SULTAN II. MAHMUT’UN YAPISI VE YAŞADIKLARI
Sultan II. Mahmut konusunu, bu sitede Mart 2018 yılında yayınladığımız, “Kanuni’den Sonraki En Faydalı Padişah, II. Mahmut” başlıklı yazımızla sizlerle paylaşmıştık.
Fakat Türk Tarih Kurumunun, Ahmet Yüksel’e hazırlattığı ve 2026 başlarında yayınlanan “II. Mahmud” kitabını okuyunca, padişahın mücadelesinin ciddiyetini yeterince yansıtamadığımı anladım. Bu sebeple, bu makalemizde konuya farklı bir açıdan yaklaşarak, padişahın sıkıntılarını, yaşadıklarını, mücadelelerini, Ahmet Yüksel’in, tarafsız bir bakış açısıyla yazdığına inandığım kitabından faydalanarak aktarmaya çalışacağım.
Sultan küçüklüğünde çiçek hastalığını ağır bir şekilde geçirir. Vücudu güçsüz kalır. Hayatının sonrasında da, belki de bu güçsüz yapısı dolayısıyla, hastalıklarla sürekli mücadele etmiştir. Son dönemlerinde muhtemelen içkiyi fazla içmesi de, rahatsızlıklarını tetiklemiştir.
Bilindiği gibi II. Mahmut (belki de Allah’ın dilemesiyle) ölümden kıl payı kurtularak padişah olmuştu. Bu sırada gelişen olaylar, Yeniçerileri, hem padişaha hem de halka karşı güçlendirmişti. Padişah, Yeniçerilerin elinde tutsak konumuna düşmüştü. Peki, nasıl oldu da, henüz 23 yaşında çok müşkül şartlarda sultan olduğu halde, 18 yıl sonra Yeniçeri Ocağını ortadan kaldırabildi?
Akla ilk gelen fikir, eski padişah III. Selim’in yarenlerinin ve yenilik taraftarı yöneticilerinin, kendisine yardım ettiğidir. Lâkin hiç de böyle olmamış. Bunu, III. Selim’in kurduğu Nizam-ı Cedid için fetva veren ve yenilikçi bilinen Şeyhülislâm Salihzade ve Kaymakam Memiş Paşaya, II. Mahmut’un karaladığı şu yazısından anlıyoruz:
“Tahta çıktığımdan beri bir dakika rahatım yoktur. Bazı konularda bana yardım etmiyorsunuz. Beni yapayalnız bıraktınız. Bazı hususlarda beni ihtar etmeniz gerekir. Ben daha dün bir kuş gibi kafesten çıktım. Aklım erdiğince çabalıyorum. Lâkin siz bana yardım etmiyorsunuz. Peygamber için dahi, Cebrail çalışırdı. Bense pek yalnız kaldım…”
Şimdi, I. Dünya Savaşının yedi cephede yaşanan olaylarını, Çanakkale Müdafaasını, Cumhuriyetin kuruluşuna giden Türklerin Yeniden Diriliş Mücadelelerini düşünelim. Eğer halkından askerine, komutanlarından fikir adamlarına kadar büyük çoğunluk, birlikte en zorlu mücadeleleri göğüslemeselerdi ne olurdu? Bu mücadeleler başarılabilir ve yeni bir devlet kurulabilir miydi? “Bahsettiğimiz bu son dönemin dış şartları, Sultan Mahmut devrindekilere göre daha zorluydu” diyorsanız, makalemizin tamamını okuduktan sonra, lütfen bir daha düşününüz.
Sultan Mahmut, hem halkı hem de önderleri tarafından yalnız bırakılmıştı. Ama bu sıkıntıya ilaveten başka bir iç engel daha söz konusuydu. Ona karşı cephe almış, tek güç halinde kalmış Yeniçeriler ve dini ulema vardı. Savaşa gönderdiği Yeniçerilerin büyük çoğunluğu, cepheye varmadan firar ediyorlardı. Ama padişaha karşı tetikteydiler ve halka zorbalıklarını sürdürüyorlardı.
Peki, padişah bu kadar büyük zorlukları nasıl aşmıştır?
Öncelikle çok ketum olmuştur. Kimseye güvenemediği için devletin evraklarını bizzat kendisi okuyarak cevaplamış ve gereğini yapmıştır. Her evrakı bizzat incelemek gününün çoğunu alsa ve çok yorulsa bile, bu yöntemi mecburen uzun süre devam ettirmiştir.
Ayrıca, diğer işlerini de gizlilik içerisinde yürütmeye çalışmıştır. Bir yandan da, insan seçmeye gayret etmiştir. Kendisinin bizzat keşfederek İstanbul Şehremini (belediye başkanı) yaptığı İbrahim Efendi, gizli haberleştiği insanlardan biridir. İbrahim Efendiye ve vefatından sonra onun tavsiye ettiği Halet Efendiye güvenen Sultan, onlarla gizli bir haberleşme sistemi kurmuştur. Kullandıkları yöntemlerden birisi, bir bakkal aracılığıyla haberleşmedir. Sultan, cevaplanmasını istediği konuları bir kâğıda yazar. Tanınmayan bir elemanı kâğıdı alır, gider bir bakkala bırakır. Bakkala, diğer tarafın bilinmeyen bir adamı gelir, parolayı söyler o yazıyı alır. Sonra verilen cevap, aynı yoldan Sultana ulaşır.
Padişahın adam keşfetme hususundaki kabiliyeti için verilen örneklerden ikisi şöyledir. Mustafa Reşit Paşayı, henüz sadrazamlıkta bir kâtip iken keşfetmiştir. Cihan Seraskeri unvanına layık görülen Hasan Rıza Paşayı, henüz Mısır Çarşısında bir attar çırağı iken keşfetmiştir.
Peki, saray dışındaki bu insanları nasıl seçebilmiştir? II. Mahmut, IV. Murat gibi tebdil-i kıyafetle saray dışına çokça çıkmıştır. Ama bununla kalmamıştır. Pantolon ve setresiyle esnafı ve memleketin çeşitli şehirlerini dolaşmıştır. Bir kısmında tek başına yaptığı bu halk arasına karışmalarına, devlet ricali itiraz etmiştir. Çünkü Sultan, hayattaki tek Osmanoğludur. Eğer ona bir şey olursa, devletin durumu tehlikeye girecektir. Bilindiği gibi, kendisinden sonra gelen bütün padişahlar ve padişah olmayan, hattâ halen yaşayan bütün Osmanoğullarının ikinci soy atası, Sultan Mahmut’tur. Yani, II. Mahmut ve sonrasındaki devlete “Mahmutoğulları” denilecek durum oluşmuştur.
Hünkârın bir başka özelliği, kendisine karşı yanlış yapanları affetmesine rağmen, devlet yönetiminde kusur gösterenleri silmekte tereddüt etmemesidir. Nitekim yukarıda bahsettiğimiz ve çok güvendiği Halet Efendi’yi, Yeniçerileri ve Fenerli Rum Beylerini desteklediği için, silmekte tereddüt etmemiştir.
Kendisine “gâvur padişah” yaftası vurulan Sultan için, Ayasofya Cabisi (tahsildar) Ömer Efendi, Sultan Mahmut’un “veli, ermiş, keramet sahibi” olduğu rivayetlerinin halk arasında yaygınlaştığını söyler. Bu hususta birçok örnek verir. Bunlardan birisi, kuraklık görülen beldelere, II. Mahmut’un ziyaretinin ardından bol miktarda yağmur yağmış olması, onun kerameti olarak değerlendirilmiştir. Sultan’ın “veli” olarak düşünülmesinde muhtemelen, onun halk arasında korkusuzca dolaşmalarının, kimseye tepeden bakmamasının ve yaptığı güzel sohbetlerin de etkisi olmuştur. Çünkü Padişah, yaşadığı sıkıntılardan bunaldıkça, aklını yitirmemek ve insanların morallerini düzeltmek için, hem akşamları sarayda eğlenceler düzenlemiş, hem de içki içmiştir.
II. Mahmut’un, halkına ve insanlardaki devlet kavramına olan güvenini, çok güzel bir şekilde anlatan bir sözü vardır. 1830 yılında Fransa’nın Cezayir’i işgal etmesi üzerine, şöyle bir durum değerlendirme yapmıştır:
“Devletin birkaç zamandır başına gelen vukuatın onda biri başka bir devletin başına gelseydi, nizamları çoktan bozulurdu. Başkaları tarafından o devlete yardım edilse dahi, söz konusu bozukluğun kadim (eski) haline döndürülmesi için nice seneler geçmesi gerekirdi.”
Sultanın, dış siyaset konusunda da çok çırpındığını görüyoruz. Dönemin büyük devletlerinin hepsiyle güzel ilişkiler kurmak için gayret etti. Sonunda bu devletlerin hiçbirine güvenilmeyeceğine karar verdi. Bu kararı sonrasında, Sultan da diplomatik ilişkilerde, düşmanları gibi ikili oynamaya başladı.
Diplomasideki bu uygulamaları, devleti ayakta tutmaya yaradı. II. Mahmut döneminin toprak kayıpları, Rus ya da bir başka devletin işgaliyle olmadı. Fransız devriminin etkisiyle hızlanan ve dış devletlerce desteklenen Hıristiyan tebaadaki milliyetçilik akımlarının güçlenmesiyle oldu. Toprak kayıpları, onların devletten koparak bağımsızlıklarını almalarıyla yaşandı.
Şimdi, kısaca Sultan Mahmut dönemindeki olayları hatırlayalım.
Önce içerinin durumuna bakalım. Kendi başına buyruk olmaya başlamış ve devletten daha güçlü konuma gelmiş Ayanlar vardı. Nitekim Rusçuk Ayanı Alemdar Mustafa Paşa, şehzadeyi, tam Yeniçeriler öldürecekken kurtarıp, kendisini padişah yapmıştı. Bu özgüvenle, Padişah ile Ayanlar arasında yapılan ve “Osmanlı Magna Cartası” olarak bilinen Sened-i İttifak anlaşması bunun bir göstergesidir. Diğer yandan, Yeniçerilerin zorbalıklarını ve savaştan kaçmalarını hatırlayalım. Devleti veya dini değil, sadece kendi menfaatlerini düşünen ve soygunu Yeniçerilerle birlikte yapan dini ulemayı unutmayalım. Çok zor şartlar altında yaşayan ve cahil kalmış halk ise, ulemaya inanmaktadır. 1826’da Yeniçeri Ordusunun kaldırılmasıyla, ordusuz kalınmıştır. Diğer yandan, ilkokul bile yok sayılır. Lise ise hiç yoktur. Sultanın, sadece payitahtta mecbur yaptığı ilkokul öğretimi (sıbyan mektebi) ise, şimdiki gibi değildir. Sadece okuma yazma ve Kur’an ile İlmihal öğretilmektedir. Sonuçta, Sultan’a yardımcı olacak neredeyse hiçbir müessese ve Allah’ın kulu yok gibidir.
Dışarıda ve dış destekle içeride gelişen olaylar şöyledir. Gittikçe güçlenen Ruslarla yapılan uzun savaşlar. Fransızların, 1807’de Tilsit, 1808’de Erfurt’ta Ruslarla, Osmanlıyı paylaşma üzerine anlaşmaları. Fransızların, 1830’da Cezayir’i işgal etmeleri. İran’daki Türk Devletiyle savaşlar. Tepedelenli Ali Paşanın isyanı. Kavalalı Mehmet Ali Paşanın isyanı ve Kütahya’ya kadar ilerlemesi. Suud ailesi desteğindeki Vahhabilerin isyanları, Mekke ve Taif’i işgalleri. Sırp isyanları. Mora’da Yunan isyanı. Mora’daki Navarin limanında 1827’de; Ruslar, İngilizler ve Fransızların birleşerek, Osmanlı ve Mısır donanmasını yakmaları.
Görülüyor ki, Sultan Mahmut dışarıya karşı mücadelesini yaparken, bazen ordusu yoktu. Bazen donanması yoktu. Bazen de, her ikisi birden yoktu.
Tarihçi Kemal Beydilli’nin “Yeni Türkiye Cumhuriyetinin, II. Mahmut ile başlayan sürecin bir sonucu olduğu unutulmamalıdır” teşhisi doğrudur. Yani Sultan Mahmut, sadece vaziyeti idare etme veya en az toprak kaybetme mücadelesi vermemiştir. Kendinden sonrakilerin de ayrılmadan takip ettikleri ve halen geçerli olan bir yol çizme başarısını göstermiştir.
Şimdi kendimizi Sultan’ın yerine koyarak düşünelim. Böylesine kötü şartlarda mücadele eden Sultan için vakanüvis Lütfü Efendi’nin, “32 senelik saltanatı süresince, 30 saat durup dinlenememiş, huzur içerisinde bir günü gecesi olmamıştır denilse, yalan olmayacaktır” sözünü de dikkate alalım. Böyle bir mücadeleyi biz dâhil, çevremizdeki insanlardan kaç kişi verebilirdi? Kaç kişi başarabilirdi?
Yaşadıkları zorluklara rağmen, başarabildikleriyle mutlu olan Sultan, kendi eliyle yazdığı bir hat levhasında şöyle demektedir: “Beni, irade ve rızasına uygun işler yapmaya muvaffak eden Allah’tır.” Bütün olayları ve zorlukları dikkate alınca, Yüce Yaradan’ın yardımı olmadan bu başarıya ulaşmak pek mümkün görünmüyor. Demek ki, Sultan da bunun farkındadır.
Halk arasında, Sultan Mahmut’un şahsıyla adeta bütünleşmiş olan cömertliğini anlatan bir deyiş vardır: “Vermeyince Mabud, neylesin Sultan Mahmud”. Gelişmeleri okuyunca anlaşılıyor ki, bu söz, sanki, Sultan Mahmut’un yaşadıklarının, mücadelesinin, rahat yüzü görmeyen yaşamının bir tanımı gibidir.
Sultan II. Mahmut ve insanlığa fedakârca hizmet etmiş bütün insanlar için, tek olan Tanrı’mızdan rahmet diliyorum. Allah’ın dininin, Türklüğün ve dolayısıyla, İnsanlığın güzel geleceği uğruna halen fedakârca çabalayanların da, Allah yar ve yardımcıları olsun.