GAZİ MUSTAFA KEMAL’DEKİ DÖRT HALİFE RUHU

GAZİ MUSTAFA KEMAL’DEKİ DÖRT HALİFE RUHU

 

Bu hususta daha doğru karar sahibi olabilmek için, bazı olayları mümkün olduğu kadar kısaca ama karşılaştırmalı bir şekilde irdelemeye çalışacağız. Bizim yapacağımız bu karşılaştırmalar, elbette, onların her yönden birbirlerinin benzeri olduklarını sergilemek için olmayacaktır. Çünkü dört halife bile yapı olarak farklıydılar. Bizim karşılaştırmalarımız, İslâm’ın salih amel işleme, insanları yurtlarından çıkaranlara karşı ve nefsine karşı izin verilen “cihat” emri yönündeki temellerine uygunluk konusunda olacaktır.

Aslında, bilhassa Müslümanlar, raşit halifeler olarak bilinen dört halifenin davranışları hakkında yeterince bilgi sahibi olduklarından, sadece Gazi Mustafa Kemal’in hayatından bazı kesitler vermek bile yeterli olabilir. Vereceğimiz bu örneklerin de daha yaygın bilinenler olmasına gayret edeceğiz.

Gazi Mustafa Kemal’in, Atatürk olma yolun girmesini sağlayan yer, Çanakkale Savaşlarıdır. Bu savaştaki en belirgin davranışı, geri çekilmekte olan 57inci alayın aziz mensuplarına verdiği emirdir. Mustafa Kemal, askerlere “ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum” derken, bu emri manyetolu telefon aracılığıyla vermemiştir. Bizzat ve onların yanında iken vermiştir. Bilindiği gibi dört halife, peygamber efendimizle birlikte girdikleri savaşlarda ön saflarda olmuşlardır. Geri planda durmamışlardır. Diğer taraftan Hz. Muhammed’in (s.a.v.) planladığı ama hastalandığı için yapılamayan Mute ve Filistin Seferine, evlatlığı Zeyd’in genç oğlu Usame’yi komutan yapmış, onun emri altına dört halife dâhil, birçok meşhur sahabeyi vermişti. Onlar da, tecrübesiz komutana itiraz etmemişler ve sefere hazırlık yapmaya başlamışlardı.

Bilindiği gibi, Ankara’da kendisinin kurdurduğu Büyük Millet Meclisi’nin aldığı kararla başkomutanlık yetkisi Gazi Mustafa Kemal’e verilmişti. Bu yetki üç aylık dönemler olarak veriliyordu. Sakarya Savaşında düşmanı durduran BMM (Büyük Millet Meclisi) ordusu, güçsüz durumdaydı. Düşmana son darbeyi vurabilmek ve ülkeden çıkarabilmek için, her yönden ve çok ciddi hazırlıklar yapılması gerekiyordu. Meclisteki bazı milletvekilleri, bu hazırlıkların aylardır sürmesi üzerine, Gazi’ye verilen başkomutanlık yetkisinin yenilenmemesini istediler.

Bu sıralarda ABD gazeteleri, Gazi Mustafa Kemal’den bahsederken, ona diktatör diyorlardı. İstanbul’daki ünlü gazeteci Ali Kemal ise, çok daha ağır sözler yazıyordu. Fakat Mustafa Kemal, hakkında yazılanların tam tersi bir davranış sergiledi. Hâlbuki BMM’ni kendisi kurdurmuştu ve gerçekten de tek güçlü şahsiyet idi. Diğer taraftan da, savaşın en önemli safhasında bulunuyorlardı. Dolayısıyla, “böylesine ciddi bir ortamda ne Meclisi, ne oylaması, zaten sizleri buraya getiren benim” gibi konulara girseydi, insanların çoğu ona hak verirlerdi. Fakat Gazi Mustafa Kemal, böyle düşünmedi. Gece sabaha kadar uyumadan, meclistekileri ikna edebilmek için konuşma hazırladı. Sabah meclis açılınca çıktı, konuştu ve milletvekillerini ikna ederek başkomutanlık süresinin uzatılmasını sağladı. Bilindiği gibi dört halife de, çevrelerindeki sahabelerle istişare ederek işlerini yürüttüler.

Türklerin Yeniden Dirilişi Savaşı, 26 Ağustos’ta başlayan Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile ülkenin düşman işgalinden kurtulmasıyla sonlanmış oldu. Düşman kuvvetler geri çekilirken geçtikleri yerleri tahrip ediyorlar, köyleri yakıyorlar, halka zulüm ediyorlardı. İşte böylesine gaddar davranan ordunun başkomutanı Trikoupis 300 subayıyla esir alındı. Gazi Mustafa Kemal, onu görünce dostça elini sıktı, gönlünü alacak sözler söyledi. Gazi’nin bu davranışı, tarihte başka ortamlarda görülen ve esir komutanlara yapılan güzel yaklaşımlara göre daha bir güzeldir. Çünkü diğer durumlarla çok farklı bir ortam vardı. Sadece iki ordu cephede karşılaşmamıştı. Esir alınan komutanın yönettiği ordu, esir olduğu ülkenin insanına her türlü barbarlığı yaparak geri çekilmekteydi.

Savaştan sonra, yaptığı kötülüklerin ancak farkına varan Trikoupis, ömrü boyunca Gazi Mustafa Kemal’e karşı saygılı davrandı. Kendisi 1956 yılında vefat edene kadar, her 10 Kasım’da Selanik’te yeniden yaptırılan Pembe Ev’e giderek, saygı duruşunda bulundu.

Gazi Mustafa Kemal’in bütün ömrü, halkın içerisinde geçti. Kendi kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı iken de aynı tavrını sürdürdü. Korumalarıyla değil, kendi başına halkın içerisindeydi. Gördüğü saygı samimiyet yüklüydü. Bunun sebebi, yaptıklarında gizliydi. Tarihte kendi kurduğu devlete, kendi şahıslarının adlarını vermeyerek, “Türk Devleti” ismini koyan iki güzel insan vardır. Biri, Göktürk Devletinin kurucusu Bumin Kağan, diğeri Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal’dir.

Gazi, cumhurbaşkanı olduktan sonra, Çankaya Köşkü satın alındı ve oraya taşındı. Adına köşk denilmesine rağmen, değil Topkapı veya Dolmabahçe sarayının müştemilatı, Yıldız sarayının bile müştemilatından daha gösterişsiz bir yer idi. Bu bağ evi, kamulaştırılarak veya el konularak değil, halktan toplanan paralarla satın alındı. Fakat Gazi, tapunun kendi üzerine olmasına karşı çıktı ve Türk Ordusunun üzerine tapu yapıldı.

İşte bu mütevazı bağ evindeki çalışma odasının duvarında, Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Beyin karakalem portresi asılıydı. Fatih Sultan Mehmet’e hayrandı. Yıldırım Beyazıt için, kahramanlık timsali olduğunu söylerdi. Kanuni ve Mimar Sinan gibi hizmetleri geçen insanlar hakkında saygılı ifadeler kullanırdı. Emir Timur’un Kur’an’ına gözü gibi bakardı. Atilla Han’ı “ben soylu bir millettenim” dediği için çok severdi. Karamsarlık içerisinde kaldığında Gazi Osman Paşa aklına gelir, mücadeleyi sürdürürdü. Yani eskiye düşman değildi, hizmeti olanlara çok saygılıydı.

Hitler’in önünden ve ölümden kaçan insanlara kucak açtı. Onlara değer verdi. Bu insanların birçoğunun Türkiye için “ikinci vatanım” demelerine vesile oldu. Hâlbuki onların ölümden kaçarak Türkiye’ye geldikleri dönemde, demokrasiden bahsedilen Avrupa ülkelerinde çok kötü örnekler vardı.

Almanya’da Hitler, kurduğu SS teşkilatlarına yaslanarak demokrasi içerisinde diktatörlük yapıyordu. Benzer şeyleri, İtalya’da Mussolini uyguluyordu. İspanya iç savaşa sürüklenmişti. Rusya’da ise tarihin bir diğer gaddar yöneticisi Stalin hüküm sürüyordu. İngiltere’de İşçi Partisi adına başbakan olan Ramsay MacDonald gibi, Victoria dönemi zenginliklerinin azalması ve savaşın acılarının etkisiyle, sosyalist uygulamalar peşine düşen insan iktidardaydı. Bütün bunlara ilaveten Avrupa, SSCB ve ABD, Türkleri tekrar baskı altına almak için, her türlü oyunları tezgâhlıyorlardı. Bilhassa, insanları en kolay kandırma yolu olan dini konularda, yalan yanlış haberler çıkarıyorlar ve insanları kışkırtıyorlardı.

Soyadı kanunu çıktıktan sonra ve hak ettiği şekilde ATATÜRK olarak anılan Gazi Mustafa Kemal, hep mütevazı yaşadı. Para ile ilişkisi, Hz. Ebubekir ve diğer dört halife ile benzerdi. En lüks harcamalarını giyimi için yaptı. Böyle davranarak, hem İslâm’ın “temizlik imandan gelir” anlayışına uygun yaşadı, hem de dost düşman yöneticilere karşı devletini güzel temsil etti.

Milletin parasıyla savurganlık yapılmasına çok kızardı. Yalana tahammül edemezdi. Kendisine hizmet eden personele isimleriyle hitap ederdi. Onları korurdu. Gittiği şehirlerdeki karşılama törenlerinin, en basit olmasını isterdi. Her zaman halkın, fakirin yanında oldu. Onlara hep samimi davrandı. Kendisini hiç önemsemez, yaptıklarını çevresiyle birlikte yaptıklarını söylerdi.

Dört halifenin davranışlarıyla ile benzeşen bu tavırlarıyla ilgili olaylardan örnek vermek, makalemizin sınırlarını çok aşar. Onun “köylü milletin efendisidir” sözü bile tek başına, anlatılacak bütün hikâyelerin özetidir. Çünkü Gazi Mustafa Kemal’in gençliğinde değil köylü bir Türk, okumuş bir Türk bile, payitaht İstanbul’un en gözde semti olan Beyoğlu’nda rahat dolaşamıyordu. Orada gezmeye çalışan Türkler, İstanbul’un zenginliğinden faydalanan gayrimüslimler tarafından, “hödük, köylü” diyerek aşağılanıyordu.

Atatürk Cumhuriyeti kurduğunda, dolar 1,67 TL idi. 1929 dünya ekonomik buhranına rağmen, her yıl %8 kalkınma hızı sağlarken, vefat ettiğinde doların değeri 1,28 TL’ye düşmüştü.

Türkler; Kızılderililer, Papular, İnkalar gibi tarihsel kalıntı yapılmak isteniyordu. Ankara ve civarı haricinde, bağımsız ne bir Türk Devleti ne de bir Müslüman devlet vardı. Hepsi esaret altındaydı. İşte Atatürk’ün yaptıklarını bu ve diğer tarihsel gerçeklerle karşılaştırırsak, önemini daha iyi kavrarız.

İşte bütün bunları yapan güzel insanın, ölümünden önceki son sözü “aleykümselâm” oldu. 10 Kasım sabahı saat 7 civarında, ağzında iki gündür hiç hiç söz çıkmazken, çevresinde bekleyenlerden biri olan doktoruna doğru boş gözlerle bakarak söylediği bu söz ve öldüğü anda duran saat, sanki onun hayatının da bir göstergesi gibiydi.

Allah’ım, Senin, insanlığa hizmet eden inançlı bütün kullarına, küçük günahlarını affederek, rahmetinle muamele eyleyeceğine inanıyoruz.

Allah’ım, bizlerin de bu dünyaya güzel eserler bırakabilmemiz için, zihin açıklığı ver, irade gücü ver, mücadele azmi ver.

Senin her şeye gücün yeter.

Sosyal, YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MAAŞLARDAKİ FARKLAR

MAAŞLARDAKİ FARKLAR, ÜLKEDEKİ EŞİTSİZLİĞİN GÖSTERGESİDİR

 

Maaşlar arasındaki farklar, iki şekilde kendini gösterir. Biri, en yüksek görevlerdeki yöneticilerin aldıkları ortalama maaşlar ile asgari ücret arasındaki farktır. Diğeri, aynı işi yapan ve aynı özelliklere sahip insanların, çalıştıkları değişik kurumlarda farklı ücret almalarıdır. Bu ikinci fark, insanların pek dikkat etmedikleri bir husustur. Bu sebeple, eşitsizliğin göstergesi olmasına rağmen, biz burada bahsetmeyeceğiz.

Maaşlar arasındaki farkların en çok olduğu kalkınmış ülke ABD’dir. Aslında bazı ülkelerdeki farklar, ABD’dekinden daha fazladır. Fakat oralarda net bilgi almak ve istatistik tutmak çok zor olduğundan, güvenli bilgilerin alındığı ülkeler esas alınacaktır.

ABD’deki maaş farkları her geçen yıl artmaktadır. Neredeyse arada uçurum oluşmuştur. 1965 yılında ABD’de, şirket üst yöneticisi olan ve günümüzde CEO olarak nitelenen insanların aldıkları ortalama ücretler, işe yeni giren bir işçinin 24 katı fazla idi. 2010 senesine gelindiğinde aradaki fark tam on misli arttı. Şimdi CEO’ların ortalama maaşları, tipik işçilerin eline geçen ortalama ücretlerin tam 243 mislidir.

Bu fark çok korkunç bir rakamdır. Ortalama bir CEO, tipik bir işçinin 20 yılda kazandığına, sadece bir yılda ulaşmaktadır. Diğer bir açıdan bakılınca, 243 işçi çalıştıran bir şirketin CEO’su çalışan bütün işçilerin toplamı kadar maaş almaktadır.

Peki, CEO’lar şirketleri yönetirken bu ücretlerini hak edecek şekilde başarılı yönetiyorlar mı? Genel anlamda başarılı olduklarını iddia etmek çok güç. Bu konuda fikir sahibi olmak için, borsada hisseleri alınıp satılan şirketlerin bilançolarına bakmak bize yol gösterici olacaktır. Şirketlerin açıklanan kârlarının büyük bir kısmı, üretim ve satış gelirlerinden değil, sair gelirler adı altında elde edilen kazançlardır. Demek ki, CEO’lar şirketlerine iş alanlarında pek bir katkı yapmamaktadırlar. Borsaya bildirilen kârların miktarının, şirketin borsadaki hisselerinin değerini düşürmemek adına gerçek rakamlar olduğu dikkate alındığında, CEO’ların katkılarının çok daha az olduğu anlaşılır.

CEO’ların şirketlerine daha çok katkı yaptıkları sektörlerin başında finans gurubu gelmektedir. Bu faydalarının önemli bir kısmını doğrudan CEO’lar yapmamaktadır. Hepimizin izleyerek gördüğümüz gibi, CEO’ların zarara soktuğu büyük finans kuruluşlarının batmasına izin vermeyen devlet, şirketi kurtarınca CEO’lar sanki başarılı imişler gibi görünmektedir. Yani CEO’lar, yalnızca işler iyi giderken değil, kötü giderken de kazanmaya devam etme imkânına sahiptirler.

Anlaşılan o ki, şirketlerin kârları, zannedildiği gibi CEO’ların firmanın işleriyle ilgili alandaki performansına bağlı değildir. Hem hatalı bir ekonomik sistemin uygulanması hem de neredeyse hatayı ödüllendiren bir sistemin varlığından dolayıdır.

CEO’ların, şirketlerinin kazançlarını artırmalarının sebeplerine somut bir örnek verelim. Bir Havayolu şirketi, akaryakıt fiyatlarının düşmesinden dolayı kâra geçebilir. Fakat akaryakıt fiyatlarındaki düşüşte şirketin CEO’sunun hiçbir dahli olmamasına karşılık, yapılan kâr onun hanesine yazılmaktadır. İşin ilginç yanı, artan bu kazançtan alt kademelerde çalışan işçiler aynı oranda faydalanmamakta, kârın önemli bir bölümü üst yönetimin maaşlarına yansımaktadır.

Bilindiği gibi, devletin çok düşük faizle, bazen ise sıfır faizle verdiği kredileri, genellikle büyük şirketler kullanırlar. Bu çok ucuz krediler de, şirketin kârını artırır. CEO’lar, bu kazancı da kendi hanelerine yazarlar. Hâlbuki bu kârların nedeni devletin uygulamasıdır. Aynı şartlarda kredi alan ve aldığı ucuz parayı işine yatıran 20 yaşındaki bir genç de benzer kârları elde edebilir. Bu net gerçeğe rağmen, CEO’lar kazancın sebebini kendi dehalarına bağlarlar ve kazançtan aslan payını alırlar. Şirketin diğer çalışanlarına düşen pay ise çok az olur.

Bu maaş farkları yalnızca CEO’lar ile alt kademe arasında görülmemektedir. OXFM’ın verdiği bilgilere göre, ABD’de eğitimli yöneticilerin maaşları 1978 yılından 2016’ya kadar %997 artarken, tipik bir işçinin maaşı sadece %10,9 artmıştır.

Çok sık görüldüğü gibi CEO’lar, muhasebe sistemlerini dürüst olmayan yöntemlerle değiştirebilirler. Yukarıda borsada hisseleri işlem gören şirketler konusunda ifade ettiğimiz gibi, şirketleri gerçekte az kazansa bile, kendileri çok kazanmayı sürdürürler. Hâlbuki şirketin alt kademelerinde çalışanların, böyle muhasebe oyunları yapma imkânları yoktur.

Ekonomik olarak kalkınmış ülkelerden İngiltere’de de, maaşlar arasındaki eşitsizlik, her geçen gün artmaktadır. Neredeyse Birinci Dünya Savaşının sonrasındaki kargaşa ortamının eşitsizlik rakamlarına ulaşmıştır. İngiltere’de maaşlar ve gelirler arasında görülen en büyük farklar, Kraliçe Victoria döneminde oluşmuştur. İngilizlerin meşhur söylemi olan Victoria dönemi zenginliklerinden, sadece üst tabaka faydalanmıştır.

Bu durumun en önemli göstergesi 1815-1914 arasındaki göçlerdir. Bu dönemde yaklaşık 20 milyon insan İngiltere’yi terk etmiştir. Bunların çok küçük bir bölümü görevli gidenlerdir. Büyük çoğunluk, okyanustaki her türlü ölüm ve korsanlık tehlikelerine rağmen ülkesini terk etmiştir. 1900 yılında İngiltere’nin nüfusunun 41 milyon olduğu düşünülürse, göçlerin azameti daha iyi anlaşılır. Eğer zenginlik tabana yayılsaydı bu insanlar macera peşine bu kadar fazla düşmezlerdi.

Bizim tarihten bu örneği vermemizin nedeni, aynı durumun, başka ülkelerde günümüzde de devam ediyor olmasıdır.

Tahmin edileceği gibi, gelir dağılımındaki eşitsizlik, servet dağılımındaki eşitsizliği de tetiklemektedir. Eğer, sadece anlık eşitsizliklerdeki fark artsaydı, tehlike daha az olurdu. Fakat maalesef, hayat boyu yani kalıcı eşitsizlik de anlık eşitsizlik kadar yüksek hale gelmiştir. Bu durum insanların gelecek umutlarını kötü yönde etkilemektedir. İnsanların geliri daha yüksek olan üst basamaklara çıkma şansları giderek azalmaktadır.

Bazı ülkelerde tüketim eşitsizliği, gelir eşitsizliğinden daha düşüktür. Bunun muhtemelen iki sebebi vardır. Birincisi, kayıt dışı gelirler çoktur. İkincisi, kolay borçlanma imkânı vardır. Bilindiği gibi, her iki durum da ülke ekonomisi için tehlike anlamına gelmektedir.

Eşitsizliği azaltacak tedbirler konusu başka bir makale konusu olduğundan ileride ele alınacaktır.

Ekonomi kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

RAMAZAN, SOSYAL YARDIMLAŞMANIN YOĞUNLAŞTIĞI AYDIR

RAMAZAN, SOSYAL YARDIMLAŞMANIN YOĞUNLAŞTIĞI AYDIR

 

Bilindiği gibi Ramazan,  Hicri takvimin dokuzuncu ayıdır. Yüce Yaradan, bu aya erişenlerin oruç tutmalarını istemiştir. Oruç tutan insan, imkânları olduğu halde, belli bir vakte kadar bir şey yememektedir. İmkânı olduğu halde aç kalmaya devam eden insanın, imkânı olmadığı için aç kalanların halinden anlaması ihtimali, oruç tutmayana göre daha fazladır.

Allah, sağlık gibi sebeplerle oruç tutamayanların, fidye olarak fakirleri doyurmasını istemektedir. Oruç tutamayanlardan istenilen bu davranış da, insanları yardımlaşmaya teşvik etmektedir.

İnsanlar, toplum halinde yaşadıklarından birbirlerine ihtiyaç duyarlar. Hiçbir insan, kendi kendine meslek sahibi olamaz. Kendi kendine ilim öğrenemez. Hiç kimse, tek başına çalışarak zengin olamaz. Bir şahsın zengin olabilmesi için, onun emriyle hareket edecek çalışanların olması şarttır.

Dolayısıyla birbirimize ihtiyacımız vardır. Yüce Yaradan, bizleri farklı özelliklerde yaratmıştır. Bu farklılıklardan dolayı, sosyal düzen kurabiliyoruz. Eğer farklı özelliklerimiz olmasaydı, ne olurdu bir düşünelim. Bir ülkede herkes, başbakan olmak isteseydi, her insan yaşadığı şehrin yöneticisi olmayı hedefleseydi nasıl bir durum oluşurdu acaba?

Demek ki, zengin olmak veya yönetici olmak, bizim kendi kendimize başardığımız bir şey değildir. Allah’ın kurduğu düzen ve öylelerine verdiği farklı özelliklerden dolayıdır. Yüce Yaradan, fazla rızık verdiklerinden, sahip olduklarını başkalarıyla paylaşmalarını isterken, muhtemelen birinci sebep bu durumdur. Dolayısıyla, hiçbir zenginin veya yöneticinin kibirlenmesinin anlamı yoktur.

Bir diğer muhtemel neden, zenginleri ve yöneticileri korumaktır. Tahmin edileceği gibi, zenginler paylaşmazlarsa, yöneticiler insanlara yardımcı olmazlarsa, mevcut konumlarını devam ettiremezler. Kendileri dışındaki insanlarda kin ve nefret duygularını harekete geçirirler. Biriken kin ve nefret, bir gün bendini yıkan baraj misali, önüne geleni alır götürür.

O halde toplum halinde yaşamanın gereği olarak, insanlar her daim sosyal yardımlaşma içerisinde olmalıdırlar. Böylece, öncelikle zenginler ve üst yöneticiler olmak üzere, bütün insanlığın huzuru sağlanmış olur. Bu yardımlaşmada sorumluluk, öncelikle zenginlere ve üst yöneticilere aittir. Öncü bu kesimler olmalıdır.

Yardımlaşmanın oluşması için, zenginliğe veya üst yöneticiliğe ulaşılırken neler yaptığının önemi yoktur. İsterse helâl isterse haram yollardan ulaşılmış olsun, her insan yardımlaşmalıdır. Yardımlaşma, ilk önce yardım eden insanın kendisini mutlu hissetmesine vesile olur. Sonrasında yardım edileni mutlu eder. Böylece toplumsal barış oluşur. Sosyal barışın olduğu yerlerde, zenginler ve yöneticiler mevkilerini korurlar.

Yardımlaşma içerisinde olan insanların, geçmişlerinde arzu edilmeyen hatıralar olabilir. Eğer yapılan yardımlar içten bir şekilde yapılırsa, geçmişteki yanlış davranışların bir kısmının hükmünü yitireceği bizzat görülecektir. Yaptığı yardımlardan mutluluk duyan, yardım ettiği kişinin mutlu olduğunu gören insan, geçmişteki yanlışlarının bir kısmından kendi vicdanında kurtulacaktır.

Kalan yanlışlıklar için tek yetkili, Yüce Yaradan’dır. Yüce Yaradan’a sığınan ve güzel işler yapan her insan geleceğe daha bir umutla bakmaya başlayacaktır. Hem bu dünyada hem de ahirette güzelliklere ulaşabilmenin umudunu taşıyacaktır.

Yüce Yaradan’ın varlığını tanımayan insan ise, her iki cihanda da cezasını çekmeyi hak etmiş olacaktır.

Bizim umudumuz, içinde bulunduğumuz Ramazan ayından istifade edileceği yönündedir. Bu ayda sosyal yardımlaşmamızın daha yoğunlukla gerçekleşeceği inancındayız. Bu yardımlaşmalar, sadece bireysel olarak yapılmamalıdır. Guruplar ve hattâ devletler temelinde de olmalıdır.

Küreselleşen dünyada huzuru tesis edecek en önemli amil, kardeşlik duygusunun gelişmesidir. Aradaki kardeşlik hisleri arttıkça, kimse, kardeşinin geçmişini araştırmaya çalışmayacaktır. Kardeşinin geçmişinde, kendi aleyhine bazı davranışların olduğunu bilse bile, kardeşlik adına affedici olacaktır.

Zaten çok büyük çoğunluğun geçmişinde yanlış davranışlar vardır. Nitekim Yüce Yaradan, Kur’an’ında şöyle söylemektedir:

16 Nahl Suresi 61: “Eğer Allah insanları zulümleri yüzünden hesaba çekseydi, yeryüzünde kımıldayan tek canlı bırakmazdı. Fakat Allah onları, belli bir vakte kadar erteler. Müddetleri (ecelleri) geldiği zaman, onu ne bir saat erteleyebilirler, ne de öne alabilirler.”

Dolayısıyla, kardeşlik duygusu olmazsa, kimse kimseyle uzun vadeli birliktelik oluşturamaz. Çünkü birlik hareket etmeyi düşünen her bir insan veya devletin elinde, karşı tarafın yanlış davranışlarının bilgisi vardır. Dolayısıyla kurulan birliktelik, güven üzerine olmaz. Aksine, her biri diğerini kollamakla zaman geçirir. Bir taraftan da, karşı guruptakilerle dirsek temasını sürdürür. Bir gün aniden karşı guruptakilerle birlik hareket etmeye başlayarak, daha önce beraber olduklarını perişan edebilir. Demek ki, geçici menfaat ve düşmanımın düşmanı dostumdur anlayışı üzerine kurulan birliğin bütün üyeleri, her an diken üzerindedirler.

Uykusuz geceler geçirilmesine sebep olacak bu durumu düzeltecek tek şey, kardeşlik duygusudur. O halde, Ramazan ayından istifade edelim. Birbirimizle daha çok yardımlaşalım. Kardeşliğimizi geliştirelim. Günlerimizi uykusuz ve sıkıntı içerisinde değil, huzurlu geçirelim.

26 Şuara Suresi 68: “Ve şüphesiz, işte o Rabbin, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.”

Mutlak galip olan Yüce Yaradan’ın, gazabına uğramak veya merhametine sığınmak bizim elimizde. Seçim bizim.

Dini, Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÇOK YAŞATILMIŞ OLMAK

ÇOK YAŞATILMIŞ OLMAK İNSANI AZAPTAN UZAKLAŞTIRACAK DEĞİLDİR.

 

(Not: Bu makale Nisan 2014 tarihinde bu sitede yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz.) 

Bakara Suresi 96. ayet: “Elbette onları insanların hayata en harisi (düşkünü) – müşriklerden de haris – bulacaksın. Her biri arzu eder ki bin sene yaşatılmış olsun. Hâlbuki çok yaşatılmış olmak kendisini azaptan uzaklaştıracak değildir. Allah onların neler yaptıklarını görüyor.”

Allah ayetlerini bazen, belli olaylar üzerine gönderiyor. Ama bilindiği gibi mesajlar evrenseldir.

Ayette yanlış yapan insanın ne kadar yaşatılırsa yaşatılsın, ahirete intikal ettiğinde cezasını mutlaka çekeceği belirtiliyor. Ancak başka bazı ayetlerde benzeri davranıştaki insanlar için genel anlamda şöyle deniliyor: (Örnek: Rad 34 ve Tevbe 74) “Onlar için bu dünyada da bir azap vardır. Ahiretteki azap ise, daha fenadır.”

Ayetlerin ruhuna bakıldığında Bakara 96. Ayeti şöyle algılamak yanlış olmaz: “…..Her biri arzu eder ki, makamlarında bin sene kalmış olsunlar. Hâlbuki çok bırakılmış olmak kendisini azaptan uzaklaştıracak değildir.” Yani hem bu dünyadaki hem de ahiretteki azaptan uzaklaştıracak değildir.

Koltuğa yapışanlar, ayrılırken mutlaka zarar görürler. Yaptıkları yanlışlar anlaşılmasın diyerek makamlarına tutunmaktan başka çaresi olmayanlar için ise, sonları daha felaket olur. Kendileriyle birlikte etraflarındakileri de batırırlar. Bu durumun örneklerini çevremizde her zaman görebiliriz. Tarih zaten böyle misallerle doludur.

Aslında zenginlik ve makamlar, insana hem bu dünya hem de ahiret için mutluluk fırsatıdır. Yusuf has Hacib 1069 da yazdığı “Kutadgu Bilig” yani “Mutluluk veren bilgiler” kitabında bu konuları işler.

Ahireti kazanmak için “bir lokma bir hırka” anlayışıyla yaşar, bol ibadet yapabilirsin. Ama böyle yaparak sadece ahireti kazanmaya çalışmış olursun der. Hâlbuki “bu dünyada; mal, mülk ve makam sahibi olup, bunları halka adaletli bir şekilde hizmet için kullanırsan, işte o iki dünya mutluluğudur” diyerek yol gösterir.

Başkalarını gönülden sevindirmek, insana mutluluk verir. Bu dünyada yaptığımız iyilikleri gören Allah da, hem bu dünyada hem de ahirette bizlere yardımcı olacağını Kutsal kitaplarında bizlere müjdeliyor.

O halde seçim bizim. Biz güzel işler yaparsak, Allah karşılığını iyilik olarak misliyle veriyor. Kötü işler yaparsak bize aynıyla geri döndürüyor.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BARIŞ, İNSANLIĞIN ZORUNLU KADERİDİR

BARIŞ, İNSANLIĞIN ZORUNLU KADERİDİR

 

Kitle ulaşım ve iletişim araçlarındaki gelişmeler ile sermayenin sınır tanımayan geçişleri, dünyayı küresel bir köy konumuna doğru götürüyor. Dünyamız büyük bir köy halini aldıkça, köyde yaşayanların kaderleri birçok açıdan ortak hale geliyor.

Örneğin, köyde çıkacak büyük bir yangın herkesi etkileyebilir. İnsanlığın sonunu getirebilecek yangını başlatacak olan en baş amil, nükleer savaştır.

Nükleer savaşın sonuçları hakkında yürütülen en iyimser kanaatlerin cesameti bile, işin vahametini gözler önüne sermektedir. Tahmin edileceği gibi, nükleer mücadelenin tesirinin en az olabilmesi için, bazı şartların birlikte oluşması gerekmektedir. Öncelikle, kullanılacak bombanın tahrip gücünün düşük olması şarttır. Sonra, fırlatılan bomba sayısı da çok az olmalıdır. Bu şartlar da yetmez. Fırlatılan bombalar, yeryüzünün mümkün olduğu kadar alt taraflarında infilâk etmelidir.

Bu şartların bir arada oluşması halinde, infilâk sonrasında oluşacak nükleer toz bulutlarının, gezegenimiz üzerindeki etkisinin bütün insanlığı ölümü sürükleyecek boyutlara ulaşmayacağı tahmini yapılmaktadır. Bu tahminlerin gerçekleşmesi durumunda, nükleer silâhların kullanıldığı yerler ve çevresindeki olaya karışmamış ülkeler zarar görecektir. Ama daha uzak bölgede olanlar, örneğin Afrika, çok daha az zarar görecektir. Bu durumda gezegenimizin yeni egemen güçleri, muhtemelen, Afrika gibi yerlerde yaşayanlar olacaktır. Yani savaşanlar ve komşuları kaybedecekler, seyirciler kazanacaklar.

Kullanılacak nükleer bombanın gücü ile sayısının fazla olması ve bombaların toprağın üstünde yani havada infilâk etmesi halinde, insanlık yok olma tehlikesiyle karşılaşacaktır. Çünkü oluşacak nükleer toz bulutu, stratosfere kadar yükselecektir. Bu durumda güneşten gelen ışınların bir bölümünü engelleyecektir. Böylece dünyaya daha az ışın gelecektir. Sonuçta sıcaklık düşecek, hem bitkiler hem hayvanlar hem de insanlar için yaşam şartları kalmayabilecektir.

Bilindiği gibi, nükleer bombalar yalnızca infilâk ettiği bölgeleri tahrip etmezler. Yukarıda bahsettiğimiz nükleer toz bulutu yani radyasyon tesiri dışında da ciddi etkileri olur. Bombanın infilâk etmesiyle birlikte çok yüksek sıcaklık oluşur. Bu yüksek ısının sebep olacağı yangınların söndürülmesi, neredeyse imkânsız bir hal alır. Çünkü çok büyük olarak başlayan bu yangınlar, havanın çok hızlı ısınmasına sebep olurlar. Hızla ısınan hava, aşırı genleşmeye neden olur. Bu genleşmeler, muhtemelen tahminlerin üstünde bir güce sahip hava akımları oluştururlar. Dolayısıyla, yangınların tesir alanlarını hızla genişletirler. Kuvvetli rüzgârlardan dolayı söndürülemeyen bu yangınlar, sadece insanları değil, bitkileri ve hayvanları da mahveder.  Yangınların oluşturduğu bu rüzgârlar, radyasyonun da hızla atmosferde yayılmasına sebep olurlar.

Diğer taraftan, nükleer bombaların infilakının; boğazları, nehirleri, yer altı ve yerüstü suyollarını tıkamayacağını kimse iddia edemez. Bu basit zarar bile, dünyanın bazı bölgelerinin kuraklaşması, bazı yerlerin ise, su baskınlarıyla perişan olmasına sebep olurlar.

Bir bölgeye atılan nükleer bombaların, o yöredeki mevcut ve henüz kullanılmamış nükleer bombaları tetiklemesi ve infilâk ettirmesinin sonuçlarını düşünmek bile istemeyiz. Çünkü bu durumda, bombayı atan ülkeye herhangi bir bomba düşmese bile, kendi attıkları bombanın sonuçlarından onlar da etkilenecekler ve yok oluşa doğru gideceklerdir.

Nükleer savaşlar ve sonuçları üzerine çok sayıda makale, kitap yazıldığı ve filmler yapıldığı için, biz burada ayrıntılara girmeyeceğiz. Ancak, şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, etkili bir nükleer savaşın galibinin olmayacağı kesindir.

Uzmanların anlatımlarına göre, gezegenimizde mevcut olan nükleer silâhların toplam gücü, dünyamızı ve insanlığı 20 defa yok edecek güce ulaşmıştır.

Bizim bu makalede dikkat çekmek istediğimiz bir başka silâh gurubu; biyolojik, kimyasal ve bakteriyolojik silâhlardır. Bu silâhların kullanılmasının sonuçlarını da, kimse tahmin edememektedir. Örneğin, bu silâhların kullanılmasının hangi hastalıklara sebep olacağını kestirmek mümkün değildir. Oluşacak bazı hastalıkların, vebadan daha hızlı yayılmayacağını ve kitleler halinde ölümlere sebep olmayacağını uzmanlar dâhil, kimse iddia edememektedir.

Bazı uzmanların ifadelerine göre, örneğin, sadece siyah derili insanlara etki edecek şekilde hazırlanan bir bakteriyolojik silâhın, beyazları veya sarı ırkı öldürmeyeceğini söylemek çok güçtür. Dünyadaki gelmiş geçmiş bütün insanları DNA dizilerinin %99,9’u birbirinin aynısıdır. Geri kalan %0,1 bizleri biyolojik olarak farklı kılan kısımdır. Dolayısıyla, bakteriyolojik silâhın sonucunu kimse tam kestiremez. Uzmanlara göre, kimyadaki polimerlerin reaksiyonlarındaki zincirleme etkilenmeler tahmin edilememektedir. İşte, polimerlerdeki etkilenmeleri tahmin etmek, bakteriyolojik silâhlarınkinden daha kolaydır. Bu nedenle, kullanılan biyolojik silâhın, dönüp kullananları vurması ihtimali çok kuvvetlidir.

Görüldüğü gibi, biyolojik, kimyasal ve bakteriyolojik silâhların insanları nasıl etkileyeceğini tahmin edemiyoruz. Peki, bu silâhların hayvanları ve bitkileri nasıl etkileyeceğini tahmin edebiliyor muyuz? Bu soruya olumlu yönde cevap veren, henüz çıkmadı.

Diyelim ki, gelecek bir zamanda, yukarıda bahsedilen türdeki silâhların, insanların üzerindeki etkilerini biraz daha bilebilir hale geldik. Bu durumda iki soru akla gelmektedir. Aynı ırktan gelen veya farklı ırkları bünyesinde barındıran devletler birbirleriyle mücadele ederlerse, ne olacaktır?  İkinci soru, eğer bu silâhlar bitkileri yok edecek yönde etkilerlerse, insanlar ve hayvanlar yaşamlarını nasıl sürdüreceklerdir?

Yukarıda bahsettiğimiz konuları ve soruları bilmeyen yönetici yoktur. Fakat devletleri idare edenlerin, cevap veremedikleri çok daha önemli bir soru vardır. Kendileri bu silâhlara sahip olmazlarsa, düşmanlığın etkin olduğu bir dünyada, düşmanlarına karşı koymaları nasıl mümkün olacaktır? En azından caydırıcılığı nasıl sağlayacaklardır?

Konuya, tek tek devletler açısından bakarsak, yöneticiler korkularında haklıdırlar. Fakat gezegenimizin ve insanlığın geleceği açısından bakılınca, herkes haksız duruma düşmektedir.

Bu sebeple, insanlığın ve gezegenimizin geleceğini korumakla, hepimiz yükümlüyüz. Bütün dünyanın katılacağı “zorunlu bir barışı” tesis etmek hepimizin görevidir. Bu mecburiyete rağmen, halen içten pazarlıklı davrananlar ve barışı baltalamaya çalışanlar açısından iki ihtimal vardır. Biri, rakiplerine yaptıkları dönüp kendilerini vuracak ve düşmanlarıyla birlikte yok olacaklardır. İkincisi, ilâhi adaletin pençesinden kurtulamayacaklarını acı bir şekilde göreceklerdir.

Düşmanlık amacıyla harekete geçtikten sonraki dönemde, gelişmeler aleyhlerine döndüğün bir sırada ve son anda, hatalarını anlayarak, tıpkı Firavunun yaptığı gibi nedamet getirseler bile, hiçbir işe yaramayacaktır.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

NUR SURESİNİN BAŞLANGIÇ AYETLERİ

NUR SURESİNİN BAŞLANGIÇ AYETLERİNDEN ANLADIKLARIM

 

Ayetlerle ilgili olarak herhangi bir fikir beyan etmeden önce, ilk beş ayetin mealini verelim. Sonra anladıklarımızı paylaşalım.

1: “(İşte bu ayetler) bizim indirdiğimiz ve (hükümlerini üzerinize) farz kıldığımız bir suredir. Belki düşünüp öğüt alırsınız diye onda açık açık ayetler indirdik.”

2: “Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz sopa vurun; Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah dini(ni tatbik) hususunda sizi sakın acıma duygusu kaplamasın! Müminlerden bir grup da onlara uygulanan cezaya şahit olsun.”

3: “Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan bir kadından başkası ile evlenemez; zina eden bir kadınla da ancak zina eden veya müşrik olan erkek evlenebilir. Bu, müminlere haram kılınmıştır.”

4: “Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup, sonra (bunu ispat için) dört şahit getiremeyenlere seksener sopa vurun ve artık onların şahitliğini hiçbir zaman kabul etmeyin. Onlar tamamen günahkârdırlar.”

5: “Ancak bundan sonra tövbe edip ıslah olanlar müstesnadır. Çünkü Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir.”

Görüldüğü gibi, surenin başlangıç ayetinde gayet net bir ifade var. Yüce Yaradan, bu suredeki hükümleri, bizlerin mutlaka uygulamamızı istiyor. Bizlerden, bu hükümler üzerinde düşünmemizi bekliyor. Sadece düşünmemizi değil, aynı zamanda bu hükümlerden öğüt almamızı umuyor. Bütün bunları yapabilmemiz için de, ayetleri kolay anlaşılacak açıklıkta aktarıyor.

Surenin 4üncü ayetindeki açıklamalara baktığımızda, bir insanı suçlamanın yöntemini net bir şekilde anlıyoruz. Bir insanı suçlayıp ispat edemezsek, biz de, suçlu olan şahsın alacağına yakın bir oranda cezalandırılmayı hak ediyoruz.

Demek ki, iftira atmak çok büyük suçtur. Bize yapılan bir suçlamadan kendimizi kurtarmak için, kabahati başkalarına yüklemeye çalışmak, cezalandırılması gereken bir davranıştır. Bilhassa, mahkeme huzurunda ifade verirken, kendini temize çıkarmak veya kendisinin suçu sabitse, başkalarını da kendisiyle birlikte batırmak için yalan söylemek daha büyük suçtur. Çünkü mahkemede ifade vermeden önce doğruyu söyleyeceğine dair yemin edilir. Bu nedenle, verilen ifadeler, hem yapılan yeminden dolayı, hem de mahkemeler Hakk’ı temsil ettiğinden, doğrudan Yüce Yaradan’ın huzurunda verilmiş gibi değerlendirilir.

Aynı surenin 6ıncı ve 7inci ayetlerinin sonunda şöyle der: “…eğer yalancılardan ise, Allah’ın lânetinin kendi üzerine olmasını ifade etmesiyle (cezadan kurtulması) yerine gelir.”

Ayetin net bir şekilde aktardığına göre, insanlar şahitlik yaparlarken, yalan söyledikleri takdirde, Allah’ın lânetinin kendi üzerlerine olmasını kabul ederlerse, şahitlikleri geçerli olur. Yoksa geçersizdir. Hattâ, yalan ifadelerle başka insanları suçlamaya çalıştıkları için, kendi cezaları artar.

Dolayısıyla mahkemelerdeki ifadelere dayanarak, başkaları suçlanamaz. Bilhassa davalıların ifadeleri, çok daha ince elenip sık dokunduktan sonra değer kazanmalıdır. Yani, verilen ifadeler, suçlanan kişi hakkında somut deliller var ise geçerli olmalıdır.

Surenin 2inci ayeti, verilecek cezanın yöntemi hakkında bize fikir vermektedir. Suçu sabit görülen insana ceza verirken, acıma duygusuna kapılmamamız tembihlenmektedir. Verilen cezanın da, toplum önünde verilmesi istenilmektedir.

İnsanlığı ilgilendiren önemli bir suçu işleyen kişinin cezasını çektiğini, toplumun görmesi ve bilmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Ayetteki bu ifadelerden anlaşılan o ki, kimse görmeden veya bilmeden çekilen cezanın, kimseye bir faydası yoktur. Gerçekten de, gözden ırak bir şekilde uygulanan cezaların, ne toplumdaki diğer insanlara ne de suçu işleyene gerçek anlamda bir yararı görülmez.

Toplumsal suçlarda verilecek cezalar, benzer suçları işlemeye meyilli olan başka insanların vicdanlarına ve akıllarına hitap ederek, onları benzer suçları işlemekten vazgeçirirse bir anlam ifade eder.

Toplum önünde uygulanan cezalar, aynı zamanda insanlardaki hukuka olan güveni artırır. İnsanlık haysiyetine ve insanların hayatlarına yönelik suçların cezasız kalmadığını görmek, kamu vicdanını rahatlatır.

Diğer taraftan toplum önünde cezalandırılan kişi de, halkın tepkisi karşısında, yaptığı yanlışı net bir şekilde görür. Tövbe edip, kendisini düzeltme ihtimali artar. Nitekim aynı surenin 5inci ayetindeki beklenti bu yöndedir.

Bilindiği gibi, Yüce Yaradan, insanları cezalandırmaktan daha çok kazanmaya çalışmaktadır. İnsanları cehenneminde yakmayı değil, cennetinde yaşatmayı arzulamaktadır. Bu husustaki düşüncelerimizi, bu sitede yayınladığımız “İslâm’ın Amacı Cezalandırmak Değil, Kazanmaktır” başlıklı makalemizde ifade etmiştik. Zaten, Yüce Yaradan’ın kelâmı olan Kur’an’ı dikkatlice okuyan her insan, suç işlemekte ısrarcı olanlarla ilgili olan Allah’ın gazabının şiddetini de, tövbe ederek salih ameller işleyenler için rahmetinin genişliğini de görür.

Surenin 3üncü ayetindeki ifadeler de nettir. Halk içerisinde söylenen bir deyişle benzer anlamdadır: “Hacı, hacıyı Mekke’de; Hoca, hocayı tekkede bulur.”

Dolayısıyla, bir şahsın kimlerle işbirliği yaptığına veya kimleri korumaya çalıştığına bakarak, o kişi hakkında kanaat sahibi olursak, yanılmayız. Çünkü insanlığın huzurunu bozan işler, müminlere haram kılınmıştır. Bu durumda, Hakk’ı tesis etmeye çalışanlara düşen, suçluları koruyanlar hakkındaki kanaati kesinleştirmek için delil toplamak olacaktır.

Allah’ım, insanların, yanlışlarından dönerek güzel işler yapabilmeleri için, onlara irade gücü ver, zihin açıklığı ver.

Senin her şeye gücün yeter.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MÜSLÜMANLARIN TASNİFİ

MÜSLÜMANLARIN TASNİFİ

 

(Not: Makale Şubat 2014’te yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz.)

Allah’ın dini bir tanedir. O da İslâm’dır. Yani Allah’a teslim olmaktır. Ancak, insanların davranışları itibarıyla üç çeşit Müslüman insan vardır.

Birincisi, kalpten inanan ve elinden geldiğince inancının gereklerini yerine getirmeye çalışanlar. Bunlardan, Kuran’ı Kerim’de Mümin olarak bahsedilir. Allah’ın Cennetle müjdelediği insanların arasına böylelerinin girmesi ihtimali kuvvetlidir.

İkincisi, Müslüman geçinen insanlar. Bunlar, Müslüman ailede dünyaya gelmenin üzerine hiçbir şey ekleyemeyen, aksine eksiltenlerdir. Allah, bunları Kur’an’da tarif ederken; “onlar inandık dediler, onları inandı mı zannettin? Onlar (güce) teslim oldular” der. Bunların hatalı davranışları, başka insanların İslâmiyet’e olumsuz gözle bakmasına vesile olur.

Üçüncüsü ise, Müslümanlıktan geçinenlerdir. Allah bunlardan Kur’an’da münafık olarak bahseder. Böyleleri, Müslümanların yanında ve halkın huzurunda olduklarında, “Elhamdülillah Müslümanız” diyerek ellerini kalplerinin üzerine koyarlar. Ama kendi aralarında şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında veya Müslüman olmayan hatta Müslümanlığa düşman olan menfaat ortaklarıyla beraber olduklarında, Kur’an’daki tarifle “biz onlarla eğleniyoruz” diyerek insanları kandıranlardır. Çünkü böyle yaparak Müslümanları ve hatta Müminleri kandırmazlarsa, sahip oldukları büyük maddi güce ulaşamayacaklardır.

Üçüncü gurup olan münafıklar, başka insanların İslâmiyet’ten soğumalarına sebep olurlar. Hatta çoğu Müslüman, böylelerini göstererek “onlar Müslümansa ben değilim” der, sonra da günaha girme korkusuyla “tövbe estağfurullah” diyerek söylediği söz için Allah’tan af diler.

Küreselleşen günümüz dünyasında insanlar, her köşedeki olaylardan haberdar olmaktadır. Maalesef, Müslüman dünyasıyla ilgili olaylarda öne çıkanlar ikinci ve üçüncü guruptakilerdir. Çünkü Müminler dolu başak olduklarından başları öndedir ve dünyada tevazu ile yürürler. Ama Müslüman geçinenler ve Müslümanlıktan geçinenler, cazgırdırlar. Yürüyüşleri kibirlidir.

Allah, bunlara Kur’an’da şöyle seslenmektedir. “Yeryüzünde kibirle yürüme. Sen ne yeri yırtabilirsin ne de boyca dağlara erişebilirsin.” Ama böyleleri Kur’an’ı içselleştiremedikleri için sadece bunu değil, diğer ayetleri de duvarın dinlediği gibi dinlerler.

Dolayısıyla hayatlarını mutfakla tuvalet arasında geçirmek istemeyenler, insan gibi ve insan olarak yaşamak isteyenler, Kur’an’ı esas almalıdırlar. Bir defa değil, irdeleyerek sorgulayarak defalarca okumalıdırlar. İyi anlayamadıkları yerleri, çevrelerinde yaşantısı Kur’an’a uygun insan varsa onlara danışmalıdırlar.

Bu şekilde araştırmayıp, Müslüman geçinen ve Müslümanlıktan geçinen insanlara suçu yükleyerek karar vermek yanlıştır. Allah “İnsanlar Huzuruma geldiklerinde “Allah’ım bize de peygamberler gönderseydin, biz de doğru yolu tutsaydık, suçlu gelmeseydik, demeyesiniz diye her kavme peygamber gönderdim” buyurmaktadır. Son Peygamber, Hz. Muhammed’dir. Başka bir peygamber ve din gelmeyecektir. Çünkü Allah, Kur’an’da “Bugün dininizi tamamladım, İslâm’a razı oldum.” demektedir.

Dolayısıyla günümüzde küreselleşen dünya üzerinde, hiç kimsenin haberim yoktu, bilmiyordum, baskı altındaydım gibi sözlerle savunma yapmaları mümkün değildir. Şartları müsait olmayanlar, Müslüman olduklarını açıklamak zorunda değillerdir. Ama Müslüman gibi yaşamak durumundadırlar. Namaz, oruç, hac gibi ibadetlerinden mecburiyetten dolayı yapamadıkları için Allah’a sığınsınlar.

Furkan Suresi 70. Ayet: “Ancak tövbe edip iman eden ve salih amel işleyenler (güzel işler yapanlar) başka; çünkü bunların (geçmiş) kötülüklerini Allah, iyiliklere çevirir. Ve Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.”

Müslümanların azınlıkta oldukları ülkelerdeki mümin insanların Müslümanlara oranı, çoğunluğu Müslüman olan ülkelere göre daha fazladır. Çünkü azınlıkta olanların birçoğu kendi istekleriyle İslâm’a girmiştir.

Tercih insanın kendisinindir. Çünkü her kişi, öncelikle kendisinden sorumludur. 

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

DİN VE BİLİM BİRBİRİNİN RAKİBİ MİDİR?

DİN VE BİLİM BİRBİRİNİN RAKİBİ MİDİR?

 

Daha önceki “Bilim ve Din karşılaştırması” ve “Hıristiyanlık ve Bilim” başlıklı yazılarımızla, bu husustaki bazı fikirlerimizi ifade etmiştik. Bilim ve dinin karşılaştırmasını yaptığımız makalenin sonunda aynen şöyle demiştik:

“Sonuç olarak, bilim ve din insanlığa hizmet ettikçe anlamlanır. Bu sebeple birbirleriyle çelişmezler. Eğer bilim ve din söylemleri arasında çelişki varsa, mutlaka bir yerlerde bağnazlık veya yanlış algılama vardır.”

Bu yazımızda, bilim ile din arasında neden aralarında rekabet olmadığını, başka bir bakış açısıyla irdelemeye çalışacağız.

Yine bu sitedeki bazı makalelerimizde, Kur’an ayetlerinden örnekler vererek, insanların ve evrenin yaratılışı hakkında bir kanaate varmıştık. İnsanların, Yüce Yaradan’ın yeryüzündeki vekil yöneticisi olduğuna olan inancın yaygınlığını vurgulamıştık. Bu genel kanaati, İsmail Hakkı Bursevi’nin şu ifadeleriyle vermiştik: “Allah, insanı, Kendi zatının sıfatlarının suretinde hayat sahibi, çekip çeviren, işiten, gören, bilen, güç sahibi, konuşan ve iradesi olan bir varlık olarak yaratmıştır.”

Yüce Yaradan’ın, konumuzla ilgili olarak Kur’an’da bahsettiği özelliklerinden birisini, Kehf Suresi 109uncu ayetinden anlıyoruz: Deki: “Eğer Rabbimin sözlerini (bilgisini, ilmini) yazmak için deniz mürekkep olsa, Rabbimin sözleri tükenmeden önce, deniz muhakkak tükenecekti, bir mislini daha yardımcı getirsek bile.”

Kâinat kitabını okumaya çalışan, diğer bir deyişle, sahip olduğu araştırma imkânları nispetinde, çevresini veya uzayı araştıran her insan, Allah’ın kurduğu sistemin mükemmelliği karşısında nutku tutulurcasına hayrete düşüyor.

Düşünen her insan, kâinattaki bu muhteşem düzenin bir ilk sebebinin olması gerektiği sonucuna varmaktadır. Semavi dinlere göre bu ilk sebep, ilmini yazmaya denizlerin bile yetmeyeceği bir Yüce Yaratıcıdır. Bazılarına göre bu ilk sebep, tesadüflerdir, doğanın kendisidir.

Bir örnekle açıklamaya çalışalım. Dünyamızın içerisinde bulunduğu güneş sisteminin ilk oluşumunu düşünelim. Semavi anlayıştakiler, bunu Allah’ın oluşturduğunu, dolayısıyla milyarlarca yıldır hiç şaşmadan aynen sürdüğünü düşünür. Diğer bazıları, kendiliğinden ve doğadaki bazı olayların bir araya gelmesiyle tesadüfen olduğunu düşünür. Günümüz bilim insanlarınca yapılan keşiflerin sonucunda vardıkları genel kanaat, bu tesadüfler anlayışını kökünden çürütmektedir. Nitekim bilim insanlarının ifadelerine göre, mevcut her şey aynen kalsa, sadece ışık hızında ufak bir farklılık olsaydı, gezegenimizde insanların yaşayabilmesi için gerekli hiçbir ortam oluşmazdı.

Diyelim ki, güneş, içinde yaşadığımız dünyamız ve diğer gezegenler de bir şekilde kendiliğinden oluştu. Peki, dünyamızın hem kendi etrafında hem de güneşin etrafında dönme hareketi nasıl başladı? İlk hareketi kim veya ne verdi? İşte bu soruya “tesadüfen hareket başladı” diye cevap vermenin hiçbir inandırıcılığı kalmıyor.

Anlaşılan o ki, evrenin ve insanlığın yaratılışı, kendiliğinden ve tesadüfler sonucu oluşmamıştır. Bütün sistemi yaratıp düzenleyen bir Yüce Yaradan vardır. O da, kendisinin vekil yöneticileri olarak insanları yaratmıştır.

Yüce Yaradan, bizi yeryüzündeki halefi yaparken, bize verdiği özellikler hakkında, Kur’an’da Hz. Âdem’e öğrettiği ‘esma’dan bahseder. Biz bu esma ifadesinden ne anladığımızı, “Allah’ın Öğrettiği Esma” başlıklı makalemizde şöyle vurgulamıştık: “Sonuç olarak ‘esma’ sözünün tek anlamı, eşyaların isimleri değildir. Allah, Kendisinin ve yarattıklarının isimlerinden Hz. Âdem’e mutlaka bazı şeyler öğretmiştir. Ama Kur’an’a göre asıl öğrettiği şey, olayları kavrama ve karar verme, onları güzele yönlendirme kabiliyetidir. Yüce Yaradan bizlere verdiği bu özelliklerden dolayı bizleri yeryüzünün halifesi yapmıştır. Bakara 38’de bahsettiği üzere, bizlere uyarıcı uyarıcılar göndererek, destek vereceğini belirtmiştir.”

Demek ki, Yüce Yaradan, yeryüzünde vekil yöneticisi olarak yarattığı insanlara, Kendi ilmini anlayıp, yaşamlarını kolaylaştırmaları için, ilminin bir kısmını kavrayacak özellikler vermiştir. Diğer bir deyişle insanlar, Hakk’ın Yansımasıdır.

Eğer insanlar Allah’ın yansıması ise, Onun özelliklerinden -çok küçük de olsa-  pay almışlarsa ve Yüce Yaradan, insanlara ayrıca yardımcı oluyorsa, din ile bilimin çeliştiğini söylemek mümkün değildir. Zaten, evrenin yaratılışı ve düzeni, bizatihi, muhteşem bir ilim sonucudur. Çelişki, yalnızca, insanların kendi nefisleri doğrultusunda geliştirdikleri zihni anlayışlardaki farklılıklardır.

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HIRİSTİYANLIK VE BİLİM

HIRİSTİYANLIK VE BİLİM

 

Charles W. Mismer (doğumu 1932): “Hıristiyanlar, âlim olunca, Hıristiyanlıkla ilişkileri kesilir. Müslümanlar, cahil olunca, Müslümanlıkla ilişkileri kesilir. Hıristiyanlığın ortaya çıkışından on beş asır sonran oluşan bir medeniyet (Avrupa Medeniyeti), nasıl olur da o dine izafe edilebilir?”

Mismer’in bu ifadelerinden anlaşılan o ki, Yüce Yaradan’ın bize öğütlediği dinler ile bilim arasında bir zıtlık yok. Eğer olsaydı, İslâmiyet’in başlarından itibaren Müslümanlar hem dindar olup hem de ilimle uğraşmazlardı. Bu durumda cevap aranması gereken sual, “neden Hıristiyanlık ile bilim arasında böyle bir kardeşlik oluşmadı?” sorusudur.

Hıristiyan Âleminde bilimle dini kaynaştıran ilk kurum Chartres Katedralidir. 12inci yüzyılın sonlarında kurulan bu kurum, Endülüs Müslümanlarından etkilenerek sistemlerini kurmuştur. Katedralin batı kapısının üzerinde Hz. İsa ve Havarileri ile birlikte Euclid, Pisagor, Batlamyus ve Aristo’nun resimleri bulunmaktadır.

Fakat bu anlayış diğer yerlerde geçerli olmamıştır. Nitekim kendisi papaz olan Giordano Bruno (1548-1600), “güneş dünyanın etrafında dönmüyor, dünya güneşin etrafında dönüyor” dediği ve iddiasından geri adım atmadığı için yıllarca hapis yatırıldıktan sonra 1600 yılında ölüme mahkûm edildi.

Hıristiyanlığın bu duruma düşmesinin muhtemelen en önemli sebebi, kutsal kitabının aslının elde olmamasıdır. Hz. İsa’nın ölümünden bir asır sonra yazılmaya başlanan İncillerin sayısı neredeyse bine ulaşmıştır. 325 yılında toplanan İznik Konsilinde bu sayı dörde indirilmiştir.

Bu İncillerin muhtevaları arasında da bazı önemli farklar vardır. En önemli farklar, Hz. İsa’nın söylemlerindedir. Hz. İsa’nın soy kütüğü konusunda da farklılıklar vardır. Bir taraftan Hz. İsa, (haşa!) Allah’ın oğlu diye görülürken, diğer taraftan soy kütüğünde, babası olarak Yusuf gösterilmekte ve soyunun geçmişi, Yusuf’un babalarına dayanmaktadır. Ayrıca Nuh Tufanı, Hz. Musa ve İsrailoğullarının Mısır’dan çıkışları hususunda da aykırılıklar vardır.

İncillerdeki farklı soy kütüklerini ve Nuh Tufanı anlatımlarını yorumlayan bazı din adamları, insanlığın yaşı hakkında farklı rakamlar verdiler. Bunların içerisinde en etkili olanı, İrlandalı din adamı James Usher’dir (1581-1656). Bu rahip, M.S. 1650’de, insanlığın M.Ö. 4004 yılında başladığını hesaplamış ve genel kabul görmüştü.

Kilisenin, bilim insanları üzerine 1600’lü yıllarda bile devam eden bu baskılarının temeli, eskilere dayanmaktadır.

Kilise dışındaki Hıristiyan gurupları engellemek isteyen Aziz Kipriyanus (ö. 258), “Kilise dışında kurtuluş yoktur” fikrini geliştirdi. Bu fikirlerin oluştuğu dönemden sonraki yüzyılda Hıristiyanlık, Roma İmparatorluğunun resmi dini haline geldi. Bu durum, Hıristiyan Kiliselerinin etkinlik merkezinin, İskenderiye’den Vatikan’a taşınmasına vesile oldu.

Vatikan’daki Kilise yetkilileri, Aziz Kipriyanus’un formülüne sürekli bir şeyler eklediler. Her ekleyenin dayandığı bir İncil ve o İncil’in de bir maddesi vardı. Sonunda 1442 yılında Cantane Domino Kararname’si yayınlandı ve konu şu şekilde bağlandı: “Kutsal Roma Kilisesi esas olarak inanır, ikrar eder ve öğretir ki, Katolik Kilisesi’nin dışında kalanlar; ister putperest, ister Yahudi, ister sapkın (Hıristiyanlığın diğer mezhepleri), isterse yanlış inanç sahibi olanlar olsun, ebedi hayattan nasip alamayacaklardır. Aksine ömürlerinin sonunda da olsa, aynı Kiliseye (Katolik Kilisesi) dâhil olmadıkça, şeytan ve yardımcıları için hazırlanmış olan ebedi cehennem ateşine gideceklerdir. Katolik Kilisesi’nin kucağında ve onunla birliğinde kalmayan herkes, isterse İsa Mesih adına kanını döksün, kurtulamayacaktır.”

Hıristiyanlar, dört ayrı İncil olmasını da yadırgamamışlardı. Onlara göre, “dört tane yön olduğu için, dört tane İncil var idi.” Bu durumda araştırmacılar ve düşünen insanlar için Hıristiyan olarak kalabilmek zorlaşıyordu. Bu araştırmacıların Hıristiyan kalabilmeleri için, İncilleri ve papazların söylediklerini dikkate almamaları gerekiyordu. Düşünen ve araştıran insanlar, tek Yaratıcı olan Tanrı’nın varlığını kalpten tasdik ediyorlar, fakat piyasadaki kutsal kitaplara ve din adamlarına inanmıyorlardı.

Hıristiyanlığın ilk yıllarında, düşünce merkezi İskenderiye idi. Burası eskiden de bir kültür merkezi idi. Hıristiyanlıktan önce kurulmuş, arada yangın geçirmesine rağmen kısmen devam eden döneminin en büyük kütüphane mevcuttu. Dolayısıyla ileri gelenler daha araştırmacı ve sorgulayıcı yapıdaydı. Nitekim İskenderiyeli papaz Airus, Hz. İsa’nın tanrısal nitelikteki üçlü kişiliğine itiraz etmişti. Fakat bu düşüncesi sebebiyle 318 yılında cezalandırıldı.

Benzeri cezaların ve Katolik Kilisesinin yukarıda bahsettiğimiz baskıcı tavırlarının etkisiyle, Tanrının tekliğini savunma cesaretini uzun süre kimse gösteremedi. Dolayısıyla, araştırmaya yönelmek zorlaştı. Zaten, Tanrı yerine koydukları Hz. İsa’nın yaptıklarını insanların yapması mümkün olmadığından, araştırmanın da pek bir anlamı yoktu.

Hıristiyan Dünyasında bilimin geç gelişmesinin bir başka sebebi de, kitap yazımındaki aşırı zorluklar idi. Kâğıt üretiminin, Müslümanların kullanımından sonra bile, Avrupa’da yapılmaması da kütüphanelerin yayılmasını engelledi. Müslüman Dünyasında Halife Harun Reşid döneminde 793 yılında, ucuz kâğıt imalatına başlanılmıştı. Almanya’da 1228, İngiltere’de 1309 yılında üretilmeye başlandı. Bu sebeple, pahalıya mal olan malzemelere yazılan el yazması kitaplarla oluşan kütüphanelerdeki kitap sayıları çok az idi.

Hem kâğıt üretiminin geç bir tarihte başlaması, hem de Kilise yetkililerinin kendi otoritelerini korumak için farklı söylemleri aforoz etmeleri, Hıristiyanlar arasında bilimin gelişmesini engelledi.

Bir diğer etken de, iki kitap anlayışından kaynaklanıyordu. Fikir yürüten insanlar, Yüce Yaradan’ın iki kitabının olduğunu düşünüyorlardı. Biri kutsal kitaplar, diğeri kâinat kitabı idi. Fakat Hıristiyan din adamlarının büyük çoğunluğu, kâinat kitabının araştırılmasına karşı çıkıyorlardı. Kâinat hakkında İncillerde yeterince bilgi verildiğine inanıyorlardı. Din adamları toplum üzerinde çok daha etkili olduklarından, o dönemlerde Kilisenin birçok Avrupa devletinden zengin olmasından dolayı, kâinat kitabını okuyanlar fikirlerini bile basarak kitap haline getirme iznini alamadılar.

Avrupa, bu sarmaldan 1492 keşiflerinden sonra zenginleştikçe çıkmaya başladı. Fakat bu çıkış sancılı oldu. Başlangıçta koyu dindarlar olan Johannes Kepler (1571-1630), Isaac Newton (2642-1727) ve hattâ Galileo Galilei (1564-1642) gibi insanlar fikirlerini açıklamakta zorlandılar. Dindar yapılarını sürekli vurgulamak zorunda kaldılar. Sonraki asırlarda yetişen bazı ilim insanları ise, doğrudan dine ve Kiliseye cephe aldılar. Bilim insanlarının ve bazı felsefecilerin bu yaşadıkları, bilim ile Hıristiyanlığın birbirine zıt olduğu gibi yanlış bir anlam çıkmasına vesile oldu.

Eğer, İncil’in Hz. İsa’ya gelen orijinal hali elde olsaydı, Kilise bu baskıları yapmakta zorlanırdı. Din ile bilim arasında çelişki varmış gibi lanse edilemezdi.

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BOLŞEVİKLER VE ÇAĞDAŞI İTTİHAT TERAKKİ ANLAYIŞLARI

BOLŞEVİKLER VE ÇAĞDAŞI İTTİHAT TERAKKİ ANLAYIŞLARI

 

Rusya’da Çarların baskıları ve yanlışlarına karşı başlayan gençlik hareketleri ile Osmanlı’da Padişah II. Abdülhamit’in baskıları ve yanlışlarına karşı gençlik hareketleri benzer dönemdedir.

Rusya’da başlayan gençlik hareketleri, sadece, Rus Çarlarının halka önderlik yapan insanlara baskı kurduğu, kendileri bolluk içerisinde yaşarken halkı fakirleştirdiği iddialarına dayanıyordu. Çarların dış siyasetleri hakkında ciddi bir düşünceleri bile yok sayılırdı.

Osmanlıdaki gençlik hareketlerinin temeli ile Ruslarınki aynı değildi. Birbirine benzeyen kısmı, Padişahın, halka önderlik eden insanlara baskı yapması, saray ve çevresi bolluk içerisinde yeni saraylar (Dolmabahçe, Yıldız gibi) ve kasırlar ile yalılar yaptırırken halkın giderek fakirleşmesidir.

İki hareketi birbirinden ayıran sebeplerin biri, devletlerin dış politikada düştükleri durumlardır. Rus Çarları yönetimindeki Rusya, hiç toprak kaybetmediği gibi, bazı kazanımları bile olmuştu. Fakat Osmanlı Devleti, bilhassa II. Abdülhamit’in padişahlığı döneminde, bir padişahın yönetiminde en çok toprak kayıplarını yaşamıştı. 1878’de Plevne’yi aldıktan sonra Çatalca’ya kadar hiç mukavemetle karşılaşmadan ilerleyen Rusların İstanbul’u ele geçirmesini, diğer Avrupa Devletleri önlemişti. Şıpka Geçidi’ne ve Plevne’ye yardım göndermeyen padişah II. Abdülhamit, donanmanın ve ordunun Payitahtı korumak için İstanbul’da kalacağını söylemişti. Bu cevap üzerine Şıpka Geçidini Savunan Süleyman Paşa’nın gönderdiği son telgraf şöyleydi: “Eğer Plevne kaybedilirse, savunulacak bir payitaht kalmayacaktır.” Gerçekten de II. Abdülhamit değil, Süleyman Paşa haklı çıkmıştı.

II. Abdülhamit Han, Balkanların önemli bir bölümünü kaybetmesine rağmen kendisini toparlayamadı. Kıbrıs ve Mısır İngilizler tarafından, Tunus ise Fransızlar tarafından işgal edildi. Ama padişah ses çıkaramadı. Padişah’ın güçsüzlüğü bununla da kalmadı. 1881’de Muharrem Kararnamesi ile Duyunu Umumiye Reisliğini kurdu. Günümüzdeki IMF’den daha sert tavırlar sergileyen bu kurum, devletin toplaması gereken bazı vergileri doğrudan kendi toplamaya başladı.

Üst üste gelen sıkıntılar, padişahın hareket kabiliyetini daha da sınırladı. Durumu toparlamak için, dış politikada, güçlü devletlerle denge politikası uygulamaya çalışmaktan, içte de, Türk olmayan guruplara aşırı tavizler vermekten başka çare bulamadı.

Padişah II. Abdülhamit’in bu çaresizliği, vatansever insanları derinden yaralamaya başladı. Vatanseverler çareler aramaya başladılar. Onlar da, bazen deneme yanılma metoduyla fikir ürettiler. Dolayısıyla padişah ile çoğu zaman ters düştüler. Padişah’ın takibatına uğradılar. Böylece, taraflar birbirlerine karşı tavırlı davranmaya başladılar.

Rusya’da ise durum daha farklı idi. Çarlar toprak kaybetmediler. Aksine sömürgeler oluşturma peşine düştüler. Fakat 19uncu yüzyıldaki Rus yazarların (Tolstoy, Dostoyevski, Puşkin, Çehov gibi) etkisiyle özgürlük istekleri artan gençler, halkın fakir, çarların ise şatafat içerisinde yaşamalarının da etkisiyle harekete geçtiler. Belki de bu sebeplerle kurdukları birliğe “kutsal hareket” adını verdiler. Ancak gerek çarların baskılarının artması, gerekse zengin fakir farkının getirdiği hınç, hareketin seyrini değiştirdi. Kutsal hareket olmaktan çıkarak, kindar hareket niteliğine büründüler.

Kutsal Hareketleri sonunda başarıya ulaştı. Çarların yerine kendileri geçtiler. Kendilerine acı çektirenlerden intikam almaya başladılar. Fakat kendilerinin çektiğinden daha sert intikam aldılar. Sadece yöneticilerden değil, yöneticilerin çocuklarından da acımasızca intikam aldılar. Lenin ve Troçki’den sonra, uzun süren Stalin döneminde, sadece yöneticilerden değil, halktan da intikam aldılar. Halkı, çarlardan daha beter baskı altına aldılar. Barış zamanında milyonlarca insanın ölümüne sebep oldular. Böyle olmasında belki de, “kutsal hareket” dediklerinin temelinde dini duyguların olmaması, aksine, dini uygulamalardaki bazı yanlışları bahane ederek, dine karşı çıkmaları sebep olmuştur.

Zora dayanan her hareket, karşısında yeni bir zora dayanan hareket oluşturur. Rusya’daki durum tam anlamıyla böyle oldu. Hâlbuki zorlama, sadece, uyarılara rağmen hatasında ısrar edenlere karşı nokta atışı şeklinde olursa, karşısında yeni bir zor hareketi başlatmaz. Her tarafa zor kullanmakla, hiçbir ahlâki düzen kurulamaz.

İttihat Terakkinin tavrı, tam anlamıyla nokta atışı şeklinde gelişti. Sadece Padişah II. Abdülhamit görevinden alındı, yerine kardeşini getirerek padişah yaptılar. Yani Padişahlığı kaldırmadılar veya başka bir sülâleden bir insanı padişah yapmadılar. Tahtan indirdikleri II. Abdülhamit’e gerekli saygıyı gösterdiler. Yeni kurulan bakanlar kurulunun çoğunluğunu, II. Abdülhamit’in eski yöneticilerinden oluşturdular.

Nitekim bu eski insanlardan oluşan yöneticiler, Balkan Savaşında Edirne’yi kaybettiklerinde geri almak için hiçbir adım atmayınca, meşhur Babı Ali Baskını ile Bakanlar Kurulunun değişmesini sağladılar. Ama yine onların yerine kendileri oturmadılar. Talat paşa 4 yıl sonra Sadrazamlığa oturdu, Enver Paşa 1 yıl sonra Harbiye Nazırı oldu. Bu baskın sonucunda Padişahı da değiştirmediler. Baskındaki ölü sayısına ve sonuçlarına bakılınca, bu olaya baskın bile denilemez.

Çünkü İttihat Terakki hareketi, kindar bir hareket değildi. İnsanların hatalarını söylerken, dayandıkları temelin Allah’ın emirlerine uygun olmasına dikkat ediyorlardı. Bu anlayışın böyle olduğunu, tarihi olayların gelişiminden anlıyoruz. Nitekim 1914 başında, Enver Paşanın bakanlar kurulu üyesi olmasından sonra ortam değişti. Manen çöküntüye uğramış ve umudunu kaybetmiş halk tekrar canlandı. İnsanların kendilerine güvenleri geldi, maneviyatları güçlendi ve Çanakkale destanı oluştu. Bütün bunların tesiriyle, her türlü dış müdahaleye rağmen, yeni bir devlet kuruldu.

Demek ki, insanların yaptıklarını iddia ettiğimiz hatalarla ilgili eleştirilerin temeli, onların, Allah’ın emir ve yasaklarına uyup uymadıklarına dayanmalıdır. Yanlışta ısrar edenlere karşı yapılacaklar da, yine, Yüce Yaradan’ın emir ve yasaklarına uygun olmalıdır.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın