BUDİZM VE TEK TANRILI DİNLER 4

BUDİZM VE TEK TANRILI DİNLER 4

 

Siddarta Gautama, kendisini uyanmış olarak tanımlayarak, “uyanmış” anlamına gelen Budha unvanını kendine uygun görmüştür. Uyanmış bir şahıs olan Budha, uyanışın 7 merhalesini şöyle sıralar:

Farkındalık, muhasebe, kararlılık, vecd hali (kendinden geçme), dinginlik, yoğunlaşma, ağırbaşlılık.

Budha’nın bu öğretileri, tek Tanrılı dinlerden İslâmiyet’teki tasavvuf anlayışına benzemektedir. Tasavvufta da Allah’ın sevdiği kullar arasına girebilmek için geçilecek 7 merhale vardır. Bunlar şöyledir:

Nefsi emmare, nefsi levvame, nefsi mülhine, nefsi mutmaine, nefsi radiyye, nefsi marziyye ve nefsi kâmile.

Görüldüğü gibi, Budizm’deki ileri meditasyon ile tasavvuf arasında kuvvetli bir bağlantı vardır. Bu bağlantıyı ayrıntılı olarak araştıranların daha somut sonuçlara ulaşacağını düşünüyorum.

Budha, insanların kendilerini çok ciddiye almamalarını öğütler. Yüce Yaradan, bu konuyu farklı bir anlatımla kutsal kitabı Kur’an’da şöyle ifade eder: İsra Suresi 17/37: “Yeryüzünde kibir ve azametle yürüme! Çünkü sen asla yeri yaramazsın ve boyca da dağlara erişemezsin.” İlâhi kaynaklı din mensubu olmayan Atilla Han da, benzer şeyi şöyle ifade etmiştir: “Kendisini fazla önemseyen bir Hun, görüş derinliğini kaybeder.”

Budha, Nirvanaya ulaşabilmek için Sekizli Asil Yol tavsiye etmiştir. Önceki yazımızda saydığımız bu yolların birincisi, Doğru Bakıştır. Doğru Bakış, ıstırabı, ıstırabın sebeplerini nasıl durduracağımızı ve böylesi bir hayata nasıl yöneleceğimizi anlamaktır. Doğru Bakıştaki amaç, kendimize, başkalarına ve dünyaya verdiğimiz zararı azaltarak hayatı iyi yaşamaktır.

Tek Tanrılı dinlerin kutsal kitaplarında da, insanın kendisine, başkalarına ve yeryüzüne zarar vermemesi istenir. Böyle davranılırsa huzurlu bir yaşam sürülebileceği anlatılır.

Sekizli Asil Yolun ikincisi olan Doğru Davranışın temeli zarar vermeme üzerinedir. Çevreyle uyum içinde olunmalı, husumetle hareket edilmemelidir. Zararlı olduğu açıkça belli oldukları için kaçınılması gerekenler şunlardır:

Çalmak, can almak, kişiyi tabiatı ya da huzuru yıkıma uğratmak, fazla müsamaha etmektir.

Budizm’deki Doğru Davranış, cinsellikle ilgili sorumluluğu da kapsar. Eşini aldatmak ve zina yapmak yanlış davranışlar olarak değerlendirilir. Budizm’e göre cinsellik, yaratılıştan gelen ve insanın en çok zaaf gösterdiği bir husustur. Budha, insanları cinselliğin gücünü düşünmeye ve bu konuda hem kendiniz hem de başkaları için saygı ve sorumlulukla davranmaya davet eder.

Ayrıca, içkiyi ve keyif verici ilaçları, zararlı gidişatlar yolunda kullanmaktan uzak durmak da Doğru Davranışa dâhildir. Belki de uzak durma sözünden dolayı, Budizm’de sarhoşluk konusunda iki farklı görüş var.

Birinde, her türlü sarhoşluk verici madde, bir kadeh içki bile yasak. Hattâ bazı öğretilerde kafein ve tütün de yasakların içerisine alınmıştır.

Diğerinde, bir kadeh olarak belirtilmez. Sarhoşluğu tetikleyecek kendisini bozmaya sebep olacak derecede olan maddeyi bünyeye almak yasaktır. Çünkü eğer sarhoş olduysanız, meditasyon yapacak, yani derin düşünecek beceriyi göstermeniz zorlaşır.

Budizm, sarhoşluk verici besinler ve eğlence gibi konulardaki fikirleri şöyle açıklar: Asıl olan kurallara, sırf kurallara uymanın hatırına uymak olmamalıdır. Tüketimin bütün şekilleri konusunda farkındalığınızın olması esastır. Yani, yaptığınız tüketim sizi ıstıraba mı götürüyor, yoksa geçici bir rahatlık mı sağlıyor. Bunu anlamak önemlidir. Çünkü asıl olan, geçici rahatlamanın, sizi yeni yeni ıstırap bataklıklarına düşürdüğünü görme farkındalığıdır.

Yüce Yaradan’ın kitaplarından olan Kur’an’ı incelersek, içki, cinsellik gibi konularda da benzer öğütlerin sıkça yapıldığını görürüz. Burada dikkat çekeceğimiz bir husus, içki ile ilgili benzerliktir. Tek olan Tanrı, Kur’an’da, içkinin bazı faydaları olduğunu, zararlarının faydalarından çok olduğunu vurgular. Yani içki, geçici rahatlık sağlayabilir ama bu durum sonrasında yeni yeni ıstıraplar başlar. Yüce Yaradan’ın verdiği bu öğütlere uymayan insanların olması, tamamen insanların sorunudur. Nitekim cinsellik istismarını yapanların içerisinde, kendisinin din adına konuştuğunu söyleyen her guruptan bazı kişilerin de varlığı bir gerçektir.

Budha, Sekizli Asil Yolun üçüncüsü olan Doğru Konuşmayı anlayabilmek için, kaçınılması gereken davranışlardan başlanılmasını istemiştir. Bunlar:

Yalan söylemek, iftira atmak, lanetleyen kötü bir dil kullanmak, sert sözler söylemek, çok fazla konuşmak, dedikodu yapmak, nefret tohumu ekmektir.

Budha, yalan söyleme konusunun önemini bildiğinden öğretisinde şöyle demektedir: “Yalan söyleme, kimseyi kötüleme, hiçbir şekilde sahtekârlık yapma, ikiyüzlüce konuşma, yalanı teşvik ederek destekleme, bilgiyi yanlış sunma, haince dedikodu yapma. Hiç bir şartta veya olan olaylarda gerçeğe lakayt olma. Yaptığın her şeyde dosdoğru ol, çevrene sevgi ve iyilik getir.”

Bu konuyu araştıracaklar göreceklerdir ki, kaçınılması gereken bu davranışların ve yalanla ilgili hususların aynısı, tek olan Tanrı’nın kutsal kitaplarında da sıralanmıştır.

Budha, zenginlik konusunu, Sekizli Asil Yolun beşincisi olan Doğru Geçim Yolu içerisinde ele almıştır. Doğru Geçim Yolu, öncelikle, çalıştığın işe kötülük etmekten uzak durmayı gerektirir. Bu sebeple, Budist keşişler, mülkiyetlerden fedakârlık etmişlerdir. Böylece, kendiişlerine karşı saygılı olmayı ve kendiişlerine kötülük etmemeyi amaçlamışlardır.

Ancak, keşişlerin amaçları, her şeyden elini eteğini çekmek anlamında görülmemelidir. Onların yoksulluk yemini etmelerinin sebebi, mülkiyete bağlanma haline daha fazla kapılmamak içindir. Yoksa servet edinmeyi yasaklayan net bir kural yoktur.  Burada anlatılmak istenilen, maddi varlıklarla kurulan ilişkinin niteliği hususudur. Eğer maddi varlıklara bağlanmamışsanız, onlar sizi değil, siz maddi varlıkları yönetirsiniz. Böyle bir anlayışta iseniz, zengin olmanızda bir sorun yoktur.

Aksine Budha’ya göre, eğer sahip olduğunuz maddi varlıklar, sizin cömertlik vasıtasıyla başkalarına yardım etmenize vesile oluyorsa, bu durum istenilen bir ortamdır. Çünkü Budha’ya göre, verici olmak yani cömertlik, insanda bir fedakârlık hissi oluşturur. Bu fedakârlık hissi de, insandaki açgözlülük yangınının panzehridir. Böylece kişinin bencillik duygusunu aşmasına, nefsini yenmesine yardım eder.

Budha, Doğru Geçim Yolunu anlatırken başka örnekler de verir. Örneğin, sofranıza koyduğunuz ve yediğiniz yemeği, başka insanlara zarar vererek mi koyduğunuza karar vermenizi ister. Sizi, onurlu ve şerefli bir hayat yaşamaya davet eder.

Konuya bu açıdan bakılınca Doğru Geçim Yolu, insanlardan mesleğini bile sorgulamalarını ister. Çünkü bazı meslekler, Budha’nın Doğru Geçim Yolu yöntemiyle ters düşer.

Budha’nın anlattığı Doğru Geçim Yolunda bahsettiği zenginlik, cömertlik ve yediklerinin kaynağını araştırma hususu, Kur’an’daki bazı ayetlerde de aynı şekilde ele alınır.

Savaş hususunda Budha, hiçbir savaşın adil olmadığını düşünür.

Yüce Yaradan da, sizlere saldırılması, güçsüz ve mazlum insanların ezilmesi, insanların yurtlarından sürülmeleri gibi, insanların huzurlarını bozmaya yönelik şartlar oluştuğunda cihad izni ve emri vermiştir. Bunların dışındaki savaşları uygun bulmamıştır.

Tek olan Tanrı’nın savaş konusundaki anlatımıyla Budha’nın fikrinin çeliştiğini söylemek zordur. Çünkü Budha’nın, Yüce Yaradan’ın savaş için izin verdiği şartlar konusundaki fikrini –en azından ben- bilmiyorum. Diğer bir anlatımla, yurtlarından çıkarılan insanların veya tek umudu düzgün insanlar olan mazlumların haklarını korumak durumunda olanların, insanlığın huzurunu bozanlara karşı sessiz kalmaları, hiç çaba sarf etmeden kurban olmayı veya zulmü kabul etmelerini istediğine dair bir sözü olduğunu bilmiyoruz.

Yukarıdaki birçok konuda, Yüce Yaradan’ın kutsal kitaplarından alıntılar yapmadık. Ayrıntılı örnekler vermeden, benzer ifadelerin çok sık olduğundan bahsetmekle yetindik. Çünkü yukarıda bahsedilen konuların birçoğuyla ilgili, bu sitede yayınladığımız yazılarımızda ayrıntılı olarak Kur’an ayetlerinden örnekler vermiştik. Bahsedilen konuların bazılarıyla ilgili olarak, Hinduculuğun kitabı sayılan Vedalardan ve Upanişadlardan da bazı makalelerimizde örnekler vermiştik.

Sosyal kategorisine gönderildi | BUDİZM VE TEK TANRILI DİNLER 4 için yorumlar kapalı

BUDİZM VE TEK TANRILI DİNLER 3

BUDİZM VE TEK TANRILI DİNLER 3

 

Japon Budist başrahiplerden Dainin Katagiri diyor ki; “Buda’ya sığınırız, çünkü Buda, bizim büyük öğretmenimizdir. Dharma’ya (yasaya) sığınırız, çünkü o bizim ilacımızdır…Buda’nın topluluğuna Sangha’ya sığınırız, çünkü orada mükemmel dostlar vardır…” (Not: Türkçedeki yanlış anlamadan dolayı bundan sonra Budha olarak yazılacaktır.)

Yukarıdaki sözler, tek Tanrılı dinlerde şöyle sıralanabilir. Tek olan Tanrı’ya sığınırız, çünkü o bizim yaratıcımız ve merhamet edenimizdir. Peygamberlerine sığınırız, çünkü onlar bizim büyük öğretmenimizdir. Yüce Yaradan tarafından indirildiğine inandığımız kitabına sığınırız, çünkü o, bizim ilacımızdır. Yüce Yaradan’ın yolunda kalpten gelen bir inanışla yürüyenlere inanırız, çünkü onlar bizim kardeşlerimizdir ve orada mükemmel dostlar vardır.

Takdir edileceği gibi, insanların kendilerini iyileştirecek bazı acı ilaçları kendiliklerinden içmeleri zordur. Çevrelerinden destek beklerler. İşte, nefsine yenilme ihtimaline karşı da, bir insana bu desteği kendisi gibi düzgün anlayışta olan insanlar verebilir. Sangha veya Yüce Yaradan’ın yolunda yürüyen topluluklarla birlikte olmak bu açıdan çok önemlidir. Din tüccarlarıyla, duygu sömürücüleriyle ve nefsinin esiri olmuşlarla birlikte yaşayanlar, kendileri düzgün bile olsalar, her an egolarına yenilebilirler.

Budha, kendini geliştirebilmek ve kafasındaki sorulara cevap bulabilmek için meditasyonlar yapıyordu. Uyanışa ulaşabilmek için yaptığı bu derin düşünüşlerinde, karşısına çıkan “Mara” adlı bir karakter vardır. Arnie Kozak’a göre Mara, Budha’nın baş hasmıydı. Mara, arzuya, sıra sıra dizilmiş güzel kadınlara ve Siddarta’yı yolundan alıkoymaya çalışan cezbedici görünümlerle bir metafor olarak kabul edilebilir.

Budizm’deki bu Mara karakteri, tek Tanrılı dinlerdeki şeytan ile çok benzer. Her ikisi de insana cezbedici ortamlardan bahseder. Ama bu ortama uyması için insanı zorlamaz. İnsana sadece nefsinin arzu edeceği şeylerden bahseder.

Budha, Mara’yı, meditasyonuna devam ederek yenmeye çalıştı. Budha, Mara’nın ona verdiği vesveselerin yani güzel arzuların da geçici olduğunu, gerçek olmadığını, dolayısıyla bağlanmaya değer olmadığını düşündü. Böylece Mara’yı yendi. Her türlü hile hurdayı deneyen Mara, pes edip gitti.

Tek Tanrılı dinlerdeki, diğer bir anlatımla Yüce Yaradan’a teslim olmak anlamındaki İslâm’daki kavramıyla şeytanın insana verdiği güzel arzuların geçici olduğu, gerçek olmadığı, kutsal kitaplarda bize bildirilmektedir. (Nisa Suresi 4/120) Bu sebeple, Yüce Yaradan sık sık, “şeytan sizin düşmanınızdır, ona bağlanmayın” diye uyarır.

Budha’ya göre, ıstırap, hoşnutsuzluk veya gerginlik (stres) insanın her anını zehirler. Istırabın sebebi, istekler yani arzulardır. İnsanın çektiği acıların çoğunun sebebi, yine kendisidir. Bu ortam bir karmaşadır. Bu karmaşanın ötesinde bir yer vardır ve o yer, Nirvana’dır.

Nirvana, kelime anlamı olarak, ateşin soğuyarak sönmesi, sönmek anlamındadır. Budha’nın, “üç ateş” dediği hırs, nefret ve hezeyana olan bağlılığın sönmesidir. Şiddetle duyulan arzuları reddederek ondan vazgeçiştir. İsteklerden özgürleşmek ve ona bağlılığı sonlandırmaktır.

Budha’ya göre, hayata arzu yerine bilgelikle yaklaştığımızda, keder sona erebilir.

Yüce Yaradan da, insanları düşünmeye, akıl erdirmeye davet etmektedir.

Budha’ya göre, arzuyu yenmek için bilgelikle yaklaşabilmenin yolu, meditasyondur. Bu farkındalığa meditasyon olmadan erişmek zordur.

Tek olan Tanrı’nın insanlardan yapmalarını istediği ibadetlerin bir amacı da, meditasyondur.

Namaz, her gün belli sürelerde yapılan bir meditasyondur. Ancak, namazı, sadece idman yapar gibi kılmak ile Budha’nın tavsiye ettiği meditasyonu, yalnızca, sakince oturmak olarak görmek arasında bir fark yoktur. Dolayısıyla, dosdoğru kılınacak namazlar, insanı her gün meditasyon ortamıyla bağlantılı tutar. Böylece üç ateş denilen hırs, nefret ve hezeyanı söndürmemize yardımcı olur.

Tek olan Tanrı’nın öğütlediği ibadetlerden olan oruç da, üç ateşi söndürmeye yönelik bir başka meditasyondur.

Yüce Yaradan’ın insanlara bahsettiği Cennet ile Budha’nın söylediği Nirvana kavramı birbirine benzer. Her ikisine de ulaşmak zordur.

Budha, Nirvana’ya erişmenin ancak Sekizli Asil Yol sayesinde olabileceğini vurgular. Bunlar; doğru bakış, doğru karar, doğru konuşma, doğru davranış, doğru geçim yolu, doğru çaba, doğru farkındalık ve doğru meditasyondur. Buradaki doğru kelimesi, uygun olan anlamında düşünülebilir. Dolayısıyla, doğru yerine bilgece terimi kullanılabilir.

Tek olan Tanrı ise, Cennete ulaşmanın yolunu, önce Kendisine inanma, inandıktan sonra güzel işler yapma olarak belirtir. (Bakara Suresi 2/82) Görüldüğü gibi Cennete ulaşmak, Nirvana’ya erişmekten daha kolay bile olabilir.

Budha, Nirvana’ya ulaşmayı, ruh sağlığına kavuşma olarak görür. Cennete ulaşmak da, ruh sağlığına kavuşmak demektir. Çünkü güzel işler yapanlar, aynı zamanda ruhen yükselirler. Dolayısıyla, ruh sağlığına bu dünyada yaşarken de kavuşurlar ve Cennette de, hiç kaybetme ihtimali olmadan devam ettirirler.

Birbirine benzeyen Nirvana ve Cennet kavramlarından, Cennet anlayışı, Nirvana’ya ulaşmaya göre daha avantajlıdır. Çünkü Yüce Yaradan’ın, güzel işler yapmakla ilgili tavsiyelerini uygulayan bir insan, sadece ruh sağlığına kavuşmakla kalmaz. Ruh sağlığını uzun süre koruyabilmesine yardımcı olacak olan ilâhi bir desteğe mazhar olur. Ayrıca, ruhen yükselen bu insan, öldükten sonraki dirilişinde Cennete gitme ihtimalini artırmak amacıyla, meditasyon çabasını sürekli hale getirir. İbadetlerini bilgece bir üslupla huşu içerisinde yapmaya çabalar. İnanarak yaptığı bu ibadetler (meditasyonlar) onu kötülüklerden alıkoyar.

Dolayısıyla, inançlı bir mümin, inançlı bir Budist’e göre ruh sağlığına ulaşma ve bu sağlığını koruma açısından yapacakları meditasyonlarda, daha avantajlıdır.

Yüce Yaradan’a inanan bir müminin, bir Budist’e göre en önemli avantajı, öldükten sonra ortaya çıkar. Güzel işler yapmış imanlı bir müminin, Cennete girmesi ihtimali çok kuvvetlidir. Ama tek olan Tanrı’ya inanmamakla kalmayıp, Yüce Yaradan’ı reddeden bir Budist’in, Cennete girmesi ihtimali, bizim kutsal kitaplardan anladığımıza göre, yok denecek kadar azdır. Ancak her konuda olduğu gibi bu hususta da tek karar mercii, Yüce Yaradan’dır. Diğer taraftan, her Budist’in, Tanrı’yı inkâr ettiği de söylenemez.

Budha’nın çok zorlu olan Sekizli Asil Yolunu uygulamayı başarmış bir insanın, kendisini ve var olan her şeyi yaratmış olan Tanrı’yı reddettiği için Cennetten mahrum kalması, hiç arzu edilmeyecek bir durumdur. Fakat madalyonun öbür yüzünden bakılınca, Buda’nın Dharma’daki öğütlerini uygulayan inançlı bir Budist’in, Cennete girmek için atacağı adım çok kolaydır. Kendi varoluşunu, çevresindeki tabiat olaylarını ve evreni incelemesi yeterlidir. Zaten araştırmacı bir ruha sahip olan Budist insanlar, düşünerek inceledikçe, Tanrı’nın varlığını şahit olacak derecede kavrayacaklardır.

Sosyal kategorisine gönderildi | BUDİZM VE TEK TANRILI DİNLER 3 için yorumlar kapalı

İSTİŞARELER

İSTİŞARELER

 

(NOT: Bu yazı Eylül 2013 tarihinde bu sitede yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen tekrar veriyoruz.)

Tarih bize istişarelerin önemini hep göstermiştir. Yüce Yaradan da, Kuran’ı Kerim’inde, Al-i İmran Suresi 159. ayetinde bu konuya değinmiştir. Hz. Muhammed’e önemli konularda sahabelerine danışmasını, bir karar alındımı da, Allah’a sığınıp uygulamasını buyurmuştur.

Peygamberimiz de bu buyruğa uymuştur. Nitekim Bedir Savaşında kendisinin seçtiği konaklama ve düşmanı karşılama yerini, El Hübab bin el Münzir’in fikirlerine uyarak değiştirmiştir.

Benzer şekilde Uhud Savaşı öncesinde de istişare etmiştir. Hz. Muhammed, düşmanı Medine’de karşılamanın daha uygun olacağını düşünmüştür. Ama toplantının kararı Medine’den çıkarak Uhud civarında karşılanması şeklinde olmuştur. Peygamberimiz de bazı sahabelerin son ana kadar itirazlarına rağmen, alınan karara uymuştur.

Hendek Savaşı öncesinde de şurayı toplamıştır. Sahabeden Salman-ı Farisi’nin tavsiyeleri benimsenmiş ve uygulanmıştır.

Ama her zaman alınan kararlara uyduğu da söylenemez. Peygamberimiz alınan kararın, vicdanların sesine uymadığı durumlarda insanları uyarmıştır.

Nitekim hurma ağacı hikâyesi buna örnektir. Sahabeden Ebu Lübabe, Hz. Muhammed’in sevdiği bir insandı. Bedir Savaşına giderken onu Medine’nin yönetimiyle görevlendirmişti. Fakat bir gün yetim bir genç peygamberimize gelerek, Ebu Lübabe’nin meyvesini topladığı hurma ağacının kendisine ait olduğunu iddia etmiştir.

Peygamberimiz hemen bir heyet kurarak durumu araştırtmış, sonunda gencin iddiasının yanlış olduğu anlaşılmıştır. Böylece, hukuki olarak hurma ağacının Ebu Lübabe’ye ait olduğu tescil edilmiştir.

Ancak Hz. Muhammed, bu ağaca yetim gencin daha çok ihtiyacı olduğunu ve sahabesinin ağacı ona bağışlamasını istemiştir. Ebu Lübabe, adaletin tescil edildiğini, mülkün kendisine ait olduğunu, herkesin karara uyması gerektiğinde ısrar etmiştir.

Hâlbuki Ebu Lübabe’nin eksik anladığı bir husus vardır. İnsanlığın güzel geleceği için, sadece hukuki adalet yetersizdir. Vicdan adaletinin tesis edilmediği yerde tam adaletten bahsedilemez.

Fakat sahabe kararından dönmemiştir. Bunun üzerine bir başka sahabe, Ebu Lübabe’den o ağacı bir bahçe karşılığında satın almış, sonrasında yetim gence hediye etmiştir.

Hz. Muhammed sonuca sevinmiş ama Ebu Lübabe’ye de gücenmemiştir. Hatta Kurayzaoğulları’na teslim şartlarını iletme görevini ona vermiştir. Bir süre sonra gelişen olaylar karşısında hatasını anlayan Ebu Lübabe, kendini affettirmek için altı gün bir ağaca kendini bağlamıştır.

Sonunda affedilen sahabenin bağlarını Peygamberimiz bizzat çözmüştür. Bu olaydan diğer sahabeler de dersler çıkarmışlardır. Önceki toplantılarda alınan kararların uygulanmalarının, her kararın adil ve gönül rahatlığıyla uygulanabilir manasına gelmeyeceğini anlamışlardır.

Daha sonra katıldıkları istişari toplantılarda; sadece hukuki adalet kavramı değil, vicdani adalet kavramına da uyacak kararlar almaya gayret etmişlerdir. Böylece manevi gelişimlerini yükseltmişler ve dünyaya örnek güzel olmuşlardır.

Sosyal kategorisine gönderildi | İSTİŞARELER için yorumlar kapalı

ALLAH’IN ADİLLİĞİ ÜZERİNE

ALLAH’IN ADİLLİĞİ ÜZERİNE

 

Biz insanların, ben dâhil, haksızlık yapmaya meylimiz vardır. Nefis sahibi olduğumuzdan, bazen nefsimizin istekleri doğrultusunda ve düşünmeden karar alırız. Arzu ettiğimiz bir şeye sahip olabilmek amacıyla, başkasına haksızlık etmekten çekinmediğimiz zamanlar olur. Haksızlık yapmamızın temel sebebi, elimizdekilerden daha fazlasına sahip olma isteği ve daha çok kazanma hırsımızdır. Arzularımızın sınırı genişledikçe, haksızlıklarımızın da sınırı genişlemektedir.

Biz insanlar bu yapıda iken, tek olan Tanrı’nın haksızlık yapıp yapmadığı hususundaki durumu hakkında fikir yürütebilmemiz için, kendimize bazı sorular soralım. Yüce Yaradan’ın, herhangi bir şeye ihtiyacı var mıdır? Diyelim ki, Allah, yeni bir şeylere daha sahip olmak istedi. Bu durumda söyleyeceği tek kelime, kutsal kitabındaki ifadesine göre, “ol” demek olacaktır. Peki, bu ifadelere ne kadar güvenebiliriz diyenler için, bilim insanlarının çalışmalarına bakalım. Son dönemlerde evrenin yaratılması üzerine teoriler oluşturan bilim insanları, bu sözü doğrulayan “Bing Bang” yani “büyük patlama” teorisini deneylerle doğrulamaya çalışmaktadırlar. Bu deneyler sonucunda “Bing Bang” kuramı, günümüz fizikçilerinin çoğunluğu tarafından kabul edilmektedir.

Büyük Patlama ifadesinin maksadı, bir bombanın patlaması gibi algılanmamalıdır. Olay kâinatın herhangi bir yerinde değil, zamanda bir anda olmuştur. Bu olay, evrenin oluşmasının başlangıcı olarak görülmektedir. Bu teori, evrenin, protondan bile küçük bir parça ile başladığını söyler. İlk oluşumun, saniyenin katrilyonlarda biri kadar kısa bir sürede meydana geldiğini kabul eder. Bu ilk genişlemeden itibaren oluşmaya başlayan sonsuz yoğunluktaki tek parçanın, sürekli genişlediğini ve halen genişlemeye devam etmekte olduğunu vurgular. Ancak bu genişlemenin, uzayın içerisinde olup olmadığını henüz tam bilememekteyiz. Zaten zaman kavramı ve zamanın izafiliği konusunda da henüz bilemediğimiz hususlar olduğundan, gerçeğe ulaşmamız şu an mümkün değildir. Ancak, Bing Bang teorisinde anlatılanlara, yokluktan varlığa geçiş olarak bakabiliriz. Ayrıca, Yüce Yaradan’ın “ol” emri sonucunda, anında bir şeylerin meydana geldiğinin doğru olduğunu düşünebiliriz.

Yüce Yaradan’ın, oluşturmak istediği herhangi bir ortam veya madde için, sadece “ol” demesi yettiğine göre, yarattığı mahlûklardan hiçbirine ve onların hiçbir şeyine ihtiyacı yok demektir. Yazımızın başlangıcında, haksızlık yapmanın en önemli sebebinin, daha çok şeye sahip olma hırsının olduğunu belirttik. Peki, yarattığı hiçbir şeye ihtiyacı olmayan ve istediğini anında yaratabilen bir yaratıcı, neden daha çok şeye sahip olmak amacıyla, yarattıklarına haksızlık yapsın ki?

İnsanlardan bazıları, tek olan Tanrı’nın adını kullanarak, diğer insanlara ve tabiata haksızlık yapabilirler. Peki, insanların, Yüce Yaradan’a rüşvet vererek herhangi birine haksızlık yaptırmaları mümkün müdür? Bırakalım başka birisine haksızlık yaptırmayı, kendimize yapılacak azabı, üzerimizden kaldırması için, Yüce Yaradan’a rüşvet verebilir miyiz?

Bütün insanlar birleşip, dünyadaki bütün zenginlikleri versek bu mümkün mü? Bütün evren dikkate alındığında, okyanusta bir damla kadar bile yer kaplamayan dünyayı rüşvet olarak teklif etmemiz, kâinatın tamamının sahibi olan Yüce Yaradan nezdinde nasıl bir etki yapabilir? Bizim vereceğimiz rüşveti kabul etmesi için, makul bir sebep gösterebilir miyiz?

Rad Suresi 13/18: “Rablerinin emirlerine uyanlar için daha güzeli vardır. O’na itaat etmeyenler ise, yeryüzünde bulunan ne varsa hepsi kendilerinin olsa da, onu ve bir o kadarını bütünüyle kurtuluş fidyesi olarak verirlerdi. İşte onlar, hesabın kötüsü kendileri için olanlardır. Varacakları yer de cehennemdir. Orası da ne fena yataktır.”

İrdelememize bir başka açıdan devam edelim. Yüce Yaradan, zalimlik yapan bir topluluğu, diğer insanların haklarını yedikleri ve huzurlarını bozduğu için, cezalandıracağını ifade ediyor. Ve bu cezalandırma işlemleriyle ilgili olarak birçok örnek veriyor. Verilen bu örnekleri dikkatli irdelemeyenler, Yüce Yaradan’ın adil olmadığını iddia ederek şöyle diyorlar: “Zalimleri cezalandırırken, arada bazı inanan masumların da cezalandırabilir, bu durum haksızlık olmuyor mu?”  Yüce Yaradan, neden, zalimlerle birlikte, az sayıda da olsa, inanan insanları da cezalandırsın ki? Eğer bu cezalandırmayı yapanlar bizler yani insanlar olsaydık, böyle bir haksızlığı yapma ihtimalimiz kuvvetlidir. Hattâ, yaptığımız yanlışlığı da, “kurunun yanında yaş da yanar” diyerek savunmaya çalışabiliriz. Böyle davranmamızın bir sebebi, bizim cezalandırmalarımız sırasında, masumları ve inananları ayırt etmemiz çoğu zaman mümkün değildir. Biz, insanların içlerinden geçirdikleri düşüncelerini bilemeyiz. Bir şekilde bilmiş olsak bile, bazen onları, zalimlerin arasından ayırarak kurtarmamız mümkün olmayabilir.

Hâlbuki Yüce Yaradan için böyle bir zorluk yoktur. O, insanların kalplerinden geçen her şeyi bildiği gibi, melekleri ve diğer orduları vasıtasıyla, nokta atışı yaparak cezalandırabilir. Enfal Suresi 8/17: “(Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allah onları öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı. Mü’minleri, tarafından güzel bir imtihanla denemek için Allah öyle yaptı. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”

Veya zalimlerin arasında kalmış olan inanan bir insanı, Yüce Yaradan, nokta hedefle kurtarabilir. Nitekim Kur’an, peygamberlerine inananları “onları tarafımızdan bir rahmetle kurtardık, zalimleri ise helâk ettik” diyerek olaylar hakkında sıkça bilgi verir. Eğer, tek olan Tanrı, zalimlerin arasındaki bazı masumları kurtarmamışsa, onların bu dünyada daha fazla cefa çekmemeleri veya çevresindekilerin etkisiyle ileride yanlış yollara düşmemeleri için onlara rahmetiyle muamele edip yanına almış ve onları Cennetine kabul etmiş olabilir.

Bazı insanların aklına gelen bir başka husus, Yüce Yaradan’ın, kullarına zulmedip etmeyeceği konusudur. Bu durumu irdelemek için önce kendimizi düşünelim. Bizler, evlat sahibi olmayı, çocuklarımıza zulmetmek amacıyla mı isteriz? Daha başlangıçta, zulmetmek maksadıyla çocuk sahibi olmak isteyen bir annenin veya babanın var olabileceğini iddia edecek birisi var mıdır? Eğer biz insanlar, başlangıçta böyle bir amaca sahip değilsek, Yüce Yaradan’ın böyle yapacağını nasıl söyleyebiliriz?

Biz insanların, az sayıda da olsa bir kısmımız, evlatlarımızın bazılarına, ilerleyen zamanlarda zulmedebiliriz. Bazen bizim dediğimizi yapmadı diye, bazen bizi eleştirdi diyerek onlara kötü davranabiliriz. Ama acaba, Yüce Yaradan böyle durumlarda nasıl davranır? Bilindiği gibi, her dönemde insanların bir bölümü, Allah’ın varlığını inkâr etmişlerdir. Hattâ O’nun adı anılınca, en kötü sözleri sarf edenler bile olmuştur. Böyleleri günümüzde de mevcuttur. Bu yapıdaki insanların hayatlarını incelediğimizde, Yüce Yaradan’ın, onları nimetlerinden faydalandırmaya devam ettiğini görmekteyiz. Eğer, tek olan Tanrı, biz insanlar gibi davransaydı, böylelerine nimet vermeyi keserdi. Fakat Yüce Yaradan, inkârcıların da gerçeği görerek doğru yola gelmeleri için sabırla bekliyor. Onlara zenginlik, yani mal ve mülk vermeye devam ediyor. Hâlbuki insanların çoğu, kendisine böyle davranan evlatlarını aç bırakmakta beis görmez.

Peki, Kur’an’da bahsedilen bazı olaylarda zalimlerin helâk edilişi anlatıldığına göre, zalimlerin cezalandırılmaları, Yüce Yaradan’ın adil sıfatını zedeler mi? Bu soruya cevap verebilmemiz için, zalimlerin hangi durumlarda helâk edildiklerini irdelemeye çalışalım. Kur’an’a baktığımızda, en toplu helâk edilmenin Nuh Tufanı ile olduğu anlaşılıyor. Anlatılanlara göre Hz. Nuh, 900 yıl kavmini doğru yola gelmeleri için bıkmadan usanmadan uyarıyor. Kavminin çoğunluğu, zalimliklerine devam ediyor. Hz. Nuh’u yalanlayanlara karşı Yüce Yaradan’ın gösterdiği böylesine muazzam bir sabrı, hangimiz, hayatımızın ne kadarlık kesitinde gösterebiliriz?

Yüce Yaradan’ın insanları helâk ettiğini bahsettiği diğer olayların, bazı ortak özellikleri var. Zalimler, haksızlık yapmaya, insanları aldatmaya, onları ezmeye, onlara şantajlar yaparak veya baskı kurarak düzelmelerini önlemeye devam ediyorlar. Yani, insanlığın huzur bulmasının önüne geçmeye çalışıyorlar. Bu durumda Yüce Yaradan, masum insanların haklarını korumak ve insanlığın huzurunu sağlamak için, zalimleri cezalandırıyor.

Anlaşılan o ki, Yüce Yaradan, insanlara haksızlık yapmıyor. Biz, kendimize haksızlık yapıyoruz. Bilindiği gibi, insanın içerisinde iki kişilik bir aradadır. Yani bizim içimizde hem evliyalık hem de eşkıyalık vardır. Bu sitede yayınladığımız “İnsanın İçinde Hem Evliyalık Hem Eşkıyalık Vardır” başlıklı yazımızda, bu hususta geniş bilgi vermeye çalışmıştık. Olaya, bu makalemizin konusu açısından yaklaştığımızda, içimizdeki eşkıyalığın, yine içimizde olan evliyalığımızın hakkını yediğini gözlemliyoruz. Yani bir kimliğimiz, diğer kimliğimizin hakkını yiyor. İnsanlar; malının, mülkünün ve çocuklarının çokluğuyla övünüp kibirlenerek, nefsinin esiri olmaya başlıyor. Nefsine yenilince de, içindeki güzelliği öldürmeye çalışıyor. İçimizdeki evliyalık ölümcül hale gelince de, başkalarına zulmetmek kolaylaşıyor.

İnsanların haksızlık yapma ihtimallerini azaltan tek unsur, Yüce Yaradan’a kalpten bağlı olmaya uğraşmalarıdır. Tek olan Tanrı’sına teslim olmaya başlayan insan, O’nun sevgisini kazanabilmek için, çaba göstermeye başlar. Bu gayretleri, insanların, nefislerinin helâl olmayan aşırı isteklerine gem vurmaya başlamasına vesile olur.

Bizler, bu gayretlerimize rağmen, bazen haksızlık etmeye meyledebiliriz. Böyle durumlarda, ahiret hayatının sahnelerini gözümüzün önüne getirirsek, kendimize çeki düzen verme ihtimalimiz artar.

Yukarıda yaptığımız irdelemelerden çıkan sonuç, tek olan Tanrı’nın konumu gereği adil olduğu ve adil olmak isteyen insanların da, Yüce Yaradan’ın gösterdiği yolda yürümelerinin en önemli etken olduğudur.

YAŞAM kategorisine gönderildi | ALLAH’IN ADİLLİĞİ ÜZERİNE için yorumlar kapalı

İNSANLARA ÖZGÜRLÜK VERİLMESİ HUSUSU

İNSANLARA ÖZGÜRLÜK VERİLMESİ İNSAN İÇİN KÖTÜ MÜ OLMUŞTUR?

 

İbn Arabi’ye göre, Allah, insanları hür iradelerinde mecbur bırakmıştır. Arabi, kulluk ve ibadet görevini yerine getirmeyi, “asli” ve “arızi” şeklinde ikiye ayırmıştır. Asli olan, fıtrattan yani yapımızdan kaynaklanmaktadır. Arızi olan ise, peygamberleri aracılığıyla gönderdiği emirlerinden kaynaklanmaktadır. Asli yani fıtrattan gelen kulluk, irademiz dışındadır. Arızi olan kulluk ibadetini yerine getirebilmesi için ise, insana hür irade verilmiştir. Verilen bu irade, bu dünya hayatı için geçerlidir. Arabi’ye göre, ahirete varıp cennet veya cehenneme gidildiğinde, insanların hür iradeleri kaybolacak ve fıtratları gereği ibadet edeceklerdir. İşte bu sebeple Allah, insanların arızi itaatsizliklerini affedecektir. Çünkü Arabi’ye göre, bu dünyanın özrü, insanların hür seçimlerinde mecbur oldukları için kabul edilecek ve Allah, her şeyin son meselesini rahmete sevk edecektir.

Arabi bu sonuca, Araf Suresi 172inci ayetinin yorumunu kendisine göre yaparak ulaşmıştır. Arabi, bu ayeti yorumlarken, insanların bu dünyaya gelmeden önce Allah’ın huzurunda işittikleri “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?”  hitabına verdikleri “evet” cevabıyla, fıtratın oluştuğunu söylemiştir.

Arabi’nin yukarıdaki algılamalarıyla ilgili olarak birkaç söz söylenebilir. Birincisi, Araf Suresinin 172inci ayetinin yorumuyla ilgilidir. İslâm âlimlerinin çoğu da Arabi ile benzer tercümeyi yapmışlardır. Biz bu konudaki yorumumuzu, “Allah, İnsanı Kendi Nefsine Karşı Neden Şahit Tutuyor” başlıklı makalemizde aktarmıştık.   Ayetin gerçek söylemini, Yüce Yaradan bilir. Biz o yazımızda, her insanın yaptığı gibi, Allah’ın bize verdiği akıl ile fikir yürüterek şöyle demiştik:

“Yüce Yaradan, insana verdiği akla ilaveten, sahip olduğu akılla olayları inceledikten sonra karar alırken kullanması için kişiye vicdan da vermiştir. Vicdanını kullanarak aldığı kararları uygulayabilmesi için de, insana irade vermiştir.

Yani Allah, Kendisinin varlığını ispat edecek delillerini -az bir yapışkan sıvının milyonda biri kadar olan kısmından, her yönüyle mükemmel bir insan vücudunu, duygularını ve aklını yaratarak- insanların her birine sunmuş ve bu delilleri anlamalarını sağlayacak mekanizmaları da vermiştir. Geçmişte yaşamış insanlar için de, gelecekte var olacak insanlar için de, aynı deliller geçerlidir. Yüce Yaradan, delillere ilaveten, doğruyu yanlıştan, haklıyı haksızdan ayırt edebilmesi için gerekli vicdani kabiliyetleri de, insana vermiştir. Doğru olanı, hak olanı yapabilmemiz için de ayrıca irade vermiştir.

İşte Yüce Yaradan, insana verdiği bu özellikleri şahit tutmaktadır. Çünkü akıl baliğ olan her bir insan, tek olan Tanrı’nın verdiği donanım sayesinde Allah’ın delillerini görmüş, idrak etmiş, yaşamıştır.”

Dolayısıyla, Araf Suresinin 172inci ayetiyle ilgili olarak İbn Arabi ile farklı düşünüyoruz.  Arabi’nin yukarıda bahsettiğimiz savunması hakkında söylenebilecek ikincisi söz ise, ahiret hayatında insanların fıtratları gereği kulluk ibadetlerini yapacağı hususunda, Kur’an’da açık bir ifade olmadığından, gerçeği sadece Yüce Yaradan’ın bileceğidir. Bizim bu konularda fikir yürütmemiz yanlıştır. Bizim söyleyebileceğimiz söz, sadece, tek olan Tanrı’nın rahmetinin, her şeyi kuşattığı (Araf 156) olacaktır.

İbn Arabi’nin “Allah, insanları hür iradelerinde mecbur bırakmıştır” sözü mevcut durumu yansıtmaktadır. Ancak, İbn Arabi’nin, kişilere mecburi hür irade vermesi sebebiyle Yüce Yaradan’ın, cehennemdeki insanları da rahmetiyle kuşatacağı sonucunu çıkarması, bizim yani insanların karar verebileceği bir şey değildir. Bu karar tamamen Allah’a aittir. Nitekim Arabi de bu karara varırken, Kur’an ayetlerini, kendisine gösterilen rüyetler doğrultusunda yorumlamıştır. (Tasavvufta rüyet; Allah’ı, Hz. Peygamberi, melekleri, vefat etmiş velilerin ruhlarını görme anlamındadır.) Arabi, rüyetlerle sınırlı kalmamış, bu iddialarının, kendisinin ahirete götürüldüğünü ve orada bizzat gördüklerine dayandığını, Fütuhat-ı Mekkiye adlı eserinde (üçüncü cilt 431/32) ifade etmiştir. (Dünyadaki en önemli İbn Arabi uzmanlarından olan William C. Chittick’in aktardığına göre)

Cehennem hayatıyla ilgili bu karar hususu, makalemizin konusu olmadığından burada irdelemeyeceğiz. Belki daha sonra, Kur’an ayetlerini inceleyerek bu hususta da bazı fikirler yürütebiliriz.

Bu yazımızda sorgulamaya çalışacağımız husus, Yüce Yaradan’ın verdiği özgürlüğün insanlar açısından nasıl değerlendirildiğidir.

Tek olan Tanrı, insanlara özgürlük verirken, verdiği hür iradelerin imtihanını gerçekleştirmek için, insanlara hem nefis hem de çeşitli duygular vermiştir. Nefsimizin somut olan istekleri, bedenimizin ihtiyaçlarını karşılamaya yöneliktir. Soyut olan kısmı ise, ruhumuzun tatmini içindir.

Nefsimizin somut kısmı, yeme içme vb zevki ve şehvet duygusudur. Yeme ihtiyacı, sadece rutin bir karın doyurma mecburiyeti değildir. Yeme işlemi sırasında aldıkları güzel tatlar, insanlara zevk verir. Bu zevkleri tatmak istemeyen bir insan düşünülebilir mi?

Şehvet ise, insana yeme işleminden daha fazla zevk verir. Yeter ki, zorla yapmak mecburiyetinde kalınmasın. Burada da aynı soruyu soralım; “şehvet zevkini tatmak istemeyen kaç insan tanıyorsunuz?”.

Ruhumuzu tatmin etmek için verilen duygular; sevgi, merhamet, nefret, intikam gibi hislerdir. Şimdi kendimize bazı sorular soralım. Sevmenin ve sevilmenin zevkini, mutluluğunu tatmak istemeyen bir insan düşünülebilir mi? Merhamet etme ve merhamet edilme duygusuna, kim, keşke böyle bir duygu olmasaydı diyebilir? Yaşamı sırasında, “herhangi bir olay, davranış veya insan hakkında nefret etmek” durumunda kalmayan insan var mıdır? Nefret duygumuz olmasaydı, iyi ile kötüyü nasıl ayırt ederdik? Kendisine haksız bir şekilde zulmedilen insanlardan kaç tanesi intikam almak istemez? İntikam için yanıp tutuşurken, merhamet edip affetmenin huzurunu kim tatmış bir insan, yeniden aynı şeyi tatmak istemez?

Yukarıdaki soruların çok daha fazlasını okuyucularımın sorduklarını tahmin ediyorum. Bu nedenle daha fala bahsetmeyeceğiz. Bütün bu sorulardan anlaşılan o ki, nefsimizi tatmin ederken aldığımız hoşluklar bizi mutlu etmektedir. Ancak bu zevkleri, huzur ve güven içerisinde tatmamız için tek yol vardır. O da, Yüce Yaradan’ın gösterdiği helâl yoldur. Bu yolda yürümek aslında çok kolaydır. Tek şart vardır, kendine yapılmasını istemediğin şeyleri başkasına yapmadan, başkalarına zarar vermeden hayattan zevk almaktır.

Bazımız, bu zevk alma konusuna, temelden itiraz edebilir. İtirazcıların dayandığı husus, çok kısa olan bu dünya hayatında zevk aldığımız için, ebedi denilebilecek kadar uzun ahiret hayatımızda cezalandırılma ihtimalimizin kuvvetli olması durumudur. Bu sebeple, “bu hoşlukları tatmasaydık, ceza da almamış olurduk” diyebilirler. Böyle düşünenlerin dikkatinden kaçan bir husus var. İnsan, hem bu kısa dünyada zevk alabilir, hem de ahirette hoş bir yaşam sürebilir. Yeter ki, tek olan Tanrı’nın gösterdiği kolay yolda yürüsün ve hata yaptığında bile af dileyerek, dönüp geri düzgün yola girsin.

İnsanların ulaşabileceği bu çifte güzelliğe rağmen, melek özelliğinde yaratılmış olmayı insan olmaya yeğ tutanlara, Kur’an’dan bazı hatırlatmalar yapalım.

Kur’an’dan anladığımız kadarıyla, melekler özgür değildirler. Dolayısıyla nefis sahibi de değillerdir. Ancak, ayetlere bakılınca, meleklerin de duygu sahibi oldukları anlaşılmaktadır. Nefis sahibi olmadıklarından, Yüce Yaradan’ın emrinden dışarı çıkmazlar.

Bazı insanlar, “madem melekler her emre uyuyorlardı, şeytan neden itiraz etti” diye düşünebilir. Kur’an’daki ilgili ayetleri incelediğimizde, meleklerden olan şeytanın itirazının, Allah’ın emrine karşı çıkmak amacını gütmediğini, duygularına yenildiğini tahmin ediyoruz. Çünkü şeytan, insanların bilmediği şeyleri bildiğinden Allah’tan korkmaktadır. Nitekim Enfal Suresi 8/48’de bu durum şöyle tasvir edilmektedir: “Şeytan, onlara amellerini güzel gösterdiği zaman, “Bu gün insanlardan size galip gelecek yoktur, ben de size yardımcıyım.” demişti. Fakat iki tarafın karşı karşıya geldiği görününce arkasını dönüp kaçtı ve şöyle dedi: “Ben sizden kesinlikle uzağım. Ben sizin göremeyeceğiniz şeyler görüyorum ve ben Allah’tan korkarım. Ayrıca Allah’ın azabı çok çetindir.”

Muhtemeldir ki şeytan da, diğer melekler gibi, Yüce Yaradan’ın her emrini yerine getirip, Onu hamd ile tesbih edip takdis ederken, yeryüzünde bozgunculuk yapıp kan dökecek birilerini yaratmasını hayretle karşılamıştır (Bakara Suresi 30). Allah’ın, meleklerden Âdem’e saygı göstermelerini istediğinde, şeytan, bilmediği şeyler olduğunu dikkate almadan, kendisi Allah’ı hamd ile teşbih ederken, bozgunculuk yapıp kan döken birilerine saygı duymak istememiş, kibrine yenilmiş ve itiraz etmiştir (Bakara 34). Şeytan hususunda bu sitede “İslâm’da Şeytan Konusu”, “Şeytan, Hayatı Anlamlandıran Olgudur”, “Şeytanın Vesveselerinden Korunmanın Yolları” gibi başlıkları olan makaleler yayınladığımızdan burada ayrıntıya girmeyeceğiz.

Ancak, bu yazımızın konusuyla ilgili olarak söyleyeceğimiz şey, aslında bir melek olan şeytanın, somut nefsi istekleri olmamasına rağmen, duygu sahibi olduğu için yanlışa düşebildiğidir. Dolayısıyla, melek olsaydık cezalandırılmazdık diyemeyiz. Şeytan, melek olmasına rağmen cezalandırılmıştır.

O halde, Yüce Yaradan’ın, biz istemeden insanlara hür irade vermesi, insanlar için kötü bir şey değildir. Aksine, bu hür irade karşılığında verdiği; akıl, vicdan, irade gibi donanımlar ile zevkli tatlar ve duygular, insanların, sahip olmaktan kıvanç duyacakları vasıflardır. Bu özelliklerini helal yöntemlerle, başkalarına zarar vermeden değerlendiren bir insan, hem bu dünyada hem de ahiret hayatında çok hoş yaşama şansına sahip olur. Dolayısıyla, hem özgürlüğün tadını çıkarabilir, hem de iki cihanda da huzur içerisinde yaşayabilir.

YAŞAM kategorisine gönderildi | İNSANLARA ÖZGÜRLÜK VERİLMESİ HUSUSU için yorumlar kapalı

BUDİZM VE TEK TANRILI DİNLER 2

BUDİZM VE TEK TANRILI DİNLER 2

 

Birinci yazımızda Budizm’in din olmadığı, ancak doktrinden de ileri olduğunu ifade ederek, Tanrısı olmayan bir dini öğreti olarak tanımlamıştık. Bazı yazarlara göre Budizm, en ahlâki dini öğretidir. Onlara göre Budizm’in ahlâkının özü, “zarar vermeyeceksin” düsturudur.

Gerçekten de bu düstur çok güzeldir. Bir dini öğreti için gereklidir. Bu düsturu, “kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi, başkasına yapma” şeklinde ifade edersek, hata yapmış olmayız. Çünkü makul düşünen hiç bir insan, kendisine zarar vermek istemez. Kimse, bir kesici aleti, bir sebep yokken ve isteyerek kendisine batırıp yaralamak veya mecbur kalmadıkça baştan zarar edeceği işe bilerek girmez. Dolayısıyla, “kendisine zarar verilmesini istemeyen bir insan, başkasına zarar vermemeye çalışmalıdır” anlamına gelen bu düstur, hemen bütün semavi dinlerde tavsiye edilmiştir.

M.S. birinci yüz yılda yaşamış Yahudi bilgelerinden Hilel, ahlâk konusunda şöyle söylemiştir: “Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi, başkasına yapma. Bütün Tevrat’ın özü budur. Diğer her şey, açıklamalardan ibarettir.”

Hz. İsa’nın bu konuda kullandığı ifadeyi, Matta ve Luka İncilleri aynı şekilde kayda geçmişlerdir: “İnsanların size nasıl davranmalarını istiyorsanız, siz de onlara öyle davranın.”

Hz. Muhammed’in, bu hususla ilgili olarak üzerinde mutabakata varılan sözü şöyledir: “Başkasının ayıp ve kusurlarını söyleyeceğin zaman, derhal kendi kusurunu hatırla.”

Görüldüğü gibi, ilâhi dinlerin peygamberlerinin ifadeleri aynı temele dayanıyor. Yüce Yaradan da, kutsal kitaplarında benzer öğütleri veriyor.

Nisa Suresi 4/58: “Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor.”

4/135: “Nefsinizin arzusuna uyarak adaletten uzaklaşmayın.”

Maide Suresi 5/8: “Bir kavme olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevketmesin.”

Nahl Suresi 16/90: “Şüphesiz ki Allah, size adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara bakmayı emreder; hayâsızlıktan, fenalıktan ve azgınlıktan nehyeder. Öğüt almanız için size böyle öğüt verir.”

Başkasına zarar vermeyeceksin diyen Budizm’deki bir başka kural, cömertliktir (dana, yani bağış). Bilhassa keşişlere cömert davranarak yemek verilmesi öğütlenir. Buda’ya göre cömertliğin amacı, insanın kendi egosuna (nefsine) bağlanmasının üstesinden gelmektir. Çünkü verici olmak, fedakârlık hissi oluşturur ve açgözlülüğü önler. Bir diğer maksadı ise, keşişlere yardımcı olunarak, aidiyet hissinin yeşermesini sağlamaktır.

Budizm’deki cömertlik ilkesine sadece halkın değil, bazı tüccarların ve kralların da uyması, Budizm’in günümüze kadar gelmesinde etkili olmuştur.

Arnie Kozak’ın kitabında Profesör Trainor’dan aktardığına göre, cömertlik anlayışını çok ileriye taşıyan insanlar da olmuştur. Trainor, Kral Sirisanghabodhi’nin yüce gönüllülüğün timsali olduğunu şu örnekle anlatır: Dördüncü yüz yılda yaşamış bu Sri Lanka kralı, hazinedarının planladığı bir darbeyle tahtından oldu. Sidarta Guatoma nasıl sarayı terk ederek yollara düştüyse, o da öyle gezgin bir keşiş oldu. Paranoyaya kapılan yeni kral, Sirisanghabodhi’ye gösterilen sevgiden endişe duydu ve keşişin başına ödül koydu. Bir gün, yoksul bir adam yemeğini Sirisanghabodhi ile paylaştı ve ona üzerine konulan ödülden bahsetti. Kral bu haberi duyduğuna ve hem bu cömertliğin karşılığı olarak hem de kendi cömertliğinde de mükemmelliğe ulaşmak için, yoksul adama kellesini almasını söyledi. Fakir adam duraksadığı anda da, Sirisanghabodhi, kendi kafasını kendi kesti.”

Yukarıda aktarılan bu hikâyenin doğruluğunu kabul etsek bile, cömertlik hususunda en uç örnek olacağı açıktır. Ancak, diğer taraftan da, Budizm’deki, kendine doğru yaptığı öz cömertlik anlayışına da bir örnektir. Takdir edileceği gibi, dışarıya karşı cömertlik yapmak, kendi özüne karşı cömertlik yapmaktan çok daha kolaydır.

Budizm’deki bu ortamı, Yüce Yaradan’ın öğütleriyle karşılaştıralım. Tek olan Tanrı, kendi özümüze olan cömertliğimizin göstergesinin, nefsimizin bütün isteklerine karşı çıkmak olmadığını ifade etmektedir. Nefsimize karşı tavırlarımıza bir sınır koymaktadır. Bizlerden, nefsimizi öldürmememizi istemektedir.

Nisa Suresi 4/29. ayet: “Ey inanalar, mallarınızı aranızda batılla yemeyin. Kendi rızanızla yaptığınız ticaret olursa başka. Nefislerinizi de öldürmeyin. Doğrusu Allah size karşı çok merhametlidir.”

Nefsinizi öldürmeyin demekten maksat, nefsimize zulmetmeyip, Yüce Yaradan’ın verdiği nimetlerden imkânlarımız ölçüsünde ve helâlinden yararlanmaktır.

Maide Suresi 5/87. ayet: “Ey inananlar, Allah’ın size helâl kıldığı güzel ve temiz şeyleri haram etmeyin. Çünkü Allah sınırı aşanları sevmez.”

Araf Suresi 7/32: De ki: “Allah’ın kulları için çıkardığı ziynetleri ve tertemiz rızıkları kim haram kılmış?” De ki: “Bunlar, bu dünya hayatında inananlar içindir, kıyamet gününde de yalnız onlara mahsustur”. İşte böylece biz ayetleri bilen bir topluluğa uzun uzun açıklıyoruz.

Ayetlere bakıldığında, Yüce Yaradan, bizlerden, başkalarının haklarına tecavüz etmememizi istediği gibi, kendi vücudumuza da gereksiz yere zarar vermememizi öğütlüyor.  Tanrı’nın helâl kıldığı şeyleri haram gibi görerek haddi aşmamamızı istiyor.

Budizm’deki, başkalarına karşı yapılan cömertlik hususunda da, Yüce Yaradan, bizlere benzer yolları göstermektedir. Bilhassa infak, yani paylaşma hususundaki ayetler, dışarıya karşı cömertliğin de sınırını çizmektedir. Tek olan Tanrı’ya göre cömertlik bir mecburiyettir. Çünkü varlıklı olanların mallarında başka bazılarının hakkı vardır.

Mearic Suresi 70/24: “Onların mallarında belli bir hak vardır,

25: “Hem isteyen için, hem de istemekten utanan yoksul için.”

Bakara Suresi 2/215: “Ey Muhammed! Sana nereye infak edeceklerini soruyorlar. De ki: Hayır olarak verdiğiniz nafaka, ana baba, yakınlar, öksüzler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Hayır olarak daha ne yaparsanız herhalde Allah onu bilir.”

Cömertliğe de bir sınır koymaktadır: İsra Suresi 17/26: “Akrabaya, yoksula ve yolda kalmışa hakkını ver. Bununla beraber malını saçıp savurma.”

27: “Çünkü (malını) saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.”

29: “Elini boynuna asıp bağlama (cimri olma), hem de onu büsbütün açıp saçma (israf etme); aksi halde kınanmış olursun ve eli boş açıkta kalırsın.”

Yüce Yaradan’ın yaptığı bu tavsiyeler, bizim hayatımızı zorlaştırmamızı önlemeye yöneliktir. Hayatımızı zorlaştırmadığımız ve dengeli yaşadığımız sürece, nefsimize yenilme ihtimalimiz azalmaktadır.

Nefsimize zulmedilmemesi gerektiği gerçeğinin, bizzat en uç noktada yaşayarak farkına varan Buda da, kendimize eziyet edecek kadar nimetlerden uzak kalmayıp, orta yolu tutmamızı istemiştir. Buda’nın bu öğüdüne rağmen, Budizm’de sonradan kendiliğinden oluşan bazı kurallar vardır. Bunlardan birisi keşişlerle ilgilidir. Bu kurala göre keşişler, öğle yemeğinden sonra limon ve su hariç yemek yememeli, müzik dinlememeli, müzik aleti çalmamalı, şarkı söylememeli veya dans etmemeli, bedenini güzel kokularla veya çiçekli askılarla süslememeli, konforlu yataklarda yatmamalıdır. Özel durumlarda, keşiş olmayan üyelerden de bu kurallara uymaları istenir.

Yukarıda Araf Suresi 32inci ayette de örneğini verdiğimiz üzere, Yüce Yaradan, insanlara böyle bir sınırlama koymaz. Tek olan Tanrı, insanlardan, her zaman dengeli davranmalarını, başkalarına zarar vermeden, aşırıya kaçmadan helâl yollardan yürümelerini ister.

Görüldüğü üzere, Buda’nın deneyimleyerek ulaştığı sonuçlar, Yüce Yaradan’ın insanlara yaptığı öğütleriyle çok yakın bir benzerlik arz etmektedir. Buda’nın gösterdiği gayretlerin bize anlattığı şey, insanlar, Yüce Yaradan’ın kendilerine verdiği akıl, vicdan ve iradeyi bilgece bir üslupla düzgün yönde kullanırlarsa, güzel sonuçlara ulaşabilirler.

Sosyal kategorisine gönderildi | BUDİZM VE TEK TANRILI DİNLER 2 için yorumlar kapalı

BUDİZM VE TEK TANRILI DİNLER 1

BUDİZM VE TEK TANRILI DİNLER 1

 

Budizm’in bir din mi, doktrin mi, yoksa bir öğreti mi olduğu hep tartışılmıştır. Budizm’in din olmadığını savunanlar, “bir Tanrısı, dünyayı, yaşamı yaratan ve yarattıklarının hayatına müdahale eden bir Yüce varlığı” bulunmadığı için din olarak kabul etmemektedirler.

Budizm 101 kitabının yazarı Arnie Kozak’ın aktardığına göre, Budist bilgin Damien Keown’un anlatımıyla Budizm, din hususunda ortak olan Yedi Ölçüt bağlamında değerlendirildiğinde, Tanrısı olmayan bir din olarak düşünülebilir. Keown konuya bir başka açıdan yaklaşarak şöyle fikir yürütür. “Eğer ‘doktrin’ derken, dini öğretilerin, akılla tutarlı sistematik bir formülasyonunu anlıyorsak, Budizm, bu bağlamda kendi içinde bir doktrine sahip olarak nitelendirilebilir.”

Takdir edileceği gibi, akılla tutarlı sistematik bir formülasyon yapabilmek için, insanda mevcut olan akıl, vicdan ve irade gibi vasıfları birlikte kullanmak gerekir. Bu özelliklere sahip olmak da yetmez. Güçlü bir iradeye sahip olunmalıdır. Güçlü bir irade de yetmez. Hem “ilham” olarak ifade edilen dış bir destek, hem de gösterdiği iradenin ödülü olarak yardımcı olup sonuca ulaşmasını sağlayacak bir dış yardım gerekir. Bu dış yardımın kaynağı, sadece, Yüce bir Yaratıcı olabilir.

Ancak Buda, Tanrı’dan bahsetmediği için, Budizm’in, bir doktrin olarak nitelenmesi mantıken yanlış değildir. Ama sosyalizm vb doktrinlerden de ileridir. Ortaya koyduğu fikirlerdeki tutarlı sistematiğe bakıldığında, Tanrı’dan bahsedilmeyen dini bir öğreti olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Çünkü Buda’nın kurduğu sistemin, “çok ahlâklı bir anlayış” olduğu hususunda fikir birliği vardır.

“Budizm ve Tek Tanrılı Dinler” başlığıyla yayınlayacağımız makalelerimizde, Buda’nın aktardığı fikirler ile semavi dinlerinki karşılaştırılmaya çalışılacaktır. Böylece aradaki benzerlikler ve varsa farklılıklar okuyucunun irdelemesine sunulacaktır.

Buda’nın ne zaman yaşadığı hususunda tarihçiler arasında fikir birliği yoktur. Ancak tarihi bir şahsiyet olduğu, yani yaşadığı hususunda tarihçiler hemfikirdir. Buda ile ilgili olarak diğer bir ortak kanaat, varlıklı bir hayatı varken, saraydan dışarı çıkarak yoksul yaşamayı tercih ettiğidir.

Buda’nın, hayatını, inanç yoluyla değil, bizzat deneyimsel uygulamalarıyla dönüştürdüğü söylenir. Bu açıdan bakılınca, Budist olmanın özünün, inanmaktan ziyade deneyim olduğu düşünülmektedir.

Peki, gerek Buda, gerekse herhangi bir insan, bu deneyimlerini yaparken ne kullanmaktadır. Eğer insanda akıl dediğimiz bir vasıf olmasaydı, sorgulamayı ve deneyimlemeyi nasıl yapabilirdi? Eğer, insanda vicdan denilen bir özellik olmasaydı, başta Buda’nın kendisi olmak üzere diğer insanlar, yaptıklarının yanlış olduğunun kararını nasıl verebilirlerdi? Eğer, insanda irade denilen bir yapı olmasaydı, vicdanları sayesinde hatalarını anladıktan sonra, kendi menfaatlerine olan davranıştan vazgeçip, kendi zararına olsa da, başkalarına faydalı olacak işleri yapmayı nasıl başarabilirdi?

Bilindiği gibi, tarih boyunca yaşamış hemen her insanda, akıl, vicdan ve irade gibi vasıflar var olmuştur. Hattâ son yıllarda yapılan belgeseller de gösterdi ki, hayvanlarda da akıl, vicdan ve irade vardır. İnsanlarda, hayvanlara göre daha güçlü ve yoğun olan bu vasıflar, fiziksel özellikler değildir. Bunlar bedenle ilgili değil, ruhla ilgilidir. Dolayısıyla, onbinlerce yıldır yaşamış her insanda ve hayvanlarda böylesine madde ötesi özelliğin var olmuş olması, bütün bunları insanlara ve hayvanlara veren bir kaynağın olması gerektiğini düşündürtüyor.

Konuyu akıl, vicdan ve irade açısından irdelediğimizde, Buda ile bir Budist veya Budist Keşiş arasındaki tek fark, Budanın, sahip olduğu özellikleri diğerlerine göre çok daha yoğun kullanmasıdır. Buda ile Neron veya Hitler arasındaki tek fark, Neron veya Hitler’in, vicdanlarının sesini değil, akıllarını dinleyecek irade göstermeleridir.

Demek ki, insanların davranışlarındaki farklar, sahip oldukları özellikleri kullanma şekillerinden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla insanlarda, Buda olabilecek maya olduğu gibi, Hitler olabilecek maya da vardır.

Ancak, Buda konumuna yükselmiş bir insanın, Hitler haline dönüşmesi ihtimali çok düşüktür. Çünkü muhtemelen, aldığı dış desteğin farkına varacağı için, çok daha dikkatli davranacaktır. (Buda için böyle bir destek almış olabileceğini düşünmemizin sebebi, sadece zenginliği bırakarak fakir bir hayatı yaşaması değildir. Hattâ, Mara’nın her türlü hilesine ve yoldan çıkarma gayretlerine karşı direnç göstermesi de değildir. (Mara, Buda’ya karşı, semavi dinlerdeki şeytanın yaptığına benzer bir mücadeleyi göstermiştir.) Buda, kendi döneminde ve öncesinde yapılan bütün meditasyonların ötesine geçerek, keşişlerden ve diğer düşünürlerden farklı olarak, sistematik bir dini öğreti geliştirebilmiş olmasıdır. Biz sonuçlar üzerinden fikir yürütüyoruz. Ancak gerçeği, sadece kendisi ve Yüce Yaradan bileceğinden kesin bir şey söylenemez.)

Diğer taraftan Hitler konumunda olan bir insanın, belki Buda değil ama düzgün bir Budist rahip haline dönüşmesi için vicdanının sesini dinleyecek güçlü bir irade göstermesi yeterlidir.

Bütün bu karşılaştırmaların bizi götürdüğü yer, bu vasıfları bizlere ve hayvanlara veren bir Yaratıcının var olduğu hususudur.

Bu karşılaştırmaların bize gösterdiği ikinci bir husus, insanlarda, kendi arzuları doğrultusunda hareket etme isteğinin var olduğudur. İnsanların bu yapıları, bütün dinleri, dini öğretileri ve doktrinleri etkilemiştir.

Takdir edileceği gibi, Budizm’in yayılması sırasında da mitler ve efsaneler oluşmuştur. Bu mit ve efsaneler aynı kalmamıştır. Her dönemde yeni ve farklı bir şeyler eklenmiştir. Bu eklemelerin sonucunda Budizm, Buda’nın ilk anlatımlarından farklı bir yapıya bürünmüştür.

Budizm’deki bu farklılaşma, tek Tanrılı dinlerde de meydana gelmiştir. Hattâ semavi dinlerdeki bu farklılaştırma, Budizm’den çok daha fazla olmuştur. Çünkü insanları, Buda ile korkutmak pek bir işe yaramaz, ama Tanrı ile korkutmak, bazı insanlara çok fazla menfaat sağlayabilir. Buda’nın kendisi de, Yüce Yaradan’ın bir kuludur. Ama herhangi bir kulu değil, önemli bir rol modeldir. Dolayısıyla, sadece, yüzünü güzelliklere döndürmek isteyenlere öncülük yapabilir. Ötesine gücü yetmez.

Gerek Budizm’deki, gerekse tek Tanrılı dinlerdeki bu farklılaştırma, günümüzde de sürmektedir. Günümüzde de, Buda’nın tavsiyelerinin tersini yapan bazı rahipler olduğu gibi, tek Tanrı’ya inanan insanların dini önderleri arasında da, Tanrı’nın öğütlerinin tam tersini yapanlar, hem de azımsanmayacak kadar, vardır.

Dolayısıyla Budizm’i ve tek Tanrılı dinleri karşılaştırırken, ilk kaynaklarına sadık kalmak gerekir. Dinlerini uyguladıklarını söyleyen Budist keşişlerin veya semavi dinlerdeki hahamların, rahiplerin ve hocaların davranışlarına göre karşılaştırma yaparsak çok yanılırız.

Buda’nın öğretilerinin ilk yazılımına ulaşmamız mümkün değil. Zaten yazıya dökülmeleri, Buda’dan çok sonraları olmuş. Bu nedenle, Arnie Kozak’ın yaptığı gibi mit ve efsanelerden arınmış olarak anlatan yayınlardan faydalanmaya çalıştık. Yine de arada mantık bağı kuramadıklarımızı karşılaştırma listesine almadık.

Tek Tanrılı dinlerle ilgili bilgileri de, kutsal kitapların içerisinde değişmeden kalmış tek kitap olan Kur’an’dan aldık. Kur’an’ı değiştiremeyen bazı menfaatperestlerin, Hz. Muhammed adına kendilerinin söyledikleri hadislerle bozdukları Kur’an yorumlarına bulaşmamaya çalıştık. Çünkü düşünen her insan açısından, tek olan Tanrı’nın, insanlığa gönderdiği dininin de, tek olacağı açıktır. Dolayısıyla, öğütleri de aynı olacağından, son gönderdiği Kitabının, insanlığın başından beri gelen vahiylerin hepsini kapsayacağı, bir gerçektir.

Sosyal kategorisine gönderildi | BUDİZM VE TEK TANRILI DİNLER 1 için yorumlar kapalı

BAYRAM KUTLAMASI

ARAMIZDAKİ DOSTLUĞU, SEVGİYİ VE PAYLAŞMAYI ARTIRMASI UMUDUYLA BÜTÜN İNSANLIĞIN BAYRAMINI KUTLAR, SEVDİKLERİNİZLE BİRLİKTE SAĞLIKLI VE HUZURLU GÜNLER DİLERİM.

Genel kategorisine gönderildi | BAYRAM KUTLAMASI için yorumlar kapalı

LUT PEYGAMBER VE KIZLARI

LUT PEYGAMBER VE KIZLARI

 

Kutsal kitapların aktardıklarına göre, Hz. Lut’un bulunduğu kasaba halkı, sapıklık içerisinde idi. Erkekler, kızlarla değil, birbirleriyle ilişki kuruyorlardı. Bu durum, Yüce Yaradan’ın, evlenme ve üreyerek soyunu devam ettirme yasasına ters olduğu gibi, O’nun, soyunu devam ettirme amacını taşıyan sosyal yasasına da zıt idi. Hz. Lut’un, kasaba halkını bu hususta sürekli uyardığını Kur’an’dan öğreniyoruz.

Ankebut Suresi 29/28: Lut’u da gönderdik. O kavmine demişti ki: “Gerçekten siz, daha önce hiçbir milletin yapmadığı bir hayâsızlığı yapıyorsunuz!”

29: “(Bu ilâhî ikazdan sonra) siz, ille de erkeklere yaklaşacak, yol kesecek ve toplantılarınızda edepsizlik yapacak mısınız?” Kavminin cevabı ise, şöyle demelerinden ibaret oldu: “Doğru söyleyenlerden isen, Allah’ın azabını getir bize!”

30: (Lut:) “Ey Rabbim! Şu fesatçılar güruhuna karşı bana yardım eyle” dedi.

Çaresiz kalan Hz. Peygamberin, Yüce Yaradan’dan yardım istemesi üzerine, tek olan Tanrı, ona, yakışıklı erkek görünümüne soktuğu meleklerini elçiler olarak yollar. Bu yakışıklı erkeklerin Hz. Lut’un evine girdiklerini duyan kasaba halkı koşarak ona gelirler. Ondan, erkek misafirlerini kendilerine teslim etmesini isterler. Amaçları bellidir. Gelen erkek misafirlerle beraber olmaktır.

Hz. Lut, fenalık geçirecek derecede sıkıntıya düşer. Ne yapacağını şaşırır. Bu ortam Kur’an’da çeşitli surelerde, sahne anlatımı tekniğiyle gözler önüne serilmiştir.

Ankebut Suresi 29/31: Elçilerimiz İbrahim’e (iki oğul vereceğimize dair) müjdeyi getirdiklerinde şöyle dediler: “Biz bu memleket halkını helak edeceğiz. Çünkü oranın halkı zalim kimselerdir.”

32: (İbrahim) dedi ki: “Ama orada Lut var!” Şöyle cevap verdiler: “Biz orada kimlerin bulunduğunu çok iyi biliyoruz. Onu ve ailesini elbette kurtaracağız. Yalnız karısı müstesna; o geride (azapta) kalacaklar arasındadır. “

33: Elçilerimiz Lut’a gelince, onlar hakkında tasalandı. Ve onlar(ı düşünmesi) sebebiyle takatten düştü. O’na: “Korkma, tasalanma! Çünkü biz seni de, aileni de kurtaracağız. Yalnız (azapta) kalacaklar arasında bulunan karın müstesna” dediler.

34 :”Biz şüphesiz bu memleket halkının üzerine, yoldan çıkmalarına karşılık (feci) bir azap indireceğiz.”(dediler).

35: Andolsun ki biz, aklını kullanacak bir kavim için oradan apaçık bir ibret nişanesi bırakmışızdır.

 Aynı olaylar benzer şekilde Hud Suresinde de anlatılır.

Hud Suresi 11/74: İbrahim’in korkusu gidip, kendisine müjde gelince Lût kavmi hakkında bizim (elçilerimiz)le tartışmaya başladı.

  1. Çünkü İbrahim çok içli ve Allah’a yönelen bir kimseydi.
  2. Elçilerimiz, “Ey İbrahim bundan vazgeç! Çünkü Rabbinin emri kesin olarak gelmiştir. Şüphesiz onlara geri döndürülemeyecek bir azap gelecektir” dediler.
  3. Elçilerimiz Lût’a gelince onların yüzünden üzüldü, göğsü daraldı ve “Bu çok zor bir gün” dedi.
  4. Kavmi, (konuklarıyla çirkin ilişkide bulunmak üzere) ona doğru koşa koşa geldiler. Zaten onlar önceden de bu tür çirkin işleri yapıyorlardı. Lût, dedi ki: “Ey Kavmim! İşte kızlarım. Onlar(la nikâhlanmanız) sizin için daha temizdir. Allah’a karşı gelmekten sakının ve konuklarıma karşı beni rezil etmeyin. İçinizde hiç aklı başında bir adam yok mu?”
  5. Onlar, “İyi biliyorsun ki kızlarında bizim gözümüz yok. Sen bizim ne istediğimizi çok iyi biliyorsun” dediler.
  6. (Lût da:) “Keşke size karşı (koyacak) bir gücüm olsaydı, ya da sağlam bir desteğe dayanabilseydim” dedi.
  7. Konukları şöyle dedi: “Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla ulaşamayacaklar. Geceleyin bir vakitte aileni al götür. İçinizden kimse ardına bakmasın. Ancak karın müstesna. (Onu bırak.) Çünkü onların (kavminin) başına gelecek olan azap, onun başına da gelecektir. Onların azapla buluşma zamanı sabahtır. Sabah yakın değil midir?”

82,83. (Azap) emrimiz gelince oranın altını üstüne getirdik. Üzerine de Rabbinin katında işaretlenmiş pişirilmiş balçıktan taşlar yağdırdık. Bunlar zalimlerden uzak değildir.

Her iki surenin ayetlerini birlikte vermemizin nedeni, konuya bir bütün açısından yaklaşabilmektir. Hz. Muhammed’e hangi surenin daha önce vahyedildiğinin önemi yoktur. Önemli olan, Yüce Yaradan’ın elçileri ve kasaba halkı ile Hz. Lut arasında yaşananlardır.

Şimdi bazı irdelemeler yapalım. Her şeyi bilen Yüce Yaradan, Hz. Lut’a gönderdiği elçilerini, kasabadan kimsenin haberi olmadan, doğrudan Hz. Peygamberin evine indirebilirdi. Veya ihtiyar insanlarmış gibi göründürebilirdi. Fakat anlaşılan o ki, Allah, kasaba halkına kendilerini düzeltmeleri için bir şans daha vermek istemiştir. Çünkü gelen elçilerin görevi kasaba halkını yok etmek olduğundan, son bir fırsat verilmesi, Yüce Yaradan’ın adilliğinin sonucudur.

Ankebut Suresi 33’te gelen elçiler Hz. Lut’a: “Korkma, tasalanma! Çünkü biz seni de, aileni de kurtaracağız. Yalnız (azapta) kalacaklar arasında bulunan karın müstesna” dediler.

Anlaşılan o ki, gelen elçilerin niyetlerini anlayan Hz. Lut da, koşarak gelen kasaba halkına, son bir fırsat vermeye çalışır. Kasaba halkı daha önce kendisini dinlemediği için Yüce Yaradan’dan yardım istemesine rağmen, peygamber olmanın gereklerinden birisi, insanların kurtuluşu için gayret sarf etmektir.

Hz. Lut, son bir gayretle kavminden gelenlere Hud Suresi 78 ile seslenir: “Ey Kavmim! İşte kızlarım. Onlar(la nikâhlanmanız) sizin için daha temizdir. Allah’a karşı gelmekten sakının…”

Hz. Peygamber, gelenlerin kızları ile ilgilenmediklerini bilmektedir. Eğer kasaba halkının öyle bir düşünceleri olsaydı, Hz. Lut’a daha önceden kızgın oldukları için, kızlarına karşı çoktan hareket ederlerdi. Nitekim bir sonraki ayette, kasaba halkı bu durumu vurgular: Hud Suresi 11/ 79. Onlar (kasaba halkı), “İyi biliyorsun ki kızlarında bizim gözümüz yok. Sen bizim ne istediğimizi çok iyi biliyorsun” dediler.

Görüldüğü gibi Hz. Peygamber, kasaba halkına son bir hatırlatma yapıyor. Erkekleri bırakıp kızlarla evlenmelerini öğütlüyor. Allah’a karşı gelmekten sakının diyerek de uyarıyor. Ayrıca, toplum psikolojisini de dikkate aldığı için, gelenlere soruyor: “İçinizde hiç aklı başında bir adam yok mu?”

Gelenlerin içerisinde düşünen bazı insanların olması durumunda, diğerlerini de etkileyeceklerini ve böylece topluluğun, hatasını anlayabileceğini umuyor.

Eğer Hz. Lut’un amacı, bizim ifade ettiğimiz gibi kasaba halkına son bir fırsat vermek olmasaydı, olayların farklı gelişmesi gerekirdi.

Kasaba halkına son bir şans vermek istemeyen Hz. Peygamberin, muhtemel iki seçeneği vardı.

Eğer, gelenlerin melek olduklarını ve Yüce Yaradan tarafından, kasaba halkına azap etmeleri için gönderildiklerini henüz öğrenmemişse ve kasabalılara kendilerini düzeltmeleri için fırsat vermeyi düşünmüyorsa, misafirlerini korumak için, gelenlere kendisini teklif ederdi. Çaresiz kalan bir insanın en son yapacağı şey, böyle bir davranış olurdu. Çünkü her mantıklı insana göre misafir, Tanrı misafiri olarak algılanır ve korunmalıdır.

Eğer, gelenlerin Yüce Yaradan’ın elçisi olduklarını öğrenmişse (ki bu ihtimal çok daha kuvvetlidir) ve kasaba halkının düzelmesi için gayret sarf etmeyi düşünmüyorsa, misafirlerini onlara verirdi. Çünkü gelen misafirler melek oldukları için, insanların onlara hiçbir zarar veremeyeceklerini, bir peygamber olarak, çok iyi bilirdi.

Demek ki, Hz. Lut’un amacı, kasaba halkına, kendilerinin sapık düşüncelerini düzeltmeleri için son bir şans daha vermektir. Bu sebeple ve gelen halkın, kızlarını istemediklerini bildiği halde, kızları ile evlenmelerini istemiştir. Takdir edileceği gibi, değil bir peygamberin, onurlu herhangi bir insanın, kendisini kurtarmak için, misafirlerini ve bilhassa da kızlarını tehlikeye atması düşünülemez.

Bu ayetlerin anlatımından anlaşılan o ki, hem Yüce Yaradan, hem de Hz. Peygamber, kasaba halkına son bir fırsat vermek istemişlerdir. Ama o fırsatı da teptikleri için, üzerlerine azap indirmek hak olmuştur.

Allah’ım, insanların kendilerine tanınan bir fırsatı, son şans olduğunu düşünerek, iyi değerlendirip düzelebilmeleri için, onlara anlayış ihsan eyle.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | LUT PEYGAMBER VE KIZLARI için yorumlar kapalı

KANAATKÂRLIĞIN TEMELLERİ ÜZERİNE

KANAATKÂRLIĞIN TEMELLERİ ÜZERİNE

 

Bu sitede, kanaat konusu üzerine iki makale yayınlamıştık. Biri “Kanaat Tükenmez Bir Hazinedir” şeklinde idi. Diğeri “Kanaatkâr Olan Birey ve Toplum Bağımsız Olur” başlığını taşıyordu. İkinci makalemizde, kanaatkârlık konusunda aşağıdaki ifadeleri kullanmıştık:

“Kanaat etmek, dünyadan elini-eteğini çekip, “bir lokma, bir hırka” anlayışıyla ahiret için yaşamak değildir. Çalışmadan ve sadece verilen yardımlarla geçinmek, hiç değildir. Dolayısıyla, bu dünya hayatını yaşamak, bulduğunla yetinmek olmamalıdır. Kişinin, ihtiyacını, insanlık onuruna uygun olarak ve asgari bir şekilde sağlamaya çalışması olmalıdır. Kanaatkârlık, kendi makul ihtiyacından fazlası için de çalışmayı gerektirir. Ama sadece, ihtiyaçtan fazlasına sahip olmak amacıyla ve hırsıyla çalışmak, kanaatkârlık değil, tamahkârlıktır.”

Kanaatin tükenmez bir hazine olduğu hususunu irdelediğimiz yazımızda şöyle demiştik: “Kanaat etmenin insanlara faydası, bu dünyada huzurlu bir ömür yaşayabilmek, ahirette ise, Allah’ın Cennetini ummaktır.”

Eğer sadece bu dünyayı düşünerek yaşarsak, kanaat sahibi olmak, enayilik olarak algılanabilir. Sadece yaşadığımız dünyanın var olduğunu farzeder ve ahiretin varlığını kabul etmezsek, kanaatkârlık anlayışımız bizlere, bu dünyada huzur vermez. Aksine enayi yerine konulduğumuz için huzursuz yapar. Bu durumda biz huzuru, kanaatkâr olmakta değil, daha çok şeye sahip olmakta aramaya başlarız. Biz daha çok mala sahip olmak hırsıyla çalıştığımızda, çoğu zaman, daha çok şeye sahip oluruz. Fakat bir süre sonra, sahip olduğumuz malların miktarları artmasına rağmen, huzur bulamadığımızı ve mutlu olamadığımızı anlarız. Çünkü mülkümüzün her artışında, kendimizi başkalarının varlıklarıyla kıyaslarız. Karşımızdakilerden ve bilhassa rakip olarak algıladığımız insanlardan daha az şeye sahip olduğumuzu görmek, bizi mutsuz yapar.

Hırsla mücadele eden ve zengin olmak için her zalimliği sakıncasız gören inşaları bekleyen bir başka huzursuzluk daha vardır. Bu yapıdaki bir kişi zenginleştikçe, başta ailesi olmak üzere çevresindeki ve hizmetindeki insanlar, onun hışmına uğramamak için yalan söylemlerini artırırlar. Onun yüzüne karşı başka, arkasından başka davranırlar. Çevresindekilerin bu ikili davranışlarının bir kısmını tesadüfen veya özel takiplerle öğrenen zengin kişinin, bütün dünyası yıkılır. Başta ailesi olmak üzere, çevresindekileri ve kendisine hizmet edenleri, kendisinin yüzüne gülüp, arkasından kuyusunu kazan insanlar olarak görür. Güvenebileceği hiçbir insanın kalmadığı böyle bir ortam, bir insan için, en büyük mutsuzluk kaynağıdır.

Diğer taraftan, bazen daha çok şeye sahip olmak istememize ve olanca gayretimize rağmen, işler umduğumuz gibi gitmez. İstediklerimizin çoğuna sahip olacak güce erişemeyiz. Bu ortam, bizim mutsuzluğumuzu hem artırır hem de sürekli hale getirir. Hırslı bir şekilde yaptığımız çalışmalarımıza rağmen, düşündüğümüzden az kazandıkça, zalimliğe doğru kaymaya başlarız.

Sonuçta, sadece bu dünyanın var olduğunu düşündüğümüz için kanaatkâr olmayı enayilik şeklinde görmemiz, bizi hayvanlardan daha kötü duruma düşürür. Bilindiği gibi, bir veya birkaç aslan, sürü halinde gidenlerin içerisinden yakaladıkları bir avı yiyerek karınlarını doyurunca kenara çekilirler. Belki de bu sürüye rastlayabilmek için uzun süre aç-bilaç dolaşmışlardır. Buna rağmen, her aslan karnını doyurmanın mutluluğu içerisindedir. Karnını doyurduktan sonra avından biraz uzaklaşıp otururken, diğer hayvan gurupları sırasıyla gelerek, aynı avdan karınlarını doyururlar. Karnı doyan gider, yenileri gelir. En sonunda, karıncalar temizliği yapar.

Hayvanların bu davranışlarıyla, kanaatkâr olmayan bir insanınkini karşılaştıralım. İnsanların büyük çoğunluğunun, sürüden sadece birini öldürmekle yetinmeyeceğinde çoğumuz hemfikirizdir. Çoğu insan, sürünün içerisinden öldürebildiği kadar çok hayvanı helâk etmeye çalışır. Sonra, öldürdüklerinin hepsinin kendisinin olduğunu düşünür. Diğer insanlara hiç pay vermemeye gayret eder. Belki de, kendisinin ihtiyacını karşılamaya bir hayvan bile fazla gelmektedir. Bunu bildiği halde, öldürdüğü hayvanları, bir başka deyişle, malları depolar. Fakat depoladığı malların çokluğu bile kendisini mutlu etmez. “Şöyle yapsaydım veya hayvanlar öbür tarafa doğru koşmak yerine bana doğru koşsalardı, daha çok hayvanı öldürürdüm, daha çok malım olurdu” diyerek hayıflanır. Çünkü daha çok şeye sahip olmak hırsı, onu zalimleştirmiştir. Ama o, zalimliğinin farkında değildir.

Demek ki, zalimliğinin farkına varabilmesi ve kanaatkârlığın insanı huzurlu kılması için, insanın düşüncesinin ve kanaatkârlık duygusunun manevi bir temele oturması gerekir.

Zuhruf Suresi 43/32: “Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için, kimini kimine, derece derece üstün kıldık. Rabbinin rahmeti, onların biriktirdikleri (dünyalık) şeylerden daha hayırlıdır.”

Bu ayetteki “birbirlerine iş gördürebilmeleri için, kimini kimine derece derece üstün kıldık” ifadesini bu sitede yayınladığımız “Allah, İnsanların Her Özelliğini Genlerle Taşımamıştır” başlıklı makalemizde irdelemiştik. Bu nedenle bu yazımızda bahsetmeyeceğiz. Ayetin, bu makalemizle ilgili bölümü, başlangıcındaki sorusudur.

Ayetin anlatımı gayet nettir. Ayet, Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar diye soruyor. Cevabını bize bırakmıyor. Bize kalsa, biz farklı cevaplar verebiliriz. Zengin ve güçlü isek, kibrimize yenilerek, her sahip olduğumuzu kendi becerimiz olarak anlatabiliriz. Fakir isek de, paylaştırmayı zenginlerin ve egemen güçlerin yaptığını, o sebeple bize çok az pay düştüğünü söyleyebiliriz.

Biz insanların, kendi konumlarımıza göre farklı cevaplar vereceğimizi ve fikirlerimizin temelsiz olduğunu bildiğinden, doğru cevabı, Yüce Yaradan, yine Kendisi veriyor. Dünya hayatında insanların arasındaki geçimlikleri, tek Tanrı olarak, Kendisinin paylaştırdığını vurguluyor.

Peki, adil olan Yüce Yaradan, neden özellikleri ve paylaşımları eşit yapmıyor? Nedenini de, yine aynı ayette açıklıyor. Birbirimize iş gördürebilmemiz, dolayısıyla dünyadaki yaşamımızda bir düzen kurabilmemiz için bu farklılıkları oluşturduğunu vurguluyor. Bu vurgulamadan sonra, üstün özellikler ve bol nimetler verdiklerini, ayetin sonunda uyarıyor. Yüce Yaradan’ın bir insan üzerindeki rahmetinin, onun biriktirdiklerinden daha hayırlı olduğuna dikkatimizi çekiyor.

Bu ikaza uyabilmemiz, ancak, biriktirme hırsını terk edip, kanaatkâr olmaya çalışmamızla mümkün olur. Kanaatkârlık derecemiz, paylaşımı Yüce Yaradan’ın yaptığına inanmamızla doğru orantılıdır.

Eğer, paylaşımı yapan bir insan olsaydı, paylaştırma yapılan insanların çoğunluğu itiraz ederlerdi. Hattâ eşit olmayan bir paylaşımda, çok pay alanlar bile itiraz ederlerdi. Onlar, itirazlarını, kendilerinden bir fazla verileni örnek göstererek yaparlardı. Yahut da, kendisinden az verileninkine bile, kendi konumunun ondan çok daha yüksek olduğunu iddia ederek, dağıtıma, orantı açısından bakılınca, ona fazla verildiğini savunurdu.

Eğer, dağıtımı gerçekleştiren insan, paylaşım eşit yapılmış olsaydı, itirazlar daha kuvvetli olurdu. Her bir insan, kendisinin daha çok hak ettiğini öne sürerdi. Başkalarına, bilhassa yakın tanıdığı veya rakip gördüğü insanlara, kendisininkinden daha fazla verilmesine çok büyük ihtimalle itiraz ederdi.

İnsanların bu yapısıyla ilgili olarak anlatılan bir kıssadan hisse şöyledir: “Tanrı, kullarından birisine sorduruyor. Melekler ona diyorlar ki, Tanrı sana ne istersen verecek. Ama tek şartı var. Sana ne verdiyse komşuna iki mislini verecek. Adam, duruyor, düşünüyor ve kendisinin bir gözünün kör edilmesini istiyor.”

Düşünceler dünyevi olunca, itirazların temeli değişmiyor. Eğer, ahiret hayatı olmasaydı, Yüce Yaradan’ın yaptığı paylaşıma da çok şiddetli itirazlar olurdu.

Ama insanları kanaatkâr olmaya yönlendirecek olan inanç, ahiret inancıdır. Yüce Yaradan, ahiret hayatındaki paylaşımın, dünyadaki davranışlarımıza göre yapılacağını ifade etmektedir. Tek olan Tanrı’nın bize aktardığı bilgilere göre, ahiret hayatının dünyadaki yaşamın süresine göre ebedi denilebilecek uzunlukta olması, ahiret hayatıyla ilgili beklentileri çok daha önemli hale getirmektedir. Ayrıca, insanların, tek olan Yaratıcının adaletine güvenmeleri de, ahiret hayatıyla ilgili yorumlarımızda daha net olmamıza vesile olmaktadır.

Demek ki, tek olan Tanrı’ya kalpten inanmadan, Onun adaletinin zerrece sapmayacağına güvenmeden, kanaatkâr olmamız çok düşük ihtimaldir. Dünyevi düşünenler açısından kanaatkârlık, muhtemelen, daha fazlası için gayret etmelerine rağmen, elde edemeyenlerin veya beceriksizlerin sığındığı bir liman olarak görülür.

Ahiret inancı temeline oturan manevi kanaatkârlığın olmadığı yerde, sahtekârlığın ve zulmün bitmesi beklenmemelidir. Zulmün olduğu yerde, huzur olmaz. Huzursuzluk bütün insanlığa yayılırsa, insanlık kendi sonunu hazırlamış olur.

İnsanlığın huzurlu geleceği, kanaatkârların sayılarının artması ve kanaatkârların, açgözlüleri engellemesiyle doğru orantılıdır.

YAŞAM kategorisine gönderildi | KANAATKÂRLIĞIN TEMELLERİ ÜZERİNE için yorumlar kapalı