İSLÂM’IN AMACI, FAKİRLİĞİ ORTADAN KALDIRMAKTIR

İSLÂM’IN AMACI, ZENGİNLİĞİ DEĞİL, FAKİRLİĞİ ORTADAN KALDIRMAKTIR

 

Bilindiği gibi zekât, zenginlerden fakirlere doğru akan maddi ve manevi destek akımıdır. Kur’an’da 80 civarında ayette, zekât bahsi geçer. Zekât ile fakirlerin korunmasına bu kadar önem veren Kur’an, zenginlerden, ayrıca, mallarını infak etmelerini de istemektedir. İnfak etmek, sevdiği mallardan başlayarak, varlıklarını ihtiyacı olan insanlarla paylaşmaktır.

Zekât ve infakla ilgili ayetlerin bize anlattığı bir başka husus, İslâm’ın fakirliği benimsemediği, zenginliği tercih ettiğidir. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Kur’an’a uygun hadislerinden olan “veren el alan elden daha hayırlıdır” sözü, insanları zenginliğe yönlendirmek içindir.

Kur’an bize, zengin olmanın helal yollarını anlatmaktadır. Ayrıca zengin ve fakir kavramları hakkında da bizlere, bazı gerçekleri açıklamaktadır. Zengin ve yoksul kavramlarını, bazı kapitalist anlayıştaki insanların bakış açısıyla değerlendirirsek, yanılırız. Bir yere ulaşamayız. Tıpkı şu şarkı sözündeki gibi bir ortam oluşur: “Ne zenginler gördüm, en fakirden daha fakir. Ne fakirler gördüm, en zenginden daha zengin.”

Gerek, zekât ve infak konularında, gerekse, zenginlik ve fakirlik hususlarında, bu sitede çeşitli makaleler yazdığımız için, daha fazla ayrıntıya girmeyeceğiz. Konuya başlıktaki anlatım açısından yaklaşmaya çalışacağız.

Kur’an, fakirlerin korunmasından zenginleri sorumlu tutmaktadır. Hattâ bununla da yetinmemektedir. Kur’an’a göre zekât, fakirlerin hakkıdır.

70 Mearic Suresi 24: “Onların mallarında belli bir hak vardır,

25: Hem isteyen için, hem de istemekten utanan yoksul için.”

Mearic Suresinin önceki ayetlerine bakılınca, 24üncü ayette onlar denilerek, namazlarına devam eden kimseler kastedilmektedir. Takdir edileceği gibi, ara sıra namaz kılmanın ötesinde, namazlarını devamlı kılan insanlar, Allah’ın yüceliğini kalpten bilen kişilerdir. Bu sebeple Yüce Yaradan, onlara, diğer insanlara göre daha kesin emir vermektedir. Fakat bu emri uygulayanlara da, aynı surenin sonraki bir ayetinde, bu yaptıklarının karşılığının verileceği ifade edilmektedir. Mearic Suresi 35inci ayet: “İşte onlar cennetlerde ikram göreceklerdir.”

Görüldüğü gibi, Mearic Suresinin 24 ve 25inci ayetleri, mal varlığı fazla olanların mallarında, fakirlerin hakkı olduğunu ifade etmektedir. Bilhassa Kur’an’ın, Hz. Muhammed’e indirildiği devirleri dikkate alalım. O dönemdeki anlayışlarla karşılaştırıldığında bu söylem, devrimden de öte bir şeydir.

Kur’an, fakirleri korumak açısından sadece zenginleri sorumlu tutmamıştır. Devlet yönetimine de, bu konuda yükümlülük vermiştir.

8 Enfal Suresi 41: “Şunu da biliniz ki, ganimet olarak aldığınız her hangi bir şeyden beşte biri mutlaka Allah içindir. O da peygambere ve ona yakınlığı olanlara, yetimlere, miskinlere (kendi kendine yetemeyecek yaşlı güçsüzler) ve yolda kalmışlara aittir…”

Ayette görüldüğü gibi, Yüce Yaradan, devletin gelirinin beşte birini ayrı hesapta tutuyor. Bu varlıkların, peygambere, ona yakınlığı olanlara, yetimlere, güçsüzlere, yolda kalmışlara yani ihtiyacı olanlara dağıtılmasını istiyor. Hz. Muhammed’in peygamberlik hayatı incelendiğinde, ganimetten kendisine ve yakınlarına “dişe dokunur” bir pay almadığı anlaşılır.

Bu konuyla ilgili olarak daha geniş açıklamayı, “Hz. Muhammed, Kızı Fatıma ve Kuzeni Ali’ye hiçbir Toplumsal Ayrıcalık Yapmamıştır” başlıklı makalemizde vermiştik. Hz. Muhammed’in bu uygulamaları da net bir şekilde göstermektedir ki, devlet, fakirleri korumakla yükümlüdür.

Kur’an’ı inceleyen İslâm âlimleri, zekât emri ile namaz emrinin çok sayıda ayette birlikte geçtiğini görünce, “zekât farizası olmadan, namaz da geçersiz sayılır” şeklinde bir yorum yapmışlardır. Bu yorumları gerçekçi bulan Müslümanlar, o güne kadar bilinmeyen yeni bir kurum olarak vakıfları oluşturmuşlardır.

Vakıflar, bir süre sonra birkaç fonksiyonu birden yerine getirmeye başlamıştır. Birinci olarak vakıflar, şahıslarla kaim olmadığından, nesiller boyu sürmüştür. Bu sebeple, fakirleri korumanın devamlılığını sağlamışlardır. İkincisi, fakirlerle doğrudan irtibat kuramayan, gerçek yoksulların kimler olduğunu bilemeyen zenginlere aracılık etmişledir. Üçüncüsü, devletin fakirlere yapacağı yardımların bir kısmına aracılık etmişlerdir. Böylece, devletin yardımlarının verimsiz bir şekilde dağıtılarak, yerli yerine harcanmayıp kaynak israfına sebep olunmasını önlemişlerdir.

Bütün bunları yaparken, fakirlerin incinmemesini sağlamışlardır. Bakara Suresi 271inci ayetin ikazına uyarak, yoksulların incinmemesi hususunda çok güzel yöntemler geliştirmişlerdir. Sadaka taşları oluşturmuşlar. Maddi durumu uygun olanlar, taşın kovuğunun içerisine para koymuşlar. Herhangi bir başka zamanda ihtiyacı olanlar gelmişler, bu paradan almışlardır. Benzer şekilde, “askıda ekmek vb” sistemi kurmuşlardır. Maddi durumu olanlar satın aldıkları ekmekleri bir kabın içerisinde askıya asmışlardır. Başka bir zaman oraya gelen bir fakir, ihtiyacı olan ekmeği almıştır.

Vakıfların ne kadar ciddi görev ifa ettiklerini anlamak için, sadece “sadaka taşı” ve “askıda ekmek vb” uygulamalarına bakmak yeterlidir. Vakıflar yaptıkları çalışmalarla, toplum içerisindeki sosyal barışın korunmasını sağlamışlardır. Eğer sağlamamış olsalardı, ihtiyacı olan veya olmayan birisi gelir, sadaka taşındaki bütün parayı alır giderdi. Fakat zenginlere veya devlete karşı herhangi bir kin ve nefret oluşmadığından, böyle bir şeye tevessül edenlerin sayısının ihmal edilebilir oranda olduğu görülmüştür.

Vakıflar konusu başlı başına irdelenmesi gereken bir husus olduğundan, sadece konumuzla ilgili kısmını kısaca aktardık. Bu kısa anlatımımızın sebebi, başlıktaki konumuzla ilgilidir. Bütün bu uygulamalar göstermiştir ki, İslâm’ın amacı, zenginliği değil, fakirliği ortadan kaldırmaktır. Bu gerçeği çok iyi kavrayan toplum önderleri, ellerinden geldiğince, gereğini yapmaya çalışmışlardır.

Müslümanlığın bu anlayışını kavrayamayan çok sayıda insan vardır. Bunlar, fakirlere yardım için mallarından dağıttıkları takdirde, kendilerinin de fakirleşeceklerini düşünmektedirler. Hâlbuki Bakara Suresi 276ıncı ayette Yüce Yaradan, “faizleri mahvedeceğini, sadakaları bereketlendireceğini” beyan etmektedir. Bu ve benzeri ayetlerden de anlaşılacağı üzere, Allah, fakirlere yardım eden zenginleri kollamakta, onların zenginliklerini azaltmak değil, bereketlendirerek, zenginliklerinin artmasını sağlamaktadır.

Demek ki İslâm, zenginliği ortadan kaldırmayı değil, aksine zenginliği artırarak, fakirliği ortadan kaldırmayı hedeflemektedir. Bütün bunların nasıl başarılacağını, zenginlik ve fakirliğin anlamlarını da, Kur’an bizlere anlatmaktadır.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BAYRAM KUTLAMASI

“İNSAN” OLAN BÜTÜN İNSANLARIN ORTAK DEĞERİ OLAN KURBAN BAYRAMINI KUTLAR, SEVGİLERİMİ SUNARIM

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İSLÂM’IN AMACI, BİZİ MELEK DEĞİL, İNSAN YAPMAKTIR

İSLÂM’IN AMACI, BİZİ MELEK DEĞİL, İNSAN YAPMAKTIR

 

Bu sitede daha önce yayınladığımız bazı makalelerimizde ifade ettiğimiz gibi, Allah’ın dini tektir. O da İslâm’dır. Bütün peygamberler, Yüce Yaradan’ın elçileridir. Dolayısıyla her bir peygamber, tek Tanrı’ya inanan her insanın da peygamberidir. Yüce Yaradan insanlardan beklediğini, her Peygamberine, zamanın şartlarına ve insanların algılayışlarına göre kademelendirmiştir.

Ayrıca, insanlar, Yüce Yaradan’ın gönderdiği bilgileri tahrif ettikleri için, yeniden elçi göndermiştir. Allah’ın son kitabı olan Kur’an’da, Maide Suresi 3üncü ayette ifade edildiğine göre, Yüce Yaradan, İslâm dinini kemale erdirmiş ve tamamlamıştır. Bu sebeple, bizim bu makalemizde temel alacağımız esaslar, Kur’an ayetleri olacaktır.

İslâm, bizim zevk aldığımız şeyler hakkında bilgi verir. Hattâ karşı cinse karşı duyduğumuz arzularımızı hatırlatır. İnsanlardan zengin olup, fakirlere yardım etmelerini ister. Böylece zenginlerin de manevi mutluluğu tatmasını arzular.

Yüce yaradan, bütün bu zevkli şeylere ulaşabilmemiz için, bizlere helal yollar gösterir.

İslâm, bizden hem bu dünyaya hem de ahirete uygun yaşamamızı ister. Bu dünyaya uygunluk açısından, temizlenmemizi ve temiz olmamızı öğütler. Günümüz deyimiyle, bizi hijyene davet eder. Böylece, hem fert olarak kendimizin, hem de toplumun daha sağlıklı yaşaması için gerekli ortamı hazırlamaya çalışır.

İslâm, bizden kalp temizliği de ister. Bu istek, bizi ahirete hazırlamak içindir. Ahirette cennette, kalbi temizlenmiş insanlar yaşamaktadır. Yüce Yaradan bizden böyle bir şeyi isteyerek, cennetine hazırlık yapmamızı sağlar. Bu durum da göstermektedir ki, Allah, bizi cennetine almak için uğraşmaktadır.

Kur’an’ın böylesine net ifadeler kullanmasının -bize göre muhtemel sebebi- Kur’an’ın Hz. Muhammed aracılığıyla nazil olmasından önceki toplumlardaki anlayışlarda görülen bazı yanlışlıklardır. Bu dönemde Hıristiyan din adamları, insanların sadece ahirete ait olduklarını tasavvur ediyorlardı. Benzer şekilde, Budist ve Brahman bilgeleri de, insanları bu dünyaya değil, sonraki doğacakları hayata yönlendiriyorlardı.

Hıristiyanlıkta sonradan oluşturulan keşişlik, Budist ve Brahman rahiplerdeki dervişlik gibi anlayışlar, İslâm’da kabul görmemiştir. Buna rağmen İslâm’da da keşişler gibi davranıp, kendilerine derviş diyenler olmuştur. Hâlbuki İslâm’da derviş “dilenci” anlamına gelmektedir. Fakat derviş konusunda bir kavram kargaşası oluşmuştur. Tarih içerisinde İslâm’a hizmet etmiş insanlara Türkler, derviş değil, alperen demişlerdir. Alperen, kelime olarak, hem bu dünyaya hem de ahirete yönelik insanı anlatır. Alp, bu dünyaya uygun olan, yiğitlik kısmını ifade eder. Eren ise, ahirete uygun davranan, kendisini Tanrıya adamış kalbi temiz insanı tanımlar.

Müslüman Türkler arasındaki benzer yapıdaki insanlara, gazi derviş de denilmektedir. Hoca Ahmet Yesevi gibi önderlerin dergâhlarında böyle insanlar yetişmişlerdir.  Böyle dergâhlarda yetişenlerin ortak özellikleri vardır. Hemen hepsi, mesleklerini çok güzel icra edecek şekilde yetiştirilmeye çalışılmıştır. Hepsi de, özü sözü doğru,  güvenilir insandı. Hepsi de kanaatkârdı. Hemen hepsinin dini bilgileri, etraflarını aydınlatacak yeterlikteydi. Hemen hepsi de, gönderildikleri görev bölgelerinde mücadele edecek ruha ve karar verecek hür iradeye sahipti.

İslâm’ın emrettiği konulardan birisi, evliliktir. Nur Suresi 32 inci ayette Müslümanlara böyle bir emir verilir. Hıristiyanlıkta, Kiliseye bağlı din adamlarında, rahip ve rahibelerde var olan evlenme yasağı, İslâm’da hiç yoktur. Başlangıçta ifade ettiğimiz gibi, İslâm, insanın içerisindeki cinsel arzuların varlığını onaylar. Bu arzuların bastırılmasını başarmanın güçlüğünü bilir. Bastırılamayan ve tatmin edilmeyen bu isteklerin, ileride daha ağır sorunlara yol açacağını görür. Bu sebeple, arzularımızı helal yollardan ve saygı çerçevesinde karşılayabilmemiz için, evlilik müessesesini hem emreder hem de teşvik eder. Görüldüğü gibi İslâm, bizden aziz olmamızı değil, insan olmamızı bekler.

İnsan olmanın önemli kilometre taşlarından birisi, erdemli olmaktır. Meryem Suresi 31inci ayette, beşikteki Hz. İsa, kendisinin Tanrı tarafından erdemli kılındığını söyler. Erdemin seviyesini ölçebilmemiz için, daha önce yayınladığımız “Sevincin Değerini Acıların Şiddeti Belirler” makalesindeki gibi, karşı zıddına bakmak gerekir. Nefsani arzuların olmadığı ortamda, erdemden bahsetmek anlamsızlaşır. Nitekim Kur’an’dan anladığım kadarıyla, melekler için erdemlilikten bahsetmek bir anlam taşımaz. Çünkü meleklerde nefsani duygular yoktur. Benzer şekilde, cennet ehli için de, erdemli insanlar olarak bahsetmenin bir anlamı yoktur. Çünkü Kur’an’a göre, cennette nefsani arzular yoktur.

Erdemliliğin seviyesini ölçebilmemiz için ikinci bir şart daha vardır. O da, güç sahibi olmaktır. Güçlü ve zengin bir şahsın davranışları için söylenebilecek “erdemli” sözcüğü, güçsüz ve fakir bir kişininkine göre, daha anlamlıdır.

Bir Müslüman, namaz kılıp oruç tutarak insan olmaya çalışabilir. Fakat bu ibadetleri, hakiki anlamlarında yapmazsa, bu amacına ulaşamayabilir. Nitekim Kur’an, birçok ayetinde “namazı dosdoğru kılmaktan” bahseder. Bir Müslüman, hem bu ibadetleri gereğince (dosdoğru) yaparak, hem de hayatın zevklerini helal yollardan, aşırıya kaçmadan, sevgi ve saygı çerçevesinde gerçekleştirerek amacına ulaşabilir.

Bir Müslümanın insan olması, bütün dünyevi sevgileri, aşkları bırakıp, sadece Tanrının aşkıyla yanıp kül olmakla gerçekleşmeyebilir. Bakara Suresi 165inci ayete göre, iman edenlerin Allah sevgisi daha kuvvetlidir. Ancak bu dünya sevgisine engel değildir. Hatta mal sevgisi, bunları veren Tanrı’nın sevgisine vesile olur. Nitekim Sad Suresi 32inci ayette Hz. Süleyman şöyle der: “Gerçekten ben malı, Rabbimi anmamı sağladığından dolayı çok severim”. Bir Müslümanın insan olması, kişinin dünyevi sevgileri kendisine veren Yüce Yaradan’ı anması ve Allah’a olan sevgisinin dünyevi sevgilerine yol göstermesiyle daha kolay gerçekleşir.

Bir şahsın insan olması, kendisini toplumdan soyutlayıp, inzivaya çekilmesiyle gerçekleşmeyebilir. Kendisini ihmal etmeden (Nisa Suresi 29uncu ayette: “…Nefislerinizi de öldürmeyin…”, hayatını başkalarının insafına bırakmadan (Ali İmran 200 ve Enfal 60ıncı ayetlerde düşmanlara karşı hazırlıklı ve uyanık olunması, onların silahlarıyla silahlanması istenilir), yaşadığı cemiyetteki diğer insanlara da faydalı olacak şekilde davranmasıyla (bu husus çok sayıda ayette geçer), daha bariz gerçekleşebilir.

Yukarıda bahsettiğimiz hususlara, okuyucularımızın daha çok konu ekleyeceklerine inanıyorum. Her okuyucumuzun, bahsedilen her alan için, birçok örnek vereceklerini biliyorum. Okuyucularımızın verecekleri bütün örnekler, geliştirecekleri bütün düşünceler, benzer sonuca ulaşacaktır. İslâm, bizden, melek veya aziz olmamızı değil, Yüce Yaradan’ın tanımladığı “insan” olmamızı istemektedir.

KUR'AN ÜZERİNE, YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İNSANLARI KANDIRDIĞINI ZANNEDENLERE

İNSANLARI KANDIRDIĞINI ZANNEDENLERE

(Not: Bu yazı Haziran 2013’te yayınlanmıştı. Silindiğinden, bir cümle hariç, aynen yayınlıyoruz.)

Allah, Davud peygamberin emrine dağları ve toplu olarak kuşları amade kılmıştır. Ama böylesine mucizelerle desteklediği kulunu dahi bakın nasıl uyarıyor.

SAD 26: Ona dedik ki: “Ey Davud! Gerçekten biz seni yeryüzünde halife yaptık. İnsanlar arasında hak ile hüküm ver. Nefis arzusuna uyma, yoksa nefis seni Allah’ın yolundan saptırır. Allah’ın yolundan sapanlar için hesap gününü unutmaları sebebiyle şiddetli bir azap vardır.”

Demek ki, nefsine uyarak adaletten ayrılanlar, Allah’ın sevdiği peygamberi bile olsalar, azap var. Ayetten anlaşıldığına göre, bu azap bu dünyada da var.

Nefsine uyarak adaletten ayrılmayı sürdürebilmek için en önemli şart, insanlara yalan söylemektir. Yalan söylemeye başlayanlar, devamını getirmek zorunda kalırlar. Çünkü başka türlü, mevkilerini muhafaza edemezler.

KEHF 105: Onlar, Rab’lerinin ayetlerini ve O’na kavuşacaklarını inkâr etmişlerdir. De ki: “Hayır namına yaptıkları bütün işleri boşa gitmiştir.”

Burada Allah inkâr eden müşriklere seslenmektedir. Ama ayetleri bildiğini ve güya kabul ettiğini diliyle söyleyip de, uygulamada başka davrananlar için de geçerli olacağı düşünülmelidir.

Nitekim Allah, ZUMER 3’te: “……..Şüphesiz Allah, yalancı ve nankör olanları doğru yola iletmez.” diyerek arada bağ kurabileceğimizi gösteriyor.

Aşağıdaki ayette de, salih amel olmadan güzel sözlerin bile, Allah indinde fazla bir anlamı olmadığını gösteriyor.

FATIR 10: ” Her kim şan ve şeref istiyorsa bilsin ki, şan ve şeref bütünüyle Allah’a aittir. O’na ancak güzel sözler yükselir. Onu da amel-i salih yükseltir. Kötülükleri kuranlar var ya, onlar için çetin bir azap vardır. İşte onların tuzağı boşa çıkar.”

Demek ki asıl olan sözler değil, düzgün işler yapmaktır. İçten pazarlıklı olanları halk bilmeyebilir, ama Allah her şeyi biliyor. Hattâ kalplerimizden geçenleri bile.

Buradan, kendinin yanlışlarını bilen, ama halkı güzel sözlerle ve tiyatro oyunu oynayarak kandırmaya devam edenlere sesleniyorum. Halkı kandırmaktan vazgeçin. Allah’ın rahmeti geniştir. Tövbe edin ve yalanlarınızı ve hattâ görevlerinizi bırakarak istiğfar edin. “İnsanlara yalancı olduğumuzu söylersek, başımıza kötü şeyler gelir” diye korkmayın. Güzel işler yapmaya başlayın, sonra Yüce Yaradan’ın merhametine sığının.

Allah, bu konuda sizleri uyarıyor: Maide- 44: “…….Şu hâlde, siz de insanlardan korkmayın, Benden korkun ve ayetlerimi az bir karşılığa değişmeyin. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir.”

Demek ki dünyada çekecekleriniz, ahirettekilerin yanında devede pire bile değil.

Halen yeryüzünde efe gibi kibirle, böbürlenerek dolaşanları da Allah uyarıyor: İSRA 37: “Yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü sen yeri asla yaramazsın, boyca da dağlara asla erişemezsin.”

FATIR 43: “Yeryüzünde bir kibirlenme ve suikast düzeni! Oysa fena düzen, ancak sahibinin başına geçer.”

KASAS 76. “…….Hani, kavmi kendisine (Karun’a) şöyle demişti: “Böbürlenme! Çünkü Allah, böbürlenip şımaranları sevmez.”

Firavun için Allah diyor ki; YUNUS 92: “Biz de bugün bedenini, arkandan geleceklere ibret olman için, kurtaracağız. Çünkü insanlardan birçoğu ayetlerimizden gerçekten habersizdir.”

Firavunun bedeni, denizde belki binlerce yıl kalmasına rağmen hiç bozulmadan günümüze geldi. Çünkü Allah, onun kötü sonunun bize ibret olmasını istedi.

Günümüzde, hatalarından dönmeyerek, halen yalan ve kötülük düşünme batağına doğru gidenleri uyarmak gerekiyor. Çünkü gidişleri o kadar kötü yöne ki, sonunda sadece kendileri değil, halk da zarar görebilir. Halk zarar görürse artık o yalancıların Allah’ın mağfiretine sığınmaları iyice zorlaşır.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BEDENLERİYLE YAŞAYANLAR HAYVAN, RUHLARIYLA YAŞAYANLAR İNSANDIR

BEDENLERİYLE YAŞAYANLAR HAYVAN, RUHLARIYLA YAŞAYANLAR İNSANDIR

 

Hayvanların bedenlerinin ihtiyaçları olduğu gibi, insanların bedenlerinin de ihtiyaçları vardır. Bu ihtiyaçları giderme yöntemleri arasında paralellik varsa, insan ile hayvan arasında da benzerlik var demektir. Bu ihtiyaçları giderirken oluşan zıtlık oranında insan ile hayvan arasında farklılık vardır. Bu fark ve zıtlık, ancak, insanlarda ruhun devreye girmesiyle meydana gelebilir. Konuyu daha net aktarabilmek için bazı örnekler verelim.

Hayvanlar da, insanlar da, karınlarını doyurmak zorundadırlar. Aç olarak yaşayabilecekleri süre çok sınırlıdır. Hayvanlar, yiyecek bulmakta zorlanırlar ve bulamazlarsa, bu sürede, aç kalırlar. Fakat yiyeceğe ilk ulaştıkları anda, hiç beklemeden hemen yerler. Aç kaldıkları sürenin sonunda yiyeceğe ulaşan hayvanlardan başka türlü bir davranış beklenemez. Çünkü hayvanlar, bedenleriyle yaşarlar. Onları yöneten salgılar ve hormonlardır.

İnsanlar da karınlarını doyurmak zorundadırlar. Bu nedenle kazandıklarından ilk payı yiyeceğe ayırırlar. Fakat insanı hayvandan ayıran farkın biri, karın doyurma yöntemi açısındandır. İnsanlar yiyeceğe ulaşmaları çok kolay iken, bazen, kendi iradeleriyle onu yemezler, aç kalmaya devam ederek oruç tutarlar. Yiyecekleri ellerinin altında iken, kendi istekleriyle oruç tutabilmeleri için, bedenleriyle değil, ruhlarıyla karar almaları ve uygulamaları gerekir. İşte, insanı hayvandan ayıran farklardan birisi, budur.

Hayvanlar da, insanlar da, çiftleşme ihtiyacı hissederler. Hayvanlar çiftleşme ihtiyaçlarını, buldukları ilk fırsatta, ortamına bakmadan gidermeye çalışırlar. Hayvanlardan, bu konuda başka türlü bir davranış beklenemez. İnsanlar ise, içlerinde bu isteği duymalarına rağmen, hemen harekete geçmezler, ortamın uygun olmasını beklerler. Kendilerine hâkim olmaya çalışırlar. İnsanların şehvet duygularına olan hâkimiyetleri, kararlarını ruhlarıyla verdikleri oranda artar. Çoğu zaman, bedenlerinin çok arzu ettiği bazı şehvet hislerini hiç tatmin etmezler. İşte, insanı hayvandan ayıran farklardan birisi de budur.

Hayvanlar, hoşlanacakları şeyler yapmaya çalışırlar. Kendilerine acı verecek her şeyden kaçmaya gayret ederler. Hayvanlardan, bu hususta başka türlü bir davranış beklenemez. İnsanların çoğu, bu uygulamanın tam tersini yaparlar. Hoşlandıkları şeylerden geri durmaya çalışırlar. Hattâ çok zaman, kendilerine sıkıntı verecek uygulamaları, tamamen kendi istekleriyle yaparlar. İşte insanlar arasındaki bu farklılık, insanların ruhlarıyla karar vermelerinin bir sonucudur.

Hayvanlar, sürüler halinde dolaşırlar. Bunun en önemli sebebi, böylece kendilerini güvende hissetmeleridir. Yaygın bir deyiş olan, “sürüden ayrılanı kurt kapar” sözü bu durumu anlatır. Sürü halinde olan insanlara da kitle denilir. Kitlelerin de, yönlendirme açısından, hayvanlara benzediği açıktır. Fakat insanlar, en azından hayatlarının bazı devrelerinde, kendilerini toplumdan soyutlayıp, inzivaya çekilmek isterler. Hayvanlarla insanlar arsındaki bu zıt davranışın sebebi, insanlardaki ruh halidir.

Hayvanların yavruları oyun oynarlar. Onların birbirleriyle oyun oynamalarındaki tek etken, biyolojik ihtiyaçlarıdır. Oyunları, tamamen içgüdüseldir. Bu içgüdü, aynı zamanda, biyolojik ihtiyacı gidermek için işlevseldir. Benzer şekilde, hayvanların yavru olmayanlarının aralarındaki oyunların da temelinde biyolojik ihtiyaçları vardır.

Çocuklar da, büyükler de oyun oynarlar. Fakat bu oyunların temeli biyolojik değildir. Oyunlarının temeli, ruhi düşünce ile ilgilidir. İnsanlar, genellikle, içlerinde hissettikleri manevi ihtiyaçlarını tatmin etmek için oynarlar. Oyun oynayarak bedenlerini geliştirmek gibi içgüdülere sahip değildirler. Dolayısıyla insanlar ve çocuklar, içgüdüsel olarak oynamazlar. Ruh hallerine göre davranırlar. O anda oynamak istemiyorlarsa, oynamazlar. Oyun isteklerinde biyolojik zorunluluk yoktur, ruhi serbestlik vardır.

Sonuç olarak, hayvanların hayatları basittir. İnsanların hayatları ise, karmaşıktır. Birinin hayatı diğerine benzemez. Hayvanların davranışlarını bedenlerinin ihtiyaçları belirlediğinden, hayvanlar masumdur. Günahsızdır. İnsanlar da, doğuştan masum doğarlar. Bizler de, aklımızı ve ruhumuzu kullanacak yaşa gelene kadar masumuzdur. Fakat aklımızı ve ruhumuzu kullanacak yaşa geldikten sonra masumiyetimiz biter, günahlar başlar. Bu günahlardan kurtularak tekrar masumiyete dönebilmemizin tek yolu, aklımızı ve ruhumuzu Yüce Yaradan’ın gösterdiği yönde kullanmaya başlamamızdır. Başka bir yolu yoktur. Bu dönüşü sağladıktan sonra masumiyeti devam ettirebilmemizin tek yolu, Yüce Yaradan’ın gösterdiği yolda yürümeye devam etmemizdir.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İNSANİ DAVRANIŞLAR ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

İNSANİ DAVRANIŞLAR ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

 

Bilindiği gibi insanın yapısında, nefsani duygu ve ruh ikilemi bir arada bulunur. Nefsani duygular, nefis olarak tanımlanır. Nefis, kelime anlamıyla güzel şeyler demektir. İnsan her zaman güzel şeylerin peşine düşer. Güzelliğin tanımı ve sınırı ise, her insana göre değişir.

Bazı insanlar, yeni elbiseler giymekten pek hoşlanmazlar. İnsanlar tarafından lüks olarak nitelenen araba, ev gibi eşyaları kullanmayı, lüks yerlerde yemek yemeyi arzu etmezler. Bu davranışlarının temelinde iki nedenden birisi bulunabilir. Birincisi, o kişinin çocukluktan itibaren yapısı böyledir ve zor değişir. İkincisi ise, dünya görüşü ile ilgilidir. Şık giyim, lüks araba ve ev gibi eşyaları kullanması durumunda, çevresindeki insanların kendisine dürüst davranmayacaklarını ve gerçekleri söylemeyeceklerini düşünürler. Hayatın bize öğrettiği bir gerçek, çevremizdeki insanlar zengin olsalar bile, biz lüks hayat yaşıyorsak, bize karşı tiyatro oynadıklarıdır. Sadece bizi öven güzel sözlerle konuşurlar.

Dolayısıyla biz de, çevremizdeki insanlar ister fakir, ister zengin olsunlar, onların bize dost mu düşman mı olduklarını anlayamayız. Biz daha sade bir hayat yaşadığımızda da, elbette, bize karşı tiyatro oynayanlar olacaktır. Fakat hiç olmazsa bazıları, en azından bizden etkilenerek, dürüst olacaklardır. O bazılarının dürüstlüğü, bizim gerçeklerin bir kısmını görmemize ve daha huzurlu bir yaşam sürmemize yetecektir.

Lüks bir restorandaki garsonun bize karşı davranışı ile salaş bir yerdeki garsonun tavrı arasında samimiyet farkı bariz bir şekilde hissedilir. Belki, yenilen yemeğin kaliteleri arsında fark yoktur. Bazı insanlar, garsonların kendilerine, dalkavukluk yaparak da olsa, güzel davranmasını isterler. Bu sebeple bol bahşiş vermekten hoşlanırlar. Bazıları, para vermek yerine, garsonla samimi diyalog kurmayı retcih ederler.

O halde, seçim her insanın kendisine aittir. Kişi hangi seçimi yaparsa yapsın, diğerini seçen için, yanlış diyemez. Çünkü bu uygulamalar, insanın yapısının doğal bir sonucudur. Dolayısıyla, kimsenin kimseye söyleyeceği bir sözü olamaz. Fakat lüks harcamalar, insanları satın almaya çalışmak veya insanlara karşı kibirle tepeden bakmak için yapılırsa yanlış olur. Kendi öz kazancı ile değil de, beytülmalin kasasından yapılırsa haram olur.

Bu nedenle, asıl olan bu seçimimizi, günah işleyecek şekilde yapmamaktır. Takdir edileceği gibi, kibirli davranmamız, günah işlememiz için bir başlangıç oluşturur. Yüce Yaradan, günahları, genel anlamda, büyük ve küçük olmak üzere ikiye ayırmaktadır. Haram kabul edilen büyük günahlar hakkında, Enam Suresi 151 ve 152inci ayetlerde açıklamalar yapılmıştır. Yüce Yaradan, Kur’an’ında Tur Suresi 32inci ayette, büyük günahlardan kaçınmamız halinde bizim küçük günahlarımızla ilgili olarak Allah’ın rahmetinin genişliğini beyan etmektedir.

Ayrıca Nahl Suresi 61inci ayetten anladığıma göre, dünyada günahsız kimse yoktur. Demek ki, her insan hata yapar. Bu durumu halk arasında söylenen “hatasız kul olmaz” sözü çok güzel ifade etmektedir. Hata yapanlar arasında Yüce Yaradan’ın peygamberlerinin de olduğunu, Allah’ın onları uyarmasından anlıyoruz.

Dolayısıyla, hata yapmak insana mahsustur. Yaptığı hatayı anlayıp pişman olarak dönmek ise, insanidir. Pişman olmak, kişiyi kâmil insan olma merdivenine tırmandırmaya başlar. Pişman olmanın sonrasında güzel işler yaptıkça, kâmil insan olma merdiveninde yükselir.

Kimin daha kâmil insan olduğu hususunda, biz fikir yürütebiliriz. Fakat gerçeği, sadece Yüce Yaradan bilir. Bizim yargılamamız, dışarıdan gördüklerimizle sınırlıdır. Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler romanında benzer bir ortam vardır. Romandaki üvey kardeş Alyoşa, mükemmele yakın bir kişidir. Miço (Mitya) ise, nefsani duygularının, şehvet arzularının peşinde koşan birini temsil etmektedir. Bu iki karakterden hangisinin, Tanrı’nın merhametine daha yakın olduğu konusu, hep tartışma konusu olmuştur.

Bu sebeple, karşımızdakiler hakkında karar verirken, ön yargılı olmamalıyız. Benzer şekilde, günahkâr bir insan olduğumuzu, dolayısıyla Tanrı’nın rahmetine mazhar olamayacağımızı düşünerek, umutsuz da olmamalıyız. Nitekim Hicr Suresi 56ıncı ayette, sapkınlardan başka kim umudunu keser denilerek, bize yol gösterilmektedir.

Allah’ın rahmetine kavuşmak için, en az günaha sahip insan olmak, yeter şart olabilir Fakat geçmişi yanlışlarla dolu bir insan, pişman olup kendisini düzeltmeye çalıştığında, belki de diğerine göre daha üst makama layık görülebilir. Ahiretteki makamları, sadece Yüce Yaradan belirler. Bize Kur’an’da yapılan uyarı, imtihanımızın biz ölünceye kadar devam ettiğidir. Bugün günahı az olan kişi, yarın belki, daha çok günaha girebilir. Bugün daha çok günahkâr olan bir kişi, yarın belki, Yüce Yaradan’ın mağfiretine mazhar olabilir.

O halde, yarışımız sadece kendimizle olmalıdır. Başka bazı insanlar, bize kötü veya güzel örnek olabilirler. Ama kötü örnek olanların yaptıklarının tam tersini yaparak veya güzel örnek olanları tam taklit ederek bir yere varamayız. Çünkü Yüce Yaradan, her birimizi farklı yapıda ve özelliklerde yaratmıştır. Biz istesek de başkası olamayız. Bu sebeple, Allah’ın, her birimizi, kendi özelliklerimize ve kendi özgür düşüncemizle yaptıklarımıza göre değerlendirmesi ihtimali kuvvetlidir. Asıl olan, önce kendimize, sonra çevremize karşı dürüst olmamız, adaletle hükmetmeye gayret etmemizdir. Bu yarışta bize yol gösterecek olan da Allah’ın kutsal kitapları olmalıdır. Kutsal kitapların içerisinde en güvenilir olanı, içerisinde birbiriyle çelişen ifadelerin bulunmadığını gördüğümüz kitaptır.

KUR'AN ÜZERİNE, Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KİTLE İLE HALK ARASINDAKİ FARK

KİTLE İLE HALK ARASINDAKİ FARK

 

Kitle terimi genel anlamda, bazen topluluk bazen de halk tabiri yerine kullanılır. Köy ve kasaba yaşamında kitle yoktur. Bu terim, şehirlere göç başladıkça ve şehirler büyüdükçe ortaya çıkmıştır. Bu nedenle, ülke içerisinde yaşayan halkı tanımlamak için kullanılmıştır.

Hâlbuki kitle ile halk arasında fark vardır. Köy ve kasabada yaşayanlar halktır. Çünkü onların ortak değerleri vardır. Köydeki bireyler bu değerlere katılım sağlarlar. Bu katılımlar çoğunlukla içten gelen bir rıza sonucu oluşur. Dolayısıyla bu katılımlar bir taraftan bir ittifak içerir, diğer yandan, tam olmasa bile, fertlerin özgürlüğü vardır.

Kitleler ise, sadece bazı ihtiyaçları ve bazı ortak bakış açıları dolayısıyla bir araya gelmiş insanlardan oluşur. Dolayısıyla kitle içerisinde bulundukları sürece, bireylerin özgür düşünceleri yok gibidir. Bu sebeple, özgür olmayan fertlerin bir araya gelmesiyle oluşan kitlenin de şahsiyetinin varlığı düşünülemez.

Takdir edileceği gibi, kişiliksiz topluluklar kolay idare edilirler ve kolayca yönlendirilirler. Çünkü artık kitle içerisindeki insanlar, tek tipleşmişler ve sanki insan güruhu haline gelmişlerdir.

Bazı durumlarda ise, bizim değerlendirmemiz açısından bakılınca halk olduğu düşünülen guruplar bile, kitle anlayışına sahip olmuşlardır. Bu duruma verilebilecek güzel bir örnek Japonya’dır. Japonlara, imparatorlarının güneş tanrıçasının oğlu olduğu öğretilmiştir. Bununla da kalınmayarak, Japonya’nın bütün dünyadan önce yaratıldığı inancı aşılanmıştır. 1945 yılındaki acı yenilgiye kadar bu durum devam etmiştir. Bu yıla kadar, köy ve kasabalarda yaşayan insanlardan başka, üniversitelerde bile konu bu şekilde anlatılmıştır. İşin ilginç yönü, bu anlatılanlar o kadar yaygın olunca, inananların sayıları da çok fazla olmuştur. Benzer anlayış, komünist sistemle yönetilen ülkelerin, kendi liderlerini övmek için geliştirilmiştir.

Kitle ile halkı ayıran bir başka unsur daha vardır. Kitleler, icracılar ve izleyiciler olarak iki guruba ayrılır. Kitlelerde icracılar başkalarıdır. Bunlar da çok küçük bir azınlıktır. Bu küçük gurubun yaptıklarını izleyenler ise, kitlenin ana gövdesini oluştururlar. Kahir çoğunluğa sahiptirler.

Hâlbuki biraz öncede belirttiğimiz gibi halk iki guruba ayrılmamıştır. Halkı icracılar ve izleyiciler olarak, net bir şekilde, ikiye ayıramayız. Hemen herkes, hem icracı hem izleyicidir. Yani herkes katılımcıdır. Köy ve kasabalarda düzenlenen şenlikler, düğünler, cenaze törenleri ve diğer etkinliklerde, hemen her insan kendi özgür davranışını göstererek, etkinliğin içerisinde yer alır. Bu sebeple aynı kişi, bazen icracı bazen izleyici konumunda, kendi özgür iradesiyle, yer alır. Dolayısıyla, halk diye nitelediğimiz topluluklarda olduğu gibi, önceden paylaşılmış roller yoktur.

Bilindiği gibi, basın, radyo ve televizyon (genel olarak medya), kitle iletişim araçları olarak tanımlanırlar. Otobüs, tren, gemi, uçak gibi vasıtalar da, kitle ulaşım araçlarıdır. Aslında gerçek uygulama da, bu tanımlara çok uygundur. Çünkü bir tarafta medyada yazan ve programlar yapan küçük bir azınlık vardır. Diğer yanda ise, bu programlara hiçbir müdahalesi olmadan, sadece izleyen büyün çoğunluk vardır. Kitle ulaşım araçlarında da benzer durum söz konusudur. Yolcuların tek özgürlüğü, tıpkı iletişimde medyadan birisini izleme kararı verme gibi, gideceği yeri seçme konusundadır. Çoğunlukla, bineceği aracı seçme ihtimali bile yoktur. Binilen aracın büyüklüğü yani binen insan sayısı arttıkça, içindekileri yönlendirmek daha kolaylaşır. Çünkü aracın içerisindekiler, aracı yönetenlerin kurallarına uymakla yükümlü hale getirilmiş ve genel izleyici konumuna indirgenmişlerdir.

Takdir edileceği gibi, medyanın insanlar üzerindeki etkileri her geçen gün artmaktadır. Bu nedenle, medya kuruluşlarını yönetenler, kendi aralarında organize olduklarında, insanları istedikleri gibi yanıltabilmektedirler. Kolayca yanıltabilmelerinin bir başka sebebi daha var. Hayatlarında ders kitapları dışında doğru dürüst kitap okumamış olan insanlar, günlük yaşamlarında ortalama dört saat televizyon izliyorlar. Kitap okuduğu düşünülen insanların bile çoğunluğu, kitapları, ancak işe gelip giderken toplu taşım araçlarında okuyabiliyorlar. Bunların çoğunluğu işyerlerinde bilgisayar başında zaman harcıyorlar. Eve geldiklerinde ise, ya bilgisayar başında veya televizyon karşısında vakit geçiriyorlar. İşin ilginç tarafı, bu yaptıklarını da kültürel faaliyet olarak görüyorlar.

Oysaki televizyon ve bilgisayarlar, düşünmemize fırsat bırakmıyorlar. Bize kendi çözümlerini sunuyorlar. Bu çözümleri yepyeni bir şey öğrenmiş gibi görmemizi sağlıyorlar. Bilgisayar ve televizyon başında iken, kendi iç dünyamıza girerek tefekkür etmemiz, düşünceye dalmamız mümkün olmuyor. Aksine televizyonlar iç organlarımızı dinlememizi tavsiye ediyorlar. Ağrıyan bir yerimiz olup olmadığını dinleyerek, doktorlara yönlendiriyorlar. Her gün kendi iç organlarını dinlemeye alışınca, en ufak bir farklılıkta hemen telaşa kapılanlar artıyor. Diğer yandan filmler ve dizi şeklindeki filmler ile her insanın sahtekâr olabileceği imajı oluşturuluyor. Bir süre bu şekilde yaşayan insanlar, artık sadece tıp doktorlarına değil, filmlerden dolayı eşine, çocuklarına ve arkadaşlarına güvenemedikleri için ruh bilimi yaptıkları iddia edilen psikologlara gitmeye başlıyorlar.

Bu durum, kitle iletişim ve ulaşım araçlarındaki hızlı gelişmelerden dolayı, köy ve kasabalara da yayıldıkça, halk olarak niteleyeceğimiz ve ortak değerleri olan insanların ortak değerleri de yönlendirilerek tek tipleştirilmiş oluyor. Yani kitle haline geliyorlar. Dünya küreselleştikçe, neredeyse küreselleşmenin tesiri altına giren her yerdeki insanlar kitle haline dönüşüyorlar.

Eğer insanlar kitle haline dönüşürlerse ve menfaatinden başka bir şey düşünmeyen yöneticilerin eline düşerlerse, insanlığın geleceği için umutlarımız azalır. İnsanlığın istikbaline umutla bakabilmemiz için, toplulukları halk haline getirmenin gayreti içerisinde olmalıyız. İnsanların izleyici değil, katılımcı olmalarının yolunu açacak çalışmalardan birisi, sivil toplum kuruluşlarıdır. Bu kuruluşlar ve buralarda çalışanlar, elini taşın altına koyma hususunda örnek oldukça, insanların aralarındaki ortak değerler artacaktır. Siyasi yöneticiler ve medya kuruluşlarının program yapımcıları içerisinden, insanlarla iç içe yaşayan ve onların dertleriyle samimi bir şekilde hemhal olanlar arttıkça, halk konumuna gelen insan sayısı artacaktır.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

PEYGAMBERİMİZİN YOLUNDAN GİTMEYİNCE

PEYGAMBERİMİZİN YOLUNDAN GİTMEYİNCE

 

(Not: Bu yazı Ağustos 2013 yılında yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz.)

Hudeybiye Barışından sonra Suriye taraflarından gelen tehditler için Peygamberimiz, 3.000 kişilik bir ordu hazırladı. Ordunun başına eski bir köle olan Zeyd bin Harise’yi getirdi.

Böylece Hz. Muhammed, insanların geçmişlerine göre değil, şimdiki hallerine, ahlâklarına ve kapasitelerine göre davranmak gerektiğini bizlere öğretmek istemiştir.

Aslında, Gifari kabilesinden kervan soyguncusu bir haydut olan Ebu Zer’in durumu insanlara güzel bir örnek olmuştu. Hz. Muhammed’e sorduğu soruların cevaplarını alınca, kendiliğinden Müslüman olarak peygamberimizi bile şaşırtmıştı. Ama sonrasında sahabelerin dünya nimetlerinin peşine gereğinden fazla düştüğü zamanlarda, onları en çok uyaran o oldu. Çünkü ihlasıyla, tembelliği ve lüksü eleştirmesiyle, titizliğiyle herkese örnek insan haline gelmişti. Ebu Zer, sadece maddiyat peşinde koşmanın sonunun olmadığını yaşayarak görenlerdendi.

Bu seferden birkaç yıl sonra Peygamberimiz, yine aynı bölgeye bir sefer düzenledi. Bu defa da, orduya komuta etmesi için önceki seferde şehit düşen Zeyd’in oğlu, 20 yaşındaki Usame’yi tayin etti. Hâlbuki orduda nice tecrübeli sahabeler vardı.

Bu olayda Peygamberimiz iki konuda bize ders veriyordu. Birincisi tecrübeli sahabelerin nefislerinin terbiyesinin ölçüsünün görülmesini arzuluyordu. İkincisi, eskilerin yorulduğunu, artık yerlerini yeni insanlara bırakmaları gerektiğini vurguluyordu.

Bizlere ahlaki, fikri ve ruhi vasıfların önemli olduğunu, yaşın veya eski halinin bu görevlere gelmesine engel olmaması gerektiğini vurguluyordu.

Nitekim Ertuğrul Gazi, Peygamberimizin bu öğretisini uyguladı. Arkadaşlarını topladı, yoruldum diyerek görevi oğullarından birine bırakmak istediğini söyledi. Onlar da Osman’ı seçtiler. Yaşlı beylerden bir kısmı oğul Osman’ın emrinde çalıştılar. Kendi oğlu olanlar ise görevlerini oğullarına devrettiler. Oğullarını Osman’ın emrine verdiler.

Böylece, küçücük bir beyliğin çok büyük bir devlete geçişinin temelini attılar.

Osmanlı padişahı ll. Murat, daha 40 yaşında iken, yoruldum diye tahtını oğlu Mehmet’e bıraktı. Sağlığında oğlunun eylem içerisinde yetişmesini, kararları kendinin almasını sağladı.

Böylece oğul Mehmet 21 yaşında, çok kişinin fethetmek için uğraşıp başaramadığı İstanbul’u aldı.

Kanuni Sultan Süleyman ise aynı hassasiyeti gösteremedi. Padişah oluşunun 33. yılında evladının ölüm emrini kendi vermek zorunda kaldı. Daha sonra diğer oğlu Beyazid için aynı şeyi yaparak acıların en büyüğünü tattı. Allah da Osmanlıya Şehzade Mustafa gibi şehzadeler vermedi. Devlet durakladı.

Günümüzde dünyanın ve ağırlıklı olarak Müslüman ülkelerin durumu içler acısı. Yeraltı zenginliklerine rağmen iç düşmanlıklar en üst seviyede. Sebebine baktığımızda Peygamberimizin öğütlerini dinlemediğimiz anlaşılıyor.

İran’da Şah Rıza Pehlevi, Irak’ta Saddam, Mısır’da Nasır, Enver Sedat, Mübarek, Libya’da Kaddafi, Suriye’de Esad ailesi.

Şimdilik bu ülkeleri saymamızın sebebi günümüzde halkın birbirine karşı hoşgörüsünün çok az olduğu ülkeler olmaları.

Bir insan aynı görevde uzun süre kalabilmek için, ya sert davranacak veya taraftarlarını tutabilmek için düşman guruplar oluşturup onları taraftarlarına hedef gösterecek. Dolayısıyla halk birbirine düşman hale gelmektedir.

Müslüman dünyasının bu halde olmasının bir başka sebebini Peygamberimiz son günlerinde şöyle ifade etmiştir: “Sizlerin geri putperestliğe döneceğinizden korkmuyorum. Ama dünya malı için birbirinize düşeceğinizden korkuyorum.”

Maalesef Peygamberimizin korkuları Dünyanın küreselleşerek maddiyat ağırlıklı olduğu bu günlerde daha fazla gerçekleşiyor.

Çözüm yolumuz; Kur’anı ve Peygamberimizi gerçek yönleri ile anlamak ve öncelikle kendi hayatımızda uygulamaktır.

Dini, Hz. Muhammed kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GÜVENLİĞE HARCANAN PARA REFAHI ARTIRIR MI?

GÜVENLİĞE HARCANAN PARA REFAHI ARTIRIR MI?

 

Güvenlik için harcanan paranın o ülkenin GSYİH’sını artıracaktır. Eğer bu harcamalarını yerli üretim satın alarak yaptı ise, bu artış daha fazladır. Fakat GSYİH’daki artışın kişilerin refahına ne kadar etki edeceği her zaman tartışmalı olmuştur. Bu konuda bir oran vermek de mümkün değildir. Söylenebilecek net bir şey, kendi ülkesinde üretilen malları kullandıysa, GSYİH’dan kişi başına düşecek payın daha fazla olacağıdır.

Eğer güvenlik harcamalarının anlamını sadece savunma sanayi ürünleri ile sınırlı tutmazsak, durum daha can sıkıcıdır. Güvenlik harcamaları kavramına; askeriyenin personel dâhil bütün masrafları, polis teşkilatının harcamaları, hapishanelerin inşaatları ve işletme masrafları gibi konular da dâhil edilmelidir. Güvenlik harcamalarına bu açıdan bakarsak, bu masrafların, ülkelerin gerçek ekonomik yapılarının üzerindeki etkisinin ters yönde olduğunu söyleyebiliriz.

Ülkelerin maddeten kalkınmaları güvenlik harcamalarıyla ters orantılıdır. İngiltere, askeri harcamalarına bütçesinden %3 civarında pay ayırdığı dönemde güneşi batmayan imparatorluk kurmuştur. İngiltere tarihinin en zengin dönemi olarak bilinen kraliçe Victoria devrinde, savunma harcamaları en düşük seviyelerde idi. Birinci Dünya Savaşı sırasında en yüksek düzeye çıktı. Fakat zenginlikte dünya lideri olan İngiltere, savaşın sonunda ABD’ye borçlarını ödeyemez duruma düştü. Sahip oldukları varlıkların ekonomik değeri açısından ABD’nin çok gerisine düştü.

Kraliçe Victoria ile benzer dönemde Rusya’nın savunmasına ayırdığı pay, bütçesinin %25’i civarındaydı. Tek sınır içerisinde döneminin en geniş kıta devleti olan Rusya, bir türlü zenginliğe ulaşamadı. İngiltere’nin zenginliğinin yarısına yaklaşamadı. Ülkedeki fakirlik yaygınlaştı. Sonunda Çarlar devrildi. Bolşevik İhtilâli oldu. İhtilâl sonrasında aynı politikayı uygulayan Rusya, hiç toparlanamadı. Eğer zengin tabii kaynakları olmasaydı, muhtemelen ayakta bile kalması zor olur, Moskova civarındaki küçük bir alana sıkışabilirdi.

Benzer dönemlerde Osmanlı Türk Devleti de savunmaya fazla pay ayırıyordu. Osmanlılardaki rakamlar bilinmediğinden net bir şey söylemek zor. Ama sonunda, Osmanlı Devletinin de yıkıldığını, yerine çok daha az topraklara sahip yeni bir devlet kurabilmek için nasıl büyük bir mücadele verildiğini biliyoruz.

Günümüzdeki ekonomik verilere bakarsak, insanları yanıltıcı bilgilerin çok olduğunu görürüz. Devlet memurlarına göre bile üretimin içerisinde bulunmayan askeri personel ve polislerin harcamaları GSYİH rakamlarını artırmaktadır.

Hapishanelerdeki ve ıslahevlerindeki insanlar, hiçbir şey yapmadan boş durmaktadırlar. Fakat bunlar işsizlik rakamlarına yansımamaktadır. Bu insanların iaşeleri ve diğer bakımları için yapılan masraflar GSYİH’yı artırmaktadır.

Hapishanelerin inşaatlarının maliyetleri, diğer birçok inşaata göre daha fazladır. Ancak yapılan modern bir hapishanenin kapatıldığını düşünelim. Bu binayı başka bir amaçla kullanmak için, yeniden inşa etmeye yakın masraf yapmak gerekebilir. Dolayısıyla binaya harcanan para bir şeye yaramamış olur. Hâlbuki hapishane inşaatı yapılırken GSYİH’yı artırmıştır.

Günümüzde ABD’nin savunma harcamaları çok yüksektir. Neredeyse dünyanın geri kalanının harcamalarının toplamına eşittir. Fakat dünya üretiminden aldığı pay dünyanın yarısı değil, %25’i civarındadır. Normal şartlarda bu pay çok daha düşük olabilirdi. Fakat dünyanın yetişmiş zeki insanlarını az bir masrafla ülkesine çektiği için, bu vasıflı insanlar sayesinde payını artırmaktadır. Zeki insanları cezbeden unsur, ABD’nin savunma gücü değildir. Zengin olma hevesinin boş bir hayal olmamasıdır. Ancak bilhassa son 20 yıldır, artık bu hayalinin gerçekleşme ihtimaline inananların sayısı çok azalmıştır. Zeki insanları ülkelerine çekmekteki en önemli şansları, fakir ülkelerdeki işlemeyen demokrasilerden dolayı oluşan beyin göçü mecburiyetidir.

Ancak, ABD’nin savunma harcamalarının bir faydası olmaktadır. Ülkedeki mühendislerin neredeyse üçte biri savunma sanayi ile bağlantılı konularda çalışmaktadır. Savunma sanayisinde geliştirilen teknolojiler, bir süre sonra sivil alanda kullanılmaktadır. ABD’nin üstünlüğünü de, savunma gücünden daha ziyade, bu teknolojik gücü sağlamaktadır. Fakat küreselleşen dünyamızda, teknolojilerin gizliliğini sağlamak giderek zorlaşmakta ve masraflı olmaktadır. Bu sebeple, ABD savunma harcamalarını artırmaya devam ederse, orta vadede, tıpkı yüz yıl önce yıkılan imparatorluklar gibi, zarara uğraması ihtimali kuvvetlidir.

Savunma sanayisine çok fazla para harcayan ülkelerden birisi de Suudi Arabistan’dır. Yeraltı kaynaklarının zenginliğine ve Allah’ın evi olan Kâbe’nin bu ülke sınırları içerisinde olmasına rağmen, Suudi Arabistan halkının durumu, daha fakir ülkelerinki ile aynıdır.

Son otuz yılda savunma sanayisine, gücüne göre çok para harcayan ülkelerden birisi de, Türkiye’dir. Türkiye, harcadığı bunca paraya rağmen, terörü bitirememiştir. Aksine, olayların başlangıcında devletine bağlı birçok insanının da, teröristlerin tarafına geçmesini engelleyememiştir. Hâlbuki Türkiye, savunma için harcadığı bu paraları bilime ve üretime yatırmış olsaydı, bugün teröristleri destekleyenler dâhil, herkes daha zengin olurdu. Fakat bombalar için harcanan paralar, bombalar patladıkça yok olmuşlardır.

İkinci Dünya Savaşının sonunda Almanya ve Japonya yenilmişlerdi. Galip devletler, bu ülkelerin ordu kurmalarına izin vermedi. Bu yasak, ordusu olmayan ülkelerin daha hızlı kalkınmalarına vesile oldu.

Küreselleşen dünyamızda, ittifakların nasıl olacağına dair fikir yürütmenin zor olduğu bir ortamdayız. Bu sebeple savunma harcamalarının artırılması, GSYİH’sını kısmen artırsa bile, refahı artırmamaktadır. Diğer taraftan, ülkelerin savunmasına da, beklenilen katkıyı sağlamamaktadır.

Küreselleşen dünyamızda, savunma harcamaları, dünya barışını korumak için, yine dünya tarafından birlikte düşünülerek planlanırsa, bütün dünyada, hem refahın artmasına, hem de huzurlu ortamın oluşmasına vesile olur. Aksi uygulamalar, insanlığı felâkete sürükleme riskini her zaman taşıyacaktır.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İNSANLARI TANRI YARATMASAYDI, MANEVİ EŞİTLİK OLUR MUYDU?

İNSANLARI TANRI YARATMASAYDI, MANEVİ EŞİTLİK OLUR MUYDU?

 

İnsanlar arasında fiziksel ve zihinsel eşitlik yoktur. Eğer eşit olsalardı, o zaman insan değil, melek olurlardı. Demek ki, fiziksel ve zihinsel eşitsizlik, insan olmanın temel kuralıdır.

İnsanlar arasındaki eşitlik, manevi açıdandır.

Her insan, doğuştan bakıma muhtaçtır. Her insan, doğuştan masumdur. Tanrı nezdinde, her insan aynıdır. Bazı insanların fakir, bazılarının zengin olmaları, onların Tanrı nezdindeki eşitliğini değiştirmez. Benzer şekilde, bir insanın sultan veya çoban olması, Tanrı’nın onu yargılamasını engellemediği gibi, yargı yöntemini de değiştirmez. Bir insanın erkek veya kadın olması da, Tanrı’nın açısından fark etmez. Her iki cins de manevi olarak eşittir.

Yüce Yaradan’ın, insanlar arasında yaptığı ayrım, insanların kendi hür iradeleriyle oluşturdukları davranışlara paraleldir. Tanrı, kibirli davranan bir zengine iyi gözle bakmamıştır. Buna karşılık, kendisini düzeltmek ve temizlenmek isteyen bir yoksula sevecen yaklaşmıştır.

Abese Suresinin ilk 11 ayetinde bahsedilenler, bizim yukarıdaki düşüncelerimizi teyit etmektedir. Ayetlerde, Hz. Muhammed’in (s.a.v.), zengin ve etkili birisine ilgi gösterip, âmâ yani doğuştan kör olan bir insanı incitmesi eleştirilmektedir. Yüce Yaradan’ın nezdinde her insan manevi açıdan eşittir. Ancak, bu manevi yönlerini öne çıkaran şahıslar, kullanmayan insanlara göre, Tanrı nezdinde daha itibarlıdırlar. Çünkü onlar, Allah’ın kendilerine verdiği özellikleri geliştirmeye çalışmışlardır.

Tanrı nezdinde insanların eşit olduklarının dünyevi göstergelerinden birisi, ibadethanelerdeki durumdur. Bilindiği gibi ibadethanelerde, insanlar arasında ayrım yoktur. Yan yana oturan insanlar, tesadüfen çok zengin veya çok fakir kişiler olabilir. Bu durumu tarafların hiçbiri yadırgamaz. Birlikte ibadet ederler.

Tanrı nezdinde, her insanın haysiyeti, şerefi, şahsiyeti vardır. Çünkü bunları insana veren, zaten Yüce Yaradan’ın bizzat Kendisidir. Tanrı, bu hususlarda her insana eşit yaklaşır. Bu eşit yaklaşım, insanların kendi hür iradeleriyle davranışlarında oluşturdukları farklılıklar sonucu değişmeye başlar.

Allah, insanları fiziksel ve zihinsel olarak farklı özelliklerde yaratmasının sebebini Kur’an’da açıklamaktadır. Zuhruf Suresi 32inci ayette, Yüce Yaradan, birbirimize iş gördürebilmemiz ve böylece toplum düzenini oluşturabilmemiz maksadıyla, insanlara farklı özellikler verdiğini anlatır.

Kimi okuyucular, insanlar arsındaki manevi eşitlik hususunda fikir beyan etmiş bazı düşünürlerin varlığını öne sürerek, eşitliğin sadece Tanrı nezdinde olmadığını ifade edebilirler. Gerçekten de, tarih içerisinde erdem ve ahlâk üzerine güzel fikirler ifade edenler olmuştur. Bilinen en eski dönemden günümüze ulaşan bilgilere göre, bu düşünürlerin en meşhurları Antik Helen devrinde yaşayanlardır.

Bu düşünürlerin eşitlik konusundaki fikirleri ile Tanrı’nınkileri kıyaslarsak, farkı daha iyi anlarız. Sokrates, Aristo, Pisagor ve Platon gibi düşünürler, eşitliği hür insanlar arasında uygulanacak şekilde savunmuşlardır. Köleleri hiç hesaba katmamışlardır. Bilgeler bile, köleleri insan olarak görmemişlerdir. Ayrıca, bu bilgeler son tahlilde, mensubu bulundukları site devletine, ait oldukları topluluğa veya sınıfa sıkı sıkıya bağlı olmuşlar ve kendilerini, dışlarındakilerden üstün görmüşlerdir. Sadece Sokrates, bu fikre saplanmamıştır.

Hâlbuki Yüce Yaradan, kutsal kitaplarında, bütün insanların aynı kökten geldiklerini sürekli vurgulamaktadır. Bu vurgulamanın sıkça olmasının sebebi, insanların eşit olduklarını bize anlatmaktır.

Kökleri konusunda eşit olan insanlar, Tanrı nezdinde ölüm hususunda da eşittir. Her insan ölümlüdür. Allah’ın elçileri bile ölümlüdür. Hiç kimseye ayrıcalık yoktur.

Kutsal kitaplara bakılınca, Tanrı’nın bütün insanlardan benzer şeyleri yapmalarını istediği anlaşılmaktadır. Farklı olarak, sadece zenginlerden ilave isteklerde bulunulmuştur. Zenginlerden sadaka vermeleri, mallarını fakirlere dağıtmaları istenilmiştir. Bu açıdan bakılınca, zenginlerle fakirlerin, Tanrı nezdinde eşit olmadığı izlenimine kapılmak mümkündür. Ama gerçek böyle değildir.

Böyle olmamasının birinci sebebi, kutsal kitaplara göre mülk, insanların değil, Tanrı’nındır. Dolayısıyla zenginler, Yüce Yaradan’ın emanetçileridir. İkinci nedeni ise, sadaka vermek, kutsal kitaplara göre, sadece zenginlere mahsus olarak görülmemiştir. Güleryüzlü bir davranış, yaşlı bir insana veya çocuğa yolda yürürken yardımcı olmak gibi hususlar, sadaka olarak değerlendirilmiştir. Böylece, sadaka konusunda da insanlar eşitlenmiştir.

Diğer taraftan hümanizm anlayışı da, Tanrı’nın insanlara karşı eşit bakışı ile kıyaslandığında çok sönük kalır. Bilindiği gibi hümanizm, insanı merkeze alır. İnsanın Tanrı ile ilişkisiyle ilgilenmez. Amacı, insana özgürlüğünün değerini anlatmaktır. Aslında bunu yaparken bile, bu özgürlüğü insana verenin Tanrı olduğunu, dolaylı olarak onaylamaktadır.

Hümanizm, insanın ihtiyaçlarını karşılayabilmesini arzular. İnsanın gelişimini hedefler. Daha güzel bir dünya ve daha güzel bir hayattan bahseder. Fakat bu güzel hedeflere ulaşmak için takip ettiği yol, materyalist anlayışla örtüşmektedir. İnsanı, üreten ve tüketen bir konuma indirger. Böylece insanı, duygusal robotlar durumuna düşürür.

Hümanizmin bir başka kolu, tam anlamıyla ateisttir. Bunların en önemli isteği, malların, insanların ihtiyaçlarına göre eşit dağılmasıdır. İnsanları, bu şekilde eşitlemeye çalışırlar. Bu tip eşitlemenin sonu, tek tip insan oluşturmaktır.

Daha ayrıntılı irdelendiği takdirde, hümanizmin hatası net olarak ortaya çıkmaktadır. Hümanizm, insanların şahsiyetlerini hiçe sayarak onları kişiliksizleştirmektedir. Belki yapmak istedikleri bu değildir. Fakat sonuç buraya gitmektedir.

Görüldüğü gibi, en meşhur düşünürler veya en güzel olarak nitelenen fikir akımları, insanlara eşit bakamamaktadır. İnsanlara insanca yaklaşamamaktadır. Bunun temel sebebi gayet basittir. Her insan benlik duygusuna sahiptir. Düşüncelerinde tarafsız olması çok zordur. Düşüncelerinde tarafsız olsalar bile, davranışlarında olamamaktadırlar. Bu gerçeği anlatan güzel bir veciz söz vardır: “Akıllar pazara çıkarılmış. Her insan kendi aklını almış.”

Hiçbir kimse, zekâ seviyesi tam notun üzerinde olsa bile, Yüce Yaradan’ın akıl seviyesine ulaşamayacağına göre, bütün fikirler, Tanrı’nın düşünceleri karşısında rekabet edemez.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın