MUTEZİLE MEZHEBİNE KUR’AN AÇISINDAN BAKIŞ 6
Mutezile Mezhebiyle alâkalı makale serimizin bu bölümünde, İslâm’daki Bilim Altın Çağının yaşanmasının sebebinin, Mutezile anlayışı olduğu iddiasını irdelemeye, bilim insanlarını inceleyerek devam edeceğiz. Bilindiği gibi bazı guruplar, bilimde ilerlemenin sebebi olarak, Mutezilenin akılcılığı öne çıkarmış olmasını söylerler. Mutezile Mezhebi ortadan kaldırıldıktan sonra, akılcılığın kalmadığını ve Müslümanlarda bilimsel ilerlemelerin durduğunu savunurlar.
Takdir edileceği gibi, aklı kullanmak, bilimsel gelişme sağlanmasının gerek şartlarından sadece birisidir. Diğer önemli şartlarını, makale serimizin sonraki bölümünde irdelemeye çalışacağız. Şimdi Mutezile Mezhebinin, akılcılığı öne çıkarıp çıkarmadığı hususunu irdeleyelim.
Mutezileyle ilgili makale serimizin önceki bölümlerini kısaca tekrar hatırlayalım. Mutezile, ayrılanlar anlamında kullanılmıştır. Ancak, ayrılışa sebep olan tartışmada akılcılığı savunduklarına dair bir bilgiye rastlamamıştık. Hemen bütün kaynaklarda, ayrılmaya sebep olarak büyük günah işleyenlerin konumunun ne olacağı yönündeki tartışma gösterilmektedir. Bu tartışmanın niteliği, her iki tarafın da kendilerini tek olan Tanrı’nın yerine koyarak fikir yürüttüklerini göstermektedir. Yani ayrılış sebebi, akılcılığı öne çıkarmaları değildir.
“Mutezile, kendisini Tanrı yerine koymadı, Kur’an ayetlerine dayanarak bu yorumları yaptı” diyenler olabilir. Böyle diyenlerin dikkat etmedikleri husus, ayrılmaya konu olan tartışmada, insanların konumu hakkında fikir yürütülüyor olmasıdır. Bizler insanız. Başkasının düşüncelerini okuyamayız. Başkasının bütün davranışlarını bilemeyiz. Bütün her şeyi gören ve bilen Yüce Yaradan’dır. Dolayısıyla, insanların konumları hakkında, sadece Tanrı adil karar verebilir. Bizler yanılabiliriz. Bizler, Kur’an ayetlerine dayanarak da olsa, şahısların konumuyla ilgili net fikir söyleyemeyiz. Ancak, kurallarla alâkalı olarak yorumlar yapabiliriz.
Diğer taraftan, makale serimizin ikinci, üçüncü, dördüncü ve beşinci bölümlerinde ele aldığımız, Mutezilenin beş esasının içerisinde de, akılcılığın göstergesi olacak net bir fikre ulaşamadık. Akılcılıklarını, sadece, kendilerini Yüce Yaradan’ın yerine koyarak yaptıkları akıl yürütmeleri şeklinde görebildik.
Şimdi sorulacak soru şu: Mutezile ekibi ve onların karşısındaki Sünnet Ehli, aralarındaki tartışmalarda havanda su dövüp kendilerini Tanrı’nın yerine koyarlarken, İslâm Dünyasındaki bilim altın çağı, nasıl başlamış ve üç asırdan fazla devam etmiştir? Bilimde altın çağın nasıl son bulduğu hususu, bu makalenin konusu dışındadır. Ancak bu sitedeki, “İmam Gazali Neden Önemli” ve diğer bazı yazılarımızda, bu son bulmanın sebepleri irdelenmiştir.
Bilimde altın çağın nasıl başladığına cevap verebilmemiz ve Mutezilenin, bilimsel gelişmelere olan etkilerini ele almak için, o dönemlerin Müslüman bilim insanlarını irdelemeye çalışalım.
İlk bilim insanları, 8inci yüzyılın ikinci yarısında görülür. Cabir bin Hayyan, Abdülhamid bin Vasi bin Türk, Yakup bin Tarık, Muhammed el Fezari, dönemin âlimlerinin öne çıkanlarıdır. Bunların konuları da, matematik ve astronomi ağırlıklıdır. Ancak, bu bilim insanlarının hayatları ve çalışmaları hakkında yeterli bilgi yoktur.
Mutezilenin kurucu ilk isimlerinin, Emevi halifelerinin destek tekliflerini kabul etmediklerini biliyoruz. Dolayısıyla 8inci yüzyıl, Mutezile ekibinin devlet görevlerinde bulunmadıkları ve halk arasında fikren bile pek tanınmadığı dönemdir. Ayrıca, ismini aktardığımız bu bilim insanlarının, Mutezile taraftarı olduklarına dair herhangi bir bilgi de yoktur.
Sekizinci yüzyıldaki rey, yani aklın önemini savunan ve reyci diye nitelenen en tanınmış âlim, İmamı Azam Ebu Hanife’dir. Hocası Hammad bin Ebu Süleyman, Kûfe’de rey ekolünün üstadıdır. Reycilik; açık ayet ve hadisin olmadığı konularla ilgili olarak akıl, kıyas ve şahsi görüş beyan etmedir. Akıl ile fikir yürütme ağırlıklıdır.
İmamı Azam, hayatın içerisindedir. Hem bağımsız iş insanıdır, hem Kur’an yorumcusudur. Etrafında toplanan insanlarla yaptığı meşveretleri, tek taraflı anlatımla usulen gerçekleştirmemiştir. Gerçek anlamıyla uygulamıştır. Bu yapısıyla, aklı ve vahyi yerli yerinde kullanmayı başarabilmiştir. Meşveretleri sayesinde, başkalarının da akıllarından faydalanmayı bilmiştir. Kendisine teklif edilen devlet görevlerini, “ben iktidarın tasdikleyeni olmam” diyerek reddetmiştir. Çok insanın can atarak kabul ettiği görevleri reddettiği için cezalandırılmış, ama bağımsız duruşundan taviz vermemiştir.
Hem Emevi iktidarı döneminde, hem de Abbasiler devrinde cezalandırılmıştır. Abbasilerin, bir ihtilâl ile Emevileri devirerek iktidara gelmelerinde, İmamı Azamın, sultanların yoldan çıkmaları durumunda ne yapılması gerektiği hususunda gösterdiği yolların etkisi çoktur. Buna rağmen, en büyük zulmü Abbasi halifeleri döneminde görmüştür. 767 yılında öldükten sonra, timsahın gözyaşlarını döken Abbasi yöneticileri, en az bir asır, onun isminin anılmasını önlemeye çalışmışlardır. Belki de bunun da etkisiyle, İmam Buhari (810-870), İmamı Azamdan hiç hadis nakletmediği gibi, onu adamın biri diyerek kötülemiştir. Kabrinin üzerine türbe yapılması bile, ölümünden üç yüz yıl sonra Selçuklular dönemindedir.
Şimdi düşünelim. Mutezile ekibi akılcılığı savunuyorsa, neden reyciliğin yani akılcılığa önem vermenin en önde temsilcisi olan İmamı Azamın peşinden gitmemişlerdir? Bırakın onun peşinden gitmeyi, 810 lu yıllarda iktidarda yönetici olmaya başlayan Mutezile ekibi, neden İmamı Azamın itibarını geri vermek için mücadele etmemiştir? Niçin kabrine düzenleme yaptırmamışlardır?
Gelelim 9uncu yüz yıl Müslüman bilim insanlarına. Bunlardan Ahmed bin Musa, matematik ve astronomi alanında öne çıkmıştır. Kardeşi Muhammed bin Musa ve babaları Musa da, bilim insanıdır. İki kardeş, sistem mühendisliği ve sibernetik ilminin öncülerinden kabul edilmektedirler. Halife Memun’un kendilerini keşfetmesi sonucunda, halifeden destek görmüşlerdir. Memun, tıpkı Mutezile taraftarı olarak bilinen Nazzam, Cahiz el Kinani ve Kindi gibi insanları keşfedip desteklediği gibi, bu iki kardeşi de desteklemiştir.
Bu yüz yılda Mutezilenin en bilinen kişilerinden olan Nazzam, filozof ve ilâhiyatçıdır. Kinani ise, nesir yazarı ve kelamcıdır. En bilinen bir başka Mutezile taraftarı Kindi’dir. Kindi, Mutezile kelâmından felsefeye geçişi sağlamıştır denilebilir. Yöneticilik yapmış bir ailenin çocuğudur. Abbasi halifeleri Memun, Mutasım ve Vasık’tan destek görmüştür. Devletteki görevleri sırasında Antik Helen ve Süryani eserlerin tercümelerini düzene sokmuştur. Bu görevi dolayısıyla matematik bilgisini geliştirmiş ve müziğe de ilgi duymuştur.
Kindi, diğer Mutezile üyeleriyle birlikte, Halife Mütevekkil döneminde, 847 den sonra saraydan kovulmuştur. Kindi’nin kendi özel kütüphanesine, yukarıda bahsettiğimiz aynı dönemin diğer âlimlerinden iki kardeşin şikâyeti üzerine el konulmuştur. Ancak Kindi, zorlu bir matematik problemini çözmeyi başardığı için, kütüphanesi kendisine geri verilmiştir. Fakat saraya geri alınmamıştır. Bu olaydan sonra Kindi yalnızlığa çekilmiştir ve kaç yıl daha yaşadığı hususunda çelişkili bilgiler vardır. Saraydan ayrıldıktan sonraki dönemine ait bir eserinin olmadığı düşünülmektedir.
Bu olaydan anlaşılan o ki, dönemin matematik ve astronomi âlimlerinin tanınmışlarından olan iki kardeşin, dine aykırı buldukları bazı fikirlerinden dolayı Kindi’yi şikâyet etmeleri, Mutezile ekibinden olmadıklarını göstermektedir. Kindi’nin, bir matematik problemini çözmesi sonucunda affedilmesi, matematikçi iki kardeşin, Kindi’yi kıskançlıkla şikâyet etmediklerinin bir göstergesidir.
Diğer yandan, Kindi’nin felsefi bilgileri, kendisinden daha sonra yaşamış önemli bilginlerden Farabi ve İbni Sina tarafından kabul görmemiştir. Bilindiği gibi, bu iki büyük âlim, İmam Gazali tarafında zındıklıkla suçlanacak kadar, reyci bilinen şahıslardır. Akıl yürütme ve kıyas yöntemini kullanan bu âlimler, Kindi’yi eleştiriyorlarsa, Mutezilenin reyci olmadığı anlamı çıkar. Ayrıca, Kindi’yi şikâyet eden bilim insanı iki kardeşin, şikâyetlerinde haklı oldukları anlamı da çıkar.
9uncu yüz yılın önemli bir başka âlimi Harizmi’dir. Matematik, astronomi ve coğrafya alanında çalışmalar yapmıştır. Matematiğin bir kolu olan Cebir’in kurucusu olarak bilinir. Harizmi’nin hayatının ilk devresindeki bilgiler net değildir. Bugünkü Özbekistan’ın Harizm bölgesinde Hive’de doğduğu ve başlarda Zerdüşt olduğu düşünülmektedir. Eserlerinin birçoğunu Halife Memun döneminde vermiştir. Bunun sebebi, Memun’un, Harizmi’nin ününü duyunca saraya davet ederek, onu saray kütüphanesinde görevlendirmesidir.
Demek ki Harizmi, Mutezile ekibinin yönetici olmasından önce ilmi kabiliyetini ispat ettiği için, Halife Memun tarafından Bağdat’a davet edilmiştir. Saraydaki hayatıyla ilgili bilgilerde, saraydaki Mutezile ekibiyle irtibatından bahsedilmemektedir. Bu durumda Harizmi’nin, Mutezile ekibiyle bağlantısı olduğundan dolayı ilimde ilerleme kaydettiğini söylemek zordur.
9uncu yüz yılın ikinci yarısından sonra gelen Abbasi halifeleri, Mutezile taraftarlarını neredeyse yok edecek kadar sert tedbirler almışlardır. Öldürülmelerinin caiz olduğu fetvası verilmiştir. Yani Mutezilenin izleri silinmiştir. En azından, kimse açıktan Mutezileyi savunamamıştır. Bu sebeple, 10nuncu ve 11inci yüz yıldaki âlimlerin, Mutezile ile ilgilerinin olmadığını var saydığımızdan, bahsetmeyeceğiz. Ancak 10nuncu asırdan itibaren ilmi çalışmalar yapan âlimlerin birçoğunun, İmamı Azam Ebu Hanife’nin yorumlarına ve fikrine yakın insanlar olduğu anlaşılmaktadır.