HZ. ÂDEM PEYGAMBER KONUSU 1

HZ. ÂDEM PEYGAMBER KONUSU 1

 

Hz. Âdem hakkında, bilimsel verilerle elde edilmiş bilgilere sahip olmamız mümkün görünmüyor. Bu konudaki bilgilerimiz, kutsal kitaplarda anlatıldığı kadardır. Bilindiği gibi, kutsal kitapların içerisinde değişmeden kalan tek kitap, Kur’an’dır. Bilinen bu gerçeğe rağmen, Hz. Âdem ve iki oğluyla ilgili hikâyelerin hemen hepsi, Tevrat’tan alıntıdır. İlginç olan, Hıristiyanların da Müslümanların da büyük çoğunluğunun, elimizde orijinal nüshası bulunmayan ve sonradan yazıldığı kesin olarak bilinen insani bir eser olan Tevrat’tan yapılan alıntılara inanmalarıdır.

Hz. Âdem konusunu irdeleyebilmemiz için, bu hususta halk arasında anlatılan hikâyeleri çok kısa olarak aktaralım.

Anlatılan hikâyelere göre, Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın, her defasında biri erkek biri kız olmak üzere ikiz evlatları olmaktadır. Aynı yumurtanın ikizi olan çocukların birbirleriyle evlenmeleri yasaktır. Dolayısıyla çocuklar, diğer yumurtanın ikizi ile evlenirler. Çünkü aynı yumurta ikiziyle evlenirlerse, kardeşiyle evlenmiş duruma düşmektedirler. Fakat bir sonra doğan ikizlerden karşı cins ile evlenirlerse, (güya) kardeşiyle evlenmemiş olmaktadırlar.

Yine hikâyecilere göre; yukarıda söylenen kurallar uyarınca Habil’in evlenmesi gereken kız, Âdem ve eşinin en güzel kızları olduğu için, onunla Kabil evlenmek ister. İki kardeş arasındaki bu kapışmada, Hz. Âdem, arabuluculuk yapar. Çözüm olarak, Allah’a kurban sunmalarını ister. “Yüce Yaradan kimden kurban kabul ederse, kız onunla evlensin” der ve fikri kabul görür. Tek olan Tanrı, Habil’in kurbanını kabul eder.

Hikâyecilere göre, Habil çobandır ve deve sürüsü vardır. İçlerinden en güzelini kurban olarak getirmiştir. Kabil ise, çiftçidir. O da bir demet sarı başak getirmiştir. Allah, Habil’in devesini kabul edince, Kabil sinirlenir, kardeşini çöle sürükler ve orada öldürür. Hıristiyan kaynaklara göre, Habil öldürüldüğünde 22 yaşındadır.

Bu hikâye, ilâhi kaynaklı dinlere inanan insanlar arasındaki hemen her kesimde kabul görmüştür. Bizim garipsediğimiz husus, Ali Şeriati gibi sorgulayan insanların bile, yukarıdaki hikâyeyi inanarak anlatması ve inanması yetmiyormuş gibi, üzerine aşağıdaki irdelemeleri yapmasıdır.

Ali Şeriati, sosyolog ve dinler tarihçisi olduğundan, anlatılan bu hikâyeyi daha derin incelemiştir. Kendinden önceki bazı sosyologların bu hikâyeyle ilgili olarak yaptıkları bilimsel analize göre, cinsel arzu ve güdü, cinayet ve günahın temel nedenidir. Şeriati, sosyologların bu yargısını doğru bulmakla birlikte, yetersiz görür. Kendisine şu soruyu sorar: “Kabil niçin şehvetin avı olmuştur?”. Yazar, yaptığı uzun tahlillerle, aynı anne ve babanın evlatlarının, aynı ortamda yetişmelerine rağmen, farklı davranmalarının nedenlerini inceler.

Biz, burada, onun uzun irdelemelerini değil, ulaştığı sebep-sonuç ilişkilerini çok kısaltılmış olarak vermekle yetineceğiz. Şeriati’ye göre, Habil, çoban olduğu için, henüz mülkiyet kavramı yoktur. Yani, sınıfsız, ilk “ortaklık toplumuna” bağlı insandır. Bu nedenle mal biriktirme gibi hırsları oluşmamıştır. Kabil ise, çiftçi olduğundan, toprak sahibidir. Dolayısıyla, iskân ve toprağa bağımlılık aşamasının ve sınıflı toplumun insanı -yazara göre- bireyin bireyi sömürmesi, bireysel mülkiyet ve insanın insana hükmetme döneminin insanıdır. İşte, sosyoloğumuza göre kardeşlerin aralarındaki tek fark, mülk sahibi olmanın oluşturduğu despotluk anlayışından gelmektedir.

Asırlardır insanlara ezberlettirilen hikâyeyi ve son dönem sosyologlarının analizlerini kısaca aktardık. Şimdi, anlatılanları, önce sorularımızla irdeleyelim, sonra Kur’an’ın anlatımına bakalım.

Sorulacak bir soru şudur. Aynı anne ve babadan dünyaya gelmelerine rağmen, farklı zamanda doğan ikizler, birbirleriyle çaprazlama evlendiklerinde, kardeşleriyle evlenmiş olmuyorlar mı?

Hikâyeye göre, Yüce Yaradan, Hz. Âdem ve Hz. Havva çiftine her defasında biri erkek biri kız olmak üzere ikiz çocuk veriyor. Burada akla şu soru geliyor. Kâinatı sıfırdan yaratmaya ve topraktan insan yaratmaya, Âdem ve eşine, her defasında biri kız biri erkek olacak şekilde ikiz çocuk vermeye gücü yeten Allah, niye başka bir çözüm üretmesin?

Akla gelen bir diğer sual de şu olabilir. Bütün kutsal kitaplarında, aile içi ilişkileri yasaklayan Yüce Yaradan, her şeye gücü yeter iken, insanlığın başlangıcında böyle bir uygulama yaparsa, inandırıcılığının kalmayacağını bilmez mi?

Şu anda insanlık tarihinin süresi hakkında net bir bilgi sahibi değiliz. Bilim insanlarının bize anlattıkları bilimsel bulgulara göre, insanlık tarihi, en az 70.000 yıllık geçmişe sahiptir. Buğday üretmeye başlanıldığı söylenen en eski tarih ise, 13.000 yıl öncesidir. Bilimin bize aktardıklarında sonradan elde edilecek bulgulara göre, elbette, süreler konusunda bazı değişiklikler olabilir. Ama ilk insanların buğday ürettiğini bilimsel olarak iddia etmek bilim tanımına ters düştüğü gibi,  ispat edilmesi de mümkün değildir.

Bu gerçeğe rağmen, bir taraftan Hz. Âdem ve eşi ilk insandır, Habil ve Kabil, onların ilk çocuklarıdır diyeceğiz, diğer yandan, insanlığın daha birinci neslinde, çiftçiliğin ve toprak sahipliğinin başladığını iddia edeceğiz. Eğer Kabil, hikâyedeki gibi başak getirmişse, onun başak getirmesinin tek bir açıklaması olabilir. O da, ilâhi kaynaklı düşünüşle açıklanabilir ki, İslâm müfessirlerinin bazıları da bu şekilde izah ediyorlar. Yüce Yaradan’ın, Âdem’e başak gönderdiğini ve melekleri aracılığıyla, ona buğday yetiştirmesini öğrettirdiğini ifade ediyorlar. Her şeye gücü yeten Allah için, bunu yapmak, bizce, en basit işlerdendir. Ancak, böyle ilâhi bir olay gerçekleşmiş olsa bile, henüz, Âdem ve eşinin yeryüzüne indirilişlerinin başlangıcında, toprak sahipliğinden kaynaklanan mülkiyet hırsının oluşacağını, nasıl söyleyebiliriz? Sosyologların, Kabil’in kıza sahiplenmek isteğinin temelinde yatan sebebin, çiftçiliğinin, tarla sahipliğinin ve mülkiyet bilincinin olduğu yönünde savunmalarla açıklamalarının bir anlamı olabilir mi?

Diğer yandan, henüz hiçbir hayvan gurubu evcilleştirilememiş iken, hem de 22 yaşında öldürüldüğü söylenen ve insanlığın ilk dört kişisinden biri olduğu iddia edilen bir insanın, birkaç deveye değil de, deve sürüsüne sahip olduğunu nasıl iddia edebiliriz? Deve sürüsüne sahip olma ihtiyacını hissetmesi için, yeryüzünde, kendilerinden başka, çok fazla sayıda insanların da var olması ve develeri ticaret amacıyla kullanmaları gerekmiyor mu?

Ayrıca, aynı anda yaşayan ve yeryüzündeki ilk dört kişiden ikisi oldukları iddia edilen iki kardeşten birinin deve sürüsü sahibi ama mülkiyet anlayışı olmayan, diğerinin çiftçi fakat mülkiyet kavramı gelişmiş olduğunu iddia etmenin, savunulabilecek bir yönü var mıdır?

Anlatılan ve ispatlanması mümkün olmayan bu hikâyeyi esas alarak, uzun uzun ve derin! yorumlar yaparak; hükmetme hırsının tarihi gelişimi, ekonomik yapının insanlar üzerindeki etkileri, mülkiyet kavramı, sınıf anlayışı ve tarih üzerine teoriler üreten sosyologlara, bundan sonra nasıl inanabiliriz?

Bu gibi sorulara, Yüce Yaradan’ın bize verdiği akıl ile cevap aramaya çalışalım. Bu arayışımız sırasında, Allah’ın -sadece dünyayı ve insanları değil- bütün evreni hiç yoktan oluşturmaya gücü yeten bir yaratıcı olduğunu unutmadan düşünelim.

Bir taraftan bu sorulara cevaplar ararken, diğer yandan, Kur’an’daki, Hz. Âdemin iki oğlunun hikâyesinin anlatımına kulak verelim. Bu husus, Maide Suresinin 27-31inci ayetlerinde anlatılır. Ayetlere dikkat edersek, Habil ve Kabil isimlerinden bahsedilmez. Ayrıca aralarındaki tartışmanın sebebi olarak, Allah’a sundukları kurbanlardan sadece birinin kabul edilmesi gösterilir. Demek ki, anlatılan diğer bütün hikâyeler, bazı müfessirlerin, muhtemelen, kendilerinden önceki meşhur müfessirlerin düşüncelerini taklit ettikleri anlatımlardır. Veya kendi anlattıkları hikâyelerini, Kur’an aracılığıyla ispat edebilmek için, ya da başka saiklerle oluşturdukları uydurma olaylardır. Hikâyelerdeki amacın, Hz. Âdem’in ilk insan olduğunu ispat etme çabası olması ihtimali çok kuvvetlidir.

Acaba Hz. Âdem’in ilk olduğu şeklindeki bu düşünceleri, Kur’an ile örtüşüyor mu? İrdelemeye devam edelim.

Maide Suresi 27inci ayet: Onlara, Âdem’in iki oğlunun haberini gerçek olarak oku. Hani ikisi de birer kurban sunmuşlardı da, birinden kabul edilmiş, ötekinden kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, “Andolsun seni mutlaka öldüreceğim” demişti. Öteki, “Allah, ancak kendisine karşı gelmekten sakınanlardan kabul eder” demişti.

28: “Andolsun! Sen beni öldürmek için elini bana uzatsan da, ben seni öldürmek için sana elimi uzatacak değilim. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.”

29: “Ben istiyorum ki, sen benim günahımı da, kendi günahını da yüklenip cehennemliklerden olasın. İşte bu zalimlerin cezasıdır.”

30: “Derken nefsi onu kardeşini öldürmeye itti de (nefsine uyarak) onu öldürdü ve böylece ziyan edenlerden oldu.”

31: Nihayet Allah, ona kardeşinin ölmüş cesedini nasıl örtüp gizleyeceğini göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. “Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini örtmekten aciz miyim ben?” dedi. Artık pişmanlık duyanlardan olmuştu.

Konuyla ilgili ayetlerde anlatılanlara bakıldığında, Kabil ve Habil ismi geçmemekte, sadece Âdem’in iki oğlu denilmektedir. Ayrıca kurbanı kabul edilmeyenin, kurbanı kabul edileni öldürmesinin sebebi olarak anlatılan evlenme ile ilgili hikâyelerin ve bir batında biri kız diğeri erkek olan ikiz kardeş doğduğu gibi olayların, Kur’an’da olmadığı anlaşılmaktadır. Hangi kardeşin, kurban olarak ne sunduğu belirtilmemiştir. Dolayısıyla, birinin deve sürüsü sahibi, diğerinin ziraatçilik yapan çiftçi olduğu şeklinde bir açıklama, Kur’an’da mevcut değildir.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HİZMET EDERKEN ISLAH ETMEK

HİZMET EDERKEN ISLAH ETMEK

 

“İnsan” olmanın en önemli şartlarından birisi, hizmet etmektir. Konumları ve maddi güçleri ne olursa olsun bütün insanlar, birbirlerine karşılıksız hizmet etmekle yükümlüdürler. Ancak, insanların karşılık beklemeden hizmet etmeleri çok zordur. İnsanların sahip oldukları nefis, bu hizmet anlayışının önündeki en büyük engeldir. Nefsimizin bizi zorladığını bilen Yüce Yaradan, bizim yaptığımız karşılıksız yardımların zerresinin kaybolmayacağını ve karşılığını bizlere vereceğini söylüyor ki, insanların arasındaki yardımlaşma artsın. Hattâ, Allah, insanları birbirine yardımcı olmaya teşvik edecek bir başka güzelliği şu ayetiyle açıklıyor.

Enam Suresi 6/160: “Kim bir iyilik yaparsa, ona on katı vardır. Kim de bir kötülük yaparsa, o da sadece o kötülüğün misliyle cezalandırılır ve onlara zulmedilmez.”

Hizmet etmek, her insan için bir insani görev olmasına rağmen, bazı insanlar için mecburiyettir. Amirler, belediye başkanlığı, başbakanlık, bakanlık gibi makamlarda oturanlar, bulundukları mevki itibarıyla insanlara hizmet etmek durumundadırlar.

Hizmet etmek, elbette çok güzel bir insani haslettir. Ancak hizmet etmekten daha evlâsı, hizmet ederken ıslah edebilmektir. Bu sitedeki bir yazımızda belirttiğimiz gibi, Ebuzer-i Gifari, Cündeb bin Cünade adında bir kervan soyguncusu iken, ıslah olarak değişmiştir. Bir insanın ıslah olması, o kişinin kâmil insan olma yoluna girmesine vesile olur. Kişinin ruhen yükselerek tekâmül etmesi için, bizzat şahsın kendisinin çaba sarf etmesini sağlamak, onu ıslah etmenin temelini atmak anlamına gelir.

Hizmet etmek, o insanın bir nevi hizmetkârı gibi olmaktır. Onun işlerinin bir kısmını gören ücretsiz işçisi gibi davranmaktır. Hizmet etmek, karşımızdakinin hayatını kolaylaştırmaya çalışmaktır.

Eğer, bizim için yapılan karşılıksız hizmetlerden olumlu yönde anlam çıkarabilirsek, ne mutlu bize. Çünkü çıkardığımız bu anlamları hayatımıza uyguladığımız ölçüde, kendimizi ıslah ederiz.

Ama bize hizmet eden kişi, aynı zamanda bize rehberlik ederse, aldığımız hizmetten anlam çıkarma ihtimalimiz artar. Dolayısıyla, ıslah olma ihtimalimiz kuvvetlenir. Bize karşılıksız hizmet eden şahıs, verdiği desteğe ilaveten, kendisi güzel bir örnek oluşturmuşsa, bizim ıslah olmamız kolaylaşır ve kalıcı hale gelir.

Kur’an’a baktığımızda, ismi geçen bütün peygamberlerin, örnek insanlar olduklarını anlıyoruz.

Mümtehine Suresi 60/4: “İbrahim’de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel bir misal vardır…”

Zuhruf Suresi 43/59: “İsâ, ancak kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğullarına örnek kıldığımız bir kuldur.”

Ahzab Suresi 33/21: “Şanım hakkı için muhakkak ki size Allah’ın resulünde Hz. Muhammed) pek güzel bir örnek vardır. Allah’a ve son güne ümit besler olup da Allah’ı çok zikreden kimseler için.”

Yukarıdaki ayetlerden de anlaşıldığı üzere, ıslah etmeye çalışan peygamberler, örnek olmuşlardır. Peygamberlerin dışında da ıslah edici davranan örnek insanlar her zaman olmuştur ve var olmaya devam edecektir.  Ancak, ıslah edici görünen her insan, ıslah edici olmayabilir.

Bakara Suresi 2/11: Hem onlara: “Yeryüzünde fesat çıkarmayın.” denildiğinde: “Biz ancak ıslah edicileriz.” derler.

12: “İyi bilin ki, onlar ortalığı bozanların ta kendileridir, fakat anlamazlar.”

Demek ki, 12inci ayete göre, her hizmet eder görünen, ıslah edici değildir. Bazıları, kendi menfaatleri uğruna veya orada fesat çıkarmak için hizmet eder görünmeye çalışmaktadırlar. Dolayısıyla, her hizmet eden ıslah edici olarak kabul edilemez. Bazen ise, aksine bozgunculuğunu gizlemeye çalışan birileri olabilir. Bunlara karşı çok daha dikkatli olmak gerektiğini biliyoruz. Kur’an, bir adım daha ilerisi için bize yol gösteriyor ve fesat çıkaranların emirlerine itaat etmememizi istiyor.

Şuara Suresi 26/151 ve 152: “Yeryüzünde ıslaha çalışmayıp fesat çıkaran haddi aşmışların emrine itaat etmeyin.”

İnsanlardaki ıslah edici özelliğin kaynağı nereden geliyor diye Kur’an’a bakalım.

Haşr Suresi 59/23: “O…düzeltip ıslah eden ve dilediğini yaptıran ve büyüklükte eşsiz olan Allah’tır…”

Ayetteki ifadede Yüce Yaradan, Kendisinin vasıflarından birisinin ıslah edicilik olduğunu net bir şekilde vurguluyor. Eğer biz de, tek olan Tanrı’nın gösterdiği yolda yürürsek, hem kendimizin ıslah olma ihtimalimiz hem de başkasının ıslah olmasına vesile olmamız ihtimali artar.

Islah olmamızın ve ıslah etmeye çalışmamızın ne kadar önemli olduğunu aşağıdaki ayet bize net bir şekilde gösteriyor.

Hud Suresi 11/117: “Senin Rabbin, halkları iyi ve ıslahatçı iken, o memleketleri haksız yere helak edecek değildir.”

Peygamberlerin hepsinin, insanları ıslah etmeye çalıştıklarını, hem kutsal kitaplardan hem de tarihi bulgulardan öğreniyoruz.

Bilginler ise, genel anlamda, hizmet eden insanlardır. Elbette, ıslah edici şeklinde davranan bilginler de vardır. Ancak, dindar din âlimleri ile karşılaştırıldığında, sayıları daha azdır. Bu durum, sadece ilâhi kaynaklı dinler için geçerlidir denilemez. Meselâ, yeni bir din öğretisinin temelini atan Buda, ıslah edicidir. Fakat benzer dönemlerde Antik Helen’de yaşayan Pisagor (Pythagoras), Aristo gibi insanlar, ağırlıklı olarak, hizmet eden şeklinde nitelenebilir.

Hz. İsa’nın Havarileri, ıslah edicidirler. Ama Newton, Edison, Einstein ve diğer ilim insanları, daha çok hizmet eden özelliğe sahiptirler.

İslâm’daki ilk dört halife ıslah edici konumda iken, İbni Sina, Lokman Hekim, El Kindi ve Farabi gibi şahsiyetlerin hizmet etme vasıfları, daha öne çıkar.

Hizmet etmek ile ıslah etmenin arasındaki farkı kavrayarak, ıslah ediciliği artırabilmemiz için, irfan kavramı ile bilgi arasındaki farkı görebilmemiz gerekmektedir. Aradaki farkı fark edersek, insanlarımızı irfan sahibi olmaya yöneltebiliriz. İnsanlarımızı irfan sahibi olmaya yöneltebilmemiz için de, terbiye ile eğitim-öğretim arasındaki farkı kavramaya çalışmalıyız.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MENFAATİMİZİ VE HAYATIMIZI ANLAMLANDIRMA DENGESİ ÜZERİNE

MENFAATİMİZİ VE HAYATIMIZI ANLAMLANDIRMA DENGESİ ÜZERİNE

 

Bütün dünyayı saran covid-19 denilen salgın hastalık, hayatımızı alt üst etti. Salgın hastalığı önleme konusunda çare bulamayan bilim insanları, hastalığın sebeplerinin neler olabileceği hususunu bilimsel olarak açıklamaya çalışıyorlar. İlk olarak bizi uyardıkları konu, çevreyi kirlettiğimiz üzerine olmaktadır. Doğayı tahrip ederek yeşili azalttığımızı, bazı hayvan türlerini yok etmekte olduğumuzu vurguladıktan sonra, bütün bunların sonucunda doğal dengenin bozulduğunu, küresel ısınmaya sebep olduğumuzu anlatıyorlar.

Diğer taraftan, gıdaların üretimindeki verimliliği artırmak için çok miktarda ilaç ve hormon kullanılmasının insan vücuduna verdiği zararla ilgili bilgiler veriyorlar. Ayrıca ayaküstü atıştırma anlayışının yaygınlaşmasının, yiyeceklerdeki sahtelik ve hormon kullanımıyla birleşince, insanların bağışıklık sisteminin zayıfladığına dikkat çekiyorlar. Bunlara ilaveten, tüketim anlayışının değişerek, insanların tüketimde yarış halinde olduklarını, bu yarışın insanları daha çok para kazanmaya mecbur bıraktığını ifade ediyorlar. İnsanların içine düştükleri para kazanma mecburiyetleri, bilhassa şehirlerde yaşayan ve sofrasındaki ürünlerden hiçbirini üretemeyen insanlarda, gerginlik (çağın hastalığı olan stres) oluşturduğunu üzülerek söylüyorlar.

Hastalığın muhtemel sebepleri üzerinde fikir yürüten bilim insanları, hayatımızı altüst eden bu anlayışı, bizim nasıl altüst edebileceğimiz hakkında fikir üretemiyorlar. Bulabildikleri çözüm yolları, hastalığın yayılmasını azaltmak üzerine. Ulaştıkları çözüm de, kişilerin toplumdan soyutlanmasını sağlamak olduğundan, insanları daha çok bunaltıyor.

Bilimin yöntemi, deneysellik üzerine olduğundan, bizim hayatımızı altüst eden bu anlayış ve uygulamaları, bizim altüst etmemiz üzerine bir fikir yürütemiyorlar. Çünkü hayata bakışımızı altüst edip, kendimize yeni bir yaşam felsefesi oluşturmanın yollarını aramak, bilimin alanına girmemektedir.

Bir insanın, yeni bir yaşam felsefesi oluşturabilmesi, nefsi ile oluşturduğu ilişkinin sonuçlarına bağlıdır. Eğer bir kişi, sadece nefsinin isteklerinin peşinde koşuyorsa, onun hayatı, mutfak ile tuvalet arasında geçiyor demektir. Eğer, hayatımızı bu minval üzerine inşa etmişsek, günümüzde yaşanan bir salgın hastalık gibi bir musibet karşısında bunalıma girme ihtimalimiz artar. Kendimizi her şeyden ve her insandan soyutlamaya çalışırız.

Eğer, hayata bakışımız, insanlara hizmet ve adaletli davranma üzerine inşa edilmişse, salgın hastalık bizi ruhen bunaltmaz. Çünkü biz, kıyamete bile hazırız demektir.

Peki, istekleri bitmeyen bir nefse sahip iken, adaletli olmayı, başkalarına hizmet etmeyi nasıl başaracağız? Hayatımızı değerli hale getirip, kendimizle gurur duymayı nasıl sağlayacağız?

Öncelikle, kendimize şu soruyu sorarak başlayabiliriz. Yapacağım bir işte, ben nasıl bir karar vermeliyim ki, hem ben menfaat sağlamalıyım, hem de çevrem, ülkem ve insanlık yararlanmalı.

Kendisine bu soruyu soran insan, eğer güçlü bir iradeye sahipse, kazanırken de ahlaklı davranır. Kazandıklarını da yüksünmeden paylaşır. Eğer yeterince güçlü iradesi yoksa kazanırken, ahlakın kestirme yollarına başvurabilir. Fakat bazen böyle bir yöntemle kazanmasına rağmen, kazandıktan sonra fakirlerle ve ihtiyacı olanlarla paylaşmasına bir engel olmadığı için, paylaşabilir.

Paylaşmak, insana huzur verir. Yaygın tanıma göre, mutlu olmanın en kestirme yolu, başkasını mutlu etmektir. Başkalarının mutlu olmasında pay sahibi olduğunu düşünmek, o şahsın hayatını anlamlandırır.

Paylaşmayı ve yardımı değerli kılan şey, yardım edileni incitmeden ve sessizce yapılmasıdır. Böyle hassas davranışlar, hayatın anlamına değer katar. Bu yolda yürümeye başlayan bir insan, bir süre sonra, kazanırken de ahlaklı olmanın yollarını aramaya başlar. Demek ki, kazanırken bazen ahlakın kestirme yollarına başvuruyor olsak bile, kazandıklarımızı sessizce paylaşmaya başlarsak, hayatımızı değerli hale getirmeye de başlamış oluruz.

Bir kişinin hayatının anlamlandıran hususlardan birisi de, dostluklardır. Dostlarının ve sevdiklerinin kalitesi ve dürüstlüğü arttıkça, o şahsın hayatının değeri de artar.

Dost edinebilmenin ilk şartı, karşı taraf talep etmeden, ona dostluk gösterebilmektir. Nasıl ki bir insan, sevilmeyi arzu ediyorsa, önce sevmeyi öğrenmesi gerekiyorsa, dostluk da öyledir.

Fakat sevilmeden önce sevmek, dostluk görmeden önce dostluk göstermek, insan nefsine zor gelir. Nefsimiz, başka bazı konularda, ilk hareket eden olmamız için bizi yönlendirirken, sevgi ve dostluk konusuna gelince, karşı tarafı beklememizi öğütler.

Bu zorluğu aşabilmek için, çeşitli yöntemler denenebilir. Bunlardan birisi, hayatta bir daha karşılaşmayacağımızı düşündüğümüz ve bizim konumumuzu bilmeyen bir insana, uygun bir ortam oluştuğunda sevgi ve dostluk göstermektir. Böylece, sevgi ve dostluk gösterdiğimiz şahsın, daha sonra şımarıp, bizden menfaat sağlamak istemesi ihtimalini de bertaraf etmiş olabiliriz. Bizim kim olduğumuzu, gücümüzü veya zenginliğimizi bilmeden sevgi ve dostluk göstereceğimiz şahsın, bize aynı şekilde güzellikle cevap vermesi ihtimal, çok kuvvetlidir. Böyle güzel bir karşılık gören o insan mutlu olur. Çünkü o ana kadar, çevresindeki insanlardan kendisine sevgi ve dostluk göstermek isteyenlere hep şüpheyle yaklaşmıştır. Sevgi gösterilerinin arkasında hep, bir menfaat olduğunu düşünmüştür. Dolayısıyla, çevresindekilerin sevgi gösterilerinden dolayı mutlu olmadığı gibi, aksine onlara içten içe kızmış, bazen de kinlenmiştir. Hâlbuki şimdi, kendisine sevgi gösteren insanın, bu davranışını içten gelerek yaptığına inanmaktadır.

Demek ki, bazen yanımıza yardımcılarımızı ve bizi tanıyanları almadan, halkın içerisine girerek insanlarla samimi bir ortamda görüşürsek, sevgi ve dostluk görme ihtimalimiz her zaman vardır.

Bazen, kim olduğumuz yani gücümüz ve zenginliğimiz anlaşılırken bile, samimi bir ortam oluşturabiliriz. Bunun için, karşımızdaki insana madden yardım etmek yerine, manevi güzellik sergilememiz yeterli olacaktır. Karşımızdaki bir insana güzel bir şekilde gülümsememiz, onun taşıdığı ağır bir yükün bir kısmını taşımamız, işinin bir ucundan tutarak yardım etmemiz, o şahsı mutlu kılacaktır. Yeter ki biz bu manevi yardımları, karşı taraf istemeden ve başa kakmadan yapmaya gayret edelim. Gösteriş için yapmayalım. Yapmacık davranmayalım. Gönülden yapmaya çalışalım. Göreceğiz ki, bizim yardım ettiğimiz insan, kedisine verdiğimiz değeri hemen kavrayacak ve bize sevgi ve dostluk gösterecektir.

Tarihin bize öğrettiği konulardan birisi de, hiçbir şeyin sabit kalmadığıdır. Hem devletler hem de insanlar için geçerli olan bir kural oluşmuştur. Bu kurala göre, bugünün büyükleri, yarının küçükleri olabilecekleri gibi, bugünün küçükleri, yarının büyükleri olabilirler. Bu altın kural, insanlar için daha sık geçerlidir. Hattâ aynı insan, yaşamı süresince bu durumu birkaç defa yaşayabilir.

Eğer, güçlü olduğumuz dönemde, menfaatimizi korurken hayatımızı anlamlandıracak şekilde hareket etmemişsek, sırf kendi nefsimizi düşünerek davranmışsak, düşüşümüz tehlikeli olabilir. Bilhassa, menfaatimizi koruyoruz diyerek başkalarını ezmişsek, tekrar ayağa kalkma ihtimalimiz çok azalır.

Bizim yukarıda bahsettiğimiz davranışları sergilemek için, çok güçlü iradeye sahip olmak gerekmez. Kendimizi ihmal ederek başkasına destek vermemizi de istemiyoruz. Yukarıda verdiğimiz örnekleri, “bizim kalbimiz mühürlenmiş” diye düşünen veya gerçekten nefsinin esiri olanlar için, uygulanabilir bir çıkış yolu olarak göstermeye çalışıyoruz. Daha önceki bir makalemizde ifade ettiğimiz gibi, her insanın içerisinde hem evliyalık hem de eşkıyalık vardır. Bizim amacımız, eşkıyayı, evliya yapmak değildir. Zaten buna insanın kendisinin davranışı bile yetmez. Tanrı’nın desteği gerekir. Gaye, evliyalık ile eşkıyalık arasında -hiç olmazsa- bir denge oluşturmaktır. Eğer bizim anlattığımız yolların benzerlerini uygularsak, en azından, eşkıyalıktan uzaklaşmaya başlarız.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KUR’AN OKUMAK, ONU HAYATA YANSITMAKTIR

KUR’AN OKUMAK, ONU HAYATA YANSITMAKTIR

 

Bilindiği gibi, bütün kutsal kitaplar, indiği bölgedeki halkın anlayacağı dilde gönderilmiştir. Budizm’in kurucusu olan Buda da, o dönemde bölgenin dili olan Sanskritçe yazmıştır. Bir eserin, bölge halkının dilinde yazılması, o kitabın okunması için olmazsa olmaz bir uygulamadır. Çevresindeki insanların kendisini anlamasını ve yaptığı tavsiyelere kulak verilmesini isteyen her insan, içinde bulunduğu toplumun diliyle hitap eder ve yazar. Türkiye’de yaşayan bir yazarın, yayınladığı bir eseri Fransızca veya Japonca yazması düşünülemez. Zaten hiçbir yerde böyle bir farklı dil yayını görülmemiştir.

Bütün ilâhi eserlerde olduğu gibi, Kur’an’da verilen örnekler, hem o dönemde yaşayan halkın anlayışına hem de bölgenin coğrafi yapısına uygun misallerdir. Kur’an’daki bu uygulamanın amacı, o dönemde yaşayan halkın, Kur’an’da söylenenleri hayatlarına yansıtmalarını sağlamaya çalışmaktır. Bilindiği gibi, Kur’an’ın, insani eserlere göre üstünlüğü, sadece bir döneme ait olmayıp, hem devirler üstü hem de bütün insanlığa yönelik evrensel olmasıdır. Dolayısıyla, Kur’an’ın indirildiği dönemden sonra yaşamış ve yaşayacak bütün insanlara da yöneliktir. Bu sebeple, bizim de, Kur’an’da anlatılanları hayatımıza yansıtabilmemiz için, en iyi bildiğimiz lisan ile yazılanını okumamız gerekmektedir.

Kur’an’ı anlayarak okuduğumuzda, hayatımızda karşılaşabileceğimiz olaylarla ilgili olarak, temel taşı niteliğinde yol gösterici hükümlerin olduğunu görmekteyiz. Hemen her insan, kendi lisanında yazılmış bir Kur’an’ı her okuyuşunda, daha önce farkına varmadığı birçok tavsiyenin olduğunu ve yepyeni anlamların varlığını kavradığını görerek hayret etmektedir. Okumuş olmak için değil de, anlamak amacıyla okuyan bir kişi, Kur’an’ı her okuyuşunda, okuduklarını hayatına yansıtabilmek için daha kararlı hale geldiğini fark etmektedir. Eğer aynı şahıs, Kur’an’ı defalarca okusa, ama kendi lisanıyla değil de, anlamadığı dilde yazılmış olanı hatmetse, acaba hayatında nasıl bir değişiklik olurdu? Anlayarak ve defalarca okuyan insan ile hiç anlamadan okuyanı karşılaştırırsak, hangisinin hayatında değişiklik olma ihtimali daha yüksektir?

Kur’an’ın anlatım tekniğinde, indirildiği tarihten önceki dönemlerde yaşanmış olaylardan bahsedilmektedir. Hikâye olarak aktarılan bu olaylar, kutsal kitabın farklı bölümlerinde tekrarlanmaktadır. İlk defa okuyan insanların büyük çoğunluğu, farklı surelerde aktarılan bu tarihi olayların, hep aynı şekilde anlatıldığını zannetmektedir. Ancak, dikkatlice veya birkaç defa okuyunca, farklı surelerde anlatılanların aralarındaki ince ayrıntı şeklindeki farklılıkları sezebilmektedir. Kur’an’ın anlattığı bu tarihi olaylar, “kıssadan hisse” amacıyla ve insanların günlük hayatlarında karşılaşabilecekleri şekilde aktarılmaktadır. Dolayısıyla, hikâyelerden ders alınması istenilmektedir.

Şimdi düşünelim. Anlatılan hikâyelerden hayatımıza uygulayabilecek anlamıyla ders alabilmek için, bildiğimiz lisan ile yazılmışını bile, defalarca okumamız gerekirken, anlamadığımız lisan ile yazılmış olanı okumamızdan, ders çıkarmamız nasıl mümkün olur?

Kur’an’ın indiriliş dili olan Arapçasını okumamızı isteyenler, bu kitabın Yüce Yaradan’dan gelen ilâhi bir eser olduğunu, dolayısıyla indirildiği dilde okunması gerektiğini söylemektedirler. Peki, biz, bilmediğimiz bir lisan ile yazılmış olan bir Kur’an’ı okuduğumuzda, kitabın Allah tarafından söylenenler olduğunu, yani Yüce Yaradan’dan geldiğini nasıl anlayacağız?

Bir Japon arkadaşımızın, bize kendi dininin kutsal metinlerini, bunlar Kur’an metinlerinden diyerek, Kur’an’ın okunuş makamıyla ve Japon dilinde okuduğunu düşünelim. Veya bir Fransız arkadaşımız, bize, Kur’an okuyorum diyerek meşhur düşünürlerin eserlerinden Fransızca bir parçayı, Kur’an tilavetiyle okusa, bizim, okuduklarının Allah’tan gelen Kur’an olduğunu zannetme ihtimalimiz çok yüksektir. Çünkü okunandan hiçbir şey anlamamış, sadece arkadaşımızın sözüne güvenmişizdir. Ama gerçek öyle değildir, okunanlar tamamen insani eserlerdir. Hattâ bir Arap arkadaşımız, Kur’an’dan bir sure okuyorum dese ve bir başka insani eserden pasajı, Kur’an tilavetiyle okusa, biz okunanın Kur’an olduğunu zannederiz.

Bu konu ile ilgili olarak bir hatıramı aktarayım. Üniversitede okurken, Irak Türklerinden bazı öğrenciler de, okumak için bizim okula gelmişlerdi. Onlardan biri ile birlikte postaneye gittik. Arkadaş, memleketi olan Irak’a mektup gönderecekti. Zarfın üzerine adresi yazarken Arap alfabesini kullandı. En altına Türkçe alfabeyle tek kelime olarak “Irak” diye yazdı. Çünkü Irak’ta kullanılan alfabe Arap yazısı idi. Türk postacı, Irak yazısını görünce, o ülkenin postasına verecek, Irak’taki postacı ise, dağıtımı yapabilmek için kendi anladığı alfabe olan Arapça ile okuyabilecekti. Arkadaş zarfı bir ara yere düşürdü. Hemen bir vatandaş yere düşen zarfı aldı, üç kere öpüp başına götürdükten sonra bizim arkadaşa geri verdi. Çünkü bize yardımcı olarak düşen zarfı alan o vatandaş, zarfın üzerindeki Arapça yazıyı, Kur’an olabilir diye düşünerek saygılı davranmıştı. Böyle olayların benzerlerini ben küçükken de yaşamıştım. Bize öğütlenen şey, yolda üzerinde Arapça yazı olan bir kâğıt parçası gördüğümüzde, yerden alıp yüksekçe bir yere, bir daha düşmeyecek şekilde koymamızdı. İnsan bilmeyince böyle komik durumlara düşmek her zaman mümkündür.

Anlamadan okumak, sadece seslendirmektir. Dilini bilmediğimiz yabancı bir şiiri veya şarkıyı okumak veya dinlemek ne anlam ifade ederse, Kur’an’ın dilini anlamadan okumak da, aynı şeydir. Sadece seslendirmektir. Eğer amaç, şeklen seslendirmek olursa, kutsal kitaptakilerin ruhunu anlamamız nasıl gerçekleşecektir?

Kur’an’ı, iniş dili olan o günkü Arapçasıyla ve makamıyla okunuşunu, huşu içerisinde dinlemek, insana manevi bir huzur verir. Ama bu duygu, sadece dinlediğimiz an ile sınırlı kalır. Kur’an’da aktarılanların ruhunu anlamamız mümkün olmaz. Dolayısıyla, Arapça okunanı dinleyerek, ruhumuzun manevi gıdasının uzun süre devam etmesini sağlayamayız.

Eğer ahirette, Kur’an’da anlatılanlardan sorgulanacağımıza inanıyorsak, anlamadan okuyunca, ahiretteki sorguya nasıl hazırlanacağız? Bir Çinli, Çince okuduğu ve çok güzel öğrendiği bir dersin imtihanına girdiğinde, soruların Rusça sorulduğunu görse, başarılı cevap verme ihtimali ne olur? Veya imtihana hazırlanırken, dersi öğrenebilmek için, anlamadığı bir dilde yazılmış ve dünyadaki en güzel anlatımı olan bir kitaptan çalışmak istese, ne öğrenebilir?

Kendimiz bildiğimiz lisan ile yazılmışını okumazsak, tek çaremiz, başkalarının anlattıklarıyla yürümek olacaktır. Eğer böyle yaparsak, yani sadece başkalarının anlattıkları ile hareket edersek, ahirette Yüce Yaradan’ın huzuruna çıktığımızda, “biz bilmiyorduk, bize böyle anlattılar” diyerek kurtulma ihtimalimiz çok zayıf.

Bakara Suresi 2/170: Onlara: “Allah’ın indirdiğine uyun.” dendiği vakit de: “Yok, atalarımızı neyin üzerinde bulduysak ona uyarız.” dediler. Ya ataları bir şeye akıl erdiremez ve doğruyu seçemez idiyseler de mi onlara uyacaklar?

Kur’an’da yukarıdaki ayet gibi çok sayıda ayet vardır. Bu ayetlerin, Allah’a inanmayan atalar için söylenildiğini, Müslüman olan atalarla bir ilgisinin olmadığını iddia etmek pek mümkün görünmüyor. Çünkü ayette “ya ataları bir şeye aklı erdiremez ve doğruyu seçemez idiyseler de mi onlara uyacaklar” diye uyarılıyor. Bu konunun daha iyi anlaşılabilmesi için, yine bir hatıramı aktarmak istiyorum. Benim 1973 yılından beri tanıdığım bir hemşehrimin babaannesi 2005 yılında vefat etti. Kadıncağız, ölmeden öncesinde bile, dünyanın öküzün boynuzu üzerinde durduğunu, inanarak iddia ediyordu. Çünkü o da, atalarından öyle duymuştu. Eğer bizler şehre gelmeseydik ve okumasaydık, ilçede arkadaşın babaannesinin şartlarında yaşıyor olsaydık, biz de aynı şeyi söyleyebilirdik.

Bir başka örnek verelim. Ünlü mutasavvıflardan Hacı Bektaşi Veli Hazretleri, birçok konuda çok güzel yorumlar yapmış ve yol gösterici olmuştur. Aynı insan, Kur’an’daki “acı sulu deniz ile tatlı sulu deniz birbirine karışmaz, aralarına bir perde koymuşuzdur” mealindeki ayetini, döneminin şartlarına göre yorumlamıştır. Ona göre bu iki deniz, Rum denizi ve Fars denizidir ve  bu iki deniz birbirine karışmaz. Biz hacı Bektaşi Veli’den sonra yaşamış olsak, onun Kur’an yorumunu, kesin bir bilgi olarak düşünürdük. Çünkü atalarımızın en bilgelerinden birisiydi.

Atalarımız, İmam Buhari’nin hadis kitaplarıyla ilgili olarak bize şöyle derlerdi: “Onun hadis kitaplarındaki hadislerden birisini reddeden, dinden çıkmış olur”. Halen üniversite mezunlarının ve hattâ öğretim üyelerinin içerisinde bu inançta olanlar var. Eğer biz atalarımızın dediğini dinleseydik ve İmam Buhari’nin eserlerini okuyup, aynı kitabın içerisinde birbiriyle çelişen hadislerin olduğunu görmeseydik, biz de atalarımızın yolundan giderek, çocuklarımıza anlatacaktık.

Anlaşılan o ki, Allah’ın indirdiğini bize anlatırken yanlış aktarma olur ise, bunun sorumlusu, sadece anlatan kişi değildir. Yüce Yaradan’ın verdiği aklı ve anlama yeteneğini kullanmayarak, sadece atalarının anlattıklarıyla hareket eden bizler daha çok sorumluyuz.

Bir eseri, anlamaya uğraşmadan okumaya kalkışmak, nasıl, kitabın müellifine bir saygısızlık olarak algılanır ise, Kur’an’ı, anlamadan sadece okumuş olmak için okumak da, Yüce Yaradan’a saygısızlık anlamına gelir.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İSLÂM’DA ULUSLARARASI HUKUK ANLAYIŞI

İSLÂM’DA ULUSLARARASI HUKUK ANLAYIŞI

 

Kur’an’ın indiği dönemde, günümüzdeki anlamda uluslararası hukuk kurallarının ne durumda olduğuna kısaca bir bakalım..

Antik Helen döneminde, site devletleri kendi aralarında bir hukuk oluşturmaya çalışmışlardır. Fakat Helen olmayan devletlerle ilişkilerinde bir hukuk oluşturmamışlardır. Diğer bir deyişle, dış dünyaya karşı kendilerini kurallarla bağlamamışlardır. Aksine, yabancılarla ilişkilerinde kendilerini her türlü gaddarlığı yapmakta haklı görmüşlerdir. Yabancılara karşı kendilerini bağlayan hukuk kuralları olmadığından, canları nasıl isterse öyle davranmışlardır. Hattâ bazıları, kendilerinden olmayan bu devletlere, kölelerine bakar gibi bakmışlardır.

Nitekim Sokrates, Aristo, Pisagor ve Platon gibi düşünürler, eşitliğin, hür insanlar arasında uygulanacak bir şey olduğunu savunmuşlardır. Köleleri hiç hesaba katmamışlardır. O dönemlerin ünlü bilgelerinin birçoğu bile, köleleri insan olarak görmemişlerdir. Yaşadıkları site devletinin çoğunluğunu oluşturan kölelere, insan değil, konuşan hayvan nazarıyla bakan bilgelerin olduğu bir ortamda, Helen olmayan devletlere karşı böyle bir uygulamanın olması normaldir.

Antik Helen’deki anlayışın benzerinin Romalılarda da olduğunu görüyoruz. Romalılar, aralarında dostluk anlaşması olan devletlerle ilişkilerinde, anlaşma kurallarına uygun davranıyorlardı. Ancak, dostluk anlaşması yapmadıkları devletlerle ilişkilerinde hiçbir hukuk kuralı geçerli değildi. Kendilerini bağlayan hiçbir kural olmadığından, istedikleri gibi davranabilirlerdi. Dostluk anlaşması yaptıkları birkaç devletin dışındakileri –en belirgin örnek olarak Germenleri, Vizigotları- barbar ve hattâ barbarlığın da ötesinde, insanlık dışı bir varlık olarak görüyorlardı.

Aynı anlayış, zamanla Avrupa’nın diğer bölgelerine de yayıldı. Yirminci yüz yılın ortalarına kadar bu anlayış devam etti. Hattâ, Hıristiyan olmayan ülkelerle 1856 yılına kadar, hukuk kurallarını içeren anlaşma bile yapmadılar. 1856 yılında ilk defa, Hıristiyan olmayan Osmanlı Devleti, hukuk kuralları sisteminin içerisine alındı. 1905 yılında da, Japonya ile aynı sistemi kurdular. Diğer ülkeleri yine ciddiye almadılar. Bilhassa sömürgelerinin köleleri olarak görmeyi sürdürdüler.

  1. Dünya Savaşından sonra kurulan Cemiyeti Akvama, sadece kendi istedikleri ülkeleri dâhil ettiler. II. Dünya Savaşından sonra kurulan Birleşmiş Milletlere de, bir ülkenin üye olabilmesi için, iki üye devletin teklif etmesi şartını getirdiler.

Diğer taraftan, Yahudilerin başka devletlere bakışları da, Antik Helen ve Romalılar ile aynıydı. Hattâ daha kötüydü. Yahudi olmayanları insan gibi bile görmüyorlardı. Çevrelerinde bulunan Filistin ve Sina Çölü civarındaki Araplara karşı çok acımasız davranıyorlardı. Fakat güçlerinin yetmediği devletlerle, aralarında hukuk kuralları oluşturarak uymaya çalışıyorlardı.

Kur’an’ın inmesinden önceki döneme kısaca değindik. Şimdi, Kur’an’ın bu husustaki sözlerini irdelemeye çalışalım. Bilindiği gibi Kur’an, insanları, anlayışlarına göre iki guruba ayırır. Birincisi, Allah’ın varlığını reddeden müşrikler, ikincisi Yüce Yaradan’ın kulu olduklarının şuurunda olanlar. Allah’ın kulu olduklarına inananları da, ikiye ayırıyordu. Birincisi, kitap ehli olanlardı. İkincisi olarak, Hz. Muhammed’e gönderdiği Kur’an’ın takipçileri şeklinde ikiye ayırıyordu. Kur’an’da, bu iki gurup arasındaki hukukla ilgili olan çok sayıda ayetler vardır.

Kur’an’da sadece Yüce Yaradan’ın varlığını kabul eden guruplar arasında hukuk kuralları bahsedilmemektedir. Müşriklerle ilgili olarak da, onlarla Müslümanların aralarındaki hukuku belirleyen bazı ayetler vardır. Örneğin, Mümtehine Suresi 60/8: “Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez. Çünkü Allah adalet yapanları sever.” Ayette, müminleri yurtlarından çıkarmayanlara, onlara saldırmayanlara karşı, cihat edilmemesi istenmektedir. Aksine, müşrik olmalarına rağmen, onlara iyilik yapılması tavsiye edilmektedir. Bu tavsiyeler, aslında, dış dünya ile ilişkileri yani uluslararası hukuku anlatmaktadır.

Enfal Suresi 8/58: “Eğer bir kavmin, sözleşmeye aykırı bir hainlik yapmasından korkarsan, savaştan önce aynı şekilde antlaşmayı bozduğunu kendilerine bildir. Çünkü Allah hainleri sevmez.” Ayet aralarında anlaşma bulunan ve Müslüman olmadıkları için dış dünya olarak nitelenen kavimlerle, bir anlamda devletlerle irtibatlarının nasıl olması gerektiğini anlatmaktadır. Yani devletlerarası ilişkileri düzenleyen kurallardan biridir.

Bakara Suresi 190’da, haksız taarruz etmeyin denilerek -bir anlamda- uluslararası savaş hukuku hususunda yol gösterilir.

Enfal Suresi 61: “Eğer onlar barıştan yana olurlarsa, sen de barıştan yana ol! Ve Allah’a güven. Çünkü işiten ve bilen O’dur.” Demek ki, cihat sırasında bile, karşı taraf barışa yanaşırsa, anlaşma yapılacaktır. Çünkü işiten ve bilen Allah, her şeyi gözlemektedir. Eğer, barış isteklerinde hile varsa, Yüce Yaradan, hilelerini başlarına geçirmeye muktedirdir. Kur’an’ın bu ve benzeri hükümleri, savaş hukukunun, o güne kadar hiç konuşulmayan ve uygulanmayan hukuk anlayışının tesisinin bir örneği olarak değerlendirilebilir.

Kur’an, Maide Suresi 2inci ve 8inci ayetlerde “bir kavme olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevk etmesin” demektedir. Bu emir, Müslümanlara göre dış dünya olarak kabul edilen müşriklerle ilişkileri hakkında verilmiştir. Çünkü Kur’an’a göre müminler birbirlerinin kardeşidirler, dolayısıyla birbirlerine karşı, zaten adaletli davranmalıdırlar. Dolayısıyla, mümin bir kavim kastedilmemiştir. Hâlbuki müşrikler düşmanlarıdır. Kur’an’ın indiği dönemdeki en etkin devlet olan Romalılardaki anlayış, bırakın savaş zamanını, barış sırasında bile düşmanlarını insan olarak görmüyordu. İşte Kur’an, dış dünya veya düşmanlar ile olan ilişkileri, böylece hukuki bir zemine oturtmaktadır. Yani devletlerarası hukuk kuralları oluşturmaktadır.

Kur’an, yapılan antlaşmalara uyulmasına çok önem verir. Bu nedenle çok sayıda ayet ile müminleri uyarır. Bakara Suresi 177’de müminlerin özelliklerini sıralarken, müminleri, antlaşmalarına uyanlar olarak niteler. Dolayısıyla müminlerin, Kur’an’ın oluşturduğu ve o döneme göre devrim niteliğinde olan hukuk kurallarına uymalarını şart koşar.

İslâm âlimleri, Kur’an’daki çok sayıda ayetten esinlenerek, siyer adı altında eserler oluşturmuşlardır. Siyer,  devletlerarası hukuk anlamına gelmektedir. Bazı bilginler, siyer için ayrı bir kitap yazmamışlardır, diğer eserlerinin içerisinde bahsetmişlerdir. Ebu Hanife, sadece siyer konusunu işlediği bir eser yazmıştır. Daha sonra Ebu Hanife’nin öğrencilerinden de aynı konuda eser verenler olmuştur.

Ebu Hanife’nin öğrencilerinin de benzer eserler vermelerinin sebeplerinden birisi, İmamı Azamın uyguladığı yöntemdir. Ebu Hanife, kendisinden önce ve hattâ kendisinden sonra yaşayan âlimlerden farklı uygulamalar yapmıştır. Seçme öğrencilerden oluşan 40 kişi ile fikri danışma heyeti kurmuştur. Konular, 40 kişilik bu kurulda ele alınıp tartışıldıktan sonra karara bağlanmıştır.

Ebu Hanife’nin bu şekilde bir sistem kurmasının bazı nedenleri vardır. Ebu Hanife, genç yaşta ve seçimle, Kûfe Camisinin hocası ve imamı olmuştur. Hâlbuki seçildiğinde kendisinden çok daha yaşlı öğrencileri vardı. Ayrıca Ebu Hanife, Arap kökenli değildi. Tabiri caizse, mevali idi. Dolayısıyla âlimler tarafından kabul görmesi ihtimali, o dönemdeki anlayışa ve hattâ günümüzdeki anlayışa göre, çok az idi. Ebu Hanife, kurduğu bu 40 kişilik danışma kurulu ile hem okulun dağılmasını önlemiş, hem de daha sağlıklı kararlar alınmıştır.

Bilindiği gibi, Halife Ömer döneminde İslâm’ın sınırları çok hızlı genişlemiştir. Yeni ortaya çıkan bu ortamda Hz. Ömer, daha önce hiç akla gelmeyen bazı sorunlarla karşılaşmıştır. Uluslararası nitelikte sayılabilecek bu sorunların çözümü için, Kur’an’a uygun olarak, mütekabiliyet esasını uygulamıştır. Menbic şehri gümrükçüsüne şöyle emir göndermiştir: “Şehrinize gelen yabancı tüccarların mensup olduğu devleti, kendi ülkesine giren bizim tüccarlara nasıl muamele yapıyorsa, öyle muamele et.”

Yukarıda verdiğimiz ayetlerden net olarak anlaşılacağı üzere, devletlerarası hukuk, o anki politikaya veya devlet başkanının şahsi tasarrufuna bağlı değildir. Ayrıca, ülke içerisindeki yabancılar, savaş zamanlarında bile, Kur’an’ın “bir kavme olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevk etmesin” ayetiyle koruma altına alınmıştır.

Bu ayetin en anlamlı uygulamasını Osmanlı Devleti yapmıştır. Bilindiği gibi, I. Dünya Savaşı başlayınca, 1915’te Osmanlı Türk Devleti, dört bir cepheden saldırıya uğradı. İçerideki Ermeniler –ki sadık tebaa deniliyor ve zenginlikleri sürekli artıyordu- düşmanla işbirliği yaparak, orduya ve bölge halkına arkadan saldırmaya başladılar. Doğu Anadolu’daki Ermenilerin bu kindar tutumlarına rağmen, Osmanlı Devleti ve halkı, İstanbul ve Batı Anadolu’daki Ermenilere hiçbir şekilde düşmanca bakmadı. Türkler savaşlarda ve hastalıklarla ölürken, onlar zenginlemeye devam ettiler. Fakat ülkenin beka sorunu vardı. Bu sebeple, sadece Doğu Anadolu’daki Ermeniler, yer değiştirildiler. Savaş alanının dışına ve o dönemde Osmanlı toprakları içerisinde en korunaklı olan Şam vilayetine göç ettirildiler. Orada her türlü maddi yardımlarla desteklendiler. Bu uygulama hem Türklerin genel yapılarına hem de Kur’an’ın hükümlerine uymaktadır. Osmanlının bu uygulaması, Avrupa’dan giderek Amerika kıtasındaki yerlileri yok eden anlayışla kıyaslamasak bile, II. Dünya Savaşı döneminde, yani Yirminci yüz yılın ortasında Hitler ve taraftarlarının Yahudilere yaptıkları ile kıyaslandığında, İslâm’daki hukuk ve uluslararası hukuk (siyer) anlayışı daha net kavranacaktır.

Bütün bunlar göstermektedir ki, Kur’an, büyük bir anlayış devrimi yaparak, günümüz anlayışından daha nitelikli bir şekilde uluslararası hukuk sistemi kurulması için yol göstermiştir.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BAYRAM KUTLAMASI

Allah’tan, insanlığın huzuru için mücadele ederek ve yaşadıklarından ders alarak Bayramı hak edenlerin sayılarının artabilmesi için insanlara yardımcı olmasını niyaz eder, insanlığın bayramını kutlarım.

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ARAÇ GEREÇ VE AMAÇ ÜZERİNE

ARAÇ GEREÇ VE AMAÇ ÜZERİNE

 

İnsanlığın bilinen tarihine bakıldığında, teknik ilerledikçe insanların sahip olduğu araç gereçlerin sayılarının arttığı görülmektedir.

Geçmiş tarihle ilgili en az bilgi sahibi olduğumuz atalarımız, avcı-toplayıcı olanlardır. Az olan bilgimize rağmen, fikir birliğine varılan bir husus, o dönemlerin, insanlığın en az araç gerece sahip oldukları şeklindedir. O devirle ilgili olarak, ortak kanaatimizin bir diğeri, o insanların içerisinde, gurup şuuruyla dayanışma içerisinde hareket eden ve bugün imrenerek baktığımız amaçlara sahip olanların oranının daha fazla olduklarıdır. Kendilerini ve içinde yaşadıkları toplumu doyurmak için, imece benzeri usullerle birlikte hareket etmişlerdir. Sahip oldukları özellikleri ve araç gereçlerini birleştirmişlerdir. Mülk ve para kavramı olmadığından, nefislerine yenilenlerin oranı çok düşük kalmış olması ihtimali kuvvetlidir. Ortak tavır almaları sonucu, güven ve huzur ortamında yaşadıkları düşünülmektedir Bu durumu henüz tam olarak belgeleyememişsek bile, günümüzde Avusturalya’da yaşayan yerliler olan Aborjinlerin yaşamlarını inceleyince, söylediklerimiz mantıklı görünmektedir.

Günümüz insanı, bilinen insanlık tarihi içerisinde, en çok vasıtaya sahip olmuş nesildir. Araç gereçlerdeki bu bolluğa karşılık, maalesef, amaçlar giderek yok olmaya yüz tutmuştur. Avcı-toplayıcı toplumlarda, hayatlarını anlamlandıran gayeleri olan insanların oranının, günümüzdekinden çok daha yüksek olduğu aşikârdır. Küreselleşmenin etki alanı genişledikçe, hayatlarını anlamlandıran gayeleri olan insan sayısının, giderek daha düşük seviyelere indiğini, hepimiz kendi çevremizde müşahede ediyoruz.

İnsanların amaç boşluğu içerisine düşmelerinin çeşitli sebepleri var. Bunların en önemlilerinden birisi, sahip olunan araç gereçlerdeki artıştır. Elbette araç gereç sahibi insanların içerisinde de, güzel amaçlara sahip olanlar vardır. Fakat böyle güzel insanların dışındakiler için, amaç ve araç gereç, tahterevallinin iki tarafıdır. Bir kanat yükselince, diğeri azalmaktadır.

Günümüz insanındaki amaç yokluğunun bir başka nedeni, sorgulama anlayışıdır. Hakikate ulaşmak için sorgulama kavramı ve tenkitçi bir anlayışla şüphe etmek yöntemi, birbirine karıştırılmaktadır. Bilgileri toplayıp, görgü ve düşüncelerin ışığında süzgeçten geçirmeye çalışmak başkadır, bilgilere, sırf tenkit etmek için şüpheyle bakmak başkadır. Birincisindeki gaye, hakikate ulaşmaya çalışmaktır. İkincisindeki amaç, elde edilmiş bilgiyi kötülemektir.

Dolayısıyla günümüzdeki sorgulamamızın amacı bile hatalıdır. Hâlbuki sorgulamayı hakikate ulaşmak için yapmalıyız. Çünkü hakikate ulaşmaya çalışan bir insanın hayatı, anlam kazanır. Başkalarının ulaştığı bilgileri kötüleyen yani kendisinin dışındakilere baştan ön yargı ile bakan bir insanın hayatı, anlamsızlaşır.

Peki, nasıl bir yöntem uygulayarak çözüme ulaşılabilir ve huzur bulabiliriz. Bizi çözüme götürecek metotlardan birisi, araçları, bir amaç doğrultusunda kullanmayı öğrenmektir. Bunu öğrenebilmek kolay değildir. Çünkü nefsimiz bizi hep yanlış yöne döndürmek ister. Öğrenmenin kolay yolu, Yüce Yaradan’ın öğretilerini iyi kavramaktan ve içselleştirmeye çalışmaktan geçer.

Aslında, Allah’ın öğretisi karmaşık değil, aksine vazıhtır. Tek olan Tanrı, bütün peygamberleri aracılığıyla aynı temel kanunları bize açıklamıştır.

Bakara Suresi 116ıncı ayet: “Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah’ındır.”

Tevrat’ta Tesniye 10/14: “İşte, gökler ve göklerin gökleri, yer ve onda olan her şey senin Tanrı’n olan Rabbinindir.”

Aziz Pavlus’un 1. Korintoslulara Mektup 10/26 da: “Yeryüzü ve onun doluluğu, Rabbinindir!”

Demek ki, insanlar, yeryüzündeki araç gereçlerin gerçek sahibi değildir. Bütün mülklerin hakiki sahibi, Yüce Yaradan’dır. İnsan, O’nun yeryüzündeki halefi olduğundan, araçları, tek olan Tanrı’nın gösterdiği şekilde yönetmekle yükümlüdür. Dolayısıyla, sahip olduğu araçlar üzerinde, keyfince tasarruf yapamaz. Sahip olduğunu düşündüğü araçlar için, “ister yakarım, ister yıkarım, benim değil mi” diyemez.

Zira, insanların araçlar üzerindeki yönetim sorumluluğu, sahip olduğu vasıtaları, diğer insanların ve toplumun huzuru ile mutluluğu için kullanmaktır. İlâhi kanunlara göre, araç gereç sahiplerinin, içinde yaşadıkları topluma karşı yükümlülükleri, sahip olduğu araçları kullanma hakkından önce gelir.

Elbette insanlar, sahip oldukları araçları kendileri de kullanacaklardır. Ama tahterevallide araçların tarafının ağır basarak, amaçları askıda bırakmasını önlemekle görevlidirler. Bu sorumluluklarını yerine getirebilmeleri, araçların ağır bastığı durumlarda, nefsine karşı mücadele ederek, kendisinin de ruhen, tahterevallide amaçların olduğu tarafta olmasıyla mümkündür.

Günümüz insanının en önemli sorunu gayet açıktır. Amaçtan uzaklaştığımız için, araç gereçler, bizi günlük olaylar zincirinin içerisine hapsetmiştir. Bir taraftan, zorlu geçim mücadelesi içerisinde, diğer yandan, medyadaki bitmek bilmeyen iç karartıcı haberlerinin boyunduruğu altında ve çevremizin de yönlendirmesi ile yaşamaktayız.

Gerek fert olarak, gerekse toplum halinde, yaşamın anlamı üzerinde düşünmeliyiz. Bu hususta okuyucularımıza destek verebilmek umuduyla, bu sitede “Hayatın İlahi Bir Anlamı Olmazsa, Herşey Manasızlaşır”, “Hayatımızı Anlamlandırarak Geleceğimizi Kurtarabiliriz” ve “Bir İnsanın Hayatını Anlamlandırması Üzerine” adlı üç makale yayınlamıştık Takdir edileceği gibi, düşünme eylemi, ekonomik veya dünyevi verilerle olmaz. Ancak irfan sahipleri düşünce üretebilirler. Çünkü irfan sahibi bir insan, bir fikri oluştururken, hem dünyevi hem de uhrevi açıdan birlikte bakmaya çalışır.

İnsan ve insanlık olarak, huzurlu ve mutlu yaşamak için neler yapılabileceğinin istişarelerini birlikte yapmalıyız. İnsanlık açısından iyi gördüğümüz şeyleri, şahsımız veya gurubumuz için yararlı olan şeylere tercih etmeliyiz. Dolayısıyla, kendimize faydalı gördüklerimizi değil, iyi ve güzel olan davranışları seçmeye gayret etmeliyiz.

Unutmayalım ki, araçların, amaç haline dönüşmesi, her devirde putlaşmayı getirmiştir. Tek olan Tanrı’yı terk edip, kendimize putlar oluşturdukça da, insanlığın huzuru azalmıştır.

Allah’ım, Senin yolunda harcamak üzere, mülk ve saltanat ver.

Allah’ım, Seni daha iyi anlayabilmek ve anlatabilmek için, ilim ve hikmet ver.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KORONA SALGINI VE DOĞA ÜZERİNE

KORONA SALGINI VE DOĞA ÜZERİNE

 

Bilindiği gibi, covid-19 adı verilen salgın hastalık, sadece insandan insana bulaşıyor. Bitkilere ve hayvanlara zarar vermiyor. Hattâ insanların içerisinde de seçim yaparak zarar veriyor. Salgının, insanlar arasında seçim yapan bu özelliği, ayrı bir makale konusudur. Biz bu yazımızda, doğa ile ilişkili yönünü irdeleyeceğiz.

Hastalığın yayılma hızını azaltmak isteyen ülkeler, insanların sokağa çıkmalarını ciddi ölçüde sınırladılar. Bu sınırlamayı hemen bütün dünya uyguladı. İnsanlar sokağa daha az çıkınca, tabiat kendisini toparlamaya başladı. Hava kirliliği, su kirliliği azaldı. Ozon tabakası kendisini tamir etmeye başladı. Bilhassa, Kuzey Yarı Kürenin baharı yaşadığı bu günlerde, doğa, bütün güzelliklerini sergiliyor.

Tabiatın bu güzelliğine bakınca, iki şey aklımıza geliyor. Birincisi, insanlar olarak, doğaya verdiğimiz zararın büyüklüğünü anlıyoruz. Tabiata verdiğimiz bunca zarara rağmen, kısa süre içerisinde doğanın kendisini tamir etmesi, insanlık açısından sevindiricidir. Demek ki, henüz geri dönülemez noktaya ulaşmamışız.

İkinci olarak düşündüğümüz şey, eğer Yüce Yaradan, insanları yaratmasa idi, doğanın güzelliğinin bir anlamının olmadığını kavrıyoruz.

Bitkiler ve hayvanlar, doğada yaşıyorlar. Ve bu güzelliklerin göstergeleri onlar. Ama bitkiler de, hayvanlar da, oluşturdukları çok hoş görüntülerin, hareketlerin farkında değiller. Güzellikleri besleyen, masmavi denizler, yemyeşil akarsular da yaptıklarının farkında değiller. Bütün bu güzelliklerin farkında olan tek varlık insandır. Buradan da, insanın çok özel bir yaratılışının olduğunu anlıyoruz. (Kâinatı ve içindeki diğer âlemleri yaratan Tanrı, insanlara, Kendi özelliklerinden yansımalar vermeseydi, bizler de hiçbir güzelliğin veya kötülüğün farkında olmadan yaşar giderdik.)

Eğer insan, bu güzelliklerin farkında olan yeryüzündeki tek varlık ise, bunun mutlaka bir sebebi olmalıdır. Eğer, bir sebep var ise, mutlaka, insanı, bir sebep üzerine yaratan bir Yüce Yaradan olmalıdır. Eğer Allah, bizleri, güzelliklerin farkına varacak özelliklerde yaratmışsa, bize, mutlaka bir görev yüklemiş olmalıdır. Bu sitedeki bir makalemizde, Allah’ın, kâinatı dünya için, dünyayı da insan için kurguladığını, Kur’an’dan örnekler vererek anlatmaya çalışmıştık. Bütün evren ve yeryüzündeki varlıklar, insana hizmet ediyorsa, insanın önemli bir görevinin olmaması düşünülemez.

Eğer Yüce Yaradan insanlara bir görev vermişse –ki insanlığı, yeryüzündeki halefi olarak yarattığını ifade etmiştir- bunun, farkına vardığımız güzellikleri korumak ve geliştirmek olması ihtimali kuvvetlidir. Eğer, bize bu güzellikleri geliştirmek görevi vermişse, Yüce Yaradan’ın, bütün bunları koruyacak ve geliştirecek donanımı da, bize vermesi gerekir.

Eğer, Tanrı, bize bu donanımı vermiş ama biz kullanmıyorsak, bu Yüce Yaradan’ın değil, biz insanların suçudur. Bir örnekle açıklayalım. Günümüzde maddeten kalkınmış ülkelerde, okuma yazma yaşına gelmişlerin içerisinden, okuma yazma bilmeyen yok gibidir. Bu istatistikten de anlıyoruz ki, Allah, insanlara okuma yazma öğrenme donanımını vermiş. Hattâ, bazı küçük çocukların, birkaç farklı dili konuşabildiklerini görüyoruz. Yüce Yaradan’ın verdiği bu muhteşem donanıma rağmen, halen okuma yazma öğrenmeyenlerimiz varsa, bu durum Tanrı’nın değil, insanların suçudur.

Şimdi, Yüce Yaradan’ın bize verdiği bütün donanımlarımızın tam olduğunu düşünelim. Zekâmızın yeterli olduğunu varsayalım. Gözümüz, renkleri en iyi fotoğraf makinesinden daha iyi süzüyor olsun. Dilimiz, yiyeceklerin tadını almaya devam ediyor olsun. Burnumuz, güzel kokuları hissederek ayırt etmeyi sürdürsün. Vücudumuz, çeşitli sporları yapabilecek kabiliyette düzenlenmiş olsun. Kulağımız, müziklerin notalarını ayırt edebilecek yetenekte olsun. Sosyal zekâmız ve konuşma yeteneğimiz, insanlarla irtibat kurabilecek ve onları ikna edebilecek durumda olsun. Fakat eğer Tanrı, bizde, sadece hafıza dediğimiz bir bilgi depolama yerini oluşturmasaydı, donanımlarımız ne işe yarardı? Yukarıda saydığımız ve sayamadığımız bütün yeteneklerimizin varlığına rağmen, bir işe yaramayan insan durumuna düşerdik.

Eğer Yüce Yaradan, bize hafıza vermemiş olsaydı, biz, bir işe yaramamamızın kabahatini Tanrı’ya yüklerdik. Peki, Allah, bize verdiği bütün donanımları, yine beynimizde oluşturduğu ve hem yazılı hem de görsel yönü olan hafıza deposu ile taçlandırdığına göre, biz insanlar hafızamızı kullanmazsak, suç kimin olur?

Eğer kabahatli olmak istemiyorsak, hafızamızı kullanalım. Her bir insan, önce kendi şahsi hafızasını kullanmakla yükümlüdür. Her fert, hafızasını kullanarak hatalarından dönmeye gayret etmelidir. Yüce Yaradan’ın verdiği güzellikleri korumak ve geliştirmek için çaba göstermelidir.

Eğer, insanlığın geleceğini güzelleştirmek istiyorsak, fert olarak hafızamızı kullanmak yetmez. Başta ülkeleri yöneten siyasi yöneticilerle, bütün kurum ve kuruluşların yöneticileri olmak üzere ve bireyler olarak hepimiz, insanlığın ortak hafızasını kullanmakla yükümlüyüz. Ortak yaşam alanımız olan yeryüzünün tahrip olmasını önlemeye çalışmakla sorumluyuz. Yüce Yaradan’ın, bizim istifademize sunduğu doğanın kurallarını değiştirmeye çalışmamalıyız. Bir taraftan doğal afetleri önleyecek tedbirler almalı, diğer yandan tabiatı güzelleştirmeye çalışmalıyız.

Böylesine sorumlu davranmazsak başımıza neler gelebileceğinin çok küçük bir örneğini yaşadık. Yüce Yaradan, doğanın güzelliğine dokunmadan, insanı yok edebileceğini bizlere gösterdi. Bu nedenle, kıyamet oluşumunu, sadece dağların pamuk gibi atılacağı, suların kaynayacağı, yıldızların söneceği, ay ve güneşin bir araya geleceği şeklindeki olaylar zinciri olarak düşünmeyelim. Kıyamet bilgisi, Allah’ın yanında olduğu gibi, kıyamet oluşturma kararı da tamamen Yüce Yaradan’ın uhdesindedir. Tek olan Tanrı, nasıl uygun görürse, öyle oluşturur.

Eğer insanlık, korona salgınından gerekli dersi almaz ve hatalarından dönmezse, bizi çok daha büyük sıkıntılar bekliyor demektir. Bir süre sonra, yeniden oluşabilecek daha kuvvetli ve çoluk-çocuk, genç-yaşlı ayırmadan bütün insanlarda etkili olan bir veya daha fazla virüs karşısında ne yapacağımızı şaşırırız. Çok sayıda oluşmuş olan bu virüslerin değişkenlik arzedip mutasyona uğrayarak her ülkede farklılık göstermesi halinde, tamamen aciz kalırız. Bitkiler ve hayvanlar yaşamaya devam ederken, insanlığın sonu gelebilir. Yüce Yaradan, isterse, bizden sonra yeni bir insanlık oluşturabilir. Veya Nuh Tufanında olduğu gibi, bir gurup insanı bırakabilir. Ama sonuçta insanlık açısından kıyamet oluşmuş olur. Biz de Yüce Yaradan’ın huzuruna suçlu olarak gitmiş oluruz.

Allah’ım, Senin bize verdiğin bütün özellikleri, akıl, vicdan ve iradeyi kullanarak, insanlığın ortak hafızasından faydalanarak, Senin gösterdiğin yola yönelebilmemiz için, lütfunla bizlere yardımcı ol.

Dini, Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HZ. MUHAMMED’İN PEYGAMBERLİĞİNE İTİRAZLAR ÜZERİNE

HZ. MUHAMMED’İN PEYGAMBERLİĞİNE İTİRAZLAR ÜZERİNE

 

Son peygamber olan Hz. Muhammed’in peygamberliğine itirazlar, daha çok, Yahudiler ve Hıristiyanlardan gelmiştir. Onların itirazlarının temelinde, kendi peygamberlerinden başkasını tanımama anlayışının olduğu şüphesini taşıyoruz. Nasıl, Yahudiler, Hz. İsa’yı -kendisi de bir İsrailoğlu olmasına rağmen- kabul etmeyerek itiraz ettilerse, Hıristiyanlar da Hz. İsa’dan başkasına itiraz etmişlerdir. Ancak, her iki taraf da, Hz. Muhammed’in peygamberliğine karşı çıkarlarken, doğrudan ret eden durumuna düşmemek için, bazı sebepler ileri sürmüşlerdir. Bu yazımızda, itiraz edilirken gösterilen sebeplerin içerisinden daha yaygın olanlarını, ele almaya çalışacağız.

İtirazlardan birisi, Hz. Muhammed’in, anlattıklarının bilgilerini, kervan ticareti sırasında tanıştığı bir papazdan öğrendiği şeklindedir. Bu söylemi, genellikle Hıristiyanlar yapmaktadır. Fakat bazen Yahudiler de, aynı şeyi iddia etmektedirler. Benzer iddiayı dile getiren Yahudiler, kendi fikirlerinin güçlü olduğunu vurgulamak için, Hıristiyanların söylemlerine ilave olarak, bahsedilen papazın da, bu bilgileri bir hahamdan aldığını savunmaktadırlar.

Bilindiği gibi, Hz. Muhammed peygamber olarak ortaya çıkışından önce, okuma yazma bilmemektedir. Dolayısıyla papazın söylediklerini bir yerlere kaydedemeyeceğinden, yıllarca aklında tutması gerekir. Papazdan, bir görüşmede öğrendiklerini, yıllarca aklında tutan bir insan, 6236 ayeti nasıl bir araya getirebilir? Hem de birbiriyle çelişki olmamasını nasıl sağlayabilir? Hz. Muhammed, papaz ile bir görüşmesinden bu kadar bilgi ortaya koyabiliyorsa, papazın çok daha fazla bilmesi gerekir. Bu durumda papazın kendisi neden peygamberlik iddia etmemiştir? Diyelim ki, peygamberlik iddia ederse, Hz. İsa’ya karşı yanlış yapmış olacağını düşünmüştür. Peki, böylesine bilgili bir papazı, tarih, niye tanımıyor?

Hz. Muhammed’in peygamberliğine bu şekilde yapılan itiraz, 1400 yıl öncesindeki cahil toplumda belki biraz taraftar bulabilirdi. Fakat günümüzde taraftar bulması mümkün değildir. Günümüz biliminin tespit ettiği bilgilerle, yaklaşık 1400 yıl önce söylenenler karşılaştırıldığında, tıpatıp aynı olduğu anlaşılmıştır. Bilhassa, insanın bir damla sudan başlayan oluşumunun evrelerinin anlatımı, günümüz bilgileriyle örtüşmektedir. Uzay ile ilgili bazı bilgiler, uzayın genişlemesi gibi hususlar, günümüzde kabul görmektedir. Acı sulu deniz ile tatlı sulu deniz arasına perde konulduğu ve bu nedenle birbirlerine karışmadığını anlatan ayetler, bugün ispatlanmıştır.

Hz. Muhammed’e yapılan bir diğer itiraz, onun çok zeki insan olduğu, toplumlarda peygamber gelecek beklentisinin varlığını gördüğü ve cemiyeti istediği gibi yönlendirdiği şeklindedir.

Bir insan çok zeki ise ve kervan ticareti ile meşgul ise, ilk yapacağı iş, bu zekâsını zengin olmak için kullanmaktır. Hâlbuki Hz. Muhammed, peygamber olduğunu söylemeye başladıktan sonra, eşi Hz. Hatice’den kaynaklanan zenginliğini de harcamış ve fakir olarak vefat etmiştir.

Hangi zeki insan, zekâsına ilaveten bu kadar muhteşem bilgilere de sahip iken, servetine servet katmak yerine, niye servetini harcar?

Hangi zeki insan, kendisine iddiasından vazgeçmesi karşılığında teklif edilen yüksek servetleri reddeder?

Hangi zeki insan, kendi uydurduğu bir kitapta, kendisini eleştiren, yanlışlarını yüzüne vuran sözleri söyler? Bilhassa, azat ederek evlatlık olarak kabul ettiği, eski kölesi Zeyd’in boşandığı eşi ile evlenmesi hususundaki Ahzab Suresi 37inci ayeti kitabına hangi zeki insan alır?

Ayet: “Hem hatırla o vakti ki, o kendisine Allah’ın nimet verdiği ve senin de ikramda bulunduğun kimseye: ‘Hanımını kendine sıkı tut ve Allah’tan kork’ diyordun da nefsinde Allah’ın açacağı şeyi gizliyordun. İnsanlardan çekiniyordun. Hâlbuki Allah kendisini saymana daha lâyıktı. Sonra Zeyd o kadından ilişiğini kestiği zaman, biz onu sana eş yaptık ki, oğulluklarının ilişkilerini kestikleri hanımlarını nikâhlamada müminlere bir darlık olmasın. Allah’ın emri de yerine getirilmiştir.”

Tek başına bu ayet bile; “Kur’an, Muhammed’in uydurmasıdır” diyenlere, Hz. Muhammed’in, Zeyd’in hanımına olan ilgisini, insanlar bilmiyorken ortaya çıkarması açısından tokat gibi bir cevaptır. Hiç kimse, insanların bilmediği bir kusurunu kendiliğinden ortaya çıkarmaz. Bilhassa zeki bir insan, hiç yapmaz. O hanımla yine evlenir belki, ama bu durumu kimseye fark ettirmez.

Hz. Muhammed ile ilgili bir başka itiraz, menfaat sağlamak için peygamber olduğunu iddia ettiği şeklindedir. Bir önceki iddiaya cevap verirken, maddi menfaat konusunu işlemiştik. Menfaat peşinde koşan bir insan, kendisine teklif edilen maddi menfaatleri kabul etmeyip, niye onlarla savaşa kalkışır?

Bir insan, kendisini karşısındakilerden daha güçlü görürse, savaş kararı alır. Hâlbuki biliyoruz ki, Hz. Muhammed, ilk ortaya çıkıp söylemlerine başladığında, kendisi korunma arayan bir durumdaydı. Amcası Ebu Talip’in koruyuculuğuna sığınmıştı. İlk İslâm şehitleri olan Sümeyye ve Yesir, gözlerinin önünde, toprağa yarı gömülü olarak günlerce işkence gördüler. Onları kurtarmak için hiçbir şey yapamadı. Hâlbuki sahte bir peygamber olsa bile, kendisini dinleyecek insanların devamının gelmesi için, onları kurtarması şarttı. Aksi takdirde, diğer insanlar, korkar ve peşinden gelmezlerdi.

Diğer taraftan, Hz. Muhammed’in yaptığı ilk üç önemli savaş olan Bedir, Uhud ve Hendek muharebelerinde, karşı tarafın askeri gücü, Hz. Muhammed’in topladığının hep üç katı kadar fazla idi. Menfaatini düşünen bir kişi, niye bu kadar güçsüz durumda iken, kendisine yapılan zenginlik tekliflerini kabul etmesin?

Yapılan tekliflerin içerisinde sadece para yoktu. Makam teklifi de vardı. Menfaati peşinde koşan bir insan, niye makam tekliflerini de kabul etmezken, her an ölümle burun buruna yaşasın?

Menfaatini düşünen bir insan, doğduğu yerden kaçabilmek için, neden, yatağına çok sevdiği yeğenini bırakmak durumuna düşsün? Neden, zengin olarak ve hükmeden bir mevkide oturarak rahat yaşamak varken, her türlü tehlikelere göğüs gersin?

Kur’an’ın indiği dönemde, Hz. Muhammed’in peygamberliğine itiraz edecek zemin bulamayan müşrikler, onun akıl hastası olduğunu ve kendince bir hayal dünyası oluşturduğunu söylemişlerdir. Belki de bu tezlerini ortaya atmalarının sebebi, kendisine teklif edilen bütün nimetlere, makamlara sırtını dönmesidir. Eğer daha öncesinde iddia ettikleri gibi zeki ve menfaatini düşünen bir kişi olsaydı, teklifleri hemen kabul etmesi gerekirdi. Böylesine mantıklı teklifleri ret ettiğine göre, akıl hastası olmalıydı.

Şimdi kendimize soralım. Akıl hastası olan bir insan, ilk defa geldiği ve çok az taraftarının olduğu Medine’de (o andaki adı Yesrib), Hıristiyan, Yahudi ve Müslümanları birleştirerek, tarihteki ilk devlet Anayasası denilebilecek, Medine Sözleşmesini nasıl yaptırabilir?

Akıl hastası olan bir insan, hayati tehlikesi olduğu için doğduğu yerden kaçarak geldiği ve tanımadığı bir şehirde, sıfırdan devlet teşkilatını nasıl kurabilir?

O dönemde akıl hastası diye suçlamalarının sebeplerinin bir kısmı, miraca çıktığından bahsetmesi, Cennet tasvirleri yapması gibi konular olabilir. Anlattığı bu gibi olaylara bakılınca, müşriklerin hayal görüyor şeklinde tanımladıkları bu hastalık, günümüzdeki tarifiyle, epilepsi veya şizofrenidir. Bu isimdeki hastalıkların bilinmediği, dolayısıyla ilacının da olmadığı bir dönemde, epilepsi veya şizofreni olan hasta bir insan, 6236 ayeti nasıl oluşturabilir? Diyelim ki, kafasından uydurdu.

Akıl hastası bir insan, binlerce ayeti, çelişkisiz bir şekilde nasıl uydurabilir? Bu kadar çok ayeti, şiirsel bir yapıda nasıl ifade edebilir?

Hz. Muhammed ile ilgili olarak ortaya atılan bu iddiayı temellendirdikleri diğer bazı konulara bakalım. Bunlardan birkaçını yukarıda ifade etmiştik. Bir tanesi, acı suyu olan deniz ile tatlı suyu olan deniz arasında perde olduğu, birbirine karışmadığı hususudur. Bir diğeri, insanın bir damla sudan başlayan serüveninin cenin haline gelişine kadarki safhasının anlatılmasıdır. Bir başkası, gökyüzüne doğru çıktıkça, göğsün daralması anlatımıdır. Bütün bunlar, 1400 yıl öncesi için, çok saçma sapan addedilecek konular olabilir. Bu sebeple, bunları söyleyen Hz. Muhammed’i, akıl hastası olarak nitelemenin, o devirde kısmen de olsa bir mantığı vardır denilebilir.

Fakat günümüzde, bilimin de onayladığı bu hususlar net olarak bilinirken, Hz. Muhammed’in epilepsi veya şizofreni hastası olduğunu iddia etmenin bir mantığı olabilir mi?

İtirazların anlamsızlığını görünce, Yahudi ve Hıristiyanların, kendi peygamberlerinden başkasını kabul etmemek için bu yola başvurdukları net olarak anlaşılıyor. Mekke’deki müşriklerin itirazlarının ise, kendi düzenlerinin bozulmasından korktukları için olduğu görülüyor. Mantıklı olmayan itirazların anlamsızlığı, net bir şekilde kendini gösteriyor.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İSLÂM’IN EKONOMİYE BAKIŞI ÜZERİNE

İSLÂM’IN EKONOMİYE BAKIŞI ÜZERİNE

 

Bu sitede yayınladığımız, “İslâmi Finansın Temelleri Üzerine” başlıklı ve dört seri olan makalelerimizde konuyu bazı açılardan irdelemeye çalıştık. Ayrıca, “İslâm’da Para Basımı” başlıklı yazımızda konuya farklı bir zaviyeden baktık. Bu makalemizde, meseleyi finansman açısından değil, ekonomi anlayışı penceresinden irdelemeye gayret edeceğiz. Bu incelememizi yaparken, mümkün olduğunca kısaca başlıklar halinde açıklamakla yetineceğiz. Çünkü okuyucularımızın, bizim her bir başlığımızın altını fazlasıyla dolduracağına inanıyoruz.

İslâm’da, kişinin diğer insanlarla ilişkisini, o şahsın, Allah ile olan irtibatı belirler. Ekonomi de hayatın bir parçası olduğuna göre, bir müminin ekonomiye bakışı, onun Yüce Yaradan ile olan kutsal ilişkisiyle sınırlanır.

Allah’a teslim olmuş bir tüccar, müşterisini aldatmaz. Velinimet bildiği müşterisine hile yapmaz. Tüccarın nefsi, ondan hile yapmasını istese ve müşterisini aldattığını kimsenin anlamayacağını düşündürtse de, yine de hile yapmamak için nefsine karşı mücadele eder. Çünkü mümin tüccar, göğüslerin içerisinde gizli kalanlar dâhil her şeyi bilen Allah tarafından sürekli takip edildiğinin şuurundadır.

İster tüccar olsun ister olmasın, İslâm’ı içine sindirmiş bir kişi, gösteriş için tüketmez. Yaşamak için ihtiyacı olduğu kadarını tüketmeye çalışır.

Mümin bir tüccar, çığırtkan bir pazarlamacı gibi davranmaz. Aşırı reklâm yapmaz. İş yerinde oturur ve vakur bir eda ile müşterisini bekler. Şehirlerin nüfusları aşırı arttığı ve dünya küreselleştiği için, mecburen reklâm yapsa bile, aşırıya gitmez. Gerçekleri yansıtmayan reklâm yapmaz. Reklâm yaparken rakiplerini kötülemez.

Mümin bir imalatçı, insanların ihtiyacı olmayan ve insanlara faydalı olmayan bir şeyi üretmek için çabalamaz. İnsanlara zarar verecek üretimleri yapmaz. İnsanların faydasına olmayan bu ürünlerin imalatından, daha fazla kâr elde edeceğini bilse dâhi, üretmez.

Allah’a teslim olmuş bir tüccar, karşı tarafın görmediği kusurlarla ilgili olarak müşterisini uyarması gerektiğine inanır. Kendi kendine “bana ne, malzeme müşterinin gözü önünde duruyor, hatasını kendi görsün” demeyip, maldaki kusuru müşterisine söyler.

Diğer taraftan, maldaki fiyat artışları veya düşüşleri sırasında, karşı tarafın zarar görmemesi için, gerçekleri saklamaz. Fiyat artışları hakkında karşı tarafı bilgilendirme hususunda, İmam Gazali’nin bir tavsiyesi vardır. Gazali, tavsiyesinin anlaşılabilmesi için kendince bir senaryo oluşturur. Bu senaryoda, bir şahsın şeker ticareti yaptığı varsayılır. Tüccar, elinde şeker kalmadığı için, kervanlarla diğer bir ülkeye şeker almaya gider. Gitmeden önce, kendi ülkesinde şeker fiyatları artmıştır. Gittiği ülkede ise, şeker fiyatları değişmediği gibi, diğer ülkedeki fiyat artışını da, şeker alacağı tüccar bilmiyordur. İşte bu noktada İmam Gazali diyor ki; “şeker alacağın ülkedeki tüccara, senin memleketindeki fiyatların arttığını söyleyeceksin. Yoksa kazandığın para helâl olmaz.”

İyi ki günümüzde dünya küreselleştiği için, fiyatlardaki değişimler çok kısa sürede her tarafa yansıyor. Yoksa İmam Gazali’nin bu tavsiyesine uymak, bilhassa ticaretle uğraşan insanlar için gerçekten zor olurdu.

Bir mümin, gerçekleştireceği üretim veya tüketimden önce, kendisine “nasıl yapacağım” sorusunu değil, “niçin yapmalıyım” diye sorar. Yapacağı iş, ilâhi bir gayeye hizmet ediyor mu veya insanlara faydası var mı diye sorgular. İlâhi bir gayeye hizmet eden bir şey, aynı zamanda insanlara faydalı olur. Bu sebeple, yapacağı işin, insanlara faydalı olmasına dikkat eder. Fakat insanların işine yaramayan ve sadece kendisine yararı olacak bir üretimi veya ticareti yapmaz.

Mümin bir tüccar, fiyatları artırmak için stok yapıp, fahiş kâr peşine düşmez. Yani “kazanç için kazanç” yöntemlerine başvurmaz. Onun için kazanç, kimseyi sömürmeden elde edilmelidir. Mümin için kazanç, insanlara Yüce Yaradan’ın gösterdiği şekilde hizmet edecek faaliyetlerin sonucunda gelen normal bir getiridir.

Fahiş kâr, her zaman stok yapılarak elde edilmez. Bazen normal şartlarda da uygulanabilir. Bilhassa bilgi veya mesleki görgüye dayalı çalışmalarda, fahiş kâr elde edilebilmektedir. Allah’a teslim olmuş bir üretici, bir meslek erbabı veya tüccar, hiçbir zaman normal kâr sınırını aşmaz. Çünkü bilgi, insanlığın ortak malıdır.

Mümin bir üretici, daha fazla kâr elde etmek için başkalarına zarar vermeyeceği gibi, tabiata da zarar vermez. Yeryüzü, Allah’ın, insana emanetidir. Çünkü insan, Yüce Yaradan’ın yeryüzündeki vekil yöneticisidir. Tabiata geri dönülemeyecek şekilde zarar vermek, Yüce Yaradan’ın vekâletine ihanet etmek anlamına gelir.

Mümin bir tüccar için birinci hedef kâr değildir. Asıl olan itibardır. İtibar, hem İslâm’a göre, hem de insanlık anlayışına göre, hayatın en önemli göstergesidir. İtibar, hem bu dünyada işe yarar, hem de ahiret yurdunda işe yarar. Ancak itibar sağladıktan sonra, bu itibarını fahiş kazanca tahvil etmeye kalkışan birisi, müminlikten ayrılmaya başlamış demektir. Nitekim itibarın ahirette de işe yaradığının farkında olmayan bazı marka olmuş ürün üreticisi, oluşturdukları itibarı aşırı kâra çevirmektedirler.

İslâm’da ekonomi, hayatın bir parçasıdır, ama bütünü değildir. Dolayısıyla iktisat, yaşamın tek yönlendiricisi olamaz.

Yukarıda bahsettiğimiz anlayışlar yaygınlaştıkça, insanlığın daha huzurlu olacağını söylememize yapılacak itirazın, sadece hırslı insanlardan geleceğine inanıyoruz.

Ekonomi kategorisine gönderildi | Yorum bırakın