CARİ AÇIĞIN SEBEP VE SONUÇLARI

CARİ AÇIĞIN SEBEP VE SONUÇLARI

 

Cari dengenin sağlanabilmesi dış ticaret, hizmetler, yatırım gelirleri ve cari transferlerdeki dengeye bağlıdır. Ödemeler dengesi, bütün bunların dengesinin toplamından oluşur. Cari açık ise, genel anlamda, bir şahsın veya devletin, ürettiğinden çok harcamasıyla oluşur.

Ülkeler için cari açığın genel göstergesi, ihracatından çok ithalat yapmasıdır. Bu durumda ülkeler kayba uğrarlar. Fertler ve aileler için de aynı durum geçerlidir. Bir aile, üretip sattığından daha çok şey satın alırsa, bütçesi açık verir. Bu açığı kapatmak için, ya daha çok çalışıp üretimini artırması veya borç alması gerekir.

Devletlerin de vaziyetleri aynıdır. Devletler bu kaybı azaltmak için, birkaç yöntem uygularlar. Bunlardan biri, turizm konusudur. Turistleri ülkelerine çekmeye çalışırlar. Turistlere yapılan satışları, yani bir turistin o ülkede harcadığı paraları, ihracat olarak değerlendirirler.

Ülkelerin cari açıklarını azaltan bir başka unsur, o devletin iş adamlarının yurt dışında yaptıkları işlerden, ülkelerine getirecekleri para transferleridir. İş insanlarının getirecekleri bu paralar da, yurt dışına yapılmış ihracat gibi değerlendirilir. Ayrıca hizmetler sektörünün yurt dışındaki çalışmaları da, ihracat gibi görülür. Bütün bunlar ülkenin cari açığını, yani kaybını azaltır.

Devletler, bütün bu gayretlerine rağmen, cari açığı düşüremeyebilirler. Bu durumda önlerinde bir seçenek kalır. Paralarının değerlerini düşürürlerse, ihracatları artar. Buna karşılık ithalatları mecburen azalır. Dolayısıyla cari açık azalır.

Eğer bir ülkede cari açık, uzun yıllar devamlılık arzederse, ülkenin kaybı önlenemez hale gelir. Ülke, varlıklarını kaybetmeye başlar. Bu kayıp hem özel sektörde olur, hem de devletin varlıklarında gerçekleşir.

Özel sektörde, öncelikle sanayi şirketleri yabancılara satılmaya başlar. Sonra diğer alanlardaki şirketlerin hisseleri de yabancılara geçmeye devam eder. Daha sonra konutlar ve araziler de, yabancılara satılmaya başlar. Hattâ yabancıya satabilmek için, özel teşvikler verirler. Bu teşviklerin içerisinde vergi desteği gibi maddi unsurların yanında, vatandaşlık hakkı gibi manevi destekler de olabilir.

Sermaye payları giderek el değiştirir. Cari açık devam ettikçe, bu el değiştirmeler, ülkenin en ihtiyacı olan alanları da kapsamaya başlar. İletişim alanındaki firmalar yabancılara devredilir. Bankalar hisselerini, yabancılara satabilmek için gayret sarf ederler. Bununla da kalınmaz. Araştırma laboratuvarları da el değiştirmeye başlar. Varsa ilaç firmaları da bu değişimden nasibini alırlar. Cari açık devam ettikçe, artık hemen her alandaki şirketler, hisselerinin bir kısmını veya tamamını yabancılara devretmek zorunda kalırlar. Ancak, hisseleri el değiştiren şirketlerin büyük çoğunluğunun isimleri aynen kalır. Dolayısıyla halk, yabancılara satışları anlayamaz. O şirketlerin ürünlerini ve hizmetlerini, sanki eski yerli firma imiş gibi, satın almayı sürdürür.

Cari açığı kapatamayan ülkelerde, ilk önce devletin varlıkları yabancılara satılmaya başlar. Devletin sahip olduğu ve ticari yönü olan kuruluşlar ile fabrikalar el değiştirmede başı çekerler. Bunlar yetmedikçe, gemi limanları, havayolları limanları, karayolları, demiryolları gibi asli varlıklar da yabancıların eline geçmeye başlar. Hattâ bu alanlarda çalışan kuruluşları veya firmaları varsa, onlar da el değiştirir.

Cari açık sürdükçe, devletin bankaları, madenleri ve tabii kaynakları da yabancılara satılmaya başlar. Cari açık uzun süre devam ederse, yabancılar, devletin asli görevi olan alanlara da el atarlar. Eğitim ve sağlık işlerine de girerler. Halkın eğitimini ülkesine hizmet edecek şekilde sağlaması gereken okullar, yabancıların eline geçer. Vatandaşlarından hasta olanların şifa aradıkları hastaneleri de yabancılar işletmeye başlarlar. Yabancılara satıştan, savunma sanayinde üretim yapan devlet kurumları da nasibini alırlar.

Uluslar aşırı firmaların, son dönemlerde hızla çoğalmalarının ve kazançlarını katlamalarının en önemli sebebi, ülkelerin verdikleri cari açığın uzun süre devam etmesidir.

Peki, ülkeler neden verdikleri cari açığı uzun süre önleyemezler? Devletlerin cari açık vermelerinin bir sebebi, GSYİH’larının içerisinde hizmetler sektörünün payının, azalacağına artmasıdır. Hizmetler sektörünün doğası gereği, ihracat imkânı, sanayi ve imalat sektörüne göre daha azdır. Çünkü bilhassa kalkınma mücadelesi veren ülkelerdeki hizmetler sektörü; hazır yemek, toplu taşımacılık, çevre düzenlemesi, peysaj mimarisi, binaların temizliği gibi alanları kapsamaktadır. Bu tür hizmetlerin ihracat kabiliyeti, yok denecek kadar azdır.

Maddeten kalkınmış ülkelerdeki hizmet sektörünün yapısı, daha fakirlere göre biraz farklıdır. Teknik veya diğer müşavirlikler, hukuk hizmetleri, patent hakları, banka komisyonları gibi hizmet alanları da vardır. Ancak bunların yurt dışına açılabilmeleri ihtimali, hazır yemek gibi hizmetlere göre daha fazla olmasına rağmen, kazancı azdır. Belki yurt dışına açılan bu hizmetler, yurt içindeki sahiplerine daha çok kazanç sağlayabilir. Fakat yurt dışından ülkeye getirebilecekleri gelir, sanayi ve imalat sektörüne göre, çok azdır.

Bir devlette, hizmet sektörü gelişip imalat sanayi gerilemeye başladığı zaman, o ülkedeki araştırma ve geliştirme faaliyetleri de azalır. Eskiden kurulmuş olanlar da, yabancıların eline geçmeye başlar. Böylece ülkedeki, katma değeri yüksek imalat alanları yabancıların, katma değeri düşük imalat alanları ise, yerli firmaların olur.

Bütün bu gelişmeler, içinden çıkılamayacak bir kısır döngü oluşturur. Ülke her yıl cari açık vermeyi sürdürür. Çünkü artık, o ülkenin sermaye kârları, sürekli olarak yurt dışına aktarılmaktadır.

Devamlı cari açık veren devletlerin yöneticileri, bu durumu düzeltebilmek için, ekonomik bir tedbir alamadıklarını görürler. Ancak halkı kandırabilmek için, “yerli malı kullan” kampanyaları düzenlemeye başlarlar. Hâlbuki yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, hangi ürünün yerli malı, hangisinin yabancı olduğu birbirine karışmıştır.  Çünkü yabancılar tarafından satın alınan şirketin ismi, çoğunlukla, değişmemiştir. Dolayısıyla, ülkeyi yöneten siyasilerin halktan kullanmalarını istedikleri yerli malları, aslında yabancılara para aktarımına sebep olacaktır. Bu ortam, tarım ürünleri için de geçerlidir.

Zaten bu gerçekler, halkın bir kısmı için de anlaşılmaya başlandığı için, son yıllarda “yerli malı kullan” kampanyaları azaldı. Bu kampanyalar yerine, mağaza isimlerinde “yerli dil kullan” kampanyaları başladı. Fakat son dönemlerde çoğu ülkenin halkının, kendi memleketinin ürünlerine güveni azalmıştır. Bu nedenle halkın, yabancı markalara talebi artmıştır. Dolayısıyla, yerli markalar ve mağazalar da, yabancı isim kullanmak mecburiyetinde kalmaktadırlar. Bunun sonucu olarak, son yıllarda başlayan “yerli isim kullan” kampanyaları da bir işe yaramamaktadır.

Demek ki, cari açık vermeyi tehlike olarak görmeyerek tedbir almaya kalkışmayan devletlerin, ekonomilerini toparlamaları ihtimali, her yıl azalmaktadır. Ekonomilerini kendi ayakları üzerinde durduramayan devletlerin, özgürce hareket etmeleri düşünülemez.

Uzun yıllardır cari açık veren ülkeleri bekleyen bir başka sorun daha vardır. Yerli diye bilinen şirketleri, bankaları ile ülkenin varlıklarının çoğu yabancıların eline geçtiğinden ve yabancıların tek amacı kâr olduğundan, ekonomik sıkıntının baş gösterdiği anlarda, iktidarlar, ülke içerisinde almak istedikleri bazı ekonomik önlemleri bile uygulatamazlar. Bilhassa, dünya çapında borç bulmanın zorlaştığı, turizmin gerilediği ortamlarda, cari açıklar çok daha tehlikeli hale gelirler.

Ekonomi kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KARL MARKS’IN, YAŞADIĞI ŞARTLARDAN KAYNAKLANAN HATALARI

KARL MARKS’IN, YAŞADIĞI ŞARTLARDAN KAYNAKLANAN HATALARI

 

Takdir edileceği gibi, insanlar, yaşadıkları döneme göre davranmaya meyillidirler. Hem o dönemdeki hem de tarihteki olayları, yaşarken gördüklerine göre değerlendirirler. İnsanların büyük çoğunluğu, çevrelerindeki arkadaşlarından etkilenerek düşünürler. İçinde olduğu fikri çevresinden farklı düşünebilenlerin sayısı çok azdır. Çevresindekiler de, tıpkı kişinin kendisi gibi, yaşadıklarına göre karar oluştururlar.

Dolayısıyla, insanların çoğunluğunun ulaştığı çözümler, yaşadıklarından esinlenerek oluşur. Bu sebeple, çözümlerinin büyük çoğunluğu, kendilerinin itiraz ettikleri şeylerle aynı temele dayanır. Çünkü toplumun genel anlayışının tamamen dışına çıkacak şekilde tam zıt fikirler söylemek ve bu düşüncelerini kabul ettirmek, bir insanın kendi gücüyle başarabileceği bir şey değildir.

Tarihe baktığımızda, getirdikleri çözümlerin toplumun anlayışına zıt olduğu durumlar, sadece peygamberler tarafından oluşturulmuştur. Eğer peygamberler de yalnız kendi düşünceleriyle hareket etmiş olsalardı, onların da benzer hatalara düşmeleri ihtimali, fikir insanlarınınkinden, bilginlerden daha fazla olurdu.

Bu yargımızın geçerli olup olmadığını anlamak için, eser sahibi fikir insanlarıyla peygamberleri karşılaştırmamız yeterli olacaktır. Eser sahibi insanlar, dönemlerinde yaşayanlara göre daha çok okuyan ve yazan kimselerdir. Dolayısıyla, çevrelerindeki kişilerle bilgiye dayalı tartışmalar yapmış olmaları ihtimali kuvvetlidir. Bu nedenle, aralarındaki tartışmalardan esinlenerek, daha farklı fikirler geliştirebilme imkânına sahiptirler.

Peygamberler ise, eser sahibi insanlardan daha farklı yapıda insanlardı. En azından bilinen peygamberler arasında felsefeci, hukukçu, ekonomist, sosyolog, bilgin olarak tanımlanabilecek insanlar yoktur. En meşhur peygamberlerden olan Hz. Musa, uzun süre çobanlık yaptı. Hz. İsa, marangozluk ile meşgul idi. Hz. Muhammed ise, ümmi bir kervan tüccarıydı. Dolayısıyla, hiç birinin bir fikri devrim yapması düşünülemezdi. Bu açıdan bakılınca, insanların düşüncelerinde devrim yapanlar, Yüce Yaradan’ın desteklediği güzel insanlardı.

Yazımızın başından itibaren bu açıklamaları yapmamızın nedeni, Karl Marks’ın, baştan hatalı olmadığını gözler önüne sermektir. Marks, yaşadığı devrin sorunlarına, radikal olarak tanımlanan çözümler üreten ender insanlardandır. Bu radikal duruşa rağmen 1848’de arkadaşı Friedrich Engels ile birlikte yayınladıkları Komünist Manifestosuna pek itibar eden olmadı.

Çünkü Jean Jacques Rousseau’dan itibaren gelişen bu fikirlerin serpilmesi için uygun ortam henüz oluşmamıştı. Kapitalist sistem, sorunlarına rağmen kabul görüyordu. Henüz, kapitalist sistemdeki sorunlar, çözülmesi zor bir düğüm oluşturmamıştı. Fakat 1873 yılında Viyana Borsasının çöküşüyle başlayan ve kısa sürede bütün Batıyı kuşatan ekonomik buhran, kapitalizm için ilk ciddi düğümü oluşturdu. Kısa bir süre önce 1857’de ABD’de başlayıp Avrupa’ya sıçrayan büyük mali kriz, belki de Amerikan İç Savaşının etkisiyle çabuk geçiştirilmişti. Fakat 1873 buhranı uzun sürdü. Ekonomistler, bu buhrana, Büyük Depresyon adını verdiler.

İşte tam da bu ortamda, kapitalizme karşı o güne kadar yapılan en radikal eleştiri ve en radikal çözüm önerisi sahibi olan Marks hatırlandı. Radikal önerileri sebebiyle de, ölümüne kadar geçen on yıl içerisinde Batılı seçkinler tarafından tanındı.

Marks’ın radikal teklifleri, görünüşte kapitalizmin tam zıttı gibi görünüyordu. Acaba öyle mi idi? Çözümleri ile kapitalizmin arasında benzerlikler var mıydı?

Benzerlikler hususunda, bu sitede yayınladığımız “Marksizm’in Çelişkileri Üzerine” başlıklı makalemizde ve “Osmanlı, İbni Haldun ve Marks” adlı yazımızda bazı açılardan fikirlerimizi ifade etmiştik.

Bu yazımızda, kısmen farklı bir pencereden bakmaya çalışacağız.

Makalemizin başlangıcında, insanların, dönemlerinde yaşadıklarına göre fikir beyan ettiğini söylemiştik. Bu sebeple, Marks’ın düşüncelerinin de, kendi dönemi ve kendi çevresi bağlamında ele alınması gerekir.

Dolayısıyla, Marks’ın fikirlerinin bugünün sorunlarına uyarlanması mümkün değildir. Çünkü o dönemin ve günümüzün şartları birbirinden farklıdır. Onun yaşadığı dönemde, günde 12 saat çalışan ve hiçbir sosyal güvencesi olmayan sanayi işçileri vardı. Diğer taraftan, zenginlerin şatolarında, konaklarında çalışan ve sayıları sanayi işçilerinden muhtemelen daha çok olan, hizmetçi gurubu vardı. Ayrıca, toprak sahiplerinin arazilerinde çalışan fakir köylüler vardı.

Karl Marks, bu guruplar için çözüm aramıştı. Onun bütün derdi, üretimin asıl yapıcısı olduklarını düşündüğü bu gurupların, ezilmeleri ve gelişememeleriydi. Bu durumun sebebinin, kapitalizmin sosyal yapısından kaynaklandığına inanıyordu.

Dikkat edileceği üzere, Marks’ın takip ettiği ve çözüm aradığı bütün olaylar, Batı’da yaşananlar idi. Diğer bölgeler, Lâtin Amerika, Afrika ve Asya, onun fikir üretme alanının dışında idi. Marks’a göre, bu toplumlar (diğer bir bakış açısıyla, Doğulu toplumlar), durağandırlar ve değişmezler. Ona göre, Doğudaki anlayış, genelleşmiş köleliktir. Dolayısıyla, bu toplumlar kendi rehavetine bırakılamazlar. Gerekirse zorla, Batıya bağlanmalıdırlar.  Nitekim Marks ve benzer düşüncedekiler, Çarların, Orta Asya’yı topraklarına katmalarını, Fransa’nın, Cezayir’i işgal etmesini, ABD’nin, Kaliforniya’yı Meksika’dan almasını, “oralara uygarlığın götürülmesi” olarak nitelemişler ve alkışlamışlardır.

Demek ki, Marks ve etrafındakilerin fikirlerinin, günümüzün sorunları için ilham kaynağı olması, düşünülemez. Aynı mantıkla irdelendiğinde, Marks’ın çözümlerinin, o dönemde bile Doğulu, Afrikalı, Güney Amerikalı toplumlarda geçerli olacağını söylemek mümkün değildir. Çünkü Batılı toplumlar ile Doğulu toplumlardaki anlayış, Marks’a göre, birbirine bu kadar zıt ise, aynı çözümün her iki anlayış için de geçerli bir hakikat olacağını iddia etmek mantığa ters düşer.

Batılı toplumlar ile Doğulu toplumların insana bakışlarındaki en önemli fark, kişilerin manevi yönünün varlığının kabul edilip edilmediğindedir. Batı, Hıristiyan olmasına, yani ilâhi kaynaklı bir din anlayışına sahip olmasına rağmen, kapitalizmle birlikte, insanın aşkın yönünü inkâr etmiştir. Hâlbuki Doğulu milletlerden Müslüman olanlar, (bazıları uygulamada farklı davransalar da) insanın manevi yönünü kabul ederler. İlâhi kaynaklı olmayan Budizm’de de, insanın bilgelik yönü ve arzuları yenme çabası öne çıkarılır.

Dolayısıyla, insanın manevi yönünü yok sayan fikri çözümlerin, manevi yönü olan insanlar için geçerli olması mümkün değildir. Nitekim tanrıtanımaz bir anlayışla uygulanan Marks’ın fikirleri, etkili olduğu her ülkeyi sıkıntıya düşürmüştür.

Burada bir hususu belirtmekte fayda var. Marks’ın fikirlerinde tanrıtanımazlık olup olmadığı net değildir. İnsanların Marks hakkında, tanrıtanımaz olarak düşünmesinin en önemli nedeni, onun “din halkın afyonudur” sözüdür. Marks bu ifadeyi, dinin, insanları kandırmak için kullanılmasına kızarak söylemiş olabilir. Ama kendisi, Tanrı kavramına karşı çıkmamış olabilir. Bu konuda net bir fikir sahibi olabileceğimiz bilgilere sahip değiliz. Kendisini takip edenler arasında bu hususta bir fikir birliği yok.

Bu nedenle, bizim dikkate alacağımız husus, Marksizm’in uygulanışıdır. Marks’ın yolundan gittiklerini söyleyen SSCB, Çin ve diğer ülkelerdeki uygulamalar, tanrıtanımazlık olarak gerçekleşmiştir. Muhtemelen bu tanrıtanımaz uygulama şekli, İkinci Dünya Savaşı sonrası acılı ortamda Marksizm’in dünya genelinde etkili olmasını önleyen hususlardan birisidir. Fakat komünistlerin bu uygulamaları, insanları tanrıtanımaz yapamamıştır. SSCB, 74 yıl sonra dağıldığında, bütün ömürleri tanrıtanımaz düzen içerisinde geçmiş olan insanlar, ister ilâhi kaynaklı bir dinin mensubu olsunlar, ister Budist olsunlar, hemen ve eskisinden daha fazla olarak dini ibadethaneler açtılar.

Marks, Batıda yaşayan bir düşünür olduğu için, ekonomi konusuna, kapitalizm ile aynı pencereden bakmak yanlışına düşmüştür. Adam Smith gibi Marks da, ekonomiyi pozitif bilim olarak görmüştür. Her ikisi de ekonomiyi, servetin üretimi, servetlerin tüketimi ve servetlerin paylaşımı hususlarını inceleyen bir bilim dalı olarak tanımlamıştır. Dolayısıyla, insanı da, üreten ve tüketen bir eşya veya makine olarak değerlendirmişlerdir. Bu nedenle, birbirlerinden, sadece üretim ve tüketim yöntemleri hususunda ayrılmışlardır.

İnsanın manevi yönünü görmeyen ve insanı, üreten ve tüketen makine gibi değerlendiren Kapitalizm ile Marksizm, her girdiği ülkede insanların çoğunluğunun ezilmelerine sebep oldu. Dünya küreselleştikçe yayılan bu iki uygulamanın aynı temele dayanması, insanlığın geleceğini karartmaktadır. Çıkış yolu -ister kabul edelim, ister etmeyelim- Yüce Yaradan’ın, peygamberleri aracılığıyla bizlere öğütlediği yoldur.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İNSANLIĞIN ORTAK ANLAYIŞLARI ÜZERİNE

İNSANLIĞIN ORTAK ANLAYIŞLARI ÜZERİNE

 

İrdeleyeceğimiz anlayışlardan birisi, yaratıcı Tanrı konusudur.

Bütün ilâhi dinlerde yaratıcı Tanrı tektir. Eğer birden fazla tanrı olsaydı, insanlık kargaşa içerisine düşerdi. Her tanrı, kendi hükmünü geçerli kılmaya çalışacağından, önce tanrılar arasında kavgalar olurdu. Bu kavgalar, insanlara daha şiddetli olarak yansır ve kargaşa bitmezdi.

İlâhi kaynaklı olmayan dinlerde Tanrı anlayışını irdelemeye Hinduculuk’tan başlayalım. Roger Graudy’nin aktardığına göre, Rig Veda I, 164 ve 70; III, 5; V, 3 ve bilhassa X, 145’te şöyle denilmektedir:

“Onlar, O’na pek çok ad verirler, gerçekte O, Bir’dir.”

Bilindiği üzere, Hinduculuk’ta 11 farklı tanrı gurubu olduğu söylenir. Fakat yukarıdaki ifadelerden anlaşılan o ki, farklı tanrı isimlerinin olması, Tanrı’nın birden fazla olduğunu göstermemektedir. Aksine çok sayıda tanrı ismi olsa da, Tanrı’nın tek olduğu anlayışı vardır.

Budizm ile ilgili olarak, yazılı kaynaklarda bir bilgi verildiğini bilmiyorum. Bu nedenle irdelemeyi, Budizm’deki anlayış hakkındaki bilgimizi inceleyerek yapacağız. Budizm’de, bir insan için asıl amaç, Nirvana’ya (Nibbana) ulaşmaktır. Budizm’e göre, ölüm ve doğum çevrimlidir. Bu çevrimin sonu, Nirvana’dır. Nirvana, son dirilişten sonra yaşanacak ideal yaşamdır. Takdir edileceği gibi, bir yaşamın ideal ölçülerde olabilmesi için, yaratıcı Tanrı’nın tek olması gerekir. Birden fazla tanrının olması durumunda, hiçbir insan ideal yaşama ulaşamaz. Çünkü birbirleriyle çatışan tanrılar, insanların ideal yaşama ulaşmasını engellerler. Her tanrı, kendi anlayışı açısından bir ideal yaşam tanımı yapacağından, zaten insanlar, Nirvana’ya ulaştıklarını bile anlayamazlar ve hiçbir zaman Nirvana’ya ulaşılamaz. Dolayısıyla, Budizm’in öğretisi olan, nefsimize hâkim olup, ideal hayatı yaşayacağımız Nirvana’ya ulaşabilmek için, Tanrı’nın tek olması gerekir.

İrdeleyeceğimiz anlayışlardan bir diğeri, insanlığın birliği konusudur.

Bütün ilâhi kaynaklı dinlerdeki anlayışa göre, insanlık birdir. İnsanlar arasındaki tek fark, Yüce Yaradan’ın isteklerine uygun davranma hususundadır. Diğer bir anlatımla, insanları, Yüce Yaradan nezdinde derecelendiren şey takvadır. Yani, Allah’ın gösterdiği yolda inançlı bir şekilde yürüyenler farkı oluşturur. Dolayısıyla, insanların arasında, dindarlık derecesi dışında bir fark veya üstünlük yoktur.

İlâhi kaynaklı olmayan Hinduculuk’ta, uygulanmakta olan kast sistemi insanları ayrıştırmaktadır. Fakat ilginç olan, Hinduculuğun yazılı kaynakları olan Vedalarda, Upanişadlarda ve Bagavat Gitalarda, kast sistemiyle ilgili hiçbir beyan yoktur. Dolayısıyla kast sisteminin, din adamları olan Brahmanlar tarafından sonradan uydurulduğu tahmin edilmektedir.

Hinduculuğun, insanlık hususundaki fikrini, yine Graudy’den aktaralım. Graudy’ye göre, Hindistan’ın büyük kutsal metinlerinden olan Upanişadlardan Svethara Upanişad, VI, 5’te şöyle denilmektedir: “Tanrı yegânedir, bütün varlıklarda gizlidir. Her şeye nüfuz eder. Bütün yaratıkların iç Bilincidir. Her eylemin şuurudur. Bütün varlıklarda mevcuttur. Şahit’tir, Koruyan’dır, şekilsiz ve eşsiz Mutlak’tır.”

Yukarıdaki metinlerde ifade edildiğine göre, Tanrı, bütün varlıklarda gizli ise, her şeye nüfuz ediyor ve bütün yaratıkların iç Bilinci ise, o zaman, Hinduculuk’ta da insanlar birdir. Bu durumda, Hinduculuk’ta, insanlar arasındaki fark, bütün varlıklarda gizli olan Bir’e, hangi ölçüde uygun davranıldığı hususundadır.

Bilindiği gibi Budizm, insanlara, arzularını yani nefislerini yenmenin yollarını gösteren bir öğretidir. Başlangıçta kendisi de bir Hindu olan Buda, Brahmanların dini uygulamalarına tepki koymuştur. Muhtemelen Hinduculuktaki kast sistemine karşı çıktığı için, kendi öğretisini geliştirmiştir. Buda’nın, insanlara arzularını yenmenin yollarını göstermesinden anlaşıldığına göre, insanlar birdir. Buda’ya göre, insanlar arasındaki tek fark, arzularını yani nefislerini yenme derecelerindedir.

Üçüncü olarak irdeleyeceğimiz anlayış, insan hayatının anlamı konusundadır.

Bütün ilâhi kaynaklı dinlere göre insanlar dünyada başıboş bırakılmamışlardır. Dolayısıyla insanın bu dünyada yaşamasının bir anlamı vardır. Eğer hayatın ilâhi bir anlamı olmazsa, her şey manasızlaşır. İnsanın hayatını, salih amel işlemek anlamlandırır. İnsanlar Yüce Yaradan’ın yap dediklerini ne kadar çok ifa ederse, yapma dediklerinden ne kadar kaçınırlarsa, hayatları o ölçüde anlamlanır.

Hinduculuk’ta, yukarıda örneğini verdiğimiz Svethara Upanişad metnine göre, insan hayatı, insanın Bir’e olan katkısıyla, yani Tanrı’nın insanda oluşturduğu şuura uygun davrandıkça, anlamlanmaktadır.

Budizm’de ise, insan hayatı, arzularını yendikçe anlanmaktadır.

Anlaşılan o ki, gerek ilâhi kaynaklı dinlerin, gerekse Hinduculuk ve Budizm gibi öğretilerin ilk ortaya çıkışlarındaki anlayışlar, ortaktır. Bu ortak anlayışa göre, yaratıcı Tanrı tek olmalıdır, insanlar yaratılıştan birdir, insan hayatının bir anlamı vardır.

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BEYİN VE ZİHİN, ZEKÂ VE BİLİNÇ

BEYİN VE ZİHİN, ZEKÂ VE BİLİNÇ

 

Bilim insanlarına göre beyin, milyarlarca nörondan oluşan karmaşık yapıda bir ağdır. Biz de, bilim insanlarının hepsinin, beyni, aynı şekilde tanımlamalarından hareketle, beynin yapısının böyle olduğunu kabul ediyoruz. Ancak, zihin konusundaki tariflerde, bilim insanları arasında aynı ortak tavır yoktur. Bazılarına göre, beyin ile zihin, aynı şey olarak değerlendirilmektedir. Bazı bilim insanları ise, beyin ile zihni ayırmaktadır. Beynimizin bedenimizi yönettiğini, zihnimizin ise duygularımızı idare ettiğini savunmaktadır.

Bilim insanlarının ortak görüşüne göre, beynimiz bedenimizi yönetme işlevini, elektrik sinyalleri göndererek yerine getirmektedir. Ancak, bazı bilim insanları, gönderilen bu sinyallerin sebep oldukları düşünülen sonuçlara bakarak, zihnin farklı olduğunu savunmaktadır. Bu bilim insanlarına göre, gönderilen bu sinyaller, eğer bizim ruhumuzda, acıya veya zevke, öfkeye veya sevgiye, nefrete veya aşka sebep oluyorsa, ayrıca bir zihin var demektir. Dolayısıyla, beyin ve zihin farklı şeylerdir. Böyle düşünenlerin savunmalarına göre, eğer beyin ile zihin aynı şeyler olsaydı, beynin gönderdiği sinyaller, açlık veya tokluk gibi daha somut hislere sebep olurdu. Hâlbuki yukarıda bahsedilen acı, öfke, sevgi gibi duygular soyuttur. Ve insanların konumuna, gelişen olaylara göre, aynı şahısta bile anlık değişebilir. Bazı bilim insanlarının bu savunmalara bakılınca, beyin ile zihnin aynı şey olmadığı açıktır.

Zekâ, bir şeyi düşünerek analitik açıdan değerlendirme ve çözüme yönelme becerisi olarak tanımlanabilir.

Bilinç, yani şuur ise, yaşadıklarımızdan zevk alma veya öfke duyma, acıyı veya neşeyi hissetme becerisidir. Bilinç ile zekânın farklı olduğunu net bir şekilde anlatan bir husus, merhamet konusudur. “İnsan” olmanın bilincine varan bir kişide, merhamet hissi oluşur. Zekâ, analitik düşündüğü için, merhamet duygusunu hissetmez.

Bilinç ile zekâ arasında fark olup olmadığını, insanların yaptıkları bilgisayarları ve bilgisayarlı robotları inceleyerek de kavrayabiliriz. Bilindiği gibi, bilgisayarların matematik hesaplama güçleri, insanlarla mukayese edilemeyecek kadar yüksektir. İnsanların çözemeyeceği ve matematik zekâ gerektiren problemleri, bilgisayarlar inanılmaz kısa sürede çözebilmektedirler. Dolayısıyla bilgisayarlar, analitik soruların çözümünde insanlardan daha zekidirler.

Bir insanın, bilgisayarla karşılıklı olarak oynadığı satranç oyununda, hemen her defasında bilgisayarlar galip gelmektedir. Eğer böyle bir oyunda, insan, bilgisayara önceden yüklenmemiş olan bir hamle yaparsa, bilgisayar bunu algılayamadığı için, nasıl karşılık vereceğini şaşırmaktadır. Böylece, insan bilgisayarı yenebilmektedir.

Demek ki bilgisayarlar, kendilerine verilen programın dışında bir başka olguyu kavrayamamaktadır. Aslında, insan zekâsı da benzer konumdadır. İnsanlar da, Yüce Yaradan’ın onlara yüklediği program kadar kavrayabilmektedir. Bu sebeple, bize anlaşılmaz gelen mucizevi bazı olayları, kavrayamamaktayız. Bunun muhtemel sebebi, bizim beynimizin yazılımının, evrendeki fiziki kurallara göre inşa edilmiş olmasıdır. Biz nasıl, insan beyninin yazılımında olmadığı için, “olamaz” dediğimiz olaylar karşısında yeniliyorsak, bilgisayarlar da yazılımlarında olmayan konularda şaşırmaktadırlar.

Ancak, bilinçli yani şuurlu insanlar, karşılaştıkları mucizevi olayları, bilinçleri yani hisleri ile süzebilirler. Böylece, şaşırdıkları bu olaylar karşısında çaresizlik ve şaşkınlık içerisinde kalıp perişan olmak yerine, kendilerini o olayla irtibatlandırarak, hakikate ulaşmaya çalışabilirler. Ama gerçeğe ulaşmayı, zekâlarını kullanarak başarmaları mümkün değildir. Çünkü zekâ, sadece analitik düşünür. Zekâ, mucizevi olaylarla karşılaşan insanlara, hayal gördüklerini düşündürtür. Böylece, insanlar gerçeğe ulaşamaz.

Bilinç ile zekâ arasındaki farkı kavrayabilmek için, sadece insanları izlemek yeterli olmasına rağmen, memeli hayvanları da irdelememiz, bize daha net bir karşılaştırma yapma imkânı sağlayacaktır.

Bilinç ile zekâ arasındaki farkı daha net kavramak için, belgesel çekimlerdeki bazı olayları irdeleyelim. Belgesel çekiminde, bir aslan, yakaladığı ceylanı yiyerek karnını doyurmaya başlar. Fakat ceylanın karnında yavrusunun olduğunu görünce, hemen durur. Ceylanın başında uzun süre üzüntülü bir şekilde ve ne yapacağını bilemeden bekler. Sonrasında ceylanı bırakarak gider.

Bu olay sırasında aslanın beyni, açlığını gidermesi için aslana emir vermektedir. Ama aslanda var olan bilinç, yavruya karşı merhamet hissini oluşturur. Sonunda, merhamet duygusu ağır basar. Karnını doyuramadan, ceylanı bırakır ve gider.

Bir başka belgeselde, bir köpek, sahibinin öldüğü yerde aylarca bekler, bir yere ayrılmaz. Bir başka belgeselde ise, yine bir köpek, karlı bir gecede soğuktan donmak üzere olan kedi yavrularını görünce, onların üzerine doğru ve yavruları ezmeyecek şekilde yatar. Yavruları ısıtırken, kendisinin donabileceğini bildiği halde, köpek, annesiz olan kedi yavrularını korumaya çalışır. Bu ve benzeri olaylar, memeli hayvanlarda bile, zekâ ile bilincin, beyin ile zihnin farklı şeyler olduğunu göstermeye yeterlidir.

Bilim insanlarının, gelecekte insanlara kolaylık sağlayacağını ve yardımcı olacağını düşündükleri bir başka konu, yapay zekâ çalışmalarıdır. Günümüzde bilgisayarlar ve robotlar insanlara nasıl faydalı oluyorlarsa, giderek geliştirilen yapay zekâların da yararlı olmaları normaldir. Buradaki sorun, yapay zekâların da bilinçlerinin olmamasıdır.

Kendi bilinçleri olmayan yapay zekâlar, onları kullanan insanların emirlerini aynen yerine getirirler. Verilen emri sorgulayamazlar. Dolayısıyla emrin dışına çıkamazlar. Eğer geliştirilmiş ama bilinçleri olmayan bu yapay zekâlar, bilinçlerini kendi menfaatleri doğrultusunda kullanan ve insanlığa merhamet etmeyen kötü kişilerin emrinde olursa, insanlığın geleceği için ciddi bir tehlike teşkil edebilirler. İnsanlığı böylesine büyük bir tehlikeden kurtarmaya çalışmak, insanlığa merhametle yaklaşan ve adalet savaşçısı olduğunu, yani Yüce Yaradan’ın halefi olduğunu düşünen her insanın sorumluluğundadır.

Allah’ım, sadece beynimizle değil zihnimizle de, yalnızca zekâmızla değil şuurumuzla da davranabilmemiz için, bizlere yardımcı ol.

Allah’ım, rahmani düşüncelere ulaşabilmemiz için, bizlere zihin açıklığı ve bilinçli irade ver.

Senin her şeye gücün yeter.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ŞERİAT HAKKINDA

ŞERİAT HAKKINDA

 

Şeriat kelimesi, Sünni gelenekten gelen İslâm’da çok sık kullanılır. Ancak, kelime, Kur’an’da şeriat olarak geçmez. Kur’an’daki ifade, “şir’a” dır. Maide Suresinin 48inci ayetinde geçen bu kelimenin sözlükteki anlamı, “su içmek için suyun kaynağına götüren yol” şeklindedir.

Şeriat kavramının geleneksel İslâm’daki karşılığı, İslâm kanunu veya ilâhi kanun anlamındadır. Nitekim halk arasındaki en yaygın kullanımı, “şeriatın kestiği parmak acımaz” şeklinde olup, bu anlamı vurgulamaktadır..

Maide Suresi 48inci ayetin Arapçasında “şir’aten ve minhaca” ifadesi geçer. Minhac, kelimesinin sözlükteki karşılığı, vazıh, yani açık, belirgin yol anlamında imiş. Ayetin bu bölümünün tercümesi şöyle: “…her biriniz için bir şir’a ve bir minhac belirledik…”

Şir’a ve minhac aynı anlamda olsaydı, ayette ayrı ayrı bahsedilmezdi. Ayetin bu bölümünün yorumunda en az hata yapmak için, hem ayetin tamamının mealini, hem de Kur’an’ın özünü (lafzını değil) dikkate almamız faydalı olacaktır.

Maide Suresi 5/48: “Sana da (ey Muhammed) geçmiş kitapları tasdik eden ve onları muhafaza eden Kitabı (Kur’an) hak ile indirdik. Onun için, aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Onların arzu ve heveslerine uyarak, sana gelen haktan sapma. Biz, her biriniz için bir şeriat ve yol belirledik. Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı, fakat sizin her birinize verdiği şeyde sizi imtihan etmek istedi. Öyleyse davranın hayırlarda yarış edin. Nihayet dönüşünüz hep Allah’adır. O, ihtilafa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir.”

Ayetin başlangıcındaki ifadelerden anlaşıldığına göre Kur’an, kendinden önceki kitapları hem tasdik eden hem de onları muhafaza eden bir kitaptır. Kur’an’ın bu özelliği, Enam Suresi 6/92 inci ayette de vurgulanmıştır.

Ayete göre Kur’an, evrenseldir. Bereket kaynağıdır. Mekke halkını ve bütün çevresindeki insanlığı uyarmak için indirilmiştir. Bilindiği gibi, diğer kutsal kitapları insanlar sonradan tahrif etmişlerdir. Belki de bu sebeple ve son kitap olması dolayısıyla, Yüce Yaradan, Kur’an’ın muhafazasını Kendi üzerine almıştır. Hicr Suresi 15/9: “Şüphesiz o Zikr’i (Kur’an’ı) biz indirdik biz! Onun koruyucusu da elbette biziz.”

Diğer kitaplardaki tahrifatı en iyi bilen bizzat Yüce Yaradan’dır. Fakat buna rağmen Maide 48’de şu ifade vardır: “…Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı, fakat sizin her birinize verdiği şeyde sizi imtihan etmek istedi…”

Demek ki tek olan Tanrı, ayrı ümmetler halinde olan bizi, her birimize peygamberleri aracılığıyla gönderdiği şeylerle imtihan edecek. Peki, geçerli olan kutsal kitap Kur’an ise, bu nasıl olacak? Diğer kitaplardaki ifadelerin içerisinden Kur’an’ın tasdik etmedikleri geçersiz ise, farklı ümmetler kitapların hangisine uyacak?

Bu ve benzeri sorulara cevap verebilmek için, ayetleri Kur’an’ın özünün ışığında irdelemeye devam edelim.

Enam 92 ile Maide 48 birlikte değerlendirildiğinde, şir’a (şeriat) ile minhac (vazıh yol) anlamları arasında fark olduğu anlaşılmaktadır. Anlaşılan o ki, Yüce Yaradan, bilhassa kitap verdiği her peygamberi aracılığıyla, o dönemin anlayışına uygun çözümler üreten şir’a (şeriat) göndermiştir. Her birimizi, bize gönderilen şir’aya göre imtihan edecektir. Ancak tek olan Tanrı, her birimize de bir minhac (açık, belirgin yol) göstermiştir.

İşte, dönemin anlayışına uygun şir’alar farklı olmasına rağmen, Yüce Yaradan’ın gösterdiği minhacın, yani vazıh yolun, bütün peygamberlere aynı olarak vahyedildiği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, hem şir’a (şeriat) hem de minhac  (açık, belli yol) ilâhi kurallardır. Ancak, şir’alar (şeriat), o dönemin ortamına göre sadece o peygambere vahyedilmiştir. Minhac ise, zaman ve mekân üstü olan evrensel nitelikli ilâhi kanunlardır. Bu nedenle, diğer kutsal kitaplardaki minhaclar (ilâhi kanun), Kur’an tarafından tasdik edilmedikçe veya Kur’an’ın özüne aykırı olmadıkça geçerlidir. Aksi takdirde, geçersizdir.

Peki, Kur’an haricindeki kutsal kitaplar tahrif olduklarına göre, onlarda bahsedilen şeriatlar nasıl bilinecektir? Burada da esas olan, kutsal kitaplarda bahsedilen bu şeriatların, Kur’an’ın özüne ve Yüce Yaradan’ın iradesi olan salih amelleri yerine getirmek için takip edilecek olan vazıh yola, yani minhaca uygun olmalarıdır. Tek olan Tanrı’nın, Kur’an’da gösterdiği yola aykırı olan şeriatlar, geçersizdir.

Eğer geçerli olsaydı, Maide 48’de: “…Onun için, aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Onların arzu ve heveslerine uyarak, sana gelen haktan sapma…” denilerek Hz. Muhammed uyarılmazdı.

Demek ki şir’a (şeriat), yani “su içmek için suyun kaynağına götüren yol”, her döneme göre değişmektedir. Böyle olması normaldir. Çünkü insan topluluklarındaki anlayış, değişkendir. Dolayısıyla, sorunlar da değişkenlik arzetmektedir. Kur’an’daki anlatımlara bakarak bu konuda örnek verilebilir.

Hz. Musa’ya verilen on emir içerisinde, dördüncüsü olan “Cumartesi yasağı” hariç, diğerleri Hz. Muhammed’e de emredilmiştir. Demek ki Cumartesi yasağı, bir ümmete ait şir’a yani şeriat hükmündedir. Hz. Muhammed’in ümmetine ise, Cuma günü için bir hüküm gönderilmiştir. Cuma Suresi 62/9: “Ey inananlar! Cuma günü namaz için çağrıldığı zaman, Allah’ı anmaya koşun, alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.” Demek ki Cuma namazı hususu da Hz. Muhammed’in ümmetine uygulanacak bir şeriat hükmüdür.

Yine Kur’an’a dayanarak, şeriatla ilgili bir başka örnek, oruç konusunda verilebilir.  Bakara Suresi 183üncü ayete göre oruç, Hz. Muhammed’den önceki peygamberlerin ümmetlerine de farz kılınmıştır. 183: “Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.” Fakat oruç tutulan saatler bittikten sonra eşlerin birbirlerine yaklaşmaları konusunda ümmetler arasında farklı bir uygulama olduğu Bakara Suresi 187inci ayetten anlaşılıyor. 187: “Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmanız, size helâl kılındı. Onlar, sizin için bir örtü, siz de onlar için bir örtü durumundasınız. Allah, nefsinize güvenemeyeceğinizi bildiği için müracaatınızı kabul buyurdu ve sizi bağışladı…” Demek ki önceki peygamberlerin ümmetlerine konulan yasak, Hz. Muhammed ümmetine uygulanmayarak kaldırılmıştır.

Diğer taraftan Yüce Yaradan, peygamberlerine farklı yönlerden yardımcı olmuştur. Bu konuda da Kur’an’ın anlatımlarından örnekler verilebilir. Hz. Musa’nın yaşadığı dönemde sihirbazlık çok yaygın idi. Tek olan Tanrı, peygamberini, sihirbazları alt edecek bir olayla desteklemiştir. Hz. İsa döneminde, hastaları iyileştirdiğini iddia edenler çoğalmıştır. Yüce Yaradan da, peygamberini, hastaları iyileştirerek desteklemiştir. Hz. Muhammed döneminde, Mekke bölgesinde şairler çoğalmıştı. Tek olan Tanrı da peygamberini, Kur’an gibi çok uzun ve matematikle iç içe olan şiirsel söylemli bir eserle desteklemiştir.

Yüce Yaradan’ın, farklı dönemlerde değişik yöntemler uygulaması bizlere bir yol göstermedir. Bizler de, her devirde yaşanan sorunların çözümü için, o dönemin şartlarına uygun fikirler üretmeye çalışmalıyız. Ancak, her devirdeki meselelerin halledilmesi için geliştirilen düşüncelerin dayandığı temel, aynı olmalıdır. Bu temel, Allah’ın insanlara öğütlediği ve tek olan Tanrı’nın iradesi olan, açık ve doğru yol (minhac) üzerindeki salih amellerdir.

Bu amellerden en önemlisinin “iyilik yapmak” olduğunu, bu makalemizde irdelemeye çalıştığımız Maide 48’deki “…Öyleyse davranın, hayırlarda yarış edin…” ifadesi, net bir şekilde anlatıyor.

Ayetin sonundaki, “…Nihayet dönüşünüz hep Allah’adır. O, ihtilafa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir” ifadesi de, bizim yukarıdaki şeriat ve şeriatın dayandığı temel hususundaki yorumumuzu desteklemektedir.

Takdir edileceği gibi, Yüce Yaradan’ın, insanları önceden uyarmadığı bir hususta onları yargılaması düşünülemez. Dolayısıyla, farklı kutsal kitaplara uymaya devam edenlerin aralarındaki ihtilafları, onlar ahirette huzuruna geldiklerinde haber verebilmesi için, tek olan Tanrı’nın, bir mihenk taşı, yani bir referans noktası belirlenmiş olması gerekir. İşte bu mihenk taşı, muhafazasını tek olan Tanrı’nın üstlendiği Kur’an’dır. Bu sebeple, Kur’an indikten sonraki dönemde, diğer kutsal kitapları takip edenlerin, Hz. Muhammed’in getirdikleri hakkında ihtilafa düştükleri hususlarda, konunun çözümünü ahirete bırakmayarak, Kur’an’ı mihver olarak almaları kendilerinin menfaatinedir..

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İMAN ANLAYIŞI ÜZERİNE

İMAN ANLAYIŞI ÜZERİNE

 

İman, kelime anlamı olarak, samimiyetle inanmak ve güvenmek demektir.

Konuya bu açıdan bakılınca, şahıslara da iman edilmesi mümkündür. Bazen, bir şahsa güvenilebilir ve ona samimiyetle inanılabilir. Ancak, imanı, tamamen teslim olmak şeklinde değerlendirirsek, kişilere iman etmenin mantığı, sağlam temellere oturmaz. Çünkü her insan nefis taşıdığından, nefsine uyarak şaşırması ihtimali, her zaman vardır. Dolayısıyla, şahıslara güvenilip, samimiyetle inanılabilir. Fakat kişilere, tamamen teslim olunmamalıdır. Yoksa güvendiğimiz dağlara kar yağabilir.

Güvenmek anlamında imanın sergilendiği diğer bir yaygın alan, bilimdir. Bilim alanları içerisinde, insanların en çok güvendiği saha, tıptır. Bilhassa ağır bir hastalığa yakalananlar, kendilerini, doktorlara emanet ederler. En ufak bir fayda gördüklerinde ise, iyileşmek umuduyla, kendilerini doktorlara teslim ederek onlara iman ederler.

Günümüzde insanların güvendikleri bir başka alan, adres bulmakta kullanılan navigasyon aletidir. Bilmediği yere gidecek olan bir kişi, kendisini navigasyon cihazına teslim etmektedir. Ne zaman ki, yanlış yerlere yönlendirildiği için yolunu şaşırırsa, o zaman navigasyona teslim olmayı bırakmaktadır. Ama bir başka seferde yine ona bel bağlamaktadır.

Bu sitede yayınladığımız, “Bilim ve Bilimcilik” başlıklı yazımızda ifade ettiğimiz üzere, bilimciler, bilime iman etmektedirler. Bu iman, insanın kendisini bilime teslim etme şeklinde olmaktadır. Bilimciler, bilimin, insanın her derdini çözeceğine, iman derecesinde inanmaktadırlar.

İlâhi dinlerde iman, Yüce Yaradan’a teslim olma anlamındadır. Kur’an’ın anlatımına göre insanlar, başlangıçta tek bir ümmet idiler. Yani hepsi birden Tek yaratıcı olan Tanrı’ya iman ediyorlardı. Fakat aralarında ihtilafa düşünce ayrılmalar başladı. Bunun üzerine Yüce Yaradan, insanlara uyarıcılar göndermeye başladı. Kendi aralarında ihtilafa düşmüş olan bu insanlar, kendilerine uyarıcı bir peygamber gelmeden veya bir hadise yaşamadan önce, başka şeylere iman ediyorlardı.

Yukarıda belirttiğimiz gibi, bazıları şahıslara bağlanmışlardı. Kişilere iman derecesinde bağlanmalarının sebepleri farklı olabiliyordu. Bazıları, o şahsı sevdiklerinden, gönülden bağlanmışlardı. Bazıları ise, korkularından dolayı, Firavun gibi insanlara iman ediyorlardı.

Bilime imanın sebebi ise, her dönemde değişebiliyordu. Günümüzdeki bağlanma, yukarıda ifade ettiğimiz gibi, tıp bilimine veya navigasyon cihazına iman derecesinde görülmektedir. Geçmiş dönemlerde bilime imanın en yaygın örneği, öldükten sonra dirilip dirilemeyeceği hususunda olmuştur. Bilimsel açıdan bakılınca, bir insanın ölüp, bedeni çürüdükten sonra, tekrar sağlam bir vücut sahibi olması, imkânsızıdır. Bu sebeple, hemen her dönemde, bilime güvenen insanlar, insanları tekrar dirilteceğini söyleyen Tanrı’ya iman etmemişlerdir. Tıpkı, Firavunu tanrı olarak görüp iman eden insanlar gibi, Yüce Yaradan’a iman etmek şöyle dursun, tek olan Yaratıcıyı inkâr etmişlerdir.

Ancak, şahıslara ve bilime körü kürüne iman etmeyen bazı insanlar, sorgulamaya başlamışlardır. Hayatın bir anlamının ve gayesinin olduğunu düşünmüşlerdir. İnsanlar düşünerek sorguladıkça, şahıslara ve bilime, teslim olma anlamında iman etmeyi bırakmışlardır. Bilhassa bilim insanları içerisinden bir bölümü, ulaştıkları yeni bilgileri sorgulayarak düşündükçe, bilime teslim olmayı terk etmişler ve bir Yaratıcının olduğunu düşünmeye başlamışlardır.

Bilimin çok hızlı geliştiği günümüzde, ulaştıkları bilgileri sorgulayan bilim insanları, bilimin, ilk sebebe ulaşamayacağını net bir şekilde görmüşlerdir. Düşünen bilim insanları, kâinatın, evrendeki canlı, cansız varlıkların ve insanların oluşumunun ilk sebebini bilim ile açıklamanın mümkün olmadığını anlamışlardır.

Yaratılışın ilk sebebini açıklayamadıklarını gören bilim insanları, yaratılıştaki son gayeye de erişemeyeceklerini anlamışlardır. Bilimsel buluşlarıyla ün yapmış nice insan, kâinatın ve insanlığın var oluşlarındaki hikmeti bilimsel yöntemlerle açıklamanın mümkün olmadığını düşünmektedirler.

Bu konuda çok sayıda örnek verilebilir. Fakat biz, Tanrı inancı olmadığı iddia edilen Darwin’in bir sözünü vermekle yetineceğiz. Darwin, Tanrı’nın var olup olmadığını soran bir kişiye şu cevabı verir. “Bu konuda bizim bilimsel açıdan fikir yürütmemiz, bir köpeğin, Newton’un zihni yapısı hakkında fikir yürütmesi gibidir.”

İşte bu gibi sebeplerle, düşünerek sorgulayan her insan, ulaştığı gerçeklerin çok sınırlı olduğunu anlamaktadır. Fikirlerinin sınırlarının, aslında çok dar kaldığının farkına varan insan, dönüp, Yüce Yaradan’a iman etmektedir. Bu iman, olaylar ve ulaştığı bilgiler karşısında, insan olarak aciz kaldığının bir itirafıdır.

Evrenin azameti, çevresindeki hadiselerin çok karmaşık olmasına rağmen bir düzen içerisinde yürüdüğünü görerek, aczini itiraf eden kişi, Yüce Yaradan’a iman edince, bu imanı, onun aklına yeni kapılar açılmasını sağlamaktadır. Önünde açılan bu yeni kapılardan girdikçe, aczinin, sadece tek yaratıcı olan Tanrı karşısında olduğunu, ama bir kul ve bu dünyada Yüce Yaradan’ın vekil yöneticisi olduğunu fark ederek Tanrı’nın desteğini aldıkça, güçlü olduğunu görmektedir.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İNSANLIĞIN SON BEŞ YÜZ YILI

İNSANLIĞIN SON BEŞ YÜZ YILI

 

İnsanlığın bilinen belgeli tarihi, 1492 keşifleri öncesine kadar, rutin bir şekilde yürüyordu. Genel duruma bakıldığında, Avrupa fakir, Doğu yani Asya daha zengin idi. 1500 yılında, ufku en geniş bir Batı Avrupalıya, Avrupa’nın gelecekte ulaşacağı zenginlik hususundaki fikri sorulsa, olumlu cevap alınması ihtimali düşüktü. Avrupa’nın bugünkü gibi zenginleyeceğini hayal edecek bir kişi bulmak ise, mümkün değildi. Avrupa’nın bu halinin göstergelerinden birisi, keşif seyahatlerinin amacının Doğunun zenginliğine ulaşmak ve bu zenginlikten az da olsa bir pay almak olmasıdır.

Doğunun zenginliğine ulaşıp pay kapmak isteyen maceracı seyyahlar, büyük bir sürprizle karşılaştılar. O güne kadar bilinmeyen yerlere ulaştılar. Önce Hindistan’a geldiklerini zannettiler. Ama zaman geçtikçe, buraların Hindistan olmadığını, büyük bir kıta olduğunu anladılar. Amerika adını verdikleri bu kıta, Batı Avrupa’nın on beş katı büyüklüğüne yakındı.

Eğer yeni keşfedilen bu kıtada, hiç insan yaşamasaydı, Avrupa’nın işine yaramazdı. Avrupa’dan gidenlerin büyük çoğunluğu oralarda kalırlardı. Dolayısıyla, yeni gidilen yerlerde kazandıklarını Avrupa’ya göndermezler, oralarda yeni yatırımlar için harcarlardı. Dolayısıyla, Avrupa’ya bir faydaları olmazdı.

Avrupalılar gemilerle seyahat ederken, Afrika’nın doğal zenginliklere sahip büyük bölümüne ulaştılar. O döneme kadar, Afrika’nın Mısır, Libya (Trablusgarp), Cezayir ve Fas gibi ülkeleri biliniyordu. Fakat bu ülkelerin güney bölgeleri çöl olduğundan, daha güneydeki yerlerde hayat olup olmadığı pek bilinmiyordu. Bu ülkelerde, Akdeniz kıyılarında yaşayanların yaşam standartları iyi idi. Batı Avrupalılardan daha iyi durumdaydılar. Dolayısıyla, çölleri geçip aşağı taraflarda neler olabileceğine bakmaya ihtiyaçları yoktu. Ciddi bir ihtiyaç olmadan çölleri geçmeye çalışmak, tıpkı Batı Avrupalıların deniz seyahatleri gibi, delicesine macera aramak anlamına geliyordu.

Batı Avrupalılar, Afrika’nın yeni bilinen zengin bölgelerine geldiklerinde, oralarda yaşayan insanlar olmasaydı, tıpkı Amerika konusunda anlattığımız gibi, yine Avrupa’ya pek bir faydası olmazdı.

Yeni buldukları yerlerde insanlarla karşılaşan Batı Avrupalıların bir başka açıdan çok şanslı oldukları anlaşıldı. Buralarda yaşayan yerlilerin teknolojik güçleri çok zayıftı. Barutları yoktu. Hiçbirinin kılıçları yoktu. Çoğunun oku bile yoktu. Sadece mızrakları vardı. Dolayısıyla Batı Avrupalılar, yeni keşfedilen yerlerde her istediklerini yapmaya muktedir oldular. Hiç hayal edemeyecekleri kadar zenginlediler. Bütün dünya üzerinde etkili hale geldiler.

Her istediklerini yapan Batı Avrupalıların, hangi sonuçlara sebep olduklarını Roger Graudy’den okuyalım.

“Dünya üzerinde Batı’nın beş yüz sene süren mutlak hegemonyasından sonra, şöyle bir değerlendirme yaptığımızda, diyebiliriz ki, gezegenimizin bundan daha korkunç bir yönetimi hayal dahi edilemezdi.

Rönesans adını verdiğimiz dönemden, yani Avrupa’da 16. Yüzyılda, kapitalizmle sömürgeciliğin aynı anda ortaya çıkışından beri, Batı’nın bu politikasındaki önemli mesele, ilâhi (mutlak) değerlerin varlığına imanın terk edilmesidir.

Bir toplum, faaliyetine yön vermek için, artık ilâhi değerleri kabul etmekten vazgeçer geçmez, geriye kuvvetli olma, bolca yararlanma ve hızla büyüme arzularının kamçıladığı çarpışmalar ve çatışmalardan başka bir şey kalmaz!

Herkesin, herkese karşı savaşı demektir bu!

Bir medeniyetin bu şekilde iflası, bir umutsuzluk kültürü doğurmuştur.”

Kendince başka bazı tespitler yaparak insanlığın halini anlatan Graudy, sonunda şöyle demektedir:

“Dinleri, inançları her ne olursa olsun, dünyamızda binlerce erkek ve kadın, eğer geleceklerini seviyorlarsa, bilsinler ki, Batı medeniyeti iflas etmiştir.

Eğer Batı medeniyetinin akıntısına kendimizi bırakacak olursak, o bizi toplu bir intihara sürükleyecektir.”

Graudy’nin tespitlerini ve ulaştığı sonuçları abartılı bulanlarımız olabilir. Yazarın bir Batılı ve Fransız Komünist Partisi yöneticisi olmasına rağmen, sonradan Müslüman olması dolayısıyla, taraflı yorumlar yaptığına vurgu yapanlar olabilir.

Böyle düşünenler, Batılı olan ve Müslümanlığı seçmeyen, ama insanlığın mevcut durumundan memnun olmayan yazarların düşüncelerini takip ederlerse, daha mantıklı bir karara varabilirler. Okuyuculara kolaylık sağlamak için, bazı kısa örnekler verelim.

Raoul Vaneigem, “Gençler İçin Hayat Bilgisi” kitabında “Çürüyen gündelik hayat. Hayatta kalmak için çalış, tüketmek için hayatta kal!” demektedir. Ayrıca, maddi ve manevi her şeyi tüketme yeteneğimizden bahsetmektedir.

Michel Henry, “Barbarlık” adlı kitabında, sanatın öldüğüne ve kutsalın yok olduğuna vurgu yapmaktadır.

Guy Debard, “Gösteri Toplumu ve Yorumlar” adlı kitabında, “tüm dünya aynı gösterinin sahnesidir artık” diyerek dünyanın hapishane haline geldiğini ifade etmektedir.

Ray Billington, “Felsefeyi Yaşamak” adlı kitabında, “duyarlık ve duygular devre dışı bırakılırken, maddeciliğin hükümranlığı başladı” demektedir.

Jean Baudrillard, “Kötülüğün Şeffaflığı” adlı eserinde, “yüz, söz, cinsiyet, beden, irade ve kamuoyu her yerde insanlık dışı bir biçimde yeniden oluşturuyor” diyerek insanlığın geldiği noktayı tanımlamaya çalışmaktadır.

Batının uygulamalarındaki yanlışlıkları anlatan bu yazarların ortak kanaatleri, insanın ve insanlar arası ilişkilerin yok oluşuna bir ağıttır, bir çığlıktır.

Kendileri Batılı olan bu yazarların ortak soruları şudur: “Yaşam, nasıl oldu da kendi kendini yok eder hale geldi.”

Eğer, yaşamın kendisini yok etmekte olduğunu düşünüyorsak, derhal sorumluluk almaya başlamalıyız. Çözüme doğru ilerleyebilmemiz, tabiri caizse, düştüğümüz yerden kalkmamız için, öncelikle kaybettiğimiz şeyleri tekrar elde etme uğraşı vermemiz en uygun yöntem olacaktır.

Bu sebeple, işe, ilâhi değerlerin varlığını kabul ederek başlar ve sonrasında, maddi olan her şeyi tüketme alışkanlığımızı terk etmeye çalışırsak, yaşamı yok olmaktan kurtarabiliriz.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İNSAN, KENDİ KENDİNE YETERLİ MİDİR?

İNSAN, KENDİ KENDİNE YETERLİ MİDİR?

 

Kendi kendine yeter olduğunu düşünen bir insan, Yüce Yaradan’ın yardımına ve yol göstermesine ihtiyaç duymaz. Allah’ı yok sayar ve zaman içerisinde kendisini Tanrı yerine koymaya başlar.

Gerçek bilim insanlarının değil, ama bilimcilerin iddiaları, insanın kendi kendine yeterli olduğu şeklindedir. İnsanın kendi kendisine yetmesi için, her şeyi bilmesi şarttır. Hâlbuki insanların en zekisinin bile her şeyi bilmeyeceğini, bilimdeki gelişmeler ispatlamaktadır. Bilindiği gibi, bilim, gerçek olduğunu savunduğu düşünce sistemini yanlışlayabildiği ölçüde ilerler. Bu nedenle Karl Popper’e göre,  bilim, bir şeyin doğru olduğunu kanıtlamaz.

Demek ki, dönemlerinin en zeki bilinen insanlarının ulaştığı ve bizim doğru olarak kabul ettiğimiz bilgiler yanlışmış ki, bir başka insanın yeni bulduğu bilgiler kabul görmektedir. Döneminin en zeki insanlarının sürekli yanlışlanarak yeni ulaşılan bilgilerin kabul görmesi, kısır bir döngü oluşturur. Eğer, yeni elde edilen bilgiler, eskilerini hükümsüz kılıyorsa, bu kısır döngü sonsuza kadar edecektir. Yani insanlık var oldukça devam edecektir.

Bilindiği gibi, dünyanın en zeki insanının ulaştığı bilgiler, bilim dallarından herhangi birine aittir. Diyelim ki, fizik dalına ait bir bilgidir. Bir kişinin ulaştığı yeni bilgiler, fiziğin de yüzlerce alanından sadece birine aittir. Günümüze kadar, bir bilim dalının bütün alanlarında bilgi sahibi olan birisine rastlanmamıştır. Takdir edileceği gibi, geçmiş tarihlerde daha az şey bilindiği için, bilim dallarının kapsadığı alanlar daha dar idi. Her geçen gün, bu alanların sayısı artmaktadır.

Dolayısıyla, gelecekte bir bilim dalının bütün alanlarında bilgi sahibi olacak bir insanın var olabileceğini iddia etmek mümkün değildir. İnsanların en zekisi olan kişinin, üzerinde çalıştığı bir bilim dalının bütün alanları hakkında bilgi sahibi değilken, bu kişinin diğer bilim dalları hakkında bilgi sahibi olması düşünülemez.

Demek ki, insanların en zekileri bile, bırakın kendi kendine yeter olmayı, bilim denizine akan nehirlerin kollarının bir deresi konumunda bile değildir. İnsanların en zekilerinin kendilerine yeter olmaları düşünülemezken, milyarlarca insandan herhangi birinin kendi kendine yeterli olması hayal bile edilemez.

Fert olarak hiçbir insanın kendi kendine yeterli olamayacağı gerçeğini bilen bazı tanrıtanımazlar, insanlığın bir bütün olarak kendi kendine yeteceğini iddia etmektedirler. Gerek yapay zekâ, gerek birkaç canlı türünün klonlanması ve gerekse içinde bulunduğumuz güneş sisteminin dünyaya yakın birkaç gezegenine insansız uzay aracı göndermemiz, tanrıtanımazları heyecanlandırmaktadır.

Tanrıtanımazların iddia ettikleri gibi, acaba bilimdeki gelişmeler, insanlığı kendi kendine yeter hale getirebilir mi?

Önce yapay zekâ konusunu çok kısa olarak irdeleyelim. İlk akla gelen soru, insanların, kendilerinden daha kapasiteli zekâ yapmaları mümkün müdür olacaktır. Bu soruya evet cevabı verilebilecek tek alan, analitik hesaplamalardır. İnsanların yapacakları yapay zekâlar, kendilerine verilen formülleri kullanarak, rakamların değerlendirilmesini, insanınkinden çok daha hızlı yapabilirler. Ama hepsi bu.

Yapay zekâların, kendiliklerinden yeni bir formül oluşturması mümkün değildir.

Yapay zekâların, çok hızlı bir şekilde yaptıkları matematik hesaplamalarının sonuçlarına, insanlar gibi duygusal yönlerden de bakarak çözüm üretmesi münkün değildir.

Yapay zekâların, vicdan sahibi olmaları (bizim onlara verdiğimiz formüller dışında) mümkün değildir.

Yapay zekâlar, insanların, bir malzeme veya demir vb bir eşya olmaları halinde o eşyaya yani eşya özelliğindeki insana faydalı olabilirler.

Yapay zekâlar konusundaki irdelemeleri, okuyucuların çok daha geniş bir şekilde yapacaklarına inandığımdan, bazı canlıların klonlanması (kopyalanması) hususunu ele alacağım. Kopyalama, daha önceden var olan bir canlıdan alınan hücrelerin, başka bir ortamda yaşatılması demektir. Zaten mevcut olan bir koyundan bir hücre aldığımızı düşünelim. Bunun dışarıda başka bir ortamda beslenerek yeni bir koyun elde etmiş olalım. Bu yeni koyun, bizim yarattığımız bir koyun mudur?

Bilimcilik yapanlar şu savunmayı yapabilirler. Günümüzde henüz hücrenin yapısını anlamaya çalışıyoruz. İleride anladığımızda, insanlık da, sıfırdan bir hücre yapabilir.

Bilimcilik yapanların bu iddialarına inanacak kişi var mıdır bilemiyorum. Ama iddialarında ısrar etseler bile, hücre yapımında kullanacakları bütün malzemeler, zaten yeryüzünde mevcut olan elementler olacaktır. Dolayısıyla, insanın gelecekte de kendi kendine yetmesi mümkün değildir.

Gelelim uzay alanındaki çalışmalara. Bilim insanlarının bugün itibarıyla söylediklerine göre, kâinatta trilyonlarca güneş sistemi var. Bilimdeki gelişmeler ilerledikçe, daha ne kadar yeni samanyolu tespit edileceği belli değil. Biz bugün, henüz kendi güneş sistemimizi bile anlamış değiliz. İçinde bulunduğumuz sistemi anlamamızın kaç yıllar alacağını kimse bilmiyor. Dolayısıyla, evrendeki trilyonlarca güneş sistemini anlayabilmemiz için acaba ne kadar süre gerekir?

Bilimdeki gelişmelerin ışığında milyonlarca yıl sonrasında, evreni anlayacağımızı iddia edebilirler. Bu durumda akla gelen soru şu olacaktır. Yeryüzünün kaynaklarının insanlığın ömrünün milyonlarca yıl sürmesine imkân vermesi mümkün müdür?

Yukarıda çok kısa olarak ve sorularla irdelediğimizden net olarak anlaşılan şudur ki, insanlığın kendi kendine yetmesi mümkün değildir.

Son günlerde Çin’de ortaya çıkan ve hızla yayılmaya başlayan basit bir virüs karşısında, çaresizlik içerisinde bocalamaktayız. Bu durumdaki insanlık, kendi kendisine yeter olabilir mi? Bugün bu virüs ile mücadelede başarılı olsak bile, ileride benzeri başka olaylarla karşılaşmayacağımızın garantisi var mı? Bırakalım garanti aramayı, küreselleşme ve serbestleşme bu şekilde ilerledikçe, yeni belalarla karşılaşma ihtimalimiz her geçen gün artmaktadır. Gelecekteki bu sıkıntıların olması ihtimali giderek güçlenirken, çaresizlik içerisinde bocalayan insanlık, neyin çözümünde kendi kendisine yeter olacaktır?

Yine son günlerde yaşadığımız bir başka sıkıntılı durum var. Bir anda ortaya çıkıp bir araya toplanan milyarlarca çekirge karşısında çaresiz kaldık. Böylesine farklı ve hiç aklımıza gelmeyecek bir olayda çaresiz kalan insanlık, aynı anda oluşacak birkaç bela olayın vuku bulması durumunda, kendi kendisine nasıl yetecektir.

Bu konuda Kur’an ne diyor bakalım. Kur’an, insanın kendi kendisine yetemeyeceğini, sadece Yüce Yaradan’ın, Kendisine yeteceğini net bir şekilde ifade etmektedir. Kendi kendisine yeteceğini iddia eden insanları da kâfir yani Tanrıtanımaz olarak tanımlamaktadır.

 Alâk Suresi 96/6 ve7: “Hayır, insan kendini yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder.”

Devamındaki ayet ise, insanlığa çok ciddi bir uyarıdır.

8: “Şüphesiz dönüş, ancak Rabbinedir.”

Allah’ım, Senin gönderdiğin delilleri anlayabilmemiz için, bizlere anlayış ihsan eyle.

Sosyal, YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İSLÂM’DA KADIN’IN KONUMU

İSLÂM’DA KADIN’IN KONUMU

 

Bu sitede yayınladığımız, “İslâm’da Kadın Yönetici Konusu” ve “Türklerde Kadın” başlıklı yazılarımızda konuyu bazı açılardan irdelemeye çalışmıştık. Bu makalemizde biraz daha farklı bakışla ele alacağız.

Konuyu irdelerken tarihi açıdan daha gerçekçi değerlendirme yapabilmemiz için, Hz. Muhammed’in aldığı vahiylerden önceki durum hakkında kısaca bir bilgi sahibi olmamızda fayda var.

İslâm öncesinde, Arabistan’da, kız çocuklarına yapılan muameleleri, Kur’an şöyle açıklıyor:

Nahl Suresi 16/58: “Hâlbuki onlardan (önceki ayette bahsedildiğine göre, Allah’a kızlar isnat edenler) birine, kız doğum haberi müjdelendiği zaman içi öfkeyle dolar, yüzü kapkara kesilir.”

59: “Kendisine verilen müjdenin kötülüğü, dolayısıyla kavminden gizlenir. Şimdi acaba o çocuğu zillet ve horlanmaya katlanarak saklayacak mı? Yoksa toprağa mı gömecek? Dikkat edin verdikleri hüküm ne kötüdür!”

Tekvir Suresi 81/8: Diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğunda,

9: “Hangi günahtan dolayı öldürüldü?” diye.

Kur’an’ın ifadelerinin doğru olmadığını savunanlar, o dönemi anlatan tarihçilerin bahsettiklerine bakabilirler.

Araplarla benzer coğrafyada yaşayan İsrailoğulları’nın da, “ataerkil” bir anlayışta olduklarını, çoğunluğunu insanların yazdığı Kitab-ı Mukaddes’in (Tevrat, Zebur ve İnciller) anlatımından anlıyoruz. Bu kitaplara göre, Hz. Davud’un haremi vardı. Hz. Süleyman’ın 300 cariyesi ve 700 hanımı olduğunu yazıyordu. Hâlbuki bu yazılanlar, Yüce Yaradan’ın peygamberlerine isnat edilen yalanlardan başka bir şey değildi. Yahudiler ve Hıristiyanlar bu yalanları, kendilerinin kadınlara karşı, onları aşağılayan bakışlarına destek bulmak için uydurmuşlardı.

Hıristiyanlar da, Aziz Pavlus’un, aşırıya kaçan kadın düşmanlığı çok etkili olmuştur. Aziz Pavlus’daki bu kadın düşmanlığının muhtemel sebebi kendisinin İsrailoğullarından olması ve onların kadına bakışlarına sahip olmasıdır.

Antik Helen’de kadına bakış, Yahudilik ve Hıristiyanlıktan farklı değildir. Bir Helen yazar şöyle demektedir.: “Bize, bizlere çocuklar verecek eşler, bizleri okşayarak sevecek metresler ve bizleri eğlendirecek kibar fahişeler lâzım!”

Antik Helen’de ve Roma İmparatorluğunda, Gynaikonitis denilen fuhuş yapılan evleri engellemek mümkün olmamıştır.

İşte böyle bir ortamda inen ve son vahiy olan Kur’an, çok evlilik konusunda şöyle der:

Nisa Suresi 4/3: “Eğer öksüz kızlarla evlendiğinizde onlara karşı adaletli davranamamaktan korkarsanız, hoşunuza giden diğer kadınlardan iki, üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz. Eğer adaleti gözetmemekten korkarsanız, o zaman bir tane ile veya elinizin altındakiyle yetinin. Doğruluktan ayrılmamak için bu daha elverişlidir”

Ahzab Suresi 33/4: “Allah, bir adamın göğsünde iki kalp yaratmamıştır…”

Demek ki İslâm, mücbir sebepler dışında, tek eşliliği tavsiye ediyor. Hem de kadının hiç önemsenmediği ve çok eşliliğin olağan görülüp, tek eşliliğin garipsendiği bir ortamda bu tavsiyeyi yapıyor.

Erkek ile kadın arasındaki evliliklerde de, karşılıklı rıza aranıyor. Bu durumun bir örneğini, Hz. Muhammed’in hayatında görüyoruz. Bilindiği gibi Hz. Muhammed, ilk eşi Hatice vefat edene kadar, tek eşli olarak yaşamıştır. Bu evlilik, Arabistan’daki çok eşli evlilik anlayışına rağmen, sürmüştür. Hz. Peygamber, sonraki yıllarda, savaşlarda şehit düşmüş arkadaşlarının yaşlı dullarıyla evlenmek mecburiyetinde kalarak, çok eşli hale gelmiştir. İşte bunlardan birinde, Roger Graudy’nin, Buhari’ye dayanarak aktardığı bir olay şöyle gelişmiştir. Hz. Peygamberin evlenmeyi düşündüğü hanımlardan olan Ümeyye binti el-Cevn, teklifi reddetmiştir. Bunun üzerine Hz. Muhammed, kendisini, ana babasının yanına ve çok kıymetli hediye de vererek geri göndermiştir.

Kadınlarla ilgili bir başka ayrıntıya geçmeden önce, günümüzdeki uygulamaları gözümüzün önüne getirelim. Bugün, medeni denilen maddeten gelişmiş ülkeler dahil, erkeklerin önemli bir kısmı, resmiyette tek evli, ama gayri resmi olarak çok evli konumundadırlar.

Kur’an’da kadınlarla ilgili olarak bir başka dikkat çekici nokta daha var. Kur’an’a göre, Hz. İbrahim’in eşi, Hz. Musa’nın annesi ve Hz. İsa’nın annesi, Allah’ın elçisi Cebrail aracılığıyla Allah’tan vahiy almıştır. Bu vahiyler, sırasıyla Hud Suresi 11/71-73, Kasas Suresi 28/7, Meryem Suresi 19/19 da anlatılmıştır.

Demek ki Yüce Yaradan, sadece erkeklere haber göndermemiştir. Bu ayetlerde peygamberlerin hanımlarından bahsedildiği için, bu anlatımın nedeni olarak peygamberler görülebilir. Bu şekilde düşünenler için Yüce Yaradan, Firavunun karısını da örnek göstererek, bu fikrin yanlışlığını ortaya koymaktadır.

Tahrim Suresi 66/11: “Allah, inananlara da Firavunun karısını örnek gösterdi. O şöyle demişti: “Rabbim! Bana yanında cennetin içinde bir ev yap, beni Firavundan ve onun (kötü) işinden kurtar. Ve beni şu zalim toplumdan kurtar!”

Görüldüğü üzere, Kur’an kadın ve erkek arasında ayrım yapmaz. Ayetlerde “ey insanlar” veya “ey iman edenler” diyerek her iki cinsi birlikte belirtir. Ayrıca ifade ettiği zamanlarda da “iman eden erkekler, iman eden kadınlar” şeklinde beraber yazar.

Nisa Suresinin birinci ayetine göre, Yüce Yaradan, insanları tek bir nefisten yaratmıştır. Dolayısıyla, insanlar, ister kadın isterse erkek olsunlar, Allah nezdinde eşittirler. Farkımız, yapımız ve görevlerimizdir. Farkımız, Yüce Yaradan’ın gösterdiği yoldaki yürüyüşümüzdür.

Tevbe Suresi 9/71: “Erkek ve kadın bütün müminler birbirlerinin dostları ve velileridirler. İyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirirler, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunları Allah rahmetiyle yargılayacaktır. Çünkü Allah azizdir, hakîmdir.”

Demek ki, İslâm’a göre erkek ve kadın bütün müminler, birbirlerinin dostları ve velileridirler. Ne sadece erkekler, kadınların, ne de sadece kadınlar, erkeklerin dostu ve velisidirler. Yani İslâm, hiçbir ayrımı istemez. Her türlü ayrıma karşıdır.

KUR'AN ÜZERİNE, Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BİLİM, SANAT, BÜYÜME, GÜÇ VE DİN ÜZERİNE

BİLİM, SANAT, BÜYÜME, GÜÇ VE DİN ÜZERİNE

 

Bizim gençliğimizde, liselerde yapılan münazaralarda, taraflardan, aynı konuya farklı açılardan bakarak savunma yapmaları istenirdi. Yapılan bu fikri tartışmaların en yaygın olanı ise, sanat konusunda idi. Yarışan tarafın birisinden, “sanat, sanat içindir” tezini savunması istenirdi. Diğer gurubun görevi ise, “sanat, toplum içindir” anlayışını savunmak olurdu.

Gençliğimizdeki bu fikri tartışmanın alanlarını biraz genişleterek, bu yazımızda irdelemeye çalışacağız. Sadece sanat açısından değil, “bilim ve teknik”, “büyüme”, “güç” ve “din” hususlarında da, benzer yapıdaki tartışmaları ele alacağız. Yani, “bilim, bilim içindir” veya “bilim, toplum içindir”, “(ekonomik) büyüme, büyüme içindir” veya “büyüme toplum içindir”, “güç, güç içindir” veya “güç, toplum içindir”, “din, din içindir” veya “din, toplum içindir” düşüncelerini irdeleyeceğiz.

Yukarıda bahsettiğimiz konulardan herhangi birini ele aldığımızda, birbirinden farklı olan bu iki yaklaşımdan hangisine uyacağımıza karar verebilmemiz için, Yüce Yaradan’ın kurduğu düzene bakmamız, akla en yatkın olanıdır.

Bu sitede yayınladığımız bir yazımızda, Yüce Yaradan’ın yarattığı evrende var olan sistemlerin, dünyamızın yaşamla ilgili konumunu muhafaza edebilmesine yaradığını örnekleriyle vermeye çalışmıştık. Nitekim bilim insanlarının ifadelerine göre, ışık hızında oluşabilecek en küçük bir sapmada, dünyada yaşam kalmayacaktır. Yine bilim insanlarına göre; gerek dünyanın kendi etrafındaki dönüş hızında, gerek dünyanın güneş etrafındaki dönüş hızında ve gerekse bizim güneş sistemimizin, içinde bulunduğu Samanyolu sisteminin etrafında yaptığı dönüşte en ufak bir sapmanın olması halinde, yeryüzündeki yaşamın bitecektir.

Demek ki, Yüce Yaradan, ilmini, Kendi zatının isteğine göre değil, insanlığa faydalı olacak şekilde yönlendirmiştir.

İçinde yaşadığımız yeryüzünün, tahrip etmediğimiz bölümlerindeki tabiatına bakalım. Başta insanlar olmak üzere, Yüce Yaradan’ın yarattığı hayvanlar ve hattâ bitkiler, birer sanat eseridir. Bu muhteşem sanat eserleri, sadece güzel görüntü için değildir. Harikulâde sanat eseri şeklinde yaratılan canlıların her birinin, çok farklı yönlerden insanlığa faydası vardır. Benim çocukluğumun geçtiği bölgede yaygın olan haşhaş bitkisini düşünelim. Haşhaş bitkisi çiçek açtığında, çeşitli renkleriyle seyrine doyum olmaz. Çiçekleri kabuk bağladığında, içindeki tanelerden güzel yiyecekler ve insana faydalı yağ elde ederiz. Kabuğunun dışını çizerek, morfin yapımında kullanılan afyon sütünü alırız. Sütü alınmış kabukların ve sapların hayvan yeminde çok yararı vardır. Belki de henüz anlaşılamamış başka faydaları daha vardır. Çünkü bilim insanları, her geçen gün, bitki ve hayvanlarda, bizim faydamıza olan yeni şeyler keşfediyorlar.

Demek ki, Yüce Yaradan, sanatını, Kendi zatının zevkini tatmin etsin diye değil, insanlığın faydasına olacak şekilde yönlendirmiştir.

Bildiğimiz gibi, yeryüzündeki bütün canlılar doğuyor, büyüyor ve ölüyorlar. Öldükten sonra bile başkalarına faydalı oluyorlar. Canlıların ölümlerinden sonraki faydaları hususu ayrı bir makale konusudur. Biz, bu yazımızla ilgili olarak sadece, büyümeyi ele alacağız.

Yeryüzünde canlıların büyümeleri, hep dengeli oluyor. İstisnalar hariç, tuhaf görüntüler oluşturmuyor. Her canlının büyümesi, kendi türünün yapısına uygun oluyor. Bilhassa insanlar ve hayvanlar, bütün uzuvlarıyla dengeli olarak büyüyorlar. Ayakları veya kafası küçük kalmış bir aslan düşünelim. Bu aslan, diğer aslanlar tarafından dışlanacaktır. Aslan toplumu içerisine giremeyecektir. Sadece birinin değil, aslanların önemli bir bölümünün böyle tuhaf büyüdüğünü düşünelim. O aslan toplumuna hangi gözle bakılır? Bir başka hayvan çeşidi olan inekleri ele alalım. İneklerin davranış biçimleri kurtlar gibi olsaydı, biz ne yapabilirdik? Dolayısıyla her büyüme, o canlının toplumunun ve insanların yararına olmaktadır. Bitkiler bile, insanlara ve hayvanlara en faydalı olacak şekilde büyüyorlar.

Demek ki, Yüce Yaradan, büyüme işlevini Zatının isteğine göre değil, canlıların toplum yaşamlarına ve insanlığa faydalı olacak şekilde yönlendirmiştir.

Hepimizin takdir edeceği gibi, Yüce Yaradan, bütün insanların toplamından, hem de sonsuz denilebilecek ölçüde daha güçlüdür. Fakat bu gücüne rağmen, Allah’ı inkâr eden, Onun hakkında kötü sözler söyleyen insanlara karşı bu gücünü kullanmıyor. Aksine, ateistleri ve inkârcıları yanlışlarından döndürmek için, sıkça uyarıcılar gönderiyor. Ama insanların içerisinde, gönderdiği elçisine zulmedenler çıkıyor. Hem zulmediyor hem de uyarılara rağmen yanlışlarında ısrar ediyorlar. Bununla da kalmayarak, diğer insanların da doğru yola girmelerini engellemeye çalışıyorlar. Onların da bazılarını öldürüyorlar. Dolayısıyla, toplumun huzurunu bozuyorlar, insanlığın geleceğini karartıyorlar. İşte, inkârcıların bu zalimlikleri sonrasında, Yüce Yaradan, gücünü kullanarak, insanlığın huzurunu bozan bu bozguncuları ve hainleri helâk ediyor.

Demek ki, Yüce Yaradan, gücünü, Kendi zatının arzusuna göre değil, özenerek yarattığı insan toplumunun huzurunu engelleyen zalimlere karşı –onu da, her zaman değil, insanlığın geleceği için gerekli gördüğü zamanlarda- kullanmaktadır.

Bütün yaratışlarında insanlığın geleceğini ve huzurunu amaçlayan bir Yüce Yaradan’ın, din konusunu, insanların zayıf omuzlarına ağır bir yük olarak yüklemesi düşünülemez. Yüce Yaradan’ın insanlardan istekleri, Zatının eğlencesi için değil, insanlığın huzurlu geleceği için gerekli olan davranış biçimleridir.

Bu yazımızın konusuyla ilgili olarak verilebilecek örnekler, kitapları dolduracak kadar çoktur. Biz, sadece okuyucuların dikkatlerini toplayabilmeleri için yardımcı olacak kadar kısa ifadelerle konuyu aktarmaya çalıştık.

Sonuç olarak; bilim ve teknik, sanat, ekonomik büyüme, güç ve din gibi unsurlar, insanlığa hizmet ettiği sürece anlamlıdır. Aksi uygulamalar, insanlığın hazin sonunu getirebilir.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın