İSLÂM’DA TEZEKKÜR VE TEFEKKÜR

İSLÂM’DA TEZEKKÜR VE TEFEKKÜR

 

Bu konuda sağlıklı fikir üretebilmek için, Kur’an’a başvuracağız.

Zariyat Suresi 51/49: “Her şeyden çift çift (iki eş) yarattık. Olur ki, düşünürsünüz.”

Ayetteki “düşünürsünüz” kelimesi, Arapça “tezekkür” olarak geçmektedir. Bazı tefsircilere göre tezekkür, düşündükten sonra bilgi sahibi olma ve öğüt alma anlamında kullanılıyor. İbret alma şeklinde tercüme edenler de var.

Kur’an’ın anlatım yönteminde, birbirine yakın manalardaki kelimelerin, bazı ayetlerde farklı seçildiğini görmekteyiz. Örneğin, bazı ayetlerde, gözlemlemek anlamında, “nazar” ibaresi kullanılırken, görme-bilme anlamına karşılık olarak “ruye” kelimesi kullanılmıştır.

Konuya, kelimelerin farklı kullanımı açısından yaklaşınca, yukarıdaki ayette geçen tezekkür sözünün, özel bir anlamı olduğu anlaşılmaktadır. Ayette geçen ve düşünüp öğüt alma anlamındaki tezekkür, tefekkür etmenin yolunu açacak şekilde kullanılmıştır. Kur’an tefsircilerine göre tefekkür etmek, bir konuyu inceden inceye düşünmektir. Takdir edileceği gibi, bir konuyu düşünüp öğüt alabilmek için, o meseleyi inceden inceye irdelemek, düşünmek gerekir.

Tefekkür konusunu ve önemini kavrayabilmek için, yine Kur’an’daki kullanımına bakalım.

Ali İmran Suresi 3/191: Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. “Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, Seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru” derler.

Ayetteki “düşünürler” kelimesi, Arapça “tefekkür” olarak geçmektedir. Hâlbuki yukarıda bahsettiğimiz Zariyat Suresinin 49uncu ayetinde, “düşünürsünüz” ifadesi, “tezekkür olarak geçmişti. Bu ayette farklı ifade geçtiğine göre, ayrı bir anlamı var demektir.

Diğer taraftan, ayette ilgimizi çekecek bir başka husus daha var. Dikkat edilirse ayette, “onlar, ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar” denilerek ayrıntılı anlatılmıştır. Ayet, kısaca “onlar, Allah’ı anarlar” diyerek kestirmeden anlatmadığına göre, böyle ayrıntı verilmesinin de bir sebebi olmalıdır.

Bu sebebin gerçeğini, Yüce Yaradan bilir. Biz, sadece ayetlerden anladığımıza dayanarak, tahmin üzerine fikir beyan edebiliriz. Bize göre Kur’an, yani Yüce Yaradan, beden olarak çalışmamızın yanında, zihnimizi çalıştırmamıza dikkatimizi çekmek istemiş olabilir. Bilindiği gibi, insan uyanık kaldığı sürenin tamamında bedenen çalışamaz. En dinç insan bile istirahat etme, yemek yeme, yolculuk etme, ihtiyaç giderme, ibadet etme gibi molalar vermek zorunda kalır. Dolayısıyla bedenimizle çalışmamız kesintilidir. Fakat zihnimiz, uyanık kaldığımız her anımızda çalışacak şekilde programlanmıştır. Hattâ uzmanlara göre, gördüğümüz rüyalarımızın bile, zihnimizin çalışmasıyla bağlantısı vardır.

Dolayısıyla, düşünmenin zamanı, ortamı diye bir şey yoktur. Düşünme işleminde mola vermek olmaz. Biz “düşünmek istemiyorum” diyerek zihnimizi boş bırakmaya çalışsak bile, zihnimiz düşünmeye devam eder. Uzmanların ifadelerine göre, bir insanın, bir dakikada okuyabileceği kelime sayısı en fazla 360 iken, zihnimizden 600 kelime geçmekteymiş. Bu nasıl oluyor bilmiyoruz. Ama bilim insanlarının belirlediği net bir şey var. Onlara göre, Yüce Yaradan, bizim düşünmemizin çok kapsamlı olabilmesi için, bize hem donanım (hard disk), hem de yazılım (software) vermiş.

Bu sebeple, her insan düşünmekle yükümlüdür. Fakat Yüce Yaradan’a inanan ve Onu zikreden her insanın, Onun bize verdiği donanım ve yazılımı kullanarak tefekkür etme, yani irdeleyerek düşünme yükümlülüğü çok daha fazladır.

Konuya bir başka açıdan daha bakmaya çalışalım. Bilindiği gibi, düşünmeden yapılan bedeni çalışmanın verimi düşük olur. Üzerinde düşünmeden yapılan işler, kazalara ve hatalara sebep olabilir. Demek ki, uzuvlarımızın çalışmalarını da yönlendiren ve işe yarayacak şekilde verimli hale getiren olgu, düşünmemiz, yani tefekkür etmemizdir. Dolayısıyla, dinde de, insanı makbul hale getiren unsur, düşünerek yapılan “şuurlu kulluktur”. Düşünmeden yapılan kulluk, şuursuz olacağından verimsiz olur. Kazalara, yani günaha girmemize sebep olabilir.

Düşünmeden, ayrıntılarını irdelemeden girilen hemen her işin, başarısızlıkla sonuçlanması ihtimali çok kuvvetlidir. O halde tefekkür, hareketimizin başlangıcını oluşturmalıdır. Takdir edileceği gibi, ilk hareketi yapmak, bütün taşları yerinden oynatır. Dolayısıyla, harekete başlarken oluşturduğumuz ilk düşünceler dâhi yetersiz kalabilir. Bu sebeple, başarılı olmak için, yürütmekte olduğumuz işin veya hareketin sonuna kadar tefekkür etmeye devam etmeliyiz.

Her millette, “işlemeyen demir pas tutar” mealinde bir söz vardır. Çalışmayan uzuvlarımız, uzun bir süre geçtikten sonra hareket etmekte zorlanırlar. Kısa bir süreliğine bile olsa kullanmadığımız kaslarımız, güçten düşerler. Takdir edileceği gibi, düşünme fiili de, zihnimizin bir faaliyetidir. Dolayısıyla o da, bir nevi harekettir. Düşündükçe, düşünme kapasitemiz artar. Düşünmeyi bıraktıkça, çalışmayan kaslarımız misali, zihnimiz de pas tutar.

Bilindiği gibi Kur’an, tesadüfi bir yaratılışın olamayacağını anlayabilmemiz için, bizi sürekli olarak düşünmeye yani, tefekkür etmeye davet eder. İnsanların tefekkür etmesi için, Kur’an, o kadar uğraşır ki, bizlere, düşünmeyi bir ibadet olarak algılatır. Böylece, tefekkürü sadece bir düşünme işlemi olmaktan çıkarır, araştırma ve öğrenme haline getirir.

Düşünmeden inanılan bir din, yanlış temeller üzerine kurulur. Bu yanlış kanaatleri düzeltmek, çok zor olur. Hiç bilgisi olmayan bir şahsa bir konuyu anlatmak daha kolaydır. Ama çoğu zaman, kendisine anlatılanları düşünmeden ve irdelemeden inanmış bir kişiye, bilhassa dini konulardaki gerçekleri anlatmak daha zordur.

Bu sosyal gerçeği birebir yaşayan peygamber, Hz. İsa’dır. Bilindiği gibi Hz. İsa, İsrail oğullarındandır. Aslı, Yüce Yaradan’ın gönderdiği öğretiler olan, fakat temelleri sonradan değiştirilmiş olan Yahudi din anlayışındaki yerleşmiş yanlış kanaatlere karşı mücadele etmiştir. Yahudiler, Hz. İsa ile aynı Yüce Yaradan’a inanmalarına rağmen, kendi yanlış inanışlarının doğruluğunu iddia etmişlerdir. Bu sebeple Yahudiler, Hz. İsa’ya inanmadıkları gibi, ona her türlü eziyeti yapmışlardır. Bilindiği gibi, âlemlerin ve dolayısıyla her insanın Rabbi, Hz. İsa’ya verdiği bazı üstün özellikler vermiştir. Fakat bu üstün vasıflar, Yahudilerin anlayışlarının yanlış temellerini, değil değiştirmek, yanlışlığını bile anlatmasına yetmemiştir. Aradan geçen yaklaşık iki bin yıla rağmen, İsrail oğulları olan Yahudilerin, yine bir İsrail oğlu olan Hz. İsa’ya karşı düşmanlıkları halen sürmektedir.

İşte Kur’an’da geçen tezekkürün yolunu açtığı “tefekkür” ifadesinin önemi burada da net bir şekilde kendisini göstermektedir. Bütün nesiller, araştırmadan, sorgulamadan öğrendikleri yanlış bilgilerin esiri olmuşlardır.

Yahudi inancına sahip insanları yurtlarından süren Romalıların torunları, aradan bin yıl geçtikten sonra, Kudüs’ü Müslümanların elinden kurtarmak için bütün güçleriyle mücadele etmişlerdir. Dikkat edilirse, Kudüs için mücadele edenler, Yahudiler olmamıştır. Yahudileri her yerde ezmeye çalışan Hıristiyanlar olmuşlardır. Hıristiyanlar da, Kudüs’e sahip olma mücadelesini Cennete girebilmek adına yapmışlardır. Cennete girebilmek için mücadele ettikleri Müslümanlar da, aynı sebepten dolayı, yani Cennete girebilmek için, Kudüs’ü savunmuşlardır. Bu olaydan yaklaşık 900 yıl sonra, İsrail oğullarının bir kısmı Kudüs’e sahip olarak, Cennete girmeyi garanti altına aldıklarını düşünmüşlerdir.

Görüldüğü gibi, asılları, Yüce Yaradan’ın gönderdiği aynı din olan Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık, tefekkür edilmeyerek dogmalarla yürütüldüğü için, birbirleriyle, aynı Tanrı’nın Cennetine girebilmek adına savaştırılmışlardır. Hattâ Yahudiler kendi aralarında, Hıristiyanlar kendi aralarında ve Müslümanlar kendi aralarında, aynı Cennete girebilmek için kıyasıya mücadele etmişlerdir.

Bu sebeplerle, tezekkür ve tefekkür, insanlığın güzel geleceği için çok önemlidir. Yüce Yaradan’ın gösterdiği yolda tefekkür etmeliyiz yani, düşünerek, araştırıp sorgulayarak öğrenmeliyiz. Aksi takdirde, iyi niyetli olmamıza rağmen, oynanan tiyatronun şuursuz figüranları bile olamayıp, ne olup bittiğini anlayamadığı halde, bedel ödeyen seyircileri olmaktan kurtulamayız.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖNDERLERİN YANLIŞLARINI ALKIŞLAYANLAR

ÖNDERLERİN YANLIŞLARINI ALKIŞLAYANLAR

 

(Not: Bu yazı Mart 2014’te bu sitede yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz.)

Önderlerinin yanlışlarını alkışlayanlar; ya helâk olurlar, ya yalnızlaşırlar ya da kişilik değiştirirler

Önderler denilince; Devlet yöneticileri, siyasetin ileri gelenleri, terör guruplarının yöneticileri, vakıf-dernek yöneticileri, haksız kazanç peşinde koşan şirket yöneticileri, şeyhler, aşiret ağaları gibi alanlar bu kapsam içerisindedir.

Zalimleri, menfaatinden başka şey düşünmeyenleri, insanları kandıranları, ikiyüzlü davrananları helâk etmek tamamen Allah’ın tekelindedir. Çünkü hüküm ve hikmet sahibi yalnız Allah’tır.

Allah bu helâk etme işlemini, doğrudan ve melekleri aracılığıyla yaptığı gibi, bazı insanlar aracılığıyla da yaptığı tarihteki örneklerden anlaşılmaktadır. Bir insanın kendini düzeltmediği gibi, Allah’a şirk koşması halinde, onun mutlaka helâk edeceğini, Yüce Yaradan, ayetlerinde açıklıyor.

Hud Suresi 96,97.ayet: “ Andolsun, biz Mûsâ’yı âyetlerimizle ve apaçık bir mucize ile Firavun’a ve onun ileri gelen adamlarına peygamber gönderdik de ileri gelenler, Firavun’un emrine uydular. Hâlbuki Firavun’un emri doğru değildi.”

  1. Firavun, kıyamet gününde kavminin önüne geçecek ve onları suya götürür gibi ateşe götürecektir. Ne kötü varış yeridir orası!”
  2. Onlar, hem bu dünyada, hem de kıyamet gününde lânete uğratıldılar. Ne kötü destektir onlara verilen destek!”

Ayetlerde cezanın sadece Firavuna verilmeyeceği, hem Firavun’ un ileri gelen adamlarına, hem de onun peşinde koşan halka verileceği açıkça belirtiliyor. Yani önderlerinin yanlışlarını alkışlayan, onların peşinde giden herkes için Hud Suresinin 99uncu ayet hükmü uygulanacaktır.

Şimdi insanlar, aynı, peygamberlere inanmayanların söyledikleri gibi, ”bizi nasıl helâk edecek, haydi o gün gelse ya” ya da “biz Allah’a inanıyoruz, biz yanlış yapıyorsak Allah bizi affeder” benzeri konuşuyorlar. Biz, böylelerinin bu dünyada helâk olup olmayacaklarını bilemeyiz. Allah bilir.

Bizim dünya gözüyle bakarak söyleyebileceğimiz şey; onların, ya yalnızlaşacakları ya da kişilik değiştirecekleridir.

Zaman içerisinde Allah, önderlerle ilgili gerçekleri, halka çeşitli vesilelerle gösterdikçe, önderlerinin yanlışlıklarını savunan insanların bir kısmı, kimsenin yüzüne bakamaz hale geleceklerdir. Yalnızlaşacaklardır. Aslında bu durum, bu dünya hayatında bir azaptır.

Bazıları ise, durumlarını kurtarmak için hemen kişilik değiştirecekler ve peşinde gittikleri önderlerini kötüleme yarışına gireceklerdir. Düşecekleri bu kişilik değişikliği, aslında bu dünya hayatında bir azaptır.

Bu açıdan bakılınca doğrudan helâk edilmek, sanki daha hafif bir azap gibi kalıyor. Diğer taraftan, bu dünyada azap çekerek de olsa çok yaşatılmak, insanları cehennem azabından kurtarmıyor. Allah bu durumu Bakara Suresi 96. Ayette açıkça belirtiyor: “…….Hâlbuki çok yaşatılmış olmak kendilerini azaptan uzaklaştıracak da değildir.”

Hatalarını anlayarak yanlıştan dönenler, önderlerinin değil, Allah’ın ipine sarılanlar bilmeliler ki, Allah merhametlilerin en hayırlısıdır. Çok çeşitli ayetlerde, Allah’ın bağışlayıcılığı vurgulanır. Ama yanlıştan döndükten sonra iyi işler yapmak şartı aranmaktadır.

Ankebut Suresi 7. Ayet: “Bununla beraber iman edip de salih amel (iyi işler) yapanların, muhakkak taraflarından kötülüklerini örteriz ve elbette kendilerine yaptıkları amelin daha güzelini veririz.”

Biz güzel örnek oluşturarak, insanlara iyi işler yapmalarını öğütlemek durumundayız. Öğütlerimize uymayanları da, Allah dilerse ve Allah’ın yardımı ile hükümleri doğrultusunda cezalandırmaya çalışmalıyız. Yoksa herkes kendinden sorumludur. Her kişi, kendi kararlarının sonuçlarını görür. Sonuca sevinir ya da kahrolur.

Allah insanlara zulmetmez, insanlar birbirlerine ve kendilerine zulmederler.   

KUR'AN ÜZERİNE, Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MUTLULUK ÖLÇÜLEBİLİR Mİ?

MUTLULUK ÖLÇÜLEBİLİR Mİ?

 

İngiliz filozof Jeremy Bentham (1748-1832), “Mutluluğun Hesabı” başlığıyla düşüncelerini kaleme aldı. Filozof, ateist yani Tanrıtanımaz bir fikre sahipti. İnsanları, çıkarlarını azamileştirmeye çalışan canlılar olarak görüyordu. Fikri böyle olunca, zikri de öyle oldu. Teorisini, faydacılık temeline oturttu. Belki ateist anlayışta olduğu için, dinden arındırılmış hukukun, insanlara eşitlik sağlayacağına, dolayısıyla insanları huzura kavuşturacağına inanıyordu. Belki de, bu fikre inandığından dolayı, ateist olmuştu. Her ne sebeple olursa olsun sahip olduğu bu inancı nedeniyle hedefi, elbette, bu dünya mutluluğuydu. Dolayısıyla mutluluğu, somut bir anlayış olarak algıladı. Bu sebeple, somut olan her şey gibi, mutluluğun da ölçülebileceğini savundu. Bir şey ölçülebildiğine göre, ölçülebilen o şeyi, yani mutluluğu, aklımızı kullanarak geliştirebiliriz diye düşündü.

Günümüzde bazı uzmanlar, insanların mutlu olmaları için, çikolata yemelerini tavsiye ediyorlar. Bu uzmanlara göre mutluluk, bir hormon salgılama meselesinden ibarettir. Dolayısıyla, uzmanlara göre, çikolata yeyince veya çikolata ile kaplanmış bir şeyler yeyince, mutlu olmamızı sağlayacak hormon salgılanacağından, kendimizi mutlu hissedecektik.

Bilindiği gibi, çocuklar masumdurlar. Ancak bu masumiyetle birlikte ısrarcıdırlar. Bilhassa, kendi faydalarına olduğunu düşündükleri hususlardaki isteklerinde ısrarcıdırlar. Bu ısrarlarını sonunda istediklerini elde edemezlerse, üzülürler ve ağlamaya başlarlar. Eğer istediklerini elde ederlerse veya başka bir nedenle ağlarken, hemen anında değişiverirler ve gülmeye başlarlar.

Peki, bu durumda, birbirine zıt duyguları oluşturan hormonlar, anında nasıl oluşmakta ve diğerini kovabilmektedir. Acaba, emri beynimiz mi veriyor? Yoksa çikolata örneğinde olduğu gibi, çikolata yeyince, hormon kendiliğinden salgılanıyor ve bu hormon beynimizi etkileyerek, bizim mutlu olmamızı mı sağlıyor.

Bir insanın arzu ettiği bir arabayı aldığında hissettiği mutluluğu düşünelim. Aynı insanın, maddeten veya manen bir garibana yardımcı olduğunu varsayalım. Yaşlı veya fakir bir insana yardım etmesi, karşısındakini mutlu eder. Yardım ettiği şahsın mutlu olduğunu görmek, yardım edeni mutlu eder, ona huzur verir. Bu durumda, araba alınca yaşadığı mutluluk ile yaşlı bir insana yardım edince yaşadığı mutluluğu nasıl karşılaştırabileceğiz? Bu ikisini nasıl ölçeceğiz?

Her insan hediye aldığında sevinir. Mutluluk duyar. Mutluluğun ölçülebileceğini iddia edenlere göre, vücudumuzda bir mutluluk hormonu salgılanır. Eğer, hediyeyi veren şahıs, hediye verdiği kişiye “buna şu kadar para verdim, ona göre…” derse, hediyeyi alanın mutluluğu anında hüzne dönüşür. Bu durumda, mutluluk hormonunun salgılanması devam ederken, anında hüzün veren hormonun salgılanması nasıl olmaktadır? Bu salgılanmalar kendiliğinden mi olmaktadır yoksa beynimiz mi emir vermektedir?

Bir insan kendi el emeğiyle yaptığı bir şeyi hediye ederse, hediye alanın mutluluğu, para ile satın alınmış hediyeden duyduğu mutluluktan çok fazla olur. Bu durumda, maddi değeri belki de daha düşük olan bu hediye sebebiyle salgılanan hormon miktarı nasıl artmaktadır? Yoksa beynimiz mi bizim daha mutlu olmamızı emretmektedir? Veya kalbimiz mi olaya müdahale etmiştir?

Bir insan, yakın çevresindekilere yardımcı olursa, kendini mutlu hisseder. Ama sadece tanıdığı şahıslara değil de, genel anlamda insanlığa hizmet ettiğini düşünürse, çok daha mutlu olur. Aradaki bu fark nasıl oluşmaktadır? Aradaki bu farkı nasıl ölçebiliriz?

Bu gibi sorulara somut cevaplar veremiyorsak, mutluluk ve hüzün gibi duyguların, manevi yönü olan soyut hisler olduğunu kabul etmemiz gerekir. Nitekim insanın hayatı anlam kazandıkça, mutluluğunun da arttığını gözlemleriz. Bu gerçeği kavramak için, başkalarının hayatlarına bakmamıza gerek yoktur. Kendi yaşamımızı incelediğimizde bu gerçeği bizzat yaşayarak görürüz.

Sadece kendi hayatımızdaki dalgalanmaları irdelediğimizde bile, mutluluğun ölçülemeyeceğini, ölçülemediği gibi, parayla da satın alınamayacağını, dolayısıyla maddi bir yönünün olmadığını anlarız.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

OSMANLIDA BİR NASİHATNAME, 1822 YILI

OSMANLIDA BİR NASİHATNAME, 1822 YILI

 

Nasihatnamenin yazıldığı yıllar, Osmanlıların savaşlarda yenildikleri ve toprak kayıplarının hızla arttığı, devlet gücü olarak çöküşün başladığı dönemdir. Avrupa’dan gelen baskıların, içerideki menfaatperestleri harekete geçirip halkı kandırmaya çalıştıkları devirdir. Bu sebeple hem insanların fakirleştiği, hem de kaybedilen topraklardaki insanların yaşamlarında ve onların bir kısmının göçleri sırasında acıların yoğunlaştığı yıllardır. Nitekim bu nasihatnameden sadece dört yıl sonra, devlet ricali, halkın bir kısmını arkasına alarak, kendi ordusunu yok etmek durumunda kalmıştır. Tarih içerisinde böylesine sıkıntılı bir durumu, tam olmamakla birlikte, kısmi şekilde Japonya, Samuraylara karşı mücadelesinde yaşamıştır.

Gültekin Yıldız’ın çevirisinin bir kısmını vereceğimiz nasihatnameyi, öyle bir dönemde yazılmış olmasının önemine dikkat ederek irdelemek gerekir.

“Huda’ya emanet eylemek lâzımdır. Zira memalik-i Osmaniye cesim olup, büyük memlekettir. Yedi iklimde eli vardır. Her yerde dindar ve sadık birer vezire muhtaçtır. Bu cihan küfr ile yıkılmaz, zulm ile yıkılır. Adaleti sağlamak, zulme set çekmekle güzelleşir.

Al-i Osman efendilerimizin ecdadı Osman Gazi hazretleri, bu kadar vilayetleri ve kaleleri asker-i İslâm ile feth eyledi. Rüşvet ve akçe ve hediye ve pişkeş ve rica ve şefaat ve ‘fulan bu adama iyi’ dedi deyu kullanmadı.

Ve Rumili ve Anadolu’da olan zulmü kaldırmak (lâzımdır). Ve bu zulmün kaldırılması, himmet-i padişahiyle olur. Eğer bizlere kalırsa, vay hâle. Zira bizler her birimiz derebeyi kapu-kethudasıyız. Akçe tatludur, padişah sormadıktan sonra bizler dâhi bir taraftan akçe alırız.

Bu Devlet-i Al-i Osman gibi nazik devlet dâhi, dünyada misli olmayıp…

Dünya fani, ahiret bakidir. Bu cihan, Süleyman’a kalmadı ve kimseye kalmaz. Netice, padişah cümle ibadullahın hizmetkârıdır, zevke ve sefaya sülûk etmek caiz değildir. Daima umuru düşünüp, fukarayı gözetmeli. Sultan Süleyman Han hazretleri, fukarayı hıfz etmek için ömrü ahir oluncaya dek seferden kalmadı.”

Bu sitede, Osmanlı Türklerinin uygulamaları üzerine bazı makaleler yazdık. Bu yazılarımızdan birisi olan “Osmanlı Türk Devletini, Batı Kapitalizminden Ayıran Özellikleri” makalemizin ilk paragrafında şöyle demiştik:

“Osmanlı Türk Devletinin, kendiliğinden üstlendiği görev, doğusundaki ülkeleri batının saldırılarına karşı korumaktı. Bunu başarıyla yerine getirdiler. İkinci başarıları, dünyanın en karışık, netameli bölgesinde ve tarihinin en karışık döneminde Orta Doğu Bölgesinde ve Balkanlarda huzuru sağlamalarıdır. Böyle bir bölgede, batıdan Haçlı Seferleri ve doğudan Moğol akınlarıyla sarsılan bir yapıdan sonra, toparlanıp, devleti kurmakla kalmayıp, kökleştirmek ve geliştirmek çok ciddi özellikler ister.”

1822 yılındaki nasihatnameden de anlaşıldığı üzere, Türklerin devlet yönetimlerindeki anlayışta pek bir değişiklik olmamış.

Osmanlı Türk Devletinin yönetimi, yenilgilerin hızlandığı 18inci yüz yılın ikinci yarısından itibaren, iktisadi uygulamalarında, Avrupalılarınkine benzer çözüm yollarına gitmedi. Mal ve hizmet arzını artırmak için, yatırımları teşvik etmedi. Kaynaklarını, üreticileri korumaya ve tam istihdamı sağlamaya yönlendirmedi. Yani Batı Avrupa’da heyecanlı bir şekilde uygulanan kapitalist sistemi benimsemedi. Benimsememelerinin önemli bir sebebi, kapitalist sistemin, yukarıda bir kısmını verdiğimiz nasihatname ile uyuşmamasıdır.

Bu sebebin aksini iddia etmek, o dönemin yöneticilerinin, olayları süzme yeteneklerinin olmadığını söylemek anlamına gelir. Eğer yöneticilerin olayları süzme kabiliyetleri olmasaydı, Osmanlı devletinin, sömürgecilikten dolayı aşırı zenginlemiş Avrupalıların baskıları karşısında kısa sürede yıkılıp gitmesi gerekirdi. Ama devlet, topraklarından bir kısmını kaybetmesine rağmen, bir asırdan fazla yaşadı. Hem kendi ayakta durdu, hem de çevresini korumaya çalıştı.

Kapitalist sistemi, anlayışlarına uygun görmeyen Osmanlı yöneticileri, çözüm yollarını, kendi anlayışlarına uygun sistem içerisinde aradılar. İktisat tarihçisi Mehmet Genç’in ifadesine göre, Osmanlı, merkantilist bir politika uygulamayı uygun görmedi. Aksine ihracatı kısıtlayıcı, ithalatı teşvik edici tedbirler almayı sürdürdü. .Yani kapitalist ekonominin kurallarının tam tersine davranmaya devam etti. Ta ki, 1838 Balta Limanı Antlaşmasına kadar kapitalist anlayışa direndi. Hattâ, Mehmet Genç, Osmanlının, Balta Limanı Antlaşması sırasında pazarlık gücünü ithalatı değil, ihracatı sınırlandırmak için kullandığını söyler. Yani Osmanlı, en zora düştüğü ortamda bile, kapitalist anlayışa karşı direnmesini sürdürmeye çalışmaktadır.

Halkın mal darlığı çekmemesi ve fakirlerin kollanması amacıyla, gümrük vergilerinin oranları %3-5 arasında tutuluyordu. Aksine bazı mallarda, ihracattan vergi alınıyordu.

Fiyatlarda üst sınır olan “narh” sistemi uygulanıyordu. Ortalama kâr, işin özelliğine göre, %10-20 arasında değişiyordu. Fiyatlar ve ticari kararlar, hem kadılar aracılığıyla yayınlanır, hem de halka duyurulurdu. Kararların takibini kadılar yaparlardı. Fahiş kâr ettiği belirlenenler, cezalandırılırdı.

Toprakların verimli kullanılmasına azami dikkat gösterilirdi. Ancak, toprak ağalığına izin verilmezdi. Toprak ağalığına temayülü olanlardan tespit ettiklerini, uzak yerlere sürerlerdi.

Yukarıda bahsettiğimiz bakış açıları, kölelerle ilgili tutumlarda da kendini göstermiştir. Bursa’da 15inci yüz yılsonu ile 16ıncı yüz yılın başlarında dokuma sanayinde hızlı bir gelişme yaşandı. Bu sebeple, dokuma sanayinde köle çalıştırılarak, kalifiye işçi sorunu çözülmeye çalışıldı. Fakat bu kölelik, Roma’da veya ABD’de görülen kölelikten çok farklı idi. Hacı Sahillioğlu’nun araştırmalarına göre, köle ile iki çeşit anlaşma imzalanıyordu. Bunlardan birinin adı “tedbir” idi. Bu anlaşmaya göre, efendi ölürse, köle hürriyetine kavuşuyordu. Diğer anlaşmanın adı “mükatebe” idi. Bu anlaşma uyarınca, köleler, belli bir süre hizmet verdikten veya belli bir miktarda mal ürettikten sonra hürriyetlerine kavuşabiliyordu.

Ücret karşılığı işçi çalıştırmak yerine, köle satın alınıyordu. Köle ile çalıştıran işveren arasında mükatebe anlaşması yapılıyordu. Kölenin, anlaşmada belirtilen değerde işi yerine getirilmesi durumunda azat ediliyordu. Yerine, yeni bir köle satın alınıyordu. Fakat bir süre sonra kölelerin maliyetleri, giderek pahalıya gelmeye başladı. Bunun için, köle satın almaktan vazgeçilip, ücretli işçi çalıştırma yoluna gidilmiştir. İstanbul’da ve Bursa’da konaklarda köle çalıştıranlar olmuştur. Fakat konak sahipleri, köleleri, konağın fertlerinden birileri olarak görmüşler ve öyle muamele etmişlerdir. Osmanlı bölgesine köle getiren tacirlerin içerisinde Türkler, yok denecek kadar azdı. Köle ticaretini, çoğunlukla Osmanlı Devletinin uyruğunda olmayan yabancılar ile bazen Arap tacirler yapıyorlardı.

Osmanlı Türk Devletinin yönetiminin iktisat anlayışı, tek başına gelir gider hesabı değildir. Yönetimin ekonomi anlayışı, hayata bakışın bir yansımasıdır. Osmanlıya göre; dinin bekası, güçlü bir devletin varlığıyla; güçlü bir devletin varlığı ve bekası, güçlü bir orduyla; güçlü bir ordu, yeterli vergi gelirleriyle; yeterli vergi gelirleri, reayanın refah düzeyinin yüksek olmasıyla; reayanın refahının yüksekliği, adil ve güçlü bir devletin varlığıyla mümkün olur.

Belki de bu anlayıştan dolayı, Osmanlılara, Avrupalılar, kendi sömürgeci anlayışları açısından bakarak, Osmanlı İmparatorluğu yakıştırmasını yaparken, onlar kendilerine, Devlet-i Al-i Osman demişlerdir.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SAVAŞLARI ÇIKARANLARIN YAPILARI ÜZERİNE

SAVAŞLARI ÇIKARANLARIN YAPILARI ÜZERİNE

 

Günlük sohbetler sırasında, hemen hiç kimse savaş yanlısı değildir. Hattâ savaş çıkaranları, barbar insanlar olarak nitelerler. Bunların barbar olarak niteledikleri kişiler; cahil, Tanrı’ya inanmayan, görgüsüz, zorba ve avam olarak gördükleri insanlardır.

Oysaki tarihin kaydettiği harplere baktığımızda, bu bakış açısının yanlış olduğunu görürüz. Bilhassa, dünyanın gördüğü en büyük harpler olan Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarını incelediğimizde, bu anlayışın tam tersinin geçerli olduğunu anlıyoruz. Çünkü savaşları çıkaranlar, cahil veya köylü insanlar değildiler. Bunlar, şehirlerde ve medeni şekilde yaşadıkları düşünülen insanlardan oluşuyordu.

Bilinen tarihin en kapsamlı iki harbini çıkaranlar, Afrikalılar veya Asyalılar değildi. Bilindiği gibi, Avrupalı elitler, (Aristo’dan Karl Marks’a kadar) Afrikalıları ve Asyalıları insan olarak bile görmüyorlardı. Hâlbuki Afrikalı ve Asyalıların, savaş çıkarmaları için makul sebepleri vardı. Bu bölgelerde yaşayanlar, insan yerine konulmayarak ezilen insanlardı. Batı Avrupalıların nüfusu, ezdikleri Afrika ve Uzak Asya’nın toplamının beşte birinden daha az idi. Bilhassa Hindistan ölçeğinde ise, İngilizlerin, Hintlilere göre nüfusların oranı çok komik rakamlardı. (1857’de çıkan büyük Hint isyanı sırasında, 4.000 Hintliye karşılık sadece bir Birleşik Krallık mensubu vardı.) Dolayısıyla, ezilen ve sömürülen bu halkların, konumlarına isyan etmeleri makul karşılanırdı. Ama savaşı onlar çıkarmadı.

Savaşları, barbar denilen ve ezilenler çıkarmadığına göre, kimler başlattı? Her iki harbi çıkaranlar da, Batı Avrupa’nın yöneticileriydi. Bu idarecilerin bazı ortak özellikleri vardı. Çok büyük çoğunluğu Kiliseye gidiyordu. Tanrı’nın varlığına inanıyor ve Yüce Yaradan’a dua ediyorlardı. Çoğu, kendisini dindar olarak niteliyordu. Güzel giyiniyorlardı. Sık banyo yapıyorlardı. Pişmiş et yiyorlardı. (Avrupalıların, Atilla komutasındaki Türklere barbar demelerinin sebebi, Hun Türklerinin kurutulmuş et olan pastırma yemeleri idi.) Savaş çıkaranların hepsi, dış görünüşleri itibarıyla, en medeni görünümlü insanlardı.

Batı Avrupalı yöneticilerde görülen bu “medeni!” anlayış, daha sonra onları örnek alan bütün dünyaya yayıldı. Artık, bütün dünyada benzer anlayıştaki insanlar yönetimlere geldi. Günlük sohbetlerinde bırakın savaş çıkarmayı, kavga etmeyi bile çok yanlış bulan bu yöneticiler ve zenginler, tam ters davranıp savaş çıkarabiliyor ve maalesef, milyonlarca insanın ölümünden hiçbir üzüntü ve sorumluluk duymuyorlar.

Medeni görünüşlü bu insanların bazıları, geçmişte, yaptıkları hatalarından dolayı kendileri de zarara uğradılar. Fakat günümüzün medeni! yöneticileri, geçmişte bazı idarecilerin başlarına gelen sıkıntılardan ders almışlar ki, artık savaşların kendilerini vurmaması için başka yöntemler deniyorlar. Başka ülkelerin içlerini karıştırıyorlar. Terör guruplarını maddeten destekliyorlar. Dünyanın hangi bölgesinde bir kargaşa varsa, arkasında medeni görünüşlü insanlar var. Görünüşte, kargaşa çıkaranların önemli bir bölümü, cahil ve fakir insanlar belki, ama onları kışkırtanlar ve destekleyenler medeni görünüşlüler.

Demek ki, günümüzdeki kargaşa çığırtkanlarının ortak özelliklerinden birisi, edindikleri tecrübelerin ışığında, daha sinsice planlar yapmayı öğrenmiş olmalarıdır. Çıkan çok küçük çaplı savaş veya kargaşadan kendileri zarar görmedikleri gibi, şahsi kazançlarını daha da artırmayı öğrendiler. Tecrübeleri ve birbirleriyle dayanışmaları sayesinde, kargaşadan ve acılardan beslenmeyi başarıyorlar.

Bu yöneticilerin diğer bir ortak kabiliyeti, bulundukları makama yükselirken uyguladıkları yöntemlerdir. Daha yüksek mevkilere çıkabilmek için, insanlar arasındaki düşmanlıkları körüklemeye alıştıklarından, makamlarında kalabilmek adına, aynı oyunu oynamaları zor olmuyor.

Bu tavırları sergileyen günümüz yöneticilerinin bir başka ortak özellikleri de, halkın nabzını iyi tutabilmeleridir. Halk, hayatın normal akışındaki sohbetlerinde, savaşa karşı görünür. Ama kargaşa ortamlarında, olaylara bakışları farklılaşır. Böyle keşmekeş ortamlarında, halkın büyük çoğunluğu, siyasetçilerin içerisindeki efendi davranışta olanları değil, saldırgan bir tavır sergileyerek daha çok bağıranı haklı görür. Yaşadığı sıkıntılara çözüm bulamayan ve ezildiğini düşünen kişilerin çoğunluğu, muhtemelen, zorbalık veya savaş çığırtkanlıklarıyla tatmin olmaktadır. Kitle psikolojisi, bu anlayışı yaygınlaştırmaktadır. Bu tip insanlar bu tavırlarıyla, sanki kendisinin veya bağlı olduğu gurubun, rakiplerinden intikam aldığını zannetmekte ve bu sebeple, haz duyabilmektedir. Bilindiği gibi, savaş filmleri veya kin, nefret ve intikam konularını işleyen filmler, diğerlerinden daha çok ilgi görmektedir.

Kargaşa ortamlarıyla ilgili olarak, halkın düşüncelerini, Atilla Han şöyle ifade etmektedir:  “Zor günlerde ulus, her zaman en acımasız komutanın önderlik etmesini ister.” Dolayısıyla makamlarını korumak isteyen siyasi liderler de, kitlelerin bu yapısını çok iyi bildiklerinden, saldırgan tavır sergilemeyi adet haline getirmişler. Politikacıların çoğunluğu, kendisini destekleyen kitleyi kışkırtarak ayakta kalmaya çalışmaktadır.

Savaş çıkaranların büyük çoğunluğunun, bir başka ortak tarafları, karınlarının tok, ama gözlerinin aç olmasıdır. İşin ilginç yanı, savaştırdıklarının ve savaşlarda ölenlerin çoğunluğunun ortak vasıfları, yöneticilerinkinin tam tersidir. Onlar, karınlarını zor doyuran, ama gözleri daha tok insanlardır.

Görüldüğü üzere, savaşları çıkaranların genel olarak ortak özellikleri, içleri ile dışlarının bir olmamasıdır. Yani, dürüst olarak tanımlanamamalarıdır. Onların gerçek tavırlarını bilenlerin, bu insanlar için, “namuslu insan” demeleri pek mümkün değildir. Kargaşadan beslenenlerin, çoğunlukla, tek bildikleri yol, şantajdır. İnsanları korkutma yöntemlerini, çok iyi bilirler. Makamlarını ve zenginliklerini korumak için, dünyayı kargaşaya sürüklemekten başka yolları olmadığını zannederler. Kalpleriyle göremeyen ve düşünecek zihinleri körelmiş olan bu insanların etkilerini azaltabilmek için, dünya genelinde ortak olan bir söze kulak verelim:

“Namuslular da, namussuzlar kadar cesur olmalıdırlar.”

Fakat ilginç olan, namussuzların çoğunluğu cesur değildirler. Tıpkı Kur’an’da ifade edildiği gibidirler. Haşr Suresi 59/14: “Onlar, müstahkem kaleler içinde veya duvarlar arkasında olmadan sizinle toplu hâlde savaşmazlar. Kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları toplu sanırsın. Hâlbuki kalpleri darmadağınıktır. Bu, onların akılları ermez bir topluluk olmalarındandır.”

Allah’ım, insanların içerisinden, Senin gönderdiğin delilleri anlayıp, gösterdiğin doğru yola girerek, güzel ameller işleyenlerin sayılarının artması için, onlara anlayış ihsan eyle.

Allah’ım, onlara, Senin aciz kulların olduklarını anlayabilmeleri için, zihin açıklığı ver.

Senin, her şeye gücün yeter.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SALGINI MERHAMET VE YARDIMLAŞMA OLMADAN YENEMEYİZ

SALGINI MERHAMET VE YARDIMLAŞMA OLMADAN YENEMEYİZ

 

Salgın hastalığın sebeplerini kavrayabilirsek, insanlığı salgından kurtarabilecek çözüm üretmeye başlayabiliriz demektir. Salgının nedenleri üzerine, tıbbi açıdan çok sayıda makale yayınlandı. Dolayısıyla biz burada, konunun tıbbı ilgilendiren kısmına ve ayrıntılarına girmeden, diğer sebepler hakkındaki fikrimizi paylaşacağız.

Salgına yol açan sebeplerin temelinde, “kalkınma dinine” iman düşüncemiz yatmaktadır.

İnsanlığın çoğunluğu olarak bütün amacımız, kalkınmamızı hızlandırmak oldu. Kalkınmayı hızlandırabilmemiz için, yeryüzünün bütün imkânlarından faydalanmaya çalışıyoruz. Dünyamızın milyonlarca yıldır oluşmuş varlıklarını, birkaç asırda tüketmeye çalışıyoruz. Bununla da yetinmiyoruz. Daha çok kazanabilmek için, tarım ürünlerimiz, hayvanlarımız, insan olarak kendi sağlığımız dâhil, her şeyi tahrip ediyoruz. En son tahrip ettiğimiz bilgi, salgın döneminde ne kadar insanın vefat ettiği bilgisidir. Resmi verilere inanan sayısı çok azdır. Çoğu insan kendisine göre bir rakam söylemektedir.

Tahrip ettiğimiz bu varlıkların ilki ormanlardır. Ormanlarımızın durumunun, en azından, yüz yıl öncesine göre ne hale geldiğini tespit ettikçe, son dönemde yapılan tahribatın miktarı ortaya çıkıyor. Ormanların tahrip olmasının sonuçları hakkında çoğumuz, uzun uzadıya konuşabiliriz. Çünkü rakamlar çok açık. Fakat tarımdaki denetimsiz genişlemenin sonuçları hakkında, net bir bilgiye sahip değiliz. Bilgimiz yetersiz olunca, geçerli bir fikre de sahip olmamız zor. Bilgimiz yetersiz olunca, çözüm üretebilmemiz de zorlaşıyor. Dolayısıyla, merhamet duygumuz oluşmuyor ve tahribat artarak devam ediyor.

Madencilik çalışmalarındaki aşırı kâr hırsının sonuçlarını görebiliyoruz. Ama vahşi tabiat olarak tarif edebileceğimiz doğadaki canlı türler üzerinde yaptığımız müdahalelerin sonuçlarını hesaplayamamaktayız. Dolayısıyla tahribatı sadece kâr açısından değerlendiriyoruz. Diğer canlılara merhamet etmiyoruz ve bu merhametsizliğimizin insanlığın geleceğine etkisini göremiyoruz.

Sera gazlarının salınımı hakkında çok ciddi araştırmalar yapabiliyoruz. Fakat tarımda kullandığımız ilaçların ve hormonların, insan sağlığı üzerindeki tesirleri hakkında net bir araştırma yapamıyoruz. Dolayısıyla kâr hırsı içerisinde devam ediyoruz ve merhamet duygumuzu giderek köreltiyoruz.

İnsanların bağışıklık sistemini güçlendirmek için, neleri yemesi veya hangi destek vitaminleri alması gerektiği hususunda fikir verenlerimiz çok fazla. Ama giderek betonlaşan şehirlerin, insanları doğal ortamdan uzaklaştırmasının sonuçları hakkında fikir üretemiyoruz. Dolayısıyla, bir taraftan tarım alanlarını bozup betonlaştırmaya diğer yandan insanları betonların içerisine hapsetmeye devam ediyoruz. Yani ne tarım alanlarına ne de insanlara merhamet etmiyoruz.

İnsanlığın gerçek sorunları üzerine fikir üretmekte çok zorlandığımız halde, ekonomi yönetiminde, kimseye düşüncesini sormadan, kararlar alıyoruz. Salgın döneminde uygulanan yasaklar ve iş yerlerinin kapatılması sonucunda, ekonomide ciddi ölçüde düşüş yaşanmıştı. Salgın biraz gevşeyince, hemen kalkınma dini devreye girdi ve ekonomideki düşüşü durdurmayı hedefledi. Ekonomiyi yeniden canlandırmak için, insanlara, faiziyle birlikte geri ödemeleri gereken borçlar verdik.

Çünkü ekonomiyi yönettiklerini zanneden dehaların iman ettiği bir fikir var. Onlara göre, kalkınma dininin motoru, borçtur. İnsanlar borçlandırılmadıkları zaman, ekonominin motorunun duracağını düşünürler.

İlginç olan, bu borçların hangi harcamalar için verildiğidir. Faiziyle verilen krediler, yine şehirlerdeki betonarme inşaatları alarak, insanların doğadan daha çok uzaklaşmalarına vesile oldu. Faiziyle verilen borçların bir kısmı da, otomobil alımında kullanılmak üzere planlandı. Böylece içinde yaşadıkları şehrin havasını daha çok kirletmelerine ve yeni masraf kapısı açılarak, daha çok borçlanma ihtiyacını hissetmesine sebep olundu.  Diğer yandan tatil yapılabilmesi için verilen faizli borçlar da yekûn tutuyordu. Böylece insanlar kalabalık mekânlarda bir arada olmaları ve tatil rehavetiyle tedbir almalarının zorlaştığı ortamlar oluşturuldu. Yani verilen borçların neredeyse hiçbir kısmı, tabiatın kendisini toparlaması için harcanmadı.

Hâlbuki salgın döneminde, daha farklı davranmamız gerektirecek çok olaylar yaşamış ve bazı yeni düşüncelere ulaşmıştık. İnsanlar arasındaki yardımlaşma duygusunun önemine ve kanaatkârlığın gerekliliğine inanmıştık. Bu yeni fikirlerimizi uygulamak ve geliştirmek için, devletler öncü olmalıydı. Doğaya merhamet ederek, onu korumayı hedeflemeliydik. İnsanlara merhamet ederek, onları sağlıklı yaşatmaya çalışmayı gaye edinmeliydik İnsanlara borç verirken bir kısmını karşılıksız, bir kısmını da faizsiz vermeliydik. Ama parayı verirken, harcama yerlerini yeniden düzenlemeliydik.

Eğer salgından kurtulmak için, bütün umudumuzu, aşının bulunmasına bağlarsak, sonraki salgınlara davetiye çıkarmış oluruz.

Salgın nedeniyle artan sağlık harcamalarımızı düşürmek istiyorsak, bunu yaşlı insanları ölüme terk ederek başaramayız. İnsan hakları ilkelerine uygunluk açısından ilk sıralarda görülen bazı ülkelerin, yaşlılara kötü davranmaları, o ülkelerin insan hakları savunuculuğunun, gösteriş için yapıldığı izlenimi oluşturdu.

Eğer biz insanlara, çocuklara ve yaşlılara merhamet etmezsek, Yüce Yaradan’dan merhamet bekleyemeyiz.

Salgının en çok zarar verdiği ülkeler arasında ilimde, teknolojide, tıpta, ilaç sanayinde en ileri olanlar var. Fakat bu salgında, hepsi de çaresiz kaldı. Demek ki, bilim ve teknik her şeyi çözmüyormuş. Yalnızca bilim ve tekniğin yeterli olduğu, başka bir şeye ihtiyacımız olmadığı söylemi geçersizmiş. Dolayısıyla, bu salgın döneminde, insanlığın sorunlarını çözebilmek için, merhamet ve yardımlaşmaya da ihtiyacımızın olduğu, net bir şekilde ortaya çıktı. Salgın vesilesiyle, bilim ve tekniğin, insanlığın değil, maalesef, paranın emrinde girdiğini ve daha çok, para sahiplerine hizmet ettiğini, daha net kavradık.

Bilindiği gibi, geliştirilen teknoloji sayesinde uzayda yeni imkânlar aranılmaktadır. Bir taraftan da, gelecekte yaşanabilecek yerler de araştırılıyor. Fakat bu gayretler için çok ciddi paralar harcanırken, bu paraları yeryüzünü tahrip ederek elde etmekteyiz. Bu garip gayretimize rağmen, yeni yaşam alanları bulalım derken, elimizdeki yeryüzünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyayız. Çünkü son teknoloji ile yapılmış mikroskoplarla ancak görülebilen küçücük bir virüs karşısında, bilim ve teknoloji çaresiz kaldı. Bu çaresizlik, inşallah, insanlar için hayırlı bir uyarı olur. Bizlerin yeryüzüne sevgi ve merhametle yaklaşmanın gayreti içerisine girmemize vesile olur inşallah. Eğer gezegenimize sevgi ve merhametle yaklaşırsak, yaşam için yeni yerler aramaya gerek kalmadan, dünyada huzur içerisinde yaşayabiliriz.

Salgın döneminde yaşanan olaylar, her insanın içerisinde, hem evliyalık hem de eşkıyalık anlayışının bir arada olduğunu net şekilde gösterdi. Birçoğumuz evimizde otururken kendi kendimizi sorguladığımızda, içimizdeki eşkıyalık anlayışını daha çok öne çıkardığımızı fark ettik. Bu farkındalığımızı sonuçlandırarak, evliyalık tarafımızı öne çıkarmanın gayreti içerisinde olmalıyız. Bizler, bu değişikliği gerçekleştiremediğimiz sürece, salgın hastalıklar, ekonomik krizler, kıtlıklar hayatımızın bir parçası olmaya başlayabilir. Bütün bu musibetlerle baş edebilmek için, sadece bilim ve teknolojiden medet ummamız bizi hüsrana uğratabilir. Salgına sebep olan kalkınma dininin ve doğadaki tahribatın bir sebebi de, ulaştığımız teknolojinin seviyesidir. İçlerindeki eşkıyalığı öne çıkaran insanların kullandıkları yöntemlerin çoğu, bilim ve teknoloji sayesinde ulaştığımız bilgilerdir. Bu durumu değiştirebilmek için, muhtemelen tek şansımız var. O da, insanlarda var olan evliyalık, yani merhamet ve yardımlaşma duygusunu daha etkin hale getirmek için ortaklaşa hareket etmektir. İnsanlık olarak dikkatimizi ve fikri istişarelerimizi bu alana yöneltmemiz gerekmektedir. Bütün insanlık olarak aynı şeyi yapmamız çok zor olacağı için, burada da ilk sorumlular, toplumun önderleri konumundaki zenginler ve yöneticilerdir.

Salgın konusuyla dolaylı bağlantılı olan bir husus daha var. Bilhassa fakir insanlar, yeterince bakamayacaklarını, iyi yetiştiremeyeceklerini bildikleri halde, çok çocuk sahibi olmaya çalışıyorlar. Bu durum, hayatın zor şartları içerisine attıkları çocuklarına merhamet etmediklerinin bir göstergesidir. Tıpkı, yüzme bilmeyen bir insanı derin denize itmek gibi, çocuklarına karşı merhametsiz davranmış olmaktadırlar.

Salgının bize öğrettiği bir başka husus da şudur. Gördük ki, salgın karşısında bütün insanlar eşitler. Tıpkı, Yüce Yaradan karşısında hesap verirken ki gibi eşitler. Salgının etki alanında, zengin-fakir, yönetici-yönetilen, asker-sivil gibi ayrımlar yok. Salgın, büyük devlet-küçük devlet diye de ayırmadı. İnsanların, (yalnızca dilleriyle ifade ettikleri) dini inançlarına da bakmadı. Sadece tanrıtanımaz olanlara da musallat olmadı. Yahudi’yim, Hıristiyan’ım, Müslüman’ım diyenleri de öldürdü.

Salgının ayırdığı tek şey, yaşımız idi. Salgında ölenlerin yaşlarının ortalaması, ülkelere göre değişmekle birlikte, 70 civarında idi. Bilim insanları, bu durumun sebepleri olarak, yaşlı insanların başka hastalıklarının olması dolayısıyla, bünyelerinin zayıf olmasını göstermektedirler. Bilimsel açıdan bakınca, bu sebep doğrudur.

Biz konuya, yazımızın başlığı açısından yaklaşmaya çalışacağız. Takdir edileceği gibi, 65 yaşını geçmiş insanların daha merhametli olmaları beklenir. İnsanlara davranışlarının, torunlarına gösterdikleri sevgiyle benzer olacağı düşünülür. Fakat maalesef, böyle olmamaktadır. Bilhassa, zenginler ve yöneticiler arasında, merhametli insan sayısı giderek azalmaktadır. Günümüz dünyasındaki zulümlerin asıl kaynağı, bu yaşlardaki insanlardır. Yaşlı insanların yaptıkları zulümler üzüm salkımı yöntemiyle yayılmaktadır. Zenginler veya üst yöneticilerden zulüm gördüğünü düşünen insanlar, aynı zulmü kendi astlarına, onlar da silsileyi takip ederek, kendi astlarına aktarmaktadırlar.

Yaşlıların yaptıkları zulümlerin etkisini artıran bir başka sebep daha vardır. Takdir edileceği gibi, zalim olan kişi genç birisi ise, onu yakalamak ve cezalandırmak daha kolay olur. İnsan yaşlandıkça, tecrübesini ve bilgisini hinlik temelindeki uygulamalarında kullanmaya meyletmektedir. Yani, fark ettirmeden zulüm yapabilmektedir. Ayrıca, yaşı ve maddi imkânı ilerledikçe, etki alanı daha da genişlemektedir. Dolayısıyla, aynı zalimliği yapan bir gence göre tesiri, çok fazla olmaktadır.

65 yaşını aşmış insanların bir başka özellikleri, fiilen çalışma imkânları azaldığı için, kazançlarını daha kısa yollardan elde etmeye çalışmalarıdır. Bu kısa yollardan birisi, yukarıda bahsettiğimiz zalimlikleridir. Ama 65 yaş üstü nüfusun önemli bir bölümünde, günlük yaşam mücadelesindeki halkın içerisinde daha yaygın olanı, para oyunlarıyla kazançlarını artırmalarıdır. Yaşlılıkları için biriktirdikleri paraları, borsa-faiz-döviz üçgeninde dolaşarak çoğaltmaya çalışmaktadırlar. Bu davranışları, çevresindeki insanlara yardımcı olmalarının önünde engel oluşturmaktadır. Kendilerinden yardım isteyen akraba veya dostlarına, aynı maddi getiriyi onlardan alamayacaklarını düşündükleri için, olumsuz cevap vermektedirler. Bu anlayış, insanlar arasındaki güvenin kaybolmasına ve kazanç hırsıyla zalimliklere bulaşılmasına sebep olabilmektedir.

Dolayısıyla, merhametli davranmadıkları için zalimliğin önünü açan 65 üstü yaş gurubu, oturdukları yerden para kazanma hırsları nedeniyle, yardımlaşma anlayışının da yok olmasına vesile olmaktadırlar.

Salgın hastalık, bu yazımızı yazdığımız günlerde biraz tavsamış durumdadır. Ancak, her an geri nüksedebilir. Çünkü salgın dönemindeki hapis hayatından kurtulanların büyük çoğunluğu, hemen eski hallerine döndüler. Ne bilim insanlarını dinlediler, ne de vicdanları dinlediler. Yine, nefislerinin istekleri peşinde koşmaya devam ettiler. Hattâ, yeniden kısıtlamalı günler gelirse, o günlere maddeten daha güçlü olarak girelim düşüncesiyle, zalimliklerini ve paragöz tavırlarını artırdılar. Tıpkı, denizin ortasında fırtınaya yakalanınca, Yüce Yaradan’a enine boyuna dua eden, ama karaya ayak basınca her şeyi unutan insanlar gibi oldular.

Hâlbuki tam tersini yapmamız gerekmektedir. Bilhassa 65 yaşının üstündeki insanların, daha merhametli ve yardımsever olmaları halinde gelecek daha farklı olabilecektir. Onlardaki bu güzel duygular, toplumun diğer kesimlerine sirayet edecek ve bilim insanlarının istedikleri maske-mesafe-temizlik uygulamasını kolaylaştıracaktır. Diğer taraftan, merhamet duygumuz sayesinde, fakirlere yapılacak maddi yardımlarla, fakirlerin de bağışıklık sistemlerinin güçlendirilmesi çabaları artacaktır.

Günümüzde bazı psikologlar, hastalarının hallerinden edindikleri tecrübeyle, iyilik yapmanın, iyilik yapan insanın bağışıklık sistemini güçlendirdiğini söylemektedirler. Halkın maddi ve manevi bağışıklık sistemi güçlendikçe, hem hastalığa yakalanan sayısı azalacaktır, hem de hastalığa yakalansa bile kurtulanların sayıları artacaktır. Merhametli ve yardımsever olmazsak, salgının ilacı bulunsa bile, insanlara faydası beklenenden çok az olur. İlaçlara belli kesimler çok daha kolay ulaşırken, çoğunluğun ulaşması çok uzun zaman alır.

Burada dikkat edilecek bir başka husus var. Salgından ölenlerin çoğunun 65 yaş üstü olmasına rağmen, onlara virüsü bulaştıranların büyük çoğunluğu, daha genç insanlar. Dünya küreselleştiği için de, kimin kime bulaştırdığı bilinememektedir. Yukarıda bahsettiğimiz merhamet ve yardımlaşma sayesinde, hem bedenen hem de ruhen güçlü olan insan sayısını artırarak, salgının etkisini azaltabiliriz.

Bilindiği gibi insanlar, salgın öncesi dönemde cenazelere kalabalık olarak katılabiliyorlardı. İnsanlar, cenaze törenleri sırasında ruhen farklı bir hale gelirler. Törene katılanlar olarak bizler, birbirimizle konuşurken, başlangıçta, genel olarak, “ölümlü dünya, her şey boş, esas olan arkamızdan hayırla anılacağımız işler yapmak” şeklinde ifadeler kullanırız. Ama tören bittikten sonra, bulunduğumuz ortamı bile terk etmeden, hemen değişiriz. Sohbetlerimiz dünyevi konulara, dedikodulara döner. Oradan ayrıldıktan sonra ise, çoğumuz, cenazeyi tamamen unuturuz ve nefsimizin peşine düşeriz. Sonra, bir gün ölüm sırası bize gelir. Bu defa, bizim cenaze törenimize katılanların çoğunluğu aynı şeyleri yaparlar.

Cenaze törenlerinde gösterdiğimiz bu anlayışın benzerini, salgın döneminde de sergiledik. Salgın sırasında uhrevi düşündük, salgın tavsayınca, dünyaya geri döndük. Bu yanlıştan vazgeçmezsek, aynı ölüm bizim de başımıza gelebilir. Eğer salgın nedeniyle vefat edersek, bizim cenazemize katılamazlar bile.

O halde insanlar olarak, titreyip kendimize dönme gayreti içerisinde olalım. Her şeyi tahrip etme yeteneğimizi sorgulayalım. Oynadığımız tiyatro sahnesinden, gerçek hayata dönelim. Yani “insan” olduğumuzu hatırlayarak, merhametli olmaya ve yardımlaşmaya çalışalım.  Aksi takdirde, salgından, büyük darbe almadan çıkmamız, hem kendimizin hem de insanlığın geleceğine umutla bakmamız çok zor olacaktır.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İNSAN TANIMLARI ÜZERİNE  

BİLGİNLERİN VE DÜŞÜNÜRLERİN İNSAN TANIMLARI ÜZERİNE

 

İnsanın tanımını çok kısa bir şekilde yapmak isteyen bütün bilginler, referans noktası olarak hayvanları almışlardır.

Aristo’ya göre insan, düşünen bir hayvandır. Descartes’a göre, konuşan, Konfüçyüs’e göre, öğrenen, Sokrates’e göre, sorgulayan, Eflatun’a göre, toplumsal (siyasal), Kant’a göre, eleştiren, Gazali’ye göre, tutarsız, Albert Camus’ya göre, itirazcı, Hegel’e göre, sistematik, Popper’e göre, yalanlayan, Nietzche’ye göre ise, düpedüz bir hayvandır.

Yukarıdaki tanımlar içerisinde, Eflatun’unki hariç, diğerleri açıkça anlaşılabilmektedir. Eflatun’un “insan toplumsal (siyasal) bir hayvandır” sözü, farklı tartışmalara sebep olmuştur. Filozofun bu sözünü aktaran kaynakların büyük çoğunluğu, “insan, sosyal bir hayvandır” şeklinde algılamışlardır. Bu nedenle, düşünürün, insan tarifini “toplumsal hayvan” olarak tercüme etmişlerdir.

Hâlbuki siyasal ile sosyal arasında ciddi farklar vardır. Tercümeyi yapanlar, belki de, siyasetçilerin hilebazlıklarını, sadece kendi menfaatlerini düşündüklerini ve çıkarları için halkı kandırmaktan çekinmediklerini gördüklerinden, Eflatun’un sözünü değiştirmişlerdir. Öyle ya, siyasal insan bu ise, Eflatun gibi dönemine göre uhrevi yönü olan bir filozof, böyle söylememiş olmalıdır. Dolayısıyla, kendilerini Eflatun’un yerine koyarak, sosyal olmanın, insanı hayvandan ayıran bir özellik olduğunu vurgulamışlardır.

Hangi sözün daha gerçekçi olduğunu, yapacağımız irdelemelerimizin sonucunda kendimiz karar verelim. Günümüzde hayvanlarla ilgili çok sayıda belgesel yapılmakta ve yayınlanmaktadır. Bu belgesellerde de görülmektedir ki, hayvanların da, sosyal yaşantıları vardır. Onların da uymak zorunda oldukları ve uydukları sosyal kurallar olduğunu, belgeselleri çekmek için uzun çalışmalar yapan uzmanlar ortaya koymuşlardır. Burada sadece bir türden örnek vermekle yetineceğiz.

Henüz yavru olan kurtlar, aralarında oynaşırlarken, içlerinden birisi oynaşı dövüşe çevirirse, onu diğer yavrular dışlıyorlar ve onunla oyun oynamıyorlar. Diğer taraftan, aşırı karlı bir arazide yiyecek aramak veya başka bir amaçla yer değiştiren kurtlar, tek sıra halinde yürürler. En önde, sürünün en güçlülerinden bir kurt gidiyor ve çok kalın olan karda, ilk izleri oluşturuyor. Onu, sürünün güçlü ve genç kurtları takip ediyorlar. Sıranın ortalarında, yavru, yaşlı veya dişi kurtlar yer alıyorlar. Kuyruğun arka tarafında ise, sürüyü arkadan gelecek tehlikelere karşı koruyabilmek için, tecrübeli ve güçlü kurtlar yürüyorlar.

Kurtlardaki bu sosyal dayanışma hemen bütün hayvanlarda görülmektedir. Hattâ, bu sitede yayınladığımız “Kâmil İnsanlar Bal Arıları Gibi Olmalıdır” başlıklı makalemizde aktardığımız üzere, bal arılarındaki sosyal sorumluluk anlayışı daha yüksektir. Hayvanların yaratılışından günümüze kadar hiç değişmeden işleyen bir sosyal mekanizmaları vardır.

Enam Suresi 6/38: “Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi birer ümmet olmasınlar. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmamışızdır, sonra hepsi Rablerinin huzurunda toplanırlar.”

O halde, “sosyal hayvan” sözü ile “siyasal hayvan” ifadesi arasında fark olduğu açıktır. Görüldüğü gibi, hayvanların da sosyal yaşantıları vardır. Dolayısıyla “insan sosyal bir hayvandır” demek, insanın hayvandan ayrı bir özelliğini ifade etmez. Ama toplumda yaşadığının farkında olan tek hayvan, insandır. İnsan, bazen menfaatinin peşine düşse de, sosyal bir vicdana sahip olduğunun bilincindedir.

İşte onun bu şuuru, siyaseti oluşturur. Bu siyasi şuuru, o insanı topluma bağlar ve topluma sahip çıkmasını sağlar. Fakat menfaatinin peşine düştüğünde, içinde yaşadığı toplumunu hiçe sayar. Hâlbuki hayvanda böyle bir şey olmaz. Kalın karlı arazide en önde giden kurdun çektiği sıkıntıyı, en iyi kendisi bilir. Eğer bu kurt, menfaatini düşünse, en önde gitmeyi hiç istemez.

İnsandaki menfaat duygusuna rağmen, ondaki siyaset şuuru, insana farklı sorumluluklar yükler. Kişi, bu yükümlülüklerini yerine getirdiği ölçüde “insan” olur. Siyaset bilinci, insana, kendisinin tek başına bir anlamının olmadığını, ancak cemiyet içerisinde yaşamakla hayatının bir anlamının olduğunu öğretir.

Sosyologların insan tanımları, bilginlerden biraz daha farklıdır. Sosyologların büyük çoğunluğuna göre insan, her şeyini toplumdan alan bir hayvandır. Sosyologların çoğunluğunun bu teorilerini okuyunca, insanın aklına bazı sorular geliyor.

Eğer insanlar her şeylerini toplumdan alıyorlarsa, o cemiyetin mütecanis, yani tekdüze olması gerekmez mi?

Eğer insanlar her şeylerini toplumdan alıyorlarsa, Hz. Âdem’in iki oğlu, günümüze göre daha küçük bir toplumda, aynı evde ve dolayısıyla aynı ortamda yetişmelerine rağmen, niye birbirine zıt mizaca sahiptiler? Tekdüze toplum olmaya daha yakın olması gereken bir ailede farklı yapıda insanlar yetişebildiğine göre, günümüzdeki karmaşık toplumlarda, sosyologların bu teorilerinin inandırıcılığı ne kadar olur?

Kişi her şeyini toplumdan aldıysa, bu onun özgür iradesinin yok sayıldığı anlamına gelmez mi? Hür irade olmasaydı, toplumların zaten tek düze olması gerekmez miydi? Hür irade olmayıp, insanları toplum şekillendirseydi, tarih içerisinde görülen sosyal anlayışlardaki değişimler, nasıl gerçekleşirdi?

Hâlbuki sosyologlar teorilerini kurarken, “insanlar, içinde bulundukları toplumdan etkilenirler ve bazı özellikleri kazanırlar, fakat her şeylerini toplumdan almazlar” deselerdi, gerçeğe daha yaklaşmış olurlardı.

İnsan, hem kendi konumunun farkına varabilen hem de toplumun durumunun bilincinde olabilen bir varlıktır. Dolayısıyla bu farkındalığıyla uyumlu davranmalıdır. Aksi takdirde, önce kendisine, sonra içinde yaşadığı cemiyete ihanet etmiş olur. Bunun sonucunda, sahip oldukları “içgüdü” sayesinde “sosyal dayanışma içerisinde yaşam süren” hayvanlardan da daha aşağı konuma düşebilir.

Araf Suresi 7/179: “Andolsun ki, cinlerden ve insanlardan birçoğu, sanki cehennem için yaratılmış gibidir. Onların kalpleri vardır, fakat onunla gerçeği anlamazlar. Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler. Kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidirler. Hatta daha da aşağıdırlar. Bunlar da gafillerin ta kendileridir.”

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AKIL BİLİM VE İMAN İLİŞKİSİ ÜZERİNE

AKIL BİLİM VE İMAN İLİŞKİSİ ÜZERİNE

 

Bu sitede daha önce yayınladığımız “İman ve Akıl İlişkisi” başlıklı makalemizde, aradaki bağlantıları irdelemeye çalışmıştık. Bu yazımızda konuya farklı bir açıdan yaklaşacağız.

İslâm âlimleri arasında, dini bilgiler üzerinde, tarih boyunca farklı fikirler öne sürülmüştür. Bunlardan birisi de, yazımızın konusuyla ilgilidir.

İslâm bilginlerinin bir kısmı, ilk farzın, Allah’a ve Peygamberine iman etmek olduğunu savunmuşlardır. İman ettikten sonra, Kur’an’da gösterilen yolda araştırıcı gözlerle varlıkları incelemeye çalışarak, Yüce Yaradan’ın varlığını bilmenin geleceğini söylemişlerdir. Yani, önce iman, sonra inceleme demişlerdir.

Bazıları ise, ilk farzın, araştırıcı gözlerle çevremize ve kâinata bakmak olduğunu, buradan elde ettiğimiz bilgilerle Allah’ın varlığına inanmamız gerektiğini ifade etmişlerdir. Böyle yapılmadığı takdirde, Yüce Yaradan’ın bir zorunluluk olarak bilinemeyeceğini iddia etmişlerdir. Yani, araştırdıkça iman etmenin daha güzel olduğunu söylemişlerdir.

Hangi fikrin daha makul olduğu hususunda, günümüzdeki tek Tanrı inancındaki kişilere bakarak da karar verebiliriz. Yani, Yüce Yaradan’ın varlığını kabul eden bir ülkedeki bir ailede doğan bir kişinin durumuyla, kendisi araştırarak tek olan Tanrı’yı bulan bir şahsın durumuna bakarak fikrimizi ifade edebiliriz..

Fakat daha gerçekçi bir sonuca ulaşmak için, Kur’an’a bakmakta fayda var.

Bilindiği gibi Kur’an, ilk önce, Hz. Muhammed Mekke şehrinde yaşarken indirilmeye başlanmıştır. Daha sonra Peygamber Medine şehrine hicret edince, orada devam etmiştir. Her iki dönem, yıl olarak birbirine yakındır. Senelerdeki bu dengeye rağmen, Kur’an’daki, varlık ve kâinat ile ilgili olarak inmiş olan ayetlerin tamamına yakını, Mekke’de inmiştir. Demek ki, Yüce Yaradan, çevremizi, varlıkları ve kâinatı incelememizi istemiş, araştırmamızın sonucunda iman etmemizi uygun görmüştür. Yani insanların sorgulamalarını, sonrasında iman etmelerini arzu etmiştir.

Yüce Yaradan’ın, gösterdiği bu anlamlı yola rağmen, her insan için farklı sonuçlar ortaya çıkmıştır. Kimi insan, verilen az bir bilgiyi yeterli görmüş ve hemen iman etmiştir. Ayetlerle ilk muhatap olanların bazılarının hızlı bir şekilde iman etmelerinin sebeplerinden birisi, Hz. Muhammed’in “emin ve güvenilir” bir şahsiyet olmasıdır. Peygamberdeki bu güzel özelliğe rağmen, kimi insan, çevreyi ve yaratılışı daha uzun süre incelemiş, sonra iman etmiştir. Kimi insan ise tamamen kulaklarını tıkamış, iman etmemiştir.

Buradan da anlaşılıyor ki, akıl ve bilgi ile her zaman imana ulaşılamayabilir. Çünkü düşünme yani tefekkür etme, her insanda aynı değildir. Bu nedenle, çevresini, varlıkları ve kâinatı sorgulamanın zaruri sonucu iman olmayabilir. Birçok bilgin insanın, iman etmemesinin temelinde bu durum yatmaktadır.

Kur’an, bizden her zaman “akıl erdirmemizi ve düşünmemizi” istemiştir. Muhtemelen bizim, aklımızı ve zekâmızı kullanmadan iman etmemizi uygun görmemiştir. Eğer böyle olmasını isteseydi, Kendisinin varlığını bizim gözümüze sokacak derecede gösterecek olaylar oluştururdu. Fakat böyle yapsaydı, insanlar akıllarını ve zekâlarını kullanmayacakları için, aklımızın ve zekâmızın gelişmesi yetersiz kalabilirdi.

Anlaşılan o ki, Kur’an, imanı, bilgi temeline oturtup, imanın şuurlu olmasını sağlamayı hedeflemiştir. Şuurlu imana sahip insanları, daha sonra indirilen ayetlerle, imanlarını uygulayacakları ahlâka yönlendirmiştir.

Kur’an’daki hukukla ilgili ayetler, ahlâkla ilgili ayetlerden sonra inmiştir. Böylece, şuurlu bir imana sahip insan, ahlâklı davranmaya başladığı için, hukuki meselelerin çözümü çok daha kolaylaşmıştır.

Demek ki, Kur’an’ı daha iyi kavrayabilmek için, iniş sırasına göre irdelemekte fayda vardır. İniş sırasıyla incelendiğinde, akıl ve bilime dayanan imanın, insanı ahlâka yönlendirdiği ve sonrasında dönerek, imanın, akıl ve bilime yeni kapılar açtığı gözlemlenmektedir.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BAYRAM KUTLAMASI

BÜTÜN İNSANLIĞIN KURBAN BAYRAMINI TEBRİK EDER, İNSANLIĞIN GÜZEL GELECEĞİ İÇİN MÜCADELE VEREN KARDEŞLERİMİ KUTLARIM.

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AKIL YÜRÜTEREK HÜKÜM ÇIKARMA ÜZERİNE

AKIL YÜRÜTEREK HÜKÜM ÇIKARMA ÜZERİNE

 

İnsanlar, bir karara varabilmek için, akıl yürütürler. Çoğunlukla da, o anda akıllarına gelen fikirlerin yönlendirmesiyle hareket ederler. Bu makalemizde, yapacağımız akıl yürütmelerin, bizi doğru yola iletebilmesi için, temellerinin neler olması gerektiğini irdelemeye çalışacağız. Konuyu incelerken, Kur’an’da var olan çok fazla sayıda misalden üç tanesini ele alarak açıklamaya çalışacağız.

Nuh Tufanı başladığında, Hz. Peygamber, oğlunun gemiye binmediğini görür. Ona gemiye binmesini söyler. Gemiye binmezse boğulacağını vurgular. Fakat gemiye binmek istemeyen oğlu, kendince bir akıl yürütür. Yürüttüğü akıl ile suların, dağın yüksekliğine ulaşamayacağını düşünür. Sonunda hükmünü vererek, kendisini sulardan koruyacağını düşündüğü dağa doğru koşmaya başlar. Fakat boğulur.

Akıl yürütme hususunda Kur’an’da gördüğümüz bir başka örnek, Hz. İbrahim ile ilgilidir. Hz. Peygamber, genç yaşta iken, kavminin taptığı putları kırar. Fakat putların en büyüğünü kırmadan bırakır. Ertesi günü putların kırıldığını gören halk, bunu kimin yaptığını sorgulamaya başlar. Hz. İbrahim, insanlara büyük putu göstererek “belki bu yapmıştır” der. Halk, putlara inanmakta ve onları canlı gibi düşünmektedir. Bu nedenle, akıl yürüterek, en büyük putun diğerlerini ortadan kaldırarak tek kalmak istemiş olabileceğini mantıklı bulur. Ama sonradan puta bakınca, bir heykelin bunu yapamayacağı şeklinde aklı yürütürler. Putlara olan inançları bile bu şekilde akıl yürütmelerini engelleyemez. Sonunda yaptıkları bu akıl yürütmeye göre hükmederek, Hz. İbrahim’e ceza verirler.

Kur’an’dan bu konuda vereceğimiz bir başka örnek, Hz. Yusuf ile ilgili anlatılanlardır. Hz. Yusuf’u kardeşleri bir kuyuya bırakır giderler. Su almak için gelen kervancı, onu esir olarak satar. Mısırlı bir adam onu alır evine getirir. Yusuf, gençlik çağına gelince çok yakışıklı olur. Yüce Yaradan, ona ayrıca ilim ve hükmet verir. Mısırlının eşi (Züleyha), ondan murad almak ister. Yusuf karşı çıkarak kapıya koşar. O sırada içeriye kocası Aziz girer. Züleyha, kocasına “Yusuf bana fenalık yapmak istedi” der. Yusuf, suçlamayı reddeder. Sorunu çözmek için, bir bilge akıl yürüterek şöyle der: “Yusuf’un üzerindeki giysisine bakın. Eğer gömleği ön taraftan yırtılmışsa, kadın doğru söylüyordur. Eğer Yusuf’un gömleği arkadan yırtılmışsa, Yusuf doğru söylüyordur.”

Bilge insanın yaptığı bu aklı yürütmeden sonra, Yusuf’un doğru söylediği hükmüne varılır.

Yukarıda verdiğimiz örnekleri kısaca irdelemeye çalışalım.

Nuh Tufanı sırasında, oğlu akıl yürütürken, sadece kendi salt aklını kullanıyor. Uzun zamandır insanları uyardıktan sonra, karada gemi inşa etmeye başlayan babasına güvenmiyor. Sular her taraftan fışkırmaya başlamasına rağmen, babasının anlattıkları ve geminin yapılması ile suların kaynamasının bağlantısını kuramıyor. Gemidekilerin biniş sebepleri üzerinde durmuyor. Gemiye bindiği takdirde, bir kaybının olmayacağını düşünemiyor. Salt akıl ile akıl yürüttüğünden, muhtemelen, geminin de batacağını düşünüyor. Sonunda kendisine kalan tek çözüm yolu, yüksek bir yere çıkmak olarak kalıyor. Yürüttüğü akıl, manevi bir temele oturmadığından, boğuluyor.

Hz. İbrahim olayında, insanlar başlangıçta, bir heykelin diğerlerine bir şey yapamayacağı şeklinde akıl yürütüyorlar. Salt akıllarıyla yaptıkları bu akıl yürütmeleri, aslında, doğru. Fakat “sadece birer heykel olan putlara tapmanın yanlış olacağı” konusunda aynı salt aklı yürütmeyi yapamıyorlar. Çünkü inançlarının temeli yok. İnançları, atalarından kalma rutin bir alışkanlıktan başka bir şey değil. Dolayısıyla, yürüttükleri akıl, manevi bir hakikate dayanmadığından, yanlış inançları devam ediyor. Bu nedenle yanlış hüküm veriyorlar.

Hz. Yusuf olayında, bilge kişi akıl yürütüyor. Onun yürüttüğü akıl da, salt akıl. Ama sorgulanan olay tamamen dünyevi bir konu olmasına rağmen, özünde insan psikolojisini barındırdığından, yani, kısmen manevi bir temele dayandığından, bilge kişi doğru hükme varıyor.

Kur’an’da, şeytan konusunda da geniş açıklamalar vardır. Yüce Yaradan’ın emrine rağmen, şeytan, Âdem’e secde etmez. İtiraz ederken “onu balçıktan yarattın, beni ise, ateşten (nurdan) yarattın, dolayısıyla ben daha değerliyim” diye akıl yürütür. Bu akıl yürütmesi sonucu, Âdem’e secde etmemeye karar verir. Diyelim ki bir doktordan, onu yetiştiren annesi, okumamış bir kişiye saygı göstermesini istedi. Doktorun “ben daha bilgiliyim” diye itiraz etmesi ile şeytanın itirazı, benzer salt akıl mantığına dayanır.

Şeytan, kendisini de yaratan Tanrı’nın isteğine, kendince yürüttüğü akıl ile karşı çıktığı için, cezalandırılır. O da, kendisinin insanlardan daha değerli olduğunu göstermenin yolunun, onları kandırmak için, Allah’tan izin ve süre istemek olduğu şeklinde akıl yürütür. İstediği izin ve süre verilir. Ancak Yüce Yaradan, “insanlardan kim sana inanır ve seninle beraber hareket ederse, hem seni ve şürekânı, hem de o insanları cezalandıracağım” diyerek izni verir.

İşte bizim akıl yürütmelerimizin dayanağı, ilâhi bir temel olmazsa, şeytani bir temel olursa, şeytanla birlikte cezalandırılacağız demektir. Bu cezalandırma, sadece ahirette değil, bu dünyada da olabilir. Bu sebeple, akıl yürütürken, dikkatli olmalıyız. Bazen, rasyonel davranmaktan kaçınacağımız ortamlar olacaktır. Bu ayrımı yapabilmek ve mümkün olduğunca şeytana aldanmamak için, Yüce Yaradan’ın bize verdiği vicdanımızı kullanmaya çalışmalıyız. Çünkü rasyonellik, genelde, nefsimizin etkisi altındadır. Rasyonel akıl yürütmelerimiz, salt akıl yürütmedir. Aklı erdirme şeklinde değildir. Bu nedenle, bir yerde tıkanır. Salt akıl yürüttüğümüz sırada, bazen sebepleri ve gayeleri kavrayamayız.

Bize akıl, vicdan, irade ve nefis veren Yüce Yaradan, bizim bütün hallerimizi en iyi bilendir. Bu sebeple, bize verdiği aklın, vicdanın ve iradenin bazen yetersiz kalabileceğini bildiğinden, bizlere rehberler göndermiştir. Bu rehberlerin, vahiy yoluyla bize getirdikleri en önemli unsur, imandır. İman olmadan, sebep ve gayeler hakkında yürüteceğimiz fikirler, çoğu zaman askıda kalır.

Eğer aklımızın bittiği yerde, imanımızı devreye sokabilirsek, önümüze çok sayıda kapıların açıldığını görürüz. Dolayısıyla iman ile desteklenmiş akıl yürütmelerin, bizi daha doğru ve güzel sonuçlara götüreceği açıktır.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın