SEVİNCİN DEĞERİNİ, ÇEKİLEN ACILARIN ŞİDDETİ BELİRLER

SEVİNCİN DEĞERİNİ, ÇEKİLEN ACILARIN ŞİDDETİ BELİRLER

 

Bilimsel çalışmalardan elde edilen bulgulardan anlıyoruz ki, kâinatta her şey zıddıyla yaratılmış. Erkek-dişi, artı kutup-eksi kutup, ak delik-kara delik gibi zıtlıklar sayesinde düzen işliyor. Gerek evrenin, gerekse canlıların yaşamlarını sürdürmeleri, bu zıtlıklar arasındaki münasebetlerle bağlantılıdır.

Tat alma duyumuz da, benzer zıtlıklar sayesinde sonuca ulaşmaktadır. Tattığımız acı maddeler (biber) olmasaydı, tatlı hakkında net bir fikir beyan edemezdik. Belki daha az tatlı olanı, acı olarak nitelerdik. Önce doğal bir balı yiyen insan, sonra hafif tatlı olan kek yerse ve tat olarak acı bilinmiyorsa, muhtemelen kekin acı olduğunu söyleyecektir.

Sağlıklı bir vücuda sahip bir insan düşünelim. Vücudundaki hiçbir iç organının farkında olmadan yaşamaktadır. Ta ki, bir yeri ağrıyana kadar. Ağrı başlayınca içinde bazı şeylerin olduğunu düşünmek ihtiyacını hisseder. Ağrı fazla uzun sürmeden geçerse, yine unutur ve eski hissiz yaşamına devam eder. Ağrı uzun sürer ve şiddetini artırırsa durum değişir. Belki ameliyat olması gerekir. Uzun süren ağrıların ve ameliyatın sonunda sağlığına tekrar kavuşan bir insan, iyileştiğine sevinmektedir. Bu sevinci, çektiği acıların şiddetiyle doğru orantılıdır. Basit bir ameliyat ile kurtulan bir insanın sevinciyle, uzun süre tedavi gören, birkaç defa ameliyat olan bir insanın sevinci aynı olmaz.

Ödemekte zorlandığı borcu olmayan bir insan, kazandığı paradan yeterince sevinç duymaz. Miktar kendi ölçüsüne göre yüksek olsa bile duyacağı sevinç, çok belirgin olmayacağı gibi, kısa süreli olur. Belki, rakiplerini saf dışı bırakıp, onları atlatarak kazandıysa daha çok sevinç duyabilir. Hissettiği bu sevinç de, kazandığı paradan değil, rakiplerine üstünlük sağlamaktan dolayıdır.

Diğer taraftan maddeten güçlükler yaşayan, borçların kıskacında zorlanan bir insan, borçlarından kurtulacak kadar para sahibi olduğunda, yukarıdaki örnekteki kişiden daha çok sevinir. Hâlbuki kazandığı paradan kendisine bir şey kalmayacaktır.

Bir insanın ulaşabileceği en büyük sevinç, Tanrıya ulaşmaktır. Yüce Yaradan’ın sevgisine mazhar olabilmektir. Hiçbir maddi kazanç sonucu ulaşılacak sevinç, Tanrı’ya ulaşmanın vereceği hazza yaklaşamaz.

Tanrıya ulaşmak için en yaygın yol, acı çekmektir. Bu yolda çekilen acıya, ancak Yüce Yaradan son verebilir. Allah, gerçek yol göstericidir. Bu sebeple, gösterdiği yolda sabırla yürüyenlere ummadıkları anda bir sevinç yaşatabilir.

Bu sevinci değerli kılan, Allah’ın yaptığı imtihandan geçmiş olmaktır. İmtihan sırasında çekilen sıkıntılara ve acılara şikâyet etmeden sabretmiş olmaktır.

Bir insan geçmişinde yanlış işler yapmış olabilir. Ama hatalarından dönerek salih amel işlemeye başlamak için acele etmelidir. Sahip olduğu maddi zenginlikleri terk ederek Yüce Yaradan’ın gösterdiği yolda sabırla yürümelidir. Gösterilecek bu sabrın zamanının geçip geçmediğini, sadece Allah bilir. Biz bilemeyiz. Fakat biz şunu net bir şekilde bilmeliyiz ki, eğer acı çekmeye talip olmazsak, eski rahatımızı devam ettirmeye çabalarsak, sevinç yaşayamayız.

Biz dünyevi sevinçleri bugüne kadar yeterince yaşadığımız için, artık sıra acı çekmeye gelmiştir. Nasıl, sevince ulaşmak, yaşadığımız sevincin değerini artırmak için acı çekmemiz gerekiyorsa, bugüne kadar yaşadığımız sevinçlerin karşılığı olarak da acı çekilmesi gerekmektedir. Yani, artık, yaşayacağımız acılarımızın şiddetini, daha önce yaşadığımız sevinçlerin büyüklüğü belirleyecektir.

Eğer acı çekmeye talip olur ve eski hatalarımızı affettirecek güzel işler yapmaya başlarsak -en azından- Yüce Yaradan, bizleri ateş çukurunun kenarından çekip kurtarabilir. Ulaşacağımız bu durum bile bizler için büyük bir sevinçtir. Fakat bizler daha büyük sevinç yaşamak istiyorsak, hatalarımızdan dönüşümüz ve bir taraftan acı çekmeye talip olarak diğer yandan salih amel işlemeye başlayışımız çok daha seri olmalıdır.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BEYTÜLMAL İLE CENAZE NAMAZI İLİŞKİSİ

BEYTÜLMAL İLE CENAZE NAMAZI İLİŞKİSİ

 

Bu sitede Haziran 2013’te yayınladığımız “Allah, Münafıklar İçin Bizleri Uyarıyor” başlıklı makalemizin baş tarafında aynen şu ifadeleri kullanmıştık:

“Allah, bizlerin münafıkları bilemeyeceğimizi, ancak, Allah’ın, hepsinin bütün yaptıklarından haberdar olduğunu bize müjdeliyor.

Münafıkları biz tam bilemeyeceğimiz için, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v) bu konuda nelere dikkat etmemiz gerektiğini bize şöyle anlatıyor:

“Dört haslet vardır ki, kimde bu hasletler bulunursa, o kimse halis münafıktır. O dört haslet şunlardır: Kendisine bir şey emanet edildiğinde, ihanet eder. Konuşunca, yalan söyler. Söz verince, sözünde durmaz. Bir konu da taraf olduğunda, haddi aşar, haksızlık yapar, işi düşmanlığa dönüştürür.”

Bu hasletlere sahip yönetici insanlar, bir süre halkı kandırabilir. Halkın sevgi tezahüratları içerisinde dolaşabilirler. Halkın, kendisinin yaptığını zannettiği işlerle övünebilirler. Hattâ, dindar görünebilirler.”

Peygamberimizin ifade ettiği ve münafıkların sahip oldukları ilk haslet, kendisine emanet edilene ihanet etmektir. Bir insana yapılan emanetlerin önemlilerinin en yaygın olanları, yetimlerin malları ve beytülmal varlıklarıdır. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) bahsettiği kötü hasletlerin hepsi, birbirinin devamı niteliğindedir. Yetimin malını yiyen veya beytülmalden yani devletin kasasından zimmetine aktaran kişilerin içerisinde, bu yanlışını kendiliğinden anlatanlara rastlanmaz. Eğer karşılarına aşırdıklarını gösteren bir belge ile çıksanız dâhi, mutlaka, yalan söyler ve itiraz ederler.

Emanete ihanet etme hususu, sadece devlet kasasından kendi hesabına para aktarmakla gerçekleşmez. Bazı vakıf ve derneklere yaptırılan bağışlar, doğrudan kendi adına alınmayıp, başkasının adına alınan mal ve paralar da emanete ihanet demektir. Hâtta Peygamberimiz, getirdiği bir görevde hediye alan sahabelerini bile, şiddetle uyararak şöyle demiştir: “Sen bu görevde olmasaydın, evinde otursaydın, sana bu hediye gelir miydi?”

Görüldüğü üzere, dolaylı yollarla alınanlar da emanete ihanet anlamındadır. Konunun önemini vurgulamak için Yüce Yaradan, münafıklığı, yetim malına ve beytülmale ihaneti, kâfirlik ile bir tutmaktadır.

9 Tövbe Suresi 73: “Ey Peygamber, kâfirlerle ve münafıklarla savaş. Onlara karşı katı ol. Onların varacakları yer cehennemdir ve orası ne kötü bir yerdir.”

Allah, Hz. Muhammed’in  (s.a.v.) çağrısına uymayarak, cihada katılmayanları da, münafık kabul etmektedir.

Tövbe Suresi 81 inci ayet: Savaştan geri kalan münafıklar, Resulullah’ın hilafına, onun savaşa gitmesine karşılık, oturup kalmalarıyla ferahladılar ve mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda cihat etmekten hoşlanmadılar, üstelik “Bu sıcakta savaşa gitmeyin.” dediler. De ki: “Cehennem ateşi daha sıcaktır.” Keşke anlayabilselerdi.

Yüce Yaradan, münafık yapıdaki insanlarla ilgili olarak, hükmünü aynı surenin şu ayetiyle verir:

84: “Ve onlardan biri ölürse asla namazını kılma ve kabrinin başına gidip durma. Çünkü onlar Allah’ı ve Resulünü tanımadılar. Ve fasık olarak can verdiler.”

Yukarıdaki ayete göre, cihat emri gelmesine rağmen katılmayanlar, Allah’ı ve Resulünü tanımamış sayılıyorlar.  Cihat emri, her insanın yapısına uymayabilir. Fakat cihada gitmeyen bu insanlar, yalan söyledikleri ve fitne çıkarmaya çalıştıkları için bu suçlamayla karşılaşmışlardır.

Bu açıdan bakılırsa, beytülmalden aşırmak ve bu durumu gizlemek, daha büyük suçtur. Çalmalarına rağmen, “beytülmalden tek kuruşun kursaklarına gitmediği” yalanıyla insanları kandırmak, çok daha büyük suçtur.  Bunlar, Allah’ı ve Resulünü tanımayarak beytülmalden aşırdıkları gibi, yalanlarıyla insanları kandırmakta ve fitneye sebep olmaktadırlar.

Aşağıdaki ayet devlet malına ihanet edenlere yöneliktir. Yediği halde yalan söyleyerek dürüst görünüp insanları kandıranların hali daha kötüdür.

 Al-i İmran Suresi 161 ayet: “……Her kim hıyanet eder; ganimet ve hasılattan bir şey aşırırsa boynuna aldığını kıyamet günü yüklenir getirir…….”

Demek ki, münafıkların, yani beytülmalden aşıranların, yetim malı yiyenlerin, yalanlarıyla insanlar arasında fitne çıkarmaya çalışanların, bir konuda taraf olunca haddi aşarak işi düşmanlığa götürenlerin, bu yaptıkları şüpheye yer bırakmayacak şekilde kesin olarak belirlenirse, cenaze namazlarını kılmak Tövbe Suresi 84üncü ayetine göre, Yüce Yaradan’ın emrine karşı gelmek anlamındadır.

Nitekim Peygamberimizin bu husustaki uygulamaları için, Yaşar Nuri Öztürk şu bilgiyi vermektedir. Öztürk, İbn Hemmam’a dayanarak, Peygamberimizin “gulul” suçlusu olan hiç kimsenin cenaze namazını kılmadığını belirtir. Gulul suçlusu, “emanetlere, kamu mallarına hainlik etmek, kamu mal ve imkânlarını çalmak” şeklinde tanımlanmıştır.

Münafıklar konusundaki makalemizin sonunda yaptığımız uyarıyı yineleyelim:

“Umulur ki, münafıklar düşünürler ve Allah’ın huzuruna gitmeden hatalarından dönerek salih amel işlemeye başlarlar. Böylece Allah’ın rahmetine ulaşırlar.”

Yoksa onlar için iki dünyada da azap vardır: Aşağıdaki iki ayet, öncesindeki ayetlere bakıldığında, Allah’a ortak koşanlara ve münafıklara yöneliktir.

Tövbe Suresi 74: “… Eğer tövbe ederlerse haklarında hayırlı olur. Yok, yanaşmazlarsa Allah onları dünyada da, ahirette de acıklı bir azaba uğratır. Yeryüzünde onları koruyacak veya onlara yardım edecek bir kimse de bulunmaz.”

13 Rad Suresi 34: “Onlara dünya hayatında bir azap vardır. Ahiret azabı ise elbette daha çetindir. Onları Allah’tan koruyacak da yoktur.”

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İSTANBUL’UN FETHİ ÜZERİNDE FARKLI BİR BAKIŞ

İSTANBUL’UN FETHİ ÜZERİNDE FARKLI BİR BAKIŞ

 

Konuya sadece, Türklerin, Hıristiyanlara ait korunaklı bir şehri fethetmeleri olarak yaklaşırsak, dar bir bakış açımız olur. Biz konuya, insanlığın güzel geleceği zaviyesinden bakmaya çalışacağız.

Bilindiği gibi, İstanbul’u (Konstantinopolis) fethetmek için, asırlar boyunca çok sayıda kuşatma harekâtı yapıldı. Osmanlı padişahı II. Mehmet’in kuşatmasından öncekilerin hepsinden kurtulan İstanbul, ilginçtir, Haçlı Seferleri sırasında büyük acılar yaşadı. Hâlbuki Haçlıların sefer yapmalarını ilk isteyen Bizanslılardır. Maksatları, Anadolu’ya hızlı bir giriş yapmış olan Türkleri dışarı atmak ve eski topraklarını geri almaktır.

1204 yılındaki 4üncü Haçlı Seferi, doğrudan deniz yoluyla Kudüs’e gitmeyi hedeflemişti. Ama Venediklilerle anlaşan Haçlılar, yönlerini İstanbul’a çevirdiler. Dört günlük kuşatmadan sonra, içerideki taht kavgasından istifade ederek, şehre girdiler. Üç gün boyunca tarihte eşine az rastlanan yağma yaptılar. Sonra şehirde kaldılar. Bizans yönetiminin ileri gelenleri şehri terk ettiler. 1261 yılına kadar şehri ellerinde tutan Haçlılar, şehri döneminin en fakir beldesi haline getirdiler. Tarihi eserleri tahrip ettiler. İnsanlara zulmettiler. Hıristiyan bir gurup olan Haçlılar, yine Hıristiyan olan İstanbullulara zulmetmiş oldu.

Demek ki, aynı dini inanca sahip olan insanlar bile birbirlerine zulmedebiliyorlar. Aynı inançtaki insanların birbirlerine zulmetmeleri, sadece Hıristiyanlıkta yaşanmamıştır. Müslümanların tarihinde de –nadiren de olsa- benzer uygulamalar görülmüştür. Bilindiği gibi, Müslüman Emevi Devletinin iktidarını, 750 yılında Abbasiler yıkmıştır. Emeviler, üçüncü halife olan Hz. Osman’ın sülalesidir. Abbasiler ise, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) amcası Abbas’ın soyundan gelenlerdir. Yani her iki gurup da, Peygamber efendimizin yakın çevresidir.

Abbasiler, iktidarı ele geçirdikleri anda, kendilerinden beklenilmeyecek şekilde, zalimce bazı uygulamalar yaptılar. Emevi yöneticilerinden bazı halifelerinin mezarlarını açtırdılar. Kemiklerini toplatıp yaktırdılar. Bununla yetinmediler. Şam’daki Beni Ümeyye (yani Emevi) Camisini bir süreliğine ibadete kapattılar. Sonuçta Müslüman bir gurup yine Müslüman olan başka bir guruba zulmetti.

Aynı inanca sahip olan insanların birbirlerine yaptıkları zulümler, gurupları aralarının açılmasını hızlandırdı. Bu fark, II. Mehmet İstanbul’u kuşattığı sırada daha bir belirginleşmişti. “Katolik külâhı görmektense, Müslüman sarığını tercih ederim” şeklinde ifadesini bulan iç mücadelenin sebeplerini irdelersek, gerçeğe daha yaklaşırız.

Gerek Hıristiyan mezheplerin ve gerekse Müslüman sülâlelerin davranışlarının bizlere net olarak gösterdiği bazı gerçekler var. Demek ki, insanların ve yöneticilerin bir kısmı için inançlar, sadece başkalarını aldatmak için kullandıkları birer araçtır. Bunların amacı, kendi nefislerinin arzularını yerine getirmektir.

Eğer, Katolik Hıristiyan yöneticiler, dini tekellerine alarak, yaptıklarına karşı çıkanları aforoz ederek yanlışlarını sürdürmeselerdi, İstanbul’un kuşatıldığı bu anlarda, yukarıdaki ifadeler dile getirilmezdi. Bir devletin hayat-memat mücadelesi verdiği bir dönemde, mezhepler arsında böylesine bir ifadenin oluşabilmesi, geçmişte çok ciddi hataların yapıldığını gösterir.

Müslüman olan Emevilerin konumları da aynıdır. Eğer Emeviler, kendi sülâlelerini kutsamayıp, dinin gereklerini uygulasalardı, sonuç çok farklı olurdu. Çünkü o dönem, Müslümanların yani Emevi yönetiminin fetihlerinin en üst seviyede olduğu yıllardı. Hem ganimetler bol idi, hem de Müslümanlık hızla dünyaya yayıldığı için, insanlarda bir heyecan oluşmuştu. Fakat bütün bu imkânlar işe yaramadı. Emeviler, 92 yıl süren bir iktidardan bir daha gelmemek üzere düştüler. Hâlbuki o dönemlerde iktidara gelen sülâlelerin, hem de genişlemeye devam eden bir devleti yönetiyorlarsa, ortalama ömürleri 300 yıl civarındaydı.

O halde İstanbul’un fethinden alınacak ilk ders, Allah’ın yolundan ayrılmadan, onlara Allah’ı ve dinini yanlış anlatıp kandırmadan, insanlara zulmedip onları sömürmeden yönetmektir.

Sultan II. Mehmet, İstanbul’u kuşatma harekâtına başlamadan önce, kendisini, tek hedefe kilitledi. Dolayısıyla, düşüncelerinin merkezinde hep İstanbul’un fethi oturdu. Onun bu odaklanışı, karşılaştığı her türlü güçlüğe karşı, yeni bir fikir geliştirmesine sebep oldu.

İstanbul’un surları geniş idi. O dönemdeki mevcut gülle büyüklükleri ile surları yıkmak mümkün görülmüyordu. Macar asıllı ve Urban isimli bir mucit ile irtibata geçti. Ona, zamanının en büyük toplarını dökebilmesi ve atabilmesi için yapacağı araştırmalarda her türlü desteği verdi. Büyük gülleleri, en sağlam taşlardan yaptırdı. Bütün bu işlemler Edirne’de yapılıyordu. Yeni geliştirilen bu topların ve tek parça halindeki büyük güllelerin İstanbul önüne getirilmesi gerekiyordu. Bu yolculuk, tarlalardan, bağlardan, derelerden, ormanlardan geçilerek gerçekleştirilmeliydi. Büyük gülleleri taşıyacak arabalar ve arabaları yürütecek güçlü dingiller gerekiyordu. Arabaları tarlalardan çekerek götürecek güç lazımdı. Velhasıl sorun çok büyük idi. Bu sorunun bir kısmı teknik gelişmeyle, bir bölümü çok sayıda manda ve onlara yardımcı olan çok fazla sayıdaki insan gücüyle aşıldı.

Hedefe kilitlenen insanın bu çözümleri yetmedi. Çünkü dışarıdan yardım için gelen dört büyük geminin İstanbul’a ulaşması engellenememişti. O halde bu gemilerle gelen yardımın etkisinin azaltılması gerekiyordu. Sonunda hiç akla gelmeyecek ve güllelerin taşınmasından daha zorlu bir girişim yapıldı. 70 parça kadırga, sadece bir gecenin karanlığında ve sessizlik içerisinde karadan götürülerek Haliç’e indirildi. Tıpkı güllelerin geçişinde olduğu gibi, kadırgalar da, tarlalardan, bağlardan, dağlardan ve ormanlardan yürütüldü.

İstanbul’u savunanların rüya gördüklerini zannettikleri bu büyük başarı da yetmedi. İstanbul’dakilerin elinde denizde bile yanmaya devam eden ateş topları vardı. Hem kadırgalar hem de surlara yaklaşan askerler için tehlike oluşturuyordu. Bunu bertaraf etmek için, o ateşle yanmayan kuleler ve kalkanlar oluşturuldu.

Demek ki, İstanbul’un fethinden çıkaracağımız bir diğer ders, hedefimizi tek noktaya odaklamak olmalıdır. Bu hedef, güzel amaçlar için olursa, insanın fikir üretmesi mümkün olur. Aksi takdirde, bir yerde tıkanır, zalimliğe döner.

Hedefe kilitlenmeye bir başka örnek, Amerikalı Cyrus W. Field’dır. O dönemdeki bilim insanlarının imkânsız dedikleri bir hedefe odaklanmıştır. Atlas Okyanusunun iki yakasını telgraf hatlarıyla birleştirme hedefine kilitlenen Field, bütün maddi varlığını bu uğurda harcamayı göze aldı. Fakat yetmeyeceğini bildiği için, İngiltere’ye gitti. Başka insanları bu imkânsız görünen projeye ikna etti. Eğer kendisi hedefe odaklanmasaydı, böylesine bir belirsizliğe para harcamaya kimseyi ikna edemezdi. Field’a da bu inancı aşılayan kişi İngiliz mühendis Gisbrone’dur.

Dönemine göre çok yüksek masraflarla başlatılan bu hareket, gerek tabiat şartları ve gerekse teknik sorunlar sebebiyle, defalarca akamete uğradı. Fakat hedef insanlığın güzel geleceği için olunca, sonunda başarıldı.

Gerek II. Mehmet ve gerekse Field, diğer sultanlara veya zenginlere göre çok üstün özellikleri olan insanlar değildi. İkisi de gençti. Dolayısıyla tecrübeleri yetersiz idi. Ama hedefe olan inançları sayesinde amaçlarına kilitlenerek başardılar.

Bir insan için, ilk en güzel hedef, kendi nefsine karşı vereceği mücadeleyi kazanmak amacıdır. Bu hedefine genel anlamda ulaşan bir insan için ikinci bir amaç, insanlığın huzuru ve mutluluğudur. İlk hedefe ulaşmak, İstanbul’un fethinden daha zordur. İkinci amaca ulaşmak ise, fethin sonrasında insanca davranmayı seçmek kadar zordur.

İnsanlığın huzuru ve mutluluğu için çaba sarfetmenin zorluğunu, yine hem İstanbul’un fethinin sonrası hem de başka örnekle anlamaya çalışalım. II. Mehmet’e yapılan en ciddi eleştiri, fetihten sonra, kısa bir süreliğine de olsa, askerlerine, cebe girebilecek eşyalar için, yağma yapmalarına izin verdiği şeklindedir. Bahsedilen bu izin, o dönemdeki şehir yağmalarıyla karşılaştırılınca, dikkati çeken bir olay değildir. Belki de bu sebepten olsa gerek, bu yağmaya izin verme hususu çok az kaynakta bahsedilir.

Zaten, şehre girildiği gün yağmaya izin verdiğini anlatan Stefan Zweig bile, II. Mehmet’in, Ayasofya’yı camiye çevirmesini eleştirerek anlatırken şöyle bir olay nakleder: “Mehmet, bu kiliseyi (Bizans âleminin göz alıcı sembolü olan Ayasofya’yı) Tanrı’sına dünya var oldukça kalsın diye adamadan önce, şükran borcunu ödeyecektir. Büyük bir alçakgönüllülükle atından iniyor ve yere kapanarak dua ediyor. Sonra da yerden bir avuç toprak alıp, başının üzerinden serpiyor ve bu davranışıyla, ölümlülüğünü hatırlamak, zaferiyle kibirlenmemek istiyor. Tanrı’sına bağlılığını gösterdikten sonra Sultan ayağa kalkıyor ve Tanrı’sının ilk ve gönülden bağlı bir kulu olarak adımını Ayasofya Kilisesi’ne, kutsal Jüstinyanus Katedrali’ne atıyor.”

Bilindiği gibi Fatih Sultan Mehmet, sadece Ayasofya’yı camiye çevirdi. Diğer kiliseler, sinagoglar ve benzerleri aynen muhafaza edildi. Halktan ve ileri gelenlerden isteyenler İstanbul’da yaşamaya devam etti. Hem de, dinlerini, kültürlerini, işlerini ve zenginliklerini muhafaza ederek yaşadılar. Herhangi bir Müslüman ile davalaştıklarında, hukukun üstünlüğü ilkesi uygulandı. Şikâyetçi olan Hıristiyan gerçekten haklı ise, ceza Müslüman olana verildi.

Tek hedefe kilitlenen fatihlere bir başka örnek, Pizzaro ve Cortes’dir. Bu kişilerle ilgili olarak “Amerikalı Yerlilerin Katli” hususunda yazdığımız bir makalede aynen şöyle demiştik:

“Barut üstünlüğüyle onları korkutmaları yetmedi. Yerlileri, aç bıraktıkları köpeklerine parçalattılar. Bu yaptıkları, maddecilik anlayışının da en dip noktasıydı. Sadece 168 kişiyle İnkaların bölgesini fethetmek Pizzaro’ya yetmemişti. Yine 550 kişi ile Azteklerin bütün varlıklarını ele geçirecek olan Cortes de, katliam yapmaktan geri durmadı.

İşin ilginç yanı, bu vahşeti uygulayan insanlar Hıristiyan inancındaydı. Bunların bir kısmı, vahşeti Tanrı adına yaptılar. Dinsiz olduklarını düşündükleri ve insan olarak görmedikleri yerlileri, güya Tanrının adına öldürdüler. Bu nedenle, yaptıklarından hiç hicap duymadılar. Katliam yapmakta birbirleriyle adeta yarıştılar.”

Demek ki, İstanbul’un fethinden çıkaracağımız bir başka ders; seçeceğimiz hedefimiz, kibirlenmek ve bunun sonucu olarak zulmetmek değil, hem çevremize hem de insanlığa hizmet etmek olmalıdır.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AMERİKALI YERLİLERİ KATLEDEN ANLAYIŞIN TEMELİ, MADDECİLİK

AMERİKALI YERLİLERİ KATLEDEN ANLAYIŞIN TEMELİ, MADDECİLİK

 

Kolomb ve arkadaşlarını 1492 de yola çıkaran kuvvet, yeni yerleri keşfetmek hevesi değildi. Amaç, Hindistan’ın zenginliklerine ulaşmaktı. Zenginliğe ulaşmak için denizden ve ters tarafa gitmekten başka çareleri kalmamıştı. Çünkü karadan gidiş yolunu Türkler kapatmıştı.

Nitekim gerek Kolomb ve arkadaşları, gerekse sonradan onların haricinde giden guruplar, vardıkları yerleri Hindistan olarak düşündüler. Oradaki yerlilerin de Hintliler olduklarını zannettiler. Kolomb, –en azından kendisinin başka bir açıklaması olmadığı için- Yeni Hindistan olarak nitelediği bu topraklardan geri dönerken, yerlilerden aldığı az miktardaki altın tozlarını ve ziynet eşyalarını da beraberinde getirdi. Aslında bunlar, çıktığı zorlu yolculuğun masraflarını bile karşılamaktan çok uzaktı. Bu durumda, oralara yeni seferleri yapacak masrafa katlanacak birilerini bulmak mümkün değildi. Ayrıca, dağ fare doğurduğundan, kendisinin de itibarı kalmayacaktı.

Kolomb hemen yeni bir iddia ortaya attı. Bu getirdiklerinin bazı yerlilerden değiş tokuş yöntemiyle alındığını ve onları ürkütmemek adına az miktarda olduğunu söyledi. Güya, yerlilerin ona söylediğine göre, Yeni Hindistan’ın bazı bölgelerinde altın tarlaları vardı. Tarladaki toprağın üst kısmını kazma ve kürekle biraz süpürünce, alt tarafta tamamen altın tabakası vardı.

Kolomb’un anlattığı bu hikâyelere, kanun kaçakları, borç tutsakları, çapulcular hemen inandılar. Onlarla birlikte başta Kral Fernando olmak üzere bazı zenginler de inandılar. Kral, ülkesinin birliğini yeni sağlamıştı ve paraya çok ihtiyacı vardı. Muhtemelen Kolomb’a da ilk desteği bu sebeple vermişti. Şimdi ise, paranın ilk belirtileri gelmişken, işi yarım bırakmak olmazdı.

Fakat yeni seferlere katılanlar, askerler veya daha iyi iş imkânları arayan becerikli insanlardan ziyade, İspanya’nın insan yapısındaki maddi hırsa en çok sahip olan çapulcu nitelikteki insanlarıydı. Bunlar, gittikleri yerlerde altına ulaşmak için, her türlü vahşeti uygulamaktan geri durmadılar. Hattâ, kendi aralarındaki paylaşımlarda anlaşamadıkları zaman, birbirlerine karşı zorbaca davrandılar.

Yerlilerin, yeni gelen ve güya medeni olan insanların, altın için birbirlerine karşı davranışlarından utandıklarını ifade eden hatıralar vardır. Yerlilerin bazıları, gelen medeni insanların altın tutkusunu görünce, onlara, birbirlerine düşmemeleri için, altın tarlalarının olduğu bölgelerden bahsettiler. Bahsedilen bu yerlere ulaşmak için medeni insanların birbirlerini boğazlamalarını hayretle seyrettiler.

Demek ki, konuya insanlık açısından bakınca, yerliler daha medeni insanlardı. Maddeye önem vermiyorlardı. Ama Avrupa’dan gelenleri, tamamen maddi hırs kapladığı için, her türlü vahşeti uygulamaktan geri kalmadılar. Önce dost görünerek bilgilerinden istifade ettikleri yerlileri, sonradan, vahşice öldürdüler. Barut üstünlüğüyle onları korkutmaları yetmedi. Yerlileri, aç bıraktıkları köpeklerine parçalattılar. Bu yaptıkları, maddecilik anlayışının da en dip noktasıydı. Sadece 168 kişiyle İnkaların bölgesini fethetmek Pizzaro’ya yetmemişti. Yine 550 kişi ile Azteklerin bütün varlıklarını ele geçirecek olan Cortes de, katliam yapmaktan geri durmadı.

İşin ilginç yanı, bu vahşeti uygulayan insanlar Hıristiyan inancındaydı. Bunların bir kısmı, vahşeti Tanrı adına yaptılar. Dinsiz olduklarını düşündükleri ve insan olarak görmedikleri yerlileri, güya Tanrının adına öldürdüler. Bu nedenle, yaptıklarından hiç hicap duymadılar. Katliam yapmakta birbirleriyle adeta yarıştılar.

Kolomb’un uydurduğu altın hikâyelerinden sonra, çok sayıda guruplar oluştu. Bu gurupların bazısı kendi imkânlarıyla yola çıktılar. Ayrı ayrı giden gurupların başkanları veya sonradan fiili olarak başkan konumuna geçenler, bu çabalarını krala yaranmak için yapıyor görünmeye çabaladılar. Hâlbuki asıl amaçları kendi maddeci tutkularını tatmin etmek idi. Yeni gittikleri bölgeleri, kral adına fethettiklerini söylediler. Böyle demelerinin sebepleri vardı. Kendilerinden sonra aynı bölgeye gelecekler tarafından veya kralın gönderdiği temsilciler tarafından dışlanmak istemiyorlardı. Bölgede kral adına yetkili vali olmayı, böylece istedikleri gibi hüküm sürmeyi hedefliyorlardı. En azından ilk yıllarda giden gurupların çok büyük çoğunluğu, bu anlayıştaydı.

Yeni ulaşılan yerlere giden insanları, seçerek göndermek gerekiyordu. Ama böyle bir anlayış, yöneticilerde yoktu. Çünkü onlar da maddenin esiri olduklarından, yönetime hâkim olduklarında hatalı davranış sergilediler. İspanya’da uzun süre egemen olmuş olan Endülüs Müslümanları -en azından ataları- kültür ve bilimde kendilerinden ileri idiler. Dolayısıyla, bu insanların ileri gelenlerini ülkelerinde tutmak için gayret sarf etmeleri kendi yararlarına olurdu. Yapmadılar. Diğer taraftan ülkelerindeki Yahudi azınlığa da benzer şekilde davrandılar. Hâlbuki Yahudiler, ticareti bilen insanlardı. Onlardan faydalanmaları gerekirdi. Fakat aksine, onları ülkelerinden attılar. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, yönetim, yeni gidilen yerler için, İspanya’nın yararını artıracak şekilde ciddi bir plan yapacak kapasitede değildi.

Nitekim yeni topraklara ilk olarak giden İspanya hükümeti, keşiflerden 66 yıl sonra 1558 yılında iflasını ilan ederek borç erteleme istedi. Hâlbuki yeni gidilen yerlerde ganimet elde etmek çok kolaydı. O dönemde, kara parçalarının ortasında olan diğer devletlerin zorlu savaşlar sonunda ganimet elde ettikleri göz önüne alınırsa, İspanya ganimet toplamayı çok daha az maliyetle gerçekleştirecek konumdaydı.

Fakat madde ile manâ birlikte yönetilmeyip maddenin kölesi olununca, sonuç İspanya için yıkım oldu. Avrupa’da ikinci sınıf devlet konumuna düştü. O dönemdeki İspanya’ya göre daha güçsüz ve küçük bir devlet olan İngiltere, yeni keşfedilen yerlerin zenginliklerden en çok istifade eden devlet oldu.

Bazı olayların akışı daha değişik olsaydı, elbette tarihin akışı da değişirdi. Fakat tarih, artık geçmiştir. Önümüzde umutla beklediğimiz bir gelecek var. Umulur ki, tarih içerisinde yapılan hatalardan ders alalım ve bütün insanlığın huzuru için, maddi olanla manevi olanı dengeleyerek barıştıralım.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YÖNETİCİLERLE HALKIN ANLAYIŞLARI ARASINDAKİ BAĞLANTI

YÖNETİCİLERLE HALKIN ANLAYIŞLARI ARASINDAKİ BAĞLANTI

 

Konuyu daha anlaşılır ifade etmek için Şirazlı Sadi’nin bu husustaki bir sözünü aktaralım. Sadi diyor ki; “Allah, bir yöneticiyi perişan etmek isterse, önce ona destek veren halkı perişan eder.”

Bizler, Yüce Yaradan’ın bir konuda nasıl karar verdiğini bilemeyiz. Sadece Allah’ın kelâmı olan Kur’an’da anlatılanlardan yola çıkarak genel tahmin yürütebiliriz. Kur’an’a göre, övülmeye layık gerçek dost, sadece Yüce Yaradan’dır.

Bu ifade çok sayıdaki ayette geçtiği için, kesindir. Bu vurgulamalardan da anlaşıldığına göre, Allah’ın haricindeki bütün varlıklar, Yüce Yaradan tarafından yaratılmıştır. İnsan, yaratılmış varlıkların en şereflisidir. Ancak bu üstün konumuna rağmen, insan övülmeye layık görülmemiştir. Çünkü hepimiz insan olduğumuz için, hatalar yapmaya meyilliyiz. Dolayısıyla, bazen insanların içerisindeki konumumuza göre övgüye layık olabileceğimiz gibi, bazen de, aynı kişi olarak yaptığımız hatalardan dolayı yergiye layık olabiliriz.

Demek ki, hiçbir insan, sürekli övgüye layık olacak davranışları sergileyemez. O halde hiçbir insan sürekli övgüye layık değildir. Bizler ancak, Allah’ın verdiği nimetlere layık olma hususunda bir diğerimize göre daha önde olabiliriz.

48 Fetih Suresi 26: “O zaman inkâr edenler, kalplerine taassubu, cahiliyet taassubunu yerleştirmişlerdi. Allah da elçisine ve müminlere sükûnet ve güvenini indirdi. Onları takva sözü üzerinde durdurdu. Zaten onlar (müminler) buna pek layık ve ehil kimselerdi. Allah her şeyi bilendir.”

Allah, konumuna layık davranmadıkları zaman, sevdiği peygamberlerini bile uyarmaktadır:

8 Enfal Suresi 67: “Hiçbir peygamberin, yeryüzünde ağır basmadıkça (kesin zafere ulaşıp üstün gelmedikçe) esirleri olması layık değildir. Siz dünya malını istersiniz, oysa Allah ahireti kazanmanızı murat eder. Allah azizdir, hâkimdir.”

Yukarıdaki ayette peygambere yapılan uyarılar, bütün insanlara da yapılmış sayılır. Kur’an’da ayrıca birçok ayette, doğrudan insanlara yönelik olarak da, layık olma hususunda benzer uyarılar yapılmaktadır.

Ayetlerden anlaşıldığı üzere, insanların övgüye layık olması, konumunun Allah indindeki takdirine bağlıdır. Yani, Yüce Yaradan’ın emir ve yasaklarına uyduğu ölçüde takdire layıktır. Eğer bir insan zalimlik yaparsa, o, Allah tarafından helâk edilmeyi hak eder.

Yüce Yaradan, Hz. Musa ve kardeşi Hz. Harun’u Firavun ve ileri gelenlerine Kur’an’ında gönderdiğini anlatır. Uyarıcılar sadece Firavuna gönderilmedikleri için, olayların sonunda Firavun tek başına helâk edilmez, ileri gelenleriyle birlikte helâk edilir.

Çünkü ileri gelenler, Firavunu övmekte çok ileri gitmişlerdir. Firavunu, layık olmadığı konularda da övmüşlerdir. Zalimliğine ortak olmuşlardır. Sonunda da, birlikte helâk olmuşlardır.

17 İsra Suresi 16: “Biz bir ülkeyi (hak ettikleri için) yok etmek istediğimiz zaman, onların devletlilerine (itaati) emrederiz, onlar itaat etmeyip orada kötülük işlerler. Böylece, o ülke helâke müstahak olur, biz de onu yerle bir ederiz.”

Halkın, “bilmiyorduk” deme hakkının olmadığını, aynı surenin 36ıncı ayetinden net olarak anlıyoruz. Dolayısıyla halk, yöneticilerin peşinden körü körüne giderse, sorumluluğunu yerine getirmemiş demektir. Yöneticilerin yanlışlarını bildikleri halde desteklerlerse, aynı suçu işlemiş olurlar.

Yazımızın başında Şirazlı Sadi’nin sözüne dönelim. Allah bir şeyi yapmak istediğinde, Onun sadece “ol” demesi yeterlidir. Ol emri sonucunda nelerin oluşacağı hakkında biz bilemeyiz. Ancak bazısını yukarıda aktardığımız Kur’an ayetlerine bakıldığında, şöyle bir fikir beyan edebiliriz.

Allah, hatalı olan bir ülkenin (Kendi yolunda giden az sayıdaki inanmış insanı kurtararak) tamamını helâk edebilmektedir. Dolayısıyla hem yöneticiler hem de halk birlikte helâk edilmektedir. Sadi’nin sözündeki gibi, önce halkı perişan edecek olursa, o ülkeye iyilikle muamele edilmiş olunur. Çünkü perişan olan halk, yöneticileri uyaracak fırsat bulur. Belki yöneticiler kendilerini düzeltir, belki de halk yöneticileri değiştirir. Sonuçta topluca helâk olmaktan kurtulurlar.

Bilhassa günümüzün ekonomi, iletişim ve kitle ulaşımında küreselleşen dünyamızda yöneticiler ile halkın anlayışları arasındaki bağlantı, daha sıkıdır. Sadi’nin sözünü destekleyecek bir özlü söz şöyledir: “Tencere yuvarlanır, kapağını bulur.”

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

CAHİL İNSANI TANIMLAYAN BAZI ÖZELLİKLERİ

CAHİL İNSANI TANIMLAYAN BAZI ÖZELLİKLERİ

 

Tarihin Aydınlattığı Gelecek isimli kitabımın sunuş bölümünde aydın ile cahil tanımını yapmıştım. Cahilin sadece okumamış insan olarak tanımlanmasının yanlışlığını vurgulamıştım. Cahil insanı, kendisinde bilgi eksikliği olmadığını zanneden kişi olarak tanımlamıştım.

Bu yazımızda cahil insanların bazı genel özelliklerini ele alacağız. Böylece, kendimiz ve çevremizdeki insanlar hakkında daha gerçeğe yakın karar verme imkânına erişebiliriz.

Cahil bir insanın en belirgin vasıflarından birisi, sahip olduğu güce güvenir ve onunla övünür. Kimisi, gençliğiyle övünür, kimisi güzelliğiyle veya yakışıklılığıyla. Para sahibi olabilenler de maddi güçleriyle gururlanırlar. Bunlar için hayatta önemli olan, sahip oldukları bu özelliklerdir.

Bir insanın, küçük menfaatlerin peşine düşmesi, onun cahilliğinin göstergelerinden birisidir. Menfaatin boyutu, bulunduğu konuma göre değişir. Kimisi için 5 lira küçük menfaattir, kimisi için 5 milyon lira küçük menfaattir. Nitekim devletin en üst makamlarında iken, itibarını 5 milyon liraya satan bir kişi aslında küçük menfaat peşinde koşuyor demektir.

Cahil insanlar, menfaatlerine uymayan sözlere kulak asmazlar. Burada bahsettiğimiz menfaat her zaman maddi olmayabilir. Cahiller, kendi fikrinin dışında söz söyleyenleri dinlemezler.

Bir dostundan veya yakınından maddi yardım istemek her insanın karşılaşacağı bir durumdur. Bazen istenilen yardımı veren bir dost, yardım alan arkadaşına içinde bulunduğu zor şartlarla ilgili olarak bazı tavsiyelerde bulunabilir. Eğer yardım alan şahıs, dostunun yaptığı tavsiyeleri hiç dinlemek bile istemiyor, dostu, sanki duvara konuşuyormuş durumuna düşüyorsa, yardım isteyen kişi cahil insandır.

Bir insan, başkalarıyla alay ediyorsa, o şahıs cahildir. Eğer alay ediyorken kibirleniyorsa, bir kat daha fazla cahildir.

Bir kişi kendi hatalarını göremeyebilir. Fakat yaptığı yanlışlar, çevresindekilerce kendisine söylendiği halde kendini düzeltmiyorsa, o şahıs cahildir. Eğer düzeltmek istediği halde nasıl düzelteceğini bilmezse, cahilliği katmerlenmiş olur.

Bazı insanlar, yaptıkları hatayı bir şekilde anlarlar. Ya doğrudan kendileri hatalarını görürler ya da çevresindekilerin söylediklerinin sonucunda bu kanaate ulaşırlar. Eğer hatalı olduğunu anlayan bu insan, yanlış yaptığı şahıstan af dilemiyorsa, o kişi cahildir.

Her insan öfkelenebilir. Çünkü hem hayat şartları zorludur, hem de insanların davranışlarının çoğunu önceden tahmin etmek zordur. Dolayısıyla, ben öfkelenmem demek mümkün değildir. Eğer, bir insan öfkelendiğinde tehlikeli oluyorsa, o şahıs cahildir.

Her insan, hayatının bazı anlarında bazı olaylara kızabilir. Bu olayın oluşmasına sebep olan insanlara kızabilir. Eğer, bir insan kızdığı kişilere kin tutuyorsa, o şahıs cahildir.

İnsanlar hayatlarının her anında yeni bir şeyler öğrenirler. Hiçbir insan her şeyi bilemez. Eğer bir insan bilmediği şeylere düşmanlık yapıyorsa, o kişi cahildir.

Bir insan bilmediği konularda ahkâm kesiyorsa, yani çok iyi biliyormuş gibi fikir yürütüyorsa, o şahıs cahildir. Eğer ilkokul mezunu bir insan, “ben onun gibi elli tane mühendisi cebimden çıkarırım” diyor ve kibirleniyorsa, katmerli cahildir.

İnsanlar arasında yapılan sohbetler, hayatın güzelliklerindendir. Karşılıklı fikir alışverişi sağlar ve birbirlerinden yeni şeyler öğrenirler. Eğer, bir insan saatlerce konuşmasına rağmen, söyledikleri incir çekirdeğini doldurmuyorsa, o kişi cahildir.

İnsanlar yalan söyleyebilirler. Bazen şaka için, bazen farkında olmadan, kimi zaman da başka insanları korumak için yalan söyleyenler olabilir. Eğer, bir insan yalanı kendisine yol gösterici yaparsa, o şahıs cahildir.

İnsanların içinde cesaret duygusu vardır. Bu duygunun ortaya çıkış zaman ve şartları kişilere göre değişir. Eğer bir insandaki cesaret hesapsızlığın ve bilgisizliğin sonucu ise, o kişi cahildir.

İnsanlarda önyargı vardır. Eğer bu önyargılı anlayış, bağnazlığa yol açıyorsa, o insan cahildir. Eğer, bağnazlığın sonu, barbarlığa ulaşıyorsa, cahillik katmerlenmiş demektir.

Kur’an, Allah’tan başkasına tapanları cahil olarak niteler. Yüce Yaradan’ın gösterdiği yollara uymayanlar da cahil olarak tanımlanır. Yani Allah’ın tarif ettiği helal yöntemleri bırakıp, nefislerinin peşinde şehvet ve güç arzusuyla koşanlar, emir ve yasakların dışına çıkanlar cahillerdir.

Kur’an’daki cahil kavramı, bizim yukarıda sıraladığımız özelliklerin hemen hepsini kapsamaktadır.

Allah’ım, cahillerden olmamamız için, lütfunla bizlere yardımcı ol, zihin açıklığı ver, irade gücü ver.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TÜRK MUTASAVVIFLARINDA İNSANLIK ANLAYIŞI

TÜRK MUTASAVVIFLARINDA İNSANLIK ANLAYIŞI

 

Türklerdeki halk mutasavvıflarının bir kısmının ortak adı, Yunus’tur. Bu isimlerin çoğu, mahlas addır. Yunus olarak bilinen halk ozanı ve mutasavvıfların sayısı hakkında net bir bilgi yok. Türk Dili Edebiyatı araştırmacılarının ifadelerine göre, 150 ile 350 arasında Yunus mahlas ismiyle dolaşan halk ozanı vardır. Yunus Emre lakabıyla dolaşan ozan sayısı da tam olarak bilinmiyor. Tabduk Emre dergâhında yetişen Yunus Emre, bunların en meşhurları. Muhtemelen bu sebeple, güzel özlü sözlerin bazıları, doğrudan ona ait olmadığı halde, ona maledilmiştir.

Demek ki, bizim, sözlerinden örnek vereceğimiz Yunus Emre’nin güzel bir üslupla dile getirdiği düşünceler, aslında halk içerisindeki yaygın anlayışların ifadesidir. Bu hoş ifadelerden, yazı konumuzla ilgili olan bir tanesini aşağıda irdelemenize sunuyoruz:

Yetmişiki millete bir göz ile bakmayan,

Halka müderris olsa, hakikatte asidir.

 

Adımız miskindir bizim, düşmanımız kindir bizim

Biz kimseye kin tutmayız, cümle âlem birdir bize.

Halkın yukarıda bahsedilen anlayışta olduğunu anlamak için, Türklerin yaşadıkları bölgelerdeki halkın yaşamına kısaca göz atmak yeterli olur. Bilindiği gibi, Türkler, Anadolu’ya geldikten kısa bir süre sonra, meşhur Haçlı Seferleriyle mücadele etmek zorunda kalmışlardır. Bu büyük mücadeleden, ciddi darbeler alarak çıkabilmişlerdir. Yaşadıkları büyük zorluklara rağmen, evlerine komşu olan Hıristiyanlarla her zaman iyi geçinmişlerdir.

Eğer halk, Yunus Emre’nin ifadelerindeki anlayışta olmasaydı, böylesine büyük mücadelenin arkasından, çevrelerinde ne kadar Hıristiyan insan varsa, onlara en fazla zararı verebilmek için gayret sarfederlerdi. Fakat bilindiği gibi Türkler, tam tersine kendileri savaşa gidip şehit olurken, Hıristiyan komşularının rahat etmelerini ve zenginleşmelerini sağladılar.

1492’den sonra İspanya’dan sürgün edilen Yahudilere kimin kucak açtığını hepimiz biliyoruz. Osmanlı Türklerinin topraklarına geldikten sonra buldukları huzur ortamında zenginleyen Yahudiler, devlete faizle borç verdiler. Osmanlı Türk Devletini yönetenler de tıpkı Türk halkı gibi hoşgörülü davrandılar. Aldıkları borçları faiziyle ödediler. Böyle yapmayarak, “sizin hayatınızı kurtaran ve bu parayı kazanacak ortamı sağlayan biziz, ne borcu, ne faizi” deselerdi bile dünya kamuoyu nezdinde haklı görülürlerdi.

Yahudiler, İspanya’ya karşı düşmanca bir mücadele içerisinde olmadan sürülmüşlerdi. Eğer bazıları Müslümanlarla birleşerek İspanyollara karşı savaşsalardı, muhtemelen, onları Osmanlı gemileri bile kurtaramayabilirdi. Bizi bu muhtemel kanaate ulaştıran, Hitler döneminde yaşananlardır.

Türk Halk mutasavvıflarının içerisinden, bugünkü anlamda “mektepli” diyebileceğimiz kişi Hacı Bektaşi Veli’dir. Bu lakabı ona halk vermiştir. Asıl adı, Seyyid Muhammed bin İbrahim Ata’dır. Bu Türk mutasavvıfının, yazımız konusuyla ilgili sözleri de benzerdir.

Yetmişiki milletin hepsine aynı nazarla bak,

Hiçbir insanı ve kavmi ayıplayıp hor görme

Düşmanınızın dahi insan olduğunu unutma

İncinsen de incitme.

Diğer bir Türk mutasavvıfı olan Mevlana Celaleddin Rumi, çok sayıda eser verdiği için, daha çok tanınmaktadır. Günümüzde çeşitli ülkelerde Mevlevihaneler mevcuttur. Kendisine Rumi denilmesinin sebebi, halk arasında Mevla olarak görülen başka mutasavvıfların yaşamış olmasıdır.

Nitekim Arap tarihçi ve bilim insanı El-Cahiz’in “Hilafet Ordusunun Menkıbeleri” adlı eserinde aktardığına göre, Arap komutan Ubaydullah bin Ziyad 674 yılında Buhara’yı fethettikten sonra Basra valiliğine tayin edildi. Gelirken yanında iki bin okçu getirdi. Bunların çoğu Türk idi. Bu Türklerin içerisinden komutanlar çıktığı gibi, Raşid el-Türki adlı kişi, zaman içerisinde, Basra valisi Ubaydullah bin Ziyad’ın Mevla’sı haline geldi. O dönemde bu mümtaz şahıstan başka, Zuhayr el-Türki, Hammad el-Türki gibi başka değerli Mevla özelliğinde insanlar yetişti.

Mevlana Celaleddin’in yazımız konusuyla ilgili sözü şöyledir:

Hıristiyan, Mecusi, Putperest olsan yine de gel,

Bin kere tövbe etmiş ve tövbeni bin kere bozmuş olsan da yine gel.

Osmanlı Devletini yönetenler, Yeniçeri namıyla kurdukları ordularını Hacı Bektaşi Veli’nin tarikatına bağladılar. Savaşçıların bu tarikat mensubu olarak eğitilmeleri çok dikkat çekici bir öneme haizdir. Savaşan askerleri “düşmanınızın dahi insan olduğunu unutma” anlayışı ile yetiştiren başka örnekler bulmak zordur.

Türklerdeki bu anlayış, en son olarak Çanakkale Savaşları sırasında kendini gösterdi. Türk askerlerinin, ülkelerini işgale gelen Anzak savaşçılarına karşı şefkatli davranışları, Türk mutasavvıfları ile halkın ne kadar iyi bütünleştiklerini gösterir.

Birinci Dünya Savaşında Almanlarla birlikte yenilen Türkler, Yeniden Diriliş Mücadelesi verdiler. Son derece zor şartlar altında verilen mücadelenin Baş Komutanı olan Mustafa Kemal Atatürk, böylesine büyük boğuşmadan çıkmasına rağmen “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” diyerek, insanlığın geleceğini düşünmüş bir Türk’tür.

Türklerin ikibin yıllık tarihini inceleyen Jean Paul Roux, ilgili kitabında durumu şöyle özetler:

“Kimi zaman bazı halklar, Türkler tarafından ezilmiş olduklarını söylemişlerdir. Ama Türkler, daha çok, egemenlikleri altındaki halklara olağanüstü parlak dönemler yaşatmışlardır.”

Yine bir Fransız düşünürü olan Jean Baudrillard, ise tarihe başka bir açıdan bakarak, “Kötülüğün Şeffaflığı” kitabının arka kapak yazısında şu tespiti yapıyor:

“Bugün, geri kalmış ya da gelişmekte olan ülkelerin başlarına sorun olan hemen bütün hareketlerin beslendiği yerler, ABD ve Avrupa’dır.”

Cemil Meriç’e göre, Osmanlı’da, adalet, kurumların bel kemiğidir. Aslında bu anlayış, hemen bütün Türk devletlerinde vardır. Müslümanlık öncesi Türklerde, adalet kelimesinin karşılığı, “döröstlük”tür.

Bu yazının yazarı olarak, kendimi Türk addediyorum ve atalarımı hayırla yadediyorum. Ancak, nerede doğacağımı ben seçmediğim için, herhangi bir başka millete de mensup olabilirdim. Benim Türk olarak dünyaya gelmiş olmam, tamamen kâinatı yoktan var eden Yüce Yaradan’ın takdiridir.

Eğer, başka bir ülkede doğmuş bir insan olsaydım ve milletlerin tarihlerini, özelliklerini inceleseydim, acaba Türkler hususunda nasıl bir sonuca varırdım?

Eğer, başkalarını ezerek zenginleşmeye çalışan bir ülkenin, aynı anlayıştaki bir insanı olsaydım, muhtemelen Türklere çok kızardım. Çünkü Türklerin, kendileri cefaya ve çileye talip olurken, mazlumları ve diğer halkları korumaya çalışmaları, benim ülkemin menfaatine zarar verirdi.

Eğer, 1492 sonrası keşiflerin sonucunda genel olarak ezilmiş bir ülkenin, mazlum bir insanı olsaydım veya başkalarını ezen bir ülkenin insancıl bir insanı olsaydım, muhtemelen Türklere sevgi beslerdim. Haset etmeden, gıpta ederdim. Onlar gibi adaletli ve koruyucu olmak için çaba sarfederdim.

Eğer, ülkemdeki inancın kutsal kitabını veya öğretilerini içime sindirecek şekilde okusaydım, Türklere kızan ve sevmeyen biri olsam bile, onların, benim inancımın paralelinde ve insanlığın yararına çalıştıklarını kabul etmek zorunda kalırdım. Hem ülkemdeki insani anlayış ve inançların yüceliğinden bahsedip, hem de Türklerin insanlığa faydalarını kabul etmeseydim, muhtemelen göreceğim bir rüyada, kendimle çeliştiğim için uyarılırdım. Bulunduğum ülkeye göre, rüyamda beni uyaran, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed gibi bir peygamber veya azizler, evliyalar olabileceği gibi, Gautama Siddharta (Buda), Konfüçyüs veya Hinduculuğun Brahmanlarından birisi, ya da dervişleri olabilirdi. Rüyama girenler bana yol göstererek, dünyada hiçbir şeyin baki olmadığını ifade ederek, ülke halkı olarak biz de, genel anlamda Türklerinki gibi davranırsak, gelecekteki bir zamanda Türklerin yerine bizim geçebileceğimizi söyleyebilirlerdi.

Eğer başka bir ülkede doğmuş olan ben, bütün bu uyarılara rağmen, halen önyargılı düşünmeye ve davranmaya devam etseydim, inançlarımın kurucuları olan mümtaz şahsiyetler beni terk edebilirlerdi.

 

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

TANZİMATIN AMACI BATILILAŞMAK MI İDİ

TANZİMATIN AMACI BATILILAŞMAK MI İDİ

 

Bu konuda karar verebilmek için o dönemin düşünürlerinin ve yöneticilerinin yaptıklarını irdelemek gerekir.

Tanzimat döneminin başlangıcı olarak kabul edilen tarih, Gülhane Hattı Hümayununun ilan edildiği 1839 yılıdır. O yıllar, Osmanlı Türk Devletinin ordusu olan Yeniçeri Ocağının, devlet eliyle imha edilmesini takip eden sıkıntılı günlerdir.

Bir devlet düşünün ki, 1826’da kendi ordusunu imha edercesine yok ediyor. Yerine hazırladığı bir ordusu olmadan bunu yapmak zorunda kalıyor. Bunu fırsat bilen Ruslar, hemen saldırıyor, 1829’da Edirne’ye kadar geliyorlar. Rusya ile ağır şartlar içeren anlaşma yapılıyor. Devlet öylesine zayıf duruma düşüyor ki, kendisinin bir valisi, devlete meydan okuyor. En uzak bölgelerden biri olan Mısır’ın valisi Mehmet Ali Paşa’nın, oğlunun komutasında gönderdiği ordu, devletin yeni kurduğu ordusunu 1833 yılında Konya’da yeniyor. Devlet, kendi valisinden kurtulmak için, daha dört sene önce ülkesini işgal eden Ruslardan yardım istiyor. Ruslar yardım ediyor ve devleti, valisinin elinden kurtarıyor.

Bilindiği gibi, bu dönemler, Avrupa’nın 1815 Büyük Avrupa Barışı sonrasıdır. Bu dönemde, Avrupa’da, İngiltere dışında büyük bir devletin kalmamıştı. İngiltere de denizlerdeki balina gibiydi. Avrupa kıtasıyla ilgilenmiyordu. Başta İngiltere olmak üzere diğer Batı Avrupalılar, enerjilerini uzak bölgelerdeki sömürgelere yöneltmişlerdi. Dolayısıyla, Batı Avrupa, Osmanlı ile pek ilgilenmiyordu.

İşte 1839 çıkışı, Osmanlı Devletini, böylesine aciz durumda iken yakalamıştır. Dolayısıyla Tanzimat olarak adlandırılacak olan bu çıkış, Osmanlı yönetimine hükümranlık yapmakta olan Ruslardan kurtulmak umuduyla yapılmıştır. Devlet, bu defa yüzünü Avrupa’ya dönmüştür. Kendi kabuğundan çıkarak yaptığı bu dönüşü, mecburiyetten dolayı yapmıştır. Başta padişah olmak üzere ileri gelen yöneticiler, Avrupa’nın tekniğini ve ilmini öğrenmedikleri takdirde, Anadolu’da tutunamayacaklarını gördükleri için bu yönde karar almıştır.

Gülhane Hattı Hümayunu açıklamasının öncesindeki yıllarda yapılan inkılapların bazıları şunlardır: İlköğretimin parasız ve mecburi yapılması, vilayetlerde -ki günümüzdeki Mısır ülkesi tek vilayet idi- ortaokul (rüştiye) açılmasının mecburi kılınması, tıbbiyenin açılması, tercüme hanelerin açılarak yabancı eserlerin tercüme ettirilmesi, yurt dışına öğrenci gönderilmesi, tüfek imalatına başlanılması, baruthane kurulması gibi şeylerdir. Aslında, yapılan bu uygulamalara inkılap denilmesi bile, tek başına, devletin içinde bulunduğu perişan durumun göstergesidir.

Bilindiği gibi, Selçuklular döneminde 1070’lerde, günümüzdeki üniversitelere benzeyen medreseler var idi. Yabancı eserler tercüme ediliyordu. İlimle uğraşan insanlar, doğrudan sultanlar tarafından destekleniyordu. İşte Türkler, bu uygulamaları sayesinde ileri medeniyet oluşturmuşlardı. Hem de bunu, yaşadıkları iki büyük saldırıya rağmen başarmışlardı. Birincisinde, 600.000 kişi ile gelen ve o güne kadar görülmüş en büyük kalabalığı oluşturan Haçlı Ordusuna ve daha sonra da devamı gelen Haçlı saldırılarına rağmen başardılar. Haçlı ordularının perişan ettiği Anadolu’yu kısa sürede tekrar bayındır hale getirdiler. İkincisinde ise, Moğolların saldırıları sonucunda beyliklere bölünüp paramparça olmalarına rağmen muvaffak oldular. Büyük bir devlet olan Osmanlı’yı kurdular, çok değerli eserler oluşturdular.

Osmanlı Türk Devleti, çok zorlanması beklenirken, 1514 Çaldıran ve 1526 Mohaç muharebelerinde barut üstünlüğü sayesinde, savaşı kazanmıştı. Ama şimdi o haldeydi ki, vatandaşı için ilkokul ve ortaokul açmaya çalışan, tercüme odaları kurduran, Osmanlı vatandaşı yaptığı Fransız uzmanlara tüfek imal ettirip baruthane açan padişah, “gâvur” padişah olarak görülüyordu.

Oysaki Padişah II. Mahmut’un yaptığı şey, geçmişte medeniyet kurulmasını sağlayan atalarının yaptıklarını takip etmek idi. Sultan, ilimde ve teknikte geri kalınmanın acısıyla hareket etti. Tarihinde nice ünlü tabipleri yetiştiren bir millet olarak, yeni açtığı tıbbiyenin öğretim lisanının Fransızca olması, padişahın ağlamasına sebep olmuştu. Yaptığı bazı şahsi davranış hatalarını tali konular olarak kabul edersek, amacı, Avrupalıları taklit etmek değildi. Bu gerçeğe rağmen, devletin, rakiplerinden geriye düşmesine sebep olan “istemezük” zihniyeti, padişahın bazı hatalı tavırlarına değil, atılan bütün güzel adımlara karşı çıktı. Yeniçeri ordusu ile birlik hareket eden ulemanın bir bölümü, padişahın yaptığı kişisel hataları öne çıkararak, halkın, padişahın yaptıklarını anlamasını engelledi. Bu engellerin sonucunda, 1770’lerden itibaren gelen bütün padişahlar, çaresizliğin acısını yaşadılar. Bu gurubun en çok öne çıkardığı II. Abdülhamit ise, çaresizliğin en büyüğünü yaşadı.

İşin ilginç yanı, günümüzde de aynı itirazlar mevcut. Peki, günümüzdekiler neden halen itiraz ediyorlar? Bu itirazları yapan insanların dini bilgilerini, Tanzimat dönemi fikir adamlarınınkilerle karşılaştırırsak, daha gerçekçi sonuca ulaşırız.

O günlerde padişah II. Mahmut’a “gâvur” diyenlerin günümüzdeki temsilcileri, aleyhine kitaplar yazdıkları bir Namık Kemal’in bilgisine erişememişlerdir. Namık Kemal’in Fransız düşünür Renan’a karşı yazdığı, Renan Müdafaanamesinin benzerini yazamamışlardır. Renan’ın yaptığı gibi İslâmiyet’i aşağılayan insanlara günümüzdeki “istemezük”çülerin ileri gelenlerinin verdikleri cevaplar, sıradan bir bilgiye sahip bir insanın seviyesinde olabilmektedir.

Amerikalı ilim adamı Droper’in “İlimle Dinin Çatışması” adlı eserine, Ahmet Mithat Efendi üç ciltlik kitap serisiyle cevap vermişti. Droper’in bu eserini, hem Ahmet Mithat Efendi, hem de Cevdet Paşanın kızı Fatma Aliye tercüme etmişlerdir. Onlar bu ciddi çalışmalarını, Doğulu kalarak, Batının ilmini ve tekniğini almak amacıyla yapmışlardı. Ama günümüzde onları eleştiren din tüccarlarının çoğu, ezberlediklerinin dışından gelen basit sorulara bile cevap vermekte zorlandıkları için, onları anlamaları mümkün olmamıştır.

Dr. Rıza Tevfik, “iman bir şekil meselesi değildir, kişinin davranışlarına ve amellerine bakmak gerekir” derken, herhalde bu durumlara dikkat çekmek istiyordu. Çünkü eğer bir insan, kafasındaki birçok soruya dini yönden uygun cevaplar verebiliyorsa ve kendisinin Tanrı tarafından sürekli takip edildiğini düşünüyorsa, bu yapısını davranışlarına yansıtmaya çalışır.

Anlaşılan o ki, o dönemin düşünürlerinin önemli bir bölümü, Batılı gibi olmayı amaçlamamışlardır. Onlar, içimize kapanıp kalmamıza karşı çıkmışlardır. İslâm’ın ilk dönemlerinde gerçekleştirilen Antik Helen düşünürlerine ait eserlerin tercümelerin benzerini gerçekleştirmeyi arzu etmişlerdir. Onlar da, çok önceki atalarının yaptıkları gibi, sadece İslâmi eserlerin değil, Batılı eserlerin de kütüphanelerimizde bulunmasını istemişlerdir. Bu sebeple, hem en az bir Doğu dilini, hem de en az bir Batı dilini öğrenmişlerdir. Çoğunluğu beş vakit namazlarını kılan insanlardır. Yine önemli bir kısmı, “salih amel” işlemeye çalışan dürüst insanlardır. Nitekim bu insanları kıyasıya eleştirenler bile, dürüstlükleri hususunda aleyhte ciddi ve mantıklı delil bulamamaktadırlar.

Daha önceki bir yazımızda bahsettiğimiz bir olayı tekrar hatırlayalım. 1917 yılına kadar sadrazam olan Sait Halim Paşa, İstanbul’un işgalinden sonra, İttihat Terakki’nin sadrazamı olduğu için, Malta’ya sürülmüştü. Orada mahkûm olarak kaldığı sırada, Fransızların okuyup faydalanması için Kur’an’ı Fransızca’ ya çevirdi. Bu tercümenin anlatım tarzını çok beğenen Mehmet Akif Ersoy, Fransızca yazılmış bu kitabı, Osmanlı Türkçesine çevirdi. Bu çalımalar da gösteriyor ki, o günkü önder insanların bilgileri daha derin idi.

Dolayısıyla onların çoğu, milli iffet ve haysiyetimizi korumaya önem vermişlerdir. Elbette onların içerisinde de kendi menfaatini düşünen ve Batılı devletlerin piyonu olan insanlar vardı. Fakat bunlar küçük bir guruptu. Eğer, çoğunluğunun iffet ve haysiyet sahibi olmadıklarını, aksine milli kültürü tahrif ettiklerini düşünüyorsak, karşılaştırma için günümüzdeki bazı uygulamalara bakalım. Günümüzde, dini gurupların sahibi oldukları bazı TV’lerdeki dizilerin ve basınındaki magazin haberlerinin halkın ahlâkı üzerinde yaptığı tahrifatı, Tanzimat dönemindekilerle karşılaştıralım. Tanzimat döneminde, halkın okuma-yazma oranı yok denecek kadar az idi ve okumuyordu. Sadece birkaç şehirde olan yazılı basın, halk üzerinde etkisizdi. Radyo, TV gibi sesli yayın zaten yoktu. Dolayısıyla o dönemin aydınlarının halk üzerindeki etkileri, günümüze göre çok daha az idi.

Eğer bu duruma rağmen, Tanzimat ediplerinin, halkın anlayışını tahrif ettiklerini düşünüyorsak, günümüzü nasıl izah edeceğiz? Günümüzdeki, dini eğitim veren okulların hızla çoğalmasına, camilerin ve dini personelin sayısının artmasına, dini yayınların ve sohbetlerin hiç olmadığı kadar yaygınlaşmasına rağmen, fuhşun, hırsızlığın, yolsuzluğun, sadece son on yılda, yaklaşık yedi kat artmasının suçunu kimlere yükleyeceğiz? Zinanın suç olmaktan çıkarılmasının muhafazakâr halk üzerindeki derin tesirlerinin hesabını, Tanzimatçılara mı yükleyeceğiz?

Ziya Gökalp, yaşadığı döneminin kargaşalı ortamına çıkış yolu arayan bir düşünürdü. 1918 yılında, Devletin en sıkıntılı zamanında yazdığı eserinde, çıkış yolunu Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak olarak gösteriyordu. Bilindiği gibi, onun yaşadığı dönemde Türkler, İstanbul’da Beyoğlu’nda gezemiyorlardı. Dolaşanlar, horlanıyordu. Bu sebeple, Türkleşmek gerektiğini düşünmüştü. Yine o dönemde, Müslümanların genel durumları, Mehmet Akif’in tespitiyle, tembel ve mücadele etmeyen kaderci anlayışta idi. Bunun için, İslâm’ın özüne, yani Kur’an’a ve Hz. Muhammed’in Kur’an’a uygun olan sünnetine dönülmesini istiyordu. Diğer taraftan, bütün Türklerin ve Müslümanların, bilim ve teknikte geride kaldıkları çok net görülüyordu. Bu nedenle, Muasırlaşmanın gereğini vurgulamıştı. Ama Batılılaşma dememişti. Atatürk de, muasırlaşma diyordu.

Fakat günümüzde, Müslüman olduklarını iddia edenlerin önemli bir bölümü, muasırlaşma değil, Batılılaşma yolunda ilerliyorlar. Tıpkı, Cumhuriyet döneminde bazı yanlış uygulamalar yapan, muasırlaşmayı Batılılaşmak olarak gören bir kısım insanlar gibi, Batının maddiyatına özendikleri için, ahlâken çöküntü içerisindeler.

Bu sitede yayınladığımız “Batı Anlayışı Üzerine” başlıklı makalemizde, Batı anlayışını “bir coğrafi bölgenin değil, kendi anlayışını karşı tarafa zorla kabul ettirme çabasıdır” diye nitelemiştik. Yine o yazımızda, son beş yüz yıldaki icraatlarından dolayı, Batıyı tanımlayacak bir başka özelliğinin de, maddeciliği olduğunu ifade etmiştik.

Bu açıdan bakılınca, padişah II. Mahmut’a “gâvur” diyenlerin günümüzdeki temsilcilerinin, genel anlamda Batı anlayışına sahip oldukları görülür. Çünkü “Müslüman zengin olmalı” kavramı oluşturarak, maddi zenginliğin peşine düşmüşlerdir. Maddeten güçlenebilmek için, Kur’an’ın kurallarını hiçe saymışlardır. Ancak, Kur’an’a doğrudan karşı çıkamayacakları için, ülkeyi “darıl harp” yani, Müslüman olmayan yer olarak nitelemişlerdir. Böylece, Müslüman olmayan bir ülkede, maddeten zengin olabilmek için her yolu mubah (sakıncasız) saymışlardır. Bu bozuk anlayışlarını da, ülkede Müslüman bir yönetim kurmanın “olmazsa olmaz” şartı olarak göstermişlerdir.

Görülüyor ki, günümüzün dindar bilinen insanlarının çoğu, şeklen Batı düşmanlığı yaparken, fikren Batının şampiyonu olacak kadar Batılılaşmışlardır. Çünkü bunlar, Batı anlayışının iki özelliğine de sahipler. Birincisi, kendi anlayışlarını karşı tarafa zorla kabul ettirme gayretindeler. Bu zorlamayı, bazen insanları Allah ile korkutarak, bazen de doğrudan tehdit ederek yapmaktadırlar. İkincisi, maddeten zengin olmak için her türlü dini ve hukuki hileye başvurmaktadırlar. Yani maddecidirler. Dolayısıyla, Batı anlayışının iki temel unsurunu birden temsil etmektedirler.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ALLAH, YARATICILARIN EN İYİSİDİR NE ANLAMA GELİR

ALLAH, YARATICILARIN EN İYİSİDİR NE ANLAMA GELİR

 

Başlıktaki ifade, Müminun Suresinin 14üncü ayetinin sonundaki cümledir. Bu sebeple başlıktaki sözün anlamının daha iyi anlaşılabilmesi için, ayetin tamamına bakmak gerekir. Aslında ayetin sonundaki vurgu bile, tek başına anlaşılmaktadır. Fakat yine de, sadece bu ifadeyi yorumlamaya kalkışırsak, nefsimiz bizi yanılgıya düşürebilir. Birden fazla yaratıcı olduğu fikrine kapılabiliriz.

Birden fazla yaratıcının olacağı fikrinin mantıklı bir temeli yoktur. Evrendeki samanyollarının bazısını bir tanrının, diğerlerini başka tanrıların yarattığını düşünmenin anlamsızlığı ortadadır. Yaşadığımız yerkürenin bir kısmını bir tanrının, bazı bölümlerini başka tanrıların yarattıklarını anlatmaya kalkışsak, kaç kişiyi inandırabiliriz?

Bitkileri bir tanrının, kara hayvanlarını bir başka tanrını, denizlerdeki canlıları bir diğer tanrının yarattığını hangi mantıkla iddia edebiliriz. Beyaz derili insanları bir tanrının, siyah derili insanları bir başka tanrının yarattığını nasıl izah edebiliriz?

Kötü ruhları bir tanrının, iyi ruhları bir başka tanrının yarattığını düşünenler olmuştur. Sevgi duygumuzu bir tanrının, nefret duygumuzu bir başka tanrının yarattığını iddia edenler görülmüştür. Ama beş duyumuzun her birini farklı tanrıların yarattığını hiç kimse iddia edememiştir.

İyi ve kötü ruhları, sevgi ve nefreti farklı tanrıların yarattığına inanılınca, bütün hayat tanrıların aralarındaki mücadelelerle geçecek demektir. Çok kısa olarak irdelediğimizde net olarak görülüyor ki, yaratıcının tek olması şarttır. Başka hiçbir ihtimal mümkün değildir.

Ayetin son cümlesini nefsimize uyarak değerlendirdiğimizde, kendimizi de yaratıcılardan olarak düşünebiliriz. Aslında Yüce Yaradan, insanlara Kendi özelliklerinin cüzi olarak yansımasını verdiği için, bu fikre kapılmamız normal karşılanmalıdır. Zaten, ayetin tamamına baktığımızda, belki de anlatılmak istenilen bu karşılaştırmadır.

Bizler, Allah’ın verdiği akıl ile düşünerek, mevcut olan bazı şeyleri geliştirebiliriz. Kendimizi korumak, hayatımızı idame ettirmek için, aklımızı işleterek yeni yöntemler geliştirebiliriz. Yüce Yaradan’ın bize verdiği vicdanı kullanarak, insanlara karşı merhamet gösterebiliriz. Yine bize verilen iradeyle, adaletli davranabiliriz.

Çok kısa olarak verdiğimiz bu örnekleri çoğalttıkça, konuyu daha iyi anladığımızı göreceğiz. Biz, okuyucularımızın her birine Yüce Yaradan tarafından verilen farklı özellikler sayesinde, okuyucularımızın, bizden daha güzel örnekler bulacağına inanıyoruz. Bu sebeple biz, örnekleri size bırakarak, ayetin başındaki ifadeleri irdelemeye geçeceğiz.

23 Müminun Suresi 14: “Sonra nutfeyi bir alaka (embrio) yarattık, derken o alakayı bir mudga (bir çiğnem et parçası halinde) yarattık, derken o mudgayı bir takım kemik yarattık, derken o kemiklere bir et giydirdik, sonra onu diğer bir yaratık olarak teşekkül ettirdik. Yaratanların en güzeli olan Allah, pek yücedir.”

Görüldüğü gibi, ayette Yüce Yaradan, insanın yaratılışının bazı safhalarını anlatıyor. Ayette bahsedilen merhalelerin öncesini önceki ayetlerden öğreniyoruz.

12: “Andolsun, biz insanı, çamurdan (süzülmüş) bir özden yarattık.”

13: “Sonra onu az bir su (meni) hâlinde sağlam bir karargâha (ana rahmine) yerleştirdik.”

Kur’an’ın indiği dönemde bilimsel olarak bilinmeyen hususlar açıklanıyor. Günümüzdeki bilim ve teknoloji ile henüz yeni yeni anlaşılan safhalar anlatılıyor. Bu merhalelerin nasıl oluşturulduğunu ise, henüz bilim çözemedi. İnsanın yaratılışının safhalarının oluşumunu çözmemiz, bizim aynısını yapacağımız anlamına gelmez. Tıpkı, atom denilen zerreciği tespit etmiş olmamız, atomun bazı özelliklerini çözmüş olmamız, bizim atomu veya benzerini yapmamız anlamına gelmediği gibi.

Demek ki, Yüce Yaradan’ın bizlere verdiği akıl, idrak, beş duyu gibi özellikler sayesinde, bizler de bazı keşifler ve buluşlar yapabiliriz. Bu yaptıklarımızı yaratıcılık olarak görebiliriz. İşte Allah, Kendi yaratıcılığı ile yine Onun yarattıklarından olan bizlerin yaratıcılığını karşılaştırıyor. Dolayısıyla, yaratanların en güzelinin Kendisi olduğunu, hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde vurguluyor.

Ayetin sonundaki bu ifadeyi, başka ayetlerdeki sözlerle karşılaştırırsak, konuyu biraz daha net anlayabiliriz.

23 Müminun Suresi 109: Çünkü kullarımdan bir zümre “Rabbimiz! Biz iman ettik; öyle ise bizi bağışla, bize merhamet et, Sen, merhametlilerin en iyisisin.” diyorlardı.

7 Araf Suresi 151. Musa dedi ki: “Ey Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla! Bizi rahmetinin içine al.  Sen merhametlilerin en merhametlisisin.”

Benzer ifadeler başka ayetlerde de geçmektedir. Diğer ayetlerin hepsinin ortak ifadesi “Allah, merhametlilerin en iyisidir” şeklindedir. Tıpkı, “Allah, yaratıcıların en iyisidir” ifadesinde olduğu gibi.

Allah’ım, bize verdiğin aklımızı kullandığımızda net bir şekilde anlaşıldığı gibi, bizler, Senin yarattıklarınızız.

Bizlere, bu gerçeğe uygun davranabilmemiz için, yardımcı ol Allah’ım.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İBADET BÜTÜN DEĞERLERİNİ DUYGUDAN ALIR

İBADET BÜTÜN DEĞERLERİNİ DUYGUDAN ALIR

 

Bu sitede yayınladığımız bir yazımızda, ibadetlerin maksadının, insanı ahlâklı yapmak olduğunu ifade etmiştik.

Yine, yayınladığımız “Ahlâki olgunluğun yolu, uzlet ve çile değildir” başlıklı makalemizin son paragrafında şu ifadeleri kullanmıştık:

“Dolayısıyla, ahlâki olgunluğa ulaşmanın ve Allah’ın rızasını kazanmanın yolu, kendini toplumdan soyutlayıp çileli bir hayat sürmek değildir. Aksine mülk ve saltanat sahibi iken, israf etmeden yaşamak ve insanlara adaletle hizmet etmektir.”

İbadetlerle ilgili bazı Kur’an ayetlerine bakarak, konuyu daha iyi irdeleyebiliriz.

23 Müminun Suresi 2: “Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler,”

29 Ankebut 45: “Sana vahyedilen Kitabı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah yaptıklarınızı bilir.”

31 Lokman Suresi 17: “Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten sakındır. Başına gelenlere sabret, çünkü bunlar, azmi gerektiren işlerdendir.”

Peki, namaz kılmamıza rağmen, yukarıdaki ayetlerdeki uyarılara dikkat etmezsek, ne olur? Kur’an bu soruya da cevap veriyor.

107 Maun Suresi 4: Vay haline o namaz kılanların ki,

5: Kıldıkları namazın değerine aldırış etmezler.

6: Gösteriş yaparlar onlar,

Diğer bir ibadet olan oruç ile ilgili bir ayet de şöyle;

Bakara Suresi 183: “Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.”

Demek ki oruç, bizim korunmamıza yarayan bir ibadet. Orucun bizim korunmamızı sağlayabilmesi, yani güzel ahlâka yönlendirebilmesi, ibadetimizi hissederek yaptığımız oranda gerçekleşir.

İnsanlara yardımcı olmak, güleryüz göstermek, sadaka vermek, İslâmiyet’in istediği salih amellerdendir .

Bakara 263: “Bir tatlı dil ve kusurları bağışlamak, arkasından eza ve gönül bulantısı gelecek bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir, halimdir, yumuşak davranır.”

.271: “Sadakaları açıkça verirseniz o, ne iyi olur; yok eğer onları gizler de fakirlere öyle verirseniz bu sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızın birçoğunun bağışlanmasına sebep olur. Bilin ki, Allah, her ne yaparsanız hepsinden haberdardır.”

Ayetlerden anlaşılacağı üzere, verdiğimiz sadakaları da güzel duygularımızı katarak yaparsak, Allah’ın isteklerine daha uygun davranmış oluruz.

Diğer bir ibadet olan Hac ile ilgili olarak, Yunus Emre’nin şu kısa sözü, bize güzel bir uyarıdır.

“Haccın iyicesi, bir gönüle girmektir.”

Demek ki, duygularımızla birlikte yapılmayan ibadetlerin pek bir anlamı olmuyor. Duygusuz tutulan oruç, bir diyet haline dönüşebiliyor. Duygu katmadan kılınan namaz, bir idman niteliğinde olabiliyor. Duygularımızla hazırlanmadığımız Hac, bir turistik seyahat anlamına gelebiliyor. Duygusuzca verdiğimiz yardımlar, aksine daha kötü sonuçlar doğurabiliyor.

O halde, ibadetlerimizin bizleri daha ahlâklı hale getirebilmesi için, ibadetlerimizi kalbimizde hissederek yapmalıyız. İbadetimizi gerçekleştirirken, yaptığımızın anlamı üzerine yoğunlaşmalıyız.

Bizler, her an Yüce Yaradan’ın huzurundayız. Fakat bu durumu her zaman hatırımıza getiremeyebiliyoruz. Ancak, ibadetimiz sırasında Allah’ın huzurunda olduğumuzu düşünerek davranmaya başlarsak, hem ibadetlerimizden zevk alırız, hem de diğer zamanlarda Yüce Yaradan’ın huzurunda olduğumuzu daha çok hatırlamaya başlarız. Böylece bizim için daha güzel sonuçları olur.

Allah’ım, bizlerin, ibadetlerimizi layıkıyla yapabilmemiz için, irade gücümüzü artır ve bizlere anlayış ihsan eyle.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın