HAYIR İŞLERİNİN ÖNEMİ

HAYIR İŞLERİNİN ÖNEMİ

 

Hayır işlerinin, yani yardımlaşmanın, iyiliğin önemini daha net anlayabilmek için, Yüce Yaradan’ın ifadelerinden daha uygun bir yöntem olduğunu düşünmüyoruz. Bu nedenle, konuyu tamamen, tek olan Tanrı’nın sözlerinin ışığında irdelemeye çalışacağız.

Bakara Suresi 2/148: “Herkesin yöneleceği bir yönü vardır, o halde haydin, hep hayırlara koşun, yarışın. Her nerede olsanız Allah sizi toplar, bir araya getirir. Şüphesiz ki Allah her şeye kâdirdir.”

Yukarıdaki ayet, bütün insanlara hitap ediyor. Ayetin ifadeleri de gayet anlaşılır bir şekilde nettir. Herkesin yöneleceği bir yönünün olduğunu söylüyor. Yani, insanların inançlarının farklı olduğunu vurguluyor. İnançların farklı olmasının Yüce Yaradan nezdinde bir öneminin olmadığı, asıl önemli olanın hayır işleri işlemek olduğunu, ayetin devamındaki ifadeler net bir şekilde anlatıyor.

Demek ki, inançların çeşitli ve birbirinden değişik olması, bizlerin hayır işleri yapmamıza engel değildir. Bunun böyle olduğunu, ayetin, inançları farklı olan insanların hepsini hayır işlerine koşmaya çağırmasından anlıyoruz.

Ayetin devamındaki vaat ise çok daha ilginçtir. Eğer bizler, hayır işleri yapmaya koşarsak, nerede olursak olalım ve hangi inanca sahip olursak olalım, fark etmiyor. Yüce yaradan, bizleri bir araya getireceğini vaat ediyor. Bizlere böylesine güzel bir müjde veriyor.

Allah’ın vaadi, en gerçek vaattir. Çoğumuz, bu gerçeği hayatımız süresince bizzat yaşayarak görmüşüzdür. Yeter ki, yaşadıklarımıza o gözle bakmış olalım. Yeter ki, bizler, iyiliklere ve güzelliklere ulaşmak için çaba sarf edelim. Böyle davranırsak, Yüce Yaradan, bizleri dünyanın farklı uçlarında da olsak bir araya getirebilir. Bizler hayır işlerine koştukça, çok farklı inançlarda olsak bile, aynı hayır işinde bizleri birlikte hareket ettirebilir. Bizler, insanlığın güzel geleceğini düşünerek hareket ettikçe, birbirimize düşman bile olsak, kalplerimizi birbirine ısındırabilir.

Yüce Yaradan’ın, birbirinden çok farklı yapıda olan insanların kalplerini birbirine ısındırdığını, aşağıdaki ayetinden anlıyoruz.

 Ali İmran Suresi 3/103: “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun (bu) nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki, doğru yola eresiniz.”

Tanrı’nın ipinin ne olduğunu çok kısa olarak ifade eden çok sayıda ayet vardır. Bunlardan ikisi, Bakara Suresinin aşağıdaki ayetleridir:

82inci ayet: “İman edip salih ameller işleyenler ise cennetliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.”

112inci ayet: “Hayır, hayır! Kim özü iyilik dolu olarak yüzünü Allah’a tertemiz döndürür ve teslim ederse, işte onun Rabbi katında ecri vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olacak değiller.”

Ali İmran Suresinin 103üncü ayetinde, birbirlerine düşman olan insanların bile kalplerini birleştirenin, Yüce Yaradan olduğu vurgulanıyor. Ayette, bu insanların kalplerini birbirine ısındırarak, hepsini, ateş çukurunun kenarından çekip kurtardığını da ifade ediyor.

Acaba, bizler de kalplerimizi birbirine ısındırabilir miyiz? Bu sorunun cevabını, aşağıdaki ayetiyle, Yüce Yaradan, net bir ifadeyle veriyor.

Enfal Suresi 8/63: “Müminlerin kalplerini birbirlerine O ısındırdı. Yoksa yeryüzünde ne varsa sen hepsini harcasaydın yine de onların kalplerini (böylesine) ısındıramazdın. Lâkin Allah, kalplerini kaynaştırdı. Muhakkak ki, O azizdir, hâkimdir.”

Bu ayetteki hitap, son peygamberi olan Hz. Muhammed’e yöneliktir. Demek ki, peygamberi bile, birbirine düşman olan insanların kalplerini birbirine ısındıramaz. Isındırmak için, dünyanın hazinelerini harcasaydı bile, bu ısınma, kalpten gelen bir şekilde olmazdı. Yüce Yaradan’ın peygamberinin yapamadığını bizim yapmamız mümkün değildir.

Eğer, hayatımızın bazı kesitlerini bu gözle irdelersek, Yüce Yaradan’ın yukarıdaki ayette bahsettiklerini bizzat yaşadığımızı anlarız. Yaşadıklarımızı film şeridi gibi gözlerimizin önünden geçirdiğimizde, göreceğiz ki, Yüce Yaradan’ın bize olan lütfu, bizim hayır işlerine yönelmemizle başlamış. Bizim yaptığımız, sadece çevremizde olanları sorgulayıp, hayır işlerinin önemini anlamamız olmuş. Gerisini Yüce Yaradan oluşturmuş.

Biz güzel düşündükçe, tek olan Tanrı da, bizleri koruma altına almış. Bizleri ateş çukurunun tam kenarından çekip çıkarmış. Bizleri sadece ateş çukuruna düşmekten kurtarmakla kalmamış. Bizleri dünyanın neresinde olursak olalım bir araya toplamış. Bizlerin birlikte çalışmamızı, birlikte mücadele vermemizi sağlamış.

Yüce Yaradan, bizlerin, hayır işleri yaparak attığımız küçük bir adıma karşılık, bizlere gerçekleşmesinin mümkün olmayacağını düşündüğümüz güzellikleri yaşatmış. Bakara Suresinin 82 ve 112inci ayetlerinden anladığımız kadarıyla, Yüce Yaradan’ın bize olan nimetleri, sadece bunlarla da sınırlı kalmayacak. Eğer bizler, hayır işlerine koşmaya devam edersek, insanlığın güzel geleceği için birlikte mücadelemizi kalpten gelen bir inançla sürdürürsek, bizleri Cennetine alacağının müjdesini de veriyor.

Tek olan Tanrı, bu müjdesini verirken, bizlerin inanç farklılıklarımızı önemsemiyor. Hangi yöne yöneldiğimizi mühimsemiyor. Bakara Suresinin 82inci ayetinde çok kısa bir ifadeyle bize yol gösteriyor. Yapmamız gereken tek şeyin, tek olan Tanrı’ya iman etmek ve salih ameller, yani güzel işler işlemek olduğunu, net bir şekilde vurguluyor.

Allah’ım, Senin rızanı kazanabilmek için, hayır işlerinde kalpten gelen bir inançla yarışabileceğimiz, kötülüklere karşı cesaretle mücadele edebileceğimiz irade gücü ver, zihin açıklığı ver, cesaret ver, mücadele azmi ver.

Senin her şeye gücün yeter.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖRNEK TARİHİ ŞAHSİYETLER

ÖRNEK TARİHİ ŞAHSİYETLER

 

(Not: Bu makale, Aralık 2013 tarihinde bu sitede yayınlanmıştı. Silindiğinden tekrar yayınlıyoruz.)

Abraham Lincoln, Gautama Siddharta (Buda), Konfüçyus (Kung Fu) gibi nice insanlar, ortak yönleri olan çileli yaşamları, mücadele azimleri, sabırları ile tarihte iz bırakmışlardır. Bu güzel insanlardan Buda ve Kofüçyus hakkında hem bu sitede hem de genel anlamda çok şey yazılmıştır. Ama Lincoln hakkında, Amerikalılar dışında, ayrıntılı bilgisi olan azdır.

Fakirliğin en acısını yaşamış olan Lincoln, “Köleliği kaldıran adam” olarak tarihe geçti. Günümüz dünyasında kölelik ekonomik karaktere bürünmüştür. Yeni ortaya çıkan bu köleliğe başkaldıranlar için, Lincoln’ün davranışlarında ders alınacak yönler vardı.

“Dertsiz yaşam olmaz. Dertler bir bakıma mutluluğa giden ve onun meyveleri olan hikmettir. Eğer sabredilirse, zorlukların insanı ne kadar değerli yerlere taşıdığı görülür” anlayışıyla yılmadan mücadele etti. Lincoln tökezledi ama düşmedi.

Buda, tarihe “İnsanlık uğruna kendini feda eden bilge” olarak geçmiştir. Buda, Lincoln’un sözlerini farklı bir bakışla tamamlar. “Istırap bir duygudur, zengini de bulur, fakiri de. Istırap ona nasıl bakıldığına bağlıdır, ya siz onu kullanırsınız ya da o sizi kullanır. Kötü olmayana ıstırap etki etmez. Gerçek kuvvet fazilettedir. Sen iyi ol ki, mutlu ol.”

İnşirah Suresi 6-7. Ayetler: “Evet her zorlukla beraber bir kolaylık vardır. O halde boş kaldın mı kalk yine yorul.” Bu ayetler Hz. Muhammed’e hitabeder. Ama aslında Peygamberin kişiliğinde aklı olan her insana yöneliktir.

Tarihe iz bırakan şahsiyetlerin anlayışları ve davranışları, ayetlerin herkes için geçerli olduğunu gösterir.

Köleliğin kaldırılması için mücadele eden Lincoln, “İnsanlara adaletli davranmayı Türklerden öğrenmeliyiz, Müslümanlardan öğrenmeliyiz” diyebilecek kadar tarih bilgisine ve kadirşinaslığa sahipti.

Lincoln’un, oğlunun öğretmenine yazdığı mektup her dönem için geçerli olduğundan aynen aktarıyoruz. Lincoln’un Mektubu:

“ Öğrenmesi gerekli biliyorum; bütün insanların dürüst ve adil olmadığını, fakat şunu da öğret ona: ‘Her alçağa karşı bir kahraman, her bencil politikacıya karşı kendini adamış bir lider vardır.’

Her düşmana karşı bir dost olduğunu da öğret ona… Zaman alacak biliyorum, fakat eğer öğretebilirsen, kazanılan bir doların, bulunan beş dolardan daha değerli olduğunu öğret. Kaybetmeyi öğrenmesini öğret ona ve kazanmaktan neşe duymayı. Kıskançlıktan uzaklara yönelt onu…

Eğer yapabilirsen, sessiz kahkahaların sırrını öğret ona… Bırak erken öğrensin, zorbaların görünüşte galip olduklarını…

Eğer yapabilirsen, ona kitapların hayati önemini öğret. Fakat ona gökyüzündeki kuşların, güneşin önündeki arıların ve yemyeşil ağaçlardaki çiçeklerin büyük sırlarını düşünebilmeyi öğret.

Okulda hata yapmanın, hile yapmaktan çok daha onurlu olduğunu öğret ona… Ona kendi fikirlerine inanmasını öğret, herkes ona yanlış olduğunu söylediğinde dahi.

Nazik insanlara karşı nazik, sert insanlara karşı sert olmasını öğret ona… Herkes birine takılmış giderken, kitleleri izlemeyecek gücü vermeye çalış oğluma… Bütün insanları dinlemesini öğret ona, fakat bütün dinlediklerini gerçeğin eleğinden geçirmesini ve sadece iyi olanları almasını öğret.

Eğer yapabilirsen, üzüldüğünde bile nasıl gülümsenebileceğini öğret ona… Gözyaşlarında hiçbir utanç olmadığını öğret.

Herkesin sadece kendi iyiliği için çalıştığını inananlara dudak bükmesini öğret ona ve aşırı ilgiye dikkat etmesini…

Ona, kuvvetli ve beynini en yüksek fiyata satmasını, fakat hiçbir zaman kalbine ve ruhuna fiyat etiketi koymamasını öğret. Uluyan bir insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını öğret ona; ve eğer kendisinin haklı olduğuna inanıyorsa dimdik dikilip savaşmasını öğret. Ona nazik davran ama onu kucaklama. Çünkü çeliği ateş saflaştırır. Bırak sabırsız olacak kadar cesaretine hükmetsin, bırak cesur olacak kadar sabretsin. Ona her zaman kendisinde derin bir inanç taşımasını öğret. Böylece insanlığa karşı da derin bir inanç taşıyacaktır.

Bu büyük bir taleptir, ne kadarını yapabilirsin bir bakalım. Sizler bileklerinden öpülecek insanlarsınız öğretmenim.”

Eğer bu mektup, Kur’an hükümlerine dayandırarak yazılmak istenseydi Bakara Suresi 251. Ayetle başlanırdı: “……Allah’ın insanları birbiriyle defetmesi olmasaydı yeryüzü mutlak bozulmuş gitmişti. Fakat Allah’ın bütün akıl sahiplerine bir iyiliği vardır.” Sonrasında ifade ettiği hemen her fikrine bir ayet bulunurdu.

Allah hükmünü muhakkak yerine getirecektir. İnşallah Dünya düzenini koruyacaktır. Burada bizim gayemiz, Yüce Yaradan’ın ve dolayısıyla gelecek nesillerin hoşnut olacağı insanların arasına girebilmektir.

Biz havalanır, kendimizi abartır veya içten pazarlıklı hesaplara dalarak görevimizi aksatırsak, Allah bizim yerimize yenilerini getirebileceğini Nisa Suresi 133. ayette belirtiyor: “Ey insanlar! Dilerse sizleri giderir, başkalarını getirir. Allah ona da kadirdir.”

Allah’ım, Senin rızanı kazanabilmek için yapmaya çalıştığımız hak ve adalet mücadelesini, kibirlenmeden, büyüklenmeden yürütebileceğimiz irade gücü ver.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖĞÜN ÇALIŞ GÜVEN

ÖĞÜN ÇALIŞ GÜVEN

 

Yazımızın başlığındaki söz Atatürk’e aittir. Türkler için söylemiştir. Bu ifadelerdeki “öğün” kelimesinin anlamı üzerine çeşitli yorumlar yapılmıştır. Bazı yorumcular bu kavramın, övünmekten farklı olduğunu açıklamaya çalışmışlardır. Kelimenin, Orta Asya’da Türklerin kullandığı sözcüklerin kökenleri ile bağlantıları üzerinde uzun açıklamalar yaparak, asıl anlamının “aklını kullanmak” olduğunu vurgulamışlardır.

Eğer Atatürk, sözü Türkler için söylememiş olaydı, böyle bir anlamının olabileceği dikkate alınabilirdi. Fakat sözün muhatabı Türkler olunca, öğün sözünün böyle bir anlamının olması ihtimali çok azdır. Vecizedeki maksat, Türk’ün, tarihiyle, atalarıyla övünmesinin gerçekle örtüşeceğini vurgulamaktır. Yani, atalarının, devlet yönetimi olarak yaptıkları işlerin içerisinde, yanlışlıklar ve zalimliklerin çok az olduğu, büyük çoğunluğunun övünülecek işler olduğu anlatılmak istenilmiştir.

Sadece övünmenin, yani boş bir şekilde gururlanmanın, bir toplum için tehlikeli olduğunu gören Atatürk, hemen ikinci kelimede, çalış diyerek yol göstermiştir.

Atatürk’ün bu veciz ifadesi, dünya tarihi üzerinde etkili olmuş bütün milletler için de geçerlidir. Örneğin, Çinliler için de geçerlidir. Çinliler bölgenin en kalabalık nüfusuna sahip olduklarından, kendilerine olan güvenleri tamdı. Bu sebeple, ara sıra karşılaştıkları istila girişimlerini önemsememişlerdi.

Çinlilerin, çevrelerindeki bölgenin dışından gelen insanlarla karşılaşmaları, 16ıncı yüz yılda başlamıştır. Bu dönemde dünyada fethedilecek yer aramaya çıkan Avrupalılar, Çin bölgesine gelmeye başlamışlardı. Çin’in büyüklüğünün farkına varan Avrupalıların ilk amaçları, ticaret yapmak oldu. Ticaret izni alabilmek için de, her gelen heyet Çin imparatorunu ziyaret etti.

Her heyetin imparatorlarını ziyaret etmesi, Çin halkının kendileriyle övünmelerine vesile oldu. Çin halkı, imparatorlarının, bütün dünyayı idare ettiğini düşünmeye başladı. Böyle düşünenlere göre, gelen heyetler, kendi küçük krallıklarındaki tebaanın ricalarını iletmeye gelmişlerdi. Bazıları ise, ziyaretçilerin, imparatoru överek yüceltmeye geldiklerini zannediyorlardı.

Çin ülkesi, büyüklüğünden dolayı istila edilemiyordu. Böyle bir girişimde bulunanlar, bir süre sonra ya Çinlileşiyorlar ya da geri dönüp geldikleri yerlere gidiyorlardı. Dışarıdan gelenlerin böyle davranmalarının iki önemli sebebi vardı. Birincisi, sayılarının, Çin nüfusuna göre çok az olmasıydı. Diğeri de, Budizm ve Konfüçyüs’ün etkileriydi. Bu iki fikri akım da, sakinliği tavsiye ediyordu. Dolayısıyla fetih amacıyla gelenler, bir süre sonra dinginleşiyorlar ve amaçlarından uzaklaşıyorlardı.

Bütün bu görüntülere bakılınca, Çin halkının imparatorlarının konumuyla ilgili olan fikirleri makul karşılanabilir. Bilhassa, o dönemdeki haberleşme ve ulaşım şartları dikkate alındığında, gayet normal karşılanır. O dönemdeki haberin yayılma hızına iki ayrı bölgeden örnek verelim. Çin’in kuzeyinde başlayan ve yıllarca (yaklaşık 8 yıl) süren meşhur An-Lu-Şan isyanını, karşı kıyıdaki Japonlar üç yıl sonra duymuşlardı. O dönemdeki haberleşmenim hızıyla ilgili diğer örneği, Amerika’nın ilk keşif ve istilasından vereceğiz. Avrupalılar, ilk vardıkları yerlerden olan Azor adalarında, önce güler yüzlü davranmışlar, ama akabinde katliam yapmışlardı. Aztekler, İspanyolların yaptıkları bu vahşeti duymadıkları için, kendi ülkelerine gelen İspanyol Cortes’in 550 adamına yenildiler. Çok rahatça yenebilecekleri bu insanların, başlangıçtaki güleryüzlü ve fakir halktan yana görünen oyunlarına geldiler ve soy kırımına uğradılar. Hâlbuki aynı gelişmeler Azor adalarında da yaşanmıştı.

Dolayısıyla dönemin şartlarına göre, Çin halkı belki haklıydı. Ancak Çin halkı kuru bir övünmenin ötesine geçmeyince, Avrupalılar karşısında gerilemeye başladılar. Avrupalılar tarafından afyona alıştırılınca, gerilemeleri, ezilmeye dönüştü.

Eğer bugün Çin kültürü halen ayakta ise, bunun tek sebebi, kültürlerinin güçlü olması değildir. Ülkenin büyüklüğü etkenlerden biridir. Ayrıca, Rusya gibi karmaşık halklardan oluşmaması, daha homojen bir halk yapısına sahip olması da, önemli bir etkendir. Ülkenin büyüklüğüne rağmen, bazı ara dönemler hariç, genelde tek merkezden yönetilmesi de bir başka etkendir. Dolayısıyla, bu etkenlerin hepsi birlikte, kültürün geçmişe dayanan güçlülüğü ile birleşince, ayakta kalma ihtimali artmıştır.

Eğer, Çin halkı, sadece övünmekle kalmayıp çalışsalardı, atalarının ulaştığı bilgileri geliştirselerdi, Avrupalıların, çok uzaklardan gelerek onları ezmeleri ihtimali çok küçük olurdu. Çinlilerin ezilmelerinin ihtimalinin düşük olmasının bir diğer sebebi, Avrupalılardaki anlayış idi. Avrupalılar, Çin ve Hindistan’a gelmeden önce, buraların kültürlerine karşı çok saygı duyuyorlardı. Avrupalıların amaçları arasında, Çin ve Hindistan’ın felsefi düşüncelerinden, teknik bilgilerinden ve zenginliğinden istifade etmek vardı.

Fakat Çin halkının çoğunluğu, boş bir övünmeye kapılınca, Avrupalılarda, umduklarını bulamamanın şaşkınlığı başladı. 1800’lü yıllara gelindiğinde, Avrupalıların, Çin ve Hindistan’daki uygarlığa olan saygılarından pek eser kalmamıştı. Dolayısıyla istedikleri gibi ezici davrandılar. Eğer, Avrupalıların kendi aralarında yaptıkları, Çin’den pay kapmak üzerinde rekabetleri ve mücadeleleri olmasaydı, Çin için çok daha kötü sonuçlara sebep olabileceği açıktır.

Demek ki, kibirlenmeden övüneceğiz, bıkmadan çalışacağız ve böylece geleceğe güvenle bakabileceğiz.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İNSANLIK, TARİHİN AKIŞINA YETİŞEMEZ HALE GELDİ

İNSANLIK, TARİHİN AKIŞINA YETİŞEMEZ HALE GELDİ

 

Olaylara, günlük geçici çözümler üreterek yürümeyi sürdürürsek, insanlığın geleceği için, belli bir bakış açısı sağlayabilmemiz, gün geçtikçe zorlaşacaktır.

Güç odağı olmak isteyenlerin günümüzde başvurdukları yöntemler, birbirine benzemektedir. En iyi bildikleri yöntem, şantajdır. Şantaj ile yıldıramadıklarını, korkutarak yola getirmeye çalışırlar. Bunda da başarılı olamazlarsa, cezbedici teklifler sunarak, kendilerine ram etmeye çalışırlar. Hâlbuki güç odağı olmak isteyen bu insanların uyguladıkları yöntemler, artık eskimiştir. Bunlar aynı yolda yürümeye devam ederlerse, tarihin akışı içerisinde boğulma ihtimalleri artacaktır.

Tarihin akışı içerisinde boğulmayarak ayakta kalacak olanların, insanlığın ortak menfaatlerini, kendi çıkarlarına tercih edenlerin olması ihtimali her geçen gün artmaktadır.

Yirminci yüz yıl ve içerisinde bulunduğumuz 21inci yüz yılın yaşadığımız kısmı, büyük sorunların yaşandığı dönemler olarak tarihe geçecektir. Hattâ, insanlığın, belgelenmiş tarihteki en sorunlu dönemi olarak görülebilecek özelliklere sahiptir.

Bilindiği gibi, yirminci yüz yılda, tarih boyunca görülen en şiddetli ve geniş alana yayılan savaşlar yaşandı. Bilhassa İkindi Dünya Savaşı, en çok ölümün ve yıkımın görüldüğü bir harp oldu.

Belgelenmiş insanlık tarihinin en hızlı nüfus artışı da, bu dönemde gerçekleşti. 1800 yılında 1 milyar olan dünya nüfusu, günümüzde 7,5 milyara ulaştı. Bilim insanlarının araştırmalarına göre, tarihin, on binlerle bahsedilen süresi içerisinde, iki yüz yılın sözünün bile edilmemesi gerekirken, nüfustaki artışın miktarı çok korkunç.

1800 yılından sonrasında, kişi başına düşen enerji tüketimi açısından da inanılmaz bir artış yaşandı. Kişi başına enerji kullanımındaki artış, belki de nüfustaki artışın oranından daha fazladır. Günümüzde, bir İngiliz, her türlü meyve ve sebzeyi yılın her anında yiyebilmektedir. Birleşik Krallıkta yetiştirilen meyve sebzelerin çok sınırlı oldukları düşünülürse, bu malların, dünyanın her bölgesinden getirildiği anlaşılır. Marul, maydanoz gibi sebzelerin, muz benzeri meyvelerin dünyanın uzak bölgelerinden İngiltere’ye getirilebilmesi için harcanan enerjiyi düşünelim. Bu enerjinin, 1800 yılında yaşayan bir İngiliz’in tükettiğinin kat kat fazlası olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Günümüzde bir İngiliz’in yediği kara hayvanı etinin bile çoğu, Yeni Zelanda’dan gelmektedir. Kuş uçuşu 11.000 km mesafeden gelen etler için harcanan enerjiyi düşünelim.

Birleşik Krallık için verdiğimiz bu örnek, G20 ülkelerinin hemen hepsi için geçerlidir. Türkiye, dünyanın 27 devletinden buğday getirmekte, Şili’den ceviz ithal etmektedir. Milli yemeği olan kuru fasulyeyi bile, Çin’den, Madagaskar’dan almaktadır. Hollanda, bir taraftan İngiltere’ye tavuk satmakta, diğer yandan, başka Hollanda şirketleri, İngiltere’den tavuk ithal etmektedir. Bu durum, yani ülkeler arası karmaşık ticaret, ülkelerin çoğu için geçerlidir.

Dünyadaki nüfus artışı ile kişi başına enerji kullanımı birlikte değerlendirilerek çarpan haline getirildiğinde, yeryüzünün varlıklarını kullanma oranımız, 1800 yılına göre yaklaşık 60-70 kat daha fazladır. Milyonlarca yılda oluşmuş petrolü, iki yüz yıl içerisinde kullanıp bitireceğimiz dikkate alınırsa, 60 kat fazla enerji kullanıldığı iddiasının gerçekliği anlaşılır.

Yirminci yüz yılın bir başka özelliği, dünyanın büyük bölümüne hâkim olma mücadelesinin, en yoğun yapıldığı dönem olmasıdır. Bu çaba, sadece savaşlar açısından değildir. Doğadaki tahribat açısından da geçerlidir. Dünyaya ve yeryüzündeki varlıklara egemen olma düşüncesi, her şeyi tahrip etmemize sebep olmaktadır. Bu tahribatta canlı cansız ayrımı olmadığı gibi, insanların yapısı da tahrif edilmektedir. Cansız varlıklardaki bu tahribata ilaveten, bitkiler, hayvanlar ve insanlardaki tahrifatlar dikkate alındığında, 1800 yılı ile kıyaslanamayacak kadar büyük tahribat vardır. Bu sitede yayınladığımız “Salgını, Merhamet ve Yardımlaşma ile Yenelim” başlıklı makalemizde, yapılan tahribatları bütün yönleriyle ölçemediğimizi ifade etmiştik. Yaptığımız tahribatın ölçebildiğimiz kısmını bile, 1800 yılıyla karşılaştırabilsek, aradaki farkın çok korkunç olduğunu görürüz.

Görüldüğü gibi insanlık, tarihin akışına yetişemez hale gelmiştir. Tarihin akışı da, insanlığı, kendi kendisini yok etmesine doğru götürmektedir. İnsanlık, bu gidişatını, durduracak veya tersine döndürebilecek konumda değildir. Çünkü bu tahribatlar, tek merkezden yapılmamaktadır. Nefsinin istekleri doğrultusunda hareket eden hemen hepimizin bu tahrifatta payımız vardır.

İnsanlığın gidişatını çevirecek anlayışı, bilim ve teknolojiden beklememiz de hatalı olur. Çünkü son dönemlerdeki tahrifatları dikkate aldığımızda,  insanlığın yaşadığı sorunların çoğunun sebebinin, bilim ve teknoloji olduğunu görürüz. Hâlbuki bilim ve teknoloji insana hizmet etmelidir. Eğer insana hizmet anlayışını oluşturabilir ve yaygınlaştırabilirsek, bilim ve teknoloji de, insanlığın güzel geleceği için çözümlerin bir parçası olabilir.

Gerek, bilim ve teknolojinin, insana hizmet etmeye başlaması ve gerekse, insanlığın, tarihin akışının hızını yavaşlatması, öncelikle, Yüce Yaradan’ın gösterdiği yolda yürüyen insan sayısıyla doğru orantılıdır. Kendimizi (nefsimizi), gücümüzü veya güçlü insanları tanrı gibi görerek tüketim çılgınlığına ve başkalarının sırtında yükselmeye devam edersek, şansımız yok denecek kadar azalır.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İSLÂM’DA TEZEKKÜR VE TEFEKKÜR

İSLÂM’DA TEZEKKÜR VE TEFEKKÜR

 

Bu konuda sağlıklı fikir üretebilmek için, Kur’an’a başvuracağız.

Zariyat Suresi 51/49: “Her şeyden çift çift (iki eş) yarattık. Olur ki, düşünürsünüz.”

Ayetteki “düşünürsünüz” kelimesi, Arapça “tezekkür” olarak geçmektedir. Bazı tefsircilere göre tezekkür, düşündükten sonra bilgi sahibi olma ve öğüt alma anlamında kullanılıyor. İbret alma şeklinde tercüme edenler de var.

Kur’an’ın anlatım yönteminde, birbirine yakın manalardaki kelimelerin, bazı ayetlerde farklı seçildiğini görmekteyiz. Örneğin, bazı ayetlerde, gözlemlemek anlamında, “nazar” ibaresi kullanılırken, görme-bilme anlamına karşılık olarak “ruye” kelimesi kullanılmıştır.

Konuya, kelimelerin farklı kullanımı açısından yaklaşınca, yukarıdaki ayette geçen tezekkür sözünün, özel bir anlamı olduğu anlaşılmaktadır. Ayette geçen ve düşünüp öğüt alma anlamındaki tezekkür, tefekkür etmenin yolunu açacak şekilde kullanılmıştır. Kur’an tefsircilerine göre tefekkür etmek, bir konuyu inceden inceye düşünmektir. Takdir edileceği gibi, bir konuyu düşünüp öğüt alabilmek için, o meseleyi inceden inceye irdelemek, düşünmek gerekir.

Tefekkür konusunu ve önemini kavrayabilmek için, yine Kur’an’daki kullanımına bakalım.

Ali İmran Suresi 3/191: Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. “Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, Seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru” derler.

Ayetteki “düşünürler” kelimesi, Arapça “tefekkür” olarak geçmektedir. Hâlbuki yukarıda bahsettiğimiz Zariyat Suresinin 49uncu ayetinde, “düşünürsünüz” ifadesi, “tezekkür olarak geçmişti. Bu ayette farklı ifade geçtiğine göre, ayrı bir anlamı var demektir.

Diğer taraftan, ayette ilgimizi çekecek bir başka husus daha var. Dikkat edilirse ayette, “onlar, ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar” denilerek ayrıntılı anlatılmıştır. Ayet, kısaca “onlar, Allah’ı anarlar” diyerek kestirmeden anlatmadığına göre, böyle ayrıntı verilmesinin de bir sebebi olmalıdır.

Bu sebebin gerçeğini, Yüce Yaradan bilir. Biz, sadece ayetlerden anladığımıza dayanarak, tahmin üzerine fikir beyan edebiliriz. Bize göre Kur’an, yani Yüce Yaradan, beden olarak çalışmamızın yanında, zihnimizi çalıştırmamıza dikkatimizi çekmek istemiş olabilir. Bilindiği gibi, insan uyanık kaldığı sürenin tamamında bedenen çalışamaz. En dinç insan bile istirahat etme, yemek yeme, yolculuk etme, ihtiyaç giderme, ibadet etme gibi molalar vermek zorunda kalır. Dolayısıyla bedenimizle çalışmamız kesintilidir. Fakat zihnimiz, uyanık kaldığımız her anımızda çalışacak şekilde programlanmıştır. Hattâ uzmanlara göre, gördüğümüz rüyalarımızın bile, zihnimizin çalışmasıyla bağlantısı vardır.

Dolayısıyla, düşünmenin zamanı, ortamı diye bir şey yoktur. Düşünme işleminde mola vermek olmaz. Biz “düşünmek istemiyorum” diyerek zihnimizi boş bırakmaya çalışsak bile, zihnimiz düşünmeye devam eder. Uzmanların ifadelerine göre, bir insanın, bir dakikada okuyabileceği kelime sayısı en fazla 360 iken, zihnimizden 600 kelime geçmekteymiş. Bu nasıl oluyor bilmiyoruz. Ama bilim insanlarının belirlediği net bir şey var. Onlara göre, Yüce Yaradan, bizim düşünmemizin çok kapsamlı olabilmesi için, bize hem donanım (hard disk), hem de yazılım (software) vermiş.

Bu sebeple, her insan düşünmekle yükümlüdür. Fakat Yüce Yaradan’a inanan ve Onu zikreden her insanın, Onun bize verdiği donanım ve yazılımı kullanarak tefekkür etme, yani irdeleyerek düşünme yükümlülüğü çok daha fazladır.

Konuya bir başka açıdan daha bakmaya çalışalım. Bilindiği gibi, düşünmeden yapılan bedeni çalışmanın verimi düşük olur. Üzerinde düşünmeden yapılan işler, kazalara ve hatalara sebep olabilir. Demek ki, uzuvlarımızın çalışmalarını da yönlendiren ve işe yarayacak şekilde verimli hale getiren olgu, düşünmemiz, yani tefekkür etmemizdir. Dolayısıyla, dinde de, insanı makbul hale getiren unsur, düşünerek yapılan “şuurlu kulluktur”. Düşünmeden yapılan kulluk, şuursuz olacağından verimsiz olur. Kazalara, yani günaha girmemize sebep olabilir.

Düşünmeden, ayrıntılarını irdelemeden girilen hemen her işin, başarısızlıkla sonuçlanması ihtimali çok kuvvetlidir. O halde tefekkür, hareketimizin başlangıcını oluşturmalıdır. Takdir edileceği gibi, ilk hareketi yapmak, bütün taşları yerinden oynatır. Dolayısıyla, harekete başlarken oluşturduğumuz ilk düşünceler dâhi yetersiz kalabilir. Bu sebeple, başarılı olmak için, yürütmekte olduğumuz işin veya hareketin sonuna kadar tefekkür etmeye devam etmeliyiz.

Her millette, “işlemeyen demir pas tutar” mealinde bir söz vardır. Çalışmayan uzuvlarımız, uzun bir süre geçtikten sonra hareket etmekte zorlanırlar. Kısa bir süreliğine bile olsa kullanmadığımız kaslarımız, güçten düşerler. Takdir edileceği gibi, düşünme fiili de, zihnimizin bir faaliyetidir. Dolayısıyla o da, bir nevi harekettir. Düşündükçe, düşünme kapasitemiz artar. Düşünmeyi bıraktıkça, çalışmayan kaslarımız misali, zihnimiz de pas tutar.

Bilindiği gibi Kur’an, tesadüfi bir yaratılışın olamayacağını anlayabilmemiz için, bizi sürekli olarak düşünmeye yani, tefekkür etmeye davet eder. İnsanların tefekkür etmesi için, Kur’an, o kadar uğraşır ki, bizlere, düşünmeyi bir ibadet olarak algılatır. Böylece, tefekkürü sadece bir düşünme işlemi olmaktan çıkarır, araştırma ve öğrenme haline getirir.

Düşünmeden inanılan bir din, yanlış temeller üzerine kurulur. Bu yanlış kanaatleri düzeltmek, çok zor olur. Hiç bilgisi olmayan bir şahsa bir konuyu anlatmak daha kolaydır. Ama çoğu zaman, kendisine anlatılanları düşünmeden ve irdelemeden inanmış bir kişiye, bilhassa dini konulardaki gerçekleri anlatmak daha zordur.

Bu sosyal gerçeği birebir yaşayan peygamber, Hz. İsa’dır. Bilindiği gibi Hz. İsa, İsrail oğullarındandır. Aslı, Yüce Yaradan’ın gönderdiği öğretiler olan, fakat temelleri sonradan değiştirilmiş olan Yahudi din anlayışındaki yerleşmiş yanlış kanaatlere karşı mücadele etmiştir. Yahudiler, Hz. İsa ile aynı Yüce Yaradan’a inanmalarına rağmen, kendi yanlış inanışlarının doğruluğunu iddia etmişlerdir. Bu sebeple Yahudiler, Hz. İsa’ya inanmadıkları gibi, ona her türlü eziyeti yapmışlardır. Bilindiği gibi, âlemlerin ve dolayısıyla her insanın Rabbi, Hz. İsa’ya verdiği bazı üstün özellikler vermiştir. Fakat bu üstün vasıflar, Yahudilerin anlayışlarının yanlış temellerini, değil değiştirmek, yanlışlığını bile anlatmasına yetmemiştir. Aradan geçen yaklaşık iki bin yıla rağmen, İsrail oğulları olan Yahudilerin, yine bir İsrail oğlu olan Hz. İsa’ya karşı düşmanlıkları halen sürmektedir.

İşte Kur’an’da geçen tezekkürün yolunu açtığı “tefekkür” ifadesinin önemi burada da net bir şekilde kendisini göstermektedir. Bütün nesiller, araştırmadan, sorgulamadan öğrendikleri yanlış bilgilerin esiri olmuşlardır.

Yahudi inancına sahip insanları yurtlarından süren Romalıların torunları, aradan bin yıl geçtikten sonra, Kudüs’ü Müslümanların elinden kurtarmak için bütün güçleriyle mücadele etmişlerdir. Dikkat edilirse, Kudüs için mücadele edenler, Yahudiler olmamıştır. Yahudileri her yerde ezmeye çalışan Hıristiyanlar olmuşlardır. Hıristiyanlar da, Kudüs’e sahip olma mücadelesini Cennete girebilmek adına yapmışlardır. Cennete girebilmek için mücadele ettikleri Müslümanlar da, aynı sebepten dolayı, yani Cennete girebilmek için, Kudüs’ü savunmuşlardır. Bu olaydan yaklaşık 900 yıl sonra, İsrail oğullarının bir kısmı Kudüs’e sahip olarak, Cennete girmeyi garanti altına aldıklarını düşünmüşlerdir.

Görüldüğü gibi, asılları, Yüce Yaradan’ın gönderdiği aynı din olan Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık, tefekkür edilmeyerek dogmalarla yürütüldüğü için, birbirleriyle, aynı Tanrı’nın Cennetine girebilmek adına savaştırılmışlardır. Hattâ Yahudiler kendi aralarında, Hıristiyanlar kendi aralarında ve Müslümanlar kendi aralarında, aynı Cennete girebilmek için kıyasıya mücadele etmişlerdir.

Bu sebeplerle, tezekkür ve tefekkür, insanlığın güzel geleceği için çok önemlidir. Yüce Yaradan’ın gösterdiği yolda tefekkür etmeliyiz yani, düşünerek, araştırıp sorgulayarak öğrenmeliyiz. Aksi takdirde, iyi niyetli olmamıza rağmen, oynanan tiyatronun şuursuz figüranları bile olamayıp, ne olup bittiğini anlayamadığı halde, bedel ödeyen seyircileri olmaktan kurtulamayız.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖNDERLERİN YANLIŞLARINI ALKIŞLAYANLAR

ÖNDERLERİN YANLIŞLARINI ALKIŞLAYANLAR

 

(Not: Bu yazı Mart 2014’te bu sitede yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz.)

Önderlerinin yanlışlarını alkışlayanlar; ya helâk olurlar, ya yalnızlaşırlar ya da kişilik değiştirirler

Önderler denilince; Devlet yöneticileri, siyasetin ileri gelenleri, terör guruplarının yöneticileri, vakıf-dernek yöneticileri, haksız kazanç peşinde koşan şirket yöneticileri, şeyhler, aşiret ağaları gibi alanlar bu kapsam içerisindedir.

Zalimleri, menfaatinden başka şey düşünmeyenleri, insanları kandıranları, ikiyüzlü davrananları helâk etmek tamamen Allah’ın tekelindedir. Çünkü hüküm ve hikmet sahibi yalnız Allah’tır.

Allah bu helâk etme işlemini, doğrudan ve melekleri aracılığıyla yaptığı gibi, bazı insanlar aracılığıyla da yaptığı tarihteki örneklerden anlaşılmaktadır. Bir insanın kendini düzeltmediği gibi, Allah’a şirk koşması halinde, onun mutlaka helâk edeceğini, Yüce Yaradan, ayetlerinde açıklıyor.

Hud Suresi 96,97.ayet: “ Andolsun, biz Mûsâ’yı âyetlerimizle ve apaçık bir mucize ile Firavun’a ve onun ileri gelen adamlarına peygamber gönderdik de ileri gelenler, Firavun’un emrine uydular. Hâlbuki Firavun’un emri doğru değildi.”

  1. Firavun, kıyamet gününde kavminin önüne geçecek ve onları suya götürür gibi ateşe götürecektir. Ne kötü varış yeridir orası!”
  2. Onlar, hem bu dünyada, hem de kıyamet gününde lânete uğratıldılar. Ne kötü destektir onlara verilen destek!”

Ayetlerde cezanın sadece Firavuna verilmeyeceği, hem Firavun’ un ileri gelen adamlarına, hem de onun peşinde koşan halka verileceği açıkça belirtiliyor. Yani önderlerinin yanlışlarını alkışlayan, onların peşinde giden herkes için Hud Suresinin 99uncu ayet hükmü uygulanacaktır.

Şimdi insanlar, aynı, peygamberlere inanmayanların söyledikleri gibi, ”bizi nasıl helâk edecek, haydi o gün gelse ya” ya da “biz Allah’a inanıyoruz, biz yanlış yapıyorsak Allah bizi affeder” benzeri konuşuyorlar. Biz, böylelerinin bu dünyada helâk olup olmayacaklarını bilemeyiz. Allah bilir.

Bizim dünya gözüyle bakarak söyleyebileceğimiz şey; onların, ya yalnızlaşacakları ya da kişilik değiştirecekleridir.

Zaman içerisinde Allah, önderlerle ilgili gerçekleri, halka çeşitli vesilelerle gösterdikçe, önderlerinin yanlışlıklarını savunan insanların bir kısmı, kimsenin yüzüne bakamaz hale geleceklerdir. Yalnızlaşacaklardır. Aslında bu durum, bu dünya hayatında bir azaptır.

Bazıları ise, durumlarını kurtarmak için hemen kişilik değiştirecekler ve peşinde gittikleri önderlerini kötüleme yarışına gireceklerdir. Düşecekleri bu kişilik değişikliği, aslında bu dünya hayatında bir azaptır.

Bu açıdan bakılınca doğrudan helâk edilmek, sanki daha hafif bir azap gibi kalıyor. Diğer taraftan, bu dünyada azap çekerek de olsa çok yaşatılmak, insanları cehennem azabından kurtarmıyor. Allah bu durumu Bakara Suresi 96. Ayette açıkça belirtiyor: “…….Hâlbuki çok yaşatılmış olmak kendilerini azaptan uzaklaştıracak da değildir.”

Hatalarını anlayarak yanlıştan dönenler, önderlerinin değil, Allah’ın ipine sarılanlar bilmeliler ki, Allah merhametlilerin en hayırlısıdır. Çok çeşitli ayetlerde, Allah’ın bağışlayıcılığı vurgulanır. Ama yanlıştan döndükten sonra iyi işler yapmak şartı aranmaktadır.

Ankebut Suresi 7. Ayet: “Bununla beraber iman edip de salih amel (iyi işler) yapanların, muhakkak taraflarından kötülüklerini örteriz ve elbette kendilerine yaptıkları amelin daha güzelini veririz.”

Biz güzel örnek oluşturarak, insanlara iyi işler yapmalarını öğütlemek durumundayız. Öğütlerimize uymayanları da, Allah dilerse ve Allah’ın yardımı ile hükümleri doğrultusunda cezalandırmaya çalışmalıyız. Yoksa herkes kendinden sorumludur. Her kişi, kendi kararlarının sonuçlarını görür. Sonuca sevinir ya da kahrolur.

Allah insanlara zulmetmez, insanlar birbirlerine ve kendilerine zulmederler.   

KUR'AN ÜZERİNE, Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MUTLULUK ÖLÇÜLEBİLİR Mİ?

MUTLULUK ÖLÇÜLEBİLİR Mİ?

 

İngiliz filozof Jeremy Bentham (1748-1832), “Mutluluğun Hesabı” başlığıyla düşüncelerini kaleme aldı. Filozof, ateist yani Tanrıtanımaz bir fikre sahipti. İnsanları, çıkarlarını azamileştirmeye çalışan canlılar olarak görüyordu. Fikri böyle olunca, zikri de öyle oldu. Teorisini, faydacılık temeline oturttu. Belki ateist anlayışta olduğu için, dinden arındırılmış hukukun, insanlara eşitlik sağlayacağına, dolayısıyla insanları huzura kavuşturacağına inanıyordu. Belki de, bu fikre inandığından dolayı, ateist olmuştu. Her ne sebeple olursa olsun sahip olduğu bu inancı nedeniyle hedefi, elbette, bu dünya mutluluğuydu. Dolayısıyla mutluluğu, somut bir anlayış olarak algıladı. Bu sebeple, somut olan her şey gibi, mutluluğun da ölçülebileceğini savundu. Bir şey ölçülebildiğine göre, ölçülebilen o şeyi, yani mutluluğu, aklımızı kullanarak geliştirebiliriz diye düşündü.

Günümüzde bazı uzmanlar, insanların mutlu olmaları için, çikolata yemelerini tavsiye ediyorlar. Bu uzmanlara göre mutluluk, bir hormon salgılama meselesinden ibarettir. Dolayısıyla, uzmanlara göre, çikolata yeyince veya çikolata ile kaplanmış bir şeyler yeyince, mutlu olmamızı sağlayacak hormon salgılanacağından, kendimizi mutlu hissedecektik.

Bilindiği gibi, çocuklar masumdurlar. Ancak bu masumiyetle birlikte ısrarcıdırlar. Bilhassa, kendi faydalarına olduğunu düşündükleri hususlardaki isteklerinde ısrarcıdırlar. Bu ısrarlarını sonunda istediklerini elde edemezlerse, üzülürler ve ağlamaya başlarlar. Eğer istediklerini elde ederlerse veya başka bir nedenle ağlarken, hemen anında değişiverirler ve gülmeye başlarlar.

Peki, bu durumda, birbirine zıt duyguları oluşturan hormonlar, anında nasıl oluşmakta ve diğerini kovabilmektedir. Acaba, emri beynimiz mi veriyor? Yoksa çikolata örneğinde olduğu gibi, çikolata yeyince, hormon kendiliğinden salgılanıyor ve bu hormon beynimizi etkileyerek, bizim mutlu olmamızı mı sağlıyor.

Bir insanın arzu ettiği bir arabayı aldığında hissettiği mutluluğu düşünelim. Aynı insanın, maddeten veya manen bir garibana yardımcı olduğunu varsayalım. Yaşlı veya fakir bir insana yardım etmesi, karşısındakini mutlu eder. Yardım ettiği şahsın mutlu olduğunu görmek, yardım edeni mutlu eder, ona huzur verir. Bu durumda, araba alınca yaşadığı mutluluk ile yaşlı bir insana yardım edince yaşadığı mutluluğu nasıl karşılaştırabileceğiz? Bu ikisini nasıl ölçeceğiz?

Her insan hediye aldığında sevinir. Mutluluk duyar. Mutluluğun ölçülebileceğini iddia edenlere göre, vücudumuzda bir mutluluk hormonu salgılanır. Eğer, hediyeyi veren şahıs, hediye verdiği kişiye “buna şu kadar para verdim, ona göre…” derse, hediyeyi alanın mutluluğu anında hüzne dönüşür. Bu durumda, mutluluk hormonunun salgılanması devam ederken, anında hüzün veren hormonun salgılanması nasıl olmaktadır? Bu salgılanmalar kendiliğinden mi olmaktadır yoksa beynimiz mi emir vermektedir?

Bir insan kendi el emeğiyle yaptığı bir şeyi hediye ederse, hediye alanın mutluluğu, para ile satın alınmış hediyeden duyduğu mutluluktan çok fazla olur. Bu durumda, maddi değeri belki de daha düşük olan bu hediye sebebiyle salgılanan hormon miktarı nasıl artmaktadır? Yoksa beynimiz mi bizim daha mutlu olmamızı emretmektedir? Veya kalbimiz mi olaya müdahale etmiştir?

Bir insan, yakın çevresindekilere yardımcı olursa, kendini mutlu hisseder. Ama sadece tanıdığı şahıslara değil de, genel anlamda insanlığa hizmet ettiğini düşünürse, çok daha mutlu olur. Aradaki bu fark nasıl oluşmaktadır? Aradaki bu farkı nasıl ölçebiliriz?

Bu gibi sorulara somut cevaplar veremiyorsak, mutluluk ve hüzün gibi duyguların, manevi yönü olan soyut hisler olduğunu kabul etmemiz gerekir. Nitekim insanın hayatı anlam kazandıkça, mutluluğunun da arttığını gözlemleriz. Bu gerçeği kavramak için, başkalarının hayatlarına bakmamıza gerek yoktur. Kendi yaşamımızı incelediğimizde bu gerçeği bizzat yaşayarak görürüz.

Sadece kendi hayatımızdaki dalgalanmaları irdelediğimizde bile, mutluluğun ölçülemeyeceğini, ölçülemediği gibi, parayla da satın alınamayacağını, dolayısıyla maddi bir yönünün olmadığını anlarız.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

OSMANLIDA BİR NASİHATNAME, 1822 YILI

OSMANLIDA BİR NASİHATNAME, 1822 YILI

 

Nasihatnamenin yazıldığı yıllar, Osmanlıların savaşlarda yenildikleri ve toprak kayıplarının hızla arttığı, devlet gücü olarak çöküşün başladığı dönemdir. Avrupa’dan gelen baskıların, içerideki menfaatperestleri harekete geçirip halkı kandırmaya çalıştıkları devirdir. Bu sebeple hem insanların fakirleştiği, hem de kaybedilen topraklardaki insanların yaşamlarında ve onların bir kısmının göçleri sırasında acıların yoğunlaştığı yıllardır. Nitekim bu nasihatnameden sadece dört yıl sonra, devlet ricali, halkın bir kısmını arkasına alarak, kendi ordusunu yok etmek durumunda kalmıştır. Tarih içerisinde böylesine sıkıntılı bir durumu, tam olmamakla birlikte, kısmi şekilde Japonya, Samuraylara karşı mücadelesinde yaşamıştır.

Gültekin Yıldız’ın çevirisinin bir kısmını vereceğimiz nasihatnameyi, öyle bir dönemde yazılmış olmasının önemine dikkat ederek irdelemek gerekir.

“Huda’ya emanet eylemek lâzımdır. Zira memalik-i Osmaniye cesim olup, büyük memlekettir. Yedi iklimde eli vardır. Her yerde dindar ve sadık birer vezire muhtaçtır. Bu cihan küfr ile yıkılmaz, zulm ile yıkılır. Adaleti sağlamak, zulme set çekmekle güzelleşir.

Al-i Osman efendilerimizin ecdadı Osman Gazi hazretleri, bu kadar vilayetleri ve kaleleri asker-i İslâm ile feth eyledi. Rüşvet ve akçe ve hediye ve pişkeş ve rica ve şefaat ve ‘fulan bu adama iyi’ dedi deyu kullanmadı.

Ve Rumili ve Anadolu’da olan zulmü kaldırmak (lâzımdır). Ve bu zulmün kaldırılması, himmet-i padişahiyle olur. Eğer bizlere kalırsa, vay hâle. Zira bizler her birimiz derebeyi kapu-kethudasıyız. Akçe tatludur, padişah sormadıktan sonra bizler dâhi bir taraftan akçe alırız.

Bu Devlet-i Al-i Osman gibi nazik devlet dâhi, dünyada misli olmayıp…

Dünya fani, ahiret bakidir. Bu cihan, Süleyman’a kalmadı ve kimseye kalmaz. Netice, padişah cümle ibadullahın hizmetkârıdır, zevke ve sefaya sülûk etmek caiz değildir. Daima umuru düşünüp, fukarayı gözetmeli. Sultan Süleyman Han hazretleri, fukarayı hıfz etmek için ömrü ahir oluncaya dek seferden kalmadı.”

Bu sitede, Osmanlı Türklerinin uygulamaları üzerine bazı makaleler yazdık. Bu yazılarımızdan birisi olan “Osmanlı Türk Devletini, Batı Kapitalizminden Ayıran Özellikleri” makalemizin ilk paragrafında şöyle demiştik:

“Osmanlı Türk Devletinin, kendiliğinden üstlendiği görev, doğusundaki ülkeleri batının saldırılarına karşı korumaktı. Bunu başarıyla yerine getirdiler. İkinci başarıları, dünyanın en karışık, netameli bölgesinde ve tarihinin en karışık döneminde Orta Doğu Bölgesinde ve Balkanlarda huzuru sağlamalarıdır. Böyle bir bölgede, batıdan Haçlı Seferleri ve doğudan Moğol akınlarıyla sarsılan bir yapıdan sonra, toparlanıp, devleti kurmakla kalmayıp, kökleştirmek ve geliştirmek çok ciddi özellikler ister.”

1822 yılındaki nasihatnameden de anlaşıldığı üzere, Türklerin devlet yönetimlerindeki anlayışta pek bir değişiklik olmamış.

Osmanlı Türk Devletinin yönetimi, yenilgilerin hızlandığı 18inci yüz yılın ikinci yarısından itibaren, iktisadi uygulamalarında, Avrupalılarınkine benzer çözüm yollarına gitmedi. Mal ve hizmet arzını artırmak için, yatırımları teşvik etmedi. Kaynaklarını, üreticileri korumaya ve tam istihdamı sağlamaya yönlendirmedi. Yani Batı Avrupa’da heyecanlı bir şekilde uygulanan kapitalist sistemi benimsemedi. Benimsememelerinin önemli bir sebebi, kapitalist sistemin, yukarıda bir kısmını verdiğimiz nasihatname ile uyuşmamasıdır.

Bu sebebin aksini iddia etmek, o dönemin yöneticilerinin, olayları süzme yeteneklerinin olmadığını söylemek anlamına gelir. Eğer yöneticilerin olayları süzme kabiliyetleri olmasaydı, Osmanlı devletinin, sömürgecilikten dolayı aşırı zenginlemiş Avrupalıların baskıları karşısında kısa sürede yıkılıp gitmesi gerekirdi. Ama devlet, topraklarından bir kısmını kaybetmesine rağmen, bir asırdan fazla yaşadı. Hem kendi ayakta durdu, hem de çevresini korumaya çalıştı.

Kapitalist sistemi, anlayışlarına uygun görmeyen Osmanlı yöneticileri, çözüm yollarını, kendi anlayışlarına uygun sistem içerisinde aradılar. İktisat tarihçisi Mehmet Genç’in ifadesine göre, Osmanlı, merkantilist bir politika uygulamayı uygun görmedi. Aksine ihracatı kısıtlayıcı, ithalatı teşvik edici tedbirler almayı sürdürdü. .Yani kapitalist ekonominin kurallarının tam tersine davranmaya devam etti. Ta ki, 1838 Balta Limanı Antlaşmasına kadar kapitalist anlayışa direndi. Hattâ, Mehmet Genç, Osmanlının, Balta Limanı Antlaşması sırasında pazarlık gücünü ithalatı değil, ihracatı sınırlandırmak için kullandığını söyler. Yani Osmanlı, en zora düştüğü ortamda bile, kapitalist anlayışa karşı direnmesini sürdürmeye çalışmaktadır.

Halkın mal darlığı çekmemesi ve fakirlerin kollanması amacıyla, gümrük vergilerinin oranları %3-5 arasında tutuluyordu. Aksine bazı mallarda, ihracattan vergi alınıyordu.

Fiyatlarda üst sınır olan “narh” sistemi uygulanıyordu. Ortalama kâr, işin özelliğine göre, %10-20 arasında değişiyordu. Fiyatlar ve ticari kararlar, hem kadılar aracılığıyla yayınlanır, hem de halka duyurulurdu. Kararların takibini kadılar yaparlardı. Fahiş kâr ettiği belirlenenler, cezalandırılırdı.

Toprakların verimli kullanılmasına azami dikkat gösterilirdi. Ancak, toprak ağalığına izin verilmezdi. Toprak ağalığına temayülü olanlardan tespit ettiklerini, uzak yerlere sürerlerdi.

Yukarıda bahsettiğimiz bakış açıları, kölelerle ilgili tutumlarda da kendini göstermiştir. Bursa’da 15inci yüz yılsonu ile 16ıncı yüz yılın başlarında dokuma sanayinde hızlı bir gelişme yaşandı. Bu sebeple, dokuma sanayinde köle çalıştırılarak, kalifiye işçi sorunu çözülmeye çalışıldı. Fakat bu kölelik, Roma’da veya ABD’de görülen kölelikten çok farklı idi. Hacı Sahillioğlu’nun araştırmalarına göre, köle ile iki çeşit anlaşma imzalanıyordu. Bunlardan birinin adı “tedbir” idi. Bu anlaşmaya göre, efendi ölürse, köle hürriyetine kavuşuyordu. Diğer anlaşmanın adı “mükatebe” idi. Bu anlaşma uyarınca, köleler, belli bir süre hizmet verdikten veya belli bir miktarda mal ürettikten sonra hürriyetlerine kavuşabiliyordu.

Ücret karşılığı işçi çalıştırmak yerine, köle satın alınıyordu. Köle ile çalıştıran işveren arasında mükatebe anlaşması yapılıyordu. Kölenin, anlaşmada belirtilen değerde işi yerine getirilmesi durumunda azat ediliyordu. Yerine, yeni bir köle satın alınıyordu. Fakat bir süre sonra kölelerin maliyetleri, giderek pahalıya gelmeye başladı. Bunun için, köle satın almaktan vazgeçilip, ücretli işçi çalıştırma yoluna gidilmiştir. İstanbul’da ve Bursa’da konaklarda köle çalıştıranlar olmuştur. Fakat konak sahipleri, köleleri, konağın fertlerinden birileri olarak görmüşler ve öyle muamele etmişlerdir. Osmanlı bölgesine köle getiren tacirlerin içerisinde Türkler, yok denecek kadar azdı. Köle ticaretini, çoğunlukla Osmanlı Devletinin uyruğunda olmayan yabancılar ile bazen Arap tacirler yapıyorlardı.

Osmanlı Türk Devletinin yönetiminin iktisat anlayışı, tek başına gelir gider hesabı değildir. Yönetimin ekonomi anlayışı, hayata bakışın bir yansımasıdır. Osmanlıya göre; dinin bekası, güçlü bir devletin varlığıyla; güçlü bir devletin varlığı ve bekası, güçlü bir orduyla; güçlü bir ordu, yeterli vergi gelirleriyle; yeterli vergi gelirleri, reayanın refah düzeyinin yüksek olmasıyla; reayanın refahının yüksekliği, adil ve güçlü bir devletin varlığıyla mümkün olur.

Belki de bu anlayıştan dolayı, Osmanlılara, Avrupalılar, kendi sömürgeci anlayışları açısından bakarak, Osmanlı İmparatorluğu yakıştırmasını yaparken, onlar kendilerine, Devlet-i Al-i Osman demişlerdir.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SAVAŞLARI ÇIKARANLARIN YAPILARI ÜZERİNE

SAVAŞLARI ÇIKARANLARIN YAPILARI ÜZERİNE

 

Günlük sohbetler sırasında, hemen hiç kimse savaş yanlısı değildir. Hattâ savaş çıkaranları, barbar insanlar olarak nitelerler. Bunların barbar olarak niteledikleri kişiler; cahil, Tanrı’ya inanmayan, görgüsüz, zorba ve avam olarak gördükleri insanlardır.

Oysaki tarihin kaydettiği harplere baktığımızda, bu bakış açısının yanlış olduğunu görürüz. Bilhassa, dünyanın gördüğü en büyük harpler olan Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarını incelediğimizde, bu anlayışın tam tersinin geçerli olduğunu anlıyoruz. Çünkü savaşları çıkaranlar, cahil veya köylü insanlar değildiler. Bunlar, şehirlerde ve medeni şekilde yaşadıkları düşünülen insanlardan oluşuyordu.

Bilinen tarihin en kapsamlı iki harbini çıkaranlar, Afrikalılar veya Asyalılar değildi. Bilindiği gibi, Avrupalı elitler, (Aristo’dan Karl Marks’a kadar) Afrikalıları ve Asyalıları insan olarak bile görmüyorlardı. Hâlbuki Afrikalı ve Asyalıların, savaş çıkarmaları için makul sebepleri vardı. Bu bölgelerde yaşayanlar, insan yerine konulmayarak ezilen insanlardı. Batı Avrupalıların nüfusu, ezdikleri Afrika ve Uzak Asya’nın toplamının beşte birinden daha az idi. Bilhassa Hindistan ölçeğinde ise, İngilizlerin, Hintlilere göre nüfusların oranı çok komik rakamlardı. (1857’de çıkan büyük Hint isyanı sırasında, 4.000 Hintliye karşılık sadece bir Birleşik Krallık mensubu vardı.) Dolayısıyla, ezilen ve sömürülen bu halkların, konumlarına isyan etmeleri makul karşılanırdı. Ama savaşı onlar çıkarmadı.

Savaşları, barbar denilen ve ezilenler çıkarmadığına göre, kimler başlattı? Her iki harbi çıkaranlar da, Batı Avrupa’nın yöneticileriydi. Bu idarecilerin bazı ortak özellikleri vardı. Çok büyük çoğunluğu Kiliseye gidiyordu. Tanrı’nın varlığına inanıyor ve Yüce Yaradan’a dua ediyorlardı. Çoğu, kendisini dindar olarak niteliyordu. Güzel giyiniyorlardı. Sık banyo yapıyorlardı. Pişmiş et yiyorlardı. (Avrupalıların, Atilla komutasındaki Türklere barbar demelerinin sebebi, Hun Türklerinin kurutulmuş et olan pastırma yemeleri idi.) Savaş çıkaranların hepsi, dış görünüşleri itibarıyla, en medeni görünümlü insanlardı.

Batı Avrupalı yöneticilerde görülen bu “medeni!” anlayış, daha sonra onları örnek alan bütün dünyaya yayıldı. Artık, bütün dünyada benzer anlayıştaki insanlar yönetimlere geldi. Günlük sohbetlerinde bırakın savaş çıkarmayı, kavga etmeyi bile çok yanlış bulan bu yöneticiler ve zenginler, tam ters davranıp savaş çıkarabiliyor ve maalesef, milyonlarca insanın ölümünden hiçbir üzüntü ve sorumluluk duymuyorlar.

Medeni görünüşlü bu insanların bazıları, geçmişte, yaptıkları hatalarından dolayı kendileri de zarara uğradılar. Fakat günümüzün medeni! yöneticileri, geçmişte bazı idarecilerin başlarına gelen sıkıntılardan ders almışlar ki, artık savaşların kendilerini vurmaması için başka yöntemler deniyorlar. Başka ülkelerin içlerini karıştırıyorlar. Terör guruplarını maddeten destekliyorlar. Dünyanın hangi bölgesinde bir kargaşa varsa, arkasında medeni görünüşlü insanlar var. Görünüşte, kargaşa çıkaranların önemli bir bölümü, cahil ve fakir insanlar belki, ama onları kışkırtanlar ve destekleyenler medeni görünüşlüler.

Demek ki, günümüzdeki kargaşa çığırtkanlarının ortak özelliklerinden birisi, edindikleri tecrübelerin ışığında, daha sinsice planlar yapmayı öğrenmiş olmalarıdır. Çıkan çok küçük çaplı savaş veya kargaşadan kendileri zarar görmedikleri gibi, şahsi kazançlarını daha da artırmayı öğrendiler. Tecrübeleri ve birbirleriyle dayanışmaları sayesinde, kargaşadan ve acılardan beslenmeyi başarıyorlar.

Bu yöneticilerin diğer bir ortak kabiliyeti, bulundukları makama yükselirken uyguladıkları yöntemlerdir. Daha yüksek mevkilere çıkabilmek için, insanlar arasındaki düşmanlıkları körüklemeye alıştıklarından, makamlarında kalabilmek adına, aynı oyunu oynamaları zor olmuyor.

Bu tavırları sergileyen günümüz yöneticilerinin bir başka ortak özellikleri de, halkın nabzını iyi tutabilmeleridir. Halk, hayatın normal akışındaki sohbetlerinde, savaşa karşı görünür. Ama kargaşa ortamlarında, olaylara bakışları farklılaşır. Böyle keşmekeş ortamlarında, halkın büyük çoğunluğu, siyasetçilerin içerisindeki efendi davranışta olanları değil, saldırgan bir tavır sergileyerek daha çok bağıranı haklı görür. Yaşadığı sıkıntılara çözüm bulamayan ve ezildiğini düşünen kişilerin çoğunluğu, muhtemelen, zorbalık veya savaş çığırtkanlıklarıyla tatmin olmaktadır. Kitle psikolojisi, bu anlayışı yaygınlaştırmaktadır. Bu tip insanlar bu tavırlarıyla, sanki kendisinin veya bağlı olduğu gurubun, rakiplerinden intikam aldığını zannetmekte ve bu sebeple, haz duyabilmektedir. Bilindiği gibi, savaş filmleri veya kin, nefret ve intikam konularını işleyen filmler, diğerlerinden daha çok ilgi görmektedir.

Kargaşa ortamlarıyla ilgili olarak, halkın düşüncelerini, Atilla Han şöyle ifade etmektedir:  “Zor günlerde ulus, her zaman en acımasız komutanın önderlik etmesini ister.” Dolayısıyla makamlarını korumak isteyen siyasi liderler de, kitlelerin bu yapısını çok iyi bildiklerinden, saldırgan tavır sergilemeyi adet haline getirmişler. Politikacıların çoğunluğu, kendisini destekleyen kitleyi kışkırtarak ayakta kalmaya çalışmaktadır.

Savaş çıkaranların büyük çoğunluğunun, bir başka ortak tarafları, karınlarının tok, ama gözlerinin aç olmasıdır. İşin ilginç yanı, savaştırdıklarının ve savaşlarda ölenlerin çoğunluğunun ortak vasıfları, yöneticilerinkinin tam tersidir. Onlar, karınlarını zor doyuran, ama gözleri daha tok insanlardır.

Görüldüğü üzere, savaşları çıkaranların genel olarak ortak özellikleri, içleri ile dışlarının bir olmamasıdır. Yani, dürüst olarak tanımlanamamalarıdır. Onların gerçek tavırlarını bilenlerin, bu insanlar için, “namuslu insan” demeleri pek mümkün değildir. Kargaşadan beslenenlerin, çoğunlukla, tek bildikleri yol, şantajdır. İnsanları korkutma yöntemlerini, çok iyi bilirler. Makamlarını ve zenginliklerini korumak için, dünyayı kargaşaya sürüklemekten başka yolları olmadığını zannederler. Kalpleriyle göremeyen ve düşünecek zihinleri körelmiş olan bu insanların etkilerini azaltabilmek için, dünya genelinde ortak olan bir söze kulak verelim:

“Namuslular da, namussuzlar kadar cesur olmalıdırlar.”

Fakat ilginç olan, namussuzların çoğunluğu cesur değildirler. Tıpkı Kur’an’da ifade edildiği gibidirler. Haşr Suresi 59/14: “Onlar, müstahkem kaleler içinde veya duvarlar arkasında olmadan sizinle toplu hâlde savaşmazlar. Kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları toplu sanırsın. Hâlbuki kalpleri darmadağınıktır. Bu, onların akılları ermez bir topluluk olmalarındandır.”

Allah’ım, insanların içerisinden, Senin gönderdiğin delilleri anlayıp, gösterdiğin doğru yola girerek, güzel ameller işleyenlerin sayılarının artması için, onlara anlayış ihsan eyle.

Allah’ım, onlara, Senin aciz kulların olduklarını anlayabilmeleri için, zihin açıklığı ver.

Senin, her şeye gücün yeter.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SALGINI MERHAMET VE YARDIMLAŞMA OLMADAN YENEMEYİZ

SALGINI MERHAMET VE YARDIMLAŞMA OLMADAN YENEMEYİZ

 

Salgın hastalığın sebeplerini kavrayabilirsek, insanlığı salgından kurtarabilecek çözüm üretmeye başlayabiliriz demektir. Salgının nedenleri üzerine, tıbbi açıdan çok sayıda makale yayınlandı. Dolayısıyla biz burada, konunun tıbbı ilgilendiren kısmına ve ayrıntılarına girmeden, diğer sebepler hakkındaki fikrimizi paylaşacağız.

Salgına yol açan sebeplerin temelinde, “kalkınma dinine” iman düşüncemiz yatmaktadır.

İnsanlığın çoğunluğu olarak bütün amacımız, kalkınmamızı hızlandırmak oldu. Kalkınmayı hızlandırabilmemiz için, yeryüzünün bütün imkânlarından faydalanmaya çalışıyoruz. Dünyamızın milyonlarca yıldır oluşmuş varlıklarını, birkaç asırda tüketmeye çalışıyoruz. Bununla da yetinmiyoruz. Daha çok kazanabilmek için, tarım ürünlerimiz, hayvanlarımız, insan olarak kendi sağlığımız dâhil, her şeyi tahrip ediyoruz. En son tahrip ettiğimiz bilgi, salgın döneminde ne kadar insanın vefat ettiği bilgisidir. Resmi verilere inanan sayısı çok azdır. Çoğu insan kendisine göre bir rakam söylemektedir.

Tahrip ettiğimiz bu varlıkların ilki ormanlardır. Ormanlarımızın durumunun, en azından, yüz yıl öncesine göre ne hale geldiğini tespit ettikçe, son dönemde yapılan tahribatın miktarı ortaya çıkıyor. Ormanların tahrip olmasının sonuçları hakkında çoğumuz, uzun uzadıya konuşabiliriz. Çünkü rakamlar çok açık. Fakat tarımdaki denetimsiz genişlemenin sonuçları hakkında, net bir bilgiye sahip değiliz. Bilgimiz yetersiz olunca, geçerli bir fikre de sahip olmamız zor. Bilgimiz yetersiz olunca, çözüm üretebilmemiz de zorlaşıyor. Dolayısıyla, merhamet duygumuz oluşmuyor ve tahribat artarak devam ediyor.

Madencilik çalışmalarındaki aşırı kâr hırsının sonuçlarını görebiliyoruz. Ama vahşi tabiat olarak tarif edebileceğimiz doğadaki canlı türler üzerinde yaptığımız müdahalelerin sonuçlarını hesaplayamamaktayız. Dolayısıyla tahribatı sadece kâr açısından değerlendiriyoruz. Diğer canlılara merhamet etmiyoruz ve bu merhametsizliğimizin insanlığın geleceğine etkisini göremiyoruz.

Sera gazlarının salınımı hakkında çok ciddi araştırmalar yapabiliyoruz. Fakat tarımda kullandığımız ilaçların ve hormonların, insan sağlığı üzerindeki tesirleri hakkında net bir araştırma yapamıyoruz. Dolayısıyla kâr hırsı içerisinde devam ediyoruz ve merhamet duygumuzu giderek köreltiyoruz.

İnsanların bağışıklık sistemini güçlendirmek için, neleri yemesi veya hangi destek vitaminleri alması gerektiği hususunda fikir verenlerimiz çok fazla. Ama giderek betonlaşan şehirlerin, insanları doğal ortamdan uzaklaştırmasının sonuçları hakkında fikir üretemiyoruz. Dolayısıyla, bir taraftan tarım alanlarını bozup betonlaştırmaya diğer yandan insanları betonların içerisine hapsetmeye devam ediyoruz. Yani ne tarım alanlarına ne de insanlara merhamet etmiyoruz.

İnsanlığın gerçek sorunları üzerine fikir üretmekte çok zorlandığımız halde, ekonomi yönetiminde, kimseye düşüncesini sormadan, kararlar alıyoruz. Salgın döneminde uygulanan yasaklar ve iş yerlerinin kapatılması sonucunda, ekonomide ciddi ölçüde düşüş yaşanmıştı. Salgın biraz gevşeyince, hemen kalkınma dini devreye girdi ve ekonomideki düşüşü durdurmayı hedefledi. Ekonomiyi yeniden canlandırmak için, insanlara, faiziyle birlikte geri ödemeleri gereken borçlar verdik.

Çünkü ekonomiyi yönettiklerini zanneden dehaların iman ettiği bir fikir var. Onlara göre, kalkınma dininin motoru, borçtur. İnsanlar borçlandırılmadıkları zaman, ekonominin motorunun duracağını düşünürler.

İlginç olan, bu borçların hangi harcamalar için verildiğidir. Faiziyle verilen krediler, yine şehirlerdeki betonarme inşaatları alarak, insanların doğadan daha çok uzaklaşmalarına vesile oldu. Faiziyle verilen borçların bir kısmı da, otomobil alımında kullanılmak üzere planlandı. Böylece içinde yaşadıkları şehrin havasını daha çok kirletmelerine ve yeni masraf kapısı açılarak, daha çok borçlanma ihtiyacını hissetmesine sebep olundu.  Diğer yandan tatil yapılabilmesi için verilen faizli borçlar da yekûn tutuyordu. Böylece insanlar kalabalık mekânlarda bir arada olmaları ve tatil rehavetiyle tedbir almalarının zorlaştığı ortamlar oluşturuldu. Yani verilen borçların neredeyse hiçbir kısmı, tabiatın kendisini toparlaması için harcanmadı.

Hâlbuki salgın döneminde, daha farklı davranmamız gerektirecek çok olaylar yaşamış ve bazı yeni düşüncelere ulaşmıştık. İnsanlar arasındaki yardımlaşma duygusunun önemine ve kanaatkârlığın gerekliliğine inanmıştık. Bu yeni fikirlerimizi uygulamak ve geliştirmek için, devletler öncü olmalıydı. Doğaya merhamet ederek, onu korumayı hedeflemeliydik. İnsanlara merhamet ederek, onları sağlıklı yaşatmaya çalışmayı gaye edinmeliydik İnsanlara borç verirken bir kısmını karşılıksız, bir kısmını da faizsiz vermeliydik. Ama parayı verirken, harcama yerlerini yeniden düzenlemeliydik.

Eğer salgından kurtulmak için, bütün umudumuzu, aşının bulunmasına bağlarsak, sonraki salgınlara davetiye çıkarmış oluruz.

Salgın nedeniyle artan sağlık harcamalarımızı düşürmek istiyorsak, bunu yaşlı insanları ölüme terk ederek başaramayız. İnsan hakları ilkelerine uygunluk açısından ilk sıralarda görülen bazı ülkelerin, yaşlılara kötü davranmaları, o ülkelerin insan hakları savunuculuğunun, gösteriş için yapıldığı izlenimi oluşturdu.

Eğer biz insanlara, çocuklara ve yaşlılara merhamet etmezsek, Yüce Yaradan’dan merhamet bekleyemeyiz.

Salgının en çok zarar verdiği ülkeler arasında ilimde, teknolojide, tıpta, ilaç sanayinde en ileri olanlar var. Fakat bu salgında, hepsi de çaresiz kaldı. Demek ki, bilim ve teknik her şeyi çözmüyormuş. Yalnızca bilim ve tekniğin yeterli olduğu, başka bir şeye ihtiyacımız olmadığı söylemi geçersizmiş. Dolayısıyla, bu salgın döneminde, insanlığın sorunlarını çözebilmek için, merhamet ve yardımlaşmaya da ihtiyacımızın olduğu, net bir şekilde ortaya çıktı. Salgın vesilesiyle, bilim ve tekniğin, insanlığın değil, maalesef, paranın emrinde girdiğini ve daha çok, para sahiplerine hizmet ettiğini, daha net kavradık.

Bilindiği gibi, geliştirilen teknoloji sayesinde uzayda yeni imkânlar aranılmaktadır. Bir taraftan da, gelecekte yaşanabilecek yerler de araştırılıyor. Fakat bu gayretler için çok ciddi paralar harcanırken, bu paraları yeryüzünü tahrip ederek elde etmekteyiz. Bu garip gayretimize rağmen, yeni yaşam alanları bulalım derken, elimizdeki yeryüzünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyayız. Çünkü son teknoloji ile yapılmış mikroskoplarla ancak görülebilen küçücük bir virüs karşısında, bilim ve teknoloji çaresiz kaldı. Bu çaresizlik, inşallah, insanlar için hayırlı bir uyarı olur. Bizlerin yeryüzüne sevgi ve merhametle yaklaşmanın gayreti içerisine girmemize vesile olur inşallah. Eğer gezegenimize sevgi ve merhametle yaklaşırsak, yaşam için yeni yerler aramaya gerek kalmadan, dünyada huzur içerisinde yaşayabiliriz.

Salgın döneminde yaşanan olaylar, her insanın içerisinde, hem evliyalık hem de eşkıyalık anlayışının bir arada olduğunu net şekilde gösterdi. Birçoğumuz evimizde otururken kendi kendimizi sorguladığımızda, içimizdeki eşkıyalık anlayışını daha çok öne çıkardığımızı fark ettik. Bu farkındalığımızı sonuçlandırarak, evliyalık tarafımızı öne çıkarmanın gayreti içerisinde olmalıyız. Bizler, bu değişikliği gerçekleştiremediğimiz sürece, salgın hastalıklar, ekonomik krizler, kıtlıklar hayatımızın bir parçası olmaya başlayabilir. Bütün bu musibetlerle baş edebilmek için, sadece bilim ve teknolojiden medet ummamız bizi hüsrana uğratabilir. Salgına sebep olan kalkınma dininin ve doğadaki tahribatın bir sebebi de, ulaştığımız teknolojinin seviyesidir. İçlerindeki eşkıyalığı öne çıkaran insanların kullandıkları yöntemlerin çoğu, bilim ve teknoloji sayesinde ulaştığımız bilgilerdir. Bu durumu değiştirebilmek için, muhtemelen tek şansımız var. O da, insanlarda var olan evliyalık, yani merhamet ve yardımlaşma duygusunu daha etkin hale getirmek için ortaklaşa hareket etmektir. İnsanlık olarak dikkatimizi ve fikri istişarelerimizi bu alana yöneltmemiz gerekmektedir. Bütün insanlık olarak aynı şeyi yapmamız çok zor olacağı için, burada da ilk sorumlular, toplumun önderleri konumundaki zenginler ve yöneticilerdir.

Salgın konusuyla dolaylı bağlantılı olan bir husus daha var. Bilhassa fakir insanlar, yeterince bakamayacaklarını, iyi yetiştiremeyeceklerini bildikleri halde, çok çocuk sahibi olmaya çalışıyorlar. Bu durum, hayatın zor şartları içerisine attıkları çocuklarına merhamet etmediklerinin bir göstergesidir. Tıpkı, yüzme bilmeyen bir insanı derin denize itmek gibi, çocuklarına karşı merhametsiz davranmış olmaktadırlar.

Salgının bize öğrettiği bir başka husus da şudur. Gördük ki, salgın karşısında bütün insanlar eşitler. Tıpkı, Yüce Yaradan karşısında hesap verirken ki gibi eşitler. Salgının etki alanında, zengin-fakir, yönetici-yönetilen, asker-sivil gibi ayrımlar yok. Salgın, büyük devlet-küçük devlet diye de ayırmadı. İnsanların, (yalnızca dilleriyle ifade ettikleri) dini inançlarına da bakmadı. Sadece tanrıtanımaz olanlara da musallat olmadı. Yahudi’yim, Hıristiyan’ım, Müslüman’ım diyenleri de öldürdü.

Salgının ayırdığı tek şey, yaşımız idi. Salgında ölenlerin yaşlarının ortalaması, ülkelere göre değişmekle birlikte, 70 civarında idi. Bilim insanları, bu durumun sebepleri olarak, yaşlı insanların başka hastalıklarının olması dolayısıyla, bünyelerinin zayıf olmasını göstermektedirler. Bilimsel açıdan bakınca, bu sebep doğrudur.

Biz konuya, yazımızın başlığı açısından yaklaşmaya çalışacağız. Takdir edileceği gibi, 65 yaşını geçmiş insanların daha merhametli olmaları beklenir. İnsanlara davranışlarının, torunlarına gösterdikleri sevgiyle benzer olacağı düşünülür. Fakat maalesef, böyle olmamaktadır. Bilhassa, zenginler ve yöneticiler arasında, merhametli insan sayısı giderek azalmaktadır. Günümüz dünyasındaki zulümlerin asıl kaynağı, bu yaşlardaki insanlardır. Yaşlı insanların yaptıkları zulümler üzüm salkımı yöntemiyle yayılmaktadır. Zenginler veya üst yöneticilerden zulüm gördüğünü düşünen insanlar, aynı zulmü kendi astlarına, onlar da silsileyi takip ederek, kendi astlarına aktarmaktadırlar.

Yaşlıların yaptıkları zulümlerin etkisini artıran bir başka sebep daha vardır. Takdir edileceği gibi, zalim olan kişi genç birisi ise, onu yakalamak ve cezalandırmak daha kolay olur. İnsan yaşlandıkça, tecrübesini ve bilgisini hinlik temelindeki uygulamalarında kullanmaya meyletmektedir. Yani, fark ettirmeden zulüm yapabilmektedir. Ayrıca, yaşı ve maddi imkânı ilerledikçe, etki alanı daha da genişlemektedir. Dolayısıyla, aynı zalimliği yapan bir gence göre tesiri, çok fazla olmaktadır.

65 yaşını aşmış insanların bir başka özellikleri, fiilen çalışma imkânları azaldığı için, kazançlarını daha kısa yollardan elde etmeye çalışmalarıdır. Bu kısa yollardan birisi, yukarıda bahsettiğimiz zalimlikleridir. Ama 65 yaş üstü nüfusun önemli bir bölümünde, günlük yaşam mücadelesindeki halkın içerisinde daha yaygın olanı, para oyunlarıyla kazançlarını artırmalarıdır. Yaşlılıkları için biriktirdikleri paraları, borsa-faiz-döviz üçgeninde dolaşarak çoğaltmaya çalışmaktadırlar. Bu davranışları, çevresindeki insanlara yardımcı olmalarının önünde engel oluşturmaktadır. Kendilerinden yardım isteyen akraba veya dostlarına, aynı maddi getiriyi onlardan alamayacaklarını düşündükleri için, olumsuz cevap vermektedirler. Bu anlayış, insanlar arasındaki güvenin kaybolmasına ve kazanç hırsıyla zalimliklere bulaşılmasına sebep olabilmektedir.

Dolayısıyla, merhametli davranmadıkları için zalimliğin önünü açan 65 üstü yaş gurubu, oturdukları yerden para kazanma hırsları nedeniyle, yardımlaşma anlayışının da yok olmasına vesile olmaktadırlar.

Salgın hastalık, bu yazımızı yazdığımız günlerde biraz tavsamış durumdadır. Ancak, her an geri nüksedebilir. Çünkü salgın dönemindeki hapis hayatından kurtulanların büyük çoğunluğu, hemen eski hallerine döndüler. Ne bilim insanlarını dinlediler, ne de vicdanları dinlediler. Yine, nefislerinin istekleri peşinde koşmaya devam ettiler. Hattâ, yeniden kısıtlamalı günler gelirse, o günlere maddeten daha güçlü olarak girelim düşüncesiyle, zalimliklerini ve paragöz tavırlarını artırdılar. Tıpkı, denizin ortasında fırtınaya yakalanınca, Yüce Yaradan’a enine boyuna dua eden, ama karaya ayak basınca her şeyi unutan insanlar gibi oldular.

Hâlbuki tam tersini yapmamız gerekmektedir. Bilhassa 65 yaşının üstündeki insanların, daha merhametli ve yardımsever olmaları halinde gelecek daha farklı olabilecektir. Onlardaki bu güzel duygular, toplumun diğer kesimlerine sirayet edecek ve bilim insanlarının istedikleri maske-mesafe-temizlik uygulamasını kolaylaştıracaktır. Diğer taraftan, merhamet duygumuz sayesinde, fakirlere yapılacak maddi yardımlarla, fakirlerin de bağışıklık sistemlerinin güçlendirilmesi çabaları artacaktır.

Günümüzde bazı psikologlar, hastalarının hallerinden edindikleri tecrübeyle, iyilik yapmanın, iyilik yapan insanın bağışıklık sistemini güçlendirdiğini söylemektedirler. Halkın maddi ve manevi bağışıklık sistemi güçlendikçe, hem hastalığa yakalanan sayısı azalacaktır, hem de hastalığa yakalansa bile kurtulanların sayıları artacaktır. Merhametli ve yardımsever olmazsak, salgının ilacı bulunsa bile, insanlara faydası beklenenden çok az olur. İlaçlara belli kesimler çok daha kolay ulaşırken, çoğunluğun ulaşması çok uzun zaman alır.

Burada dikkat edilecek bir başka husus var. Salgından ölenlerin çoğunun 65 yaş üstü olmasına rağmen, onlara virüsü bulaştıranların büyük çoğunluğu, daha genç insanlar. Dünya küreselleştiği için de, kimin kime bulaştırdığı bilinememektedir. Yukarıda bahsettiğimiz merhamet ve yardımlaşma sayesinde, hem bedenen hem de ruhen güçlü olan insan sayısını artırarak, salgının etkisini azaltabiliriz.

Bilindiği gibi insanlar, salgın öncesi dönemde cenazelere kalabalık olarak katılabiliyorlardı. İnsanlar, cenaze törenleri sırasında ruhen farklı bir hale gelirler. Törene katılanlar olarak bizler, birbirimizle konuşurken, başlangıçta, genel olarak, “ölümlü dünya, her şey boş, esas olan arkamızdan hayırla anılacağımız işler yapmak” şeklinde ifadeler kullanırız. Ama tören bittikten sonra, bulunduğumuz ortamı bile terk etmeden, hemen değişiriz. Sohbetlerimiz dünyevi konulara, dedikodulara döner. Oradan ayrıldıktan sonra ise, çoğumuz, cenazeyi tamamen unuturuz ve nefsimizin peşine düşeriz. Sonra, bir gün ölüm sırası bize gelir. Bu defa, bizim cenaze törenimize katılanların çoğunluğu aynı şeyleri yaparlar.

Cenaze törenlerinde gösterdiğimiz bu anlayışın benzerini, salgın döneminde de sergiledik. Salgın sırasında uhrevi düşündük, salgın tavsayınca, dünyaya geri döndük. Bu yanlıştan vazgeçmezsek, aynı ölüm bizim de başımıza gelebilir. Eğer salgın nedeniyle vefat edersek, bizim cenazemize katılamazlar bile.

O halde insanlar olarak, titreyip kendimize dönme gayreti içerisinde olalım. Her şeyi tahrip etme yeteneğimizi sorgulayalım. Oynadığımız tiyatro sahnesinden, gerçek hayata dönelim. Yani “insan” olduğumuzu hatırlayarak, merhametli olmaya ve yardımlaşmaya çalışalım.  Aksi takdirde, salgından, büyük darbe almadan çıkmamız, hem kendimizin hem de insanlığın geleceğine umutla bakmamız çok zor olacaktır.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın