İNSAN, KENDİ KENDİNE YETERLİ MİDİR?

İNSAN, KENDİ KENDİNE YETERLİ MİDİR?

 

Kendi kendine yeter olduğunu düşünen bir insan, Yüce Yaradan’ın yardımına ve yol göstermesine ihtiyaç duymaz. Allah’ı yok sayar ve zaman içerisinde kendisini Tanrı yerine koymaya başlar.

Gerçek bilim insanlarının değil, ama bilimcilerin iddiaları, insanın kendi kendine yeterli olduğu şeklindedir. İnsanın kendi kendisine yetmesi için, her şeyi bilmesi şarttır. Hâlbuki insanların en zekisinin bile her şeyi bilmeyeceğini, bilimdeki gelişmeler ispatlamaktadır. Bilindiği gibi, bilim, gerçek olduğunu savunduğu düşünce sistemini yanlışlayabildiği ölçüde ilerler. Bu nedenle Karl Popper’e göre,  bilim, bir şeyin doğru olduğunu kanıtlamaz.

Demek ki, dönemlerinin en zeki bilinen insanlarının ulaştığı ve bizim doğru olarak kabul ettiğimiz bilgiler yanlışmış ki, bir başka insanın yeni bulduğu bilgiler kabul görmektedir. Döneminin en zeki insanlarının sürekli yanlışlanarak yeni ulaşılan bilgilerin kabul görmesi, kısır bir döngü oluşturur. Eğer, yeni elde edilen bilgiler, eskilerini hükümsüz kılıyorsa, bu kısır döngü sonsuza kadar edecektir. Yani insanlık var oldukça devam edecektir.

Bilindiği gibi, dünyanın en zeki insanının ulaştığı bilgiler, bilim dallarından herhangi birine aittir. Diyelim ki, fizik dalına ait bir bilgidir. Bir kişinin ulaştığı yeni bilgiler, fiziğin de yüzlerce alanından sadece birine aittir. Günümüze kadar, bir bilim dalının bütün alanlarında bilgi sahibi olan birisine rastlanmamıştır. Takdir edileceği gibi, geçmiş tarihlerde daha az şey bilindiği için, bilim dallarının kapsadığı alanlar daha dar idi. Her geçen gün, bu alanların sayısı artmaktadır.

Dolayısıyla, gelecekte bir bilim dalının bütün alanlarında bilgi sahibi olacak bir insanın var olabileceğini iddia etmek mümkün değildir. İnsanların en zekisi olan kişinin, üzerinde çalıştığı bir bilim dalının bütün alanları hakkında bilgi sahibi değilken, bu kişinin diğer bilim dalları hakkında bilgi sahibi olması düşünülemez.

Demek ki, insanların en zekileri bile, bırakın kendi kendine yeter olmayı, bilim denizine akan nehirlerin kollarının bir deresi konumunda bile değildir. İnsanların en zekilerinin kendilerine yeter olmaları düşünülemezken, milyarlarca insandan herhangi birinin kendi kendine yeterli olması hayal bile edilemez.

Fert olarak hiçbir insanın kendi kendine yeterli olamayacağı gerçeğini bilen bazı tanrıtanımazlar, insanlığın bir bütün olarak kendi kendine yeteceğini iddia etmektedirler. Gerek yapay zekâ, gerek birkaç canlı türünün klonlanması ve gerekse içinde bulunduğumuz güneş sisteminin dünyaya yakın birkaç gezegenine insansız uzay aracı göndermemiz, tanrıtanımazları heyecanlandırmaktadır.

Tanrıtanımazların iddia ettikleri gibi, acaba bilimdeki gelişmeler, insanlığı kendi kendine yeter hale getirebilir mi?

Önce yapay zekâ konusunu çok kısa olarak irdeleyelim. İlk akla gelen soru, insanların, kendilerinden daha kapasiteli zekâ yapmaları mümkün müdür olacaktır. Bu soruya evet cevabı verilebilecek tek alan, analitik hesaplamalardır. İnsanların yapacakları yapay zekâlar, kendilerine verilen formülleri kullanarak, rakamların değerlendirilmesini, insanınkinden çok daha hızlı yapabilirler. Ama hepsi bu.

Yapay zekâların, kendiliklerinden yeni bir formül oluşturması mümkün değildir.

Yapay zekâların, çok hızlı bir şekilde yaptıkları matematik hesaplamalarının sonuçlarına, insanlar gibi duygusal yönlerden de bakarak çözüm üretmesi münkün değildir.

Yapay zekâların, vicdan sahibi olmaları (bizim onlara verdiğimiz formüller dışında) mümkün değildir.

Yapay zekâlar, insanların, bir malzeme veya demir vb bir eşya olmaları halinde o eşyaya yani eşya özelliğindeki insana faydalı olabilirler.

Yapay zekâlar konusundaki irdelemeleri, okuyucuların çok daha geniş bir şekilde yapacaklarına inandığımdan, bazı canlıların klonlanması (kopyalanması) hususunu ele alacağım. Kopyalama, daha önceden var olan bir canlıdan alınan hücrelerin, başka bir ortamda yaşatılması demektir. Zaten mevcut olan bir koyundan bir hücre aldığımızı düşünelim. Bunun dışarıda başka bir ortamda beslenerek yeni bir koyun elde etmiş olalım. Bu yeni koyun, bizim yarattığımız bir koyun mudur?

Bilimcilik yapanlar şu savunmayı yapabilirler. Günümüzde henüz hücrenin yapısını anlamaya çalışıyoruz. İleride anladığımızda, insanlık da, sıfırdan bir hücre yapabilir.

Bilimcilik yapanların bu iddialarına inanacak kişi var mıdır bilemiyorum. Ama iddialarında ısrar etseler bile, hücre yapımında kullanacakları bütün malzemeler, zaten yeryüzünde mevcut olan elementler olacaktır. Dolayısıyla, insanın gelecekte de kendi kendine yetmesi mümkün değildir.

Gelelim uzay alanındaki çalışmalara. Bilim insanlarının bugün itibarıyla söylediklerine göre, kâinatta trilyonlarca güneş sistemi var. Bilimdeki gelişmeler ilerledikçe, daha ne kadar yeni samanyolu tespit edileceği belli değil. Biz bugün, henüz kendi güneş sistemimizi bile anlamış değiliz. İçinde bulunduğumuz sistemi anlamamızın kaç yıllar alacağını kimse bilmiyor. Dolayısıyla, evrendeki trilyonlarca güneş sistemini anlayabilmemiz için acaba ne kadar süre gerekir?

Bilimdeki gelişmelerin ışığında milyonlarca yıl sonrasında, evreni anlayacağımızı iddia edebilirler. Bu durumda akla gelen soru şu olacaktır. Yeryüzünün kaynaklarının insanlığın ömrünün milyonlarca yıl sürmesine imkân vermesi mümkün müdür?

Yukarıda çok kısa olarak ve sorularla irdelediğimizden net olarak anlaşılan şudur ki, insanlığın kendi kendine yetmesi mümkün değildir.

Son günlerde Çin’de ortaya çıkan ve hızla yayılmaya başlayan basit bir virüs karşısında, çaresizlik içerisinde bocalamaktayız. Bu durumdaki insanlık, kendi kendisine yeter olabilir mi? Bugün bu virüs ile mücadelede başarılı olsak bile, ileride benzeri başka olaylarla karşılaşmayacağımızın garantisi var mı? Bırakalım garanti aramayı, küreselleşme ve serbestleşme bu şekilde ilerledikçe, yeni belalarla karşılaşma ihtimalimiz her geçen gün artmaktadır. Gelecekteki bu sıkıntıların olması ihtimali giderek güçlenirken, çaresizlik içerisinde bocalayan insanlık, neyin çözümünde kendi kendisine yeter olacaktır?

Yine son günlerde yaşadığımız bir başka sıkıntılı durum var. Bir anda ortaya çıkıp bir araya toplanan milyarlarca çekirge karşısında çaresiz kaldık. Böylesine farklı ve hiç aklımıza gelmeyecek bir olayda çaresiz kalan insanlık, aynı anda oluşacak birkaç bela olayın vuku bulması durumunda, kendi kendisine nasıl yetecektir.

Bu konuda Kur’an ne diyor bakalım. Kur’an, insanın kendi kendisine yetemeyeceğini, sadece Yüce Yaradan’ın, Kendisine yeteceğini net bir şekilde ifade etmektedir. Kendi kendisine yeteceğini iddia eden insanları da kâfir yani Tanrıtanımaz olarak tanımlamaktadır.

 Alâk Suresi 96/6 ve7: “Hayır, insan kendini yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder.”

Devamındaki ayet ise, insanlığa çok ciddi bir uyarıdır.

8: “Şüphesiz dönüş, ancak Rabbinedir.”

Allah’ım, Senin gönderdiğin delilleri anlayabilmemiz için, bizlere anlayış ihsan eyle.

Sosyal, YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İSLÂM’DA KADIN’IN KONUMU

İSLÂM’DA KADIN’IN KONUMU

 

Bu sitede yayınladığımız, “İslâm’da Kadın Yönetici Konusu” ve “Türklerde Kadın” başlıklı yazılarımızda konuyu bazı açılardan irdelemeye çalışmıştık. Bu makalemizde biraz daha farklı bakışla ele alacağız.

Konuyu irdelerken tarihi açıdan daha gerçekçi değerlendirme yapabilmemiz için, Hz. Muhammed’in aldığı vahiylerden önceki durum hakkında kısaca bir bilgi sahibi olmamızda fayda var.

İslâm öncesinde, Arabistan’da, kız çocuklarına yapılan muameleleri, Kur’an şöyle açıklıyor:

Nahl Suresi 16/58: “Hâlbuki onlardan (önceki ayette bahsedildiğine göre, Allah’a kızlar isnat edenler) birine, kız doğum haberi müjdelendiği zaman içi öfkeyle dolar, yüzü kapkara kesilir.”

59: “Kendisine verilen müjdenin kötülüğü, dolayısıyla kavminden gizlenir. Şimdi acaba o çocuğu zillet ve horlanmaya katlanarak saklayacak mı? Yoksa toprağa mı gömecek? Dikkat edin verdikleri hüküm ne kötüdür!”

Tekvir Suresi 81/8: Diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğunda,

9: “Hangi günahtan dolayı öldürüldü?” diye.

Kur’an’ın ifadelerinin doğru olmadığını savunanlar, o dönemi anlatan tarihçilerin bahsettiklerine bakabilirler.

Araplarla benzer coğrafyada yaşayan İsrailoğulları’nın da, “ataerkil” bir anlayışta olduklarını, çoğunluğunu insanların yazdığı Kitab-ı Mukaddes’in (Tevrat, Zebur ve İnciller) anlatımından anlıyoruz. Bu kitaplara göre, Hz. Davud’un haremi vardı. Hz. Süleyman’ın 300 cariyesi ve 700 hanımı olduğunu yazıyordu. Hâlbuki bu yazılanlar, Yüce Yaradan’ın peygamberlerine isnat edilen yalanlardan başka bir şey değildi. Yahudiler ve Hıristiyanlar bu yalanları, kendilerinin kadınlara karşı, onları aşağılayan bakışlarına destek bulmak için uydurmuşlardı.

Hıristiyanlar da, Aziz Pavlus’un, aşırıya kaçan kadın düşmanlığı çok etkili olmuştur. Aziz Pavlus’daki bu kadın düşmanlığının muhtemel sebebi kendisinin İsrailoğullarından olması ve onların kadına bakışlarına sahip olmasıdır.

Antik Helen’de kadına bakış, Yahudilik ve Hıristiyanlıktan farklı değildir. Bir Helen yazar şöyle demektedir.: “Bize, bizlere çocuklar verecek eşler, bizleri okşayarak sevecek metresler ve bizleri eğlendirecek kibar fahişeler lâzım!”

Antik Helen’de ve Roma İmparatorluğunda, Gynaikonitis denilen fuhuş yapılan evleri engellemek mümkün olmamıştır.

İşte böyle bir ortamda inen ve son vahiy olan Kur’an, çok evlilik konusunda şöyle der:

Nisa Suresi 4/3: “Eğer öksüz kızlarla evlendiğinizde onlara karşı adaletli davranamamaktan korkarsanız, hoşunuza giden diğer kadınlardan iki, üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz. Eğer adaleti gözetmemekten korkarsanız, o zaman bir tane ile veya elinizin altındakiyle yetinin. Doğruluktan ayrılmamak için bu daha elverişlidir”

Ahzab Suresi 33/4: “Allah, bir adamın göğsünde iki kalp yaratmamıştır…”

Demek ki İslâm, mücbir sebepler dışında, tek eşliliği tavsiye ediyor. Hem de kadının hiç önemsenmediği ve çok eşliliğin olağan görülüp, tek eşliliğin garipsendiği bir ortamda bu tavsiyeyi yapıyor.

Erkek ile kadın arasındaki evliliklerde de, karşılıklı rıza aranıyor. Bu durumun bir örneğini, Hz. Muhammed’in hayatında görüyoruz. Bilindiği gibi Hz. Muhammed, ilk eşi Hatice vefat edene kadar, tek eşli olarak yaşamıştır. Bu evlilik, Arabistan’daki çok eşli evlilik anlayışına rağmen, sürmüştür. Hz. Peygamber, sonraki yıllarda, savaşlarda şehit düşmüş arkadaşlarının yaşlı dullarıyla evlenmek mecburiyetinde kalarak, çok eşli hale gelmiştir. İşte bunlardan birinde, Roger Graudy’nin, Buhari’ye dayanarak aktardığı bir olay şöyle gelişmiştir. Hz. Peygamberin evlenmeyi düşündüğü hanımlardan olan Ümeyye binti el-Cevn, teklifi reddetmiştir. Bunun üzerine Hz. Muhammed, kendisini, ana babasının yanına ve çok kıymetli hediye de vererek geri göndermiştir.

Kadınlarla ilgili bir başka ayrıntıya geçmeden önce, günümüzdeki uygulamaları gözümüzün önüne getirelim. Bugün, medeni denilen maddeten gelişmiş ülkeler dahil, erkeklerin önemli bir kısmı, resmiyette tek evli, ama gayri resmi olarak çok evli konumundadırlar.

Kur’an’da kadınlarla ilgili olarak bir başka dikkat çekici nokta daha var. Kur’an’a göre, Hz. İbrahim’in eşi, Hz. Musa’nın annesi ve Hz. İsa’nın annesi, Allah’ın elçisi Cebrail aracılığıyla Allah’tan vahiy almıştır. Bu vahiyler, sırasıyla Hud Suresi 11/71-73, Kasas Suresi 28/7, Meryem Suresi 19/19 da anlatılmıştır.

Demek ki Yüce Yaradan, sadece erkeklere haber göndermemiştir. Bu ayetlerde peygamberlerin hanımlarından bahsedildiği için, bu anlatımın nedeni olarak peygamberler görülebilir. Bu şekilde düşünenler için Yüce Yaradan, Firavunun karısını da örnek göstererek, bu fikrin yanlışlığını ortaya koymaktadır.

Tahrim Suresi 66/11: “Allah, inananlara da Firavunun karısını örnek gösterdi. O şöyle demişti: “Rabbim! Bana yanında cennetin içinde bir ev yap, beni Firavundan ve onun (kötü) işinden kurtar. Ve beni şu zalim toplumdan kurtar!”

Görüldüğü üzere, Kur’an kadın ve erkek arasında ayrım yapmaz. Ayetlerde “ey insanlar” veya “ey iman edenler” diyerek her iki cinsi birlikte belirtir. Ayrıca ifade ettiği zamanlarda da “iman eden erkekler, iman eden kadınlar” şeklinde beraber yazar.

Nisa Suresinin birinci ayetine göre, Yüce Yaradan, insanları tek bir nefisten yaratmıştır. Dolayısıyla, insanlar, ister kadın isterse erkek olsunlar, Allah nezdinde eşittirler. Farkımız, yapımız ve görevlerimizdir. Farkımız, Yüce Yaradan’ın gösterdiği yoldaki yürüyüşümüzdür.

Tevbe Suresi 9/71: “Erkek ve kadın bütün müminler birbirlerinin dostları ve velileridirler. İyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirirler, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunları Allah rahmetiyle yargılayacaktır. Çünkü Allah azizdir, hakîmdir.”

Demek ki, İslâm’a göre erkek ve kadın bütün müminler, birbirlerinin dostları ve velileridirler. Ne sadece erkekler, kadınların, ne de sadece kadınlar, erkeklerin dostu ve velisidirler. Yani İslâm, hiçbir ayrımı istemez. Her türlü ayrıma karşıdır.

KUR'AN ÜZERİNE, Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BİLİM, SANAT, BÜYÜME, GÜÇ VE DİN ÜZERİNE

BİLİM, SANAT, BÜYÜME, GÜÇ VE DİN ÜZERİNE

 

Bizim gençliğimizde, liselerde yapılan münazaralarda, taraflardan, aynı konuya farklı açılardan bakarak savunma yapmaları istenirdi. Yapılan bu fikri tartışmaların en yaygın olanı ise, sanat konusunda idi. Yarışan tarafın birisinden, “sanat, sanat içindir” tezini savunması istenirdi. Diğer gurubun görevi ise, “sanat, toplum içindir” anlayışını savunmak olurdu.

Gençliğimizdeki bu fikri tartışmanın alanlarını biraz genişleterek, bu yazımızda irdelemeye çalışacağız. Sadece sanat açısından değil, “bilim ve teknik”, “büyüme”, “güç” ve “din” hususlarında da, benzer yapıdaki tartışmaları ele alacağız. Yani, “bilim, bilim içindir” veya “bilim, toplum içindir”, “(ekonomik) büyüme, büyüme içindir” veya “büyüme toplum içindir”, “güç, güç içindir” veya “güç, toplum içindir”, “din, din içindir” veya “din, toplum içindir” düşüncelerini irdeleyeceğiz.

Yukarıda bahsettiğimiz konulardan herhangi birini ele aldığımızda, birbirinden farklı olan bu iki yaklaşımdan hangisine uyacağımıza karar verebilmemiz için, Yüce Yaradan’ın kurduğu düzene bakmamız, akla en yatkın olanıdır.

Bu sitede yayınladığımız bir yazımızda, Yüce Yaradan’ın yarattığı evrende var olan sistemlerin, dünyamızın yaşamla ilgili konumunu muhafaza edebilmesine yaradığını örnekleriyle vermeye çalışmıştık. Nitekim bilim insanlarının ifadelerine göre, ışık hızında oluşabilecek en küçük bir sapmada, dünyada yaşam kalmayacaktır. Yine bilim insanlarına göre; gerek dünyanın kendi etrafındaki dönüş hızında, gerek dünyanın güneş etrafındaki dönüş hızında ve gerekse bizim güneş sistemimizin, içinde bulunduğu Samanyolu sisteminin etrafında yaptığı dönüşte en ufak bir sapmanın olması halinde, yeryüzündeki yaşamın bitecektir.

Demek ki, Yüce Yaradan, ilmini, Kendi zatının isteğine göre değil, insanlığa faydalı olacak şekilde yönlendirmiştir.

İçinde yaşadığımız yeryüzünün, tahrip etmediğimiz bölümlerindeki tabiatına bakalım. Başta insanlar olmak üzere, Yüce Yaradan’ın yarattığı hayvanlar ve hattâ bitkiler, birer sanat eseridir. Bu muhteşem sanat eserleri, sadece güzel görüntü için değildir. Harikulâde sanat eseri şeklinde yaratılan canlıların her birinin, çok farklı yönlerden insanlığa faydası vardır. Benim çocukluğumun geçtiği bölgede yaygın olan haşhaş bitkisini düşünelim. Haşhaş bitkisi çiçek açtığında, çeşitli renkleriyle seyrine doyum olmaz. Çiçekleri kabuk bağladığında, içindeki tanelerden güzel yiyecekler ve insana faydalı yağ elde ederiz. Kabuğunun dışını çizerek, morfin yapımında kullanılan afyon sütünü alırız. Sütü alınmış kabukların ve sapların hayvan yeminde çok yararı vardır. Belki de henüz anlaşılamamış başka faydaları daha vardır. Çünkü bilim insanları, her geçen gün, bitki ve hayvanlarda, bizim faydamıza olan yeni şeyler keşfediyorlar.

Demek ki, Yüce Yaradan, sanatını, Kendi zatının zevkini tatmin etsin diye değil, insanlığın faydasına olacak şekilde yönlendirmiştir.

Bildiğimiz gibi, yeryüzündeki bütün canlılar doğuyor, büyüyor ve ölüyorlar. Öldükten sonra bile başkalarına faydalı oluyorlar. Canlıların ölümlerinden sonraki faydaları hususu ayrı bir makale konusudur. Biz, bu yazımızla ilgili olarak sadece, büyümeyi ele alacağız.

Yeryüzünde canlıların büyümeleri, hep dengeli oluyor. İstisnalar hariç, tuhaf görüntüler oluşturmuyor. Her canlının büyümesi, kendi türünün yapısına uygun oluyor. Bilhassa insanlar ve hayvanlar, bütün uzuvlarıyla dengeli olarak büyüyorlar. Ayakları veya kafası küçük kalmış bir aslan düşünelim. Bu aslan, diğer aslanlar tarafından dışlanacaktır. Aslan toplumu içerisine giremeyecektir. Sadece birinin değil, aslanların önemli bir bölümünün böyle tuhaf büyüdüğünü düşünelim. O aslan toplumuna hangi gözle bakılır? Bir başka hayvan çeşidi olan inekleri ele alalım. İneklerin davranış biçimleri kurtlar gibi olsaydı, biz ne yapabilirdik? Dolayısıyla her büyüme, o canlının toplumunun ve insanların yararına olmaktadır. Bitkiler bile, insanlara ve hayvanlara en faydalı olacak şekilde büyüyorlar.

Demek ki, Yüce Yaradan, büyüme işlevini Zatının isteğine göre değil, canlıların toplum yaşamlarına ve insanlığa faydalı olacak şekilde yönlendirmiştir.

Hepimizin takdir edeceği gibi, Yüce Yaradan, bütün insanların toplamından, hem de sonsuz denilebilecek ölçüde daha güçlüdür. Fakat bu gücüne rağmen, Allah’ı inkâr eden, Onun hakkında kötü sözler söyleyen insanlara karşı bu gücünü kullanmıyor. Aksine, ateistleri ve inkârcıları yanlışlarından döndürmek için, sıkça uyarıcılar gönderiyor. Ama insanların içerisinde, gönderdiği elçisine zulmedenler çıkıyor. Hem zulmediyor hem de uyarılara rağmen yanlışlarında ısrar ediyorlar. Bununla da kalmayarak, diğer insanların da doğru yola girmelerini engellemeye çalışıyorlar. Onların da bazılarını öldürüyorlar. Dolayısıyla, toplumun huzurunu bozuyorlar, insanlığın geleceğini karartıyorlar. İşte, inkârcıların bu zalimlikleri sonrasında, Yüce Yaradan, gücünü kullanarak, insanlığın huzurunu bozan bu bozguncuları ve hainleri helâk ediyor.

Demek ki, Yüce Yaradan, gücünü, Kendi zatının arzusuna göre değil, özenerek yarattığı insan toplumunun huzurunu engelleyen zalimlere karşı –onu da, her zaman değil, insanlığın geleceği için gerekli gördüğü zamanlarda- kullanmaktadır.

Bütün yaratışlarında insanlığın geleceğini ve huzurunu amaçlayan bir Yüce Yaradan’ın, din konusunu, insanların zayıf omuzlarına ağır bir yük olarak yüklemesi düşünülemez. Yüce Yaradan’ın insanlardan istekleri, Zatının eğlencesi için değil, insanlığın huzurlu geleceği için gerekli olan davranış biçimleridir.

Bu yazımızın konusuyla ilgili olarak verilebilecek örnekler, kitapları dolduracak kadar çoktur. Biz, sadece okuyucuların dikkatlerini toplayabilmeleri için yardımcı olacak kadar kısa ifadelerle konuyu aktarmaya çalıştık.

Sonuç olarak; bilim ve teknik, sanat, ekonomik büyüme, güç ve din gibi unsurlar, insanlığa hizmet ettiği sürece anlamlıdır. Aksi uygulamalar, insanlığın hazin sonunu getirebilir.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BİLİM İLE İNSANLIĞIN GELECEĞİ ARASINDAKİ İLİŞKİ ÜZERİNE

BİLİM İLE İNSANLIĞIN GELECEĞİ ARASINDAKİ İLİŞKİ ÜZERİNE

 

Bilinen insanlık tarihindeki bilimsel gelişmelerin en hızlı olduğu dönemdeyiz. Ancak, bu son dönemlerdeki bilimsel çalışmalar, bilimcilik anlayışının tesiri altıda yapılmaktadır.

Bu sitede yayınladığımız “Bilim ve Bilimcilik” başlıklı makalemizde, bilim ve bilimcilik arasındaki farkları gözler önüne sermiştik. İlgili yazımızda geniş kapsamlı olarak irdelediğimiz farkları, çok kısa şekliyle ifade edersek; bilimcilik, bilime tapınmadır diyebiliriz.

Bilimcilere göre bilim, insanlığın bütün sorunlarını çözecektir. Bu anlayışta olan bilimciler, bilimin dışında bir şey tanımazlar. Dolayısıyla, dine karşı oldukları gibi, bilgeliğe de karşıdırlar. Çünkü onlara göre, bilimin deney yapamadığı, ölçemediği ve tahmin yürütemediği şeyler, mevcut olamazlar. Bu sebeple, bilimsel kanunlara ve mantığa uygun olmayan şeyleri reddederler.

Yüce Yaradan’ın, Hz. Âdem’den itibaren insanlara öğütlediği tek din olan İslâm, bilimsel araştırmaları teşvik eder. Fakat bilimin bir din haline getirilmesine şiddetle karşı çıkar.

Bilhassa günümüzdeki bilimsel çalışmalar, sadece vasıtalarla ilgilenmektedir. Dolayısıyla yalnızca vasıtalardaki sorunları çözmeye çalışmaktadır. Bu nedenle bilim, “nasıl” sorusuna cevap aramaktadır. “Niçin” sorusuna cevap aramadığı için de, bir gayesi yoktur.

Takdir edileceği gibi, gayesiz yapılan araştırmalar, ya şahsi menfaat uğruna veya gösteriş için yapılırlar. Bu anlayışla yapılan bilimsel gelişmelerden, insanlığın faydalandığı pay çok az olmaktadır.

Hâlbuki bilimsel araştırmaların amaçları, insanlığın huzurunu artırmak olmalıdır. Bilimsel araştırmaların insanlığa faydasının daha fazla olabilmesi için, amaçlar arasında da öncelik sırası oluşturulmalıdır.

Teknik gelişmelerle ilgili olarak oluşturulacak öncelikler, ülkelere göre farklılıklar gösterebilir. Ancak dünyanın küresel bir köy haline geldiği günümüzde, bazı öncelikler, insanlığın genel durumuna göre belirlenmelidir. Örneğin, ülkesindeki vatandaşlarının karınlarını doyurduğunu, onların huzurunu sağladığını düşünen zengin bir ülke bile, uzayla ilgili çalışmalara pay ayırırken, insanlığın genel durumunu dikkate almalıdır. Öncelik, fakirliğin azaltılması olmalıdır. Eğer uzay çalışması yapan ülkede fakir insanlar çoksa, o ülkenin öncelik seçimi yanlış demektir.

Halkında fakir oranı fazla olan ülkeler ise, bilimsel çalışmalarında önceliği yoksulluğu azaltmaya vermelidirler. Eğer, ülkenin gücü, fakirliği azaltmaya gücü yetmiyorsa, başkalarından yardım istemeden önce, nüfus artışını azaltma mücadelesi vermelidir. Ülke dışından yapacakları ithalatta önceliği, otomobil gibi son tüketim araçlarına değil, traktör gibi üretim için gerekli ara vasıtalara vermelidir. Yurt dışından satın aldıkları ürünlerde, kozmetik, parfüm gibi ürünlere değil, tarımı geliştirmek için kullanacakları ilaç, gübre gibi mallara öncelik vermelidir.

Ülkeler, insanlarına zarar vermeden, harcamalarını nasıl azaltabileceklerini araştırmalıdırlar. Konunun daha iyi anlaşılması için bir örnek verelim.

Bireyselliği öne çıkaran ABD ve Fransa gibi ülkelerde, sağlık harcamalarının önemli bir bölümü (bazen %40’lara varan) alkol kullanımına dayanan hastalıkların tedavisi için yapılmaktadır. İlginç olan benzer ortamın, eski SSCB gibi bireyi dışlayıp, toplumu kutsayan ülkelerde de olmasıdır. Aynı sağlık ortamı ufak değişikliklerle yeni oluşan Rusya’da da mevcuttur. Aslında aynı ortam, ülkelerin çoğunun sorunu haline gelmiştir. Alkol kullanımı fakirlik veya zenginliğe bağlı olmayıp her kesimden insanı etkilemektedir. Ülkeler hem vatandaşlarının içmesi için alkollü içkiler üretmekte veya ithal etmekte, hem de alkol kullanımından dolayı sağlığı bozulanların tedavisi için, ithalât yapmaktadır.

Alkolizmin insanlar üzerindeki etkilerinden birisi de psikolojik açıdan bozulma şeklinde görülmektedir. İnsanlar arasındaki güven ve dostluklar azaldıkça, ruhi bunalıma girenlerin sayısı artmaktadır. Birçok zengin ülkede, psikoloğa gitmeyen yetişkin insan sayısı hızla azalmaktadır.

Bilhassa zengin ülkelerdeki tıbbi araştırmaların önemli kısımlarından birisi de aşırı beslenmekten kaynaklanan kalp damar hastalıkların tedavisine gitmektedir. İlginç olan bir başka husus da, şişmanlığı azalmak için diyet ürünler üzerinde araştırmalar yaparak satışa sunmaktır. Yani insanları, önce şişmanlayarak hasta olmaları için para harcamaya teşvik edip, sonra şişmanlığı azaltıyormuş gibi, diyet ürünleri kullanmaya sevk etmektir.

Bizler, bu karmaşık ortamı, bilimin düzeltmesini bekliyoruz. Beklentimizin gerçekleşmesi için, bilimle uğraşanların öncelikle insanlığın faydasına olacak yönde gayret etmeleri gerekmektedir. Ancak insanlığın umumi faydasını hedeflese bile, bilimin, bu yaklaşımıyla, devlet yöneticilerinin sıkıntıya düştükleri devlet bütçesindeki harcamalar sorununu azaltması veya çözmesi mümkün görünmemektedir. Dolayısıyla, bilimcilerin bu tavırlarıyla, hem yöneticilerin rahat etmesi, hem de insanlarını huzurlu hale getirmesi ihtimali de çok zayıftır.

Çünkü bilimin temel sorusu, “nasıl” üzerine odaklanmıştır. Bu sebeple, sadece vasıtalarla ilgilenmektedir. Bilim, deney yapamadığı, ölçemediği ve tahmin yürütemediği şeyleri reddetmektedir. İnsanların psikolojik sorunlarıyla ilgilenirken bile, sorunlara aynı yöntemle yaklaşmaktadır. İnsanların ruhsal bunalımlarını çözmek için dâhi, analitik psikoloji diye bir yöntem icat etmiştir. Bu yöntemle çözemediği her şeyi, geçmişte yaşanan olayların bilinçaltı diye tanımladıkları yerde durduktan sonra, yüzeye çıkarak yaşama geçmesi olarak sunmaktadır.

Dünyada aç kalmayacak şekilde sistemi kurmak ve bütün insanlığın huzur bulmasını sağlamaya uğraşmak yerine, kozmetik ürünlerini kullandırarak, çikolata yedirerek insanları mutlu etmeye çalışan bilimin, devletlerin yöneticilerinin ve halkın sorunlarını çözmesi mümkün değildir.

Bilimin uğraşı, ya insanlığın hiç ihtiyacı olmayan konular üzerinde çalışmak, ya da önce bataklık oluşturup, sonra çoğalan sivrisinekleri tek tek öldürebilmek için araştırma yapmakla eşdeğer hale gelmiştir. Dolayısıyla, insanlığın bu sarmaldan, bilim sayesinde kurtulacağına inanmak mümkün değildir. Günümüzdeki bilimin anlayışı, insanlığın güzel geleceği için olmayıp, şahsi kazanç veya gösteriş uğruna olduğu sürece, zaten bu sarmaldan bilim sayesinde çıkmamıza imkân yoktur.

İnsanlığın, içine düştüğü bu kısır döngüden çıkışı, vasıtalara odaklanan değil, gayelere sarılan anlayışla mümkün olabilir.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖNCE KENDİMİZİ SORGULAMA

ÖNCE KENDİMİZİ SORGULAMA

 

(Bu yazı, ilk baskısını 2002 yılında yaptığım ‘Tarihin Aydınlattığı Gelecek’ isimli kitabımdan aynen alıntı yapılarak, Şubat 2014 tarihinde bu sitede yayınlanmıştı. Fakat silindiğinden tekrar yayınlıyoruz.)

 

 Başka ülkelerinden insanlarından bu yazıyı okuyanlar olursa, onların, yazıdaki “Türkler” sözünü kendilerine uyarlamaları, ama mutlaka dünya ile bağlantı kurarak okumaları daha faydalı olacaktır. Böylece dünyanın küresel bir köy olduğunu, herkesin birbirine ihtiyacı olduğunu anlayacaklardır.

Bir insanın gelişmesi ile bir ülkenin gelişmesi, sistem olarak birbirine benzer. Aynı şekilde bir ülkeninki ile dünyanın gelişmesi arasında da benzerlik vardır. Hepsi de gelişmelerini herhangi bir canlı varlık gibi, bütün yönleriyle dengeli bir şekilde gerçekleştirmelidirler. Yoksa bazı yönleri gelişip, diğer bazı tarafları geri kaldığında, nasıl canlılar garip ve sağlıksız olurlarsa, ülkelerin de dünyanın da durumları aynı olur. O halde dünya işlerini yaparken, Allah’ın insanlar için kurduğu doğal düzeni bozmamak gerekir. Yoksa insanlık ve dünya için sonuç felâket olabilir.

Güzel işler yapabilmenin temeli, yaşadığımız anı iyi değerlendirmekle atılır. Bu konuda Fahri Küpçü “Bir Çobanın Düşleri” adlı kitabında şöyle der (s.32): “Eğer, yaşadığımız günün görevlerini hakkıyla yapabilirsek, dünkü hatalı davranışların yükünden de, yarının tasalarından da kendimizi kurtarmış oluruz.” O halde, gücümüzü sonuna kadar ve en verimli şekilde kullanmazsak, kendimizi ve görevimizi inkâr etmiş oluruz. Yaşadığı anı değerlendiremeyen insanların iç dünyalarında mutlu ve huzurlu olmaları ihtimali zayıftır.

Sorumluluklarımızı yüklenmekten kaçınmamalıyız. Aşırıya kaçmadan sorumluluk yüklenmek aslında insanların kendilerini, vicdanlarında daha müsterih hissetmelerine vesile olur. Eğer yüzyılımızda zor işlere katlanamazsak, kolay işler insanları da, devletleri de, dünyayı da felâketlere doğru sürükler.

Çağımız dünyasında değişen ekonomik ilişkilerdeki gelişmeler, bazı kavramları da değiştirmiştir. Çağa uygun yeniden yapılanmanın başarılı olması için, toplumlar, değişen bu kavramları çok iyi algılamalıdır.

Diğer taraftan sosyolojide kullanılan kavramlar Batıdan alınmıştır. Hâlbuki Medeniyet, milliyetçilik, imparatorluk gibi kavramların Türkler açısından anlamı, Batıdan çok farklıdır.

Çağımızda Vatan, sadece devletin sınırlarının içerisi olarak algılanırsa yetersiz kalınır. Vatan, vatandaşların ekonomik ve hukuk hürriyetlerinin sağlanabildiği ortamlardır. (Bir cihan devleti için ise, soydaşların haklarının da korunduğu alanlardır.)

Bir ülkede doğan ve büyüyen insanların ruhlarının derinliklerinde, o ülke için vatanseverlik vardır. Bu durum Türkler için daha çok geçerlidir. Her insanın bu duygularını dışa yansıtması, aynı ortamlarda olmaz. Çok farklı şartlarda ve farklı uygulamalar şeklinde ortaya çıkar. Ülkelerin gelişmesi ve medeniyet seviyesinin yükselmesi vatanseverlik anlayışının günlük hayata yansıtılabildiği oranda kolaylaşır.

Vatansever insanlar her şeyden önce kendilerine güvenmelidir. Kendi tarihlerini iyi öğrenmelidir. Bir Türk, Batı’nın gelişmesinde 1492 Amerika kıtası ve diğerlerinin keşiflerinin mucizevi önemini görmelidir. Böylece kendisini küçük görmekten vazgeçmelidir. Ayrıca tarihteki ecdadının tamamının çok mükemmel olduklarını ama yeni neslin bozulduğunu düşünerek yeise kapılmamalıdır. Toplumların içerisinde farklı yapılar, düzgün veya hatalı insanlar tarih içerisinde her zaman var olmuştur. Dolayısıyla sorumluluğun başkalarında değil, kendisinde olduğunu düşünmelidir. Çünkü bir insanın, hayalindeki bütün güzel düşüncelere ulaşabilmesinde, dış etkenler kadar, kendi hayalleriyle davranışlarının bağdaşmasının etkisi önemlidir.

Vatansever insanlar, ÜRETKEN olmaya çalışmalıdır. Mal, hizmet ve bilgiden en az birini üretmek lâzımdır. Zaten Türklerde görülen bağımsızlık, gözü peklik ve iyilik etme özelliği üretken olmayı gerektirir.

Namus kavramı, sadece cinsel anlamda kalmamalıdır. İnsanın kendisine emanet edilen millet ve devlet malları, vatandaşların namuslarıdır. Vatansever insanlar, NAMUSLU ve İTİBAR sahibi olmaya gayret sarf etmelidir. Zaten Türklerin sahip oldukları maddi ve manevi sağlamlık özelliği insanların vicdanlarını böyle davranmaya zorlar.

Türklerdeki “üste kesin itaat ve disiplin” anlayışı en küçük birim olan aileden başlayarak, en büyük organizasyon olan devlete kadar istismar edilebilmektedir. Üstlerin az bilgili ve kendilerine yeterince güvenmeyen insanlar olmaları halinde istismarlar artar.  Vatansever insanlar bilgili ve şahsiyetli olmaya çalışmalıdır. Çağımızda bu gayret de yetmeyebilir. Bilgi günümüzde sürekli eskimektedir. Vatansever insanlar, SÜREKLİ ÖĞRENME mücadelesi vermelidir. Bu mücadeleyi vermeyen insan, çocuklarını bile etkileyemez. Zaten Türklerde var olan yakınındakilere hizmet arzusu da bunu gerektirir.

Vatansever insan milletini daha çok sevendir. Milleti sevmek, ailesini sevmekle başlar. Sonra sevgi halkası genişleyerek insanlığa doğru uzanır. Sevgi paylaşmaktır. Paylaşma ise, hem acılar hem de varlıklar için olmalıdır. Adaletsiz bir paylaşım; ailenin, ülkenin ve dünyanın temeline konulan dinamit gibidir. Vatansever insanlar ADALETLİ olmakla yükümlüdür. Zaten Türklerin özelliklerinden olan “ırkçılık yokluğu” ve “sözünün eri olmak” anlayışı ile adaletli davranış, birbirlerini tamamlayan bir bütünün parçalarıdır.

Türklerde devlet, “ebed müddet”tir. Ancak insanlardaki bu saygılı anlayışın arkasına sığınarak millete karşı bazen hatalı davranıldığından, devlet ile milletin arası açılmıştır. Hâlbuki devlet, millet için vardır. Dolayısıyla, devleti yönetenler DEVLET değildir. Devleti yönetenler, millettir. Makama saygı ile şahsa saygı, makam dışında gerektiğinde birbirinden ayrılmalıdır.

Türklerin tarihte görülen özelliklerinden birisi de doğdukları yere bağlılıklarıdır. Çağımızda, ulaşım ve kitle iletişim araçlarının gelişmesiyle, bu anlayış da değişmeye başlamıştır. Dolayısıyla “doğmak” kelimesine manevi bir anlam yüklenilmelidir. İnsan dünyanın neresinde doğarsa doğsun, geçimini nerede sağlarsa sağlasın, kendisini bu manevi dünyaya bağlı hissedebilmelidir. Bu manevi dünya her insanın kendi milletidir. Türkler için de, TÜRKLÜK DÜNYASI’DIR. Türklük dünyasına ait olmak için soy olarak Türk olunması gereklidir, ama yeter şart değildir. Bir veya her iki atası da Türk olmayan insanlardan da kendisini Türk hissedenler olabilir. Asıl olan insanın kendisinin hissettikleridir.

Türklerin özelliklerinden birisi de, imparatorluk kurmaya meyilli olmalarıdır. Ancak çağımızda imparatorluklar artık, ülke sınırları genişletilerek kurulmuyor. Ekonomik ve kültürel üstünlükle kuruluyor. Bu nedenle artık hedef, sınırları genişletmek olmamalıdır. Hedef; insanlara hoş görü ile yaklaşan, adaletli davranan, ekonomik olarak güçlü, kendi kültürünü sürdüren kuvvetli bir CİHAN DEVLETİ olmaktır.

Türklerin bilinen özelliklerinden birisi de yabancı kültürlere karşı gösterdikleri dirençtir. Yabancı kültürlerden etkilenmeler kendini dil ve sanat üzerinde gösterir. Hâlbuki Türkçe, Türk insanının özellikleriyle özdeşleşmiştir. O halde vatanseverler Türkçe’nin derinliklerine inmelidir. Vatansever insanlar, halkın ve aydınların kullanacağı ORTAK TÜRKÇE oluşturmalıdır.

DİN, Allah’ın insanların zayıf omuzlarına yüklediği ağır bir yük değildir. Aksine insanları huzura ve mutluluğa ulaştırmak için Allah’ın öğütlediği bir yoldur. Dini bilgiler, insanların huzura ve mutluluğa ulaşmalarını engelleyecek zorlaştırmalar ve tabular şeklinde olmamalıdır. Aksi halde dini anlayışların, çağımız insanının kalplerinde yer bulması zor olur. Vatanseverler, dinin gerçek öğretilerini öğrenmeye ve mümkün olduğunca uygulamaya çalışmakla yükümlüdürler. Zaten Türklerin özelliklerinin tamamına bakıldığında İslâm’ın gerçek öğretileriyle bağdaştığı görülecektir.

Bir milletin ayakta kalabilmesi ve gelişebilmesi için, kendi yapısına uygun ve çağa uyum sağlayan kurumlarının olması şarttır. Kurumlaşamayan milletlerin, zamana ve şartlara uyum sağlamaları çok zordur. Kurumlar; verilerin toplanmasında, düşüncelerin tartışılmasında, bunların topluma aktarılmasında ve toplumun denetiminde sürekliliği sağlarlar. Türkiye’deki mevcut kurumlar, aynen Batıdan alınmış ve çoğunda bünyeye uygun düzenleme yapılmamıştır. Vatansever insanlar KURUMLAŞMAYI kendi yapılarına uygun bir şekilde yeniden düzenlemelidir. Zaten Türkler, kendi yapılarına uygun kurumları oluşturabildikleri için tarihin önemli bir bölümünde üstün medeniyet seviyesine ulaşmışlardır.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İSRA SURESİ 16 VE 17İNCİ AYETLER ÜZERİNE

İSRA SURESİ 16 VE 17İNCİ AYETLER ÜZERİNE

 

Bu sitede yayınladığımız “Dinimizi Değiştirmeyi Değil, İlk Kaynaklarından Beslenmesini Hedeflemeliyiz”, “Allah’ın Tek Dini, Allah’ın Emir ve Yasaklarına Uymaktır” ve “Allah’ın Dini Evrenseldir ve Zamanlar Üstüdür” başlıklı yazılarımızda açıklamaya çalıştığımız gibi, Kur’an ayetlerindeki ifadelerin geçerliliği evrenseldir ve insanlık var oldukça geçerlidir. Bu sebeple, bizim için de, bizden sonrakiler için de yol göstericidir. Dolayısıyla -dinlere bakışımız ne olursa olsun- ayetleri yorumlayıp hareketlerimize yön verirsek, hem bu dünyada huzur buluruz, hem de ebedi olan ahiret hayatımızı huzurlu geçirme şansı yakalarız.

Kur’an’ı yorumlarken, kelime kelime yapılan tercümeler, bazen anlatılmak istenileni tam yansıtmayabilir ve bizi farklı düşüncelere yöneltebilir. Yorumlamamızdaki hatamızı azaltabilmek için, tercümeleri yaparken, Kur’an’ın özünde bize ne anlatılmak istenildiğini dikkate almalıyız.

Kur’an’ın özünde verilmek istenilenleri dikkate almadan yapılan tercümelerle ilgili olarak, daha önceki bazı yazılarımızda da örnekler vermiştik. Bu makalemizde de,  aşağıdaki ayetle ilgili olarak yapılan tercümeyi, bu yönden irdeleyeceğiz.

İsra Suresi 17/16: “Biz bir yeri helâk etmek isteyince, oranın ileri gelen zenginlerine emrederiz. Orada kötü işler yaparlar. Böylece, onlara kararımız şart olur ve orayı yıkar darmadağın ederiz.”

Yukarıdaki tercüme, kelime kelime yapılmıştır. Ancak, Kur’an’ın özündeki fikirler ile çelişmektedir. Bilindiği gibi Kur’an’ın aktardığına göre, Yüce Yaradan, kullarına özgürlük vermiştir. Hattâ, insana verilen hürriyetin içerisinde, Yüce Yaradan’ı inkâr etme bile vardır. (Kehf Suresi 18/29 gibi) Bu sebeple, Allah, insanlar hakkında karar vermeden önce kullarının hareketini bekler. Onların düşünce ve davranışlarına göre tavrını oluşturur. Aşağıdaki ayet, bu durumun bir örneğidir.

Enam Suresi 6/160: “Kim iyilik getirirse, ona o (getirdiği)nin on katı vardır. Kim kötülük getirirse, sadece onun dengiyle cezalandırılır; onlar haksızlığa uğratılmazlar.”

Kur’an’ın ifadelerine göre, kulları olarak bizler kötülük yaparsak, bize dengiyle yani misliyle karşılık verilecektir. Eğer bizler iyilik yaparsak, bize on misli güzellikle karşılık verilecektir. Dolayısıyla, yarattığı kullarına karşı böylesine bonkör davranan Yüce Yaradan’ın, durup dururken bir yeri helâk etmek istemeyeceği açıktır. Bu nedenle, ayetin ilk cümlesinin tercümesi yanlıştır. Kur’an’ın özü ile uyuşmamaktadır.

Ayetin devamımdaki cümle, “oranın zenginlerine emrederiz, orada kötü işler yaparlar” şeklinde tercüme edilmiş. Kur’an’ın anlatımında, kötülük yaptığımızda, bizi yaptığımız kötülük oranı kadar cezalandıracağını ve iyilik yaptığımızda on misli güzellik vereceğini ifade eden, ayrıca her fırsatta insanları uyaran Allah’ın, sırf bizi cezalandırmak için, bize kötülük yapmamızı emredeceğini söylemek, Kur’an’ın özüne zıttır.

Kur’an’da birbiriyle çelişen ayetler olabilir mi diye düşünerek Kur’an’ı incelediğimizde, çelişkilerin olmadığını açıklayan aşağıdaki ayetleri görmekteyiz.

Nisa Suresi 4/82: “Onlar hâlâ Kur’an’ı gereği gibi düşünüp anlamaya çalışmazlar mı? Eğer o Allah’tan başkası tarafından indirilmiş olsaydı mutlaka onda birçok çelişkiler bulurlardı.”

Ahzap Suresi 33/62: “Allah’ın, bundan önce geçenler hakkındaki kanunu budur. Ve sen, Allah’ın kanununu değiştirmeye asla çare bulamazsın.”

Fetih Suresi 48/23: “Allah’ın öteden beri gelen kanunu budur. Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.”

Kur’an’da çelişkili ifadelerin olmadığını, bu sitede yayınladığımız “Kur’an’da Çelişkili İfadeler Var mı?” başlıklı yazımızda örnekleriyle belirtmiştik. Kur’an’da çelişki olduğunu iddia eden kişilerin, yapılmış bazı tercümelerdeki hataları öne sürerek, bu fikre ulaştıklarını gözler önüne sermiştik.

Nitekim Müddesir Suresinin 31inci ayetinde böyle bir tercüme hatasının olduğunu, “Allah, Dilediğini Değil, Dileyeni Saptırır” başlıklı yazımızda, tafsilatlı açıklamalarıyla göstermiştik. Yüce Yaradan’ı suçlayan bazı insanlar veya gaflet içerisinde olanlar, Müddesir 31inci ayetin  “…Allah, dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirir…” şeklindeki tercümesine göre hareket etmişlerdir. O makalemizin içerisinde yaptığımız irdelemelerimizin sonucunda, ayetin Kur’an’ın özüne uygun tercümesinin, “…Allah, dileyeni saptırır, dileyeni hidayete erdirir…” şeklinde olması gerektiğini vurgulamıştık.

Yüce Yaradan, aşağıdaki ayetlerle, kibirlenen insanları ve insanlığın zararına davrananları uyarmaktadır.

Fatır Suresi 35/43: “(Bu da) yeryüzünde bir kibirlenme ve bir suikast düzenidir. Hâlbuki fena düzen ancak sahibinin başına geçer. O halde öncekilerin kanunundan başka ne gözetiyorlar? Sen Allah’ın sünnetinde asla bir değişme bulamazsın. Sen Allah’ın sünnetinde asla bir başkalaşma da bulamazsın.”

Fussilet Suresi 41/17: “Semud kavmine gelince, biz onlara doğru yolu göstermiştik. Ama onlar körlüğü hidayete tercih etmişler ve yaptıklarına karşılık, alçaltıcı azap yıldırımı onları çarpmıştı.”

Ayetlerden anlaşılacağı gibi, Allah, insanları sürekli uyarmaktadır. Onları doğru yola davet etmektedir. Fakat bütün uyarılarına ve yol göstermelerine rağmen, yanlışta ısrar edenleri cezalandırdığını ifade etmektedir. Adil bir şekilde tecelli eden Allah’ın sünnetinin, hiçbir dönemde değişmediğini de net bir ifadeyle bildirmektedir.

Yukarıdaki ayetlerin ışığında ve Kur’an’ın özü dikkate alındığında, İsra Suresinin 16ıncı ayetini şöyle tercüme edersek, yanlışa düşme ihtimalimiz azalır: “Bir yerin ileri gelen zenginleri, emrimize yani uyarılarımıza rağmen kötülük yapmaya devam ederlerse, onları helâk etmek kararı hak olur. Biz de, oraları darmadağın eder, yıkarız.”

İsra Suresi 17/17: “Hem Nuh’tan sonra nice nesilleri helak ettik. Kullarının günahlarını bilmek ve görmekte Rabbin yeter.”

Demek ki Yüce Yaradan, insanları, sadece Nuh Tufanı ile cezalandırmamış. Bu büyük tufandan başka da, nice cezalar vermiş. İnsanların -bilhassa toplumun ileri gelenlerinin- rayından çıkarak, zalimliklerin ve sahtekârlıkların arttığı dönemlerde, onları cezalandıran Allah’ın, günümüzde veya gelecekte insanlığı cezalandırmayacağını söylemek mümkün değildir. Bunun kararı, tamamen Yüce Yaradan’ın uhdesindedir.

Ancak, Allah’ın, geçmişte verdiği kararların aynısını verip vermeyeceği -ayetlerden de anlaşılacağı üzere- bizim davranışlarımıza bağlıdır.  Yüce Yaradan, insanları cezalandırmadan önce, onların yanlıştan dönmeleri umuduyla, bazı uyarıcı işaretler gönderdiğini yine Kur’an’ında ifade ediyor.

Araf Suresi 7/155: “Bir de Musa, mîkatımız için (tayin ettiğimiz vakitte tövbe için) kavminden yetmiş erkek seçti. Ne zaman ki, bunları o sarsıntı yakaladı, işte o zaman Musa: “Rabbim! dedi, dileseydin bunları da, beni de daha önce helâk ederdin. Şimdi bizi, içimizdeki o beyinsizlerin yaptıkları yüzünden helâk mi edeceksin? O iş de senin imtihanından başka bir şey değildi. Sen bu imtihanla, dileyeni  (men teşau) sapıklıkta bırakır, dileyeni (men teşau) de hidayete erdirirsin. Bizim velimiz sensin. Artık bizi bağışla, merhamet et, sen bağışlayanların en hayırlısısın.”

Bu ayetin öncesinde, Hz. Musa’nın kavmini yalnız bırakıp Allah ile konuşmaya gidip geldiği sıradaki gelişmeleri anlatır. Hz. Musa gidince, kavmi, onun ardından hemen buzağıya tapmaya başlamıştı. Bu zalimce davranışa rağmen, Yüce Yaradan, hatasını anlayıp af dileyenler için, onları bağışlayabileceğini, 153üncü ayetinde; “O kötü amelleri işleyip de, sonra arkasından tövbe ve iman edenler için, hiç şüphe yok ki, Rabbin bundan sonra yine de affedici ve merhamet edicidir.” şeklinde ifade etmektedir. Böylece, Yüce Yaradan, rahmetinin genişliğini gözler önüne sermektedir.

Araf Suresi 155inci ayette, Hz. Musa’nın ağzından yapılan konuşmalardan anlaşıldığı üzere, Yüce Yaradan, insanların çoğunun yoldan çıkmasına rağmen, af dileyip kendilerini düzeltenlerin yüzü suyu hürmetine, toplumun hepsini helâk etmekten vazgeçmiş ve sadece sarsıntı ile cezalandırmıştır. Ama bu gelişmelerin bir imtihan olduğunu ifade etmiştir.

Yüce Yaradan’ın imtihanından, insanlık olarak başarıyla çıkabilmek için, düzgün insanların birbirlerine kenetlenmeleri ve sorunlar için çözüm üretmeleri beklenir. Aksi takdirde insanlığın geleceği, aşağıdaki ayetlerdeki ifadeler gibi olur:

Enam Suresi 6/43: “Hiç olmazsa onlara azabımız geldiği zaman yakarıp tövbe etselerdi ya. Fakat kalpleri katılaştı. Şeytan da yapmakta olduklarını zaten onlara süslü göstermişti.”

Enam Suresi 6/44: “Derken onlar kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında, (önce) üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Sonra kendilerine verilenle sevinip şımardıkları sırada, onları ansızın yakaladık da bir anda tüm ümitlerini kaybedip yıkıldılar.”

45: “Böylece zulmeden o toplumun kökü kesildi. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.”

Sadece bir toplumun değil, insanlığın kökünün kesilmesi tehlikesine karşı, kâmil insanların ve kâmil insan olmak isteyenlerin ortaklaşa çaba göstermeleri şarttır.

Allah’ım, Senin gönderdiğin ayetleri anlayarak, güzel işler yapabilmemiz için, bizlere anlayış ihsan eyle, bizlere mücadele azmi ver.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MEDİNE TOPLUMUNUN ÖZELLİKLERİ

MEDİNE TOPLUMUNUN ÖZELLİKLERİ

 

Hz. Muhammed (s.a.v.) Medine’ye göç ettiğinde, şehrin adı Yesrib idi. Peygamberin oluşturduğu toplumun özelliklerinden dolayı, ismi değişti ve Medine denilmeye başlandı. Medine, “şehir” demektir. Bedevilikten kurtularak, medeni olmak anlamına geldiği düşünülmektedir.

Hz. Peygamber M.S. 622 yılında Medine’ye göç ettiğinde, şehirde çok farklı inanışa sahip insanlar ikamet ediyordu. Müslüman olduğunu söyleyenler, henüz azınlıkta idiler. Yahudiler, Hıristiyanlar (Nasranîler) ve tek Tanrı inancı olmayan Araplar çoğunluktaydılar.

Hz. Muhammed, Yesrib’e göç ettikten bir süre sonra, Müslüman olan ve olmayan Araplar ile Yahudiler arasında bir anlaşma yapmıştır. Bu anlaşma, Medine Vesikası veya Medine Anayasası olarak da bilinir. Kırk yedi madde olan bu anlaşmanın ilk maddesi şöyledir:

“Bu kitap, Resulullah Muhammed tarafından Kureyşli ve Yesribli müminler ve Müslümanlar ve bunlara tabi olanlar ve onlarla birlikte cihat edenler için düzenlenmiştir.”

Hz. Peygamberin hicretinden kısa bir süre sonra oluşan bu topluluğun temeli, eski toplumların yapısına benzemiyordu. Aralarında kan bağı yoktu. Bir ırk temeline dayanmıyordu. Ticari ilişkiler veya bağlar üzerine de kurulmamıştı. Büyük toprak sahiplerinin oluşturduğu bir topluluk da değildi. Fakirlerin veya kölelerin birlikteliği de denilemezdi.

Yeni kurulan bu toplumun, geçmişten gelen ortak bir kültür birliği de yoktu. Bu topluluğun ortak bir tarihe sahip oldukları da söylenemezdi.

Dolayısıyla, bu toplumun, ortak bir geçmişinden veya sahip oldukları ortak miraslarından bahsedilemezdi.

Peki, topluluğun ortak yönü neydi?

Birbirinden çok farklı yapıda olan ve çok farklı geçmişe sahip bu insanların ortak tarafları, “imanları” idi. Bu iman, tek olan Tanrı’ya, bir Yüce Yaradan’a olan imandı. İşte bu garip toplumun tek ortak bağları, bu imanları idi.

Medine’de yeni oluşan bu toplumun nüfusu, hızla artmaya başladı. Çünkü sürekli katılımlar oluyordu. Bu topluma sonradan katılmak isteyenlere, hangi kavimdensin diye sorulmuyordu. Derisinin rengine bakılmıyordu. Savaşlarda işe yaraması düşünülerek, güçlü kuvvetli olup olmadığına dikkat edilmiyordu. Yani iyi bir savaşçı ve sadece erkek olması istenmiyordu.

Yeni katılanların maddi güçleri de sorgulanmıyordu. İster fakir, ister zengin olsunlar topluma kabul ediliyordu. Okuryazar olmasına bakılmıyordu. Evli veya bekâr olması da hiç önemli değildi.

Topluma yeni katılan bir kişiden istenilen tek şey, “Lâilâheillallah” demesi idi. Yani, Allah’tan başka Tanrı yoktur, sözünü söylemesi yeterliydi. Toplumun içerisinde daha itibarlı olmanın yolu, Yüce Yaradan’a duyulan derin imanın ölçüsü idi.

Bu toplum, üyelerindeki bu iman sayesinde, geçmiş dönemlerde insanların itibar ettikleri şan ve şöhretten vazgeçenlerin toplumu şekline dönüşmüştü. Kendi aralarındaki münasebetlerde, kimsenin eski şan ve şöhretinin önemi yoktu.

Bu toplum, nefislerine karşı mücadele ederlerken, birbirlerinden kuvvet alanların birliği idi. Yüce Yaradan’a bağlanmak için oluşturmaya çalıştıkları derin imanın bilincine vardıkça, hayatı bütün güzellikleriyle yaşamaya çabalıyorlardı.

Bu toplum, “hür” olmanın anlamını yeniden kavrayanların topluluğu idi. Özgürlüğü, Yüce Yaradan’a veya başka bazı şeylere “hayır” diyebilme gücü olarak görmeyi bırakmışlardı. Hürriyeti, güzel bir şeyler ortaya koyabilmenin gücü olarak görmeye başlamışlardı. Böylece, geçmiş hayatlarında hiç hayal edemeyecekleri güzel işler yapmaya başlamışlardı.

Bu toplumun üyeleri, artık, Hud Suresinin 90ıncı ayetinde bahsedilen, “…Allah, müminleri çok sever sözünün muhatabı olmaya çalışıyorlardı. Bu sebeple, aralarındaki her türlü dil, ırk, zenginlik, kültür, bilgi, cinsiyet ve diğer farklarına rağmen, kardeşçe yaşamaya gayret ediyorlardı.

Yaşanan olaylarla ilgili anlatımlara bakıldığında, içlerinden çok azı hariç, hem iç huzuru buldukları, hem de mutlu yaşamayı başarabildikleri anlaşılıyordu.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KÂMİL İNSANIN ÖZELLİKLERİ ÜZERİNE

KÂMİL İNSANIN ÖZELLİKLERİ ÜZERİNE

 

Konu ile bağlantılı olarak, bu sitedeki  “Kâmil İnsanlar Bal Arıları Gibi Olmalıdır” başlıklı bir makale yayınlamıştık. Bu yazımızda ise, konuya biraz daha farklı açıdan yaklaşmaya çalışacağız.

Günümüz anlayışıyla ifade edersek, kâmil insan olmak, amatör sporcu ruhuna sahip olmaktır. Yaptığın sporu, en iyi şekilde yapmaya gayrete ederken, bunu maddi gelir için kullanmamaktır.

Kâmil insan olmak, maddeten güçlü iken bile, ruhen yüksekliği muhafaza edebilmektir. Olgun insan, maddeten zengin iken bile, sohbetlerde para konuşmayı ayıp sayar.

Kâmil insan, kendi kendine yeter güce sahip olmaya çalışır. Kendi kendine yeter olma hali, sadece maddi açıdan değil, manevi açıdan da gereklidir. Bu sebeple olgun insan, sıkıntılı anlarında kimseden yardım istemediği gibi, en tehlikeli durumlarda bile, son ana kadar, başkasından yardım istememeye gayret eder.

Olgun insan olabilmek için, davranışlarda dengeli olmaya çalışmak gerekir. Bu denge, ne kadar çok alanda gerçekleştirilirse, kâmil insan olmaya o kadar yaklaşılır.

Kâmil insan, genel anlamda, tutumlu olmalıdır. Yani cimri de olmamalı, savurgan da olmamalıdır. Fakat şartlar gerektirdiğinde, bilhassa ihtiyaç sahiplerine karşı eli açık olabilmelidir.

Kâmil insan, genel anlamda ihtiyatlı olmaya gayret etmelidir. Fakat ihtiyaç olduğunda, derhal karar verip hızlı hareket edebilmelidir. Diğer taraftan, atak olurken bile, ihtiyatlı olmayı başarabilmelidir.

Kâmil insan, karşısındakilere göstereceği sevgide de, düşmanlıkta da, dengeyi tutturmaya çalışmalıdır. Gösterilecek yersiz bir sevgi, aşırı sevgi gösterdiğimiz insanın aleyhine sonuç oluşturabilir. Veya haksız bir düşmanlık, bizi, olgun insan olma yönündeki yolumuzdan alıkoyar.

Kâmil insan, gururlu olmalıdır. Ama gururlanmamalıdır. Gururlanmadan, alçak gönüllü davranırken onurlu kalmayı başardıkça, kâmil insan olma yolunda derecesi yükselir.

Kâmil insan, soğukkanlı olmayı başarabilmelidir. Soğukkanlı olabilmek için, sahip olunması gereken bazı özellikler vardır. Öncelikle manevi bir sağlamlık gerekir. Manen sağlam olabilmek için, ruhen yükselmek lâzımdır. Bazı anlarda, ruhen yükselmek yeterli olmayabilir. Ruhen yüksekliğini davranışlarına yansıtabilmelidir. Bu yansıtmayı başarabilmesi için, bilgili olması gerekir. Bilgi sahibi olmaktan maksat, sadece karşılaşılan olayla ilgili bilgi değildir. Tarih ve sosyal konularda, doğru yorum yapabilecek kadar yeterli bilgi sahibi olunmadan, anlık olaylar hakkında bilgi sahibi olmamız, davranışlarımızı olgunlaştırmayı ve doğru karar vermemizi sağlamayabilir.

Her insan, birçok olay karşısında heyecanlanır. İnsanların soğukkanlı davranamadığı birçok vaka vardır. Dolayısıyla, soğukkanlı olamadım diye umutsuzluğa kapılmamalıdır. Zaman ilerledikçe, bilgi seviyemiz arttıkça, manevi yönümüz geliştikçe heyecanımız azalacak ve soğukkanlı davranacağımız olay sayısı artacaktır.

İnsan hayatında, bazen felâket seviyesinde olaylarla karşılaşır. Büyük bir yangın olabilir. Veya bindiğimiz bir gemi batmaya başlayabilir. Böyle anlarda öncelikle kimi kurtaracağımız konusu kafamızda hep soru olarak kalmıştır. Kurtarılacaklar arasında yakınlarımızın olması, bu sorunun cevabını daha da zorlu hale getirir. Kâmil insan, önce kimi kurtaracağını değil, daha çok insanı kurtarabilmek için ne yapması gerektiğini düşünmelidir.

Kâmil insan, şartlara göre fikir değiştirmez. Bunu hem hak ve adaleat anlayışında yapmaz, hem de maddi konularda yapmaz. Şahsi menfaati için fikir değiştirmez ve sözünden dönmez. Sıkıntılı anlarda fikrini değiştirerek, ahlâkın kestirme yollarına girmez.

Kâmil insan, çevresindekilere karşı -yapısı elverdiğince- kaba davranışlarda bulunmamaya çabalar. Sabırla, kibar ve nazik olmaya gayret eder. Ancak, kalbi mühürlenmişler gibi davranarak insanlığa zarar vermekte ısrar edenlere karşı, keskin bir kılıç olmaktan çekinmez.

Kâmil insan; ailesine, çevresine, ülkesine ve insanlığa karşı sevgi besler ve saygı duyar. Bunlar arasında denge kurmaya çalışır. Alacağı kararlarda, hepsinin birden faydasına olmasını düşünür. Gerekirse, kendisinden fedakârlık yapar, diğerlerine zarar gelmemesi için uğraşır. Mecbur kalmadıkça aralarında ayrım yapmaz. Çok mecbur kaldığında ise, tercihini, insanlığın güzel geleceği yönünde kullanır.

Kâmil insanın amacı, daha çok kişinin kâmil insan olma yoluna girebilmesi için gayret ederek, onlara yol göstermek ve örnek olmaya çabalamak olmalıdır. Kâmil insanlar böyle davrandıkça, insanlığın içerisindeki olgun şahısların sayısı, üzüm salkımı şeklinde hızla artacaktır. Kâmil insan sayısı arttıkça, insanlığın önündeki sorunların çözümü kolaylaşacaktır.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KUR’AN’A GÖRE DEVLETİN YARDIM GÖREVLERİ

KUR’AN’A GÖRE DEVLETİN YARDIM GÖREVLERİ

 

Kur’an, insanlara maddi yardım yapılmasını buyurur. Bu yardımları üç guruba ayırır. Birincisi zekâttır. İkincisi sadakadır. Üçüncüsü ise infaktır. Bunlardan sadaka ve infak, şahısların birbirlerine doğrudan yapacakları yardımlardır. Zekât ise, bir kuruma verilir. Zekât, nakdi olabileceği gibi, mal olarak da verilebilir. Toplanan bu yardımların verildiği bu kurum, devlettir. Bu kurumun devlet olduğunu, aşağıdaki ayetten anlıyoruz.

Tevbe Suresi 9/58: “İçlerinden zekâtlar konusunda sana (Hz. Muhammed) dil uzatanlar da var. Kendilerine ondan bir pay verilirse, hoşnut olurlar; eğer kendilerine ondan bir pay verilmezse, hemen kızarlar.”

Demek ki zekâtlar, devlet adına toplanıyor. Hz. Muhammed (s.a.v.) de, devlet başkanı olarak dağıtıyor. Bu dağıtımdan bekledikleri payı alamayanlar da, itiraz ediyorlar. Yüce Yaradan da, Peygamberinin dağıtımına itiraz edenleri aydınlatmak için, zekâtın kimlere dağıtılacağını sonraki ayette şöyle açıklıyor.

Tevbe Suresi 9/60: “Zekâtlar, fakirlere, miskinlere, zekât toplayan memurlara, kalpleri ısındırılacak olanlara, kölelere, borçlulara, Allah yoluna ve yolculara mahsustur. Bu Allah’ın bir emridir ve Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

Ayette anlatılan gurupları irdeleyerek, devletin yapılacak yardımlarla ilgili görevlerinin neler olduğunu kavramaya çalışalım.

Devletin maddeten yardım edeceği insanların başında, fakirler geliyor. Yardım edileceklerde ilk sıraya yoksulların alınması, fakirleri kollamanın, devletin birinci işi olduğunu gösterir. Diğer taraftan, Kur’an’da ifade edilen sadaka ve infaklar gibi, yardımların da fakirlere verilmesi istenmektedir. Buradan anlaşılan, Kur’an, fakirliği en aza indirmeyi hedeflemiştir. Bu emirleriyle, sosyal devlet anlayışını oluşturmaya çalışmaktadır.

Devletin yardım edeceği diğer durup, miskinlerdir. Miskin sözü, günümüzdeki anlamı gibi “tembel” demek değildir. Bazı tercümelerde “düşkün” olarak ifade edilen miskin sözüyle ifade edilen şey, düşkünler denilen fakirler olsaydı, ikinci bir kelime kullanılmasına gerek yoktu. Düşkünler ifadesinden maksadın, daha fakir olanlar olduğunu belirten tercümeler de var. Fakat zaten, ayetin başında fakirler denilmiş iken, fakirleri sınıflandırmaya çalışılması mantıklı değil. Bizim de yaptığımız bu irdelemeleri yaparak düşünen bazı tefsirciler, miskinler kavramıyla, Müslümanların devletinin içerisinde yaşayan veya çevremizde bulunan gayrimüslim fakirlerin kastedildiğini vurgulamışlardır. İhtimal ki, “miskin” kelimesinin anlamı nasıl değişerek, günümüzde “tembel” manasına gelmişse, Kur’an’ın indiği günlerde de, “gayrimüslim fakirler” anlamında kullanılmış ve sonradan farklılaşmış olabilir.

Kur’an’ın, toplanan zekâtları dağıtımı konusunda bahsettiği ikinci gurubun, ayetin ifadelerindeki mantık yapısına bakıldığında, Müslüman olmayan fakirler olması ihtimali daha uygun düşmektedir. Kur’an, bu emriyle, günümüz anlayışıyla “laik” devlet, yani insanları, dini anlayışlarına göre sınıflandırmayan, her insana eşit yaklaşan bir yönetim şeklini ifade etmektedir.

Devletin yardım edeceği diğer bir gurup, zekâtları toplayan memurlardır. Bazı tefsirlerde, zekâtı fakirlere dağıtan memurlar da olarak da bahsedilir. Buradaki asıl soru şudur. Devletin memurları, zaten çalışmaları karşılığında bir ücret alırlarken, neden zekât toplayanları ve yardımları dağıtanları ayrıca bahsetmiş olabilir. Muhtemelen Kur’an, zekâtı toplayanlara, onların nefislerine yenilmelerini ve zekât toplarken haksızlık yapmalarını engelleyecek ölçüde bir pay ayırmak istemiş olabilir. Zekât toplayanların nefislerine yenilmeleri, hem devletin gelirlerini azaltabilir hem de toplumda huzursuzluk meydana gelmesine sebep olabilir. Tarihte görülen halk isyanlarının bir kısmının sebebi, nefislerine yenilen vergi tahsildarlarının davranışlarıdır.

Zekâttan pay verilecek diğer bir gurup, kalpleri ısındırılacak olanlar şeklinde ifade edilmektedir. Tefsircilerin çoğunluğu bunları, kalpleri İslâm’a ısındırılacaklar olarak ifade etmişlerdir. Bu kanaate varmalarının muhtemel sebebi, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) uygulamalarıdır. Peygamber bu uygulamaya, Medine’ye hicret ettiği andan itibaren başlamıştır. Mekke’nin fethinden sonra ve Taif Seferi sırasında da sürdürmüştür. Hz. Muhammed’in, Medine’ye ilk geldiği zaman şehirde yaşayan bütün taraflarla (Yahudiler, Hıristiyanlar, Müslümanlar ve diğerleri) bir hukuki sözleşme yapmıştır. Bu sözleşme, Mekke ve Medine’de o güne kadar kurulmamış bir devlet anayasası şeklindedir. Yemen’deki krallık hariç, bir devlet geleneği yoktu. Kabileler arasındaki uzlaşmalarla ve hiç birinin tam hâkim olmadığı bir yönetim anlayışıyla idare ediliyordu. Böyle bir ortamda bir devlet kurmaya çalışan ve ilk anayasa şeklindeki hukuki bir sözleşme yapan Hz. Muhammed, insanların gönlünü, bu devlet anlayışına ısındırmak istemiştir.

Dolayısıyla, kalpleri ısındırma sözüyle kastedilen, devlet kavramına kalpleri ısındırmaktır. Eğer amaç kalpleri İslâm’a ısındırmak olsaydı, Allah’ın insanlara rüşvet verir gibi bir yol seçmesine gerek yoktu. Yüce Yaradan’ın, insanların kalplerine indirmesi yeterli olurdu. Kalpleri İslâm’a ısındırmak için zekâttan bir pay verilmesi düşüncesi, aşağıdaki ayetle çelişmektedir.

Hucurat Suresi 49/17: Müslüman olmalarını bir lütufta bulunmuş gibi sana hatırlatıyorlar. De ki: “Müslüman olmanızı bir lütuf gibi bana hatırlatıp durmayın. Tam tersine, eğer doğru kimselerseniz, sizi imana erdirmesinden dolayı Allah size lütufta bulunmuş oluyor.”

Bu ayet, İslâm’ın ilk yıllarında ve Müslümanların henüz toplum içerisinde azınlık oldukları bir dönemde inmiştir. Öyle bir ortamda bile, Müslüman olmak, Yüce Yaradan’ın insanlara bir lütfu olarak değerlendirilmektedir. Bazı ayetlerde “kârlı bir ticaret” olarak bahsedilen şey, bu dünyadaki fedakârlıkların karşılığında, “Cenneti” elde etmek olarak ifade edilmiştir. Kârlı alış-verişten bahseden ayetlerden anlaşılan bir başka husus da, sadece “Elhamdülillah Müslümanım” demekle cennete gidilemeyeceğinin, net olarak gösterilmek istenmesi olabilir.

Demek ki, kalpleri ısındırma ifadesinden, insanların kalplerini, devlet düzenine alışık olmayanları, devlet fikrine ısındırmanın bahsedilmiş olması ihtimali daha kuvvetlidir. Devletin de görevi, insanlara huzurlu bir yaşam ortamı sağlamaktır.

Zekât verilecek diğer bir gurup, kölelerdir. Bilindiği gibi, köleler şahısların malı sayılmakta idi. Böyle bir durumda, sahiplerinin hilafına kölelere doğrudan yardım verilmesi mümkün değildir. Ancak, kölelere özgürlüklerini vermeleri şartıyla, kölelerin sahiplerine verilebilir. Buradan anlaşıldığına göre Kur’an, köleliğin kaldırılmasını istemektedir.

Zekâtın verilmesi istenilen bir gurup da, borçlular olarak ifade edilmiştir. Kur’an’da borçlularla ilgili bir başka ayet daha vardır:

Bakara Suresi 2/280: “Eğer borçlu darlık içindeyse, ona ödeme kolaylığına kadar bir süre tanıyın. Ve bu gibi borçlulara alacağınızı bağışlayıp sadaka etmeniz eğer bilirseniz sizin için, daha hayırlıdır.”

Bir toplumda, her zaman alacaklılar ve borçlular olur. Dolayısıyla Kur’an, bu hususu da işlemiştir. Yukarıdaki ayette, alacaklılara hitap etmektedir. Takdir edileceği gibi, alacaklı ile borçlunun arasına -anlaşmazlıklar haricinde- girmek yanlıştır. Bu nedenle Yüce Yaradan, alacaklıları insaflı davranmaya yönlendirerek, toplum huzurunu, yani alacaklısıyla borçlusuyla hepimizin huzurumuzu korumayı hedeflemektedir.

Yorumunu yapmaya çalıştığımız Tevbe Suresi 60’ta bahsedilen borçluların içerisindeki, alacaklıları insafsız olanlar ve borcunu ödeyemeyecek kadar sıkıntıda olanlarının (Kur’an’ın özüne bakıldığında, bütün iyi niyetine ve gayretine rağmen ödeyemeyenlerin belirtildiği aşikârdır) kastedilmiş olması ihtimali kuvvetlidir. Devletten, sıkıntıya düşmüş iyi niyetli borçlulara destek vermesini istemek, günümüzdeki sosyal devlet anlayışının ve sosyalistlerin bile zorlandığı bir durumdur.

İslâm’daki uygulama, alacaklıları da korumuştur. Nitekim Yahudi Kaynukaoğulları kabilesine yapılan uygulama bu durumun bir göstergesidir. Bedir Savaşından sonra, Medine’de fitne çıkaran Kaynukaoğullarının kalesini Hz. Muhammed komutasındaki Müslümanlar 15 gün kuşattılar. Sonunda teslim olan Yahudi kabileden 700 kişiyi Şam’a gönderdiler. Medine’yi terk etmeleri için üç gün süre verilen bu insanlara, mallarını yanlarına almaları için müsaade edildiği gibi, Müslüman şahıslardan olan alacaklarını da tahsil etmeleri sağlanmıştı.

Zekâttan ayrılan payların sonuncusu, “Allah yolu ve yol oğlu (ehli)” içindir. Tefsirciler birleşik olarak ifade edilmiş olan bu iki kavramı ayırmışlar. İlkini, “Allah yolunda” olarak tercüme etmişler. Allah yolunda olmayı da, Allah yolunda cihat etme olarak tanımlamışlar. Bazı tefsirciler de cami inşaatlarını da bu kavramın içerisine almışlar. “Yol ehli” ibaresini de, bir yerden bir başka yere seyahat eden yolcular olarak belirtmişlerdir. Bu yolcular içerisinden de, yolda kalmışlara yardım edilmesinin istendiğini düşünerek tercümelerini  “yolda kalmışlara” şeklinde yapmışlardır.

Ancak ayetteki ifade “ve fi sebilillahi vebnissebil” şeklindedir. Yani “Allah yolu, yol oğlu” olarak birlikte ifade edilmiştir. “Sebilillahi vebnissebil” ifadeleri birlikte yazıldığına göre, yardım edileceklerin, “Allah yolu ve bu yoldaki insanlar” olarak değerlendirilmesi daha mantıklıdır. “Allah yolu” kavramının anlamı, yukarıda bahsedilenden daha geniştir. Cihat etme ve cami yaptırmanın haricinde, insanlara ve insanlığa hizmet edecek çalışmalar da, bu kapsamın içerisine girebilir. Böyle düşünülürse, ayetteki, zekâttan pay verilecekler olarak, “Allah yolundaki hizmetler ve bu yolda çaba sarfeden insanlar” akla gelebilir.

Zekât gelirleri devlet reisine ait değildir. Kur’an, bu gerçeği göstermek için, harcamaların nasıl yapılacağını açıklamıştır. Dolayısıyla, devlet reisi istediği gibi harcayamaz. İslâm’da devlet başkanı, toplanan zekâttan kendisine ve ailesine de pay ayıramaz. Kur’an’da belirtilen yerlere dağıtır. İslâm hukukunun diğerlerinden bir farkı da, bu uygulamadır. Roma hukuku ve diğer birçok hukukta, harcama yetkisi imparator veya krallara aittir. İstedikleri gibi harcarlar. Kur’an’dan yaklaşık 6 asır sonraki Magna Carta anlaşması bile, kralın yetkisini almak için değil, kralın kendi istediği gibi yaptığı harcamalarla ilgili bilgi verilsin diye yapılmıştır. Nerelere harcama yapılabileceği kayıt altına alınmamıştır.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

PAVLOV’UN ŞARTLANMIŞ REFLEKSİ NASIL AŞILIR?

PAVLOV’UN ŞARTLANMIŞ REFLEKSİ NASIL AŞILIR?

 

İvan Pavlov, yaptığı deneylerle şartlanmış refleks konusunda yeni bir çığır açmıştır. Bu deneyler göstermiştir ki, uzun süre fiziksel ve ruhsal baskılara tabi tutulan hayvanlarda, sinirsel çöküntü görülmektedir. Hayvanlar arasında, baskıya dayanma süreleri farklı olmakla birlikte, soğukkanlı olarak nitelenenler bile, kısa sayılacak kadar bir sürede pes etmişlerdir.

Pavlov’un deneyler sonucunda ulaştığı bu bulgular, bilhassa İkinci Dünya Savaşı sırasında, insanlar arasındaki olaylarla, maalesef ve genel anlamda, doğrulanmıştır. Savaş meydanlarındaki ve esir kamplarındaki insanlarda, bazı ruhsal değişiklikler görülmüştür. Geçici olarak bilinç kaybı yaşayanlara çok rastlanılmıştır. Aşırı sinirlilik veya uyuşukluk hali yaygınlaşmıştır.

Bilhassa esir kamplarına düşenler arasında, geleceğe olan inanç kaybolduğu için, insanlar boşluğa düşmüşlerdir. Çin Devleti, Kore Savaşı sırasında esir aldığı insanları yerleştirdiği kamplarda, bu durumu kısmen bilimsel olarak ortaya koymuştur.

Bilindiği gibi, Devleti yönetenler komünist anlayışta idi. Merkez yönetimden güç alan bazı komünist polislerin, sanıklara ve mahkûmlara uyguladıkları yıldırma teknikleri ile Pavlov’un köpeklere yaptıkları birbirine zaten benzemekteydi.

Bu nedenle, konuya biraz daha teknik yaklaştılar. Savaş esirlerine fiziksel zorlamadan daha çok, ruhsal baskı uyguladılar. Ama bu baskıları, sistematik bir şekilde yaptılar. Örneğin, kamp kurallarını en basit bir şekilde ihlal edenlere sürekli taciz edici baskılar uyguladılar. Belki fiziki şiddet yapmadılar. Ama basit bir kural hatası yapan kişiyi, günde birkaç defa kamp müdürünün yanına çağırıp, herkesin önünde aşağıladılar, küçük düşürdüler. Neden kural hatası yaptığını, uzun bir şekilde yazılı olarak açıklamasını istediler. Kural hatası yapan kişinin beslenme ve barınma şartlarını kötüleştirdiler. Esirleri toplayarak, onlara aylarca Marksizm’i anlattılar. Derslerin sonunda imtihan ettiler. İmtihanda başarısız olanlara, canlarından bezdirecek ruhi baskılar yaptılar. Hemen her fırsatta uyguladıkları benzer ruhi baskılar, sonunda işe yaradı. Kötü ve belirsiz şartlara en fazla dayanabilenler bile, altı ayın sonunda mücadele güçlerini yitirdiler.

Net rakamlar bilinmiyor. Ama Çinlilerin ifadelerine göre, Amerikalı her üç mahkûmdan birisi, Çinlilerle teknik işbirliğini kabul etmiş. Her yedi tutsaktan birisi, Çinlilerle her türlü işbirliği yapmış. Esirlerin beşte biri, zihinsel rahatsızlık geçirmiş. İntihar vakaları çoğalmış. Hastalıktan ölümler artmış.

Esir kamplarının şartlarına ve savaşın uzun sürmesine bakılınca, Amerikalı tutsakların davranışları normal karşılanabilir. Hem dünyanın gidişatı hem de kamplardaki şartlar, esirlerdeki kaygıları kronik hale getirmektedir. Dolayısıyla esaretten kurtulma umuduyla, düşmanla işbirliğini düşünmek, Pavlov’un şartlanmış refleksine göre normal bir davranış olmaktadır. Pavlov’un köpekleri nasıl zihinsel sorun yaşamışlarsa, esirlerde de benzer sıkıntıların olması, bireysel düşünceyi ve menfaati öne çıkaran kapitalist sistemin üyeleri için normal karşılanmalıdır. Çünkü böyle yetişen insanların, gelecek kaygısının en üst seviyede olduğu esaret şartlarında, geçmişleriyle bütün bağlarını koparmaları zor olmamaktadır.

Savaşın devam etmesi ve kamplardaki şartların kötülüğü, düşman ile işbirliği yapmak istemeyenlere, tek çıkar yol olarak intiharı bırakmaktadır. Kendince son noktaya kadar dayanan bazı esirler, intiharı kurtuluş olarak görmeye başlamaktadır.

Kamplardaki beslenme şartları, bütün esir kamplarında olduğu gibi, kötüdür. Yeterli beslenme imkânı yoktur. Böyle bir ortamdaki gelecek kaygısı, insanları, her ne olursa olsun kendi hayatını koruma mücadelesi vermeye zorlar. Bu nedenle tutsaklar, karşılaştığı ruhi ve fiziki baskılara karşı koyabilmek için, bedenen güçlü olmak gerektiğini düşünmeye başlarlar. Bu fikre kapılınca, hastaların ve zayıfların yiyeceklerini, onların ellerinden alarak kendileri yerler. Bu davranışların sonunda, zaten hasta ve zayıf olan bazı esirler, güçten düşmeye başlarlar. Böylece ölümler artar.

Çinlilerin kurduğu geniş esir kampında, sadece Amerikalılar yoktu. Birçok milletten tutsaklar vardı. Bunlardan birisi de Türkler idi. Esir Türklerin bulunduğu bölümünde yaşananlar, Çinli yetkililerin dikkatini çeker. Türklerde karşı tarafa iltica olarak değerlendirilebilecek vakalar, kamptaki sayılara göre son derece azdır. İntihar olayı yoktur. Hastalıktan ölümler ise, diğer esir milletlerle karşılaştırılınca, yok denecek kadar azdır.

Bu bariz farkı gören Çinli yetkililer, bunun sebeplerini araştırmaya başlarlar. Kamp yetkililerinin gözlemlerinin bazıları şöyledir:

Esir Türkler, kampta hemen bir teşkilat kurmaktadır. O anda en üst rütbeli olan kim ise, kurulan teşkilatın başına o getirilmekte, diğerleri rütbelerine göre sıralanmaktadır. Sonradan daha üst rütbeli yeni bir tutsak gelirse, başkanlık ona devredilmektedir. Dolayısıyla, gelecekle ilgili duyulan kaygılar, birlikte göğüslenmektedir. Bu sistemde, her esir kendisini, ülkesinde ve dostlarıyla berabermiş gibi hissediyor. Kendisini, geçmişinden koparmakta çok zorlanıyor. Baskılar karşısında zihnen zayıf düşen esirler, diğerleri tarafından yapılan sohbet tedavileriyle tekrar güçlendiriliyor. Bu sebeple, karşı tarafa iltica veya intihar olayları en alt seviyede oluyor.

Dayanışma, en üst seviyede tutuluyor. Sadece ruhi değil, bedenen de dayanışma oluyor. Hasta olanlara, bedenen daha güçlü olanlar yiyeceklerinin bir kısmını veriyorlar. Böylece hastalıktan ve zayıflıktan ölümler çok azalıyor.

Peki, esir kampındaki diğer milletlerden farklı olan bu uygulamaların sebepleri neler olabilir? Bunları da biz irdeleyelim.

Türkler, bu savaşa katılan milletlerin içerisinde, diğer hepsine göre çok farklı yapıda idiler. Ekonomik anlayışları, ne kapitalizm ne de komünizm idi. Bu ikisinin arasında dengeli bir sistemdi. Askeri anlayış olarak, genel anlamda, bütün diğer milletlerden farklı bir üste itaat ve disiplin fikrine sahiptiler. Atalarının da aynı anlayışta olduklarını bildiklerinden, onlara layık olmaya çalışanlar çoğunlukta. Dini anlayış olarak, Müslüman idiler ve “ölürsem şehit, kalırsam gazi” anlayışına sahiptiler. Din anlayışı bakımından da, diğer milletlerden farklı idiler. Yaşadıkları bu kötü olaylarla, Allah’ın kendilerini imtihan ettiğini düşünüyorlardı. Kimisi de, başlarına gelenin alın yazısı olduğunu, bu sebeple sabretmeleri gerektiğini düşünerek tevekkül gösteriyordu.

Esir Türklerin içerisindeki okuryazar oranı, diğer tutsaklara göre daha az idi. Dolayısıyla, ülkelerindeki yaşamlarında zaten sıkıntılara ve yokluklara alışık idiler. Bu yapıları ve ortaklaşa hareket etmeleri, esir kampındaki zorluklara daha kolay sabretmelerine imkân sağlamış olabilir.

Eğer Türkler de, kapitalist veya komünist sistemle yönetilselerdi, sonuç farklı olabilirdi. Kapitalist sistem hâkim olsaydı, onlar da başkalarını düşünmez, önce kendilerini kurtarmaya çalışırlardı. Veya komünist sistemle idare edilselerdi, “komünist partisinin aktif üyesi değilsen üvey evlatsın, ne zengin olabilirsin ne de yönetici, o zaman bana ne devletten” diye düşünür ve kendini kurtarmaya çabalarlardı. Tek korkusu, geride kalan ailesine, komünist yönetimin yapacağı baskılar olurdu.

Eğer Türklerdeki askerliğe bakış, “her Türk, asker doğar” şeklinde olmasaydı veya sivil hayatta iken, ülkesinde ve askerliği sırasında, ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüp aşağılansaydı (ABD’de Siyahilere ve İspaniklere yapılanlar gibi), üstlerine itaat etmeyerek ve kendi menfaatlerinin peşine düşebilirlerdi.

Eğer Türklerdeki dini anlayış farklı olsaydı, yine sonuç değişik olurdu. Tek yaratıcı olan bir Tanrı’ya inanan Yahudiler ’in çoğu gibi,  dini dünyevileştirselerdi, kamptaki baskılar karşısında, ya ferden veya gurup olarak dünyevi menfaatle hareket ederlerdi. Hıristiyanların bir kısmı gibi, dini sadece uhrevi bir görüş olarak algılayıp, Makyavelist bir bakış açısına sahip olsalardı, yine kendisini kurtarmayı hedefleyebilirlerdi.

Budistler veya Hindular gibi olsalardı ve Allah’a inanmasalardı, yine sonuç farklı olurdu. Belki acılara karşı sabretmeye çalışırlardı, ama ahiret inancı olmayınca bu sabır uzun sürmezdi ve baskılara yenik düşenler daha çok olurdu. Türkler, Yüce Yaradan’ın kendilerini imtihan ettiğini, bu imtihanı başarırlarsa, ölmüş olsalar bile, ahirette mükâfatını alacağını düşünmeselerdi, üstlerinin sözlerini bu kadar dinlemezlerdi. Sonsuzluk anlayışıyla birleşmeyen kahramanlık duygusu, esaret hayatının baskıları karşısında, bu denli dayanıklı olamazdı.

Eğer Türklerin din anlayışında, hem bu dünya hem de ahiret için dengeli çalışma şartı olmasaydı, savaşanlar arasındaki içten gelen dayanışma anlayışı daha az olurdu. Dayanışma duygusunun zayıflaması, yarın kendisi zayıf düştüğünde kimsenin kendisine yardım etmeyeceğini düşündürtür ve çevresindekilere hizmet arzusunu azaltırdı. Sonuçta, zaten az olan yemeğinden, hasta ve zayıflara vermezlerdi.

Eğer, Türklerdeki bu anlayışlar olmasaydı, baskılar karşısında en zayıf davranacak olanların, Türkler olması beklenirdi. Çünkü Kore’deki bu savaş ile ne uzaktan ne yakından bağlantıları yoktu. Çin, Türk Devleti için bir tehlike değildi. Ayrıca, Çin’e karşı savaşan devletlerle, kendi yöneticileri tarafından önceden yapılmış bir ittifakları yoktu. Dolayısıyla bu savaş, baskı altındaki esir Türkler için anlamsızdı.

Demek ki, sihir Türklerde değil, Türklerin sahip oldukları sistemler ve anlayışlardadır. Bazı okuyucular, Yüce Yaradan’ın, Türklere farklı özellikler verdiğini düşünebilirler. Eğer bu düşünceleri doğru ise, bunun mutlaka bir sebebi vardır. Çünkü Allah, hiç kimseye ve hiçbir guruba daha baştan torpil yapmaz. Onun adaletinde, zerre şaşma olmaz. Yüce Yaradan, başlangıçta herkese eşit davranır. Önce kişilerin ve gurupların davranışlarını izler. Eğer onlarda bazı güzellikler görürse, biraz destekler. Kişiler veya guruplar salih amellerini sürdürdükçe, Allah da, desteğini daha çok artırır. Kullarının yaptıkları kötülüklere, sadece aynen misliyle karşılık veren Yüce Yaradan, iyilikle gelen kullarına on misli güzellikle muamele edeceğini, Kur’an’ında ifade etmiştir. (Enam Suresi 6/160: Kim iyilik getirirse, ona o (getirdiği)nin on katı vardır. Kim kötülük getirirse, sadece onun dengiyle cezalandırılır; onlar haksızlığa uğratılmazlar.)

Dolayısıyla, Türklerde var olduğu düşünülen bu özelliklere, güzel işler yapmaya çabalayan diğer milletler de sahip olabilirler. Çünkü milletler gayret ettikçe, Yüce Yaradan onları destekler, desteklenenler de giderek, daha ferasetli davranmaya başlarlar. Ne zaman ki, Allah’ın gösterdiği yoldan ayrılmaya başlayan yeni nesiller gelir, Yüce Yaradan’ın desteği de biter. Ta ki, daha sonra gelecek nesillerin aklını başına toplayıp, salih ameller işlemeye başlamasına kadar.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın