CAHİL İNSANI TANIMLAYAN BAZI ÖZELLİKLERİ

CAHİL İNSANI TANIMLAYAN BAZI ÖZELLİKLERİ

 

Tarihin Aydınlattığı Gelecek isimli kitabımın sunuş bölümünde aydın ile cahil tanımını yapmıştım. Cahilin sadece okumamış insan olarak tanımlanmasının yanlışlığını vurgulamıştım. Cahil insanı, kendisinde bilgi eksikliği olmadığını zanneden kişi olarak tanımlamıştım.

Bu yazımızda cahil insanların bazı genel özelliklerini ele alacağız. Böylece, kendimiz ve çevremizdeki insanlar hakkında daha gerçeğe yakın karar verme imkânına erişebiliriz.

Cahil bir insanın en belirgin vasıflarından birisi, sahip olduğu güce güvenir ve onunla övünür. Kimisi, gençliğiyle övünür, kimisi güzelliğiyle veya yakışıklılığıyla. Para sahibi olabilenler de maddi güçleriyle gururlanırlar. Bunlar için hayatta önemli olan, sahip oldukları bu özelliklerdir.

Bir insanın, küçük menfaatlerin peşine düşmesi, onun cahilliğinin göstergelerinden birisidir. Menfaatin boyutu, bulunduğu konuma göre değişir. Kimisi için 5 lira küçük menfaattir, kimisi için 5 milyon lira küçük menfaattir. Nitekim devletin en üst makamlarında iken, itibarını 5 milyon liraya satan bir kişi aslında küçük menfaat peşinde koşuyor demektir.

Cahil insanlar, menfaatlerine uymayan sözlere kulak asmazlar. Burada bahsettiğimiz menfaat her zaman maddi olmayabilir. Cahiller, kendi fikrinin dışında söz söyleyenleri dinlemezler.

Bir dostundan veya yakınından maddi yardım istemek her insanın karşılaşacağı bir durumdur. Bazen istenilen yardımı veren bir dost, yardım alan arkadaşına içinde bulunduğu zor şartlarla ilgili olarak bazı tavsiyelerde bulunabilir. Eğer yardım alan şahıs, dostunun yaptığı tavsiyeleri hiç dinlemek bile istemiyor, dostu, sanki duvara konuşuyormuş durumuna düşüyorsa, yardım isteyen kişi cahil insandır.

Bir insan, başkalarıyla alay ediyorsa, o şahıs cahildir. Eğer alay ediyorken kibirleniyorsa, bir kat daha fazla cahildir.

Bir kişi kendi hatalarını göremeyebilir. Fakat yaptığı yanlışlar, çevresindekilerce kendisine söylendiği halde kendini düzeltmiyorsa, o şahıs cahildir. Eğer düzeltmek istediği halde nasıl düzelteceğini bilmezse, cahilliği katmerlenmiş olur.

Bazı insanlar, yaptıkları hatayı bir şekilde anlarlar. Ya doğrudan kendileri hatalarını görürler ya da çevresindekilerin söylediklerinin sonucunda bu kanaate ulaşırlar. Eğer hatalı olduğunu anlayan bu insan, yanlış yaptığı şahıstan af dilemiyorsa, o kişi cahildir.

Her insan öfkelenebilir. Çünkü hem hayat şartları zorludur, hem de insanların davranışlarının çoğunu önceden tahmin etmek zordur. Dolayısıyla, ben öfkelenmem demek mümkün değildir. Eğer, bir insan öfkelendiğinde tehlikeli oluyorsa, o şahıs cahildir.

Her insan, hayatının bazı anlarında bazı olaylara kızabilir. Bu olayın oluşmasına sebep olan insanlara kızabilir. Eğer, bir insan kızdığı kişilere kin tutuyorsa, o şahıs cahildir.

İnsanlar hayatlarının her anında yeni bir şeyler öğrenirler. Hiçbir insan her şeyi bilemez. Eğer bir insan bilmediği şeylere düşmanlık yapıyorsa, o kişi cahildir.

Bir insan bilmediği konularda ahkâm kesiyorsa, yani çok iyi biliyormuş gibi fikir yürütüyorsa, o şahıs cahildir. Eğer ilkokul mezunu bir insan, “ben onun gibi elli tane mühendisi cebimden çıkarırım” diyor ve kibirleniyorsa, katmerli cahildir.

İnsanlar arasında yapılan sohbetler, hayatın güzelliklerindendir. Karşılıklı fikir alışverişi sağlar ve birbirlerinden yeni şeyler öğrenirler. Eğer, bir insan saatlerce konuşmasına rağmen, söyledikleri incir çekirdeğini doldurmuyorsa, o kişi cahildir.

İnsanlar yalan söyleyebilirler. Bazen şaka için, bazen farkında olmadan, kimi zaman da başka insanları korumak için yalan söyleyenler olabilir. Eğer, bir insan yalanı kendisine yol gösterici yaparsa, o şahıs cahildir.

İnsanların içinde cesaret duygusu vardır. Bu duygunun ortaya çıkış zaman ve şartları kişilere göre değişir. Eğer bir insandaki cesaret hesapsızlığın ve bilgisizliğin sonucu ise, o kişi cahildir.

İnsanlarda önyargı vardır. Eğer bu önyargılı anlayış, bağnazlığa yol açıyorsa, o insan cahildir. Eğer, bağnazlığın sonu, barbarlığa ulaşıyorsa, cahillik katmerlenmiş demektir.

Kur’an, Allah’tan başkasına tapanları cahil olarak niteler. Yüce Yaradan’ın gösterdiği yollara uymayanlar da cahil olarak tanımlanır. Yani Allah’ın tarif ettiği helal yöntemleri bırakıp, nefislerinin peşinde şehvet ve güç arzusuyla koşanlar, emir ve yasakların dışına çıkanlar cahillerdir.

Kur’an’daki cahil kavramı, bizim yukarıda sıraladığımız özelliklerin hemen hepsini kapsamaktadır.

Allah’ım, cahillerden olmamamız için, lütfunla bizlere yardımcı ol, zihin açıklığı ver, irade gücü ver.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TÜRK MUTASAVVIFLARINDA İNSANLIK ANLAYIŞI

TÜRK MUTASAVVIFLARINDA İNSANLIK ANLAYIŞI

 

Türklerdeki halk mutasavvıflarının bir kısmının ortak adı, Yunus’tur. Bu isimlerin çoğu, mahlas addır. Yunus olarak bilinen halk ozanı ve mutasavvıfların sayısı hakkında net bir bilgi yok. Türk Dili Edebiyatı araştırmacılarının ifadelerine göre, 150 ile 350 arasında Yunus mahlas ismiyle dolaşan halk ozanı vardır. Yunus Emre lakabıyla dolaşan ozan sayısı da tam olarak bilinmiyor. Tabduk Emre dergâhında yetişen Yunus Emre, bunların en meşhurları. Muhtemelen bu sebeple, güzel özlü sözlerin bazıları, doğrudan ona ait olmadığı halde, ona maledilmiştir.

Demek ki, bizim, sözlerinden örnek vereceğimiz Yunus Emre’nin güzel bir üslupla dile getirdiği düşünceler, aslında halk içerisindeki yaygın anlayışların ifadesidir. Bu hoş ifadelerden, yazı konumuzla ilgili olan bir tanesini aşağıda irdelemenize sunuyoruz:

Yetmişiki millete bir göz ile bakmayan,

Halka müderris olsa, hakikatte asidir.

 

Adımız miskindir bizim, düşmanımız kindir bizim

Biz kimseye kin tutmayız, cümle âlem birdir bize.

Halkın yukarıda bahsedilen anlayışta olduğunu anlamak için, Türklerin yaşadıkları bölgelerdeki halkın yaşamına kısaca göz atmak yeterli olur. Bilindiği gibi, Türkler, Anadolu’ya geldikten kısa bir süre sonra, meşhur Haçlı Seferleriyle mücadele etmek zorunda kalmışlardır. Bu büyük mücadeleden, ciddi darbeler alarak çıkabilmişlerdir. Yaşadıkları büyük zorluklara rağmen, evlerine komşu olan Hıristiyanlarla her zaman iyi geçinmişlerdir.

Eğer halk, Yunus Emre’nin ifadelerindeki anlayışta olmasaydı, böylesine büyük mücadelenin arkasından, çevrelerinde ne kadar Hıristiyan insan varsa, onlara en fazla zararı verebilmek için gayret sarfederlerdi. Fakat bilindiği gibi Türkler, tam tersine kendileri savaşa gidip şehit olurken, Hıristiyan komşularının rahat etmelerini ve zenginleşmelerini sağladılar.

1492’den sonra İspanya’dan sürgün edilen Yahudilere kimin kucak açtığını hepimiz biliyoruz. Osmanlı Türklerinin topraklarına geldikten sonra buldukları huzur ortamında zenginleyen Yahudiler, devlete faizle borç verdiler. Osmanlı Türk Devletini yönetenler de tıpkı Türk halkı gibi hoşgörülü davrandılar. Aldıkları borçları faiziyle ödediler. Böyle yapmayarak, “sizin hayatınızı kurtaran ve bu parayı kazanacak ortamı sağlayan biziz, ne borcu, ne faizi” deselerdi bile dünya kamuoyu nezdinde haklı görülürlerdi.

Yahudiler, İspanya’ya karşı düşmanca bir mücadele içerisinde olmadan sürülmüşlerdi. Eğer bazıları Müslümanlarla birleşerek İspanyollara karşı savaşsalardı, muhtemelen, onları Osmanlı gemileri bile kurtaramayabilirdi. Bizi bu muhtemel kanaate ulaştıran, Hitler döneminde yaşananlardır.

Türk Halk mutasavvıflarının içerisinden, bugünkü anlamda “mektepli” diyebileceğimiz kişi Hacı Bektaşi Veli’dir. Bu lakabı ona halk vermiştir. Asıl adı, Seyyid Muhammed bin İbrahim Ata’dır. Bu Türk mutasavvıfının, yazımız konusuyla ilgili sözleri de benzerdir.

Yetmişiki milletin hepsine aynı nazarla bak,

Hiçbir insanı ve kavmi ayıplayıp hor görme

Düşmanınızın dahi insan olduğunu unutma

İncinsen de incitme.

Diğer bir Türk mutasavvıfı olan Mevlana Celaleddin Rumi, çok sayıda eser verdiği için, daha çok tanınmaktadır. Günümüzde çeşitli ülkelerde Mevlevihaneler mevcuttur. Kendisine Rumi denilmesinin sebebi, halk arasında Mevla olarak görülen başka mutasavvıfların yaşamış olmasıdır.

Nitekim Arap tarihçi ve bilim insanı El-Cahiz’in “Hilafet Ordusunun Menkıbeleri” adlı eserinde aktardığına göre, Arap komutan Ubaydullah bin Ziyad 674 yılında Buhara’yı fethettikten sonra Basra valiliğine tayin edildi. Gelirken yanında iki bin okçu getirdi. Bunların çoğu Türk idi. Bu Türklerin içerisinden komutanlar çıktığı gibi, Raşid el-Türki adlı kişi, zaman içerisinde, Basra valisi Ubaydullah bin Ziyad’ın Mevla’sı haline geldi. O dönemde bu mümtaz şahıstan başka, Zuhayr el-Türki, Hammad el-Türki gibi başka değerli Mevla özelliğinde insanlar yetişti.

Mevlana Celaleddin’in yazımız konusuyla ilgili sözü şöyledir:

Hıristiyan, Mecusi, Putperest olsan yine de gel,

Bin kere tövbe etmiş ve tövbeni bin kere bozmuş olsan da yine gel.

Osmanlı Devletini yönetenler, Yeniçeri namıyla kurdukları ordularını Hacı Bektaşi Veli’nin tarikatına bağladılar. Savaşçıların bu tarikat mensubu olarak eğitilmeleri çok dikkat çekici bir öneme haizdir. Savaşan askerleri “düşmanınızın dahi insan olduğunu unutma” anlayışı ile yetiştiren başka örnekler bulmak zordur.

Türklerdeki bu anlayış, en son olarak Çanakkale Savaşları sırasında kendini gösterdi. Türk askerlerinin, ülkelerini işgale gelen Anzak savaşçılarına karşı şefkatli davranışları, Türk mutasavvıfları ile halkın ne kadar iyi bütünleştiklerini gösterir.

Birinci Dünya Savaşında Almanlarla birlikte yenilen Türkler, Yeniden Diriliş Mücadelesi verdiler. Son derece zor şartlar altında verilen mücadelenin Baş Komutanı olan Mustafa Kemal Atatürk, böylesine büyük boğuşmadan çıkmasına rağmen “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” diyerek, insanlığın geleceğini düşünmüş bir Türk’tür.

Türklerin ikibin yıllık tarihini inceleyen Jean Paul Roux, ilgili kitabında durumu şöyle özetler:

“Kimi zaman bazı halklar, Türkler tarafından ezilmiş olduklarını söylemişlerdir. Ama Türkler, daha çok, egemenlikleri altındaki halklara olağanüstü parlak dönemler yaşatmışlardır.”

Yine bir Fransız düşünürü olan Jean Baudrillard, ise tarihe başka bir açıdan bakarak, “Kötülüğün Şeffaflığı” kitabının arka kapak yazısında şu tespiti yapıyor:

“Bugün, geri kalmış ya da gelişmekte olan ülkelerin başlarına sorun olan hemen bütün hareketlerin beslendiği yerler, ABD ve Avrupa’dır.”

Cemil Meriç’e göre, Osmanlı’da, adalet, kurumların bel kemiğidir. Aslında bu anlayış, hemen bütün Türk devletlerinde vardır. Müslümanlık öncesi Türklerde, adalet kelimesinin karşılığı, “döröstlük”tür.

Bu yazının yazarı olarak, kendimi Türk addediyorum ve atalarımı hayırla yadediyorum. Ancak, nerede doğacağımı ben seçmediğim için, herhangi bir başka millete de mensup olabilirdim. Benim Türk olarak dünyaya gelmiş olmam, tamamen kâinatı yoktan var eden Yüce Yaradan’ın takdiridir.

Eğer, başka bir ülkede doğmuş bir insan olsaydım ve milletlerin tarihlerini, özelliklerini inceleseydim, acaba Türkler hususunda nasıl bir sonuca varırdım?

Eğer, başkalarını ezerek zenginleşmeye çalışan bir ülkenin, aynı anlayıştaki bir insanı olsaydım, muhtemelen Türklere çok kızardım. Çünkü Türklerin, kendileri cefaya ve çileye talip olurken, mazlumları ve diğer halkları korumaya çalışmaları, benim ülkemin menfaatine zarar verirdi.

Eğer, 1492 sonrası keşiflerin sonucunda genel olarak ezilmiş bir ülkenin, mazlum bir insanı olsaydım veya başkalarını ezen bir ülkenin insancıl bir insanı olsaydım, muhtemelen Türklere sevgi beslerdim. Haset etmeden, gıpta ederdim. Onlar gibi adaletli ve koruyucu olmak için çaba sarfederdim.

Eğer, ülkemdeki inancın kutsal kitabını veya öğretilerini içime sindirecek şekilde okusaydım, Türklere kızan ve sevmeyen biri olsam bile, onların, benim inancımın paralelinde ve insanlığın yararına çalıştıklarını kabul etmek zorunda kalırdım. Hem ülkemdeki insani anlayış ve inançların yüceliğinden bahsedip, hem de Türklerin insanlığa faydalarını kabul etmeseydim, muhtemelen göreceğim bir rüyada, kendimle çeliştiğim için uyarılırdım. Bulunduğum ülkeye göre, rüyamda beni uyaran, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed gibi bir peygamber veya azizler, evliyalar olabileceği gibi, Gautama Siddharta (Buda), Konfüçyüs veya Hinduculuğun Brahmanlarından birisi, ya da dervişleri olabilirdi. Rüyama girenler bana yol göstererek, dünyada hiçbir şeyin baki olmadığını ifade ederek, ülke halkı olarak biz de, genel anlamda Türklerinki gibi davranırsak, gelecekteki bir zamanda Türklerin yerine bizim geçebileceğimizi söyleyebilirlerdi.

Eğer başka bir ülkede doğmuş olan ben, bütün bu uyarılara rağmen, halen önyargılı düşünmeye ve davranmaya devam etseydim, inançlarımın kurucuları olan mümtaz şahsiyetler beni terk edebilirlerdi.

 

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TANZİMATIN AMACI BATILILAŞMAK MI İDİ

TANZİMATIN AMACI BATILILAŞMAK MI İDİ

 

Bu konuda karar verebilmek için o dönemin düşünürlerinin ve yöneticilerinin yaptıklarını irdelemek gerekir.

Tanzimat döneminin başlangıcı olarak kabul edilen tarih, Gülhane Hattı Hümayununun ilan edildiği 1839 yılıdır. O yıllar, Osmanlı Türk Devletinin ordusu olan Yeniçeri Ocağının, devlet eliyle imha edilmesini takip eden sıkıntılı günlerdir.

Bir devlet düşünün ki, 1826’da kendi ordusunu imha edercesine yok ediyor. Yerine hazırladığı bir ordusu olmadan bunu yapmak zorunda kalıyor. Bunu fırsat bilen Ruslar, hemen saldırıyor, 1829’da Edirne’ye kadar geliyorlar. Rusya ile ağır şartlar içeren anlaşma yapılıyor. Devlet öylesine zayıf duruma düşüyor ki, kendisinin bir valisi, devlete meydan okuyor. En uzak bölgelerden biri olan Mısır’ın valisi Mehmet Ali Paşa’nın, oğlunun komutasında gönderdiği ordu, devletin yeni kurduğu ordusunu 1833 yılında Konya’da yeniyor. Devlet, kendi valisinden kurtulmak için, daha dört sene önce ülkesini işgal eden Ruslardan yardım istiyor. Ruslar yardım ediyor ve devleti, valisinin elinden kurtarıyor.

Bilindiği gibi, bu dönemler, Avrupa’nın 1815 Büyük Avrupa Barışı sonrasıdır. Bu dönemde, Avrupa’da, İngiltere dışında büyük bir devletin kalmamıştı. İngiltere de denizlerdeki balina gibiydi. Avrupa kıtasıyla ilgilenmiyordu. Başta İngiltere olmak üzere diğer Batı Avrupalılar, enerjilerini uzak bölgelerdeki sömürgelere yöneltmişlerdi. Dolayısıyla, Batı Avrupa, Osmanlı ile pek ilgilenmiyordu.

İşte 1839 çıkışı, Osmanlı Devletini, böylesine aciz durumda iken yakalamıştır. Dolayısıyla Tanzimat olarak adlandırılacak olan bu çıkış, Osmanlı yönetimine hükümranlık yapmakta olan Ruslardan kurtulmak umuduyla yapılmıştır. Devlet, bu defa yüzünü Avrupa’ya dönmüştür. Kendi kabuğundan çıkarak yaptığı bu dönüşü, mecburiyetten dolayı yapmıştır. Başta padişah olmak üzere ileri gelen yöneticiler, Avrupa’nın tekniğini ve ilmini öğrenmedikleri takdirde, Anadolu’da tutunamayacaklarını gördükleri için bu yönde karar almıştır.

Gülhane Hattı Hümayunu açıklamasının öncesindeki yıllarda yapılan inkılapların bazıları şunlardır: İlköğretimin parasız ve mecburi yapılması, vilayetlerde -ki günümüzdeki Mısır ülkesi tek vilayet idi- ortaokul (rüştiye) açılmasının mecburi kılınması, tıbbiyenin açılması, tercüme hanelerin açılarak yabancı eserlerin tercüme ettirilmesi, yurt dışına öğrenci gönderilmesi, tüfek imalatına başlanılması, baruthane kurulması gibi şeylerdir. Aslında, yapılan bu uygulamalara inkılap denilmesi bile, tek başına, devletin içinde bulunduğu perişan durumun göstergesidir.

Bilindiği gibi, Selçuklular döneminde 1070’lerde, günümüzdeki üniversitelere benzeyen medreseler var idi. Yabancı eserler tercüme ediliyordu. İlimle uğraşan insanlar, doğrudan sultanlar tarafından destekleniyordu. İşte Türkler, bu uygulamaları sayesinde ileri medeniyet oluşturmuşlardı. Hem de bunu, yaşadıkları iki büyük saldırıya rağmen başarmışlardı. Birincisinde, 600.000 kişi ile gelen ve o güne kadar görülmüş en büyük kalabalığı oluşturan Haçlı Ordusuna ve daha sonra da devamı gelen Haçlı saldırılarına rağmen başardılar. Haçlı ordularının perişan ettiği Anadolu’yu kısa sürede tekrar bayındır hale getirdiler. İkincisinde ise, Moğolların saldırıları sonucunda beyliklere bölünüp paramparça olmalarına rağmen muvaffak oldular. Büyük bir devlet olan Osmanlı’yı kurdular, çok değerli eserler oluşturdular.

Osmanlı Türk Devleti, çok zorlanması beklenirken, 1514 Çaldıran ve 1526 Mohaç muharebelerinde barut üstünlüğü sayesinde, savaşı kazanmıştı. Ama şimdi o haldeydi ki, vatandaşı için ilkokul ve ortaokul açmaya çalışan, tercüme odaları kurduran, Osmanlı vatandaşı yaptığı Fransız uzmanlara tüfek imal ettirip baruthane açan padişah, “gâvur” padişah olarak görülüyordu.

Oysaki Padişah II. Mahmut’un yaptığı şey, geçmişte medeniyet kurulmasını sağlayan atalarının yaptıklarını takip etmek idi. Sultan, ilimde ve teknikte geri kalınmanın acısıyla hareket etti. Tarihinde nice ünlü tabipleri yetiştiren bir millet olarak, yeni açtığı tıbbiyenin öğretim lisanının Fransızca olması, padişahın ağlamasına sebep olmuştu. Yaptığı bazı şahsi davranış hatalarını tali konular olarak kabul edersek, amacı, Avrupalıları taklit etmek değildi. Bu gerçeğe rağmen, devletin, rakiplerinden geriye düşmesine sebep olan “istemezük” zihniyeti, padişahın bazı hatalı tavırlarına değil, atılan bütün güzel adımlara karşı çıktı. Yeniçeri ordusu ile birlik hareket eden ulemanın bir bölümü, padişahın yaptığı kişisel hataları öne çıkararak, halkın, padişahın yaptıklarını anlamasını engelledi. Bu engellerin sonucunda, 1770’lerden itibaren gelen bütün padişahlar, çaresizliğin acısını yaşadılar. Bu gurubun en çok öne çıkardığı II. Abdülhamit ise, çaresizliğin en büyüğünü yaşadı.

İşin ilginç yanı, günümüzde de aynı itirazlar mevcut. Peki, günümüzdekiler neden halen itiraz ediyorlar? Bu itirazları yapan insanların dini bilgilerini, Tanzimat dönemi fikir adamlarınınkilerle karşılaştırırsak, daha gerçekçi sonuca ulaşırız.

O günlerde padişah II. Mahmut’a “gâvur” diyenlerin günümüzdeki temsilcileri, aleyhine kitaplar yazdıkları bir Namık Kemal’in bilgisine erişememişlerdir. Namık Kemal’in Fransız düşünür Renan’a karşı yazdığı, Renan Müdafaanamesinin benzerini yazamamışlardır. Renan’ın yaptığı gibi İslâmiyet’i aşağılayan insanlara günümüzdeki “istemezük”çülerin ileri gelenlerinin verdikleri cevaplar, sıradan bir bilgiye sahip bir insanın seviyesinde olabilmektedir.

Amerikalı ilim adamı Droper’in “İlimle Dinin Çatışması” adlı eserine, Ahmet Mithat Efendi üç ciltlik kitap serisiyle cevap vermişti. Droper’in bu eserini, hem Ahmet Mithat Efendi, hem de Cevdet Paşanın kızı Fatma Aliye tercüme etmişlerdir. Onlar bu ciddi çalışmalarını, Doğulu kalarak, Batının ilmini ve tekniğini almak amacıyla yapmışlardı. Ama günümüzde onları eleştiren din tüccarlarının çoğu, ezberlediklerinin dışından gelen basit sorulara bile cevap vermekte zorlandıkları için, onları anlamaları mümkün olmamıştır.

Dr. Rıza Tevfik, “iman bir şekil meselesi değildir, kişinin davranışlarına ve amellerine bakmak gerekir” derken, herhalde bu durumlara dikkat çekmek istiyordu. Çünkü eğer bir insan, kafasındaki birçok soruya dini yönden uygun cevaplar verebiliyorsa ve kendisinin Tanrı tarafından sürekli takip edildiğini düşünüyorsa, bu yapısını davranışlarına yansıtmaya çalışır.

Anlaşılan o ki, o dönemin düşünürlerinin önemli bir bölümü, Batılı gibi olmayı amaçlamamışlardır. Onlar, içimize kapanıp kalmamıza karşı çıkmışlardır. İslâm’ın ilk dönemlerinde gerçekleştirilen Antik Helen düşünürlerine ait eserlerin tercümelerin benzerini gerçekleştirmeyi arzu etmişlerdir. Onlar da, çok önceki atalarının yaptıkları gibi, sadece İslâmi eserlerin değil, Batılı eserlerin de kütüphanelerimizde bulunmasını istemişlerdir. Bu sebeple, hem en az bir Doğu dilini, hem de en az bir Batı dilini öğrenmişlerdir. Çoğunluğu beş vakit namazlarını kılan insanlardır. Yine önemli bir kısmı, “salih amel” işlemeye çalışan dürüst insanlardır. Nitekim bu insanları kıyasıya eleştirenler bile, dürüstlükleri hususunda aleyhte ciddi ve mantıklı delil bulamamaktadırlar.

Daha önceki bir yazımızda bahsettiğimiz bir olayı tekrar hatırlayalım. 1917 yılına kadar sadrazam olan Sait Halim Paşa, İstanbul’un işgalinden sonra, İttihat Terakki’nin sadrazamı olduğu için, Malta’ya sürülmüştü. Orada mahkûm olarak kaldığı sırada, Fransızların okuyup faydalanması için Kur’an’ı Fransızca’ ya çevirdi. Bu tercümenin anlatım tarzını çok beğenen Mehmet Akif Ersoy, Fransızca yazılmış bu kitabı, Osmanlı Türkçesine çevirdi. Bu çalımalar da gösteriyor ki, o günkü önder insanların bilgileri daha derin idi.

Dolayısıyla onların çoğu, milli iffet ve haysiyetimizi korumaya önem vermişlerdir. Elbette onların içerisinde de kendi menfaatini düşünen ve Batılı devletlerin piyonu olan insanlar vardı. Fakat bunlar küçük bir guruptu. Eğer, çoğunluğunun iffet ve haysiyet sahibi olmadıklarını, aksine milli kültürü tahrif ettiklerini düşünüyorsak, karşılaştırma için günümüzdeki bazı uygulamalara bakalım. Günümüzde, dini gurupların sahibi oldukları bazı TV’lerdeki dizilerin ve basınındaki magazin haberlerinin halkın ahlâkı üzerinde yaptığı tahrifatı, Tanzimat dönemindekilerle karşılaştıralım. Tanzimat döneminde, halkın okuma-yazma oranı yok denecek kadar az idi ve okumuyordu. Sadece birkaç şehirde olan yazılı basın, halk üzerinde etkisizdi. Radyo, TV gibi sesli yayın zaten yoktu. Dolayısıyla o dönemin aydınlarının halk üzerindeki etkileri, günümüze göre çok daha az idi.

Eğer bu duruma rağmen, Tanzimat ediplerinin, halkın anlayışını tahrif ettiklerini düşünüyorsak, günümüzü nasıl izah edeceğiz? Günümüzdeki, dini eğitim veren okulların hızla çoğalmasına, camilerin ve dini personelin sayısının artmasına, dini yayınların ve sohbetlerin hiç olmadığı kadar yaygınlaşmasına rağmen, fuhşun, hırsızlığın, yolsuzluğun, sadece son on yılda, yaklaşık yedi kat artmasının suçunu kimlere yükleyeceğiz? Zinanın suç olmaktan çıkarılmasının muhafazakâr halk üzerindeki derin tesirlerinin hesabını, Tanzimatçılara mı yükleyeceğiz?

Ziya Gökalp, yaşadığı döneminin kargaşalı ortamına çıkış yolu arayan bir düşünürdü. 1918 yılında, Devletin en sıkıntılı zamanında yazdığı eserinde, çıkış yolunu Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak olarak gösteriyordu. Bilindiği gibi, onun yaşadığı dönemde Türkler, İstanbul’da Beyoğlu’nda gezemiyorlardı. Dolaşanlar, horlanıyordu. Bu sebeple, Türkleşmek gerektiğini düşünmüştü. Yine o dönemde, Müslümanların genel durumları, Mehmet Akif’in tespitiyle, tembel ve mücadele etmeyen kaderci anlayışta idi. Bunun için, İslâm’ın özüne, yani Kur’an’a ve Hz. Muhammed’in Kur’an’a uygun olan sünnetine dönülmesini istiyordu. Diğer taraftan, bütün Türklerin ve Müslümanların, bilim ve teknikte geride kaldıkları çok net görülüyordu. Bu nedenle, Muasırlaşmanın gereğini vurgulamıştı. Ama Batılılaşma dememişti. Atatürk de, muasırlaşma diyordu.

Fakat günümüzde, Müslüman olduklarını iddia edenlerin önemli bir bölümü, muasırlaşma değil, Batılılaşma yolunda ilerliyorlar. Tıpkı, Cumhuriyet döneminde bazı yanlış uygulamalar yapan, muasırlaşmayı Batılılaşmak olarak gören bir kısım insanlar gibi, Batının maddiyatına özendikleri için, ahlâken çöküntü içerisindeler.

Bu sitede yayınladığımız “Batı Anlayışı Üzerine” başlıklı makalemizde, Batı anlayışını “bir coğrafi bölgenin değil, kendi anlayışını karşı tarafa zorla kabul ettirme çabasıdır” diye nitelemiştik. Yine o yazımızda, son beş yüz yıldaki icraatlarından dolayı, Batıyı tanımlayacak bir başka özelliğinin de, maddeciliği olduğunu ifade etmiştik.

Bu açıdan bakılınca, padişah II. Mahmut’a “gâvur” diyenlerin günümüzdeki temsilcilerinin, genel anlamda Batı anlayışına sahip oldukları görülür. Çünkü “Müslüman zengin olmalı” kavramı oluşturarak, maddi zenginliğin peşine düşmüşlerdir. Maddeten güçlenebilmek için, Kur’an’ın kurallarını hiçe saymışlardır. Ancak, Kur’an’a doğrudan karşı çıkamayacakları için, ülkeyi “darıl harp” yani, Müslüman olmayan yer olarak nitelemişlerdir. Böylece, Müslüman olmayan bir ülkede, maddeten zengin olabilmek için her yolu mubah (sakıncasız) saymışlardır. Bu bozuk anlayışlarını da, ülkede Müslüman bir yönetim kurmanın “olmazsa olmaz” şartı olarak göstermişlerdir.

Görülüyor ki, günümüzün dindar bilinen insanlarının çoğu, şeklen Batı düşmanlığı yaparken, fikren Batının şampiyonu olacak kadar Batılılaşmışlardır. Çünkü bunlar, Batı anlayışının iki özelliğine de sahipler. Birincisi, kendi anlayışlarını karşı tarafa zorla kabul ettirme gayretindeler. Bu zorlamayı, bazen insanları Allah ile korkutarak, bazen de doğrudan tehdit ederek yapmaktadırlar. İkincisi, maddeten zengin olmak için her türlü dini ve hukuki hileye başvurmaktadırlar. Yani maddecidirler. Dolayısıyla, Batı anlayışının iki temel unsurunu birden temsil etmektedirler.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ALLAH, YARATICILARIN EN İYİSİDİR NE ANLAMA GELİR

ALLAH, YARATICILARIN EN İYİSİDİR NE ANLAMA GELİR

 

Başlıktaki ifade, Müminun Suresinin 14üncü ayetinin sonundaki cümledir. Bu sebeple başlıktaki sözün anlamının daha iyi anlaşılabilmesi için, ayetin tamamına bakmak gerekir. Aslında ayetin sonundaki vurgu bile, tek başına anlaşılmaktadır. Fakat yine de, sadece bu ifadeyi yorumlamaya kalkışırsak, nefsimiz bizi yanılgıya düşürebilir. Birden fazla yaratıcı olduğu fikrine kapılabiliriz.

Birden fazla yaratıcının olacağı fikrinin mantıklı bir temeli yoktur. Evrendeki samanyollarının bazısını bir tanrının, diğerlerini başka tanrıların yarattığını düşünmenin anlamsızlığı ortadadır. Yaşadığımız yerkürenin bir kısmını bir tanrının, bazı bölümlerini başka tanrıların yarattıklarını anlatmaya kalkışsak, kaç kişiyi inandırabiliriz?

Bitkileri bir tanrının, kara hayvanlarını bir başka tanrını, denizlerdeki canlıları bir diğer tanrının yarattığını hangi mantıkla iddia edebiliriz. Beyaz derili insanları bir tanrının, siyah derili insanları bir başka tanrının yarattığını nasıl izah edebiliriz?

Kötü ruhları bir tanrının, iyi ruhları bir başka tanrının yarattığını düşünenler olmuştur. Sevgi duygumuzu bir tanrının, nefret duygumuzu bir başka tanrının yarattığını iddia edenler görülmüştür. Ama beş duyumuzun her birini farklı tanrıların yarattığını hiç kimse iddia edememiştir.

İyi ve kötü ruhları, sevgi ve nefreti farklı tanrıların yarattığına inanılınca, bütün hayat tanrıların aralarındaki mücadelelerle geçecek demektir. Çok kısa olarak irdelediğimizde net olarak görülüyor ki, yaratıcının tek olması şarttır. Başka hiçbir ihtimal mümkün değildir.

Ayetin son cümlesini nefsimize uyarak değerlendirdiğimizde, kendimizi de yaratıcılardan olarak düşünebiliriz. Aslında Yüce Yaradan, insanlara Kendi özelliklerinin cüzi olarak yansımasını verdiği için, bu fikre kapılmamız normal karşılanmalıdır. Zaten, ayetin tamamına baktığımızda, belki de anlatılmak istenilen bu karşılaştırmadır.

Bizler, Allah’ın verdiği akıl ile düşünerek, mevcut olan bazı şeyleri geliştirebiliriz. Kendimizi korumak, hayatımızı idame ettirmek için, aklımızı işleterek yeni yöntemler geliştirebiliriz. Yüce Yaradan’ın bize verdiği vicdanı kullanarak, insanlara karşı merhamet gösterebiliriz. Yine bize verilen iradeyle, adaletli davranabiliriz.

Çok kısa olarak verdiğimiz bu örnekleri çoğalttıkça, konuyu daha iyi anladığımızı göreceğiz. Biz, okuyucularımızın her birine Yüce Yaradan tarafından verilen farklı özellikler sayesinde, okuyucularımızın, bizden daha güzel örnekler bulacağına inanıyoruz. Bu sebeple biz, örnekleri size bırakarak, ayetin başındaki ifadeleri irdelemeye geçeceğiz.

23 Müminun Suresi 14: “Sonra nutfeyi bir alaka (embrio) yarattık, derken o alakayı bir mudga (bir çiğnem et parçası halinde) yarattık, derken o mudgayı bir takım kemik yarattık, derken o kemiklere bir et giydirdik, sonra onu diğer bir yaratık olarak teşekkül ettirdik. Yaratanların en güzeli olan Allah, pek yücedir.”

Görüldüğü gibi, ayette Yüce Yaradan, insanın yaratılışının bazı safhalarını anlatıyor. Ayette bahsedilen merhalelerin öncesini önceki ayetlerden öğreniyoruz.

12: “Andolsun, biz insanı, çamurdan (süzülmüş) bir özden yarattık.”

13: “Sonra onu az bir su (meni) hâlinde sağlam bir karargâha (ana rahmine) yerleştirdik.”

Kur’an’ın indiği dönemde bilimsel olarak bilinmeyen hususlar açıklanıyor. Günümüzdeki bilim ve teknoloji ile henüz yeni yeni anlaşılan safhalar anlatılıyor. Bu merhalelerin nasıl oluşturulduğunu ise, henüz bilim çözemedi. İnsanın yaratılışının safhalarının oluşumunu çözmemiz, bizim aynısını yapacağımız anlamına gelmez. Tıpkı, atom denilen zerreciği tespit etmiş olmamız, atomun bazı özelliklerini çözmüş olmamız, bizim atomu veya benzerini yapmamız anlamına gelmediği gibi.

Demek ki, Yüce Yaradan’ın bizlere verdiği akıl, idrak, beş duyu gibi özellikler sayesinde, bizler de bazı keşifler ve buluşlar yapabiliriz. Bu yaptıklarımızı yaratıcılık olarak görebiliriz. İşte Allah, Kendi yaratıcılığı ile yine Onun yarattıklarından olan bizlerin yaratıcılığını karşılaştırıyor. Dolayısıyla, yaratanların en güzelinin Kendisi olduğunu, hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde vurguluyor.

Ayetin sonundaki bu ifadeyi, başka ayetlerdeki sözlerle karşılaştırırsak, konuyu biraz daha net anlayabiliriz.

23 Müminun Suresi 109: Çünkü kullarımdan bir zümre “Rabbimiz! Biz iman ettik; öyle ise bizi bağışla, bize merhamet et, Sen, merhametlilerin en iyisisin.” diyorlardı.

7 Araf Suresi 151. Musa dedi ki: “Ey Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla! Bizi rahmetinin içine al.  Sen merhametlilerin en merhametlisisin.”

Benzer ifadeler başka ayetlerde de geçmektedir. Diğer ayetlerin hepsinin ortak ifadesi “Allah, merhametlilerin en iyisidir” şeklindedir. Tıpkı, “Allah, yaratıcıların en iyisidir” ifadesinde olduğu gibi.

Allah’ım, bize verdiğin aklımızı kullandığımızda net bir şekilde anlaşıldığı gibi, bizler, Senin yarattıklarınızız.

Bizlere, bu gerçeğe uygun davranabilmemiz için, yardımcı ol Allah’ım.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İBADET BÜTÜN DEĞERLERİNİ DUYGUDAN ALIR

İBADET BÜTÜN DEĞERLERİNİ DUYGUDAN ALIR

 

Bu sitede yayınladığımız bir yazımızda, ibadetlerin maksadının, insanı ahlâklı yapmak olduğunu ifade etmiştik.

Yine, yayınladığımız “Ahlâki olgunluğun yolu, uzlet ve çile değildir” başlıklı makalemizin son paragrafında şu ifadeleri kullanmıştık:

“Dolayısıyla, ahlâki olgunluğa ulaşmanın ve Allah’ın rızasını kazanmanın yolu, kendini toplumdan soyutlayıp çileli bir hayat sürmek değildir. Aksine mülk ve saltanat sahibi iken, israf etmeden yaşamak ve insanlara adaletle hizmet etmektir.”

İbadetlerle ilgili bazı Kur’an ayetlerine bakarak, konuyu daha iyi irdeleyebiliriz.

23 Müminun Suresi 2: “Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler,”

29 Ankebut 45: “Sana vahyedilen Kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir.”

31 Lokman Suresi 17: “Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten sakındır. Başına gelenlere sabret, çünkü bunlar, azmi gerektiren işlerdendir.”

Peki, namaz kılmamıza rağmen, yukarıdaki ayetlerdeki uyarılara dikkat etmezsek, ne olur? Kur’an bu soruya da cevap veriyor.

107 Maun Suresi 4: Vay haline o namaz kılanların ki,

5: Kıldıkları namazın değerine aldırış etmezler.

6: Gösteriş yaparlar onlar,

Diğer bir ibadet olan oruç ile ilgili bir ayet de şöyle;

Bakara Suresi 183: “Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.”

Demek ki oruç, bizim korunmamıza yarayan bir ibadet. Orucun bizim korunmamızı sağlayabilmesi, yani güzel ahlâka yönlendirebilmesi, ibadetimizi hissederek yaptığımız oranda gerçekleşir.

İnsanlara yardımcı olmak, güleryüz göstermek, sadaka vermek, İslâmiyet’in istediği salih amellerdendir .

Bakara 263: “Bir tatlı dil ve kusurları bağışlamak, arkasından eza ve gönül bulantısı gelecek bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir, halimdir, yumuşak davranır.”

.271: “Sadakaları açıkça verirseniz o, ne iyi olur; yok eğer onları gizler de fakirlere öyle verirseniz bu sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızın birçoğunun bağışlanmasına sebep olur. Bilin ki, Allah, her ne yaparsanız hepsinden haberdardır.”

Ayetlerden anlaşılacağı üzere, verdiğimiz sadakaları da güzel duygularımızı katarak yaparsak, Allah’ın isteklerine daha uygun davranmış oluruz.

Diğer bir ibadet olan Hac ile ilgili olarak, Yunus Emre’nin şu kısa sözü, bize güzel bir uyarıdır.

“Haccın iyicesi, bir gönüle girmektir.”

Demek ki, duygularımızla birlikte yapılmayan ibadetlerin pek bir anlamı olmuyor. Duygusuz tutulan oruç, bir diyet haline dönüşebiliyor. Duygu katmadan kılınan namaz, bir idman niteliğinde olabiliyor. Duygularımızla hazırlanmadığımız Hac, bir turistik seyahat anlamına gelebiliyor. Duygusuzca verdiğimiz yardımlar, aksine daha kötü sonuçlar doğurabiliyor.

O halde, ibadetlerimizin bizleri daha ahlâklı hale getirebilmesi için, ibadetlerimizi kalbimizde hissederek yapmalıyız. İbadetimizi gerçekleştirirken, yaptığımızın anlamı üzerine yoğunlaşmalıyız.

Bizler, her an Yüce Yaradan’ın huzurundayız. Fakat bu durumu her zaman hatırımıza getiremeyebiliyoruz. Ancak, ibadetimiz sırasında Allah’ın huzurunda olduğumuzu düşünerek davranmaya başlarsak, hem ibadetlerimizden zevk alırız, hem de diğer zamanlarda Yüce Yaradan’ın huzurunda olduğumuzu daha çok hatırlamaya başlarız. Böylece bizim için daha güzel sonuçları olur.

Allah’ım, bizlerin, ibadetlerimizi layıkıyla yapabilmemiz için, irade gücümüzü artır ve bizlere anlayış ihsan eyle.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BAZI GÖSTERGELERİN YORUMU

BAZI GÖSTERGELERİN YORUMU

 

Ülkelerin eğitime harcadıkları para artıyor. Benzer şekilde, eğitim gören çocukların, ailelerine yükledikleri maliyetler de artıyor. Peki, bu durum, insanların giderek daha eğitimli olduklarının göstergesi olarak görülmeli midir? Eğitim konusunda daha net karar verebilmemiz için, bu sitede yayınladığımız “Eğitim Görmüş Bir Kişinin Özellikleri” başlıklı makalemizde belirttiğimiz beş özellik açısından baktığımızda, cevabımız “hayır” şeklinde olmaktadır. Aşağıda bu özellikleri kısaca hatırlayalım.

Eğitim görmüş bir insanın belirtilerinden birincisi, ana dilini doğru ve kesin kullanabilmesidir.

Eğitim görmüş bir kimsenin ikinci belirtisi, yerleşmiş düşünce ve hareketlerin ifadesi olan kibar ve nazik tavırlardır.

Eğitim görmüş bir insanın üçüncü belirtisi, düşünme gücü ve âdetinin yerleşmiş olması gerektiğidir. Sınavdan geçmemiş bir hayat, Sokrat’ın ısrarla üzerinde durduğu gibi, yaşanmaya değer beşeri bir hayat değildir.

Eğitim görmüş bir insanın dördüncü belirtisi, büyüme ve gelişme gücünü ortaya koymaktır.

Eğitim görmüş bir insanın beşinci belirtisi, bir şeyi, bir işi yapma gücüne sahip olmaktır.

Cevabımızın “hayır” şeklinde olmasının sebebi ne olabilir diye düşündüğümüzde, çocuklarımızı, yarış atı gibi yetiştirmemizin çok önemli bir etken olduğunu görüyoruz. Yarış ortamında eğitim görmek, ahlâki değerleri törpülüyor. Ahlâken zayıf, bilgi olarak güçlü kişi büyüyünce, yolsuzlukların, kolay ve haksız kazancın peşine daha rahat düşebiliyor. Hâlbuki biz, o insanı, içinde yaşadığı topluma faydalı olsun diye eğitmiştik. O ise topluma değil, kendisine faydalı olduğundan, o şahsın eğitimi için ülkelerinin yaptığı harcamalar da pek bir işe yaramamış oluyor.

Ahlâken eğitilmeyen bir insan bilgi ile yüklense bile, onun topluma maliyeti çift yönlü olarak artırıyor. Dolayısıyla eğitime daha çok para harcanması, o ülkenin kalkınmasına aynı oranda katkı yapmayabiliyor.

Bizi yanıltan göstergelerin biri de, ülkelerdeki ekonomik büyüme rakamlarıdır. Bir ülkenin ekonomik değerlerinin artması, o ülkenin kalkındığını göstermeyebilir. Ülkedeki insanların daha rahat olduklarını da göstermez.

Benzer şekilde, bir şahsın maddi durumunun iyileşmesi, onun değerli bir kişi olmaya başladığını göstermez. Çok az sayıda insan, ahlâkın kestirme yollarına saparak para kazanıp zenginlemesinin sonrasında kendisini düzeltebilir.

Bir üniversitedeki makale yayın sayısının çokluğu, o üniversitenin değerli olduğunu göstermez. Benzer şekilde, bir üniversitenin mezunlarının sayısının çokluğu, o üniversitenin ülkeye daha fazla katkı yaptığını göstermez.

Bir gazetenin baskı sayısının çokluğu veya bir televizyon kanalının izlenme oranının fazlalığı, onların beğenildiğini göstermeyebilir. Onların kalitelerinin diğerlerinden daha iyi olduğunu ise, hiç göstermez.

Doktorların bilgili yetişmeleri, o ülkede hastalara iyi bakım yapıldığını göstermez. Ülkedeki doktor sayısının artması, o ülkenin sağlık sorunlarını daha iyi çözdüğü anlamına gelmez.

Avukatların, ülkedeki kanunları çok iyi bilmesi, hukukun üstünlüğünün varlığını göstermez. Avukat sayısının çokluğu ise, o ülkede adaletin tesis edildiğini göstermez.

İlâhi kaynaklarda yazılı bilgilere sahip din insanlarının çokluğu, o ülkedeki dindarların çokluğunu göstermez. Bir kişinin dini bilgilerinin olması, o şahsın dürüst olduğunu göstermez.

Görüldüğü gibi, yazımızın konusuyla ilgili alanlar çok geniştir. Dolayısıyla her okuyucu, çok sayıda örneği kendi hayatından verebilecek durumdadır. Biz, sadece eğitim konusunun önemine binaen, eski bir yazımızdan kısaca alıntı yapmakla yetindik.

Konunun devamıyla ilgili düşünceleri, okuyucularımızın idrakine bırakıyoruz. Ancak ben dâhil, her bir okuyucumuzdan beklenen, akıllarımıza gelen her alandaki yanlış göstergelerin düzeltilebilmesi için, önce kendimizden başlayarak, gücümüz nispetinde gayret sarf etmemizdir.

Sosyal, YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

EKONOMİK BUHRANDA, BANKA KURTARMA YÖNTEMİ ÜZERİNE

EKONOMİK BUHRANDA, BANKA KURTARMA YÖNTEMİ ÜZERİNE

 

Bugüne kadar oluşan ekonomik buhranlarda, sistemin temel taşı olarak görülen bankaların belli bir büyüklüğü aşmış olanları kurtarılmaya çalışıldı. Bu nedenle geçmişte uygulanan banka kurtarma yöntemlerinin sonuçlarını, günümüzde daha belirgin olarak görebiliyoruz. Normal şartlarda, batmak üzere iken kurtarılan bankaların, kurtarılma öncesinde aldıkları risklere tövbe etmeleri ve kurtarıldıktan sonraki çalışmalarında benzer riskleri almamaları beklenilir. Fakat aksine, kurtarılan bankaların daha çok risk aldıkları gözlenmektedir. Hâlbuki kurtarılan bankalar, sadece risklerini azaltmakla kalmamalıydılar. Bir taraftan da, yönetmekte ve denetlemekte güçlük çekecekleri kadar büyümelerini durdurmalı idiler. Kurtarılan bankalar, büyümelerini azaltmaları gerekirken, aksine daha da büyümüşlerdir. Günümüzde geldikleri nokta, onları kurtarmaya çalışacak olan herhangi bir devletin, belki de kendisinin batmasına vesile olacak kadar devasa büyüklüğe ulaşmışlardır.

Bankaların çoğunluğu, buhrandan sonra da, kolay kredi vermeye tekrar başladılar. Böylece kolay kredi alan vatandaşların birçoğunu kandırmayı sürdürüyorlar. Buhran öncesinde olduğu gibi, sonrasında da, farklı bankalar, aynı kişiye kredi vermeye devam ettiler. Verilen bu krediler, bazen aynı konuda oldu. Aynı şahıs, farklı bankalardan aldığı kredilerle birkaç gayrimenkul alabildiği gibi, otomobil gibi tüketim araçlarını da alabildiler. Buhran öncesinde farklı bankalardan kredi çekerek birden fazla ev alan insanlar, ekonomik buhran sırasındaki tartışmalarda, sorumsuz davranmakla suçlandılar. Suçlamalar kısmen haklı idi. Ama bu kişileri suçlayanlar, daha çok bankalar idi. Başkalarını suçlayan bankalar, kendilerinde hiç kabahat görmediler. Hâlbuki kredi verirlerken, bilgisayarlardaki sistemde her şey apaçık görünüyordu. Yani aslında, suçun hepsi borç alanda değildi. Bir kısmı da, borç veren bankalar olarak kendilerindeydi.

Bilindiği gibi, bankalar da ticari kuruluşlardır. Her tüccar gibi onlar da, kendi yaptıklarının sonuçlarından sorumlu olmalıdır. Bir şirket borçlarını ödeyemediği zaman, kanunlar hissedarları sorumlu tutmaktadır. O şirket konkordato (iflas anlaşması) da ilan etse, iflası da istense, sonuçta hissedarlar etkilenmektedir. Fakat konu bankalar olunca, bilhassa büyük bankalar için, böyle olmamaktadır.

Hâlbuki bazen, bankacılık sisteminin özel durumundan dolayı, sistemin çökmesini önlemek için bankaya el konulması daha uygun olabilir. Ancak bilhassa geçmiş ekonomik buhranlardaki uygulamalarda bankaya el konulmayarak, bankalar maddeten desteklenmiştir. Böyle olunca, hissedarlar ve üst yöneticiler hiçbir zarar görmedikleri gibi, ilave para bile kazanabilmişlerdir. Hâlbuki bankaya el konulması durumunda, doğacak zararın, öncelikle hissedarların, CEO’ların ve idarecilerin varlıklarından karşılanması gerekir. Zaten normal ekonomik ortamlarda, genel anlamda uygulama budur. Herhangi bir şirketin ortakları, borçlarına karşı sermayeleri oranında sorumludurlar. Şirket müdürleri de, devlete karşı olan borçlardan sorumludurlar.

Eğer devlet bankaya el koymaz, fakat sistemin zarar görmesini önlemek adına, banka yeniden yapılandırılırsa, yine öncelikle ortaklar ve yöneticiler sorumlu tutulmalıdır. Ortaklardan ve en üst yöneticilerden ek sermaye koymaları istenmelidir. Bulamazlarsa, hisseleri ve gelirleri kullanılmalıdır. Nasıl herhangi bir şirketin devlete olan borçlarında, şirketin ortakları ve mesul müdürleri sorumlu tutuluyorsa, bankacılık gibi ciddi bir işi yürütmek isteyenlerin de böyle bir yükümlülüğü taşımaları gerekir. Ortaklar sorunu çözmeye yanaşmazlarsa, şirketin çıkardığı tahvillerin sahiplerine şirketin yeni hissedarları olma hakkı tanınır.

Ek sermaye artırımı bu yeni ortaklardan istenilir. Bunlar da sağlayamazlarsa, o zaman devletin bankaya el koyması mecburi hale gelir. Bankaya el konulması durumunda, tahvil sahipleri de zarar görmeli, borçlar için tahvil değerlerinden kullanılmalıdır. Bu durumda teminatsız alacakların da zarar görmeleri gerekebilir. Sadece, sigortalı mevduat sahipleri, vadesiz mevduat sahipleri ve ticari vadesiz hesapların paraları ödenir.

Böylece, bankacılık sistemi, daha az zararla kurtarılmış olur. Bankadaki işlemler devam eder. El konulan banka, devlet tarafından sermaye eklenerek devam ettirilebilir veya başka bir banka ile birleştirilir. Birleştirilirse, bu bankadaki hesaplar, birleştirilen bankaya aynı şartlarda transfer edilir. Bazen, banka, devlet tarafından küçültülerek yaşamını sürdürebilir. Bazen, özelleştirilerek sistemin içerisinde kalmaya devam eder. Kredi akışı sürer. Dolayısıyla sistem çökmemiş olur. Ama kabahati olanlar (hissedarlar, CEO’lar, üst yöneticiler, tahvil sahipleri, sigortasız mevduat sahipleri), suçları oranında zarardan paylarını almış olurlar.

Böyle yapmayıp, geçmişte olduğu gibi, hiçbir şart koşmadan, hiçbir ortak veya yöneticisi zarar görmeden desteklemek yanlış olur. Şartsız bir şekilde destek olarak para verilirse, geçmişte olduğu gibi, yine paranın önemli bir bölümünü, hissedarlar ve üst yöneticiler kendi şahsi işlerinde kullanırlar. Dolayısıyla, kredi akışını açmak için devletin verdiği paraların çok azı işe yarar. Sonuç olarak biz de, gereğinden çok fazla para ödeyerek sistemi kurtarmış oluruz. Eğer, bu fazladan verilen paralar, devleti yönetenlerin şahsi paraları olsaydı, bizi fazla ilgilendirmezdi. Ama vergi mükelleflerinin parasını harcarken, çok daha titiz olunması şarttır.

2008 ekonomik buhranının çıkış sebebi, verilen emlak kredileri olmuştu. Bu krediler geri dönmeyince ekonomik buhran başlamıştı. Fakat buhranı derinleştiren hususlar, bizim kendi yaptığımız yanlışlar olmuştu. Bu hususlarla ilgili olarak bu sitede yayınladığımız “Ekonomik Buhranın Tetikleyicisi…” şeklinde başlayan birkaç yazımızda, buhranı etkileyen önemli unsurlarla ilgili fikirlerimizi ifade etmiştik. Burada, dönmeyen ev kredileriyle ilgili olarak uygulanan haciz işlemlerindeki hataları irdeleyeceğiz. Kredilerdeki geri dönüşler aksayınca, bankalar Emlaklara haciz yoluyla el koydular. Ellerinde çok sayıda ev oldu. Bankaların çoğu haciz aracılığıyla el koydukları evleri, icra dairelerindeki satışlardan, değerinin çok altında bedelle satın aldılar. Ucuza aldıkları evlerin bir kısmını, bir süre sonra çok yüksek bedellerle sattılar. Çok kârlı bir şekilde satamadıklarını ise kiraya verdiler. Bankaların ellerinde çok sayıda kiralık daireler olunca, yeni bir kazanç yöntemi geliştirdiler. Kira sözleşmeleri üzerinden bahis oynatırcasına türev ürün oluşturdular. Bu türev ürünlerinin kâğıtlarını sattılar. Yani, borcunun az bir kısmını ödeyemeyen vatandaşı perişan ettiler. Ama bankalar öylesine çok kazandılar ki, kredileri normal tahsil etmeleri halinde elde edecekleri faiz gelirinin çok üzerinde kâr ettiler.

Diğer taraftan nakde sıkışık olan bankalar, en kısa sürede nakit tahsilat yapabilmek için, Emlakları, acele satmaya çalıştılar. Tabiri caizse, haraç-mezat satışlar oldu. Emlaklar çok ucuza gitti.

Bilhassa aynı bölgede çok sayıda haczin yapıldığı durumlarda, zarar daha fazla oldu. Çünkü satılmak istenilen daire boşaltılıyordu. Boş daireler çoğaldıkça, bölge metruk bir konuma geliyordu. Dolayısıyla diğer evlerin de fiyatları düşüyordu. Düşük fiyata satılan evden elde edilen gelir, borcu karşılamaz ise, borçlunun üzerine gidilmeye devam ediliyordu. Bu durumda bankanın kaybı olmuyordu. Kaybeden taraf, kredi alan şahıs oluyordu. Kazanan ise, hem evi haciz aracılığıyla ucuza alan kişi, hem de parasını faiziyle ve diğer masraflarıyla birlikte geri alabilen banka oluyordu.

Bilindiği gibi şirketlere iflas anlaşması hakkı tanınmaktadır. Mal varlığının borcundan daha fazla olduğu tespit edilen şirketlerin bu istekleri kabul edilmektedir. Şirketlere tanınan bu hakların, en azından buhran dönemlerinde, vatandaşlara da tanınması sorunun çözümüne faydalı olabilir. Ev almak için kredi alan bir şahıs, borçlarının bir kısmını ödedikten sonra, çeşitli sebeplerle, ödeme güçlüğüne düşebilir. Bu durumda, evinin rayiç bedel değeri borcundan daha fazla ise, krediyi veren bankanın haciz yoluyla eve el koyması, iflas anlaşması hükümlerine göre olmalıdır.

Bazı iktisatçılar, kredi olayını tanımlarken, gönüllü bir borç alan ve gönüllü bir borç veren arasındaki anlaşma olarak ifade ederler. İlk bakışta doğrudur. Ancak konunun ayrıntılarına bakılınca işin şekli değişmektedir. Borç verenlerin piyasalar hakkındaki bilgileri, borçlananlara göre çok daha fazladır. Borç veren taraf, gerek bilgi gerekse pazarlık gücü açısından, borç alana göre çok daha güçlüdür. Yapılan kredi sözleşmelerinin en can alıcı maddeleri, okunması güç şekilde küçük puntolarla yazılmaktadır. Kredi almak isteyen bir şahsın başvuracağı kredi veren kuruluşların hepsi, birbirlerine benzer şartlar öne sürmektedirler. Yani borç almak durumunda veya zorunda olan kişi için, farklı bir seçenek neredeyse yoktur. Dolayısıyla, zarar eden tek tarafın, kredi kullanan kişinin olması, hem ticari etik açısından yanlıştır hem de sistemi tıkar. Sistemin tıkanmaması için, tarafların hepsi sorumlulukları oranında zarar görmelidirler.

Bilindiği gibi, bankalar kredi verecekleri evler için önce bir emlak uzmanına fiyat tespiti yaptırmaktadırlar. Belirlenen ev fiyatının tamamı için değil, bir kısmı için (en fazla %80) kredi vermektedirler. O halde, bankanın eve el koyması durumunda, banka, bu rapordaki değer üzerinden evi geri satın almış sayılmalıdır. Ev için kredi alan kişinin ödediği paralar, faiz hesaplarından arındırılarak düşülmelidir. Banka, kredi alan kişiden, ev için ortalama rayiç bedel üzerinden kira talep etmelidir. Evin geri alınması sonucu artan para, kredi alan kişiye banka tarafından ödenmelidir.

Eğer böyle yaparsak, her taraf sorumluluğunun ve yaptığı hatanın karşılığını alacaktır. Bankanın başvurduğu emlak uzmanları gerçek değerleri yazmak zorunda kalacaklar, banka kendi şartlarını zorlamadan hemen evlere el koymaya kalkışmayacaktır. Böylece ekonomik yıkımın etkisi daha az olacaktır. Ayrıca bankanın, eve el koyması durumunda, kredi alana kalan parasını ödemesi halinde, bu paralar ekonominin çarkları arasına girecek ve çarkın, daha yavaş da olsa, dönmesine katkı sağlayacaktır. Hâlbuki 2008 buhranındaki haciz uygulamaları, piyasaları tıkamıştır.

Her bankanın buna gücü yetmeyebilir. Çünkü bankalar, evraklar üzerinde oynayarak verebileceklerinden çok daha fazla kredi vermeye çalışmaktadırlar. Ayrıca, daha kârlı gelir elde edebilmek için daha riskli kâğıtlara ve hattâ daha riskli ülkelere yatırım yapmaktadırlar. Dolayısıyla risk, her zaman işe yaramayabilir. Geri dönüşlerdeki aksaklıklar, bu bankalarda ciddi sıkıntılara yol açmış olabilir.

Bu durumdaki bankalara, devlet önce süre tanıyabilir. Süresi içerisinde toparlanamayanlara el koyabilir. Süre verme veya el koyma durumunda, yukarıda bahsettiğimiz uygulamalar yapılmalıdır.

Bilindiği gibi, bankacılık sistemi, ekonominin çarklarının dönmesi açısından önemli olduğundan, çeşitli yöntemlerle denetlenmektedirler. Fakat yazımızın başlarında da ifade ettiğimiz gibi, bu denetimlerin gerçek anlamıyla yapılmadığı anlaşılıyor.

Görevlerini yapmayanlardan birisi de, kredi veren kuruluşlara not veren derecelendirme kuruluşlarıdır. Bu kuruluşların görevi, hem finans kuruluşlarını hem de halkı önceden uyarmaktır. Maalesef bu derecelendirme kuruluşlarının önemli bir bölümü görevlerini yapmamaktadır. Haklı uyarmadıkları gibi, finans kuruluşlarına yüksek notlar vererek, halkı yanıltmaktadırlar. Dolayısıyla geri dönmeyen kredilerden, bu kuruluşlar da sorumludur. Zararın bir kısmını karşılamaları gerekir.

Takdir edileceği gibi, halkın finans bilgisi yetersizdir. İmzaladığı sayfalarca uzunluktaki sözleşmeyi okuyacak fırsatını bulsa bile, anlaması mümkün olmayabilir. Bilhassa, daha küçük puntolarla yazılmış olan maddeleri okuması bile zordur.

Halkın aldığı şey, bir finans aracı olan “kredi”dir. Eğer mal almış olsa, “alırken bakıp hatalı yönlerini tespit etseydin, sorumluluk sana aittir” denilebilir. Ama kredi alırken, tek sorumlu, alan şahıs değildir. Kredi alan, kredi veren, fiyat takdiri yapan ve kredi verenlere yüksek notlar veren kuruluşlar olarak hep birlikte sorumludurlar.

Bu ortamı, birbirine benzeyen şartları itibarıyla, ilaç konusuyla irtibatlandırabiliriz. Bir hasta doktora gider, doktor ilaç yazar, hasta eczaneden alır ve kullanır. Hastanın sorumluluğu, ilacı, kullanım kılavuzuna uygun şekilde veya doktorun tavsiyesi doğrultusunda, söylenen miktarda ve zamanında kullanmaktır. Doktorun sorumluluğu, teşhis ettiği hastalığı (yanlış bile teşhis etse), teşhisine uygun olacak şekilde tedavi edecek ilaç yazmaktır. İlaç firmasının sorumluluğu, ilacın içerisindeki maddelerin, maksadına uygun şekilde, uygun oranda ve bileşimde olmasını sağlamaktır. Devletin sağlık bakanlığının ilgili biriminin yükümlülüğü, ilaç firmalarının ilaçlarının içerik denetimini yaparak, halkı bilgilendirmektir.

Dolayısıyla, aynı kredi konusunda olduğu gibi, hastalığın tedavisi hususunda da tarafların hepsinin sorumluluğu vardır. Bazen, suçun bir veya iki tarafa yükleneceği durumlar olabilir, ama genellikle hata birlikte yapılmaktadır.

O halde sorumluluklar da, bütün taraflara ve mümkün olduğu kadar, yükümlülüklerine uymadıkları ölçüde dağıtılmalıdır.

Ekonomi kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AYDINLARIN SORUMLULUKLARI

AYDINLARIN SORUMLULUKLARI

 

Bu yazının konusu, halkın dini inançları üzerinde, aydınların etkileri ve sorumluluklarını irdelemektir.

2002 yılında yayınladığımız “Tarihin aydınlattığı Gelecek” adlı kitabımda, aydın kavramını en özlü olarak “dönüştüren “insandır” şeklinde tanımlamıştım. Daha ayrıntılı olarak yaptığım tanımda “yaşadığı toplumdan etkilenen ve sonrasında toplumları etkileyip yönlendiren insandır” ifadesini kullanmıştım. Bu yazımızda bahsedeceklerimiz açısından aydın kavramının, kendisinin aydın olduğunu zanneden her insanı kapsaması düşünülmüştür. Bu sebeple, eğitim görmüş veya halkı etkileme konumunda olan insanları, aydın olarak ele alacağız.

Konumuz açısından, aydınları iki ana guruba ayırabiliriz. Birinci gurup, dini gerçeklere kuşkuyla yaklaşanlardır. Bunlar insanları, kendi düşünceleri doğrultusunda etkilemeye çalışırlar. İkinci gurup aydın, dini formların içerisinde kalanlardır. Bunlar da insanları, kendi fikirleri doğrultusunda inandırmaya çalışırlar.

Birinci guruptaki aydınların sayıları daha az olmasına rağmen, ikinci guruptakilerin hatalı anlatım ve davranışlarından dolayı, birincilerin taraftarları her geçen gün artmaktadır. Birinci gurup, dinin, sosyal hayatımızı olumsuz etkilediği iddiasındadır. Dinin ticari bir meta haline gelmesi arttıkça, bunların dinle ilgili görüşleri, “dinin ömrünü tamamladığı” inancına dönüşüyor.

Hâlbuki bu guruptakilerin yapması gerekenler daha farklı olmalıdır. Hâlbuki bunlar, ikinci guruptakilerin çelişkili anlatımlarını ortaya koyduktan sonra, daha çelişkisiz anlatımları geliştirmeleri gerekir. Bu anlatımlarını sadece akıl temeline oturtmadan, ama daha zeki bir biçimde oluşturabilirler.

İkinci guruptakilere baktığımızda, onların yerleşmiş dini şekillere sarıldıklarını görürüz. Hâlbuki bunlar, şekillerin değil, dinin özünün peşine düşmelidirler. Fakat tembellik ettiklerinden özü aramaya çabalamıyorlar. Muhtemelen, hayatlarını nefislerinin yönlendirmesine engel olamıyorlar. Hayatlarını, dini emirler ve yasaklara göre şekillendirmiyorlar. Geleneklere, örf ve adetlere göre biçimlendiriyorlar. Ayrıca devletin yasal düzenlemelerinden istifade edecek şekilde biçimlendiriyorlar.

Birinci guruptakilerin bizim beklediğimiz çelişkisiz anlatımları yapamamalarının muhtemel nedeni, onların da kafalarının bulanık olmasıdır. Bunlar sahip oldukları bulanık anlayışı, çoğunluğu oluşturan kitlelere aktarmaya çalıştıkça, insanlar ikinci guruptakilere doğru yaklaşıyorlar. Böylece, birinci guruptakiler, kendileri açısından kitleleri uyandırmak istedikleri halde, aksine onların uyanmalarını engelliyorlar.

Dolayısıyla iki farklı aydın gurubunun arasında sıkışıp kalan çoğunluk, gerçek dini hayatı öğrenemeden yaşamlarını sürdürüyorlar. Öncelikle Batıda başlayan bu durum, asırlardır değişmeden devam ediyor. Aydınların anlayışlarında değişme olmadıkça da devam edeceğe benziyor.

Kitlelerin içerisine düştükleri bu çıkmazdan kurtulabilmeleri için, din adamlarının yardımına ihtiyaçları var.  Onların anlayışlarına ve anlatımlarına daha çok bağlı hale geldiler. Fakat din adamlarının büyük çoğunluğu, bu hususta insanlara yardımcı olmuyorlar. Onlar, insanların, sorgulamayan, sabit fikirli robotlar gibi olmaları için, ne gerekiyorsa onu yapmaya devam ediyorlar. Din adamlarının çoğunluğunun, insanlardan istedikleri şeylerin başında gelen anlayış, din adamlarının Tanrı’dan güç aldıklarına inanılmasıdır. Sadece bunu istemekle de yetinmiyorlar. Bunların büyük bölümü, insanların, Tanrı’ya değil, kendilerine boyun eğmelerini bekliyorlar.

Halkı bu sarmaldan kurtarmaları beklenen bilim insanları ise hiç umut vermiyorlar. Çünkü bunların çoğunluğu, bambaşka işlerle uğraşıyorlar. İlginç olan, bu uğraşlarıyla halka hizmet ettiklerini düşünüyorlar.

Geçmiş asırlarda yaşamış bilim insanlarının büyük çoğunluğu, dönemlerinin yöneticileri olan kralları, sultanları, imparatorları sorgulamıyorlardı. Hattâ, yöneticileri sorgulamayı gereksiz görüyorlardı. Günümüzde de, çoğu ülkelerdeki bilim insanları, siyasi yöneticileri sorgulayamıyorlar veya sorgulamayı düşünmüyorlar. Bunlar da, daha öncekilerin yaptıkları gibi, halkın anlamayacağı şekilde ve üst perdeden fikirler belirterek yahut da, yaptıkları teknolojik gelişmelerle veya buluşlarla halka hizmet ettiklerini zannetmeye devam ediyorlar.

Geçmiş dönemlerdeki yöneticiler, krallar, sultanlar, çarlar, imparatorlar, halka hitap ederken, ne kadar dindar olduklarını vurgularlardı. Çünkü makamlarını korumak için ordulara ihtiyaçları vardı. Orduları oluşturan askerler, dini duygularıyla hareket eden halkın çocuklarıydılar.

Günümüzdeki siyasilerin de çok büyük çoğunluğu, halka hitap ederken ne kadar dindar olduklarını vurgulamaya çalışıyorlar. Çünkü makamlarını koruyabilmeleri için halkın oyuna ihtiyaçları var. Halkın da çoğunluğu dini duygularıyla hareket ediyorlar.

İnsanları ve toplumları harekete geçiren en önemli etken, dindir. Bu durumu bilen ikinci gurup aydınların çoğunluğu da, dini istismar eden yöneticileri destekliyorlar.  Bu durumu bilen birinci gurup aydın da, kendi kafalarının bulanıklığını giderip, halkı, dinle ilgili hakiki bilgilere doğru yönlendiremiyorlar.

Bilim insanları, kâinatın işleyiş sistemleri üzerine araştırmalar yapmalıdır. Elde ettikleri bulguları kutsal kitaplarla karşılaştırarak, halkın bilgisine sunmalıdır. Ayrıca bu işleyişe uygun yeni teknolojiler geliştirmeye çalışmalıdır. Geliştirdikleri teknolojileri halkın faydasına sunmalıdır. Fakat bilim insanlarının birçoğu, böyle yapmak yerine, varoluş üzerine fikirler yürütüyorlar. Biraz farklı bir fikir yürüten kişi, kendine göre yeni bir teori ortaya atıyor. Bir süre sonra, bir başkası bu kuramı geçersizleştiriyor. Yerine kendisi yeni bir teori oluşturuyor. Bu yeni kuram da, bir başkasının ortaya çıkıp, yeni bazı bulgular eşliğinde eskisini geçersiz kılana kadar tartışılıyor. Böylece kısır bir döngü içerisine girilmiş oluyor ve çıkılamıyor.

Bütün bu yanlışlıklar, bilim insanlarının toplumla ilişkilerine tesir ediyor. Toplumdaki itibarlarını zayıflatıyor. İtibarları zayıfladıkça, bilim insanlarının din ve insanlık ile ilgili sözleri kabul görmüyor.

Aydınların ve bilim insanlarının, toplumun dini inançları üzerinde tesirli olabilmeleri için, önce kendi kafalarını netleştirmeleri, sonra da savundukları fikirlere uygun yaşamaya gayret etmeleri gerekir.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DEĞİŞEN DÜNYAYA AYAK UYDURMAK

DEĞİŞEN DÜNYAYA AYAK UYDURMAK

 

(Not: Bu yazı Nisan 2014’te yayınlanmıştı. Sadece son paragraf eklenerek aynen yayınlıyoruz.)

Derler ki; “Tarih, bir riski hesap etmeniz ya da bir fırsat üzerinde düşünmeniz için gereken zamandan daha hızlı değişiyor.”

İşte tam bu sebeple, değişen dünyaya ayak uydurmanın yegâne yolu, sürekli öğrenmek ve öğrendiklerinden ders çıkararak uygulamaya geçirmektir.

Değişimi anlamayan yöneticiler ne yaparlar? Böyle yöneticiler, büyük bir saflık içinde güvenlik elemanlarına ve elektronik kapı anahtarlarına bel bağlarlar. Oysa temizlikçiler, sekreterler, personel kadrosunun çeşitli kademelerinde bulunan kişiler, kendilerine para teklif edilerek ya da şantajla baştan çıkarılabilirler.

Bazı yöneticiler de, insanları kandırmayı sürdürerek ayakta kalmaya çalışırlar. Hâlbuki bütün dünyada kabul gören bir anlayış şöyle der: “Herkesi bir zaman kandırabilirsiniz, hattâ bazılarını her zaman kandırabilirsiniz. Ama herkesi her zaman kandıramazsınız.”

Değişen dünyada başarılı olması beklenen yöneticiler, sorunları örterek yok sayanlar veya sorunun bir parçası olanlar olmayacaklardır. Geleceğin yöneticileri, çözüme odaklanmış, çözümlerini hak ve adalet üzerine düşünen insanlar olacaktır.

İnsanları kandırarak ayakta durmaya çalışan yöneticiler için, hem bu dünyada mutlaka azap vardır, hem de ahirette onları sorgu beklemektedir. Ama hak ve adaletle çözüme odaklanmış yöneticiler için, iki dünya mutluluğuna ulaşma imkânı olur. İnsanlara hizmet etmiş olmanın zevkini, huzurunu ve itibarını bu dünyada yaşarlar. Ahirette de sorgularını kolayca geçmeleri beklenir.

Her insanın içerisinde, hem evliyalık hem de eşkıyalık anlayışı barınır. Bunların arasında, ince bir çizgi vardır. Bu sebeple, insanları önce kazanmak için gayret sarf edilmelidir. İnsanları kaybetmek, onlara tek seçenek olarak eşkıyalığı bırakmak kolaydır. Biz zor olana talip olarak onları kazanmaya çalışmalıyız.

Fakat insanları kazanmaya çalışmanın sınırını bilemezsek, bu defa başka masum insanların da zarar görmesine vesile oluruz. Bu sebeple nasihatten, uyarıdan anlamayanları, insanlara ibret olacak şekilde cezalandırmalıyız.

Allah’ım; geçmişinin yanlışlarından kurtulmak isteyenlere yardım et, onlara yol göster, iradelerini güçlendir, sabır ve sebat ver. Geçmiş hatalarını görerek yanlıştan dönenlere de, mağfiret et Allah’ım.

Yaşanabilir bir dünya için cesaretle mücadele ederek hak ve adaletle hükmedenleri de, Naim Cennetinin varislerinden yap Allah’ım.

Allah’ım, Senin yolladığın ve en anlayışı kıt insanların bile anlayabileceği kadar net olan delillerine uygun davranabilmeleri için, yanlış yolda olanlara, kısa süreli de olsa, son bir fırsat ver. 

Senin her şeye gücün yeter.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HELAL İLE YASAL KAVRAMI ARASINDAKİ FARK

HELAL İLE YASAL KAVRAMI ARASINDAKİ FARK

 

Haram ve helâl ayrımı, Yüce Yaradan’ın, ilk peygamberi olan Hz. Âdem’e verdiği “şu ağaca yaklaşma” emriyle başlar. Habil ile Kabil arasındaki mücadele ile devam ederek günümüze kadar gelir.

Türklerin Müslümanlığı kabulünden sonraki dönemin önemli eserlerinden olan Kutadgubilig’teki (M.S.1069) bir beytinde, Yusuf Has Hacib şöyle bir ifade kullanır:

Helâlin adı kaldı, göreni yok

Haram kapışıldı, doyanı yok

Yukarıdaki ifadeler, tarihin bazı kısa süren dönemleri hariç, maalesef geçerlidir. Peki, Allah, haram ve helali ayırt etmemiz için bizlere akıl, vicdan ve irade verdiği, ayrıca peygamberler göndererek bizlere yardımcı olduğu halde, nasıl oluyor da yukarıdaki beyit, hemen her dönem geçerli olabiliyor?

Bu durumun oluşmasının sebeplerinden birisi, insan olarak bizlerin, nefsimizin istekleri doğrultusunda hareket ederken, hiçbir şeyi gözümüzün görmemesidir. Böyle durumlarda, bazen bir adım sonrasını bile düşünemeyiz. Nefsimizin emrindeyken, Yüce Yaradan’ın, zaten tereddüt ettiğimiz, varlığını aklımıza getirmeyiz. Ancak bu şekilde düşünen ve davranan insanların, haram yiyenlerin içerisindeki oranı daha azdır.

Haram yiyenlerin büyük bölümü, Yüce Yaradan’ın varlığına ve ahiret hayatına inanan insanlardan oluşmaktadır. Haram yiyen bu insanlar, cehennem hakkında, peygamberlerin ve kutsal kitapların verdikleri bilgiye sahiptirler. Bu sebeple, huzur içerisinde haram yiyebilmek için, kendilerine kılıf ararlar. Kimisi, “bu ülke darıl harptir (İslâm ülkesi değildir), dolayısıyla her yol sakıncasızdır” der, kimi, “o başka, ticaret başka” der. Yahudilerin bir kısmı, kendileri dışındakilerle yapacakları ticarette, her türlü hileyi mubah görürken, Hıristiyanların bir kısmı, kendileri dışındakileri barbar olarak değerlendirdiğinden, onları medenileştirmek adına her türlü haksızlığı yapmaktan çekinmemektedirler.

Haram yemek isteyenlerin kullandıkları kılıfların en yaygın olanı, yasaları, nefislerinin isteklerine uydurmaktır. Ya da, mevcut olan yasaların açıklarından istifade ederek kazanç sağlamaktır.

Bu yasalar, ülke içi kanunlar olabileceği gibi, uluslararası kurallar da olabilir. Bu yasalar bazen, yazılı olmayan gelenekler, örf ve adetler bile olabilir. Takdir edileceği gibi, örf ve adetler, tarihi özelliğe sahiptir. Dolayısıyla geleneklerin hepsi, dini değildir. Bu sebeple, her örf ve adet, Yüce Yaradan’ın emir ve yasaklarını ihtiva etmez. Geleneklerin birçoğu, devletlerin veya güç sahiplerinin, geçmiş dönemlerde topluma kanıksattığı yazılmamış yasalardır.

Gerek devlette, gerekse özel sektörde, rüşvet alanların çoğunluğu, yaptıkları işi, halk deyişiyle, “kitabına” uygun yaparlar. Bunlar hakkında sonradan yasal dava açılsa bile, rüşvet aldıkları işi yasalara uygun çözümledikleri için, ceza almaları ihtimali çok düşüktür. Sadece toplum baskısı sonucu, görevlerinden istifa ederler. Bunların içerisinden, rüşvet aldığı belirlenen az sayıdaki insan ceza alır. Onlar da aldıkları rüşvet net bir şekilde tespit edildiği için alırlar.

Özel sektörde çalışanların içerisinden rüşvet alanlar, şirketin yöneticilerinin görevden almasıyla ayrılırlar. Ama bunların da çoğunluğu, yasal haklarını alarak işten ayrılırlar. Dolayısıyla yaptıkları işler helâl olmamasına rağmen, yasalar açısından bir suç teşkil etmez.

Büyük finans kuruluşlarının, büyük bankaların ve büyük şirketlerin çoğunluğu; insanları yanıltarak kazanç sağlamak veya az vergi vermek gibi nedenlerle, muhasebe evraklarında oynamak gibi işlemleri yaparlar.  Fakat böyle suçlardan mahkemeye verildiklerine çok az rastlanılır. Bunlar gerek verildikleri mahkemede, gerekse çağrıldıkları vergi dairelerindeki uzlaşma kurulunda, çok az cezalar ödeyerek aklanırlar. Böylece haram yedikleri kesin olmasına rağmen, yasal açıdan suçlu değildirler.

Takdir edileceği gibi, bizim bu yazı kapsamında vereceğimiz misallerin çok daha fazlasını, hem de daha ayrıntılı bir şekilde, okuyucularımız bilmektedirler. Bizim burada vurgulamak istediğimiz şey, “bu benim kanuni hakkım” diyerek yaptıklarımızın birçoğunun, helâl olmadığını gözler önüne sermektir.

Bu yazımızın bir amacı da, konunun farklı bir yüzünü sergilemektir. Bilhassa, dini konularda yapılan, helâl ve yasal ayrımına dikkati çekmektir.

Yüce Yaradan’ın bizlere gönderdiği kutsal kitaplar içerisinden, değiştirilmemiş olan tek kaynak Kur’an olduğu için, ele alacağımız örneği, Hz. Muhammed (s.a.v.) ile ilgili olarak vereceğiz. Çünkü diğer kaynakların asılları elimizde olmadığından, sonradan söylenenlerle ilgili olarak karşılaştırma yapabileceğimiz net bir ortam yoktur. Yapacağımız karşılaştırmalar, bizi yanıltır.

Bilindiği gibi, Hz. Muhammed’in sözleri olarak ifade edilen çok fazla sayıda hadis vardır. Bu hadislerin içerisinden, sahih olarak kabul edilenlerin sayısı bile, Kur’an’ın içeriğinden birkaç kat fazladır. Din insanları, Kur’an’ı yeterince okuyup bilgi sahibi olmayanlara, bu hadisler aracılığıyla din hükümlerini anlatır.

Bilindiği gibi, hadislerin hiçbiri, Hz. Muhammed’in doğrudan kendisinin kayda aldırdığı sözleri değildir. O, aksine böyle sözlerini yazmış olanların imha etmelerini istemiştir. Hadisler, onun vefatından sonra, “peygamberimiz şöyle yaptı” veya “şöyle cevap verdi” şeklinde, başkalarının sözlerinden yapılan aktarmalardır. Aşağıda, bu hadislerin içerisinden en masum olanını ele alarak, din konusundaki helal ve yasal konusunu irdelemeye çalışacağız.

Peygamberimizin eşi olan Hz. Ayşe’ye atfen aktarılan (doğrudan onun söylemediği ve yazdırmadığı) bir hadis şöyledir: Bir gün Hz. Ayşe’nin, peygamberimize şöyle dediği anlatılır: “Senin, geçmiş ve gelecek bütün günahların affedildiği halde, niçin geceleri namaz kılarsın?” Bu soru üzerine Hz. Muhammed’in kısa bir şekilde şöyle cevap verdiği söylenir: “şükreden kul olmayayım mı, ya Ayşe”

Kur’an’ı incelemeden bakılınca, bu hadis makul bir cevap olarak düşünülebilir. Ancak, hadisleri Kur’an ile karşılaştırmadan net cevap vermek yanlış olacağından, biz de ayetlere bakacağız. Mümezzil Suresi 73/1-2, İnsan Suresi 76/26 gibi ayetlerde, peygamberin gece namaz kıldığından bahseder. Aşağıdaki ayette ise, daha net ifade ile gece namazının sadece peygamber için farz olduğunu belirtir.

17 İsra Suresi 79: “Gecenin bir kısmında da uyanarak, sana mahsus fazla bir ibadet olmak üzere (teheccüd) namaz(ı) kıl ki, Rabbin seni Makam-ı Mahmud’a ulaştırsın.”

Ayetin ifadesinden net olarak anlıyoruz ki, gece namazı, peygamber olması hasebiyle yalnızca Hz. Muhammed’e farz kılınmış.

Aktarılan hadisin devamında bahsedilen, Hz. Muhammed’in, geçmiş ve gelecek günahları hususunda bir ayet var mı diye bakalım.

110 Nasr Suresi 1.2.3: “Allah’ın yardımı ve fetih (Mekke fethi) geldiğinde ve insanların bölük bölük Allah’ın dinine girdiğini gördüğünde, Rabbine hamd ederek tespihte bulun ve O’ndan bağışlama dile. Çünkü O, tövbeleri çok kabul edendir.”

Ayetin ifadesi gayet nettir. Her insan gibi Hz. Muhammed’in de, istemeden de olsa işlediği günahları olabilir. O da her insan gibi, son nefesine kadar imtihan içerisindedir. Dolayısıyla ayette, Allah’tan bağışlanmasını istemesi söylenilmektedir.

Yukarıdaki ayetlere bakıldığında, Hz. Ayşe’ye atfen ve aktarma yoluyla bize gelen hadisin, Kur’an’la ters düştüğünü görmekteyiz. Allah’ın son peygamberi olan güzel bir insanın, Kur’an hükümlerinden farklı davranmasını düşünmek gerçeği örtmek anlamını taşır. Hâlbuki bu hadis, Kütüb-i Sitte’ de vardır. Şerhleriyle birlikte 23 cilt halinde yayınlanan ve ismi, altı kitap anlamına gelen bu eser, altı ünlü hadis yazarının kitaplarından alınmıştır. Bu yazarların en meşhuru, İmam Buhari’dir. İmam Buhari’nin diğer namı, Sahihi Buhari’dir. Yani, doğruları ve gerçekleri yazan Buhari anlamındadır. Nitekim bazı İslâm âlimleri, Sahihi Buhari’nin hadislerinden bir tanesini reddedenin, dinden çıkmak durumuna düşeceğini ifade etmişlerdir.

Bu durumda, meşhur İslâm âlimlerinin, araştırarak kaleme aldıklarını söyledikleri hadisleri dikkate aldığımızda, peygamberimizin cevabı uygundur. Fakat Kur’an’ı esas aldığımızda, peygamberimizin böyle bir cevabı vermesi mümkün değildir.

Demek ki, hadislere göre verdiğimiz karar münasiptir, yani yasaldır. Fakat Kur’an’a göre karar verecek olursak, kararımız uygun değildir, yani helâl değildir.

Allah’ım, bizlere verdiğin vicdana ve Kur’an hükümlerine uygun olacak şekilde, helâl düşünebilmemiz ve helâl işler yapabilmemiz için, irade gücü ver.

KUR'AN ÜZERİNE, Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın