İSLÂMİYET’TE TAKİYE

İSLÂMİYET’TE TAKİYE

 

(Not: Bu makale, Eylül 2013 tarihinde bu sitede yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz.)

Müslüman kelime anlamı olarak, teslim olmak, boyun eğmektir. Dini açıdan Allah’a teslim olmaktır. Allah Ahzab Suresi 35. ayette Müslüman ve Mümin kelimelerini ayrı ayrı kullanır. Bazı ayetlerinde mealen, “Onlar inandık dediler. Sen onları inandı mı zannettin? Onlar Müslüman oldular (teslim oldular). İman kalplerine yerleşmedi” diyerek iman edenle teslim olan arasındaki farkı gösterir. Birçok ayet ‘Ey iman edenler’ diye başlar. ‘Ey Müslümanlar’ diye başlamaz.

Allah’a teslim olmak, iki şekilde olur. Birincisi korkudan, başka çaresi kalmadığındandır. İkincisi ise kalpten inanaraktır. Kalpten inanarak Müslüman olanlara, Mümin denilir. Mümini diğerlerinden ayıran özelliği, sadece imanı değildir. Sergilediği duruş ve davranış tarzıdır.

Takiye, zorda kalınca yalan söylemek anlamındadır. İslamiyet’te takiyeye izinin tek şartı vardır. Kişinin dayanılmaz işkence gördüğü bir durumda hayatını kurtarması söz konusu olduğunda kalbi iman dolu olmak şartıyla izin verilmiştir.

Sahabeden Yemenli genç Ammar’ın başına gelenler bu konuya en güzel örnektir. Ammar’ın babası ve annesi (Yesir ve Sümeyye) gözünün önünde, günlerce işkence gördükten sonra Allah’ı inkâr etmedikleri için öldürüldüler. Daha sonra aynı işkenceler kendisine de yapıldı. Bir gün dayanamayıp, Allah’ı inkâr etti. Ama kalbi iman dolu olduğu için, serbest kalır kalmaz ağlayarak Peygamberimize koştu. Hz. Muhammed (s.a.v.) onun yaptığını haklı buldu. Ama bir daha aynı şeyi yapmamasını tembihledi. Onun durumu üzerine Nahl Suresi 106. ayet indi.

Kureyşlilerin baskısı iyice artınca, Hz. Muhammed (s.a.v.) bir gurup Müslüman’ı Habeşistan’a gönderdi. Mekkeliler de, iki kişiyi kral Necaşi’ye yolladılar ve gelenleri geri göndermesini istediler. Mekkeli Amr bin As, Necaşi’ye Müslümanların Hz. İsa hakkındaki düşüncelerinin Hıristiyanlık anlayışıyla bağdaşmadığını söyledi. Necaşi, gelenlerin sözcüsü Cafer’e bu durumu sordu.

Habeşistan’a gelen Müslümanlar çok zor durumdaydılar. Geri gönderilirlerse, Mekkelilerce öldürüleceklerdi. Ama Cafer yalana başvurmadı. Doğru bildiğini söyledi. Kralın sorusuna: “Biz peygamberimizin bize öğrettiğini söyleriz. İsa, Allah’ın kulu ve peygamberi olup, Kutsal Bakire Meryem’e üflediği ruh ve kelâmdır” dedi. Hâlbuki o dönemde Hıristiyan din adamları, İsa’nın Allah’ın oğlu olduğunu söylüyorlardı.

Necaşi, yerden bir çöp aldı ve “Meryem oğlu İsa sizin söylediklerinizden şu çöp kadar bile fazla değildir” diyerek Mekkelileri reddetti. Müslümanları korumasına aldı.

Müslümanlar, hayatlarının söz konusu olduğu bir ortamda yalan söylememişlerdi. Necaşi, onların söylediği gerçekleri, huzurundaki Hıristiyan din adamlarının kuru öksürüklerle protesto etmelerine rağmen, çok doğru bulmuştu.

Demek ki, her iki tarafta da gerçekleri kabul edenler ve yalan söylemeyenler vardı. Ama Hıristiyanlıkta da, peygamberimizden sonrasında Müslümanlarda da, yalana başvuranlar çoktu. Yalana başvurmanın başlangıcı, takiyenin sınırlarını kendine göre çizmekle oluşuyordu. Yani kendine fetva vermekle başlıyordu. Fetvaların çoğu da nefsani oluyordu.

Takiyeler giderek “Bu ülke İslâmi kurallarla yönetilmiyor. O halde yaşadığımız yer İslâm ülkesi değil, ‘dar-ı harp’tir. O halde her yol mubahtır (sakıncasız) anlayışı” ile çoğaldı. Böylece neredeyse geri dönülemez bir hal aldı.

Böyle anlayışların, ne Hıristiyanlıkta ne de Müslümanlıkta yeri yoktur. Nitekim Romalılar, ilk Hıristiyanları arenalarda parçalatırken, onlar inançlarından dönmediler.

Takiye ile başlayıp yalanı sürdürenlerin, kâr hırsıyla dünyayı zehirleyenlerden, insanları çatıştıranlardan pek bir farkı yoktur.

Aslında böyle davrananların hayatları, artık korku içerisinde geçiyor. Yaptıkları yanlışların başkaları tarafından bir gün bilinebileceğini ve her şeylerini kaybedeceklerini düşünerek korku içerisinde yaşıyorlar.

Böylelerinin yakınlarındaki insanlara güvenmeleri de mümkün değil. Çünkü öncelikle en yakınındakiler, onların yanlışlarının çoğunu zaten ya biliyorlar ya da anlıyorlar. Yakınlarındaki insanlara kötü örnek oldukları ve bazen onları ezdikleri için, çevresindekiler de onların yüzlerine gülüp, arkalarından kuyularını kazıyorlar.

Kötü insanın yanındaki iyi insan ya ayrılır ya da mecburen kötüye uyar. İyi insanın yanındaki kötü insan ya ayrılır ya da iyiye uyar.

Sonuçta böyle insanlar korku içerisinde yaşadıktan sonra çoğu, “su testisi, su yolunda kırılır” özdeyişine uygun bir şekilde bu dünyadan ayrılıyorlar. Ama öbür dünyaya gittiklerinde, bu dünyadaki korkulu yaşantılarını mumla arayacaklarını, Allah bize anlatıyor.

Dolayısıyla, iman kalesinde gedik açtırmamak gerekir. Yoksa çöküş durdurulamaz olur. Ama yanlıştan samimiyetle dönenler için Allah, ‘rahmetinin bitmeyeceğini’ ferman ediyor.

Müslümanlar, bedeli ne olursa olsun, her şartta kendilerini kurtarmak için yalan söylememelidirler. Yalan ancak savaş şartlarında, toplumun genel menfaati için ve hainlik düşünmeden söylenebilir. Şahsi menfaatler için asla söylenmemelidir.

Günümüzde yalan söyleme oranı, Müslüman ülkelerde daha yüksek. Dolayısıyla hem insanlarının, hem ülkelerinin güvenirlilik oranları daha düşüktür. Bu konuda ilk görev, bu ülkelerin yöneticilerine düşüyor. Yoksa görev, bu ülkelerin güzel insanlarına düşecektir.

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KÜRESELLEŞEN DÜNYAMIZDAKİ ORTAK PAYDALAR

KÜRESELLEŞEN DÜNYAMIZDAKİ ORTAK PAYDALAR

 

Bu sitede yayınladığımız “Günümüz İnsanlığının Sorunları Gözümüzü Korkutmamalı” başlıklı makalemizde, benzer sorunların geçmiş dönemlerde de olduğunu kısa örneklerle vermiştik. Bu sebeple, moralimizi bozmamamız gerektiğini belirterek, küreselleşmeyi doğru değerlendirme gayretinde olmamız gerektiğini vurgulamıştık.

Günümüzdeki insanların günlük yaşantılarındaki anlayışlarına bakarsak, gerçekten de çok fazla ortak yönlerimizin olduğunu göreceğiz. Bunların bir kısmı güzel bir gelecek umudumuzu artırırken, bazıları umudumuzu azaltmaktadır. Bizim yapacağımız, sistemlerimizi, umudumuzu artıracak ortak anlayışlar üzerine kurmaya çalışmaktır. Üreteceğimiz düşünceler, insanları dürüstlüğe doğru meylettirecek sistemleri kurma yönünde olmalıdır.

Aşağıda, insanların anlayışlarındaki ortak paydalardan bazı örnekler vereceğiz. Her zaman söylediğimiz gibi, okuyucularımız, bizim verdiğimiz örneklerden çok daha fazlasını düşüneceklerdir.

Öncelikle, insanlığın güzel geleceği için bizi umutlandıran ortak anlayışları irdeleyelim.

İnsanların ekonomiye bakışları aynı temele oturuyor. Liberal ekonomi düşüncesi etkili durumdadır. Bu fikir öylesine yaygın ki, küreselleşmeden daha az etkilenen bölgelerde bile benzer anlayış var. Hâlbuki eskiden böylesine ortak bir anlayış mevcut değildi.

İtibari paraya güven dünyanın her yerinde aynı. Bir devlet, kâğıt üzerine bir şeyler basıyor. Bu şu kadar değerdedir diye yazıyor. Oysaki kâğıdın üzerinde yazılana itibar edilmezse, hiçbir değeri yok. Ama kâğıdın üzerinde yazılana, dolar gibi paralarda, bütün dünya itibar ediyor. Hâlbuki eskiden böyle bir durum yoktu.

Personel maaşları için uygulanan ilke ve sistemler aynı. İşe ilk giren düz işçiye ödenen asgari ücret anlayışı aynı. Her ülkede asgari ücret tespit edilmemiş bile olsa, işe ilk giren ve benzer şartlarda çalışan düz işçilerin aldığı ücretler, ülke çapında birbirine çok yakın. Bu durum sadece, yoksulluk sınırının altındaki insanlarının oranı çok olan ülkelerin bazı bölgelerinde değişebiliyor.

Bütün dünyada devlet kurumlarından beklentiler aynı. Her ülkedeki insanlar devletlerinden, sosyal devlet anlayışında olmasını bekliyorlar.

Bütün dünyada barış ve savaş konusuna bakışlar birbirine benzemeye başladı. Hattâ, barış yanlıları, tarihte görülenin en üst seviyesinde. Savaş yanlıları da artık, klavye savaşçısı olma yolundalar.

Silahlı kuvvetlerin organizasyon modelleri, çalışma yöntemleri aynı. Hattâ asker toplama şekilleri aynı.

İnsan sağlığına bakışlar aynı. Artık hastalar, din insanlarına değil doktorlara götürülüyor. Sağlığa verilen değer ve uygulanan sağlıklı yaşam yöntemleri aynı. Maddi durumu uygun olanlar için, beslenme sırasında dikkat edilmesi gereken ayrıntılar konusundaki fikirler –bazen uzmanız diyenler birbirine zıt şeyler söyleseler de- genel anlamda aynı.

Hastanelerimizin yapısı da gerek poliklinikler gerekse yatan hasta bölümleri olarak aynı. Personelin görev bölümü birbirine çok benzer. Hattâ hastalara uygulanan tedavi yöntemleri –maddi imkânsızlıklar dışında- aynı.

Maddi durumun yeterli olduğu yerlerde, görsel basını izlemeye ayılan vakitler konusundaki oranlar birbirine çok yakın.

Devlet yönetiminde, sistem olarak demokrasi ile idare edilme isteği aynı. Bu talep, zengin veya fakir olmaya bakmıyor.

Eğitim kurumlarımızın yapısı aynı.

Eğitimden beklediklerimiz aynı. Öğrencilere anlatılan fen ve sosyal bilgiler birbirine çok benzer.

Kadınların önemine bakışımız aynı. Ama bu değerle ilgili olarak erkek yöneticilerin yöntemleri, halen bazı bölgelerde birbirinden faklı. Ancak, kadınların, kendi haklarına sahip çıkma isteği, hemen her yerde aynı.

Ülkelerdeki spor dalları birbirine çok yakın benzerlikte. İnsanların, spor dallarına gösterdiği ilgi bile, birbirine çok benziyor. Günümüzde, bütün dünyada en çok ilgi futbola, sonra basketbola gösteriliyor. Diğer sporların bazılarına gösterilen ilgi, bölgelere göre değişmekle birlikte, birbirlerine yine de benziyor.

Hukuktan beklentiler ve hukuk anlayışına bakışılar birbirine benziyor. Mahkeme çeşitleri, mahkeme açma usulleri, mahkemelerin işleyiş yöntemleri, üst mahkemeler anlayışı birbirine çok benziyor. Uluslararası hukuka saygı da genel anlamda aynı. Bazı ideolojik gurupların işlerine gelmeyen kararlar karşısındaki söylemleri bu gerçeği değiştirmez. Çünkü onlar da uluslararası hukuka ihtiyaç duydukları zamanlarda, aynı saygıyı göstermektedirler.

Ticari şirketlerin yapıları, ticari kurallar birbirine çok benziyor. Ülkelerin zenginlerinin bir kısmının ticari ortakları, sınırların dışından, hattâ okyanuslar aşırı ortaklıklar söz konusu.

Teknolojik gelişmelerden faydalanma arzusu aynı. Her insan TV seyredebilmek, buzdolabı gibi ev eşyalarını kullanabilmek istiyor. Her insan araba, uçak gibi ulaşım araçlarına binmek ve mümkün olduğunca araba sahibi olmak istiyor.

Tarım alanındaki uygulamalarımız aynı. Gübre kullanımımız, tohum ıslah çalışmalarımız, başka ülkelerin tohumlarından veya ürünlerinden faydalanmamız aynı. Hayvancılıkta da benzer anlayışa sahibiz.

Şimdi de, ıslah edilmesi gereken ortak paydalarımızla ilgili alanları ele alalım.

Para kazanma hırsı ve zenginlik hevesi, dünyada çok yaygın. Hâlbuki eskiden bazı bölgeler ve guruplardaki insanlarda, böyle bir anlayış daha az etkin idi.

Günümüz insanlarındaki bir başka ortak anlayış, üretimden ziyade, sanal ekonomik ortamda para kazanma çabasıdır. Eskiden katma değer üreten en önemli unsur, toprak idi. Dolayısıyla, üretimden kazanmayanlar, genel anlamda korsanlar ve eşkıyalar idi. Günümüzde ise sanal ekonomik ortamdan kazananlar, toplumun en saygı gören insanları durumundalar.

Tüketimlerimizi, ihtiyacımızı karşılayacak şekilde değil de, çevremizdekiler görsün diye yapma hususunda, küreselleşmenin etkili olduğu her bölgenin anlayışı aynı. Bu anlayış yaygınlaştıkça, yer küremizi ticari bir hapishaneye dönüştürmek üzeredir. Hâlbuki eskiden –en azından halkta- kanaatkârlık var idi.

Bankacılık sisteminin uygulamaları, bütün dünyada aynıdır. İnsanların, bankalarla çalışma mecburiyeti aynı şartlardan kaynaklanıyor. Ülkelerdeki enflasyon şartları, İslâmi Bankacılık uygulamalarını, liberal sistemin bankacılığıyla örtüşmeye zorluyor. Bankacılığın ıslahı için, enflasyonun ıslahı önemli ama yeterli değil.

Devletler olarak sahip olmak istediğimiz silâhlar aynı. Ülke içerisindeki üretimlerde, savunma sanayine verdiğimiz değer, birbirine yakın.  Bu durum insanlığın ortak bakışı ve davranışıyla, kolayca aşılabilir.

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YÜZYILLAR ARASINDAKİ ANLAYIŞ FARKLARI

YİRMİBİRİNCİ VEYA ONDÖRDÜNCÜ YÜZ YILDA YAŞAMANIN FARKLARI

 

Toplumlardaki genel kanaat, yirminci yüzyılın sonlarından itibaren yaşananların, geçmiş asırlardakilerden çok farklı olduğu şeklindedir. Ancak böyle bir karara net bir şekilde varabilmek için, bazı göstergelere bakmak gerekir. Bu göstergeler arasında ciddi değişimler ve farklılıklar var ise, insanların yaşadıkları asırların arasında da çok farklar olduğuna kanaat getirilmelidir. Bu göstergelerden bazılarını, okuyucuların da karşılaştırma yapabilmeleri için aşağıda irdelemeye çalışacağız. İnanıyoruz ki, sizler, bu makaleyi her okuduğunuzda, bizim ele aldığımızdan daha fazla göstergeyi belirleyerek karşılaştıracaksınız.

Ondördüncü yüz yılın belirgin özelliklerinden birisi, dinin, sadece dogmalar halinde anlatılmasıdır. Eğer insanların yaşadığı ortamda, din, düşünüp akıl erdirmeden, halen dogma şeklinde yürütülüyorsa, o insanlar yirmibirinci asırda yaşamıyorlar demektir.

Eski dönemlerde, dini, kendi menfaatleri doğrultusunda yorumlayan din tüccarları etkiliydi. Halkı istedikleri gibi yönlendiriyorlardı. Bu durumun en bilinen örneği, Haçlı Seferleridir. Eğer, günümüzde de herhangi bir yerde, din tüccarları insanları istedikleri yöne yönlendirmede halen etkili iseler, o gurubun yaşadığı asır, yirmibirinci yüz yıl değildir.

Ondördüncü asırda zenginliğin göstergesi, toprak sahibi olmaktı. Toprak sahipleri çok güçlü idiler ve halkı –bazı istisnalar hariç- istedikleri gibi ezebiliyorlardı. Eğer, zenginler fakirleri eziyorlarsa, onlara topraklarında çalışan serfler gibi bakıyorlarsa, yirmibirinci yüz yılda yaşanıldığını iddia etmek güçtür.

Eski dönemlerde krallar veya sultanlar, halka istediklerini yaptırma gücüne sahiptiler. Çünkü silah gücü tek onlardaydı. Devlet yönetimi babadan oğula geçiyordu. Günümüzde ise seçimle iktidara geliniyor. Ancak seçimle de gelmiş olsalar, siyasi liderler, basın ve hukuk sistemi üzerinde kurdukları hâkimiyet sonucunda, yalanlarıyla halkı ikna ederek veya kandırarak, istediklerini yaptırma gücüne sahiplerse, yaşanılan asır, çok eskilerle aynı demektir.

Ondördüncü asırda insanlar, yöneticileri özgürce sorgulayamazlardı. Açıktan eleştiremezlerdi. Yöneticilerle münakaşa edemezlerdi. Eğer insanlar, günümüzde de yöneticileri açıktan sorgulayıp eleştirdiklerinde veya münakaşa ettiklerinde, mahkemelerde sürünüyorlar, hapse atılıyorlar veya faili meçhul cinayete kurban gidiyorlarsa, onlar yirmibirinci asırda yaşamıyorlardır.

Eskiden, devletleri yöneten krallar veya sultanlar, devletlerarasındaki sorunların çözümü için birbirleriyle restleşirler, savaş tehdidi savururlar ve bazen de gerçekten harp ederlerdi. Eğer günümüzde de devletleri yönetenler, ülkelerin aralarındaki sorunların çözümü sırasında, birbirlerine karşı benzer şekilde tehditkâr davranıyorlarsa, bu yöneticiler, ondördüncü yüz yıldan kalmışlar demektir. Bu konuda yirmibirinci asrın eski döneme göre tek bir farkı var. Eskiden yöneticilerin yaptıkların tehditlerin sonunda, savaş gerçekten çıkabiliyordu. Günümüzde ise savaşmak yerine, ağız dalaşı ve bazen ekonomik yaptırımlar tercih edilir oldu. Çünkü yapılan ağız dalaşı ve ekonomik yaptırım söylemleri, her iki tarafın yöneticilerinin de kendi ülkelerindeki oylarının artmasına sebep oluyor.

Eski dönemlerde, bir ülkenin ekonomik olarak kalkınmasını sağlayabilmesinin en önemli şartı, sahip olunan tabii kaynakların varlığıydı. Eğer günümüzde de, bir ülkenin kalkınmasının en önemli şartı, sahip olunan doğal kaynaklar ise değişen bir şey yok demektir.

Ondördüncü yüz yılda, toprak sahibi veya yönetici sınıftaki zenginler ile halkın zenginliği arasında çok büyük farklılıklar vardı. Toplum içerisindeki insanların bir bölümü, yoksulluk ve açlık sınırının altındaydı. Eğer günümüzde de insanlar arasındaki zenginlik farkı çok fazla ise ve yoksulluk sınırının altındaki insanların oranı yüksekse, yirmibirinci yüz yılın sosyal devlet anlayışında yaşanılmayıp, eski dönemlerde yaşanıyor demektir.

Eski dönemlerde, bazı devletler savaşta yendikleri başka devletlerin ülkelerinde hâkimiyet kurarlardı. Savaşı kazanan ülkenin insanlarının bir kısmı, bu yeni fethedilen topraklara, ya devlet tarafından yollanırlar veya kendiliklerinden giderlerdi. Her iki durumda da gidenlerin beklentisi, daha çok zengin olmak umuduydu. Paul Kennedy’nin verdiği rakamlara göre, 1846-1930 arasında, 50 milyondan fazla Avrupalı (başta İngilizler olmak üzere), kıta dışında yeni bir hayat kurmak için göç etmiştir. Eğer günümüzde de insanlar, iş bulabilmek ve daha çok zengin olabilmek için, her türlü sınırlamalara ve zorluklara rağmen başka ülkelere gitmeye çalışıyorlarsa, değişen bir şey yok demektir.

Yukarıda sıraladığımız bazı göstergelere bakıldığında, dünyamızda, insanlık anlayışı açısından -bazı bölgeler ve kısa dönemler hariç- değişen pek bir şey olmadığı anlaşılıyor. Değişen tek şey, bilim ve teknolojideki ilerlemeler. Bu ilerlemeler de, kendisini en çok silah sanayinde gösteriyor. Eskiden, bir kaleyi zaptedebilmek için uzun uğraşlar vermek gerekiyordu. Şimdi ise dünyayı ve insanlığı yok edebilmek, ergenliğe yeni adım atmış gençlerin bile başarabileceği bir şey.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TANRI VE AHLÂK ANLAYIŞLARI ÜZERİNE

TANRI VE AHLÂK ANLAYIŞLARI ÜZERİNE

 

İbni Arabi, İslâmiyet hakkında sorulan sorulara cevap vermeye çalışmıştır. İbni Arabî’yi anlamanın zorluğu, metinlerinde ki yüksek seviyedeki söylem, daima değişen bakış ve üslubun değişikliğidir. Muhtemelen bu sebeplerle, oryantalistlerin çoğu Arabî’yi tutarsız görmüşler, dolayısıyla önemsememişlerdir. Kendisinin, rüyasında Cennete götürüldüğünü, orada peygamberle sohbet ettiğini, kitaplarında anlatan Arabi, çok fazla konu hakkında fikir beyan etmesine karşılık, Tanrı kavramı hakkında net bir düşünce belirtmemiştir. Çünkü ona göre, dünyadaki insan sayısı kadar farklı Tanrı kavramı vardır. Yani, her insan, Tanrı’yı farklı hayal eder.

Bu konularda fikir yürütenlerden birisi de Tolstoy’dur. O da, İbni Arabi ile benzer bir sonuca varmakla birlikte, ilaveten, şöyle bir sonuca varmıştır: “İnsanlar kimi zaman Tanrı’nın ne olduğu hakkında farklı fikir geliştirmişlerse de, Tanrı’nın onlardan istediklerini, her zaman eşit şekilde anlıyorlar.”

Peygamberler tarafından iletilen ilâhi dinlerin bile, Tanrı’ya bakışı farklı olmuştur. Hıristiyanlıkta Tanrı, şefkatli bir babadır. Yahudilikte ise, Rab dedikleri Tanrı’yı, bir kral olarak tasavvur etmişlerdir. İslâmiyet’teki Allah, doğmayan ve doğurmayandır. Hem gazabı şiddetli, hem de rahmeti çok geniş olan tek yaratıcıdır.

Çok tanrılı anlayışlar, her bir tanrıya ayrı bir özellik atfetmişlerdir. Bu tanrılar, birbirleriyle sürekli kavga halindedir. İslâmiyet, çok tanrılı anlayışlardaki bu durumu düzeltmiştir. Tek yaratıcı olan Allah, 99 ismiyle müsemma özelliklere sahiptir. Tanrı olmanın bütün özelliklerini Kendi zatında toplamıştır.

İnsanlar arsındaki Tanrı kavramında görülen bu farklılıklar, acaba ahlâk anlayışında da oluşmuş mudur?

Bu sitedeki bazı yazılarımızda, Yüce Yaradan’ın tek dininin olduğunu, onun da Allah’a teslim olmak anlamına gelen İslâm olduğunu, ilâhi dinlerden verdiğimiz örneklerle ele almıştık. Bahsettiğimiz makalelerimizde de görüldüğü üzere, ilâhi dinlerin kabul gören kutsal kitapları, ahlâk anlayışı hususunda benzer ifadeler kullanmışlardır.

Kur’an dışındaki Kutsal Kitaplardaki tahrifatı insanların çoğunluğu kabul etmektedir. Benzer tahrifatlar Hinduculuk ve Budizm’in kutsal kitaplarında da mevcuttur. Biz kutsal kitaplardaki ortak ifadeleri dikkate almaya çalışacağız. Diğer taraftan, insanlardaki ahlâk anlayışı konusunda daha gerçekçi bir sonuca ulaşabilmek için, belgeli tarihe bakmak daha uygun olacaktır. Henüz belgelendirilememiş tarihte yaşamış toplumlardaki yaşam ile ilgili olarak anlatılanlar bizi yanıltabilir. Örneğin, avcı-toplayıcı toplumlar için söyleyebileceklerimiz, bugünkü anlayışlarımızı o dönemin şartlarına yansıtarak fikir yürütmeler şeklinde olacaktır. Dolayısıyla, eski tarihle ilgili anlatılanların çoğu varsayımlara dayandırılmaktadır.

M.S. birinci yüz yılda yaşamış Yahudi bilgelerinden Hilel, ahlâk konusunda şöyle söylemiştir: “Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi, başkasına yapma. Bütün Tevrat’ın özü budur. Diğer her şey, açıklamalardan ibarettir.”

Hz. İsa’nın bu konuda kullandığı ifadeyi, Matta ve Luka İncilleri aynı şekilde kayda geçmişlerdir: “İnsanların size nasıl davranmalarını istiyorsanız, siz de onlara öyle davranın.”

Hz. Muhammed’in, bu hususla ilgili olarak üzerinde mutabakata varılan sözü şöyledir: “Başkasının ayıp ve kusurlarını söyleyeceğin zaman, derhal kendi kusurunu hatırla.”

Görüldüğü gibi, ilâhi dinlerin peygamberlerinin ifadeleri aynı temele dayanıyor.

Şimdi de, ilâhi dinlerle doğrudan bağlantıları olmayan bilge insanların, ahlâk hakkındaki sözlerini irdeleyelim. Bilinen tarih içerisinde; ahlâk, madde ve ruh, erdem gibi hususlarda yapılan en eski tartışmalar Asya’da gerçekleştirilmiştir. Asya’daki bu tartışmalardan Veda’ların yazarı belli değildir. Vedalar, insanların fert ve toplum olarak huzurlu olmalarının yollarını anlatmaktadır. Ayrıca Acivika’lar, Cainler, Samkhya,  gibi guruplar, benzer konularda fikri tartışmalar yapmışlardır. M.Ö. 5-6ıncı yüz yıldan günümüze kadar devam eden önemli fikirlerin iki ismi, Buddha ve Konfüçyüs’tür.

Konfüçyüs’ün fikirlerini kaleme alan Lun-yu, onun konumuzla ilgili olan şu sözüne yer verir: “Kendime yapmak istemediğim bir şeyi, başkasına da yapmıyorum.”

Buddha’ya göre, insanların çektikleri acıların sebebi, arzulardır. Dolayısıyla, insanların, nefislerini yani arzularını yenmelerinin yollarını araştırmıştır. Arzularını yenerek acıdan kurtulmaya çalışan bir Budist’in, başkasına acı yaşatacak davranışları sergilemesi az görülen bir durumdur. Yani, bir Budist’ten de beklenen, karşısındakilere acı çektirmeyecek şekilde davranmaktır.

Buddha ve Kofüçyüs ile aynı dönemlerde, Antik Helen’de de, bilgeler benzer şeyleri tartışmışlardır. Meşhur yedi bilge arasında sayılan Miltilenli Pitakos, Tales ve yedi bilge arasında ismi geçmeyen Sokrates, bu hususta benzer ifadeler kullanmışlardır: “Başkasında kınadığını, kendin yapma.” Veya bir başka kaynaklara göre “yakınını azarlamana sebep olan şeyi kendin yapma.”

Romalı meşhur düşünür Ciceron da, benzer şeyleri şöyle ifade etmiştir: “Başkasında kınadığın şeyden, sen de çokça kaçınmalısın.”

İnsanların, ahlâk konusunda bu şeklide ortak fikre ulaşmalarının en önemli sebebi, Yüce Yaradan’ın insanlara verdiği akıl, vicdan ve iradenin düzgün kullanılmasıdır.

Gerek ilâhi dinlerdeki gerekse çok tanrılı inançlardaki Tanrı kavramları arasında, ciddi farklılıklar olduğunu gördük.

Fakat Tanrı’nın ve hattâ tanrıların, insanlardan istediği şeyler konusunda uzlaşma vardır. Yukarıda gördüğümüz gibi, “kendine yapılmasını istemediğini başkalarına yapma”, “başkalarına, sana davranılmasını istediğin gibi davran” şeklinde özetlenebilecek olan, Tanrı’nın istekleri hususundaki uzlaşmanın alt başlıkları şöyle ifade edilebilir:

Hem kendi hakkını, hem de başkasının hakkını korumaya çalış.

Kendini başkalarından üstün görme.

Başkalarının başarısını ve mutluluğunu kıskanma. Mutsuzluklarına sevinme.

Sözünü tut, güçsüzleri ezme, güçlülere dalkavukluk yapma.

Yalan söyleme, doğru söyle.

Bencil olma, başkasının emeğine saygılı ol.

Düşüncelerinde bağımsız ol, başka fikirlere saygılı ol.

Anne babana ve yaşlılara saygılı ol, çocukları koru.

Kibirli olma, sade ve alçakgönüllü ol.

Nefret etme, acılara karşı sabırlı ol.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AHLÂKLI OLMAK İSTİYORSAK, BİLGİLİ OLMALIYIZ

AHLÂKLI OLMAK İSTİYORSAK, BİLGİLİ OLMALIYIZ

 

Ahlâklı olabilmenin birçok temel şartı vardır. Bunlardan birisi de bilgili olmaktır. Bilgili olmak, ahlâklı olmanın, olmazsa olmaz şartlarından birisidir.

Elbette, bilgisi çok yetersiz olan insanlar da ahlâklı olabilirler. Kendilerinin doğrudan yapacağı işlerde ve davranışlarda erdemli insan tavrı sergileyebilirler. Ancak, bunlar, kötü niyetli insanlar tarafından kandırılmaya daha açıktırlar. Elbette, her insan kandırılabilir. Abraham Lincoln’un dediği gibi: “Her insanı bir süre kandırabilirsiniz. Bir kısım insanları her zaman kandırabilirsiniz. Ancak, her insanı her zaman kandıramazsınız.”

Her insanın bir süre kandırılabilmesi mümkündür. İster bilgili ister bilgisiz olsun, her insan, kısa bir süreliğine kandırılabilir. Bir insanı kandırmak için, yalan söylemek gerekir. Bir yalanı söylerken, hep yalan konuşmayıp, araya doğruları da katan ve yalan söylerken, yalan değil de gerçekmiş gibi tavır sergileyen bir kişi, herkesi kandırabilir.

Ancak uzun süre kandırılmamamız için, Yüce Yaradan bize yol göstermektedir. İsra Suresi 36: “Bir de bilmediğin bir şeyin ardınca gitme; çünkü göz, gönül ve kulağın her birinin onda sorumluluğu vardır.”

Demek ki, öncelikle bilmediğimiz bir şeyin ardınca gitmeyeceğiz. Eğer bilmediğimiz şeylerin peşinden gidersek, kötü niyetlilerin bizi kuşatmalarından kurtulamayız. Sadece menfaatinin peşinde koşan kötü niyetli insanların en sevdiği kişiler, cahil ve umursamayan yapıdakilerdir. İşte her zaman kandırılabilecek insanlar, bilgisiz ve umursamaz yapıdaki şahıslardır.

Umursamamak, bilgisizliğin bir sonucudur. Konu hakkında bilgisi olan her insan, sonunda vicdanıyla başbaşa kalır. Kandırılmanın toplum için doğuracağı kötü sonuçlarını umursamaya başlar. Umursamaya başlayan insanların bazıları, tepkilerini dışarıya vurur, bazıları kendi içinde tutar. Ama her ikisi de -en azından- aynı kişi tarafından veya benzer şekilde kandırılmazlar.

Dolayısıyla, her zaman kandırılamayacak olanlar, bilgili insanlardır. Allah, bu hususta da bizlere yol gösteriyor. Zumer Suresi 9: “… De ki; “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak özü temiz olanlar anlar.”

Ayet, bilenlerin, bilmeyenlere göre daha üstün olduklarını vurguluyor. Ayetin devamında ise, bilginin önemine yapılan bu vurguyu, ancak özü temiz olanların anlayabileceği ifade ediliyor. Demek ki, özümüz temiz değilse, cahil olmaktan hicap duymuyoruz. Cehaletimizi örtmek ve bilgili bir insanı küçümsemek için de, “ben onun gibi elli tanesini cebimden çıkarırım” diye böbürleniyoruz. Böbürlendikçe, bilgi sahibi olmaya ihtiyaç duymayacağımız için, öğrenmeye gayret etmiyoruz.

Biz cahil olarak kaldıkça, aynı kişiler bizi her zaman kandırabilirler. Eğer bizler, aynı insanlara her zaman kanıyorsak, ayetlerin ifadelerine göre, hatalı olan biziz. Bizim hatamızın sebebi de, özümüzün temiz olmaması. Eğer özümüz temiz olsa idi, öncelikle, bilmediğimiz bir şeyin ardınca gitmezdik. Gözümüzün, kulağımızın ve gönlümüzün (kalbimiz ve aklımızın birlikteliği) gördüklerinin, işittiklerinin ve kavradıklarının sorgulamasını yapardık. Göze, kulağa ve gönle sahip olmanın sorumluluğunu yerine getirirdik.  Getirmiyorsak, biz de bizi kandıran ile aynı anlayıştayız demektir. Bu durumda biz kandırılmış olmuyoruz.

Bazı siyasilerin, din tüccarlarının, mesnetsiz ideoloji bezirgânlarının sürekli kandırdığı çok sayıda insan vardır. Aynı insanları, bu defa da biz kandırmaya çalışalım. Meselâ ticari bir alışverişte, sülale içerisindeki bir miras konusunda veya tavla oynarken onları kandırmaya çalışalım. Acaba, siyasilerin kolayca kandırdıkları bu insanların yüzde kaçını kandırabiliriz? Demek ki, bu insanlar aslında, siyasiler ve diğerleri tarafından kandırılmıyorlar. Bu insanlar, siyasilerin ve diğerlerinin kendilerini kandırmalarını istiyorlar.

Yıllarca, birinin veya bir düşünceyi savunanların peşinden gitmiş bir insanı düşünelim. Bu insanın, ardından gittiği kişinin veya fikrin yıllar sonra yanlışlarını gördüğünü farzedelim. Bu şahıs, kendisini boşlukta hissedecektir. Çevresinde kendisini uyaran insanlara karşı şimdi ne diyecektir? Çevresindeki bu insanlara mahcup olacak, başı önde dolaşmaya başlayacaktır. Bu duruma düşmüş insanların çok küçük bir kısmı, aptallıklarını kabul edeceklerdir. Çok az insan aptallığı kabul eder. Belki de bu sebeple, “kişinin noksanını bilmesi gibi irfan olamaz” denilerek, hatasını bilmek çok fazla övülmüştür.

Çevresindekilere mahcubiyetten kurtulmasının tek bir yolu vardır. Bu yol, yıllarca peşinden gittiği liderin bir yalan daha uydurması, şahsı ve fikri hakkında söylenenlerin bir iftira olduğunu haykırması, rakiplerinin hatalarını –iftira da olsa- ortaya koymasıdır. Böylece, takipçilerinin çevre baskısından kurtulmalarının yolu açılır. Liderin takipçisi olan vatandaş, çevresindekilere mahcup olmaktan kurtulur ve göğsünü gererek dolaşmaya devam eder.  Bu durumda, takipçinin gözü, kulağı ve gönlü, takipçisi olduğu liderinkiyle benzer demektir. Dolayısıyla sorumlulukları da benzerdir.

Tarihin Aydınlattığı Gelecek isimli kitabımızın çözüm önerileri bölümünün eğitim ile ilgili kısmında şunları ifade etmiştik:

“Bir insanın kendisine ve çevresine faydalı olabilmesi için şahsiyetli olması gerekir. Şahsiyetli olması, yani kendisine sahip çıkması, hayatla olan ilişkilerinde dürüst ve hareketli olmasına bağlıdır. Bunun için ise, bilgili olması, bilgiyi kullanmasını bilmesi ve ayrıca çaba göstermesi şarttır. Bilgili olmak için eğitim, bilgiyi kullanmak için irade, çaba göstermek için istek gerekir.”

Bu sitede yayınladığımız, “Halk, Hayrını, Şerrini Nasıl Bilebilir?” başlıklı makalemizde, Mehmet Akif Ersoy’un 14 Şubat 1913 Süleymaniye Camii Vaazında söylediği; “Halk hayrını şerrini bilmiyor, çünkü büsbütün cahil” tespitini aktardıktan sonra, yazımızı şöyle bitirmiş idik:

“Demek ki, kimseye bağlı kalmadan kendimiz bilgi sahibi olmaya çalışacağız. Önder olarak bildiğimiz veya yönetici durumundaki insanların söylemlerini ve eylemlerini sorgulayacağız. Sorgulayabilmek, düşünebilmek için de “özü temiz” olmaya çalışacağız. Yoksa Benjamin Franklin’in “insanlar, yalanla avutanı, gerçekle korkutana tercih eder” sözündeki gibi davranırsak, desteklediğimiz önderlerimizin ve yöneticilerimizin her söylem ve eyleminden sorumlu oluruz.”

Allah’ım, Seni ve yarattıklarını daha iyi anlayabilmemiz için, ilim ve hikmetimizi artır.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YALAN TEKRARLANDIKÇA, HAKİKAT ZANNEDİLMEYE BAŞLANIR

YALAN TEKRARLANDIKÇA, HAKİKAT ZANNEDİLMEYE BAŞLANIR

 

Bu durumu en güzel şekliyle anlatan halk deyişi şöyledir: “Birisi, aşağı mahallede bir yalan uydurmuş, yukarı mahallede kendisi inanmış.”

Günümüzde, bu tarihi gerçeği kavrayarak en güzel değerlendirenlerin başında, reklamcılar gelmektedir. Reklamların amacı, insanları tüketim toplumu haline getirmektir. Hedef böyle olunca, reklamdan beklenilen, insanların ihtiyacı olmayan ürünleri satın almalarını sağlamasıdır. Hatırlanacağı gibi, şekerli ve gazlı içeceklerin, atletik gençlerin neşelerine neşe kattığı intibaını uyandıracak reklamlar yapılmaktadır. Hâlbuki çok tüketildiklerinde bu içecekler, aksine insanları şişmanlatırlar. Ama reklamlar sayesinde, yalan hakikat gibi algılanmış ve gazlı içecekler gençlerin tutkusu haline gelmiştir. Reklamlarla ilgili olarak bu sitede yayınladığımız “Reklamın Amacı Üzerine” başlıklı makalemizde başka örnekler de verdik.

Bazı siyasiler ve bazı topluluklar da, reklamcılar gibi, yalanlara başvurmayı adet haline getirmişlerdir. Bunların uydurdukları yalanlar, bazen bir topluluğun mahvına sebep olabilecek kadar, hakikat olarak algılanabilmiştir. Tarihte bu durumun çok fazla örnekleri vardır. Biz burada, sebep ve sonuçları açısından birbiriyle bağlantılı olması hasebiyle ilginç olanlarını kısaca bahsedeceğiz.

Bilindiği gibi, Yahudiler, Roma İmparatorluğu tarafından dünyanın çeşitli bölgelerine sürüldüler. Gittikleri bölgelerde, nispeten uzun bir süre geçtikten sonra başlayan olaylar sonucunda Yahudi topluluğunun başlarına gelen acıların bir kısmı, bölgenin yerli halkının Yahudiler hakkında uydurduğu yalanların bazılarının, hakikat gibi algılanması sebebiyle oluşmuştur. İşin ilginç tarafı, Yahudilerin vatanlarından sürülmelerine sebep olan şey de, Yahudilerin, kendilerinin uydurdukları yalanlara kendilerinin inanmalarıdır.

Yahudiler, kendilerinin Tanrı tarafından seçilmiş ırk olduklarını düşünmüşlerdir. Dolayısıyla, Tanrının, kendilerini her zaman rakiplerine karşı koruyacağı yalanını uydurdukları ve sonunda kendi yalanlarına inandıkları için, Roma Devletine karşı büyük bir isyan başlatmışlardır. Sadece Tanrıya güvendikleri ve hazırlıksız oldukları bu başkaldırı sonrasında, vatanlarından sürülmüşler, başka ülkelere parçalar halinde dağıtılmışlardır. Böyle bir durum, başka bir milletin başına gelmemiştir. Bu sonuç, inandıkları şeyin, hakikat değil, bir yalan olduğunu açıkça göstermiştir. Zaten, Yahudilerden başka, kendilerinin Tanrı tarafından seçilmiş üstün ırk olduklarına inanan bir millet de görülmemiştir.

İnsanlar, kötü sonuçlanan olaylardan sonra, kendilerini sorgulamaya meylederler. Yahudiler de, bu olaydan sonra, muhtemeldir ki, durumlarını sorguladılar. Büyüklük taslamayı azalttılar. Ancak aradan uzun yıllar geçince, eskiyi unuttular. Tekrar kibirlenmeye başladılar. Kendi uydurdukları hikâyelere, başkaları değil, dönüp yine kendileri inandılar. Bu yapıları, bulundukları ülkelerde sevilmelerini engellemekle kalmadı, yerli halk tarafından, Yahudilerin aleyhlerine olacak yalanlar uydurulmasını tetikledi. Bu yalanları hakikat zanneden yerli halklar, Yahudilere karşı hareket ederek onlara olmadık acıları yaşattılar. Tanrı, seçilmiş ırk olduklarına inanan bu insanlara, yine yardım etmedi. Yahudilerin tarih boyunca gördükleri tek yardım, onların bu yalanlarına değil, Allah’a inanan ve zalimlere karşı mücadele edip mazlumları korumaya çalışan Osmanlı Türklerinden geldi.

Yakın tarihte de, insanlar, kendi yalanlarına kendileri inandıkları için, çok kötü sonuçlar doğuran çok sayıda olaylar yaşanmıştır. Bunlardan birisi, Stalin döneminde yaşananlardır. Stalin önderliğindeki komünist muhafızlar, çok sayıda yalanlar uydurdular. Sonunda kendi yalanlarına kendileri de inandılar. Kendileriyle birlikte mücadele etmiş milyonlarca insanı gözlerini kırpmadan infaz ettiler. Eğer, kendi uydurdukları yalanlarına kendileri inanmasalardı, bu kadar çok insanı ve arkadaşlarını öldüremezlerdi. Bugün ise, onların bir zamanlar söyledikleri yalanlara inanan kimse yok gibi.

Günümüzde ise, yalan uydurmayı dünya çapında ve sistemli olarak yapanlar, (vahşi) kapitalist sistemin savunucularıdır. Bunlar, her sorunun, liberal ekonomik sistemin kendi işleyişi içerisinde çözüleceği yalanını uydurmaya devam ediyorlar. Oluşan bunca ekonomik buhrana, çekilen bunca acıya, yaşanan bunca adaletsizliğe, insanlarda görülen iç ve dış huzursuzluğa rağmen, yalanlarını sürekli tekrarlayarak, hakikat gibi algılanmasını sağlama uğraşına devam ediyorlar.

Bu yalanları çıkaranlar mercek altına alınarak incelendiğinde, bunların, ahlâki temele dayanmadan yürütmek istedikleri liberal ekonomiden en çok fayda sağlayanlar olduklarını görmekteyiz. Bunların birinci amacı, küreselleşmeyi savunurken, küresel ahlâkı ve adaleti savunan küresel topluluk oluşmasını engellemektir. Çünkü küreselleşmeyi istedikleri gibi yönetip, kârlarına kâr eklemeye devam edebilmeleri için, her insanı fert olarak ayrıştırıp, onların birlikte hareket etmelerini engellemeleri gerektiğini çok iyi biliyorlar. Bu nedenle, bir taraftan kendilerinin bozdukları liberal sistemi güzel göstererek, asıl hedeflerini perdelemeye çalışıyorlar, bir yandan da, karşılarına çıkabilecek küresel gurupları içten parçalamak için, gurup mensupları hakkında, her türlü yalan ve iftirayı söylemekten çekinmiyorlar. Yalan ve iftiralarını çokça tekrarlarlarsa, bir gün hakikat gibi algılanabileceğini düşünüyorlar.

Tarih içerisinde, uydurulan bazı yalanlar, bir süre sonra hakikat gibi algılanmıştır. Ama her yalan sonunda anlaşılmıştır. Değişen tek şey, yalanların ortaya çıkış zamanlarıdır. Geçmişte, asırlar sonra ortaya çıkan yalanlar da olmuştur. Ancak günümüzde, kitle iletişim ve ulaşım araçları teknolojisindeki hızlı gelişmeler, yalanların daha kısa sürede anlaşılmasını sağlamaktadır. Çünkü artık, bilgi kirliliğini sorgulamak, içten pazarlıklı ile düzgün olanı ayırmak kolaylaşmıştır. Belki halkın bir kısmını kandırmaya devam edebilirler, ama konular hakkında bilgi sahibi olanları kandırmaları ihtimali çok zayıftır.

Allah’ım, yalan ve iftira atmayı huy edinenlerin doğru yolu bulabilmeleri için, onlara yardımcı ol.

Senin gösterdiğin yolda mücadele edenlerin ayaklarını sağlam tut. Onların, şeytanın vereceği vesveseye kapılmamaları için, kendilerine yardımcı ol.

Senin her şeye gücün yeter.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ORDULARIN KUTSALLIĞI VE EVRENSEL VİCDAN

ORDULARIN KUTSALLIĞI VE EVRENSEL VİCDAN

 

Orduların kutsallığının nereden geldiği hususunda, İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun 1940 yılında Ankara radyosundaki konuşmasında söylediklerinden bir bölümü şöyledir.

“Bu savaşma niçin oluyor? Yeryüzünde toprak mı yok? Denizlerin suyu mu çekildi? Yer altındaki madenler mi tükendi? Sebep şu; insan toplulukları, insan topluluklarını yutarak çoğalırlar genişlerler…

Şimdi soruyorum; ordu nedir? Ordu, insan topluluklarının, kendileri için en kutsal bildikleri kültür ve medeniyet mirasını korumak için asker, silah, subay, disiplin, feragat şeklinde beliren toplam iradedir. Orduyu teşkil eden fertler, orduyu idare eden yeni bireylerdir. Fakat bu bireyleri kımıldatan ne kendi fizikleri, ne kendi fizyolojileri, ne de kendi psikolojileridir. Belki, toplumsal vicdanın kendisidir. Ordunun kutsallığı da, gayesinin kutsallığından ileri gelir.

Törel bir şahsiyet olarak asker nedir? İki cevher: Birincisi, toplumun dil, töre, hukuk, sanat gibi en yüksek kültür değerlerini taşıyan bir vicdan. İkincisi, bilgi, fen, teknik gibi topluma en faydalı medeniyet kurallarını taşıyan uygar insanın kendisidir.”

Şimdi de, Pulitzer ödülünü iki defa kazanmış Amerikalı kıdemli gazeteci Walter Lippmann’ın, İkinci Dünya Savaşından sonra yaptığı bir konuşmadan bazı bölümlere dikkatinizi çekeceğiz.

“Biz şimdi bin yıllık bir bölünmeyi birleştirmeye çalışıyoruz. Asırlar boyunca birbirinden ayrı bulunan ve bu yüzyıllar boyunca birbirinden farklı gelişen medeniyetleri birleştirmeye çalışıyoruz…

Kanaatimce bu görevin kapsamı ve zorluğu üzerinde durmak gereklidir. Çünkü bunu anladığımız ve takdir ettiğimiz zamandır ki, bizi mağlup edebilecek hatalara karşı kendimizi savunabiliriz. Biz, beşer ırkının tarihinde öyle bir noktaya eriştik ki, insanlık, bir iyilik uğrunda olmaktan daha çok, bir kötülük uğrunda daha sıkı birleşmiş haldedir. Ama insanlığın birliği o derece ilerledi ki, bir askeri gücün karışacağı herhangi bir savaş, kaçınılmazcasına, evrensel bir harbe dönüşecektir. Woodrow Wilson ve Franklin Roosevelt, barış uğrundaki evrensel bir kurumu kuramadılar. Ama Hitler, dünyayı evrensel bir savaşa sürüklemeyi başardı.

Harp, artık evrenseldir. Savaş patladığı zamanki dünya, tek bir dünyadır. Yine, kesincesine tek bir dünya olmasa da, bolluk ve kıtlık yıllarında, enflasyon ve devalüasyon senelerinde, üst-istihsal ve alt-tüketim yıllarında, az-üretim ve işsizlik dönemlerinde dünya, hemen hemen tek bir dünya halindedir.

Biz, bir barış ve mutluluk dünyasından ziyade, bir harabe ve ıstırap dünyası kurmasını daha iyi beceriyoruz… Eğer esasta bir barış dünyası kurulacaksa, birleşmiş fakat yeknesak olmayan bir dünya olmalı… Eğer biz, fark ve ayrılıklara tahammülü, Birleşmiş Milletlerin ilk ilkesi yapmazsak, ortaya, evrensel bir barış değil, evrensel bir savaş çıkar.

Medeniyetler geliştikçe, milletler hoşgörülü olmayı öğrenir. Ama medeniyet yavaş gelişir. İnsanlar uygar olmayı öğrenirlerken de, onları, tecavüz savaşlarından engelleyecek şey, bu harpleri kazanamayacaklarını bilmeleridir.”

Günümüzde milletler, kültürler ve ekonomi, Walter Lippmann’ın dönemine göre, daha bir iç içe geçmiş haldedir. Hiçbir devlet, kendi sorununu kendi başına çözebilecek durumda değildir. Bir ülkedeki ekonomik sıkıntılar ve sokak hareketleri gibi hususlar kısa sürede diğer ülkelere de yayılmaktadır.

İkinci Dünya Savaşından günümüze kadar geçen dönemde, hiçbir güçlü devlet, sınırları dışındaki küçük bir devletle olan mücadelesini kazanamamıştır. Vietnam, ABD için bataklık olmuştur. Afganistan, Sovyetler için korkulu bir sonun başlangıcını oluşturmuştur. İran-Irak savaşı 8 yıl sürmüş, savaşanlar perişan olurken, savaşmayanlar kazanmıştır. Sonrasında Irak, ABD için dipsiz bir kuyu haline gelmiştir. İsrail, 1967 savaşında teknolojik üstünlüğü sayesinde toprak almıştır. Ama aldığı topraklar, kendi kalkınmasını engellemekten, başındaki sıkıntıyı artırmaktan başka bir işe yaramamıştır. Eğer, İsrail’in geliri, sadece ülke içerisinden olsaydı, şimdiye kadar fethettiği toprakları, kendiliğinden geri vermesi ihtimali yüksekti. Herhangi bir devlet, şimdiki gelirlerinin uzun süre devam edeceğini garanti edebilir mi?

Ülkelerin yaptıkları bu savaşlar, orduların kutsallığı kavramına çok ciddi zarar vermiştir. Orduların kutsallığı, gayesinin kutsallığından geliyorsa, bu gaye de, toplumsal vicdanı temsil etmeliyse, küreselleşen dünyada da toplumsal vicdan, evrensel vicdan halini almışsa, çıkacak bir savaş, hangi vicdanı temsil edecektir? Çıkacak herhangi bir harp, bırakın dünya çapında olmayı, bölgesel olması durumunda bile, bütün dünya ekonomisini kötü yönde etkileyecektir. Bütün insanlığa cefa çektirecek ufak bir savaşa sebep olmak, nasıl bir ulvi amaç taşıyabilir?

Bir Sırp gencinin Avusturya-Macaristan krallığının bir prensine yaptığı suikast, bütün dünyayı savaşın içerisine soktu. Günümüzde basit bir şekilde başlayacak bir olayın, bütün insanlığın mahvına sebep olması durumunda, savaşı çıkaran orduların gayelerine kutsallık atfedilebilir mi?

Günümüzde ülkelerin büyük çoğunluğu, en kapasiteli beyinlerini kalkınmış ülkelere kaptırmaktadırlar. Siyasi liderlerin ve orduların görevi, ülkelerinden beyin göçünü azaltmak için, içeride barış ve huzur ortamı oluşturmak olmalıdır. Ülkeleri için böylesine kutsal bir gayeyi bırakarak, en kapasiteli insanlarını kaptırdıkları ülkelerle söz yarışına girip savaş peşinde koşmaları, devletlerinden beyin göçünü hızlandırmaz mı? Bu sorumsuzca davranışlarıyla, düşman gördükleri ülkenin kutsal gayesine hizmet etmiş olmazlar mı?

Bu hususlarla bağlantılı olarak, daha önce yayınladığımız “Savaşlarda Yenilen Sadece Ordular Değildir” başlıklı makalemizde şöyle bir ifade kullanmıştık.

“Kibirli bazı önderlerin basiretleri bağlanarak böyle bir olayı başlatmalarının sonucunda, önceden hiç tahmin edilemeyecek kadar insan ölebilir. Burada unutulmaması gereken tarihi örnekler, Nuh Tufanı ve Firavunun ile Musa’nın mücadelesinin sonuçlarıdır.

Her iki olayda da Yüce Yaradan, bizim anlayamayacağımız şekilde, iyileri kurtarmış, zalimleri suların altında cezalandırmıştır… Demek ki, kibirli insanların sebep olacağı kargaşalarda, ilk ziyana uğrayan kendileri olmaktadır. Sonra orduları, devletleri ve halkları zarar görmektedir.”

İsmail Hakkı Baltacıoğlu’nun tanımladığı, törel bir şahsiyet olan ve orduyu temsil eden asker; topluma en faydalı medeniyet kurallarını taşıyan uygar insanın kendisi ise, hem toplumsal hem evrensel vicdana sahipse, gayesi de, kutsal olmalıdır. Asker, sadece, kutsal olan bir gaye için aldığı emri, kayıtsız ve şartsız yerine getirmeye çalışmalıdır. Aksi takdirde, asker ile terörist veya çapulcu arasında fark kalmaz.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İNSANLIK, GÜZELLİKLERE DAHA YAKIN

GÜNÜMÜZ İNSANLIĞININ SORUNLARI GÖZÜMÜZÜ KORKUTMAMALI

 

İnsanların, tek yaratıcı olan Yüce Yaradan tarafından yaratıldığının delillerinden birisi de, insanların özelliklerinin ve sorunlarının –en azından bilinen tarihte- hiç değişmediğidir.

Kutsal kitaplarda, Hz. Âdem’in çocukları Habil ve Kabil arasındaki kavga ve sebepleri anlatılır. Bu anlatılanların bilimsel bir ispatı yok diyenler çıkabilir. Bu sebeple, biz de bilinen tarihteki yazılı eserlerden kısa örnekler vereceğiz.

ABD Cumhurbaşkanlığına, arka arkaya iki defa aday olan ve kaybeden Adlai Stevenson, aynı zamanda bilgili bir hatip idi. Nejat Muallimoğlu’nun aktardığına göre, muhtemelen 1955 yılında, Illionis Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunlarına bir konuşma yapması istenildiğinde, bizim konumuz açısından örnek olacak şu sözleri söyler. ‘Son günlerde Hıristiyan azizi Paul’un Karantiyalılar’a, onlardaki ahlâki yozlaşma hakkında söylediklerini bir defa daha okudum. Gerçekte günümüzdeki ahlâki yozlaşma hastalığının örneklerini çok daha önceki çağlarda da görüyoruz. Yaklaşık 4.700 sene önce, bir Asuri kitabesinde şu satırlar yazıldı: “Bu son günlerde dünyamız soysuzlaşmaya doğru kayıyor. Rüşvet ve yozlaşma her tarafta. Çocuklar ebeveynlerine itaat etmiyor. Herkes kitap yazmak istiyor. Ve öyle görünüyor ki, dünyanın sonu yaklaşmakta.”

Eğer yukarıdaki sözlerin kaynağını belirtmeden, kendi fikrimmiş gibi yazsa idim, okuyucularımın çoğunluğu, günümüzü anlatıyor diyebilirdi.  Demek ki, sorunlarımız hep aynı imiş.

Hitit kitabelerinde de, benzer serzenişler var. Onlar da, çocuklardan şikâyetçiler. Hitit kitabelerinde, ilaveten, fiyat artışlarıyla ilgili şikâyetler var. Benzer tartışmalar, bundan 2500 yıl önce, hem Antik Helen’de hem de Güney Asya’daki fikir akımları arasında da yapılmış.

Hıristiyanlığın yeni yayılmaya başladığı dönemdeki şikâyetlerin benzerleri, daha da şiddetli haliyle, Hıristiyanlığın en görkemli dönemlerinde de yaşanmış. Benzer şikâyetler, Müslümanlıkla ilgili olarak da yapılmış. Sahabelerden Ebu Zer’in, yine bir sahabe olan Halife Muaviye ile kavgaları güzel bir örnektir. Ayrıca benzer şikâyetleri, Yusuf Has Hacip’in 1069 da yazdığı Kutadgubilig adlı eserinde de görebiliyoruz.

Beyit 6458- Helalin adı kaldı, göreni yok; haram kapışıldı, doyanı yok.

Beyit 6466- Halktan vefa gitti, cefa kaldı; aranıldığında güvenilecek bir kimse kalmadı.

Yukarıdaki beyitler, Türklerin kitleler halinde Müslüman oldukları dönemde kaleme alınmış. Yani, Müslüman olmanın heyecanının halen hissedildiği bir ortamda ve İslâm’ın bin yıl bayraktarlığını yapmış Türkler arasındaki yaşanan olayların sonucunda yazılmış.

Türklerin en görkemli devletinin padişahı olan Muhteşem Süleyman (Kanuni Sultan Süleyman) dönemindeki bir olay, o dönemdeki insanlığın durumu hakkında bize bilgi verecek niteliktedir. Sultan Süleyman, 1534 yılında Bağdat’ı fethettiğinde, Türklerin meşhur divan şairi Fuzuli’yi tanıştırırlar. Padişah, Fuzuli’yi İstanbul’a davet eder ve Bağdat’tan ayrılır. Aradan bir süre geçtikten sonra Fuzuli, İstanbul’a padişahı görmeye gider. Ancak kimseye dert anlatamaz ve saraya alınmaz. Geri döner. Meşhur divanının başlangıcına şu beyti ekler: “Selam verdim, rüşvet değildir deyi almadılar.”

Daha önce yayınladığımız bazı yazılarımızda bahsettiğimiz, Cemel Vakası ve Sıffın Savaşlarının, Müslüman sahabeler arasında geçtiğini dikkate aldığımızda,  aslında günümüz insanlığının daha iyi durumda olduğunu görebiliriz.

Kitle iletişim ve ulaşım araçlarındaki hızlı gelişmeler, insanlık için çabalayan bizler için, güzel fırsatlar oluşturmaktadır. İnsanlardaki mal biriktirme hırsı ve dünya zevklerine tamah, dünya barışını korumamıza faydalı olabilir.

Tarihte güzel anılmak isteyen ve Yüce Yaradan’ın sevgisine mazhar olmayı hedefleyen şahısların oluşturabilecekleri güzel örnekler, insanlar için yol gösterici olabilir. Bilindiği gibi, insanlar tek kimlikli değiller. Hemen her insanın içerisinde, hem evliyalık hem de eşkıyalık vardır. Bunların hangisinin, insan davranışında etkili olacağı tam olarak bilinemez. Ama oluşturacağımız güzel örneklerle, insanlara yol göstererek, evliyalık tarafını etkili kılacak insanların sayıları artırılabilir.

Zaten de biz, insanların, yani kendimizin yapısını değiştiremeyiz. Bizim özelliklerimizi değiştirmek, sadece ve sadece Yüce Yaradan’ın uhdesindedir. Bizim yapabileceğimiz, insanları dürüstlüğe yönlendirecek güzel sistemler kurmak, güzel örnekler oluşturarak insanları ikna etmeye çalışmaktır. Böylece, güzelliklerin, üzüm salkımı gibi çoğalmasına vesile olmaya gayret etmektir. Gerisi, insanın kendisine ve insanın davranışlarına karşılık olarak, Yüce Yaradan’ın tavrına bağlıdır.

İnsanlığın geleceğiyle ilgili yapılacaklar, elbette ayrıntılara ihtiyaç duyar. Ayrıntılarla ilgili düşüncelerimi, bu sitede yayınladığım yaklaşık 600 civarındaki makalelerimin birçoğunda ifade ettim. İnşallah, bundan sonrasında da, değişik alanlarla ilgili olarak, çözüm konularındaki fikirlerimi sizlerle paylaşmaya devam edeceğim.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

NİETZCHE’NİN ‘ÜST İNSANI’ ÜZERİNE

NİETZCHE’NİN ‘ÜST İNSANI’ ÜZERİNE

 

Nietzche, “Böyle Buyurdu Zerdüşt” adlı eserinde, üst insan olmanın yolunu şöyle tarif eder: “Merhamet, vicdan ve affetmek gibi insanın iç tiranları ile mücadele edin; güçsüzleri ezin, onların gövdelerinin üzerinden yükseklere uzanın. Çünkü sizler, yüksek bir türün çocuklarısınız, çünkü sizin idealiniz, üst insandır.”

Nietzche’nin ilham kaynağının, Darwin’in “Türlerin Kökeni ve Doğal Seçilim” adlı eserinin olduğunda fikir birliği vardır. Darwin, hayvanları inceleyerek, kendince bir görüş oluşturmaya çalışmıştır. Hayvanların hayatta kalma mücadelelerini kendince yorumlamıştır.

Darwin de, bizler de biliyoruz ki, hayvanlar acıktıklarında, hayatta kalmak için sadece karınlarını doyuracak kadar bir başka hayvanı avlarlar. Karınları tok iken, avladıkları hayvanın diğer arkadaşları yanlarından geçseler, dönüp bakmazlar. Hâlbuki Nietzche’nin üst insanı, tok iken daha tehlikelidir. Daha çok şeye sahip olmak için, Nietzche’nin bütün tavsiyelerini eksiksiz yerine getirmeye çalışır. Sadece bir insan gurubuna karşı değil, bunlarla bir ilgisi olmayan ama kendileri için engel gördükleri bütün insan ve guruplarına karşı merhametsizce ve vicdansızca davranmaktan çekinmezler.

Darwin de, bizler de biliyoruz ki, hayvanlar, hayatları tehdit altında iken tehlikelidirler. Bir aslan bile, bir insandan tehdit görmezse ve aç değilse, o insana durup dururken saldırmaz. Hâlbuki Nietzche’nin üst insanı, kendilerine karşı hiçbir tehdit yokken, bile saldırabilirler. Bazen daha meşhur olmak için, bazen “benim kim olduğumu anlasınlar” düşüncesiyle insanlar için tehdit oluştururlar.

Tarihe baktığımızda, bu durumun çok sayıda örneklerini görmekteyiz. Hem işlenen ferdi suçların hem de çıkarılan savaşların önemli bir bölümü, Nietzche’nin övdüğü, tok ve güçlü pozisyonda olup, kendisini üst insan zannedenler tarafından oluşturulmuştur.

Albert Camus’a göre insan, kendisi olmayı reddeden tek hayvandır. Bu açıdan konuya yaklaşılırsa, insanların içlerinde isyankârlık anlayışının olduğu görülür. Maddi refahı ve makamı artan insanların çoğu, ruhen tatminsiz bir duruma düşmektedir. Yani maddi standardı artan çoğu insanın, ruhi standardı düşmektedir. Ruhi standardı düşenlerde isyankârlık artmaktadır.

İsyankârlık duygusu, en çok Nietzche’nin üst insanında kendisini gösterir. Günlük geçim derdinde olan insan daha kanaatkârdır. Oysaki kendilerini ülkesinin en önemli insanı zanneden bazı siyasiler, “alkış hastası” ve “konuşma hastası” olduklarından, kendilerinin, dünyanın da en önemli kişisi olması gerektiğini düşünmeye başlarlar. Kendisini, yaşayan insanların en önemlisi olarak görmeye başlayan bir insan veya siyasi lider, bilinen tarihin en etkili kişisi olmayı düşünmeye başlar. Dolayısıyla, hangi konumda olurlarsa olsunlar hep isyankârdırlar.

Konumuna isyankâr olan bir insan, Nietzche’nin tavsiyelerini aynen uygulamakla kalmaz, ilaveler yapar. Sadece güçsüzleri ezmekle yetinmez. Güçlüleri de etkisiz hale getirmeye çalışır ki, kendi önü açılsın. Normal bir insan için söylenen “bükemediğin bileği öpeceksin” sözü, onun için geçersizdir. O, bükemediği bileğe karşı, her türlü hileye başvurarak, mücadele eder.

Kendisini en önemli adam olarak gören bir insan ve siyasi liderin, bükemediği bileğe karşı yapacağı birinci hamle, fitne çıkarmaktır. Hem kendi ülkesinin insanları arasında, hem de bükemedikleri insanlar arasında fitne çıkarmaya çalışırlar. “Çalışırlar” dediğime bakmayın, fitne çıkarmak, böylelerinin bildiği en iyi iştir. Çünkü mevcut konumlarına oluşturdukları fitneler sayesinde gelmişlerdir. Hem kendi astları arasında hem de rakipleri ve rakip ekipler arasında fitne çıkararak, aradan sıyrılmışlardır.

Bazen, “sureti haktan” görünürler. Yani, güçlülerle birlikte hareket ediyormuş gibi intiba oluştururlar. Bazen yalanlar uydurarak, karşılarındaki güçlü gurubun arasını bozmaya çalışırlar. Kendi konumlarına yakın gördükleri diğer insanları ve siyasi liderleri de rakip olarak değerlendirirler. Onlara da güvenmezler. Ama çok güveniyormuş gibi davranırlar. Bu davranışlar, onlar için çok kolaydır. Zaten fitne çıkarmak ve yalan, yaşamlarının bir parçası haline gelmiştir. Yüce Yaradan, böylelerini bize şöyle tanıtıyor:

Haşr 14: “Size hepsi toplanarak savaş yapamazlar, ancak müstahkem mevkilerde veya duvarlar, siperler arkasından yaparlar. Aralarında çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları toplu sanırsın, hâlbuki kalpleri dağınıktır. Bu onların akıl etmez bir topluluk olmalarındandır.”

Ayette anlatılan topluluk, Allah’ı inkâr edenlerdir. Kendilerinin üst insan olduklarını zanneden, kendilerini ülkelerinin ve dünyanın en önemli insanı olarak gören insanların ve siyasilerin durumu, ayette anlatılanlardan daha kötüdür. Kendilerini üst insan zannedenlerin aralarındaki çekişme, daha şiddetlidir. Kalpleri daha dağınıktır. Hiç akıl erdirmezler.

Böylelerinin fitneleri; düşünen, karşılaştıkları konuları sorgulayıp araştırmadan karar vermeyen, kendilerine ilim gelmiş olan, birbirini kardeş gören ihlaslı insanlara etki yapmaz. Yeter ki, Allah’ın ipine sarılsınlar. Yüce Yaradan, bu konuda ihlaslı insanları rahatlatacak şekilde şöyle destek veriyor:

İsra Suresi 65: “Doğrusu benim (ihlaslı) kullarım üzerinde senin (şeytanın), hiçbir hâkimiyetin yoktur. Vekil olarak Rabbin yeter.”

Allah indinde, kulları arasındaki fark, Yüce Yaradan’ın emir ve yasaklarına uyma becerisindedir. Nietzche’nin tanımladığı anlamda üst insan diye bir şey yoktur. Böyleleri, insanlık için tehlikeli, boş ve kibirli insanlardır.

Allah’ım, kibirlenmekten Sana sığınırız.

Allah’ım, Senin ihlaslı kullarından olabilmemiz ve insanlığa hizmet edebilmemiz için, bizlere zihin açıklığı ve irade gücü ver.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

PARA VE MAKAM, HER ŞEYDİR DİYENLERE

PARA VEYA MAKAM HER ŞEYDİR DİYENLER, BİR GÜN BUNLARA DAHA ÇOK SAHİP OLMAK İSTEYEN YAKINLARI TARAFINDAN HARCANIRLAR

 

(Not: Bu yazı Haziran 2014 tarihinde yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz.)

İnsanlar güçlü olmak için, para ve makam peşinde koşarlar. Bunları elde edebilmek için de, kimseye acımamak gerektiğini düşünürler. Kendilerine göre haklıdırlar. Çünkü kendilerinden daha zengin veya daha üst makamda olanlar, kendilerine acımamaktadırlar.

Böyleleri, hayvanlar âlemindeki mücadeleyi kendilerine örnek alırlar. Güçlü olan hayvanların, güçsüzlere acımadıklarını söylerler. “Doğanın kanunu böyle” derler.

Ama örnek aldıklarının, hayvanlar olduğunu hiç düşünmezler. Doğa kanunu dediklerini, yakından incelemezler. Hâlbuki Allah, her hayvana bir görev vermiştir. Hepsinin insanlar açısından faydalı bir işlevi vardır.

Bazı hayvanların diğerlerinden fazla çoğalmaları, tabiatın dengesini bozar. Bu sebeple Allah, hayvanlar âleminde böyle bir düzen kurmuştur. Yiyeceğini kendisi taşıyamayacak olanların dahi rızkını vermiştir.

Bu düzende, hiçbir hayvan zevk için veya kendisinin güçlü olduğunu göstermek için avını öldürmez. Karnı tok iken aynı av yanından geçse, ona dokunmaz. Avladığı hayvanı yiyip karnını doyurduktan sonra, kenara çekilir. Aynı avdan kalanları, diğer hayvan gurupları onun gözü önünde yerler. Hiçbirine “bunu ben avladım, siz dokunamazsınız” demez.

Bu açılardan bakılınca, insanların birçoğu, örnek aldıkları hayvanlardan daha bencil bir davranış sergilerler. Fakat düştükleri bu feci konumu hiç akıllarına getirmezler. Aksine, yaptıkları ufak-tefek iyilikleri abartarak, kendilerinin nasıl güzel bir insan olduklarını hayal ederler.

Henüz yolun başlarındakiler de, zirveye ulaşmak için acılara katlanmak gerektir diye düşünürler. Kendilerine yapılan haksızlıklara sabrederler. Kendilerini ezenlere katlanmayı sabretmek olarak algılarlar.

Hâlbuki sabır, katlanmak değildir. Aksine sabır, hayatın güçlüklerine göğüs germektir. Güce ulaşmak için ahlâkın kestirme yollarına başvurmak, zayıflığın işaretidir. Bu zayıflık, iki yöndendir.

Birincisi, insanın kendisi açısındandır. Mücadelenin en zor olanı olan nefsiyle mücadelede, kolay olanı seçmiştir. Yani zayıf tabiatlı olduğunu göstermiştir.

İkincisi, yaşadığı olayların doğası açısındandır. Kendisini ezenlere bir şey yapamayınca, o da kendinden daha güçsüzleri ezerek intikam aldığını düşünmüştür. ”Biz buralara kolay gelmedik” diyerek, kendinden güçsüzleri ezmeyi bir hak olarak görmüştür.

Hâlbuki ezmek için yaptığı her hareket, kendisine kin ve nefret olarak geri gelmiştir. Ama kendi kini ve nefreti, bunları görmesini engellemektedir. Kendi peşine taktığı her kin ve nefret, onun zayıflığıdır.

Zirveye çıktığında, dağın her tarafı kin ve nefretle kaplanmıştır. Zirvenin aşağısındakiler içerisinde, kendisi gibi hırslı çok sayıda insan mevcuttur. İşte ipini onlar çeker. İpinin çekildiğinin farkına bile varmaz. O, halen, çevresindekilerin dalkavukluklarını görmeden, onlara güvenmeyi sürdürmektedir.

Darbeler almaya başladığında, çevresine güveni azalır. Öyle ki, dünyada güvenilir bir insan kalmadığını düşünür. Bunu söylerken, kendisini güvenilir insan olarak tanımlar. Bunları Allah bize şöyle anlatır: A’raf Suresi 30: “Bir kısmına hidayet buyurdu, bir kısmına da sapıklık hak oldu; çünkü bunlar Allah’ı bırakıp şeytanı dost edindiler. Bir de kendilerinin doğru yolda olduklarını zannederler.”

Hâlbuki geçmişte yaşadıklarını bir düşünse çevresindeki insanları nasıl ezdiğini, onları nasıl korkuttuğunu, nasıl konuşturmayıp susturduğunu görecektir. Kendisinin onlardan daha güvenilmez tavırlar sergilediğini anlayacaktır. Ama düşünemez.

Çünkü Allah Kur’an’ı Keriminde Zumer Suresi 9. ayette: “……Ancak özü temiz olanlar (temiz akıllılar) düşünürler (anlarlar).” demektedir.

Allah’ım, kendilerine hayvanları örnek alan ve hayvanlardan daha kötü davranan kullarına merhamet et, onların kalplerini nurunla fetheyle, gönüllerini güzelliklere aç Allah’ım.

Senin her şeye gücün yeter.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın