İSLÂMİ FİNANSIN TEMELLERİ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER 1

İSLÂMİ FİNANSIN TEMELLERİ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER 1

 

Başlıktaki “İslâmi” sıfatı, Kur’an’dan bizim anladığımız fikirlerimizi ifade eder. İslâm olarak ifade edilen kuralların ve kurumların özünde yatan ilkelerden, mümkün olduğu kadar bütünü niteleyen düşüncelerimizi isimlendirmek amacıyla kullanılmıştır. Hap niteliğinde hazır bir çözümü sunmak için değildir. Konulara yaklaşım yöntemini tartışmaya açmak için bu sıfat kullanılmıştır.

İslâm, arz ve talebin serbest piyasa şartları tarafından belirlenmesine izin verir. Fakat ahlâk kurallarının dışına çıkılmasını reddeder. Enam Suresi 152inci ayette, ölçü ve tartıyı tam adaletle yapmamız istenilmektedir. Benzer uyarı, Araf Suresi 85inci, İsra Suresi 35inci ve Rahman Suresi 9uncu ayette de yapılmaktadır.

Demek ki, ticaret yapmak İslâm’ın tavsiye ettiği bir şey. Bunu yaparken de ahlâk kurallarına titizlikle uyulmasını istiyor. Eğer arz ve talep, gerçek anlamda serbest piyasa şartlarına göre belirlenmezse, güçlü olanların tesiriyle belirlenirse, yani ahlâka uygun değilse, İslâm’a da uygun olmaz. Bu durumda devlet, fakirleri ve güçsüzleri korumak için müdahale edebilir.

Çünkü İslâm’ın amacı, sosyal adaleti oluşturmaya çalışmaktır. Sosyal adaletin sağlanmasını yalnızca hayırsever insanlara veya diğer insanların insafına bırakmamıştır. Devlet eliyle de müdahalede bulunabilmek için, devlet hazinesine (Beytülmal) pay ayırır. Enfal Suresi 41inci ayette, ganimetlerden beşte biri, Allah adına devlet hazinesine ayrılmıştır. Ayrıca, zekât şartı ile de, devlet hazinesi güçlendirilmek istenilmiştir.

Sosyal adaleti sağlama görevi sadece devlete verilmez. İnfak, sadaka ve benzeri yardımlar yapmak, gücü olan her Müslümanın sorumluluğundadır. İslâm, insanları, sevap kavramlarıyla, yardımsever ve hayırsever olmaya teşvik eder. Günah kavramıyla da, nefsini tatmin ederken insanları ezenler engellenmeye çalışılır.

Diğer taraftan, din insanlarından ve devleti yönetenlerden, hazineye toplanan paraları Allah yolunda harcamayanlar şiddetle eleştirilir. Tevbe Suresi 34üncü ayet, hem din insanlarına hem de devleti yönetenlere yönelik ciddi bir ikazdır. Toplanan paraları Allah yolunda harcamayanlar için, acıklı bir azap olacağı vurgulanır. Fakat maddi gücü olup da, insanlara yardım etmeyenler için, bu dünyada verilecek bir cezadan net bir şekilde bahsedildiğine –münafıklık yapmadıkları takdirde- rastlamadım. Ancak böyle davrananların ahirette cezalandırılacaklarına dair ayetler mevcuttur.

İnfak ile ilgili ayetlerde ve diğerlerinde, Bakara 177, 215, 219, 262, 267 ve diğerlerinde görüldüğü gibi, fakir insanlara yardım teşvik edilir. Fakat münafıkların yapacakları infaklar ve yardımların kabul edilmeyeceğini Tevbe Suresi 53üncü ayet net bir şekilde ifade eder. Diğer taraftan bilindiği gibi, zekât mecburi kılınmıştır. Bu yapısıyla zekât, hem devleti güçlendirmek içindir hem de bir nevi varlık vergisidir.

Ticaret teşvik edilmiştir. Nahl Suresi 80inci ayette, bizim ticaret yapmamız için gerekli olan eşyaları ve malları, Allah’ın verdiği, yani yarattığı anlatılır. Ancak, Tevbe Suresi 24üncü ve Nur Suresi 37inci ayete göre ticaretin kârı, Allah’ı anmaya ve Onun yolunda savaşmaya engel olmamalıdır. Kur’an, bir ticaret el kitabı olmadığından, ticaretteki kâr oranları için alt ve üst sınır belirtilmemiştir. Ancak, anlaşmalarda mutlaka karşılıklı rıza olması istenilmiştir. Dolayısıyla kârın sınırı, varılacak karşılıklı rızadır. Ancak bu rıza, kalpten gelmelidir. Mecburiyet karşısında olmamalıdır. Mecbur kalındığı için gösterilen rıza sonucu elde edilen kâr, helâl kabul edilmemiştir. Nisa Suresi 29 da bu durumlar net bir şekilde ifade edilir.

Karşılıklı rıza çok önemlidir. Hattâ, Bakara Suresi 233’te, çocuklarının memeden kesilmesine karar vermek için bile, hem annenin hem de babanın rızasının olması istenilmektedir.

İslâm’da, batmayan bir ticaret umudunun, sadece Yüce Yaradan ile yapılan anlaşmanın şartlarına uymamız durumunda olabileceğini, Fatır Suresi 29uncu ayetten anlıyoruz. Demek ki, dünya şartlarında yapacağımız her ticaretin batma ihtimali vardır. Çünkü İslâm’da kâr ve zarar, kardeştir. Fakat Allah’ın gösterdiği yolda yürüyenler için, ahiret hayatında karşılığını alacakları, “asla zarar etmeyen bir ticaret” umudu olduğunu, Yüce Yaradan, ayetinde ifade etmektedir.

İslâm’a göre, hidayetin yerine sapkınlığı satın alanların ticaretleri, kâr etmez. (Bakara 16) Böyleleri kendilerini toparlayıp doğru yolu bulamazlar.

Demek ki ticareti, İslâm’ın ahlâk kurallarına uygun yaparsak, hem dünyevi ticaretimizden kâr etmemiz, hem de ahiret hayatımızda kazanmamız ihtimali kuvvetlidir.

Ekonomi kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İNSANLIĞA FAYDAMIZ KENDİMİZİ SORGULAMAKLA BAŞLAR

İNSANLIĞA FAYDAMIZ KENDİMİZİ SORGULAMAKLA BAŞLAR

 

(Not: Bu yazı Kasım 2013’te yayınlanmıştı, silindiğinden aynen yayınlıyoruz.)

Mareşal Tito’nun itiraflarında “Düşünün, şu kâinatın bir Yaratıcısı, şu muhteşem sistemin bir kanun koruyucusu olmalıdır.“ “Mazlumca gidenlerle, zalimce gidenlerin hesaplaşma yeri olmalıdır. Hakkını alamadan, cezasını görmeden gidiyorlar. Böyle keşmekeş olamaz. Ben bunu vicdanen hissediyorum.” dediğini aktarmıştık.

Yunus Süresi 4. ayet, sanki Tito’nun düşüncesine cevap veriyor. “Allah’ın hak olan vaadi gereğince dönüşünüz hep O’nadır! Çünkü O, ilk önce yaratıyor sonra iman edip iyi işler yapan kimselere karşılık vermek için onu geri çevirecek. Küfredenlere ise küfrettikleri için kaynar bir içecek ve acı bir azap vardır.”

Kur’an 23 yılda parça parça indi. Bazı ayetler olaylara göre vahyedildi. Böylece insanlar, Hz. Muhammed’in de örnekliği ve yardımıyla anlatılanları içselleştirebildi. Sonunda hem insanlık ve duyarlık üst seviyede oldu, hem de ilimde ilerlendi. Kuran’da diğer peygamberler ve kavimler için anlatılan kıssaların hepsinin bugüne yansıyan anlamları vardır.

Allah’ın başkalarına hitaben buyurduğu ayetleri dahi biz doğrudan kendimize söylenmiş olarak algılarsak, önce kendimizi düzeltir sonra insanlığa faydalı oluruz.

Nisa Suresi 58: “Haberiniz olsun ki Allah size şunları emrediyor: Emanetleri ehline veresiniz ve insanlar arasında hükmettiğiniz vakit adaletle hükmedesiniz! Hakikat, Allah size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz ki Allah işiten ve görendir.”

Dünyanın neredeyse her yerinde, emanetlerin ehline verilmediği, emaneti alanların adaletle hükmetmediği şeklinde şikâyetler vardır.

İsra Suresi 100: “De ki: Rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız, o vakit elden çıkarmak korkusuyla tutar, kimseye bir şey vermezdiniz. “İnsan zaten pek cimridir.”

İnsanlar ne kadar çok mala sahip olurlarsa, o kadar mutlu ve güçlü olacaklarını zannederler. Hâlbuki zengin olmak hırsıyla kazanılan para, çoğunlukla mutsuzluk getirir. Türkçe’ deki bir atasözü de bunu işaret eder: “parayla saadet (mutluluk) olmaz.”

Zenginliğin ve makamın, başka destekler olmadan insanlara güç vermediğini, çoğu insan yaşayarak görmektedir. Hattâ aşırı zenginliğin, kişinin başının belâsı olduğunu anlamaktadırlar. Hümeze Suresi 1-2: “Mal toplayıp onu tekrar tekrar sayan, insanları arkasından çekiştirip kaş göz hareketleriyle alay edenlerin vay haline!”  

Sadece zengin olmak amacıyla zengin olanlar, sonunda çıkış yolu bulamamaktadırlar. Bu nedenle girdikleri fasit daireden (kısır döngü) çıkabilen çok az kişi, kendilerinin şanslı olduklarını haklı olarak düşünmektedirler.

Enam Suresi 160: “Kim bir iyilik ile gelirse ona on misli verilir, kim de bir kötülük ile gelirse ona da misliyle ceza edilir ve hiçbirine haksızlık edilmez.”

Bakara Suresi 263: “Bir tatlı dil, bir mağfiret arkasına eza takılacak sadakadan daha iyidir. Allah zengindir. Halimdir.”

İyilik yapmak insanların mutlu olmasına vesile olur. Bir tatlı dil, her iki tarafı da mutlu eder. Yani iyilik yapmak için mutlaka zengin olmak gerekmez. Aksine ayette belirtildiği gibi, arkasından eza gelen bir maddi yardım daha kötüdür.

Dolayısıyla “bizler zengin olmalıyız, zengin olmazsak insanlara yardım edemeyiz, bu sebeple zengin olmak için her yol geçerlidir” düşüncesi yanlıştır, sadece kendi nefsini tatmin içindir. Allah Al-i İmran Suresi 92. ayette “Sevdiğiniz şeylerden vermedikçe asla iyiliğe eremezsiniz” diyerek bize iyiliğin ve mutluluğun yollarını gösteriyor.

Dünya hayatında hep yükseliş veya her zaman güzellik yoktur. Sürekli yükselmek isteyenler, mutlu olamazlar. Mutluluk, kaybettiklerine sabrederek sahip olduklarına kanaat edebilmektedir. Tekrar yükselişe geçince şükredebilmektedir. Yoksa insan, sadece kendini kemiren kurt olur. Bakara Suresi 155:Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele.”

Furkan Suresi 67: “Ve onlar ki infak ettikleri (harcadıkları) vakit israf etmezler cimrilik de yapmazlar, ikisi arası denk giderler.”

Demek ki, cimrilik de yapılmayacağı gibi, saçıp savrulmayacaktır. Dengeli davrananlar ruh zenginliğine daha kolay ulaşırlar. Asıl zenginlik de ruh zenginliğidir.

Ruh zenginliğine giden yollardan birisi hatalardan dönmektir. Furkan Suresi 71: ”Ve her kim tövbe edip de, iyi iş yaparsa o muhakkak Allah’a kabul edilmiş olarak döner.”

Cezalandırmak kolaydır. Ama ruh zenginliğinin bir diğer yolu insanları kazanmak için makûl bir çaba sarfetmektir. Şura Suresi 40: ”Kötülüğün cezası da misliyle kötülüktür. Fakat her kim affedip ıslah ederse, onunda mükâfatı Allah’adır. Şüphesiz O, zalimleri sevmez.”

Başkalarının açığını aramakla bir yere varılamaz. İnsanların başkalarına zarar vermeyen ayıplarını örtmek gerekir. Şuara Suresi 43: “Her kim de sabreder, ayıp örterse işte o üstün davranışlardandır.”

İnsanlar, davranışlarından kendileri sorumludur. İsra Suresi 36: “Bir de hiç bilmediğin bir şeyin ardınca gitme; çünkü kulak, göz gönül; bunların her biri ondan sorumlu bulunuyor.” Demek ki, peşinde gittiğimiz kişilerin veya fikirlerin yanlışlarından biz de sorumluyuz. Bilmiyordum diyerek kurtulamayız.

Allah Kalem Suresi 52. ayette: ”Hâlbuki o Kur’an bütün akıllı âlemler için bir uyarıdır.” diyerek aklı olan her insana hem yol gösteriyor hem uyarıyor. Kuran’da çok geçen “hiç akıl erdirmez misiniz?”, “hiç düşünmez misiniz?” sözleri bize ışık olmaktadır. İnsan aklıyla doğruyu-yanlışı kendisi bulabilir. Yeter ki düşünsün.

KUR'AN ÜZERİNE, Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YOL VE MÜRŞİT ÜZERİNE

YOL VE MÜRŞİT ÜZERİNE

 

Mürşit ve yol bağlantısı hayatın bir gerçeğidir ve hattâ yaşamın kendisidir bile denilebilir. Anne veya babalar, çocuklar için birer mürşittir. İnsanların çoğunluğu, ilerleyen yaşlarında, aile büyüklerinin dışında da bir mürşit yani yol göstericilerinin olmasını arzu ederler. Bu arzular hemen her alanda kendini gösterir. İster ideolojik çalışmalarda, ister ticarette, ister sporda olsun, insanlar yol gösterici ararlar.

Ancak mürşit ve yol bağlantısı, genellikle ideolojik konularda ve dini konularda birbirini daha çok etkiler. Fikri açıdan bakılınca dünya genelinde yaygın olan ideolojilerin en belirginleri; komünizm, kapitalizm ve ırkçı milliyetçiliktir. Bu alanlarda, yol gösterici olan önderlerin söylemlerinin sorgulanması, sorgulayan insanın dışlanmasına sebep olur.

Benzer durum dini hususlarda da geçerlidir. Gerek semavi dinlerde ve gerekse Budizm gibi öğretilerde, mürşitlerin söylemlerine itiraz edilmeden kabul edilmeleri beklenilir. Mürşitlerin söylemlerini sorgulayanlar, küçümsenir. Hattâ, sorgulamasalar bile, biraz farklı fikir söyleyenlerin dâhi, mürşidin tesir gücüne göre, din dışı olarak kabul edildikleri görülmüştür.

Ancak, tarih içerisinde, tam tersi tavır sergileyerek, sorgulamayı teşvik eden mürşitler de olmuştur. Kendisi kitap yazmadığı halde, mürşitlerin en eski ve meşhur olanlarından birisi, Sokrates’tir. Sokrates’in önemi, öğretilerinde, kendisinden önceki ve sonraki mürşitlerin büyük bir kısmından farklı yöntem izlemesidir. Sokrates, çevresindeki her yaştan ve her kesimden öğrencileriyle sohbet ederken, onlara –şöyle seslenir:

“Sokrates’e değil, gerçeklere önem verin ve bana söylediklerimin doğru olması durumunda hak verin. Bütün savlarınızı kullanarak bana karşı çıkın ve coşkuya kapılarak, hem sizi hem de kendimi aldatarak, iğnesini içeride bırakan arılara benzememi engelleyin.”

Sokrates bu sözleriyle, aynı zamanda insanlığa seslenmiş oluyor. Siz yola bakın, mürşitlere değil diyor. Eğer mürşidin yolunu doğru buluyorsanız, onu dinleyin. Doğru olduğunu düşünmüyorsanız, mürşidi değil, doğru bulduğunuz yolu izleyin diyor.

Semavi dinlere göre, asıl yol gösterici, Yüce Yaradan’dır. Allah, yarattığı insanlara yol göstermek için, yine insanlardan elçiler seçmiştir. Müslüman âlimlerdeki genel kanaate göre, yaklaşık 124.000 peygamber görevlendirmiştir. Fakat Yüce Yaradan’ın bütün peygamberleri aracılığıyla gösterdiği yol –biz farklı isimlerle bahsetsek bile- aynıdır. Yani yol sabittir, değişen şey mürşitlerin kimlikleridir.

Peygamberlerin dışında da, çok daha fazla sayıda mürşit, insanlara yol göstermek için çabalamışlardır. Mürşit ve yol arasındaki sorun da, peygamber olmayan bu insanların bazılarının tavırları sonucu çıkmıştır. Hıristiyanlıkta azizler, Sünni İslâm’da evliyalar, Şii İslâm’da Ayetullahlar, Budist rahipler -genel anlamda- sorgulanmadan doğru kabul edilmiştir. Yol değil, mürşit önemli olmuştur. Böyle olmasında, bazı mürşitlerin, onların altında olup gurubu yöneten öncülerin ve dönemin iktidarlarının tavırları etkili olmuştur.

Buna karşılık, bazı gurupların anlayışlarında, mürşit, yoldan önemli görülmemiştir. Nitekim Müslümanlar arasında, Yesevilik, Bektaşilik gibi bazı görüşlerde, genel anlayışın tam tersine olarak, mürşitlerin bazılarının söylemlerinde faklılıklar olabileceği, dolayısıyla yolun esas alınması gerektiği vurgulanmıştır.

Bilindiği gibi, Yüce Yaradan’ın gösterdiği yol sabittir. Değişen şey, peygamberlerin cisimleri ve isimleridir. Dolayısıyla Yesevilik ve Bektaşilikteki bu anlayış, İslâm’a, yani Yüce Yaradan’ın gösterdiği tek yola, daha uygundur. Sokrates’in uyarıları da, İslâm’daki anlayışa uygundur. İslâm, insanlık anlayışıdır. İslâm, iyiliği emreden, kötülüğü yasaklayan ahlâklı bir toplum oluşturmayı hedefler.

Nitekim Yüce Yaradan, Kur’an’ında, bizlerden, sorgulamadan kabul etmememizi çağrıştıran ayet ile bize seslenmektedir. Bakara Suresi 260’ta Hz. İbrahim, Allah’tan, ölüleri nasıl dirilttiğini göstermesini talep ediyor. Böylece kalbinin mutmain olmasını sağlamaya çalışıyor. Yüce Yaradan, bu talep üzerine kızmıyor ve ona kalbini yatıştıracak yolu gösteriyor. Hz. İbrahim’den bir kuşu dörde bölmesini, parçaları iyice belledikten sonra her birini bir uzak tepeye bırakmasını istiyor. Sonra onları çağırmasını söylüyor ve çağırınca parçalar geliyor.

Bilindiği üzere, peygamberler dâhil, bütün mürşitler insandır. Hepsi de, her insan gibi nefis taşımaktadır. Dolayısıyla -küçük günahlar şeklinde de olsa- hata içerisinde olabilirler. Mürşitlerle karşılaştırıldığında peygamberlerin şansı, hata yaptıklarında Yüce Yaradan tarafından uyarılmalarıdır. Nitekim değişmemiş tek kutsal kitap olan Kur’an ayetleri incelendiğinde, bu husus müşahede edilmektedir.

O halde, asıl olan, Yüce Yaradan’ın gösterdiği yoldur. Dolayısıyla, tam bağlılık gösterilecek olgu, mürşitler değil, yol olmalıdır. Bir taraftan mürşitlerin söylediklerini, yol hakkındaki bilgimiz ve mantığımız ile birlikte sorgulamalı, diğer yandan -mümkün olduğunca- Allah’ın yolunda ilerlemeliyiz.  Bilhassa, Yüce Yaradan’ın gösterdiği yol ile ilgili olarak bazı gerçekleri yaşayarak gördükten sonra, şeytanın yolunu seçersek, sorumluluk –mürşitlerin değil- tamamen bize ait olur.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BÜTÜN İNSANLIĞIN RAMAZAN BAYRAMINI KUTLARIM

BÜTÜN İNSANLIĞIN RAMAZAN BAYRAMINI KUTLARIM

 

Bayramların, adına uygun olarak yaşanabilmesi, biz insanlara bağlıdır. Bizler, şeytanın yoluna değil, Allah’ın yoluna yöneldikçe, bayramlar daha bir güzelleşecektir. Ne kadar çok insan Yüce Yaradan’ın gösterdiği yolda ilerlemeye başlarsa, bayramlar, bütün dünyada gerçek anlamda bayram olacaktır.

Bayramların güzelleşmesinde her insan sorumludur. Fakat öncelikle sorumluluk, yetkili konumdaki insanlardadır. Sonra, önder durumundaki insanlardadır. Önderlik, sadece bazı gurupların ön saflarında olmak değildir. Önderlik, aile içerisinden başlar.

Sevgi duygusu, önce insanın kendisinde gelişir. Sonra, ailesinden başlayarak, çevresine, milletine ve bütün insanlığa doğru yayılır. İşte o zaman bayramlar, hem kendisi için, hem de çevresi için bayram olur.

Bayramları, önce kendi benliğimizde yaşatmak, sonra çevremize yaymak dileğiyle, bütün İnsanlığı Sevgiyle kucaklıyor, hak edenlerin bayramını kutluyor, şimdilik hak etmeyenlerden de, en kısa sürede Yüce Yaradan’ın gösterdiği yola girme gayretinde olanlar için, Allah’tan, rahmetiyle muamele etmesini niyaz ediyorum.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KUR’AN BÜTÜN AKILLI ÂLEMLERE UYARIDIR

KUR’AN BÜTÜN AKILLI ÂLEMLERE UYARIDIR

 

(Not: Bu makale, Eylül 2014’de yayınlanmıştı. Silindiğinden, anlamını etkilemeyen küçük değişikliklerle tekrar yayınlıyoruz)

Kalem Suresi 52. ayetteki bu sözüyle Yüce Yaradan, Kur’an’ın, insanlar dışındaki âlemlere de uyarıcı olduğunu belirtiyor.

Önceki yazılarımızdan birinde, Kur’an’daki beyanlardan anladığımıza göre, evrendeki tek şuurlu varlığın insanlar olmadığını, bizim bilmediğimiz ve insanlardan üstün şuurlu varlıklar olduğunu, ayetlerle belirtmiştik. İnsanlık olarak bizim sorumluluğumuzun, öncelikle, yeryüzü olduğunu vurgulamıştık.

Yüce Yaradan’ın bizlere bahşettiği dünyamızda, O’nun kurduğu, gerek doğal gerekse toplumsal düzeni korumakla yükümlüyüz. O’nun kurmak istediği toplumsal düzene karşı mücadele yapan hiçbir fani, başarılı olamamıştır. Olması da mümkün değildir. Nitekim aşağıdaki ayet, bu durumu anlamamız için iyi bir yol göstericidir.

Fetih Suresi 7 : “Evet, o göklerin ve yerin bütün orduları Allah’ındır ve Allah azizdir ve hikmet sahibidir.”

Bu ordular, elbette sadece insanlardan oluşmamaktadır. Göklerin orduları, bizim bilmediğimiz ve tamamen Yüce Yaradan’ın emrinde olan, insanlara göre süper kabiliyetli güçlerden müteşekkildir. O halde, yol yakınken aklımızı başımıza alalım. Eğer almazsak, başımıza neler geleceğini, Yüce Yaradan bize, aşağıdaki ayetleriyle bildiriyor.

E’nam Suresi 42. “And olsun ki senden önce birtakım ümmetlere elçiler gönderdik, dinlemediler de onları darlık ve zaruretle sıktık, gerek ki yalvarsınlar diye.”

  1. “Hiç olmazsa böyle tazyikimiz geldiği vakit bari yalvarsaydılar. Ancak kalpleri katılaşmış şeytan da her ne yapıyorlar ise kendilerine süslü göstermiştir.”

44: “Ne zaman ki yapılan ihtarları unuttular, üzerlerine her şeyin kapılarını açıverdik; nihayet kendilerine verilen bu genişlik ve serbestlik ile tam ferahladıkları sırada ansızın tuttuk kendilerini yakalayıverdik. (ne bakarsın hepsi) bir anda bütün ümitlerinden mahrum düştüler.”

Yüce Yaradan’ın son peygamberi ile bizlere ulaştırdığı bu bilgilerden, lütfen ders çıkaralım. Helâk edilenlerin durumuna düşmemek için, vaktiyle tövbe edip, güzel işler yapmaya başlayalım. Böylece Allah’ın geniş olan merhametine sığınalım. Geçmiş yaptıklarımız için af dileyelim. Fakat af diledikten sonra, geri dönmeyelim.

Tövbe Suresi 66: “Boş yere özür dilemeyin. İman ettiğinizi söyledikten sonra küfrünüzü açığa vurdunuz. İçinizden bir kısmını affedersek de bir kısmını (suçlarında) ısrar ettiklerinden dolayı azabımıza uğratacağız.”

Ayetten de anlaşılacağı gibi, iman ettikten sonra dahi Allah’ın yapma dediklerini yaparak; insanlara zulmeder, Beytülmalden para aşırır, yalanla insanları kandırır, söz verdiğimiz halde tutmazsak, affedilmeyebiliriz. Zira artık suçlarımızda ısrar etmiş oluruz.

Ayette Allah, geri dönüş yapmamıza rağmen, içimizden bazılarının affedilebileceğini müjdeliyor. Affedilebilecekler, kuvvetli ihtimal, eski suçlarında ısrar etmeyenler arasından olacaktır. Fakat tövbe ettikten sonra suçlarımızda ısrar edersek, bizleri azaba uğratacağını net bir şekilde belirtiyor. Çekeceğimiz azabın sadece ahirette olacağını düşünüp, bu dünyada istediğimizi yapabileceğimizi zannetmeyelim.

Rad Suresi 34: “Onlara dünya hayatında bir azap vardır, ahiret azabı ise daha zordur. Onları Allah’tan koruyacak da yoktur.”

Tövbe Suresi 74: “………..Bunun üzerine tövbe ederlerse haklarında hayırlı olur. Yok, yan çizerlerse Allah onlara dünyada ve ahirette gayet acı bir azap ile azap eder. Ve yeryüzünde onlar için ne bir himaye ne de yardım edecek kimse bulunmaz.”

Dolayısıyla ister fert olarak, ister gurup olarak, ister devlet olarak yanlışta ısrar edersek, dünya hayatında da perişan oluruz. Ahiretimizi de kaybederiz.

Allah, kavimleri topluca cezalandırırken, içlerindeki, az sayıda da olsa, var olan düzgün insanları kurtarmaktadır. Bizim, ısrarlı gayretimiz ve amacımız ise, dünya ve ahiret hayatında huzura kavuşacak insan sayısının artmasına katkıda bulunmaktır. Bu gayretimizin sebebi, Allah’ın rızasını kazanmaya çalışmaktır.

Fakat bizim gayretimiz, bir yere kadardır. Allah dilemezse, biz dileyemeyiz. Dolayısıyla, sadece bizim dilememiz yeterli değil. Yüce Yaradan’ın dilemesi lâzım. Allah’ın dilediğini de, kimse engelleyemez. O’nun dilemesi ise, insanın kendi gayretiyle doğru orantılıdır. Bu sebeple, asıl olan muhatapların gayretleridir. Unutulmasın ki, tövbe edip güzel işler yapanların, Yüce Yaradan’ın affına mazhar olacakları hususunda çok sayıda ayet vardır.

Allah’ım, düştüğü bataklıktan çıkmak isteyen kullarına ve toplumlara yardımcı ol, onlara yol göster, onları tövbelerinden engelleyen nefislerine ve onları yanlışa sürüklemek isteyen insanlara karşı, kendilerine mücadele azmi ver.

Allah’ım Senin her şeye gücün yeter.

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

SELÇUKLU TÜRKLERİNDE SAHABE RUHU

SELÇUKLU TÜRKLERİNDE SAHABE RUHU

 

Selçuklu Türklerinin tarih sahnesine çıkışı, 1040 yılındaki Dandanakan Savaşıyladır. Bu meydan muharebesi, Türklerin kaderi üzerinde en çok etki eden savaşlardandır. Bizzat Sultan Mesut’un yönetimindeki çok daha güçlü Gazneli Türklerinin ordusunu, uyguladıkları taktiklerle yıpratan Selçuklu Türkleri, savaşın galibi oldular. Böylece, yüzlerini Batıya çeviren Selçukluların önlerindeki en büyük engel aşılmıştı.

Selçukluların kısa tarihine bakarsak, başarılarının büyüklüğü daha iyi anlaşılır. Önce Asya’daki bir büyük Türk Devleti olan Karahanlılara karşı mücadele ettiler. Sonra diğer büyük Türk Devleti olan Gaznelilerin İran coğrafyasındaki topraklarına girdiler. Beyliklerini kurdular. Sonra onları yendiler ve Gazneli Türklerini Hindistan’daki topraklarına çekilmeye mecbur bıraktılar. Sonunda Gazneli Devleti yıkıldı. Karahanlılar Devleti de işlevsiz kaldı.

Daha sonra Batıya doğru ilerlemeye devam ettiler. Abbasi Devletini işlevsiz hale getirdiler. Halifenin ruhani yönüne saygılı davrandılar, onların yerine İslâm Hükümdarı oldular. 1055 yılında halife tarafından “doğunun ve batının hükümdarı” beratını aldılar.

Hızla Batıya ilerleyen Selçuklu Türkleri, dönemin bir başka büyük devleti olan Bizans İmparatorluğunun kuvvetlerini yenerek Anadolu’yu baştanbaşa fethettiler. Anadolu’ya gelen Selçuklu Türklerinin kolları, öyle hızlı ilerlediler ki, 1078 yılında İznik’i kendilerine başkent yaptılar. Hâlbuki Selçuklu Türkleri Ortadoğu’ya ve Anadolu’ya geldiklerinde, at üstünlüklerini de kaybetmişlerdi. Hattâ Haçlı Seferlerinde, zırhlı şövalyelere karşı mücadele ettiler.

Tarihi olayların da net bir şekilde gösterdiği gibi, Selçuklu Türkleri, dönemlerinin üç büyük devletine karşı mücadele ettiler ve bir devletin ömrü için çok kısa olan bir sürede muvaffak oldular. Bu başarı, İslâm ordularının mücadeleleriyle karşılaştırıldığında, daha büyüktür. Hattâ Cengiz Han’ın başarılarından da daha büyüktür. Çünkü onların yaptıkları mücadelelere göre, daha güçlü devletlerle ve kendileri çok az sayıda iken savaştılar.

Selçuklu Türklerinin, Anadolu’daki davranışlarına ve uygulamalarına bakıldığında, dine bağlılıklarının, ilk sahabelerdeki bağlılık ile çok benzeştiği anlaşılır.

Selçuklular, Karahanlıların ve Gaznelilerin kurucu boylarından farklı yapıda idiler. Selçuklular, şehirlerde değil, köylerde ve yaylalarda yaşıyorlardı. Dolayısıyla yerleşik hayatta –mülk sahibi olmanın bir sonucu olarak- görülen dalavere ve hilebazlık, Selçuklu Türklerinde daha az idi. Nitekim Anadolu’ya geldiklerinde, önce şehirlerin dışında yerleştiler ve kenarlarda yaşadılar. Sonra yavaş yavaş şehir hayatına girdiler. Yerleştikleri yerlerdeki yabancılarla evlenmediler.

Pakistanlı İslâm âlimlerinden Ebul Al’a Mevdudi, 1954 yılında, Selçuklu Tarihi adıyla bir kitap yazdı. Mevdudi, bu eserinde Selçuklular için şu ifadeleri kullanmıştır:

“Selçuklular; olgun, inançlı ve saffetli bir imana sahip bulunuyorlardı. Fıkhi ve medeni hususlarda, bütün Müslümanların rızasına ve İslâm fıkhına göre hareket ediyorlardı. Yaşayışları sade ve basitti.”

Mevdudi, bu tespitini, bütün Selçuklu tarihini inceledikten sonra yaptığı ve kendisi Türk olmadığı için, dikkate değerdir.

Türklerin özellikleriyle ilgili olarak yabancıların yazdıkları ve elimize ulaşan bir başka eser, Arap tarihçi ve bilim insanı El Cahiz’in (öl. 868) yazdığı, “Abbasi Hilâfet Ordusunda Türkler” kitabıdır. Bu eserinde Cahiz kanaatlerini (s.77) şöyle aktarmaktadır:

“Türkler yaltaklanma, yaldızlı sözler, münafıklık, kovuculuk, yapmacılık, yerme, riya, dostlarına karşı kibir, arkadaşlarına karşı fenalık, bidat (buradaki anlamı dinde farklı anlayışlar) nedir bilmezler. Çeşitli fikirler onları bozmamıştır. Hile-i şeriye ile başkalarının malını helâl saymazlar. Türkler cesaretlidirler ama doğdukları yere bağlılıkları, çok daha övgüye layıktır.”

El Cahiz, aynı eserinde, Şumama bin el Aşras’ın 800’lü yılların başlarında Türklerin arasında yaşadığı sıradaki tespitlerine dayandırarak, Türklerin bir başka özellikleri hakkında şunları aktarır:

“Eğer onların memleketlerinde peygamberler yaşayıp da, bunların fikirleri kalplerinden geçse, kulaklarına çarpsa idi, sana Basralıların edebiyatını, Yunanlıların felsefisini, Çinlilerin sanatını unuttururlardı.”

Şimdi, Selçuklu Türklerinin Ortadoğu ve Anadolu’ya geldikleri dönemlerdeki duruma kısaca bir göz atalım. Abbasiler zayıflamışlar ve İslâm Dünyasında her alanda, yani ilmen, maddeten ve manen gerileme başlamıştı. Bu ortamda Selçuklular, kısa sürede Ege Denizinden Çin sınırına kadar geniş bir coğrafyada hâkimiyet kurdular. İlimde İslâm Rönesans’ını oluşturdular. İslâmiyet’i, Arap egemenliğinden çıkardılar. Bütün bunları 50 yıl gibi kısa sürede başardılar. Sadece bu başarılara ulaşmaları bile, Selçuklu Türklerinin sahabe ruhuna sahip olduklarının belirgin bir göstergesidir.

Şimdi de, Anadolu’daki serüvenlerine kısaca bakalım. 1078’de İznik’i başkent yapınca, Bizans Devleti Avrupa’dan yardım istedi.  Arka arkaya gelen kalabalık Haçlı Seferlerinin gücü karşısında gerilediler, ama Anadolu’yu terk etmediler. Ancak, çok kalabalık Haçlılar, Anadolu’yu çok büyük tahribata uğrattılar. Kimi zaman ise, düşmanın yiyecek sıkıntısı çekmesi için, Selçuklular kendileri tahribat yaptılar.

Bütün bu olumsuzluklara ve dönemin teknik imkânlarının çok kısıtlı olmasına rağmen, Anadolu’da hayat tekrar ve hızla canlandı. Anadolu topraklarından geçerek Kudüs’e giden son Haçlı seferinden 125 yıl sonrası için, vakanüvisler, Anadolu’nun tekrar bayındır hale geldiğini anlatırlar. Bir taraftan Medreseler açılırken, diğer taraftan kervansaraylar inşa ediliyordu. Zirai faaliyetler ve zenaat çalışmaları hızla yürüyordu. Bütün bunlar gerçekleşirken, bir taraftan da Bizans ile çatışıyorlardı. Son büyük kapışma 1176 yılında Miryakefalon Savaşında oldu. Bu büyük mücadelede yenilen Bizans ordusu, bir daha toparlanıp saldıramadı. Bu dönemde, Anadolu Selçukluları, ana damar olan İran Selçuklularından ayrılmıştı. Dolayısıyla sadece kendi güçleriyle mücadele ediyorlardı.

Anadolu’da sadece bunlar olmuyordu. Hacı Bektaşi Veli, Hz. Mevlana, Yunus Emre gibi zirveler bu dönemde yetiştiler. Takdir edileceği gibi, Everest tepesi Anadolu’da yükselemez. Öyle bir yüksek tepe için, Himalaya sıra dağları gerekir. Yine bilindiği gibi, Amazon nehri binlerce küçük derelerin değil, nehir büyüklüğündeki kolların birleşmesiyle oluşmuştur. Dolayısıyla bu saydığımız zirve insanların yetişebilmesi için de uygun ortamın olması, yani halktaki ve eşraftaki anlayışın da kısmen yüksek olması gerekir.

Bütün bunlar gösteriyor ki, Anadolu Selçuklu Türkleri, yönetim kabiliyeti açısından çağdaşlarından daha kapasiteli idiler. Elbette bütün bu güzelliklere tek başlarına Selçuklu Türkleri olarak ulaşmadılar. Fakat sahip oldukları yönetim kapasitesi ve başarı, ancak, sahabe ruhuyla hareket edilirse elde edilir. Çünkü bu anlayışla hareket edenlere, Allah yardımcı olur.

Yukarıda kısaca düşüncelerini aktardığımız Mevdudi, El Cahiz ve Şumama gibi, başka insanların da aktardıkları, zaten Selçuklu Türlerinin sahabe anlayışına çok yatkın olduklarını gösterir. Selçuklular, İslâm ile karşılaşınca, kahramanlık anlayışları daha ulvi bir hüviyet kazanmıştır. Yahya Kemal Beyatlı’nın (1884-1958) ifadesiyle, Türk-İslâm Sentezi, Türk’ün kahramanlığı ile İslâmiyet’in sonsuzluk duygusunu birleştirmiştir.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GAZİ MUSTAFA KEMAL’DEKİ DÖRT HALİFE RUHU

GAZİ MUSTAFA KEMAL’DEKİ DÖRT HALİFE RUHU

 

Bu hususta daha doğru karar sahibi olabilmek için, bazı olayları mümkün olduğu kadar kısaca ama karşılaştırmalı bir şekilde irdelemeye çalışacağız. Bizim yapacağımız bu karşılaştırmalar, elbette, onların her yönden birbirlerinin benzeri olduklarını sergilemek için olmayacaktır. Çünkü dört halife bile yapı olarak farklıydılar. Bizim karşılaştırmalarımız, İslâm’ın salih amel işleme, insanları yurtlarından çıkaranlara karşı ve nefsine karşı izin verilen “cihat” emri yönündeki temellerine uygunluk konusunda olacaktır.

Aslında, bilhassa Müslümanlar, raşit halifeler olarak bilinen dört halifenin davranışları hakkında yeterince bilgi sahibi olduklarından, sadece Gazi Mustafa Kemal’in hayatından bazı kesitler vermek bile yeterli olabilir. Vereceğimiz bu örneklerin de daha yaygın bilinenler olmasına gayret edeceğiz.

Gazi Mustafa Kemal’in, Atatürk olma yolun girmesini sağlayan yer, Çanakkale Savaşlarıdır. Bu savaştaki en belirgin davranışı, geri çekilmekte olan 57inci alayın aziz mensuplarına verdiği emirdir. Mustafa Kemal, askerlere “ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum” derken, bu emri manyetolu telefon aracılığıyla vermemiştir. Bizzat ve onların yanında iken vermiştir. Bilindiği gibi dört halife, peygamber efendimizle birlikte girdikleri savaşlarda ön saflarda olmuşlardır. Geri planda durmamışlardır. Diğer taraftan Hz. Muhammed’in (s.a.v.) planladığı ama hastalandığı için yapılamayan Mute ve Filistin Seferine, evlatlığı Zeyd’in genç oğlu Usame’yi komutan yapmış, onun emri altına dört halife dâhil, birçok meşhur sahabeyi vermişti. Onlar da, tecrübesiz komutana itiraz etmemişler ve sefere hazırlık yapmaya başlamışlardı.

Bilindiği gibi, Ankara’da kendisinin kurdurduğu Büyük Millet Meclisi’nin aldığı kararla başkomutanlık yetkisi Gazi Mustafa Kemal’e verilmişti. Bu yetki üç aylık dönemler olarak veriliyordu. Sakarya Savaşında düşmanı durduran BMM (Büyük Millet Meclisi) ordusu, güçsüz durumdaydı. Düşmana son darbeyi vurabilmek ve ülkeden çıkarabilmek için, her yönden ve çok ciddi hazırlıklar yapılması gerekiyordu. Meclisteki bazı milletvekilleri, bu hazırlıkların aylardır sürmesi üzerine, Gazi’ye verilen başkomutanlık yetkisinin yenilenmemesini istediler.

Bu sıralarda ABD gazeteleri, Gazi Mustafa Kemal’den bahsederken, ona diktatör diyorlardı. İstanbul’daki ünlü gazeteci Ali Kemal ise, çok daha ağır sözler yazıyordu. Fakat Mustafa Kemal, hakkında yazılanların tam tersi bir davranış sergiledi. Hâlbuki BMM’ni kendisi kurdurmuştu ve gerçekten de tek güçlü şahsiyet idi. Diğer taraftan da, savaşın en önemli safhasında bulunuyorlardı. Dolayısıyla, “böylesine ciddi bir ortamda ne Meclisi, ne oylaması, zaten sizleri buraya getiren benim” gibi konulara girseydi, insanların çoğu ona hak verirlerdi. Fakat Gazi Mustafa Kemal, böyle düşünmedi. Gece sabaha kadar uyumadan, meclistekileri ikna edebilmek için konuşma hazırladı. Sabah meclis açılınca çıktı, konuştu ve milletvekillerini ikna ederek başkomutanlık süresinin uzatılmasını sağladı. Bilindiği gibi dört halife de, çevrelerindeki sahabelerle istişare ederek işlerini yürüttüler.

Türklerin Yeniden Dirilişi Savaşı, 26 Ağustos’ta başlayan Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile ülkenin düşman işgalinden kurtulmasıyla sonlanmış oldu. Düşman kuvvetler geri çekilirken geçtikleri yerleri tahrip ediyorlar, köyleri yakıyorlar, halka zulüm ediyorlardı. İşte böylesine gaddar davranan ordunun başkomutanı Trikoupis 300 subayıyla esir alındı. Gazi Mustafa Kemal, onu görünce dostça elini sıktı, gönlünü alacak sözler söyledi. Gazi’nin bu davranışı, tarihte başka ortamlarda görülen ve esir komutanlara yapılan güzel yaklaşımlara göre daha bir güzeldir. Çünkü diğer durumlarla çok farklı bir ortam vardı. Sadece iki ordu cephede karşılaşmamıştı. Esir alınan komutanın yönettiği ordu, esir olduğu ülkenin insanına her türlü barbarlığı yaparak geri çekilmekteydi.

Savaştan sonra, yaptığı kötülüklerin ancak farkına varan Trikoupis, ömrü boyunca Gazi Mustafa Kemal’e karşı saygılı davrandı. Kendisi 1956 yılında vefat edene kadar, her 10 Kasım’da Selanik’te yeniden yaptırılan Pembe Ev’e giderek, saygı duruşunda bulundu.

Gazi Mustafa Kemal’in bütün ömrü, halkın içerisinde geçti. Kendi kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı iken de aynı tavrını sürdürdü. Korumalarıyla değil, kendi başına halkın içerisindeydi. Gördüğü saygı samimiyet yüklüydü. Bunun sebebi, yaptıklarında gizliydi. Tarihte kendi kurduğu devlete, kendi şahıslarının adlarını vermeyerek, “Türk Devleti” ismini koyan iki güzel insan vardır. Biri, Göktürk Devletinin kurucusu Bumin Kağan, diğeri Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal’dir.

Gazi, cumhurbaşkanı olduktan sonra, Çankaya Köşkü satın alındı ve oraya taşındı. Adına köşk denilmesine rağmen, değil Topkapı veya Dolmabahçe sarayının müştemilatı, Yıldız sarayının bile müştemilatından daha gösterişsiz bir yer idi. Bu bağ evi, kamulaştırılarak veya el konularak değil, halktan toplanan paralarla satın alındı. Fakat Gazi, tapunun kendi üzerine olmasına karşı çıktı ve Türk Ordusunun üzerine tapu yapıldı.

İşte bu mütevazı bağ evindeki çalışma odasının duvarında, Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Beyin karakalem portresi asılıydı. Fatih Sultan Mehmet’e hayrandı. Yıldırım Beyazıt için, kahramanlık timsali olduğunu söylerdi. Kanuni ve Mimar Sinan gibi hizmetleri geçen insanlar hakkında saygılı ifadeler kullanırdı. Emir Timur’un Kur’an’ına gözü gibi bakardı. Atilla Han’ı “ben soylu bir millettenim” dediği için çok severdi. Karamsarlık içerisinde kaldığında Gazi Osman Paşa aklına gelir, mücadeleyi sürdürürdü. Yani eskiye düşman değildi, hizmeti olanlara çok saygılıydı.

Hitler’in önünden ve ölümden kaçan insanlara kucak açtı. Onlara değer verdi. Bu insanların birçoğunun Türkiye için “ikinci vatanım” demelerine vesile oldu. Hâlbuki onların ölümden kaçarak Türkiye’ye geldikleri dönemde, demokrasiden bahsedilen Avrupa ülkelerinde çok kötü örnekler vardı.

Almanya’da Hitler, kurduğu SS teşkilatlarına yaslanarak demokrasi içerisinde diktatörlük yapıyordu. Benzer şeyleri, İtalya’da Mussolini uyguluyordu. İspanya iç savaşa sürüklenmişti. Rusya’da ise tarihin bir diğer gaddar yöneticisi Stalin hüküm sürüyordu. İngiltere’de İşçi Partisi adına başbakan olan Ramsay MacDonald gibi, Victoria dönemi zenginliklerinin azalması ve savaşın acılarının etkisiyle, sosyalist uygulamalar peşine düşen insan iktidardaydı. Bütün bunlara ilaveten Avrupa, SSCB ve ABD, Türkleri tekrar baskı altına almak için, her türlü oyunları tezgâhlıyorlardı. Bilhassa, insanları en kolay kandırma yolu olan dini konularda, yalan yanlış haberler çıkarıyorlar ve insanları kışkırtıyorlardı.

Soyadı kanunu çıktıktan sonra ve hak ettiği şekilde ATATÜRK olarak anılan Gazi Mustafa Kemal, hep mütevazı yaşadı. Para ile ilişkisi, Hz. Ebubekir ve diğer dört halife ile benzerdi. En lüks harcamalarını giyimi için yaptı. Böyle davranarak, hem İslâm’ın “temizlik imandan gelir” anlayışına uygun yaşadı, hem de dost düşman yöneticilere karşı devletini güzel temsil etti.

Milletin parasıyla savurganlık yapılmasına çok kızardı. Yalana tahammül edemezdi. Kendisine hizmet eden personele isimleriyle hitap ederdi. Onları korurdu. Gittiği şehirlerdeki karşılama törenlerinin, en basit olmasını isterdi. Her zaman halkın, fakirin yanında oldu. Onlara hep samimi davrandı. Kendisini hiç önemsemez, yaptıklarını çevresiyle birlikte yaptıklarını söylerdi.

Dört halifenin davranışlarıyla ile benzeşen bu tavırlarıyla ilgili olaylardan örnek vermek, makalemizin sınırlarını çok aşar. Onun “köylü milletin efendisidir” sözü bile tek başına, anlatılacak bütün hikâyelerin özetidir. Çünkü Gazi Mustafa Kemal’in gençliğinde değil köylü bir Türk, okumuş bir Türk bile, payitaht İstanbul’un en gözde semti olan Beyoğlu’nda rahat dolaşamıyordu. Orada gezmeye çalışan Türkler, İstanbul’un zenginliğinden faydalanan gayrimüslimler tarafından, “hödük, köylü” diyerek aşağılanıyordu.

Atatürk Cumhuriyeti kurduğunda, dolar 1,67 TL idi. 1929 dünya ekonomik buhranına rağmen, her yıl %8 kalkınma hızı sağlarken, vefat ettiğinde doların değeri 1,28 TL’ye düşmüştü.

Türkler; Kızılderililer, Papular, İnkalar gibi tarihsel kalıntı yapılmak isteniyordu. Ankara ve civarı haricinde, bağımsız ne bir Türk Devleti ne de bir Müslüman devlet vardı. Hepsi esaret altındaydı. İşte Atatürk’ün yaptıklarını bu ve diğer tarihsel gerçeklerle karşılaştırırsak, önemini daha iyi kavrarız.

İşte bütün bunları yapan güzel insanın, ölümünden önceki son sözü “aleykümselâm” oldu. 10 Kasım sabahı saat 7 civarında, ağzında iki gündür hiç hiç söz çıkmazken, çevresinde bekleyenlerden biri olan doktoruna doğru boş gözlerle bakarak söylediği bu söz ve öldüğü anda duran saat, sanki onun hayatının da bir göstergesi gibiydi.

Allah’ım, Senin, insanlığa hizmet eden inançlı bütün kullarına, küçük günahlarını affederek, rahmetinle muamele eyleyeceğine inanıyoruz.

Allah’ım, bizlerin de bu dünyaya güzel eserler bırakabilmemiz için, zihin açıklığı ver, irade gücü ver, mücadele azmi ver.

Senin her şeye gücün yeter.

Sosyal, YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MAAŞLARDAKİ FARKLAR

MAAŞLARDAKİ FARKLAR, ÜLKEDEKİ EŞİTSİZLİĞİN GÖSTERGESİDİR

 

Maaşlar arasındaki farklar, iki şekilde kendini gösterir. Biri, en yüksek görevlerdeki yöneticilerin aldıkları ortalama maaşlar ile asgari ücret arasındaki farktır. Diğeri, aynı işi yapan ve aynı özelliklere sahip insanların, çalıştıkları değişik kurumlarda farklı ücret almalarıdır. Bu ikinci fark, insanların pek dikkat etmedikleri bir husustur. Bu sebeple, eşitsizliğin göstergesi olmasına rağmen, biz burada bahsetmeyeceğiz.

Maaşlar arasındaki farkların en çok olduğu kalkınmış ülke ABD’dir. Aslında bazı ülkelerdeki farklar, ABD’dekinden daha fazladır. Fakat oralarda net bilgi almak ve istatistik tutmak çok zor olduğundan, güvenli bilgilerin alındığı ülkeler esas alınacaktır.

ABD’deki maaş farkları her geçen yıl artmaktadır. Neredeyse arada uçurum oluşmuştur. 1965 yılında ABD’de, şirket üst yöneticisi olan ve günümüzde CEO olarak nitelenen insanların aldıkları ortalama ücretler, işe yeni giren bir işçinin 24 katı fazla idi. 2010 senesine gelindiğinde aradaki fark tam on misli arttı. Şimdi CEO’ların ortalama maaşları, tipik işçilerin eline geçen ortalama ücretlerin tam 243 mislidir.

Bu fark çok korkunç bir rakamdır. Ortalama bir CEO, tipik bir işçinin 20 yılda kazandığına, sadece bir yılda ulaşmaktadır. Diğer bir açıdan bakılınca, 243 işçi çalıştıran bir şirketin CEO’su çalışan bütün işçilerin toplamı kadar maaş almaktadır.

Peki, CEO’lar şirketleri yönetirken bu ücretlerini hak edecek şekilde başarılı yönetiyorlar mı? Genel anlamda başarılı olduklarını iddia etmek çok güç. Bu konuda fikir sahibi olmak için, borsada hisseleri alınıp satılan şirketlerin bilançolarına bakmak bize yol gösterici olacaktır. Şirketlerin açıklanan kârlarının büyük bir kısmı, üretim ve satış gelirlerinden değil, sair gelirler adı altında elde edilen kazançlardır. Demek ki, CEO’lar şirketlerine iş alanlarında pek bir katkı yapmamaktadırlar. Borsaya bildirilen kârların miktarının, şirketin borsadaki hisselerinin değerini düşürmemek adına gerçek rakamlar olduğu dikkate alındığında, CEO’ların katkılarının çok daha az olduğu anlaşılır.

CEO’ların şirketlerine daha çok katkı yaptıkları sektörlerin başında finans gurubu gelmektedir. Bu faydalarının önemli bir kısmını doğrudan CEO’lar yapmamaktadır. Hepimizin izleyerek gördüğümüz gibi, CEO’ların zarara soktuğu büyük finans kuruluşlarının batmasına izin vermeyen devlet, şirketi kurtarınca CEO’lar sanki başarılı imişler gibi görünmektedir. Yani CEO’lar, yalnızca işler iyi giderken değil, kötü giderken de kazanmaya devam etme imkânına sahiptirler.

Anlaşılan o ki, şirketlerin kârları, zannedildiği gibi CEO’ların firmanın işleriyle ilgili alandaki performansına bağlı değildir. Hem hatalı bir ekonomik sistemin uygulanması hem de neredeyse hatayı ödüllendiren bir sistemin varlığından dolayıdır.

CEO’ların, şirketlerinin kazançlarını artırmalarının sebeplerine somut bir örnek verelim. Bir Havayolu şirketi, akaryakıt fiyatlarının düşmesinden dolayı kâra geçebilir. Fakat akaryakıt fiyatlarındaki düşüşte şirketin CEO’sunun hiçbir dahli olmamasına karşılık, yapılan kâr onun hanesine yazılmaktadır. İşin ilginç yanı, artan bu kazançtan alt kademelerde çalışan işçiler aynı oranda faydalanmamakta, kârın önemli bir bölümü üst yönetimin maaşlarına yansımaktadır.

Bilindiği gibi, devletin çok düşük faizle, bazen ise sıfır faizle verdiği kredileri, genellikle büyük şirketler kullanırlar. Bu çok ucuz krediler de, şirketin kârını artırır. CEO’lar, bu kazancı da kendi hanelerine yazarlar. Hâlbuki bu kârların nedeni devletin uygulamasıdır. Aynı şartlarda kredi alan ve aldığı ucuz parayı işine yatıran 20 yaşındaki bir genç de benzer kârları elde edebilir. Bu net gerçeğe rağmen, CEO’lar kazancın sebebini kendi dehalarına bağlarlar ve kazançtan aslan payını alırlar. Şirketin diğer çalışanlarına düşen pay ise çok az olur.

Bu maaş farkları yalnızca CEO’lar ile alt kademe arasında görülmemektedir. OXFM’ın verdiği bilgilere göre, ABD’de eğitimli yöneticilerin maaşları 1978 yılından 2016’ya kadar %997 artarken, tipik bir işçinin maaşı sadece %10,9 artmıştır.

Çok sık görüldüğü gibi CEO’lar, muhasebe sistemlerini dürüst olmayan yöntemlerle değiştirebilirler. Yukarıda borsada hisseleri işlem gören şirketler konusunda ifade ettiğimiz gibi, şirketleri gerçekte az kazansa bile, kendileri çok kazanmayı sürdürürler. Hâlbuki şirketin alt kademelerinde çalışanların, böyle muhasebe oyunları yapma imkânları yoktur.

Ekonomik olarak kalkınmış ülkelerden İngiltere’de de, maaşlar arasındaki eşitsizlik, her geçen gün artmaktadır. Neredeyse Birinci Dünya Savaşının sonrasındaki kargaşa ortamının eşitsizlik rakamlarına ulaşmıştır. İngiltere’de maaşlar ve gelirler arasında görülen en büyük farklar, Kraliçe Victoria döneminde oluşmuştur. İngilizlerin meşhur söylemi olan Victoria dönemi zenginliklerinden, sadece üst tabaka faydalanmıştır.

Bu durumun en önemli göstergesi 1815-1914 arasındaki göçlerdir. Bu dönemde yaklaşık 20 milyon insan İngiltere’yi terk etmiştir. Bunların çok küçük bir bölümü görevli gidenlerdir. Büyük çoğunluk, okyanustaki her türlü ölüm ve korsanlık tehlikelerine rağmen ülkesini terk etmiştir. 1900 yılında İngiltere’nin nüfusunun 41 milyon olduğu düşünülürse, göçlerin azameti daha iyi anlaşılır. Eğer zenginlik tabana yayılsaydı bu insanlar macera peşine bu kadar fazla düşmezlerdi.

Bizim tarihten bu örneği vermemizin nedeni, aynı durumun, başka ülkelerde günümüzde de devam ediyor olmasıdır.

Tahmin edileceği gibi, gelir dağılımındaki eşitsizlik, servet dağılımındaki eşitsizliği de tetiklemektedir. Eğer, sadece anlık eşitsizliklerdeki fark artsaydı, tehlike daha az olurdu. Fakat maalesef, hayat boyu yani kalıcı eşitsizlik de anlık eşitsizlik kadar yüksek hale gelmiştir. Bu durum insanların gelecek umutlarını kötü yönde etkilemektedir. İnsanların geliri daha yüksek olan üst basamaklara çıkma şansları giderek azalmaktadır.

Bazı ülkelerde tüketim eşitsizliği, gelir eşitsizliğinden daha düşüktür. Bunun muhtemelen iki sebebi vardır. Birincisi, kayıt dışı gelirler çoktur. İkincisi, kolay borçlanma imkânı vardır. Bilindiği gibi, her iki durum da ülke ekonomisi için tehlike anlamına gelmektedir.

Eşitsizliği azaltacak tedbirler konusu başka bir makale konusu olduğundan ileride ele alınacaktır.

Ekonomi kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

RAMAZAN, SOSYAL YARDIMLAŞMANIN YOĞUNLAŞTIĞI AYDIR

RAMAZAN, SOSYAL YARDIMLAŞMANIN YOĞUNLAŞTIĞI AYDIR

 

Bilindiği gibi Ramazan,  Hicri takvimin dokuzuncu ayıdır. Yüce Yaradan, bu aya erişenlerin oruç tutmalarını istemiştir. Oruç tutan insan, imkânları olduğu halde, belli bir vakte kadar bir şey yememektedir. İmkânı olduğu halde aç kalmaya devam eden insanın, imkânı olmadığı için aç kalanların halinden anlaması ihtimali, oruç tutmayana göre daha fazladır.

Allah, sağlık gibi sebeplerle oruç tutamayanların, fidye olarak fakirleri doyurmasını istemektedir. Oruç tutamayanlardan istenilen bu davranış da, insanları yardımlaşmaya teşvik etmektedir.

İnsanlar, toplum halinde yaşadıklarından birbirlerine ihtiyaç duyarlar. Hiçbir insan, kendi kendine meslek sahibi olamaz. Kendi kendine ilim öğrenemez. Hiç kimse, tek başına çalışarak zengin olamaz. Bir şahsın zengin olabilmesi için, onun emriyle hareket edecek çalışanların olması şarttır.

Dolayısıyla birbirimize ihtiyacımız vardır. Yüce Yaradan, bizleri farklı özelliklerde yaratmıştır. Bu farklılıklardan dolayı, sosyal düzen kurabiliyoruz. Eğer farklı özelliklerimiz olmasaydı, ne olurdu bir düşünelim. Bir ülkede herkes, başbakan olmak isteseydi, her insan yaşadığı şehrin yöneticisi olmayı hedefleseydi nasıl bir durum oluşurdu acaba?

Demek ki, zengin olmak veya yönetici olmak, bizim kendi kendimize başardığımız bir şey değildir. Allah’ın kurduğu düzen ve öylelerine verdiği farklı özelliklerden dolayıdır. Yüce Yaradan, fazla rızık verdiklerinden, sahip olduklarını başkalarıyla paylaşmalarını isterken, muhtemelen birinci sebep bu durumdur. Dolayısıyla, hiçbir zenginin veya yöneticinin kibirlenmesinin anlamı yoktur.

Bir diğer muhtemel neden, zenginleri ve yöneticileri korumaktır. Tahmin edileceği gibi, zenginler paylaşmazlarsa, yöneticiler insanlara yardımcı olmazlarsa, mevcut konumlarını devam ettiremezler. Kendileri dışındaki insanlarda kin ve nefret duygularını harekete geçirirler. Biriken kin ve nefret, bir gün bendini yıkan baraj misali, önüne geleni alır götürür.

O halde toplum halinde yaşamanın gereği olarak, insanlar her daim sosyal yardımlaşma içerisinde olmalıdırlar. Böylece, öncelikle zenginler ve üst yöneticiler olmak üzere, bütün insanlığın huzuru sağlanmış olur. Bu yardımlaşmada sorumluluk, öncelikle zenginlere ve üst yöneticilere aittir. Öncü bu kesimler olmalıdır.

Yardımlaşmanın oluşması için, zenginliğe veya üst yöneticiliğe ulaşılırken neler yaptığının önemi yoktur. İsterse helâl isterse haram yollardan ulaşılmış olsun, her insan yardımlaşmalıdır. Yardımlaşma, ilk önce yardım eden insanın kendisini mutlu hissetmesine vesile olur. Sonrasında yardım edileni mutlu eder. Böylece toplumsal barış oluşur. Sosyal barışın olduğu yerlerde, zenginler ve yöneticiler mevkilerini korurlar.

Yardımlaşma içerisinde olan insanların, geçmişlerinde arzu edilmeyen hatıralar olabilir. Eğer yapılan yardımlar içten bir şekilde yapılırsa, geçmişteki yanlış davranışların bir kısmının hükmünü yitireceği bizzat görülecektir. Yaptığı yardımlardan mutluluk duyan, yardım ettiği kişinin mutlu olduğunu gören insan, geçmişteki yanlışlarının bir kısmından kendi vicdanında kurtulacaktır.

Kalan yanlışlıklar için tek yetkili, Yüce Yaradan’dır. Yüce Yaradan’a sığınan ve güzel işler yapan her insan geleceğe daha bir umutla bakmaya başlayacaktır. Hem bu dünyada hem de ahirette güzelliklere ulaşabilmenin umudunu taşıyacaktır.

Yüce Yaradan’ın varlığını tanımayan insan ise, her iki cihanda da cezasını çekmeyi hak etmiş olacaktır.

Bizim umudumuz, içinde bulunduğumuz Ramazan ayından istifade edileceği yönündedir. Bu ayda sosyal yardımlaşmamızın daha yoğunlukla gerçekleşeceği inancındayız. Bu yardımlaşmalar, sadece bireysel olarak yapılmamalıdır. Guruplar ve hattâ devletler temelinde de olmalıdır.

Küreselleşen dünyada huzuru tesis edecek en önemli amil, kardeşlik duygusunun gelişmesidir. Aradaki kardeşlik hisleri arttıkça, kimse, kardeşinin geçmişini araştırmaya çalışmayacaktır. Kardeşinin geçmişinde, kendi aleyhine bazı davranışların olduğunu bilse bile, kardeşlik adına affedici olacaktır.

Zaten çok büyük çoğunluğun geçmişinde yanlış davranışlar vardır. Nitekim Yüce Yaradan, Kur’an’ında şöyle söylemektedir:

16 Nahl Suresi 61: “Eğer Allah insanları zulümleri yüzünden hesaba çekseydi, yeryüzünde kımıldayan tek canlı bırakmazdı. Fakat Allah onları, belli bir vakte kadar erteler. Müddetleri (ecelleri) geldiği zaman, onu ne bir saat erteleyebilirler, ne de öne alabilirler.”

Dolayısıyla, kardeşlik duygusu olmazsa, kimse kimseyle uzun vadeli birliktelik oluşturamaz. Çünkü birlik hareket etmeyi düşünen her bir insan veya devletin elinde, karşı tarafın yanlış davranışlarının bilgisi vardır. Dolayısıyla kurulan birliktelik, güven üzerine olmaz. Aksine, her biri diğerini kollamakla zaman geçirir. Bir taraftan da, karşı guruptakilerle dirsek temasını sürdürür. Bir gün aniden karşı guruptakilerle birlik hareket etmeye başlayarak, daha önce beraber olduklarını perişan edebilir. Demek ki, geçici menfaat ve düşmanımın düşmanı dostumdur anlayışı üzerine kurulan birliğin bütün üyeleri, her an diken üzerindedirler.

Uykusuz geceler geçirilmesine sebep olacak bu durumu düzeltecek tek şey, kardeşlik duygusudur. O halde, Ramazan ayından istifade edelim. Birbirimizle daha çok yardımlaşalım. Kardeşliğimizi geliştirelim. Günlerimizi uykusuz ve sıkıntı içerisinde değil, huzurlu geçirelim.

26 Şuara Suresi 68: “Ve şüphesiz, işte o Rabbin, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.”

Mutlak galip olan Yüce Yaradan’ın, gazabına uğramak veya merhametine sığınmak bizim elimizde. Seçim bizim.

Dini, Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÇOK YAŞATILMIŞ OLMAK

ÇOK YAŞATILMIŞ OLMAK İNSANI AZAPTAN UZAKLAŞTIRACAK DEĞİLDİR.

 

(Not: Bu makale Nisan 2014 tarihinde bu sitede yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz.) 

Bakara Suresi 96. ayet: “Elbette onları insanların hayata en harisi (düşkünü) – müşriklerden de haris – bulacaksın. Her biri arzu eder ki bin sene yaşatılmış olsun. Hâlbuki çok yaşatılmış olmak kendisini azaptan uzaklaştıracak değildir. Allah onların neler yaptıklarını görüyor.”

Allah ayetlerini bazen, belli olaylar üzerine gönderiyor. Ama bilindiği gibi mesajlar evrenseldir.

Ayette yanlış yapan insanın ne kadar yaşatılırsa yaşatılsın, ahirete intikal ettiğinde cezasını mutlaka çekeceği belirtiliyor. Ancak başka bazı ayetlerde benzeri davranıştaki insanlar için genel anlamda şöyle deniliyor: (Örnek: Rad 34 ve Tevbe 74) “Onlar için bu dünyada da bir azap vardır. Ahiretteki azap ise, daha fenadır.”

Ayetlerin ruhuna bakıldığında Bakara 96. Ayeti şöyle algılamak yanlış olmaz: “…..Her biri arzu eder ki, makamlarında bin sene kalmış olsunlar. Hâlbuki çok bırakılmış olmak kendisini azaptan uzaklaştıracak değildir.” Yani hem bu dünyadaki hem de ahiretteki azaptan uzaklaştıracak değildir.

Koltuğa yapışanlar, ayrılırken mutlaka zarar görürler. Yaptıkları yanlışlar anlaşılmasın diyerek makamlarına tutunmaktan başka çaresi olmayanlar için ise, sonları daha felaket olur. Kendileriyle birlikte etraflarındakileri de batırırlar. Bu durumun örneklerini çevremizde her zaman görebiliriz. Tarih zaten böyle misallerle doludur.

Aslında zenginlik ve makamlar, insana hem bu dünya hem de ahiret için mutluluk fırsatıdır. Yusuf has Hacib 1069 da yazdığı “Kutadgu Bilig” yani “Mutluluk veren bilgiler” kitabında bu konuları işler.

Ahireti kazanmak için “bir lokma bir hırka” anlayışıyla yaşar, bol ibadet yapabilirsin. Ama böyle yaparak sadece ahireti kazanmaya çalışmış olursun der. Hâlbuki “bu dünyada; mal, mülk ve makam sahibi olup, bunları halka adaletli bir şekilde hizmet için kullanırsan, işte o iki dünya mutluluğudur” diyerek yol gösterir.

Başkalarını gönülden sevindirmek, insana mutluluk verir. Bu dünyada yaptığımız iyilikleri gören Allah da, hem bu dünyada hem de ahirette bizlere yardımcı olacağını Kutsal kitaplarında bizlere müjdeliyor.

O halde seçim bizim. Biz güzel işler yaparsak, Allah karşılığını iyilik olarak misliyle veriyor. Kötü işler yaparsak bize aynıyla geri döndürüyor.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın