FİTNENİN ANLAMLARI ÜZERİNE

FİTNENİN ANLAMLARI ÜZERİNE

 

Fitnenin yaygın anlamlarından birisi, imtihan anlamıdır. Diğer manası ise, bozgunculuk ve bölücülük yapmak şeklindedir. Biz bu yazımızda, fitnenin hangi anlamlara geldiğini ve etki alanlarını Kur’an ayetlerindeki kullanımıyla irdelemeye çalışacağız. Arapça kökenli olan bu kelimenin, aynı şekilde geçtiği ayetleri ele alacağız. Tercümelerinde “fitne” kelimesi kullanılan, ama ayette “fitne” olarak geçmeyenleri dikkate almayacağız.

 Bakara Suresi 2/217: “Ey Muhammed! Sana haram aydan ve o ayda savaşmaktan soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak, büyük bir günahtır. Bununla beraber Allah yolundan alıkoymak, O’nu inkâr etmek, insanları, Mescidi Haram’dan menetmek ve halkını oradan çıkarmak, Allah yanında daha büyük bir günahtır ve fitne, öldürmekten daha büyük bir vebaldir. Onlar, güçleri yeterse, sizi dininizden döndürmek için sizinle savaşmaktan hiçbir zaman geri durmazlar. Sizden de her kim, dininden döner ve kâfir olarak can verirse artık onların bütün amelleri, dünyada ve ahirette boşa gitmiştir. İşte onlar, cehennemliklerdir. Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır.”

Bu ayette fitne, insanları Allah’ın yolundan alıkoyacak şekilde onlara baskı yapmak ve Yüce Yaradan’ı inkâr etmek olarak ifade edilmiştir. Buradaki fitne, Allah’ı açıktan inkâr edip, O’na inananları dinlerinden döndürmeye çalışanların yaptıkları bir eylemdir. Ayetin sonunda, fitneye yenilerek dinlerinden dönen ve inkâr etmiş (kâfir) olarak ölenlerin cehennemlik olacakları vurgulanmaktadır. Böyleleri, daha önce inandıkları dönemde salih ameller işleseler bile, onların bütün geçmiş emeklerinin boşa gideceği, gözler önüne serilmiştir.

Bakara Suresi 2/193: “Hem bir fitne kalmayıp, din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla çarpışın. Vazgeçerlerse, düşmanlık ancak zalimlere karşıdır.”

Bu ayette bahsedilen fitne kelimesiyle neyin kastedildiğini net olarak karar verebilmemiz için önceki ayetlere bakmakta fayda vardır.

Bakara Suresi 2/190: “Size savaş açanlarla Allah yolunda çarpışın. Fakat haksız saldırıda bulunmayın. Çünkü Allah, haksız saldırıda bulunanları sevmez.”

191: “Onları nerede yakalarsanız öldürün ve sizi çıkardıkları yerden onları çıkarın. O fitne, öldürmeden daha şiddetlidir. Yalnız Mescidi Haram yanında onlar sizinle savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın. Fakat sizi öldürmeye kalkışırlarsa, hemen onları öldürün. Kâfirlerin cezası böyledir.”

192: “Artık şirkten vazgeçerlerse, şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”

Bu ayetlerdeki fitne, Allah yolunda yürüyenlere karşı savaş açma anlamındadır. Öldürmekten beter olarak değerlendirilmiştir. Anarşi çıkarmakla bir tutulmuştur. Gerek Bakara 217, gerekse bakara 191inci ayetlerde, fitne, adam öldürmekten daha kötü olarak nitelenmiştir. Yani, insanları yüce Yaradan’ın gösterdiği yoldan alıkoymaya çalışarak ve inananlara karşı savaşarak anarşi çıkarıp bozgunculuk yapmak, adam öldürmekten daha beterdir.

Fitne ile ilgili diğer ayetlerden birisi de Ali İmran Suresinin 7inci ayetidir. “Sana bu kitabı indiren O’dur. Bunun ayetlerinden bir kısmı muhkemdir ki, bu ayetler, kitabın anası (aslı) demektir. Diğer bir kısmı da müteşabih ayetlerdir. Kalplerinde hastalık olanlar, sırf fitne çıkarmak için, bir de kendi keyiflerine göre yorum yapmak için onun müteşabih olanlarının peşine düşerler. Hâlbuki onun tevilini Allah’tan başka kimse bilmez. İlimde uzman olanlar, “Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır.” derler. Üstün akıllılardan başkası da derin düşünmez.

Ayet, fitne çıkaranların böyle yapmalarının sebebini de kısaca açıklıyor. Kalplerinde hastalık olanlar, hem sırf fitne çıkarmış olmak yani bozgunculuk yapmak için, hem de kendi keyiflerine göre yorum yapmak için böyle bir yönteme başvuruyorlar. Demek ki bozgunculuk yapmak isteyenler, asıl yani muhkem konulara değil, müteşabih konulara sarılıyorlar.

Müteşabih kelimesi Diyanet İşleri Başkanlığının tarifine göre; terim olarak; manası kolaylıkla anlaşılmayan, birçok manaya ihtimali olup bunlardan birini tayin edebilmek için harici bir delile ihtiyaç duyulan, ne anlama geldiği, ne anlatmak istediği ilk bakışta anlaşılmayan, manası çok açık ve net olmayan sözlere ve ayetlere denilir.

Enfal Suresi 8/25: “Ve öyle bir fitneden sakının ki, içinizden yalnızca zulüm yapanlara dokunmakla kalmaz. Ve bilin ki, Allah’ın cezası şiddetlidir.”

Ayette ifade edilen fitne, bela anlamındadır. Bu ayetin öncesi ve sonrasındaki ayetlere bakılınca, iman edenlere seslenildiği anlaşılmaktadır. Onların sakınacakları şeyin, Allah’ın ve resulünün davetinden geri durulması veya hıyanet edilmesi olarak vurgulanmıştır. Böyle bir hata yapılması durumunda eğer Yüce Yaradan inananların içerisindeki yanlış yapan insanları cezalandırırsa, cezanın yani belanın, yalnızca zulüm yapanlara dokunmakla kalmayacağı, hepsini kapsayacağı belirtilmektedir.

Tövbe Suresi 9/47: “Eğer içinizde sizinle beraber cihada çıkmış olsalardı, bozgunculuk etmekten başka şeye yaramayacaklardı ve aranıza fitne sokmak için uğraşacaklardı. İçinizde onların laflarına kanacaklar da vardı. Allah, o zalimleri iyi bilir.”

Ayetteki fitnenin manasını yine ayette veriliyor. Fitne, bozgunculuk yapmak olarak kullanılıyor. Bozgunculuk yapmayı planlayanların kimler olduğunu önceki ayetlerden anlıyoruz. Ayetlere göre böyleleri, inananlarla birlikte olduklarını söyleyip durmalarına rağmen, kalplerinde ikirciklik olduğu için, şüphe içinde bocalayanlardır.

Enam Suresi 6/23: Sonunda onların manevraları, “Rabbimiz olan Allah’a andolsun ki biz (O’na) ortak koşanlar değildik” demelerinden başka bir fitneleri olmadı.

Ayetteki fitnenin anlamı, göstermeye çalıştıkları mazeret şeklindedir.

Enfal Suresi 8/28: “Ve iyi biliniz ki, mallarınız ve evlatlarınız birer fitneden başka bir şey değildir. Allah katında ise büyük bir mükâfat vardır.”

Kamer Suresi 54/27: “Biz onlara, fitne olarak dişi deveyi göndereceğiz. Onun için sen onları gözet ve sabırlı ol.”

Yukarıdaki iki ayette de fitne kelimesi, Yüce Yaradan’ın yaptığı bir imtihan anlamındadır.

Kur’an’daki bu ayetler fitne kelimesinin etki alanının genişliğini göstermektedir. Ancak, Yüce Yaradan’ın oluşturduğu fitne, imtihan anlamındadır. Diğer manaları olan bozgunculuk, bölücülük, anarşi, mazeret üretme gibi sonuçları insanlar oluşturmaktadır.

Demek ki inançlı insanlar, fitneye yenilmemek için, olaylara yüzeysel bakmayarak, kendilerine aktarılan verileri muhkem konuların ışığında irdelemelidir. Bir taraftan, bazı insanların kendi keyiflerince yapacakları yorumlar sonucunda oluşturacakları bozgunculuğa karşı dikkatli olmalıdırlar. Bir yandan da, Yüce Yaradan’ın yaptığı imtihanı başarabilmek için, muhkem konulara bağlılıklarına inandıkları kardeşlerine güvenip yaslanarak çalışmalarını sürdürmelidirler.

Eğer bizler, Yüce Yaradan’ın gösterdiği yolda sebatla yürürsek, mükâfatını çok fazlasıyla vereceğini kutsal kitaplarında net bir şekilde ifade etmektedir.

Allah’ım, Senin rızanı kazanabilmek ve Senin istediğin gibi bir kul olabilmek için nefsimize karşı yaptığımız mücadelemizde, lütfunla bizlere yardımcı ol.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AKILCILIK VE AKILDIŞILIK ÜZERİNE

AKILCILIK VE AKILDIŞILIK ÜZERİNE

 

Akılcı davranış, menfaatimize en uygun olacak şekilde karar vermek olarak tanımlanmaktadır. Bu tarifi yapanlar, bir kişinin akıllı olup olmadığına, menfaatinin peşinde koşup koşmadığına bakarak ve çıkarını koruma becerisine göre karar vermektedirler.

Akıldışılık ise, bu durumun tersi olarak niteleniyor. Yani, menfaatimizi korumayan veya çıkarımıza uymayan karar vermek, akıldışılık olarak ifade ediliyor. Bu açıdan bakılınca, menfaatinin peşinde koşan şahsı akıllı bir insan olarak niteleyenlere göre, menfaatinin nerede olduğunu anlayamayan kişi de, akılsız olarak nitelenebilir.

Görüldüğü gibi, akılcı ve akıldışı davranış hakkındaki her iki tanım da, genel anlamda, maddi menfaat üzerine odaklanıyor. Maddi açıdan bakılınca, akılcı veya akıldışı davranmanın bazı sonuçları şöyle olabilir.

Akılcılık, başkalarının zararına da olsa, bizim kazanmamızı teşvik eder. Çünkü asıl olan, şahsi menfaatimizi artırmaktır. Biz kazanırken, başkalarının ezilmesinin veya zarar etmesinin bizim için bir önemi yoktur. Çünkü biz akılcı davranmaktayız.

Akıldışılık, her zaman menfaatimizi bilememek şeklinde tezahür etmez. Bazen, akılcı davrandığımızı düşündüğümüz halde, akıldışı davranışlardaki sonuçlarla karşılaşırız. Çoğu zaman, daha çok kazanma umuduyla hırsla hareket ederiz, ama sonuçta maddeten zarara uğrarız. Bazen, “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” diyerek akılcı davrandığımızı düşünür ve önce tavuğu veririz. Ama kaz gelmediği için tavuğu da kaybederiz. Yani akılcı davrandığımızı düşündüğümüz bir sırada zarara uğrayarak, akıldışı davranmış konumuna düşeriz. Bazen, hızlı karar vermek zorunda kalırız. Böyle bir durumda bazı etkenleri tam irdeleyemeyebiliriz. Dolayısıyla, ilk akılımıza gelen kazancı tercih ederiz ve belki menfaat sağlamış oluruz, ama daha büyük kazancı kaçırmış olabiliriz. Böyle durumlarda, kendi zararımıza kendimiz sebep olduğumuz için, kendi kendimizi suçlayarak, manen sıkıntıya düşeriz. Akılcı davrandığımız bir sırada akıldışı davranmış konumuna düşmek, bizi içten içe kemirir.

Akılcılık, mevcut düzene uyum sağlamaktır. Böylece, en az zararı ve azami faydayı sağlamayı ummaktır. Düzene uyum sağlamak, sadece ticaretle uğraşanlar için değil, herkes için geçerlidir. Aile içerisinde, okulda, işyerinde, arkadaşlarımız arasındaki ilişkilerimizde, sosyal faaliyetlerimizde düzene uyum sağlamak da, akılcı davranmak olarak tanımlanmaktadır.

Akıldışılık, bazen, mevcut düzenin dışında konuşlanmaktır. Bu durum, akıldışılığın uç noktası olarak değerlendirilebilir. Düzene uyum sağlarken şahsiyetinden taviz vermekle, sırf düzene itiraz edeceğim diye, mantıksız bir asilik sergilemek arasında bir fark yoktur. Bu durumda akılcılık ile akıldışılık, benzer sıkıntılara yol açar. İster, düzene uyum sağlamak adına şahsiyetinden taviz vermiş ol, isterse, mesnetsiz ve mantıksız bir asilik sergilemiş ol, her ikisi de aynı şekilde yanlıştır.

Akılcılık ve akıldışılığın, bazen uygulamada benzer yönleri vardır. Her ikisi de benzer olaylar karşısında defalarca aynı uygulamayı yapar. Örneğin, reklamını insanları ikna edebilecek şekilde iyi yapan bir firmanın ürününü satın almaya karar verirken, akılcı veya akıldışı davranışımızı ayırt etmemiz zordur. Sunumunu çok güzel yapan bir pazarlamacı, bazen bizleri şaşırtır. Verdiğimiz kararı akılcı olarak görmemizi sağlar. Fakat ilerleyen zamanda başka seçeneklerle karşılaştırdığımızda, akıldışı davrandığımız kararına varabiliriz.

Yukarıda aktarmaya çalıştığımız akılcı veya akıldışı davranışlarımızın tanımı, tamamen maddi menfaatimizle ilişkilendirilerek yapılmaktadır. Fakat insanın manevi yönü, yani ruhunun huzuru dikkate alındığında, akılcı ve akıldışı davranışlarla ilgili maddi tanımların geçerli olup olmadığını, aşağıdaki sorulara vereceğimiz cevaplarla ölçebiliriz.

Örneğin, kazancının bir kısmını, tamamen kendi rızasıyla ve karşısındakinden maddi bir karşılık beklemeden, fakir insanlarla paylaşan şahıs akıldışı mı davranmıştır?

Davet edildiği bir aile yemeğine, yiyeceği yemeğin bedelinden daha pahalı bir hediye ile giden kişinin davranışı akıldışı mıdır?

Maddeten sıkıntıda olan bir tanıdığına, faizsiz borç para veren insan, akılsızca mı davranmıştır?

Sattığı ürünün piyasada zor bulunduğunu bildiği halde, aşırı kâr etme imkânı varken, kullanmayıp normal kârla satan kişi akıldışı mı davranmıştır?

Mevcut düzene uyum sağlamayarak, yanlış bulduğu hususlar karşısında susmayan ve makul çözüm yolları gösteren kişi, akılsız olarak mı nitelenmelidir?

Gününün bir kısmında, insanlara yardım eden vakıflar gibi kuruluşlarda bilâ ücret çalışan insanlar, akıldışı olarak mı değerlendirilmelidir?

Yukarıda örneklediğimiz davranışları sergileyerek iç huzuruna ulaşmaya çalışan insan, maddi kayıplar yaşadığı için akıldışı davranan bir kişi midir?

İçinde fırtınalar kopan, ama maddi gücü sürekli artan bir insan akılcı mı davranmaktadır?

Maddi gücünü artırmak için çevresindekileri kırıp döktüğünden etrafında güveneceği kimse kalmayan bir zengin, akılcı mı davranmıştır?

Her okuyucumuz, bu soruları çoğaltarak kendisine sorabilir. Sorulara vereceği cevaplara göre kendisine bir yön çizebilir.

Ama bizce daha uygun olan, akılcı ve akıldışı davranışları dengeli bir şekilde sergilemeye çalışmaktır. Hem, hayatımızı anlamlandıracak akıldışı davranışlarda bulunmak, hem de, insanlara yardımcı olacak maddi gücü elde edecek konuma, akıldışı bakış açılarıyla, yani insanları ezmeden gelmeye çabalamaktır.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

CENNET KADINLARI TANIMI ÜZERİNE  

CENNET KADINLARI TANIMI ÜZERİNE

 

Yazımızın başlığındaki ifade, Kur’an’ın tercümesi olan meallerden alınmıştır. Tercümelere bakılınca, Cennet kadınlarının dünyadan ahirete intikal eden hanımlar olmadığı anlaşılmaktadır. Peki, kimdir bu Cennet kadınları? Bu sorunun cevabına ulaşabilmemiz için, Kur’an’daki benzer tercümelerin Arapçalarını ve aynı Arapça ifadelerin, başka ayetlerde nasıl tercüme edildiğini incelememiz yerinde bir uygulama olacaktır.

Cennet kadınları şeklinde tercüme edilen ifadenin geçtiği yer, Vakıa Suresi 55/35inci ayettir: “inna enşenehünne inşaen” Bu ayetin tercümesini müfessirlerin büyük çoğunluğu şöyle yapmışlar: “Biz, Cennet kadınlarını yeniden yaratmışızdır.” Cennet kadınları olarak tercüme edilen hünne kelimesi, Arapça “he” harfiyle yazılmış. Sözlüğe bakılınca bu kelimenin anlamı, dişi varlıkları tanımlayan “onlar” olarak belirtiliyor. Bu tanımın ne anlama geldiğini daha iyi anlamak için, Arapça gramere kısaca bakalım.

Arapçada kelimeler, cinsiyet bakımından, müzekker ve müennes olarak ikiye ayrılmaktadır. Müzekker, genel olarak erkek varlıkları gösteren kelimelerdir. Müennes ise genel olarak dişi varlıkları gösteren kelimelere denilir. Arapçada, ister insan olsun, ister nesne olsun, ister bir hayvan olsun ya da isterse bir fiil olsun, kelimeler ya müzekkerdir ya da müennestir. Ayrıca müennes kelimeler de, hakiki müennes ve mecazi müennes diye ikiye ayrılmaktadır. Arapçanın bu özellikleri hakkında çeşitli görüşler vardır. Bu görüşler arasında da, bazı farklılıklar mevcuttur. Dolayısıyla, bazı kelimeler için, kimi dilci müennestir, kimisi de müennes değildir demektedir. (Bilindiği gibi benzer yapı Almancada da vardır. Cisimler; erkek, dişi ve yansız olarak ayrılırlar. Örneğin, duvar, dişidir. Masa, erkektir. Pencere, yansızdır. Başlarına gelen ön edatları da bu niteliklerine göre değişir.)

Hünne kelimesinin, yine Arapça “he” ile yazıldığı bir başka ayet ise şöyledir. Ali İmran Suresi 3/7inci ayet: “…Hünne ümmülkitabi…”. Bu ayetin tercümesini, hemen bütün müfessirler “…Onlar (yani, bir önceki ayetten anlaşıldığına göre, muhkem ayetler), kitabın temelidir (anasıdır)” şeklinde tercüme etmişler. Aynı ayetin devamında ise şöyle bir ifade daha var: “…verrasihünne fiyl ilmi yekuulune amenna bihi…”. Müfessirlerin bu cümleyi tercümeleri de şu şekilde olmuş: “İlimde kökleşmiş (ilerlemiş) olanlar ise, ‘biz O’na inandık’ derler”. Ayetin bu kısmındaki “hünne” kelimesi Arapça “ha” ile yazılmış.

Yukarıda verdiğimiz Ali İmran Suresinin 7inci ayetindeki “hünne” kelimesinin nitelemesi, aynı ayetin bir önceki ifadesinin tarifiyle “muhkem ayetlerdir”. Ayet uzundur. Biz konumuzla ilgili olan başlangıçtaki cümleleri irdeleyeceğiz. Ayet şöyle başlamaktadır: “Sana bu kitabı indiren O’dur. Ondan bir kısım ayetler muhkemdir. Onlar kitabın temelidir (anasıdır)…” Bu bölümün Arapçası şöyledir: “Hüvelleziy enzele aleykelkitabe minhu ayatun muhkematün hünne ümmülkitabi…”

Ayetten anlaşıldığı gibi, Hünne ile tanımlanan zamir, muhkem ayetlerdir. Ayetteki ayat ve muhkemat kelimelerinin Arapça yazılışının sonu “te” ile bitmektedir. Bazı dilciler bu şekilde biten bazı kelimeleri, müennes kabul etmektedir. Demek ki, buradaki hünne kelimesinin nitelediği muhkem ayetler teriminin, müennes yani dişil kelimelerden olma ihtimali vardır. Böyle olmasa bile, ayette geçen haliyle, hünne kelimesinin, “kadın” manası yoktur.

Şimdi, aynı müfessirlerin, Vakıa Suresinin 35inci ayeti ve Ali İmran Suresinin 7inci ayetiyle ilgili tercümelerini bir daha dikkatlice inceleyelim. İki tercümenin farklı olduğunu göreceğimiz için, aynı kelimeleri aynı anlamlarında tercüme ederek tekrar ele alalım. Bu durumda iki ihtimal önümüze gelmektedir.

Birinci tercüme; eğer Vakıa 35i “Cennet kadınları” olarak tercümesini kabul edersek, Ali İmran’ın 7inci ayetini de, “Cennet kadınları, kitabın anasıdır (temelidir)” şeklinde anlamamız gerekiyor. Çünkü her iki ayette de “hünne “kelimesi, Arapça “he” ile yazılmış. “Cennet kadınları kitabın anasıdır (temelidir)” tercümesini kabul edecek bir kişi var mıdır acaba?

İkinci tercüme, eğer Ali İmran 7inci ayetteki tercümeyi, “onlar, kitabın anasıdır (temelidir)… İlimde ilerlemiş olanlar ise ‘biz O’na inandık’ dediler” şeklinde kabul edersek, Vakıa 35inci ayetin tercümesinin de “Biz, ilimde ilerlemiş olanları yeniden inşa etmişizdir.” şeklinde olması gerekmektedir.

Vakıa 35’te “onlar” denilirken neyin kastedildiğini anlamak için irdelemeye devam edelim. Vakıa Suresinin 35inci ayetinde bahsedilenlerin kimler olduğunu, aynı suredeki 27inci ayet net bir şekilde ifade etmektedir: “Ve ashabülyemiyni ma ashabülyemiyn”. Ayetin Türkçesi, “Sağın ashabı, nedir o sağın ashabı (bilir misin?)” Bu ayetteki yemiyn kelimesini, burada sağ el olarak anlamlandırmak uygundur. Ayet, bu soruyu sorduktan sonra, 28’den 35inci ayete kadar, bahsedilen bu ashabın, Cennetteki konumları tanımlanmaktadır. İşte, takip eden 7 ayette konumları anlatıldıktan sonra, 35inci ayette onların, yani “ashabın” yeniden inşa edildiğini vurgulanmaktadır.

Ashab, sahabenin çoğuludur. Eğer sahabenin tanımı, “Hz. Muhammed’i görmüş, onun sohbetlerini dinlemiş, onun davranışlarına şahit olmuş ve ona inanmış” kişiler ise, ayetin bahsettiği ashab, hem erkekleri hem de kadınları kapsar. Eğer sahabenin tanımı, “sahip çıkanlar, koruyanlar, tutanlar” ise, yine hem erkekleri hem de kadınları kapsar.

Vakıa Suresinin 35inci ayetini, tamamen asılsız bir şekilde, “Cennet kadınları, huriler” olarak tercüme edenler, ilimde ilerlemiş olanları da, sadece erkekler olarak ele almaya mahkûm oluyorlar. Bununla da yetinmeyerek, 36ıncı ayetindeki “fece’alnâhünne ebkâren” ifadesini,  “onları hep bakireler yapmışız” şeklinde tercüme etmek mecburiyetinde kalıyorlar. Dolayısıyla ilk başlangıçtaki hatalı tercümeleri, onları, hatalar zincirinin kısır döngüsü içerisine hapsediyor.

Hâlbuki yukarıda belirttiğimiz, ikinci, yani Kur’an anlatımına uyan mantıklı tercümeyi yaparak okuduğumuzda ve ebkaren kelimesinin “bakir, yani günahtan arınmış, tertemiz” manasını dikkate alınca, 36ıncı ayet: “onları (yani sağın ashabını) bakir, temiz, saf ve katıksız yapmışızdır” anlamı çıkmaktadır.  Dikkat edilirse, ayetin bu anlamı ile yukarıda tercüme ettiğimiz 35inci ayetin “Biz, ilimde ilerlemiş olanları (veya sağın ashabını) yeniden inşa etmişizdir” anlamı birbiriyle örtüşmektedir.

Bizim yaptığımız tercümelerde, Vakıa Suresinin 27-40 ayetleri arasında ifade bütünlüğü vardır. Bu bütünlük içerisinde tercümeler şöyledir;

27inci ayet: “Sağın ashabı, nedir o sağın ashabı (bilir misin)”

35inci ayet: “Biz, ilimde ilerlemiş olanları (sağın ashabını) yeniden inşa etmişizdir.”

36ıncı ayet: “onları (sağın ashabı) temiz, saf ve katıksız yapmışızdır”

Hâlbuki konuya kadın merkezli baktığı anlaşılanların tercümelerinde, aynı bölümde ifade ve anlam bütünlüğü yoktur.

Dünyada yaşarken, kadınlara karşı zaafları olduğu anlaşılan, ama aynı zamanda kendilerini inançlı olarak gören bazı insanlar, Cennette kadınsız kalmak istemiyor olmalılar ki, Vakıa Suresinin bir sonraki 37inci ayetindeki “uruben etraben” ifadesini de “kocalarına âşık, hep bir yaşta” olarak tercüme etmişlerdir. Bu müfessirler yaptıkları tercümeler dolayısıyla, dünyada sahip olamadıkları güzellikteki vasıflara sahip kadınlarla, Cennette birlikte olmayı hedeflemiş konumuna düştüklerinin farkında değiller. Muhtemelen, Cennetteki kadınların hem bakire, hem de kocalarına âşık olmasını hayal ediyorlar.

Hâlbuki etraben kelimesi, birbirine denk anlamıyla bu ayete daha uygundur. Bu sebeple “eşlerine düşkün ve birbirine denk” anlamı daha mantıklıdır. Etraben kelimesi Nebe Suresi 78/33üncü ayette de kullanılmış. Yazımızın ilerleyen bölümünde bu konuyu tekrar ele alacağız.

Hayallerinin merkezine kadınları yerleştirmiş konuma düşen müfessirler, Rahman Suresinin 55/56ıncı ayetinin başlangıcındaki “fiyhinne kaâsıratüttarfi…” ifadesini de, “o, cennette kendilerini kocalarına tahsis etmiş, muhabbetle bakan kadınlar” olarak tercüme etmişler. Aynı ayetin devamında da, bu dilberlere daha önce ne insanların ne de cinlerin dokunmadıkları, yani bakire oldukları şeklinde tercüme edilmiştir. Aynı surenin 58inci ayetindeki “keennehünnel yakuutü velmercan” ibaresini de “o kadınlar, sanki yakut ve mercandırlar” şeklinde çevirmişler.

Yukarıda verdiğimiz 56 ve 58inci ayetlerde, “huri” kelimesi geçmemektedir. Kur’an’da “huri” kelimesinin geçtiği ayetin biri olan, Duhan Suresi 44/54’te şu ifadeler vardır: “kezalik ve zevvecnahüm bihurin ıyn.” Ayetin tercümesini yapan bu müfessirler, düşüncelerini şöyle ifade etmişler: “böylece, Biz, onlara siyah iri gözlü hurileri (dilberleri) zevce yaptık.”

Diğer taraftan Duhan Suresinin 51inci ayetini tercüme eden aynı müfessirler şöyle çevirmişler: “Gerçekten muttakiler emin bir mevkidedirler”. Bu ayette kadın kelimesi geçmediği için olsa gerek bütün müfessirlerin tercümeleri birbirine benziyor. Takip eden 52 ve 53üncü ayetlerde, bu muttakilerin yani sakınanların, Cennetteki konumları anlatılmaktadır. Demek ki, 54üncü ayet ile hizmetlerine huri verileceği açıklananlar, muttakilerdir. Yani, kendilerini dünyada iken koruyan erkek ve kadınlardır.

Huri sözünün geçtiği bir başka ayet Tur Surasi 52/20’dir. “muttekı’iyne alâ surürin masfufeh ve zevvecnahüm bihurin ıyn”. Bu ayetten önce, aynı surenin 17inci ayetinde, Cennette nimet verileceklerin, takva sahipleri olduğunu belirtilir. Onların sadece erkekler olduğundan hiçbir şekilde bahsedilmez. Fakat bu gerçeğe rağmen, kadın merkezli düşündükleri izlenimi oluşturan müfessirler, bu ayeti şöyle tercüme etmişlerdir: “sıra sıra dizilmiş koltuklarına yaslanırlar ve Biz, onları iri gözlü hurilerle eş edeceğiz”

Hem Duhan Suresinde, hem de Tur Suresinde, hurilerden bahsedilen ayetlerden hemen önceki ayetlerde, Cennettekilerin, muttakiler ve takva sahipleri yani sakınanlar olduğundan bahsedildiğini gördük. Dolayısıyla, bu muttakilerin bir kısmı erkek, bir kısmı ise kadındır. Eğer Cennete girenlere, iri siyah gözlü dilberler olan huriler eş olarak verilecekse, Cennete kabul edilmiş kadınlara da, kadın dilber olan bu huriler eş olarak verilecektir anlamı çıkar ki, bu ortam Allah’ın yasasına terstir.

Huri kelimesinin geçtiği bir diğer ayet, Vakıa Suresi 22’dir: “ve hurün ıynün”. Bu ayeti de “iri gözlü huriler” olarak tercüme etmişler. İlginç olan, Duhan ve Tur surelerinde olduğu gibi, bu surede de, hurilerin verildiği insanların kimler olduklarını, 10uncu ayet şöyle tarif ediyor: “Ve sabıklar (inançta ve amelde duraksamadan) ileri geçenler”. Devam eden ayetlerde de, bu mümtaz insanların Cennetteki halleri tasvir edilmektedir.

Bu tasvir yapılırken, 17inci ayette; “Çevrelerinde ebedi yaşama erdirilmiş gençler dolaşır” denilmektedir. Sonraki ayetler ise, sabıklara yani inançta ileri geçenlere sunulan ikramları bahseder:

18: “Akıp giden şarap kaynağından doldurulmuş testiler, ibrikler ve kadehlerle”

19: “Ondan (şaraptan), ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir”

20: “Beğendikleri meyveler”

21: “Canlarının çektiği kuş eti”

22: “İri gözlü huriler”

Demek ki, inançta ileri geçen sabıklara, hem ebedi yaşama erdirilmiş gençler, hem de huriler hizmet edecektir. İnançta ileri geçenlerin de, hepsi erkek olamaz. Bir kısmı erkek bir kısmı da kadındır. Dolayısıyla, çevrelerindeki gençlerin ve hurilerin görevleri, ister erkek ister kadın olsun, bütün Cennet ehline hizmet etmektir. Yani onlara eş olmak değildir.

Bilindiği gibi, Kur’an’ın Cennet ile ilgili tasvirlerinden anlaşıldığına göre, Cennette şehvet, kıskançlık gibi nefsi duygular olmayacaktır. Ayrıca, belki de dünyada birbiriyle eş olan erkek ve kadının ikisi de sakınanlardan oldukları için, birlikte Cennete gitmiş olacaklardır. Bu sebeple, Cennetteki erkeklere, yine Cennetlik olan kendi eşleri dururken, başka kadınların eş olarak verilmesi düşüncesi de, Yüce Yaradan’ın yasasına uygun değildir.

Ayrıca, dünyada iken birden fazla kadınla evlenmiş olan bir erkeğin ve eşlerinden birden fazlasının, Cennete kabul edildiklerini düşünelim. Örneğin, Hz. Muhammed ve eşlerinden bazılarının Cennette oldukları bir durumda, Hz. Muhammed’e eşlerinden başka bir kadın mı eş olarak verilmiş olacaktır. Eğer, kadın merkezli tercümeler yapan müfessirlerin söyledikleri gibi, Cennette şehvet ve kıskançlık duygusu var olacaksa, insanlar, Cenneti de dünyadaki gibi zulmün olduğu bir yere çevirmezler mi?

Yukarıdaki irdelemelerimizin ışığında düşünürsek, huri kelimesiyle ve ebedi yaşama erdirilmiş gençler ifadesiyle tanımlanan mahlûkatın, farklı bir yaratılış olması ihtimali kuvvetlidir. Hurilerin ve ebedi yaşama erdirilmiş gençlerin, cennetteki muttakileri mükâfatlandırmak için, Yüce Yaradan’ın, Cennet ehlinin getir-götür hizmetlerini yapmakla görevlendirdiği başka yaratışları olabilir. Bahsedilen huriler ve ebedi yaşama erdirilmiş gençler, meleklerden olabileceği gibi, tek olan Tanrı’nın, sırf insanlara hizmet görevi için yarattığı mahlûklar olabilir.

Benzer bir kadın merkezli tercüme, Nebe Suresinin 78/33üncü ayeti için de yapılmış: “ve kevaıbe etraben” ifadesi “tomurcuk göğüslü aynı yaşta güzel kızlar” olarak çevrilmiş. Ayetteki kevaıbe sözü, “tomurcuk göğüslü” olarak, “etraben” ifadesi de “aynı yaşta” şeklinde tercüme edilmiş. Tomurcuk göğüslü olanların da, ancak kızlar olabileceği düşünüldüğünden, tercümeye “kızlar” sözü eklenmiş.

Bu tercüme hakkında fikir yürütmeden önce, aynı surenin önceki ayetlerine bakalım. Nebe Suresi 78/32inci ayet: “Bahçeler var, bağlar var”, 34üncü ayet: “Dopdolu kadehler” şeklinde çevrilmiş. Eğer bu tercümeler doğru ise ki, bunlarda kadınlardan bahsedilmediği için, hepsi aynı çevirileri yapmış, bu durumda aradaki 33üncü ayetin tercümesinin yanlış olduğu görülüyor. Bu ayetteki “kevaıbe” sözü, daneler anlamındadır. “etraben” kelimesi de “birbirine denk” anlamındadır.

Bu durumda 32, 33 ve 34üncü ayetler, birbiriyle bütünlük içerisinde, şöyle tercüme edilebilir: “Bahçeler var, bağlar var. Birbirine denk daneler (var). (ürünlerin makbul olanı birbirine denk olanlarıdır), (dolayısıyla, bahçeler ve bağlardaki bu güzel ürünlerden oluşan) dopdolu kadehler (var).”

Takdir edileceği gibi, Kur’an’ın, konuları anlatırken takip ettiği yöntemdeki bütünlük dikkate alınınca, 32 ve 34üncü ayetlerde aynı konu bahsedilirken, çok farklı bir hususun, yani “tomurcuk göğüslü kızların” aradaki 33üncü ayette bahsedilmesi düşünülemez. Hem Kur’an’ın anlatım yöntemine terstir, hem de normalde insanların sunum tarzına uymaz.

Kadın merkezli tercümenin yanlışlığını görmek için, benzer kişilerin yaptığı diğer bazı ayetlerdeki çevirilerine bakalım. Kaf Suresi 50/10uncu ayette ve Saffat Suresi 65inci ayette “tomurcuk” olarak yapılmış tercümeler var.  Kaf Suresi 10uncu ayetteki tomurcuk tercümesinin Arapçası “tal(ğ)un”, Saffat Suresi 65’deki kelime ise “tal(ğ)uha”. Kaf Suresindeki, hurma ağaçlarının tomurcukları, diğerindeki ise, “tomurcukları sanki şeytanın başı gibidir”

“Kevaıbe” kelimesinin anlamı olarak, daneler manasından başka, endamlı, şahane gibi ifadeler de verilmektedir. Bu durumda, ayetteki bu kelime, kadın merkezli olarak tercüme edilmek istenilse bile, ayetin anlamı “birbirine denk, endamlı” olarak karşımıza çıkmaktadır.

Görüldüğü üzere; Kur’an ayetlerinin anlatım tekniğine ve Kur’an’ın bütününde verilmek istenilenlere göre, yani dürüstçe tercüme edildiğinde, Cennet kadınları tabirinin, Cennette erkeklere verileceği iddia edilen “iri siyah gözlü huri dilberler” olmadığı net bir şekilde anlaşılmaktadır.

Bu dünyada sakınanlardan oldukları için, bu dünyada yaşadıktan sonra, Yüce Yaradan tarafından Cennetine kabul edilen kadınlara da, Cennet kadınları denilemeyeceğine göre, “Cennet kadınları” ifadesi ve tercümesi, kesinlikle yanlıştır. Bana göre, Kur’an’a aykırıdır.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İNSAN ŞEYTANLAR ÜZERİNE

İNSAN ŞEYTANLAR ÜZERİNE

 

İnsan şeytanlar sözü, Kur’an’da geçmektedir.

Enam Suresi 6/112: “Biz böylece, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. Bunlar birbirini aldatmak için süslü sözlerle vesvese verirler. Rabbin tercih etseydi, onu yapamazlardı. Artık onları iftiraları ile başbaşa bırak.”

113: “Bir de ahirete iman etmeyenlerin kalpleri, o yaldızlı söze kansın, ondan hoşlansın ve işledikleri suçları işlemeye devam etsinler diye böyle yaparlar.”

Enam 112’den anlaşılan o ki, insanlar arasında ve cinlerin de kendi aralarında şeytanlık düşünenleri vardır. Bunlar, her peygambere itiraz etmişlerdir. Peygamberlerin gösterdiği yola itiraz etmekle kalmayıp düşmanlık eden insanlar, insan şeytanlar olarak nitelenmektedir. Benzer şekilde cinlerin içerisinden de kötülük düşünenlere cin şeytanlar denilmektedir. Cinlerin de şeytanlarının peygamberlere musallat olduğunu, Hz. Süleyman ile ilgili olarak Kur’an’da aktarılanlardan anlıyoruz. Hz. Muhammed’in Kur’an okuduğu sırada gelip dinleyen cinlerden de, Kur’an’da bahsedilmektedir.

Kur’an’da bahsedilen ve meleklerden olan şeytan, bunlardan ayrıdır. Ama Kur’an’da anlatılan şeytanın yol arkadaşları olan insanlar, bunlardır. Bunlar, şeytanlık düşündükleri için, insan ve cin şeytanları olarak nitelenenlerdir.

Kâinatın yaratıcısı olan Yüce Yaradan, yasalarını da baştan koymuştur. Yazımızın konusuyla ilgili olan yasalarından birisi, iyi ve kötünün varlığıdır. İyi ve kötünün mevcudiyeti, aralarında bir mücadelenin ve yarışmanın olmasına vesile olur. Bu mücadele ve yarışma, toplumun diri ve dinamik olmasını sağlar.

İyi ve kötü konularında, farklı bakış açılarıyla, bu sitede birçok makale yayınladık. Bunlardan bazıları olan, “Metafizik Kötülük Üzerinde Düşünceler”, “İslâm Düşüncesinde Kötülük Konusu”, “İslâm’da Salah-Aslah (İyi-Daha İyi) Konusu Üzerine” ve “İyiyi Kötüyü Bilmek” başlıklı yazılarımızda fikirlerimizi paylaştık. İsteyen okuyucumuz bu makalelerimizi irdeleyebilir.

İyiler ile kötüler arasındaki mücadelede, Tanrı, iyiliği artırabilmek için, sık sık elçiler ve kitaplar göndermiştir. Hep iyiler olsaydı, peygamberlerin gönderilmesine gerek olmazdı. Hep kötüler olsaydı, dünyamız yaşanmaz hale gelirdi

İyiler ve kötüler bir arada olunca, Yüce Yaradan, iyileri yönlendirmek üzere elçiler göndermiştir. Şeytanın da, kötüleri yönlendirmesine izin vermiştir. Böylece, iyiler ve kötüler arasındaki mücadelede, adil bir ortam sağlamıştır. Adaleti tam sağlayabilmek için de, görevlendirdiği her peygamberine, insan ve cin şeytanları düşman yapmıştır.

Takdir edileceği gibi, iyiler ve kötüler arasındaki mücadele olmazsa, insanlık pek çok alanda yerinde sayar. Hem manevi alanda, hem de bilim sahasındaki değişmeler ve gelişmeler, bu yarışmadan ciddi anlamda etkilenir.

Yüce Yaradan, iyi ve kötü konusunda insanı özgür bırakmıştır. Bu sebeple insan, kararlarından sorumludur. Tanrı’nın yolunda yürümek de, şeytanın gösterdiği yoldan gitmek de, insanın kendi kararıdır. Dolayısıyla, bu dünyada her zaman, iyiler de var olacaktır, kötüler de bulunacaktır.

Enam Suresi 112inci ayette bahsedilen insan ve cin şeytanları, Yüce Yaradan’ın, kıyamete kadar izin verdiği şeytanın yolundan gidenlerdir. Bunlar, birbirlerini vesveseye vererek, birbirlerine yaldızlı sözler fısıldayarak, şeytanların ortaklığını yapar konuma düşerler. İnsan ve cin şeytanların bazıları, bu hususta o kadar ileri giderler ve başarılı olurlar ki, kötülükler konusunda şeytan bile onlardan ürker.

Şeytanı bile hayrete düşüren insan ve cinlerin olup olmadığına karar vermek için, sistemin nasıl yürüdüğü konusunu irdeleyelim. Tanrı, izin verdiği şeytanlara, insanlara ve cinlere emretme kabiliyeti vermemiştir. Bu nedenle şeytanlar insanları zorlayamazlar. Sadece, insanları ve cinleri vesveseye düşürmeye çalışırlar. Buna karşılık, insan ve cin şeytanların çoğu, kötülük yapmaları için kendi cinslerine, yani insanlara veya cinlere emrederler. Emirlerinin yerine gelmesi için, her türlü zorbalığı ve zalimliği yaparlar. Bu sebeple, insan ve cin şeytanlar, Tanrı’nın izin verdiği bilinen şeytandan daha tehlikelidirler.

Nas Suresi bu konuda bizi uyarmaktadır: 114/1-6: De ki: “Cinlerden ve insanlardan; insanların kalplerine vesvese veren sinsi vesvesecinin kötülüğünden, insanların Rabbine, insanların Melik’ine (hükümdarına), insanların İlâh’ına sığınırım.”

Enam 112inci ayette farklı anlaşılabilecek bir ifade var. “Rabbin tercih etseydi” sözü. Bu ifade, insanlara özgürlük vermemiş olsaydı, Yüce Yaradan, insanların birbirlerini aldatmalarını tercih etmezdi anlamındadır. Bilindiği gibi, kâinattaki her şey ve her varlık, Yüce Yaradan’ın koyduğu fiziksel, kimyasal, biyolojik ve sosyal kurallar çerçevesinde hareket edebilir. Eğer Tanrı, kurduğu sistem içerisinde, insanı özgür bırakmasaydı, kurallarını da ona göre düzenlerdi. Ve insanlar birbirlerini aldatamazlardı.

Takdir edileceği gibi, tek olan Tanrı, iyi ve kötüyü oluşturmasaydı, insanlara özgürlük verip seçimi onlara bırakmasaydı ve herkesi tek tip yaratsaydı, bu dünyada yaşamanın güzelliği, heyecanı olmazdı. Ayrıca, sosyal düzen oluşturulamazdı. Kurumlar ve devletler kurulamazdı. Kimse, kimseye iş yaptıramazdı. Dolayısıyla, bu dünyadaki yaşam anlamsızlaşırdı. Hattâ, ahiret hayatındaki Cennet ve Cehennemin de hiçbir anlamı olmazdı.

İyiler ve kötüler mücadelesi, hayata bir başka yönden de anlam katar. Bu anlam, iyiler tarafından farklı algılanır. Kötüler açısından da farklıdır. İyiler, kötülerle yapacakları mücadelede, iyiliği üstün kılmak isterler. İyilikleri çoğalttıkça, hayatları daha da anlam kazanır. Dolayısıyla, kötülerden bir kısmını iyiliğe döndürebilmenin çabasını gösterirler.

Bu gayretlerinde başarılı olabilmeleri için, iyiler, insan şeytanlara çok dikkat etmelidirler. Şeytandan daha tehlikeli olanlarını kazanmaya uğraşmayı daha sonraya bırakmalıdırlar. Önceliği, şeytanın vesvesesine kanan insanlara vermelidirler. Kötü olarak bilinen bu insanları kazanabilmek için, sabırlı davranmalıdırlar. Onları fazla zorlamadan, güzel işler yapmaya yönlendirebilmelidirler.

Bilindiği gibi, iyilik de kötülük de bulaşıcıdır. Hiç kimse, doğuştan iyi veya kötü değildir. Bu nedenle insanları kazanmak için çaba gösteren iyiler, kendi geçmiş yaşamlarını dikkate alarak, kendilerinin yaşadığı aynı merhaleleri düşünerek, sabırla güzel örnek oluşturmayı sürdürürlerse, daha iyi sonuç alacaklardır.

İyiler, her sorunu çözemeyeceklerini de unutmamalıdır. İnsanlar, robot olmadığından, mekanik bir çözüm yolu yoktur. Kendimiz dâhil, her insan nefis sahibi olduğu için, herkese uyan bir çözüm yolu bulunamaz. Bu nedenle hedef, sorunları azaltmak olmalıdır. Sorunları azaltmak için, önce, kardeşlik duygularının pekişmesini sağlamak gerekir. Böylece iyilerin kervanına katılan yeni herbir kardeşimiz, bizim yetişemeyeceğimiz bir başka sorunun çözümünü sağlamak için, ayrıca gayret edecektir.

Kötülüğün peşinde koşan insan şeytanlar için, bu dünyanın anlamı daha farklıdır. Onlar, nefislerinin arzularını yerine getirdikçe bu hayattan zevk alırlar. İsteklerini gerçekleştirebilmek için yaptıkları zalimlikleri arttıkça, kendilerini daha büyük görürler. Büyüklendikçe ve kendilerini güçlü hissettikçe, hayattan daha çok tat alırlar. Kötülükleri içselleştirdikçe, kendilerini engellemeye çalıştıklarını düşündükleri iyilere karşı düşmanlıkları artar. İyileri ezmeye çalışırlar. İyilerle mücadelelerini kazandıkça, hayata daha çok bağlanırlar.

Enam Suresinin 113üncü ayeti, böylelerinin durumlarını anlatmaktadır. Ayete göre, işledikleri suçları devam etmeleri hususunda, Yüce Yaradan, onları kendi başlarına bırakmıştır. Yeterince ikaz edildikleri için, onlara uyarılarını da bırakmıştır.  Yeryüzündeki insan şeytanların emrettiklerine değil, ama onların fısıldamalarına kanıp, onların peşinde gidenleri de, Yüce Yaradan, kendi hallerine bırakmıştır.

Anlaşılan o ki, iyilerin ve kötülerin durumları, Yüce Yaradan’ın sosyal yasalarına uygundur. İyiler, iyiliği içselleştirdikçe, iyilik yönünde kendilerini geliştirirler. Kendilerini geliştirdikçe, daha çok insanın iyiliğe dönebilmesi için uğraşırlar. Kötüler, kötülüklerini içselleştirdikçe, kötülükte azmaya başlarlar. Azdıkça, insan şeytan konumuna düşerler ve dönmeleri çok zorlaşır. Dolayısıyla kendi kendilerine zulmederler ve sonunda helâk olurlar.

Ancak, Allah’ın rahmeti geniştir. Bu sebeple, “geç oldu” denilmeden dönmeye gayret etmek gerekir. Hattâ inşan şeytanlar bile, kötülüklerinden döner ve güzel işler yapmaya başlarlarsa, Yüce Yaradan’ın rahmetinin genişliğini bizzat yaşayarak göreceklerdir. Dönmezlerse, her iki dünyada da azap çekmeyi hem hak etmişler, hem de kabullenmişler demektir.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

 ALLAH İLE KUL ARASINA VASITA ARAMAK

 ALLAH İLE KUL ARASINA VASITA ARAMAK

 

Bu konuda, hem bu sitede hem de başka mahfillerde çok sayıda makale yazıldı. Bu yazımızda, konuyla ilgili bir başka benzerliğe dikkat çekmek istiyoruz.

Bilindiği gibi, Hz. Muhammed, aldığı vahiyleri aktardığında, Mekke’de yaşayan Arapların çoğunluğu itiraz etmişlerdi. İtiraz eden bu insanlara, ortak tanım olarak “müşrik” denilmektedir. Müşrik kelimesi, ortak koşan anlamındadır. Tanrı tanımaz anlamında değildir. Yani müşrik Araplar, Allah’ı bilmektedirler. Kâinatı O’nun yarattığını düşünmektedirler. Nitekim Kur’an bu durumu şöyle açıklar:

Lokman Suresi 31/25:  Andolsun ki onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, elbette “Allah” diyecekler…

Zumer Suresi 39/38: Andolsun ki onlara: “O gökleri ve yeri kim yarattı?” diye soracak olsan: “Elbette Allah!” diyeceklerdir…

Zuhruf Suresi 43/9. Eğer sen onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan elbette: “Onları çok güçlü ve her şeyi bilen Allah yarattı.” derler.

Demek ki, müşrik denilen Araplar, Allah’ı biliyorlardı. Nitekim Kâbe’deki putların başı niteliğinde olan en büyüğünün adı “Allah” idi. Müşriklere göre diğer putlar, Allah’ın yardımcıları ve görevlendirdiği elemanlarıydı.

Müşrik Arapların, Allah’ı, rahman ve rahim olarak değil, ama kâinatın yaratıcısı şeklinde bildiklerini Hudeybiye Barışı sırasındaki tavırları da net olarak göstermiştir. Hudeybiye Barış antlaşması imza edilirken, Hz. Muhammed, “Bismillahirrahmanirrahim” diye başlanılmasını ister. Müşriklerin temsilcisi Süheyl bin Amr itiraz eder. “Bismike Allah” diye yazılmasını yani “Allah’ın adıyla” denilerek başlanmasını ister ve antlaşmanın başlangıcı bu şekilde değiştirilir. Müşrik Arapların o sıralarda rahman olarak bildikleri kişi, yalancı peygamber Müseyleme idi. Yemenli Müseyleme’nin lakabı, rahman idi.

Bu durumun bir başka örneği de, Hz. Muhammed’in babasının ismidir. Bilindiği gibi Hz. Peygamberin babasının adı Abdullah’tır, yani “Allah’ın kulu” anlamındadır. Babasının doğduğu dönem, Hz. Muhammed’e peygamberlik gelmesinden muhtemelen 65-70 yıl öncedir.

Müşrik olarak nitelenen Araplar, Allah’a inanıyorlardı. Ama hataları, Allah konusundaki düşüncelerini, olayları dünyevi açıdan değerlendirerek irdelemeleriydi. Araplara göre, nasıl bir kralın huzuruna aracısız girilemezse, kâinatın yaratıcısı olan Allah’ın huzuruna da aracılar olmadan girilemezdi. Müşrik Araplar, kendilerinin doğrudan doğruya Allah’a ibadet edecek kadar büyük olmadıklarını düşünüyorlardı. İşte bu sebeple, onlara göre, Allah’ın yardımcıları ve ortakları vardı. İnsan, önce onlara ibadet ederse, bu yardımcılar ve ortaklar, kendilerinin ibadetini Allah’a sunarlardı. Böylece ibadetleri, Allah’a ulaştırılmış olurdu. Taptıkları putların, manevi güçlerinin olduğuna inanıyorlardı. Hattâ onların melek olduklarını düşünüyorlardı. Dolayısıyla putlar, onlar için, Allah ile aralarındaki şefaatçi konumundaydı.

Müşrik Araplardaki bu bakış açısı, maalesef, sonradan İslâmiyet’e de bulaştı. Allah ile kişi arasında vasıta olması gerektiği inancı yayıldı. İnsanların bir kısmı, aracılar olmadan Allah’a ulaşılamayacağına inandırıldı. Hâlbuki Yüce Yaradan, Kendisini krala veya başka bir dünyevi güce benzetilmesine karşı çıkarak şöyle söylüyor.

Nahl Suresi 16/74: “Artık Allah’a (şanına uymayan) benzetmeler yapmaya (meseller vermeye) kalkmayın. Çünkü Allah bilir, siz bilmezsiniz.”

O dönemdeki Arapların bir başka özelliklerini, Kur’an’dan öğreniyoruz. Muhtemelen Mekke’de ve Yesrib’te (Medine) bulunan Hıristiyanlar ve Yahudiler, Araplara göre daha çok okuryazar ve bilgili idiler. Bu sebeple, Arapların bir kısmı şöyle düşünüyorlardı:

Kasas Suresi 28/47: Kendi yaptıkları sebebiyle başlarına bir musibet gelip de, “Ey Rabbimiz! Bize bir Peygamber gönderseydin de ayetlerine uysaydık ve müminlerden olsaydık” diyecek olmasalardı, seni peygamber olarak göndermezdik.

Enam Suresi 6/156, 157: “Kitap, yalnız bizden önceki iki topluluğa (Yahudilere ve Hıristiyanlara) indirildi. Biz onların okumalarından habersiz idik” demeyesiniz yahut “Eğer bize kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk” demeyesiniz, diye bu Kur’an’ı indirdik…

Ayetlerden anlaşıldığına göre Araplar da kendilerine peygamber gönderilmesini arzu ediyorlardı. Ama peygamber gelince de itiraz etmişlerdi. Kur’an’ın anlatımlarına baktığımızda, itirazlarının sebebi, Allah ile kişilerin arasına koydukları aracılardır. Hz. Peygamberin kendisine gelen vahiylerin sonucunda, bu aracıları reddetmesine itiraz etmişlerdir. Yani Araplar, aslında, Allah’ı kâinatın yaratıcısı olarak görmelerine rağmen, kendilerine gelmesini istedikleri kitabı ve peygamberi, sırf, Allah ile aralarına koydukları aracıları kabul etmediği için, reddetmişler. Müşrik Arapların, Hz. Muhammed ile bazı konuların pazarlığını yaptıklarını, Kur’an’ın anlatımından anlıyoruz. Pazarlık yapılan bazı konular, fakirlerle aynı mecliste oturmazlarsa peygamberi dinleyebilecekleri ve Allah dışındaki putlarına Hz. Muhammed’in karşı çıkmaması gibi hususlardır.

Enam Suresi 6/106: “Rabbinden sana vahyedilene uy. O’ndan başka ilâh yoktur. Ortak koşanlardan da yüz çevir.”

6/52: “Rablerinin rızasını isteyerek sabah akşam O’na dua edenleri yanından kovma. Onların hesabından sana bir şey yok, senin hesabından da onlara bir şey yok ki onları kovasın. Eğer kovarsan zalimlerden olursun.”

İsra Suresi 17.73: “(Ey Muhammed!) Az kalsın seni bile, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı iftira edesin diye, fitneye düşüreceklerdi ve o takdirde seni dost edineceklerdi.”

74: “Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık, nerdeyse sen onlara birazcık meyledecektin.”

O dönemdeki müşrik Arapların, Allah ile aralarına aracı koyma düşünceleri günümüzde de aynen vardır. İlginç olan, Yüce Yaradan ile arada mutlaka aracı olması gerektiğini iddia edenler, Kur’an’da böyle yazıldığını ileri sürmektedirler. Kur’an’dan verdikleri örneklerin bazıları şunlardır.

Araf Suresi 7/181: “Yine bizim yarattığımız insanlardan öyle bir ümmet var ki, onlar hakka yol gösterirler ve o hak ile adaleti yerine getirirler.”

Kendilerinin Tanrı ile kul arasındaki aracılardan olduklarını söyleyenler, yukarıdaki bu ayeti şöyle yorumlamışlardır: “Bu tertemiz vazife, manevi bir miras olarak, nebilerden âlimlere intikal etmiştir. Buradaki âlimlerden murat, kibar-ı evliyaullahtır.”

Maide Suresi 48inci ayet uzundur. Bu sebeple sadece konumuzla ilgili kısmına baktığımızda, şöyle bir ifade vardır: “Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol (tarikat) belirledik. Allah dileseydi hepinizi tek bir ümmet yapardı.”

Allah ile insanlar arasında aracı olduklarını iddia edenler, yukarıdaki ayete dayanarak, “şeriat yolun başı ise, tarikat da devamıdır” demişler ve aşağıdaki ayete dayanarak, her halükârda bir tarikata başvurmak mecburiyetini işlemişlerdir. Aşağıdaki ayette bahsedilenin şey ümmet olmasına rağmen, onlar tarikat topluluğu olarak söylemişledir.

Ali İmran Suresi 3/31: “De ki, siz gerçekten Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır.”

Kendilerini evliyaullah (Allah dostu) olarak tanımlayan insanların bir kısmı, peygamberin varisi olduklarını söylemektedirler. Ayeti yorumlarken de, tarikatın şeyhine uymanın peygambere uymak olduğunu, peygambere uymanın Allah’a uymak olduğunu ifade etmişlerdir. Dolayısıyla, şeyhlere hizmet etmenin, Allah’a hizmet etmek olduğunu iddia etmişlerdir. İnsanları bu şekilde ikna etmişlerdir. İnsanları ikna edebilmek için de, Hz. Peygamberin söylediğini iddia ettikleri uydurma hadislerden yararlanmışlardır. Bahsettikleri uydurma hadisler çok sayıda olduğu için, burada bahsetmeyeceğiz.

Yukarıdaki ayetlerle ilgili olarak bazı şeyhlerin yaptıkları yorumlarının geçerliliğini, okuyucularıma bırakıyorum.

Kur’an, Allah’a ulaşmak için araya aracılar koyanlar hakkında şöyle bahseder:

Nahl Suresi 16/53: “Sizde nimet namına ne varsa hep Allah’tandır. Sonra size sıkıntı dokununca Allah a feryat edersiniz.”

54: “Sonra Allah bu sıkıntıyı sizden kaldırdığı zaman, bir de bakarsınız ki, içinizden bir topluluk, hemen Rablerine ortak koşarlar.”

Kur’an’ın müşrik Araplar için bahsettiği ifadeler, günümüz için de geçerlidir. Günümüzde de, Yüce Yaradan ile aralarına şeyhlerini koyanlar bile, ani bir sıkıntı yaşadıklarında doğrudan Allah’a yalvarmaktadırlar. Rableri onların başlarından sıkıntıyı savdığında ise, tekrar şeyhlerine dönmektedirler. Hem de, sanki sıkıntının kalkmasında şeyhlerinin rolü olmuş gibi düşündüklerinden, şeyhlerine daha sıkı sarılmaktadırlar.

Günümüzdeki durumun, müşrik Arapların dönemi ile karşılaştırılmasını daha iyi kavrayabilmek için, günümüzden bir tövbe töreniyle ilgili bilgi verelim. Bilindiği gibi, Kur’an’a göre tövbe, doğrudan Yüce Yaradan’a yapılır. Günümüzde bir şeyhe bağlı olanlar ise, tövbelerini şeyhleri aracılığıyla yaparlar. Tövbe etmek isteyenler, önce, şeyhin kurduğu vakfa bazı bağışlar yapılarak törene katılmaya hak kazanırlar. Tövbe için, şeyhin elini tutarak onun söylediklerinin tekrar edilmesi istenir. Ancak, tövbe törenine katılacakların sayısı çok fazla olduğu için, şeyhin elini doğrudan tutmak mümkün olmaz. Bu durumda uzun bir urgan hazırlanır. Bu urgana, yandan başka urganlar bağlanır. Böylece uçak kanatları şeklinde oluşturularak, aynı anda çok fazla sayıda insanın tövbe edebileceği bir ortam sağlanır. Tövbe için gelenler, üzüm salkımı şeklindeki urganın boş buldukları yerinden, ipe ellerini değdirirler. Böyle yaparak, kendilerini, şeyhin elini tutmuş ve şeyhle bağlantı kurmuş gibi hissederler. Törene katılan ve önceden vakfa bağışlarını yapmış olan yüzlerce insan, urganın bir ucuna elini değmiş olarak şeyhin sözlerini tekrar ederler. Böylece tövbelerini yapmış olduklarına inanırlar.

Hâlbuki Nahl Suresi 16/53’e göre, bizde nimet olarak ne varsa hepsi Yüce Yaradan’ın verdikleridir. Bu nimetleri kısacak olan da, artıracak olan da Allah’tır. Bize bir sıkıntı dokunduğunda, nasıl doğrudan Yüce Yaradan’a yalvarıyorsak, tövbelerimizi de doğrudan Allah’a yapmamız, araya hiçbir aracı koymamamız Kur’an’ın emridir.

Müşrik Araplar, sahip oldukları geleneklerin birçoğunu kâinatı yarattığına inandıkları Allah tarafından konulmuş din olarak görüyorlar ve Allah’ın buyrukları olduğunu zannediyorlardı. Bu anlayışa sahip oldukları için de kendilerinin uydurdukları şeyleri Allah’ın üzerine atıyorlardı. Yüce Yaradan, bu durumun yanlışlığını göstermek için Kur’an’da sıkça “Yalan uydurup, Allah’ın üzerine atandan daha zalim kim olabilir?” şeklinde vurgulamıştır. Buna rağmen aynı hatalı anlayış günümüzde de devam etmektedir. Gelecekte de sürmesi ihtimali çok kuvvetlidir.

Biz bu yazımızda, müşrik Arapların ve Hz. Muhammed’in ümmetinden örnekler verdik. Ancak benzer durum, bütün dini anlayışlar için de geçerlidir.

Allah’ım, araya aracılar koymadan, sadece Senden yardım dileyebilmemiz, yalnız Sana yalvarabilmemiz, yalnız Senin yolunda yürüyebilmemiz için, aklımızı kullanabilmemizde bizlere yardımcı ol.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ABD NİN KURULUŞU, İLKELERİ VE ÇELİŞKİLERİ

ABD NİN KURULUŞU, İLKELERİ VE ÇELİŞKİLERİ

 

ABD, ilk olarak doğu kıyı şeridindeki 13 eyaletin birleşerek, sömürgeci diye nitelendirdikleri Britanya’ya karşı isyan etmeleri sonucu kurulmuştur. Fakat eyalet sayılarını artırırken, kimi zaman kendileri de sömürgeci düşüncelerle hareket ettiler. Bu şekilde hareket etmedikleri iki vaka vardır. Biri, 1803 yılında Fransa’dan satın aldıkları, Louisiana bölgesinin katılımıdır. Diğeri ise, 1819’da İspanyollardan satın aldıkları Florida bölgesidir. Diğer bütün genişlemeleri, savaşlar yoluyla olmuştur. Yani, ilk onüç eyaletin dışındakiler, kendi istekleriyle birliğe katılmamışlardır. Bu dönemde, Meksika ile yaptıkları savaşlardan sonra fethettikleri yerlere ilaveten, 1853 yılında küçük bir bölge olan Gadsen’i, Meksika’dan satın almışlardır. Böylece savaşsız olarak ülkelerine dâhil etmişlerdir.

ABD yöneticilerinin başarısı, savaşlar yoluyla aldıkları eyaletler hususunu, halkın anlamasını önleyecek perdelemeleri çok güzel yapmalarıdır. Bilindiği gibi, ABD’de cumhuriyet yönetimi olduğundan, idarecilerin uymaları gereken bir Anayasaları vardı. Bu Anayasa, mevcut bölgenin yönetimi için hazırlanmıştı. Savaşlar sonucu fethedilerek sömürge haline getirilecek bölgelerin nasıl yönetileceği hakkında bilgi ve düzenleme yoktu. Sömürgeler, tam anlamıyla Amerikan eyaleti olarak kabul edilmiyordu. Bu sebeple, yeni fethedilen bölgelerde yaşayan halk Amerikalı olarak görülmedi. Amerikalı olmayanların yönetiminin ayrıntıları, Anayasada düzenlenmemişti. Bu sebeple, yaptıkları yanlışın anlaşılmaması için, 1776’da Thomas Jefferson’un hazırladığı Bağımsızlık Bildirgesinin arkasına gizlenmeye çalıştılar.

1812 ile 1842 yılları arasında, Birleşik Krallık ile savaşarak toprak kazanmaya devam ettiler. Yeni fethettikleri bu topraklar ile yeterince güçlendiklerini düşündüklerinde, Meksika’ya saldırdılar. 1846’da Meksika ile başlattıkları savaşların sonunda galip geldiler ve çok geniş topraklara sahip oldular.

Bu dönemlerde Fransızlarla savaşmamaya gayret ettiler. Muhtemel nedeni, Britanya’ya karşı verdikleri bağımsızlık mücadelesi sırasında, Fransa’dan hem silah hem de asker desteği almış olmalarıdır.

Fransızların desteği olmasaydı, bağımsızlıklarını, en azından o dönemde, kazanmaları mümkün görünmüyordu. Nitekim Fransızların desteğine rağmen, bağımsızlıklarını kazanmaları, beklenmedik bir tabiat olayının lehlerine gelişmesi sonucu olmuştur.

27 Ağustos 1776’da, General Washington’un orduları, Britanya kuvvetlerine yenilmişti. İngilizler çevirme harekâtı başlattıkları için, Washington arada sıkışıp kalmıştı. Ordusunu kaybetme tehlikesi baş göstermişti. Fakat iki gün sonra 29 Ağustos’ta aniden koyu bir sis bastırdı ve uzun sürdü. Washington, bu koyu sisten faydalanarak, ordusunu bölgeden kaçırdı. Böylece, ABD ordusu kırılmaktan kurtuldu. Kendisini toparlayıp güçlenmek için zaman kazanmış oldu.

Yeni kurulan ABD, İngilizlere karşı bağımsızlıklarını kazandıktan sonra, içteki düşman olarak gördükleri Kızılderililere karşı mücadeleye giriştiler. Onlara karşı acımasızlıkta, adeta İngiliz ve Fransızlarla yarıştılar. Kızılderilileri yaşadıkları yurtlarından kovdular.

Bu dönemde 1823 yılında Başkan James Monroe, bir doktrin hazırladı. Bu doktrin, anti sömürgeci bir niteliğe sahipti. Ancak Amerikalılar, bu doktrini sadece tek yönlü olarak yürürlüğe koydular. O tarihlerde, ABD’nin güneyinde kalan bütün kıtada, başta İspanya ve Portekiz olmak üzere bütün Avrupalılara karşı isyanlar başlamıştı. İsyanların sonucunda bağımsız devletler ortaya çıkmaya başlamıştı.

Başkan Monroe ve ABD Kongresinin muhtemelen asıl amacı, Avrupalı devletlerin birleşerek Amerika kıtasındaki isyanlara müdahale etmelerini önlemeye çalışmaktı. Eğer böyle bir taktik düşünce olmayıp, bölge halklarının bağımsızlık mücadelelerinin kutsallığı düşünülseydi, Kızılderililere karşı çok daha farklı davranmaları gerekirdi.

1803 yılında, kuzey ve batı bölgelerinin, yani o dönemdeki ABD’nin toplam nüfusu, sadece 5 milyon olarak tahmin ediliyordu. Tanrı’nın bir lütfu olarak gördükleri geniş arazileri vardı. Fransa’dan satın aldıkları Louisiana bölgesine kimleri yerleştireceklerini bilemediklerinden, ülke dışından gelecek göçlere umut bağlamışlardı.

İşte, geniş boş arazilerin olduğu bir ortamda ve böyle bir doktrin yayınladıkları halde, Kızılderilileri yurtlarından kovdular. Hâlbuki Kızılderilileri birkaç eyalete toplasalardı. Onların da devlet kurmaları için yardımcı olsalardı. Onların devletlerini de birliğin içerisine alsalardı. Acaba 4 Temmuz 1776’da ilan ettikleri bağımsızlık bildirgesine uygun hareket etmiş olmazlar mıydı?

Yayınladıkları Bağımsızlık Bildirgelerinde şöyle deniliyordu: “Bütün insanların eşit yaratıldıklarına, Yaratıcıları (Tanrı) tarafından onlara hayat, özgürlük ve mutluluğu arama hakkı gibi geri alınamaz bazı haklar verildiğine inanıyoruz.”

Ortada hem Bağımsızlık Bildirgeleri hem de Monroe doktrini dururken, Kızılderililere karşı davranışlarının sebebi, acaba onları insan olarak görmemeleri midir? Yoksa Kızılderililerde barut olmadığından, onlara karşı çok güçlü, ama Avrupalılara karşı daha zayıf oldukları için, bir taktik gereği mi bu bildirgeyi ve doktrini yayınlamışlardır? Bu soruların dürüstçe cevaplanması, yayınladıkları Bağımsızlık Bildirgesine ve Monroe Doktrinine uygun davranmaları, ABD’nin huzurlu geleceği için önemlidir.

İlk kurulan ve 13 eyaletten oluşan devlet, yeni fethettikleri ve satın aldıkları bölgelerin katılımıyla giderek güçlendi. Siyaseten, Avrupalıların kendilerine ve kıtanın kalan bölgesindeki halklara karşı birleşmelerini önlemeyi başardılar. Fakat bu defa kendileri, daha sonra, Monroe doktrinini bahane ederek, güneylerindeki bölgelere, Panama, Nikaragua, Venezüella’ya müdahale ettiler. Küba’yı destekleyerek İspanyollara karşı savaştılar. Küba’ya özgürlük kazandırdılar.

Kendileri Meksika’ya saldırdığında, yine Monroe doktrinini gündeme getirdiler. Böylece Avrupalıların, Meksika’ya yardım etmelerini engellediler.

Aslında Monroe doktrininde, kendileri açısından temel bir çelişki söz konusuydu. Kendileri bir Avrupa devleti olan Britanya’ya karşı bağımsızlık savaşı verirlerken, yukarıda bahsettiğimiz gibi, Fransızlardan hem asker hem de silah desteği almamış olsalardı, başarmaları mümkün olmazdı. Başarmalarının çok zor olacağı, General Washington’un aldığı desteklere rağmen, ordusunun İngilizler tarafından yok olmasını, tesadüfen oluşan ve uzun süren yoğun sis sayesinde kurtarmasından anlaşılmaktadır.

ABD yönetimi, kendi ülkelerindeki yerlilere ve kıtadaki diğer devletlere karşı olmasa bile, dış politika olarak Monroe doktrinine uzun süre sadık kaldılar. Fakat bu anlayışlarını Filipinler konusunda değiştirdiler. Asya bölgesinde olan Filipinlerin, İspanyollara karşı ayaklanmalarında onlara yardım ettiler. İspanyollar yenildi. Fakat bu defa, İspanyolların yerine Manila’da Amerikalı yöneticiler oturdular. Bunun üzerine halk bu defa, Amerikalılara karşı ayaklandı. İsyanlar uzun sürünce, ABD strateji değişikliğine gitti. Kalıcı Amerikan yönetimini ve insanlarını bir kısmını geri çekti. Bundan sonra sömürgelerinde bile, kalıcı Amerikan yerleşmesi olmadı. Böylece Monroe doktrinine uygun görüntü vermeye çalıştılar.

ABD’nin, başlangıçta yayınladığı Bağımsızlık Bildirgesine ve Monroe Doktrinine sadık kalıp kalmaması, hem kendilerinin hem de dünyanın huzuruna doğrudan etki edecektir.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ALLAH’IN SEVMEDİKLERİ

ALLAH’IN SEVMEDİKLERİNİ SEVEN İNSAN VAR MIDIR?

 

Bu konuda bir karar verebilmek için, önce, Yüce Yaradan’ın sevmediği şeylerin neler olduğunu araştıralım. Bu konuda, değişmeyen tek kutsal kitap olan Kur’an’dan yararlanmamız en makul olandır. Allah’ın sevmediklerini okuduktan sonra kendimize sorular sorarak, bir karara varmaya gayret edelim.

Bakara Suresi 2/276 da, “Allah faizi mahveder, sadakaları bereketlendirir” dedikten sonra “Allah, hiçbir günahkâr nankörü sevmez” diyor.

Şimdi soralım, nankörlük yapanları seven insan var mıdır? Veya nankörlük edenleri sevmem diyenlere itiraz edecek kimse var mıdır?

Bakara Suresi 2/275 de, “alışveriş de faiz gibidir” diyenleri sevmediğini vurgulayarak, onların şeytanın çarptığı kimseler gibi kalktıklarını ifade ediyor.

Şimdi soralım, insanların içerisinde, kendisinden faiz alanları ve aldıkları faizi de “bu bir alışveriştir” diye savunanları seven kişi var mıdır?

Kur’an’daki çok sayıda ayette, Yüce Yaradan, Kendisine karşı yalan uyduranları sevmediğini, onların yerinin ateş olduğunu vurgulamaktadır.

Şimdi soralım, bizim bildiğimiz bazı gerçekleri değiştirip, bizim yüzümüze karşı yalan söyleyen bir kişiyi seven insan var mıdır? Veya yalan söyleyeni sevmediğini söyleyenlere itiraz edecek bir dürüst insan var mıdır?

Bakara Suresi 2/205, Maide Suresi 5/64, Kasas Suresi 28/77 de Yüce Yaradan, bozguncuları sevmediğini ifade etmektedir.

Şimdi soralım, çalıştığı iş yerinde, sosyal çalışma ortamında veya aile içerisinde bozgunculuk yapanları sevmediğini söyleyenlere, hatalı düşünüyorsun diyebilecek bir kişi var mıdır?

Maide Suresi 5/87 de “Allah aşırı gidenleri sevmez” deniliyor. Araf Suresi 7/55 te “Allah, haddi aşanları sevmez” deniliyor.

Şimdi soralım, aşırı gidenleri ve haddi aşanları kim sever? Haddi aşanları sevmemek hatalı bir tutum mudur?

Enam Suresi 6/141 ve Araf Suresi 7/31 de “Allah, israf edenleri sevmez” denilmektedir. Bilindiği gibi, yerdeki ve göklerdeki bütün mülk Yüce Yaradan’ındır. Dolayısıyla insanların sahip oldukları şeyler, O’nun verdikleridir.

Şimdi soralım, birisine verdiği parayı israf edeni seven bir insan var mıdır? Verdiği parayı israf eden şahıs kendi evladı olsa bile, kaç defasında sabredebilir ve ses çıkarmadan durabilir?

Nisa Suresi 4/107, Enfal Suresi 8/58 ve Hac Suresi 22/38 de “Allah, hainleri sevmez” denilmektedir.

Şimdi soralım, kendisine karşı hainlik yapanları sevecek veya onları affedecek kaç kişi tanıyordunuz? “Hainlik yapanları sevmem” diyen bir şahsa, hatalı düşünüyorsun diyebilecek kaç kişi biliyorsunuz?

Nahl Suresi 16/23 de “Allah, kendilerini büyük görüp, büyüklük taslayarak, hakkı kabul etmeyenleri sevmez” denilmektedir.

Şimdi soralım, kendilerini büyük görüp, büyüklük taslayarak, kendisinin hakkını yiyen bir insanı sevecek herhangi bir kişi olacağına inanıyor musunuz? Bir insan “büyüklük taslayarak benim hakkımı yiyenleri sevmem” dediğinde, bu fikre itiraz edecek kaç kişi vardır?

Kasas Suresi 28/76 da, çok zengin olan Karun kastedilerek, “Allah şımarıkları sevmez” denilmektedir.

Şimdi soralım, bırakalım zenginliğinden dolayı şımaranları, normal şartlardaki şımarıkları bile kim sever? Bir insan kendi küçük çocuğunun şımarıklığına bile sabredemeyip kızarken, büyüklerin şımarıklığını sevmemesi normal değil midir?

Ali İmran Suresi 3/32 ve Rum Suresi 30/45 te “Allah, inkâr edenleri sevmez” deniliyor.

Şimdi soralım, iş yerinde, sosyal çevremizde veya aile içerisinde, yaptığı yanlışlarını inkâr edenleri sevecek bir insan var mıdır? İnkâr edenleri sevmemek, normal dışı bir davranış olarak nitelenebilir mi?

Nisa Suresi 4/36, Lokman Suresi 31/18 ve Hadid Suresi 57/23 te “Allah, övünen ve kuruntu edenleri sevmez” deniliyor.

Şimdi soralım, övünenleri ve boş oldukları halde kuruntu edenleri sevecek kaç insan vardır? Her karşılaştıklarında övünen bir insanla, kaç kişi isteyerek bir araya gelmek ister?

Ali İmran Suresi ^757 ve 140 ile Şura Suresi 42/40 ta “Allah, zalimleri sevmez” deniliyor.

Şimdi soralım, zalimleri, bilhassa kendisine zalimlik yapan insanları sevdiğini söyleyebilecek bir kişi var mıdır? Zalimleri sevmemek, insancıl bir bakış değil midir?

Bakara Suresi 2/190 da “Allah, haksız saldırıda bulunanları sevmez” denilmektedir.

Şimdi soralım, kendisine veya kendilerine haksız saldırıda ulunanları sevebilecek hiçbir insan var mıdır? Haksız yere saldırıda bulunanları sevmemek, beklenen bir davranış değil midir?

Nisa Suresi 4/147 de “Allah, çirkin sözün açıklanmasını sevmez” denilmektedir.

Şimdi soralım, çirkin sözü açıklayanları kim sever?

Buraya kadar Allah’ın sevmediklerini bahsettik. Ve “Yüce Yaradan’ın sevmediklerini sevecek bir kimse var mıdır?” diye sorduk. Çevremizdekilerin verecekleri cevapları beklemeden kendi cevaplarımızı verdiğimizde, Yüce Yaradan’ın sevmediklerini, bizim de sevmediğimizi anlıyoruz.

Yüce Yaradan’ın sevmediklerini seven pek yoktur. Ama sevmediklerini yapan pek çoktur. Allah’ın sevmedikleri davranışları sergileyenler, geçici menfaat sağlayabilirler. Ama insanlığın huzurlu geleceğini baltaladıkları için, her an Yüce Yaradan’ın takibindedirler. Kendilerine bu dünyada da azap gelebilir. Ahiretteki azap daha fecidir. Bu azapların ne zaman geleceğinin bilgisi ve kararı, tamamen Yüce Yaradan’ın uhdesindedir. Bu sebeple, kendimizi sorgulamayı ve çevremizi uyarmayı hızlandırmalıyız.

Diğer taraftan eğer, Yüce Yaradan’ın sevdiği davranışları gözümüzün önüne getirecek olursak, aynı davranışları bizim de seveceğimize inanıyorum.

Bir örnek vererek, okuyucularımızın, konuyu kendilerinin araştırarak irdelemelerinin ve kendi kararlarını vermelerinin önünü açalım.

Yüce Yaradan, Kendisine kulluk için namaz kılın diyor. Fakat namaz kılanları severim demiyor. Buna karşılık, O’nun rızasını kazanmak için iyilik edenleri, hayır işleyenleri severim diyor. Şimdi düşünelim. Bize bağlılığını göstermek için, muhtemelen, göstermelik bir şekilde önümüzde eğilenleri mi severiz? Yoksa bizim rızamızı kazanmak için, gayretli çalışanları ve iyi işler yapanları mı severiz?

Allah’ım, Senin sevmediğin davranışlardan kurtulabilmemiz için, bizlere zihin açıklığı ver, irade gücü ver, mücadele azmi ver.

Allah’ım, Senin sevdiğin davranışlara yönelebilmemiz için, bizlere yardımcı ol.

Senin her şeye gücün yeter.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ALLAH’IN YARATTIĞINI DEĞİŞİKLİĞE UĞRATMAK

ALLAH’IN YARATTIĞINI DEĞİŞİKLİĞE UĞRATMAK

 

Nisa Suresi 4/118. Allah, o şeytana lânet etti ve o da, “Andolsun ki Senin kullarından elbette belirli bir pay alacağım” dedi.

119uncu ayet: “Onları mutlaka saptıracağım, mutlaka onları kuruntulara sokacağım ve onları zorlayacağım da (putlara adak için) hayvanların kulaklarını yaracaklar. Yine onlara baskı yapacağım da Allah’ın yarattığını değiştirecekler.” Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı dost edinirse, şüphesiz o apaçık bir hüsrana düşmüştür.

Ayetin tercümelerinin çoğunda, şeytanın insanlara emredeceği ve onların hayvanların kulaklarını yaracakları şeklinde ifadeler var. Sonraki cümle de, aynı şekilde “onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler” şeklinde tercüme edilmiş. Bizim Kur’an’ın diğer ayetlerdeki anlatımlarından anladığımız kadarıyla, şeytan, insanlara emretmez. Sadece kuruntulara sokar, vesvese verdirir veya yaptığı işleri güzel gösterir. Kararı insana bırakır. Eğer şeytanın yaptırım gücü olursa, yani insanları zorlama imkânına sahip olursa, şeytan ile insanın mücadelesi adil olmamış olur. İnsanlar, daha baştan yenik başlarlar.

Şeytan ile insan ilişkisini kısaca belirttikten sonra, konumuza dönelim. Bu ayette bahsedilen “Allah’ın yattığını değiştirecekler” sözü yazımızın konusu olacak.

Dikkat edilirse ayette, “Allah’ın yaratışını değiştirecekler” denilmiyor. Tanrı’nın hâlk ettiğini, yani yarattığını değiştirecekler deniliyor. Bu ince ayrıntı, yazımızın konusu değil, ama çok önemlidir. Demek ki, insanlar, Yüce Yaradan’ın yaratışını değiştirmeye muktedir olamayacaklar. Sadece Onun yarattıklarının üzerinde bazı değişiklikler yapmaya çalışacaklar anlamındadır.

Kur’an ve bilim konularında, bu sitede, farklı başlıklarla birkaç tane makale yayınladık. Kur’an’ı incelediğimizde, bilginin övüldüğünü, bilimle uğraşmanın teşvik edildiğini görmekteyiz. Bir taraftan bilimi teşvik edip, diğer yandan Allah’ın yarattıklarının değiştirilmesine itiraz, ilk bakışta çelişki olarak görülebilir. Hâlbuki övülen bilim, insanlığın yararına sonuçlar alınan bilimdir. Şeytanın yol gösterdiği ise, insanların şahsi menfaatleri için yapacakları uğraştır.

Yüce Yaradan’ın gösterdiği yolda ilim yapan kişi, insanların, tabiattan en güzel şekilde istifade etmeleri için çaba sarf eder. Şeytanın yol gösterdiği ilmi yapan kişi, tabiatı tahrip ederek daha çok şahsi menfaat sağlamaya gayret eder.

Rahmani düşünenler, insanların hastalıklarının iyileşebilmesi için uğraşırken, şeytani davrananlar, insanların hasta olmasına sebep olacak hormonları ve ilaçları kullanarak, daha kısa sürede daha çok ürün elde etmeyi hedefler. Dolayısıyla, daha çok kazanmanın peşindedir, sattığı ürünleri kullananlarda veya doğada yaptığı tahrifata hiç aldırış etmez.

Rahmani düşünen, atomun yapısı hakkındaki bilgisi arttıkça, bu bilgilerinden yararlanarak bazı malzemeleri ıslah eder ve insanlığın hizmetine sunar. Şeytani davranan ise, atomun yapısı üzerinde çalışarak bomba yapmaya gayret eder. Rahmani düşünen birisi, küresel ısınmayı azaltmak için çareler arar. Şeytani davranan ise, küresel ısınmadan para kazanmaya çalışır.

Bizim çok genel anlamda verdiğimiz bu örneklerin, hayata yansıtılmış olan benzerlerini, çoğumuz bizzat yaşamışızdır.

Anlaşılan o ki, Yüce Yaradan, bilgiyi insanlığın aleyhine kullanmayı, şeytanın tavsiyesi olarak görmektedir.

Rahman Suresi 55/7-8: “(Yüce Yaradan) göğü yükseltti ve ölçüyü (mizanı) koydu. Ölçüde haddi aşmayın.”

Eğer, Yüce Yaradan’ın koyduğu ölçüyü değiştirmeye kalkışırsak, haddi aşmış oluruz. On binlerce yıldır doğadaki işleyişte bir değişiklik olmazken, son 50 yıldır, Yüce Yaradan’ın yarattıklarını değiştirme çabaları hızlandı. Örneğin, sera gazlarının salınımındaki artış, doğadaki ölçüyü olumsuz yönde değiştirme hususunda etkili olmaktadır. Ama hem zengin insanlar, hem de zengin ülkeler, bu sayede zenginliklerini artırmaktadır. Bazı insanlar zengin olabilmek adına, ölçüde haddi aşmaktadırlar. Ölçüde haddi aştıkları için, Yüce Yaradan’ın yarattığını değiştirme gayreti içerisindedirler.

Nisa Suresinin 119uncu ayetinin sonunda, haddi aşarak şeytanın yolunda gidenler şöyle uyarılmaktadır: “Kim Allah’ı bırakıp da şeytanı dost edinirse, şüphesiz o apaçık bir hüsrana düşmüştür.”

Allah’ım, Senin gösterdiğin yolda insanlığa hizmet edebilmemiz için, ilim ve hikmetimizi artır.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İYİYİ KÖTÜYÜ BİLMEK

İYİYİ KÖTÜYÜ BİLMEK

 

Yüce Yaradan, insana verdiği akıl sayesinde bizler, iyi ve kötü hakkında veya olaylar ve kişiler hakkında fikir yürütebiliriz. Bu fikir yürütmelerimiz, genellikle, görünüşe yani zahire göre olur. Bu yöntemle verdiğimiz kararlarımızda, birçok zaman, yanıldığımızı sonradan anlarız. Çünkü bir şeyin iyi ve kötü olduğuna, beş duyumuzla karar veririz.

Yanılmamızın temelini de bu beş duyumuz oluşturur. Bilindiği gibi, acı olan bir şey, bedenimiz için faydalı olabilir. Tatlı olan bir şey de, vücudumuz için zararlı olabilir.

Güzel giyimli kibar davranışlı bir insanı, genellikle iyi olarak niteleriz. Karşımızdakinin, bu şekilde davranmasının sebebinin bizi aldatmak olduğunu anladığımızda ise, geç kalmış olabiliriz.

İki şahıs arasındaki konuşmaların bazen az bir kısmını duyarız. Onların arasındaki konuşmalar hakkındaki fikrimizi, bu duyduklarımız belirlerse, yanılma ihtimalimiz her zaman vardır.

Yukarıdakiler gibi yüzlerce örnek verilebilir. Yanıldığımız her olay, bizde bir tecrübe oluşturur. Bir tanıma göre tecrübe, hayattaki yanılgılarımızın vektörler bileşkesidir. Bir şahsa tecrübeli diyebilmemiz, sadece yanılgılarının çokluğuyla orantılı olmamalıdır. Olaylardan ders çıkararak benzer hatalara düşmeme hususundaki becerisi önemlidir. Bu kabiliyetini ortaya koyamayanlar, ömrünün sonuna kadar aynı hatalara düşmeye devam ederler. Dolayısıyla çok olay yaşamış olmak, çok şey görmüş olmak tek başına önemli değildir.

Bütün bunlardan da anlaşılıyor ki, bizler, Yüce Yaradan’ın bize verdiği akılla, iyiyi kötüyü her zaman ayırt edemiyoruz. Çünkü çoğunlukla, olayların dış görünüşüne göre karar veriyoruz. İç yüzlerini çoğu zaman bilemiyoruz.

Buraya kadar anlattıklarımız, ahiret anlayışının olmadığı, sadece dünya menfaatlerini değerlendirdiğimiz durumlar için, tam anlamıyla geçerlidir.

Ancak, ahiret hayatının varlığına inanılan durumlarda, bazen olayların iç yüzlerini bilmemiz bile, bizim yanılmamızı engelleyemez. Çünkü olayların iç yüzleri hakkında bizim bilebildiğimiz şeyler, Yüce Yaradan’ın bildiklerinin yanında umman ile küçük bir dere arasındaki fark gibidir. İşlerin içyüzünü çoğu zaman bilemeyiz. Böyle durumlarda tahmin yürütmeye çalışırız. Tahminlerimizi de nefsimiz doğrultusunda yapmaya çalışırız. Bu nedenle, tahminlerimizin birçoğu yanlış çıkar.

Böyle durumları Yüce Yaradan, şu ayetiyle net bir şekilde açıklıyor.

Bakara Suresi 216: “Savaş, hoşunuza gitmediği hâlde, size farz kılındı. Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”

Ayette ifade edilenlerin doğruluğunu, düşünen her insan bizzat yaşayarak müşahede etmiştir. Birçoğumuz yaşlandıkça tecrübelendiğimizi düşünürüz. Böylece hatalarımızın azalacağını varsayarız. Yanılgılarımızı azaltmak için, tecrübe kazanmayı beklesek bile, bu tecrübemize güvenemeyeceğimizi, bizzat kendimiz, bazı olaylarda yaşamışızdır.

Bu demektir ki, çok uzun süre yaşatılsak bile, yanılmamız bitmeyecektir. Güzel giyimli insanların hepsine güvenilmeyeceğini, tecrübe ederek öğrenmiş olabiliriz. Ama her yeni vaka, yeni bir ortamdır. Dolayısıyla, aynı hataya düşme ihtimalimiz her zaman mevcuttur. Namaz kılan her insana güvenilmeyeceğini, uzun yıllar sonra anlasak bile, namaz kılan insanların çoğuna, en azından başlangıçta, olumlu yaklaşarak güvenmeyi sürdürürüz.

Ayetteki iyiyi ve kötüyü ayırt etme konusu, savaş hakkında ifade edilmiştir. Takdir edileceği gibi, dış görüntü itibarıyla savaş iyi bir şey değildir. Ölümlere, sakat kalmalara, zalimliklere ve haksızlıklara sebep olur. Ama bazı savaşlar ve ölümler vardır ki, bazılarının ölümüyle, toplumun hürriyeti, haysiyeti, namusu kurtulabilir. Bazılarının ölümü, insanlığın huzurunun artmasına sebep olabilir.

Ayetin bize gösterdiği bir başka yol, başımıza gelenler konusundaki davranışlarımızla ilgilidir. Bazen hoşumuza gitmeyen ve bizi üzen olaylar başımıza gelebilir. Böyle olaylarla karşılaştığımızda, hemen üzülüp gerginlik girdabına gireriz. Hâlbuki sabırlı olmalıyız, hemen gerginleşmemeliyiz. İşin sonunu beklemeliyiz. Bazen sonucun tam olarak ortaya çıkması çok uzun zaman alabilir. İlk çıkan sonuçlar da bizim üzülmeye devam etmemize sebep olabilir. Dolayısıyla, Yüce Yaradan’ın takdirinin sonucu ne şekilde tecelli ederse etsin, hakkımızda hayırlı olabileceğini düşünerek rahatlamalıyız. Ancak, sonucun hakkımızda hayırlı olacağına inanabilmemizin, bizim Yüce Yaradan’ın yolunda ne kadar sapma ile yürüdüğümüzle doğru orantılı olduğunu unutmamalıyız.

Çünkü Yüce Yaradan bu ayetinde muhatap olarak, inanan insanları almaktadır. Dolayısıyla hoşlanmadığımız bir şeyin lehe olması, sevdiğimiz bir şeyin aleyhe olması, öncelikle inanan insanlar için geçerlidir. İnanan insanlar, tek olan Tanrı’nın kendilerini her zaman kollayacağını düşünürler. Bazen Yüce Yaradan’ın, sevdiği bir kulunu korumak amacıyla yanına erken aldığına inanırlar. Dolayısıyla sonuç ölüm bile olsa korunduklarını bilirler. Ancak buna rağmen, hepimiz insanız. Dünya nimetlerine daha çok bağlıyız. Bir aksaklık olduğunda hemen Allah’a serzenişte bulunmaya başlarız. İşte tek olan Tanrı, inananların bu davranışlarının yanlışlığını gözler önüne seriyor.

Ayetin muhatabı inanan insanlar olmasına rağmen, inanmayanlar için de yol göstericiliği vardır. İnanmayanlar, zulmetmeyi bırakıp hoşgörülü davranırlarsa, kazançlarının düşeceğini zannederler. Helâl yollardan kazanmaya çalışmaları durumunda ise, servetlerinin çok azalacağını düşünürler. Sahip oldukları varlıklardan, infak yoluyla diğer insanlara pay dağıtmaları durumunda fakirleşeceklerine inanırlar. Hoşlandıkları şehvet duygularını terk etmelerinin kendileri için çok kötü olacağını varsayarlar. Hâlbuki Kur’an, bütün bu düşüncelerin yanlışlığını bir bir ortaya koymaktadır.

Bütün insanların, bu ayetten çıkarabilecekleri dersler vardır. Kendilerinin inanan insanlardan olduklarını düşünenler, önce kendilerini sorgulamalıdırlar. Eğer bir şahıs, gurup veya kavim, kendilerinin Tanrı’nın yolunda olduklarını düşünmelerine rağmen, başlarına sürekli kötü şeyler geliyorsa, manevi huzurları azalmışsa ve hepsinin birlikte yaptıkları dualara rağmen durum değişmiyorsa, hata kendilerindedir demektir. Duaların kabul görmemesi, Yüce Yaradan’ın onları desteklemeyi bıraktığını gösterir. Demek ki, inanan görünen insanlar, sadece bu dünya nimetlerinin peşine düşmüşlerdir. Zenginleştikçe, kibirlenme ve büyüklenmeleri artmıştır. Böyleleri için Tanrı şöyle demektedir: “dünyayı isteyenlere tastamam verilir. Hiç eksik bırakılmaz. Ama yarın huzuruma geldiklerinde, girin bakalım Cehenneme girenlerle beraber denilir”. Yüce Yaradan’ın bu yargısı, dünyada iken inandığını söyleyen ama farklı davranan her insan, gurup veya kavim için de geçerlidir.

O halde, başımıza kötü bazı şeyler geldiğinde, önce kendimizi sorgularsak, doğru yolu bulma ihtimalimiz artar. Bu sorgulamalarımızı ayna karşısında kendi gözlerimizin içine bakarak yapalım. Ayna karşısında, sadece kendi şahsi davranışlarımızı değil, gurup veya kavim olarak davranışlarımızı da sorgulayalım. Eğer gözlerimizi kaçırmadan, kendimize yalan söylemeden yaptığımız sorgulamada hatalı yönlerimizi gördüysek, düzeltmeye çalışalım. Sonra Allah’a tevekkül edelim. Bizim için iyiyi ve kötüyü O’nun bildiğine iman edelim.

Bu sorgulamaları yapmadan eski davranışlarımıza devam edersek, ahiret hayatını kaybedeceğimizi, hattâ bu dünyada bile ruhsal bunalımlara gireceğimizi unutmayalım.

Allah’ım, kendimizi dürüstçe sorgulayabilmemiz için, bizlere zihin açıklığı ver. Kendimizi düzeltebilmemiz için de, irade gücü ver, mücadele azmi ver.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YENİ YIL MESAJI

HER YENİ YIL BİR BAŞLANGIÇ OLABİLİR

Yeni bir yılda, en azından kendi yapabileceklerimiz açısından, daha umutlu olabilmek için, geçmiş yılın muhasebesini dürüstçe yapmamız gerekir. Eğer kendimizi kandırarak muhasebesini yapacak olursak, geleceğe umutla bakmamızın bir anlamı kalmaz.

2020 yılı, bilinen insanlık tarihinde, bütün insanların ciddi bir muhasebe yapmalarını mecbur hale getiren bir milat olmuştur. Sadece yöneticilerin, iş insanlarının, önderlerin değil, bütün insanlar geçmiş olayları farklı bir pencereden irdelerse, hep birlikte geleceğe umutla bakabiliriz.

Allah’ım, bizlere, muhasebemizi dürüstçe yapabileceğimiz irade gücü ver.

 

 

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın