EVRENİN VAR OLMASI NEDENİ ÜZERİNE

EVRENİN VAR OLMASI NEDENİ ÜZERİNE

 

Evrendeki işleyişi anlamaya çalışan Einstein, 20inci yüz yılın en ünlü fizik âlimidir. Einstein, yaptığı çalışmalarla cevabını bulabilmeyi çok istediği soruyu şöyle açıklar: “Tanrı’nın bu dünyayı nasıl yarattığını merak ediyorum. O’nun, dünyayı yaratırken düşündüklerini bilmek istiyorum, gerisi teferruattır.”

Ünlü bir fizikçi olduğu için Einstein’la çok kişi mülâkat yapar. Bu söyleşilerde Einstein,  “evrenin var olma nedeni nedir?” diye kendisine sürekli sorduğunu söyler. Bütün insanlara da şu tavsiyeyi yapar: “Hepimiz, bizlerin ve kâinatın neden var olduğu sorusuna ilişkin tartışmaya katılmalıyız. Bu sorunun cevabını bulacak olursak, bu durum insan aklının en büyük zaferi olacaktır. Çünkü o zaman Tanrı’nın aklının ne olduğunu öğrenebiliriz.”

Takdir edileceği gibi bu sorular çok zorlu sorulardır. Ayrıca Einstein’ın “cevabını bulursak, bu, insan aklının en büyük zaferi olacaktır” dediği soruya, gerçek cevabı bizim vermemiz mümkün değildir. Çünkü bizim aradığımız cevap, Tanrı’nın bizzat Kendisinin ne düşündüğüdür. Hâlbuki bırakalım Tanrı’nın ne düşündüğünü, eşimizin veya iş ortağımızın bile ne düşündüğünü biz bilemeyiz.

Karşımızdaki şahıs, herhangi bir davranışı için, bizlere, kendisinin gerçekleştirdiği ve hoşumuza gitmeyen olayla ilgili olarak, başlangıçta ne düşündüğünü söylerse söylesin, söylediklerinin doğruluğu hakkında tereddüt ederiz. Çünkü karşımızdakinin, nefsine uyup yaptığı hatayı veya düşüncesizce yaptığı davranışını gizlemek için yalan söylemesi ihtimalinin olduğunu düşünürüz. Bu şekilde düşünmemizin muhtemel sebebi, benzer durumlarda bizim kendimizin de nefsimize uyarak benzer yalanı uyduracağımıza inanmamızdır.

Elbette Tanrı ile O’nun yarattığı insanlar aynı yapıda olamaz. Bizler nefis taşıyoruz ve sıklıkla nefsimize uyarak yanlış yapabiliyoruz. Fakat Yüce Yaradan için, böyle bir nefse uyma diye bir durum düşünülemez. Çünkü O, hepimizin ve evrenin yaratıcısıdır. O’nun, insanların hoşuna gitmesi veya insanların beğenisini geçici de olsa kazanması için fikir beyan edeceğini iddia etmek mümkün değildir. O’nun ne bize ne de başka bir şeye ihtiyacı yoktur.

Dolayısıyla biz, Tanrı’nın ne düşündüğünü bilemeyiz. Ancak, O’nun vahyi olan kutsal kitaplarından bazı düşüncelerini öğrenebiliriz. Eğer, bizim kafamızdaki soruya tam karşılık gelen net bir açıklama bulamazsak, kutsal kitaplarını irdeleyerek tahmin yürütebiliriz. Bizim yapacağımız tahminlerin gerçeği yansıtacağını söylemek mümkün değildir. Fakat mümkün olduğu kadar aslına yakın tahmin yürütmemiz mümkündür. Daha az hata ile gerçeğe yaklaşabilmek için, kutsal kitaplarının bütününde bize aktarmak istediği anlayışlar üzerinden fikir yürütebiliriz.

Öncelikle kabul etmemiz gereken şey, O’nun bütün yaratışları, Yüce Yaradan’ın Kendi takdiridir. Nitekim Fussilet Suresinin 41/12inci ayetinde evrenin yaratılışından bahsettikten sonra, ayetin son cümlesi şöyledir: “…İşte bu, hep O, aziz ve her şeyi hakkıyla bilenin takdiridir.”

Diyelim biz bir makine yapsak, o makineden beklentilerimiz olur. Bizim makineden beklentilerimiz, o makinenin sorumluluğu olarak addedilebilir. Eğer bizim yaptığımız makineden bir beklentimiz olmazsa, yani makinenin bir sorumluluğu olmazsa, o makineyi yapmanın bir anlamı olmaz. Eğlence olsun diye, uzun uğraşlardan sonra bir makine yapılmaz.

Bu durumda bizim irdelememiz gereken, Yüce Yaradan’ın, kâinatı ve insanları yaratırken ki beklentisinin ne olabileceği hususudur. Bir insanın, yaptığı makineden beklentileri olduğu gibi, üretilen makinenin de onu kullanandan beklentilerinin olacağını bilerek irdelememizi yapmaya gayret edeceğiz.

Bu sitede yayınladığımız “Evrenin Yaratılış Sebebi Üzerine Düşünceler” başlıklı makalemizde bu hususta irdeleme yapmıştık. Bu yazımızda, bazı açılardan eski makalemizin aynısını, bazı bakımlardan da farklı bir irdeleme yapmaya gayret edeceğiz.   

Kâinatın yaratılışının sebebi, sanki insanı yaratmaya karar vermenin bir sonucu gibi. İnsanın yaşayabileceği ortamın şartlarının sürekliliğini sağlayabilmek için, sadece dünyayı ve dünyanın bağlı olduğu güneş sistemini yaratmanın yeterli olmadığını artık biliyoruz. Sadece bizim güneş sistemimizin içerisinde olduğu samanyolunu yaratmanın da yeterli olmadığını, bilim insanlarının yeni ulaştıkları bulgular sayesinde anladık. Bilim insanları, dünyanın mevcut şartlarının sürekliliğini sağlamak için, bizim içerisinde olduğumuz samanyolu gibi binlerce samanyolu sistemine ihtiyaç olduğunu ifade etmekteler.

Peki, evrenin milyonlarca samanyolu sisteminden oluşacak şekilde muazzam büyüklükte olmasının bir nedeni olabilir mi? Bu sorunun cevabını bugün bilimsel açıdan bilemiyoruz. Belki ileride yeni bulgulara ulaşınca, daha net cevap verebiliriz. Bu soruya vereceğimiz cevap, daha çok tahmin olacaktır. Bilimsel bir gerçeklik şeklinde olmayacaktır.

Muhtemel bir cevap şöyle olabilir. İnsanların sahip oldukları akla güvenerek, kendisini çok büyük göreceğini bilen Yüce Yaradan, trilyonlarca güneş sistemini oluşturarak, bu muazzam üst zekâ karşısında, insanı haddini bilmeye yöneltmek istemiş olabilir. Kâinatın muazzam büyüklüğüne ilaveten, muazzam bir hesap ve simetri uygulaması olduğunu gören insan, kendisinin küçüklüğünü idrak edebilecektir.

Peki, Yüce Yaradan, neden insanları yaratmaya karar vermiştir? İslâm mutasavvıfları, Allah’ın “bilinmek istediği” için insanları yarattığını söylerler. Ancak, eğer insanları yaratmasının tek amacı bilinmek olsaydı, insanlardan önce yarattığı melekler yeterli olurdu. Çünkü onlar da Yüce Yaradan’ı biliyorlardı. Hem de her isteğini derhal ve sorgulamadan yapıyorlardı.

Eğer, yaratmadaki amaç, yarattıklarının Kendisine “kulluk” etmesi olsaydı, Cinleri yaratmış olmakla yetinirdi. Onlar da “kul” konumunda idiler.

İnsanları yaratma isteğinde, muhtemelen başka sebep veya sebepler olabilir. Belki de evreni yaratmasını, insanı da yaratarak anlamlandırmak istemiş olabilir. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, kâinatın sistemini, insanların yaşayacağı yeryüzünün sistemini uzun süre muhafaza edecek yapıda yaratmıştır. Tanrı, insanlara Kendi vasıflarından bazı yansımalar vererek, diğer yaratmalarını anlamlı hale getirmiştir.

Peki, insanların yaratılması, insanlar için iyi bir şey midir?

Bu soruya daha gerçekçi cevap verebilmek için, yaşamadığımız için bilemeyeceğimiz ve tarihte kalmış düşünceleri değil, bizzat kendimizin gözlemlerini irdelemeliyiz. Hemen her insan, yaşamanın güzel bir şey olduğunu düşünür. Bazı istisnai durumlar hariç, her insan daha uzun süre yaşamak ister. Hâlbuki aynı insan, birçok acılar çekmiş, sıkıntılı bir yaşam sürmüştür. Ama yine de kendisine sorulduğunda daha çok yaşamak ister. Hayatındaki bazı maddi sıkıntılara rağmen, hastalandığı zaman doktorun tedavi etmesini istemeyen insan yok denilebilir. İnsanları intihara sürükleyen sebeplerin büyük çoğunluğu, insanların birbirlerine zulmetmesi veya kendi iç dünyasında kendisinin oluşturduğu sıkıntılardır. Bir kısmı da tedavisi mümkün olmayan bir hastalığa yakalanmasıdır. Yoksa Tanrı’nın insana zulmetmesi söz konusu değildir. Yüce Yaradan, intihar etmeyi de yasaklamıştır. Zaten intihar olaylarının sayısı da, insanların sayısı ile karşılaştırıldığında ihmal edilebilir bir rakamdır.

Demek ki, Yüce Yaradan’ın insanları yaratması, yaratılan insanlar için güzel bir şeydir. Elbette her güzelliğin de bir bedeli olacaktır. Çünkü Tanrı, insanlara Kendi vasıflarından yansımalar verirken, aynı zamanda yeryüzünde Kendisinin halefi olma sorumluluğunu da yüklemiştir.

Einstein’ın  “evrenin var olma nedeni nedir?” sorusunu şimdi tekrar soralım. Ve yaptığı tavsiyeyi hatırlayalım:  “Hepimiz, bizlerin ve kâinatın neden var olduğu sorusuna ilişkin tartışmaya katılmalıyız. Bu sorunun cevabını bulacak olursak, bu durum insan aklının en büyük zaferi olacaktır. Çünkü o zaman Tanrı’nın aklının ne olduğunu öğrenebiliriz.”

Bizler, Tanrı’nın aklını tam bilemediğimizi belirterek bazı tahminlerde bulunduk. Fakat Yüce Yaradan’ın bize olan tavsiyelerini dikkate alırsak, en azından Tanrı’nın aklının mantığını kavrayabiliriz. Çünkü Tanrı, bizlere, Kendi özelliklerinden yansımalar verdiği için, O’nun tavsiyelerine uymamız, O’nun mantığını kavramamız anlamına gelir.

Tanrı, tavsiyelerini yaparken insanların huzur içerisinde yaşamalarını sağlamak istediğini ifade ediyor. Bazı insanların, bazı insanlara zulmetmesini istemediği için, bizleri iki ayrı ortamda yaşatacağını söylüyor. İkinci ortamdaki hayatımızda nasıl yaşayacağımızı, ilk hayatımızdaki tavrımızın belirleyeceğini net bir şekilde vurguluyor. Yeryüzü ortamındaki yaşamımızın, daha sonra nakil olacağımız ahiret ortamına göre çok kısa olduğunu haber veriyor. Asıl hayatımızın ahiret olduğunu sıkça hatırlatarak, yeryüzü hayatımızda Kendisinin gösterdiği yolda yürümemizi sağlamaya çalışıyor. İnsanlık Yüce Yaradan’ın tavsiyelerine ve O’nun yeryüzündeki halefi olma yükümlülüğüne uyduğu müddetçe huzur içerisinde yaşar. Görevlerini yapmayıp tersine davrandıkça, huzurunu kaybeder. Ahiret hayatında ise hiç huzur bulamaz.

Bu sitedeki birçok yazımızda Yüce Yaradan’ın insanlara yaptığı tavsiyeleri irdelemeye çalıştık. Bu tavsiyelerin bazıları için, nefsani isteklerimize uymuyor diyebiliriz. Ama hiçbirisi için, bu bizim mantığımıza uymuyor diyemeyiz. Mantıklı bir şekilde düşündüğümüzde, Yüce Yaradan’ın mantığının bizim mantığımızla uyuştuğunu gözlüyoruz. O’nun yasakladığı şeylerin, bizlerin zararımıza olduğu için yasaklandığını anlıyoruz. O’nun sevmediği davranışların, bizlerin de, bize yapılmasını istemediğimiz davranışlar olduğunu fark ediyoruz. O’nun bizden uymamızı istediği kuralların, insanlığın huzuru için çok gerekli olduğunu yaşadıkça anlıyoruz. Bizler de çocuk sahibi oldukça, Tanrı’nın kullarına bakışıyla, bizim çocuklarımıza bakışımızın benzerliğini gözlemliyoruz. Daha önce kimsenin başaramadığı yepyeni bir eser oluşturduğumuzda, herkesin bizi yüceltmesini beklerken, kâinatı yoktan var eden Tanrı’nın, Kendisinin yüceliğini kabul etmemizi istemesini daha iyi anlıyoruz.

Demek ki, nefsimizin isteklerine değil, mantığımıza ve vicdanımıza uyduğumuzda, Tanrı’nın mantığı ve vicdanıyla, bizimkinin benzer yapıda olduğunu, net bir şekilde kavrayabiliriz. Ama yine de, bütün gerçeği biz bilemeyiz. Gerçeğin tamamını, sadece fiili gerçekleştiren olarak Yüce Yaradan bilir.

Allah’ım, bize verdiğin ilim ve hikmeti artır.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AKLIMIZA TAKILAN SORULAR

AKLIMIZA TAKILAN SORULAR

 

Bilimin henüz cevaplayamadığı bazı soruları kendimize sorarak, cevaplarını nerede aramamız gerektiğini araştıralım.

Canlı olmak ne demektir?

Canlı bir varlık, cansız bir varlıktan nasıl ortaya çıkmaktadır?

(Kurutulmuş sebze tohumları, kurumuş ekin taneleri, meyve çekirdekleri gibi cansızlardan, canlı bir varlık nasıl oluşuyor?)

Canlı bir varlık, içsel hedeflere ve niyetlere nasıl sahip oluyor?

İçsel hedefleri yokmuş gibi görülen hayvanlar bile, daha doğar doğmaz, neleri yiyip neleri yemeyeceklerini, hangi hayvanların dost, hangilerinin düşman olduklarını nasıl bilebilmektedir?

Yediğimiz sıradan bir yumurta, canlı bir civciv haline nasıl dönüşebiliyor?

İdrar yollarıyla atılan yapışkan bir sıvının gözle görülmesi mümkün olmayan zerresinden, canlı bir çocuk nasıl oluşmaktadır?

Üreme kabiliyeti olmayan ilk yaşam biçimlerinden, üreme kabiliyeti olan yaşam biçimleri nasıl doğmaktadır?

Eğer yaşamın üreme kabiliyeti olmasaydı, farklı türlerin ortaya çıkması nasıl mümkün olurdu?

DNA ve RNA’daki kodlar, nasıl oluşmaktadır?

Canlılardaki bu kodlar neden vardır?

Gözle görülmesi mümkün olmayan bir hücre, kendi başına, bilgi depolama, işleme ve kopyalama sistemi olarak nasıl görev yapabilmektedir?

Hücredeki bu bilgilerin kaynağı nedir?

Bilgi işleme mekanizması nasıl var olmuştur?

Biyologlar, neden asıl sorularla ilgilenmeyip, kimyasalların etkileşimiyle ilgilenmektedir?

Biyologların cevaplaması gereken bir sorunun, “bir şey, nasıl belirli bir amaca yönelik olabilir” şeklinde olması gerekmez midir?

Biyologların cevaplaması gereken bir diğer soru, “bir madde, sembol işleme yoluyla nasıl yönetilebilir” olmalı değil midir?

Yaşamın varlığının temeli olan genetik bir mekanizma, zaman içerisinde, değişebilmeyi, mevcut bilgisini depolayıp çoğaltarak iletebilmeyi nasıl yapmaktadır?

Maddi bir evren, nasıl oluyor da birbirine bağlı olağandışı özelliklerle yaşamı destekleyen bir yapıya sahip oluyor?

Yaşam nasıl oluyor da, anlama ve yaratabilme kabiliyeti olan insan dediğimiz bir varlığı oluşturabiliyor?

İnsandaki akıl nasıl var olabiliyor?

İnsan yaşamında, bağımsız olarak hareket edebilme becerisi nasıl var olabiliyor?

İnsandaki, farkında olma kabiliyeti olan bilinç nasıl oluşabiliyor?

İnsandaki, anlamlı simgeleri ifade edebilme ve anlayabilme yeteneği olan kavramsal düşünme nasıl oluşabiliyor?

Birbirine düşman iki insan, nasıl birbirine âşık olabiliyor?

Birbirini öldürmek için çabalayan iki insan, bir anda, nasıl, kalplerinde birbirlerine karşı sevgi besleyebiliyorlar?

Birbirine düşman insanlar, kalpleri birbirine ısınınca, aynı amaç için birlikte içten gelen bir anlayışla, nasıl ölümüne mücadele edebiliyorlar?

Milyonlarca samanyolu sistemi barındıran büyüklükte karmaşık ve maddi bir evren, nasıl var olabiliyor?

Sınırlı veya sonsuz zaman içerisindeki kâinat, sebepsiz yere nasıl var olabiliyor?

Kâinatın sebepsiz yere var olması ihtimalinden bahsedilebilir mi?

Tanrı’nın sebepsiz yere var olması ihtimali ile evrenin nedensiz yere var olması ihtimalini birlikte düşünürsek, nasıl bir sonuca ulaşırız?

İnsanın kafasında beliren bir düşüncenin, sinirsel bir etkileşim olduğunu iddia etmek inandırıcı olabilir mi?

Ateistler, “Tanrı’yı kim yaratmıştır” sorusunu sormaktadır. Hâlbuki ebediyen var olan böyle bir “ondan önce mutlaka var olan bir şey olmalı” gerçekliği asla meydana gelmemiştir. Bu sebeple bir seçim yapmak gerekir. Tanrı veya evrenden hangisinin baştan beri var olduğuna karar verilmelidir. Çünkü biri en başından beri vardı.

Eğer seçimimizi “en başından beri evren vardı” şeklinde yaptıysak, böylesine muazzam ve simetrik bir hesap sistemine sahip olan bir evrenin, en başından beri var olmasının ve kurallarda hiçbir değişiklik olmadan milyarlarca yıldır varlığının devam etmesini nasıl açıklayacağız?

Hâlbuki Tanrı’nın, baştan beri olan ebedi varlığının, bizim görebileceğimiz kendi iç mantığı vardır. Nitekim evrendeki akılcılık, ancak en temel akılcılıkla temellendirilerek açıklanabilir. Nitekim bilimin günümüzde ulaştığı bulgular, doğadaki olağanüstü matematik düzen, genetik ve nöronal kodlar gibi olağanüstü akılcılığın, temel ve her şeyi kaplayan yapısını ortaya koymuştur. Dolayısıyla, böyle bir akılcı yaratılışın, çok daha akılcı bir yaratan ile ilişkilendirilmesi, evrenin kendiliğinden oluştuğu iddiasına göre çok daha mantıklı değil midir?

Doğal seçilimden bahsetmek, doğada olup bitenin bir uyumu, yani bir mantığı olduğunu ve bu mantığı anlayabilecek akla sahip olduğumuzu varsaymak değil midir?

Eğer, kâinatı Tanrı yaratmışsa, O’nun yarattıklarını sürekli denetim altında tutması mantıklı değil midir? Bu mantığa göre Tanrı, insanları başıboş bırakmadığı gibi, evreni de başıboş bırakmamış olabilir. Evrenin başıboş bırakılmadığını, yani Evrenin, kökü Tanrı’nın aklında bulunan akılcılığını ve anlaşılabilirliğini gösteren şey, bilim insanlarına göre, doğa kanunları değil, simetridir. Simetri, bir nesne ya da sistemin, bir şekil değiştirme karşısındaki değişmezliğidir. Evrendeki bu simetri, evrenin sürekli denetim altında tutulduğunun bir göstergesi değil midir?

Antony Zee’nin düşüncesi olan; “bize rehberlik eden simetri olmasaydı, modern fiziğin başlaması mümkün olmazdı” ifadesinin geçerli olduğunu düşünüyor musunuz?

Eğer düşünüyorsanız, muazzam büyüklükteki evrendeki bu simetri, kendiliğinden nasıl oluşmuştur ve hiç bozulmadan milyarlarca yıldır nasıl devam etmektedir?

Fizikçi Gerald Schroeder’e göre; “bir kum yığınının temel fiziksel bileşenleriyle, bir dâhinin beynindekiler arasında aslında bir fark yoktur” ifadesi sizce de geçerli midir?

Eğer geçerli ise, maddenin bazı parçalarının, maddeye hiç benzemeyen yeni bir gerçeklik yaratabileceğini düşünmek boş bir inanç değil midir?

Bu durumda sübjektif bilincin kaynağı nedir? Bilinç ve bilinçaltının varlığı nasıl açıklanabilir?

Bizler insanlar olarak, bir saniye bile çaba sarf etmeden, nesneleri soyut biçimde düşünürüz. Onları ayırt ederiz. Nesneleri birleştiririz. Hayatımız bir anda film şeridi gibi aklımızdan geçer. Aklımızdan geçenler sadece sözler değildir, hatırladığımız her şey görsel olarak da geçer. Bizler, bir işi yaparken, aynı zamanda kısa sürede bir sürü planlar yaparız. Düşünceler zihnimizden şimşek gibi geçer. Bizlerin bu düşünme işlemimizin madde ile fiziksel bir bağı olduğunu, elektrik akımları olduğunu söylemek saçmalık olmaz mı?

Bizlerdeki “anlama” işlemini hangi organımız ve nasıl gerçekleştiriyor?

Beynimizin anlama kabiliyeti var mı?

Beynimizin anlama kabiliyeti varsa, anlamamıza ve plan yapmamıza yardımcı olurken, bunu bazı sinir hücrelerinin hareketiyle mi yapıyor?

Günümüzde insanlığın ulaştığı en güçlü bilgisayarlar olan süper bilgisayarlar, kendilerine verilen programlı işleri yapmaktan başka bir iş yapabiliyorlar mı?

Süper bilgisayarlar, yaptıkları işin farkındalar mı? Yaptıklarının şuurundalar mı? Yaptıklarını anlayabiliyorlar mı? Yaptıkları işin sonucunu yorumlayabiliyorlar mı? Yaptığı işlemin amacını bilebilirler mi?

Bilgisayarlarda müzik çalarız. Bilgisayarlar, kendilerinde çalınan müzikten zevk almak veya beğenmemek gibi, kendiliğinden bazı kararlar verebilirler mi?

Bir sivrisinek bile, kendi hayatını koruma ve neslini idame ettirme çabası gösterirken, süper bilgisayarların böyle bir özelliklerinin olması ihtimali var mı?

Bilindiği gibi, her insan farklıdır. Her insanın düşünmesi, algılaması, anlaması, niyet etmesi, iletişim kurması gibi davranışları birbirinden farklıdır. Yani her insan, farklı benliğe sahiptir. Peki, bu benliğimiz, yani biz, vücudumuzun neresindeyiz?

Vücudumuzdaki bütün hücreler değişirken, biz yani benliğimiz aynı kalıyorsa, benliğimizin fiziksel bir olgu olduğu söylenebilir mi?

Sinir hücrelerimiz bizim benliğimizi belirler mi?

Eğer sinir hücreleri belirlerse, sinir hücrelerimiz değiştikçe, benliğimiz niçin değişmez?

Bütün bu sorulara cevap veremeyince, benliğimizin olmadığını iddia etmemiz çok daha saçma olmaz mı?

Benliğimizin olmadığını iddia ettiğimizde,  bu duruma karar veren ve bütün bu soruları soran kim veya ne?

Bir insan kendi benliğini analiz edebilir mi?

Benliğimizi fizik veya kimya ile açıklayabilmemiz, bırakalım açıklamayı, tanımlamamız mümkün mü?

Fizik ve kimya, benliğimizi tanımlayamadığı halde, benliğimiz nasıl oluyor da, fizik, kimya ve biyolojiyi anlıyor, öğreniyor ve bilgilerini nasıl geliştiriyor?

Yaşam, bilinç, düşünme ve benlik fiziksel değil de, fizik ötesi ise, fizik ötesi nasıl oluşmaktadır?

Fizik ötesini oluşturmak için, yine fizik ötesi bir kaynağa ihtiyacımız olmaz mı?

Madde yani nesneler, kavramlar ve algılar oluşturabilir mi?

Sorduğumuz bütün bu sorulara, bütün insanlar olarak birlikte düşündüğümüz halde, sahip olduğumuz akıllar ile cevap bulamıyorsak, bu soruları cevaplayacak olan şeyin, muazzam bir üst akla sahip olması gerekmez mi?

Sadece sorduğumuz soruları değil, sorduğumuz sorulardaki oluşumları, örneğin, cansızdan canlı oluşturmayı başarabilen şeyin, çok daha muazzam bir üst akıl olması gerekmez mi?

Oluşturduğu bir hücreye, yani mikroskopla bile zor görülen bir canlıya, bilgi işleme, depolama ve kopyalama işlemini hiç aksatmadan yaptıran şeyin, çok daha fazla muazzam bir akıl olması gerekmez mi?

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DEVLET ANLAYIŞI ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

DEVLET ANLAYIŞI ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

 

Yazımızın başlığıyla ilgili olarak, bu sitede çeşitli makaleler yayınladık. Bu yazımızda konuyu daha farklı açılardan ele almaya çalışacağız.

Önce, Osmanlı Türk Devletinin ünlü padişahlarından Muhteşem Süleyman’ın şiirinden bir bölüm aktaralım.

Halk içinde muteber nesne yok, devlet gibi,

Olmaya cihanda devlet, bir nefes sıhhat gibi,

Saltanat dedikleri, bir cihan kavgasıdır,

Olmaya Baht-ü saadet dünyada, vahdet gibi.

Şiirde ifade edildiği gibi, halk devlete itibar etmektedir. (Şiir gerçeği yansıtmaktadır. Türklerde bu anlayış kesinlikle vardır. Bu sebeple devletlerinin sonsuz yaşamasını isterler.) Aslında, dünyanın her yerinde halk, devleti kendisinin koruyucu meleği gibi görmek ister. Eğer böyle görürse, o zaman devlete kutsallık atfeder. Dolayısıyla, devletinin kendisine ihtiyacı olduğunu düşündüğü anda, devletinin yaşaması için, kendi hayatını feda etmekten çekinmez. Bu hususta kendisine ayrıca bir emir verilmesini bile beklemez.

Eğer halk, devlete kutsallık atfetmişse, halkın bu anlayışının değişmesi uzun sürer. Devleti yönetenlerin yanlış davranışlarını görse bile, halkın büyük çoğunluğu fikrini hemen değiştirmez. Devleti yönetenleri sevmese bile, savaşa gider. Kendi birliğinin komutanının davranışları hoşuna gitmese dahi, cansiperane savaşır.

Halkın, devleti kutsal bir nesne gibi görmesinin çeşitli sebepleri vardır. Bazen kendi yaşadıklarının sonucunda bu karara varabildiği gibi, bazen atalarından devreden bir duygu da olabilir. Hangi sebeple olursa olsun, devlete kutsallık atfedilmesinin oluşması uzun zaman alır. Dolayısıyla, bazı yöneticilerin yanlış davranışlarına rağmen, bu duygu hemen kaybolmaz.

Her devletin, halk içerisinde böyle bir itibara sahip olması beklenemez. Devletin, halk içerisinde böyle bir konuma gelebilmesi için, önce, devlet kurumlarının halkın hizmetkârı olmaları gerekir. Devleti yönetenler, tıpkı, II. Göktürk Devletinin hakanı Bilge Kağan’ın, Orhun abidelerinde bahsettiği şu sözleri gibi davranmalıdır: “Ben, hali vakti yerinde bir millete kağan olmadım! İçeriden yiyeceksiz, dışarıdan giyeceksiz, güçsüz kalmış, yoksul bir millete kağan oldum. Küçük kardeşim Kül Tigin ile sözleştik. Babamızın kazandığı millet adı, millet sanı yok olmasın diye. Türk Milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım. Küçük kardeşim Kül Tigin ile iki Şad (Yabgu’ya yani hakan yardımcılığına eş bir unvan) ile ölesiye, bitesiye çalıştım. Toplanan milleti ateşe suya düşürmedim.”

Hakanla kardeşi bu inançlarla çalışınca, halk da onlara ayak uydurdu. Öylesine köklü değişiklikler oldu ki, bazı tarihçiler, II. Göktürk Devleti’nin yıkılışı için, “ama bu yıkılışın önemi yoktu; Türk Dünyasına onu yüzyıllar boyunca hareket halinde tutacak bir atılım kazanılmıştı” diyerek, yapılanların önemini ve uzun ömürlü olduğunu vurguladılar.

Diğer taraftan, İslâm’daki devlet anlayışını, bu sitede yayınladığımız “İslâm’a Göre Devlet Yönetimi” başlıklı makalemizde, Kur’an’dan aldığım örneklerden anladığım kadarıyla aktarmaya çalıştım. Ama nasıl ben, Kur’an’ı kendi anladığım şekliyle yorumluyorsam, Müslümanların bir kısmı da kendilerince yorumladıkları için, devlet kavramı hususunda da farklı anlayış ve uygulamalar oluşmuştur.

İslâm’ın ilk kelâm mezhebi olan Muteziledeki anlayışa göre devlet, tamamen medeni bir kurumdur. Devletin, dinî ya da itikadi bir karakteri yoktur. Onlara göre, adalet, meşveret, ehliyet ve karşılıklı rızaya dayanan sözleşme ile devlet kurulur ve yönetilir. Bu hususta hiç kimseye ve zümreye ayrıcalık verilmemiştir. Mutezilenin, hiç kimseye veya guruba ayrıcalık tanımayan anlayışına göre, Hz. Peygamberden sonra, devlet oluşturma yetkisi, ümmete bırakılmıştır. Bana göre, mutezile âlimlerinin buradaki maksadının, devleti kurma yetkisinin değil, mevcut devleti yönetme salahiyetinin ümmete verilmiş olması ihtimali daha kuvvetlidir.

Müslüman âlimlerin bir kısmının oluşturduğu Mutezile mensupları bunları savunurken, yine Müslümanların bir kısmının meydana getirdiği Şia’ya göre, devleti; Allah, Peygamber, imamlar ve onlara velayet edenler, yani Ayetullahlar yönetirler. Başka hiç kimsenin devlet yönetmeye hakları yoktur. Yönetmeye kalkışanlar, gayri meşrudur.

Mutezileye göre insan hakları, sadece hak değildir. Aynı zamanda, devleti yönetenler için ödevdir. Devletten vazgeçilir, insan haklarından vazgeçilmez. Devlet ile haklar çatışırsa, “vücup” olan devlet değil, “farz” olan insan hakları tercih edilmelidir.

Şia’da ise, devleti yönetenler Ayetullahlar olursa, insan haklarının bir önemi yoktur.

Mutezile ve Şia arasındaki bu zıt anlayışlara rağmen, her ikisi de İslâm dinine dayandıklarını iddia etmektedirler. Hangi anlayışın dine daha uygun olduğuna veya ikisinin de hangi yönlerden hatalı olduğuna, her birimiz kendimiz karar verebiliriz. Yeter ki, Kur’an’ı, bıkmadan defalarca kendimiz okuyalım. Kur’an’ın bütününde anlatılmak istenilenleri kavramaya çalışalım.

Türklerde ise, devlet esastır. Aynı zamanda, devlette adalet esastır. “Devlet, ol devlettir ki, yönetene yâr olmaya” anlayışı esastır. Bu anlayışta olmayanların devleti yönetmelerine izin verilmemelidir. (Türk tarihi, kendi menfaatine davrananların engellendiğinin örnekleriyle doludur.)

Diğer yandan, Arapların İslâmiyet sonrası anlayışlarının en etkili olanı, Emevi dönemindeki bakıştır. Onlara göre, devleti yönetenlere itiraz edilmemelidir. Çünkü eğer yöneticiler hatalı davranmışlarsa, bunu Allah bilmektedir ve ona göre ahirette yöneticileri cezalandıracaktır. Dolayısıyla devlet yöneticilerine her şartta biat etmek gerekir.

Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig adlı eserinde, Türk adalet anlayışını, Fars adalet anlayışı ile karşılaştırır. Muhtemelen, yazar, Arap bölgesinden uzak olduğu için, onlardaki yapı hakkında fikir beyan etmez. Türklerdeki adalet anlayışını şöyle açıklar: “Adalet, hükümdarın bir bağışlama fiili değil, törenin, doğru ve tarafsız bir şekilde uygulanmasıdır.” Ona göre, Farslardaki adalet anlayışı, hükümdarın bir lütfudur.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KİME NİYET, KİME KISMET

HIRİSTİYANLIK, KOMÜNİZM VE BUDİZM’İN YAYILMASINDAKİ İLGİNÇ YÖNLER

 

Belgelenmiş tarihe baktığımızda, yeni ortaya çıkan bütün fikir akımlarının, önce doğdukları toplumları etkilediğini görürüz. Yüce Yaradan’ın insanlara yol göstermesi için görevlendirdiği peygamberlerin hemen hepsinin ilk tesir sahaları içinde yaşadıkları toplum olmuştur. Daha sonradan çevreye yayılmışlardır.

Fakat Hıristiyanlık, Marksizm ve Budizm, böyle olmamıştır.

Bilindiği gibi, Buda, Hindistan’da doğmuş ve yine orada vefat etmiştir. Bilindiği kadarıyla, bütün yaşamı Hindistan’da geçmiştir. Hindistan dışına çıkmamıştır. Fakat Buda’nın takipçileri Hintliler olmamıştır. Fikirleri Hindistan’ın doğusundaki ülkelere doğru yayılmıştır. Günümüzde, Çin, Japonya, Kore, Moğolistan, Nepal, Sri Lanka, Tayland ve Tibet gibi ülkelerde daha yaygındır.

Budizm’in, Hıristiyanlık ve Marksizm’den farklı bir özelliği vardır. Budizm, girdiği her ülkede farklı algılanmıştır. Bu sebeple, her yerde yerel liderler oluşmuştur. Tek merkezden yönetilen bir din öğretisi sistemi oluşmamıştır.

Görüldüğü gibi, Buda’nın fikirleri, doğduğu yerde kabul görmemiştir. Kendisinin hiç gitmediği ve belki de varlıklarından haberdar olmadığı bölgelerde yayılmıştır.

Buda’nın yaşadığı kaderin benzerini Hz. İsa peygamber yaşamıştır. Hz. İsa, soy olarak İsrail oğullarındandır. Yaşadıkları yerler, Roma İmparatorluğunun egemenlik alanındadır. Bilindiği gibi Roma, bir Avrupa devletidir. Avrupa medeniyetini temsil etmektedir. Çünkü Roma’nın dışındaki halklar, henüz medeniyet kuracak bir anlayışta, zenginlikte ve yönetim tarzında değildiler. Nitekim Roma İmparatorluğu ikiye bölünüp, Avrupa’yı temsil eden kısmı 476 yılında yıkıldıktan sonra, yaklaşık bin yüz yıl boyunca Avrupa’da yeni bir medeniyet hamlesi başlangıcı bile oluşmadı.

Hz. İsa’nın anlattıklarına İsrail oğulları itibar etmediler. Kendileri de, tek olan Tanrı’ya inanmalarına rağmen, İsa Peygamberin, Yüce Yaradan’ın buyrukları olarak aktardıklarını yalanladılar. Peygamberin aleyhine çalıştılar. Onu, Roma İmparatorluğunun temsilcisi olan valiye şikâyet ettiler. İsrail oğullarından birisi, Hz. İsa zannettiği kişinin saklandığı yeri valinin adamlarına gösterdi. Olaylar bu yönde gelişince, Yüce Yaradan, mucizelerle donattığı Peygamberini yanına aldı.

Hz. İsa’nın vefatıyla ilgili hususlardaki düşüncelerimizi, bu sitede yayınladığımız “Hz. İsa’nın Kıyametten Önce Diriltileceği Üzerine” başlıklı makalemizde, Kur’an’dan ayetler vererek ifade etmiştik.

Şimdi de, Hz. İsa’nın bu dünyadan ayrılışının sonrasındaki gelişmeleri irdeleyelim. Önce, kendi soylarından olan Hz. İsa’ya inanmayan Yahudiler, yaşadıkları bölgeden sürüldüler. Onları yurtlarından sürenler, Hz. İsa’yı öldürmeleri için kendilerine yardım ettikleri Roma İmparatorluk yönetimi oldu. M.S. 70 yılında gerçekleşen bu olay, İsa Peygamberin, Hakkın huzuruna çıkışından yaklaşık 40 yıl gibi kısa bir süre sonra gerçekleşti.

İsrail oğullarını yurtlarından kovan Romalılar, ilk üç asır boyunca, Hz. İsa’nın ilettiği, Yüce Yaradan’ın buyruklarının peşinden gidenleri, en sert bir şekilde cezalandırdılar. Fakat sanki kader ağlarını örmeye başlamıştı. Hıristiyanlara karşı, arenalarda aç aslanlara parçalatmak gibi vahşice davranışlarda bulunan Roma yönetimi, üç asır sonra Hıristiyanlığı kabul etti. Yani, öldürmeye çalıştıkları İsa Peygamberin izinden gitmeye ve onu yüceltmeye başladılar. Onun getirdiği buyrukları, egemenlik alanındaki bütün bölgelere ilettiler. Hâkimiyetleri altındaki insanları zorla Hıristiyan yaptılar. Egemenlikleri dışındaki bölgelerde de, Hıristiyanlığı yaymak için gayret sarf ettiler.

Görüldüğü gibi Hz. İsa’nın ilettiği buyruklar, kendi doğduğu yerde kabul görmedi. Ama kendisine düşmanlık yapan insanların torunları tarafından dünyaya yayıldı. Bu durum muhtemelen, Hz. İsa’nın hiç aklına gelmezdi.

Tam bu noktada konumuzla bağlantılı olan bir Kur’an ayetini dikkatinize sunmak isterim. Hz. İsa’nın vefatı hakkında bilgi verilen Ali İmran Suresi 55inci ayetten sonraki 56ıncı ayette, şöyle denilmektedir: “İnkâr edenlere gelince, onlara dünyada da, ahirette de şiddetli azap edeceğim, onların yardımcıları da olmayacaktır.”

İlk çıktığı yerde kabul görmeyip, hiç ilgisiz bölgelerde uygulanan bir başka fikri akım, komünizmdir. Bilindiği gibi Karl Marks, Prusya’da doğmuştur. Daha sonra Birleşik Krallığa yerleşmiş ve orada yaşamını yitirmiştir. Ömrü hayatında, Prusya’nın doğusuna gitmemiştir. Ayrıca, Asya halkları için, hiç iyi duygular beslememiştir. Hattâ onları kendilerini idare etmekten aciz insanlar olarak görmüştür. Neredeyse insan olarak bile görmek istememiştir. Bu sebeple, Batılıların, Asyalılar üzerindeki tahakkümlerini haklı bulmuş, Asyalıları medeni yapmak gibi yüce bir görevi ifa ettiklerini savunmuştur. Bu hususlarla ilgili olarak Marks’ın bizzat söylediği bazı sözleri, onun teorisi, çelişkileri ve sonuçları hakkında bu sitede yayınladığımız bazı makalelerimizde ele almıştık.

Marks’ın hayatıyla ve fikirleriyle ilgili bu gerçek ortada iken, günümüze bakalım. Marks’ın fikirleri, ne doğduğu Almanya’da, ne de öldüğü İngiltere’de kabul görmedi. İkinci sınıf insanlar olarak değerlendirdiği Asya’da kabul gördü. Marks’ın savunuculuğunu yapanlar, Rusya, Çin ve bölgedeki diğer bazı devletler oldu. Bu devletler, Marks’ın fikirlerini dünyaya yaymak için de, üstün gayret sarf ettiler.

Görüldüğü gibi, her üç fikir de, doğdukları yerde yaşamadı. Başka bölgelerde kabul gördü.

Bahsettiğimiz fikirlerin yayılmasında yaşananlar, yakından incelediğimizde biraz farklılık arz etmesine rağmen, birbirine benziyor.

Buda, Çin’e hiç gitmedi. Ama ne Buda Çinlilere, ne de Çinliler ona düşmanlık yapmadı. Zaten Buda, insanın, önce kendini düzeltmesi üzerine yoğunlaşmıştı.

Diğer taraftan Hz. İsa, kimseye düşmanlık yapmadı. İnsanlara sevgi ve merhametle yaklaştı. Ama ona düşmanlık yapıldı. Sonunda düşmanlık yapanların bir gurubu olan İsrail oğulları yurtlarından oldu. Diğer gurup olan Romalılar ise, onun fikirlerinin dünyaya yayılmasının öncülüğünü yaptı.

Karl Marks ise, Asya hakkında kötü düşünüyordu. Ama Asyalılar onu tanımıyorlardı. Onun yaşamı sırasında, fikirlerinden çok az haberdardılar. Dolayısıyla Marks’a herhangi bir düşmanlık ya da sevgi besleyecek konumda değildiler. Fakat yine de, kendileri hakkında kötü düşünen Marks’ın fikirlerini dünyaya yaymaya çalışanlar, Asyalılar oldu.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HAYIR İŞLERİNİN ÖNEMİ

HAYIR İŞLERİNİN ÖNEMİ

 

Hayır işlerinin, yani yardımlaşmanın, iyiliğin önemini daha net anlayabilmek için, Yüce Yaradan’ın ifadelerinden daha uygun bir yöntem olduğunu düşünmüyoruz. Bu nedenle, konuyu tamamen, tek olan Tanrı’nın sözlerinin ışığında irdelemeye çalışacağız.

Bakara Suresi 2/148: “Herkesin yöneleceği bir yönü vardır, o halde haydin, hep hayırlara koşun, yarışın. Her nerede olsanız Allah sizi toplar, bir araya getirir. Şüphesiz ki Allah her şeye kâdirdir.”

Yukarıdaki ayet, bütün insanlara hitap ediyor. Ayetin ifadeleri de gayet anlaşılır bir şekilde nettir. Herkesin yöneleceği bir yönünün olduğunu söylüyor. Yani, insanların inançlarının farklı olduğunu vurguluyor. İnançların farklı olmasının Yüce Yaradan nezdinde bir öneminin olmadığı, asıl önemli olanın hayır işleri işlemek olduğunu, ayetin devamındaki ifadeler net bir şekilde anlatıyor.

Demek ki, inançların çeşitli ve birbirinden değişik olması, bizlerin hayır işleri yapmamıza engel değildir. Bunun böyle olduğunu, ayetin, inançları farklı olan insanların hepsini hayır işlerine koşmaya çağırmasından anlıyoruz.

Ayetin devamındaki vaat ise çok daha ilginçtir. Eğer bizler, hayır işleri yapmaya koşarsak, nerede olursak olalım ve hangi inanca sahip olursak olalım, fark etmiyor. Yüce yaradan, bizleri bir araya getireceğini vaat ediyor. Bizlere böylesine güzel bir müjde veriyor.

Allah’ın vaadi, en gerçek vaattir. Çoğumuz, bu gerçeği hayatımız süresince bizzat yaşayarak görmüşüzdür. Yeter ki, yaşadıklarımıza o gözle bakmış olalım. Yeter ki, bizler, iyiliklere ve güzelliklere ulaşmak için çaba sarf edelim. Böyle davranırsak, Yüce Yaradan, bizleri dünyanın farklı uçlarında da olsak bir araya getirebilir. Bizler hayır işlerine koştukça, çok farklı inançlarda olsak bile, aynı hayır işinde bizleri birlikte hareket ettirebilir. Bizler, insanlığın güzel geleceğini düşünerek hareket ettikçe, birbirimize düşman bile olsak, kalplerimizi birbirine ısındırabilir.

Yüce Yaradan’ın, birbirinden çok farklı yapıda olan insanların kalplerini birbirine ısındırdığını, aşağıdaki ayetinden anlıyoruz.

 Ali İmran Suresi 3/103: “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun (bu) nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki, doğru yola eresiniz.”

Tanrı’nın ipinin ne olduğunu çok kısa olarak ifade eden çok sayıda ayet vardır. Bunlardan ikisi, Bakara Suresinin aşağıdaki ayetleridir:

82inci ayet: “İman edip salih ameller işleyenler ise cennetliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.”

112inci ayet: “Hayır, hayır! Kim özü iyilik dolu olarak yüzünü Allah’a tertemiz döndürür ve teslim ederse, işte onun Rabbi katında ecri vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olacak değiller.”

Ali İmran Suresinin 103üncü ayetinde, birbirlerine düşman olan insanların bile kalplerini birleştirenin, Yüce Yaradan olduğu vurgulanıyor. Ayette, bu insanların kalplerini birbirine ısındırarak, hepsini, ateş çukurunun kenarından çekip kurtardığını da ifade ediyor.

Acaba, bizler de kalplerimizi birbirine ısındırabilir miyiz? Bu sorunun cevabını, aşağıdaki ayetiyle, Yüce Yaradan, net bir ifadeyle veriyor.

Enfal Suresi 8/63: “Müminlerin kalplerini birbirlerine O ısındırdı. Yoksa yeryüzünde ne varsa sen hepsini harcasaydın yine de onların kalplerini (böylesine) ısındıramazdın. Lâkin Allah, kalplerini kaynaştırdı. Muhakkak ki, O azizdir, hâkimdir.”

Bu ayetteki hitap, son peygamberi olan Hz. Muhammed’e yöneliktir. Demek ki, peygamberi bile, birbirine düşman olan insanların kalplerini birbirine ısındıramaz. Isındırmak için, dünyanın hazinelerini harcasaydı bile, bu ısınma, kalpten gelen bir şekilde olmazdı. Yüce Yaradan’ın peygamberinin yapamadığını bizim yapmamız mümkün değildir.

Eğer, hayatımızın bazı kesitlerini bu gözle irdelersek, Yüce Yaradan’ın yukarıdaki ayette bahsettiklerini bizzat yaşadığımızı anlarız. Yaşadıklarımızı film şeridi gibi gözlerimizin önünden geçirdiğimizde, göreceğiz ki, Yüce Yaradan’ın bize olan lütfu, bizim hayır işlerine yönelmemizle başlamış. Bizim yaptığımız, sadece çevremizde olanları sorgulayıp, hayır işlerinin önemini anlamamız olmuş. Gerisini Yüce Yaradan oluşturmuş.

Biz güzel düşündükçe, tek olan Tanrı da, bizleri koruma altına almış. Bizleri ateş çukurunun tam kenarından çekip çıkarmış. Bizleri sadece ateş çukuruna düşmekten kurtarmakla kalmamış. Bizleri dünyanın neresinde olursak olalım bir araya toplamış. Bizlerin birlikte çalışmamızı, birlikte mücadele vermemizi sağlamış.

Yüce Yaradan, bizlerin, hayır işleri yaparak attığımız küçük bir adıma karşılık, bizlere gerçekleşmesinin mümkün olmayacağını düşündüğümüz güzellikleri yaşatmış. Bakara Suresinin 82 ve 112inci ayetlerinden anladığımız kadarıyla, Yüce Yaradan’ın bize olan nimetleri, sadece bunlarla da sınırlı kalmayacak. Eğer bizler, hayır işlerine koşmaya devam edersek, insanlığın güzel geleceği için birlikte mücadelemizi kalpten gelen bir inançla sürdürürsek, bizleri Cennetine alacağının müjdesini de veriyor.

Tek olan Tanrı, bu müjdesini verirken, bizlerin inanç farklılıklarımızı önemsemiyor. Hangi yöne yöneldiğimizi mühimsemiyor. Bakara Suresinin 82inci ayetinde çok kısa bir ifadeyle bize yol gösteriyor. Yapmamız gereken tek şeyin, tek olan Tanrı’ya iman etmek ve salih ameller, yani güzel işler işlemek olduğunu, net bir şekilde vurguluyor.

Allah’ım, Senin rızanı kazanabilmek için, hayır işlerinde kalpten gelen bir inançla yarışabileceğimiz, kötülüklere karşı cesaretle mücadele edebileceğimiz irade gücü ver, zihin açıklığı ver, cesaret ver, mücadele azmi ver.

Senin her şeye gücün yeter.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖRNEK TARİHİ ŞAHSİYETLER

ÖRNEK TARİHİ ŞAHSİYETLER

 

(Not: Bu makale, Aralık 2013 tarihinde bu sitede yayınlanmıştı. Silindiğinden tekrar yayınlıyoruz.)

Abraham Lincoln, Gautama Siddharta (Buda), Konfüçyus (Kung Fu) gibi nice insanlar, ortak yönleri olan çileli yaşamları, mücadele azimleri, sabırları ile tarihte iz bırakmışlardır. Bu güzel insanlardan Buda ve Kofüçyus hakkında hem bu sitede hem de genel anlamda çok şey yazılmıştır. Ama Lincoln hakkında, Amerikalılar dışında, ayrıntılı bilgisi olan azdır.

Fakirliğin en acısını yaşamış olan Lincoln, “Köleliği kaldıran adam” olarak tarihe geçti. Günümüz dünyasında kölelik ekonomik karaktere bürünmüştür. Yeni ortaya çıkan bu köleliğe başkaldıranlar için, Lincoln’ün davranışlarında ders alınacak yönler vardı.

“Dertsiz yaşam olmaz. Dertler bir bakıma mutluluğa giden ve onun meyveleri olan hikmettir. Eğer sabredilirse, zorlukların insanı ne kadar değerli yerlere taşıdığı görülür” anlayışıyla yılmadan mücadele etti. Lincoln tökezledi ama düşmedi.

Buda, tarihe “İnsanlık uğruna kendini feda eden bilge” olarak geçmiştir. Buda, Lincoln’un sözlerini farklı bir bakışla tamamlar. “Istırap bir duygudur, zengini de bulur, fakiri de. Istırap ona nasıl bakıldığına bağlıdır, ya siz onu kullanırsınız ya da o sizi kullanır. Kötü olmayana ıstırap etki etmez. Gerçek kuvvet fazilettedir. Sen iyi ol ki, mutlu ol.”

İnşirah Suresi 6-7. Ayetler: “Evet her zorlukla beraber bir kolaylık vardır. O halde boş kaldın mı kalk yine yorul.” Bu ayetler Hz. Muhammed’e hitabeder. Ama aslında Peygamberin kişiliğinde aklı olan her insana yöneliktir.

Tarihe iz bırakan şahsiyetlerin anlayışları ve davranışları, ayetlerin herkes için geçerli olduğunu gösterir.

Köleliğin kaldırılması için mücadele eden Lincoln, “İnsanlara adaletli davranmayı Türklerden öğrenmeliyiz, Müslümanlardan öğrenmeliyiz” diyebilecek kadar tarih bilgisine ve kadirşinaslığa sahipti.

Lincoln’un, oğlunun öğretmenine yazdığı mektup her dönem için geçerli olduğundan aynen aktarıyoruz. Lincoln’un Mektubu:

“ Öğrenmesi gerekli biliyorum; bütün insanların dürüst ve adil olmadığını, fakat şunu da öğret ona: ‘Her alçağa karşı bir kahraman, her bencil politikacıya karşı kendini adamış bir lider vardır.’

Her düşmana karşı bir dost olduğunu da öğret ona… Zaman alacak biliyorum, fakat eğer öğretebilirsen, kazanılan bir doların, bulunan beş dolardan daha değerli olduğunu öğret. Kaybetmeyi öğrenmesini öğret ona ve kazanmaktan neşe duymayı. Kıskançlıktan uzaklara yönelt onu…

Eğer yapabilirsen, sessiz kahkahaların sırrını öğret ona… Bırak erken öğrensin, zorbaların görünüşte galip olduklarını…

Eğer yapabilirsen, ona kitapların hayati önemini öğret. Fakat ona gökyüzündeki kuşların, güneşin önündeki arıların ve yemyeşil ağaçlardaki çiçeklerin büyük sırlarını düşünebilmeyi öğret.

Okulda hata yapmanın, hile yapmaktan çok daha onurlu olduğunu öğret ona… Ona kendi fikirlerine inanmasını öğret, herkes ona yanlış olduğunu söylediğinde dahi.

Nazik insanlara karşı nazik, sert insanlara karşı sert olmasını öğret ona… Herkes birine takılmış giderken, kitleleri izlemeyecek gücü vermeye çalış oğluma… Bütün insanları dinlemesini öğret ona, fakat bütün dinlediklerini gerçeğin eleğinden geçirmesini ve sadece iyi olanları almasını öğret.

Eğer yapabilirsen, üzüldüğünde bile nasıl gülümsenebileceğini öğret ona… Gözyaşlarında hiçbir utanç olmadığını öğret.

Herkesin sadece kendi iyiliği için çalıştığını inananlara dudak bükmesini öğret ona ve aşırı ilgiye dikkat etmesini…

Ona, kuvvetli ve beynini en yüksek fiyata satmasını, fakat hiçbir zaman kalbine ve ruhuna fiyat etiketi koymamasını öğret. Uluyan bir insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını öğret ona; ve eğer kendisinin haklı olduğuna inanıyorsa dimdik dikilip savaşmasını öğret. Ona nazik davran ama onu kucaklama. Çünkü çeliği ateş saflaştırır. Bırak sabırsız olacak kadar cesaretine hükmetsin, bırak cesur olacak kadar sabretsin. Ona her zaman kendisinde derin bir inanç taşımasını öğret. Böylece insanlığa karşı da derin bir inanç taşıyacaktır.

Bu büyük bir taleptir, ne kadarını yapabilirsin bir bakalım. Sizler bileklerinden öpülecek insanlarsınız öğretmenim.”

Eğer bu mektup, Kur’an hükümlerine dayandırarak yazılmak istenseydi Bakara Suresi 251. Ayetle başlanırdı: “……Allah’ın insanları birbiriyle defetmesi olmasaydı yeryüzü mutlak bozulmuş gitmişti. Fakat Allah’ın bütün akıl sahiplerine bir iyiliği vardır.” Sonrasında ifade ettiği hemen her fikrine bir ayet bulunurdu.

Allah hükmünü muhakkak yerine getirecektir. İnşallah Dünya düzenini koruyacaktır. Burada bizim gayemiz, Yüce Yaradan’ın ve dolayısıyla gelecek nesillerin hoşnut olacağı insanların arasına girebilmektir.

Biz havalanır, kendimizi abartır veya içten pazarlıklı hesaplara dalarak görevimizi aksatırsak, Allah bizim yerimize yenilerini getirebileceğini Nisa Suresi 133. ayette belirtiyor: “Ey insanlar! Dilerse sizleri giderir, başkalarını getirir. Allah ona da kadirdir.”

Allah’ım, Senin rızanı kazanabilmek için yapmaya çalıştığımız hak ve adalet mücadelesini, kibirlenmeden, büyüklenmeden yürütebileceğimiz irade gücü ver.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖĞÜN ÇALIŞ GÜVEN

ÖĞÜN ÇALIŞ GÜVEN

 

Yazımızın başlığındaki söz Atatürk’e aittir. Türkler için söylemiştir. Bu ifadelerdeki “öğün” kelimesinin anlamı üzerine çeşitli yorumlar yapılmıştır. Bazı yorumcular bu kavramın, övünmekten farklı olduğunu açıklamaya çalışmışlardır. Kelimenin, Orta Asya’da Türklerin kullandığı sözcüklerin kökenleri ile bağlantıları üzerinde uzun açıklamalar yaparak, asıl anlamının “aklını kullanmak” olduğunu vurgulamışlardır.

Eğer Atatürk, sözü Türkler için söylememiş olaydı, böyle bir anlamının olabileceği dikkate alınabilirdi. Fakat sözün muhatabı Türkler olunca, öğün sözünün böyle bir anlamının olması ihtimali çok azdır. Vecizedeki maksat, Türk’ün, tarihiyle, atalarıyla övünmesinin gerçekle örtüşeceğini vurgulamaktır. Yani, atalarının, devlet yönetimi olarak yaptıkları işlerin içerisinde, yanlışlıklar ve zalimliklerin çok az olduğu, büyük çoğunluğunun övünülecek işler olduğu anlatılmak istenilmiştir.

Sadece övünmenin, yani boş bir şekilde gururlanmanın, bir toplum için tehlikeli olduğunu gören Atatürk, hemen ikinci kelimede, çalış diyerek yol göstermiştir.

Atatürk’ün bu veciz ifadesi, dünya tarihi üzerinde etkili olmuş bütün milletler için de geçerlidir. Örneğin, Çinliler için de geçerlidir. Çinliler bölgenin en kalabalık nüfusuna sahip olduklarından, kendilerine olan güvenleri tamdı. Bu sebeple, ara sıra karşılaştıkları istila girişimlerini önemsememişlerdi.

Çinlilerin, çevrelerindeki bölgenin dışından gelen insanlarla karşılaşmaları, 16ıncı yüz yılda başlamıştır. Bu dönemde dünyada fethedilecek yer aramaya çıkan Avrupalılar, Çin bölgesine gelmeye başlamışlardı. Çin’in büyüklüğünün farkına varan Avrupalıların ilk amaçları, ticaret yapmak oldu. Ticaret izni alabilmek için de, her gelen heyet Çin imparatorunu ziyaret etti.

Her heyetin imparatorlarını ziyaret etmesi, Çin halkının kendileriyle övünmelerine vesile oldu. Çin halkı, imparatorlarının, bütün dünyayı idare ettiğini düşünmeye başladı. Böyle düşünenlere göre, gelen heyetler, kendi küçük krallıklarındaki tebaanın ricalarını iletmeye gelmişlerdi. Bazıları ise, ziyaretçilerin, imparatoru överek yüceltmeye geldiklerini zannediyorlardı.

Çin ülkesi, büyüklüğünden dolayı istila edilemiyordu. Böyle bir girişimde bulunanlar, bir süre sonra ya Çinlileşiyorlar ya da geri dönüp geldikleri yerlere gidiyorlardı. Dışarıdan gelenlerin böyle davranmalarının iki önemli sebebi vardı. Birincisi, sayılarının, Çin nüfusuna göre çok az olmasıydı. Diğeri de, Budizm ve Konfüçyüs’ün etkileriydi. Bu iki fikri akım da, sakinliği tavsiye ediyordu. Dolayısıyla fetih amacıyla gelenler, bir süre sonra dinginleşiyorlar ve amaçlarından uzaklaşıyorlardı.

Bütün bu görüntülere bakılınca, Çin halkının imparatorlarının konumuyla ilgili olan fikirleri makul karşılanabilir. Bilhassa, o dönemdeki haberleşme ve ulaşım şartları dikkate alındığında, gayet normal karşılanır. O dönemdeki haberin yayılma hızına iki ayrı bölgeden örnek verelim. Çin’in kuzeyinde başlayan ve yıllarca (yaklaşık 8 yıl) süren meşhur An-Lu-Şan isyanını, karşı kıyıdaki Japonlar üç yıl sonra duymuşlardı. O dönemdeki haberleşmenim hızıyla ilgili diğer örneği, Amerika’nın ilk keşif ve istilasından vereceğiz. Avrupalılar, ilk vardıkları yerlerden olan Azor adalarında, önce güler yüzlü davranmışlar, ama akabinde katliam yapmışlardı. Aztekler, İspanyolların yaptıkları bu vahşeti duymadıkları için, kendi ülkelerine gelen İspanyol Cortes’in 550 adamına yenildiler. Çok rahatça yenebilecekleri bu insanların, başlangıçtaki güleryüzlü ve fakir halktan yana görünen oyunlarına geldiler ve soy kırımına uğradılar. Hâlbuki aynı gelişmeler Azor adalarında da yaşanmıştı.

Dolayısıyla dönemin şartlarına göre, Çin halkı belki haklıydı. Ancak Çin halkı kuru bir övünmenin ötesine geçmeyince, Avrupalılar karşısında gerilemeye başladılar. Avrupalılar tarafından afyona alıştırılınca, gerilemeleri, ezilmeye dönüştü.

Eğer bugün Çin kültürü halen ayakta ise, bunun tek sebebi, kültürlerinin güçlü olması değildir. Ülkenin büyüklüğü etkenlerden biridir. Ayrıca, Rusya gibi karmaşık halklardan oluşmaması, daha homojen bir halk yapısına sahip olması da, önemli bir etkendir. Ülkenin büyüklüğüne rağmen, bazı ara dönemler hariç, genelde tek merkezden yönetilmesi de bir başka etkendir. Dolayısıyla, bu etkenlerin hepsi birlikte, kültürün geçmişe dayanan güçlülüğü ile birleşince, ayakta kalma ihtimali artmıştır.

Eğer, Çin halkı, sadece övünmekle kalmayıp çalışsalardı, atalarının ulaştığı bilgileri geliştirselerdi, Avrupalıların, çok uzaklardan gelerek onları ezmeleri ihtimali çok küçük olurdu. Çinlilerin ezilmelerinin ihtimalinin düşük olmasının bir diğer sebebi, Avrupalılardaki anlayış idi. Avrupalılar, Çin ve Hindistan’a gelmeden önce, buraların kültürlerine karşı çok saygı duyuyorlardı. Avrupalıların amaçları arasında, Çin ve Hindistan’ın felsefi düşüncelerinden, teknik bilgilerinden ve zenginliğinden istifade etmek vardı.

Fakat Çin halkının çoğunluğu, boş bir övünmeye kapılınca, Avrupalılarda, umduklarını bulamamanın şaşkınlığı başladı. 1800’lü yıllara gelindiğinde, Avrupalıların, Çin ve Hindistan’daki uygarlığa olan saygılarından pek eser kalmamıştı. Dolayısıyla istedikleri gibi ezici davrandılar. Eğer, Avrupalıların kendi aralarında yaptıkları, Çin’den pay kapmak üzerinde rekabetleri ve mücadeleleri olmasaydı, Çin için çok daha kötü sonuçlara sebep olabileceği açıktır.

Demek ki, kibirlenmeden övüneceğiz, bıkmadan çalışacağız ve böylece geleceğe güvenle bakabileceğiz.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İNSANLIK, TARİHİN AKIŞINA YETİŞEMEZ HALE GELDİ

İNSANLIK, TARİHİN AKIŞINA YETİŞEMEZ HALE GELDİ

 

Olaylara, günlük geçici çözümler üreterek yürümeyi sürdürürsek, insanlığın geleceği için, belli bir bakış açısı sağlayabilmemiz, gün geçtikçe zorlaşacaktır.

Güç odağı olmak isteyenlerin günümüzde başvurdukları yöntemler, birbirine benzemektedir. En iyi bildikleri yöntem, şantajdır. Şantaj ile yıldıramadıklarını, korkutarak yola getirmeye çalışırlar. Bunda da başarılı olamazlarsa, cezbedici teklifler sunarak, kendilerine ram etmeye çalışırlar. Hâlbuki güç odağı olmak isteyen bu insanların uyguladıkları yöntemler, artık eskimiştir. Bunlar aynı yolda yürümeye devam ederlerse, tarihin akışı içerisinde boğulma ihtimalleri artacaktır.

Tarihin akışı içerisinde boğulmayarak ayakta kalacak olanların, insanlığın ortak menfaatlerini, kendi çıkarlarına tercih edenlerin olması ihtimali her geçen gün artmaktadır.

Yirminci yüz yıl ve içerisinde bulunduğumuz 21inci yüz yılın yaşadığımız kısmı, büyük sorunların yaşandığı dönemler olarak tarihe geçecektir. Hattâ, insanlığın, belgelenmiş tarihteki en sorunlu dönemi olarak görülebilecek özelliklere sahiptir.

Bilindiği gibi, yirminci yüz yılda, tarih boyunca görülen en şiddetli ve geniş alana yayılan savaşlar yaşandı. Bilhassa İkindi Dünya Savaşı, en çok ölümün ve yıkımın görüldüğü bir harp oldu.

Belgelenmiş insanlık tarihinin en hızlı nüfus artışı da, bu dönemde gerçekleşti. 1800 yılında 1 milyar olan dünya nüfusu, günümüzde 7,5 milyara ulaştı. Bilim insanlarının araştırmalarına göre, tarihin, on binlerle bahsedilen süresi içerisinde, iki yüz yılın sözünün bile edilmemesi gerekirken, nüfustaki artışın miktarı çok korkunç.

1800 yılından sonrasında, kişi başına düşen enerji tüketimi açısından da inanılmaz bir artış yaşandı. Kişi başına enerji kullanımındaki artış, belki de nüfustaki artışın oranından daha fazladır. Günümüzde, bir İngiliz, her türlü meyve ve sebzeyi yılın her anında yiyebilmektedir. Birleşik Krallıkta yetiştirilen meyve sebzelerin çok sınırlı oldukları düşünülürse, bu malların, dünyanın her bölgesinden getirildiği anlaşılır. Marul, maydanoz gibi sebzelerin, muz benzeri meyvelerin dünyanın uzak bölgelerinden İngiltere’ye getirilebilmesi için harcanan enerjiyi düşünelim. Bu enerjinin, 1800 yılında yaşayan bir İngiliz’in tükettiğinin kat kat fazlası olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Günümüzde bir İngiliz’in yediği kara hayvanı etinin bile çoğu, Yeni Zelanda’dan gelmektedir. Kuş uçuşu 11.000 km mesafeden gelen etler için harcanan enerjiyi düşünelim.

Birleşik Krallık için verdiğimiz bu örnek, G20 ülkelerinin hemen hepsi için geçerlidir. Türkiye, dünyanın 27 devletinden buğday getirmekte, Şili’den ceviz ithal etmektedir. Milli yemeği olan kuru fasulyeyi bile, Çin’den, Madagaskar’dan almaktadır. Hollanda, bir taraftan İngiltere’ye tavuk satmakta, diğer yandan, başka Hollanda şirketleri, İngiltere’den tavuk ithal etmektedir. Bu durum, yani ülkeler arası karmaşık ticaret, ülkelerin çoğu için geçerlidir.

Dünyadaki nüfus artışı ile kişi başına enerji kullanımı birlikte değerlendirilerek çarpan haline getirildiğinde, yeryüzünün varlıklarını kullanma oranımız, 1800 yılına göre yaklaşık 60-70 kat daha fazladır. Milyonlarca yılda oluşmuş petrolü, iki yüz yıl içerisinde kullanıp bitireceğimiz dikkate alınırsa, 60 kat fazla enerji kullanıldığı iddiasının gerçekliği anlaşılır.

Yirminci yüz yılın bir başka özelliği, dünyanın büyük bölümüne hâkim olma mücadelesinin, en yoğun yapıldığı dönem olmasıdır. Bu çaba, sadece savaşlar açısından değildir. Doğadaki tahribat açısından da geçerlidir. Dünyaya ve yeryüzündeki varlıklara egemen olma düşüncesi, her şeyi tahrip etmemize sebep olmaktadır. Bu tahribatta canlı cansız ayrımı olmadığı gibi, insanların yapısı da tahrif edilmektedir. Cansız varlıklardaki bu tahribata ilaveten, bitkiler, hayvanlar ve insanlardaki tahrifatlar dikkate alındığında, 1800 yılı ile kıyaslanamayacak kadar büyük tahribat vardır. Bu sitede yayınladığımız “Salgını, Merhamet ve Yardımlaşma ile Yenelim” başlıklı makalemizde, yapılan tahribatları bütün yönleriyle ölçemediğimizi ifade etmiştik. Yaptığımız tahribatın ölçebildiğimiz kısmını bile, 1800 yılıyla karşılaştırabilsek, aradaki farkın çok korkunç olduğunu görürüz.

Görüldüğü gibi insanlık, tarihin akışına yetişemez hale gelmiştir. Tarihin akışı da, insanlığı, kendi kendisini yok etmesine doğru götürmektedir. İnsanlık, bu gidişatını, durduracak veya tersine döndürebilecek konumda değildir. Çünkü bu tahribatlar, tek merkezden yapılmamaktadır. Nefsinin istekleri doğrultusunda hareket eden hemen hepimizin bu tahrifatta payımız vardır.

İnsanlığın gidişatını çevirecek anlayışı, bilim ve teknolojiden beklememiz de hatalı olur. Çünkü son dönemlerdeki tahrifatları dikkate aldığımızda,  insanlığın yaşadığı sorunların çoğunun sebebinin, bilim ve teknoloji olduğunu görürüz. Hâlbuki bilim ve teknoloji insana hizmet etmelidir. Eğer insana hizmet anlayışını oluşturabilir ve yaygınlaştırabilirsek, bilim ve teknoloji de, insanlığın güzel geleceği için çözümlerin bir parçası olabilir.

Gerek, bilim ve teknolojinin, insana hizmet etmeye başlaması ve gerekse, insanlığın, tarihin akışının hızını yavaşlatması, öncelikle, Yüce Yaradan’ın gösterdiği yolda yürüyen insan sayısıyla doğru orantılıdır. Kendimizi (nefsimizi), gücümüzü veya güçlü insanları tanrı gibi görerek tüketim çılgınlığına ve başkalarının sırtında yükselmeye devam edersek, şansımız yok denecek kadar azalır.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İSLÂM’DA TEZEKKÜR VE TEFEKKÜR

İSLÂM’DA TEZEKKÜR VE TEFEKKÜR

 

Bu konuda sağlıklı fikir üretebilmek için, Kur’an’a başvuracağız.

Zariyat Suresi 51/49: “Her şeyden çift çift (iki eş) yarattık. Olur ki, düşünürsünüz.”

Ayetteki “düşünürsünüz” kelimesi, Arapça “tezekkür” olarak geçmektedir. Bazı tefsircilere göre tezekkür, düşündükten sonra bilgi sahibi olma ve öğüt alma anlamında kullanılıyor. İbret alma şeklinde tercüme edenler de var.

Kur’an’ın anlatım yönteminde, birbirine yakın manalardaki kelimelerin, bazı ayetlerde farklı seçildiğini görmekteyiz. Örneğin, bazı ayetlerde, gözlemlemek anlamında, “nazar” ibaresi kullanılırken, görme-bilme anlamına karşılık olarak “ruye” kelimesi kullanılmıştır.

Konuya, kelimelerin farklı kullanımı açısından yaklaşınca, yukarıdaki ayette geçen tezekkür sözünün, özel bir anlamı olduğu anlaşılmaktadır. Ayette geçen ve düşünüp öğüt alma anlamındaki tezekkür, tefekkür etmenin yolunu açacak şekilde kullanılmıştır. Kur’an tefsircilerine göre tefekkür etmek, bir konuyu inceden inceye düşünmektir. Takdir edileceği gibi, bir konuyu düşünüp öğüt alabilmek için, o meseleyi inceden inceye irdelemek, düşünmek gerekir.

Tefekkür konusunu ve önemini kavrayabilmek için, yine Kur’an’daki kullanımına bakalım.

Ali İmran Suresi 3/191: Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. “Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, Seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru” derler.

Ayetteki “düşünürler” kelimesi, Arapça “tefekkür” olarak geçmektedir. Hâlbuki yukarıda bahsettiğimiz Zariyat Suresinin 49uncu ayetinde, “düşünürsünüz” ifadesi, “tezekkür olarak geçmişti. Bu ayette farklı ifade geçtiğine göre, ayrı bir anlamı var demektir.

Diğer taraftan, ayette ilgimizi çekecek bir başka husus daha var. Dikkat edilirse ayette, “onlar, ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar” denilerek ayrıntılı anlatılmıştır. Ayet, kısaca “onlar, Allah’ı anarlar” diyerek kestirmeden anlatmadığına göre, böyle ayrıntı verilmesinin de bir sebebi olmalıdır.

Bu sebebin gerçeğini, Yüce Yaradan bilir. Biz, sadece ayetlerden anladığımıza dayanarak, tahmin üzerine fikir beyan edebiliriz. Bize göre Kur’an, yani Yüce Yaradan, beden olarak çalışmamızın yanında, zihnimizi çalıştırmamıza dikkatimizi çekmek istemiş olabilir. Bilindiği gibi, insan uyanık kaldığı sürenin tamamında bedenen çalışamaz. En dinç insan bile istirahat etme, yemek yeme, yolculuk etme, ihtiyaç giderme, ibadet etme gibi molalar vermek zorunda kalır. Dolayısıyla bedenimizle çalışmamız kesintilidir. Fakat zihnimiz, uyanık kaldığımız her anımızda çalışacak şekilde programlanmıştır. Hattâ uzmanlara göre, gördüğümüz rüyalarımızın bile, zihnimizin çalışmasıyla bağlantısı vardır.

Dolayısıyla, düşünmenin zamanı, ortamı diye bir şey yoktur. Düşünme işleminde mola vermek olmaz. Biz “düşünmek istemiyorum” diyerek zihnimizi boş bırakmaya çalışsak bile, zihnimiz düşünmeye devam eder. Uzmanların ifadelerine göre, bir insanın, bir dakikada okuyabileceği kelime sayısı en fazla 360 iken, zihnimizden 600 kelime geçmekteymiş. Bu nasıl oluyor bilmiyoruz. Ama bilim insanlarının belirlediği net bir şey var. Onlara göre, Yüce Yaradan, bizim düşünmemizin çok kapsamlı olabilmesi için, bize hem donanım (hard disk), hem de yazılım (software) vermiş.

Bu sebeple, her insan düşünmekle yükümlüdür. Fakat Yüce Yaradan’a inanan ve Onu zikreden her insanın, Onun bize verdiği donanım ve yazılımı kullanarak tefekkür etme, yani irdeleyerek düşünme yükümlülüğü çok daha fazladır.

Konuya bir başka açıdan daha bakmaya çalışalım. Bilindiği gibi, düşünmeden yapılan bedeni çalışmanın verimi düşük olur. Üzerinde düşünmeden yapılan işler, kazalara ve hatalara sebep olabilir. Demek ki, uzuvlarımızın çalışmalarını da yönlendiren ve işe yarayacak şekilde verimli hale getiren olgu, düşünmemiz, yani tefekkür etmemizdir. Dolayısıyla, dinde de, insanı makbul hale getiren unsur, düşünerek yapılan “şuurlu kulluktur”. Düşünmeden yapılan kulluk, şuursuz olacağından verimsiz olur. Kazalara, yani günaha girmemize sebep olabilir.

Düşünmeden, ayrıntılarını irdelemeden girilen hemen her işin, başarısızlıkla sonuçlanması ihtimali çok kuvvetlidir. O halde tefekkür, hareketimizin başlangıcını oluşturmalıdır. Takdir edileceği gibi, ilk hareketi yapmak, bütün taşları yerinden oynatır. Dolayısıyla, harekete başlarken oluşturduğumuz ilk düşünceler dâhi yetersiz kalabilir. Bu sebeple, başarılı olmak için, yürütmekte olduğumuz işin veya hareketin sonuna kadar tefekkür etmeye devam etmeliyiz.

Her millette, “işlemeyen demir pas tutar” mealinde bir söz vardır. Çalışmayan uzuvlarımız, uzun bir süre geçtikten sonra hareket etmekte zorlanırlar. Kısa bir süreliğine bile olsa kullanmadığımız kaslarımız, güçten düşerler. Takdir edileceği gibi, düşünme fiili de, zihnimizin bir faaliyetidir. Dolayısıyla o da, bir nevi harekettir. Düşündükçe, düşünme kapasitemiz artar. Düşünmeyi bıraktıkça, çalışmayan kaslarımız misali, zihnimiz de pas tutar.

Bilindiği gibi Kur’an, tesadüfi bir yaratılışın olamayacağını anlayabilmemiz için, bizi sürekli olarak düşünmeye yani, tefekkür etmeye davet eder. İnsanların tefekkür etmesi için, Kur’an, o kadar uğraşır ki, bizlere, düşünmeyi bir ibadet olarak algılatır. Böylece, tefekkürü sadece bir düşünme işlemi olmaktan çıkarır, araştırma ve öğrenme haline getirir.

Düşünmeden inanılan bir din, yanlış temeller üzerine kurulur. Bu yanlış kanaatleri düzeltmek, çok zor olur. Hiç bilgisi olmayan bir şahsa bir konuyu anlatmak daha kolaydır. Ama çoğu zaman, kendisine anlatılanları düşünmeden ve irdelemeden inanmış bir kişiye, bilhassa dini konulardaki gerçekleri anlatmak daha zordur.

Bu sosyal gerçeği birebir yaşayan peygamber, Hz. İsa’dır. Bilindiği gibi Hz. İsa, İsrail oğullarındandır. Aslı, Yüce Yaradan’ın gönderdiği öğretiler olan, fakat temelleri sonradan değiştirilmiş olan Yahudi din anlayışındaki yerleşmiş yanlış kanaatlere karşı mücadele etmiştir. Yahudiler, Hz. İsa ile aynı Yüce Yaradan’a inanmalarına rağmen, kendi yanlış inanışlarının doğruluğunu iddia etmişlerdir. Bu sebeple Yahudiler, Hz. İsa’ya inanmadıkları gibi, ona her türlü eziyeti yapmışlardır. Bilindiği gibi, âlemlerin ve dolayısıyla her insanın Rabbi, Hz. İsa’ya verdiği bazı üstün özellikler vermiştir. Fakat bu üstün vasıflar, Yahudilerin anlayışlarının yanlış temellerini, değil değiştirmek, yanlışlığını bile anlatmasına yetmemiştir. Aradan geçen yaklaşık iki bin yıla rağmen, İsrail oğulları olan Yahudilerin, yine bir İsrail oğlu olan Hz. İsa’ya karşı düşmanlıkları halen sürmektedir.

İşte Kur’an’da geçen tezekkürün yolunu açtığı “tefekkür” ifadesinin önemi burada da net bir şekilde kendisini göstermektedir. Bütün nesiller, araştırmadan, sorgulamadan öğrendikleri yanlış bilgilerin esiri olmuşlardır.

Yahudi inancına sahip insanları yurtlarından süren Romalıların torunları, aradan bin yıl geçtikten sonra, Kudüs’ü Müslümanların elinden kurtarmak için bütün güçleriyle mücadele etmişlerdir. Dikkat edilirse, Kudüs için mücadele edenler, Yahudiler olmamıştır. Yahudileri her yerde ezmeye çalışan Hıristiyanlar olmuşlardır. Hıristiyanlar da, Kudüs’e sahip olma mücadelesini Cennete girebilmek adına yapmışlardır. Cennete girebilmek için mücadele ettikleri Müslümanlar da, aynı sebepten dolayı, yani Cennete girebilmek için, Kudüs’ü savunmuşlardır. Bu olaydan yaklaşık 900 yıl sonra, İsrail oğullarının bir kısmı Kudüs’e sahip olarak, Cennete girmeyi garanti altına aldıklarını düşünmüşlerdir.

Görüldüğü gibi, asılları, Yüce Yaradan’ın gönderdiği aynı din olan Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık, tefekkür edilmeyerek dogmalarla yürütüldüğü için, birbirleriyle, aynı Tanrı’nın Cennetine girebilmek adına savaştırılmışlardır. Hattâ Yahudiler kendi aralarında, Hıristiyanlar kendi aralarında ve Müslümanlar kendi aralarında, aynı Cennete girebilmek için kıyasıya mücadele etmişlerdir.

Bu sebeplerle, tezekkür ve tefekkür, insanlığın güzel geleceği için çok önemlidir. Yüce Yaradan’ın gösterdiği yolda tefekkür etmeliyiz yani, düşünerek, araştırıp sorgulayarak öğrenmeliyiz. Aksi takdirde, iyi niyetli olmamıza rağmen, oynanan tiyatronun şuursuz figüranları bile olamayıp, ne olup bittiğini anlayamadığı halde, bedel ödeyen seyircileri olmaktan kurtulamayız.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖNDERLERİN YANLIŞLARINI ALKIŞLAYANLAR

ÖNDERLERİN YANLIŞLARINI ALKIŞLAYANLAR

 

(Not: Bu yazı Mart 2014’te bu sitede yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz.)

Önderlerinin yanlışlarını alkışlayanlar; ya helâk olurlar, ya yalnızlaşırlar ya da kişilik değiştirirler

Önderler denilince; Devlet yöneticileri, siyasetin ileri gelenleri, terör guruplarının yöneticileri, vakıf-dernek yöneticileri, haksız kazanç peşinde koşan şirket yöneticileri, şeyhler, aşiret ağaları gibi alanlar bu kapsam içerisindedir.

Zalimleri, menfaatinden başka şey düşünmeyenleri, insanları kandıranları, ikiyüzlü davrananları helâk etmek tamamen Allah’ın tekelindedir. Çünkü hüküm ve hikmet sahibi yalnız Allah’tır.

Allah bu helâk etme işlemini, doğrudan ve melekleri aracılığıyla yaptığı gibi, bazı insanlar aracılığıyla da yaptığı tarihteki örneklerden anlaşılmaktadır. Bir insanın kendini düzeltmediği gibi, Allah’a şirk koşması halinde, onun mutlaka helâk edeceğini, Yüce Yaradan, ayetlerinde açıklıyor.

Hud Suresi 96,97.ayet: “ Andolsun, biz Mûsâ’yı âyetlerimizle ve apaçık bir mucize ile Firavun’a ve onun ileri gelen adamlarına peygamber gönderdik de ileri gelenler, Firavun’un emrine uydular. Hâlbuki Firavun’un emri doğru değildi.”

  1. Firavun, kıyamet gününde kavminin önüne geçecek ve onları suya götürür gibi ateşe götürecektir. Ne kötü varış yeridir orası!”
  2. Onlar, hem bu dünyada, hem de kıyamet gününde lânete uğratıldılar. Ne kötü destektir onlara verilen destek!”

Ayetlerde cezanın sadece Firavuna verilmeyeceği, hem Firavun’ un ileri gelen adamlarına, hem de onun peşinde koşan halka verileceği açıkça belirtiliyor. Yani önderlerinin yanlışlarını alkışlayan, onların peşinde giden herkes için Hud Suresinin 99uncu ayet hükmü uygulanacaktır.

Şimdi insanlar, aynı, peygamberlere inanmayanların söyledikleri gibi, ”bizi nasıl helâk edecek, haydi o gün gelse ya” ya da “biz Allah’a inanıyoruz, biz yanlış yapıyorsak Allah bizi affeder” benzeri konuşuyorlar. Biz, böylelerinin bu dünyada helâk olup olmayacaklarını bilemeyiz. Allah bilir.

Bizim dünya gözüyle bakarak söyleyebileceğimiz şey; onların, ya yalnızlaşacakları ya da kişilik değiştirecekleridir.

Zaman içerisinde Allah, önderlerle ilgili gerçekleri, halka çeşitli vesilelerle gösterdikçe, önderlerinin yanlışlıklarını savunan insanların bir kısmı, kimsenin yüzüne bakamaz hale geleceklerdir. Yalnızlaşacaklardır. Aslında bu durum, bu dünya hayatında bir azaptır.

Bazıları ise, durumlarını kurtarmak için hemen kişilik değiştirecekler ve peşinde gittikleri önderlerini kötüleme yarışına gireceklerdir. Düşecekleri bu kişilik değişikliği, aslında bu dünya hayatında bir azaptır.

Bu açıdan bakılınca doğrudan helâk edilmek, sanki daha hafif bir azap gibi kalıyor. Diğer taraftan, bu dünyada azap çekerek de olsa çok yaşatılmak, insanları cehennem azabından kurtarmıyor. Allah bu durumu Bakara Suresi 96. Ayette açıkça belirtiyor: “…….Hâlbuki çok yaşatılmış olmak kendilerini azaptan uzaklaştıracak da değildir.”

Hatalarını anlayarak yanlıştan dönenler, önderlerinin değil, Allah’ın ipine sarılanlar bilmeliler ki, Allah merhametlilerin en hayırlısıdır. Çok çeşitli ayetlerde, Allah’ın bağışlayıcılığı vurgulanır. Ama yanlıştan döndükten sonra iyi işler yapmak şartı aranmaktadır.

Ankebut Suresi 7. Ayet: “Bununla beraber iman edip de salih amel (iyi işler) yapanların, muhakkak taraflarından kötülüklerini örteriz ve elbette kendilerine yaptıkları amelin daha güzelini veririz.”

Biz güzel örnek oluşturarak, insanlara iyi işler yapmalarını öğütlemek durumundayız. Öğütlerimize uymayanları da, Allah dilerse ve Allah’ın yardımı ile hükümleri doğrultusunda cezalandırmaya çalışmalıyız. Yoksa herkes kendinden sorumludur. Her kişi, kendi kararlarının sonuçlarını görür. Sonuca sevinir ya da kahrolur.

Allah insanlara zulmetmez, insanlar birbirlerine ve kendilerine zulmederler.   

KUR'AN ÜZERİNE, Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın