BAYRAM KUTLAMASI

 

BİR İNSANIN HUZURLU YAŞADIĞI HER GÜN, BİR BAYRAMDIR. KENDİ HIRSLARINA YENİLEREK, İNSANLIĞIN HUZURUNU BOZMAYA ÇALIŞANLAR HER ZAMAN VAR OLMUŞTUR. 

İNSANLIĞIN HUZURLU GELECEĞİ İÇİN, ZALİMLERE KARŞI MÜCADELE VERENLERİ, BAŞKA İNSANLARA BAYRAM YAŞATAN KARDEŞLERİMİ KUTLARIM. 

SEVGİ VE MUHABBETLE KALIN

 

Genel kategorisine gönderildi | BAYRAM KUTLAMASI için yorumlar kapalı

OSMANLI DEVLETİNİN UZUN YAŞAMI ÜZERİNE 2

OSMANLI DEVLETİNİN UZUN YAŞAMI ÜZERİNE 2

 

Birinci bölümdeki yazımızda, Devletin uzun yaşamasına olumlu veya olumsuz yönde etki eden dış ortamları ele aldık. Bu makalemizde ise olumsuz iç sebepleri irdelemeye çalışacağız.

Ancak bizim düşündüğümüz iç sebeplere geçmeden önce, konumuzla bağlantılı olarak, Osmanlı Türk Devletini inceleyen tarafsız tarihçilerin ve Türkologların birleştikleri ortak noktaların önemlilerini vurgulamakta fayda var.

Türkler, Araplardan ve Farslardan etkilendiler. Ama onlar gibi olmadılar, Aksine onları etkilediler. Türklerin İslâm’a girişleri uzun zaman aldı. Belki de bu sebeple, Farsların yapamadığını yaptılar. Müslümanlığı Arap egemenliğinden kurtardılar. İslâmiyet’in evrensel din olmasına vesile oldular.

Yeni fikirlere, yeni bilgilere açık oldular. Jean Paul Roux’nun yazdığı gibi, “çevrelerinden aldıklarını önce aynen uyguladılar, sonra kendi kültürleriyle yoğurup geliştirdiler”.

Mazlumları ve mağdurları, kim olurlarsa olsunlar, korudular. Zalimlere karşı, kendi aleyhlerine olduğunu bildikleri halde, mazlumları korumak için mücadele ettiler. Zalimlere karşı korudukları insanların bir kısmı, devletin zayıfladığı dönemde onları arkalarından vurdular. Buna rağmen, mazlumları koruma anlayışından vazgeçmediler.

Müslümanların doğuya ilerlemeleri sırasında, 8.inci asrın ilk yarısında Türklere bir süre esir düşen Şumama bin el-Aşras, yaşadıklarını kaleme alır. Arap bilim insanı ve tarihçisi El-Cahız’ın bize aktardığına göre, Şumama, Türkler için şöyle yazar: “Eğer onların memleketlerinde peygamberler yaşayıp da bunların fikirleri kalplerinden geçse, kulaklarına çarpsa idi, sana Basralıların edebiyatını, Yunanlıların felsefesini, Çinlilerin sanatını unuttururlardı.”

Osmanlı Türk Devletinin tarihine bakılınca, Şumama bin el-Aşras’ın haklı çıktığı anlaşılır. Türkler; kültürleri, yeni fikirleri ve bilgilerini cesaretleriyle birleştirerek Dünyaya hükmettiler.

Konumuzla bağlantılı bu kısa bilgilerden sonra, Devletin yaşamını olumsuz yönde etkileyen iç sebepleri irdelemeye başlayalım.

Gerek Fatih Sultan Mehmet, gerekse Kanuni Sultan Süleyman döneminde açılan medreselerde dini bilgilerin yanında hukuk, edebiyat, matematik ve tıp bilgileri de öğretilirdi. Ancak 1580 li yıllarda İstanbul’daki, dünyanın en büyük rasathanesi yerle bir edildi. Sebebi ise, sofu din âlimlerinin, insanları, veba salgınının rasathaneden dolayı yayıldığı, çünkü orada melekleri gözledikleri yalanıyla kışkırtmalarıydı. Bu elim olay sonrasında dini guruplar, bilim insanlarına karşı daha cüretkâr davrandılar. Giderek medreselerde dini bilgiler dışındaki öğretiler çok etkisiz hale geldi. Harp teknolojisinde ve tıpta önder olan Osmanlı Devleti, bilimden uzaklaşmasının cezasını çok çekti. Pozitif bilimlerin her alanında, rakiplerinden geriye düştü. Bu durum gerilemenin temel sebebini oluşturdu. Dolayısıyla, devletin yaşamına ciddi anlamda olumsuz etki yaptı.

Bir başka neden, fetih heyecanının kalmamasıdır. Devletin sınırlarının ulaştığı genişlik, yöneticilerin doyum noktasına ulaşmasına sebep oldu. Yöneticiler kendi zevklerinin peşine düşmeye başladılar. Devletin yönetimini ve orduların komutanlığını sadrazamlara bıraktılar. Bu uygulama savaşlardaki başarıları giderek azalttı. Bu uygulamanın sonucunda 1595 te, Arnavut asıllı Sadrazam Sinan Paşanın 89 yaşına gelmiş olmasına rağmen, paraya aşırı düşkünlüğünden dolayı yaptığı hata sonucu, Akıncı sınıfı yok olma noktasına geldi. Dolayısıyla askerlerdeki fetih inancı çok büyük darbe aldı.

Fetihlerin durmaya başlaması, devlet bütçesini olumsuz etkiledi. Bu soruna ilaveten, Padişahlar devletin yönetiminde ikinci plana düşünce, devletteki rüşvet çarkı genişledi. Adaletsizlik artmaya başladı. Bu durum devletin ömrüne olumsuz etki yaptı.

Fetihlerin durmaya başlamasıyla bağlantılı bir başka sebep, Türk nüfusun sayısının sınırlı kalmasıdır. 1555 yılında İran’daki Safevi Türk Devletiyle yapılan Amasya Anlaşmasıyla sınırlar belirlenmiş ve neredeyse günümüze kadar değişmemiştir. Bundan daha önemli olarak, Orta Asya’daki Sünni Türkler ile Osmanlı Devletinin arasına giren Safevi Devletinin Şiiliği seçmesi sonucunda, doğu Türklüğü ile batı Türklüğünün irtibatının kopmasıdır. Dolayısıyla, Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen göçler durma noktasına gelmiştir. Taze kuvvetler gelmeyince, fetihler olsa bile, oraları korumak için yerleştirilecek yeterince Türk tebaa kalmamıştır.

Olumsuz etkileyen bir diğer sebep, dış ortamdan etkilenen iç şartlardır. 1789 Fransız İhtilâlinin etkisiyle, milliyetçilik duygularının yayılmaya başladığını yazımızın birinci bölümünde ifade etmiştik. Devletin egemenliğindeki halkların ileri gelenlerinin bir kısmı bu milliyetçilik akımından etkilendiler. İsyan çalışmalarını başlattılar. Her terör gurubunun yaptığı gibi, isyancılar içte birliği sağlamak amacıyla, önce kendi soydaşlarını korkutmaya yöneldiler, . Bir kısım önderler de, bunu fırsat bilerek kendi soydaşlarını maddeten ezmeye başladılar.

Önceki yıllarda, Osmanlı devleti yöneticileri, halkı ezen insanları, üzerlerine kuvvetler göndererek cezalandırırdı. Ama padişahların, yönetimi sadrazamlara bırakmalarından dolayı, devletteki rüşvet çarkı ve adaletsizlik, böylelerinin cezalandırılmalarını aksattı. Müslüman olmayan tebaada da var olan, padişahın kendilerini koruyacağı inancı, azaldı. Bu umudun azalışı, halkı isyancılara mecbur etti. Bu durum iç kargaşanın artmasına vesile oldu ve devletin yaşamına olumsuz etki etti.

Olumsuz etki yapan bir başka sebep, yönetim kademelerine gelen Türk kökenlilerin sayılarındaki azalmadır. Bu durum, Devleti için canını bile feda etmekten çekinmeyecek davranışların yerine, devleti değil, Akıncı sınıfının yok olmasına sebep olan Sadrazam Sinan Paşa gibi, kendi menfaatlerini daha çok düşünenlerin çoğalmasına vesile olmuştur. Sadrazamların rüşvet çarkına bulaştıklarının bir başka göstergesi yine Sadrazam Sinan Paşanın durumudur. Sinan Paşa, gerek padişah III. Murat ve gerekse III. Mehmet döneminde 4 defa sadrazamlıktan azledildi, toplam 5 defa geri sadrazam yapıldı. Demek ki, diğer sadrazamların durumları da aynı berbatlıktaydı.

Bu anlayıştaki yöneticilerin önemli bir kısmı, dış devletler güçlendikçe onların menfaatini kollayacak şekilde, onların adamı gibi çalışmışlardır. Dış devletlerin güçleri arttıkça, onların destekledikleri yöneticiler de, padişah karşısında güçlü hale gelmişlerdir. Dolayısıyla padişahlar bile etkisizleşmeye başlamıştır. Son dönem padişahların içerisinde en etkili olan II. Abdülhamit’tir. Ancak o bile, Mehmet Said Paşayı 5 defa sadrazamlıktan azletmiş. Hatta bir defasında üç ay hapse attıracak kadar kızmış olmasına rağmen, 6 defa geri sadrazam yapmak zorunda kalmıştır. Altı defa Sadrazamlık mührünü verdiği bu şahıs, II. Abdülhamit’in tahttan indirilmesinde önemli rol oynamış ve sonrasında Meclis Başkanı olmuştur.

Dış devletlerin baskılarına dayanacak gücü olsa, kendisini ülkenin sahibi ve halkı da Allah’ın kendisine emaneti gibi gören bir padişah, ülkenin mührünü teslim ettiği bir insanı, neden 5 defa azledip, 6 defa tekrar aynı mührü geri versin? Normal şartlarda, böyle bir uygulamanın, sıradan bir memur için bile yapılması düşünülebilir mi?

Bir sonraki yazımızda, Devletin ömrüne olumlu yönde etki yapan iç sebepleri irdelemeye çalışacağız.

Sosyal kategorisine gönderildi | OSMANLI DEVLETİNİN UZUN YAŞAMI ÜZERİNE 2 için yorumlar kapalı

OSMANLI DEVLETİNİN UZUN YAŞAMI ÜZERİNE 1

OSMANLI DEVLETİNİN UZUN YAŞAMI ÜZERİNE 1

 

Osmanlı Türk Devleti, çağdaşlarının arasında en uzun süre yaşayan ve ciddi bir medeniyet oluşturmuş en büyük devlettir. Uzun süre ayakta kalmasının, hem dış, hem de iç sebepleri vardır. Gerek dış ve gerekse iç sebeplerin, olumlu yönde olduğu gibi olumsuz yönde etkileyenleri vardır. Coğrafi sınırlarının genişliğinden dolayı Rusya ile karşılaştırılma yapılması, elma ile armudun karşılaştırılması gibidir, yanlıştır. İki seri halindeki yazımızın tamamını okuyanların, bu gerçeği daha net algılayabileceklerini düşünüyoruz.

Önce dış nedenleri irdelemeye çalışalım. Dış sebeplerin olumsuz etkileyeni, yani devletin ömrünü kısaltanı, 1492 keşifleri sonrasındaki gelişmelerdir.

Paul Kennedy’nin ifade ettiği gibi, 1500’lü yıllarda Avrupa’nın üç asır sonra zirveye çıkacağını söyleyen bir kâhin olsa, deli diye hapse atarlardı. Çünkü geniş ovalara sahip Doğu Avrupa, Türklerin egemenliğindeydi. Batı Avrupa, dağlık arazilerin çokluğu ve nüfusunun fazlalığından dolayı fakirlik içerisindeydi. Fakirliğin tetiklediği cahillik, Orta ve Batı Avrupalıların sürekli birbirleriyle savaşmalarına neden oluyordu. Tabiri caizse, birbirini sürekli boğazlamaları sebebiyle perişan haldeydiler. Bu yoksulluk, Doğu’nun zenginliği hikâyeleriyle birleşince, doğuya gitme, Hindistan’a giderek zenginliğe ulaşmayı en önemli hedef haline getirdi.

Bilindiği gibi, önemli bir olayın vuku bulması için, 5-6 sebebin bir araya gelmesi gerekir. İşte 1492’de İspanya’da bu şartlar bir araya geldi. Kristof Kolomb, Hindistan’a gitmek için denizden sadece üç gemiyle yola çıktı. İki üç ay sonra bazı adalara rastladı. Daha sonra bu bölgeye üç sefer daha yaptı. Keşfettiği adaları Hint adaları, yerlileri Hintli zannetti. Bu sebeple İspanya Kralı tarafından 1492-1499 arasında, Hint Adaları Valisi olarak görevlendirildi. Bu dönemde yerlilere karşı vahşi davranışlarından dolayı suçlandı. Görevden alındı. Fakat işin en ilginç tarafı, ondan sonra bölgeye giderek neredeyse bütün kıtanın keşfini yapanlar, yerlilere karşı, Kolomb’dan daha gaddar davrandılar. Hattâ Kilise bile, bazı istisnai papazlar hariç, bu vahşete onay verdi.

Sadece üç gemiyle, birkaç ay denizde dalgalarla boğuştuktan sonra ayak bastıkları yerde katliam yapabilmelerinin sebebi, yerlilerin vaziyetleriydi. Avrupalılarda barut vardı, yerlilerde ise kılıç bile yoktu. Eğer yerliler de, Avrupalılar gibi baruta sahip olsalardı, Atlantik Okyanusunda yaptıkları uzum yolculukta kafaları bulanmış bir avuç insan, onlara ne yapabilirdi?

Keşfedilen toprakların büyüklüğünü gözümüzün önüne getirelim. Kuzey ve Güney Amerika ile Afrika’nın Cezayir ve Libya çöllerinden aşağıdaki büyük bölümü.  Keşifleri yapan ülkeler, İspanya ve Portekiz. Sonradan bunlara katılan ülkeler Fransa, Hollanda, Belçika ve İngiltere. Hepsinin toprak büyüklüğü, yeni keşfedilen yerlerin belki de yirmide biri kadar küçük. Yani kendilerinin yirmi katı bakir topraklar ve gariban insanlar.

Şimdi düşünelim. Yeryüzünde Amerika diye bir kıta ve Afrika’nın orta ve güneyindeki büyük bölümü olmasaydı, ne olurdu? Keşfe gidenler Hindistan’a ulaşsalardı, ne yapabilirlerdi. Kanuni Sultan Süleyman döneminde donanmanın dörtte biri Kızıldeniz ve Umman Körfezindeydi. Hindistan’ın yukarısında Babür Türk İmparatorluğu vardı.

Ama keşifler sonrasında, o güne kadar dünyanın görmediği ve muhtemelen göremeyeceği bir mucize oluşmuş oldu. Amerika ve Afrika’nın varlığı, yerlilerin kılıçlarının, çoğunun ise okunun bile olmayıp sadece mızrağa sahip olmalarına karşılık, Avrupalılarda barut olması böyle bir mucizeyi oluşturdu. Keşifleri yapanlar, yeni ulaştıkları bölgelerin yer altı ve yer üstü zenginliklerini, sömürdüler.  Bu sömürüyü yaparken Avrupa’dan işçi getirmelerine bile gerek kalmadı, yerlileri köle gibi çalıştırarak zenginlediler. Böyle bir mucizenin gelecek yıllarda olması ihtimail yok gibidir. İleride, tamamen altın madeni olan bir gezegenin bile keşfedilmesi, bu kadar önemli bir mucize olmayacaktır.

İşte Batı Avrupalıların ulaştıkları bu mucize zenginlik, bütün Avrupa’nın karşısındaki tek güç olan Osmanlı Türk Devletinin aleyhine oldu.

Bir başka olumsuzluk, kısmen Osmanlı sultanı Kanuni Sultan Süleyman’ın yaptığı bir taktik hatadır. 1525 yılında Moskova’ya saldıran Kırım Tatarları, Ruslardan barutla karşılık gördüler ve geri çekildiler. Bu andan itibaren Kırım ve Kazan hanlıklarının Ruslardan çekindikleri için yaptıkları yardım çağrılarını, Osmanlı Sultanı duymazlıktan geldi. Bu yıllarda Ruslar, Avrupa’dan barut almışlardı. Hanlıklarda ise barut yoktu. Moskova Knezi IV. İvan 1547’de kendisini çar ilan etmişti ve Korkunç İvan olarak tanınıyordu. Osmanlıda barut vardı ve en güçlü dönemindeydi.

Kazan Hanlığı, Osmanlı’ya elçiler göndererek, onların egemenliklerine girmek istediklerini iletti. Osmanlı Devletinin hedefi Avrupa idi ve Ruslar o dönemde henüz bir tehlike olarak görülmüyordu. Belki de bu gibi nedenlerden dolayı, Osmanlı Devleti gücünü bölmek istememiş olabilir. Bu nedenle Kazan Hanlığının, Osmanlıya katılma teklifine sıcak bakılmadı. Ruslar, Osmanlının umursamazlığını görünce, Kazan Hanının bu isteğine kızarak, onların üzerine daha sert geldiler. Kazan Hanlığını işgal ettikten sonra, diğer Türk hanlıkların birbirlerini kıskanmalarından faydalandılar. Diğer hanlıkların teker teker Ruslarla işbirliği yapmaları sonucunda, onları da egemenliği altına alan Ruslar, çok güçlendiler. Sonunda, Osmanlı Türk Devletinin en güçlü ve daimi düşmanı oldular. Bu durum, 1492 keşiflerinden sonraki en olumsuz etken oldu.

Diğer bir olumsuz etken de 1789 Fransız ihtilâlinin oluşturduğu milliyetçilik ve hürriyet dalgası oldu. Milliyetçilik fikirleri, bilhassa, Hıristiyanlığın kurumları tarafından yayılıp desteklendi. Bu çeteler, sadece bölgedeki Müslüman Türklere saldırmadılar. Kendi soylarından olan insanları da öldürdüler. Bu yapıdaki ayrılıkçı çeteleri din adamlarının desteklemesi ve devletin halkı bu zalimlere karşı eskisi gibi koruyamaması, halkın devletin aleyhine geçmesine sebep oldu.

Şimdi de, Osmanlı Devletini olumlu yönde etkileyen dış şartları irdelemeye çalışalım. Sömürgeleri sayesinde zenginleyen Avrupa, zenginliklerini paylaşırken birbirleriyle hep rekabet içerisinde oldular. Aralarındaki bu rekabet ortamı, Osmanlı Devletinin lehine oldu. Osmanlı’nın topraklarına hiçbirinin tek başına sahip olmaması için, Osmanlı’yı savaşta yenen bir devletin önünü, diğerleri kestiler. Devletin yıkılmasını engellediler. Bilhassa 1815 Büyük Avrupa Barışı sonrasında, denizlerde tek büyük güç olarak kalan İngiltere, 1829’dan sonra Osmanlı Devletinin Ruslar tarafından işgal edilmesini birkaç defa engelledi.

Birbirleriyle rekabet halindeki Avrupa devletlerinden Fransa, Osmanlı Devletinin silah sanayinde ve eğitimde modernleşmesi için destek verdi.

Osmanlı Devletinin kuruluş döneminde, Türklerin genişlemelerine olumlu etki yapan dış ortamlar vardı. Avrupa Hun Devletinin önemli katkılarıyla, Batı Roma İmparatorluğunun yıkılışından sonra, Avrupa’da büyük bir devlet kalmamıştı. Kutsal Germen İmparatorluğu, tabiri caizse, kâğıt üzerinde idi. Küçük ve birbiriyle sürekli mücadele eden devletlerin olması, halka da adaletsizlik ve fakirlik olarak yansımıştı. Bu ortamda, Moğol ordusu Batu Han döneminde, kendisine “has” olarak verilen Harizm bölgesinden yola çıktı, Karadeniz’in kuzey bölgesindeki İdil Bulgar Türk Devletini egemenliğine alarak Altınordu Devletini kurdu. Sonra devam ederek, toplam iki yıl içerisinde 1241 yılında Split’e kadar ulaştı. Ama Batu Han, Ötüken’deki büyük han Ögeday’ın ölümünden sonra, büyük han olma hevesine kapıldı. Olamadı, morali bozuldu ve fetih hırsını kaybetti. Dolayısıyla, saldırıların devamı gelmemişti. Tabiri caizse, Avrupa kurtulmuştu.

Bir asır sonrasında ise, Osmanlı Türklerinin güneyden ilerleyişi sırasında, gittikleri yerlerde adaletle davranmaları, daha medeni olmaları, halkların Türklere karşı direncini kırıyordu. Hattâ bazen, kendi yöneticilerine tercih ediliyordu.

Diğer yandan, bilhassa 1300’lü yılların ikinci yarısında Avrupa’da görülen veba hastalığı, nüfusun önemli bir bölümünün ölmesine sebep olmuş ve halkı daha da fakirleştirmişti.

Türklerin Balkanlara gelişlerini görmelerine rağmen, zaten küçük olan Avrupa devletleri aralarındaki rekabetten dolayı birleşemiyorlardı. Birleşenlerin de sayısı az olduğundan ve fakir olduklarından, Türklere güçleri yetmiyordu.

Sonuçta, 1300’lü yılların ikinci yarısındaki Avrupa’nın bu ortamları Türklerin lehine oldu.

Olumlu etki yapan bir başka dış neden, Anadolu’daki ortam idi. Anadolu Selçuklu Devleti parçalanmıştı. Ortaya çok sayıda küçük beylikler çıkmıştı. Bunların en küçüğü Osmanlı Beyliği idi. Ama yer olarak konumu avantajlıydı. Üç tarafı diğer Türk beylikleri, bir yanı Bizans idi. Aynı durumda olan bir de Karesioğulları ve Candaroğulları beylikleri vardı. Ama Karesioğullarının bir tarafı Bizans’a ait Çanakkale Boğazı denizi idi. Denizi geçerek hücum etmek, o günün imkânlarıyla çok zordu. Kara sınırındaki, Marmara Denizi ile aralarındaki bazı Bizans topraklarını alsalar bile, komşusu Bursa güçlü kaleydi. Candaroğullarının Bizans tarafıyla sınırları çok kısa idi. Dolayısıyla ilerlemeleri zordu. Osmanlı Beyliğine komşu tekfurlar hem daha küçük topraklara sahip, hem de daha güçsüzdüler. Anadolu’daki diğer Türk beyliklerinin etrafı ise, diğer Türk beylikleriyle veya Türk devletleriyle çevriliydi.

Dolayısıyla Osmanlı beyliğinin konumu, savaşçılarını ve halkı hareketlendirmeye uygundu. Osmanlı beyliği yöneticilerinin, Şeyh Edebalı’nın da etkisiyle, diğer beyliklerden farklı olan düşünce ve ufuklara sahip olmaları da etkili oldu. Bu ortam, Candaroğulları ve Karesioğulları savaşçılarının da Osmanlı yönetimini desteklemesine de vesile oldu.

Osmanlı Beyliğindeki bu düşünce ve ufku, çok kısa olarak iç sebepler kısmında ele alacağız. Ancak, Osmanlı Devletinin yaşamına olumlu etki yapan dış sebeplerin değerlendirilmesinin, Şeyh Edebalı’nın öne çıkardığı Türk töresinin ve anlayışının uygulanmasıyla mümkün olduğu da bir gerçektir.

Sosyal kategorisine gönderildi | OSMANLI DEVLETİNİN UZUN YAŞAMI ÜZERİNE 1 için yorumlar kapalı

TANRI KONUSUNDA BAZI SORULAR ÜZERİNE

TANRI KONUSUNDA BAZI SORULAR ÜZERİNE

 

Tanrı tahayyül edebileceğimiz bir varlık değildir. Her insanın parmak izini birbirinden farklı oluşturan bir Tanrı’nın, bizim düşünemeyeceğimiz sonsuz sayıda şekle bürünebileceği aşikârdır. Yine, Yüce Yaradan’ın yarattığı kar tanelerini incelediğimizde, benzer fikre ulaşırız. Kar tanelerinin desenleri, sahip olduğu simetrisi, tanelerin kendi içerisindeki uyumu ve birbirlerinden farklı olduğu dikkate alındığında, Tanrı’nın belli bir şekil içerisinde hayal edilemeyeceği açıktır.

İbni Arabi’ye göre, her insanın kafasındaki Tanrı mefhumu farklıdır. Tanrı, her şekle bürünebilir, ama herhangi bir şekle bürünerek bizlere görünmez. Görünecek olursa, biz Onu hep o şekliyle hatırlarız ve öyle kabul ederiz. Bu nedenle insanlar, Tanrı’yı herhangi bir somut şekilde görmek istemezler. Bu açıdan bakılınca, Hz. İsa adına anlatılan baba-oğul hikâyesine halkın kalpten inanmadığı, uydurulmuş olduğunu düşündüğü açıktır.

İnsanların büyük çoğunluğu, yaratıcı bir Tanrı’nın varlığını kabul ederler. Ama Tanrı’nın söylemleri ve uygulamaları hakkında kafalarında daima bazı sorular vardır. Biz bu soruların bazılarına, kutsal kitaplardan faydalanarak ve Yüce Yaradan’ın bize verdiği aklı kullanarak, bu sitede cevaplar bulmaya çalıştık. Bu makalemizde şimdiye kadar ele almadığımız bazı soruları ve fikirleri irdelemeye çalışacağız.

Soru: Tanrı, Kendi yarattığını nasıl yargılayabilir? Yarattığına nasıl kötü diyebilir?

Tanrı’nın yargıladıkları kimler diye bakalım. Yarattıklarından cansızları, bitkileri ve hayvanları yargılamıyor. Bu konuda bu sitede yayınladığımız “İslâm Mutasavvıflarında Evrimleşme Konusu Üzerine 2” başlıklı makalemizde bilgi aktardık. O makaledeki bir paragrafımız aynen şöyledir:

“Diğer yandan, Yüce Yaradan’ın, Kendisinin yarattığı hayvanları, maymunları ve domuzları bu şekilde kötülemesi düşünülebilir mi? Kendi yarattığı insanı bile eleştirirken, “insan çok zalim ve çok cahil” gibi açıklayıcı bir şekilde ve verdiği özgürlüğü yanlış kullandıkları için, beğenmediği özelliklerini bahseder (Ahzab Suresi 33/72). Tek olan Tanrı, bu eleştirisine rağmen, insanı, Kendisinin yeryüzündeki halefi yapmıştır.”

Tanrı, biz insanları yargılıyor. Çünkü bize, diğer varlıklardan farklı olarak akıl, şuur ve duyguyu çok daha kesif olarak vermiş. Alet kullanma, işleri çekip çevirme, konuşma ve irade kullanma gibi özellikler vermiş. Bizi yeryüzünün halefi yapmış. Bu vasıfları vermesine rağmen, bizlere özgürlük vermiş. Bununla da yetinmemiş, bizlere sürekli yol göstermiş. Çünkü bizlerin huzur içerisinde yaşamamızı istemiş.

Şimdi düşünelim. Biz, birilerine böylesine muhteşem şeyler değil de, sadece az bir para versek bile, sonra o kişi gelip bir daha isterse, ilk parayı ne yaptığını sorgulamaz mıyız? Bizlere böylesine muhteşem özellikler veren ve sürekli yol gösteren bir Tanrı’nın, biz insanları yargılaması, toplumun bütünü düşünüldüğünde, arzu edilecek bir davranış değil midir?

Diğer bir iddia, Tanrı, “neyin doğru, neyin yanlış olduğunu söylemez. Şunu yap, bunu yapma demez. Böyle yapması, insanı yasaklaması ve kısıtlaması anlamına gelir” deniliyor.

Aslında Yüce Yaradan’ın bize verdiği akıl, şuur ve duyguyu kullanarak, doğru ve yanlışı, haksızlığı kavrayabiliriz. Tanrı bize bu yazlımı vermiş. Ama insanların huzur içerisinde yaşayabilmelerine daha çok katkıda bulunmak için, bu verdiği yazılımı yeterli görmemiş. Sürekli uyarıcılar göndermiş. Fakat insanlığın haline bakınca, böyle yapmasının, bizi pek kısıtlamadığı anlaşılıyor. Biz, özgürlüğümüzü kullanarak, kendi bildiğimiz yoldan gitmişiz. Yani insanların büyük bir bölümü, kendilerini, Tanrı’nın söylemleriyle kısıtlanmış hissetmemişler. Tanrı’nın, yol gösterirken bizi kısıtladığı iddiasını, bizim kendi çocuklarımıza yaptıklarımızla karşılaştıralım. Çocuklarımıza neden yol gösterdiğimizi bir düşünelim. Acaba, onları yasaklamak ve kısıtlamak için mi, yoksa onların gelecekteki iyilikleri için mi neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlatırız.

Demek ki, bir insana neyin doğru neyin yanlış olduğunu söylemek onu yasaklamak ve kısıtlamak değildir. Ona yol göstermektir. Kısıtlama ve yasaklama olabilmesi için, bazı zalim insanların güçsüz insanlara yaptıkları gibi, Tanrı’nın da bizleri zorlayarak, zorbalıkla uygulatması gerekir.

Bir başka düşünce şöyle: “Tanrı’nın, kendisine itaat etmeyeni cehenneme göndermesi, bize verdiği özgür iradeyle çelişir. Tanrı’yı alaycı bir konuma düşürür. İtaat etmenin olduğu bir ilişkide, Tanrı ile insan arasında nasıl gerçek bir ilişki olabilir? Tanrı’nın, böyle bir cehennemi yaratmaktan ne gibi bir amacı olabilir? Cehennem kavramı, en aşırı gaddarlığın da ötesindedir.”

Tanrı, insanların huzur içerisinde yaşamalarına katkıda bulunmak için Kendisinin söylediklerine itaat edilmesini istiyor. Ama gösterdiği yolda gitmeyenlere, diğer insanlara zalimlik yapanlara ve Kendisini tanımayarak reddedenlere, bu dünyada istediklerini tastamam veriyor. Cezalandırma işlemini ikinci uzun hayatlarında yapıyor.

Böylece, bu dünyada mağdur olmuşların, hakkı yenmişlerin hesabını soruyor. Eğer, mazlum insanlarda böyle bir inanç ve beklenti olmasaydı, onlar için dünya hiç çekilmez olurdu.

Ayrıca, zalimlik yapacakları korkutup sayılarını azaltarak, iyilik ve kötülük yapacakların sayılarını artırarak, insanların daha huzurlu yaşayacakları bir ortamın oluşmasına katkıda bulunuyor.

Tanrı, cehennemi insanları en korkutacak şekilde tanımlamasına rağmen, dünyada bu kadar çok hak yeniyor, zalimlik ve gaddarlık yapılıyor. Peki, Tanrı, cehennemi daha az korkunç anlatsaydı veya cehennemi oluşturmasaydı, bunca zalimlik azalır mıydı? Yoksa dünya çekilmez bir hale mi gelirdi? Böyle bir dünyaya doğmayı kim ister? Demek ki, cehennemin tanımının iyi bir mantığı var.

Sorulan bir başka soru şöyle. “Eğer cehennemi adalet sağlamak için yarattığına inanılıyorsa, Tanrı ile iletişim kuramamamız yeterince adalet sağlamıyor mu?”

Hâlbuki Tanrı’yla iletişim kuramamamızın adaleti sağladığı ifadesi temelsizdir. Tanrı ile iletişim kuramamak her insanın kendi suçudur. Yeryüzünde Tanrı ile iletişim kurabilmiş insanlar her zaman olmuştur. Sayıları hakkında bir fikir yürütülemez. Ama böyleleri çevremizde de hep vardır. Dolayısıyla, Tanrı ile hiçbir insanın iletişim kuramadığı ve böylece iletişimsizlik üzerinde adaleti sağladığı söylenemez.

Diğer yandan, zaten adaletsizliği yapanlar, genelde Tanrı ile iletişim kuramayanlar oluyor. Ayrıca, cennet ve cehennem gibi bir sistem olmasaydı, bu dünya hayatının anlamı olur muydu?

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | TANRI KONUSUNDA BAZI SORULAR ÜZERİNE için yorumlar kapalı

TANRI BİR ŞEYE İHTİYAÇ DUYAR MI 2

TANRI BİR ŞEYE İHTİYAÇ DUYAR MI 2

 

Tanrı’nın -yazarın aktardığı gibi- tapınılma ihtiyacı olmadığını, makalemizin ilk bölümünde yaptığımız irdelemelerle aktardık.

Şimdi  yazarın “Tanrı’nın böyle bir ihtiyaç içerisinde olsa dâhi, niçin sadece Kendisine tapacak kulları değil de, tüm evreni yaratmış olduğu” sorusuna mantıklı bir cevap bulmak için irdeleme yapalım.

Yazar kitabının ileriki bölümlerinde, hem tahmin olarak, hem de bilim insanlarının bazılarının ifadelerine dayanarak, evrende belki de milyonlarca yaşamın olabileceğini söylüyor. Ayrıca, milyonlarca yaşamdan bahsederken, böylesine büyük bir evrende sadece Dünyada yaşamın olmasının mantıksız olduğunu söylüyor. Yazarın bu inancıyla, yukarıda sorduğu soru birbiriyle çelişmektedir. Çünkü milyonlarca Dünya var ise, evrenin tahmin edilen büyüklükte olması zaten bir mecburiyettir.

Neden tüm evrenin yaratılmış olduğu sorusuna, yine bilimsel bulgulara dayanarak bir açıklama şöyle olabilir. Bilim insanlarının tespitlerine göre, bütün evrende var olan bazı sabiteler, oranlar gibi özellikler, evreni kavramamızı kolaylaştırmaktadır. Bilim, galaksilerin hem kendi içlerinde, hem de aralarında etkileşim olduğunu söylüyor. Evrendeki simetrinin ise, başlı başına bir öneme sahip olduğunu ifade ediyorlar.

Şimdi bu bilimsel bulguların ışığında düşünelim. Milyarlarca yıldır süren ve hiç değişmeyen bir sistemin işlemesi için, büyük bir evrenin oluşturulması gerekmez miydi? Eğer Tanrı, sadece dünyayı veya yalnızca bizim güneş sistemini yaratsaydı ne olurdu? Diyelim ki Tanrı, sadece Dünyayı ve bizim güneş sistemini yarattı. Bu durumda, sistemin milyarlarca yıl ve Dünyadaki yaşamın belki de milyonlarca yıl devamını sağlamak için, Tanrı’nın sürekli müdahale etmesi gerekmez miydi? Sürekli müdahale edilecek bir sistem oluşturmak ve sadece bir yerde yaşam yaratmak, Tanrı’nın yüceliğiyle bağdaşır mıydı? Ayrıca, teknolojide ilerledikçe, insanların yıldızlar arası seyahat hedefleri olur muydu? Bütün evrendeki sabiteler, oranlar ve bilhassa simetri olmasaydı, bilim oluşur muydu?

Bilim insanlarının günümüzde henüz anlayamadıkları ve ulaşamadıkları çok fazla bilgiler olduğu açıktır. Dolayısıyla bilimde ilerlendikçe, yaşamlar için neden evren yaratıldı sorusunun cevabına, bilimsel olarak daha net ulaşılacaktır.

Bu soruyla ilgili olarak, sosyal ve psikolojik açıdan da bir cevap verilebilir. Bilindiği gibi, günümüzde bilimdeki ve teknolojideki ilerlemeler, süper bilgisayarlar ve yapay zekâ yapmamız, aslında Tanrı’nın bize verdiği akıl ve yazılım sayesinde olmaktadır. Ama bilimde son dönemdeki ilerlemelerin hızı, biz insanların kendilerine fazla güvenmelerine sebep olarak yanılgıya düşürmektedir. İnsanlar, ulaştıkları bu bilgilere ve zenginliklerine güvenerek, bilimi bir din, kendilerini Tanrı gibi görmeye meyletmektedir. İşte Tanrı, hem mikro nano ölçeğinde varlıklar yaratarak, hem de makro ölçekte milyonlarca samanyolundan oluşan evreni yaratarak, insanların hadlerini ve yerlerini bilmeleri için bir ortam oluşturmuş olamaz mı?

Yazarın bir başka ifadesi de şöyle: “Tanrı, tüm varlıkların, evrenin tümü olduğu için, insan Tanrıdır demek ne denli doğru ise, Tanrı insandır demek de o denli yanlıştır.”

“Tanrı, tüm varlıkların, evrenin tümü olduğu” sözü bilim insanlarınca da uygun görülmemiştir. Bilim insanlarının bu konuyla ilgili düşünceleri şöyledir: “Evrenin başıboş bırakılmadığını, yani Evrenin, kökü Tanrı’nın aklında bulunan akılcılığını ve anlaşılabilirliğini gösteren şey, bilim insanlarına göre, doğa kanunları değil, simetridir. Simetri, bir nesne ya da sistemin, bir şekil değiştirme karşısındaki değişmezliğidir. Peki, evrendeki bu simetrinin kökü Tanrı’nın aklında ise, bu fikir evrenin yaratıldığının ve sürekli denetim altında tutulduğunun bir göstergesi değil midir?”

Einstein “evrenle ilgili en anlaşılmaz şey, anlaşılabilir olmasıdır” demiştir. Tanrı’nın yarattığı kulları olan biz insanların anlayabilmesi için, sabiteler, oranlar ve simetri oluşturarak evreni yaratan Tanrı’nın, evreni denetim altında tutması mantıksız mıdır?

Demek ki evren, Tanrı değildir. Evren de, evrendeki; akıllı, şuurlu, duygulu varlıklar da, Tanrı’nın yarattığı ve denetimi altında tuttuğu varlıklar silsilesidir.

Diğer yandan yazarın “Tanrı, tüm varlıkların, evrenin tümüdür” sözü eksiktir. Çünkü evren ile Tanrı’nın katı farklı şeylerdir. Bu sitede yayınladığımız bazı makalelerde Kur’an’dan yaptığımız alıntılarda görüldüğü üzere, melekler ile cennet ve cehennem Tanrı katındadır ve evrenden farklıdır. Kur’an’dan anladığımıza göre, muhtemelen önce evren, sonra Katındaki melekler yaratılmıştır. Sonra evrendeki canlılar ve akıllı, şuurlu, duygulu varlıklar oluşturulmuştur. Evrendeki bu varlıklarla birlikte, Kendi katında cennet ve cehennem oluşturulmuş olabilir.

Diğer yandan, Kur’an’dan anlaşıldığına göre kıyamet, bütün evrende kopacaktır. Kıyamet koptuğunda, evrende yarattığı akıllı, şuurlu, duygulu varlıkların -en azından insanlar ve cinlerin- ruhları ve melekler Tanrı katında toplanacaklardır. Evrende yarattığı kullardan kimisi cennete, bazısı cehenneme gireceklerdir. Gerek melekler ve gerekse evrende yarattığı bütün kulları, Tanrı katında yaşamaya devam edeceklerdir. Hâlbuki kıyamet sonrasında evren tamamen yok olmuş olacaktır. Dolayısıyla yazarın anlatımındaki “Tanrı, evrenin tümüdür” sözü geçersizdir. Evren de, Tanrı’nın yarattığı varlıklar silsilesinin bir parçasıdır.

Bütün bunlar, Tanrı’nın muhteşem bir sistem kurduğunun göstergeleridir. Demek ki, hem Tanrı katındakiler, hem evrende bizler gibi yarattığı kulları ve hem de evrenin tamamı, muhteşem bir sistemin birbirini tamamlayan parçalarıdır. Tanrı katındakiler, evren ve evrendeki yaşamlar, Tanrı’nın muhteşemliğinin ve varlığına inancın göstergeleridir. Ama Tanrı bunların tümü değildir, Kendisi bütün bunların yaratıcısıdır.

Gelelim kitaptaki bir başka ifadeye. Yazarın da belirttiği gibi, “Tanrı insandır” demenin yanlışlığı ortadadır. Bu nedenle biz, yazarın “insan Tanrıdır” sözünü irdeleyeceğiz. Tanrı, yarattığı akıllı, şuurlu, duygulu varlıklara, Kendisinin özelliklerinden bazı yansımalar vermiştir. Kullarına, Kendi ruhundan üflemiştir. Yüce Yaradan’ın kullarına Kendi ruhundan üflemesini, İsmail Hakkı Bursevi şöyle yorumlar: “Allah, insanı, Kendi zatının sıfatlarının suretinde; hayat sahibi, çekip çeviren, işiten, gören, bilen, güç sahibi, konuşan ve iradesi olan bir varlık olarak yaratmıştır.”

 Ancak bu durum “insan Tanrıdır” demenin doğruluğunu hiç göstermez. Her insanın içerisinde evliyalık da, eşkıyalık da vardır. Aralarında ince bir çizgi vardır. Bir öfke veya bir büyük menfaat, evliya gibi Tanrı’ya ulaşmaya çalışan birinin, eşkıya gibi davranmasına sebep olabilir. Çünkü Tanrı’nın bize verdiği güzel vasıflara rağmen, bizde olan ama Tanrı’da olmayan nefis yani bencillik, insanın, Tanrı’dan yansımalara sahip olsa bile, Tanrı olarak görülemeyeceğinin delilidir. Tanrı, bize verdiği özgürlüğü dengelemek için, bize nefis vermiştir. Yüce Yaradan’da nefis yoktur. Nitekim Tanrı, hiçbir zorlama olmamasına, tek ve karşı konulamaz güç olmasına rağmen, makalemizin birinci bölümünde Kur’an’dan örneklerle aktardığımız gibi, Kendi özgürlüğüne Kendisi sınırlama getirerek yüceliğini taçlandırmıştır.

Yazarın dini anlatımlarla ilgili fikrini inceledik. Şimdi yazarın, Ekzoterik doktrinlerin amacı hakkındaki fikrine gelelim. Bu konuda şöyle demektedir: “Ezotorik doktrinler ise, Tanrının tek amacının Kendisini daha iyi tanımak olduğunu öne sürmektedir…Tanrının kendini tanıma süreci içindeki birincil kaynağı, insanın en üst düzeydeki temsilcisi olan Kâmil İnsandır…Tanrısal bilincin artmasının en öncelikli aracı Kâmil İnsan olduğu için, yegâne hedef Kâmil İnsanlar yetiştirmek olmalıdır.”

Tanrı’nın tek amacının, Kendisini daha iyi tanımak olduğunu öne sürmek, Tanrı adına konuşmak demektir. Bizler, kendimiz için bile, “tek amacımız şudur” diyemeyiz. Tek amacımızın ne olduğu sorusuna, ömrümüzün farklı dönemlerinde ve farklı ortamlarda, farklı cevaplar veririz. Biz kendimiz için net konuşamazken, Tanrı için böylesine net konuşmamızın bir mantığının olmadığı açıktır.

Eserde, Ezoterik doktrinler için yegâne hedef, Kâmil İnsan yetiştirmektir denilmektedir. Nitekim bu hususta şöyle bir ifade  geçmektedir: “Tanrı, kendi bünyesindeki sonsuz varlıkların varoluş ve yaşayış deneyimleri ile kendi niteliklerinin bilincine daha çok varmakta ve daha yüksek bir bilince ulaşmaktadır. Tanrının kendini tanıma süreci içindeki birincil kaynağı, insanın en üst düzeydeki temsilcisi olan Kâmil İnsandır.”

Ezoterik doktrinler için “Tanrının kendini tanıma süreci içindeki birincil kaynağı, insanın en üst düzeydeki temsilcisi olan Kâmil İnsandır.” denilerek, “yegâne hedef, Kâmil İnsan yetiştirmektir” ifadesi yanlış algılanabilir. Sanki Kâmil İnsan yetiştirmek, Tanrı’nın amacı gibi düşünülmesine vesile olabilir. Kâmil İnsan yetiştirmeye Tanrı’nın ihtiyacı yoktur. Ayrıca, Kâmil İnsan yetiştirmek için kullarından bazılarını seçmesi, Tanrı’nın zerrece şaşmayan adaletiyle ve kulları arasında iltimas yapmayacağı düşüncesiyle çelişir. Diğer yandan, güzel insanların çoğalması, Tanrı’nın hoşuna gider ama Tanrı’nın ihtiyacı olduğunu göstermez.

Kâmil insan olmak, insanlar için amaç olabilir. Bize göre ise, insanlar için hedef, Tanrı’nın bu dünyadaki vekil yöneticisi olmanın sorumluluğunu layıkıyla yerine getirebilmek olmalıdır. Çünkü Tanrı, her insana eşit davranır. Dolayısıyla her insandan beklediği, bu dünyadaki görevlerini yerine getirmeye gayret etmesidir. Bu görev, insanın hem kendisine, hem diğer insanlara, hem de doğaya güzel davranması ve iyi işler yapması ve bu yönde çaba sarf etmesidir. Kişi bu amaçla çabalarsa, Tanrı’nın huzuruna vardığında alnı açık olur. Esas olan, Tanrı’nın huzurunda utanmadan durabilmektir. Cennet veya cehennem, Tanrı’nın kararıdır.

Bu sebeple, kâmil İnsan yetiştirmek Tanrı’nın amacı da değildir, ihtiyacı da yoktur. Kâmil insan olmak, bir  insanın kendisi için bir hedef olabilir. Zaten tam anlamıyla kâmil insan olmak mümkün değildir. Her insanın hedefi, kâmil insan olma yolunda yürümek olmalıdır. Bu çabayı sarf edenler arttıkça, insanlığın içerisindeki olgun şahısların sayısı, üzüm salkımı şeklinde hızla artacaktır. Kâmil insan olmaya çalışanların sayısı arttıkça, insanlığın önündeki sorunların çözümü kolaylaşacak ve insanlık huzur bulacaktır.

Yazarın, kitabın diğer bölümlerinde aktardığına göre, Kâmil İnsan olununca, Tanrı’da yok olunmuş ve Tanrı’ya ulaşarak Onunla birleşilmiş olunacaktır. Yazara göre bu anlayış, hem Batını doktrinlerde hem de Sünni İslâm’da benzerdir.

Biz, bu anlayışın da yanlış anlaşılabileceği kanaatindeyiz. Asıl olanın “takva”, yani Tanrı’nın gösterdiği yolda önlerde yürümeye çalışmak olduğu düşüncesindeyiz. Kur’an’ın bizden istediği; Müslümanların ve her insanın, insanlığın dertleriyle hemhal olmak, onlarla ilgilenmek, yol göstermek ve gerekirse cihat etmesidir. Yoksa kendimizi dünyadan ve çevremizden soyutlayıp, sadece nefsimizi terbiye etmemiz vurgulanmıyor.

Kâmil insan denilen de, her insan gibi, Tanrı’nın huzuruna gider. Eğer bu durum Tanrı’ya kavuşmak olarak nitelenirse, her insan gibi Tanrı’ya kavuşmuş olur ve Tanrı’nın kurduğu mizanda sorgulanır. Kur’an’da peygamberlere bile sorulacağı anlatılır. Bir kul, takvada ne kadar ileri ileri gitmişse, Kur’an’a göre, Tanrı’nın sevdiği kulları arasına katılma ihtimali o kadar artar. Ama Tanrı’yla bütünleşmiş veya Tanrı’da yok olunmuş olmaz.

Yazımızın içerisinde de ifade ettiğimiz gibi, Tanrı’nın kâinatı neden yarattığını biz bilemeyiz. Ama Yüce Yaradan’ın bize verdiği aklı ve yazılımı kullanarak ve kutsal kitaplarından değişmeden kalan Kur’an’ından faydalanarak, bilhassa yazarın bazı ifadelerine cevap vermeye çalıştık. Ulaştığımız fikirleri sizlerle paylaştık. Böylece, sizlerin sorgulamalarınız için bir temel oluşturmaya çabalamış olduk. Yukarıdaki konuyla ilgili olarak akla gelen başka bazı dolaylı sorulara, bu sitede yayınladığımız başka makalelerimizde fikrimizi ifade etmiştik. Yazıyı uzatmamak için burada bahsetmedik. İsteyen okuyucu, sitede arama yaparak ulaşabilir.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | TANRI BİR ŞEYE İHTİYAÇ DUYAR MI 2 için yorumlar kapalı

YENİ YIL MESAJI

YENİ YIL KUTLAMASI

Her takvim yılının son gününde, kendimizi sorgulayarak geçmiş günlerimizin muhasebesini yaptığını düşündüğüm kardeşlerimin,  yeni yılda Yüce Yaradan’ın vereceği ömür kadarını -en azından- iç huzuru içerisinde geçirecekleri inancıyla, kardeşlerimin ve bütün insanlığın yeni yılını kutlarım. Daha iyiye ulaşma çabalarımızın devam edeceği sağlıklı huzurlu günler dilerim.

Genel kategorisine gönderildi | YENİ YIL MESAJI için yorumlar kapalı

TANRI BİR ŞEYE İHTİYAÇ DUYAR MI 1

TANRI BİR ŞEYE İHTİYAÇ DUYAR MI 1

 

Bu makaleyi yazmamızın sebebi, Cihangir Gener’in “Ezoterik-Batıni Doktrinler Tarihi” adlı eserindeki bazı ifadeleridir.

İfade şöyle: “Tek Tanrılı dinler, her şeyi bilen ve tek yaratıcı olan Tanrının, kendisine tapınılması ihtiyacı içerisinde olduğu için evreni yarattığını iddia etmektedirler. Ancak, hiçbir şeye muhtaç olmayan Tanrının niçin tapınılma ihtiyacı duyduğuna ve böyle bir ihtiyaç içerisinde olsa dâhi, niçin sadece kendisine tapacak kulları değil de, tüm evreni yaratmış olduğuna mantıklı bir cevap getirememektedirler.

Ezoterik doktrinler ise, Tanrının tek amacının kendisini daha iyi tanımak olduğunu öne sürmektedirler.”

Yazarın aklını karıştıran hususun, dinleri temsil ettiklerini iddia eden bazı insanların, kutsal kitaplara dayanmayan beyanları olduğu kanaatindeyim. Bu fikrimizi daha iyi anlaşılır hale getirmek için, bozulmadan kalmış tek kutsal kitap olan Kur’an’dan yararlanarak açıklamalar yapacağız. Elbette biz de -diğer bütün insanlar gibi- Tanrı’nın ne düşündüğünü bilemeyiz. Bizim yapmaya çalışacağımız, yazarın ifadelerindeki mantık hatalarını ortaya koymak ve Kur’an’ı temel alarak fikir yürütmektir.

Ancak konuya başlamadan önce, Kızılderili Cheyenne’lerden alınan bir hikâyeyi hatırlayalım: “Başlangıçta hiçbir şey yokmuş ve Büyük Ruh Maheo boşlukta yaşıyormuş. Gücünün büyüklüğü sayesinde, Maheo yalnız değilmiş. Fakat hiçbir şeyliğin sonsuz zamanı boyunca hareket ederken, Maheo gücünü kullanması gerektiğini sezmiş. “Güç’ün ne yararı var?” diye sormuş Maheo kendi kendine, “bir dünya ve içinde yaşayan canlıları yaratmak için kullanmayacak olduktan sonra?”

Bilindiği gibi, Amerika’ya gidip onların ülkelerini işgal eden Avrupalılar, Kızılderilileri insan olarak bile görmemişlerdi. İşte böylesine kötü yaftalanan Kızılderililerin anlatımı, aslında konuyu çok güzel açıklıyor. Onların açıklamasını, günlük hayatımızdaki anlayışlarla karşılaştıralım. Çok bilgili bir kişi, bu bilgisini kullanmazsa ve bilgisini diğer insanların faydasına olacak şekilde uygulamaya koymazsa, onun bilgisinin kime ne faydası olur?

Peki, bilgili bir kişi bu bilgisini sadece kendi menfaati için kullanırsa, diğer insanların ona iyi gözle bakması mümkün mü? Biz insanlar böyle düşünürken, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan Tanrı’nın, gücünü kendi menfaati veya kendini tatmin için kullanacağını iddia etmek mantıklı mıdır?

Kızılderililerin, konuyu medeni olduklarını söyleyenlerden daha iyi kavradıkları açıktır.

Şimdi, Tanrı’nın, tapınılmaya ihtiyaç duyduğu fikrini irdelemeye çalışalım.

Bu kanaate ulaşılmasının muhtemel nedeni, mutasavvıfların “Allah bilinmek istediği için insanı yarattı” şeklindeki ifadeleridir. Bu yanlıştır. Çünkü kutsal kitaplara göre, insanlardan önce melekler yaratılmıştır. Melekler, Yüce Yaradan’ın katında, yani yakınındadırlar. Dolayısıyla, hem Tanrı’yı biliyorlar ve takdis ediyorlar, hem de Onun emrinden çıkmıyorlardı. Demek ki, Tanrı’nın, bilinmek istediği için insanları yarattığı fikri geçerli değildir.

Diğer bir yanlış algılanan ifade, Tanrı’nın insanları “kulları” olarak nitelemesidir.  Burada da, yanlış kabul vardır.

Birincisi, eğer kul denilirken, Tanrı’ya tapacak olanlar kastediliyorsa, eksik bilgi var demektir. Çünkü Kur’an’a göre, cinler insanlardan önce yaratılmıştır. Dolayısıyla, Tanrı’ya tapınacak olan cinler mevcut iken, insanlara neden gerek duyulmuş olabilir. Ayrıca ileride aktaracağımız gibi, kâinatta cinler ve insanlardan başka akıllı, şuurlu, duygulu varlıkların olması ihtimali kuvvetlidir. Dolayısıyla aynı soru diğer âlemler için de geçerlidir.

İkincisi, “kul” kavramı, bizim uyguladığımız köle anlayışımız gibi değildir. Bilindiği gibi, inşaların köleleri özgür değildirler. Tanrı ise, kul diye nitelediklerine özgürlük vermiştir. Eğer Tanrı, sadece Kendisine tapınılması için yaratsaydı, dünyadaki insanlara ve evrendeki yarattığı diğer akıllı, şuurlu, duygulu varlıklara özgürlük verir miydi?

Özgürlük her insanın arzu ettiği bir şeydir. İstediğimizi yapar, istemediğimizi yapmayız. Bizi zorlayanlara da kızarız. Bu sebeple, özgür bir yaşam güzeldir. Çünkü Tanrı, ihtiyacımız olan ve hattâ olmayan her şeyi, güzellikler içerisinde tabiatta var etmiştir. Hayatı zorlaştıran ve bazılarına yaşanmaz hale getirenler, yine insanlardır. İnsanların birbirlerine zulmetmeleridir.

Eğer insanların birbirine zulmetmeleri olmasın istiyorsak, önce kendimizi düzeltmeliyiz. Bazılarımız, biz bunu yapamayız, durumu Tanrı düzeltsin diyebilir. Bu durumda Tanrı’nın yapacağı, bizi de meleklerin yapısında yeniden oluşturmasıdır. Yani, bize verdiği nefsi kaldırırken, onu dengelemek için bize verdiği özgürlüğü de geri almasıdır. Özgürlüğümüzü kaybetmeyi ister miyiz? Diğer yandan, Tanrı bize verdiği özgürlüğü geri alsa bile, bizim, bir baş melek olan şeytanın durumuna düşme ihtimalimiz her zaman vardır.

Yaşam sadece bu dünya hayatı şeklinde değildir. Dolayısıyla Tanrı, bu dünyadaki yaşamlarında insanlardan zulüm görenlerin, sıkıntı çekenlerin içerisinden, Tanrı’nın gösterdiği yoldan ayrılmayanları kollamaktadır. Böyle sabreden ve iyi işler yapan kullarını, ikinci bir hayat olarak verdiği Cennetinde ebedi nitelikte yaşatarak mükâfatlandıracağını her zaman ifade etmiştir.

Şimdi bu hususu şöyle bir düşünelim. Tanrı’nın bizi bu dünyada değil de, Kendi katında yarattığını ve bize cennetini gösterdiğini hayal edelim. Sonra bize, “işte bu güzelliklere ulaşmak ve burada ebediyete yakın uzunlukta yaşamak istiyorsanız, dünyada, ebedi hayat karşısında ihmal edilebilecek kadar kısalıkta yaşamanız ve güzel işler yapmanız gerekiyor” deseydi, biz ne cevap verirdik? Bir tarafta, belki milyarlarca yıl mutlu yaşamak, diğer yanda 60-70 yıl, sabrederek de olsa, huzurlu yaşama ihtimali varken, hayır diyen çıkar mıydı?

Takdir edileceği gibi, Tanrı’nın bütün evrende akıllı, şuurlu, duygulu varlıklar yaratması, oluşturduğu evrene bir anlam kazandırmıştır. Yarattığı kullarının ilk yaşamlarını ahiret hayatıyla mukayese edilmeyecek kısalıkta tutması, bu hayatı yaşayacak bizim gibilerin sayılarının çok çok fazla olmasını sağlamaktadır. Böylece -en azından- milyarlarca canın güzellikleri yaşamasına vesile olarak, yarattıklarına ayrıca bir anlam katmıştır.

Bizler, daha önce kimsenin başaramadığı yepyeni bir eser oluşturduğumuzda, herkesin bizi yüceltmesini bekleriz. Biz böyle düşünürken, kâinatı ve Katındakileri yoktan var eden ve yarattıklarını anlamlandıran Tanrıyı yücelterek takdir etmemiz, yanlış mıdır?  Hem de takdir etmek için Tanrı bizi zorlamazken.

Zaten Tanrı’nın beklediğinin, Kendisine tapınmamız değil, Onun yüceliğini kabul etmemiz olduğu gayet net ortadadır. Sadece Ona tapınmamız olsaydı, Tanrı’yı kabul etmeyenleri, Onun hakkında çok kötü konuşanları hemen cezalandırmaz mıydı? Onlara bu dünya hayatlarında maddi zenginlik verir miydi?

Tanrı, evreni ve evrendeki varlıkları niçin yarattığını soranlara, düşünmeleri için aşağıdaki ayetlerde şöyle söylemektedir:

Enbiya Suresi 21/6: “Biz gök ile yeri ve aralarındakileri, boş bir eğlence için yaratmadık.”

17: “Eğer bir eğlence isteseydik, onu Katımızdan edinirdik.”

Şimdi düşünelim. Biz eğlenmek istediğimizde ne yaparız? Tek başına eğlenmemizin bir anlamı olmayacağından, kendi kafamıza uygun arkadaşlarımızla ve sevdiklerimizle birlikte oluruz. Bizimle çatışacak veya özgürlüğü anarşi ile karıştıran insanlarla birlikte olmayı istemeyiz. Böyleleri ile birlikte olursak, eğlence kavgaya bile dönüşebilir.

Peki, aslında eğlenmeyi düşünmeyen Tanrı’nın, eğlenmeyi istediğini varsaysak bile, eğlenmek için yaratacağı kullarına özgürlük vererek, kullarının çoğunun Kendisinin aleyhine davranmalarına izin vermesi düşünülebilir mi? Ancak Tanrı’nın, eğlenmek yerine, Onun gösterdiği yolda yürüyerek diğer insanlara faydalı olanların sayısı arttıkça sevineceği açıktır.

Bilindiği gibi, Tanrı’nın her şeye gücü yettiği için, Kimse Ona hesap soracak güçte değildir. Dolayısıyla Tanrı, her istediğini yapma özgürlüğüne sahiptir. Ama kutsal kitabı Kur’an’a baktığımızda Tanrı, yarattığı kullarının lehine olacak şekilde Kendi Kendinin özgürlüğünü sınırlamaktadır.

Enam Suresi 6/12: “ …O, rahmet etmeyi, Kendi üzerine yazmıştır…”

Görüldüğü gibi Tanrı, Kendisini zorlayan hiçbir şey yokken, Kendi özgürlüğüne, yine Kendisi sınır koymuştur.

Şimdi, Tanrı’nın Kendi kendisine yaptığı bu sınırlamayı daha iyi anlamak için, insanları düşünelim. Az bir menfaat için insanlara zulmeden, zenginleştikçe kendisini Tanrı gibi görerek insanları kulları zanneden ve onları ezen bizlerle karşılaştıralım. O halde, bize rahmet etmeyi üzerine yazan Tanrı, iyi işler yaparak diğer insanlara faydalı olmamıza sevinecek demektir. Bize rahmet etmeyi üzerine yazması, sevineceğinin bir göstergesi değil mi?

Konumuzla ilgili bir başka ayet de şöyle:

Şura Suresi 42/14: “…Eğer Rabbinden, azabın ertelendiğine dair bir söz geçmemiş olsaydı, aralarında mutlaka hüküm verilirdi.”

Demek ki Tanrı, kulları Kendisinden bir talepte bulunmadan, bazı insanlara yapacağı azabı ertelemiş. Yani yine, Kendi özgürlüğünü Kendisi sınırlamış.

Tanrı bazı ayetlerinde, huzuruna kötülük yapmış olarak gelene aynısıyla mukabele edileceğini söylerken, iyilikle gelene on katıyla karşılık verileceğini ifade ediyor. Böylece Kendisinin özgürlüğünü yine Kendisi sınırlıyor. Kendisine olmadık hakaretleri yapanlara bile sabrediyor. Hattâ kötülükler yapan bir kişi, Tanrı’dan özür diler ve diğer insanlara faydalı olacak şekilde güzel işlerle iyilikler yapmaya, diğer insanlara faydalı olmaya başlarsa onu affediyor.

Kendi özgürlüğünü, yarattığı kullarının lehine olacak şekilde sınırlayan, Kendisine hakaret edenlerin cezalarını bile erteleyen ve onlara sadece yaptıklarının aynısıyla karşılık vereceğini söyleyen Tanrı’nın, bizleri Kendisine tapınmamız için yarattığını iddia etmek mantıklı mıdır?

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | TANRI BİR ŞEYE İHTİYAÇ DUYAR MI 1 için yorumlar kapalı

İNSAN YAPMADIKLARINDAN SORUMLU MU?

İNSAN YAPMADIKLARINDAN SORUMLU MU?

 

Bu sitede yayınladığımız makalelerin yan tarafında, o yazının ruhuna uygun olduğunu düşündüğümüz özlü sözler yayınlıyoruz. Bu sözleri, yeni makaleler yayınladıkça değiştiriyoruz.

Bu sözlerden birisi de, “insan, sadece yaptıklarından değil, yapmadıklarından da sorumludur” ifadesiydi. Bu yazımızda, bu sözün geçerliliği hususunda irdeleme yapmaya çalışacağız. İrdeleme yaparken temel alacağımız kaynak, Yüce Yaradan’ın kelamı olduğunu bildiğimiz Kur’an olacaktır.

Kıyamet Suresi;

75/12: O gün varıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur.

13: O gün insana, yapıp önden gönderdiği ve yapmayıp geri bıraktığı şeyler haber verilir.

Görüldüğü üzere, 13üncü ayetin anlatımı gayet nettir. Ahirette, tek olan Tanrı’nın huzuruna vardığımızda, hem yaptıklarımız, hem de yapmadıklarımız hususunda bize bilgi verilecektir.

Bizler nefis sahibi olduğumuz için, hem yaptıklarımız hem de yapmadıklarımız hususunda kendimizi haklı çıkarmaya çalışırız. Meşhur sözdeki gibi; kabahat samur kürk olsa, giymeyi istemeyiz. Bu sebeple de, hem yaptıklarımız hem de yapmadıklarımız için mazeretler ortaya koyarız. Kendimizi savunmaya çabalarız.

Yüce Yaradan, bizim bu durumumuzu da bildiğinden, şöyle diyor:

75/14-15: Hattâ mazeretlerini ortaya koysa da, o gün insan kendi aleyhine şahittir.

Demek ki biz, Allah’ın huzurunda bile mazeretler sıralamaya çalışacağız. Fakat anlaşılan o ki, o gün, Tanrı’mızın bize verdiği yazılım ve donanım, nefsimize uymayarak gerçekleri anlatacak. Nefsimiz aleyhine şahitlik yapacak. Dolayısıyla, insan, kendi aleyhine şahit olacak. Bir yandan, yaşarken kayda geçirilen yaptıklarımız ve düşüncelerimiz önümüze konulacak, diğer taraftan, sahip olduğumuz donanım ve yazılım, kendi aleyhimize şahitlik yapacak.

Huzuruna gittiğimizde başımıza gelecekleri aktararak bizi uyaran Yüce Yaradan, bizim bu dünyadaki durumumuzu şöyle özetliyor:

75/20-21: Hayır! Siz dünyayı (acil olanı yani peşini) seviyorsunuz ve ahireti bırakıyorsunuz.

Ayet, bizim, bu dünya hayatını acil ihtiyaç olan peşin gibi algıladığımızı vurguluyor. Ahireti ise, ne olacağı belli olmayan veresiye gibi gördüğümüz anlaşılıyor ki, bu doğrudur. Biz insanlar, gördüğümüze inanmaya ve elimizdekiyle övünmeye meyilliyizdir. Görmediğimiz şeyleri kabul etmek istemeyiz. Dolayısıyla, ahiret kavramına inansak bile, bunu içselleştirerek hayatımıza yansıtmamız biraz zordur.

Bu zorluğu bilen Yüce Yaradan, bizlerin gelecekle ilgili gerçekleri kavramamızı pekiştirmek için şöyle diyor:

75/36: İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder.

Gerek bu ayet, gerekse devamındaki dört ayet, bizi hakikati düşünmeye yönlendirmektedir. Bizi, az bir sudan yaratıp güzelce şekillendiren ve dünya hayatını yaratan bir Tanrı, bizi başıboş bırakmayacaksa, mutlaka ikinci bir hayatımız da olacaktır. İkinci yaşamımızın süresi, bu dünyadaki birinci hayatımızla kıyaslanmayacak kadar uzun denildiğine göre, ahiret kavramını hiç aklımızdan çıkarmamamız gerektiği açıktır.

Bu dünyada yapmayıp geri bıraktıklarımızla ve mazeret üretmemizle ilgili olarak, Kur’an’da bazı örnekler verilir.

Fetih Suresi 48/11: Bedevîlerin (savaştan) geri bırakılanları sana, “Bizi mallarımız ve ailelerimiz alıkoydu; Allah’tan bizim için af dile” diyecekler. Onlar kalplerinde olmayanı dilleriyle söylerler. De ki: “Allah, sizin bir zarara uğramanızı dilerse yahut bir yarar elde etmenizi dilerse, O’na karşı kimin bir şeye gücü yeter? Hayır, Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”

Bedevilerin yapmayıp geri bıraktıklarının farkına varmalarının sebebi, onlar savaşa gitmedikleri halde, giden Müslümanların savaşı kazanmalarıdır.

Aşağıdaki ayet, Uhud Savaşı’na katılmayanlar hakkındadır.

Tevbe Suresi 9/81: Allah’ın Resulüne karşı gelerek (sefere çıkmayıp) geri bırakılanlar, oturup kalmalarına sevindiler. Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihat etmek hoşlarına gitmedi ve “Bu sıcakta sefere çıkmayın” dediler. De ki: “Cehennemin ateşi daha sıcaktır.” Keşke anlasalardı.

Bilindiği gibi, Uhud Harbinde Müslümanlar açık bir galibiyet alamayıp çok sayıda şehit verdiler. Bu sonuç üzerine, savaşa gitmeyip mazeret sıralayanlar sevinirler. Ama Yüce Yaradan, onların sevincinin yanlışlığını ahiret hayatıyla karşılaştırarak açıklıyor.

Bu dünya hayatında yapmayıp geri bıraktıklarımızla ilgili bir başka ayet de şöyledir:

İnfitar Suresi 82/4: Kabirlerin içi dışına getirildiği vakit,

82/5: Herkes neyi önünden gönderdiğini ve neyi geri bıraktığını bilir.

Yukarıda aktardığımız ayetler, bizlere net bir şekilde yol gösteriyor. Sadece yaptıklarımızdan değil, yapmayıp geri bıraktıklarımızdan da sorumluyuz. Bu yükümlülüğümüzü yerine getirebilmemiz için, mümkün olduğu kadar, “durumdan vazife çıkarma” anlayışına sahip olmamız gerektiği açıktır.

Gerek yaptıklarımız, gerekse yapmadıklarımızla ilgili olarak sıralayacağımız mazeretlerin,  bu dünyada işe yaraması mümkündür. Ama ayetlerden anlaşılan o ki, Yüce Yaradan’ın huzuruna vardığımızda ileri süreceğimiz mazeretlerimiz bir işe yaramayacaktır.

Allah’ım, Senin gönderdiğin ayetleri anlayabilmemiz, oluşturduğun olayları kavrayabilmemiz için, lütfunla bizlere anlayış ihsan eyle.

YAŞAM kategorisine gönderildi | İNSAN YAPMADIKLARINDAN SORUMLU MU? için yorumlar kapalı

NEBE SURESİNDEN ANLADIKLARIM

NEBE SURESİNDEN ANLADIKLARIM

 

Nebe kelimesinin anlamı, haber demekmiş. Haber verilen şeyler, karşı tarafın bilmediği konulardır. Bizim bildiğimiz bir konuyla ilgili bize haber verilmesine gerek yoktur. Haberi öğrendikten sonra, o konuyla ilgili kararlarımızı, edindiğimiz bilgiler doğrultusunda veririz. Verdiğimiz kararlardan da sorumlu oluruz.

Nebe Suresinde, bizim bilmediğimiz ölüm ötesi konulardan da bahsedilmektedir. Surenin 4 ve 5inci ayetinde, bu haberi ilerde (bizzat göreceğimiz için) bileceğimizden bahsedilmektedir. Bir yandan da, ileride göreceklerimizin hakikat olduğuna bizi hazırlamak için, 17inci ayete kadar, bu dünyada bize verilen nimetlerden bahsedilmektedir.

Eğer biz; tabiatı, gökyüzünü, geceyi gündüzü, eşler halinde yaratılmamızı, bize sunulan nimetleri ve değerlerini sorgularsak, ahiret hayatında bize verileceği söylenen nimetlere olan inancımızın artacağı açıktır. Dolayısıyla, ahiret hayatındaki nimetlere ulaşabilmek için gerekli gayreti göstermeye çalışırız.

Surenin 17inci ayetinde, hüküm ve ayırma gününden bahsedilir. Hükmün, Yüce Yaradan’ın ayetlerini yalanlayanlarla, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar arasında verileceği anlatılır. Bu iki gurup hesap gününde ayrılırlar. Ayetleri yalanlayanlar, cehenneme gönderilir. 30’uncu ayete göre, ayetleri yalanladıkları için cehenneme gönderilenlere azap vardır ve onlara “artık bundan sonra azabınızı artıracağız” denilir. Çünkü 27inci ayette aktarıldığı gibi, onlar hesaba çekilmeyi ummuyorlardı.

31inci ayetten itibaren, Allah’a karşı gelmekten sakınanlara ahiret hayatında verilecek nimetlerin bazıları bahsedilir. Ancak bu anlatımlardan, bilhassa 33üncü ayetle ilgili yapılan yorumların birçoğunda, maalesef Diyanetin yorumunda da, cennettekilere hizmet edecek “kendileriyle bir yaşta, göğüsleri yeni çıkmış kızlar” bahsedilir. Din âlimi bilinenler bu ifadeleri kullanınca, halk, burada bahsedilmeyen ayrıntıları kendiliğinden ve nefsinin isteği doğrultusunda düşünmeye başlıyor. Dolayısıyla cennet, sanki Hasan Sabbah’la ilgili olarak bahsedilen sahte cennete benzetiliyor.

Bu ifadelerin yanlışlığını, bu sitede yayınladığımız “Cennet Kadınları Tanımı Üzerine” başlıklı makalemizde geniş açıklamalarla anlatmaya çalıştık. Bu yazımızın bir bölümünde şu fikre vardık:

“Bu durumda (yani, kelimelerin Arapçaları ve aynı âlimlerin aynı kelimeleri diğer bazı ayetlerdeki tercümeleri dikkate alındığında) 32, 33 ve 34üncü ayetler, birbiriyle bütünlük içerisinde, şöyle tercüme edilebilir: “Bahçeler var, bağlar var. Birbirine denk daneler (var). (ürünlerin makbul olanı birbirine denk olanlarıdır), (dolayısıyla, bahçeler ve bağlardaki bu güzel ürünlerden oluşan) dopdolu kadehler (var).”

Takdir edileceği gibi, Kur’an’ın, konuları anlatırken takip ettiği yöntemdeki bütünlük dikkate alınınca, 32 ve 34üncü ayetlerde, bağlar, bahçeler, daneler şeklinde aynı konu bahsedilirken, çok farklı bir hususun, yani “tomurcuk göğüslü kızların” aradaki 33üncü ayette bahsedilmesi düşünülemez. Hem Kur’an’ın anlatım yöntemine terstir, hem de normalde insanların sunum tarzına uymaz.”

Aslında, 33üncü ayetin yorumlarında bu ifadeleri kullananların, Yüce Yaradan’ı hangi konuma düşürdüklerini bir düşünseler, hemen secdeye kapanıp, ağlayarak binlerce defa tövbe etmeye çalışacaklarını düşünüyorum.

Konumuza tekrar dönersek, Yüce Yaradan, cennete aldığı kullarına vereceği nimetlerin bir kısmını 31-34 ayetleri arasında bahseder. 35inci ayetinde, “orada ne bir boş söz işitirler ne de yalan” denilir. Çünkü cennete girebilmeyi hak edenler, zaten boş konuşmayan ve yalan söylemeyenlerdir.

Nebe Suresinin tercümesinde yapılan ikinci hata, 36,37 ve 38inci ayetlerin anlatımında yapılmaktadır. Bu tercümeleri yapanlar da, tıpkı, 33üncü ayeti tercümelerinde yaptıkları hata gibi, Yüce Yaradan’ı çok yanlış anlatmaktadırlar.

36,37,38: “Bunlar kendilerine; Rabbinden, göklerin ve yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbinden, Rahman’dan bir mükâfat, yeterli bir ihsan olarak verilmiştir. Onlar, Ruh’un (Cebrail’in) ve meleklerin saf duracakları gün Allah’a hitap edemeyeceklerdir. Sadece Rahman’ın izin vereceği ve doğru söyleyecek olan kimseler konuşabilecektir. “

Yukarıdaki tercümelerden, cennete giden kulların hiçbirisinin Allah’a hitap edemeyeceği, ancak izin verilenlerin konuşacağı, onların da doğruyu söyleyeceği anlaşılmaktadır.

Bu anlatımlara göre karşımıza iki yanlış çıkmaktadır. Biri, cennetteki kulların Allah’a hitap edemeyecekleridir. İkincisi, izin verilenlerin doğruyu söyleyecek olanlar olduğudur.

Şimdi bu tercümeleri hep birlikte irdeleyelim.

İkinci husustan başlayalım. Konuşmasına izin verilenlerin, doğruyu söyleyecek olanlar olduğu konusuna bakalım.

Nebe Suresi 35inci ayetinde Yüce Yaradan, “orada ne bir boş söz işitirler ne de yalan” diyordu. Cennete kabul edilecek kadar düzgün olanların, orada boş söz ve yalan söylemeleri beklenemez. Belki de din âlimleri, 38inci ayetle ilgili tercümelerini, sadece Allah’ın konuşmalarına izin verdikleri böyledir, diğer cennet ehli boş konuşan ve yalan söyleyenlerdir diye düşünerek yapmış olabilirler. Eğer böyleyse, Allah’ın kullarını cennete alma yöntemini sorguluyorlar demektir. Eğer din âlimleri, cennetteki kullar, kendi aralarında konuşurken boş sözler sarf ediyor ve yalan söylüyorlar, ama Allah sorunca düzgün oluyorlar diye düşündülerse, yine ayetin ruhuna aykırı fikir yürütüyorlar demektir.

Hatalı anlatımdaki birinci hususa gelince; bu tercümelerden, Allah’ın cennetteki kullarına konuşma yasağı koyduğu anlamı çıkmaktadır. Yani, haşa! Yüce Yaradan despot bir kral, kendisinin seçip yanına aldıklarına bile, “sen sus, sen burada konuşamazsın” gibi sözlerle susturuyor anlamı çıkar. Dünya hayatımızdaki tecrübelerimize göre, despot bir şekilde davranan bir kişinin, aslında kendi hatalarını örtmeye çalıştığını çok iyi biliriz. Dünyadaki bu bilgilerimizin ışığında, Yüce Yaradan için yapılan ayet tercümelerine tekrar bakalım. Bu anlatımlar, Allah’ın adaletinin zerrece şaşmayacağı ve rahmetinin en geniş olduğu inancımızla tam zıttır.

Ayetlerin tercümeleri yanlışsa, peki, Yüce Yaradan bu ayetlerinde bizlere ne anlatmak istemiş olabilir? Bu hususta daha gerçekçi bir fikre ulaşabilmemiz için, hem önceki ayetlere bakmamız, hem de Yüce Yaradan’ın adaletinin zerrece şaşmayacağı ve rahmetinin en geniş olan olduğunu birlikte düşünmeliyiz.

Nebe Suresinin 6-16ıncı ayetlerinde, Yüce Yaradan, bize dünyada verdiği nimetlerin bazısından bahsediyor ve bizleri 17inci ayetinde uyarıyor. Şimdi anlatılanları düşünelim. Tek olan Tanrı’nın bu dünyada genel olarak verdiği hangi bir nimeti eksik veya yanlış diyebiliriz? Güneş ve yıldızların nasıl olmasını düşünebiliriz? Taşları, madenleri, bitkileri, hayvanları (karada, denizde, havada) düşündüğümüzde ne eksik diyebiliriz? Vücudumuzdaki ihtiyacımız olan vitaminlerden hangisi doğada yok? Covid salgını sırasında özel hastaneye yatınca yüksek paralar karşılığı aldığımız havayı, her yerde, yatarken, otururken, koşarken, yüzerken bile bedavaya almıyor muyuz?

İşte Yüce Yaradan, ayetlerinde, bu dünyada bize verdiği bu nimetlerden çok daha fazlasını cennetteki kullarına verdiğini bahsediyor. Ondan sonra da cennetteki kullarına soruyor, hangi bir nimeti eksik veya yanlış buluyorsunuz, söyleyin diyor. Ayete göre, hiçbir kul, eksik ve yanlış hiçbir nimet bulamadığı için, kendisinde konuşacak güç bulamıyor. Yani Allah, kullarını “susun, siz burada konuşamazsınız” diye susturmuyor. Aksine, kullar bunca nimet karşısında, Yüce Yaradan’ın muhteşemliği önünde itiraz edecek hiçbir şey bulamıyorlar. Konuşanlar da, Allah’ın vaadinin en hak vaat olduğunu yaşayarak gördükleri için, doğruyu söylüyorlar.

Hem aynı surenin önceki ayetleri, hem Yüce Yaradan’ın zerrece haksızlık yapmayacağı, hem en hak vaadin Allah’ın vaadi olduğu, hem de Allah’ın rahmetinin genişliği açısından bakılınca, 38inci ayetin tercümesi şöyle olur:

“O gün Ruh ve melekler sıra sıra dururlar. (Rahman’ın verdiği nimetlerin muhteşemliği karşısında) hiç kimse konuşacak (itiraz edecek) söz bulamaz. Konuşanlar da, verilen nimetleri tasdik ederek doğruyu söylerler.”

Diğer taraftan, konuşma ve özür dileme izni olmayanlar, dünyada iken Yüce Yaradan’ın ayetlerini yalanladıkları için cehenneme gönderilenlerdir. Mürselât Suresi 77/36: “Onlara izin de verilmez ki, özür dilesinler.”

Hâlbuki cennete girenler, Yüce Yaradan’ın sevdiği kullarıdır. İnsanlar sevdiklerine “sen sus, sen konuşamazsın” demezken, hepimizin Tanrı’sının, hem de Enam Suresi 12inci ayetinde, “kullarına rahmet etmeyi üzerine yazdı” demesine rağmen, sevdiklerini haksız yere susturması düşünülebilir mi?

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | NEBE SURESİNDEN ANLADIKLARIM için yorumlar kapalı

BIRAKILACAK MİRASIN ANLAMI ÜZERİNE

BIRAKILACAK MİRASIN ANLAMI ÜZERİNE

 

Miras, sözlük anlamıyla ölen kişinin yakınlarına bıraktığı para veya mülk olarak tanımlanmaktadır. Dini olarak miras hukuku, ölen kişinin mal varlığının akıbetini düzenleyen kuralların bütünü şeklinde ifade edilmektedir.

Vefat eden şahsın mallarının bölüşülmesi anlamına gelen mirasla ilgili hemen her dönemde hukuk kuralları oluşturulmuştur. Gerek devletler yaptığı kanunlarda, gerekse kutsal kitaplarda konuyu ayrıntılı bir şekilde düzenlemiştir. Bu ayrıntılı kurallara rağmen, çoğu zaman mal paylaşımında sorun çıkmaktadır. Sorunlar bazen açıktan kavgaya dönüşmekte, bazen gücü zayıf olanlar içlerine atarak ses çıkaramamaktalar. Mirasçıların çoğu, bedavadan kalan mirası bile azımsadıkları için, onlar için mal biriktirmesine rağmen vefat edenin arkasından aleyhine konuşmaktadırlar.

Mirasçıların azımsadıkları malı mülkü gece gündüz mücadele ederek, etrafını kırarak topladıktan sonra ölen kişi ise, bu malların hiçbirisini yanında götürememektedir. Öbür dünyaya yokluk içerisinde gitmektedir. Ama bu malları nasıl kazandığının ve insanlara yardım için dağıtıp dağıtmadığının sorgusu peşinden gelmektedir. Yani vefat eden şahıs, paylaşanların aralarında kavga ettikleri ve beğenmeyerek arkasından kötü konuştukları malların hesabını, kendisi vermek zorundadır.

Eğer miras bırakmak için çalışanlar, aşağıdaki ayetlere dikkat etselerdi belki de böyle bir sıkıntı yaşamazlardı.

Müminun Suresi 23/55-56: “Sanıyorlar mı ki, onlara verdiğimiz servet ve oğullar ile Kendilerine faydalar sağlamak için can atıyoruz. Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar.”

Diğer yandan, hesap verirken mal bıraktığı oğullarının beyanları da işe yaramayacaktır. Şura Suresi 26/88: “O gün ki, ne mal fayda verir ne oğullar!”

Biz bu makalemizde, miras kavgalarının görünür sebeplerinden bahsetmeyeceğiz. Çünkü bu gök kubbede miras tartışmalarında söylenmedik savunma olmadığını düşünüyoruz.

Biz, kavgaya sebep olmayacak, arkasından kötü konuşturmayacak, aksine iyi anılmasını sağlayacak miras bırakmanın yolları üzerine irdeleme yapacağız.

Kutadgu Bilig adlı eserinde Yusuf Has Hacib, miras konusunda şöyle demektedir: “Mirasların en iyisi, güzel söylenmiş bir sözdür, vasiyettir.” Bu ifade doğrudur. Ama yetersiz olduğunu, Malcom X’in şu sözünden anlıyoruz.

Malcom X der ki: “En iyi nasihat, örnek olmaktır.”

Bu ifadeden anlaşılan, güzel söylenmiş sözlerin ve tavsiyelerin işe yaraması, nasihat edenin örnekliğiyle bağlantılıdır. Bize göre, iyi örnek olmak çok arzu edilen ve güzel bir şeydir. Ancak her örnekliğimiz, karşımızdaki tarafından aynen kavranacak ve uygulanacak demek değildir. Mevlana Celâleddin Rumi’nin ”sen ne kadar bilirsen bil, anlattıkların, karşındakinin anlayabildiği kadardır” sözü bile, örneklik konusunun önemini tam açıklamaz. Örnekliğin karşımızdakilerce uygulanabilmesi için, kavramanın ve anlamanın dışında, karşımızdakinde sağlam irade ve destekleyici çevre gerekir. Eğer, birinci, ikinci ve üçüncü derece akrabalar her güzel örnek olan şahsı aynen takip etselerdi, peygamberleri, eşleri, çocukları, yakınları takip ederlerdi. Dolayısıyla bizim örnekliğimizin faydası, karşımızdakilerin algılayabildiği ve uygulayabildiği kadardır.

Örneklikteki bütün bu zorluklarına rağmen, yine de “en iyi nasihat, örnek olmaktır” sözü en geçerli tanımdır. Peki, iyi örneklik nedir ve nasıl oluşturulabilir? Bu hususta Kur’an’a bakalım.

Kehf Suresi18/46: “Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür. Baki kalacak olan iyi ameller ise, Rabbinin katında, sevapça da hayırlıdır, ümit yönünden de daha hayırlıdır.”

Demek ki mal ve oğullar bu dünyanın süsüdür. (Bu konulardaki ayetlerde evlat denilmeyip, oğul denilmesinin sebebi, erkeklerdeki evlat anlayışını vurgulamaktır. Yoksa Yüce Yaradan’ın kız çocuklarına verdiği değer konusunu “İslâm’ın Kız Çocuklarına Bakışı” adlı makalemizde irdelemiştik.) Ayete göre, bizimle ahirete gidecek olanlar, yani baki kalacaklar, yaptığımız iyi işlerdir. Dolayısıyla bizler, ancak iyi işler yaparak çocuklarımıza örnek olabiliriz.

İyi olmanın ne demek olduğunu her insan kendisine göre tarif edebilir. Biz Kur’an’daki tanımı burada aktarmak istiyoruz.

Bakara Suresi 2/177: “İyilik, yüzlerinizi bazen doğu, bazen batı tarafına çevirmeniz erginlik değildir. Fakat iyiler o kimselerdir ki, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve bütün peygamberlere iman edip, yakınlığı olanlara, öksüzlere, yoksullara, yolda kalmışa, dilenenlere ve esirleri kurtarmaya seve seve mal verirler. Namazı kılarlar, zekâtı verirler. Bir de anlaştıkları zaman sözlerini yerine getirenler, hele sıkıntı ve hastalık durumlarında ve harbin şiddetli zamanında sabır ve kararlılık gösterenler var ya, işte doğru olanlar da bunlardır, korunanlar da bunlardır.”

Demek ki, bizi yaratan Tanrı nezdinde iyi kimse olabilmemiz için, öncelikle bu yaratılışı reddetmeyip, Yüce Yaradan’ın yarattığı ve kurduğu sisteme iman etmemiz gerekiyor. Eğer, sadece dilimizle değil de, içten gelen bir inanışla iman edersek, ahlâken de yükseleceğimiz açıktır.

Ayetin devamında ise, tek olan Tanrı bize ayrıca yol göstermektedir. Önce akrabalarımızdan başlayarak öksüzlere, fakirlere, yolda kalmışlara, ihtiyacı olduğu için dilenenlere ve esirleri kurtarmaya  (borcunu ödeyemeyecek durumda olanlara) yardım etmeliyiz. Ayete göre bu yardım için, gerektiğinde mallarımızı, kerhen değil, seve seve vermeliyiz.

 Yusuf Has Hacib’e göre iyiliğin özelliği, insanlara yararlı olmaktır, onların ihtiyacını görmektir. Ancak iyilik etmenin de şartları vardır. Bakara Suresi 2/263: “Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden gönül kırma gelen bir sadakadan daha hayırlıdır…” Yani yardımlar, kibirle ve insanın onurunu kırarak olmamalıdır.

Ayete göre, Yüce Yaradan nezdinde iyi kimse olabilmemiz için bu kadarı da yetmiyor. Anlaşma yaptığımız zaman, sözümüzde durmamız gerekiyor. Yani, sözümüzle yaptığımız birbiriyle örtüşmelidir. Özü sözü bir olunmalıdır. Kutadgu Bilig’e göre doğru insan, düşündüğü ile söylediği, söylediğiyle yaptığı bir olandır.

Ayetin sonunda, sıkıntılı anlarımızda, hastalık halinde sabretmemiz isteniyor. Tek olan Tanrı’nın yolunda mücadele ederken, en zorlu ortamlarda bile sabırla ve kararlılıkla çabalamamız bekleniyor.

Eğer biz, mümkün olduğu kadar böyle davranarak evlatlarımıza güzel örnek olmuşsak ve evlatlarımız bizim örnekliğimizi içselleştirebildiler ise, ne mutlu bize. Çocuklarımıza onların umduğu kadar bir mal bırakamamış bile olsak, evlatlarımız gönlü güzel olarak yetişmiş olacaklarından, Yüce Yaradan onların gönlüne göre güzellikler verecektir. Çocuklarımıza güzel örnek oluşturacak davranışları sergilememizin bir başka faydası da, Tanrı’mızın huzuruna gittiğimizde güzel muamele görme ihtimalimizin artacak olmasıdır.

Biz öldüğümüzde evlatlarımız küçük yaşta olsalar bile, Yüce Yaradan’ın, bizim güzel davranışlarımızdan dolayı onları akıl baliğ olana kadar koruyacağını Kur’an’dan anlıyoruz. Hz. Musa ile Allah tarafından ilim verilmiş kişi arasındaki olayları ve sebeplerini anlatan son ayet, Kehf Suresi 18/82.”Duvar ise, o şehirde iki yetim oğlana ait idi. Duvarın altında onların bir hazinesi vardı. Babaları da iyi bir kimse idi. Onun için Rabbin istedi ki o iki çocuk erginlik çağlarına ersinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ve ben bunların hiçbirini kendiliğimden yapmadım. İşte senin sabredemediğin şeylerin içyüzleri budur.”

Takdir edileceği gibi, Yüce Yaradan’ın bu korumasının, sadece ayetteki gizli kalmış mal açısından değil, diğer konularda da olacağı aşikârdır.

Bu arada unutmamamız gereken bir şey var. Muhammed Suresi 47/36ıncı ayette “…Ve (Allah) sizden bütün mallarınızı harcamanızı da istemez” denilmektedir. Yani iyilik ederken, kendimizin ve ailemizin ihtiyacını karşılayamaz duruma düşmemizi istememektedir.

Diğer taraftan, mirasçılarına mal toplayan için Kur’an’da Hümeze Suresinin ilk üç ayetinde şöyle denir:

1,2: “Mal toplayan ve onu durmadan sayan, insanları arkadan çekiştiren, kaş göz işaretiyle alay eden her kişinin vay hâline!”

3: “O, malının, kendisini ebedîleştirdiğini sanır.”

Bir taraftan mal toplayıp, diğer yandan insanları çekiştiren ve onlarla alay eden birisi isek, vay halimize demektir. Topladığımız malları, ölümden kurtulmak için fidye olarak veremediğimiz gibi, öbür âleme yokluk içerisinde gitmiş olmakla da kurtulamayacağız. Biz, mirasçılarımıza bıraktığımız malların hesabını veremeyip cezalandırılırken, mirasçılarımız da bizim arkamızdan malları sayıp, bizi çekiştirecekler demektir. Üçüncü ayete göre, zenginliğimizle ebedileşeceğimizi düşünmemiz boş bir hayaldir. Aksine, bir süre sonra unutulup gideceğiz anlamı çıkmaktadır.

Elbette çocuklarımıza miras olarak mal bırakmamız güzel bir şeydir. Yeter ki, bu malları helâlinden kazanmış olalım. Ama maddi miras bırakmaktan daha önemlisi, güzel manevi miras bırakmaktır. Bakara 177’de anlatılmak istenildiği gibi, dürüst olma, alçakgönüllü tavır sergileme, cömert davranma, dost kazanma ve çevresine faydalı olmayı başararak, çocuklarımızın iftihar edeceği itibarlı bir ebeveyn olmak, güzel bir manevi miras olur. Böylece evlatlarımıza, her işlerinde faydalarına olacak bir itibar bırakacağımız gibi, takip ederlerse her iki cihanda da yararını görecekleri güzel örnek de oluşturmuş oluruz.

Bazen, ömrümüzün büyük çoğunluğunu yanlışlar içerisinde geçirmiş olabiliriz. Ama sonradan hatamızı anlayarak pişmanlık duymuş olabiliriz. Bu durumda yapacağımız şey gayet basittir. Yaşadığımız pişmanlığı ve bu yanlış durumu düzeltmeye çalışmak için gösterdiğimiz üstün gayreti, evlatlarımızın görmelerini ve anlayabilmesini sağlamaya çalışmalıyız.

YAŞAM kategorisine gönderildi | BIRAKILACAK MİRASIN ANLAMI ÜZERİNE için yorumlar kapalı