İSLÂM’DA ULUSLARARASI HUKUK ANLAYIŞI

İSLÂM’DA ULUSLARARASI HUKUK ANLAYIŞI

 

Kur’an’ın indiği dönemde, günümüzdeki anlamda uluslararası hukuk kurallarının ne durumda olduğuna kısaca bir bakalım..

Antik Helen döneminde, site devletleri kendi aralarında bir hukuk oluşturmaya çalışmışlardır. Fakat Helen olmayan devletlerle ilişkilerinde bir hukuk oluşturmamışlardır. Diğer bir deyişle, dış dünyaya karşı kendilerini kurallarla bağlamamışlardır. Aksine, yabancılarla ilişkilerinde kendilerini her türlü gaddarlığı yapmakta haklı görmüşlerdir. Yabancılara karşı kendilerini bağlayan hukuk kuralları olmadığından, canları nasıl isterse öyle davranmışlardır. Hattâ bazıları, kendilerinden olmayan bu devletlere, kölelerine bakar gibi bakmışlardır.

Nitekim Sokrates, Aristo, Pisagor ve Platon gibi düşünürler, eşitliğin, hür insanlar arasında uygulanacak bir şey olduğunu savunmuşlardır. Köleleri hiç hesaba katmamışlardır. O dönemlerin ünlü bilgelerinin birçoğu bile, köleleri insan olarak görmemişlerdir. Yaşadıkları site devletinin çoğunluğunu oluşturan kölelere, insan değil, konuşan hayvan nazarıyla bakan bilgelerin olduğu bir ortamda, Helen olmayan devletlere karşı böyle bir uygulamanın olması normaldir.

Antik Helen’deki anlayışın benzerinin Romalılarda da olduğunu görüyoruz. Romalılar, aralarında dostluk anlaşması olan devletlerle ilişkilerinde, anlaşma kurallarına uygun davranıyorlardı. Ancak, dostluk anlaşması yapmadıkları devletlerle ilişkilerinde hiçbir hukuk kuralı geçerli değildi. Kendilerini bağlayan hiçbir kural olmadığından, istedikleri gibi davranabilirlerdi. Dostluk anlaşması yaptıkları birkaç devletin dışındakileri –en belirgin örnek olarak Germenleri, Vizigotları- barbar ve hattâ barbarlığın da ötesinde, insanlık dışı bir varlık olarak görüyorlardı.

Aynı anlayış, zamanla Avrupa’nın diğer bölgelerine de yayıldı. Yirminci yüz yılın ortalarına kadar bu anlayış devam etti. Hattâ, Hıristiyan olmayan ülkelerle 1856 yılına kadar, hukuk kurallarını içeren anlaşma bile yapmadılar. 1856 yılında ilk defa, Hıristiyan olmayan Osmanlı Devleti, hukuk kuralları sisteminin içerisine alındı. 1905 yılında da, Japonya ile aynı sistemi kurdular. Diğer ülkeleri yine ciddiye almadılar. Bilhassa sömürgelerinin köleleri olarak görmeyi sürdürdüler.

  1. Dünya Savaşından sonra kurulan Cemiyeti Akvama, sadece kendi istedikleri ülkeleri dâhil ettiler. II. Dünya Savaşından sonra kurulan Birleşmiş Milletlere de, bir ülkenin üye olabilmesi için, iki üye devletin teklif etmesi şartını getirdiler.

Diğer taraftan, Yahudilerin başka devletlere bakışları da, Antik Helen ve Romalılar ile aynıydı. Hattâ daha kötüydü. Yahudi olmayanları insan gibi bile görmüyorlardı. Çevrelerinde bulunan Filistin ve Sina Çölü civarındaki Araplara karşı çok acımasız davranıyorlardı. Fakat güçlerinin yetmediği devletlerle, aralarında hukuk kuralları oluşturarak uymaya çalışıyorlardı.

Kur’an’ın inmesinden önceki döneme kısaca değindik. Şimdi, Kur’an’ın bu husustaki sözlerini irdelemeye çalışalım. Bilindiği gibi Kur’an, insanları, anlayışlarına göre iki guruba ayırır. Birincisi, Allah’ın varlığını reddeden müşrikler, ikincisi Yüce Yaradan’ın kulu olduklarının şuurunda olanlar. Allah’ın kulu olduklarına inananları da, ikiye ayırıyordu. Birincisi, kitap ehli olanlardı. İkincisi olarak, Hz. Muhammed’e gönderdiği Kur’an’ın takipçileri şeklinde ikiye ayırıyordu. Kur’an’da, bu iki gurup arasındaki hukukla ilgili olan çok sayıda ayetler vardır.

Kur’an’da sadece Yüce Yaradan’ın varlığını kabul eden guruplar arasında hukuk kuralları bahsedilmemektedir. Müşriklerle ilgili olarak da, onlarla Müslümanların aralarındaki hukuku belirleyen bazı ayetler vardır. Örneğin, Mümtehine Suresi 60/8: “Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez. Çünkü Allah adalet yapanları sever.” Ayette, müminleri yurtlarından çıkarmayanlara, onlara saldırmayanlara karşı, cihat edilmemesi istenmektedir. Aksine, müşrik olmalarına rağmen, onlara iyilik yapılması tavsiye edilmektedir. Bu tavsiyeler, aslında, dış dünya ile ilişkileri yani uluslararası hukuku anlatmaktadır.

Enfal Suresi 8/58: “Eğer bir kavmin, sözleşmeye aykırı bir hainlik yapmasından korkarsan, savaştan önce aynı şekilde antlaşmayı bozduğunu kendilerine bildir. Çünkü Allah hainleri sevmez.” Ayet aralarında anlaşma bulunan ve Müslüman olmadıkları için dış dünya olarak nitelenen kavimlerle, bir anlamda devletlerle irtibatlarının nasıl olması gerektiğini anlatmaktadır. Yani devletlerarası ilişkileri düzenleyen kurallardan biridir.

Bakara Suresi 190’da, haksız taarruz etmeyin denilerek -bir anlamda- uluslararası savaş hukuku hususunda yol gösterilir.

Enfal Suresi 61: “Eğer onlar barıştan yana olurlarsa, sen de barıştan yana ol! Ve Allah’a güven. Çünkü işiten ve bilen O’dur.” Demek ki, cihat sırasında bile, karşı taraf barışa yanaşırsa, anlaşma yapılacaktır. Çünkü işiten ve bilen Allah, her şeyi gözlemektedir. Eğer, barış isteklerinde hile varsa, Yüce Yaradan, hilelerini başlarına geçirmeye muktedirdir. Kur’an’ın bu ve benzeri hükümleri, savaş hukukunun, o güne kadar hiç konuşulmayan ve uygulanmayan hukuk anlayışının tesisinin bir örneği olarak değerlendirilebilir.

Kur’an, Maide Suresi 2inci ve 8inci ayetlerde “bir kavme olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevk etmesin” demektedir. Bu emir, Müslümanlara göre dış dünya olarak kabul edilen müşriklerle ilişkileri hakkında verilmiştir. Çünkü Kur’an’a göre müminler birbirlerinin kardeşidirler, dolayısıyla birbirlerine karşı, zaten adaletli davranmalıdırlar. Dolayısıyla, mümin bir kavim kastedilmemiştir. Hâlbuki müşrikler düşmanlarıdır. Kur’an’ın indiği dönemdeki en etkin devlet olan Romalılardaki anlayış, bırakın savaş zamanını, barış sırasında bile düşmanlarını insan olarak görmüyordu. İşte Kur’an, dış dünya veya düşmanlar ile olan ilişkileri, böylece hukuki bir zemine oturtmaktadır. Yani devletlerarası hukuk kuralları oluşturmaktadır.

Kur’an, yapılan antlaşmalara uyulmasına çok önem verir. Bu nedenle çok sayıda ayet ile müminleri uyarır. Bakara Suresi 177’de müminlerin özelliklerini sıralarken, müminleri, antlaşmalarına uyanlar olarak niteler. Dolayısıyla müminlerin, Kur’an’ın oluşturduğu ve o döneme göre devrim niteliğinde olan hukuk kurallarına uymalarını şart koşar.

İslâm âlimleri, Kur’an’daki çok sayıda ayetten esinlenerek, siyer adı altında eserler oluşturmuşlardır. Siyer,  devletlerarası hukuk anlamına gelmektedir. Bazı bilginler, siyer için ayrı bir kitap yazmamışlardır, diğer eserlerinin içerisinde bahsetmişlerdir. Ebu Hanife, sadece siyer konusunu işlediği bir eser yazmıştır. Daha sonra Ebu Hanife’nin öğrencilerinden de aynı konuda eser verenler olmuştur.

Ebu Hanife’nin öğrencilerinin de benzer eserler vermelerinin sebeplerinden birisi, İmamı Azamın uyguladığı yöntemdir. Ebu Hanife, kendisinden önce ve hattâ kendisinden sonra yaşayan âlimlerden farklı uygulamalar yapmıştır. Seçme öğrencilerden oluşan 40 kişi ile fikri danışma heyeti kurmuştur. Konular, 40 kişilik bu kurulda ele alınıp tartışıldıktan sonra karara bağlanmıştır.

Ebu Hanife’nin bu şekilde bir sistem kurmasının bazı nedenleri vardır. Ebu Hanife, genç yaşta ve seçimle, Kûfe Camisinin hocası ve imamı olmuştur. Hâlbuki seçildiğinde kendisinden çok daha yaşlı öğrencileri vardı. Ayrıca Ebu Hanife, Arap kökenli değildi. Tabiri caizse, mevali idi. Dolayısıyla âlimler tarafından kabul görmesi ihtimali, o dönemdeki anlayışa ve hattâ günümüzdeki anlayışa göre, çok az idi. Ebu Hanife, kurduğu bu 40 kişilik danışma kurulu ile hem okulun dağılmasını önlemiş, hem de daha sağlıklı kararlar alınmıştır.

Bilindiği gibi, Halife Ömer döneminde İslâm’ın sınırları çok hızlı genişlemiştir. Yeni ortaya çıkan bu ortamda Hz. Ömer, daha önce hiç akla gelmeyen bazı sorunlarla karşılaşmıştır. Uluslararası nitelikte sayılabilecek bu sorunların çözümü için, Kur’an’a uygun olarak, mütekabiliyet esasını uygulamıştır. Menbic şehri gümrükçüsüne şöyle emir göndermiştir: “Şehrinize gelen yabancı tüccarların mensup olduğu devleti, kendi ülkesine giren bizim tüccarlara nasıl muamele yapıyorsa, öyle muamele et.”

Yukarıda verdiğimiz ayetlerden net olarak anlaşılacağı üzere, devletlerarası hukuk, o anki politikaya veya devlet başkanının şahsi tasarrufuna bağlı değildir. Ayrıca, ülke içerisindeki yabancılar, savaş zamanlarında bile, Kur’an’ın “bir kavme olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevk etmesin” ayetiyle koruma altına alınmıştır.

Bu ayetin en anlamlı uygulamasını Osmanlı Devleti yapmıştır. Bilindiği gibi, I. Dünya Savaşı başlayınca, 1915’te Osmanlı Türk Devleti, dört bir cepheden saldırıya uğradı. İçerideki Ermeniler –ki sadık tebaa deniliyor ve zenginlikleri sürekli artıyordu- düşmanla işbirliği yaparak, orduya ve bölge halkına arkadan saldırmaya başladılar. Doğu Anadolu’daki Ermenilerin bu kindar tutumlarına rağmen, Osmanlı Devleti ve halkı, İstanbul ve Batı Anadolu’daki Ermenilere hiçbir şekilde düşmanca bakmadı. Türkler savaşlarda ve hastalıklarla ölürken, onlar zenginlemeye devam ettiler. Fakat ülkenin beka sorunu vardı. Bu sebeple, sadece Doğu Anadolu’daki Ermeniler, yer değiştirildiler. Savaş alanının dışına ve o dönemde Osmanlı toprakları içerisinde en korunaklı olan Şam vilayetine göç ettirildiler. Orada her türlü maddi yardımlarla desteklendiler. Bu uygulama hem Türklerin genel yapılarına hem de Kur’an’ın hükümlerine uymaktadır. Osmanlının bu uygulaması, Avrupa’dan giderek Amerika kıtasındaki yerlileri yok eden anlayışla kıyaslamasak bile, II. Dünya Savaşı döneminde, yani Yirminci yüz yılın ortasında Hitler ve taraftarlarının Yahudilere yaptıkları ile kıyaslandığında, İslâm’daki hukuk ve uluslararası hukuk (siyer) anlayışı daha net kavranacaktır.

Bütün bunlar göstermektedir ki, Kur’an, büyük bir anlayış devrimi yaparak, günümüz anlayışından daha nitelikli bir şekilde uluslararası hukuk sistemi kurulması için yol göstermiştir.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BAYRAM KUTLAMASI

Allah’tan, insanlığın huzuru için mücadele ederek ve yaşadıklarından ders alarak Bayramı hak edenlerin sayılarının artabilmesi için insanlara yardımcı olmasını niyaz eder, insanlığın bayramını kutlarım.

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ARAÇ GEREÇ VE AMAÇ ÜZERİNE

ARAÇ GEREÇ VE AMAÇ ÜZERİNE

 

İnsanlığın bilinen tarihine bakıldığında, teknik ilerledikçe insanların sahip olduğu araç gereçlerin sayılarının arttığı görülmektedir.

Geçmiş tarihle ilgili en az bilgi sahibi olduğumuz atalarımız, avcı-toplayıcı olanlardır. Az olan bilgimize rağmen, fikir birliğine varılan bir husus, o dönemlerin, insanlığın en az araç gerece sahip oldukları şeklindedir. O devirle ilgili olarak, ortak kanaatimizin bir diğeri, o insanların içerisinde, gurup şuuruyla dayanışma içerisinde hareket eden ve bugün imrenerek baktığımız amaçlara sahip olanların oranının daha fazla olduklarıdır. Kendilerini ve içinde yaşadıkları toplumu doyurmak için, imece benzeri usullerle birlikte hareket etmişlerdir. Sahip oldukları özellikleri ve araç gereçlerini birleştirmişlerdir. Mülk ve para kavramı olmadığından, nefislerine yenilenlerin oranı çok düşük kalmış olması ihtimali kuvvetlidir. Ortak tavır almaları sonucu, güven ve huzur ortamında yaşadıkları düşünülmektedir Bu durumu henüz tam olarak belgeleyememişsek bile, günümüzde Avusturalya’da yaşayan yerliler olan Aborjinlerin yaşamlarını inceleyince, söylediklerimiz mantıklı görünmektedir.

Günümüz insanı, bilinen insanlık tarihi içerisinde, en çok vasıtaya sahip olmuş nesildir. Araç gereçlerdeki bu bolluğa karşılık, maalesef, amaçlar giderek yok olmaya yüz tutmuştur. Avcı-toplayıcı toplumlarda, hayatlarını anlamlandıran gayeleri olan insanların oranının, günümüzdekinden çok daha yüksek olduğu aşikârdır. Küreselleşmenin etki alanı genişledikçe, hayatlarını anlamlandıran gayeleri olan insan sayısının, giderek daha düşük seviyelere indiğini, hepimiz kendi çevremizde müşahede ediyoruz.

İnsanların amaç boşluğu içerisine düşmelerinin çeşitli sebepleri var. Bunların en önemlilerinden birisi, sahip olunan araç gereçlerdeki artıştır. Elbette araç gereç sahibi insanların içerisinde de, güzel amaçlara sahip olanlar vardır. Fakat böyle güzel insanların dışındakiler için, amaç ve araç gereç, tahterevallinin iki tarafıdır. Bir kanat yükselince, diğeri azalmaktadır.

Günümüz insanındaki amaç yokluğunun bir başka nedeni, sorgulama anlayışıdır. Hakikate ulaşmak için sorgulama kavramı ve tenkitçi bir anlayışla şüphe etmek yöntemi, birbirine karıştırılmaktadır. Bilgileri toplayıp, görgü ve düşüncelerin ışığında süzgeçten geçirmeye çalışmak başkadır, bilgilere, sırf tenkit etmek için şüpheyle bakmak başkadır. Birincisindeki gaye, hakikate ulaşmaya çalışmaktır. İkincisindeki amaç, elde edilmiş bilgiyi kötülemektir.

Dolayısıyla günümüzdeki sorgulamamızın amacı bile hatalıdır. Hâlbuki sorgulamayı hakikate ulaşmak için yapmalıyız. Çünkü hakikate ulaşmaya çalışan bir insanın hayatı, anlam kazanır. Başkalarının ulaştığı bilgileri kötüleyen yani kendisinin dışındakilere baştan ön yargı ile bakan bir insanın hayatı, anlamsızlaşır.

Peki, nasıl bir yöntem uygulayarak çözüme ulaşılabilir ve huzur bulabiliriz. Bizi çözüme götürecek metotlardan birisi, araçları, bir amaç doğrultusunda kullanmayı öğrenmektir. Bunu öğrenebilmek kolay değildir. Çünkü nefsimiz bizi hep yanlış yöne döndürmek ister. Öğrenmenin kolay yolu, Yüce Yaradan’ın öğretilerini iyi kavramaktan ve içselleştirmeye çalışmaktan geçer.

Aslında, Allah’ın öğretisi karmaşık değil, aksine vazıhtır. Tek olan Tanrı, bütün peygamberleri aracılığıyla aynı temel kanunları bize açıklamıştır.

Bakara Suresi 116ıncı ayet: “Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah’ındır.”

Tevrat’ta Tesniye 10/14: “İşte, gökler ve göklerin gökleri, yer ve onda olan her şey senin Tanrı’n olan Rabbinindir.”

Aziz Pavlus’un 1. Korintoslulara Mektup 10/26 da: “Yeryüzü ve onun doluluğu, Rabbinindir!”

Demek ki, insanlar, yeryüzündeki araç gereçlerin gerçek sahibi değildir. Bütün mülklerin hakiki sahibi, Yüce Yaradan’dır. İnsan, O’nun yeryüzündeki halefi olduğundan, araçları, tek olan Tanrı’nın gösterdiği şekilde yönetmekle yükümlüdür. Dolayısıyla, sahip olduğu araçlar üzerinde, keyfince tasarruf yapamaz. Sahip olduğunu düşündüğü araçlar için, “ister yakarım, ister yıkarım, benim değil mi” diyemez.

Zira, insanların araçlar üzerindeki yönetim sorumluluğu, sahip olduğu vasıtaları, diğer insanların ve toplumun huzuru ile mutluluğu için kullanmaktır. İlâhi kanunlara göre, araç gereç sahiplerinin, içinde yaşadıkları topluma karşı yükümlülükleri, sahip olduğu araçları kullanma hakkından önce gelir.

Elbette insanlar, sahip oldukları araçları kendileri de kullanacaklardır. Ama tahterevallide araçların tarafının ağır basarak, amaçları askıda bırakmasını önlemekle görevlidirler. Bu sorumluluklarını yerine getirebilmeleri, araçların ağır bastığı durumlarda, nefsine karşı mücadele ederek, kendisinin de ruhen, tahterevallide amaçların olduğu tarafta olmasıyla mümkündür.

Günümüz insanının en önemli sorunu gayet açıktır. Amaçtan uzaklaştığımız için, araç gereçler, bizi günlük olaylar zincirinin içerisine hapsetmiştir. Bir taraftan, zorlu geçim mücadelesi içerisinde, diğer yandan, medyadaki bitmek bilmeyen iç karartıcı haberlerinin boyunduruğu altında ve çevremizin de yönlendirmesi ile yaşamaktayız.

Gerek fert olarak, gerekse toplum halinde, yaşamın anlamı üzerinde düşünmeliyiz. Bu hususta okuyucularımıza destek verebilmek umuduyla, bu sitede “Hayatın İlahi Bir Anlamı Olmazsa, Herşey Manasızlaşır”, “Hayatımızı Anlamlandırarak Geleceğimizi Kurtarabiliriz” ve “Bir İnsanın Hayatını Anlamlandırması Üzerine” adlı üç makale yayınlamıştık Takdir edileceği gibi, düşünme eylemi, ekonomik veya dünyevi verilerle olmaz. Ancak irfan sahipleri düşünce üretebilirler. Çünkü irfan sahibi bir insan, bir fikri oluştururken, hem dünyevi hem de uhrevi açıdan birlikte bakmaya çalışır.

İnsan ve insanlık olarak, huzurlu ve mutlu yaşamak için neler yapılabileceğinin istişarelerini birlikte yapmalıyız. İnsanlık açısından iyi gördüğümüz şeyleri, şahsımız veya gurubumuz için yararlı olan şeylere tercih etmeliyiz. Dolayısıyla, kendimize faydalı gördüklerimizi değil, iyi ve güzel olan davranışları seçmeye gayret etmeliyiz.

Unutmayalım ki, araçların, amaç haline dönüşmesi, her devirde putlaşmayı getirmiştir. Tek olan Tanrı’yı terk edip, kendimize putlar oluşturdukça da, insanlığın huzuru azalmıştır.

Allah’ım, Senin yolunda harcamak üzere, mülk ve saltanat ver.

Allah’ım, Seni daha iyi anlayabilmek ve anlatabilmek için, ilim ve hikmet ver.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KORONA SALGINI VE DOĞA ÜZERİNE

KORONA SALGINI VE DOĞA ÜZERİNE

 

Bilindiği gibi, covid-19 adı verilen salgın hastalık, sadece insandan insana bulaşıyor. Bitkilere ve hayvanlara zarar vermiyor. Hattâ insanların içerisinde de seçim yaparak zarar veriyor. Salgının, insanlar arasında seçim yapan bu özelliği, ayrı bir makale konusudur. Biz bu yazımızda, doğa ile ilişkili yönünü irdeleyeceğiz.

Hastalığın yayılma hızını azaltmak isteyen ülkeler, insanların sokağa çıkmalarını ciddi ölçüde sınırladılar. Bu sınırlamayı hemen bütün dünya uyguladı. İnsanlar sokağa daha az çıkınca, tabiat kendisini toparlamaya başladı. Hava kirliliği, su kirliliği azaldı. Ozon tabakası kendisini tamir etmeye başladı. Bilhassa, Kuzey Yarı Kürenin baharı yaşadığı bu günlerde, doğa, bütün güzelliklerini sergiliyor.

Tabiatın bu güzelliğine bakınca, iki şey aklımıza geliyor. Birincisi, insanlar olarak, doğaya verdiğimiz zararın büyüklüğünü anlıyoruz. Tabiata verdiğimiz bunca zarara rağmen, kısa süre içerisinde doğanın kendisini tamir etmesi, insanlık açısından sevindiricidir. Demek ki, henüz geri dönülemez noktaya ulaşmamışız.

İkinci olarak düşündüğümüz şey, eğer Yüce Yaradan, insanları yaratmasa idi, doğanın güzelliğinin bir anlamının olmadığını kavrıyoruz.

Bitkiler ve hayvanlar, doğada yaşıyorlar. Ve bu güzelliklerin göstergeleri onlar. Ama bitkiler de, hayvanlar da, oluşturdukları çok hoş görüntülerin, hareketlerin farkında değiller. Güzellikleri besleyen, masmavi denizler, yemyeşil akarsular da yaptıklarının farkında değiller. Bütün bu güzelliklerin farkında olan tek varlık insandır. Buradan da, insanın çok özel bir yaratılışının olduğunu anlıyoruz. (Kâinatı ve içindeki diğer âlemleri yaratan Tanrı, insanlara, Kendi özelliklerinden yansımalar vermeseydi, bizler de hiçbir güzelliğin veya kötülüğün farkında olmadan yaşar giderdik.)

Eğer insan, bu güzelliklerin farkında olan yeryüzündeki tek varlık ise, bunun mutlaka bir sebebi olmalıdır. Eğer, bir sebep var ise, mutlaka, insanı, bir sebep üzerine yaratan bir Yüce Yaradan olmalıdır. Eğer Allah, bizleri, güzelliklerin farkına varacak özelliklerde yaratmışsa, bize, mutlaka bir görev yüklemiş olmalıdır. Bu sitedeki bir makalemizde, Allah’ın, kâinatı dünya için, dünyayı da insan için kurguladığını, Kur’an’dan örnekler vererek anlatmaya çalışmıştık. Bütün evren ve yeryüzündeki varlıklar, insana hizmet ediyorsa, insanın önemli bir görevinin olmaması düşünülemez.

Eğer Yüce Yaradan insanlara bir görev vermişse –ki insanlığı, yeryüzündeki halefi olarak yarattığını ifade etmiştir- bunun, farkına vardığımız güzellikleri korumak ve geliştirmek olması ihtimali kuvvetlidir. Eğer, bize bu güzellikleri geliştirmek görevi vermişse, Yüce Yaradan’ın, bütün bunları koruyacak ve geliştirecek donanımı da, bize vermesi gerekir.

Eğer, Tanrı, bize bu donanımı vermiş ama biz kullanmıyorsak, bu Yüce Yaradan’ın değil, biz insanların suçudur. Bir örnekle açıklayalım. Günümüzde maddeten kalkınmış ülkelerde, okuma yazma yaşına gelmişlerin içerisinden, okuma yazma bilmeyen yok gibidir. Bu istatistikten de anlıyoruz ki, Allah, insanlara okuma yazma öğrenme donanımını vermiş. Hattâ, bazı küçük çocukların, birkaç farklı dili konuşabildiklerini görüyoruz. Yüce Yaradan’ın verdiği bu muhteşem donanıma rağmen, halen okuma yazma öğrenmeyenlerimiz varsa, bu durum Tanrı’nın değil, insanların suçudur.

Şimdi, Yüce Yaradan’ın bize verdiği bütün donanımlarımızın tam olduğunu düşünelim. Zekâmızın yeterli olduğunu varsayalım. Gözümüz, renkleri en iyi fotoğraf makinesinden daha iyi süzüyor olsun. Dilimiz, yiyeceklerin tadını almaya devam ediyor olsun. Burnumuz, güzel kokuları hissederek ayırt etmeyi sürdürsün. Vücudumuz, çeşitli sporları yapabilecek kabiliyette düzenlenmiş olsun. Kulağımız, müziklerin notalarını ayırt edebilecek yetenekte olsun. Sosyal zekâmız ve konuşma yeteneğimiz, insanlarla irtibat kurabilecek ve onları ikna edebilecek durumda olsun. Fakat eğer Tanrı, bizde, sadece hafıza dediğimiz bir bilgi depolama yerini oluşturmasaydı, donanımlarımız ne işe yarardı? Yukarıda saydığımız ve sayamadığımız bütün yeteneklerimizin varlığına rağmen, bir işe yaramayan insan durumuna düşerdik.

Eğer Yüce Yaradan, bize hafıza vermemiş olsaydı, biz, bir işe yaramamamızın kabahatini Tanrı’ya yüklerdik. Peki, Allah, bize verdiği bütün donanımları, yine beynimizde oluşturduğu ve hem yazılı hem de görsel yönü olan hafıza deposu ile taçlandırdığına göre, biz insanlar hafızamızı kullanmazsak, suç kimin olur?

Eğer kabahatli olmak istemiyorsak, hafızamızı kullanalım. Her bir insan, önce kendi şahsi hafızasını kullanmakla yükümlüdür. Her fert, hafızasını kullanarak hatalarından dönmeye gayret etmelidir. Yüce Yaradan’ın verdiği güzellikleri korumak ve geliştirmek için çaba göstermelidir.

Eğer, insanlığın geleceğini güzelleştirmek istiyorsak, fert olarak hafızamızı kullanmak yetmez. Başta ülkeleri yöneten siyasi yöneticilerle, bütün kurum ve kuruluşların yöneticileri olmak üzere ve bireyler olarak hepimiz, insanlığın ortak hafızasını kullanmakla yükümlüyüz. Ortak yaşam alanımız olan yeryüzünün tahrip olmasını önlemeye çalışmakla sorumluyuz. Yüce Yaradan’ın, bizim istifademize sunduğu doğanın kurallarını değiştirmeye çalışmamalıyız. Bir taraftan doğal afetleri önleyecek tedbirler almalı, diğer yandan tabiatı güzelleştirmeye çalışmalıyız.

Böylesine sorumlu davranmazsak başımıza neler gelebileceğinin çok küçük bir örneğini yaşadık. Yüce Yaradan, doğanın güzelliğine dokunmadan, insanı yok edebileceğini bizlere gösterdi. Bu nedenle, kıyamet oluşumunu, sadece dağların pamuk gibi atılacağı, suların kaynayacağı, yıldızların söneceği, ay ve güneşin bir araya geleceği şeklindeki olaylar zinciri olarak düşünmeyelim. Kıyamet bilgisi, Allah’ın yanında olduğu gibi, kıyamet oluşturma kararı da tamamen Yüce Yaradan’ın uhdesindedir. Tek olan Tanrı, nasıl uygun görürse, öyle oluşturur.

Eğer insanlık, korona salgınından gerekli dersi almaz ve hatalarından dönmezse, bizi çok daha büyük sıkıntılar bekliyor demektir. Bir süre sonra, yeniden oluşabilecek daha kuvvetli ve çoluk-çocuk, genç-yaşlı ayırmadan bütün insanlarda etkili olan bir veya daha fazla virüs karşısında ne yapacağımızı şaşırırız. Çok sayıda oluşmuş olan bu virüslerin değişkenlik arzedip mutasyona uğrayarak her ülkede farklılık göstermesi halinde, tamamen aciz kalırız. Bitkiler ve hayvanlar yaşamaya devam ederken, insanlığın sonu gelebilir. Yüce Yaradan, isterse, bizden sonra yeni bir insanlık oluşturabilir. Veya Nuh Tufanında olduğu gibi, bir gurup insanı bırakabilir. Ama sonuçta insanlık açısından kıyamet oluşmuş olur. Biz de Yüce Yaradan’ın huzuruna suçlu olarak gitmiş oluruz.

Allah’ım, Senin bize verdiğin bütün özellikleri, akıl, vicdan ve iradeyi kullanarak, insanlığın ortak hafızasından faydalanarak, Senin gösterdiğin yola yönelebilmemiz için, lütfunla bizlere yardımcı ol.

Dini, Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HZ. MUHAMMED’İN PEYGAMBERLİĞİNE İTİRAZLAR ÜZERİNE

HZ. MUHAMMED’İN PEYGAMBERLİĞİNE İTİRAZLAR ÜZERİNE

 

Son peygamber olan Hz. Muhammed’in peygamberliğine itirazlar, daha çok, Yahudiler ve Hıristiyanlardan gelmiştir. Onların itirazlarının temelinde, kendi peygamberlerinden başkasını tanımama anlayışının olduğu şüphesini taşıyoruz. Nasıl, Yahudiler, Hz. İsa’yı -kendisi de bir İsrailoğlu olmasına rağmen- kabul etmeyerek itiraz ettilerse, Hıristiyanlar da Hz. İsa’dan başkasına itiraz etmişlerdir. Ancak, her iki taraf da, Hz. Muhammed’in peygamberliğine karşı çıkarlarken, doğrudan ret eden durumuna düşmemek için, bazı sebepler ileri sürmüşlerdir. Bu yazımızda, itiraz edilirken gösterilen sebeplerin içerisinden daha yaygın olanlarını, ele almaya çalışacağız.

İtirazlardan birisi, Hz. Muhammed’in, anlattıklarının bilgilerini, kervan ticareti sırasında tanıştığı bir papazdan öğrendiği şeklindedir. Bu söylemi, genellikle Hıristiyanlar yapmaktadır. Fakat bazen Yahudiler de, aynı şeyi iddia etmektedirler. Benzer iddiayı dile getiren Yahudiler, kendi fikirlerinin güçlü olduğunu vurgulamak için, Hıristiyanların söylemlerine ilave olarak, bahsedilen papazın da, bu bilgileri bir hahamdan aldığını savunmaktadırlar.

Bilindiği gibi, Hz. Muhammed peygamber olarak ortaya çıkışından önce, okuma yazma bilmemektedir. Dolayısıyla papazın söylediklerini bir yerlere kaydedemeyeceğinden, yıllarca aklında tutması gerekir. Papazdan, bir görüşmede öğrendiklerini, yıllarca aklında tutan bir insan, 6236 ayeti nasıl bir araya getirebilir? Hem de birbiriyle çelişki olmamasını nasıl sağlayabilir? Hz. Muhammed, papaz ile bir görüşmesinden bu kadar bilgi ortaya koyabiliyorsa, papazın çok daha fazla bilmesi gerekir. Bu durumda papazın kendisi neden peygamberlik iddia etmemiştir? Diyelim ki, peygamberlik iddia ederse, Hz. İsa’ya karşı yanlış yapmış olacağını düşünmüştür. Peki, böylesine bilgili bir papazı, tarih, niye tanımıyor?

Hz. Muhammed’in peygamberliğine bu şekilde yapılan itiraz, 1400 yıl öncesindeki cahil toplumda belki biraz taraftar bulabilirdi. Fakat günümüzde taraftar bulması mümkün değildir. Günümüz biliminin tespit ettiği bilgilerle, yaklaşık 1400 yıl önce söylenenler karşılaştırıldığında, tıpatıp aynı olduğu anlaşılmıştır. Bilhassa, insanın bir damla sudan başlayan oluşumunun evrelerinin anlatımı, günümüz bilgileriyle örtüşmektedir. Uzay ile ilgili bazı bilgiler, uzayın genişlemesi gibi hususlar, günümüzde kabul görmektedir. Acı sulu deniz ile tatlı sulu deniz arasına perde konulduğu ve bu nedenle birbirlerine karışmadığını anlatan ayetler, bugün ispatlanmıştır.

Hz. Muhammed’e yapılan bir diğer itiraz, onun çok zeki insan olduğu, toplumlarda peygamber gelecek beklentisinin varlığını gördüğü ve cemiyeti istediği gibi yönlendirdiği şeklindedir.

Bir insan çok zeki ise ve kervan ticareti ile meşgul ise, ilk yapacağı iş, bu zekâsını zengin olmak için kullanmaktır. Hâlbuki Hz. Muhammed, peygamber olduğunu söylemeye başladıktan sonra, eşi Hz. Hatice’den kaynaklanan zenginliğini de harcamış ve fakir olarak vefat etmiştir.

Hangi zeki insan, zekâsına ilaveten bu kadar muhteşem bilgilere de sahip iken, servetine servet katmak yerine, niye servetini harcar?

Hangi zeki insan, kendisine iddiasından vazgeçmesi karşılığında teklif edilen yüksek servetleri reddeder?

Hangi zeki insan, kendi uydurduğu bir kitapta, kendisini eleştiren, yanlışlarını yüzüne vuran sözleri söyler? Bilhassa, azat ederek evlatlık olarak kabul ettiği, eski kölesi Zeyd’in boşandığı eşi ile evlenmesi hususundaki Ahzab Suresi 37inci ayeti kitabına hangi zeki insan alır?

Ayet: “Hem hatırla o vakti ki, o kendisine Allah’ın nimet verdiği ve senin de ikramda bulunduğun kimseye: ‘Hanımını kendine sıkı tut ve Allah’tan kork’ diyordun da nefsinde Allah’ın açacağı şeyi gizliyordun. İnsanlardan çekiniyordun. Hâlbuki Allah kendisini saymana daha lâyıktı. Sonra Zeyd o kadından ilişiğini kestiği zaman, biz onu sana eş yaptık ki, oğulluklarının ilişkilerini kestikleri hanımlarını nikâhlamada müminlere bir darlık olmasın. Allah’ın emri de yerine getirilmiştir.”

Tek başına bu ayet bile; “Kur’an, Muhammed’in uydurmasıdır” diyenlere, Hz. Muhammed’in, Zeyd’in hanımına olan ilgisini, insanlar bilmiyorken ortaya çıkarması açısından tokat gibi bir cevaptır. Hiç kimse, insanların bilmediği bir kusurunu kendiliğinden ortaya çıkarmaz. Bilhassa zeki bir insan, hiç yapmaz. O hanımla yine evlenir belki, ama bu durumu kimseye fark ettirmez.

Hz. Muhammed ile ilgili bir başka itiraz, menfaat sağlamak için peygamber olduğunu iddia ettiği şeklindedir. Bir önceki iddiaya cevap verirken, maddi menfaat konusunu işlemiştik. Menfaat peşinde koşan bir insan, kendisine teklif edilen maddi menfaatleri kabul etmeyip, niye onlarla savaşa kalkışır?

Bir insan, kendisini karşısındakilerden daha güçlü görürse, savaş kararı alır. Hâlbuki biliyoruz ki, Hz. Muhammed, ilk ortaya çıkıp söylemlerine başladığında, kendisi korunma arayan bir durumdaydı. Amcası Ebu Talip’in koruyuculuğuna sığınmıştı. İlk İslâm şehitleri olan Sümeyye ve Yesir, gözlerinin önünde, toprağa yarı gömülü olarak günlerce işkence gördüler. Onları kurtarmak için hiçbir şey yapamadı. Hâlbuki sahte bir peygamber olsa bile, kendisini dinleyecek insanların devamının gelmesi için, onları kurtarması şarttı. Aksi takdirde, diğer insanlar, korkar ve peşinden gelmezlerdi.

Diğer taraftan, Hz. Muhammed’in yaptığı ilk üç önemli savaş olan Bedir, Uhud ve Hendek muharebelerinde, karşı tarafın askeri gücü, Hz. Muhammed’in topladığının hep üç katı kadar fazla idi. Menfaatini düşünen bir kişi, niye bu kadar güçsüz durumda iken, kendisine yapılan zenginlik tekliflerini kabul etmesin?

Yapılan tekliflerin içerisinde sadece para yoktu. Makam teklifi de vardı. Menfaati peşinde koşan bir insan, niye makam tekliflerini de kabul etmezken, her an ölümle burun buruna yaşasın?

Menfaatini düşünen bir insan, doğduğu yerden kaçabilmek için, neden, yatağına çok sevdiği yeğenini bırakmak durumuna düşsün? Neden, zengin olarak ve hükmeden bir mevkide oturarak rahat yaşamak varken, her türlü tehlikelere göğüs gersin?

Kur’an’ın indiği dönemde, Hz. Muhammed’in peygamberliğine itiraz edecek zemin bulamayan müşrikler, onun akıl hastası olduğunu ve kendince bir hayal dünyası oluşturduğunu söylemişlerdir. Belki de bu tezlerini ortaya atmalarının sebebi, kendisine teklif edilen bütün nimetlere, makamlara sırtını dönmesidir. Eğer daha öncesinde iddia ettikleri gibi zeki ve menfaatini düşünen bir kişi olsaydı, teklifleri hemen kabul etmesi gerekirdi. Böylesine mantıklı teklifleri ret ettiğine göre, akıl hastası olmalıydı.

Şimdi kendimize soralım. Akıl hastası olan bir insan, ilk defa geldiği ve çok az taraftarının olduğu Medine’de (o andaki adı Yesrib), Hıristiyan, Yahudi ve Müslümanları birleştirerek, tarihteki ilk devlet Anayasası denilebilecek, Medine Sözleşmesini nasıl yaptırabilir?

Akıl hastası olan bir insan, hayati tehlikesi olduğu için doğduğu yerden kaçarak geldiği ve tanımadığı bir şehirde, sıfırdan devlet teşkilatını nasıl kurabilir?

O dönemde akıl hastası diye suçlamalarının sebeplerinin bir kısmı, miraca çıktığından bahsetmesi, Cennet tasvirleri yapması gibi konular olabilir. Anlattığı bu gibi olaylara bakılınca, müşriklerin hayal görüyor şeklinde tanımladıkları bu hastalık, günümüzdeki tarifiyle, epilepsi veya şizofrenidir. Bu isimdeki hastalıkların bilinmediği, dolayısıyla ilacının da olmadığı bir dönemde, epilepsi veya şizofreni olan hasta bir insan, 6236 ayeti nasıl oluşturabilir? Diyelim ki, kafasından uydurdu.

Akıl hastası bir insan, binlerce ayeti, çelişkisiz bir şekilde nasıl uydurabilir? Bu kadar çok ayeti, şiirsel bir yapıda nasıl ifade edebilir?

Hz. Muhammed ile ilgili olarak ortaya atılan bu iddiayı temellendirdikleri diğer bazı konulara bakalım. Bunlardan birkaçını yukarıda ifade etmiştik. Bir tanesi, acı suyu olan deniz ile tatlı suyu olan deniz arasında perde olduğu, birbirine karışmadığı hususudur. Bir diğeri, insanın bir damla sudan başlayan serüveninin cenin haline gelişine kadarki safhasının anlatılmasıdır. Bir başkası, gökyüzüne doğru çıktıkça, göğsün daralması anlatımıdır. Bütün bunlar, 1400 yıl öncesi için, çok saçma sapan addedilecek konular olabilir. Bu sebeple, bunları söyleyen Hz. Muhammed’i, akıl hastası olarak nitelemenin, o devirde kısmen de olsa bir mantığı vardır denilebilir.

Fakat günümüzde, bilimin de onayladığı bu hususlar net olarak bilinirken, Hz. Muhammed’in epilepsi veya şizofreni hastası olduğunu iddia etmenin bir mantığı olabilir mi?

İtirazların anlamsızlığını görünce, Yahudi ve Hıristiyanların, kendi peygamberlerinden başkasını kabul etmemek için bu yola başvurdukları net olarak anlaşılıyor. Mekke’deki müşriklerin itirazlarının ise, kendi düzenlerinin bozulmasından korktukları için olduğu görülüyor. Mantıklı olmayan itirazların anlamsızlığı, net bir şekilde kendini gösteriyor.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İSLÂM’IN EKONOMİYE BAKIŞI ÜZERİNE

İSLÂM’IN EKONOMİYE BAKIŞI ÜZERİNE

 

Bu sitede yayınladığımız, “İslâmi Finansın Temelleri Üzerine” başlıklı ve dört seri olan makalelerimizde konuyu bazı açılardan irdelemeye çalıştık. Ayrıca, “İslâm’da Para Basımı” başlıklı yazımızda konuya farklı bir zaviyeden baktık. Bu makalemizde, meseleyi finansman açısından değil, ekonomi anlayışı penceresinden irdelemeye gayret edeceğiz. Bu incelememizi yaparken, mümkün olduğunca kısaca başlıklar halinde açıklamakla yetineceğiz. Çünkü okuyucularımızın, bizim her bir başlığımızın altını fazlasıyla dolduracağına inanıyoruz.

İslâm’da, kişinin diğer insanlarla ilişkisini, o şahsın, Allah ile olan irtibatı belirler. Ekonomi de hayatın bir parçası olduğuna göre, bir müminin ekonomiye bakışı, onun Yüce Yaradan ile olan kutsal ilişkisiyle sınırlanır.

Allah’a teslim olmuş bir tüccar, müşterisini aldatmaz. Velinimet bildiği müşterisine hile yapmaz. Tüccarın nefsi, ondan hile yapmasını istese ve müşterisini aldattığını kimsenin anlamayacağını düşündürtse de, yine de hile yapmamak için nefsine karşı mücadele eder. Çünkü mümin tüccar, göğüslerin içerisinde gizli kalanlar dâhil her şeyi bilen Allah tarafından sürekli takip edildiğinin şuurundadır.

İster tüccar olsun ister olmasın, İslâm’ı içine sindirmiş bir kişi, gösteriş için tüketmez. Yaşamak için ihtiyacı olduğu kadarını tüketmeye çalışır.

Mümin bir tüccar, çığırtkan bir pazarlamacı gibi davranmaz. Aşırı reklâm yapmaz. İş yerinde oturur ve vakur bir eda ile müşterisini bekler. Şehirlerin nüfusları aşırı arttığı ve dünya küreselleştiği için, mecburen reklâm yapsa bile, aşırıya gitmez. Gerçekleri yansıtmayan reklâm yapmaz. Reklâm yaparken rakiplerini kötülemez.

Mümin bir imalatçı, insanların ihtiyacı olmayan ve insanlara faydalı olmayan bir şeyi üretmek için çabalamaz. İnsanlara zarar verecek üretimleri yapmaz. İnsanların faydasına olmayan bu ürünlerin imalatından, daha fazla kâr elde edeceğini bilse dâhi, üretmez.

Allah’a teslim olmuş bir tüccar, karşı tarafın görmediği kusurlarla ilgili olarak müşterisini uyarması gerektiğine inanır. Kendi kendine “bana ne, malzeme müşterinin gözü önünde duruyor, hatasını kendi görsün” demeyip, maldaki kusuru müşterisine söyler.

Diğer taraftan, maldaki fiyat artışları veya düşüşleri sırasında, karşı tarafın zarar görmemesi için, gerçekleri saklamaz. Fiyat artışları hakkında karşı tarafı bilgilendirme hususunda, İmam Gazali’nin bir tavsiyesi vardır. Gazali, tavsiyesinin anlaşılabilmesi için kendince bir senaryo oluşturur. Bu senaryoda, bir şahsın şeker ticareti yaptığı varsayılır. Tüccar, elinde şeker kalmadığı için, kervanlarla diğer bir ülkeye şeker almaya gider. Gitmeden önce, kendi ülkesinde şeker fiyatları artmıştır. Gittiği ülkede ise, şeker fiyatları değişmediği gibi, diğer ülkedeki fiyat artışını da, şeker alacağı tüccar bilmiyordur. İşte bu noktada İmam Gazali diyor ki; “şeker alacağın ülkedeki tüccara, senin memleketindeki fiyatların arttığını söyleyeceksin. Yoksa kazandığın para helâl olmaz.”

İyi ki günümüzde dünya küreselleştiği için, fiyatlardaki değişimler çok kısa sürede her tarafa yansıyor. Yoksa İmam Gazali’nin bu tavsiyesine uymak, bilhassa ticaretle uğraşan insanlar için gerçekten zor olurdu.

Bir mümin, gerçekleştireceği üretim veya tüketimden önce, kendisine “nasıl yapacağım” sorusunu değil, “niçin yapmalıyım” diye sorar. Yapacağı iş, ilâhi bir gayeye hizmet ediyor mu veya insanlara faydası var mı diye sorgular. İlâhi bir gayeye hizmet eden bir şey, aynı zamanda insanlara faydalı olur. Bu sebeple, yapacağı işin, insanlara faydalı olmasına dikkat eder. Fakat insanların işine yaramayan ve sadece kendisine yararı olacak bir üretimi veya ticareti yapmaz.

Mümin bir tüccar, fiyatları artırmak için stok yapıp, fahiş kâr peşine düşmez. Yani “kazanç için kazanç” yöntemlerine başvurmaz. Onun için kazanç, kimseyi sömürmeden elde edilmelidir. Mümin için kazanç, insanlara Yüce Yaradan’ın gösterdiği şekilde hizmet edecek faaliyetlerin sonucunda gelen normal bir getiridir.

Fahiş kâr, her zaman stok yapılarak elde edilmez. Bazen normal şartlarda da uygulanabilir. Bilhassa bilgi veya mesleki görgüye dayalı çalışmalarda, fahiş kâr elde edilebilmektedir. Allah’a teslim olmuş bir üretici, bir meslek erbabı veya tüccar, hiçbir zaman normal kâr sınırını aşmaz. Çünkü bilgi, insanlığın ortak malıdır.

Mümin bir üretici, daha fazla kâr elde etmek için başkalarına zarar vermeyeceği gibi, tabiata da zarar vermez. Yeryüzü, Allah’ın, insana emanetidir. Çünkü insan, Yüce Yaradan’ın yeryüzündeki vekil yöneticisidir. Tabiata geri dönülemeyecek şekilde zarar vermek, Yüce Yaradan’ın vekâletine ihanet etmek anlamına gelir.

Mümin bir tüccar için birinci hedef kâr değildir. Asıl olan itibardır. İtibar, hem İslâm’a göre, hem de insanlık anlayışına göre, hayatın en önemli göstergesidir. İtibar, hem bu dünyada işe yarar, hem de ahiret yurdunda işe yarar. Ancak itibar sağladıktan sonra, bu itibarını fahiş kazanca tahvil etmeye kalkışan birisi, müminlikten ayrılmaya başlamış demektir. Nitekim itibarın ahirette de işe yaradığının farkında olmayan bazı marka olmuş ürün üreticisi, oluşturdukları itibarı aşırı kâra çevirmektedirler.

İslâm’da ekonomi, hayatın bir parçasıdır, ama bütünü değildir. Dolayısıyla iktisat, yaşamın tek yönlendiricisi olamaz.

Yukarıda bahsettiğimiz anlayışlar yaygınlaştıkça, insanlığın daha huzurlu olacağını söylememize yapılacak itirazın, sadece hırslı insanlardan geleceğine inanıyoruz.

Ekonomi kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BİLİM İNSANLIK İÇİN REHBER MİDİR?

BİLİM İNSANLIK İÇİN REHBER MİDİR?

 

Bu sitede, bilim konusunun çeşitli konularla bağlantılarını ele alan, 9 ayrı makale yayınladık. Bu yazımızda elden geldiğince farklı bir pencereden bakmaya çalışacağız. Burada aktaracaklarımızın bir kısmı, önceki makalelerimizin satır aralarında ifade edilmiş olabilir. Ama bu yazımızda konuyu derli toplu bir şekilde ele alarak, başlıktaki soruya dikkatleri çekmek istiyoruz. Bilhassa salgın hastalıkların dünyamızı kavurduğu, bilimin henüz salgın hastalığın bir çeşidinde bile çaresiz olduğu bir ortamda, daha derin düşünmeye ihtiyacımız var.

Bilimcilerin bazıları, bilime, kendilerine göre hedefler seçiyorlar. Seçtikleri bu hedeflerin çoğu, aslında, bilimi kapitalizmin emrine vermek anlamına geliyor. Bilindiği gibi, bazı bilimsel araştırmaların tekniğe dönüştürülmesi sonucunda, tabiatta var olan meyve çeşitlerine, aşılanmış birkaç ara meyve türü eklenmiştir. Teknolojideki gelişmeler sayesinde, tarım ürünlerinin istihsalindeki verimlilik artmıştır. Bilimsel araştırmaların tekniğe uygulanması sayesinde elde edilen bu gelişmeleri çok büyüten bazı bilimciler, bilimin yepyeni ürünler yaratabileceğini ve insanlığın beslenme sorununu çözeceğini düşünüyorlar. Bilime, hedef olarak, nüfusu hızla artan insanlığın beslenme sorununun çözümünü gösteriyorlar.

Bilime gösterilen bu hedef yanlış olduğu gibi, bilime böyle bir sorumluluk vermek de hatalıdır. Çünkü böyle hedeflerin peşinde koşması durumunda bilim, insanlığa yapması gereken faydayı sağlayamaz. Bu hedefe yönelen bilim, insanlara değil, kapitalizme hizmet etmekten kurtulamaz.

Biz yukarıda, bilime gösterilen hedeflerden, sadece genel bakış ile bağlantılı olan bir tanesini belirttik. Gerek bu hedefin, gerekse diğer bazı ara hedeflerin hepsinin, insanların nüfuslarının artmasına ve tüketim çılgınlığının devam etmesine vesile olması ihtimali çok kuvvetlidir.

Bilindiği üzere, yeryüzünün kaynaklarının bir sınırı vardır. Dünyamızda yaşayan insan sayısının hızla artması ve aynı anda tüketim hırsının körüklenmesi, sınırlı kaynakların tükenmesine ve tabiatın tahrif olmasına sebep olacaktır. Azalan kaynakların ve tahrip olunan doğanın başımıza ne gibi sorunlar açacağını kestirmemiz mümkün değildir.

Dolayısıyla, bu durumun insanlığın faydasına değil, zararına olduğunu görmek için, rakamları konuşturmaya ve istatistiklere bakmaya gerek yoktur. Bilime gösterilen, artan nüfusun beslenme sorununu çözme hedefinin, insanları rahatlatacağı açıktır. Nasıl olsa bilim bir çaresini bulur diyerek rahatlayan dünyamızda, nüfusun ve tüketimin artışı, muhtemelen, hız kesmeden devam edecektir. Nüfusta ve tüketimdeki hızlı artışın, insanlığın zararına sebep olacağını inkâr etmek pek mümkün değildir. Dolayısıyla, gösterilen bu hedefteki yanlışlık, bilimi yararsız hale getirebilecektir.

Bilimcilerin bir kısmı ise, bilime kendileri hedef seçmiyorlar. Onlar, aksine, hedef seçmeyi bilime bırakıyorlar. Diyorlar ki: “Bırakalım, bilim, hedeflerini kendi belirlesin ve gittiği yere bizi de götürsün.”

Böyle düşünen insanların yanıldıkları husus, bilimi, bir rehber gibi görmeleridir. Bilim, rehber olsaydı, kendine bir hedef belirleyebilirdi. Ama bilim, tabiatın işleyişini anlama çabasıdır. Doğada var olan şeyleri ve işleyiş kurallarını keşfetme gayretidir. Bilim, olayların nasıl cereyan ettiğini araştırmaya çalışır. Çoğu zaman, bir şeyi araştırırken, hiç aklına gelmeyen başka bir şeye ulaşır. Dolayısıyla, bilim insanı, araştırmaya başladığında ne sonuç alacağını bilemez.

Bu sebeple, bilimin kendisine hedef koyması diye bir şey söz konusu olamaz. Ama tekniğin önüne, hedef konulabilir. Çünkü tekniğin amacı, belirlediği hedefe ulaşıp sonuç almaktır. Bu hedefi seçen de, insanın bizzat kendisidir. Teknik, kendisi hedef seçemez. Teknolojiyi kullanan insan, kendisine bir yol seçer. Belirlediği hedefe gidebilmek için rehberlik oluşturur. Çünkü teknik, bilimin, tabiatı kullanmak ve doğada olmayan bazı şeyleri elde edebilmek için çaba sarf etmesi halidir. Bunu mevcutların yapılarını geliştirerek yapar. Teknik, doğa kanunlarına başkaldırarak, onu yenme çabasıdır.

Bilim ise, yanlışlama yöntemi ile gelişir. Başlangıçta, sabit hiçbir hedefe veya sonuca ulaşma isteği yoktur. Dolayısıyla nereye gideceğini bilemez. Daha önce ulaşılmış bir bilgiyi ispatlamaya uğraşmaz. Aksine yanlışlamaya çalışır. Çünkü amacı eski bilgiyi ispatlama olursa, yeni bir şeye ulaşma ihtimali tesadüflere kalır. Dolayısıyla bilim ilerleyemez.

Yazımızın başında belirttiğimiz, bazı ara meyve türlerini yetiştiren, tekniktir. Bilim, bitkilerin tabii olarak nasıl ürediklerini, nasıl büyüdüklerini inceler. Bitkilerin çevre şartlarıyla bağlarını araştırır. Onların çoğalmalarının veya ölümlerinin hangi şekillerde ve şartlarda oluştuğunu anlamaya çalışır. Yani tabiatın işleyişinin kuralları ve bağlantıları hakkında bilgi edinmeye gayret eder.

Bilimin ulaştığı bazı bilgileri, biraz farklı özelliklerde yeni bir ara ürün elde etme hedefine yönlendiren, tekniktir. Günümüzdeki teknoloji, maalesef, kapitalizmin hizmetindedir. Bilim ise, tekniğin kullanabileceği bilgileri topladığından, dolaylı olarak kapitalizmin hizmetindedir. Kapitalizmin hizmetine giren bilim, insanlığı bilgilendirme amacından uzaklaşır. Bilime, geçmişte, Katolik Kilisesinin amaçları doğrultusunda hizmet ettirilmişti. Bilimin geçmiş dönemde düşürüldüğü bu hatayı, günümüzde kapitalizme hizmet ettirilmek suretiyle tekrar etmemek gerekir.

Demek ki, bilimi, rehber olarak görmek, insanlığın faydasına değildir. Bilimin, kendiliğinden hedef belirleyeceği şeklindeki bir beklentinin gerçekleşmesini ummak, bilimin ne olduğunu bilmemek anlamına gelir. Hangi sonuçlara ulaşacağını bilmeyen ve sadece doğadaki işleyişin çok küçük bir kısmını keşfedebilmek için, insanlık tarihi boyunca binlerce yıldır uğraşan bilime, insanlığın geleceğini teslim etmek, mantıklı değildir. Eğer, insanlığın geleceğini bilime bırakırsak, bu teslimiyet, bize, bilimin her şeyi çözeceğine iman etmemize sebep olur. İnsanlık tamamen bilime teslim olur ve başka çözüm yolları aramayı bırakırsa, bilimin tabiat karşısında tıkandığı yer, insanlığın felâketini başlatır.

Bu nedenle, bilimin, insanlığın huzuru ve mutluluğunun hizmetinde olmasının yolunu açmak gerekir. Bunun için de, hem bilim bizi yönlendirmemeliyiz hem de kapitalizm bilimi yönlendirmemelidir. Bilim insanı, bilimi, sadece, tabiatın işleyişini anlamak için yapacağı kendi çalışmasıyla bağlantılı olarak yönlendirmelidir. Bunu da bizzat kendisi yapmalıdır.

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DÜRÜST SOSYALİST İLE DİNDAR ARASINDAKİ FARKLAR

DÜRÜST SOSYALİST İLE DİNDAR ARASINDAKİ FARKLAR

 

Bu yazımızda, idealist sosyalistler ile ilâhi kaynaklı dinlerde Yüce Yaradan’ın gösterdiği yolda yürümeye çalışan dindar insanların anlayışları arasındaki farkları irdelemeye çalışacağız. Bilindiği gibi, her gurubun mensupları, genel anlamda üçe ayrılır. Sosyalist geçinenler, sosyalizmden geçinenler, idealist sosyalistler. Veya dindar geçinenler, dinden geçinenler, dindarlar.

İdealist bir sosyalist, eşitlik taraftarıdır. Eşitliği sağlamanın yek yolunun da, Marksizm ile mümkün olacağını düşünür. Marksizm’e göre, insanlar arasındaki eşitliği bozan tek şey, mülkiyettir. Dolayısıyla, mülkiyet şahıslardan alınır ve devlete verilirse, böylece insanlar arasında eşitlik sağlanmış olur.

Görüldüğü gibi, idealist bir sosyalistin eşitlik anlayışı, maddi açıdan eşitliktir.  Eğer, hiç kimse mülk sahibi olamaz ve herkes birbirine yakın kazanç sağlarsa, insanların eşit olacağını düşünür.

Hâlbuki hepimiz biliyoruz ki, insanlar sahip oldukları maddi özellikler açısından eşit değillerdir. Kiminin matematik zekâsı, kiminin sosyal zekâsı daha üstündür. Kimisi kabiliyetli bir sporcudur, ama bu becerisi bile sporun sadece belli dalındadır. Kiminin kulak yapısı, müziğe daha yatkındır. Kiminin sesi daha güzeldir, ama müzik dallarının hepsine uygun değildir. Demek ki, insanlar arasında maddi eşitlik yoktur.

İşte, idealist bir sosyalist, aslında fiziki olarak var olmayan bir eşitliği, sosyalizmin sağlayacağına inandığı için hayalperest bir yapıdadır. Eğer insanlar, idealist sosyalistin düşündüğü eşitlikte olsaydı, acaba toplum düzenini nasıl kurabilirdik? İdealist bir sosyalist, bu soruya cevap aradıkça, anlamsız hayalleri kovaladığını anlama ihtimali artacaktır.

Diğer taraftan ilâhi öğretiye göre, insanlar maddi açıdan eşit değildirler, ama Tanrı nezdinde eşittirler. Yüce Yaradan için, yönetici-yönetilen, zengin-fakir, doktor-çoban gibi ayrımlar yoktur. Tanrı için, her bir kişi, Onun kulu olan insandır ve doğuştan masumdur.

İdealist sosyalist ise, bir taraftan insanların maddi açıdan eşit olduğunu düşünürken, diğer yandan, parti yöneticisi-partili olmayan kişi, amir-memur arasında ayrım yapmaktadır. İnsanları eşitleyeceğim diye uğraşırken, çalışkan ile tembel arasında da eşitlik sağlayarak, hem çalışkan olana hem de topluma haksızlık etmektedir. Eşitliği sağlamaya çalışırken yaptığı bir başka hata da, sınıf mücadelesinden bahsederek, eşitliği kendisinin bozmasıdır.

İlâhi kaynaklı düşüncede, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, insanların maddi özellikleri eşit görülmez ama dindar bir insanın amacı, ayrım yapmadan, başka insanlara yardımcı olmaktır. Bir dindarın insanlara karşı yardımcı olmaya çalışılırken, onun eşitlik anlayışını bozacak temel unsur, o kişinin dâhil olduğu sınıf veya partili olup olmadığı değildir. Bir dindar için, karşıdaki şahsın, çevresindekilere zararlı olup olmadığı önemlidir. Bir dindar, insanları ezerek zulmedenlerle, insanlara hak ve adaletle davrananlara eşit davranmaz. Zulmeden insan ister zengin ve güçlü olsun, ister kendi yakın çevresinden olsun, dindar bir kişi, ona karşı mücadele eder, haklının hakkını savunur. Çevresindekilere zarar vermiş bir insana bile, onu kazanmak için, umudunu yitirene kadar yardımcı olur.

İdealist bir sosyalistin güzel bir vasfı vardır. O, maddeci bakış açısına sahip olmasına rağmen, bu onun kapitalist ile aynı anlayışta olduğunu göstermez. Çünkü o, bir kapitalist gibi sadece aklıyla düşünmez, kalbi ile de bakmaya çalışır. Dolayısıyla bu yapısıyla, paragöz birinin maddeciliğinden ayrılır, dürüst bir maddeci olur. Sosyalist bir insan, hem tarihteki hem toplum içerisindeki bütün olayları ekonomik temele oturtarak konuya yaklaştığı için, maddeten dürüst olunduğunda insanlığın bütün sorununun çözüleceğini düşünür. Çünkü onun için tek gerçeklik, bu dünyadaki maddi ve ayni hayattır. Dünya hayatına olan bu bakışına rağmen, idealist bir sosyalist, maddi menfaatini, inandığı ülküsü adına feda edebilir.

Bu fedakâr davranışlarına bakınca, idealist sosyalistin manevi bir yönünün olduğu görülür. Ancak, inandığı önderlerinin veya çevresindekilerin dürüst olmayan vicdansız davranışlarını gördüğü zaman, o sosyalistin idealistliği biter. Çünkü onun manevi yönünü oluşturan ülküsü, insanların maddi eşitliğidir. Hâlbuki şimdi, önderlerinin veya çevresindekilerin yolsuz ve soysuz davranışları, onun ülküsünü yerle bir etmiştir. Onlara karşı nasıl mücadele edeceğini şaşırmıştır. Çünkü ülküsünün temeli olan çıkış noktası yok olmuştur. Amaçsız kalmıştır. Psikologlara göre, insanın mücadelesi sırasında, düşünmesi ve ilerlemesi için, hiçbir afet, güvendiği dağlara kar yağmasından daha çökertici değildir. Dolayısıyla, artık idealist bir sosyalist için hayat, neredeyse, durmuştur. Mücadelesini verdiği değerler anlamsızlaşmıştır.

Öte yandan, ilâhi kaynaklı inanca samimiyetle sahip bir kişi, kendisinin ve diğer insanların manevi yönünün olduğunun farkındadır. Kendisini, Yüce Yaradan’ın yeryüzündeki vekil yöneticisi olarak görmektedir. Tek olan Tanrı’nın rızasını kazanabilmek ve Onun Cennetine girebilmek için, dürüst olma gayretindedir. Hak ve adaletle davranmaya çalışır. Eğer, takvaca kendisinden üstün gördüğü önder insanların dürüst olmayan vicdansız davranışlarını görürse, onun için her şey bitmez. Aksine, Allah’ın ipine daha çok sarılması gerektiğini düşünür. Çok değerli gördüğü insanın bile şeytana kanarak hata yapması, onu çok daha dikkatli davranmaya yöneltir. Yüce Yaradan’ın rızasını kazanabilmenin, daha rahmani tavır sergilemekten geçtiğini kavrar ve böylece, hayatı daha bir anlam kazanır.

Meselenin daha net anlaşılabilmesi için, konumuzla bir başka açıdan bağlantılı olan geçmiş bir vakayı nakledeceğim. Son Peygamber Hz. Muhammed, Hakk’ın rahmetine kavuşmuştu. Bu duruma inanamayan insanlar, feveran etmeye başladılar. En dirayetli ve cesur olarak bilinen Hz. Ömer bile, şaşkınlık içerisinde “kim Hz. Muhammed öldü derse, onu kılıcımla cezalandırırım” diyordu. Fakat Hz. Ebubekir, halkın içine girdi ve şöyle seslendi. “Ey insanlar, eğer Hz. Muhammed’e inanıyorduysanız, biliniz ki o öldü. Ama eğer Allah’a inanıyorduysanız, biliniz ki, O daimdir, sonsuzdur.” Bu uyarı üzerine halk toparlandı ve Müslümanların, hem kendi nefisleriyle hem de tanrıtanımazlarla olan mücadeleleri çok seri bir şekilde devam etti.

Demek ki, güvendiği dağlara kar yağan idealist bir sosyalist ile bir dindar, aynı sarsıntıyı yaşamalarına rağmen, aynı sonuca ulaşmazlar. İdealist sosyalistin hayatı anlamsızlaşırken, dindar kişinin hayatı daha da anlamlanabilir.

Elbette, bizim ele aldığımız idealist örneklerden farklı davranan insanlar olacaktır. Bazı sosyalist veya dini yönü olduğu düşünülen insanlar, önderini veya şeyhini, uygunsuz bir pozisyonda gözleriyle görse veya yaptıklarını çok yanlış bulsa bile, “vardır onun bir bildiği” diyerek görmezden gelebilir. Çünkü insanların önemli bir kısmı, düşünmek istemezler. Onların adına düşünenlerin olması, kendilerini rahatlatır. Birçoğu böyle yaparak, sorumluluktan kurtulacağını düşünür. Bir süre böyle devam edince, artık önderleri ne diyorsa ona inanmak zorunda kalır. Sonunda, öyle bir inanç noktasına gelir ki, “bu budur, başkası yoktur” diyerek, diğer bütün fikirleri reddetmeye başlar. Başka düşünceleri batıl sayar. Kendi düşünce kalıbının dışındaki hiçbir fikri kabul etmez. Olayları yorumlarken, gelişmeleri kendi fikirlerine uydurmaya çalışır. Sorulara net cevaplar veremez hale gelir. Dereden tepeden dolaşarak, ipe un sererek cevap vermeye çalışır.

Bu şeklide kalıplaşmış insan; ister sosyalist, ister kapitalist, ister dindar olsun fark etmez, hepsinin dayandığı temel aynıdır. Hepsi için de, “düşünmek veya akıl erdirmek” uygulaması zor olan bir gayrettir. Sosyalist bir kişi, insanın şahsiyetini oluşturanın, ekonomik alt yapı olduğunu iddia eder. İnsanın düşüncelerinin ve iradesinin oluşumunu, doğaya ve ekonomiye bağlar. İnsanın; aklını,  iradesini ve vicdanını, yani aslında insanın kendisini yok sayar. Diğer yandan, akıl erdirmeyen bir din anlatıcısı, kaza ve kader anlayışında, insanın kendi cüzi iradesini yok sayar. Böylece o da, insanı ve dolayısıyla insanın sorumluluğunu göz ardı eder. Hâlbuki ilâhi kaynaklı kutsal kitaplar, insanları, her zaman “düşünmeye, akıl erdirmeye” çağırır.

İdealist bir sosyalist de, insanları “düşünmeye ve akıl erdirmeye” çağırır. Ama ilâhi olanla aradaki fark, düşünmenin dayanacağı temeldir. Sadece maddi temele oturan “akıl erdirmelerin” bizi huzura götürmesi ihtimali, madde ve manayı birlikte değerlendiren akıl erdirmelere göre, çok daha zayıftır. Anlaşılan o ki, idealist bir sosyalist, eğer, kâinatın bir Yüce Yaradan’ı olduğunu ve insanın ilâhi yönünü kavrayabilseydi, kendisinin iyi bir dindar olması ihtimali çok kuvvetli olurdu. Çünkü idealist bir sosyalist, Tanrı’nın gösterdiği yolda yürümeye yatkın bir yapıdadır.

İdealist bir sosyalist için sosyalist toplum, ulaşılması gereken erdemli bir toplumdur. Hâlbuki yukarıdaki açıklamalarımızdan da anlaşılacağı gibi, insanın ilâhi kaynaklı manevi yönünü yok sayıp, sadece maddi eşitlik sağlamaya çalışarak, erdemli bir topluma ulaşmak mümkün görünmüyor. Gerçek anlamda faziletli olmanın dayandığı temel, manevi duygular ve anlayışlardır.

Bazı araştırmacılara göre Marks’ın kendisi, sosyalizmi, sadece bilimsel açıdan ele almaya çalıştı, ama onun takipçileri olan Marksistler, sosyalizmi bir ideoloji olarak gördü. Bize göre, sonuç açısından fark yok. Bu durumda Marks, tarihi olayların tabii gelişiminin insanlığı sosyalizme götüreceğini düşünmüş demektir. Marksistler ise, sosyalizmi, ulaşılması gereken bir sonuç olarak görmüşler ve bu sebeple ideoloji oluşturmuşlardır demektir. Bir başka anlatımla, Marks, sosyalizmi, insanlığın ulaşacağı bir sonuç, Marksistler ise, ulaşılması gereken hedef olarak görmüşlerdir. Fakat gerek Marks, gerekse Marksistler, eşitliğin sadece maddi açıdan sağlanarak, erdemli bir sosyalist toplumun gerçekleşeceğini düşündükleri için, yanılmışlardır.

Bu konuyu “Tito’dan Tarihi İtiraflar” makalemizde verdiğimiz, Mareşal Tito’nun şu sözleriyle noktalayalım:

“Yoldaşlarım, sizlere açık bir kalple itirafta bulunmak istiyorum:

Ben öldükten sonra toprak olacaksam, diriliş, ceza veya mükâfat yoksa benim yaptığım mücadelenin değeri nedir söyleyin bana? Ha yoldaşlarımın kalbine gömülecekmişim veya alkışlanacakmışım neye yarar?

Ben mahvolduktan sonra, beni alkışlayanların takdir sesleri, kabirde vücudumu parçalayan yılan ve çıyanları insafa getirir mi? Söyleyin bu gidiş nereye? Bunun izahını Marks, Engels, Lenin yapamıyor.

İtiraf etmek zorundayım;

Ben Tanrı’ya, peygambere ve ahirete inanıyorum artık. Dinsizlik bir çare değil. Düşünün, şu kâinatın bir Yaratıcısı, şu muhteşem sistemin bir kanun koruyucusu olmalıdır…

Mazlumca gidenlerle, zalimce gidenlerin hesaplaşma yeri olmalıdır. Hakkını alamadan, cezasını görmeden gidiyorlar. Böyle keşmekeş olamaz. Ben bunu vicdanen hissediyorum. Öyle ki, milyonlarca suçsuz insanlara yaptığımız eza ve zulümler, şu anda boğazıma düğümlenmiş bir vaziyette…

Onların ahlarına kulak verecek bir merci olmalı… Yoksa insan teselliyi neren bulacak? Bunların bir açıklaması olmalı…

Marks bu mevzuda halt işlemiş. Uyuşturmuş beynimizi.”

Mareşal Tito da, tıpkı meşhur ateist filozof Antony Flew’un son dönemlerinde “Yanılmışım, Tanrı Varmış” adlı eser yazdığı gibi, sorgulama yapınca hakikatleri görmeye başlamış.

Allah’ım, Senin kâinattaki delillerini ve gönderdiğin ayetlerini anlayabilecek sorgulamalar yapabilmeleri için, insanlara zihin açıklığı ver.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MARKS, TEORİSİNİ SAVUNMAK İÇİN NELERİ SUÇLADI

MARKS, TEORİSİNİ SAVUNMAK İÇİN NELERİ SUÇLADI

 

İnsanların çoğu, hatalı bir şey yaptıkları söylenildiğinde, kendilerini savunurken itiraz edilen fikirlerini anlatmazlar, kendilerini ikaz edeni suçlarlar. Bu anlayışı, günümüz siyasetçilerinin çoğunda görmemiz mümkündür.

Diyelim ki bir siyasetçi, rakibinin bir uygulamasını veya sözünü eleştirdi.  Normal şartlarda tenkit edilen kişiden beklenen, yaptığı uygulamayı haklı çıkaracak gerekçeleri, mantıklı bir şekilde anlatmaktır. Ama maalesef çoğunlukla böyle olmamaktadır.

Tenkide uğrayan politikacıların çoğunluğu, kendi uygulamasını savunmayı bırakıp, karşı siyasetçinin başka bir yönünü eleştirerek cevap vermektedir. Eğer, kendisini eleştiren kişinin o sırada yaptığı dişe dokunur bir hatasını bulamazsa, onun bağlı olduğu guruptan birilerinin hatalarını bulup onları öne sürmektedir. Onu da bulamazsa, rakibi olan gurubun geçmiş tarihlerdeki, belki de vefat etmiş temsilcilerinin yaptıkları bazı hataları bulur çıkarmaktadır. Ortaya çıkardığı bu yanlışların da, gerçekte öyle olmasına bakmamaktadır. Kendi anlayışına göre hatalı olması yeterlidir. Böylece “senin tencerenin dibi daha kara” diyerek, toplumun dikkatini rakiplerinin geçmişteki hatalarına yönlendirmeye çalışır. Dolayısıyla, kendi hatasının tartışılmasını engellemeye çalışır.

Benzer anlayış, bazı filozof, ekonomist ve sosyolog gibi insanlarda da görülmektedir. Söylediği bir fikri tenkit edilen bir sosyolog, hemen eleştirenin savunduğu teorinin hatalarını sıralamaya başlamaktadır. Benzer durum, bütün dinlerdeki mezhepler ve tarikatlar arasında da geçerlidir.

Sosyal hadiselerde tek doğru şudur denilemeyeceğini, daha fazla insana faydalı daha az insana zararlı yöntemlerin olduğunu, hemen hepimiz, yaşadıklarımızın sonunda kabul etmişizdir. Aynı durum, ekonomi, tarih gibi konular için de geçerlidir. Günlük geçimi peşinde mücadele vermekten yorulmuş bir insan bile bu gerçeği görürken, teori oluşturacak kadar bilgi sahibi olan insanların veya devleti yönetmeye talip kişilerin bilmemesi beklenemez.

Peki, gerçeği bildikleri halde, insanlar neden kendi fikirlerini savunmak yerine karşı tarafı suçlarlar? Muhtemelen, kendi fikirlerinin tek doğru gibi görünmesi için böyle yapmaktadırlar. Kendi fikirleri tek doğru olunca, diğer söylemlerin sahipleri batıl hale düşmektedir. Böylece, kendilerinin dışındakiler düşman olarak algılanmaktadır. Düşmanların da, hiçbir sözlerine itibar edilmez. Dolayısıyla -en azından kendi gurubu tarafından- bütün itibar kendisine gösterilir.

Siyasetçisinden din adamına, ekonomistinden filozofuna, amirinden memuruna kadar bütün guruplar bu şekilde tavır alınca, insanlar ve guruplar arasındaki düşmanlık çok keskinleşmektedir. Öyle ki, aynı gurubun bir üyesi, sonradan fikir değiştirdiğinde, önce kendi arkadaşları onu suçlamaktadır. Nitekim 20inci yüz yılın en önde gelen ateist filozoflarından Antony Flew, “Yanılmışım, Tanrı Varmış” isimli bir kitap yazınca, ilk önce kendi arkadaşları aforoz ettiler. Hemen hiçbir arkadaşı, “durun bakalım, söylediklerini bir irdeleyelim” demedi.

Hemen hepimizin sergilediği böyle hatalara, Karl Marks’ın düşmemesi beklenemez. Hattâ, onun daha çok hata yapması beklenir. Çünkü Marks, kapitalizme karşı radikal olarak nitelenebilecek bir teori oluşturdu. Radikal bir kuram oluşturabilmek için, kendi fikirlerini çürütebilecek her türlü fikre karşı, aynı radikallikle karşılık vermek gerekir. Hiçbir radikal teori her yönüyle savunulamayacağından, en uygun yöntemin, diğer anlayışların hatalarını ortaya koymak olacağı açıktır.

Marks’ın teorisinin temeli, sınıf çatışması üzerine idi. Ona göre, bir tarafta zalim kapitalistler, diğer yanda ezilen işçiler vardı. Marks, ezilen işçilerin konum değiştirip, kapitalistlerin yerlerini almalarını istiyordu. Yönetenler, işçiler olmalıydı. Bu durumda, akıllı bir teorisyenin yapacağı iş, sınıf çatışmalarını azaltan veya engelleyen her anlayışı kötülemek olacaktır. Marks da, belki kalpten yapmasa da, diğer anlayışları kötüleme yolunu seçmiştir.

Sınıflar arası çatışmaların önündeki engelin başında, din gelmektedir. Dinin etkisi tek yönlü olmayıp, daha karmaşıktır.

Bir kapitalist ile bir işçi, aynı dini anlayışa, aynı mezhebe veya cemaate bağlı görünümde iseler, bu ikisi arasında menfaat çatışmasının olması ihtimali azalmaktadır. Kilisede veya mescitte yan yana oturan, okunan dualara birlikte “âmin” diyen insanlar arasında düşmanlık oluşması ihtimali, dini yönü ve ortak gurupları olmayan insanlara göre daha azdır. Kilisede İsa Mesih’in çarmıha gerilişine birlikte ağlayan veya Hz. Ali’nin şehit edilişinin acısını hissetmek için kendilerine acı verme işlemini yan yan yapan patron ve işçinin, birbirlerine sınıfsal düşmanlık beslemeleri daha zordur.

Dini yönü olan bir patronun, fakirlere yardımcı olma ihtimali de yabana atılamaz. Patronlarının veya bazı diğer iş sahiplerinin fakirlere yardımcı olduğunu gören işçilerin, sınıf çatışmasına sıcak bakmamaları ihtimali kuvvetlidir. Diğer taraftan, dini duyguları sebebiyle fakirlere yardım eden bir patron, işçilerin haline karşı şefkatle bakmaya başlar. Bu yapıdaki bir patron, işçilerin içerisinden, sadece anarşist ruhlu davrananlara karşı tavır alır. Bu yapıdaki bir iş sahibi, diğer patronların içerisinden de, fakirlere yardım etmeyen kapitalistlere karşı olumsuz bakmaya başlar. Dolayısıyla, işçi ve patronların dini duygularındaki ortaklık, Marks’ın teorisinin iflas etmesine sebep olur.

Marks’a göre, dinin etkisi sadece bununla kalmamaktadır. İlâhi dinlerdeki ahiret inancı da, sınıf çatışmasına engel olmaktadır. Ona göre fakirler ve işçiler, bu dünyada sabırlı olup hallerine şükrederlerse, bunun mükâfatını ahirette alacaklarını düşünmektedirler. Dindeki bu anlayış, ezilenlerin bu dünyadaki çilelerine karşı sabretmelerini sağlamaktadır. Dolayısıyla, ahiret inancına sahip işçilerin başkaldırmaları ve Marks’ın beklediği ihtilali yapmaları ihtimali çok zayıflamaktadır.

Marks’ın sınıflar arası çatışma tezinin önündeki bir başka engel, milliyetçilik anlayışıdır. Patronlarla işçiler aynı toplantılara katılırlar ve milliyetçilik anlayışında ortak tavır alırlarsa, birbirlerine karşı sınıfsal bir mücadele etme ihtimalleri çok zayıflar. Bir patronun, içinde olduğu milliyetçi guruplara yardım yaptığını gören bir işçi, ona kapitalist gözüyle bakmaz. Patronunu, kendinden birisi gibi görür. Benzer ortam, tersi durum için de geçerlidir. Aynı gösteri yürüyüşünde işçilerle yan yana yürüyen milliyetçi bir patron, işçilere düşman olarak bakmaz. Aksine, milliyetçi anlayışta olmayan diğer bazı patronları düşman olarak görebilir.

Görüldüğü gibi, Marks, kendi savunduğu sistemin kabul görmesi için, insanların manevi alandaki anlayışlarına itiraz etmesi gerekir. Marks’ın kendisinin dini duyguları veya milliyetçi bir yönü de olsa, kendi sistemini kabul ettirebilmek için, dini bir afyon, milliyetçiliği insanlığın aleyhine olan, uydurma bir düşünce olarak nitelemesi şarttır.

Bu şart, gerek şarttır, ama yeter şart değildir. Yeter şart için, tarihe bakışın açısının da, kendi kurmaya çalıştığı sisteme uygun olması gerekir. Bu sebeple, tarihi de ekonomi temeline oturtması gerekiyordu. Böylece, “tarih belirlenmiş” bir yapıya bürüneceği için, menfaat mücadeleleri halinde oluşan tarih hakkında, geleceğe yönelik fikir yürütmek kolaylaşacaktı. Dolayısıyla, işçi sınıfı ile kapitalist sınıf arasındaki mücadele kaçınılmaz hale gelecekti. Kaçınılmaz olan bu mücadeleden de, kapitalistlere göre sayıları mukayese edilemeyecek kadar çok olan işçi sınıfının galip çıkması da, tarihi gelişimin normal bir sonucu olacaktı.

Marks, bu sebeple tarihe de bambaşka bir gözle bakılmasının şart olduğunu anlamıştı. Aksi takdirde, kendi teorisinin gerçekleşeceğine, yani, işçilerin devrim yaparak kapitalistleri alt edeceğine inananlar çok az sayıda kalacağından, işçileri harekete geçirmek mümkün olmayacaktı. Marks da bu engelleri kaldırmak için, tarihe bakışı, kendi teorisinin ihtiyacı doğrultusunda oluşturdu.

Marks’ın neden böyle davrandığını tam bilmiyoruz. Belki, önce kapitalizme karşı kendi radikal önerisini oluşturup, daha sonra önündeki engeller için karşı fikir yürütmüş olabilir. Veya din, milliyetçilik ve tarih gibi konularda, gerçekten böyle düşündüğü için, teorisini böyle kurgulamış olabilir. Hangisi doğru olursa olsun, kendi fikrinin işleyişini tartışmaya açmadan, savunduğu sistemdeki aksaklıkları irdelemeden yaptığı radikal önerinin sonucu, insanlık adına çok acı verici bir tecrübe oldu.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KARL MARKS’IN ARTIK DEĞER YANILGISI ÜZERİNE

KARL MARKS’IN ARTIK DEĞER YANILGISI ÜZERİNE

 

Bu sitede yayınladığımız “Osmanlılar, İbni Haldun ve Karl Marks’ın Tezlerinin Yanlışlığını Gösterdi” ve “Karl Marks’ın Yaşadıklarından Kaynaklanan Hataları” başlıklı makalelerimizde konuya çeşitli açılardan bakarak irdelemeye çalışmıştık. Bu yazımızda, bir başka zaviyeden bakmayı deneyeceğiz.

Bilindiği gibi Marks, insan hayatına yön veren asıl unsuru, ekonomi olarak görür. Ekonomik sistemdeki en büyük sorunu da, artık değerin paylaşılması olarak belirtir. Bütün teorisini de, bu temel üzerine inşa eder.

Bu sitede, sosyologların kuram oluştururken yaptıkları hatalar üzerine makaleler yazdık. Bizim kendimize göre tespit ettiğimiz, teknik hatalardan bir kısmı şunlardı.

Her insanın yaşayarak gördüğü gibi, sosyal olayların tek bir etkeni yoktur. Dolayısıyla, sosyal bir vakanın oluş sebeplerinden birisini ele alıp, bütün teoriyi o neden üzerine inşa ettiğimizde hataya düşeriz. Basit bir zayıflama hadisesinde bile, tek etken az yemek değildir. Hareketlilik, sindirimi hızlandırmak için acı biber yenilmesi, yiyeceklerin kalori hesapları, her bir kişinin vücudunun tepkisindeki farklılık gibi unsurlar dikkate alınmazsa, sonuç başarılı olmayacaktır.

Ekonomi sistemi de, sosyal bir vakadır. Dolayısıyla birçok bileşeni vardır. Her bileşen, ayrı bir sorun kaynağıdır. Dolayısıyla, etkenlerden bir tekini ele alıp, teoriyi onun üzerine kurarsak, daha başlangıçta hataya düşmüş oluruz. İşte, Marks’ın düştüğü hatanın birisi de, bu yöntem yanlışlığıdır. Bu makalemizde, asıl olarak bu hususu irdelemeye gayret edeceğiz.

Sosyologların, teorilerini oluştururken hata yapmalarının bir başka sebebi ise, inceledikleri sosyal olayları ve yapıyı, sadece kendi çevreleriyle sınırlı tutmalarıdır. Nitekim Marks da, kendisinin içinde yaşadığı Batı toplumunun yapısına göre kuram oluşturmuştur. Dolayısıyla, teorisinin dayandığı temel çoğu yerde geçersiz olunca, geliştirdiği kuramının, daha baştan hatalı olması ihtimali kuvvetlenmektedir. Marks’ın bu konudaki hatasıyla ilgili olan fikrimizi, “Karl Marks’ın Yaşadıklarından Kaynaklanan Hataları” başlıklı makalemizde ifade ettik.

Sosyologların, teori oluştururken içine düştükleri bir başka kısır döngü, sosyal olayları, sadece tarihin kısa bir kesiti içerisinde bakarak incelemeye çalışmalarıdır. Sosyal yapının geçmişi üzerinde yeterli araştırma yapmadıklarından, mevcut şartların gelecekte hangi yöne doğru meyledebileceğinin tahmininde yanılmaları ihtimali artmaktadır.

Sosyologların büyük çoğunluğu, teorilerini oluşturmaya çalışırlarken yaptıkları bu hataların farkında değildirler. 19uncu asrın sosyologlarının bir başka açıdan yanlışlarını, 20inci yüzyılın ünlü Fransız sosyoloğu George Gurvitch şöyle ifade etmektedir: “19uncu yüz yıldaki bir sosyolog, sosyoloji ilminde 198 kanun keşfetmişti! Fakat bugün modern sosyoloji, bir tek genel yasayı bile keşfettiğini iddia etmez. Bilim, ilerledikçe daha mütevazı hale gelmektedir. “

Gurvitch’in bu görüşü, kendisinin şahsi uygulaması için doğru olabilir. Ama halen hem sosyoloji alanında, hem de ekonomi ve felsefe gibi sahalarda aynı temele dayanan hatalar devam etmektedir. Bizim yukarıda sıraladığımız ve teori oluştururken yapılan hataları, sosyologların çoğunluğu halen yapmaktadır.

Bu makalemizde yapacağımız irdelemelerin daha iyi algılanabilmesi için verdiğimiz bu bilgilerden sonra, şimdi yazımızın başlığıyla ilgili incelemeye geçelim.

Karl Marks, işverenlerin yani kapitalist olarak niteledikleri insanların zenginlemelerinin sebebini, artık değer olarak görüyordu. Bu yargısı, elbette doğru idi. Ama yanılgısı, artık değerin nasıl oluştuğu hususunda idi. Marks’a göre, artık değeri oluşturanlar, işçilerdi.

Hâlbuki artık değeri artıran unsurlar, çok sayıda etkene bağlıdır. Bu bileşenlerin içerisinde, belki de sonuca en az tesiri olanı, işçinin gayretli çalışmasıdır. Makineleşme veya ihtisaslaşma bile işçiden daha etkilidir, ama yine de tesiri fazla değildir. Asıl tesirli olan unsurlar; başlangıç sermayesi, hammaddenin ucuza temini ve satışın pahalıya yapılabilmesidir.

Bilindiği gibi, keşifler öncesinde Batı Avrupa’da sermaye birikiminden bahsettirecek bir ortam yoktu. O dönem için sermaye, toprak idi. Eğer artık değer, işçinin çalışması ile Marks’ın düşündüğü kadar artsaydı, topraklarında karın tokluğuna ve esir gibi çalıştırdıkları köylüleri ezen derebeyleri veya lortlar hızlı sermaye birikimi sağlarlardı. Bu gurubun sermaye birikimlerinin hızlı olmaması, kazandıkları ile yeni yatırım yapacak alanlarının yetersiz oluşu ve üretilenleri satacak yeterince pazar olmaması idi. Bu sebeple bunlar, kazançlarını şato benzeri ölü yatırımlar için harcadılar.

Her şeydeki değişime, 1492’de Cenovalı denizci Kristof Kolomb’un başlattığı deniz seyahati sebep oldu. Venedikliler, Osmanlılardan kopardıkları imtiyazlar sayesinde deniz ticaretinde ilerlemişlerdi. Onların gerisinde kalan Cenovalıların yeni yollar araması sonucu, 1492 öncesinde bilinmeyen yeni ve çok geniş toprakların keşfi, belki Cenova için değil ama Batı Avrupa için büyük bir şans oldu. Yeni keşfedilen topraklarda yaşayan insanların, baruta sahip olmamaları ve hattâ kılıçlarının bile olmaması, bu keşiflerin, Batı Avrupalılar için mucize niteliğine bürünmesine sebep oldu. O günden beri, yeni bulunan yerler ve o sırada baruta sahip olmayan bölgelerin gaddarca sömürülmesi devam etmektedir.

İşte Marks’ın yanılgısı, bu sömürü düzenini görmemesinden kaynaklanıyordu.

Eğer, sömürülen ülkelerden elde edilen ve maliyeti çok düşük olan sermaye olmasaydı, Batı Avrupa, bugün Türkiye’den veya Çin’den daha kalkınmış olamayabilirdi. Nitekim 1500 yılında bu durumu iddia edecek bir kişi bile yoktu. Eğer biri çıksaydı, deli olarak nitelenmesi çok kuvvetli ihtimaldi.

Eğer, çok düşük maliyetlerle sömürüyü devam ettirmek ve kazancı artırmak için, üretimde ve nakliyede verimliliği artırma ihtiyacı olmasaydı, teknik gelişmeler bu hızda olur muydu? Teknikteki gelişmeler olmasaydı, sermayedarlar, yeni yatırım yapacak alanlar bulabilirler miydi? Teknikteki gelişmelere ihtiyaç olmasaydı, sermayedarlar, yatırım ihtiyacı hissederler miydi?

Eğer, ucuza hammadde temini olmasaydı, sermayedarlar ürettiklerini, kendi ülkelerinde bu kadar rahat satabilirler miydi? Eğer, sömürülen ülkelerin halkları –ki, Çin hindi bölgesini de düşündüğümüzde, nüfusları Batı Avrupa’nın en az on katı civarındadır- olmasaydı, sermayedarlar ürettiklerini sadece kendi ülkelerine satarak sermaye birikimlerini artırabilirler miydi? Bırakın fazlasıyla kâr etmeyi, kendi ülkeleri ile sınırlı kalsalardı, dar alandaki rekabetten dolayı, zarar etmeleri ihtimali yüksek olmaz mıydı?

Son iki sorumuzun daha iyi anlaşılması için, sadece bir konuda rakam vermemiz yetecektir. Paul Kennedy’nin verdiği rakamlara göre, sömürgelerden biri olan Hindistan, 1814 yılında, İngiltere’den 1 milyon yarda pamuklu dokuma ithal ederken, 1870’te tam 995 milyon yarda gibi akıl almaz bir rakam ithal eder hale gelmişti. Şimdi düşünelim, eğer diğer sömürgeler var olmuş olsalardı bile, sadece Hindistan olmasaydı, İngiliz sermayedar, ürettiği malını bu yoğunlukta satabilir miydi?

Bahsettiğimiz bütün bu gelişmeler, Marks’ın gözünün önünde cereyan ediyordu. Ama o, bunların hiçbirini göremedi. Artık değeri oluşturanın, sadece, çalışan işçi olduğunu düşündü. Artık değerin paylaşımı için çözüm teklifini, yani teorisini, bu temele dayandırdı. Dolayısıyla kuramı, daha baştan yanlış başlamış oldu.

Marks’ın artık değer kuramının yanlış olduğunu, Rusya ve Çin’deki Marksist uygulamalar, bize net bir şekilde gösterdi. Bu devletlerde, işçilerin oluşturdukları artık değerler, kapitalist patronların değil, işçilerin adına devletin oldu. Ama yaşayarak görüldüğü üzere, işçiler de, devlet de, bu artık değerlerden bir fayda görmedi. Rusya ve Çin’in ortak özelliklerinden birisi, sömürgelerinin olmaması idi. Dolayısıyla dışarıdan gelen artık değer çok az idi. Dışarıdan ucuz destek gelmeyince, sadece işçilerin oluşturduğu artık değer, kimseye yaramadı.

Dışarıdan gelen artık değerin büyüklüğünü görememesi, Marks’ın kurduğu kuramın bir başka açıdan da geçersiz olmasına vesile oldu. Marks, ezilen işçilerin devrim yapmalarının kaçınılmaz olduğunu düşünüyordu. Eğer dışarıdan, ucuz maliyetli yüksek artık değer gelmeseydi, bu düşüncesinde gerçeklik payı olma ihtimali vardı.

Fakat sömürülen ülkelerden gelen artık değerler, işçilerin daha çok kazanmalarına sebep oldu. Eğer, dışarıdan artık değer gelmeseydi, işçilerin konumları da, geçmiş asırlardaki serflerin halleri gibi olurdu. Bilindiği gibi serfler, uzun asırlar boyu derebeylerin tarım kölesi olarak çalıştılar, durumlarını düzeltemediler. Hâlbuki sömürgelerden gelen artık değerler, işçilerin konumlarını değiştirdi. İşçilerin önemli bir bölümü, aldıkları yüksek ücretler sayesinde, sınıf atlayarak, küçük burjuva durumuna geldiler. Giderek zenginleşen ve sahip oldukları araç gereç miktarı artan işçiler, artık Marks’ın düşündüğü konumdan çıkmış oldular. Hemen hiçbir ülkede, işçiler devrim yapmadı.

Sonuçta Marks, hem artık değerin sebepleri konusunda yanılmış oldu, hem de toplumların tarihi gelişimi hususunda yanlış tahmin yapmış oldu. Marksistler de, belki de Marks’a rağmen, tanrıtanımaz politikalar uygulayınca, başarı şansları kalmadı.

Ekonomi, Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın