DEVLETLERİN GÜCÜ NEREDEN GELİR

DEVLETLERİN GÜCÜ NEREDEN GELİR

 

Takdir edileceği gibi, devletlerin gücü tek bir etkene bağlı değildir. Buna rağmen, ordusu güçlü olan devletin kendisinin de güçlü olduğu yönünde bir genel kanaat vardır. Ancak, orduların büyüklüğü, tek başına devletin de güçlü olduğunu göstermez. Sovyetler Birliğinin dağılmasından kısa süre önce ABD’de yapılan yayınlarda, Kızıl Ordunun çok güçlü olduğunu ifade eden rakamlar yayınlanıyordu. Gerek asker sayıları gerekse tank ve top sayıları karşılaştırması yapılıyordu.

Fakat bu karşılaştırmalar yapılırken, Sovyetler Birliği dağılım sürecine girmişti. Demek ki, ordunun gücü, tek başına bir anlam ifade etmemektedir. Ayrıca asker sayısı da önemli değildir. Hattâ elindeki silahların sayısı değil, teknolojik üstünlüğü önemlidir.

Bir devletin gücü, tabii kaynaklarının varlığına da bağlıdır. Ancak yeraltındaki zenginlikler, tek başına ülkelerin güçlü olmalarını sağlamaz. Sağlamadığını, birçok Afrika ülkesi, Suudi Arabistan, Rusya ve diğer çok sayıda devletin durumu, bizlere net olarak göstermektedir.

Bir devletin gücü, vatandaşlarının okuma yazma bilme oranlarıyla bağlantılıdır. Bilhassa ekonomik açıdan fert başına düşen milli gelirler ile okuryazarlık karşılaştırıldığında, bağlantının çok güçlü olduğu görülür. Nitekim Afrika ülkeleri, Hindistan, Bangladeş gibi ülkelerin okuryazarlık oranları ile Japonya, Güney Kore, Yeni Zellanda gibi devletler karşılaştırıldığında, bu bağlantı daha net anlaşılır. Aynı farklı durum, 1913 yılında, Batı Avrupa devletleri halkları ile Osmanlı devletinin halkının okuryazarlık oranlarında da geçerli idi.

Fakat okuryazarlık oranının yüksek olmasının, devletin ekonomik gücünü tam olarak göstermediğinin örnekleri vardır. Stalin dönemindeki Sovyetler Birliğinde okuryazarlık oranı, muhtemelen Japonya ile benzerdi. (Bu konuda net bir bilgi elde edemedim. Ama farklı bilgileri birleştirerek bu kanaate vardım.) Aynı dönemde Sovyetler, tabii kaynaklar açısından Japonya ile kıyaslanamayacak kadar çok zengindi. Bu iki etken birleşmesine rağmen, Japonya’daki kişi başına milli gelir, Sovyet vatandaşlarından çok daha fazla idi.

Nitekim bazı araştırmacıların kanaati, 1930’lardaki Japon ekonomik kalkınmasının 1970’lerden sonraki gelişmelerden daha mucizevi olduğu yönündedir. 1913’lerde başlayan Japon ekonomik kalkınması, 1929 Dünya Ekonomik Buhranına rağmen, 1938’e kadar, ABD ekonomik büyümesinin üç katı büyüklüğünde gerçekleşmiştir. Bu gelişme, Japonya’da 1920’lerde yaşanan ve 1927’de çok sayıda bankanın batmasına sebep olan sıkıntılara rağmen sağlanmıştır.

Bir devletin gücü, halkının hayal gücüyle doğru orantılıdır. Devleti yönetenlerin uygulamaları halkın hayal gücünü sınırladıkça, devletin gücü de, gerçek anlamda, zayıflar. Sovyetler Birliği ve Japonya karşılaştırması bu duruma verilebilecek güzel bir örnektir. İki farklı sistemle yönetilen bu ülkelerin uygulamalarının halk üzerindeki etkileri çok net olarak görülebilmektedir.

1917’de Komünist Bolşeviklerin, Rusya’da iktidarı ele geçirmelerinden önceki yıllarda (1913), bir Rus vatandaşı, bir Japon’a göre 3,5 kat daha verimli idi. Ancak 1928’e gelindiğinde bu durum tam tersine dönüşmüştü. Japonların verimliliği, Rusların 4 katına çıkmıştı. Bu devasa farkın oluştuğu ortam, Stalin’in sanayileşmeyi sağlamak için başlattığı büyük gayretlere denk gelmiştir. Bu sonuçlar, Stalin’in ülkesinde uygulanan sistemin yanlışlığını gözler önüne sermeye yeterlidir. Demek ki, ülkelerin gücü, halkının hayalleriyle doğru orantılıdır.

Bir devletin gücü, halkının fert olarak kabiliyetinden ve halkın birbirleriyle olan bağlarının gücünden de gelir. Amerika’nın başlangıçtaki gelişmesine bakalım. Yaşadıkları ülkelerdeki yaşamı yeterli görmeyen hırslı maceraperestlerin Amerika’ya göçleri, bu ülkenin ekonomisinde çok etkili olmuştur.  Daha sonraki dönemde bu kabiliyetli insanlar, aralarındaki ilişkileri hukuken düzenledikçe ülke kalkınması hızlandı.

Amerika’nın bir başka avantajı da insanların kökenleri açısındandı. Göçmenler, sınırlı sayıdaki ülkelerden geldiler. Bu sebeple konuşulan dil sayısı da az idi. Hâlbuki aynı dönemde Rusya’da veya Osmanlı’da yüz civarında dil konuşuluyordu.  Çok fazla dilin olması, fertler arasındaki bağların zayıf olmasına ve hattâ arada kin oluşmasına ortam hazırlayabilmektedir.

Japon halkında da, bireyler arasındaki bağlar daha güçlüydü. Çünkü Osaka bölgesindeki bazı farklılıklar hariç, homojenlik vardı. Konuya bu açıdan bakılınca, fertlerin kabiliyetleri kadar aralarındaki bağların da önemli olduğu anlaşılır. Osmanlı veya Rusya’daki bireylerin kabiliyetleri, Japonya veya Güney Kore’dekiler ile aynı olsa bile, fertler arasındaki bağın kuvveti çok farklı olduğundan, kalkınmaları da farklı oldu.

Bir devletin gücü, teknolojik üstünlüğü ile doğru orantılıdır. Teknolojideki gelişmeler de, mühendis ve bilim insanlarının sayıları ve kaliteleri ile doğru orantılıdır. Bu konuda, bu sitede yayınladığımız “Mühendis le Bilim İnsanı Sayıları ve Kalkınma Üzerine” başlıklı yazımızda bazı örnekler verdik. Bilindiği gibi, Türkiye ve birçok kalkınmakta olan ülkede okuryazar oranı, teknolojik açıdan üstün ülkelere yaklaştı. Ancak iki gurup arasındaki teknoloji farkı kapanmak yerine açılmaya devam ediyor. Demek ki, önemli olan okuryazarlık değil, mühendis ve bilim insanı sayısı ile kalitesi.

Bir devletin gücü, bireylerinin sürekli öğrenme mücadelesi içerisinde olanların sayısıyla doğru orantılıdır. Ancak öğrenme gayreti, uygulamaya yönelmezse, yeterince etkili olmaz. Öğrenilenlerin uygulanması, üretim ile gerçekleşir. Üretimden maksat, sadece mal imalatı değildir. Hizmet ve bilgi üretimi de önemlidir. Sonuç olarak, mal, bilgi ve hizmet üretiminden en az birini yapan insanlara sahip ülkeler, daha güçlü olurlar. Bu üçlü üretimin ikisini veya üçünü bir arada yapan insanlara daha çok sahip olan ülkeler, çok daha güçlü olurlar.

Bir devletin gücü, yöneticilerinin, kabiliyetli ve şahsiyetli olmalarıyla doğru orantılıdır. Her devlet kendi tarihine baktığında, bu gerçeği görür. Aynı ülke, benzer şartlara sahip iken, farklı yöneticilerin idaresinde farklı sonuçlar almıştır. Bir ülkenin, kabiliyetli ve şahsiyetli yöneticilerin idaresinde iken ki gücü ile beceriksiz ve şahsiyetsiz oğulların yönetimindeki gücü arasında dağlar kadar fark olmuştur.

Bir devletin gücü, adalet mekanizmasının işleyişine bağlıdır. Kutadgubilig adlı eserinde Yusuf Has Hacip, “Türk için adalet esastır, devlet adalettir. Adalet sarsılınca, devlet parçalanır” der. Birçok devletin yıkılışı, halkına karşı adaletsiz davranan iktidarlara kızan insanların, düşmanlarla işbirliği yapması sebebiyle gerçekleşmiştir.

Bir devletin gücü, çocuklarına ve gençlerine verdiği eğitimle bağlantılıdır. Eğitimin amacı, insanların kafalarını kütüphanenin bir şubesi yapmak olursa, o insan bilgisini kendi menfaati doğrultusunda kullanır.

Bir devletin gücü, fakir ve düşkün insanlarını koruyup kollamasıyla bağlantılıdır. Fakirlerini kollamayan devletler bir süre sonra iç kargaşa ile karşılaşmışlardır. Her kargaşa, devletlerin güçlerini tahmin edilenden fazla zayıflatmıştır.

Bir devletin gücü, halkının tasarruf eğilimi ile bağlantılıdır. Japonya, Güney Kore gibi ülkelerin kalkınmalarının sebeplerinden birisi de halklarındaki tasarruf eğilimi olmuştur.

Bir devletin gücü, insanlarının birbirlerini ve doğayı korumalarıyla bağlantılıdır. Bir ülke halkı, aralarındaki dil, din, mezhep, soy, zenginlik, soyluluk gibi farkları sorun ederse, birbirlerine karşı güvenleri kaybolur. Birbirine güvenmeyen halklar, gerek barış ve gerekse savaş ortamlarında, birbirlerini korumazlar. Birçok savaşın kaybedilmesinin sebebi, ordu mensuplarının birbirleri ile olan iç çekişmeleri olmuştur. Birbirlerini korumayan insanlar, doğayı hiç korumazlar.

Demek ki, bir devletin gücü, ayrıntılardaki başarısıyla bağlantılıdır.

Dünyanın ve insanlığın da gücü, ayrıntılardaki başarısıyla bağlantılıdır.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MÜHENDİS İLE BİLİM İNSANI SAYISI VE ÜLKE KALKINMASI ÜZERİNE

MÜHENDİS İLE BİLİM İNSANI SAYISI VE ÜLKE KALKINMASI ÜZERİNE

 

Bu yazımızda, bir ülkedeki mühendis ve bilim insanı sayılarının ve kalitesinin, devletin kalkınması üzerindeki tesirini irdelemeye çalışacağız.

ABD, tarihinde ilk cari açığını 1971 yılında verdi. Halen hemen her sene açık vermeye devam ediyor. Sürekli cari açık veren bir ülkenin kalkınmasını sürdürmesi için başka bazı etkenler gerekir. Bunlardan birisi de konumuzla ilgili olan, mühendis ve bilim insanı sayılarıdır.

Bilindiği gibi, ABD, sadece kendi ülkesinin öz insanlarının kabiliyetleriyle kalkınmamaktadır. Diğer ülkelerden gelen beyinler sayesinde ilerlemektedir. ABD’ye gelen beyin göçünün yapısına baktığımızda, mühendis sayısının diğer alanlara baskın olduğunu görüyoruz. Benzer oran, bilimsel alandaki çalışmalarda da geçerli. Fen bilimleri olarak nitelenebilecek konularda çalışan insan sayısı daha fazla. Bu oran, bilimsel alanda ABD’de yaşayan insanların aldıkları Nobel ödülüne de yansımaktadır.

Japonya, en hızlı kalkındığı dönemler olan 1980’lerde mühendis sayısının oranı olarak daha iyi durumda idi. Ancak bu gücünü bilimsel çalışmalarla destekleyemedi. Bu sebeple, Paul Kennedy’nin verdiği rakamlara göre, ABD’nin 142 Nobel ödülü aldığı dönemde (1987 ye kadar) sadece 4 ödül alabildi. Böyle olmasının bir nedeni, eğitime ayırdığı payın, diğer zenginlere göre daha az olmasıdır. Bir diğer sebebi, lisansüstü programlardan ziyade, lisans eğitimine ağırlık vermeleridir.

Japonya, mühendis ve bilim insanı sayısında, kişi başına düşen oran açısından G8’in Avrupalı üyelerinden daha fazladır. Ancak eğitimde, ağırlıklı olarak uygulamaya yönelik düşünmeleri ve beyin göçü almamaları nedeniyle, bekledikleri sonucu almalarını engellemiştir.

Bilindiği gibi, Japon halkındaki tasarruf anlayışı yüksektir. Ayrıca insanlarında, çalıştığı şirkete karşı sadakat anlayışı vardır. Bu iki güzel özelliklere rağmen, 1990’lı yıllardan itibaren Japonya’nın ekonomik anlamda borç yükü giderek artmaktadır. Bu durumun önemli sebeplerinden biri, gençlerin artık mühendislik alanlarını değil, daha çok para kazandırdığını düşündükleri finans eğitimini tercih etmeleridir.

Çin 1980’lerin ikinci yarısından itibaren hızla kalkınmaya başladı. Aynı dönem için, Çin’de üst yönetimdeki mühendislerin oranına baktığımızda, diğer mesleklere göre baskın bir fark olduğunu görmekteyiz. Hattâ Çin Komünist Partisinin politbüro üyeleri içerisinde de, mühendis kökenliler, diğer mesleklere göre çok daha fazladır. Bu durum, halen geçerliliğini korumaktadır.

ABD’nin yerli gençleri (en azından üç nesildir orada yaşayanların çocukları), mühendislikten ziyade, finans sektörü, avukatlık ve psikologluk gibi kazancı daha yüksek olan alanları seçmektedirler. Bu nedenle, ABD’ye, yurt dışından, mühendislik ve bilim alanında çalışmak üzere gelen insanlar olmasaydı, ABD’nin kalkınmasının sekteye uğraması ihtimali kuvvetli olurdu.

Kalkınma gayretinde olan orta halli ve fakir ülkelerin, bilimsel alanlardaki etkileri giderek azalmaktadır. Çünkü bu ülkeler az sayıda yetişen kapasiteli insanlarını daha zengin olan ülkelere kaptırmaktadırlar. Zenginliğe doğru yönelen beyin göçüne rağmen, bazı devletler kalkınmalarını hızlandırabilmektedir. Bu ülkelere bakıldığında, mühendis ve bilim insanı sayılarının, rakiplerinden daha fazla olduğu görülür. Bu duruma ilaveten, eğer bu ülkelerde yöneticiler arasında da mühendislerin oranı fazla ise, kalkınmaları daha hızlı olmaktadır. Mühendisleri yeterli sayıda ve kalitede olmayan ülkelerin GSYİH içerisindeki hizmet sektörünün payı, daha yüksek olmaktadır.

Bir ülkedeki avukat sayısının nüfusa oranı arttıkça, o ülkedeki eşitsizlik, hukukun uygulanışındaki aksaklık da artmaktadır. Bu konuda “Avukat Sayısı İle Eşitsizlik ve Kalkınma Arasındaki Bağ” başlıklı makalemizde örnekler vermiştik. Demek ki, avukat sayıları ile nasıl eşitsizlik ve hukuksuzluk arasında bir bağ var ise, mühendis ve bilim insanı ile kalkınma arasında da bir bağ vardır.

Mühendis ve matematikçi yetiştirmesiyle ünlü ülkelerden birisi de Hindistan’dır. Ancak yetişen bu insanların oranı genel nüfus içerisinde düşük kalmaktadır. Ayrıca ülkede oturmuş güzel bir sistem olmadığından, yetişen bu insanların bir kısmı, bilgilerini kendilerini zenginleştirmek için kullanmaktadırlar. Bir kısmı da yurt dışına gitmeyi tercih etmektedirler. Bu sebeple, yetişen bu insanların, kendi ülkelerine faydaları beklenilenin çok altında kalmaktadır. Bu insanların ülkelerine olan katkıları azaldıkça, ülkedeki zengin ve fakir arasındaki fark, giderek artmaktadır. Bir tarafta yoksullukla boğuşan büyük bir kitle, diğer yanda sahip oldukları yüksek geliri savurganca harcayan küçük bir gurup oluşmaktadır.

Mühendislerin ve temel bilimlerle uğraşan insanların, ülkelerinin ekonomilerine katkılarını daha iyi anlamak için, ülkeler arasında karşılaştırma yapmak yerinde olacaktır. Bu konuda Paul Kennedy’nin verdiği örneği aynen aktarıyoruz. Yazar, Doğu Asya’daki Güney Kore ile Afrika’daki Gana’yı karşılaştırmış. Her iki ülkenin de 1960’larda kişi başına milli gelirleri 230 dolar civarında imiş. Bilindiği gibi, her iki ülke de sömürge hayatı yaşadı. Her ikisinde de tek sektör, tarım idi. Her ikisinde de yeraltı kaynakları yetersizdir. Fakat 1990’lara gelindiğinde, Güney Kore, Gana’yı on kat fazla gelir ile geride bırakmıştı.

Böyle olmasının çeşitli sebepleri vardır. Silahlı kuvvetlere ayrılan pay, bürokrasinin konulara bakışı, KİT’lerin durumu gibi etkenler de vardır. Ancak en önemli sebebi, iki ülkenin mühendis ve bilim insanı sayıları arasındaki farktır. Burada bir hakkı teslim etmek gerekirse, Japonya, Güney Kore’yi bağımlısı ilân ettikten sonra, oranın modernleşmesi için çok gayret sarf etmiştir. Güney Kore’nin sonraki hamlesinin temelinde bu gayretler vardır. Gana ve diğer pek çok Afrika ülkesi, aynı şansa sahip olmadılar.

Güney Kore’de yükseköğrenimde okuyan öğrenci sayılarını başka bazı ülkelerle karşılaştırması verilmiş. Meselâ, Güney Kore’den %25 daha kalabalık olan İran’ın yükseköğrenimdeki öğrenci sayısı, aynı yıl, Güney Kore’nin onda biri kadar. Yani Koreli öğrencilerin sayısı on kat fazla. Aynı karşılaştırma Güney Kore ile Etiyopya arasında yapıldığında durum çok daha kötü. Aradaki fark yüz katı kadar.

1980 yılında Güney Kore ile Avrupalı devletlerin karşılaştırması da verilmiş. Güney Kore’de yükseköğrenim kurumlarının mühendislik alanlarında mezun olan öğrenci sayısı; İngiltere, Batı Almanya ve İsveç üçlüsünün aynı alandaki toplam mezun sayısı kadar imiş. Anlaşılan o ki, Avrupalılar ülkelerine gelen beyin göçü sayesinde aradaki farkı kapatıyorlar.

Bu konuda verilebilecek bir başka örnek Tayvan’dır. Kennedy’ye göre, 1988 yılında Tayvan’da Bakanlar Kurulunun 14 üyesinin 12si yurt dışından doktoralı imiş.

Demek ki, bir ülke ekonomik olarak kalkınmak istiyorsa, öncelikle yöneticilerini seçerken dikkatli olacak. Mühendis ve bilim insanı olanlara daha çok değer verecek. Sonrasında eğitime önem verecek. Eğitimde de, mühendislik ve temel bilimlere öncelik verecek. Eğer sadece eğitime ve eğitimde de mühendis yetiştirmeye önem verir, ama bu durumun önemini kavrayamayan yöneticiler başta olursa, o ülkenin beyinleri, zengin ülkelere gitmek zorunda kalır.

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KERİM DEVLET, KÂMİL İNSAN

KERİM DEVLET, KÂMİL İNSAN

 

Osmanlı Türk Devleti, “kerim devlet” anlayışındadır. Tebaasının dilindeki adı “Devleti Âli Osman”dır, yani yüce devlettir. “Soylu”dur, ama insanlara tepeden bakmaz. “Muhteşem”dir, ama insanları ezmez. “Büyüktür”, ama insanları ürkütmez. Mazlumların koruyucusudur. Zalimlerin ve zorbaların korkulu rüyasıdır. Yeni fethettiği yerlerdeki halklar için de aynı anlayıştadır. Eşitlikçidir, ayrım yapmaz. Hoşgörülüdür, ama ihaneti affetmez.

Neden böyle olduğunu daha iyi kavramak için, Osmanlıdaki genel yapıyı ve anlayışı kısaca tanımak gerekir. Aşağıda irdeleyeceğimiz konular genel anlamda Tanzimat döneminden sonra değişikliğe uğramaya başlamış, zaman içerisinde Avrupa bütün kurumlarıyla beraber Osmanlıyı kuşatmıştır.

Osmanlı, Avrupa ile tanıştıkça, onları madde olarak görür. Kendisini, ruh olarak tanımlar. Bu sebeple, bazı aydınlarının gayretlerine rağmen, Avrupa’ya hemen intibak edemez. Halen, madde ve ruh ayrımı geçerlidir. 1492’de maddeye önem veren Avrupa’nın uzaklaştırdığı Yahudilerin melce bulabildikleri tek yer, “ruh” olan Osmanlı idi. Günümüzde de benzer anlayış vardır.

Osmanlının yükseliş devrinde aydın, toplumun herhangi bir ferdidir. Zevkleri, basitlikleri, kutsalları ile halka benzerlerdi. Aydınların imtiyazları yoktu. İmtiyaz peşinde de koşmamışlardı. Bu yüzden daha çok saygı görürlerdi.

Osmanlı’nın, saklayacak yaraları yoktur. Başkalarının yaralarını da teşhir etmeyi düşünmez. Hikâyelerinde bu durum açıkça görülür. Hikâyeleri, ya bir cengâveri destanlaştırır veya “hisse alınacak kıssa” şeklindedir. Belki de bu sebeple, Osmanlıda roman oluşmadı, Batıdan ithal geldi. Yüzyıllarca devam eden Divan Edebiyatında, roman yoktu. Osmanlıya göre anlatılanlar, ya geçmiş insanları övmeli ya da hisse alınması için kısa olmalıdır. Osmanlıya göre roman, gevezeliktir. Başkalarının hayatını, bütün çıplaklığıyla insanların önüne atmaktır.

Avrupa’da roman, sınıf kavgalarıyla birlikte ortaya çıktı. Hâlbuki Osmanlı, genel anlamda, kalpten inanan bir toplumdu. Bu nedenle sınıf oluşmadı. İnanan ve sıkıntılarını kendi içinde çözen bir toplumda, romandaki gibi hayali çözümlere ihtiyaç yoktu. Vakıflar, tarikatlar insanların sıkıntıları için çözüm üreten yerlerdi. Tasavvuf anlayışı, en büyük acıları yaşayan sıkıntıya düşmüş çilekeş insanları, hayata bağlıyordu.

Osmanlıda şiir, nezih olmak zorundadır. Tamamen halkın ürettiği türkülerde bile, aynı nezih anlatım vardır. Şiir hak ve hakikati müdafaa etmelidir. Dolayısıyla şair, vakur ve selim bir zevke sahip olmalıdır. Bu sebeple, Osmanlıda hiciv pek yer bulmaz. Heccav olanlar bile, hicivlerini kısa tutarlar ve nezih olmasına dikkat ederler. Bu yönleriyle ünlü Romalı hiciv şairi Horace’a benzerler. Hem bilgedirler hem de zariftirler. Osmanlıda böyle olmasının bir başka nedeni de, heccavın, insanlara vereceği farklı bir değerler anlayışı olmamasıdır.

Osmanlıya, Avrupa’dan giren kavramlardan bir tanesi de, polemiktir. Polemik, Latincede savaş demektir. Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre, açık tartışma anlamındadır. Ancak polemiğin anlamı giderek sertleşmiştir. Hâlbuki Osmanlıda, polemik yani açık tartışma yoktur. Onun yerine istişare vardır. Çünkü imanın olduğu yerde savaşa veya dalaşmaya gerek yoktur.

Polemik yapan insanda yumuşak kalplilik olmaz. Polemik ustalarından Voltaire, ölenler için şöyle düşünür: “ölenlere tek borcumuz kalmıştır; hakikat”  Hâlbuki İslâmiyet’in öğüdü, ölülerimizi hayırla yadetmektir. Sağlığında iken kızdığımız bir kişi için bile, böyle davranılması istenilir. Halen uygulanan bir anlayıştır.

Osmanlının Batıdan bir diğer farkı, okuma konusundadır. Osmanlı okuyarak değil, duyarak ve görerek öğrenmeyi yeğ tutar. Okumak elbette çok güzel bir şeydir. İçimizdeki meçhul âlemin kapılarını açan bir anahtar olarak tanımlanmıştır. Ancak, okumak insan zihnini uyandırmak yerine, insan zihninin yerini alırsa, fayda yerine zarar verebilir. Okuduğumuz kitapta bulduğumuzu, doğrudan hafızamıza yükler, onu sindirmeye çalışmazsak, okuduğumuzu hayatımıza katıp anlamlandıramayız.  Okumak için okursak, bir faydası olmaz. Aksine, okumak için okumamız arttıkça, hafızamız da, düşünce mekanizmamız da bozulabilir. Hâlbuki okumak, zihni hayatımızı derinleştirmeli, zekâmızı kibarlaştırmalıdır.

Aslında günümüzde de bütün dünyadaki şikâyet, okumadığımız şeklindedir. Bazı ülkelerin aydınları bu konuda karşılaştırmalar yaparken şöyle sorarlar. “Bir İngiliz’in veya bir Fransız’ın içkiye verdiği para, kitaba verdiğinin kaç mislidir?” Bu soruyu sorduktan sonra şu yargıya varırlar: “Tek hedefi para olan bir insan veya kitle (yığın) yaşayamaz. Kendini yığın haline getiren bir millet ölümsüz olamaz.” Bu yargı her ülke için geçerlidir.

Hemen her milletin tarihinde, devletlerinin kerim devlet olarak tavır aldığı dönemler vardır. Ama bunların içerisinde halktan başlayarak devlet yönetimine yansıyan ve daha uzun ömürlü olanı Osmanlıda görülmüştür. Bu anlamda halk ve devlet bütünleşmiştir.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KUR’AN, TEMEL KAYNAKTIR

MÜSLÜMAN OLMAK İSTEYENLERİN TEMEL KAYNAĞI KUR’AN OLMALIDIR

 

(Not: Bu yazı Nisan 2014 tarihinde yayınlanmıştı. Silindiğinden, aynen yayılıyoruz.)

Müslüman, Allah’a kalben teslim olan kimsedir. Allah insanlara nefis (benlik duygusu) verdiği için, her insanın Müslümanlık anlayışı ve uygulayışı farklı olabilir.

Daha önceki bir yazımızda Müslümanları üç ana gurupta değerlendirmiştik. Müslümanlar, Müslüman geçinenler ve Müslümanlıktan geçinenler.

Dışarıdan bakıldığında her üç gurup insan da Müslüman görünür. Hatta kendilerine sorulduğunda son iki guruptakiler asıl Müslüman olarak kendilerini gösterirler. Dolayısıyla bu insanları gören, davranışlarındaki yanlışlıklara şahit olan bir kişinin Müslüman olması zordur. Nitekim bazı insanlar “bunlar Müslüman ise hâşâ, ben değilim” bile diyecek hale gelebilmektedir.

Bu sebeple başvurulacak temel kaynak Kur’an-ı Kerim’dir. Çünkü bu Kutsal Kitabın koruyuculuğunu Allah üstlenmiştir. Hicr Suresi 9: “Şüphe yok o Kur’an’ı Biz indirdik Biz!  Mutlaka Biz onu muhafaza da edeceğiz.” A’la Suresi 6: “Bundan böyle sana Kur’an okutacağız da unutmayacaksın.”

Kur’an dışındaki bütün kutsal kitapların içerikleri değişmiştir. Budizm dahil diğer öğretilerde de değişiklikler vardır. Tek değişmeyen Kur’an’dır.

Kur’an ilme çok önem verir. İlim ve hikmetle ilgili yaklaşık 750 civarında kelime geçer. Kitap’ta en çok geçen sözlerden birisi de “hiç düşünmez misiniz?”, “hiç akıl erdirmez misiniz?” uyarılarıdır. Allah, sadece akıl verdiklerini sorumlu tutmuştur. Kalem Suresi 52: “Hâlbuki o Kur’an, bütün akıllı âlemler için bir uyarıdır.”

Kur’an’ın gerçek anlamıyla yorumlandığı dönemde, Müslümanlar ilimde ilerlediler. İman ile akıl arasında denge kurdular. Düşündükçe imanlarını pekiştirdiler. İmanları güçlendikçe daha güzel akıl erdirdiler.

Ancak bu gelişmelerde olumlu payı olan Mutezile Mezhebi anlayışı, giderek aklı esas alır oldu. İmanı geriye attı. Bunun üzerine karşı tepkiler doğdu. Bunlardan Eşarilik imanı öne çıkardı, aklı geriye attı. Eşariliği sistem haline getiren kişi Irak’ta yaşayan İmam Gazali’dir.

Bu anlayış Arap dünyasında etkili olduktan sonra bölgede ilim adamı yetişmez oldu. Çünkü İmam Gazali, felsefeye karşı çıkıyordu. Felsefeye de eğildikleri için İbni Sina ve Farabi’yi zındıklıkla suçluyordu. (Zındık, Müslüman görünen ama İslâm’ı içten yıkmaya çalışan kâfir anlamındadır.) Hâlbuki İbni Sina’ın tıp kitapları, Batıda 16. Yüzyıl sonuna kadar Avicenna adıyla okutuluyordu. Ayrıca, önemli Kur’an ayetlerinin yorumlarının bir kısmında  İmam Gazali ile İbni Sina’nın fikirleri arasında benzerlik vardır.

Mutezilecilerin aklı esas alan anlayışına karşı çıkan diğer kişi, Türk Maturidi oldu. Maturidi, akla gereken önemi vermekle birlikte iman ile dengeledi. Allah’ın insanlara verdiği akılla kişinin Yaratıcıyı bulabileceğini, ama Allah’ın yardımı olmadan yolunu doğrultmasının zorluğunu anlattı. Maturidi, Türker’in Müslümanlık anlayışında etkili oldu.

Göçebe diye anlatılan Türkler, ilimde dönemin en ilerisine geçtiler. Ancak Irak ve Anadolu’ya yerleştikten sonra Eşarilik anlayışı Türkler arasında kabul görmeye başladı. İstanbul’un fethinden sonra ulema arasında yapılan tartışmalarda, İstanbul’dakiler İmam Gazali’yi tuttular. Yavuz Sultan Selim’in Mısır’dan gelirken el-Ezher medresesinden getirdiği hocalar da Eşarilik anlayışında idi. Böylece Eşarilik tamamen etkili hale geldi. Medreselerden (dönemlerinin üniversitesi) felsefe ve giderek pozitif ilimler kaldırıldı. Tasavvuf ile kelâm, fıkıh gibi konulara ağırlık verildi.

Sonuçta Türklerde de, ilimde ilerleme durdu. Osmanlı Türklerindeki ilim adamlarının çoğu, Horasan bölgesinden yani doğu Türklerinden gelenlerdir. Bu gelişler 1555 Amasya Anlaşmasından sonra azaldı, 1639 Kasr-ı Şirin anlaşmasından sonra kesildi. Böylece dışarıdan destek de bitti.

Bütün bu gelişmeler Kur’an’ın yorumunun önemini gösteriyor. Günümüzde dini öğrenmek isteyenlere kaynak olarak Kur’an’ın dışında, hadisler (Hz. Muhammed’in söylediği düşünülen sözler) ve İlmihal (imanı, ibadetleri, uyulması gereken günlük hayattaki kuralları anlatır) esas alınır.

Bu kaynaklardan Kur’an dışındakiler, insanların kendi yorumlarıyla aktardıklarıdır. Hadisler, Peygamberimizin vefatından çok sonra toplanılmaya başlanılmıştır. Bu sebeple güvenilirliklerini Kur’an ile karşılaştırarak anlamak gerekir. Bunu da çoğu insan yapamaz.

İşte bütün bu sebeplerden dolayı temel kaynak Kur’an’dır. Kur’an dışındaki kaynaklar, yaşantıları Kur’an’ın hükümlerine mümkün olduğu kadar uyum sağlayanların, yani Müminlerin hareketleri, sözleri ve yazdıklarıdır. Müminler yaptıklarıyla övünmezler. Kendilerini en iyi Müslüman görmezler. Bu nedenle böyle insanlar toplumda göz önünde olmazlar. Ama Allah’a teslim olanlar başka bir dine inanıyormuş gibi görünseler de, çevremizde mutlaka varlardır.

En’am Suresi 155: “Bu ( Kur’an) ise tam bir kitap onu biz indirdik, çok mübarek! Bundan böyle buna tabi olun ve korunun, gerektir ki rahmetimize eresiniz.” İnsanlar, Kur’an’a sarıldıkça huzur bulacaklardır. İlimde ilerleme devam edecektir. Ama ilerleyen ilim, insana hizmet edecektir. Günümüzdeki gibi insanlığı yok etmeye çalışmayacaktır. Zaten ilim, Allah’ın kurduğu düzenin işleyişini anlayabilme mücadelesidir. Örneğin, yer çekimi kanunu, İsaac Newton icat ettiği için değil, Allah’ın düzeninin bir parçası olduğu için vardır.

Allah, Kâinatı insanlara hizmet için yaratmıştır. Fakat maalesef biz kendimiz, hırsımıza yenilerek yaptığımız yanlışlarla, insanlığın geleceğini karartıyoruz. Kurtuluş Kur’an’ı gerçek yönleriyle anlamaktır.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İNSANLIĞA KATKIMIZ, İRADEMİZ VE ŞUURUMUZLA ORANTILIDIR

İNSANLIĞA KATKIMIZ, İRADEMİZ VE ŞUURUMUZLA ORANTILIDIR

 

İnsanlığın huzurunu artıracak hususlarda, her insanın aynı katkıyı sağlaması beklenemez. Takdir edileceği gibi, insanlığın huzurunu artırma yönünde çaba sarf edebilmek için, mutlaka manevi bir yöne sahip olmak gerekir. Bu manevi yön ile ilgili olarak, milattan hemen önce yaşamış olan Romalı şair Horace şöyle demiş: “Eğer bir insan, haklı ve azimli ise, bütün dünya onun üzerine yıkılsa, o yine umut ve azminden hiçbir şey kaybetmeksizin, harabeler arasında dimdik ayakta duracaktır.”

Demek ki, manevi güç ile haklılık arasında doğru orantı var. Bir insan, savunduğu davasında veya verdiği kararda ne kadar haklı ise, manevi gücü de o kadar yüksek olmaktadır. Çünkü haklılık, beraberinde inancı da getirmektedir. Eğer, bu inancın arkasında kutsal bir amaç var ise, insan daha bir azimli olmaktadır.

Bir insanın azimli olabilmesi, iradesinin gücüyle orantılıdır. Güçlü bir iradeye sahip olabilmek için, iradenin kaynağı çok önemlidir. İradenin dayanağı, nakli bilimler olarak niteleyebileceğimiz ilâhi bilimler olursa, daha sağlam bir iradeye sahip olunur. Eğer iradenin kaynağı, insanların oluşturduğu sosyal bilimler olursa, insan her an nefsine yenilebilir.

Eğer bir insan, başkası duymadan kendi içinden yaptığı duanın, Yüce Yaradan tarafından işitileceğine kalpten inanırsa, haklı olduğu konu kendi aleyhine bile olsa, irade göstermeye daha çok gayret edecektir. Çünkü iradesini, tek olan Tanrı’nın kendisini sürekli izlediğinin bilinciyle kullanacaktır.

Diğer taraftan Abraham Maslow, bir insanın egosunu yenebilmesi için süper egosunun kuvvetli olması gerektiğini ifade etmiştir. Maslow’un meşhur teorisi olan ihtiyaçlar hiyerarşisinin son basamağı, kendini gerçekleştirmedir. Bir insanın kendini gerçekleştirerek, önyargısız bir maneviyatın desteğiyle problem çözmeyi yapabilmesi için, iradesini geliştirmesi gerekir. Eğer bu iradenin kaynağı, ihtiyaçlar hiyerarşisinin alt basamakları olursa, insan her an kendi nefsine yenilebilir.

Azimli olmak için, bazen iradeli olmak da yetmez. Şuur sahibi olmak gerekir. Şuurun dayanağı, hem haklılık hem de inançtır. Ancak, şuurlu hareket edebilmek için, bilgi sahibi olmak gerekir. Cahillerin göstereceği irade, çoğu zaman şuursuzdur. Çünkü bilgi ile beslenmemektedir.

Zariyat Suresi 51/11: “Onlar bir sarhoşluk ve cehalet içinde şuursuzdurlar.”

Tarih, bazı küçük gurupların haklı olduklarına inandıkları bir hususta, büyük başarılar gösterdiklerinin şahididir. Eğer bu küçük guruplar, inançlı ve azimli olarak gösterecekleri iradelerini şuurlu tavırlarıyla desteklemişlerse, nice büyük guruplar karşısında galip gelmişlerdir. Böyle örnekleri her milletin tarihinde görmek mümkündür.

Bu şekilde davranarak, büyük başarılar elde edenlerle ilgili olarak, Kur’an’da da örnekler verilmiştir.

Bakara Suresi 2/249: “…Allah’a kavuşacaklarına inanıp bilenler ise, şu cevabı verdiler: “Nice az topluluklar, Allah’ın izniyle nice çok topluluklara galip gelmişlerdir. Allah, sabırlılarla beraberdir.”

251: “Derken, Allah’ın izniyle onları tamamen bozdular…”

Ayetin sonu şöyle bağlanır: “Eğer Allah’ın, insanları birbirleriyle savması olmasaydı, yeryüzü mutlaka bozulur giderdi. Fakat Allah, bütün âlemlere karşı büyük bir lütuf sahibidir.”

Demek ki, kendi nefsiyle bağlantılı olmayan ve toplum tarafından genel kabul gören haklı bir davada irade göstererek şuurlu hareket eden insan sayısı arttıkça, insanlık daha huzurlu olacaktır.

Konuya bu açıdan bakılınca, determinizm anlayışı, anlamsızlaşmaktadır. Determinizm, iradenin dayanağı olursa, o irade zayıf kalır. Bu hakikat, genel kabul gören bir haklılık temeline dayanmayan ideolojilerdeki yanılgıları, bizlere anlatmaktadır

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AİLE VE TOPLUM İLİŞKİSİ ÜZERİNE

AİLE VE TOPLUM İLİŞKİSİ ÜZERİNE

 

Karl Marks, aile ve toplumu birbirinin düşmanı olarak değerlendirmiştir. Aileyi, toplumun düzenini bozan bir tür virüs gibi görmüştür. Aile yok olmadıkça, insanın toplumsallaşmasının sağlanamayacağını düşünmüştür. Marks, ulaşılması gereken hedef olarak, toplumsallaşmayı belirlemiştir. Bu hedefe ulaşabilmek için aileyi ortadan kaldırmaya çalışmıştır. Ailenin ortadan kalkmasıyla oluşacak boşluğu, ailenin insana verdiği bütün esasları ailenin değil, toplumun vermesiyle doldurmayı amaçlamıştır.

Bu sitede yayınladığımız “Aile Birliğinin Düşük Maliyeti” adlı makalemizde, aile birliğinin ayakta kalmasının, topluma yaptığı maddi katkıları incelemeye çalışmıştık. Bozulan aile birliklerinin, bir süre sonra, topluma açtığı maddi zararların büyüklüğünü gözler önüne sermiştik. Bu yazımızda, konuya farklı bir açıdan yaklaşmaya çalışacağız. Aile ve toplumun dayandığı temelleri irdelemeye çalışacağız.

Ailenin tanımı, istisnalar hariç, bireyleri birbirine kan bağı ile bağlı olan en küçük sosyal birim olarak verilmektedir. Bu tarife göre, aile bireyleri birbirlerine kan bağı ile bağlıdırlar. Ancak, birliğin ayakta kalmasının sadece kan bağı ile mümkün olmadığını, hepimiz bizzat yaşayarak müşahede ediyoruz. Aile birliğinin ayakta kalması, maddi ilişkilerin yanında, manevi bağlara da bağlıdır. Fertler arasında duygusal bir bağ oluşmamışsa, aile birliğinin sağlamlığından bahsetmek mümkün değildir. Bu duygusal bağ, sempatiye dönüştükçe, aile birliği güçlenir.

Toplumu, yani kitleleri harekete geçiren unsurların başında menfaat gelir. Bu sitede yayınladığımız “Kitle ile Halk Arasındaki Fark” konulu yazımızda ifade ettiğimiz gibi, kitleler de bazen duygusal olarak bir araya gelebilirler. Ancak, bu duygusal birliktelik, zekâlarını tamamen kendi menfaatleri doğrultusunda kullanan bazı insanların, toplumu istedikleri gibi yönlendirmeleriyle oluşur.

Aileyi ayakta tutan sebeplerden birisi de, fertler arasındaki sevgidir. Bu sevgi geliştikçe, bireyler arasındaki şahsi ilişkiler de güçlenir.

Hâlbuki toplumda görülen sevgi, şahıslara karşı duyulmaz. Sevginin, toplumun ortak anlayışı olan fikre veya kişiye karşı duyulması istenilir. Bu sevgi; vatana, gurubun önderine, gurubun kurucu başkanına, ideolojik düşüncelerine karşı duyulur. Dolayısıyla toplumun fertleri, birbirlerine karşı sevgi duymak zorunda değildirler. Şahsa karşı duydukları sevgi hususunda tek ortak yönleri, toplumun önderi olan kişiye karşı duydukları sevgidir. Bu sebeple, bu sevgi herhangi bir şekilde akamete uğrayınca, toplum dağılma sürecine girer.

Fakat toplumun önderine duyulan sevgi, kalpten geliyorsa, bu durumda fertler arasında birbirlerine karşı saygı oluşur. Sonuçta o önder vefat etse bile, toplum kısmen devam eder. Bu konuda, Atatürk ve Mahatma Gandi gibi önderler örnektirler.

Toplumun devam edebilmesinin bir başka şartı, ortak menfaatin veya toplum üzerindeki yönlendirmenin devam etmesidir. Bazı tarikatlar ve komünist yönetimler bu hususta örnektirler.

Bilindiği gibi, SSCB, aile yerine toplumu öne çıkarırken, ABD, aile yerine bireye özgürlük isteğini öne çıkardı. Birbirinden tamamen farklı gibi görülen bu iki uygulamanın ortak bir yönlerinin olduğu, zaman içerisinde görüldü. Her iki ülke, gayrimeşru olarak nitelenen, yani resmi aile ilişkilerinin haricinde doğan çocuk oranında, ilk iki sırayı paylaştılar. Böylece, iki uygulama arasında, ailenin yok edilmesi açısından benzerlik olduğu anlaşıldı.

Gerek kapitalist ve gerekse komünist sistem, insanları eğitirken, aileyi dışlamaya çalışmıştır. Her ikisi de, ferdi, kendi savundukları anlayışlarına uyum sağlayacak yönde yetiştirmeye gayret etmişlerdir. Bir benzetme yapmak gerekirse, kapitalizmin ve komünizmin bu uygulaması ile büyükbaş veya küçükbaş besi hayvanı yetiştiriciliği birbirine çok yakındır. Bilindiği gibi, ahır besiciliğinde, inekler, koyunlar ve hattâ tavuklar, doğal yaşamlarından arındırılırlar. Kapitalist ve komünist uygulamalar da, çocukları aileden arındırmaya çalışmıştır. Kapitalistler bu ayrıştırmayı bilinçli olarak yapmamışlardır. Fakat Karl Marks, bilinçli olarak bu uygulamayı savunmuştur.

Aileyi yok etmeye çalışan ülkelerin karşılaştıkları bir başka önemli sorun, nüfus meselesidir. Fertler ayrıştırıldıkça, aile küçülmüştür. Aile küçüldükçe, ülke nüfusu azalmaya başlamıştır. Bugün ABD ve Batı Avrupa’da yerli nüfus azalmaktadır. Aynı durum, Rusya ve hattâ kısmen Çin için de geçerlidir. Bu ülkelerdeki nüfus içerisinde, yabancıların payı her geçen gün artmaktadır.

Aile konusundaki bütün bu gelişmeler, gelecek için büyük sorunlar oluşturmaktadır. Günümüzde geldiğimiz nokta, gencin topluma, toplumun ise gence ya soğuk baktığı veya düşman olduğu bir ortamdır. Bunun sonucunda gençler, büyük anne ve büyük babalarını sadece karşıdan görmeye ve hattâ çekirdek ailelerinden bile ayrı yaşamaya başladılar. Büyük anne ve büyük babalar da, torunlarını sadece karşıdan görerek, yalnız başlarına ve ayrı bir evde veya toplumdan soyutlanmış halde huzurevlerinde yaşamaya başladılar.

Günümüzdeki çocukların durumu, maddeten kalkınmış ülkelerden başlayarak, daha kötü hale gelmektedir. Çocuklar artık kreşlerde, ana baba, nene ve dede şefkatinden mahrum yetişmektedir. Bu çocuklar, gençliklerinde topluma soğuk baktıkları için, hayattan zevk almanın yolunu bulamayabilirler. İçlerinden bazıları, kreşteki yetiştiriciler açısından şanslı olabilirler. Bunlar şefkat ve sevgi nedir öğrenebilirler.

Eğer bu kadar şanslı değillerse, bu çocuklar büyüdüklerinde, daha torun sahibi olamadan, kendi evlat veya evlatları tarafından dışlanma ihtimalleri kuvvetlidir.

Demek ki, toplumu ayakta tutabilmemiz için aileyi ayakta tutmamız gerekmektedir. Dolayısıyla, mümkün olduğu nispette, bir aile oluşturmaya gayret edilmelidir. Aileyi ayakta tutabilmemiz için, çocuklara şefkat göstererek, merhamet nedir öğretmemiz gerekmektedir. Merhameti öğrenen çocuğun, sevgi sahibi olması ihtimali artacaktır.

Ancak, göstereceğimiz şefkat ve sevgi, aşırıya kaçmamalıdır. Çocuğu kırmadan ve küstürmeden hayatın gerçeklerine hazırlamaya gayret edilmelidir.

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KÜRESELLEŞEN DÜNYADA MİLLİ TİCARET VE MİLLİ SİYASET ÜZERİNE

KÜRESELLEŞEN DÜNYADA MİLLİ TİCARET VE MİLLİ SİYASET ÜZERİNE

 

Bu konularda sağlıklı bir fikre ulaşmak için, mevcut durumu irdeleyerek kendimize bazı sorular sorabiliriz.

Bir malın üretiminin yapılabilmesi için sermayeye ve işgücüne ihtiyaç vardır. Üretilen malın ticari olarak değer kazanabilmesi için, hem güçlü bir sermayeye hem de teknolojiye ihtiyaç vardır.

Günümüzde, para yani diğer bir deyişle sermaye, sınır tanımadan dünyanın istediği bölgesine gidebiliyor. Patent yasaları ve fikri mülkiyet hakları gibi korumacılıklara rağmen, teknoloji taklit edilebiliyor. Bilhassa kaliteli işgücü, sınırları aşarak kendine iş bulabiliyor.

Ülkeler arasında, para, işgücü ve teknoloji alanında böylesine geçişlerin olduğu bir ortamda, bir ülkede üretilen bir malın, o ülkenin milli ürünü olduğunu nasıl iddia edebileceğiz?

Bir Amerikan üniversitesinde çalışan Pakistanlı bir öğretim üyesi, yaptığı araştırmaların sonunda Nobel ödülü alırsa, bu ödül Amerikalıya mı, yoksa Pakistanlıya mı verilmiş oluyor?

Bir Alman şirketi, Çin’de fabrika kurarak üretim yapıyor. Bu durumda yapılan üretim, Alman malı mı, yoksa Çin malı mı sayılmalıdır?

Bir Güney Kore otomobil firması Türkiye’de fabrika kurduğunda, yapılan sermaye yatırımını ve üretilen otomobili hangi ülke sahiplenmelidir?

Meksika’daki orta büyüklükte yani KOBİ niteliğinde bir şirket, hisselerinin çoğunu veya tamamını bir İngiliz şirketine devrediyor. Fakat devralınan Meksika firmasının ismi aynı kalıyor. Bu durumda firmanın sermayesine ve üretimine hangi ülke siyasetçisi bizimdir demelidir?

Daha karmaşık bir örnek verelim. Bu sitede yayınladığımız “Enerji İhtiyacımızın İlginç Sebepleri” başlıklı makalemizde enerji israfıyla bağlantılı olarak anlattığımız bir vakıa şöyleydi:

“Yediğimiz bir kavanoz fındık ezmesinin soframıza geliş hikâyesine bir bakalım. Marka sahibi olan, firmanın merkezi İtalya’dadır. Fındığı Türkiye’den alıyor. Şeker Brezilya’dan getiriliyor. Vanilyalar Çin’den, kakaoları Nijerya’dan alınıyor. Malezya’dan palmiye yağı geliyor. Dünyanın her köşesinden getirilen hammaddeler, yine dünyanın başka köşelerindeki fabrikalarda işleniyor. Fabrikalar; Avusturalya, Rusya, Avrupa ve Amerika’da bulunuyor. Dünyanın farklı köşelerinden hammaddeleri toplanıp, neredeyse beş kıtadaki fabrikalarda işlenen bir kavanoz fındık ezmesinin satış ofisleri, yine dünyanın farklı köşelerinde bulunuyor. Meksika, Güney Afrika, Hindistan, Çin ve Japonya’daki bürolardan pazarlanıyor.”

Bu organizasyon karşısında, üretimin hangi ülkeye ait olduğunu nasıl söyleyeceğiz? Borsa satışları sayesinde sermaye farklı hissedarlara dağılmışsa, işgücü farklı ülkelerin insanı ise, satış ağı farklı ülkelere ait ise, hangi ülkenin siyasetçisi, işin hangi kısmına sahiplenebilir?

Bir Fransız otomobil firmasının ürettiği otomobilin bazı parçaları başka ülkelerde başka firmalar tarafından imal ediliyor. Diğer ülkelerde imal edilen bu parçalar, Fransa’da birleştiriliyor. Bir Japon firması da, İngiltere’de otomobil fabrikası kuruyor. Her iki firma da, Avrupa Birliği ülkelerine satış yaparken bazı zorluklarla karşılaşıyor. Bu durumda, Fransız siyasetçisi, Fransa’da montajı yapılan ama parçalarının çoğu başka ülkelerde üretilen bu otomobil satışını savunurken, Fransa’nın menfaatini mi savunmuş oluyor? İngiliz siyasetçi, Japonca ismiyle üretim yapan firmanın önündeki zorlukları kaldırmak için mücadele verince, İngiliz çıkarlarını mı korumuş oluyor?

Siyasetçiler, savunmalarında, aldıkları vergiye mi bakacaklar, çalışan işçilerin bir kısmının kendi ülkelerinden olmasını mı esas alacaklar? Eğer yatırımı yapan şirket, değişik ülkelerdeki üretimlerini, montaj yapılan ülkeye getirirken, muhasebecilerinin geliştirdiği dâhiyane yöntemler sonucunda, hiçbir ülkede doğru dürüst vergi vermiyorsa, siyasetçinin yapacağı savunma ne anlama gelecektir? Bir şirketin yatırımı yaptığı ülkeye ilave ettiği katma değerin miktarı, şirketin işçilere ödediğinden bile az ise, siyasetçinin savunması hangi temele dayanacaktır?

Dünya küreselleştikçe, sermaye, işgücü ve teknoloji dolaşımı artarak devam etmektedir. Bu durumsa milli şirket, milli ürün, milli sanayi, milli teknoloji gibi kavramlar sarsılmaktadır. Bu kavramlar anlamlarını yitirdikçe, ülkelerdeki ithalat-ihracat dengesi tartışmaları da giderek anlamsızlaşmaktadır. Böyle olunca ülkelerin ekonomik göstergelerinin birbirleriyle kıyaslanmaları da gerçeği yansıtmamaktadır.

Bütün bunları dikkate aldığımızda, siyasi otoritelerin ülkenin ekonomik kaderi üzerindeki etkilerinin azaldığını söylemek yanlış mı olur?

Milli siyasetin tesiri azalıyorsa, ekonominin kaderi üzerinde etkisi artan yeni bir gurup mu oluşmaktadır? Uluslar aşırı şirketlerin ekonomi üzerindeki etkileri artıyorsa, ekonomiyi yönlendirenlerin, bu şirketlerin üst yöneticilerinin olduğunu iddia edebilir miyiz? Bu şirketlerde yöneticiler değiştiğine göre, hissedarlar mı ekonomiyi yönlendirmektedirler? Hissedarlar da bazen değiştiğine göre, hangi gurup ekonomiyi yönlendirmektedir? Sahip oldukları para hırsından dolayı zenginler arasında kuralsız bir rekabet var iken, daha çok zengin olanlar mı ekonomiyi yönlendirmektedir?

Diğer taraftan, finans sektörünün durumu giderek daha dikkat çekmektedir. Bir finans kuruluşu, kurduğu sistemle, dünya borsalarında hiç kesintisiz olmak üzere, 24 saat işlem yapabilmektedir. Üretici firmaların bile bilançolarına bakıldığında, gelirlerinin %70 civarı, sair gelirlerden elde edildiği belirtilmektedir. Sair gelirler, genel anlamda, finans gelirleridir. Ayrıca, günümüzde kambiyo ticaretinin günlük hacmi, ticareti yapılan malların değerinden yüzlerce defa fazladır. Bu durumda, bir ülkedeki ekonominin kaderi, finans dehalarının elindedir diyebilir miyiz?

Eğer, siyasi yöneticilerin etkileri giderek azalıyorsa, seçim öncesinde halka verdikleri sözleri tutarken nasıl bir yol izleyeceklerdir? Bilhassa, eğitim, sağlık ve bayındırlık gibi alanlarda, amaçları sadece kâr etmek olan şirketleri, sosyal adalet ve hakkaniyet gibi hususlara eğilmeleri için nasıl ikna edebileceklerdir?

Görülüyor ki, sorun giderek karmaşıklaşmaktadır. Aslında meselenin çözümü çok basittir. Konuyu karmaşıklaştıran unsur, bizlerdeki anlayışlardır. Siyasetçisiyle, şirket sahipleriyle, firmaların çalışanlarıyla, ekonomi dehâlarıyla, teknolojik araştırmalar yapanlarıyla birlikte hepimiz için hedef, daha çok para kazanmak, daha üst makamlara gelmek, daha çok alkışlanmak olduğu sürece, sorunlarımız karmaşıklaşıyor.

Bizler, kutsadığımız para tanrısının değil, tek olan gerçek Tanrı’nın rızasını kazanmak için gösterdiğimiz çabalarımızı artırdıkça, sorunlarımızın kolayca çözülmeye başladığını göreceğiz.

Şahsi çıkarlarımızı, ülkenin menfaatiymiş gibi göstererek, ülkeler arasındaki mücadeleyi tetikleyenlerimiz arttıkça, sorunlarımız karmaşıklaşacaktır.

Sahipleri veya yöneticileri olduğumuz şirketlerimizin çıkarlarını, insanlığın menfaatinin üzerinde gördükçe, meselelerimiz çözülemez noktalara gelebilecektir.

Çözümsüzlük, bir gün dönüp, sorunları karmaşıklaştıranları vurduğunda, vakit hepimiz için çok geç olabilir.

Bizler, hangi konumda olursak olalım, ister siyasetçi, ister şirket sahibi veya yöneticisi, ister sivil toplum kuruluşu mensubu, ister askeri personel olalım, kendimize hep şu soruyu soralım: “Ben ne yapmalıyım ki, benle birlikte insanlık da huzur bulsun ve kazansın.”

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KUR’AN’DAKİ İLMİ AYETLER ÜZERİNE

KUR’AN’DAKİ İLMİ AYETLER ÜZERİNE

 

Kur’an, okuyan insanları düşünceye sevk etmeyi amaçlar. Bazı ayetlerde ise insanları dorudan düşünmeleri ve akıl etmeleri için uyarır.

İnsanların düşünmelerini kolaylaştırmak için de anlatım sade bir dille yapılmıştır. Nitekim böyle olduğunu, Yüce Yaradan, Kamer Suresinin 17, 22, 32 ve 40ıncı ayetlerinde aynı lafzı kullanarak insanlara göstermiştir. Ayetler şöyledir: “And olsun ki, Kur’an’ı düşünmek için kolaylaştırdık. Fakat düşünen mi var?”

Kur’an’daki ahlâk, salih amel işlemek gibi ayetler üzerinde, daha çok insan fikir yürütmüştür. Çünkü böyle ayetlerde bahsedilenler, insanların mevcut halde yaşadıklarıyla bağlantılıdır. Dolayısıyla, doğrudan kendilerini ilgilendirdiğinden, üzerinde kafa yoranlar daha fazla olmuştur.

Ancak, ilimle ilgili ayetler üzerinde çalışanlar hep çok daha az olmuştur. Hâlbuki ilimle ilgili ayetlerdeki anlatım da –tıpkı ahlâkla ilgili olanlar gibi- anlaşılır sadeliktedir. Anlatımdaki kolaylaştırmaya rağmen, ilimle ilgili ayetlerdeki anlamı kavramak için, insanlığın ilimde yeni gelişmeler sağlamaları, yeni keşifler yapmaları gerekmiştir.

Aşağıda örneklerini vereceğimiz bazı ayetleri, geçmiş dönemdeki insanların yorumlamaları ile günümüzdeki yorumların aynı olması mümkün değildir. Her insan kendi dönemindeki bilinenlere göre yorum yapmıştır. Bazı ayetler için bugün yapılan yorumlar, eskilere göre daha doğrudur. Çünkü elimizdeki bilgiler daha çoktur. Kur’an’da, bizim yorumlamakta zorlandığımız öyle ayetler var ki, gelecekte bilimde ulaşılacak yeni bilgilerin ışığında daha doğru yorumlanabilecektir.

Bu konuda belirgin olarak daha önce de verdiğimiz bir örnek var. Kur’an’da Furkan Suresi 52, Rahman Suresi 20’de “acı su ile tatlı su arasına bir perde koymuşuzdur, iki deniz birbirine karışmaz” ayetinin yorumunu Hacı Bektaşi Veli gibi bir bilge insan, bu iki denizi Fars ve Rum denizleri olarak yorumlamıştır. Fakat Kaptan Kusto (Cousteau) keşfiyle bu yorumun değişmesine vesile olmuştur.

Yüce Yaradan, böyle ayetlerle, hem insanları araştırmaya yöneltmek istemiş, hem de gelecek bir tarihte ayette söylenen husus ispat edildiğinde, Kur’an’ın Allah’ın kelâmı olduğuna şahit olunsun istemiş olabilir.

Kur’an’ın indiği dönemde bilinmeyen, ama bugün bilinen astronomi ile ilgili bazı ayetlerden örnekler verelim.

Enbiya Suresi 33: “O (Allah) ki geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratmıştır. (Güneş ve aydan) her biri bir yörünge üzerinde (felekte) yüzerler.”

Yasin Suresi 40: “Ne güneş aya yetişebilir, ne gece gündüzü geçebilir. (Onlardan) her biri bir yörünge üzerinde yüzerler.”

Günümüz astronomisi, hem güneşin galaksi (samanyolu) merkezine uzaklığını hem de samanyolu ile birlikte dönüş hızlarını hesaplamıştır. Bu bulgulara göre, güneşin samanyolu merkezine uzaklığı 10 kiloparsektir (300.000.000.000.000.000 kilometre). Samanyolu kendi etrafındaki dönüşünü güneşle birlikte 25 milyon yılda tamamlar.

Çağdaş astronominin bu keşfi sayesinde, Kur’an’ın haber verdiği güneşin yörünge üzerinde hareketi ispatlanmış olmaktadır.

Astronomi konusunda bir başka konu, gece ve gündüz hakkındaki ayetlerdir. Zumer Suresi 5: “Gökleri ve yeri hak ile yarattı. Geceyi gündüzün üstüne sarıyor, gündüzü de gecenin üstüne sarıyor…”

Kur’an’ın indiği o dönemde dünyanın yuvarlaklığı bilinmiyordu. Gece ve gündüzün birbirinin üstüne sarması şeklindeki anlatımdaki özelliğe dikkat edilmedi. Günümüzde ise uzaya çıkan insanların, gördükleri ve gönderdikleri fotoğraflar, bize olayın oluşumu hakkında bilgi veriyor. Güneş (samanyolu yörüngesinde hareket etmesine rağmen, dünyanın dönüşüne göre izafi olarak) sabit durmaktadır. Dolayısıyla yuvarlak olan dünyanın bir yarısını aydınlatmaktadır. Dünya kendi etrafında döndükçe, aydınlık dönüş yönündeki yeni yerlere ulaşmaktadır. Dünya dönerken güneşi göremeyen arka tarafına geçen bölge karanlığa girmektedir. Yani olay Kur’an’daki tanım ile tıpatıp aynıdır.

Bu ayetlerle de Yüce Yaradan, hem bize araştırma yapmamız için yol gösteriyor, hem de bilinmeyen olayları önceden haber vermiş olarak, Kur’an’ın Kendi kelâmı olduğunu bize ispatlıyor.

Astronomi hususunda, Kur’an’da çok sayıda ayet vardır. İsteyenler diğer örnekleri de araştırıp irdeleyebilirler. İki doğu iki batı şeklinde bahseden Kur’an ayetinin anlamı, kışın ve yazın güneşin doğduğu ve battığı noktaları takip edenler sayesinde anlaşılabilmiştir. Yağmurlar ve rüzgârlar konusu günümüzde ancak net anlaşılabilmiştir. Yerin yaratılışı ile ilgili ayetler de günümüzde biraz daha net anlaşılmıştır. Gelecekte daha fazlası anlaşılacaktır.

Tıp konusunda da çok sayıda ayetler var. Bu ayetlerden bir kısmında bahsedilen, insanın yaratılış (doğum) evreleriyle ilgili olanları hakkında çok fazla eser verildi. Bu nedenle biz burada üzerinde pek durulmayan bir konuya değineceğiz.

Kur’an, Hz. İsa’nın doğumuyla ilgili olarak bize bilgiler verir. İlgili bütün ayetlerde Hz. İsa için Meryem oğlu İsa diye bahseder. Melekler Hz. Meryem’e, güzel bir evladı olacağını müjdeleyince Hz. Meryem şaşırır. Olay, Ali İmran Suresi 47’de şöyle anlatılır: “(Meryem) Ey Rabbim, bana bir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olur?” dedi. Allah: “Öyle ama Allah dilediğini yaratır, bir şeyin olmasını dilediğinde ona sadece ‘ol!’ der, o da hemen oluverir.” dedi.

Bilindiği gibi, Kur’an, Hz. Meryem hakkında çok güzel bahseder ve Ali İmran 42’de Allah’ın, onu dünya kadınlarına üstün kıldığını söyler.

Günümüz tıbbı, tüp bebek programını geliştirene kadar, Hz. Meryem’in, bakire iken nasıl çocuk sahibi olabileceği konusu hep tartışılmıştır. Fakat bugün, tüp bebek yöntemi sayesinde, günlük telaşe içerisinde koşuşturan sıradan kadınlar bile, kendilerine bir beşer dokunmadan çocuk sahibi olma imkânına sahipler. Çocuklarının babası, kendi eşleri olabileceği gibi, hiç görmedikleri, hiç tanımadıkları bir kişi bile olabilir. Dolayısıyla bakire bir hanım da, hiç erkekle temas etmeden hamile kalabilir.

Fakat unutmayalım ki, tüp bebek yöntemi sonucunda bile, çocuğun oluşumu, Yüce Yaradan’ın uhdesindedir. Milyonlarca spermi oluşturan da, içlerinden birini eşleştiren de Odur.

Muhtemeldir ki, Yüce Yaradan, Hz. İsa’nın, iffetine düşkün olan bakire Meryem’den doğumunda da, bizlere yol göstermek için böyle bir yöntem seçmiştir. Hem tıp alanında araştırma yapmamızı arzulamıştır, hem de bizlerin, ayette anlatılan yöntemle sıradan insanların çocuk sahibi olduklarını görünce, Kur’an’ın, Allah’ın kelâmı olduğuna kesin olarak şahit olmamızı sağlamıştır.

Bazı ayetler vardır ki, biz ayetlerdeki ifadelerden maksadın ne olduğunu o an anlamayabiliriz. Çünkü biz, görünüşteki olaylara göre karar vermeye meyilliyizdir. Nitekim Hz. Musa ile Yüce Yaradan’ın ilim verdiği bir insanın birlikte seyahati sırasındaki olaylar bu duruma güzel bir örnektir. Kehf Suresinin 65 ile 82inci ayeti arasında anlatılanlar, bizler için güzel örnektir. Hz. Musa gibi bir peygamber bile, olayların görünüşüne göre karar verdiği için hatalı yorum yapmış olmaktadır. Yüce Yaradan, bu ayetlerle bizlere, hem her konuyu bilemeyeceğimizi, hem de olayların perde arkasını anlamadan karar vermemizin yanlışlığını anlamamızı göstermek istemiş olabilir.

Kur’an’ı inceledikçe, yeni ulaşılan bilgilerle karşılaştırdıkça, kutsal kitapta bahsedilenlerin tamamının doğru olduğunu anlıyoruz. Bir ayette anlatılmak istenileni bizim henüz anlayamamış olmamız, bahsedilenin yanlış olduğunu göstermez. Aksine bizim bilgimizin Yüce Yaradan’ın bilgisinin yanında ne kadar küçük kaldığını gösterir.

Bu nedenle bize düşen, Kur’an’da anlatılan bir olay hakkında, önce inanmak sonra, ayetin bize nasıl bir yol gösterdiğini araştırmak olmalıdır. Bu şekildeki her ayetin bize yol göstermesini anlayamayabiliriz. Ama bize gösterdiği hedefi kavrayabiliriz.

İnsanın ilk olarak topraktan yaratıldığını ifade eden ayetler, bize yol göstericidirler. Bu ayetleri okuyunca, insanın ihtiyacı olan her şeyin toprakta olduğunu, hastalıkların tedavisi için bile toprak ve bitirdiklerinden faydalanmamız gerektiğini anlayanlarımız olacaktır. Zaten böyle anlayan araştırmacılar sayesinde gelişmeler sağlanmaktadır.

Fakat uzaya gidileceğini ima eden ayet, bize yol göstermekten çok, hedef göstermektedir.

Rahman Suresi 33: “Ey cin ve insan toplulukları! Gökleri ve yeri delip geçmeye gücünüz yeterse geçin gidin. Fakat bir güç ile ancak delip geçebilirsiniz”

Hicr Suresi 14: Onlara gökten bir kapı açsak da oradan yukarı çıksalar,

  1. “Gözlerimiz perdelendi, daha doğrusu bize büyü yapılmıştır” derler.

Uzaya gönderilen araçlardan çekilen uzay fotoğraflarının büyüleyici güzelliklerini, ancak günümüzde görebildik. Rahman Suresi 33’te yerin delinmesinden de bahsedilmektedir. Dolayısıyla hem uzaya gidiş hem de yerin derinliklerindeki keşifler insanları beklemektedir denilebilir. Ancak uzaya kapı açmak, yine Yüce Yaradan’ın uhdesindedir. Zaten uzaya çıkarken de, yerin altına giderken de, Yüce Yaradan’ın yeryüzünde yarattıklarından faydalanmadan hiçbir şey yapamayız.

Allah’ım, zan ile hareket etmememiz için bizlere zihin açıklığı ver, irade gücü ver ve ilmimizi artır.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

RASYONELLİK VE AKIL ETME

RASYONELLİK VE AKIL ETME

 

Rasyonel davranıştan maksat, akla uygun olan, hesaplı olan ve gerçekçi olan yolların izlenmesidir. Sözlüklerdeki tanımlar bu şekildedir. Bu anlamlarıyla rasyonellik, nefsin hoşuna giden işler yapmayı çağrıştırır. Dolayısıyla rasyonellik, bireyselliği öne çıkarır.

Akıl etmek, düşünmeyi çağrıştırır. Bu nedenle, Kur’an’da çok sayıda geçen bu söz, bazen, aklı erdirmek, bazen ise, düşünmek şeklinde tercüme edilmektedir. Kur’an’da, bu kavram genellikle, Yüce Yaradan’ın insanlara sorusu şeklinde ele alındığından, “hiç akıl erdirmez misiniz?” veya “hiç düşünmez misiniz?” olarak geçmektedir. Dolayısıyla akıl etmek, sadece şahsi menfaati değil, toplumun ve insanlığın sorunlarını da düşünmeyi çağrıştırır. Hattâ, dünyanın işleyişini ve evrenin yaratılış sebeplerini de düşünmemizi bekler.

Eğer bir çocuğu, bir kişi yetiştirirse, o çocuğun rasyonel davranışlar göstererek, menfaatini düşünen bir birey olması ihtimali daha fazladır. Fakat bir Afrika atasözündeki “çocuğu, bütün köy yetiştirir” anlayışı uygulanırsa, o çocuğun, aklı eden ve düşünen insan olması ihtimali daha kuvvetlidir.

Günümüzdeki ekonomi fakültelerinin büyük çoğunluğu, kapitalizmim harp akademileri olarak görev yapmaktadır. Fırsatlardan yararlanma konusu öğrencilere anlatılırken, bu uygulamanın akıllı bir davranış olduğu söylenir. Öğrencinin ticaretle uğraştığı varsayılarak, onlara şöyle bir soru sorulur. “Senin firmanın elindeki bir malda, herhangi bir mücbir sebeple, talep patlaması ve arz eksikliği olduğunda, sizin elinizdeki ürünün Pazar fiyatı hızla yükselince, siz bu malınızı eski fiyattan mı yoksa yeni oluşan fahiş fiyattan mı satmanız mantıklıdır?” Bu soruya, öğrencilerin çok büyük çoğunluğu, yeni oluşan fahiş fiyattan satmanın akıllılık olduğu şeklinde cevaplandırmaktadır. Sorudaki “mücbir sebepler” ve “fahiş fiyat” kelimeleri, öğrencileri düşünmeye bile sevk etmemektedir. Çünkü onlar, rasyonel davranmak üzere yetiştirilmişlerdir.

Ekonomi fakültelerinde öğrencilere öğretilenler, rasyonellik adı altında fırsatçılıktır. En çok fırsatçılık yapan, kendisini en akıllı olarak görmek üzere yetiştirilmektedir. Son dönemlerde, ekonomik buhranların sıklaşmasının ve fakir ile zenginin arasının açılmasının en önemli sebebi, finans sektöründe çok yaygın olan rasyonel davranma anlayışıdır.

İnsanlar, yalnız yaşamak istemezler. Yaşadığımız en küçük birim, ailemizdir. Birden fazla insanın yaşadığı her toplulukta olduğu gibi, ailemizde de mutlaka sorunlar olur. Eğer fertler, sorunlara kendi menfaatleri açısından yani rasyonel yaklaşırlarsa, çözüme ulaşmak pek mümkün olmaz. Sorunlar bitmez. Sorunlar, ancak, ortak çabaların sonucunda oluşturulacak ortak akıl ile çözülebilir. Ortak akıl, akıl etmenin ve düşünmenin sonucunda oluşur.  

Benzer durum, en küçük birim olan aileden itibaren, en büyük birim olan insanlığa kadar geçerlidir. Dolayısıyla, insanlığın sorunlarını, kişilerin, şirketlerin ve devletlerin rasyonel bakışla oluşturacakları tavırlarla çözmek mümkün değildir. İnsanlığın sorunları, ancak, aklı erdirme ve düşünme sonucunda oluşturulacak ortak akılla çözülebilir.

Rasyonellik, bizlere, hayvansal dürtülerimizi önceliğe almamızı öğütler. Böylece bireysel aklı öne çıkarır. Bireysel akılla da, sonuç alınamaz. Eğer sonuç alınsaydı, “akıllar pazara çıkmış, herkes kendi aklını almış” meşhur deyişi olmazdı. Demek ki, günlük geçimini sağlama peşinde koşan bir insan bile, kendisini kraldan daha akıllı görebilmektedir.

Aklı etme ise, ister sosyal olaylarda olsun, isterse teknolojiyi geliştirme konusundaki araştırma çalışmalarımızda olsun, bizi gurup halinde düşünmemiz için zorlar. Ancak gurup halinde düşünürken, özgür olunması gerekir. Eğer gurup baskısının etkisiyle düşünürsek, bu defa gurubun menfaati doğrultusunda rasyonel davranma ihtimalimiz artar. Bu aksaklığı bertaraf etmek için, “akıl etmek” sözünü gerçekten uygulamak gerekir.

Siyasi partilerin, bazı vakıf ve derneklerin, gurup halinde düşünmelerindeki tıkanıklık “gurup baskısı” olayından kaynaklanmaktadır. Rasyonel düşünen bir siyasi parti, en iyi partinin kendileri olduğunu, diğerlerinin hepsinin işe yaramaz olduğunu iddia ederken, bu söylemlerine kendileri de inanmaya başlarlar.

Bütün siyasi partilerin, seçmen konusundaki düşünceleri birbirine benzemektedir. Çünkü hepsi de rasyonel düşünmektedir. Siyasette rasyonellik, -bilhassa seçimlerden önce- en iyisini seçmen bilir anlayışını öne çıkarır. Akıl etme ise, demokrasinin zaaflarını da dile getirmeye çalışır.

Benzer fark, ticarette de görülür. Rasyonellik, “müşteri daima haklıdır” der. Aklı etme ise, velinimet olarak gördüğü müşterisini ikna etmeye çalışır.

Her okuyucunun, bizim örnek verdiğimiz bu alanlardan çok daha fazlasını vereceğine inanıyoruz. Biz, rasyonellik ile akıl etme arasındaki büyük farka dikkat çekmek istiyoruz. Eğer hep rasyonel davranırsak, belki nefsimizin isteklerini yerine getirebiliriz. Ama ruhumuzun gıdasız kaldığını anladığımızda çok geç olması ihtimali kuvvetlidir.

Bu sebeple, hem kendimizin hem de ailemizin, milletimizin, insanlığın huzur bulabilmesi, rasyonel davranmayı azaltmamız ve akıl edip düşünerek, ortak aklı oluşturmayı artırmamız ile doğru orantılıdır.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SİYASETTE SADAKAT

SİYASETTE SADAKAT

 

Felsefecilerin bir kısmı sadakatin, kişiler arasında olabileceğini savunurlar. Dolayısıyla, sadece kişiler arasında bağlılık olacağını düşünürler. Herhangi bir fikre, guruba veya ülkeye bağlılığı, çok anlamlı görmezler.

Aslında sadakat için böyle bir kişiselleştirme yapmak yanlıştır. Esas olan sadakat kavramından ne anladığımızdır. Sadakat, Allah rızası için yapılan hizmetler olarak değerlendirilirse, bir anlam ifade eder. Eğer sadakatin temelinde, hak ve adaleti tesis etme çabası, Allah’ın rızasını kazanma arzusu varsa, o sadakatin, kişiye, ülkeye veya fikre gösterilmiş olması fark etmez.

Bir kişi, herhangi bir şahsa, Allah rızasını kazanmak için sadakat gösteriyorsa, bağlandığı kişi Yüce Yaradan’ın yolundan ayrıldığında, artık ortada sadakat gösterilecek bir şey kalmamış demektir. Dolayısıyla, şahsa bağlılık sona ermelidir. Yeniden oluşturulacak sadakat tavrı, haklının hakkını vermek için gösterilmelidir.

Aynı durum, guruba, fikre veya ülkeye sadakat konusunda da geçerlidir. Bir fikrin veya ülkenin önderleri, kendi menfaatlerinin peşine düşmüş olabilirler. Veya olayların akışını anlayamadıklarından gaflet içerisinde bulunabilirler. Böyle anlarda, sadakat gösteren kişi, neye karşı bağlı olduğunu iyi ölçmelidir. Eğer, yöneticilerin, kendisinden istedikleri davranışlar, hak ve adaletten ayrılma yönündeyse ve Yüce Yaradan’ın gösterdiği yolda değilse, sadakat gösterimi sona ermelidir. Çünkü artık bu yöneticiler, İslâmiyet’in uyulmasını istediği “ulûl emr” konumunda değildir. Sadakat, aldatılmışları ve mazlumları koruma, haklının hakkını verme hususunda gösterilmelidir.

Yukarıdaki anlatımımızdan, sadakatin, sadece uhrevi konulara gösterileceği manası çıkmamakla birlikte, bazı yanlış anlamalara meydan vermemek için, Mustafa Kemal Atatürk’ün Gençliğe hitabesi örnek verilebilir. Nutkun, konumuzla ilgili kısmı şöyledir:

“Memleketin dâhilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle birleştirmiş olabilirler.”

Böyle bir ortamda, sadakat gösterilecek olan husus, yöneticiler değildir. Sadakat gösterilecek husus, aldatılmışları, mazlumları koruma ve hakkı tesis etme yönünde olmalıdır. Atatürk, bu hedefe, “Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmakla” ulaşılabileceğini düşünmüştür. Söyleminde, kendi şahsi menfaatini ilgilendiren bir husus yoktur. Fakir halkı, mazlumları sömürgecilerden koruyarak haklının hakkını verme anlayışı vardır.

Günümüz siyasetindeki sadakat anlayışı ise, yukarıda ifade ettiklerimizle neredeyse tam zıt haldedir. Günümüzdeki birçok siyasetçi, her ne şart altında olursa olsun, kendi şahıslarına karşı sadakat gösterilmesini şart koşmaktadır.

Günümüzdeki siyasetçilerin birçoğu, kişilerin sadakatlerini ölçmek için farklı bir yöntem geliştirmişlerdir. Bunlar, çevresindeki insanlarla birlikte iken yaşanan bir olay hakkında, başka bir ortamda açıklama yaparken, bilerek yalan söylemektedir. Eğer, o olay sırasında çevresinde bulunanlar, kendisinin söylediğinin yalan olduğunu bildikleri halde, kendisini desteklemeye devam ederlerse, siyasetçi, o kişilerin sadık olduklarına inanmaktadır. Önder siyasetçinin çevresindeki bir insan, söylenenin yalan olduğunu bildiği halde sadakat gösterebilir. Ama yalana başkalarını ikna etmeye çalışmazsa, onun gösterdiği sadakat yetersiz olarak değerlendirilmektedir.

Önder siyasinin anlattıklarının yalan olduğunu bildiği halde, başkalarını, anlatılanın gerçek olduğu şeklinde ikna etmeye çabalıyorsa, o şahsın sadakat derecesi yükselir. Halkı ikna etmeyi başaranların sadakat dereceleri, biraz daha fazladır. Dolayısıyla sadakatleri karşılığında alacakları ödülün miktarı da artmaktadır.

Siyasetteki sadakatin ölçüsü, yalana inanmış görünmek ve başkalarını da ikna etmeye çalışmak olmuştur. Peki, yalanı, ortaklaşa bir şekilde tekrar ederek, hakikat olması için uğraşınca, sonuç ne oluyor? Yalancı siyasiler ve onların adeta tokmakçıları gibi olan destekçileri, görünüşte kazanmaya devam ediyorlar. Ama buradan, gelecekte de kazanmaya devam edecekleri anlamı çıkmaz.

Çünkü Ipsos’un yaptığı ve yayınladığı bir araştırmaya göre, dünyada politikacılara güvendiğini söyleyenlerin oranı, sadece %9. Bütün mesleklerin içerisinde en güvenilmeyen gurup, politikacılar çıkmış. Güvenmediklerini açıkça beyan edenlerin oranı %67 ile en yüksek rakam olmuş. Peki, siyasetçilerin destekçileri konumundaki televizyon haber sunucuları ve gazetecilere olan güven ne kadar diye baktığımızda, %21 civarında. Yani onlara da güven iyice azalmış. Bu araştırmaları başka şirketler de yapsa fark etmez. Çünkü politikacıların ve destekçilerinin güvenilmezliği, yaşayarak gözlemlediğimiz bir husustur.

Bazı ülkelerde, din insanlarının bir kısmı da, siyasetçilerin destekçisi olarak tavır alıyorlar. Peki, din insanlarına güven ne diye baktığımızda ne sonuç var? Onlara da güven %21 civarında. Türkiye gibi, insanları kandırmak için, dinin daha etkin kullanıldığı ülkelerde ise, durum çok daha vahimdir. Din insanlarına güven ile politikacılara güven birbirine yaklaşmış, Din insanlarına güven %12. Yani bazı ülkelerde, politikacı ile din insanı, güvensizlikte özdeşleşmiş gibi.

Umulur ki, ister iktidarda isterse muhalefette olsunlar, yalanı âdet haline getirmiş siyasetçiler ve onların destekçileri, bu araştırmalardan ders çıkarırlar. Kendilerini düzeltirler. Bilhassa, siyasi önderin söylediğinin yalan olduğunu bildikleri halde, halkı ikna etmek için çabalayanlar, çok daha fazla sorumludurlar. Takdir edileceği gibi, halk, görmediği olaylar hakkında, konulara daha yakın olan insanların söylemlerine itibar eder. Bu sebeple, siyasiler, sadece söyledikleri yalan için sorumludurlar. Fakat onun söylediklerinin yalan olduğunu bildikleri halde, halkı kandıranlar, hem politikacıların hem de halkın günahına ortak olmuş olurlar.

Çünkü böyleleri, münafık konumuna düşmüşlerdir. Münafıklar hususundaki düşüncelerimizi, bu sitede yayınladığımız “Allah, Münafıklar İçin Bizleri Uyarıyor” başlıklı makalemizde, Kur’an ve Hz. Muhammed’in sözlerinden örnekler vererek ifade ettik. Yazımızı da şu dileklerle bitirmiştik:

         “Allah, münafıklar konusunda çeşitli ayetlerle uyardığı peygamberine, şu emri veriyor. Tövbe Suresi 73: “Ey Peygamber, kâfirlerle ve münafıklarla savaş. Onlara karşı katı ol. Onların varacakları yer cehennemdir ve orası ne kötü bir yerdir.”

          Umulur ki, münafıklar düşünürler ve Allah’ın huzuruna gitmeden hatalarından dönerek salih amel işlemeye başlarlar. Böylece Allah’ın rahmetine ulaşırlar.

          Seçim, her insanın kendisinindir. Unutmayalım ki, Allah’ın huzuruna ne zaman gideceğimiz, bizce belli değildir.”

Demek ki, sadakat, kişinin kendisine değil, Yüce Yaradan’a olmalıdır. O kişiye bağlılığımız, o şahıs Allah’ın yolunda gittiği sürece devam etmelidir.

Yanlışlardan kurtulmamızın tek yolu vardır. O da, insanlardan değil, Yüce Yaradan’dan korkmamız gerektiğini kavramamızdır.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın