ALLAH’IN SEVDİĞİ DAVRANIŞLAR

ALLAH’IN SEVDİĞİ DAVRANIŞLAR

 

Bu sitede yayınladığımız bir yazımızda, Yüce Yaradan’ın sevmediği davranışları, Kur’an ayetlerinden örnekler vererek aktarmıştık. Ve “Allah’ın sevmediği insanları, seven insan var mıdır acaba?” diye sormuştuk. O makalenin amaçlarından birisi, Yüce Yaradan’ın, insanların davranışlarının bazılarını sevmemesinin sebebinin, net olarak görülmesini sağlamaktı.

Bilindiği gibi, insanların çoğunluğunca, Yüce Yaradan despot bir Tanrı olarak algılanmaktadır. Çünkü tek olan Tanrı’yı anlatanların çoğu, bu şekilde algılanmaya yol açacak açıklamalar yapmaktadır. Yapılan yanlışların bazılarıyla ilgili olarak bu sitede açıklayıcı yazılar yayınlamaya çalıştık. Bunlardan birisi “Allah, Dilediğini Değil, Dileyeni Saptırır” başlıklı makalemizdir. Dolayısıyla, Yüce Yaradan’ın, dilediğini saptırdığını, dilediğini doğru yola ilettiğini düşünen insanlar, tek olan Tanrı’yı despot bir hükümdar gibi algılamaktadırlar.  Yüce Yaradan’ın, sırf kullarına eziyet vermek için bazı şeyleri sevmediğini söylediğini ve sırf sevmediği için de, insanlara yasakladığını zannetmektedirler.

Böyle bir algılamanın doğru veya yanlışlığını anlamak için, insanların yani bizim davranışlarımızla karşılaştırma yapalım. Takdir edileceği gibi, sıradan bir anne, kendi çocuğuna karşı, şefkat ve merhametle davranmaya gayret eder. Hâlbuki o çocuğu kendisi yaratmamıştır. Çocuğu yaratan da Allah’tır. Anne ve baba sadece aracılık etmişlerdir. Buna rağmen ebeveynler çocuklarına şefkatli davranmaya çalışmaktadırlar. Ebeveynler böyle merhametli tavır sergilerken, bütün insanlığın yaratıcısı olan Yüce Yaradan’ın despot olması mümkün müdür? Hem de, insanların sorunsuz yaşayabilmeleri için, yeryüzünde hiçbir eksik bırakmadan her imkânı oluşturmakla yetinmeyip, evrenin sistemini, dünyanın düzenini koruyacak şekilde yaratan bir Allah, nasıl olur da despot olarak hayal edilebilir?

Her ebeveyn, çocuklarını yetiştirirken, çocukları, hoşlarına giden şeyler yaptıkça sevinmişlerdir. Çocuk, kendisi için tehlikeli olan şeyleri bilmediği için yaptıkça onları uyarmışlardır. Çocuk daha küçük olduğu için, bazen bu uyarıları anlayamamış olabilir. Eğer çocuk, yeniden aynı hataları yaparsa bu defa, ebeveynler kızgınlıklarını gösterecek şekilde karşılık verirler. Onları çeşitli şekillerde cezalandırmaya, bazı şeylerden mahrum bırakmaya çalışırlar. Çünkü çocuğun yaptığı, çocuk için tehlikeli bir davranıştır. Çocuk tehlikeli olduğunu bilmeden yapmaktadır. Hâlbuki Yüce Yaradan, Kendisi hakkında ağza alınmayacak sözler sarf ederek yok sayan yetişkin ateistleri, ne yaptıklarını bildikleri halde bile rızıklandırmakta ve onlardan hiçbir nimetini esirgememektedir. Yanlışta ısrar edenleri bile sıkça uyararak, tövbe etmelerini beklemektedir.

Geçmişte her türlü kötülüğü ve zulmü yapmış olan bir insan, tövbe eder ve Allah’ın sevdiği işleri yapmaya başlarsa, Yüce Yaradan, onu affedeceğini ve Cennetine alabileceğini, Kur’an’ında sıkça vurgulamaktadır.

Biz de, merhameti gazabından daha geniş olan Yüce Yaradan’ın, sevdiği davranışları Kur’an’dan ayetlerle aktararak, insanların, Tanrı algılamalarını yeniden gözden geçirmelerine vesile olmaya çalışacağız. İşte Yüce Yaradan’ın sevdiği davranışlar:

Bakara Suresi 2/222: “…Şüphesiz Allah çok tövbe edenleri sever, çok temizlenenleri sever.”

2/195: “…Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.”

Ali İmran 3/76: “…şüphesiz Allah da sakınanları sever.”

3/134: “…Allah, iyilik edenleri sever.”

3/146: “…Allah, sabredenleri sever.”

3/148: “…Allah, güzel davrananları sever.”

3/159: “…Şüphesiz Allah, Kendine dayanıp güvenenleri sever.”

Maide Suresi 5/13: “…Çünkü Allah, iyilik yapanları sever.”

5/42: “…Çünkü Allah, âdil davrananları sever.”

5/93: “…Allah, iyilik edenleri sever.”

Tevbe Suresi 9/4: “… Şüphesiz Allah, sakınanları sever.”

9/7: “…Allah sakınanları elbette sever.”

9/108: “…Allah, tertemiz olanları sever.”

Hud Suresi 11/90: “Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O’na tövbe ile dönün. Şüphe yok ki Rabbim çok merhametlidir, çok sever.

Hucurat Suresi 49/9: “…Çünkü Allah, adaletli davrananları sever.”

Mümtehine Suresi 60/8: “…Şüphesiz Allah, âdil davrananları sever.”

Ayetlerde görüldüğü gibi, Allah’ın sevdiği bütün davranışlar, mantıklı her insanın da sevdiği davranışlardır. Her insan, karşısındakilerin kendisine böyle davranmalarını ister. Kendisine böyle tavır sergilendikçe, mutluluğu artar. Bundan dolayı, Yüce Yaradan’ın sevdiği şekilde davranan insanların sayıları arttıkça, dünyanın daha huzurlu yaşanacak bir yer haline geleceği açıktır. İnsanların büyük çoğunluğu böyle güzel davrandıkları zaman, bütün insanlık için yeryüzünün Cennetten bir parça olacağı da aşikârdır.

Bu dünyadaki yaşamın daha huzurlu olabilmesi için, Tanrı’yı bilen ve sevgi sahibi her insanın gayret etmesi şarttır. Sevgi sahibi bir insan, Yüce Yaradan’ı yanlış algılayanlara gerçekleri anlatmaya çalışmalıdır. Çevresindekilere bu hususta yol göstermeye gayret etmelidir.

İnanan ve sevgi sahibi kişiler olarak, insanlığın huzurunu bozanları ikaz etmeliyiz. Uyarıları dinlememekte ısrar etmekle yetinmeyip, insanlığın huzurunu bozmaya kalkışanlara, elimizden geldiğince engel olmalıyız. Bu konuda Yüce Yaradan, bizlere şöyle yol gösteriyor.

Saff Suresi 61/4: “Hiç şüphe yok ki Allah, Kendi yolunda, duvarları birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever.”

Ayetlerden anlaşılan o ki, Yüce Yaradan, yarattığı kullarının bu dünyada huzur ve güven içerisinde yaşamalarını, böylece imtihanda başarılı olarak, Cennetine girmelerini arzu ediyor. Saff Suresi 4üncü ayetinde, insanlığın huzurunu bozanlara ve insanların Cennete girmesini engellemeye çalışanlara karşı, “duvarları birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak” savaşıp bertaraf edenleri seveceğini net bir şekilde ifade ediyor.

Allah’ım, Senin sevgine mazhar olabilmemiz için, bizlere verdiğin sevme duygumuzu artır, bizlere irade gücü ver ve mücadele azmi ver.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | ALLAH’IN SEVDİĞİ DAVRANIŞLAR için yorumlar kapalı

RAUF DENKTAŞ’IN GENÇLERE TAVSİYELERİ

RAUF DENKTAŞ’IN GENÇLERE TAVSİYELERİ

 

Rauf Denktaş’ın Ocak 1981 tarihinde kaleme aldığı “Gençlerle Sohbet” adlı küçük kitapçığından anladıklarımı, aktarmaya çalışacağım. İnşallah, güzel bir özet yapar ve ebediyete intikal etmiş olan güzel insan Rauf Denktaş’ın ruhunu incitmem.

Denktaş bu söyleşisine, gençlerin hayat yolculuğuna hazır olup olmadıklarını sorgulayarak başlıyor. Geçici bir imtihan dünyasında yaşadığımızı belirttikten sonra, bizi bekleyen tehlike ve tuzakların sonsuz olduklarını vurgulayarak, gençleri uyarıyor. Böylece, imtihanın, insanın ölümüne kadar süreceğine dikkat çekmiş oluyor. Bu çetin hayat yolculuğuna hazır olabilmek için, manen silahlanmak gerektiğini söylüyor. Manen silahlanmanın tek yolunun, Allah’ın yoluna baş koymak olduğunu vurguluyor.

Allah’ın yoluna baş koyan bir insan, kendisinin geçici olmasına karşılık, Yüce Yaradan’ın, devamlı yani baki olduğunu anlar. Bu gerçeği anlayan bir kişinin, yaşadığı sürece yapacağı işlerden, Hak yolunda olanların dışındakilerin boş olduğunu kavraması kolaydır.

Denktaş, her gün kendimize şöyle sorular sormamızı tavsiye ediyor: “Hak yolunda, hak ve adalet için bugün ne yaptım? İnsanlık için, yoksullar için ne yaptım? Bir yakınımın, bir yetimin elinden tuttum mu?”

Gençlere, kadere karşı gelmemelerini tavsiye ettikten sonra, bazı öğütlerini şöyle sıralıyor: “Her olayda, size ve çevrenize verilen bir ders, bir hikmet vardır. Hayatta hedefiniz, iç huzurunuz, sağlığınız ve esenlik olsun. Bunları para ile satın alamazsınız.”

Denktaş, ne yapacaklarını bilemeyen gençlerin, Kur’an’a başvurmalarını istiyor. Aramasını bilenlerin, hayatta karşılaştıkları her sorunun cevabını, Kur’an’da bulabileceklerine dikkat çekiyor.

Gençlerin, Allah’ın, onları ulvi bir maksat için yarattığının şuuru içerisinde, hürriyete, insanlığa ve barışa hizmet etmelerini istiyor.

Gençlere, başarılı olmanın yollarını da gösteriyor. Ekmeklerini taştan çıkarma mücadelesi veren gençlerin, hayatın tadına varacaklarını söylüyor. Gençlere “hayatta, mutlaka, yaşamınızı anlamlandıracak bir hedefiniz olsun” diyor. Ve ekliyor; ”bu hedefe ulaşabilmenin yolu, aklını kullanmak, doğruluktan ayrılmamak ve sebat etmektir.”

Allah’ın, her kuluna eşit şans verdiğini vurguladıktan sonra, “Allah, doğrunun, iyinin ve Hak yolunda olanın yardımcısıdır. O’na ve kendinize güvenin” diyerek her daim umutlu olmaları için yol gösteriyor. Allah’a tevekkülü yanlış anlamamak gerektiğini, Allah’ı suçlayarak, ellerimizi ovuşturup oturmanın yanlışlığını vurguluyor. Kolları sıvayarak, işe koyulmak gerektiğini gençliğin geri gelmeyeceğini, bu sebeple, bir taraftan da öğrenme, arkadaş edinme ve insanlara yardımcı olma fırsatını kaçırmamak gerektiğini ifade ediyor.

Hayatın, hem rengârenk hem de ahenkli olduğuna dikkat çeken Denktaş, ruhen genç kalmayı öğrenmemizi öğütlüyor. Gençlere “geleceği daha güzel yapmak benim elimde” diyerek, neşeli olmaları gerektiğini vurguluyor. Olanlara üzülerek takılıp kalmanın yanlışlığını ifade ederek, şu tavsiyeyi yapıyor; “hataları tekrar etmemeye çalışın, çünkü kalan hayat sizindir”.

Eğer, sizi başarısızlığa iten bir çevreniz varsa, o çevreden kurtulmaya çalışılmasını tavsiye ediyor. Sizi yanlışa götüren çevreden ayrılmanız sizin elinizde diyor ve ekliyor; “hayatta arkadaşlarını seçemeyen kişilerin başarı şansı çok azdır”. Asıl olanın, doğru yolda yürümek olduğunu, doğru yolda olduğumuz sürece, istediğimiz gibi yaşayabileceğimizi, eleştirilerden korkmamamızı öğütlüyor.

Denktaş, hayatımızın geçmişte kalan kısmına bakmamamızı, ama daha iyisini ve daha güzelini yapmak için gayret etmemizi istiyor. Gençlerin hayal etmelerini ve hayallerini geniş tutmalarını öğütlüyor. Ama “hayalperest olmayın” diyor. “İnançlı olun, heyecanlı yaşamayı sevin, hareketli olun” diye tavsiyede bulunuyor.

“Hata yapmaktan korkmayınız, ama yaptığınız hatayı tekrarlamayınız” diyerek yol gösteriyor. Başarısız olmak isteyenlere de yol gösterirken, aslında başarının anahtarını veriyor; “eğer başarısız olmak istiyorsanız, kararsız davranın, suçu başkalarına veya talihinize yükleyin yeter” diyor. Geçmiş hayatında başarısız olduklarını düşünen gençlerin de, “vakit çok geçti” dememelerini, umutsuzluğa düşmemelerini öğütlüyor. Başarısız bir geçmişi olup ondan kurtulmak isteyenlerin, hayat tarzlarını, etraflarını, çevrelerini değiştirmelerini istiyor. Ayrıca, yaşadığımız kötü hatıraları unutmaya çalışırken iyilerini hatırlamaya gayret etmemizi tavsiye ediyor.

Denktaş’a göre, bir insan, insan olduğu için değerlidir. Bu sebeple, insan tarafımızı takviye etmemizi istiyor. İnsanlara şüpheyle bakmamamız, bizi anlamalarını istiyorsak, bizim de onları anlamamız gerektiğinin altını çiziyor. İnsanlara karşı anlayışlı olmaya gayret etmemizi ve insanlara yardımcı olmaktan zevk almaya çalışmamızı tavsiye ediyor. Almak istiyorsak vermesini, sevilmek istiyorsak sevmesini bilmemiz gerektiğini vurguluyor. Ayrıca, insanlara yaptığımız yardımları yayarsak, Allah indinde küçük düşeceğimizi hatırlatarak, kibirli ve mağrur olmamamızı öğütlüyor.

Denktaş, hayatta karşılaştığımız sorunları iki guruba ayırıyor. Çaresi olan sorunlar ve çaresi olmayanlar. “Çaresi olanları halletmek sizin elinizde, ama çaresiz olmayanları halletmek için boşuna emek sarf edip, üzülmeyin” diyerek, şu uyarıyı yapıyor; “böyle yapmazsanız üzülme hastası olursunuz”.

Kendimizi mutsuz ve bahtsız addettiğimiz anlar için, Denktaş’ın tavsiyesi şöyle; “elinize bir kâğıt alınız ve Allah’a şükretmenizi gerektirecek mutluluklarınızı sıralayınız. Listenize dikkatli bir gözle baktığınızda, sevinmeye başladığınızı göreceksiniz”.

Denktaş’ın bir başka tavsiyesi, dedikodu konusundadır. Bu güzel insan, başkaları hakkında dedikodu yapmamamızı istiyor.  “Siz başkaları hakkında dedikodu yapmazsanız, başkaları da sizinle ilgili dedikodu yapmayacaktır” diyor. Buna rağmen, bizimle ilgili dedikodu yapanlara da, cevap vermememizi öğütlüyor. Denktaş’a göre, çamur atanlar, çirkefte yaşadıkları için atacak çok çamur bulabilmektedirler. “Onları bırakın, içlerinde bulundukları çamurda çırpınsınlar. Allah onlara layık olduklarını verecektir” diyerek, bizi sakin olmaya davet ediyor.

Elimizden geldiğince, dostlarımızı çoğaltmamızı isteyen Denktaş, bunun, doğruluktan şaşmamakla sağlanabileceğini vurguluyor. Birlikte çalıştığımız insanların, hem bize hem de kendi kendilerine güvenmelerini sağlamamızı istiyor. Bunu sağlayabilmek için, onlara güven vermemizi, itibar etmemizi ve kişilik kazandırmamızı öğütlüyor. Bu hususla ilgili diğer bazı tavsiyeleri de şöyle; “müspet düşünün, kendi işinizi kendiniz yapın, güler yüzlü olun”. Ayrıca baba-ana dostlarımızı arada arayarak onların gönüllerini almamızı istiyor.

Denktaş, zenginlik nedir konusunu daha iyi kavrayabilmeleri için, gençlerin kendilerine şöyle sorular sormalarını tavsiye ediyor. “Sağlık açısından zengin miyim? Ruh zenginliğim nasıl? Aile sevgisi ve saygısı açısından zenginliğim nasıl? Etrafımda dönüp dolaşan çocuklar, teyzeler, dayılar, amcalar, halalar, dayılar açısından zenginliği nasıl? Arkadaş zenginliğim ne durumda, onlarla sevinçlerimi ve ya acılarımı ne kadar paylaşabiliyorum?”

“Görev size değil, siz göreve hâkim olun” diyen Denktaş, karar adamı olmamızı istiyor. ”Başkaları ne der” düşüncesiyle kendimizi harap etmememizi tavsiye ediyor. Halkın takdirinin, Hakkın rızasına tercih edilmemesini vurguluyor. Bunun için, haksızlığa boyun eğmememizi ifade ettikten sonra, kararlarımızda akıl ve adalet duygularının hâkim olmasını öğütlüyor.

Denktaş, gençlerden ölçülü olmalarını istiyor. Sözde, giyimde, uykuda, çalışmada, tasarrufta velhasıl hayatta ölçülü olmanın güzelliğini aktarıyor. Evrende ve dünyamızda her şeyin ölçülü olduğunu hatırlatarak, tabiatın kurduğu dengeyi ve ölçüyü bozmamamızı öğütlüyor. Diğer yandan, Allah’ın bize verdiği vücut makinesini de, ölçülü davranarak koruyabileceğimizi vurguluyor.

Denktaş, uygun bir uykunun önemine işaret ediyor. Ona göre, uyuyamıyorsanız, bunun bir nedeni vardır. Uykunuzu düzene sokmak için, erken yatıp erken kalkmaya çalışın. Yemek, çay, kahve gibi bazı hususların uykunuzu kaçırması ihtimaline karşı, kendinizi deneyin. Ama Denktaş’a göre, güzel bir uykunun en önemli vesilesi vicdan rahatlığıdır. “Bugün kimsenin hakkını yemedim, kimseye fenalık yapmadım, kimseyi kandırmadım” diyebilen herkes, başını yastığa koyar koymaz uyuyabilecektir.

Denktaş’ın diğer bazı tavsiyelerini ve çözüm önerilerini, makalenin sınırlarını aşmamak için özetlemedik. Ancak, yaptığı tavsiyelerin sonunda söylediklerini aynen aktarırsak, anlattıklarını bağlamış olacağımız inancındayım.

Denktaş diyor ki; “ben kimim, ben neyim?” sorusunun cevabını yine siz vermektesiniz, fakat farkında değilsiniz. Düşünceleriniz ne ise, siz osunuz. İyi düşünüyorsanız, iyisiniz. Güzel düşünüyorsanız, etrafınız da güzeldir, dünyanız da…

Siz ne yapıyorsanız osunuz. Lüzumundan fazla yiyorsanız, obursunuz. Yalan söylüyorsanız, yalancısınız. Çalışmaktan hoşlanıyor ve vaktinizi çalışarak dolduruyorsanız, çalışkansınız. O halde, kim ve ne olduğunuzun cevabını, başkalarında aramayınız. Kendinizde, içinizde arayınız. Bu arayış içine girdiğinizde, siz de göreceksiniz ki, Allah’ın sizden istediği yolda olduğunuz sürece sağlığınız ve iç huzurunuz da ilerleyecektir. Ufkunuz açılacak ve düşünceleriniz berraklaşacaktır. Fakat bu yoldan ayrıldığınız sürece, iç huzuru bulamayacaksınız. Hâlbuki mutluluk, iç huzurundan başka bir şey değildir.

Merhum Rauf Denktaş’ın bu güzel tavsiyelerini, biz de, “ hayatta başarılı olmak, iç huzuru yakalayıp mutlu olmaktır” sözüyle bağlayarak, güzel bir dua ile noktalayalım inşallah.

Allah’ım, Sana inanıyor, Sana güveniyor, Sana sığınıyor ve Seni seviyoruz. Senin sevgine mazhar olan kullarından olabilmemiz için, bizlere, irade gücü ver, zihin açıklığı ver, mücadele azmi ver.

Senin her şeye gücün yeter.

YAŞAM kategorisine gönderildi | RAUF DENKTAŞ’IN GENÇLERE TAVSİYELERİ için yorumlar kapalı

ÇOĞUNLUK DÜRÜSTLÜĞÜ ÖNEMSERKEN SAHTEKÂRLIK NİYE ARTIYOR

ÇOĞUNLUK DÜRÜSTLÜĞÜ ÖNEMSERKEN SAHTEKÂRLIK NİYE ARTIYOR

 

Bu konuda fikir yürütebilmek için, bazı kavramları ve dayandıkları temelleri irdelemekte fayda var.

Maslow ve Sigmund Freud gibi düşünürler, insanları dürüstlüğe yönlendirmek için, kişilerdeki süper ego dedikleri anlayışın gelişmesi gerektiğini söylemişlerdir. Böyle düşünenlere göre insanlar, toplum olarak bazı erdemlere sahiptir. Dolayısıyla bizler, toplum içerisinde yaşadığımız için, sosyal erdemleri de içselleştirmişizdir. Bu sebeple, bu içselleştirmemiz, bizlerdeki süper ego anlayışının gelişmesini sağlamaktadır. Maslow ve Freud’un savunmaları genel anlamda böyle.

Bu düşünürler, insanlardaki mutluluk veya mutsuzluğun nedenlerinden biri olarak bu içselleştirmelerdeki uyumlarını göstermişlerdir. Onlara göre, insanlardaki süper ego, toplumun erdem kurallarına uyduğunda, insanlar mutlu olmaktadır. Süper egoları toplumun ahlâk kurallarıyla uyuşmadığında ise, mutsuz olmaktadırlar.

Bu düşünürlere göre, bizlerdeki süper ego ve beynimizin algılaması şöyle olmaktadır. Bizler bir kurala uyduğumuzda veya bir iyilik yaptığımızda, yapılan eylemler, beynimizdeki ödül merkezlerini uyarmakta ve bizim mutlu olmamızı sağlamaktadır.

Eğer, süper ego dedikleri anlayışın temeli bu ise, bu temelin sağlamlığına nasıl kani olacağız? Süper ego tanımı, belki bazı psikologların, mutlu olmamız için çikolata yememizi tavsiye etmelerine göre daha sağlam bir temele dayanmaktadır. Ama acaba, süper ego anlayışımızın dayandığı temel ne kadar sağlamdır?

Bilindiği gibi, avukatlar ve doktorlar, öğrenimlerini bitirdikten sonra mesleklerini ifa etmeye başlamadan önce, meslek yemini ederler.

Avukatlar, “hukuka, ahlâka, mesleğin onuruna ve kurallarına uygun davranacağıma, namusum ve vicdanım üzerine ant içerim” şeklindeki yazılı bir metni okuduktan sonra imzalarlar. İmzaladıkları bu metin onların dosyalarına konulduktan sonra, kendilerine avukatlık yapma izinleri verilir.

Peki, böyle bir metni imzalayan avukatlar, sözlerinde ne kadar duruyorlardır? Bu soruya, her okuyucumuz, kendi yaşadıklarına göre bazı cevaplar verecektir.  Biz verecekleri cevapları kendilerine bırakarak, bu hususta, bizzat avukatların kendilerinin ne düşündüklerine bakalım.

Sahtekârlık ve dürüstlük konularında çeşitli anketler yapan Dan Ariely’nin aktardığına göre, Florida Barosu 2003 yılında baroya kayıtlı üyeleri için şu tespiti yapmıştır:

“Sayısı azımsanmayacak bir kesimin, paragöz, açıkgöz, hilebaz, içten pazarlıklı ve güvenilmez olduğu hakikati ya da adaleti hiçe saydığı, kazanmak için çarpıtmaya, manevra yapmaya ve örtbas etmeye istekli, küstah, küçümseyici, ağzı bozuk olduğu”

Avukatların önemli bir bölümünün ne halde olduklarını biz söylemiyoruz. Kendi meslektaşları ve yöneticileri söylüyor. Avukatlar Birliği anlamına gelen bir Baro’nun aktardığına göre avukatların çoğu, mesleğe başlarken okuyup imzaladıkları metinde yazılanların tam tersini yapmaktadırlar.

Meslek hayatına başlarken yemin eden bir başka gurup, tıp mensuplarıdır. Onlar da, Hipokrat yemini ederek mesleğe başlama izni alırlar. Bu yeminin metni, daha uzundur. Dolayısıyla, avukatlık yeminine göre, bağlayıcı yönleri daha fazladır.

Peki, doktorların büyük çoğunluğunun, yaptıkları Hipokrat yeminine uyduklarına, kaçımız şahitlik edebiliriz. Okuyucularımızdan ne kadarı, doktorların gereksiz ameliyatlar veya başka işlemler yapmadıklarını söyleyebilir. Bir doktorun, çalıştığı hastanenin ameliyathanesinde yaptığı bir ameliyat için, hastadan para istemediğine, kaç okuyucumuz şahit olmuştur. Özel laboratuvarlarla menfaat ilişkisinde olmayan doktor sayısının çok olduğunu söyleyebilir miyiz? Bazı laboratuvarlardan komisyon almadıklarını, döner sermayeden aldıkları payları artırmak için, yeni yapılmış bir tahlili bile kabul etmeyerek, kendi çalıştığı yerde veya göndereceği laboratuvarda yenisinin yapılmasını istemediğini, vicdan huzuruyla söyleyebilir miyiz?

Yemin edilerek mesleğe başlanılan alanlarda böyle iken, yemin edilmeyenlerini hiç irdelemesek iyi olacak galiba.

Bu durumda birkaç ihtimal görünüyor. Birincisi, yaşadığımız toplumdaki sosyal erdemler, kaybolmuş. Toplumların anlayışı, Florida Barosunun şikâyet ettiği şekilde, ahlâksızlığa ve erdemsizliğe dönüşmüştür. Dolayısıyla, avukatlar da, içinde yaşadıkları cemiyetin özelliklerini içselleştirmişlerdir. Ancak, bu ihtimalin doğru olabilmesi için, hem toplumun hem de avukatların çok büyük bir bölümünün aynı yapıda olmaları gerekir. Eğer, büyük çoğunluğun, ahlâksız yapıda olduğunu düşünüyorsanız, insanlığın durumu içler acısı demektir. Bu durumda, çözüme ulaşmak için, en zorlu mücadeleyi vermek gerekir.

İkinci bir ihtimal daha var. Yapılan yeminin, insanın vicdanını harekete geçirecek bir yönü yoktur. Ayrıca, yeminine uymadığında karşılaşacağı ciddi bir yaptırımın olmamasıdır.

Avukatlar, doktorlar ve diğer meslek sahipleri, eğitimli kesimdir. Dolayısıyla, Sigmund Freud’un bahsettiği toplum içerisinde yaşadıkları için, cemiyetteki sosyal erdemleri içselleştirmiş olmaları en çok beklenenlerdir.

Demek ki, süper egomuzu besleyen kaynak yetersizdir. Süper egomuzu toplumun yönlendirmesi, pek bir işe yaramıyor. İnsanlara, sadece yol göstermekle yetinip, onları serbest bırakınca, şaşırabiliyorlar. Eğer, yöneticiler daha önce şaşırmış iseler, toplumun onlara uyması daha hızlı oluyor. Dolayısıyla, giderek şaşkın bir toplum oluyoruz.

Yapılan ahlâksızlıklara caydırıcı cezalar verilmediğinde, yolunu şaşıranlarımızın oranı artıyor. Diğer yandan da, şaşırmayıp düzgün yürüyene bir ödül verilmiyorsa, toplum, o kişiyi enayi olarak algılamaya başlıyor.

İlginç olan ise, yolunu şaşırmış insanlar, konuşurken, erdemden ve ahlâktan bahsederek, kendilerinin en erdemli olduklarını ifade ediyorlar. Çünkü her türlü ahlâksızlığı yapmalarına rağmen yakalanmadıkça ceza görmüyorlar. Takdir edileceği gibi, zaten yalnızca polisiye tedbirlerle sonuç alındığını söylememiz de mümkün değildir. Dünya üzerindeki uygulamalar, sadece polisiye tedbirlerin geçerli olmadıklarını gösteriyor.

Bu durumda, Freud’un bahsettiği anlayışın gerçekleşmediğini görüyoruz. Herkes erdemden bahsediyor. Ama erdemli davrananlar çok azınlıkta kalıyor. Demek ki, erdemin içselleştirilebilmesi hususunda, düşünürlerin söyledikleri toplumsal yaşam temeli yanlıştır.

Erdemli olabilmenin önemli bir yolu, ahiret hayatının varlığını, Yüce Yaradan’ın her şeyi bildiği ve gördüğünü, O’nu kandırmanın mümkün olmadığını ve ödül veya cezanın mutlak varlığını içselleştirebilmektir.

Tek olan Tanrı gerçeğini içselleştirememiş olanların, sahtekârlıklarını azaltabilmek amacıyla uygulanabilecek yöntemlerden bazıları şöyle olabilir. İnsanların tüketim alışkanlıklarının değişebilmesi için gayret etmek. Kanaatkârlık duygusunun yaygınlaşabilmesini sağlamak için uğraşmak.

Ancak insanların çoğu için, kendiliğinden bu anlayışı benimsemeleri zordur. Bu sebeple, toplumun gözü önünde olanların örnek olmaları gerekir. Bunlar kendilerini düzeltip güzel örnek oluşturmak istemezlerse, toplumdaki erdemsizlik ve sahtekârlıktaki hızlı gelişmeler, Yüce Yaradan’ın ahiretteki cezalandırmasından önce, başta önderler olmak üzere herkesi bu dünya yaşamında vurabilir.

O halde, erdemden bahsetme sahtekârlığını azaltabilmek için, Yüce Yaradan’ın vereceği ödül ve cezayı içselleştirmiş her insanın, cesurca davranarak elini taşın altına koymaları gerekmektedir.

Sosyal kategorisine gönderildi | ÇOĞUNLUK DÜRÜSTLÜĞÜ ÖNEMSERKEN SAHTEKÂRLIK NİYE ARTIYOR için yorumlar kapalı

DÜŞÜNÜRLERE VE KUR’AN’A GÖRE, ERDEM VE ÖLÇÜSÜ

ÜNLÜ DÜŞÜNÜRLERE VE KUR’AN’A GÖRE, ERDEM VE ÖLÇÜSÜ

 

Erdem ve ölçüsü, erdemin doğuştan mı geldiği, sonradan mı kazanıldığı gibi konular her dönem tartışılmıştır. Fakat düşünürler arasında fikir birliği hiç olmamıştır. Ayrıca erdem ve ölçüsü hakkında düşünürler arasında fikir birliği de görülmemiştir. Ciltlerle kitapta anlatılması gereken erdem ve ölçüsü konusunu, Kur’an’dan alıntılar yaparak, kısa bir yazıda aktarmaya çalışacağız.

Ayrıca bu makalemizde, bu sitede daha önce yayınladığımız “Erdemliler Paktı” ve “Erdemliliğin Ölçüsü Üzerine” başlıklı yazılarımızdan farklı bir irdeleme yapacağız.

Hemen herkes, insan öldürmenin erdemsizlik olduğunda hemfikirdir. Ama büyük çoğunluğa göre savaşta insan öldürmek erdemliktir. Hâlbuki savaş sırasındaki davranışlarda bile bazı ayrıntıları dikkate almak gerekir. Bu gerçeğe rağmen, erdem hususundaki birçok ayrıntıda olduğu gibi, bu konuda da, aradaki çelişkiyle, erdemin tanımıyla ve ölçüsüyle ilgili olarak, pek çok ünlü düşünür, insanları tatmin edecek bir yorum getirememiştir. Bunlar arasında, M.Ö. 10nuncu yüzyıldan günümüze kadar yaşamış olan, Homeros’tan Thales’e, Sokrates’ten Aristotoles’e (Aristo’ya), Buda’dan Konfüçyüs’e,  Kant’tan Nietzsche’ye kadar meşhur düşünürler sayılabilir.

İslâmiyet’te bir mümini kasten öldürmek en ciddi suçlardandır. Bu yasak hem normal hayatta hem de savaşlarda geçerlidir. Bilindiği gibi savaş; Allah’ı ve gösterdiği yolları tanımayan, müminleri yurtlarından çıkaran, onlara eziyet edenlere karşı yapılır. Ancak, savaş sırasında karşı taraf Lâilâheillaallah diyerek Müslüman olduğunu söylerse veya aman dilerse (teslim olursa), İslâmiyet’e göre artık onu, o anda öldürmek günahtır. Bu davranış, güzel bir erdemdir.

Savaş sırasındaki sözünden, sonradan vazgeçer ve ihanet ederse, o kişi cezalandırılmayı hak eder. Çünkü ihanet etmek erdemsizliktir ve Yüce Yaradan hainleri sevmez.

Savaşın dışındaki normal hayatta; münafıkları, insanlar arasına nifak sokanları, müminlerle yaptıkları anlaşmalara uymayarak hile yapanları, Firavun misali halkını kandırarak onları ateşe götürenleri, halkına zulüm edenleri öldürmeye izin vardır.

İslâmiyet, “bir mümini öldürmek, bütün insanlığı öldürmek gibidir” demesine rağmen, bazı insanları öldürmeye izin vermektedir. Bu izin verilirken hedeflenen amaç, dünyanın (insanların) huzurunun bozulmasını önlemektir. Bu amaç, güzel bir erdemdir.

Talan etmek, başka insanların ve ülkelerin mallarını gasp etmek, güç gösterisinde bulunmak, makul bir sebep olmadan saldırmak vb. sebeplerle yapılan savaşlarda ölmek, İslâmiyet’e göre erdemlik değildir. Bakara Suresi 2/190: “Korunun da sizinle savaşanlarla Allah yolunda (siz de) çarpışın fakat haksız taarruz etmeyin; çünkü Allah haksız taarruz edenleri sevmez.”

Erdemle ilgili olarak iyi ve kötü üzerine yapılan tartışmalar iki ana temelde yapılmıştır. Eski Yunan’da Protagoras gibi düşünürler, “iyiyi kötüden ayıramayız. Çünkü her kişinin ölçüsü kendine göredir” demişlerdir. Sokrates ise, iyiyi kötüden ayırmanın töre ile mümkün olduğunu savunmuştur.

Yani, bir gurup, özel (kişiden kişiye değişen) iyilik konusunu savunurken, diğer gurup, genel (töreye uygun) iyiliği işlemiştir. Dikkat edilirse, özel iyiliği işleyenler, insanı tek başına incelerken, insanların ortak yanlarını görememişlerdir. Töreleri ve genel iyiliği savunanlar ise, genel iyiliğin neler olduğu konusunda anlaşamamışlardır.

İslâmiyet ikisi arasında denge kurmaya çalıştığı gibi, bazı ayrıntıları da açıklamıştır. “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır” sözü, iyiliğin hem kişisel hem de toplumsal yönünü birleştirir.

Diğer taraftan, Türkçede bir söz vardır: “İyilik yap denize at, balık bilmezse Halîk (Yüce Yaradan) bilir.” Bu söz, şahısların iyilik anlayışıyla, toplumun iyilik algılamasını birleştirmektedir. Ayrıca, iyiliği, karşılıklılık konumundan çıkararak, erdemlilik konumuna yükseltmektedir.

Bakara 2/263: “Bir tatlı dil, bir mağfiret arkasına eza takılacak sadakadan daha iyidir. Allah zengindir. Halimdir.” Demek ki, yaptığın iyiliği ve yardımı insanların başlarına kakmak, onları horlamak, yapılan maddi yardımın güzelliğini bile gideriyor. Bir tatlı dil ve bağışlama, her insanda var olan sevme ve sevilme duygusunu geliştiriyor. Bu davranışlar, erdemliliğin güzel örnekleridir.

Al-i İmran 3/130: “Ey iman edenler! Öyle kat kat katlayarak faiz yemeyin. Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.” Dikkat edilirse ayet, hem kişinin kurtuluşuna, hem de toplum düzenini korumaya yöneliktir.

Sokrates, “erdemlerimiz olmazsa toplumumuz çürür” inancındaydı. Bernard de Mandeville ise, tam ters açıdan bakmaktadır. Ona göre, “erdemsizliklerimiz olmazsa, toplumumuz gelişemez”.

İslâmiyet insanların nefislerini tamamen reddetmemiştir. Onların zevk alma, ünlü olma, kıskanma, rekabet gibi isteklerini göz ardı etmemiştir. Bu duyguları, hem insanın kendi huzuru hem de toplumun huzuru açısından aşırıya gitmeden dengeli olarak uygulamayı öğütlemiştir. Böylece, nefsimizin arzuları olan erdemsizliklerimizi sınırlandırarak, toplumsal erdem oluşturmaya çalışmıştır.

İslâmiyet, şehevi açıdan zevk almayı, evlilik düzeni içerisinde ve ters olmayan yollardan gerçekleştirmeyi tavsiye etmiştir. Ünlü olmayı; mal-mülk ve makam sahibi iken halka adaletle hizmet ederek elde etmeyi uygun görmüştür. Böylece insan, kendi kendisini övmek durumuna düşmeyecek, insanlar onu öveceklerdir.

Başkalarını kıskanmayı hasetliğe dönüştürmeden, gıpta anlayışı içerisinde, rakibimizden daha başarılı olma mücadelesini yapmayı öğütlemiştir. Yarışmalarda haksız rekabet yapılmasına izin vermemiştir. (Gıpta ile kıskançlık arasındaki farkı, bu sitede yayınladığımız, “Medeniyet Ve Kültür” başlıklı makalemizde daha geniş olarak ele aldık.)

Takdir edileceği gibi, yardımlaşmak erdemdir. Ama her yardımlaşma erdem değildir. Hatta bazen erdemsizliktir. Bu hususta Kur’an bize şöyle yol gösteriyor; Maide Suresi 5/2: “Ey iman edenler! ………….birtakımlarına karşı beslediğiniz kin, sizi sakın tecavüze sevk etmesin! İyilik ve takva üzere yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın!”  

Erdemin konularından biri olan yalan söylemek, düşünürlerin çoğunluğu tarafından erdemsizlik olarak görülmüştür. Kant “yalan söylememelisin” derken Shopenhauer şöyle karşı çıkıyordu: “Issız bir yolda gidiyorum. Yanımda param var. Bakışını beğenmediğim bir adama rastlıyorum. Yoldaşlık yapıyoruz. Adam bana param olup olmadığını soruyor. Kant’ın kuralına uyarak doğru söyleyip soyulayım mı?”

Yüce Yaradan, Kendisi hakkında yalan söyleyenleri sevmediğini, birçok ayetinde ifade etmektedir. İslâmiyet, yalana karşıdır. Ancak Hz. Muhammed’in bazı konulardaki tavsiyelerine bakılınca, yalana izin verilen yerler olduğu anlaşılır. İlk Müslüman şehitler Yesir ve Sümeyye uzun süre işkence görmüşlerdi. Daha sonra oğulları Ammar’a da aynı kişiler işkence etti. Ailesinin çektiklerini ve şehadetlerini yaşayan Ammar, baskılara dayanamadı ve putları Tanrı olarak kabul ettiğini söyledi. Serbest bırakıldı.

Fakat büyük bir pişmanlıkla ve ağlayarak hemen Hz. Muhammed’e gitti. Onun inancını sağlam olduğunu test eden Hz. Muhammed yaptığı davranışı onayladı.

Bir başka olay Hendek Savaşı sırasında oldu. Savaşın en zorlu günlerinde Nuaym bin Mesud isimli tanınmış bir kişi gizlice Hz. Muhammed’e geldi. Müslüman olduğunu söyledi. Yardım etmek istediğini belirtti. Hz. Muhammed “Git aralarını bozmak için elinden ne geliyorsa yap!” dedi. Nuaym, yalan söyleyip söyleyemeyeceğini sordu. Hz. Peygamber: “Üzerimizdeki baskıyı kaldırmak için ne istiyorsan yap. Savaş bir hiledir” diyerek onu gönderdi.

Birinci örnekte, ferdin dayanılmaz işkenceyi kapsayan olağanüstü bir durumda hayatını kurtarması için, imanı sağlam iken, yalana izin verilmiştir. İkincisi ise, savaşta yenilgi ihtimali belirdiğinde, söylenmesinde sakınca görülmemiştir. Çünkü savaşta, Yüce Yaradan’ın yolunda savaşanların galip gelmeleri, dünyadaki huzurun sağlanmasına hizmet edecektir.

Nisa Suresi 4/147inci ayette, “Allah, çirkin sözün açıklanmasını sevmez” demektedir. Bir şeyi açıklamamak, düşündüğümüz anlamda yalan söylemek değildir. Ama yine de, insanların arasını bozması ihtimali olduğu için, sorulmasına rağmen, çirkin sözü açıklamayarak yalan söylemek de, muhtemelen izin verilen yalanlar arasındadır.

Bunların dışında, bedeli ne olursa olsun, İslâmiyet, yalan söylemeye izin vermez.

Bir başka olay, Hz. İsa için anlatılır. Hz. İsa, gitmeyeceğim dediği bir toplantıya gizlice gittiğini söylemiştir. Burada Hz. İsa’nın yalan söylemesinin sebebi, ona kurulması muhtemel bir tuzağı bertaraf etmektir.

Diğer bir erdemli davranış, fakirlere yardım etmektir. İslâmiyet, bu konuda bazı sınırlamalar getirmiştir. Birincisi yukarıda söylediğimiz gibi, yardımın arkasına eza koymamaktır.

Diğer sınırlama da, yardım edilecek kazancın, helâl yollarla kazanılmasıdır. Sırf yardım etmek için haksız kazanç elde ederek, başkalarının hakkını yiyen veya devletten çalan kişinin fakirlere yardım etmesi, erdemli davranış değildir.

Müslüman olmadan önce haksız yollardan kazanan kişi, fakirlere yardım ederse, Allah’tan bağışlanma bekleyebilir. Yüce Yaradan’ın merhameti geniştir. Ama Müslüman olan bir kişi bilerek hak yerse, cezası cehennemdir. Tek olan Tanrı, kendisine ortak koşanları ve kul hakkıyla huzuruna gelenleri affetmeyeceğini söylemektedir. Kur’an’da doğrudan kul hakkı konusu geçmez. Ama Yüce Yaradan’ın; zalimlik yapanları, büyüklük taslayarak hakkı kabul etmeyenleri, haksız saldırıda bulunanları, faiz yiyenleri sevmediğini ayetlerinde vurgulamaktadır.

Bir kimsenin başka bir dinden olması, hatta zalim olması, bir Müslümanın onun hakkını yemesini mübah(sakıncasız) kılmaz. Aksine ceza gerektirir. Dolayısıyla bir Müslüman, ancak helâl kazancından yardım etmelidir.

Erdem ve ölçüsü konusunda örnekler çoğaltılabilir. Ama İslâm’ın bakışı ile düşünürlerinki arasındaki farklılıklar, her örnekte görülebilir. Tarih boyunca gelmiş geçmiş düşünürlerin hareket noktalarındaki ortak yönleri, bilgimizin kaynağını duyularımız (beş duyu) olarak görmeleridir. Bu sebeple insanların; mutluluk, iyilik, kötülük, yalan, hırsızlık, adam öldürme gibi konularda görüşleri farklı olmuştur. Hatta aynı düşünürler, hayatlarının farklı evresinde birbirine zıt düşüncelere kapılmışlardır.

İslâmiyet ile düşünürlerin erdem anlayışında böyle farklılıkların olmamasının temel sebebi, bilginin kaynaklarının düşünürlerinkinden farklı olmasıdır. İslâm’da bilginin kaynakları; sadece beş duyu değildir, ayrıca, doğru haber (vahiy yoluyla iletilenler) ve aklın tefekkürü de bilginin kaynaklarıdır.

Dolayısıyla, bilginin kaynakları daha şaşmaz ilkelerdir. Hem insanın şahsı, hem de toplumun huzuru için daha ayrıntılı yol göstericidir. Hayat kavgasının içerisindeki erdemsizlikler insanları güçlendirebilir, ama huzurlu yapmaz. İç yüzünü bilmediğimiz olaylar, iç dünyasını bilmediğimiz kişiler bizler için yanlış örnek olabilirler.

Bu sebeple en az hata yapmak için, vicdanımızı ve irademizi kullanmamız gerekir. Bunun için de, aklımızı kullanırken vahyin aydınlığına ihtiyacımız vardır. Aklımız ve duyularımız bize bir noktaya kadar yol gösterebilirler, sonrasında nefsimizin hizmetine girerler.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | DÜŞÜNÜRLERE VE KUR’AN’A GÖRE, ERDEM VE ÖLÇÜSÜ için yorumlar kapalı

İNSANIN YERYÜZÜNDEKİ HAYATININ ÖZETİ, İMTİHANDIR

İNSANIN YERYÜZÜNDEKİ HAYATININ ÖZETİ, İMTİHANDIR

 

Bu sitede yayınladığımız “Allah, Kâinatı Dünya İçin, Dünyayı Da İnsan İçin Kurgulamış”  başlıklı yazımızda açıklamaya çalıştığımız gibi, Yüce Yaradan, yeryüzünü insanların yaşayabileceği yapıda oluşturmuş. Kâinatın işleyişini de, yeryüzündeki bu yapıyı uzun süre sürdürecek şekilde planlamıştır. Yeryüzünün imkânları sınırlı olduğu için, ölümü de var etmiştir. Böylece, daha çok sayıda insan bu dünyanın nimetlerinden faydalanma imkânı bulmuştur.

Tek olan Tanrı’nın, bize elçileri ve kitapları aracılığıyla bildirdiğine göre, yeryüzündeki ölümden sonra da, insanları dirilterek yeni bir hayat var etmiş. Ahiret hayatı dediğimiz bu yaşamı, yeryüzünde yaşamış ve yaşayacak her insan için oluşturmuş. Yani bu dünyada yaşamış hiçbir insan için yaşamı bitirmemiş. Her insana eşit davranarak hepsine aynı imkânı vermiş ve iki hayat imkânı sunmuş.

Her insana ikinci bir yaşam vereceğini ve bu yeni hayatın yeryüzündekine göre, ebedi sayılabileceğini vurgulamış. Peki, yeryüzünde bizi yaşattıktan sonra, neden başka bir hayat daha yaşatacak olabilir?

Bunu anlayabilmemiz için, Yüce Yaradan’ın bize ilettiği bilgileri gözden geçirelim. Bize aktarılan bilgilere göre, yeni ve ebedi niteliğe yakın olan yaşamda kimin hangi konumda başlayacağının belirlenmesi için, insanlara özgürlük vermiş. Herkesi davranışlarında serbest bırakmış.

Demek ki, annemizin karnındaki hayatımızı saymazsak, yeryüzünden sonra diriltileceğimiz ikinci yaşamımızın kalitesini bizler belirlemiş olacağız. Bu yaşamımızda alacağımız not, ölümden sonraki ahiret hayatımızı şekillendirecek.

İnsanların büyük çoğunluğu için, tabi tutulduğu bu imtihanın önemini kavrayabilmeleri zordur. Kişinin bu imtihanı ve önemini kavrayabilmesi, o şahsın, bu dünyadaki yerini ve değerini idrak etmesiyle doğru orantılıdır.

Bazılarımız, başkalarının felâketlerinde kendi mutluluğumuzu ararız. Hâlbuki böyle yaparak, Yüce Yaradan’ın oluşturduğu imtihan sisteminde, kendi felâketimizi hazırlamış oluruz. Eğer, bazılarımız bu gerçeği görselerdi ve imtihan ile ölümden sonraki diriliş hakikatini içselleştirerek kavrayabilselerdi, tam tersine davranırlardı. Başkalarının felaketinde mutluluklarını aramazlar, aksine, başkalarını mutlu etmek için gayret üstüne gayret ederlerdi. Çünkü ancak, başkalarını mutlu ederek huzur bulacaklarını anlarlardı.

Yani, insanlar, imtihanın önemini ve kendilerinin değerini idrak edebilselerdi, çok farklı davranmaya çalışırlardı. Çünkü iyi bir insan olmakla, ölümden sonraki ahiret yaşamındaki Cennetin varislerinden olunmakla kalmayıp, iyi insanların, yeryüzüne de varis olacaklarını görebilirlerdi.

Takdir edileceği gibi, her insan, huzur ve güven dolu bir hayata erişebilmenin özlemini çeker. Hattâ, başkalarının felâketleri pahasına kendi mutluluklarını arayanlar da, aslında aynı özlemin peşindedirler. Böyle insanların, iyilik peşinde koşanlardan farkları, onların, sadece kendi mutluluklarına odaklanmış olmalarıdır. Hâlbuki etraflarına şöyle bir dikkatlice baksalar, yalnızca kendi saadetlerinin arkasına düşen insanların içerisinden, huzur ve güvene ulaşabilmiş kimseyi görememeleri ihtimali çok kuvvetlidir.

Çevrelerindeki bu yapıdaki insanları inceleyenler, bunların sahip oldukları eşyalar çok fazla olmasına rağmen, huzur ve güveni bulmak için, halen ne yapacaklarını bilemediklerini görmeleri çok kolay olacaktır. Çünkü böyleleri, görünüşte belki mutludurlar. Ama bu mutlulukları, sadece nefislerinin saadetidir. Bu yapıdaki insanların mutlulukları, onların ruhlarına ulaşamamıştır. Ruhen mutlu olmayanların, huzur ve güvene ulaşıp ulaşamayacaklarının takdirini okuyucularıma bırakıyorum.

Yüce Yaradan, her insana, huzur ve güven dolu bir hayat yaşama hakkı vermiştir. Dolayısıyla, huzurlu ve güvenli bir yaşam, her insanın hakkıdır. Bu hakkı, hiçbir beşeri gücün engelleme yetkisi yoktur. Eğer birisi veya birileri, bu hakkı zorbalıkla ve zalimlikle engellemeye kalkışırlarsa, tek olan Tanrı’nın başkasına verdiğini gasp etmiş duruma düşerler.

Yüce Yaradan, insanlara, huzur güven içerisinde yaşama hakkını vermekle kalmamış, bu hakka ulaşabilmeleri için gerekli donanımı da vermiştir. İnsanların huzur ve güven ortamını oluşturabilmeleri için, her bir kişiye aklıselim davranma ve güzel düşünme gibi hasletler vermiştir. Eğer, bize verilen bu vasıfları kullanmazsak, bunun sorumlusu başkaları değil, bizizdir. Bu nedenle, bizler, sorumluluklarımızın şuuruna varmaya gayret etmeliyiz. Düşünmemiz, araştırmamız, bilhassa kendimizi ve dünyayı tanımamız gerektiğini anlamanın yolunu bulmalıyız. Kendimizi ve dünyayı tanımayı reddederek yükümlülüklerimizi inkâr etmemiz, sorumluluklarımızı ortadan kaldırmaz.

Peki, bu gerçeği görmüş isek, sorumluluklarımızı nasıl algılayabileceğiz? Yükümlülüklerimizin şuuruna varabilmemizin, dini duygularımız sayesinde mümkün olacağını söylemek, yanlış olmasa gerektir. Çünkü inancı olmayan kişi boşluktadır. Bu durumu, inancımız doğrultusunda düşünmeyip, nefsimize uyduğumuz zamanlarda hemen hepimiz yaşamışızdır. Elbette, inancı olmayan insanların içerisinde, bir fert olarak sorumluluğu olduğunu düşünenler vardır. Ama bu yükümlülükleri kendilerini zorladığı zaman, kaçmak için daha çok bahaneleri vardır. İşte, bahaneleri ve kaçışı azaltmanın yolu, gerçek inanca sahip olmamızdan yani dini duyguları sindirmemizden geçer.

Dini hislerini içselleştirmiş insan, vicdanını kendisine gözcü yapar. Vicdanını kendisine gözcü yapan insan, Yüce Yaradan’ın hakemliğinde yapılan yeryüzü hayatının imtihanında, kopya çekmeye kalkışmaz. Bilindiği gibi, bazı derslerden kopya çekerek geçen bir insan, fiili hayatta o derslerin konularıyla ilgili alanlarda karşılaştığı sorunlarda, bakar kalır. Benzer şekilde, tek olan Tanrı’nın yaptığı imtihanda, Yüce Yaradan’ın gücünü algılayamadığı için kopya çekmeye kalkışan bir kişi de, yarın ahirette yeniden diriltildiğinde, bakar kalır.

Kopya çekmeden derslerinde başarılı olan bir öğrenci, hocaları (öğretmenleri) tarafından sevilir. Kendisi de, hem iç huzuru yakalar, hem de kendisine güven gelir. İşte, bu dünyadaki hayatımızda kopya çekmeden ve vicdanımızı kendimize gözcü yaparak yürürsek, hem iç huzuru ve güveni yakalarız hem de Yüce Yaradan’ın sevgisine mazhar olan kullarının arasına girme ihtimalimiz artar.

Bu ortamı tarif eden Yüce Yaradan, Kur’an’ında şöyle demektedir:

Nahl Suresi 16/97: “Erkek veya kadın, kim mümin olarak iyi amel işlerse, elbette ona (bu dünyada) hoş bir hayat yaşatacağız ve onların mükâfatlarını, yapmakta olduklarının en güzeli ile vereceğiz.”

Ayette belirtilen hoş bir hayat sözünden maksat, bu dünyada iç huzuru ve güven ortamını yakalamaktır. Ayette, insanların, yapmakta oldukları amelin daha güzeliyle de, ahiret hayatında mükâfatlandırılacakları vurgulanmaktadır.

Eğitim hayatımız sırasında, daha çok insanın geçer not alabilmesi için, yaptığımız ders çalışmaları sırasında birbirimize bilgi aktararak yardımcı olmamız, çok faydalı olur. Ders konularını daha iyi ve net bir şekilde kavramış olanlar, bilgilerini kendilerine saklamayıp, arkadaşlarıyla paylaşırlarsa bilgi sahibi insan sayısı artacaktır. Eğer bilenler, arkadaşlarının arasından ilk anlatılışta anlamayanlara, bıkmadan tekrar tekrar anlatırlarsa, bütün sınıfın başarı oranının artacağı kesindir.

Kişiler, bu imtihana hazırlık kurslarını ilk önce ailelerinden alırlar. Bu sebeple, aile kurumu çok önemlidir. Diğer yandan, eğer insanlık olarak, yeryüzündeki imtihanımızda daha başarılı olmak istiyorsak, tıpkı, sınıftaki yardımlaşmada olduğu gibi, insanlık da birbiriyle yardımlaşmalıdır. Bütün insanlığı kucaklayarak hepsine şamil olacak hak, adalet ve merhamet anlayışını yaygınlaştırdığımız ölçüde, insanların imtihandaki başarısı artacaktır.

Bu hususta, vicdanları temiz ve bilgili insanlar, diğer kardeşlerinin imtihanda daha başarılı olabilmeleri için, onlara örnek olurlar ve yol gösterirlerse, çok daha fazla insan, Yüce Yaradan’ın sınavından geçerli not alabilir.

Allah’ım, hem kendi imtihanımızda başarılı olabilmemiz, hem de başka insanların sınavlarına yardımcı olabilmemiz için, lütfunla bizlere yardımcı ol. Senin her şeye gücün yeter.

YAŞAM kategorisine gönderildi | İNSANIN YERYÜZÜNDEKİ HAYATININ ÖZETİ, İMTİHANDIR için yorumlar kapalı

FİTNENİN ANLAMLARI ÜZERİNE

FİTNENİN ANLAMLARI ÜZERİNE

 

Fitnenin yaygın anlamlarından birisi, imtihan anlamıdır. Diğer manası ise, bozgunculuk ve bölücülük yapmak şeklindedir. Biz bu yazımızda, fitnenin hangi anlamlara geldiğini ve etki alanlarını Kur’an ayetlerindeki kullanımıyla irdelemeye çalışacağız. Arapça kökenli olan bu kelimenin, aynı şekilde geçtiği ayetleri ele alacağız. Tercümelerinde “fitne” kelimesi kullanılan, ama ayette “fitne” olarak geçmeyenleri dikkate almayacağız.

 Bakara Suresi 2/217: “Ey Muhammed! Sana haram aydan ve o ayda savaşmaktan soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak, büyük bir günahtır. Bununla beraber Allah yolundan alıkoymak, O’nu inkâr etmek, insanları, Mescidi Haram’dan menetmek ve halkını oradan çıkarmak, Allah yanında daha büyük bir günahtır ve fitne, öldürmekten daha büyük bir vebaldir. Onlar, güçleri yeterse, sizi dininizden döndürmek için sizinle savaşmaktan hiçbir zaman geri durmazlar. Sizden de her kim, dininden döner ve kâfir olarak can verirse artık onların bütün amelleri, dünyada ve ahirette boşa gitmiştir. İşte onlar, cehennemliklerdir. Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır.”

Bu ayette fitne, insanları Allah’ın yolundan alıkoyacak şekilde onlara baskı yapmak ve Yüce Yaradan’ı inkâr etmek olarak ifade edilmiştir. Buradaki fitne, Allah’ı açıktan inkâr edip, O’na inananları dinlerinden döndürmeye çalışanların yaptıkları bir eylemdir. Ayetin sonunda, fitneye yenilerek dinlerinden dönen ve inkâr etmiş (kâfir) olarak ölenlerin cehennemlik olacakları vurgulanmaktadır. Böyleleri, daha önce inandıkları dönemde salih ameller işleseler bile, onların bütün geçmiş emeklerinin boşa gideceği, gözler önüne serilmiştir.

Bakara Suresi 2/193: “Hem bir fitne kalmayıp, din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla çarpışın. Vazgeçerlerse, düşmanlık ancak zalimlere karşıdır.”

Bu ayette bahsedilen fitne kelimesiyle neyin kastedildiğini net olarak karar verebilmemiz için önceki ayetlere bakmakta fayda vardır.

Bakara Suresi 2/190: “Size savaş açanlarla Allah yolunda çarpışın. Fakat haksız saldırıda bulunmayın. Çünkü Allah, haksız saldırıda bulunanları sevmez.”

191: “Onları nerede yakalarsanız öldürün ve sizi çıkardıkları yerden onları çıkarın. O fitne, öldürmeden daha şiddetlidir. Yalnız Mescidi Haram yanında onlar sizinle savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın. Fakat sizi öldürmeye kalkışırlarsa, hemen onları öldürün. Kâfirlerin cezası böyledir.”

192: “Artık şirkten vazgeçerlerse, şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”

Bu ayetlerdeki fitne, Allah yolunda yürüyenlere karşı savaş açma anlamındadır. Öldürmekten beter olarak değerlendirilmiştir. Anarşi çıkarmakla bir tutulmuştur. Gerek Bakara 217, gerekse bakara 191inci ayetlerde, fitne, adam öldürmekten daha kötü olarak nitelenmiştir. Yani, insanları yüce Yaradan’ın gösterdiği yoldan alıkoymaya çalışarak ve inananlara karşı savaşarak anarşi çıkarıp bozgunculuk yapmak, adam öldürmekten daha beterdir.

Fitne ile ilgili diğer ayetlerden birisi de Ali İmran Suresinin 7inci ayetidir. “Sana bu kitabı indiren O’dur. Bunun ayetlerinden bir kısmı muhkemdir ki, bu ayetler, kitabın anası (aslı) demektir. Diğer bir kısmı da müteşabih ayetlerdir. Kalplerinde hastalık olanlar, sırf fitne çıkarmak için, bir de kendi keyiflerine göre yorum yapmak için onun müteşabih olanlarının peşine düşerler. Hâlbuki onun tevilini Allah’tan başka kimse bilmez. İlimde uzman olanlar, “Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır.” derler. Üstün akıllılardan başkası da derin düşünmez.

Ayet, fitne çıkaranların böyle yapmalarının sebebini de kısaca açıklıyor. Kalplerinde hastalık olanlar, hem sırf fitne çıkarmış olmak yani bozgunculuk yapmak için, hem de kendi keyiflerine göre yorum yapmak için böyle bir yönteme başvuruyorlar. Demek ki bozgunculuk yapmak isteyenler, asıl yani muhkem konulara değil, müteşabih konulara sarılıyorlar.

Müteşabih kelimesi Diyanet İşleri Başkanlığının tarifine göre; terim olarak; manası kolaylıkla anlaşılmayan, birçok manaya ihtimali olup bunlardan birini tayin edebilmek için harici bir delile ihtiyaç duyulan, ne anlama geldiği, ne anlatmak istediği ilk bakışta anlaşılmayan, manası çok açık ve net olmayan sözlere ve ayetlere denilir.

Enfal Suresi 8/25: “Ve öyle bir fitneden sakının ki, içinizden yalnızca zulüm yapanlara dokunmakla kalmaz. Ve bilin ki, Allah’ın cezası şiddetlidir.”

Ayette ifade edilen fitne, bela anlamındadır. Bu ayetin öncesi ve sonrasındaki ayetlere bakılınca, iman edenlere seslenildiği anlaşılmaktadır. Onların sakınacakları şeyin, Allah’ın ve resulünün davetinden geri durulması veya hıyanet edilmesi olarak vurgulanmıştır. Böyle bir hata yapılması durumunda eğer Yüce Yaradan inananların içerisindeki yanlış yapan insanları cezalandırırsa, cezanın yani belanın, yalnızca zulüm yapanlara dokunmakla kalmayacağı, hepsini kapsayacağı belirtilmektedir.

Tövbe Suresi 9/47: “Eğer içinizde sizinle beraber cihada çıkmış olsalardı, bozgunculuk etmekten başka şeye yaramayacaklardı ve aranıza fitne sokmak için uğraşacaklardı. İçinizde onların laflarına kanacaklar da vardı. Allah, o zalimleri iyi bilir.”

Ayetteki fitnenin manasını yine ayette veriliyor. Fitne, bozgunculuk yapmak olarak kullanılıyor. Bozgunculuk yapmayı planlayanların kimler olduğunu önceki ayetlerden anlıyoruz. Ayetlere göre böyleleri, inananlarla birlikte olduklarını söyleyip durmalarına rağmen, kalplerinde ikirciklik olduğu için, şüphe içinde bocalayanlardır.

Enam Suresi 6/23: Sonunda onların manevraları, “Rabbimiz olan Allah’a andolsun ki biz (O’na) ortak koşanlar değildik” demelerinden başka bir fitneleri olmadı.

Ayetteki fitnenin anlamı, göstermeye çalıştıkları mazeret şeklindedir.

Enfal Suresi 8/28: “Ve iyi biliniz ki, mallarınız ve evlatlarınız birer fitneden başka bir şey değildir. Allah katında ise büyük bir mükâfat vardır.”

Kamer Suresi 54/27: “Biz onlara, fitne olarak dişi deveyi göndereceğiz. Onun için sen onları gözet ve sabırlı ol.”

Yukarıdaki iki ayette de fitne kelimesi, Yüce Yaradan’ın yaptığı bir imtihan anlamındadır.

Kur’an’daki bu ayetler fitne kelimesinin etki alanının genişliğini göstermektedir. Ancak, Yüce Yaradan’ın oluşturduğu fitne, imtihan anlamındadır. Diğer manaları olan bozgunculuk, bölücülük, anarşi, mazeret üretme gibi sonuçları insanlar oluşturmaktadır.

Demek ki inançlı insanlar, fitneye yenilmemek için, olaylara yüzeysel bakmayarak, kendilerine aktarılan verileri muhkem konuların ışığında irdelemelidir. Bir taraftan, bazı insanların kendi keyiflerince yapacakları yorumlar sonucunda oluşturacakları bozgunculuğa karşı dikkatli olmalıdırlar. Bir yandan da, Yüce Yaradan’ın yaptığı imtihanı başarabilmek için, muhkem konulara bağlılıklarına inandıkları kardeşlerine güvenip yaslanarak çalışmalarını sürdürmelidirler.

Eğer bizler, Yüce Yaradan’ın gösterdiği yolda sebatla yürürsek, mükâfatını çok fazlasıyla vereceğini kutsal kitaplarında net bir şekilde ifade etmektedir.

Allah’ım, Senin rızanı kazanabilmek ve Senin istediğin gibi bir kul olabilmek için nefsimize karşı yaptığımız mücadelemizde, lütfunla bizlere yardımcı ol.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | FİTNENİN ANLAMLARI ÜZERİNE için yorumlar kapalı

AKILCILIK VE AKILDIŞILIK ÜZERİNE

AKILCILIK VE AKILDIŞILIK ÜZERİNE

 

Akılcı davranış, menfaatimize en uygun olacak şekilde karar vermek olarak tanımlanmaktadır. Bu tarifi yapanlar, bir kişinin akıllı olup olmadığına, menfaatinin peşinde koşup koşmadığına bakarak ve çıkarını koruma becerisine göre karar vermektedirler.

Akıldışılık ise, bu durumun tersi olarak niteleniyor. Yani, menfaatimizi korumayan veya çıkarımıza uymayan karar vermek, akıldışılık olarak ifade ediliyor. Bu açıdan bakılınca, menfaatinin peşinde koşan şahsı akıllı bir insan olarak niteleyenlere göre, menfaatinin nerede olduğunu anlayamayan kişi de, akılsız olarak nitelenebilir.

Görüldüğü gibi, akılcı ve akıldışı davranış hakkındaki her iki tanım da, genel anlamda, maddi menfaat üzerine odaklanıyor. Maddi açıdan bakılınca, akılcı veya akıldışı davranmanın bazı sonuçları şöyle olabilir.

Akılcılık, başkalarının zararına da olsa, bizim kazanmamızı teşvik eder. Çünkü asıl olan, şahsi menfaatimizi artırmaktır. Biz kazanırken, başkalarının ezilmesinin veya zarar etmesinin bizim için bir önemi yoktur. Çünkü biz akılcı davranmaktayız.

Akıldışılık, her zaman menfaatimizi bilememek şeklinde tezahür etmez. Bazen, akılcı davrandığımızı düşündüğümüz halde, akıldışı davranışlardaki sonuçlarla karşılaşırız. Çoğu zaman, daha çok kazanma umuduyla hırsla hareket ederiz, ama sonuçta maddeten zarara uğrarız. Bazen, “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” diyerek akılcı davrandığımızı düşünür ve önce tavuğu veririz. Ama kaz gelmediği için tavuğu da kaybederiz. Yani akılcı davrandığımızı düşündüğümüz bir sırada zarara uğrayarak, akıldışı davranmış konumuna düşeriz. Bazen, hızlı karar vermek zorunda kalırız. Böyle bir durumda bazı etkenleri tam irdeleyemeyebiliriz. Dolayısıyla, ilk akılımıza gelen kazancı tercih ederiz ve belki menfaat sağlamış oluruz, ama daha büyük kazancı kaçırmış olabiliriz. Böyle durumlarda, kendi zararımıza kendimiz sebep olduğumuz için, kendi kendimizi suçlayarak, manen sıkıntıya düşeriz. Akılcı davrandığımız bir sırada akıldışı davranmış konumuna düşmek, bizi içten içe kemirir.

Akılcılık, mevcut düzene uyum sağlamaktır. Böylece, en az zararı ve azami faydayı sağlamayı ummaktır. Düzene uyum sağlamak, sadece ticaretle uğraşanlar için değil, herkes için geçerlidir. Aile içerisinde, okulda, işyerinde, arkadaşlarımız arasındaki ilişkilerimizde, sosyal faaliyetlerimizde düzene uyum sağlamak da, akılcı davranmak olarak tanımlanmaktadır.

Akıldışılık, bazen, mevcut düzenin dışında konuşlanmaktır. Bu durum, akıldışılığın uç noktası olarak değerlendirilebilir. Düzene uyum sağlarken şahsiyetinden taviz vermekle, sırf düzene itiraz edeceğim diye, mantıksız bir asilik sergilemek arasında bir fark yoktur. Bu durumda akılcılık ile akıldışılık, benzer sıkıntılara yol açar. İster, düzene uyum sağlamak adına şahsiyetinden taviz vermiş ol, isterse, mesnetsiz ve mantıksız bir asilik sergilemiş ol, her ikisi de aynı şekilde yanlıştır.

Akılcılık ve akıldışılığın, bazen uygulamada benzer yönleri vardır. Her ikisi de benzer olaylar karşısında defalarca aynı uygulamayı yapar. Örneğin, reklamını insanları ikna edebilecek şekilde iyi yapan bir firmanın ürününü satın almaya karar verirken, akılcı veya akıldışı davranışımızı ayırt etmemiz zordur. Sunumunu çok güzel yapan bir pazarlamacı, bazen bizleri şaşırtır. Verdiğimiz kararı akılcı olarak görmemizi sağlar. Fakat ilerleyen zamanda başka seçeneklerle karşılaştırdığımızda, akıldışı davrandığımız kararına varabiliriz.

Yukarıda aktarmaya çalıştığımız akılcı veya akıldışı davranışlarımızın tanımı, tamamen maddi menfaatimizle ilişkilendirilerek yapılmaktadır. Fakat insanın manevi yönü, yani ruhunun huzuru dikkate alındığında, akılcı ve akıldışı davranışlarla ilgili maddi tanımların geçerli olup olmadığını, aşağıdaki sorulara vereceğimiz cevaplarla ölçebiliriz.

Örneğin, kazancının bir kısmını, tamamen kendi rızasıyla ve karşısındakinden maddi bir karşılık beklemeden, fakir insanlarla paylaşan şahıs akıldışı mı davranmıştır?

Davet edildiği bir aile yemeğine, yiyeceği yemeğin bedelinden daha pahalı bir hediye ile giden kişinin davranışı akıldışı mıdır?

Maddeten sıkıntıda olan bir tanıdığına, faizsiz borç para veren insan, akılsızca mı davranmıştır?

Sattığı ürünün piyasada zor bulunduğunu bildiği halde, aşırı kâr etme imkânı varken, kullanmayıp normal kârla satan kişi akıldışı mı davranmıştır?

Mevcut düzene uyum sağlamayarak, yanlış bulduğu hususlar karşısında susmayan ve makul çözüm yolları gösteren kişi, akılsız olarak mı nitelenmelidir?

Gününün bir kısmında, insanlara yardım eden vakıflar gibi kuruluşlarda bilâ ücret çalışan insanlar, akıldışı olarak mı değerlendirilmelidir?

Yukarıda örneklediğimiz davranışları sergileyerek iç huzuruna ulaşmaya çalışan insan, maddi kayıplar yaşadığı için akıldışı davranan bir kişi midir?

İçinde fırtınalar kopan, ama maddi gücü sürekli artan bir insan akılcı mı davranmaktadır?

Maddi gücünü artırmak için çevresindekileri kırıp döktüğünden etrafında güveneceği kimse kalmayan bir zengin, akılcı mı davranmıştır?

Her okuyucumuz, bu soruları çoğaltarak kendisine sorabilir. Sorulara vereceği cevaplara göre kendisine bir yön çizebilir.

Ama bizce daha uygun olan, akılcı ve akıldışı davranışları dengeli bir şekilde sergilemeye çalışmaktır. Hem, hayatımızı anlamlandıracak akıldışı davranışlarda bulunmak, hem de, insanlara yardımcı olacak maddi gücü elde edecek konuma, akıldışı bakış açılarıyla, yani insanları ezmeden gelmeye çabalamaktır.

YAŞAM kategorisine gönderildi | AKILCILIK VE AKILDIŞILIK ÜZERİNE için yorumlar kapalı

CENNET KADINLARI TANIMI ÜZERİNE  

CENNET KADINLARI TANIMI ÜZERİNE

 

Yazımızın başlığındaki ifade, Kur’an’ın tercümesi olan meallerden alınmıştır. Tercümelere bakılınca, Cennet kadınlarının dünyadan ahirete intikal eden hanımlar olmadığı anlaşılmaktadır. Peki, kimdir bu Cennet kadınları? Bu sorunun cevabına ulaşabilmemiz için, Kur’an’daki benzer tercümelerin Arapçalarını ve aynı Arapça ifadelerin, başka ayetlerde nasıl tercüme edildiğini incelememiz yerinde bir uygulama olacaktır.

Cennet kadınları şeklinde tercüme edilen ifadenin geçtiği yer, Vakıa Suresi 55/35inci ayettir: “inna enşenehünne inşaen” Bu ayetin tercümesini müfessirlerin büyük çoğunluğu şöyle yapmışlar: “Biz, Cennet kadınlarını yeniden yaratmışızdır.” Cennet kadınları olarak tercüme edilen hünne kelimesi, Arapça “he” harfiyle yazılmış. Sözlüğe bakılınca bu kelimenin anlamı, dişi varlıkları tanımlayan “onlar” olarak belirtiliyor. Bu tanımın ne anlama geldiğini daha iyi anlamak için, Arapça gramere kısaca bakalım.

Arapçada kelimeler, cinsiyet bakımından, müzekker ve müennes olarak ikiye ayrılmaktadır. Müzekker, genel olarak erkek varlıkları gösteren kelimelerdir. Müennes ise genel olarak dişi varlıkları gösteren kelimelere denilir. Arapçada, ister insan olsun, ister nesne olsun, ister bir hayvan olsun ya da isterse bir fiil olsun, kelimeler ya müzekkerdir ya da müennestir. Ayrıca müennes kelimeler de, hakiki müennes ve mecazi müennes diye ikiye ayrılmaktadır. Arapçanın bu özellikleri hakkında çeşitli görüşler vardır. Bu görüşler arasında da, bazı farklılıklar mevcuttur. Dolayısıyla, bazı kelimeler için, kimi dilci müennestir, kimisi de müennes değildir demektedir. (Bilindiği gibi benzer yapı Almancada da vardır. Cisimler; erkek, dişi ve yansız olarak ayrılırlar. Örneğin, duvar, dişidir. Masa, erkektir. Pencere, yansızdır. Başlarına gelen ön edatları da bu niteliklerine göre değişir.)

Hünne kelimesinin, yine Arapça “he” ile yazıldığı bir başka ayet ise şöyledir. Ali İmran Suresi 3/7inci ayet: “…Hünne ümmülkitabi…”. Bu ayetin tercümesini, hemen bütün müfessirler “…Onlar (yani, bir önceki ayetten anlaşıldığına göre, muhkem ayetler), kitabın temelidir (anasıdır)” şeklinde tercüme etmişler. Aynı ayetin devamında ise şöyle bir ifade daha var: “…verrasihünne fiyl ilmi yekuulune amenna bihi…”. Müfessirlerin bu cümleyi tercümeleri de şu şekilde olmuş: “İlimde kökleşmiş (ilerlemiş) olanlar ise, ‘biz O’na inandık’ derler”. Ayetin bu kısmındaki “hünne” kelimesi Arapça “ha” ile yazılmış.

Yukarıda verdiğimiz Ali İmran Suresinin 7inci ayetindeki “hünne” kelimesinin nitelemesi, aynı ayetin bir önceki ifadesinin tarifiyle “muhkem ayetlerdir”. Ayet uzundur. Biz konumuzla ilgili olan başlangıçtaki cümleleri irdeleyeceğiz. Ayet şöyle başlamaktadır: “Sana bu kitabı indiren O’dur. Ondan bir kısım ayetler muhkemdir. Onlar kitabın temelidir (anasıdır)…” Bu bölümün Arapçası şöyledir: “Hüvelleziy enzele aleykelkitabe minhu ayatun muhkematün hünne ümmülkitabi…”

Ayetten anlaşıldığı gibi, Hünne ile tanımlanan zamir, muhkem ayetlerdir. Ayetteki ayat ve muhkemat kelimelerinin Arapça yazılışının sonu “te” ile bitmektedir. Bazı dilciler bu şekilde biten bazı kelimeleri, müennes kabul etmektedir. Demek ki, buradaki hünne kelimesinin nitelediği muhkem ayetler teriminin, müennes yani dişil kelimelerden olma ihtimali vardır. Böyle olmasa bile, ayette geçen haliyle, hünne kelimesinin, “kadın” manası yoktur.

Şimdi, aynı müfessirlerin, Vakıa Suresinin 35inci ayeti ve Ali İmran Suresinin 7inci ayetiyle ilgili tercümelerini bir daha dikkatlice inceleyelim. İki tercümenin farklı olduğunu göreceğimiz için, aynı kelimeleri aynı anlamlarında tercüme ederek tekrar ele alalım. Bu durumda iki ihtimal önümüze gelmektedir.

Birinci tercüme; eğer Vakıa 35i “Cennet kadınları” olarak tercümesini kabul edersek, Ali İmran’ın 7inci ayetini de, “Cennet kadınları, kitabın anasıdır (temelidir)” şeklinde anlamamız gerekiyor. Çünkü her iki ayette de “hünne “kelimesi, Arapça “he” ile yazılmış. “Cennet kadınları kitabın anasıdır (temelidir)” tercümesini kabul edecek bir kişi var mıdır acaba?

İkinci tercüme, eğer Ali İmran 7inci ayetteki tercümeyi, “onlar, kitabın anasıdır (temelidir)… İlimde ilerlemiş olanlar ise ‘biz O’na inandık’ dediler” şeklinde kabul edersek, Vakıa 35inci ayetin tercümesinin de “Biz, ilimde ilerlemiş olanları yeniden inşa etmişizdir.” şeklinde olması gerekmektedir.

Vakıa 35’te “onlar” denilirken neyin kastedildiğini anlamak için irdelemeye devam edelim. Vakıa Suresinin 35inci ayetinde bahsedilenlerin kimler olduğunu, aynı suredeki 27inci ayet net bir şekilde ifade etmektedir: “Ve ashabülyemiyni ma ashabülyemiyn”. Ayetin Türkçesi, “Sağın ashabı, nedir o sağın ashabı (bilir misin?)” Bu ayetteki yemiyn kelimesini, burada sağ el olarak anlamlandırmak uygundur. Ayet, bu soruyu sorduktan sonra, 28’den 35inci ayete kadar, bahsedilen bu ashabın, Cennetteki konumları tanımlanmaktadır. İşte, takip eden 7 ayette konumları anlatıldıktan sonra, 35inci ayette onların, yani “ashabın” yeniden inşa edildiğini vurgulanmaktadır.

Ashab, sahabenin çoğuludur. Eğer sahabenin tanımı, “Hz. Muhammed’i görmüş, onun sohbetlerini dinlemiş, onun davranışlarına şahit olmuş ve ona inanmış” kişiler ise, ayetin bahsettiği ashab, hem erkekleri hem de kadınları kapsar. Eğer sahabenin tanımı, “sahip çıkanlar, koruyanlar, tutanlar” ise, yine hem erkekleri hem de kadınları kapsar.

Vakıa Suresinin 35inci ayetini, tamamen asılsız bir şekilde, “Cennet kadınları, huriler” olarak tercüme edenler, ilimde ilerlemiş olanları da, sadece erkekler olarak ele almaya mahkûm oluyorlar. Bununla da yetinmeyerek, 36ıncı ayetindeki “fece’alnâhünne ebkâren” ifadesini,  “onları hep bakireler yapmışız” şeklinde tercüme etmek mecburiyetinde kalıyorlar. Dolayısıyla ilk başlangıçtaki hatalı tercümeleri, onları, hatalar zincirinin kısır döngüsü içerisine hapsediyor.

Hâlbuki yukarıda belirttiğimiz, ikinci, yani Kur’an anlatımına uyan mantıklı tercümeyi yaparak okuduğumuzda ve ebkaren kelimesinin “bakir, yani günahtan arınmış, tertemiz” manasını dikkate alınca, 36ıncı ayet: “onları (yani sağın ashabını) bakir, temiz, saf ve katıksız yapmışızdır” anlamı çıkmaktadır.  Dikkat edilirse, ayetin bu anlamı ile yukarıda tercüme ettiğimiz 35inci ayetin “Biz, ilimde ilerlemiş olanları (veya sağın ashabını) yeniden inşa etmişizdir” anlamı birbiriyle örtüşmektedir.

Bizim yaptığımız tercümelerde, Vakıa Suresinin 27-40 ayetleri arasında ifade bütünlüğü vardır. Bu bütünlük içerisinde tercümeler şöyledir;

27inci ayet: “Sağın ashabı, nedir o sağın ashabı (bilir misin)”

35inci ayet: “Biz, ilimde ilerlemiş olanları (sağın ashabını) yeniden inşa etmişizdir.”

36ıncı ayet: “onları (sağın ashabı) temiz, saf ve katıksız yapmışızdır”

Hâlbuki konuya kadın merkezli baktığı anlaşılanların tercümelerinde, aynı bölümde ifade ve anlam bütünlüğü yoktur.

Dünyada yaşarken, kadınlara karşı zaafları olduğu anlaşılan, ama aynı zamanda kendilerini inançlı olarak gören bazı insanlar, Cennette kadınsız kalmak istemiyor olmalılar ki, Vakıa Suresinin bir sonraki 37inci ayetindeki “uruben etraben” ifadesini de “kocalarına âşık, hep bir yaşta” olarak tercüme etmişlerdir. Bu müfessirler yaptıkları tercümeler dolayısıyla, dünyada sahip olamadıkları güzellikteki vasıflara sahip kadınlarla, Cennette birlikte olmayı hedeflemiş konumuna düştüklerinin farkında değiller. Muhtemelen, Cennetteki kadınların hem bakire, hem de kocalarına âşık olmasını hayal ediyorlar.

Hâlbuki etraben kelimesi, birbirine denk anlamıyla bu ayete daha uygundur. Bu sebeple “eşlerine düşkün ve birbirine denk” anlamı daha mantıklıdır. Etraben kelimesi Nebe Suresi 78/33üncü ayette de kullanılmış. Yazımızın ilerleyen bölümünde bu konuyu tekrar ele alacağız.

Hayallerinin merkezine kadınları yerleştirmiş konuma düşen müfessirler, Rahman Suresinin 55/56ıncı ayetinin başlangıcındaki “fiyhinne kaâsıratüttarfi…” ifadesini de, “o, cennette kendilerini kocalarına tahsis etmiş, muhabbetle bakan kadınlar” olarak tercüme etmişler. Aynı ayetin devamında da, bu dilberlere daha önce ne insanların ne de cinlerin dokunmadıkları, yani bakire oldukları şeklinde tercüme edilmiştir. Aynı surenin 58inci ayetindeki “keennehünnel yakuutü velmercan” ibaresini de “o kadınlar, sanki yakut ve mercandırlar” şeklinde çevirmişler.

Yukarıda verdiğimiz 56 ve 58inci ayetlerde, “huri” kelimesi geçmemektedir. Kur’an’da “huri” kelimesinin geçtiği ayetin biri olan, Duhan Suresi 44/54’te şu ifadeler vardır: “kezalik ve zevvecnahüm bihurin ıyn.” Ayetin tercümesini yapan bu müfessirler, düşüncelerini şöyle ifade etmişler: “böylece, Biz, onlara siyah iri gözlü hurileri (dilberleri) zevce yaptık.”

Diğer taraftan Duhan Suresinin 51inci ayetini tercüme eden aynı müfessirler şöyle çevirmişler: “Gerçekten muttakiler emin bir mevkidedirler”. Bu ayette kadın kelimesi geçmediği için olsa gerek bütün müfessirlerin tercümeleri birbirine benziyor. Takip eden 52 ve 53üncü ayetlerde, bu muttakilerin yani sakınanların, Cennetteki konumları anlatılmaktadır. Demek ki, 54üncü ayet ile hizmetlerine huri verileceği açıklananlar, muttakilerdir. Yani, kendilerini dünyada iken koruyan erkek ve kadınlardır.

Huri sözünün geçtiği bir başka ayet Tur Surasi 52/20’dir. “muttekı’iyne alâ surürin masfufeh ve zevvecnahüm bihurin ıyn”. Bu ayetten önce, aynı surenin 17inci ayetinde, Cennette nimet verileceklerin, takva sahipleri olduğunu belirtilir. Onların sadece erkekler olduğundan hiçbir şekilde bahsedilmez. Fakat bu gerçeğe rağmen, kadın merkezli düşündükleri izlenimi oluşturan müfessirler, bu ayeti şöyle tercüme etmişlerdir: “sıra sıra dizilmiş koltuklarına yaslanırlar ve Biz, onları iri gözlü hurilerle eş edeceğiz”

Hem Duhan Suresinde, hem de Tur Suresinde, hurilerden bahsedilen ayetlerden hemen önceki ayetlerde, Cennettekilerin, muttakiler ve takva sahipleri yani sakınanlar olduğundan bahsedildiğini gördük. Dolayısıyla, bu muttakilerin bir kısmı erkek, bir kısmı ise kadındır. Eğer Cennete girenlere, iri siyah gözlü dilberler olan huriler eş olarak verilecekse, Cennete kabul edilmiş kadınlara da, kadın dilber olan bu huriler eş olarak verilecektir anlamı çıkar ki, bu ortam Allah’ın yasasına terstir.

Huri kelimesinin geçtiği bir diğer ayet, Vakıa Suresi 22’dir: “ve hurün ıynün”. Bu ayeti de “iri gözlü huriler” olarak tercüme etmişler. İlginç olan, Duhan ve Tur surelerinde olduğu gibi, bu surede de, hurilerin verildiği insanların kimler olduklarını, 10uncu ayet şöyle tarif ediyor: “Ve sabıklar (inançta ve amelde duraksamadan) ileri geçenler”. Devam eden ayetlerde de, bu mümtaz insanların Cennetteki halleri tasvir edilmektedir.

Bu tasvir yapılırken, 17inci ayette; “Çevrelerinde ebedi yaşama erdirilmiş gençler dolaşır” denilmektedir. Sonraki ayetler ise, sabıklara yani inançta ileri geçenlere sunulan ikramları bahseder:

18: “Akıp giden şarap kaynağından doldurulmuş testiler, ibrikler ve kadehlerle”

19: “Ondan (şaraptan), ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir”

20: “Beğendikleri meyveler”

21: “Canlarının çektiği kuş eti”

22: “İri gözlü huriler”

Demek ki, inançta ileri geçen sabıklara, hem ebedi yaşama erdirilmiş gençler, hem de huriler hizmet edecektir. İnançta ileri geçenlerin de, hepsi erkek olamaz. Bir kısmı erkek bir kısmı da kadındır. Dolayısıyla, çevrelerindeki gençlerin ve hurilerin görevleri, ister erkek ister kadın olsun, bütün Cennet ehline hizmet etmektir. Yani onlara eş olmak değildir.

Bilindiği gibi, Kur’an’ın Cennet ile ilgili tasvirlerinden anlaşıldığına göre, Cennette şehvet, kıskançlık gibi nefsi duygular olmayacaktır. Ayrıca, belki de dünyada birbiriyle eş olan erkek ve kadının ikisi de sakınanlardan oldukları için, birlikte Cennete gitmiş olacaklardır. Bu sebeple, Cennetteki erkeklere, yine Cennetlik olan kendi eşleri dururken, başka kadınların eş olarak verilmesi düşüncesi de, Yüce Yaradan’ın yasasına uygun değildir.

Ayrıca, dünyada iken birden fazla kadınla evlenmiş olan bir erkeğin ve eşlerinden birden fazlasının, Cennete kabul edildiklerini düşünelim. Örneğin, Hz. Muhammed ve eşlerinden bazılarının Cennette oldukları bir durumda, Hz. Muhammed’e eşlerinden başka bir kadın mı eş olarak verilmiş olacaktır. Eğer, kadın merkezli tercümeler yapan müfessirlerin söyledikleri gibi, Cennette şehvet ve kıskançlık duygusu var olacaksa, insanlar, Cenneti de dünyadaki gibi zulmün olduğu bir yere çevirmezler mi?

Yukarıdaki irdelemelerimizin ışığında düşünürsek, huri kelimesiyle ve ebedi yaşama erdirilmiş gençler ifadesiyle tanımlanan mahlûkatın, farklı bir yaratılış olması ihtimali kuvvetlidir. Hurilerin ve ebedi yaşama erdirilmiş gençlerin, cennetteki muttakileri mükâfatlandırmak için, Yüce Yaradan’ın, Cennet ehlinin getir-götür hizmetlerini yapmakla görevlendirdiği başka yaratışları olabilir. Bahsedilen huriler ve ebedi yaşama erdirilmiş gençler, meleklerden olabileceği gibi, tek olan Tanrı’nın, sırf insanlara hizmet görevi için yarattığı mahlûklar olabilir.

Benzer bir kadın merkezli tercüme, Nebe Suresinin 78/33üncü ayeti için de yapılmış: “ve kevaıbe etraben” ifadesi “tomurcuk göğüslü aynı yaşta güzel kızlar” olarak çevrilmiş. Ayetteki kevaıbe sözü, “tomurcuk göğüslü” olarak, “etraben” ifadesi de “aynı yaşta” şeklinde tercüme edilmiş. Tomurcuk göğüslü olanların da, ancak kızlar olabileceği düşünüldüğünden, tercümeye “kızlar” sözü eklenmiş.

Bu tercüme hakkında fikir yürütmeden önce, aynı surenin önceki ayetlerine bakalım. Nebe Suresi 78/32inci ayet: “Bahçeler var, bağlar var”, 34üncü ayet: “Dopdolu kadehler” şeklinde çevrilmiş. Eğer bu tercümeler doğru ise ki, bunlarda kadınlardan bahsedilmediği için, hepsi aynı çevirileri yapmış, bu durumda aradaki 33üncü ayetin tercümesinin yanlış olduğu görülüyor. Bu ayetteki “kevaıbe” sözü, daneler anlamındadır. “etraben” kelimesi de “birbirine denk” anlamındadır.

Bu durumda 32, 33 ve 34üncü ayetler, birbiriyle bütünlük içerisinde, şöyle tercüme edilebilir: “Bahçeler var, bağlar var. Birbirine denk daneler (var). (ürünlerin makbul olanı birbirine denk olanlarıdır), (dolayısıyla, bahçeler ve bağlardaki bu güzel ürünlerden oluşan) dopdolu kadehler (var).”

Takdir edileceği gibi, Kur’an’ın, konuları anlatırken takip ettiği yöntemdeki bütünlük dikkate alınınca, 32 ve 34üncü ayetlerde aynı konu bahsedilirken, çok farklı bir hususun, yani “tomurcuk göğüslü kızların” aradaki 33üncü ayette bahsedilmesi düşünülemez. Hem Kur’an’ın anlatım yöntemine terstir, hem de normalde insanların sunum tarzına uymaz.

Kadın merkezli tercümenin yanlışlığını görmek için, benzer kişilerin yaptığı diğer bazı ayetlerdeki çevirilerine bakalım. Kaf Suresi 50/10uncu ayette ve Saffat Suresi 65inci ayette “tomurcuk” olarak yapılmış tercümeler var.  Kaf Suresi 10uncu ayetteki tomurcuk tercümesinin Arapçası “tal(ğ)un”, Saffat Suresi 65’deki kelime ise “tal(ğ)uha”. Kaf Suresindeki, hurma ağaçlarının tomurcukları, diğerindeki ise, “tomurcukları sanki şeytanın başı gibidir”

“Kevaıbe” kelimesinin anlamı olarak, daneler manasından başka, endamlı, şahane gibi ifadeler de verilmektedir. Bu durumda, ayetteki bu kelime, kadın merkezli olarak tercüme edilmek istenilse bile, ayetin anlamı “birbirine denk, endamlı” olarak karşımıza çıkmaktadır.

Görüldüğü üzere; Kur’an ayetlerinin anlatım tekniğine ve Kur’an’ın bütününde verilmek istenilenlere göre, yani dürüstçe tercüme edildiğinde, Cennet kadınları tabirinin, Cennette erkeklere verileceği iddia edilen “iri siyah gözlü huri dilberler” olmadığı net bir şekilde anlaşılmaktadır.

Bu dünyada sakınanlardan oldukları için, bu dünyada yaşadıktan sonra, Yüce Yaradan tarafından Cennetine kabul edilen kadınlara da, Cennet kadınları denilemeyeceğine göre, “Cennet kadınları” ifadesi ve tercümesi, kesinlikle yanlıştır. Bana göre, Kur’an’a aykırıdır.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | CENNET KADINLARI TANIMI ÜZERİNE   için yorumlar kapalı

İNSAN ŞEYTANLAR ÜZERİNE

İNSAN ŞEYTANLAR ÜZERİNE

 

İnsan şeytanlar sözü, Kur’an’da geçmektedir.

Enam Suresi 6/112: “Biz böylece, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Bunlar birbirini aldatmak için süslü sözlerle vesvese verirler. Rabbin tercih etseydi, onu yapamazlardı. Artık onları iftiraları ile başbaşa bırak.”

113: “Bir de ahirete iman etmeyenlerin kalpleri, o yaldızlı söze kansın, ondan hoşlansın ve işledikleri suçları işlemeye devam etsinler diye böyle yaparlar.”

Enam 112’den anlaşılan o ki, insanlar arasında ve cinlerin de kendi aralarında şeytanlık düşünenleri vardır. Bunlar, her peygambere itiraz etmişlerdir. Peygamberlerin gösterdiği yola itiraz etmekle kalmayıp düşmanlık eden insanlar, insan şeytanlar olarak nitelenmektedir. Benzer şekilde cinlerin içerisinden de kötülük düşünenlere cin şeytanlar denilmektedir. Cinlerin de şeytanlarının peygamberlere musallat olduğunu, Hz. Süleyman ile ilgili olarak Kur’an’da aktarılanlardan anlıyoruz. Hz. Muhammed’in Kur’an okuduğu sırada gelip dinleyen cinlerden de, Kur’an’da bahsedilmektedir.

Kur’an’da bahsedilen ve meleklerden olan şeytan, bunlardan ayrıdır. Ama Kur’an’da anlatılan şeytanın yol arkadaşları olan insanlar, bunlardır. Bunlar, şeytanlık düşündükleri için, insan ve cin şeytanları olarak nitelenenlerdir.

Kâinatın yaratıcısı olan Yüce Yaradan, yasalarını da baştan koymuştur. Yazımızın konusuyla ilgili olan yasalarından birisi, iyi ve kötünün varlığıdır. İyi ve kötünün mevcudiyeti, aralarında bir mücadelenin ve yarışmanın olmasına vesile olur. Bu mücadele ve yarışma, toplumun diri ve dinamik olmasını sağlar.

İyi ve kötü konularında, farklı bakış açılarıyla, bu sitede birçok makale yayınladık. Bunlardan bazıları olan, “Metafizik Kötülük Üzerinde Düşünceler”, “İslâm Düşüncesinde Kötülük Konusu”, “İslâm’da Salah-Aslah (İyi-Daha İyi) Konusu Üzerine” ve “İyiyi Kötüyü Bilmek” başlıklı yazılarımızda fikirlerimizi paylaştık. İsteyen okuyucumuz bu makalelerimizi irdeleyebilir.

İyiler ile kötüler arasındaki mücadelede, Tanrı, iyiliği artırabilmek için, sık sık elçiler ve kitaplar göndermiştir. Hep iyiler olsaydı, peygamberlerin gönderilmesine gerek olmazdı. Hep kötüler olsaydı, dünyamız yaşanmaz hale gelirdi

İyiler ve kötüler bir arada olunca, Yüce Yaradan, iyileri yönlendirmek üzere elçiler göndermiştir. Şeytanın da, kötüleri yönlendirmesine izin vermiştir. Böylece, iyiler ve kötüler arasındaki mücadelede, adil bir ortam sağlamıştır. Adaleti tam sağlayabilmek için de, görevlendirdiği her peygamberine, insan ve cin şeytanları düşman yapmıştır.

Takdir edileceği gibi, iyiler ve kötüler arasındaki mücadele olmazsa, insanlık pek çok alanda yerinde sayar. Hem manevi alanda, hem de bilim sahasındaki değişmeler ve gelişmeler, bu yarışmadan ciddi anlamda etkilenir.

Yüce Yaradan, iyi ve kötü konusunda insanı özgür bırakmıştır. Bu sebeple insan, kararlarından sorumludur. Tanrı’nın yolunda yürümek de, şeytanın gösterdiği yoldan gitmek de, insanın kendi kararıdır. Dolayısıyla, bu dünyada her zaman, iyiler de var olacaktır, kötüler de bulunacaktır.

Enam Suresi 112inci ayette bahsedilen insan ve cin şeytanları, Yüce Yaradan’ın, kıyamete kadar izin verdiği şeytanın yolundan gidenlerdir. Bunlar, birbirlerini vesveseye vererek, birbirlerine yaldızlı sözler fısıldayarak, şeytanların ortaklığını yapar konuma düşerler. İnsan ve cin şeytanların bazıları, bu hususta o kadar ileri giderler ve başarılı olurlar ki, kötülükler konusunda şeytan bile onlardan ürker.

Şeytanı bile hayrete düşüren insan ve cinlerin olup olmadığına karar vermek için, sistemin nasıl yürüdüğü konusunu irdeleyelim. Tanrı, izin verdiği şeytanlara, insanlara ve cinlere emretme kabiliyeti vermemiştir. Bu nedenle şeytanlar insanları zorlayamazlar. Sadece, insanları ve cinleri vesveseye düşürmeye çalışırlar. Buna karşılık, insan ve cin şeytanların çoğu, kötülük yapmaları için kendi cinslerine, yani insanlara veya cinlere emrederler. Emirlerinin yerine gelmesi için, her türlü zorbalığı ve zalimliği yaparlar. Bu sebeple, insan ve cin şeytanlar, Tanrı’nın izin verdiği bilinen şeytandan daha tehlikelidirler.

Nas Suresi bu konuda bizi uyarmaktadır: 114/1-6: De ki: “Cinlerden ve insanlardan; insanların kalplerine vesvese veren sinsi vesvesecinin kötülüğünden, insanların Rabbine, insanların Melik’ine (hükümdarına), insanların İlâh’ına sığınırım.”

Enam 112inci ayette farklı anlaşılabilecek bir ifade var. “Rabbin tercih etseydi” sözü. Bu ifade, insanlara özgürlük vermemiş olsaydı, Yüce Yaradan, insanların birbirlerini aldatmalarını tercih etmezdi anlamındadır. Bilindiği gibi, kâinattaki her şey ve her varlık, Yüce Yaradan’ın koyduğu fiziksel, kimyasal, biyolojik ve sosyal kurallar çerçevesinde hareket edebilir. Eğer Tanrı, kurduğu sistem içerisinde, insanı özgür bırakmasaydı, kurallarını da ona göre düzenlerdi. Ve insanlar birbirlerini aldatamazlardı.

Takdir edileceği gibi, tek olan Tanrı, iyi ve kötüyü oluşturmasaydı, insanlara özgürlük verip seçimi onlara bırakmasaydı ve herkesi tek tip yaratsaydı, bu dünyada yaşamanın güzelliği, heyecanı olmazdı. Ayrıca, sosyal düzen oluşturulamazdı. Kurumlar ve devletler kurulamazdı. Kimse, kimseye iş yaptıramazdı. Dolayısıyla, bu dünyadaki yaşam anlamsızlaşırdı. Hattâ, ahiret hayatındaki Cennet ve Cehennemin de hiçbir anlamı olmazdı.

İyiler ve kötüler mücadelesi, hayata bir başka yönden de anlam katar. Bu anlam, iyiler tarafından farklı algılanır. Kötüler açısından da farklıdır. İyiler, kötülerle yapacakları mücadelede, iyiliği üstün kılmak isterler. İyilikleri çoğalttıkça, hayatları daha da anlam kazanır. Dolayısıyla, kötülerden bir kısmını iyiliğe döndürebilmenin çabasını gösterirler.

Bu gayretlerinde başarılı olabilmeleri için, iyiler, insan şeytanlara çok dikkat etmelidirler. Şeytandan daha tehlikeli olanlarını kazanmaya uğraşmayı daha sonraya bırakmalıdırlar. Önceliği, şeytanın vesvesesine kanan insanlara vermelidirler. Kötü olarak bilinen bu insanları kazanabilmek için, sabırlı davranmalıdırlar. Onları fazla zorlamadan, güzel işler yapmaya yönlendirebilmelidirler.

Bilindiği gibi, iyilik de kötülük de bulaşıcıdır. Hiç kimse, doğuştan iyi veya kötü değildir. Bu nedenle insanları kazanmak için çaba gösteren iyiler, kendi geçmiş yaşamlarını dikkate alarak, kendilerinin yaşadığı aynı merhaleleri düşünerek, sabırla güzel örnek oluşturmayı sürdürürlerse, daha iyi sonuç alacaklardır.

İyiler, her sorunu çözemeyeceklerini de unutmamalıdır. İnsanlar, robot olmadığından, mekanik bir çözüm yolu yoktur. Kendimiz dâhil, her insan nefis sahibi olduğu için, herkese uyan bir çözüm yolu bulunamaz. Bu nedenle hedef, sorunları azaltmak olmalıdır. Sorunları azaltmak için, önce, kardeşlik duygularının pekişmesini sağlamak gerekir. Böylece iyilerin kervanına katılan yeni herbir kardeşimiz, bizim yetişemeyeceğimiz bir başka sorunun çözümünü sağlamak için, ayrıca gayret edecektir.

Kötülüğün peşinde koşan insan şeytanlar için, bu dünyanın anlamı daha farklıdır. Onlar, nefislerinin arzularını yerine getirdikçe bu hayattan zevk alırlar. İsteklerini gerçekleştirebilmek için yaptıkları zalimlikleri arttıkça, kendilerini daha büyük görürler. Büyüklendikçe ve kendilerini güçlü hissettikçe, hayattan daha çok tat alırlar. Kötülükleri içselleştirdikçe, kendilerini engellemeye çalıştıklarını düşündükleri iyilere karşı düşmanlıkları artar. İyileri ezmeye çalışırlar. İyilerle mücadelelerini kazandıkça, hayata daha çok bağlanırlar.

Enam Suresinin 113üncü ayeti, böylelerinin durumlarını anlatmaktadır. Ayete göre, işledikleri suçları devam etmeleri hususunda, Yüce Yaradan, onları kendi başlarına bırakmıştır. Yeterince ikaz edildikleri için, onlara uyarılarını da bırakmıştır.  Yeryüzündeki insan şeytanların emrettiklerine değil, ama onların fısıldamalarına kanıp, onların peşinde gidenleri de, Yüce Yaradan, kendi hallerine bırakmıştır.

Anlaşılan o ki, iyilerin ve kötülerin durumları, Yüce Yaradan’ın sosyal yasalarına uygundur. İyiler, iyiliği içselleştirdikçe, iyilik yönünde kendilerini geliştirirler. Kendilerini geliştirdikçe, daha çok insanın iyiliğe dönebilmesi için uğraşırlar. Kötüler, kötülüklerini içselleştirdikçe, kötülükte azmaya başlarlar. Azdıkça, insan şeytan konumuna düşerler ve dönmeleri çok zorlaşır. Dolayısıyla kendi kendilerine zulmederler ve sonunda helâk olurlar.

Ancak, Allah’ın rahmeti geniştir. Bu sebeple, “geç oldu” denilmeden dönmeye gayret etmek gerekir. Hattâ inşan şeytanlar bile, kötülüklerinden döner ve güzel işler yapmaya başlarlarsa, Yüce Yaradan’ın rahmetinin genişliğini bizzat yaşayarak göreceklerdir. Dönmezlerse, her iki dünyada da azap çekmeyi hem hak etmişler, hem de kabullenmişler demektir.

Sosyal kategorisine gönderildi | İNSAN ŞEYTANLAR ÜZERİNE için yorumlar kapalı

 ALLAH İLE KUL ARASINA VASITA ARAMAK

 ALLAH İLE KUL ARASINA VASITA ARAMAK

 

Bu konuda, hem bu sitede hem de başka mahfillerde çok sayıda makale yazıldı. Bu yazımızda, konuyla ilgili bir başka benzerliğe dikkat çekmek istiyoruz.

Bilindiği gibi, Hz. Muhammed, aldığı vahiyleri aktardığında, Mekke’de yaşayan Arapların çoğunluğu itiraz etmişlerdi. İtiraz eden bu insanlara, ortak tanım olarak “müşrik” denilmektedir. Müşrik kelimesi, ortak koşan anlamındadır. Tanrı tanımaz anlamında değildir. Yani müşrik Araplar, Allah’ı bilmektedirler. Kâinatı O’nun yarattığını düşünmektedirler. Nitekim Kur’an bu durumu şöyle açıklar:

Lokman Suresi 31/25:  Andolsun ki onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, elbette “Allah” diyecekler…

Zumer Suresi 39/38: Andolsun ki onlara: “O gökleri ve yeri kim yarattı?” diye soracak olsan: “Elbette Allah!” diyeceklerdir…

Zuhruf Suresi 43/9. Eğer sen onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan elbette: “Onları çok güçlü ve her şeyi bilen Allah yarattı.” derler.

Demek ki, müşrik denilen Araplar, Allah’ı biliyorlardı. Nitekim Kâbe’deki putların başı niteliğinde olan en büyüğünün adı “Allah” idi. Müşriklere göre diğer putlar, Allah’ın yardımcıları ve görevlendirdiği elemanlarıydı.

Müşrik Arapların, Allah’ı, rahman ve rahim olarak değil, ama kâinatın yaratıcısı şeklinde bildiklerini Hudeybiye Barışı sırasındaki tavırları da net olarak göstermiştir. Hudeybiye Barış antlaşması imza edilirken, Hz. Muhammed, “Bismillahirrahmanirrahim” diye başlanılmasını ister. Müşriklerin temsilcisi Süheyl bin Amr itiraz eder. “Bismike Allah” diye yazılmasını yani “Allah’ın adıyla” denilerek başlanmasını ister ve antlaşmanın başlangıcı bu şekilde değiştirilir. Müşrik Arapların o sıralarda rahman olarak bildikleri kişi, yalancı peygamber Müseyleme idi. Yemenli Müseyleme’nin lakabı, rahman idi.

Bu durumun bir başka örneği de, Hz. Muhammed’in babasının ismidir. Bilindiği gibi Hz. Peygamberin babasının adı Abdullah’tır, yani “Allah’ın kulu” anlamındadır. Babasının doğduğu dönem, Hz. Muhammed’e peygamberlik gelmesinden muhtemelen 65-70 yıl öncedir.

Müşrik olarak nitelenen Araplar, Allah’a inanıyorlardı. Ama hataları, Allah konusundaki düşüncelerini, olayları dünyevi açıdan değerlendirerek irdelemeleriydi. Araplara göre, nasıl bir kralın huzuruna aracısız girilemezse, kâinatın yaratıcısı olan Allah’ın huzuruna da aracılar olmadan girilemezdi. Müşrik Araplar, kendilerinin doğrudan doğruya Allah’a ibadet edecek kadar büyük olmadıklarını düşünüyorlardı. İşte bu sebeple, onlara göre, Allah’ın yardımcıları ve ortakları vardı. İnsan, önce onlara ibadet ederse, bu yardımcılar ve ortaklar, kendilerinin ibadetini Allah’a sunarlardı. Böylece ibadetleri, Allah’a ulaştırılmış olurdu. Taptıkları putların, manevi güçlerinin olduğuna inanıyorlardı. Hattâ onların melek olduklarını düşünüyorlardı. Dolayısıyla putlar, onlar için, Allah ile aralarındaki şefaatçi konumundaydı.

Müşrik Araplardaki bu bakış açısı, maalesef, sonradan İslâmiyet’e de bulaştı. Allah ile kişi arasında vasıta olması gerektiği inancı yayıldı. İnsanların bir kısmı, aracılar olmadan Allah’a ulaşılamayacağına inandırıldı. Hâlbuki Yüce Yaradan, Kendisini krala veya başka bir dünyevi güce benzetilmesine karşı çıkarak şöyle söylüyor.

Nahl Suresi 16/74: “Artık Allah’a (şanına uymayan) benzetmeler yapmaya (meseller vermeye) kalkmayın. Çünkü Allah bilir, siz bilmezsiniz.”

O dönemdeki Arapların bir başka özelliklerini, Kur’an’dan öğreniyoruz. Muhtemelen Mekke’de ve Yesrib’te (Medine) bulunan Hıristiyanlar ve Yahudiler, Araplara göre daha çok okuryazar ve bilgili idiler. Bu sebeple, Arapların bir kısmı şöyle düşünüyorlardı:

Kasas Suresi 28/47: Kendi yaptıkları sebebiyle başlarına bir musibet gelip de, “Ey Rabbimiz! Bize bir Peygamber gönderseydin de ayetlerine uysaydık ve müminlerden olsaydık” diyecek olmasalardı, seni peygamber olarak göndermezdik.

Enam Suresi 6/156, 157: “Kitap, yalnız bizden önceki iki topluluğa (Yahudilere ve Hıristiyanlara) indirildi. Biz onların okumalarından habersiz idik” demeyesiniz yahut “Eğer bize kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk” demeyesiniz, diye bu Kur’an’ı indirdik…

Ayetlerden anlaşıldığına göre Araplar da kendilerine peygamber gönderilmesini arzu ediyorlardı. Ama peygamber gelince de itiraz etmişlerdi. Kur’an’ın anlatımlarına baktığımızda, itirazlarının sebebi, Allah ile kişilerin arasına koydukları aracılardır. Hz. Peygamberin kendisine gelen vahiylerin sonucunda, bu aracıları reddetmesine itiraz etmişlerdir. Yani Araplar, aslında, Allah’ı kâinatın yaratıcısı olarak görmelerine rağmen, kendilerine gelmesini istedikleri kitabı ve peygamberi, sırf, Allah ile aralarına koydukları aracıları kabul etmediği için, reddetmişler. Müşrik Arapların, Hz. Muhammed ile bazı konuların pazarlığını yaptıklarını, Kur’an’ın anlatımından anlıyoruz. Pazarlık yapılan bazı konular, fakirlerle aynı mecliste oturmazlarsa peygamberi dinleyebilecekleri ve Allah dışındaki putlarına Hz. Muhammed’in karşı çıkmaması gibi hususlardır.

Enam Suresi 6/106: “Rabbinden sana vahyedilene uy. O’ndan başka ilâh yoktur. Ortak koşanlardan da yüz çevir.”

6/52: “Rablerinin rızasını isteyerek sabah akşam O’na dua edenleri yanından kovma. Onların hesabından sana bir şey yok, senin hesabından da onlara bir şey yok ki onları kovasın. Eğer kovarsan zalimlerden olursun.”

İsra Suresi 17.73: “(Ey Muhammed!) Az kalsın seni bile, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı iftira edesin diye, fitneye düşüreceklerdi ve o takdirde seni dost edineceklerdi.”

74: “Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık, nerdeyse sen onlara birazcık meyledecektin.”

O dönemdeki müşrik Arapların, Allah ile aralarına aracı koyma düşünceleri günümüzde de aynen vardır. İlginç olan, Yüce Yaradan ile arada mutlaka aracı olması gerektiğini iddia edenler, Kur’an’da böyle yazıldığını ileri sürmektedirler. Kur’an’dan verdikleri örneklerin bazıları şunlardır.

Araf Suresi 7/181: “Yine bizim yarattığımız insanlardan öyle bir ümmet var ki, onlar hakka yol gösterirler ve o hak ile adaleti yerine getirirler.”

Kendilerinin Tanrı ile kul arasındaki aracılardan olduklarını söyleyenler, yukarıdaki bu ayeti şöyle yorumlamışlardır: “Bu tertemiz vazife, manevi bir miras olarak, nebilerden âlimlere intikal etmiştir. Buradaki âlimlerden murat, kibar-ı evliyaullahtır.”

Maide Suresi 48inci ayet uzundur. Bu sebeple sadece konumuzla ilgili kısmına baktığımızda, şöyle bir ifade vardır: “Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol (tarikat) belirledik. Allah dileseydi hepinizi tek bir ümmet yapardı.”

Allah ile insanlar arasında aracı olduklarını iddia edenler, yukarıdaki ayete dayanarak, “şeriat yolun başı ise, tarikat da devamıdır” demişler ve aşağıdaki ayete dayanarak, her halükârda bir tarikata başvurmak mecburiyetini işlemişlerdir. Aşağıdaki ayette bahsedilenin şey ümmet olmasına rağmen, onlar tarikat topluluğu olarak söylemişledir.

Ali İmran Suresi 3/31: “De ki, siz gerçekten Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır.”

Kendilerini evliyaullah (Allah dostu) olarak tanımlayan insanların bir kısmı, peygamberin varisi olduklarını söylemektedirler. Ayeti yorumlarken de, tarikatın şeyhine uymanın peygambere uymak olduğunu, peygambere uymanın Allah’a uymak olduğunu ifade etmişlerdir. Dolayısıyla, şeyhlere hizmet etmenin, Allah’a hizmet etmek olduğunu iddia etmişlerdir. İnsanları bu şekilde ikna etmişlerdir. İnsanları ikna edebilmek için de, Hz. Peygamberin söylediğini iddia ettikleri uydurma hadislerden yararlanmışlardır. Bahsettikleri uydurma hadisler çok sayıda olduğu için, burada bahsetmeyeceğiz.

Yukarıdaki ayetlerle ilgili olarak bazı şeyhlerin yaptıkları yorumlarının geçerliliğini, okuyucularıma bırakıyorum.

Kur’an, Allah’a ulaşmak için araya aracılar koyanlar hakkında şöyle bahseder:

Nahl Suresi 16/53: “Sizde nimet namına ne varsa hep Allah’tandır. Sonra size sıkıntı dokununca Allah a feryat edersiniz.”

54: “Sonra Allah bu sıkıntıyı sizden kaldırdığı zaman, bir de bakarsınız ki, içinizden bir topluluk, hemen Rablerine ortak koşarlar.”

Kur’an’ın müşrik Araplar için bahsettiği ifadeler, günümüz için de geçerlidir. Günümüzde de, Yüce Yaradan ile aralarına şeyhlerini koyanlar bile, ani bir sıkıntı yaşadıklarında doğrudan Allah’a yalvarmaktadırlar. Rableri onların başlarından sıkıntıyı savdığında ise, tekrar şeyhlerine dönmektedirler. Hem de, sanki sıkıntının kalkmasında şeyhlerinin rolü olmuş gibi düşündüklerinden, şeyhlerine daha sıkı sarılmaktadırlar.

Günümüzdeki durumun, müşrik Arapların dönemi ile karşılaştırılmasını daha iyi kavrayabilmek için, günümüzden bir tövbe töreniyle ilgili bilgi verelim. Bilindiği gibi, Kur’an’a göre tövbe, doğrudan Yüce Yaradan’a yapılır. Günümüzde bir şeyhe bağlı olanlar ise, tövbelerini şeyhleri aracılığıyla yaparlar. Tövbe etmek isteyenler, önce, şeyhin kurduğu vakfa bazı bağışlar yapılarak törene katılmaya hak kazanırlar. Tövbe için, şeyhin elini tutarak onun söylediklerinin tekrar edilmesi istenir. Ancak, tövbe törenine katılacakların sayısı çok fazla olduğu için, şeyhin elini doğrudan tutmak mümkün olmaz. Bu durumda uzun bir urgan hazırlanır. Bu urgana, yandan başka urganlar bağlanır. Böylece uçak kanatları şeklinde oluşturularak, aynı anda çok fazla sayıda insanın tövbe edebileceği bir ortam sağlanır. Tövbe için gelenler, üzüm salkımı şeklindeki urganın boş buldukları yerinden, ipe ellerini değdirirler. Böyle yaparak, kendilerini, şeyhin elini tutmuş ve şeyhle bağlantı kurmuş gibi hissederler. Törene katılan ve önceden vakfa bağışlarını yapmış olan yüzlerce insan, urganın bir ucuna elini değmiş olarak şeyhin sözlerini tekrar ederler. Böylece tövbelerini yapmış olduklarına inanırlar.

Hâlbuki Nahl Suresi 16/53’e göre, bizde nimet olarak ne varsa hepsi Yüce Yaradan’ın verdikleridir. Bu nimetleri kısacak olan da, artıracak olan da Allah’tır. Bize bir sıkıntı dokunduğunda, nasıl doğrudan Yüce Yaradan’a yalvarıyorsak, tövbelerimizi de doğrudan Allah’a yapmamız, araya hiçbir aracı koymamamız Kur’an’ın emridir.

Müşrik Araplar, sahip oldukları geleneklerin birçoğunu kâinatı yarattığına inandıkları Allah tarafından konulmuş din olarak görüyorlar ve Allah’ın buyrukları olduğunu zannediyorlardı. Bu anlayışa sahip oldukları için de kendilerinin uydurdukları şeyleri Allah’ın üzerine atıyorlardı. Yüce Yaradan, bu durumun yanlışlığını göstermek için Kur’an’da sıkça “Yalan uydurup, Allah’ın üzerine atandan daha zalim kim olabilir?” şeklinde vurgulamıştır. Buna rağmen aynı hatalı anlayış günümüzde de devam etmektedir. Gelecekte de sürmesi ihtimali çok kuvvetlidir.

Biz bu yazımızda, müşrik Arapların ve Hz. Muhammed’in ümmetinden örnekler verdik. Ancak benzer durum, bütün dini anlayışlar için de geçerlidir.

Allah’ım, araya aracılar koymadan, sadece Senden yardım dileyebilmemiz, yalnız Sana yalvarabilmemiz, yalnız Senin yolunda yürüyebilmemiz için, aklımızı kullanabilmemizde bizlere yardımcı ol.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi |  ALLAH İLE KUL ARASINA VASITA ARAMAK için yorumlar kapalı