ABD NİN KURULUŞU, İLKELERİ VE ÇELİŞKİLERİ

ABD NİN KURULUŞU, İLKELERİ VE ÇELİŞKİLERİ

 

ABD, ilk olarak doğu kıyı şeridindeki 13 eyaletin birleşerek, sömürgeci diye nitelendirdikleri Britanya’ya karşı isyan etmeleri sonucu kurulmuştur. Fakat eyalet sayılarını artırırken, kimi zaman kendileri de sömürgeci düşüncelerle hareket ettiler. Bu şekilde hareket etmedikleri iki vaka vardır. Biri, 1803 yılında Fransa’dan satın aldıkları, Louisiana bölgesinin katılımıdır. Diğeri ise, 1819’da İspanyollardan satın aldıkları Florida bölgesidir. Diğer bütün genişlemeleri, savaşlar yoluyla olmuştur. Yani, ilk onüç eyaletin dışındakiler, kendi istekleriyle birliğe katılmamışlardır. Bu dönemde, Meksika ile yaptıkları savaşlardan sonra fethettikleri yerlere ilaveten, 1853 yılında küçük bir bölge olan Gadsen’i, Meksika’dan satın almışlardır. Böylece savaşsız olarak ülkelerine dâhil etmişlerdir.

ABD yöneticilerinin başarısı, savaşlar yoluyla aldıkları eyaletler hususunu, halkın anlamasını önleyecek perdelemeleri çok güzel yapmalarıdır. Bilindiği gibi, ABD’de cumhuriyet yönetimi olduğundan, idarecilerin uymaları gereken bir Anayasaları vardı. Bu Anayasa, mevcut bölgenin yönetimi için hazırlanmıştı. Savaşlar sonucu fethedilerek sömürge haline getirilecek bölgelerin nasıl yönetileceği hakkında bilgi ve düzenleme yoktu. Sömürgeler, tam anlamıyla Amerikan eyaleti olarak kabul edilmiyordu. Bu sebeple, yeni fethedilen bölgelerde yaşayan halk Amerikalı olarak görülmedi. Amerikalı olmayanların yönetiminin ayrıntıları, Anayasada düzenlenmemişti. Bu sebeple, yaptıkları yanlışın anlaşılmaması için, 1776’da Thomas Jefferson’un hazırladığı Bağımsızlık Bildirgesinin arkasına gizlenmeye çalıştılar.

1812 ile 1842 yılları arasında, Birleşik Krallık ile savaşarak toprak kazanmaya devam ettiler. Yeni fethettikleri bu topraklar ile yeterince güçlendiklerini düşündüklerinde, Meksika’ya saldırdılar. 1846’da Meksika ile başlattıkları savaşların sonunda galip geldiler ve çok geniş topraklara sahip oldular.

Bu dönemlerde Fransızlarla savaşmamaya gayret ettiler. Muhtemel nedeni, Britanya’ya karşı verdikleri bağımsızlık mücadelesi sırasında, Fransa’dan hem silah hem de asker desteği almış olmalarıdır.

Fransızların desteği olmasaydı, bağımsızlıklarını, en azından o dönemde, kazanmaları mümkün görünmüyordu. Nitekim Fransızların desteğine rağmen, bağımsızlıklarını kazanmaları, beklenmedik bir tabiat olayının lehlerine gelişmesi sonucu olmuştur.

27 Ağustos 1776’da, General Washington’un orduları, Britanya kuvvetlerine yenilmişti. İngilizler çevirme harekâtı başlattıkları için, Washington arada sıkışıp kalmıştı. Ordusunu kaybetme tehlikesi baş göstermişti. Fakat iki gün sonra 29 Ağustos’ta aniden koyu bir sis bastırdı ve uzun sürdü. Washington, bu koyu sisten faydalanarak, ordusunu bölgeden kaçırdı. Böylece, ABD ordusu kırılmaktan kurtuldu. Kendisini toparlayıp güçlenmek için zaman kazanmış oldu.

Yeni kurulan ABD, İngilizlere karşı bağımsızlıklarını kazandıktan sonra, içteki düşman olarak gördükleri Kızılderililere karşı mücadeleye giriştiler. Onlara karşı acımasızlıkta, adeta İngiliz ve Fransızlarla yarıştılar. Kızılderilileri yaşadıkları yurtlarından kovdular.

Bu dönemde 1823 yılında Başkan James Monroe, bir doktrin hazırladı. Bu doktrin, anti sömürgeci bir niteliğe sahipti. Ancak Amerikalılar, bu doktrini sadece tek yönlü olarak yürürlüğe koydular. O tarihlerde, ABD’nin güneyinde kalan bütün kıtada, başta İspanya ve Portekiz olmak üzere bütün Avrupalılara karşı isyanlar başlamıştı. İsyanların sonucunda bağımsız devletler ortaya çıkmaya başlamıştı.

Başkan Monroe ve ABD Kongresinin muhtemelen asıl amacı, Avrupalı devletlerin birleşerek Amerika kıtasındaki isyanlara müdahale etmelerini önlemeye çalışmaktı. Eğer böyle bir taktik düşünce olmayıp, bölge halklarının bağımsızlık mücadelelerinin kutsallığı düşünülseydi, Kızılderililere karşı çok daha farklı davranmaları gerekirdi.

1803 yılında, kuzey ve batı bölgelerinin, yani o dönemdeki ABD’nin toplam nüfusu, sadece 5 milyon olarak tahmin ediliyordu. Tanrı’nın bir lütfu olarak gördükleri geniş arazileri vardı. Fransa’dan satın aldıkları Louisiana bölgesine kimleri yerleştireceklerini bilemediklerinden, ülke dışından gelecek göçlere umut bağlamışlardı.

İşte, geniş boş arazilerin olduğu bir ortamda ve böyle bir doktrin yayınladıkları halde, Kızılderilileri yurtlarından kovdular. Hâlbuki Kızılderilileri birkaç eyalete toplasalardı. Onların da devlet kurmaları için yardımcı olsalardı. Onların devletlerini de birliğin içerisine alsalardı. Acaba 4 Temmuz 1776’da ilan ettikleri bağımsızlık bildirgesine uygun hareket etmiş olmazlar mıydı?

Yayınladıkları Bağımsızlık Bildirgelerinde şöyle deniliyordu: “Bütün insanların eşit yaratıldıklarına, Yaratıcıları (Tanrı) tarafından onlara hayat, özgürlük ve mutluluğu arama hakkı gibi geri alınamaz bazı haklar verildiğine inanıyoruz.”

Ortada hem Bağımsızlık Bildirgeleri hem de Monroe doktrini dururken, Kızılderililere karşı davranışlarının sebebi, acaba onları insan olarak görmemeleri midir? Yoksa Kızılderililerde barut olmadığından, onlara karşı çok güçlü, ama Avrupalılara karşı daha zayıf oldukları için, bir taktik gereği mi bu bildirgeyi ve doktrini yayınlamışlardır? Bu soruların dürüstçe cevaplanması, yayınladıkları Bağımsızlık Bildirgesine ve Monroe Doktrinine uygun davranmaları, ABD’nin huzurlu geleceği için önemlidir.

İlk kurulan ve 13 eyaletten oluşan devlet, yeni fethettikleri ve satın aldıkları bölgelerin katılımıyla giderek güçlendi. Siyaseten, Avrupalıların kendilerine ve kıtanın kalan bölgesindeki halklara karşı birleşmelerini önlemeyi başardılar. Fakat bu defa kendileri, daha sonra, Monroe doktrinini bahane ederek, güneylerindeki bölgelere, Panama, Nikaragua, Venezüella’ya müdahale ettiler. Küba’yı destekleyerek İspanyollara karşı savaştılar. Küba’ya özgürlük kazandırdılar.

Kendileri Meksika’ya saldırdığında, yine Monroe doktrinini gündeme getirdiler. Böylece Avrupalıların, Meksika’ya yardım etmelerini engellediler.

Aslında Monroe doktrininde, kendileri açısından temel bir çelişki söz konusuydu. Kendileri bir Avrupa devleti olan Britanya’ya karşı bağımsızlık savaşı verirlerken, yukarıda bahsettiğimiz gibi, Fransızlardan hem asker hem de silah desteği almamış olsalardı, başarmaları mümkün olmazdı. Başarmalarının çok zor olacağı, General Washington’un aldığı desteklere rağmen, ordusunun İngilizler tarafından yok olmasını, tesadüfen oluşan ve uzun süren yoğun sis sayesinde kurtarmasından anlaşılmaktadır.

ABD yönetimi, kendi ülkelerindeki yerlilere ve kıtadaki diğer devletlere karşı olmasa bile, dış politika olarak Monroe doktrinine uzun süre sadık kaldılar. Fakat bu anlayışlarını Filipinler konusunda değiştirdiler. Asya bölgesinde olan Filipinlerin, İspanyollara karşı ayaklanmalarında onlara yardım ettiler. İspanyollar yenildi. Fakat bu defa, İspanyolların yerine Manila’da Amerikalı yöneticiler oturdular. Bunun üzerine halk bu defa, Amerikalılara karşı ayaklandı. İsyanlar uzun sürünce, ABD strateji değişikliğine gitti. Kalıcı Amerikan yönetimini ve insanlarını bir kısmını geri çekti. Bundan sonra sömürgelerinde bile, kalıcı Amerikan yerleşmesi olmadı. Böylece Monroe doktrinine uygun görüntü vermeye çalıştılar.

ABD’nin, başlangıçta yayınladığı Bağımsızlık Bildirgesine ve Monroe Doktrinine sadık kalıp kalmaması, hem kendilerinin hem de dünyanın huzuruna doğrudan etki edecektir.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ALLAH’IN SEVMEDİKLERİ

ALLAH’IN SEVMEDİKLERİNİ SEVEN İNSAN VAR MIDIR?

 

Bu konuda bir karar verebilmek için, önce, Yüce Yaradan’ın sevmediği şeylerin neler olduğunu araştıralım. Bu konuda, değişmeyen tek kutsal kitap olan Kur’an’dan yararlanmamız en makul olandır. Allah’ın sevmediklerini okuduktan sonra kendimize sorular sorarak, bir karara varmaya gayret edelim.

Bakara Suresi 2/276 da, “Allah faizi mahveder, sadakaları bereketlendirir” dedikten sonra “Allah, hiçbir günahkâr nankörü sevmez” diyor.

Şimdi soralım, nankörlük yapanları seven insan var mıdır? Veya nankörlük edenleri sevmem diyenlere itiraz edecek kimse var mıdır?

Bakara Suresi 2/275 de, “alışveriş de faiz gibidir” diyenleri sevmediğini vurgulayarak, onların şeytanın çarptığı kimseler gibi kalktıklarını ifade ediyor.

Şimdi soralım, insanların içerisinde, kendisinden faiz alanları ve aldıkları faizi de “bu bir alışveriştir” diye savunanları seven kişi var mıdır?

Kur’an’daki çok sayıda ayette, Yüce Yaradan, Kendisine karşı yalan uyduranları sevmediğini, onların yerinin ateş olduğunu vurgulamaktadır.

Şimdi soralım, bizim bildiğimiz bazı gerçekleri değiştirip, bizim yüzümüze karşı yalan söyleyen bir kişiyi seven insan var mıdır? Veya yalan söyleyeni sevmediğini söyleyenlere itiraz edecek bir dürüst insan var mıdır?

Bakara Suresi 2/205, Maide Suresi 5/64, Kasas Suresi 28/77 de Yüce Yaradan, bozguncuları sevmediğini ifade etmektedir.

Şimdi soralım, çalıştığı iş yerinde, sosyal çalışma ortamında veya aile içerisinde bozgunculuk yapanları sevmediğini söyleyenlere, hatalı düşünüyorsun diyebilecek bir kişi var mıdır?

Maide Suresi 5/87 de “Allah aşırı gidenleri sevmez” deniliyor. Araf Suresi 7/55 te “Allah, haddi aşanları sevmez” deniliyor.

Şimdi soralım, aşırı gidenleri ve haddi aşanları kim sever? Haddi aşanları sevmemek hatalı bir tutum mudur?

Enam Suresi 6/141 ve Araf Suresi 7/31 de “Allah, israf edenleri sevmez” denilmektedir. Bilindiği gibi, yerdeki ve göklerdeki bütün mülk Yüce Yaradan’ındır. Dolayısıyla insanların sahip oldukları şeyler, O’nun verdikleridir.

Şimdi soralım, birisine verdiği parayı israf edeni seven bir insan var mıdır? Verdiği parayı israf eden şahıs kendi evladı olsa bile, kaç defasında sabredebilir ve ses çıkarmadan durabilir?

Nisa Suresi 4/107, Enfal Suresi 8/58 ve Hac Suresi 22/38 de “Allah, hainleri sevmez” denilmektedir.

Şimdi soralım, kendisine karşı hainlik yapanları sevecek veya onları affedecek kaç kişi tanıyordunuz? “Hainlik yapanları sevmem” diyen bir şahsa, hatalı düşünüyorsun diyebilecek kaç kişi biliyorsunuz?

Nahl Suresi 16/23 de “Allah, kendilerini büyük görüp, büyüklük taslayarak, hakkı kabul etmeyenleri sevmez” denilmektedir.

Şimdi soralım, kendilerini büyük görüp, büyüklük taslayarak, kendisinin hakkını yiyen bir insanı sevecek herhangi bir kişi olacağına inanıyor musunuz? Bir insan “büyüklük taslayarak benim hakkımı yiyenleri sevmem” dediğinde, bu fikre itiraz edecek kaç kişi vardır?

Kasas Suresi 28/76 da, çok zengin olan Karun kastedilerek, “Allah şımarıkları sevmez” denilmektedir.

Şimdi soralım, bırakalım zenginliğinden dolayı şımaranları, normal şartlardaki şımarıkları bile kim sever? Bir insan kendi küçük çocuğunun şımarıklığına bile sabredemeyip kızarken, büyüklerin şımarıklığını sevmemesi normal değil midir?

Ali İmran Suresi 3/32 ve Rum Suresi 30/45 te “Allah, inkâr edenleri sevmez” deniliyor.

Şimdi soralım, iş yerinde, sosyal çevremizde veya aile içerisinde, yaptığı yanlışlarını inkâr edenleri sevecek bir insan var mıdır? İnkâr edenleri sevmemek, normal dışı bir davranış olarak nitelenebilir mi?

Nisa Suresi 4/36, Lokman Suresi 31/18 ve Hadid Suresi 57/23 te “Allah, övünen ve kuruntu edenleri sevmez” deniliyor.

Şimdi soralım, övünenleri ve boş oldukları halde kuruntu edenleri sevecek kaç insan vardır? Her karşılaştıklarında övünen bir insanla, kaç kişi isteyerek bir araya gelmek ister?

Ali İmran Suresi ^757 ve 140 ile Şura Suresi 42/40 ta “Allah, zalimleri sevmez” deniliyor.

Şimdi soralım, zalimleri, bilhassa kendisine zalimlik yapan insanları sevdiğini söyleyebilecek bir kişi var mıdır? Zalimleri sevmemek, insancıl bir bakış değil midir?

Bakara Suresi 2/190 da “Allah, haksız saldırıda bulunanları sevmez” denilmektedir.

Şimdi soralım, kendisine veya kendilerine haksız saldırıda ulunanları sevebilecek hiçbir insan var mıdır? Haksız yere saldırıda bulunanları sevmemek, beklenen bir davranış değil midir?

Nisa Suresi 4/147 de “Allah, çirkin sözün açıklanmasını sevmez” denilmektedir.

Şimdi soralım, çirkin sözü açıklayanları kim sever?

Buraya kadar Allah’ın sevmediklerini bahsettik. Ve “Yüce Yaradan’ın sevmediklerini sevecek bir kimse var mıdır?” diye sorduk. Çevremizdekilerin verecekleri cevapları beklemeden kendi cevaplarımızı verdiğimizde, Yüce Yaradan’ın sevmediklerini, bizim de sevmediğimizi anlıyoruz.

Yüce Yaradan’ın sevmediklerini seven pek yoktur. Ama sevmediklerini yapan pek çoktur. Allah’ın sevmedikleri davranışları sergileyenler, geçici menfaat sağlayabilirler. Ama insanlığın huzurlu geleceğini baltaladıkları için, her an Yüce Yaradan’ın takibindedirler. Kendilerine bu dünyada da azap gelebilir. Ahiretteki azap daha fecidir. Bu azapların ne zaman geleceğinin bilgisi ve kararı, tamamen Yüce Yaradan’ın uhdesindedir. Bu sebeple, kendimizi sorgulamayı ve çevremizi uyarmayı hızlandırmalıyız.

Diğer taraftan eğer, Yüce Yaradan’ın sevdiği davranışları gözümüzün önüne getirecek olursak, aynı davranışları bizim de seveceğimize inanıyorum.

Bir örnek vererek, okuyucularımızın, konuyu kendilerinin araştırarak irdelemelerinin ve kendi kararlarını vermelerinin önünü açalım.

Yüce Yaradan, Kendisine kulluk için namaz kılın diyor. Fakat namaz kılanları severim demiyor. Buna karşılık, O’nun rızasını kazanmak için iyilik edenleri, hayır işleyenleri severim diyor. Şimdi düşünelim. Bize bağlılığını göstermek için, muhtemelen, göstermelik bir şekilde önümüzde eğilenleri mi severiz? Yoksa bizim rızamızı kazanmak için, gayretli çalışanları ve iyi işler yapanları mı severiz?

Allah’ım, Senin sevmediğin davranışlardan kurtulabilmemiz için, bizlere zihin açıklığı ver, irade gücü ver, mücadele azmi ver.

Allah’ım, Senin sevdiğin davranışlara yönelebilmemiz için, bizlere yardımcı ol.

Senin her şeye gücün yeter.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ALLAH’IN YARATTIĞINI DEĞİŞİKLİĞE UĞRATMAK

ALLAH’IN YARATTIĞINI DEĞİŞİKLİĞE UĞRATMAK

 

Nisa Suresi 4/118. Allah, o şeytana lânet etti ve o da, “Andolsun ki Senin kullarından elbette belirli bir pay alacağım” dedi.

119uncu ayet: “Onları mutlaka saptıracağım, mutlaka onları kuruntulara sokacağım ve onları zorlayacağım da (putlara adak için) hayvanların kulaklarını yaracaklar. Yine onlara baskı yapacağım da Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı dost edinirse, şüphesiz o apaçık bir hüsrana düşmüştür.

Ayetin tercümelerinin çoğunda, şeytanın insanlara emredeceği ve onların hayvanların kulaklarını yaracakları şeklinde ifadeler var. Sonraki cümle de, aynı şekilde “onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler” şeklinde tercüme edilmiş. Bizim Kur’an’ın diğer ayetlerdeki anlatımlarından anladığımız kadarıyla, şeytan, insanlara emretmez. Sadece kuruntulara sokar, vesvese verdirir veya yaptığı işleri güzel gösterir. Kararı insana bırakır. Eğer şeytanın yaptırım gücü olursa, yani insanları zorlama imkânına sahip olursa, şeytan ile insanın mücadelesi adil olmamış olur. İnsanlar, daha baştan yenik başlarlar.

Şeytan ile insan ilişkisini kısaca belirttikten sonra, konumuza dönelim. Bu ayette bahsedilen “Allah’ın yattığını değiştirecekler” sözü yazımızın konusu olacak.

Dikkat edilirse ayette, “Allah’ın yaratışını değiştirecekler” denilmiyor. Tanrı’nın hâlk ettiğini, yani yarattığını değiştirecekler deniliyor. Bu ince ayrıntı, yazımızın konusu değil, ama çok önemlidir. Demek ki, insanlar, Yüce Yaradan’ın yaratışını değiştirmeye muktedir olamayacaklar. Sadece Onun yarattıklarının üzerinde bazı değişiklikler yapmaya çalışacaklar anlamındadır.

Kur’an ve bilim konularında, bu sitede, farklı başlıklarla birkaç tane makale yayınladık. Kur’an’ı incelediğimizde, bilginin övüldüğünü, bilimle uğraşmanın teşvik edildiğini görmekteyiz. Bir taraftan bilimi teşvik edip, diğer yandan Allah’ın yarattıklarının değiştirilmesine itiraz, ilk bakışta çelişki olarak görülebilir. Hâlbuki övülen bilim, insanlığın yararına sonuçlar alınan bilimdir. Şeytanın yol gösterdiği ise, insanların şahsi menfaatleri için yapacakları uğraştır.

Yüce Yaradan’ın gösterdiği yolda ilim yapan kişi, insanların, tabiattan en güzel şekilde istifade etmeleri için çaba sarf eder. Şeytanın yol gösterdiği ilmi yapan kişi, tabiatı tahrip ederek daha çok şahsi menfaat sağlamaya gayret eder.

Rahmani düşünenler, insanların hastalıklarının iyileşebilmesi için uğraşırken, şeytani davrananlar, insanların hasta olmasına sebep olacak hormonları ve ilaçları kullanarak, daha kısa sürede daha çok ürün elde etmeyi hedefler. Dolayısıyla, daha çok kazanmanın peşindedir, sattığı ürünleri kullananlarda veya doğada yaptığı tahrifata hiç aldırış etmez.

Rahmani düşünen, atomun yapısı hakkındaki bilgisi arttıkça, bu bilgilerinden yararlanarak bazı malzemeleri ıslah eder ve insanlığın hizmetine sunar. Şeytani davranan ise, atomun yapısı üzerinde çalışarak bomba yapmaya gayret eder. Rahmani düşünen birisi, küresel ısınmayı azaltmak için çareler arar. Şeytani davranan ise, küresel ısınmadan para kazanmaya çalışır.

Bizim çok genel anlamda verdiğimiz bu örneklerin, hayata yansıtılmış olan benzerlerini, çoğumuz bizzat yaşamışızdır.

Anlaşılan o ki, Yüce Yaradan, bilgiyi insanlığın aleyhine kullanmayı, şeytanın tavsiyesi olarak görmektedir.

Rahman Suresi 55/7-8: “(Yüce Yaradan) göğü yükseltti ve ölçüyü (mizanı) koydu. Ölçüde haddi aşmayın.”

Eğer, Yüce Yaradan’ın koyduğu ölçüyü değiştirmeye kalkışırsak, haddi aşmış oluruz. On binlerce yıldır doğadaki işleyişte bir değişiklik olmazken, son 50 yıldır, Yüce Yaradan’ın yarattıklarını değiştirme çabaları hızlandı. Örneğin, sera gazlarının salınımındaki artış, doğadaki ölçüyü olumsuz yönde değiştirme hususunda etkili olmaktadır. Ama hem zengin insanlar, hem de zengin ülkeler, bu sayede zenginliklerini artırmaktadır. Bazı insanlar zengin olabilmek adına, ölçüde haddi aşmaktadırlar. Ölçüde haddi aştıkları için, Yüce Yaradan’ın yarattığını değiştirme gayreti içerisindedirler.

Nisa Suresinin 119uncu ayetinin sonunda, haddi aşarak şeytanın yolunda gidenler şöyle uyarılmaktadır: “Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı dost edinirse, şüphesiz o apaçık bir hüsrana düşmüştür.”

Allah’ım, Senin gösterdiğin yolda insanlığa hizmet edebilmemiz için, ilim ve hikmetimizi artır.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İYİYİ KÖTÜYÜ BİLMEK

İYİYİ KÖTÜYÜ BİLMEK

 

Yüce Yaradan, insana verdiği akıl sayesinde bizler, iyi ve kötü hakkında veya olaylar ve kişiler hakkında fikir yürütebiliriz. Bu fikir yürütmelerimiz, genellikle, görünüşe yani zahire göre olur. Bu yöntemle verdiğimiz kararlarımızda, birçok zaman, yanıldığımızı sonradan anlarız. Çünkü bir şeyin iyi ve kötü olduğuna, beş duyumuzla karar veririz.

Yanılmamızın temelini de bu beş duyumuz oluşturur. Bilindiği gibi, acı olan bir şey, bedenimiz için faydalı olabilir. Tatlı olan bir şey de, vücudumuz için zararlı olabilir.

Güzel giyimli kibar davranışlı bir insanı, genellikle iyi olarak niteleriz. Karşımızdakinin, bu şekilde davranmasının sebebinin bizi aldatmak olduğunu anladığımızda ise, geç kalmış olabiliriz.

İki şahıs arasındaki konuşmaların bazen az bir kısmını duyarız. Onların arasındaki konuşmalar hakkındaki fikrimizi, bu duyduklarımız belirlerse, yanılma ihtimalimiz her zaman vardır.

Yukarıdakiler gibi yüzlerce örnek verilebilir. Yanıldığımız her olay, bizde bir tecrübe oluşturur. Bir tanıma göre tecrübe, hayattaki yanılgılarımızın vektörler bileşkesidir. Bir şahsa tecrübeli diyebilmemiz, sadece yanılgılarının çokluğuyla orantılı olmamalıdır. Olaylardan ders çıkararak benzer hatalara düşmeme hususundaki becerisi önemlidir. Bu kabiliyetini ortaya koyamayanlar, ömrünün sonuna kadar aynı hatalara düşmeye devam ederler. Dolayısıyla çok olay yaşamış olmak, çok şey görmüş olmak tek başına önemli değildir.

Bütün bunlardan da anlaşılıyor ki, bizler, Yüce Yaradan’ın bize verdiği akılla, iyiyi kötüyü her zaman ayırt edemiyoruz. Çünkü çoğunlukla, olayların dış görünüşüne göre karar veriyoruz. İç yüzlerini çoğu zaman bilemiyoruz.

Buraya kadar anlattıklarımız, ahiret anlayışının olmadığı, sadece dünya menfaatlerini değerlendirdiğimiz durumlar için, tam anlamıyla geçerlidir.

Ancak, ahiret hayatının varlığına inanılan durumlarda, bazen olayların iç yüzlerini bilmemiz bile, bizim yanılmamızı engelleyemez. Çünkü olayların iç yüzleri hakkında bizim bilebildiğimiz şeyler, Yüce Yaradan’ın bildiklerinin yanında umman ile küçük bir dere arasındaki fark gibidir. İşlerin içyüzünü çoğu zaman bilemeyiz. Böyle durumlarda tahmin yürütmeye çalışırız. Tahminlerimizi de nefsimiz doğrultusunda yapmaya çalışırız. Bu nedenle, tahminlerimizin birçoğu yanlış çıkar.

Böyle durumları Yüce Yaradan, şu ayetiyle net bir şekilde açıklıyor.

Bakara Suresi 216: “Savaş, hoşunuza gitmediği hâlde, size farz kılındı. Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”

Ayette ifade edilenlerin doğruluğunu, düşünen her insan bizzat yaşayarak müşahede etmiştir. Birçoğumuz yaşlandıkça tecrübelendiğimizi düşünürüz. Böylece hatalarımızın azalacağını varsayarız. Yanılgılarımızı azaltmak için, tecrübe kazanmayı beklesek bile, bu tecrübemize güvenemeyeceğimizi, bizzat kendimiz, bazı olaylarda yaşamışızdır.

Bu demektir ki, çok uzun süre yaşatılsak bile, yanılmamız bitmeyecektir. Güzel giyimli insanların hepsine güvenilmeyeceğini, tecrübe ederek öğrenmiş olabiliriz. Ama her yeni vaka, yeni bir ortamdır. Dolayısıyla, aynı hataya düşme ihtimalimiz her zaman mevcuttur. Namaz kılan her insana güvenilmeyeceğini, uzun yıllar sonra anlasak bile, namaz kılan insanların çoğuna, en azından başlangıçta, olumlu yaklaşarak güvenmeyi sürdürürüz.

Ayetteki iyiyi ve kötüyü ayırt etme konusu, savaş hakkında ifade edilmiştir. Takdir edileceği gibi, dış görüntü itibarıyla savaş iyi bir şey değildir. Ölümlere, sakat kalmalara, zalimliklere ve haksızlıklara sebep olur. Ama bazı savaşlar ve ölümler vardır ki, bazılarının ölümüyle, toplumun hürriyeti, haysiyeti, namusu kurtulabilir. Bazılarının ölümü, insanlığın huzurunun artmasına sebep olabilir.

Ayetin bize gösterdiği bir başka yol, başımıza gelenler konusundaki davranışlarımızla ilgilidir. Bazen hoşumuza gitmeyen ve bizi üzen olaylar başımıza gelebilir. Böyle olaylarla karşılaştığımızda, hemen üzülüp gerginlik girdabına gireriz. Hâlbuki sabırlı olmalıyız, hemen gerginleşmemeliyiz. İşin sonunu beklemeliyiz. Bazen sonucun tam olarak ortaya çıkması çok uzun zaman alabilir. İlk çıkan sonuçlar da bizim üzülmeye devam etmemize sebep olabilir. Dolayısıyla, Yüce Yaradan’ın takdirinin sonucu ne şekilde tecelli ederse etsin, hakkımızda hayırlı olabileceğini düşünerek rahatlamalıyız. Ancak, sonucun hakkımızda hayırlı olacağına inanabilmemizin, bizim Yüce Yaradan’ın yolunda ne kadar sapma ile yürüdüğümüzle doğru orantılı olduğunu unutmamalıyız.

Çünkü Yüce Yaradan bu ayetinde muhatap olarak, inanan insanları almaktadır. Dolayısıyla hoşlanmadığımız bir şeyin lehe olması, sevdiğimiz bir şeyin aleyhe olması, öncelikle inanan insanlar için geçerlidir. İnanan insanlar, tek olan Tanrı’nın kendilerini her zaman kollayacağını düşünürler. Bazen Yüce Yaradan’ın, sevdiği bir kulunu korumak amacıyla yanına erken aldığına inanırlar. Dolayısıyla sonuç ölüm bile olsa korunduklarını bilirler. Ancak buna rağmen, hepimiz insanız. Dünya nimetlerine daha çok bağlıyız. Bir aksaklık olduğunda hemen Allah’a serzenişte bulunmaya başlarız. İşte tek olan Tanrı, inananların bu davranışlarının yanlışlığını gözler önüne seriyor.

Ayetin muhatabı inanan insanlar olmasına rağmen, inanmayanlar için de yol göstericiliği vardır. İnanmayanlar, zulmetmeyi bırakıp hoşgörülü davranırlarsa, kazançlarının düşeceğini zannederler. Helâl yollardan kazanmaya çalışmaları durumunda ise, servetlerinin çok azalacağını düşünürler. Sahip oldukları varlıklardan, infak yoluyla diğer insanlara pay dağıtmaları durumunda fakirleşeceklerine inanırlar. Hoşlandıkları şehvet duygularını terk etmelerinin kendileri için çok kötü olacağını varsayarlar. Hâlbuki Kur’an, bütün bu düşüncelerin yanlışlığını bir bir ortaya koymaktadır.

Bütün insanların, bu ayetten çıkarabilecekleri dersler vardır. Kendilerinin inanan insanlardan olduklarını düşünenler, önce kendilerini sorgulamalıdırlar. Eğer bir şahıs, gurup veya kavim, kendilerinin Tanrı’nın yolunda olduklarını düşünmelerine rağmen, başlarına sürekli kötü şeyler geliyorsa, manevi huzurları azalmışsa ve hepsinin birlikte yaptıkları dualara rağmen durum değişmiyorsa, hata kendilerindedir demektir. Duaların kabul görmemesi, Yüce Yaradan’ın onları desteklemeyi bıraktığını gösterir. Demek ki, inanan görünen insanlar, sadece bu dünya nimetlerinin peşine düşmüşlerdir. Zenginleştikçe, kibirlenme ve büyüklenmeleri artmıştır. Böyleleri için Tanrı şöyle demektedir: “dünyayı isteyenlere tastamam verilir. Hiç eksik bırakılmaz. Ama yarın huzuruma geldiklerinde, girin bakalım Cehenneme girenlerle beraber denilir”. Yüce Yaradan’ın bu yargısı, dünyada iken inandığını söyleyen ama farklı davranan her insan, gurup veya kavim için de geçerlidir.

O halde, başımıza kötü bazı şeyler geldiğinde, önce kendimizi sorgularsak, doğru yolu bulma ihtimalimiz artar. Bu sorgulamalarımızı ayna karşısında kendi gözlerimizin içine bakarak yapalım. Ayna karşısında, sadece kendi şahsi davranışlarımızı değil, gurup veya kavim olarak davranışlarımızı da sorgulayalım. Eğer gözlerimizi kaçırmadan, kendimize yalan söylemeden yaptığımız sorgulamada hatalı yönlerimizi gördüysek, düzeltmeye çalışalım. Sonra Allah’a tevekkül edelim. Bizim için iyiyi ve kötüyü O’nun bildiğine iman edelim.

Bu sorgulamaları yapmadan eski davranışlarımıza devam edersek, ahiret hayatını kaybedeceğimizi, hattâ bu dünyada bile ruhsal bunalımlara gireceğimizi unutmayalım.

Allah’ım, kendimizi dürüstçe sorgulayabilmemiz için, bizlere zihin açıklığı ver. Kendimizi düzeltebilmemiz için de, irade gücü ver, mücadele azmi ver.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YENİ YIL MESAJI

HER YENİ YIL BİR BAŞLANGIÇ OLABİLİR

Yeni bir yılda, en azından kendi yapabileceklerimiz açısından, daha umutlu olabilmek için, geçmiş yılın muhasebesini dürüstçe yapmamız gerekir. Eğer kendimizi kandırarak muhasebesini yapacak olursak, geleceğe umutla bakmamızın bir anlamı kalmaz.

2020 yılı, bilinen insanlık tarihinde, bütün insanların ciddi bir muhasebe yapmalarını mecbur hale getiren bir milat olmuştur. Sadece yöneticilerin, iş insanlarının, önderlerin değil, bütün insanlar geçmiş olayları farklı bir pencereden irdelerse, hep birlikte geleceğe umutla bakabiliriz.

Allah’ım, bizlere, muhasebemizi dürüstçe yapabileceğimiz irade gücü ver.

 

 

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TOPLUMDAKİ ANLAYIŞTAN ETKİLENEN DÜŞMANLIKLAR

TOPLUMDAKİ ANLAYIŞTAN ETKİLENEN DÜŞMANLIKLAR

 

Bu sitede yayınladığımız bazı makalelerde, sosyologların oluşturdukları kuramlarının dayandığı temellerin bazılarının yanlışlığından bahsetmiştik. Teorilerini kurarken düştükleri hatalardan birisi, dayandıkları sebeplerin ne kadar geçerli olduğunu ölçememeleridir.

Yaşadıklarını irdeleyen insanların içerisinden, bir sosyal olayın tek bir etken tarafından oluşturulduğunu düşünenimiz pek yoktur. Bir fikrin olgunlaşarak fiiliyata dönüşebilmesi için, birçok etkenin birleşmesi gerekir. Yaşadıklarını az da olsa tahlil eden bir insan, bu gerçeği tespit edebilir. Bu gerçeği, sosyologlar da elbette iyi bilirler. En azından, bilmeleri beklenir. Fakat sosyologların çoğunluğu, herhangi bir sosyal olayın oluş sebeplerinden birisini temel alarak, teorisini o neden üzerine inşa etmekten geri durmamışlardır. Dolayısıyla, sosyal olaylarla ilgili teorilerini tek bir etken üzerine inşa etmişlerdir. Sosyologların çoğunun, kişisel olarak böyle düşünmediklerini görüyoruz. Peki, oluşturdukları teorilerinde bu hataya neden düştüklerini incelediğimizde, içinde yaşadıkları toplumdaki anlayıştan etkilendiklerini gördük. Bu gördüklerimizi, iki örnekte irdeleyelim.

Bilindiği gibi Hıristiyanların birçoğu, Yahudilere karşı genel anlamda acımasız tavırlar sergilemişlerdir. Tarihe bakıldığında, Hıristiyanların bu baskılarından kaçan İsrail oğullarının melce bulabildikleri yerlerin başında, Türklerin ülkeleri gelmektedir. Hıristiyanların Yahudilere olan bu kinlerinin zirve yaptığı Hitler’den sonra, günümüzde de, bazı menfaat ilişkilerinin dışında, devam etmektedir. Bu kadar kinlenmelerinin sebebi, en azından başlangıçta, Hz. İsa’nın yerini ihbar eden kişinin İsrail oğullarından olmasıdır. İşte, bu bir tek İsrail oğlu yüzünden, bütün Yahudiler, Hıristiyanlarca düşman gözüyle görülmüştür. Yahudilerin de ileri gelenlerinin çoğu, kendilerinin reddettiği Hz. İsa’ya Hıristiyanlar sahip çıktıkları için, Hıristiyanlara düşmanlık beslemiştir. Düşmanlıklar karşılıklı hale gelmiştir.

Düşünen her insan, Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesinin tek sebebinin, yapılan bu ihbar olamayacağına akıl erdirir. Hz. İsa, Roma yönetimi tarafından sürekli aranılmaktaydı. Devlete göre suçlu konumundaydı. Onlara göre Hz. İsa, devletlerinin çok tanrılı olan anlayışlarını yıkmaya çalışıyordu. Dolayısıyla ihbar edilen, sıradan bir kişi değil, suçlu olarak aranılan bir şahıstır. Sıradan bir kişi ihbar edilecek olsa, güvenlik güçleri bu kadar önemsemezler. Hattâ asılsız ihbarları yapanları cezalandırmaya bile başlarlar. Demek ki bu ihbar, Hz. İsa’nın bütün hayatı boyunca yaşanmış, çok çeşitli ve karmaşık sebepleri olan olaylar zincirinin, belki de sondan önceki halkasıdır.

Çoğumuz yaşayarak görmüşüzdür ki, bir köpeğe bir taş attığımızda, köpek, önce kaçar belki, ama toparlandığında taşa saldırmaz, bize saldırır. Hâlbuki köpeği acıtan şey, atılmış olan taştır. Bizim, köpekle hiçbir temasımız olmamıştır. Fakat köpek, kendisini yaralayan taşın sadece bir aracı sebep olduğunu, bu sebebin, sonuç üzerinde etkisinin olmadığını anlar. Dolayısıyla taşı suçlamadığı için, sonucu oluşturan taşa saldırmaz.

Fakat akıl sahibiyiz diye övünen ve çokbilmiş olan biz insanlar, genellikle, sonuçlar üzerine saldırıyoruz. Hz. İsa’nın ihbar edilmesi olayını, sonuç üzerindeki “sebeplerden sadece biri” şeklinde düşünmüyoruz. Her şeyin müsebbibi olan bir sonuç olarak görüyoruz. Böyle olunca, Roma Devletini suçlamıyoruz, ihbar eden bir veya birkaç Yahudi’yi suçluyoruz. Elbette bununla da kalmıyoruz. O dönemdeki bütün Yahudileri suçluyoruz. Yani, köpek kendisine atılan bir tek taşı bile suçlamazken, biz o bölgedeki bütün taşları suçluyoruz. Daha da ileri gidiyoruz, sonradan yaşamış bütün Yahudileri de suçluyoruz. Bununla da kalmıyoruz, Yahudiler var oldukça yaşaması muhtemel ve henüz dünyaya gelmemiş olan Yahudileri de suçluyoruz. Bu durum, köpeğin, çevresindeki taşları suçlamakla kalmayıp, bütün dünyadaki taşları suçlaması ile birdir.

Çok akıllı ve çokbilmiş olan bazı insanlar, İsrail oğullarının gelmiş geçmiş ve gelecekteki bütün nesillerini suçlarken, Peygamberleri olan Hz. İsa’nın kendisinin de, bir İsrail oğlu olduğunu düşünmüyorlar. Hz. İsa’nın en yakın dostları olan ve onun fikirlerini yaymak için ölümüne çaba gösteren Havarilerin de İsrail oğlu olduklarını dikkate almıyorlar. Diğer yandan, Hıristiyanlara düşmanlık yapan Yahudilerin çoğu da, Hıristiyanların sevdikleri peygamberlerinin, aslında bir İsrail oğlu olduğunu görmek istemiyorlar.

Hıristiyan camiasından verdiğimiz örneğin bir benzerini Müslüman dünyasında da görmekteyiz.

Bilindiği gibi, Hz. Ali’yi şehit eden kişi, İbn Mülcem idi. Bu şahıs, Arapların Havaric kabilesindendi. Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin’i Kerbelâ’da şehit eden kişi olan Şimr Zil-Cevşen’de, Arapların Havazin kabilesindendi. İşte bu katillere olan düşmanlık, İran’da ve Şia dünyasında, bütün Araplara karşı düşman olunmasının temel dayanağı oldu.

Hz. Ali’nin şehit edilmesi hadisesinde, Hz. İsa’nın yerinin ihbar edilmesinden farklı bir ortam vardı. İbn Mülcem’i, Hz. Ali’yi öldürmek için gönderenler, Muaviye bin Süfyan ve Amr bin As’ı (Kahire şehrini kuran komutan) öldürmeleri için, onların üzerine de başka kişileri, aynı zamanda yollamışlardı. Fakat diğer ikisi, çeşitli sebeplerle kurtulmuştu. Bu duruma rağmen, Hz. Ali’nin şehit edilmesinin suçu, Muaviye bin Süfyan’a yüklendi. Dolayısıyla Emevi sülalesine düşmanlık oluştu.

Diğer taraftan, daha sonraki bir tarihte Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin’i şehit eden Şimr Zil-Cevşen, önceleri Hz. Ali’nin yaranlarından idi. Fakat sonradan Hz. Ali ile araları açılmıştı. Bu gelişmelere rağmen, Şia tarafından Emeviler suçlandı. Emeviler Arap olduğu için de, bütün Araplara düşmanlık beslendi.

Şia dünyasının bir bölümü de, o dönemden sonra yaşamış Araplara da düşman olmayı sürdürdü. Bu anlayış devam ederse, bugünden sonra doğacak bütün Araplar da, daha ne olduklarını anlamadan, Şia taraftarlarının birçoğunca düşman damgasını yiyecekler. Benzer anlayış, tersi ortam için de geçerli. Araplar ve onların etkisindeki Sünni camia da, Şia’ya karşı aynı şekilde amansız düşmanlık beslemektedir.

İlginç olan –tıpkı Hıristiyanlar gibi- Şia mensubu kişilerin de, Hz. Ali’nin kendisinin de Arap soyundan olduğunu düşünmüyor olmalarıdır. Hz. Ali’nin yanında olup onunla birlikte savaşan insanların çoğunun da, Arap kökenli olduğunu dikkate almamalarıdır. Arapların da önemli bir kısmı, çarpışan iki tarafın, yani Hz. Ali ile Muaviye’nin de Arap asıllı olduklarına bakmadan, bunlardan birinin tarafını tutan Şia anlayışını savunanlara düşmanlık ediyorlar.

Bu hususlarda verilebilecek çok fazla sayıda örnek vardır. Makalemizin konusu misaller vermek olmadığından, diğer örnekleri, okuyucuların kendilerine bırakmak istiyoruz.

 Yazımızın başlangıcında, sosyologların çoğunun yanılgıları olan temel dayanak noktası hatasından bahsetmiştik. Yukarıdaki toplumsal anlayış örneğini gördükten sonra, sosyologların bu hatalarında, içinde yaşadıkları cemiyetin düşüncelerinden etkilenmiş olmaları ihtimali ağır basıyor.

Gerek Hz. İsa ve gerekse Hz. Ali olaylarına bakınca, insanların da bu kadar düşüncesiz olabileceklerini varsaymak, pek doğru bir yaklaşım gibi gözükmüyor. Gerek Hıristiyanların veya İsrail oğullarının ve gerekse Arap veya Şia mensuplarının ileri gelenlerinin, düşmanlıklarının asıl sebepleri anlaşılmasın diye perdeleme yapmış olmaları ihtimali kuvvetlidir. Perdelemeye çalıştıkları asıl sebepler üzerine bizim fikir yürütmemiz, hem bu makalenin konusu dışındadır, hem de okuyucuyu yönlendirme anlamı taşır. Düşünen her insanın, bu konuları araştırıp sorguladıktan sonra, daha sağlıklı bir fikir sahibi olması ihtimali kuvvetlidir.

Bizim burada vurgulamak istediğimiz husus farklıdır. İçinde yaşadığımız toplumlardaki genel anlayıştan etkilenmemek gerektiğini, gözler önüne sermeye çalışıyoruz. Her cemiyetin içerisinde farklı yapı ve anlayışta insanlar vardır. Bir kavim ya da ümmet, tamamen iyi veya kötü olamaz. İçlerinde mutlaka, iyiler de kötüler de vardır. Belki bazı kavimlerin içerisindeki, insanlığı düşünen şahısların oranı, bir başka kavme göre daha az olabilir. Bu durum genellikle, kendilerini çok üstün gören, içlerine kapalı ve kibirli kavimler veya guruplar için geçerlidir.

Dolayısıyla, toptancı anlayışta olmamalıyız. Her kavmin içerisinde var olan iyi niyetli insanları korumaya ve sayılarını çoğaltmaya çaba göstermeliyiz. Eğer kavimler ve ümmetler arası düşmanlıklar devam ederse, küreselleşen dünyada, herkes birden zarar görür. Belki de en çok, düşmanlıkları körükleyenler etkilenir. Ama bütün toptancı yaklaşımlarda, iyi niyetli insanların da zarar gördüğünü anlatan çok sayıda hikâyeler vardır. Bu sebeple, kavimlerin içerisindeki güzel insanlara, diğer insanların yardımcı olmaları, bir insanlık görevi haline gelir.

Diğer taraftan, zalimliklerini terk ederek salih amel işleyen insanlara da, kutsal kitaplarda anlatıldığı gibi kucak açılmalıdır. Onların, tek olan Tanrı’dan özür dileyerek, O’nun istediği yolda yürüyebilmeleri için bir fırsat verilmelidir. Zalimliklerine devam etmekte ısrar edenlerin veya doğru yolu gördükten sonra tekrar sapanların sonlarının ne olacakları ise, bütün kutsal kitaplarda yazılıdır.

Allah’ım, insanların hidayete erebilmeleri için, onların iradelerine güç ver.

Allah’ım, Senin gönderdiğin ayetleri (delilleri) anlayabilmeleri için, insanlara anlayış ihsan eyle.

Senin her şeye gücün yeter.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HAYATI KOLAYLAŞTIRAN UNSURLAR

HAYATI KOLAYLAŞTIRAN UNSURLAR

 

Günümüz insanına, hayatımızı kolaylaştıranın ne olduğunu soracak olsak, büyük çoğunlukla, teknoloji cevabını alırız. Bizim hangi cevabı vereceğimizi belirleyebilmek için, fakir bir ortamda yaşayanlar olarak çocukluğumuzdan itibaren, hatırlayabildiğimiz hayatımızı gözümüzün önünden geçirerek irdeleyelim.

Evlerimizde suyun olmadığı zamanları yaşayanlarımız çoktur. Bazı evlerde tulumba ile kuyu suyu çekilirdi. Evin içerisinde çeşme olanlar çok şanslı sayılırlardı. İşte bu ortamda çamaşır, temizlik ve yemekler yapılırdı. Çamaşır yıkamak için sabun bulamazdık. Kil kullanırdık. Çamaşır yıkanacak suyu ısıtmak başlı başına bir işti. Ocakta odun ateşinde ısıtılırdı. Çamaşırlardan kirleri ayırabilmek için, çamaşırlar tokmaklarla dövülürdü. Yaşadıkları mahallin yakınında dere olanlar, çamaşırlarını derede yıkarlardı.

Yemek pişirmek için, yine odun ateşiyle ocak yakmak şarttı. Başka şansları yoktu. Benim çocukluğumda, gazocağı denilen bir alet çıktı. Onu da yakmak zordu. Zaten gaz deposu da küçüktü. Sönmemesi için arada gazı pompalamak gerekirdi. Ama ocakta odun yakmaktan ve onun ateşini ayarlamaktan daha kolay olduğu için, gazocağına sahip olanlar, kendilerini şanslı hissederlerdi.

Annelerimiz, yemekleri günlük yapmak zorundaydı. Buzdolabı diye bir şey yoktu. Mutfaklarda kapaklı dolabı olanlar sayılıydı. Tel dolaplarda saklanırdı. Hemen her evin altında küçük bir ahır vardı. Ayrıca hiç penceresi olmayan ambar gibi bölümler vardı. Evlerin duvarları kerpiçtendi. Damlarında kiremit yoktu, toprak serilirdi. Evler korunaklı değildi. Odalar doğrudan açık mekân olan sahanlığa açılırdı. Dolayısıyla temizlik ve soğuktan korunma işleri zordu.

Şimdi kendimize bazı sorular soralım:

Yaşadığımız bu zorlu hayat mücadelesi bizi mutsuz edip yaşamaktan bıktırıyor muydu?

Kar yağdığında (ki, o dönemlerde çok daha fazla yağardı), o soğukta ve bekletmeden, toprak damlarımızdaki karları kürüyerek sokağa atarken mutsuz muyduk?

Yoğun karlı havalarda bile hiç tatil olmayan okulumuza gidip, soğuk sınıflarda ders görürken, şikâyetçi miydik?

Bahar gelince, sabah okula gitmeden önce, evimizin ahırındaki hayvanları, belli bir yerde toplanan sürüye katmak için götürürken, dertleniyor muyduk?

Diyelim ki, biz o zamanlar çocuk idik. Dolayısıyla hayatın zorluklarından pek bir şey anlamıyorduk. Yaşadıklarımız bize oyun gibi geliyordu. Peki, annelerimiz, babalarımız ve büyüklerimiz şikâyetçiler miydi?

Ben henüz çocuk olduğum için, annemin babamın yaşadıklarının iç yüzünü bilemem. Ama bu konularda bir şikâyetlerini duymadım. Aksine mutluluklarını gözlemledim. Günün yorgunluğunu gidermek için akşamları evlerde sıra gezmeleri yapılırdı. Bilhassa soğuk kış gecelerinde, evlerde sıkça bir araya gelinirdi. Radyo yoktu. Televizyon bilinmiyordu. Ama büyüklerimiz çok güzel sohbet ederlerdi. Sohbetlerinde, siyaset konusu çok nadiren geçerdi. Spor olarak, sadece güreşten bahsedilirdi. Müzik bilgileri, bildikleri birkaç acılı türkü ile sınırlıydı. Buna rağmen, sohbetleri bitmezdi. Aralarında kendi buldukları yöntemlerle oyunlar oynarlardı. Kış gecelerinde pişmaniyeler çekilirdi.

Biz çocuklar da kendi aramızda oyunlar oynardık. Birbirimize bilmeceler sorardık. Coğrafya ve genel kültür bilgimizi geliştirmek için, “dağ, şehir, nehir, isim, hayvan” gibi başlıklar altında yazılı yarışmalar yapardık.

Bütün bu anlattıklarımı yaparken, oturduğumuz odayı, lüks dediğimiz gazlı lamba aydınlatırsa, mutlu olurduk. Çünkü birçok evde o da yoktu. Kandiller aydınlatırdı. Odayı soba ısıtırdı. Bu arada birimizin tuvalet ihtiyacı gelse, tuvalet, evin en uzak yerinde, toprak damın ucunda olurdu. Kışın karlı gecesinde odadan çıkıp oraya yürümek ve soğuk bir tuvalette ihtiyacımızı gidermek gerekirdi. Evde yatarken gece tuvalet ihtiyacımız olsa yine aynı durum geçerliydi. Ama ne biz çocuklar ne de büyüklerimizden bu konuda şikâyet olmazdı.

Günümüzdeki yaşamımızda -en azından bizim gibi ülkelerde- bahsettiğimiz bu zorluklar kalmadı gibi. Ben bir ilçede yaşamıştım. Şimdi köyler dâhil, evlerin çoğunluğunda buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, elektrikli süpürge, televizyon gibi aletlere ilaveten internet bağlantılı cep telefonları var. Bunların hepsi de hayatı kolaylaştıran aletler. Günümüzde içerisinde çeşme olmayan ev yok denecek kadar az.

Bizim verdiğimiz bu örneklerden çok daha fazlasını, okuyucularımız vereceklerdir. Yaşamı içerisinde teknolojinin hızlı gelişimine şahit olmuş hemen her insan, teknolojik gelişmelerin hayatımızı kolaylaştırdığını kabul edecektir.

Peki, madem hayatımız kolaylaştı, neden daha şikâyetçi bir toplum olduk. Bilhassa şehirlerde yaşayan insanların çoğu, patlamaya hazır bir bomba gibiler. Anne babalarımızın zamanında meslek olarak bilinmeyen psikologlar, psikiyatristler şimdi neden en çok başvurulan meslekler. Eskiden sıkıntısı olanlar arkadaşlarına giderdi. Arkadaşları onları dinler, dolaştırır, yedirir, içirir, rahatlatır gönderirdi. Şimdi hayatımız kolaylaştığına göre, insanlar neden ceplerinden para ödeyerek, sırf sohbet edebilmek için psikologlara gidiyorlar? Neden bu kadar gerginler?

Bu sorulara mantıklı cevap verebilmemiz için, hayat kavramını doğru irdelememiz gerekiyor. Hayatın iki yönü vardır. Biri fiziksel, yani somuttur. Diğeri manevi, yani soyuttur. Fiziksel zorluklar, bedenimizi zorlarlar. Dolayısıyla yıpranan bedenimiz olur. Hayatımızdaki manevi sıkıntılar ise, ruhumuzu zorlar. Ruhumuz yıpranır. Yıpranan ruhumuz bedenimizin de yıpranmasına sebep olur.

Fiziksel açıdan yıpranan bedenimizi korumak ve iyileştirmek, yine fiziksel tedbirlerle başarılır. Ama yıpranan ruhumuzu iyileştirmek için, manevi tedbirlere ihtiyacımız vardır. Hattâ yıpranan ruhumuzun tetiklediği bedensel sıkıntıları düzeltebilmemiz için bile, tek başına fiziksel tedbirler yetmez. Manevi destekler de gerekir.

Teknoloji, fiziksel hayatımızı kolaylaştırır. Fakat manevi yaşamımızı kolaylaştıran unsur, teknoloji değildir. Elbette teknolojinin de etkisi vardır. Ancak, çevremizdekilerle benzer teknolojiye sahip isek, manevi yaşamımıza etkisi daha azdır.

Manevi yaşamımızı kolaylaştıran unsurların başında, kanaatkârlık anlayışımız gelir. Ayrıca, manevi yaşamımızı kolaylaştıranlar, çevremizdeki insanların birbirlerine olan sevgileridir. Sevginin tetiklediği saygıdır. İnsanlar arasındaki sevgi ve saygı temeline oturan dayanışmadır. Olaylara, karşımızdakinin açısından bakabilme anlayışıdır. Karşımızdakinin derdiyle hemhal olabilmektir. Çevremizdekilerin acılarını ve sevinçlerini paylaşabilmektir.

Bütün bu saydıklarımız, bizim hayattan zevk alarak huzur bulmamızı ve doğanın güzelliklerini görmemizi sağlar. Bir insanın hayattan zevk alabilmesi, çevresindeki insanların sıcak ve samimi davranışlarıyla doğru orantılıdır.

Bir insanın yaşamından zevk duyabilmesi, bazen, teknolojinin hayatımızı kolaylaştırması ile de mümkün olur. Ama bu durum, sadece, başkalarından daha üstün teknolojiye sahip olduğumuz anlarda geçerlidir. Eğer, çevremizdekilerden daha geri teknolojiye ve daha az güce sahipsek, bu durum bizim için üzüntü kaynağı olacaktır. Günümüzün küreselleşen dünyasında hiç kimse, en üstün teknolojiye uzun süre sahip olamaz. Dolayısıyla, teknolojik üstünlüğün ve gücün bize vereceği zevk, geçicidir.

Diğer taraftan, sevgi sahibi olmadan, başkalarından daha üstün teknolojiye ve güce sahip olmamız ise, çoğu zaman, düşmanlarımızın sayısının artmasına sebep olur. Tıpkı Atilla Han’ın şu sözlerindeki gibi: “Gösterişli elbiseler, kıskançlık yaratmaktan ve düşmanlarımızın sayısını artırmaktan başka bir işe yaramaz.”

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

POZİTİVİZM VE TANRI KAVRAMI

POZİTİVİZM VE TANRI KAVRAMI

 

Pozitivizmde, fiziksel veya maddi dünyanın gerçeklerine dayanan bir bilim anlayışı vardır. Bu sebeple pozitivistler, Tanrı kavramının, bilimsel bir hipotez olmadığı için anlamsız olduğunu söylerler. Biyolog Richard Dawkins’e göre, yaratıcı bir süper zekânın (Tanrı’nın) varlığı ve yokluğu, su götürmez bir şekilde bilimsel bir meseledir.

Dawkins’in bu iddiasını, onun savunduğu bilimsel açıdan ele alalım.

Günümüzdeki bilimsel bulgulara göre; doğadaki düzenler, matematiksel olarak kesin, evrensel ve birbirine bağlı haldedir. Bu tespiti yapan bilim insanları, doğanın bu şekilde bir bütün haline nasıl geldiği sorusuna cevap verememektedirler.

Doğanın bir bütün haline nasıl geldiğine cevap verilememesinin bir nedeni, bilimin kendi yapısından kaynaklanmaktadır. Bilindiği gibi, bilimsel teori ispatlanamaz. Ancak delillerle desteklenebilir. Bu desteklemenin de ömrü, aksi kanıtlar çıkana kadardır. Aksi deliller bulunduğunda, eski teori rafa kalkar.

Hidrojenin babası olarak bilinen Edward Teller’a göre, “bir insan, nasıl suçu ispatlanana kadar suçsuz ise, bir hipotez de ispatlanana kadar suçludur.”

Diğer taraftan, bilimin yapısının işleyişiyle ilgili olarak, insanlara anlatılan yanlış bir tekerleme vardır. Bilimciler (gerçek bilim insanları değil), “hipotezler ispatlanınca teori, daha da ispatlanınca ve kabul görünce kanun olur” şeklinde bir anlatım yaparlar. Hâlbuki gerçek böyle değildir. Bir teorinin kabul görmesi onun kanun olduğunu göstermez. Nitekim termodinamiğin 2inci kanunu, ispatlandığı için değil, aksi ispatlanamadığı için kanun olarak kabul edilmektedir.

Bilim, bir gerçeği gözlemlemiş veya tespit etmiş olabilir. Ama bu, bilimin, onun gerçekliğini doğrulamasını mümkün kılmaktan başka bir anlamı yoktur. Bilimin, onun gerçekliğini doğrulaması, onun, neden ve nasıl o şekilde olduğunu açıklamasını da mümkün kılmamaktadır.

Bu konuyu bir örnekle daha anlaşılır hale getirmeye çalışalım. Bilindiği gibi, cisimlerde, birbirlerini çekme, yani kütle çekim özelliği vardır. Bunun aksi ispatlanamadığı için, bir doğa kanunu olarak kabul görmüştür. Ama bu gözlemin bize verdiği tek bilgi, evrendeki bir gerçekliktir ve evrende ne olduğudur. Ancak bu bilgi, bize, cisimlerin neden birbirlerine doğru hareket ettiklerini açıklamaz. Cisimlerin birbirlerini nasıl çektiklerini de açıklamaz.

Yukarıda verdiğimiz örneklerden daha fazlası evrende vardır. Bu sitede yayınladığımız “Aklımıza Takılan Sorular” başlıklı makalemizde sorduğumuz soruların hiçbirisine cevap veremeyen bilimin, Tanrı’nın varlığı hakkında karar verecek tek merci olarak düşünülmesinin bir anlamı olabilir mi?

Demek ki Richard Dawkins’in savunması, bilimin yöntemleri dikkate alındığında kendi içerisinde çelişkilidir. Dawkins’in fikri, sadece kendi düşüncesini savunabilmek için yaptığı, kanıtsız bir inanç meselesidir. Yani bilimsel bir savunma değildir. Dolayısıyla ciddiye alınması mümkün değildir.

Bir başka pozitivist, Amerikalı felsefeci ve bilişsel bilimci Daniel Dennett, bilincin kaynağının tamamen fiziksel olduğunu savunmaktadır. Fakat bilinç hakkında kimse tam bir bilgi sahibi olmadığı için, kendisine sorulan sorular karşısında Dennett, bilincin, bir mucize sonucu oluşumundan bahsetmek zorunda kalmıştır. Böylece kendisiyle çelişmiştir. Hâlbuki bir şeyin, hem fiziksel yani somut, hem de mucizevi yani soyut olmayacağını en iyi bilenlerden birisi kendisidir.

Geçmişte, Dennett gibi bilimcilerden, kendilerinin bekledikleri cevapları alamayanlar, Einstein’ı bu konuda sıkıştırmak isterler. Bunun üzerine Einstein konuya başka bir açıdan yaklaşarak şöyle söyler: “Ben bir pozitivist değilim. Pozitivizm, gözlemlenemeyen şeyin var olmadığını iddia ediyor. Bu kavram, bilimsel olarak savunulamaz. İnsanların neyi gözlemleyip neyi gözlemlemediklerini, geçerli bir biçimde ispatlamak mümkün değildir.”

Pozitivistlerin iddialarının doğru olduğunu kabul edersek, insanları ancak şöyle tanımlamamız gerekir: “İnsanlar, davranışlarını fiziksel kuralların belirlediği bir robottur.” Diğer taraftan Dawkins’in tanımına göre, insanlar olarak bizler, genler olarak bilinen bencil molekülleri korumak için, gözümüz bağlı programlanan robot araçlarız. Bu düşünürlerin dikkatlerinden kaçan bir husus var. İnsanların hepsi böylesine robotlar olunca, hayatı tamamen fiziksel açıdan değerlendiren pozitivistler, herhalde, verilen emirleri harfiyen uygulayan öncü robotlar olacaklardır.

Biz, pozitivistlerin bile, robot olmayı kabul edeceklerini zannetmiyoruz. Bilindiği gibi, bir robot, ne için programlandıysa onu yapar. Biz, bir robota, programında olmayan güzel sözler söylesek, iltifat etsek, robot hiçbir tepki vermez. Bir robot, bizim üzerimize doğru gelmeye programlanmışsa, onu tatlı bir dil kullanarak başka tarafa yönlendiremeyiz.

Hâlbuki insanlardan en gaddar olanlarının bile, güzel davranışlara ve tatlı dile aynı güzellikle karşılık verebildiği görülmektedir. Demek ki bizler, genlerimizin yönlendirdiği robotlar değiliz. Zaten robot olsaydık, bilim yapamazdık. Hipotezler oluşturamazdık. Onları kanıtlamak için, yıllarca bıkmadan yeni yöntemler geliştirerek çalışamazdık. Robot olsaydık, yaptığımız deneylerde ulaştığımız sonuçları yorumlayamazdık.

Eğer robot gibi davranmayarak, gerçek anlamda bilim yapar ve bulgularımızı mantıklı bir şekilde yorumlarsak, tabiatın, Tanrı’ya işaret eden üç boyutunu rahatça görebiliriz.

Birinci boyut, doğa kanunlarının varlığıdır. Her şey, o kanunlara göre ve hiç sekmeden yürümektedir.

İkinci boyut, hayat boyutudur. Hayat, hayatın yokluğundan çıkmaktadır.

Üçüncü boyut, doğanın varlığıdır. Fiziksel olarak var olan her şeyin, nasıl var olduğu sorusudur.

Antony Flew, eski ateist arkadaşlarına şu soruyu soruyor: “Tanrı’nın varlığı hususunu düşünmemiz için bir neden oluşturmak üzere, ne olması ya da ne olmuş olması gerekir?”

Pozitivistler, bu soruya ve diğerlerine somut cevaplar veremeyip, varoluş için, “mucize sonucu” veya “tesadüfen” gibi soyut cevaplar vermeye çalıştıkları sürece, Tanrı’nın varlığına itiraz etmelerinin hiçbir temelinin olmayacağı açıktır.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

EVRENİN VAR OLMASI NEDENİ ÜZERİNE

EVRENİN VAR OLMASI NEDENİ ÜZERİNE

 

Evrendeki işleyişi anlamaya çalışan Einstein, 20inci yüz yılın en ünlü fizik âlimidir. Einstein, yaptığı çalışmalarla cevabını bulabilmeyi çok istediği soruyu şöyle açıklar: “Tanrı’nın bu dünyayı nasıl yarattığını merak ediyorum. O’nun, dünyayı yaratırken düşündüklerini bilmek istiyorum, gerisi teferruattır.”

Ünlü bir fizikçi olduğu için Einstein’la çok kişi mülâkat yapar. Bu söyleşilerde Einstein,  “evrenin var olma nedeni nedir?” diye kendisine sürekli sorduğunu söyler. Bütün insanlara da şu tavsiyeyi yapar: “Hepimiz, bizlerin ve kâinatın neden var olduğu sorusuna ilişkin tartışmaya katılmalıyız. Bu sorunun cevabını bulacak olursak, bu durum insan aklının en büyük zaferi olacaktır. Çünkü o zaman Tanrı’nın aklının ne olduğunu öğrenebiliriz.”

Takdir edileceği gibi bu sorular çok zorlu sorulardır. Ayrıca Einstein’ın “cevabını bulursak, bu, insan aklının en büyük zaferi olacaktır” dediği soruya, gerçek cevabı bizim vermemiz mümkün değildir. Çünkü bizim aradığımız cevap, Tanrı’nın bizzat Kendisinin ne düşündüğüdür. Hâlbuki bırakalım Tanrı’nın ne düşündüğünü, eşimizin veya iş ortağımızın bile ne düşündüğünü biz bilemeyiz.

Karşımızdaki şahıs, herhangi bir davranışı için, bizlere, kendisinin gerçekleştirdiği ve hoşumuza gitmeyen olayla ilgili olarak, başlangıçta ne düşündüğünü söylerse söylesin, söylediklerinin doğruluğu hakkında tereddüt ederiz. Çünkü karşımızdakinin, nefsine uyup yaptığı hatayı veya düşüncesizce yaptığı davranışını gizlemek için yalan söylemesi ihtimalinin olduğunu düşünürüz. Bu şekilde düşünmemizin muhtemel sebebi, benzer durumlarda bizim kendimizin de nefsimize uyarak benzer yalanı uyduracağımıza inanmamızdır.

Elbette Tanrı ile O’nun yarattığı insanlar aynı yapıda olamaz. Bizler nefis taşıyoruz ve sıklıkla nefsimize uyarak yanlış yapabiliyoruz. Fakat Yüce Yaradan için, böyle bir nefse uyma diye bir durum düşünülemez. Çünkü O, hepimizin ve evrenin yaratıcısıdır. O’nun, insanların hoşuna gitmesi veya insanların beğenisini geçici de olsa kazanması için fikir beyan edeceğini iddia etmek mümkün değildir. O’nun ne bize ne de başka bir şeye ihtiyacı yoktur.

Dolayısıyla biz, Tanrı’nın ne düşündüğünü bilemeyiz. Ancak, O’nun vahyi olan kutsal kitaplarından bazı düşüncelerini öğrenebiliriz. Eğer, bizim kafamızdaki soruya tam karşılık gelen net bir açıklama bulamazsak, kutsal kitaplarını irdeleyerek tahmin yürütebiliriz. Bizim yapacağımız tahminlerin gerçeği yansıtacağını söylemek mümkün değildir. Fakat mümkün olduğu kadar aslına yakın tahmin yürütmemiz mümkündür. Daha az hata ile gerçeğe yaklaşabilmek için, kutsal kitaplarının bütününde bize aktarmak istediği anlayışlar üzerinden fikir yürütebiliriz.

Öncelikle kabul etmemiz gereken şey, O’nun bütün yaratışları, Yüce Yaradan’ın Kendi takdiridir. Nitekim Fussilet Suresinin 41/12inci ayetinde evrenin yaratılışından bahsettikten sonra, ayetin son cümlesi şöyledir: “…İşte bu, hep O, aziz ve her şeyi hakkıyla bilenin takdiridir.”

Diyelim biz bir makine yapsak, o makineden beklentilerimiz olur. Bizim makineden beklentilerimiz, o makinenin sorumluluğu olarak addedilebilir. Eğer bizim yaptığımız makineden bir beklentimiz olmazsa, yani makinenin bir sorumluluğu olmazsa, o makineyi yapmanın bir anlamı olmaz. Eğlence olsun diye, uzun uğraşlardan sonra bir makine yapılmaz.

Bu durumda bizim irdelememiz gereken, Yüce Yaradan’ın, kâinatı ve insanları yaratırken ki beklentisinin ne olabileceği hususudur. Bir insanın, yaptığı makineden beklentileri olduğu gibi, üretilen makinenin de onu kullanandan beklentilerinin olacağını bilerek irdelememizi yapmaya gayret edeceğiz.

Bu sitede yayınladığımız “Evrenin Yaratılış Sebebi Üzerine Düşünceler” başlıklı makalemizde bu hususta irdeleme yapmıştık. Bu yazımızda, bazı açılardan eski makalemizin aynısını, bazı bakımlardan da farklı bir irdeleme yapmaya gayret edeceğiz.   

Kâinatın yaratılışının sebebi, sanki insanı yaratmaya karar vermenin bir sonucu gibi. İnsanın yaşayabileceği ortamın şartlarının sürekliliğini sağlayabilmek için, sadece dünyayı ve dünyanın bağlı olduğu güneş sistemini yaratmanın yeterli olmadığını artık biliyoruz. Sadece bizim güneş sistemimizin içerisinde olduğu samanyolunu yaratmanın da yeterli olmadığını, bilim insanlarının yeni ulaştıkları bulgular sayesinde anladık. Bilim insanları, dünyanın mevcut şartlarının sürekliliğini sağlamak için, bizim içerisinde olduğumuz samanyolu gibi binlerce samanyolu sistemine ihtiyaç olduğunu ifade etmekteler.

Peki, evrenin milyonlarca samanyolu sisteminden oluşacak şekilde muazzam büyüklükte olmasının bir nedeni olabilir mi? Bu sorunun cevabını bugün bilimsel açıdan bilemiyoruz. Belki ileride yeni bulgulara ulaşınca, daha net cevap verebiliriz. Bu soruya vereceğimiz cevap, daha çok tahmin olacaktır. Bilimsel bir gerçeklik şeklinde olmayacaktır.

Muhtemel bir cevap şöyle olabilir. İnsanların sahip oldukları akla güvenerek, kendisini çok büyük göreceğini bilen Yüce Yaradan, trilyonlarca güneş sistemini oluşturarak, bu muazzam üst zekâ karşısında, insanı haddini bilmeye yöneltmek istemiş olabilir. Kâinatın muazzam büyüklüğüne ilaveten, muazzam bir hesap ve simetri uygulaması olduğunu gören insan, kendisinin küçüklüğünü idrak edebilecektir.

Peki, Yüce Yaradan, neden insanları yaratmaya karar vermiştir? İslâm mutasavvıfları, Allah’ın “bilinmek istediği” için insanları yarattığını söylerler. Ancak, eğer insanları yaratmasının tek amacı bilinmek olsaydı, insanlardan önce yarattığı melekler yeterli olurdu. Çünkü onlar da Yüce Yaradan’ı biliyorlardı. Hem de her isteğini derhal ve sorgulamadan yapıyorlardı.

Eğer, yaratmadaki amaç, yarattıklarının Kendisine “kulluk” etmesi olsaydı, Cinleri yaratmış olmakla yetinirdi. Onlar da “kul” konumunda idiler.

İnsanları yaratma isteğinde, muhtemelen başka sebep veya sebepler olabilir. Belki de evreni yaratmasını, insanı da yaratarak anlamlandırmak istemiş olabilir. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, kâinatın sistemini, insanların yaşayacağı yeryüzünün sistemini uzun süre muhafaza edecek yapıda yaratmıştır. Tanrı, insanlara Kendi vasıflarından bazı yansımalar vererek, diğer yaratmalarını anlamlı hale getirmiştir.

Peki, insanların yaratılması, insanlar için iyi bir şey midir?

Bu soruya daha gerçekçi cevap verebilmek için, yaşamadığımız için bilemeyeceğimiz ve tarihte kalmış düşünceleri değil, bizzat kendimizin gözlemlerini irdelemeliyiz. Hemen her insan, yaşamanın güzel bir şey olduğunu düşünür. Bazı istisnai durumlar hariç, her insan daha uzun süre yaşamak ister. Hâlbuki aynı insan, birçok acılar çekmiş, sıkıntılı bir yaşam sürmüştür. Ama yine de kendisine sorulduğunda daha çok yaşamak ister. Hayatındaki bazı maddi sıkıntılara rağmen, hastalandığı zaman doktorun tedavi etmesini istemeyen insan yok denilebilir. İnsanları intihara sürükleyen sebeplerin büyük çoğunluğu, insanların birbirlerine zulmetmesi veya kendi iç dünyasında kendisinin oluşturduğu sıkıntılardır. Bir kısmı da tedavisi mümkün olmayan bir hastalığa yakalanmasıdır. Yoksa Tanrı’nın insana zulmetmesi söz konusu değildir. Yüce Yaradan, intihar etmeyi de yasaklamıştır. Zaten intihar olaylarının sayısı da, insanların sayısı ile karşılaştırıldığında ihmal edilebilir bir rakamdır.

Demek ki, Yüce Yaradan’ın insanları yaratması, yaratılan insanlar için güzel bir şeydir. Elbette her güzelliğin de bir bedeli olacaktır. Çünkü Tanrı, insanlara Kendi vasıflarından yansımalar verirken, aynı zamanda yeryüzünde Kendisinin halefi olma sorumluluğunu da yüklemiştir.

Einstein’ın  “evrenin var olma nedeni nedir?” sorusunu şimdi tekrar soralım. Ve yaptığı tavsiyeyi hatırlayalım:  “Hepimiz, bizlerin ve kâinatın neden var olduğu sorusuna ilişkin tartışmaya katılmalıyız. Bu sorunun cevabını bulacak olursak, bu durum insan aklının en büyük zaferi olacaktır. Çünkü o zaman Tanrı’nın aklının ne olduğunu öğrenebiliriz.”

Bizler, Tanrı’nın aklını tam bilemediğimizi belirterek bazı tahminlerde bulunduk. Fakat Yüce Yaradan’ın bize olan tavsiyelerini dikkate alırsak, en azından Tanrı’nın aklının mantığını kavrayabiliriz. Çünkü Tanrı, bizlere, Kendi özelliklerinden yansımalar verdiği için, O’nun tavsiyelerine uymamız, O’nun mantığını kavramamız anlamına gelir.

Tanrı, tavsiyelerini yaparken insanların huzur içerisinde yaşamalarını sağlamak istediğini ifade ediyor. Bazı insanların, bazı insanlara zulmetmesini istemediği için, bizleri iki ayrı ortamda yaşatacağını söylüyor. İkinci ortamdaki hayatımızda nasıl yaşayacağımızı, ilk hayatımızdaki tavrımızın belirleyeceğini net bir şekilde vurguluyor. Yeryüzü ortamındaki yaşamımızın, daha sonra nakil olacağımız ahiret ortamına göre çok kısa olduğunu haber veriyor. Asıl hayatımızın ahiret olduğunu sıkça hatırlatarak, yeryüzü hayatımızda Kendisinin gösterdiği yolda yürümemizi sağlamaya çalışıyor. İnsanlık Yüce Yaradan’ın tavsiyelerine ve O’nun yeryüzündeki halefi olma yükümlülüğüne uyduğu müddetçe huzur içerisinde yaşar. Görevlerini yapmayıp tersine davrandıkça, huzurunu kaybeder. Ahiret hayatında ise hiç huzur bulamaz.

Bu sitedeki birçok yazımızda Yüce Yaradan’ın insanlara yaptığı tavsiyeleri irdelemeye çalıştık. Bu tavsiyelerin bazıları için, nefsani isteklerimize uymuyor diyebiliriz. Ama hiçbirisi için, bu bizim mantığımıza uymuyor diyemeyiz. Mantıklı bir şekilde düşündüğümüzde, Yüce Yaradan’ın mantığının bizim mantığımızla uyuştuğunu gözlüyoruz. O’nun yasakladığı şeylerin, bizlerin zararımıza olduğu için yasaklandığını anlıyoruz. O’nun sevmediği davranışların, bizlerin de, bize yapılmasını istemediğimiz davranışlar olduğunu fark ediyoruz. O’nun bizden uymamızı istediği kuralların, insanlığın huzuru için çok gerekli olduğunu yaşadıkça anlıyoruz. Bizler de çocuk sahibi oldukça, Tanrı’nın kullarına bakışıyla, bizim çocuklarımıza bakışımızın benzerliğini gözlemliyoruz. Daha önce kimsenin başaramadığı yepyeni bir eser oluşturduğumuzda, herkesin bizi yüceltmesini beklerken, kâinatı yoktan var eden Tanrı’nın, Kendisinin yüceliğini kabul etmemizi istemesini daha iyi anlıyoruz.

Demek ki, nefsimizin isteklerine değil, mantığımıza ve vicdanımıza uyduğumuzda, Tanrı’nın mantığı ve vicdanıyla, bizimkinin benzer yapıda olduğunu, net bir şekilde kavrayabiliriz. Ama yine de, bütün gerçeği biz bilemeyiz. Gerçeğin tamamını, sadece fiili gerçekleştiren olarak Yüce Yaradan bilir.

Allah’ım, bize verdiğin ilim ve hikmeti artır.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AKLIMIZA TAKILAN SORULAR

AKLIMIZA TAKILAN SORULAR

 

Bilimin henüz cevaplayamadığı bazı soruları kendimize sorarak, cevaplarını nerede aramamız gerektiğini araştıralım.

Canlı olmak ne demektir?

Canlı bir varlık, cansız bir varlıktan nasıl ortaya çıkmaktadır?

(Kurutulmuş sebze tohumları, kurumuş ekin taneleri, meyve çekirdekleri gibi cansızlardan, canlı bir varlık nasıl oluşuyor?)

Canlı bir varlık, içsel hedeflere ve niyetlere nasıl sahip oluyor?

İçsel hedefleri yokmuş gibi görülen hayvanlar bile, daha doğar doğmaz, neleri yiyip neleri yemeyeceklerini, hangi hayvanların dost, hangilerinin düşman olduklarını nasıl bilebilmektedir?

Yediğimiz sıradan bir yumurta, canlı bir civciv haline nasıl dönüşebiliyor?

İdrar yollarıyla atılan yapışkan bir sıvının gözle görülmesi mümkün olmayan zerresinden, canlı bir çocuk nasıl oluşmaktadır?

Üreme kabiliyeti olmayan ilk yaşam biçimlerinden, üreme kabiliyeti olan yaşam biçimleri nasıl doğmaktadır?

Eğer yaşamın üreme kabiliyeti olmasaydı, farklı türlerin ortaya çıkması nasıl mümkün olurdu?

DNA ve RNA’daki kodlar, nasıl oluşmaktadır?

Canlılardaki bu kodlar neden vardır?

Gözle görülmesi mümkün olmayan bir hücre, kendi başına, bilgi depolama, işleme ve kopyalama sistemi olarak nasıl görev yapabilmektedir?

Hücredeki bu bilgilerin kaynağı nedir?

Bilgi işleme mekanizması nasıl var olmuştur?

Biyologlar, neden asıl sorularla ilgilenmeyip, kimyasalların etkileşimiyle ilgilenmektedir?

Biyologların cevaplaması gereken bir sorunun, “bir şey, nasıl belirli bir amaca yönelik olabilir” şeklinde olması gerekmez midir?

Biyologların cevaplaması gereken bir diğer soru, “bir madde, sembol işleme yoluyla nasıl yönetilebilir” olmalı değil midir?

Yaşamın varlığının temeli olan genetik bir mekanizma, zaman içerisinde, değişebilmeyi, mevcut bilgisini depolayıp çoğaltarak iletebilmeyi nasıl yapmaktadır?

Maddi bir evren, nasıl oluyor da birbirine bağlı olağandışı özelliklerle yaşamı destekleyen bir yapıya sahip oluyor?

Yaşam nasıl oluyor da, anlama ve yaratabilme kabiliyeti olan insan dediğimiz bir varlığı oluşturabiliyor?

İnsandaki akıl nasıl var olabiliyor?

İnsan yaşamında, bağımsız olarak hareket edebilme becerisi nasıl var olabiliyor?

İnsandaki, farkında olma kabiliyeti olan bilinç nasıl oluşabiliyor?

İnsandaki, anlamlı simgeleri ifade edebilme ve anlayabilme yeteneği olan kavramsal düşünme nasıl oluşabiliyor?

Birbirine düşman iki insan, nasıl birbirine âşık olabiliyor?

Birbirini öldürmek için çabalayan iki insan, bir anda, nasıl, kalplerinde birbirlerine karşı sevgi besleyebiliyorlar?

Birbirine düşman insanlar, kalpleri birbirine ısınınca, aynı amaç için birlikte içten gelen bir anlayışla, nasıl ölümüne mücadele edebiliyorlar?

Milyonlarca samanyolu sistemi barındıran büyüklükte karmaşık ve maddi bir evren, nasıl var olabiliyor?

Sınırlı veya sonsuz zaman içerisindeki kâinat, sebepsiz yere nasıl var olabiliyor?

Kâinatın sebepsiz yere var olması ihtimalinden bahsedilebilir mi?

Tanrı’nın sebepsiz yere var olması ihtimali ile evrenin nedensiz yere var olması ihtimalini birlikte düşünürsek, nasıl bir sonuca ulaşırız?

İnsanın kafasında beliren bir düşüncenin, sinirsel bir etkileşim olduğunu iddia etmek inandırıcı olabilir mi?

Ateistler, “Tanrı’yı kim yaratmıştır” sorusunu sormaktadır. Hâlbuki ebediyen var olan böyle bir “ondan önce mutlaka var olan bir şey olmalı” gerçekliği asla meydana gelmemiştir. Bu sebeple bir seçim yapmak gerekir. Tanrı veya evrenden hangisinin baştan beri var olduğuna karar verilmelidir. Çünkü biri en başından beri vardı.

Eğer seçimimizi “en başından beri evren vardı” şeklinde yaptıysak, böylesine muazzam ve simetrik bir hesap sistemine sahip olan bir evrenin, en başından beri var olmasının ve kurallarda hiçbir değişiklik olmadan milyarlarca yıldır varlığının devam etmesini nasıl açıklayacağız?

Hâlbuki Tanrı’nın, baştan beri olan ebedi varlığının, bizim görebileceğimiz kendi iç mantığı vardır. Nitekim evrendeki akılcılık, ancak en temel akılcılıkla temellendirilerek açıklanabilir. Nitekim bilimin günümüzde ulaştığı bulgular, doğadaki olağanüstü matematik düzen, genetik ve nöronal kodlar gibi olağanüstü akılcılığın, temel ve her şeyi kaplayan yapısını ortaya koymuştur. Dolayısıyla, böyle bir akılcı yaratılışın, çok daha akılcı bir yaratan ile ilişkilendirilmesi, evrenin kendiliğinden oluştuğu iddiasına göre çok daha mantıklı değil midir?

Doğal seçilimden bahsetmek, doğada olup bitenin bir uyumu, yani bir mantığı olduğunu ve bu mantığı anlayabilecek akla sahip olduğumuzu varsaymak değil midir?

Eğer, kâinatı Tanrı yaratmışsa, O’nun yarattıklarını sürekli denetim altında tutması mantıklı değil midir? Bu mantığa göre Tanrı, insanları başıboş bırakmadığı gibi, evreni de başıboş bırakmamış olabilir. Evrenin başıboş bırakılmadığını, yani Evrenin, kökü Tanrı’nın aklında bulunan akılcılığını ve anlaşılabilirliğini gösteren şey, bilim insanlarına göre, doğa kanunları değil, simetridir. Simetri, bir nesne ya da sistemin, bir şekil değiştirme karşısındaki değişmezliğidir. Evrendeki bu simetri, evrenin sürekli denetim altında tutulduğunun bir göstergesi değil midir?

Antony Zee’nin düşüncesi olan; “bize rehberlik eden simetri olmasaydı, modern fiziğin başlaması mümkün olmazdı” ifadesinin geçerli olduğunu düşünüyor musunuz?

Eğer düşünüyorsanız, muazzam büyüklükteki evrendeki bu simetri, kendiliğinden nasıl oluşmuştur ve hiç bozulmadan milyarlarca yıldır nasıl devam etmektedir?

Fizikçi Gerald Schroeder’e göre; “bir kum yığınının temel fiziksel bileşenleriyle, bir dâhinin beynindekiler arasında aslında bir fark yoktur” ifadesi sizce de geçerli midir?

Eğer geçerli ise, maddenin bazı parçalarının, maddeye hiç benzemeyen yeni bir gerçeklik yaratabileceğini düşünmek boş bir inanç değil midir?

Bu durumda sübjektif bilincin kaynağı nedir? Bilinç ve bilinçaltının varlığı nasıl açıklanabilir?

Bizler insanlar olarak, bir saniye bile çaba sarf etmeden, nesneleri soyut biçimde düşünürüz. Onları ayırt ederiz. Nesneleri birleştiririz. Hayatımız bir anda film şeridi gibi aklımızdan geçer. Aklımızdan geçenler sadece sözler değildir, hatırladığımız her şey görsel olarak da geçer. Bizler, bir işi yaparken, aynı zamanda kısa sürede bir sürü planlar yaparız. Düşünceler zihnimizden şimşek gibi geçer. Bizlerin bu düşünme işlemimizin madde ile fiziksel bir bağı olduğunu, elektrik akımları olduğunu söylemek saçmalık olmaz mı?

Bizlerdeki “anlama” işlemini hangi organımız ve nasıl gerçekleştiriyor?

Beynimizin anlama kabiliyeti var mı?

Beynimizin anlama kabiliyeti varsa, anlamamıza ve plan yapmamıza yardımcı olurken, bunu bazı sinir hücrelerinin hareketiyle mi yapıyor?

Günümüzde insanlığın ulaştığı en güçlü bilgisayarlar olan süper bilgisayarlar, kendilerine verilen programlı işleri yapmaktan başka bir iş yapabiliyorlar mı?

Süper bilgisayarlar, yaptıkları işin farkındalar mı? Yaptıklarının şuurundalar mı? Yaptıklarını anlayabiliyorlar mı? Yaptıkları işin sonucunu yorumlayabiliyorlar mı? Yaptığı işlemin amacını bilebilirler mi?

Bilgisayarlarda müzik çalarız. Bilgisayarlar, kendilerinde çalınan müzikten zevk almak veya beğenmemek gibi, kendiliğinden bazı kararlar verebilirler mi?

Bir sivrisinek bile, kendi hayatını koruma ve neslini idame ettirme çabası gösterirken, süper bilgisayarların böyle bir özelliklerinin olması ihtimali var mı?

Bilindiği gibi, her insan farklıdır. Her insanın düşünmesi, algılaması, anlaması, niyet etmesi, iletişim kurması gibi davranışları birbirinden farklıdır. Yani her insan, farklı benliğe sahiptir. Peki, bu benliğimiz, yani biz, vücudumuzun neresindeyiz?

Vücudumuzdaki bütün hücreler değişirken, biz yani benliğimiz aynı kalıyorsa, benliğimizin fiziksel bir olgu olduğu söylenebilir mi?

Sinir hücrelerimiz bizim benliğimizi belirler mi?

Eğer sinir hücreleri belirlerse, sinir hücrelerimiz değiştikçe, benliğimiz niçin değişmez?

Bütün bu sorulara cevap veremeyince, benliğimizin olmadığını iddia etmemiz çok daha saçma olmaz mı?

Benliğimizin olmadığını iddia ettiğimizde,  bu duruma karar veren ve bütün bu soruları soran kim veya ne?

Bir insan kendi benliğini analiz edebilir mi?

Benliğimizi fizik veya kimya ile açıklayabilmemiz, bırakalım açıklamayı, tanımlamamız mümkün mü?

Fizik ve kimya, benliğimizi tanımlayamadığı halde, benliğimiz nasıl oluyor da, fizik, kimya ve biyolojiyi anlıyor, öğreniyor ve bilgilerini nasıl geliştiriyor?

Yaşam, bilinç, düşünme ve benlik fiziksel değil de, fizik ötesi ise, fizik ötesi nasıl oluşmaktadır?

Fizik ötesini oluşturmak için, yine fizik ötesi bir kaynağa ihtiyacımız olmaz mı?

Madde yani nesneler, kavramlar ve algılar oluşturabilir mi?

Sorduğumuz bütün bu sorulara, bütün insanlar olarak birlikte düşündüğümüz halde, sahip olduğumuz akıllar ile cevap bulamıyorsak, bu soruları cevaplayacak olan şeyin, muazzam bir üst akla sahip olması gerekmez mi?

Sadece sorduğumuz soruları değil, sorduğumuz sorulardaki oluşumları, örneğin, cansızdan canlı oluşturmayı başarabilen şeyin, çok daha muazzam bir üst akıl olması gerekmez mi?

Oluşturduğu bir hücreye, yani mikroskopla bile zor görülen bir canlıya, bilgi işleme, depolama ve kopyalama işlemini hiç aksatmadan yaptıran şeyin, çok daha fazla muazzam bir akıl olması gerekmez mi?

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın