birbirleriyle hep rekabet içerisinde oldular. Aralarındaki bu rekabet ortamı, Osmanlı Devletinin lehine oldu. Osmanlı’nın topraklarına hiçbirinin tek başına sahip olmaması için, Osmanlı’yı savaşta yenen bir devletin önünü, diğerleri kestiler. Devletin yıkılmasını engellediler. Bilhassa 1815 Büyük Avrupa Barışı sonrasında, denizlerde tek büyük güç olarak kalan İngiltere, 1829’dan sonra Osmanlı Devletinin Ruslar tarafından işgal edilmesini birkaç defa engelledi.

Birbirleriyle rekabet halindeki Avrupa devletlerinden Fransa, Osmanlı Devletinin silah sanayinde ve eğitimde modernleşmesi için destek verdi.

Osmanlı Devletinin kuruluş döneminde, Türklerin genişlemelerine olumlu etki yapan dış ortamlar vardı. Avrupa Hun Devletinin önemli katkılarıyla, Batı Roma İmparatorluğunun yıkılışından sonra, Avrupa’da büyük bir devlet kalmamıştı. Kutsal Germen İmparatorluğu, tabiri caizse, kâğıt üzerinde idi. Küçük ve birbiriyle sürekli mücadele eden devletlerin olması, halka da adaletsizlik ve fakirlik olarak yansımıştı. Bu ortamda, Moğol ordusu Batu Han döneminde, kendisine “has” olarak verilen Harizm bölgesinden yola çıktı, Karadeniz’in kuzey bölgesindeki İdil Bulgar Türk Devletini egemenliğine alarak Altınordu Devletini kurdu. Sonra devam ederek, toplam iki yıl içerisinde 1241 yılında Split’e kadar ulaştı. Ama Batu Han, Ötüken’deki büyük han Ögeday’ın ölümünden sonra, büyük han olma hevesine kapıldı. Olamadı, morali bozuldu ve fetih hırsını kaybetti. Dolayısıyla, saldırıların devamı gelmemişti. Tabiri caizse, Avrupa kurtulmuştu.

Bir asır sonrasında ise, Osmanlı Türklerinin güneyden ilerleyişi sırasında, gittikleri yerlerde adaletle davranmaları, daha medeni olmaları, halkların Türklere karşı direncini kırıyordu. Hattâ bazen, kendi yöneticilerine tercih ediliyordu.

Diğer yandan, bilhassa 1300’lü yılların ikinci yarısında Avrupa’da görülen veba hastalığı, nüfusun önemli bir bölümünün ölmesine sebep olmuş ve halkı daha da fakirleştirmişti.

Türklerin Balkanlara gelişlerini görmelerine rağmen, zaten küçük olan Avrupa devletleri aralarındaki rekabetten dolayı birleşemiyorlardı. Birleşenlerin de sayısı az olduğundan ve fakir olduklarından, Türklere güçleri yetmiyordu.

Sonuçta, 1300’lü yılların ikinci yarısındaki Avrupa’nın bu ortamları Türklerin lehine oldu.

Olumlu etki yapan bir başka dış neden, Anadolu’daki ortam idi. Anadolu Selçuklu Devleti parçalanmıştı. Ortaya çok sayıda küçük beylikler çıkmıştı. Bunların en küçüğü Osmanlı Beyliği idi. Ama yer olarak konumu avantajlıydı. Üç tarafı diğer Türk beylikleri, bir yanı Bizans idi. Aynı durumda olan bir de Karesioğulları ve Candaroğulları beylikleri vardı. Ama Karesioğullarının bir tarafı Bizans’a ait Çanakkale Boğazı denizi idi. Denizi geçerek hücum etmek, o günün imkânlarıyla çok zordu. Kara sınırındaki, Marmara Denizi ile aralarındaki bazı Bizans topraklarını alsalar bile, komşusu Bursa güçlü kaleydi. Candaroğullarının Bizans tarafıyla sınırları çok kısa idi. Dolayısıyla ilerlemeleri zordu. Osmanlı Beyliğine komşu tekfurlar hem daha küçük topraklara sahip, hem de daha güçsüzdüler. Anadolu’daki diğer Türk beyliklerinin etrafı ise, diğer Türk beylikleriyle veya Türk devletleriyle çevriliydi.

Dolayısıyla Osmanlı beyliğinin konumu, savaşçılarını ve halkı hareketlendirmeye uygundu. Osmanlı beyliği yöneticilerinin, Şeyh Edebalı’nın da etkisiyle, diğer beyliklerden farklı olan düşünce ve ufuklara sahip olmaları da etkili oldu. Bu ortam, Candaroğulları ve Karesioğulları savaşçılarının da Osmanlı yönetimini desteklemesine de vesile oldu.

Osmanlı Beyliğindeki bu düşünce ve ufku, çok kısa olarak iç sebepler kısmında ele alacağız. Ancak, Osmanlı Devletinin yaşamına olumlu etki yapan dış sebeplerin değerlendirilmesinin, Şeyh Edebalı’nın öne çıkardığı Türk töresinin ve anlayışının uygulanmasıyla mümkün olduğu da bir gerçektir.

Sosyal kategorisine gönderildi | OSMANLI DEVLETİNİN UZUN YAŞAMI ÜZERİNE 1 için yorumlar kapalı

TANRI KONUSUNDA BAZI SORULAR ÜZERİNE

TANRI KONUSUNDA BAZI SORULAR ÜZERİNE

 

Tanrı tahayyül edebileceğimiz bir varlık değildir. Her insanın parmak izini birbirinden farklı oluşturan bir Tanrı’nın, bizim düşünemeyeceğimiz sonsuz sayıda şekle bürünebileceği aşikârdır. Yine, Yüce Yaradan’ın yarattığı kar tanelerini incelediğimizde, benzer fikre ulaşırız. Kar tanelerinin desenleri, sahip olduğu simetrisi, tanelerin kendi içerisindeki uyumu ve birbirlerinden farklı olduğu dikkate alındığında, Tanrı’nın belli bir şekil içerisinde hayal edilemeyeceği açıktır.

İbni Arabi’ye göre, her insanın kafasındaki Tanrı mefhumu farklıdır. Tanrı, her şekle bürünebilir, ama herhangi bir şekle bürünerek bizlere görünmez. Görünecek olursa, biz Onu hep o şekliyle hatırlarız ve öyle kabul ederiz. Bu nedenle insanlar, Tanrı’yı herhangi bir somut şekilde görmek istemezler. Bu açıdan bakılınca, Hz. İsa adına anlatılan baba-oğul hikâyesine halkın kalpten inanmadığı, uydurulmuş olduğunu düşündüğü açıktır.

İnsanların büyük çoğunluğu, yaratıcı bir Tanrı’nın varlığını kabul ederler. Ama Tanrı’nın söylemleri ve uygulamaları hakkında kafalarında daima bazı sorular vardır. Biz bu soruların bazılarına, kutsal kitaplardan faydalanarak ve Yüce Yaradan’ın bize verdiği aklı kullanarak, bu sitede cevaplar bulmaya çalıştık. Bu makalemizde şimdiye kadar ele almadığımız bazı soruları ve fikirleri irdelemeye çalışacağız.

Soru: Tanrı, Kendi yarattığını nasıl yargılayabilir? Yarattığına nasıl kötü diyebilir?

Tanrı’nın yargıladıkları kimler diye bakalım. Yarattıklarından cansızları, bitkileri ve hayvanları yargılamıyor. Bu konuda bu sitede yayınladığımız “İslâm Mutasavvıflarında Evrimleşme Konusu Üzerine 2” başlıklı makalemizde bilgi aktardık. O makaledeki bir paragrafımız aynen şöyledir:

“Diğer yandan, Yüce Yaradan’ın, Kendisinin yarattığı hayvanları, maymunları ve domuzları bu şekilde kötülemesi düşünülebilir mi? Kendi yarattığı insanı bile eleştirirken, “insan çok zalim ve çok cahil” gibi açıklayıcı bir şekilde ve verdiği özgürlüğü yanlış kullandıkları için, beğenmediği özelliklerini bahseder (Ahzab Suresi 33/72). Tek olan Tanrı, bu eleştirisine rağmen, insanı, Kendisinin yeryüzündeki halefi yapmıştır.”

Tanrı, biz insanları yargılıyor. Çünkü bize, diğer varlıklardan farklı olarak akıl, şuur ve duyguyu çok daha kesif olarak vermiş. Alet kullanma, işleri çekip çevirme, konuşma ve irade kullanma gibi özellikler vermiş. Bizi yeryüzünün halefi yapmış. Bu vasıfları vermesine rağmen, bizlere özgürlük vermiş. Bununla da yetinmemiş, bizlere sürekli yol göstermiş. Çünkü bizlerin huzur içerisinde yaşamamızı istemiş.

Şimdi düşünelim. Biz, birilerine böylesine muhteşem şeyler değil de, sadece az bir para versek bile, sonra o kişi gelip bir daha isterse, ilk parayı ne yaptığını sorgulamaz mıyız? Bizlere böylesine muhteşem özellikler veren ve sürekli yol gösteren bir Tanrı’nın, biz insanları yargılaması, toplumun bütünü düşünüldüğünde, arzu edilecek bir davranış değil midir?

Diğer bir iddia, Tanrı, “neyin doğru, neyin yanlış olduğunu söylemez. Şunu yap, bunu yapma demez. Böyle yapması, insanı yasaklaması ve kısıtlaması anlamına gelir” deniliyor.

Aslında Yüce Yaradan’ın bize verdiği akıl, şuur ve duyguyu kullanarak, doğru ve yanlışı, haksızlığı kavrayabiliriz. Tanrı bize bu yazlımı vermiş. Ama insanların huzur içerisinde yaşayabilmelerine daha çok katkıda bulunmak için, bu verdiği yazılımı yeterli görmemiş. Sürekli uyarıcılar göndermiş. Fakat insanlığın haline bakınca, böyle yapmasının, bizi pek kısıtlamadığı anlaşılıyor. Biz, özgürlüğümüzü kullanarak, kendi bildiğimiz yoldan gitmişiz. Yani insanların büyük bir bölümü, kendilerini, Tanrı’nın söylemleriyle kısıtlanmış hissetmemişler. Tanrı’nın, yol gösterirken bizi kısıtladığı iddiasını, bizim kendi çocuklarımıza yaptıklarımızla karşılaştıralım. Çocuklarımıza neden yol gösterdiğimizi bir düşünelim. Acaba, onları yasaklamak ve kısıtlamak için mi, yoksa onların gelecekteki iyilikleri için mi neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlatırız.

Demek ki, bir insana neyin doğru neyin yanlış olduğunu söylemek onu yasaklamak ve kısıtlamak değildir. Ona yol göstermektir. Kısıtlama ve yasaklama olabilmesi için, bazı zalim insanların güçsüz insanlara yaptıkları gibi, Tanrı’nın da bizleri zorlayarak, zorbalıkla uygulatması gerekir.

Bir başka düşünce şöyle: “Tanrı’nın, kendisine itaat etmeyeni cehenneme göndermesi, bize verdiği özgür iradeyle çelişir. Tanrı’yı alaycı bir konuma düşürür. İtaat etmenin olduğu bir ilişkide, Tanrı ile insan arasında nasıl gerçek bir ilişki olabilir? Tanrı’nın, böyle bir cehennemi yaratmaktan ne gibi bir amacı olabilir? Cehennem kavramı, en aşırı gaddarlığın da ötesindedir.”

Tanrı, insanların huzur içerisinde yaşamalarına katkıda bulunmak için Kendisinin söylediklerine itaat edilmesini istiyor. Ama gösterdiği yolda gitmeyenlere, diğer insanlara zalimlik yapanlara ve Kendisini tanımayarak reddedenlere, bu dünyada istediklerini tastamam veriyor. Cezalandırma işlemini ikinci uzun hayatlarında yapıyor.

Böylece, bu dünyada mağdur olmuşların, hakkı yenmişlerin hesabını soruyor. Eğer, mazlum insanlarda böyle bir inanç ve beklenti olmasaydı, onlar için dünya hiç çekilmez olurdu.

Ayrıca, zalimlik yapacakları korkutup sayılarını azaltarak, iyilik ve kötülük yapacakların sayılarını artırarak, insanların daha huzurlu yaşayacakları bir ortamın oluşmasına katkıda bulunuyor.

Tanrı, cehennemi insanları en korkutacak şekilde tanımlamasına rağmen, dünyada bu kadar çok hak yeniyor, zalimlik ve gaddarlık yapılıyor. Peki, Tanrı, cehennemi daha az korkunç anlatsaydı veya cehennemi oluşturmasaydı, bunca zalimlik azalır mıydı? Yoksa dünya çekilmez bir hale mi gelirdi? Böyle bir dünyaya doğmayı kim ister? Demek ki, cehennemin tanımının iyi bir mantığı var.

Sorulan bir başka soru şöyle. “Eğer cehennemi adalet sağlamak için yarattığına inanılıyorsa, Tanrı ile iletişim kuramamamız yeterince adalet sağlamıyor mu?”

Hâlbuki Tanrı’yla iletişim kuramamamızın adaleti sağladığı ifadesi temelsizdir. Tanrı ile iletişim kuramamak her insanın kendi suçudur. Yeryüzünde Tanrı ile iletişim kurabilmiş insanlar her zaman olmuştur. Sayıları hakkında bir fikir yürütülemez. Ama böyleleri çevremizde de hep vardır. Dolayısıyla, Tanrı ile hiçbir insanın iletişim kuramadığı ve böylece iletişimsizlik üzerinde adaleti sağladığı söylenemez.

Diğer yandan, zaten adaletsizliği yapanlar, genelde Tanrı ile iletişim kuramayanlar oluyor. Ayrıca, cennet ve cehennem gibi bir sistem olmasaydı, bu dünya hayatının anlamı olur muydu?

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | TANRI KONUSUNDA BAZI SORULAR ÜZERİNE için yorumlar kapalı

TANRI BİR ŞEYE İHTİYAÇ DUYAR MI 2

TANRI BİR ŞEYE İHTİYAÇ DUYAR MI 2

 

Tanrı’nın -yazarın aktardığı gibi- tapınılma ihtiyacı olmadığını, makalemizin ilk bölümünde yaptığımız irdelemelerle aktardık.

Şimdi  yazarın “Tanrı’nın böyle bir ihtiyaç içerisinde olsa dâhi, niçin sadece Kendisine tapacak kulları değil de, tüm evreni yaratmış olduğu” sorusuna mantıklı bir cevap bulmak için irdeleme yapalım.

Yazar kitabının ileriki bölümlerinde, hem tahmin olarak, hem de bilim insanlarının bazılarının ifadelerine dayanarak, evrende belki de milyonlarca yaşamın olabileceğini söylüyor. Ayrıca, milyonlarca yaşamdan bahsederken, böylesine büyük bir evrende sadece Dünyada yaşamın olmasının mantıksız olduğunu söylüyor. Yazarın bu inancıyla, yukarıda sorduğu soru birbiriyle çelişmektedir. Çünkü milyonlarca Dünya var ise, evrenin tahmin edilen büyüklükte olması zaten bir mecburiyettir.

Neden tüm evrenin yaratılmış olduğu sorusuna, yine bilimsel bulgulara dayanarak bir açıklama şöyle olabilir. Bilim insanlarının tespitlerine göre, bütün evrende var olan bazı sabiteler, oranlar gibi özellikler, evreni kavramamızı kolaylaştırmaktadır. Bilim, galaksilerin hem kendi içlerinde, hem de aralarında etkileşim olduğunu söylüyor. Evrendeki simetrinin ise, başlı başına bir öneme sahip olduğunu ifade ediyorlar.

Şimdi bu bilimsel bulguların ışığında düşünelim. Milyarlarca yıldır süren ve hiç değişmeyen bir sistemin işlemesi için, büyük bir evrenin oluşturulması gerekmez miydi? Eğer Tanrı, sadece dünyayı veya yalnızca bizim güneş sistemini yaratsaydı ne olurdu? Diyelim ki Tanrı, sadece Dünyayı ve bizim güneş sistemini yarattı. Bu durumda, sistemin milyarlarca yıl ve Dünyadaki yaşamın belki de milyonlarca yıl devamını sağlamak için, Tanrı’nın sürekli müdahale etmesi gerekmez miydi? Sürekli müdahale edilecek bir sistem oluşturmak ve sadece bir yerde yaşam yaratmak, Tanrı’nın yüceliğiyle bağdaşır mıydı? Ayrıca, teknolojide ilerledikçe, insanların yıldızlar arası seyahat hedefleri olur muydu? Bütün evrendeki sabiteler, oranlar ve bilhassa simetri olmasaydı, bilim oluşur muydu?

Bilim insanlarının günümüzde henüz anlayamadıkları ve ulaşamadıkları çok fazla bilgiler olduğu açıktır. Dolayısıyla bilimde ilerlendikçe, yaşamlar için neden evren yaratıldı sorusunun cevabına, bilimsel olarak daha net ulaşılacaktır.

Bu soruyla ilgili olarak, sosyal ve psikolojik açıdan da bir cevap verilebilir. Bilindiği gibi, günümüzde bilimdeki ve teknolojideki ilerlemeler, süper bilgisayarlar ve yapay zekâ yapmamız, aslında Tanrı’nın bize verdiği akıl ve yazılım sayesinde olmaktadır. Ama bilimde son dönemdeki ilerlemelerin hızı, biz insanların kendilerine fazla güvenmelerine sebep olarak yanılgıya düşürmektedir. İnsanlar, ulaştıkları bu bilgilere ve zenginliklerine güvenerek, bilimi bir din, kendilerini Tanrı gibi görmeye meyletmektedir. İşte Tanrı, hem mikro nano ölçeğinde varlıklar yaratarak, hem de makro ölçekte milyonlarca samanyolundan oluşan evreni yaratarak, insanların hadlerini ve yerlerini bilmeleri için bir ortam oluşturmuş olamaz mı?

Yazarın bir başka ifadesi de şöyle: “Tanrı, tüm varlıkların, evrenin tümü olduğu için, insan Tanrıdır demek ne denli doğru ise, Tanrı insandır demek de o denli yanlıştır.”

“Tanrı, tüm varlıkların, evrenin tümü olduğu” sözü bilim insanlarınca da uygun görülmemiştir. Bilim insanlarının bu konuyla ilgili düşünceleri şöyledir: “Evrenin başıboş bırakılmadığını, yani Evrenin, kökü Tanrı’nın aklında bulunan akılcılığını ve anlaşılabilirliğini gösteren şey, bilim insanlarına göre, doğa kanunları değil, simetridir. Simetri, bir nesne ya da sistemin, bir şekil değiştirme karşısındaki değişmezliğidir. Peki, evrendeki bu simetrinin kökü Tanrı’nın aklında ise, bu fikir evrenin yaratıldığının ve sürekli denetim altında tutulduğunun bir göstergesi değil midir?”

Einstein “evrenle ilgili en anlaşılmaz şey, anlaşılabilir olmasıdır” demiştir. Tanrı’nın yarattığı kulları olan biz insanların anlayabilmesi için, sabiteler, oranlar ve simetri oluşturarak evreni yaratan Tanrı’nın, evreni denetim altında tutması mantıksız mıdır?

Demek ki evren, Tanrı değildir. Evren de, evrendeki; akıllı, şuurlu, duygulu varlıklar da, Tanrı’nın yarattığı ve denetimi altında tuttuğu varlıklar silsilesidir.

Diğer yandan yazarın “Tanrı, tüm varlıkların, evrenin tümüdür” sözü eksiktir. Çünkü evren ile Tanrı’nın katı farklı şeylerdir. Bu sitede yayınladığımız bazı makalelerde Kur’an’dan yaptığımız alıntılarda görüldüğü üzere, melekler ile cennet ve cehennem Tanrı katındadır ve evrenden farklıdır. Kur’an’dan anladığımıza göre, muhtemelen önce evren, sonra Katındaki melekler yaratılmıştır. Sonra evrendeki canlılar ve akıllı, şuurlu, duygulu varlıklar oluşturulmuştur. Evrendeki bu varlıklarla birlikte, Kendi katında cennet ve cehennem oluşturulmuş olabilir.

Diğer yandan, Kur’an’dan anlaşıldığına göre kıyamet, bütün evrende kopacaktır. Kıyamet koptuğunda, evrende yarattığı akıllı, şuurlu, duygulu varlıkların -en azından insanlar ve cinlerin- ruhları ve melekler Tanrı katında toplanacaklardır. Evrende yarattığı kullardan kimisi cennete, bazısı cehenneme gireceklerdir. Gerek melekler ve gerekse evrende yarattığı bütün kulları, Tanrı katında yaşamaya devam edeceklerdir. Hâlbuki kıyamet sonrasında evren tamamen yok olmuş olacaktır. Dolayısıyla yazarın anlatımındaki “Tanrı, evrenin tümüdür” sözü geçersizdir. Evren de, Tanrı’nın yarattığı varlıklar silsilesinin bir parçasıdır.

Bütün bunlar, Tanrı’nın muhteşem bir sistem kurduğunun göstergeleridir. Demek ki, hem Tanrı katındakiler, hem evrende bizler gibi yarattığı kulları ve hem de evrenin tamamı, muhteşem bir sistemin birbirini tamamlayan parçalarıdır. Tanrı katındakiler, evren ve evrendeki yaşamlar, Tanrı’nın muhteşemliğinin ve varlığına inancın göstergeleridir. Ama Tanrı bunların tümü değildir, Kendisi bütün bunların yaratıcısıdır.

Gelelim kitaptaki bir başka ifadeye. Yazarın da belirttiği gibi, “Tanrı insandır” demenin yanlışlığı ortadadır. Bu nedenle biz, yazarın “insan Tanrıdır” sözünü irdeleyeceğiz. Tanrı, yarattığı akıllı, şuurlu, duygulu varlıklara, Kendisinin özelliklerinden bazı yansımalar vermiştir. Kullarına, Kendi ruhundan üflemiştir. Yüce Yaradan’ın kullarına Kendi ruhundan üflemesini, İsmail Hakkı Bursevi şöyle yorumlar: “Allah, insanı, Kendi zatının sıfatlarının suretinde; hayat sahibi, çekip çeviren, işiten, gören, bilen, güç sahibi, konuşan ve iradesi olan bir varlık olarak yaratmıştır.”

 Ancak bu durum “insan Tanrıdır” demenin doğruluğunu hiç göstermez. Her insanın içerisinde evliyalık da, eşkıyalık da vardır. Aralarında ince bir çizgi vardır. Bir öfke veya bir büyük menfaat, evliya gibi Tanrı’ya ulaşmaya çalışan birinin, eşkıya gibi davranmasına sebep olabilir. Çünkü Tanrı’nın bize verdiği güzel vasıflara rağmen, bizde olan ama Tanrı’da olmayan nefis yani bencillik, insanın, Tanrı’dan yansımalara sahip olsa bile, Tanrı olarak görülemeyeceğinin delilidir. Tanrı, bize verdiği özgürlüğü dengelemek için, bize nefis vermiştir. Yüce Yaradan’da nefis yoktur. Nitekim Tanrı, hiçbir zorlama olmamasına, tek ve karşı konulamaz güç olmasına rağmen, makalemizin birinci bölümünde Kur’an’dan örneklerle aktardığımız gibi, Kendi özgürlüğüne Kendisi sınırlama getirerek yüceliğini taçlandırmıştır.

Yazarın dini anlatımlarla ilgili fikrini inceledik. Şimdi yazarın, Ekzoterik doktrinlerin amacı hakkındaki fikrine gelelim. Bu konuda şöyle demektedir: “Ezotorik doktrinler ise, Tanrının tek amacının Kendisini daha iyi tanımak olduğunu öne sürmektedir…Tanrının kendini tanıma süreci içindeki birincil kaynağı, insanın en üst düzeydeki temsilcisi olan Kâmil İnsandır…Tanrısal bilincin artmasının en öncelikli aracı Kâmil İnsan olduğu için, yegâne hedef Kâmil İnsanlar yetiştirmek olmalıdır.”

Tanrı’nın tek amacının, Kendisini daha iyi tanımak olduğunu öne sürmek, Tanrı adına konuşmak demektir. Bizler, kendimiz için bile, “tek amacımız şudur” diyemeyiz. Tek amacımızın ne olduğu sorusuna, ömrümüzün farklı dönemlerinde ve farklı ortamlarda, farklı cevaplar veririz. Biz kendimiz için net konuşamazken, Tanrı için böylesine net konuşmamızın bir mantığının olmadığı açıktır.

Eserde, Ezoterik doktrinler için yegâne hedef, Kâmil İnsan yetiştirmektir denilmektedir. Nitekim bu hususta şöyle bir ifade  geçmektedir: “Tanrı, kendi bünyesindeki sonsuz varlıkların varoluş ve yaşayış deneyimleri ile kendi niteliklerinin bilincine daha çok varmakta ve daha yüksek bir bilince ulaşmaktadır. Tanrının kendini tanıma süreci içindeki birincil kaynağı, insanın en üst düzeydeki temsilcisi olan Kâmil İnsandır.”

Ezoterik doktrinler için “Tanrının kendini tanıma süreci içindeki birincil kaynağı, insanın en üst düzeydeki temsilcisi olan Kâmil İnsandır.” denilerek, “yegâne hedef, Kâmil İnsan yetiştirmektir” ifadesi yanlış algılanabilir. Sanki Kâmil İnsan yetiştirmek, Tanrı’nın amacı gibi düşünülmesine vesile olabilir. Kâmil İnsan yetiştirmeye Tanrı’nın ihtiyacı yoktur. Ayrıca, Kâmil İnsan yetiştirmek için kullarından bazılarını seçmesi, Tanrı’nın zerrece şaşmayan adaletiyle ve kulları arasında iltimas yapmayacağı düşüncesiyle çelişir. Diğer yandan, güzel insanların çoğalması, Tanrı’nın hoşuna gider ama Tanrı’nın ihtiyacı olduğunu göstermez.

Kâmil insan olmak, insanlar için amaç olabilir. Bize göre ise, insanlar için hedef, Tanrı’nın bu dünyadaki vekil yöneticisi olmanın sorumluluğunu layıkıyla yerine getirebilmek olmalıdır. Çünkü Tanrı, her insana eşit davranır. Dolayısıyla her insandan beklediği, bu dünyadaki görevlerini yerine getirmeye gayret etmesidir. Bu görev, insanın hem kendisine, hem diğer insanlara, hem de doğaya güzel davranması ve iyi işler yapması ve bu yönde çaba sarf etmesidir. Kişi bu amaçla çabalarsa, Tanrı’nın huzuruna vardığında alnı açık olur. Esas olan, Tanrı’nın huzurunda utanmadan durabilmektir. Cennet veya cehennem, Tanrı’nın kararıdır.

Bu sebeple, kâmil İnsan yetiştirmek Tanrı’nın amacı da değildir, ihtiyacı da yoktur. Kâmil insan olmak, bir  insanın kendisi için bir hedef olabilir. Zaten tam anlamıyla kâmil insan olmak mümkün değildir. Her insanın hedefi, kâmil insan olma yolunda yürümek olmalıdır. Bu çabayı sarf edenler arttıkça, insanlığın içerisindeki olgun şahısların sayısı, üzüm salkımı şeklinde hızla artacaktır. Kâmil insan olmaya çalışanların sayısı arttıkça, insanlığın önündeki sorunların çözümü kolaylaşacak ve insanlık huzur bulacaktır.

Yazarın, kitabın diğer bölümlerinde aktardığına göre, Kâmil İnsan olununca, Tanrı’da yok olunmuş ve Tanrı’ya ulaşarak Onunla birleşilmiş olunacaktır. Yazara göre bu anlayış, hem Batını doktrinlerde hem de Sünni İslâm’da benzerdir.

Biz, bu anlayışın da yanlış anlaşılabileceği kanaatindeyiz. Asıl olanın “takva”, yani Tanrı’nın gösterdiği yolda önlerde yürümeye çalışmak olduğu düşüncesindeyiz. Kur’an’ın bizden istediği; Müslümanların ve her insanın, insanlığın dertleriyle hemhal olmak, onlarla ilgilenmek, yol göstermek ve gerekirse cihat etmesidir. Yoksa kendimizi dünyadan ve çevremizden soyutlayıp, sadece nefsimizi terbiye etmemiz vurgulanmıyor.

Kâmil insan denilen de, her insan gibi, Tanrı’nın huzuruna gider. Eğer bu durum Tanrı’ya kavuşmak olarak nitelenirse, her insan gibi Tanrı’ya kavuşmuş olur ve Tanrı’nın kurduğu mizanda sorgulanır. Kur’an’da peygamberlere bile sorulacağı anlatılır. Bir kul, takvada ne kadar ileri ileri gitmişse, Kur’an’a göre, Tanrı’nın sevdiği kulları arasına katılma ihtimali o kadar artar. Ama Tanrı’yla bütünleşmiş veya Tanrı’da yok olunmuş olmaz.

Yazımızın içerisinde de ifade ettiğimiz gibi, Tanrı’nın kâinatı neden yarattığını biz bilemeyiz. Ama Yüce Yaradan’ın bize verdiği aklı ve yazılımı kullanarak ve kutsal kitaplarından değişmeden kalan Kur’an’ından faydalanarak, bilhassa yazarın bazı ifadelerine cevap vermeye çalıştık. Ulaştığımız fikirleri sizlerle paylaştık. Böylece, sizlerin sorgulamalarınız için bir temel oluşturmaya çabalamış olduk. Yukarıdaki konuyla ilgili olarak akla gelen başka bazı dolaylı sorulara, bu sitede yayınladığımız başka makalelerimizde fikrimizi ifade etmiştik. Yazıyı uzatmamak için burada bahsetmedik. İsteyen okuyucu, sitede arama yaparak ulaşabilir.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | TANRI BİR ŞEYE İHTİYAÇ DUYAR MI 2 için yorumlar kapalı

YENİ YIL MESAJI

YENİ YIL KUTLAMASI

Her takvim yılının son gününde, kendimizi sorgulayarak geçmiş günlerimizin muhasebesini yaptığını düşündüğüm kardeşlerimin,  yeni yılda Yüce Yaradan’ın vereceği ömür kadarını -en azından- iç huzuru içerisinde geçirecekleri inancıyla, kardeşlerimin ve bütün insanlığın yeni yılını kutlarım. Daha iyiye ulaşma çabalarımızın devam edeceği sağlıklı huzurlu günler dilerim.

Genel kategorisine gönderildi | YENİ YIL MESAJI için yorumlar kapalı

TANRI BİR ŞEYE İHTİYAÇ DUYAR MI 1

TANRI BİR ŞEYE İHTİYAÇ DUYAR MI 1

 

Bu makaleyi yazmamızın sebebi, Cihangir Gener’in “Ezoterik-Batıni Doktrinler Tarihi” adlı eserindeki bazı ifadeleridir.

İfade şöyle: “Tek Tanrılı dinler, her şeyi bilen ve tek yaratıcı olan Tanrının, kendisine tapınılması ihtiyacı içerisinde olduğu için evreni yarattığını iddia etmektedirler. Ancak, hiçbir şeye muhtaç olmayan Tanrının niçin tapınılma ihtiyacı duyduğuna ve böyle bir ihtiyaç içerisinde olsa dâhi, niçin sadece kendisine tapacak kulları değil de, tüm evreni yaratmış olduğuna mantıklı bir cevap getirememektedirler.

Ezoterik doktrinler ise, Tanrının tek amacının kendisini daha iyi tanımak olduğunu öne sürmektedirler.”

Yazarın aklını karıştıran hususun, dinleri temsil ettiklerini iddia eden bazı insanların, kutsal kitaplara dayanmayan beyanları olduğu kanaatindeyim. Bu fikrimizi daha iyi anlaşılır hale getirmek için, bozulmadan kalmış tek kutsal kitap olan Kur’an’dan yararlanarak açıklamalar yapacağız. Elbette biz de -diğer bütün insanlar gibi- Tanrı’nın ne düşündüğünü bilemeyiz. Bizim yapmaya çalışacağımız, yazarın ifadelerindeki mantık hatalarını ortaya koymak ve Kur’an’ı temel alarak fikir yürütmektir.

Ancak konuya başlamadan önce, Kızılderili Cheyenne’lerden alınan bir hikâyeyi hatırlayalım: “Başlangıçta hiçbir şey yokmuş ve Büyük Ruh Maheo boşlukta yaşıyormuş. Gücünün büyüklüğü sayesinde, Maheo yalnız değilmiş. Fakat hiçbir şeyliğin sonsuz zamanı boyunca hareket ederken, Maheo gücünü kullanması gerektiğini sezmiş. “Güç’ün ne yararı var?” diye sormuş Maheo kendi kendine, “bir dünya ve içinde yaşayan canlıları yaratmak için kullanmayacak olduktan sonra?”

Bilindiği gibi, Amerika’ya gidip onların ülkelerini işgal eden Avrupalılar, Kızılderilileri insan olarak bile görmemişlerdi. İşte böylesine kötü yaftalanan Kızılderililerin anlatımı, aslında konuyu çok güzel açıklıyor. Onların açıklamasını, günlük hayatımızdaki anlayışlarla karşılaştıralım. Çok bilgili bir kişi, bu bilgisini kullanmazsa ve bilgisini diğer insanların faydasına olacak şekilde uygulamaya koymazsa, onun bilgisinin kime ne faydası olur?

Peki, bilgili bir kişi bu bilgisini sadece kendi menfaati için kullanırsa, diğer insanların ona iyi gözle bakması mümkün mü? Biz insanlar böyle düşünürken, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan Tanrı’nın, gücünü kendi menfaati veya kendini tatmin için kullanacağını iddia etmek mantıklı mıdır?

Kızılderililerin, konuyu medeni olduklarını söyleyenlerden daha iyi kavradıkları açıktır.

Şimdi, Tanrı’nın, tapınılmaya ihtiyaç duyduğu fikrini irdelemeye çalışalım.

Bu kanaate ulaşılmasının muhtemel nedeni, mutasavvıfların “Allah bilinmek istediği için insanı yarattı” şeklindeki ifadeleridir. Bu yanlıştır. Çünkü kutsal kitaplara göre, insanlardan önce melekler yaratılmıştır. Melekler, Yüce Yaradan’ın katında, yani yakınındadırlar. Dolayısıyla, hem Tanrı’yı biliyorlar ve takdis ediyorlar, hem de Onun emrinden çıkmıyorlardı. Demek ki, Tanrı’nın, bilinmek istediği için insanları yarattığı fikri geçerli değildir.

Diğer bir yanlış algılanan ifade, Tanrı’nın insanları “kulları” olarak nitelemesidir.  Burada da, yanlış kabul vardır.

Birincisi, eğer kul denilirken, Tanrı’ya tapacak olanlar kastediliyorsa, eksik bilgi var demektir. Çünkü Kur’an’a göre, cinler insanlardan önce yaratılmıştır. Dolayısıyla, Tanrı’ya tapınacak olan cinler mevcut iken, insanlara neden gerek duyulmuş olabilir. Ayrıca ileride aktaracağımız gibi, kâinatta cinler ve insanlardan başka akıllı, şuurlu, duygulu varlıkların olması ihtimali kuvvetlidir. Dolayısıyla aynı soru diğer âlemler için de geçerlidir.

İkincisi, “kul” kavramı, bizim uyguladığımız köle anlayışımız gibi değildir. Bilindiği gibi, inşaların köleleri özgür değildirler. Tanrı ise, kul diye nitelediklerine özgürlük vermiştir. Eğer Tanrı, sadece Kendisine tapınılması için yaratsaydı, dünyadaki insanlara ve evrendeki yarattığı diğer akıllı, şuurlu, duygulu varlıklara özgürlük verir miydi?

Özgürlük her insanın arzu ettiği bir şeydir. İstediğimizi yapar, istemediğimizi yapmayız. Bizi zorlayanlara da kızarız. Bu sebeple, özgür bir yaşam güzeldir. Çünkü Tanrı, ihtiyacımız olan ve hattâ olmayan her şeyi, güzellikler içerisinde tabiatta var etmiştir. Hayatı zorlaştıran ve bazılarına yaşanmaz hale getirenler, yine insanlardır. İnsanların birbirlerine zulmetmeleridir.

Eğer insanların birbirine zulmetmeleri olmasın istiyorsak, önce kendimizi düzeltmeliyiz. Bazılarımız, biz bunu yapamayız, durumu Tanrı düzeltsin diyebilir. Bu durumda Tanrı’nın yapacağı, bizi de meleklerin yapısında yeniden oluşturmasıdır. Yani, bize verdiği nefsi kaldırırken, onu dengelemek için bize verdiği özgürlüğü de geri almasıdır. Özgürlüğümüzü kaybetmeyi ister miyiz? Diğer yandan, Tanrı bize verdiği özgürlüğü geri alsa bile, bizim, bir baş melek olan şeytanın durumuna düşme ihtimalimiz her zaman vardır.

Yaşam sadece bu dünya hayatı şeklinde değildir. Dolayısıyla Tanrı, bu dünyadaki yaşamlarında insanlardan zulüm görenlerin, sıkıntı çekenlerin içerisinden, Tanrı’nın gösterdiği yoldan ayrılmayanları kollamaktadır. Böyle sabreden ve iyi işler yapan kullarını, ikinci bir hayat olarak verdiği Cennetinde ebedi nitelikte yaşatarak mükâfatlandıracağını her zaman ifade etmiştir.

Şimdi bu hususu şöyle bir düşünelim. Tanrı’nın bizi bu dünyada değil de, Kendi katında yarattığını ve bize cennetini gösterdiğini hayal edelim. Sonra bize, “işte bu güzelliklere ulaşmak ve burada ebediyete yakın uzunlukta yaşamak istiyorsanız, dünyada, ebedi hayat karşısında ihmal edilebilecek kadar kısalıkta yaşamanız ve güzel işler yapmanız gerekiyor” deseydi, biz ne cevap verirdik? Bir tarafta, belki milyarlarca yıl mutlu yaşamak, diğer yanda 60-70 yıl, sabrederek de olsa, huzurlu yaşama ihtimali varken, hayır diyen çıkar mıydı?

Takdir edileceği gibi, Tanrı’nın bütün evrende akıllı, şuurlu, duygulu varlıklar yaratması, oluşturduğu evrene bir anlam kazandırmıştır. Yarattığı kullarının ilk yaşamlarını ahiret hayatıyla mukayese edilmeyecek kısalıkta tutması, bu hayatı yaşayacak bizim gibilerin sayılarının çok çok fazla olmasını sağlamaktadır. Böylece -en azından- milyarlarca canın güzellikleri yaşamasına vesile olarak, yarattıklarına ayrıca bir anlam katmıştır.

Bizler, daha önce kimsenin başaramadığı yepyeni bir eser oluşturduğumuzda, herkesin bizi yüceltmesini bekleriz. Biz böyle düşünürken, kâinatı ve Katındakileri yoktan var eden ve yarattıklarını anlamlandıran Tanrıyı yücelterek takdir etmemiz, yanlış mıdır?  Hem de takdir etmek için Tanrı bizi zorlamazken.

Zaten Tanrı’nın beklediğinin, Kendisine tapınmamız değil, Onun yüceliğini kabul etmemiz olduğu gayet net ortadadır. Sadece Ona tapınmamız olsaydı, Tanrı’yı kabul etmeyenleri, Onun hakkında çok kötü konuşanları hemen cezalandırmaz mıydı? Onlara bu dünya hayatlarında maddi zenginlik verir miydi?

Tanrı, evreni ve evrendeki varlıkları niçin yarattığını soranlara, düşünmeleri için aşağıdaki ayetlerde şöyle söylemektedir:

Enbiya Suresi 21/6: “Biz gök ile yeri ve aralarındakileri, boş bir eğlence için yaratmadık.”

17: “Eğer bir eğlence isteseydik, onu Katımızdan edinirdik.”

Şimdi düşünelim. Biz eğlenmek istediğimizde ne yaparız? Tek başına eğlenmemizin bir anlamı olmayacağından, kendi kafamıza uygun arkadaşlarımızla ve sevdiklerimizle birlikte oluruz. Bizimle çatışacak veya özgürlüğü anarşi ile karıştıran insanlarla birlikte olmayı istemeyiz. Böyleleri ile birlikte olursak, eğlence kavgaya bile dönüşebilir.

Peki, aslında eğlenmeyi düşünmeyen Tanrı’nın, eğlenmeyi istediğini varsaysak bile, eğlenmek için yaratacağı kullarına özgürlük vererek, kullarının çoğunun Kendisinin aleyhine davranmalarına izin vermesi düşünülebilir mi? Ancak Tanrı’nın, eğlenmek yerine, Onun gösterdiği yolda yürüyerek diğer insanlara faydalı olanların sayısı arttıkça sevineceği açıktır.

Bilindiği gibi, Tanrı’nın her şeye gücü yettiği için, Kimse Ona hesap soracak güçte değildir. Dolayısıyla Tanrı, her istediğini yapma özgürlüğüne sahiptir. Ama kutsal kitabı Kur’an’a baktığımızda Tanrı, yarattığı kullarının lehine olacak şekilde Kendi Kendinin özgürlüğünü sınırlamaktadır.

Enam Suresi 6/12: “ …O, rahmet etmeyi, Kendi üzerine yazmıştır…”

Görüldüğü gibi Tanrı, Kendisini zorlayan hiçbir şey yokken, Kendi özgürlüğüne, yine Kendisi sınır koymuştur.

Şimdi, Tanrı’nın Kendi kendisine yaptığı bu sınırlamayı daha iyi anlamak için, insanları düşünelim. Az bir menfaat için insanlara zulmeden, zenginleştikçe kendisini Tanrı gibi görerek insanları kulları zanneden ve onları ezen bizlerle karşılaştıralım. O halde, bize rahmet etmeyi üzerine yazan Tanrı, iyi işler yaparak diğer insanlara faydalı olmamıza sevinecek demektir. Bize rahmet etmeyi üzerine yazması, sevineceğinin bir göstergesi değil mi?

Konumuzla ilgili bir başka ayet de şöyle:

Şura Suresi 42/14: “…Eğer Rabbinden, azabın ertelendiğine dair bir söz geçmemiş olsaydı, aralarında mutlaka hüküm verilirdi.”

Demek ki Tanrı, kulları Kendisinden bir talepte bulunmadan, bazı insanlara yapacağı azabı ertelemiş. Yani yine, Kendi özgürlüğünü Kendisi sınırlamış.

Tanrı bazı ayetlerinde, huzuruna kötülük yapmış olarak gelene aynısıyla mukabele edileceğini söylerken, iyilikle gelene on katıyla karşılık verileceğini ifade ediyor. Böylece Kendisinin özgürlüğünü yine Kendisi sınırlıyor. Kendisine olmadık hakaretleri yapanlara bile sabrediyor. Hattâ kötülükler yapan bir kişi, Tanrı’dan özür diler ve diğer insanlara faydalı olacak şekilde güzel işlerle iyilikler yapmaya, diğer insanlara faydalı olmaya başlarsa onu affediyor.

Kendi özgürlüğünü, yarattığı kullarının lehine olacak şekilde sınırlayan, Kendisine hakaret edenlerin cezalarını bile erteleyen ve onlara sadece yaptıklarının aynısıyla karşılık vereceğini söyleyen Tanrı’nın, bizleri Kendisine tapınmamız için yarattığını iddia etmek mantıklı mıdır?

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | TANRI BİR ŞEYE İHTİYAÇ DUYAR MI 1 için yorumlar kapalı

İNSAN YAPMADIKLARINDAN SORUMLU MU?

İNSAN YAPMADIKLARINDAN SORUMLU MU?

 

Bu sitede yayınladığımız makalelerin yan tarafında, o yazının ruhuna uygun olduğunu düşündüğümüz özlü sözler yayınlıyoruz. Bu sözleri, yeni makaleler yayınladıkça değiştiriyoruz.

Bu sözlerden birisi de, “insan, sadece yaptıklarından değil, yapmadıklarından da sorumludur” ifadesiydi. Bu yazımızda, bu sözün geçerliliği hususunda irdeleme yapmaya çalışacağız. İrdeleme yaparken temel alacağımız kaynak, Yüce Yaradan’ın kelamı olduğunu bildiğimiz Kur’an olacaktır.

Kıyamet Suresi;

75/12: O gün varıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur.

13: O gün insana, yapıp önden gönderdiği ve yapmayıp geri bıraktığı şeyler haber verilir.

Görüldüğü üzere, 13üncü ayetin anlatımı gayet nettir. Ahirette, tek olan Tanrı’nın huzuruna vardığımızda, hem yaptıklarımız, hem de yapmadıklarımız hususunda bize bilgi verilecektir.

Bizler nefis sahibi olduğumuz için, hem yaptıklarımız hem de yapmadıklarımız hususunda kendimizi haklı çıkarmaya çalışırız. Meşhur sözdeki gibi; kabahat samur kürk olsa, giymeyi istemeyiz. Bu sebeple de, hem yaptıklarımız hem de yapmadıklarımız için mazeretler ortaya koyarız. Kendimizi savunmaya çabalarız.

Yüce Yaradan, bizim bu durumumuzu da bildiğinden, şöyle diyor:

75/14-15: Hattâ mazeretlerini ortaya koysa da, o gün insan kendi aleyhine şahittir.

Demek ki biz, Allah’ın huzurunda bile mazeretler sıralamaya çalışacağız. Fakat anlaşılan o ki, o gün, Tanrı’mızın bize verdiği yazılım ve donanım, nefsimize uymayarak gerçekleri anlatacak. Nefsimiz aleyhine şahitlik yapacak. Dolayısıyla, insan, kendi aleyhine şahit olacak. Bir yandan, yaşarken kayda geçirilen yaptıklarımız ve düşüncelerimiz önümüze konulacak, diğer taraftan, sahip olduğumuz donanım ve yazılım, kendi aleyhimize şahitlik yapacak.

Huzuruna gittiğimizde başımıza gelecekleri aktararak bizi uyaran Yüce Yaradan, bizim bu dünyadaki durumumuzu şöyle özetliyor:

75/20-21: Hayır! Siz dünyayı (acil olanı yani peşini) seviyorsunuz ve ahireti bırakıyorsunuz.

Ayet, bizim, bu dünya hayatını acil ihtiyaç olan peşin gibi algıladığımızı vurguluyor. Ahireti ise, ne olacağı belli olmayan veresiye gibi gördüğümüz anlaşılıyor ki, bu doğrudur. Biz insanlar, gördüğümüze inanmaya ve elimizdekiyle övünmeye meyilliyizdir. Görmediğimiz şeyleri kabul etmek istemeyiz. Dolayısıyla, ahiret kavramına inansak bile, bunu içselleştirerek hayatımıza yansıtmamız biraz zordur.

Bu zorluğu bilen Yüce Yaradan, bizlerin gelecekle ilgili gerçekleri kavramamızı pekiştirmek için şöyle diyor:

75/36: İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder.

Gerek bu ayet, gerekse devamındaki dört ayet, bizi hakikati düşünmeye yönlendirmektedir. Bizi, az bir sudan yaratıp güzelce şekillendiren ve dünya hayatını yaratan bir Tanrı, bizi başıboş bırakmayacaksa, mutlaka ikinci bir hayatımız da olacaktır. İkinci yaşamımızın süresi, bu dünyadaki birinci hayatımızla kıyaslanmayacak kadar uzun denildiğine göre, ahiret kavramını hiç aklımızdan çıkarmamamız gerektiği açıktır.

Bu dünyada yapmayıp geri bıraktıklarımızla ve mazeret üretmemizle ilgili olarak, Kur’an’da bazı örnekler verilir.

Fetih Suresi 48/11: Bedevîlerin (savaştan) geri bırakılanları sana, “Bizi mallarımız ve ailelerimiz alıkoydu; Allah’tan bizim için af dile” diyecekler. Onlar kalplerinde olmayanı dilleriyle söylerler. De ki: “Allah, sizin bir zarara uğramanızı dilerse yahut bir yarar elde etmenizi dilerse, O’na karşı kimin bir şeye gücü yeter? Hayır, Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”

Bedevilerin yapmayıp geri bıraktıklarının farkına varmalarının sebebi, onlar savaşa gitmedikleri halde, giden Müslümanların savaşı kazanmalarıdır.

Aşağıdaki ayet, Uhud Savaşı’na katılmayanlar hakkındadır.

Tevbe Suresi 9/81: Allah’ın Resulüne karşı gelerek (sefere çıkmayıp) geri bırakılanlar, oturup kalmalarına sevindiler. Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihat etmek hoşlarına gitmedi ve “Bu sıcakta sefere çıkmayın” dediler. De ki: “Cehennemin ateşi daha sıcaktır.” Keşke anlasalardı.

Bilindiği gibi, Uhud Harbinde Müslümanlar açık bir galibiyet alamayıp çok sayıda şehit verdiler. Bu sonuç üzerine, savaşa gitmeyip mazeret sıralayanlar sevinirler. Ama Yüce Yaradan, onların sevincinin yanlışlığını ahiret hayatıyla karşılaştırarak açıklıyor.

Bu dünya hayatında yapmayıp geri bıraktıklarımızla ilgili bir başka ayet de şöyledir:

İnfitar Suresi 82/4: Kabirlerin içi dışına getirildiği vakit,

82/5: Herkes neyi önünden gönderdiğini ve neyi geri bıraktığını bilir.

Yukarıda aktardığımız ayetler, bizlere net bir şekilde yol gösteriyor. Sadece yaptıklarımızdan değil, yapmayıp geri bıraktıklarımızdan da sorumluyuz. Bu yükümlülüğümüzü yerine getirebilmemiz için, mümkün olduğu kadar, “durumdan vazife çıkarma” anlayışına sahip olmamız gerektiği açıktır.

Gerek yaptıklarımız, gerekse yapmadıklarımızla ilgili olarak sıralayacağımız mazeretlerin,  bu dünyada işe yaraması mümkündür. Ama ayetlerden anlaşılan o ki, Yüce Yaradan’ın huzuruna vardığımızda ileri süreceğimiz mazeretlerimiz bir işe yaramayacaktır.

Allah’ım, Senin gönderdiğin ayetleri anlayabilmemiz, oluşturduğun olayları kavrayabilmemiz için, lütfunla bizlere anlayış ihsan eyle.

YAŞAM kategorisine gönderildi | İNSAN YAPMADIKLARINDAN SORUMLU MU? için yorumlar kapalı

NEBE SURESİNDEN ANLADIKLARIM

NEBE SURESİNDEN ANLADIKLARIM

 

Nebe kelimesinin anlamı, haber demekmiş. Haber verilen şeyler, karşı tarafın bilmediği konulardır. Bizim bildiğimiz bir konuyla ilgili bize haber verilmesine gerek yoktur. Haberi öğrendikten sonra, o konuyla ilgili kararlarımızı, edindiğimiz bilgiler doğrultusunda veririz. Verdiğimiz kararlardan da sorumlu oluruz.

Nebe Suresinde, bizim bilmediğimiz ölüm ötesi konulardan da bahsedilmektedir. Surenin 4 ve 5inci ayetinde, bu haberi ilerde (bizzat göreceğimiz için) bileceğimizden bahsedilmektedir. Bir yandan da, ileride göreceklerimizin hakikat olduğuna bizi hazırlamak için, 17inci ayete kadar, bu dünyada bize verilen nimetlerden bahsedilmektedir.

Eğer biz; tabiatı, gökyüzünü, geceyi gündüzü, eşler halinde yaratılmamızı, bize sunulan nimetleri ve değerlerini sorgularsak, ahiret hayatında bize verileceği söylenen nimetlere olan inancımızın artacağı açıktır. Dolayısıyla, ahiret hayatındaki nimetlere ulaşabilmek için gerekli gayreti göstermeye çalışırız.

Surenin 17inci ayetinde, hüküm ve ayırma gününden bahsedilir. Hükmün, Yüce Yaradan’ın ayetlerini yalanlayanlarla, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar arasında verileceği anlatılır. Bu iki gurup hesap gününde ayrılırlar. Ayetleri yalanlayanlar, cehenneme gönderilir. 30’uncu ayete göre, ayetleri yalanladıkları için cehenneme gönderilenlere azap vardır ve onlara “artık bundan sonra azabınızı artıracağız” denilir. Çünkü 27inci ayette aktarıldığı gibi, onlar hesaba çekilmeyi ummuyorlardı.

31inci ayetten itibaren, Allah’a karşı gelmekten sakınanlara ahiret hayatında verilecek nimetlerin bazıları bahsedilir. Ancak bu anlatımlardan, bilhassa 33üncü ayetle ilgili yapılan yorumların birçoğunda, maalesef Diyanetin yorumunda da, cennettekilere hizmet edecek “kendileriyle bir yaşta, göğüsleri yeni çıkmış kızlar” bahsedilir. Din âlimi bilinenler bu ifadeleri kullanınca, halk, burada bahsedilmeyen ayrıntıları kendiliğinden ve nefsinin isteği doğrultusunda düşünmeye başlıyor. Dolayısıyla cennet, sanki Hasan Sabbah’la ilgili olarak bahsedilen sahte cennete benzetiliyor.

Bu ifadelerin yanlışlığını, bu sitede yayınladığımız “Cennet Kadınları Tanımı Üzerine” başlıklı makalemizde geniş açıklamalarla anlatmaya çalıştık. Bu yazımızın bir bölümünde şu fikre vardık:

“Bu durumda (yani, kelimelerin Arapçaları ve aynı âlimlerin aynı kelimeleri diğer bazı ayetlerdeki tercümeleri dikkate alındığında) 32, 33 ve 34üncü ayetler, birbiriyle bütünlük içerisinde, şöyle tercüme edilebilir: “Bahçeler var, bağlar var. Birbirine denk daneler (var). (ürünlerin makbul olanı birbirine denk olanlarıdır), (dolayısıyla, bahçeler ve bağlardaki bu güzel ürünlerden oluşan) dopdolu kadehler (var).”

Takdir edileceği gibi, Kur’an’ın, konuları anlatırken takip ettiği yöntemdeki bütünlük dikkate alınınca, 32 ve 34üncü ayetlerde, bağlar, bahçeler, daneler şeklinde aynı konu bahsedilirken, çok farklı bir hususun, yani “tomurcuk göğüslü kızların” aradaki 33üncü ayette bahsedilmesi düşünülemez. Hem Kur’an’ın anlatım yöntemine terstir, hem de normalde insanların sunum tarzına uymaz.”

Aslında, 33üncü ayetin yorumlarında bu ifadeleri kullananların, Yüce Yaradan’ı hangi konuma düşürdüklerini bir düşünseler, hemen secdeye kapanıp, ağlayarak binlerce defa tövbe etmeye çalışacaklarını düşünüyorum.

Konumuza tekrar dönersek, Yüce Yaradan, cennete aldığı kullarına vereceği nimetlerin bir kısmını 31-34 ayetleri arasında bahseder. 35inci ayetinde, “orada ne bir boş söz işitirler ne de yalan” denilir. Çünkü cennete girebilmeyi hak edenler, zaten boş konuşmayan ve yalan söylemeyenlerdir.

Nebe Suresinin tercümesinde yapılan ikinci hata, 36,37 ve 38inci ayetlerin anlatımında yapılmaktadır. Bu tercümeleri yapanlar da, tıpkı, 33üncü ayeti tercümelerinde yaptıkları hata gibi, Yüce Yaradan’ı çok yanlış anlatmaktadırlar.

36,37,38: “Bunlar kendilerine; Rabbinden, göklerin ve yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbinden, Rahman’dan bir mükâfat, yeterli bir ihsan olarak verilmiştir. Onlar, Ruh’un (Cebrail’in) ve meleklerin saf duracakları gün Allah’a hitap edemeyeceklerdir. Sadece Rahman’ın izin vereceği ve doğru söyleyecek olan kimseler konuşabilecektir. “

Yukarıdaki tercümelerden, cennete giden kulların hiçbirisinin Allah’a hitap edemeyeceği, ancak izin verilenlerin konuşacağı, onların da doğruyu söyleyeceği anlaşılmaktadır.

Bu anlatımlara göre karşımıza iki yanlış çıkmaktadır. Biri, cennetteki kulların Allah’a hitap edemeyecekleridir. İkincisi, izin verilenlerin doğruyu söyleyecek olanlar olduğudur.

Şimdi bu tercümeleri hep birlikte irdeleyelim.

İkinci husustan başlayalım. Konuşmasına izin verilenlerin, doğruyu söyleyecek olanlar olduğu konusuna bakalım.

Nebe Suresi 35inci ayetinde Yüce Yaradan, “orada ne bir boş söz işitirler ne de yalan” diyordu. Cennete kabul edilecek kadar düzgün olanların, orada boş söz ve yalan söylemeleri beklenemez. Belki de din âlimleri, 38inci ayetle ilgili tercümelerini, sadece Allah’ın konuşmalarına izin verdikleri böyledir, diğer cennet ehli boş konuşan ve yalan söyleyenlerdir diye düşünerek yapmış olabilirler. Eğer böyleyse, Allah’ın kullarını cennete alma yöntemini sorguluyorlar demektir. Eğer din âlimleri, cennetteki kullar, kendi aralarında konuşurken boş sözler sarf ediyor ve yalan söylüyorlar, ama Allah sorunca düzgün oluyorlar diye düşündülerse, yine ayetin ruhuna aykırı fikir yürütüyorlar demektir.

Hatalı anlatımdaki birinci hususa gelince; bu tercümelerden, Allah’ın cennetteki kullarına konuşma yasağı koyduğu anlamı çıkmaktadır. Yani, haşa! Yüce Yaradan despot bir kral, kendisinin seçip yanına aldıklarına bile, “sen sus, sen burada konuşamazsın” gibi sözlerle susturuyor anlamı çıkar. Dünya hayatımızdaki tecrübelerimize göre, despot bir şekilde davranan bir kişinin, aslında kendi hatalarını örtmeye çalıştığını çok iyi biliriz. Dünyadaki bu bilgilerimizin ışığında, Yüce Yaradan için yapılan ayet tercümelerine tekrar bakalım. Bu anlatımlar, Allah’ın adaletinin zerrece şaşmayacağı ve rahmetinin en geniş olduğu inancımızla tam zıttır.

Ayetlerin tercümeleri yanlışsa, peki, Yüce Yaradan bu ayetlerinde bizlere ne anlatmak istemiş olabilir? Bu hususta daha gerçekçi bir fikre ulaşabilmemiz için, hem önceki ayetlere bakmamız, hem de Yüce Yaradan’ın adaletinin zerrece şaşmayacağı ve rahmetinin en geniş olan olduğunu birlikte düşünmeliyiz.

Nebe Suresinin 6-16ıncı ayetlerinde, Yüce Yaradan, bize dünyada verdiği nimetlerin bazısından bahsediyor ve bizleri 17inci ayetinde uyarıyor. Şimdi anlatılanları düşünelim. Tek olan Tanrı’nın bu dünyada genel olarak verdiği hangi bir nimeti eksik veya yanlış diyebiliriz? Güneş ve yıldızların nasıl olmasını düşünebiliriz? Taşları, madenleri, bitkileri, hayvanları (karada, denizde, havada) düşündüğümüzde ne eksik diyebiliriz? Vücudumuzdaki ihtiyacımız olan vitaminlerden hangisi doğada yok? Covid salgını sırasında özel hastaneye yatınca yüksek paralar karşılığı aldığımız havayı, her yerde, yatarken, otururken, koşarken, yüzerken bile bedavaya almıyor muyuz?

İşte Yüce Yaradan, ayetlerinde, bu dünyada bize verdiği bu nimetlerden çok daha fazlasını cennetteki kullarına verdiğini bahsediyor. Ondan sonra da cennetteki kullarına soruyor, hangi bir nimeti eksik veya yanlış buluyorsunuz, söyleyin diyor. Ayete göre, hiçbir kul, eksik ve yanlış hiçbir nimet bulamadığı için, kendisinde konuşacak güç bulamıyor. Yani Allah, kullarını “susun, siz burada konuşamazsınız” diye susturmuyor. Aksine, kullar bunca nimet karşısında, Yüce Yaradan’ın muhteşemliği önünde itiraz edecek hiçbir şey bulamıyorlar. Konuşanlar da, Allah’ın vaadinin en hak vaat olduğunu yaşayarak gördükleri için, doğruyu söylüyorlar.

Hem aynı surenin önceki ayetleri, hem Yüce Yaradan’ın zerrece haksızlık yapmayacağı, hem en hak vaadin Allah’ın vaadi olduğu, hem de Allah’ın rahmetinin genişliği açısından bakılınca, 38inci ayetin tercümesi şöyle olur:

“O gün Ruh ve melekler sıra sıra dururlar. (Rahman’ın verdiği nimetlerin muhteşemliği karşısında) hiç kimse konuşacak (itiraz edecek) söz bulamaz. Konuşanlar da, verilen nimetleri tasdik ederek doğruyu söylerler.”

Diğer taraftan, konuşma ve özür dileme izni olmayanlar, dünyada iken Yüce Yaradan’ın ayetlerini yalanladıkları için cehenneme gönderilenlerdir. Mürselât Suresi 77/36: “Onlara izin de verilmez ki, özür dilesinler.”

Hâlbuki cennete girenler, Yüce Yaradan’ın sevdiği kullarıdır. İnsanlar sevdiklerine “sen sus, sen konuşamazsın” demezken, hepimizin Tanrı’sının, hem de Enam Suresi 12inci ayetinde, “kullarına rahmet etmeyi üzerine yazdı” demesine rağmen, sevdiklerini haksız yere susturması düşünülebilir mi?

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | NEBE SURESİNDEN ANLADIKLARIM için yorumlar kapalı

BIRAKILACAK MİRASIN ANLAMI ÜZERİNE

BIRAKILACAK MİRASIN ANLAMI ÜZERİNE

 

Miras, sözlük anlamıyla ölen kişinin yakınlarına bıraktığı para veya mülk olarak tanımlanmaktadır. Dini olarak miras hukuku, ölen kişinin mal varlığının akıbetini düzenleyen kuralların bütünü şeklinde ifade edilmektedir.

Vefat eden şahsın mallarının bölüşülmesi anlamına gelen mirasla ilgili hemen her dönemde hukuk kuralları oluşturulmuştur. Gerek devletler yaptığı kanunlarda, gerekse kutsal kitaplarda konuyu ayrıntılı bir şekilde düzenlemiştir. Bu ayrıntılı kurallara rağmen, çoğu zaman mal paylaşımında sorun çıkmaktadır. Sorunlar bazen açıktan kavgaya dönüşmekte, bazen gücü zayıf olanlar içlerine atarak ses çıkaramamaktalar. Mirasçıların çoğu, bedavadan kalan mirası bile azımsadıkları için, onlar için mal biriktirmesine rağmen vefat edenin arkasından aleyhine konuşmaktadırlar.

Mirasçıların azımsadıkları malı mülkü gece gündüz mücadele ederek, etrafını kırarak topladıktan sonra ölen kişi ise, bu malların hiçbirisini yanında götürememektedir. Öbür dünyaya yokluk içerisinde gitmektedir. Ama bu malları nasıl kazandığının ve insanlara yardım için dağıtıp dağıtmadığının sorgusu peşinden gelmektedir. Yani vefat eden şahıs, paylaşanların aralarında kavga ettikleri ve beğenmeyerek arkasından kötü konuştukları malların hesabını, kendisi vermek zorundadır.

Eğer miras bırakmak için çalışanlar, aşağıdaki ayetlere dikkat etselerdi belki de böyle bir sıkıntı yaşamazlardı.

Müminun Suresi 23/55-56: “Sanıyorlar mı ki, onlara verdiğimiz servet ve oğullar ile Kendilerine faydalar sağlamak için can atıyoruz. Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar.”

Diğer yandan, hesap verirken mal bıraktığı oğullarının beyanları da işe yaramayacaktır. Şura Suresi 26/88: “O gün ki, ne mal fayda verir ne oğullar!”

Biz bu makalemizde, miras kavgalarının görünür sebeplerinden bahsetmeyeceğiz. Çünkü bu gök kubbede miras tartışmalarında söylenmedik savunma olmadığını düşünüyoruz.

Biz, kavgaya sebep olmayacak, arkasından kötü konuşturmayacak, aksine iyi anılmasını sağlayacak miras bırakmanın yolları üzerine irdeleme yapacağız.

Kutadgu Bilig adlı eserinde Yusuf Has Hacib, miras konusunda şöyle demektedir: “Mirasların en iyisi, güzel söylenmiş bir sözdür, vasiyettir.” Bu ifade doğrudur. Ama yetersiz olduğunu, Malcom X’in şu sözünden anlıyoruz.

Malcom X der ki: “En iyi nasihat, örnek olmaktır.”

Bu ifadeden anlaşılan, güzel söylenmiş sözlerin ve tavsiyelerin işe yaraması, nasihat edenin örnekliğiyle bağlantılıdır. Bize göre, iyi örnek olmak çok arzu edilen ve güzel bir şeydir. Ancak her örnekliğimiz, karşımızdaki tarafından aynen kavranacak ve uygulanacak demek değildir. Mevlana Celâleddin Rumi’nin ”sen ne kadar bilirsen bil, anlattıkların, karşındakinin anlayabildiği kadardır” sözü bile, örneklik konusunun önemini tam açıklamaz. Örnekliğin karşımızdakilerce uygulanabilmesi için, kavramanın ve anlamanın dışında, karşımızdakinde sağlam irade ve destekleyici çevre gerekir. Eğer, birinci, ikinci ve üçüncü derece akrabalar her güzel örnek olan şahsı aynen takip etselerdi, peygamberleri, eşleri, çocukları, yakınları takip ederlerdi. Dolayısıyla bizim örnekliğimizin faydası, karşımızdakilerin algılayabildiği ve uygulayabildiği kadardır.

Örneklikteki bütün bu zorluklarına rağmen, yine de “en iyi nasihat, örnek olmaktır” sözü en geçerli tanımdır. Peki, iyi örneklik nedir ve nasıl oluşturulabilir? Bu hususta Kur’an’a bakalım.

Kehf Suresi18/46: “Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür. Baki kalacak olan iyi ameller ise, Rabbinin katında, sevapça da hayırlıdır, ümit yönünden de daha hayırlıdır.”

Demek ki mal ve oğullar bu dünyanın süsüdür. (Bu konulardaki ayetlerde evlat denilmeyip, oğul denilmesinin sebebi, erkeklerdeki evlat anlayışını vurgulamaktır. Yoksa Yüce Yaradan’ın kız çocuklarına verdiği değer konusunu “İslâm’ın Kız Çocuklarına Bakışı” adlı makalemizde irdelemiştik.) Ayete göre, bizimle ahirete gidecek olanlar, yani baki kalacaklar, yaptığımız iyi işlerdir. Dolayısıyla bizler, ancak iyi işler yaparak çocuklarımıza örnek olabiliriz.

İyi olmanın ne demek olduğunu her insan kendisine göre tarif edebilir. Biz Kur’an’daki tanımı burada aktarmak istiyoruz.

Bakara Suresi 2/177: “İyilik, yüzlerinizi bazen doğu, bazen batı tarafına çevirmeniz erginlik değildir. Fakat iyiler o kimselerdir ki, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve bütün peygamberlere iman edip, yakınlığı olanlara, öksüzlere, yoksullara, yolda kalmışa, dilenenlere ve esirleri kurtarmaya seve seve mal verirler. Namazı kılarlar, zekâtı verirler. Bir de anlaştıkları zaman sözlerini yerine getirenler, hele sıkıntı ve hastalık durumlarında ve harbin şiddetli zamanında sabır ve kararlılık gösterenler var ya, işte doğru olanlar da bunlardır, korunanlar da bunlardır.”

Demek ki, bizi yaratan Tanrı nezdinde iyi kimse olabilmemiz için, öncelikle bu yaratılışı reddetmeyip, Yüce Yaradan’ın yarattığı ve kurduğu sisteme iman etmemiz gerekiyor. Eğer, sadece dilimizle değil de, içten gelen bir inanışla iman edersek, ahlâken de yükseleceğimiz açıktır.

Ayetin devamında ise, tek olan Tanrı bize ayrıca yol göstermektedir. Önce akrabalarımızdan başlayarak öksüzlere, fakirlere, yolda kalmışlara, ihtiyacı olduğu için dilenenlere ve esirleri kurtarmaya  (borcunu ödeyemeyecek durumda olanlara) yardım etmeliyiz. Ayete göre bu yardım için, gerektiğinde mallarımızı, kerhen değil, seve seve vermeliyiz.

 Yusuf Has Hacib’e göre iyiliğin özelliği, insanlara yararlı olmaktır, onların ihtiyacını görmektir. Ancak iyilik etmenin de şartları vardır. Bakara Suresi 2/263: “Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden gönül kırma gelen bir sadakadan daha hayırlıdır…” Yani yardımlar, kibirle ve insanın onurunu kırarak olmamalıdır.

Ayete göre, Yüce Yaradan nezdinde iyi kimse olabilmemiz için bu kadarı da yetmiyor. Anlaşma yaptığımız zaman, sözümüzde durmamız gerekiyor. Yani, sözümüzle yaptığımız birbiriyle örtüşmelidir. Özü sözü bir olunmalıdır. Kutadgu Bilig’e göre doğru insan, düşündüğü ile söylediği, söylediğiyle yaptığı bir olandır.

Ayetin sonunda, sıkıntılı anlarımızda, hastalık halinde sabretmemiz isteniyor. Tek olan Tanrı’nın yolunda mücadele ederken, en zorlu ortamlarda bile sabırla ve kararlılıkla çabalamamız bekleniyor.

Eğer biz, mümkün olduğu kadar böyle davranarak evlatlarımıza güzel örnek olmuşsak ve evlatlarımız bizim örnekliğimizi içselleştirebildiler ise, ne mutlu bize. Çocuklarımıza onların umduğu kadar bir mal bırakamamış bile olsak, evlatlarımız gönlü güzel olarak yetişmiş olacaklarından, Yüce Yaradan onların gönlüne göre güzellikler verecektir. Çocuklarımıza güzel örnek oluşturacak davranışları sergilememizin bir başka faydası da, Tanrı’mızın huzuruna gittiğimizde güzel muamele görme ihtimalimizin artacak olmasıdır.

Biz öldüğümüzde evlatlarımız küçük yaşta olsalar bile, Yüce Yaradan’ın, bizim güzel davranışlarımızdan dolayı onları akıl baliğ olana kadar koruyacağını Kur’an’dan anlıyoruz. Hz. Musa ile Allah tarafından ilim verilmiş kişi arasındaki olayları ve sebeplerini anlatan son ayet, Kehf Suresi 18/82.”Duvar ise, o şehirde iki yetim oğlana ait idi. Duvarın altında onların bir hazinesi vardı. Babaları da iyi bir kimse idi. Onun için Rabbin istedi ki o iki çocuk erginlik çağlarına ersinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ve ben bunların hiçbirini kendiliğimden yapmadım. İşte senin sabredemediğin şeylerin içyüzleri budur.”

Takdir edileceği gibi, Yüce Yaradan’ın bu korumasının, sadece ayetteki gizli kalmış mal açısından değil, diğer konularda da olacağı aşikârdır.

Bu arada unutmamamız gereken bir şey var. Muhammed Suresi 47/36ıncı ayette “…Ve (Allah) sizden bütün mallarınızı harcamanızı da istemez” denilmektedir. Yani iyilik ederken, kendimizin ve ailemizin ihtiyacını karşılayamaz duruma düşmemizi istememektedir.

Diğer taraftan, mirasçılarına mal toplayan için Kur’an’da Hümeze Suresinin ilk üç ayetinde şöyle denir:

1,2: “Mal toplayan ve onu durmadan sayan, insanları arkadan çekiştiren, kaş göz işaretiyle alay eden her kişinin vay hâline!”

3: “O, malının, kendisini ebedîleştirdiğini sanır.”

Bir taraftan mal toplayıp, diğer yandan insanları çekiştiren ve onlarla alay eden birisi isek, vay halimize demektir. Topladığımız malları, ölümden kurtulmak için fidye olarak veremediğimiz gibi, öbür âleme yokluk içerisinde gitmiş olmakla da kurtulamayacağız. Biz, mirasçılarımıza bıraktığımız malların hesabını veremeyip cezalandırılırken, mirasçılarımız da bizim arkamızdan malları sayıp, bizi çekiştirecekler demektir. Üçüncü ayete göre, zenginliğimizle ebedileşeceğimizi düşünmemiz boş bir hayaldir. Aksine, bir süre sonra unutulup gideceğiz anlamı çıkmaktadır.

Elbette çocuklarımıza miras olarak mal bırakmamız güzel bir şeydir. Yeter ki, bu malları helâlinden kazanmış olalım. Ama maddi miras bırakmaktan daha önemlisi, güzel manevi miras bırakmaktır. Bakara 177’de anlatılmak istenildiği gibi, dürüst olma, alçakgönüllü tavır sergileme, cömert davranma, dost kazanma ve çevresine faydalı olmayı başararak, çocuklarımızın iftihar edeceği itibarlı bir ebeveyn olmak, güzel bir manevi miras olur. Böylece evlatlarımıza, her işlerinde faydalarına olacak bir itibar bırakacağımız gibi, takip ederlerse her iki cihanda da yararını görecekleri güzel örnek de oluşturmuş oluruz.

Bazen, ömrümüzün büyük çoğunluğunu yanlışlar içerisinde geçirmiş olabiliriz. Ama sonradan hatamızı anlayarak pişmanlık duymuş olabiliriz. Bu durumda yapacağımız şey gayet basittir. Yaşadığımız pişmanlığı ve bu yanlış durumu düzeltmeye çalışmak için gösterdiğimiz üstün gayreti, evlatlarımızın görmelerini ve anlayabilmesini sağlamaya çalışmalıyız.

YAŞAM kategorisine gönderildi | BIRAKILACAK MİRASIN ANLAMI ÜZERİNE için yorumlar kapalı

ALLAH’IN DİNİ İLE KAPİTALİZMİN TEMEL FARKLILIKLARI

ALLAH’IN DİNİ İLE KAPİTALİZMİN TEMEL FARKLILIKLARI

 

Bu sitede yayınladığımız İslâm ve Finans konusuyla ilgili yazılarımızda kapitalizm ile İslâm’ın paraya bakışındaki farkı ifade etmiştik. İslâm, paraya bir emtia, yani alınıp satılan bir mal olarak bakmaz. İslâm’da para, bir değişim aracıdır. İslâm’da bankacılık, paranın değil, emtianın zaman değeri üzerine inşa edilir. Kapitalizmde ise para, bir emtia olarak değerlendirilir ve sistem bu anlayış üzerine kurulur.

Bu sebeple İslâm, devleti yönetenlere bazı sorumluluklar yükler. Önemli görevlerinden birisi, paranın ayarını bozmamak ve para basımı sırasında paranın değerini düşürmemektir. Para basımıyla veya başka bir uygulamalarından dolayı paranın değeri düşerse, halk elindeki veya borç verdiği paradan dolayı zarara uğrar. Bu zararın sorumlusu, devleti yönetirken böyle kararlar alanlardır. Kapitalizmde, devlete maddi katkı sağladığı düşünülen zenginlerin istekleri doğrultusunda paranın değeriyle bizzat devleti yönetenler oynar. Nitekim ABD Başkanı Reagan döneminde 1987 yılında, bilhassa Japonya’ya olan ihracatı artırmak maksadıyla doların değeri bilerek düşürülmüştür. Yüzde 10 civarında planladıkları bu düşüş, sonunda yüzde elliye ulaşmıştır. Bu uygulamayı yaparken, ihracatı artırarak işsizliği azaltmak gayesini güttüklerini iddia etmişlerdir. Ama Japonya’ya ihracatlarındaki artış da önemsiz bir rakam olmuştur. Aslında zengin şirketleri korumak için yaptıkları paranın değerini düşürme uygulaması, halka büyük zarar vermiştir.

İslâm ile Kapitalizm arasındaki bir diğer fark, bireyin sorumluluğu konusundadır. Genel açıdan bakıldığında, bireyin sorumluluğu hem kapitalizmde hem de İslâm’da birbirine benzer görünür. Ama bireyin yakın çevresine, içinde yaşadığı topluma ve insanlara karşı sorumluluğu açısından bakılınca birbirine zıt olduğu anlaşılacaktır.

Kapitalizmde bireyin sorumluluğu, sadece kendini kurtarmaya yöneliktir. Ferdin çevresiyle ilişkisi, menfaat üzerine kurulmuştur. Böylece birey, sanki çevresinden koparılmıştır. Diğer insanların düşecekleri sıkıntılı durumlar ve uğrayacakları zararlar onu ilgilendirmez. Birey, kendi zenginliğini ve mutluluğunu artırmanın peşine düşer. Böyle yaptığı için de kınanmaz, aksine zenginleştikçe veya mevkii yükseldikçe başarılı görülerek takdir edilir. Zenginleşen bireylerin, toplumu da zenginleştireceği varsayılır. Zenginler ile fakirler arasındaki varlık farkı, kapitalizmin sorunu olarak görülmez. Önemli olan Dünya Ticaret Hacmindeki artıştır. Bu anlayış sebebiyle, günümüz dünyasında nüfusun sadece %1(bir)i, hasılanın %40’ına hükmetmektedir.

Dolayısıyla, Kapitalizmde bir fert kendisini kurtarmak ve çevresinden daha güçlü olmak için, başkasının zararına da olsa her yolu mubah (sakıncasız) görür, başkalarını ezme pahasına hedefine doğru ilerlemeye çalışır.

Hâlbuki Allah’ın dinine inanan bir fert, Yüce Yaradan’ın bu hususlarda bizden istedikleri doğrultusunda gayret etmeye çalışır. Zaten bir insanın gerçek konumunu, iddialı sözleri değil, bu davranışları belirler.

Yüce Yaradan’ın sevdiği bazı davranışlar şunlardır:

Bakara Suresi 2/195: “…Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.”

Ali İmran Suresi 3/76: “…şüphesiz Allah da sakınanları sever.”

3/146: “…Allah, sabredenleri sever.”

Maide Suresi 5/148: “…Allah, güzel davrananları sever.”

Hucurat Suresi 49/9: “…Çünkü Allah, adaletli davrananları sever.”

Mümtehine Suresi 60/8: “…Şüphesiz Allah, âdil davrananları sever.”

Tek olan Tanrı’nın bizden istediği bu davranışların benzerleri kapitalizmin kurallarında da mevcuttur diyebilecek bir kişi var mıdır? Aksine, Yüce Yaradan’ın öğütlerini uygulamaya çalışan insanlara, kapitalist bir sistemde “enayi” olarak bakılır. Demek ki, Allah’ın dini ile kapitalizmin temelleri bu konularda birbirine zıttır.

Kapitalizmde, başarılı olmak yani daha zengin ve daha güçlü olmak için, işlerini ülkelerin kanunlarına uydurarak yürütürken, yani yasal kılıfı bulunarak her türlü haksızlık yapılabilir. Ayrıca yakalanmadıkça, kanunsuz işler bile serbesttir ve sakıncasızdır. Devlet güçlerinin bütün olayları bilmesi mümkün değildir. Şikâyet olmadıkça araştırılma ihtimali zayıftır. Araştırıldığında bile, çok az olayda gerçeği anlayabilmekte ve çözebilmektedir. Eğer olayın sonucu zenginlerin ve yetkili makamdakilerin aleyhine ise, çeşitli yöntemlerle yargıya etki ederek, gerçek örtülmeye çalışılmaktadır.

Hâlbuki Yüce Yaradan her şeyi duymakta ve görmekte olduğu gibi, zihnimizden geçen düşünceleri bile bilmektedir.

Bu gerçeğin ışığında, Allah’ın Dini ile Kapitalizmin farkını daha net görebilmek için, Yüce Yaradan’ın sevmediğini ifade ettiği davranışlarla ilgili bazı ayetleri irdeleyelim.

Bakara Suresi 2/276: “…Allah, hiçbir günahkâr nankörü sevmez”

275: “…alışveriş de faiz gibidir diyenleri sevmez…”

Bakara Suresi 2/205, Maide Suresi 5/64, Kasas Suresi 28/77 de Yüce Yaradan, bozguncuları sevmediğini ifade etmektedir.

Maide Suresi 5/87 de “Allah aşırı gidenleri sevmez” deniliyor. Araf Suresi 7/55 te “Allah, haddi aşanları sevmez” deniliyor.

Enam Suresi 6/141 ve Araf Suresi 7/31 de “Allah, israf edenleri sevmez”

Nisa Suresi 4/107, Enfal Suresi 8/58 ve Hac Suresi 22/38 de “Allah, hainleri sevmez” denilmektedir.

Nahl Suresi 16/23 de “Allah, kendilerini büyük görüp, büyüklük taslayarak, hakkı kabul etmeyenleri sevmez” denilmektedir.

Kasas Suresi 28/76 da, çok zengin olan Karun kastedilerek, “Allah şımarıkları sevmez” denilmektedir.

Nisa Suresi 4/36, Lokman Suresi 31/18 ve Hadid Suresi 57/23 te “Allah, övünen ve kuruntu edenleri sevmez” deniliyor.

Bakara Suresi 2/190 da “Allah, haksız saldırıda bulunanları sevmez” denilmektedir.

Okuyucularımızdan ricamız, yukarıda aktardığımız ayetlerdeki sevilmeyen davranışları zihinlerinin bir tarafında tutmaları. Sonra, en üstlere hızla tırmanan siyasetçileri ve kendi ömrü içerisinde hızla zenginleyenleri, yakından gözlem altına almaları. Hattâ birkaç nesildir çok zengin olan bazı sülâleleri incelemeleri. Onların toplum önünde yani tiyatro sahnesinde söylediklerine değil, ani refleksle verdikleri cevaplara ve satır aralarına baksınlar. Böyle insanların içerisinde, yalan söylemeyen, hatasını inkâr etmeyen, bozgunculuk yapmayan, nankörlük etmeyen, hainlik yapmayan, gösteriş için israf etmeyen, büyüklük taslamayan,  aşırı gitmeyen, haksız saldırıda bulunmayanların oranının yüzde kaç olduğunu düşünsünler.

Bu irdelemeleri ciddiyetle yapan bir okuyucunun, Kapitalizmin kurallarıyla Yüce Yaradan’ın öğütlerini karşılaştırdığında, aradaki temel farkları hemen göreceğine inanıyorum.

Burada bir parantez açarak, makalemizin başlığının dışına çıkacağız. Okuyucularımdan bir başka ricamız, aynı irdelemeleri Marksizm ve onun uygulaması olan Komünizm hususunda da yapmaları. Eğer böyle bir irdeleme yaparlarsa, Marks’ın kurmak istediği sistemin temellerinin kapitalizm ile aynı olduğunu görmeleri kolaylaşacaktır. Nitekim Marks, insanlık tarihinin, ekonomik menfaat mücadelesi olduğunu iddia etmiştir. Marks’ın düşüncesinin temellerinden bir diğeri de, asıl olanın toplum olduğudur. Bu nedenle bireyi önemsemez. Aileyi ise reddeder. Kurtuluşun toplumla geleceğine inanır. Toplum tanımı ise belirsiz olduğundan, uygulamada komünist partisi üyeleri, toplum olarak görülmüştür. Böylece komünist partilerin ileri gelenleri ile kapitalizmdeki zenginler aynı konuma gelmişlerdir. Her ikisinde de çoğunluk halk önemli değildir. Önemli olan ve ülkeyi yönlendirip yönetenlerdir. Marksizm’de komünist partisi yöneticileri, Kapitalizmde ise zenginlerdir.

Yukarıdaki aktardıklarımız tekrar tekrar değerlendirildiğinde, Yüce Yaradan’ın Diniyle, Marksizm ve Kapitalizmin çok farklı temellere oturduğunu görmemiz netleşir.

Aslında, bireyin sorumluluğunun, Kapitalizmdeki ve aynı temele dayanan Marksizm’deki gibi olmayıp, Yüce Yaradan’ın Dinindeki gibi olması, insanın yapısına daha uygundur. Bir şahsın, hem helâl yollarla zenginleştiğini, hem de diğer insanlara Allah rızası için yardım ettiğini düşünelim. Bu durumda hem birey olarak kişinin, hem de insanlığın huzur bulacağı ve geleceğe güvenle bakılacağı açıktır.

Kanunlara yakalanmaktan ve insanlardan korkmak yerine, tek olan Tanrı’dan korkalım. Kalpten gelen bir inançla tövbe edelim ve Ondan rahmet dileyelim. Eğer hayatımızı böyle yönlendirerek Allah’ın gösterdiği yolda yürürsek, gerek fert olarak gerekse toplum olarak, hem bu dünyada hem de ebedi olan ahiret hayatında, huzurlu olacağımız aşikârdır.

Sosyal kategorisine gönderildi | ALLAH’IN DİNİ İLE KAPİTALİZMİN TEMEL FARKLILIKLARI için yorumlar kapalı

ÖLECEĞİNİ BİLMENİN SONUÇLARI ÜZERİNE

ÖLECEĞİNİ BİLMENİN SONUÇLARI ÜZERİNE

 

Bütün canlıların ölümlü olduğunu tarih bize ispatlamıştır. Dünyamızda ölüm gerçeğinin farkında olan canlı, sadece insandır. Bitkiler ve hayvanlar da ölümlüdür ama onların öleceklerini bildiklerine dair, henüz net bir bulguya ulaşılamadı. Yaşlı aslanların ve kurtların ailelerinden ayrılarak yalnız başlarına ölümü bekledikleri söylenir. Ama bu durum, onların ölümün farkında olduklarını ispatlamaz.

Peki, öleceğini bilmek insanı nasıl etkilemektedir ve nasıl yönlendirmelidir? Biz bu makalemizde bu husus üzerine fikir yürütmeye çalışacağız.

Ölümlü olmanın karşı şıkkı, ölümsüzlüktür. Dolayısıyla öleceğini bilmeyi irdelemek için öncelikle, ölümsüzlük konusunu ele almamızda fayda vardır.

Başka bir hayatın olmadığını, sadece bu dünyadaki yaşamımızın olduğunu düşünelim. Böyle bir ortamda ölümsüz olmanın nasıl bir şey olacağını hayal edelim.

Aslında, belki de hiçbirimiz bu hayali kuramazdık. Çünkü ölümsüzlük olsaydı, biz doğmazdık. İnsanlığın yaşının 70.000 yıl olduğunu düşünelim. Yeryüzünün doğal maddi varlık kapasitesini aklımızda tutalım. İlk insanların, ölümsüz olduklarını anlamaları için, belki de binlerce yıl geçmesi gerekecektir. Diğer yandan yeryüzünün yiyecek-içecek kapasitesini kavramaları da uzun zaman alacaktır. Bu belirsiz ortamda hızla çoğalmayı sürdürecekleri aşikârdır. Bir süre sonra farkına vardıklarında çocuk sahibi olmamaya çalışacaklarını düşünebiliriz.

Şimdi böyle bir ortamı tekrar hayal edelim. Bir yandan çocuk sahibi olunmayan, diğer yandan da henüz hiçbir ciddi teknolojik gelişme sağlanamamış bir ortam olacak.

Tarım ve hayvancılık konusunun ne durumda olduğunu düşünebilmemiz için önce, bir konuda karar vermemiz gerekmektedir. Ölümsüz olanlar, sadece biz insanlar mı olacağız, yoksa bitkiler ve hayvanlar da ölümsüz olacaklar mı?

Ayrıca, bizim ve diğer canlıların ölümsüzlüğünden kastımız nedir? Bizler yangının ortasında kaldığımızda veya suda boğulduğumuzda ölmeyecek miyiz?

Diyelim ki biz ölümsüz olalım, ama bitkiler ve hayvanlar ölümlü olsunlar. Bu durumda ilk insan topluluğunun avcılıktan ziraata geçmesi ne kadar süre alacaktır? 70.000 yıldan fazla geçmişe sahip insanlığın teknolojik gelişmesinin son asırda gerçekleştiğini biliyoruz. Bu bilgi ışığında düşünürsek, ölümsüz insanların, hayatlarını kolaylaştıracak yeni teknolojilere ulaşması için ne kadar beklemeleri gerekecektir?

Bu zorlu hayat şartlarında, yüksek bir yerden düşüp bir yerimizi kırdığımızı, başka bir sebeple sakatlandığımızı veya yaralandığımızı düşünelim. Bu durumda hayatımızın kalan kısmını sakat ya da yatakta geçirmek zorunda mı kalacağız? İlk insanların yaşam şartlarını düşünürsek, ilk insandan itibaren 10.000 yıl geçtiğinde, yaşayan insanların önemli bir bölümünün böyle sakatlıklar ve yaralanmalar yaşamasının olağan olacağı ve tedavisinin yapılamayacağı aşikârdır. Peki, sakat insanların sayıları yaşayanların önemli bir bölümüne ulaştığında, sakatlara kim nasıl ve niye hizmet edecektir? Hizmet eden kişi, aynı hizmetinin sonsuza kadar sürmesine tahammül edilebilir mi?

Sakat kalan insanlar, ölümsüz bir hayatı sürdürmek isteyecekler midir? Diğer yandan sahip olduğumuz bencillik duygularımız hep var olacaksa, insanların birbirini ezmeleri de devam edecek demektir. Daha güçlü insanlara hizmet etmek mecburiyetinde kalan gariban insanların, ölümsüz olmayı istemeleri ihtimali nedir?

Ölümsüz olunduğunda, acaba bedenen güç kaybı yaşanmayacak mı? Bugünkü anlayışımızla gençlik çağına kadar bedenimiz gelişecek, ama ondan sonra hep aynı dirilikte mi kalacak? Ölümsüz bir insanın bedeni 100 yaşındaki gibi mi, 1.000 yaşındaki gibi mi, yoksa 30.000 yaşındaki gibi mi kalacak? Eğer bugünkü anlayışımızla, gençliğin dinamizmi sürekli aynı halde kalmayacaksa, yorulmuş bir bedenle sonsuza yakın yaşamayı kim ister?

Teknoloji gelişmediği için, ilk doğal hayatın küçük gelişmelerle devam ettiğini düşünelim. Bir bölgede doğmuş bir insanın, 1.000 km uzaklıktaki yerleri ilk defa 10.000 yaşlarındayken görmesi ihtimali nedir? İnsanlar arasındaki çatışmaların az olduğunu farzetsek bile, aynı bölgede, aynı insanlarla, aynı şartlarda her gün aynı şeyleri yaşamak nasıl bir duygu olabilir? Diğer bölgelerde yetişen meyve ve sebzeleri yiyemeden, belki de tanımadan 5.000 yıl veya daha fazla yaşamanın nasıl bir anlamı olur?

Ölümsüz olmayı hayal eden insanların çoğunun, sadece kendisinin ölümsüz olması halini düşünmesi ihtimali kuvvetlidir. İnsanların arasındaki kıskançlık ve rekabetin, insanı, akrabalarının ve kardeşlerinin bile ölmelerini istemeye zorlayacağı aşikârdır. Tarih, post için kardeşlerini daha bebekken öldüren insanların hatıralarıyla doludur.

Diyelim ki, toplumun çoğu ölümlü, küçük bir kısmı ölümsüz oldu. Böyle bir ortamda ölümsüzlerin, ortak bir menfaatte anlaşmaları ihtimali vardır, ama zayıftır. Bu zayıf ihtimale rağmen, ölümsüzlerin aralarında birleştiklerini ve ölümlü olan bütün insanlığı yönettiklerini düşünelim. Peki, bu durum onların mutlu olmalarını sağlar mı? Sevdikleri insanlar ve/veya çocukları ölüp dururken, onların sürekli böyle acıları yaşamaları, kendilerine mutluluk getirir mi?

Sevdiklerinin ölümlerini kanıksadıklarını var sayarsak, sevgi duygularının körelerek bitmesi beklenmez mi? Sevmeden ve sevilmeden yaşanan bir hayat, bir süre sonra insana acı vermez mi?

Diğer yandan ölümsüzler, bütün ölümlülerin kendilerine olan kıskançlık ve kızgınlıklarını, hem güç olarak hem de duygusal olarak nasıl izale edebilirler? Ölümlüler, “nasıl olsa öleceğiz” diye düşünüp, ölümsüzlere başkaldırmazlar mı?

Ölümün olmadığı bir hayat sıkıcı olmaz mı? Sıkıcı bir hayatta kahramanlık anlayışı oluşabilir mi? Sıkıcı bir hayatta kültür anlayışı nasıl gelişebilir?

Bu gibi sorular çoğaldıkça, ölümsüzlüğün, hiç de arzu edilmeyecek bir şey olduğu anlaşılmaktadır.

Şimdi, bütün kâinatı yaratan tek olan Tanrı’nın kurduğu sisteme bir bakalım.

Yüce Yaradan’ın, bizlerden önce yarattığı meleklere ölümsüzlük benzeri bir ömür verdiğini, kutsal kitaplardan öğreniyoruz. Meleklerdeki bencillik duygusunun insanlardan farklı olup olmadığını bilmiyoruz. Ama her an Yüce Yaradan’ın yakınında olduklarından ve Onun gücünü yakından bildiklerinden, varsa bile, bu nefislerini kullanmadıklarını, Kur’an’dan Hz. Âdem kıssalarından anlıyoruz. Belki de bu nedenle, melekler tek bir ömre sahipler. Diğer taraftan, Kur’an’a göre, nefsine yenilen melek, beş melekten biri olan şeytan olmuş. O da, bu sebeple cezalandırılmış. Ama onun da ömrünün, diğer melekler gibi ölümsüzlük benzeri olarak devam ettiğini, kutsal kitaplardan anlıyoruz.

Yüce Yaradan, yarattığı kullarından biz insanlara ve cinlere ise nefis vermiş. Buna karşılık da iki farklı hayat vermiş. Birinci hayatımızı bu dünyada organize etmiş. Süresini de kısa tutmuş. Böylece, yaşama sevincini tadacak kullarının sayılarının, dünyanın fiziki imkânlarının kaldırabileceğinden çok çok daha faza olmasını sağlamış. Bitkilerin ve hayvanların da sürekli doğumlarını ve yeniden yetişmelerini kurgulayarak yeryüzünün imkânlarını kat kat artırmış. Böylece, kurduğu sistemini kıyamete kadar devam edecek bir yapıya büründürmüş.

İkinci hayatımızı ise, ölümsüzlük benzeri bir uzunlukta oluşturmuş. İkinci hayatımızı, ceza veya mükâfat olarak organize etmiş. Hangisini vereceğini, bizim davranışlarımızın belirleyeceğini sürekli olarak bildirerek bize yol göstermiş ve uyarmış. Dolayısıyla, bizlere rahmetiyle muamele etmiş. Bizlerin de kendi geleceğimizi belirleyebilmemiz için gerekli donanımı ve yazılımı bizlere vermiş. Her kulunun kalbine bazı düşünceleri indirerek her kuluna yol göstermiş. Verdiği bütün bu nimetleri de, biz kullarına özgürlük vererek taçlandırmış.

Yüce Yaradan’ın kurduğu sistem aslında, biz kullarına ölümsüz bir hayat yaşama imkânı sunuyor. Eğer bu dünyadaki yaşamımızı iyi değerlendirirsek, ikinci hayatımızda, mutluluk ve huzur içerisinde yaşama fırsatını bizlere veriyor. Hâlbuki dünyada ölümsüz olsak, sakatlanma, yaralanma veya hastalanma sonucunda, sonsuza kadar cehennem hayatı yaşama ihtimalimiz az değil. Böyle bir ortamda, dünyadaki cehennem hayatını yaşamamızın da müsebbibi, biz olmayabiliriz. Yani bizler, bilerek sakatlanıp yaralanmaz ve bilerek hastalanmayız. Demek ki, bu dünyada ölümsüz olduğumuzda yaşam şartlarımız bizim elimizde değilken, Yüce Yaradan’ın verdiği ve ölümsüz olan ikinci hayatımızın seçimi bizim elimizde.

İşte, sonsuza yakın olan ikinci hayatımızı belirleme şansımız, mevcut yaşamımızı anlamlandırmaktadır. Eğer ölümü, öbür dünyaya açılan bir kapı olarak görürsek, hayatımızı anlamlandırabiliriz. Ölümü “yok olmak” olarak görürsek, ister sonsuza yakın yaşayalım ister ölümlü olalım, hayatımızın hiçbir anlamı kalmaz.

Eğer bu dünyadaki kısa hayatımızı anlamlandırırsak, hem bu dünyada huzurlu yaşarız, hem de ahiretteki sonsuza yakın ömrümüzü huzur içerisinde geçirme imkânını yakalarız. Yani iki dünya mutluluğuna ulaşırız.

Hayatı, mutfak ile tuvalet arasında geçen bir insan için, yaşamı nasıl tarif etmeliyiz? Bilindiği gibi, hayvanların bile, sosyal hayatları, sosyal kuralları ve duygusal yönleri vardır. Hâl böyleyken, bizler sadece kendi nefsimizin peşinde koşarsak, hayvanlardan daha aşağı seviyeye düşmüş olmaz mıyız? Sadece mutfakla tuvalet arasında geçecek ölümsüz bir hayat düşünülebilir mi?

Çoğumuz, ölümlü olduğumuzu bilmemize rağmen, hiç ölmeyecekmiş ve hiç düşmeyecekmiş gibi davranmaktayız. Bu dünya hayatını diğer insanlara zorlaştıran anlayış, tam da budur.

Bu dünyadaki hayatımızın kısa ve ölümlü olması, aslında şükredeceğimiz güzel bir gerçekliktir. Bugünkünden çok daha uzun bir ömre sahip olsaydık, nefsimize yenilme ihtimalimiz, çok daha yüksek olurdu. Tanrı’mızın bize verdiği ikinci hayatımızın ölümsüzlük gibi olması da, bizim için çok büyük bir lütuftur. Bu gerçeğin sevinci ve şuuruyla davranırsak, hem bu dünya, hem de ahiret hayatımız bütün insanlık için güzelleşecek ve anlamlı olacaktır.

YAŞAM kategorisine gönderildi | ÖLECEĞİNİ BİLMENİN SONUÇLARI ÜZERİNE için yorumlar kapalı