DEVLET ANLAYIŞI ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

DEVLET ANLAYIŞI ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

 

Yazımızın başlığıyla ilgili olarak, bu sitede çeşitli makaleler yayınladık. Bu yazımızda konuyu daha farklı açılardan ele almaya çalışacağız.

Önce, Osmanlı Türk Devletinin ünlü padişahlarından Muhteşem Süleyman’ın şiirinden bir bölüm aktaralım.

Halk içinde muteber nesne yok, devlet gibi,

Olmaya cihanda devlet, bir nefes sıhhat gibi,

Saltanat dedikleri, bir cihan kavgasıdır,

Olmaya Baht-ü saadet dünyada, vahdet gibi.

Şiirde ifade edildiği gibi, halk devlete itibar etmektedir. (Şiir gerçeği yansıtmaktadır. Türklerde bu anlayış kesinlikle vardır. Bu sebeple devletlerinin sonsuz yaşamasını isterler.) Aslında, dünyanın her yerinde halk, devleti kendisinin koruyucu meleği gibi görmek ister. Eğer böyle görürse, o zaman devlete kutsallık atfeder. Dolayısıyla, devletinin kendisine ihtiyacı olduğunu düşündüğü anda, devletinin yaşaması için, kendi hayatını feda etmekten çekinmez. Bu hususta kendisine ayrıca bir emir verilmesini bile beklemez.

Eğer halk, devlete kutsallık atfetmişse, halkın bu anlayışının değişmesi uzun sürer. Devleti yönetenlerin yanlış davranışlarını görse bile, halkın büyük çoğunluğu fikrini hemen değiştirmez. Devleti yönetenleri sevmese bile, savaşa gider. Kendi birliğinin komutanının davranışları hoşuna gitmese dahi, cansiperane savaşır.

Halkın, devleti kutsal bir nesne gibi görmesinin çeşitli sebepleri vardır. Bazen kendi yaşadıklarının sonucunda bu karara varabildiği gibi, bazen atalarından devreden bir duygu da olabilir. Hangi sebeple olursa olsun, devlete kutsallık atfedilmesinin oluşması uzun zaman alır. Dolayısıyla, bazı yöneticilerin yanlış davranışlarına rağmen, bu duygu hemen kaybolmaz.

Her devletin, halk içerisinde böyle bir itibara sahip olması beklenemez. Devletin, halk içerisinde böyle bir konuma gelebilmesi için, önce, devlet kurumlarının halkın hizmetkârı olmaları gerekir. Devleti yönetenler, tıpkı, II. Göktürk Devletinin hakanı Bilge Kağan’ın, Orhun abidelerinde bahsettiği şu sözleri gibi davranmalıdır: “Ben, hali vakti yerinde bir millete kağan olmadım! İçeriden yiyeceksiz, dışarıdan giyeceksiz, güçsüz kalmış, yoksul bir millete kağan oldum. Küçük kardeşim Kül Tigin ile sözleştik. Babamızın kazandığı millet adı, millet sanı yok olmasın diye. Türk Milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım. Küçük kardeşim Kül Tigin ile iki Şad (Yabgu’ya yani hakan yardımcılığına eş bir unvan) ile ölesiye, bitesiye çalıştım. Toplanan milleti ateşe suya düşürmedim.”

Hakanla kardeşi bu inançlarla çalışınca, halk da onlara ayak uydurdu. Öylesine köklü değişiklikler oldu ki, bazı tarihçiler, II. Göktürk Devleti’nin yıkılışı için, “ama bu yıkılışın önemi yoktu; Türk Dünyasına onu yüzyıllar boyunca hareket halinde tutacak bir atılım kazanılmıştı” diyerek, yapılanların önemini ve uzun ömürlü olduğunu vurguladılar.

Diğer taraftan, İslâm’daki devlet anlayışını, bu sitede yayınladığımız “İslâm’a Göre Devlet Yönetimi” başlıklı makalemizde, Kur’an’dan aldığım örneklerden anladığım kadarıyla aktarmaya çalıştım. Ama nasıl ben, Kur’an’ı kendi anladığım şekliyle yorumluyorsam, Müslümanların bir kısmı da kendilerince yorumladıkları için, devlet kavramı hususunda da farklı anlayış ve uygulamalar oluşmuştur.

İslâm’ın ilk kelâm mezhebi olan Muteziledeki anlayışa göre devlet, tamamen medeni bir kurumdur. Devletin, dinî ya da itikadi bir karakteri yoktur. Onlara göre, adalet, meşveret, ehliyet ve karşılıklı rızaya dayanan sözleşme ile devlet kurulur ve yönetilir. Bu hususta hiç kimseye ve zümreye ayrıcalık verilmemiştir. Mutezilenin, hiç kimseye veya guruba ayrıcalık tanımayan anlayışına göre, Hz. Peygamberden sonra, devlet oluşturma yetkisi, ümmete bırakılmıştır. Bana göre, mutezile âlimlerinin buradaki maksadının, devleti kurma yetkisinin değil, mevcut devleti yönetme salahiyetinin ümmete verilmiş olması ihtimali daha kuvvetlidir.

Müslüman âlimlerin bir kısmının oluşturduğu Mutezile mensupları bunları savunurken, yine Müslümanların bir kısmının meydana getirdiği Şia’ya göre, devleti; Allah, Peygamber, imamlar ve onlara velayet edenler, yani Ayetullahlar yönetirler. Başka hiç kimsenin devlet yönetmeye hakları yoktur. Yönetmeye kalkışanlar, gayri meşrudur.

Mutezileye göre insan hakları, sadece hak değildir. Aynı zamanda, devleti yönetenler için ödevdir. Devletten vazgeçilir, insan haklarından vazgeçilmez. Devlet ile haklar çatışırsa, “vücup” olan devlet değil, “farz” olan insan hakları tercih edilmelidir.

Şia’da ise, devleti yönetenler Ayetullahlar olursa, insan haklarının bir önemi yoktur.

Mutezile ve Şia arasındaki bu zıt anlayışlara rağmen, her ikisi de İslâm dinine dayandıklarını iddia etmektedirler. Hangi anlayışın dine daha uygun olduğuna veya ikisinin de hangi yönlerden hatalı olduğuna, her birimiz kendimiz karar verebiliriz. Yeter ki, Kur’an’ı, bıkmadan defalarca kendimiz okuyalım. Kur’an’ın bütününde anlatılmak istenilenleri kavramaya çalışalım.

Türklerde ise, devlet esastır. Aynı zamanda, devlette adalet esastır. “Devlet, ol devlettir ki, yönetene yâr olmaya” anlayışı esastır. Bu anlayışta olmayanların devleti yönetmelerine izin verilmemelidir. (Türk tarihi, kendi menfaatine davrananların engellendiğinin örnekleriyle doludur.)

Diğer yandan, Arapların İslâmiyet sonrası anlayışlarının en etkili olanı, Emevi dönemindeki bakıştır. Onlara göre, devleti yönetenlere itiraz edilmemelidir. Çünkü eğer yöneticiler hatalı davranmışlarsa, bunu Allah bilmektedir ve ona göre ahirette yöneticileri cezalandıracaktır. Dolayısıyla devlet yöneticilerine her şartta biat etmek gerekir.

Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig adlı eserinde, Türk adalet anlayışını, Fars adalet anlayışı ile karşılaştırır. Muhtemelen, yazar, Arap bölgesinden uzak olduğu için, onlardaki yapı hakkında fikir beyan etmez. Türklerdeki adalet anlayışını şöyle açıklar: “Adalet, hükümdarın bir bağışlama fiili değil, törenin, doğru ve tarafsız bir şekilde uygulanmasıdır.” Ona göre, Farslardaki adalet anlayışı, hükümdarın bir lütfudur.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KİME NİYET, KİME KISMET

HIRİSTİYANLIK, KOMÜNİZM VE BUDİZM’İN YAYILMASINDAKİ İLGİNÇ YÖNLER

 

Belgelenmiş tarihe baktığımızda, yeni ortaya çıkan bütün fikir akımlarının, önce doğdukları toplumları etkilediğini görürüz. Yüce Yaradan’ın insanlara yol göstermesi için görevlendirdiği peygamberlerin hemen hepsinin ilk tesir sahaları içinde yaşadıkları toplum olmuştur. Daha sonradan çevreye yayılmışlardır.

Fakat Hıristiyanlık, Marksizm ve Budizm, böyle olmamıştır.

Bilindiği gibi, Buda, Hindistan’da doğmuş ve yine orada vefat etmiştir. Bilindiği kadarıyla, bütün yaşamı Hindistan’da geçmiştir. Hindistan dışına çıkmamıştır. Fakat Buda’nın takipçileri Hintliler olmamıştır. Fikirleri Hindistan’ın doğusundaki ülkelere doğru yayılmıştır. Günümüzde, Çin, Japonya, Kore, Moğolistan, Nepal, Sri Lanka, Tayland ve Tibet gibi ülkelerde daha yaygındır.

Budizm’in, Hıristiyanlık ve Marksizm’den farklı bir özelliği vardır. Budizm, girdiği her ülkede farklı algılanmıştır. Bu sebeple, her yerde yerel liderler oluşmuştur. Tek merkezden yönetilen bir din öğretisi sistemi oluşmamıştır.

Görüldüğü gibi, Buda’nın fikirleri, doğduğu yerde kabul görmemiştir. Kendisinin hiç gitmediği ve belki de varlıklarından haberdar olmadığı bölgelerde yayılmıştır.

Buda’nın yaşadığı kaderin benzerini Hz. İsa peygamber yaşamıştır. Hz. İsa, soy olarak İsrail oğullarındandır. Yaşadıkları yerler, Roma İmparatorluğunun egemenlik alanındadır. Bilindiği gibi Roma, bir Avrupa devletidir. Avrupa medeniyetini temsil etmektedir. Çünkü Roma’nın dışındaki halklar, henüz medeniyet kuracak bir anlayışta, zenginlikte ve yönetim tarzında değildiler. Nitekim Roma İmparatorluğu ikiye bölünüp, Avrupa’yı temsil eden kısmı 476 yılında yıkıldıktan sonra, yaklaşık bin yüz yıl boyunca Avrupa’da yeni bir medeniyet hamlesi başlangıcı bile oluşmadı.

Hz. İsa’nın anlattıklarına İsrail oğulları itibar etmediler. Kendileri de, tek olan Tanrı’ya inanmalarına rağmen, İsa Peygamberin, Yüce Yaradan’ın buyrukları olarak aktardıklarını yalanladılar. Peygamberin aleyhine çalıştılar. Onu, Roma İmparatorluğunun temsilcisi olan valiye şikâyet ettiler. İsrail oğullarından birisi, Hz. İsa zannettiği kişinin saklandığı yeri valinin adamlarına gösterdi. Olaylar bu yönde gelişince, Yüce Yaradan, mucizelerle donattığı Peygamberini yanına aldı.

Hz. İsa’nın vefatıyla ilgili hususlardaki düşüncelerimizi, bu sitede yayınladığımız “Hz. İsa’nın Kıyametten Önce Diriltileceği Üzerine” başlıklı makalemizde, Kur’an’dan ayetler vererek ifade etmiştik.

Şimdi de, Hz. İsa’nın bu dünyadan ayrılışının sonrasındaki gelişmeleri irdeleyelim. Önce, kendi soylarından olan Hz. İsa’ya inanmayan Yahudiler, yaşadıkları bölgeden sürüldüler. Onları yurtlarından sürenler, Hz. İsa’yı öldürmeleri için kendilerine yardım ettikleri Roma İmparatorluk yönetimi oldu. M.S. 70 yılında gerçekleşen bu olay, İsa Peygamberin, Hakkın huzuruna çıkışından yaklaşık 40 yıl gibi kısa bir süre sonra gerçekleşti.

İsrail oğullarını yurtlarından kovan Romalılar, ilk üç asır boyunca, Hz. İsa’nın ilettiği, Yüce Yaradan’ın buyruklarının peşinden gidenleri, en sert bir şekilde cezalandırdılar. Fakat sanki kader ağlarını örmeye başlamıştı. Hıristiyanlara karşı, arenalarda aç aslanlara parçalatmak gibi vahşice davranışlarda bulunan Roma yönetimi, üç asır sonra Hıristiyanlığı kabul etti. Yani, öldürmeye çalıştıkları İsa Peygamberin izinden gitmeye ve onu yüceltmeye başladılar. Onun getirdiği buyrukları, egemenlik alanındaki bütün bölgelere ilettiler. Hâkimiyetleri altındaki insanları zorla Hıristiyan yaptılar. Egemenlikleri dışındaki bölgelerde de, Hıristiyanlığı yaymak için gayret sarf ettiler.

Görüldüğü gibi Hz. İsa’nın ilettiği buyruklar, kendi doğduğu yerde kabul görmedi. Ama kendisine düşmanlık yapan insanların torunları tarafından dünyaya yayıldı. Bu durum muhtemelen, Hz. İsa’nın hiç aklına gelmezdi.

Tam bu noktada konumuzla bağlantılı olan bir Kur’an ayetini dikkatinize sunmak isterim. Hz. İsa’nın vefatı hakkında bilgi verilen Ali İmran Suresi 55inci ayetten sonraki 56ıncı ayette, şöyle denilmektedir: “İnkâr edenlere gelince, onlara dünyada da, ahirette de şiddetli azap edeceğim, onların yardımcıları da olmayacaktır.”

İlk çıktığı yerde kabul görmeyip, hiç ilgisiz bölgelerde uygulanan bir başka fikri akım, komünizmdir. Bilindiği gibi Karl Marks, Prusya’da doğmuştur. Daha sonra Birleşik Krallığa yerleşmiş ve orada yaşamını yitirmiştir. Ömrü hayatında, Prusya’nın doğusuna gitmemiştir. Ayrıca, Asya halkları için, hiç iyi duygular beslememiştir. Hattâ onları kendilerini idare etmekten aciz insanlar olarak görmüştür. Neredeyse insan olarak bile görmek istememiştir. Bu sebeple, Batılıların, Asyalılar üzerindeki tahakkümlerini haklı bulmuş, Asyalıları medeni yapmak gibi yüce bir görevi ifa ettiklerini savunmuştur. Bu hususlarla ilgili olarak Marks’ın bizzat söylediği bazı sözleri, onun teorisi, çelişkileri ve sonuçları hakkında bu sitede yayınladığımız bazı makalelerimizde ele almıştık.

Marks’ın hayatıyla ve fikirleriyle ilgili bu gerçek ortada iken, günümüze bakalım. Marks’ın fikirleri, ne doğduğu Almanya’da, ne de öldüğü İngiltere’de kabul görmedi. İkinci sınıf insanlar olarak değerlendirdiği Asya’da kabul gördü. Marks’ın savunuculuğunu yapanlar, Rusya, Çin ve bölgedeki diğer bazı devletler oldu. Bu devletler, Marks’ın fikirlerini dünyaya yaymak için de, üstün gayret sarf ettiler.

Görüldüğü gibi, her üç fikir de, doğdukları yerde yaşamadı. Başka bölgelerde kabul gördü.

Bahsettiğimiz fikirlerin yayılmasında yaşananlar, yakından incelediğimizde biraz farklılık arz etmesine rağmen, birbirine benziyor.

Buda, Çin’e hiç gitmedi. Ama ne Buda Çinlilere, ne de Çinliler ona düşmanlık yapmadı. Zaten Buda, insanın, önce kendini düzeltmesi üzerine yoğunlaşmıştı.

Diğer taraftan Hz. İsa, kimseye düşmanlık yapmadı. İnsanlara sevgi ve merhametle yaklaştı. Ama ona düşmanlık yapıldı. Sonunda düşmanlık yapanların bir gurubu olan İsrail oğulları yurtlarından oldu. Diğer gurup olan Romalılar ise, onun fikirlerinin dünyaya yayılmasının öncülüğünü yaptı.

Karl Marks ise, Asya hakkında kötü düşünüyordu. Ama Asyalılar onu tanımıyorlardı. Onun yaşamı sırasında, fikirlerinden çok az haberdardılar. Dolayısıyla Marks’a herhangi bir düşmanlık ya da sevgi besleyecek konumda değildiler. Fakat yine de, kendileri hakkında kötü düşünen Marks’ın fikirlerini dünyaya yaymaya çalışanlar, Asyalılar oldu.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HAYIR İŞLERİNİN ÖNEMİ

HAYIR İŞLERİNİN ÖNEMİ

 

Hayır işlerinin, yani yardımlaşmanın, iyiliğin önemini daha net anlayabilmek için, Yüce Yaradan’ın ifadelerinden daha uygun bir yöntem olduğunu düşünmüyoruz. Bu nedenle, konuyu tamamen, tek olan Tanrı’nın sözlerinin ışığında irdelemeye çalışacağız.

Bakara Suresi 2/148: “Herkesin yöneleceği bir yönü vardır, o halde haydin, hep hayırlara koşun, yarışın. Her nerede olsanız Allah sizi toplar, bir araya getirir. Şüphesiz ki Allah her şeye kâdirdir.”

Yukarıdaki ayet, bütün insanlara hitap ediyor. Ayetin ifadeleri de gayet anlaşılır bir şekilde nettir. Herkesin yöneleceği bir yönünün olduğunu söylüyor. Yani, insanların inançlarının farklı olduğunu vurguluyor. İnançların farklı olmasının Yüce Yaradan nezdinde bir öneminin olmadığı, asıl önemli olanın hayır işleri işlemek olduğunu, ayetin devamındaki ifadeler net bir şekilde anlatıyor.

Demek ki, inançların çeşitli ve birbirinden değişik olması, bizlerin hayır işleri yapmamıza engel değildir. Bunun böyle olduğunu, ayetin, inançları farklı olan insanların hepsini hayır işlerine koşmaya çağırmasından anlıyoruz.

Ayetin devamındaki vaat ise çok daha ilginçtir. Eğer bizler, hayır işleri yapmaya koşarsak, nerede olursak olalım ve hangi inanca sahip olursak olalım, fark etmiyor. Yüce yaradan, bizleri bir araya getireceğini vaat ediyor. Bizlere böylesine güzel bir müjde veriyor.

Allah’ın vaadi, en gerçek vaattir. Çoğumuz, bu gerçeği hayatımız süresince bizzat yaşayarak görmüşüzdür. Yeter ki, yaşadıklarımıza o gözle bakmış olalım. Yeter ki, bizler, iyiliklere ve güzelliklere ulaşmak için çaba sarf edelim. Böyle davranırsak, Yüce Yaradan, bizleri dünyanın farklı uçlarında da olsak bir araya getirebilir. Bizler hayır işlerine koştukça, çok farklı inançlarda olsak bile, aynı hayır işinde bizleri birlikte hareket ettirebilir. Bizler, insanlığın güzel geleceğini düşünerek hareket ettikçe, birbirimize düşman bile olsak, kalplerimizi birbirine ısındırabilir.

Yüce Yaradan’ın, birbirinden çok farklı yapıda olan insanların kalplerini birbirine ısındırdığını, aşağıdaki ayetinden anlıyoruz.

 Ali İmran Suresi 3/103: “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun (bu) nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki, doğru yola eresiniz.”

Tanrı’nın ipinin ne olduğunu çok kısa olarak ifade eden çok sayıda ayet vardır. Bunlardan ikisi, Bakara Suresinin aşağıdaki ayetleridir:

82inci ayet: “İman edip salih ameller işleyenler ise cennetliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.”

112inci ayet: “Hayır, hayır! Kim özü iyilik dolu olarak yüzünü Allah’a tertemiz döndürür ve teslim ederse, işte onun Rabbi katında ecri vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olacak değiller.”

Ali İmran Suresinin 103üncü ayetinde, birbirlerine düşman olan insanların bile kalplerini birleştirenin, Yüce Yaradan olduğu vurgulanıyor. Ayette, bu insanların kalplerini birbirine ısındırarak, hepsini, ateş çukurunun kenarından çekip kurtardığını da ifade ediyor.

Acaba, bizler de kalplerimizi birbirine ısındırabilir miyiz? Bu sorunun cevabını, aşağıdaki ayetiyle, Yüce Yaradan, net bir ifadeyle veriyor.

Enfal Suresi 8/63: “Müminlerin kalplerini birbirlerine O ısındırdı. Yoksa yeryüzünde ne varsa sen hepsini harcasaydın yine de onların kalplerini (böylesine) ısındıramazdın. Lâkin Allah, kalplerini kaynaştırdı. Muhakkak ki, O azizdir, hâkimdir.”

Bu ayetteki hitap, son peygamberi olan Hz. Muhammed’e yöneliktir. Demek ki, peygamberi bile, birbirine düşman olan insanların kalplerini birbirine ısındıramaz. Isındırmak için, dünyanın hazinelerini harcasaydı bile, bu ısınma, kalpten gelen bir şekilde olmazdı. Yüce Yaradan’ın peygamberinin yapamadığını bizim yapmamız mümkün değildir.

Eğer, hayatımızın bazı kesitlerini bu gözle irdelersek, Yüce Yaradan’ın yukarıdaki ayette bahsettiklerini bizzat yaşadığımızı anlarız. Yaşadıklarımızı film şeridi gibi gözlerimizin önünden geçirdiğimizde, göreceğiz ki, Yüce Yaradan’ın bize olan lütfu, bizim hayır işlerine yönelmemizle başlamış. Bizim yaptığımız, sadece çevremizde olanları sorgulayıp, hayır işlerinin önemini anlamamız olmuş. Gerisini Yüce Yaradan oluşturmuş.

Biz güzel düşündükçe, tek olan Tanrı da, bizleri koruma altına almış. Bizleri ateş çukurunun tam kenarından çekip çıkarmış. Bizleri sadece ateş çukuruna düşmekten kurtarmakla kalmamış. Bizleri dünyanın neresinde olursak olalım bir araya toplamış. Bizlerin birlikte çalışmamızı, birlikte mücadele vermemizi sağlamış.

Yüce Yaradan, bizlerin, hayır işleri yaparak attığımız küçük bir adıma karşılık, bizlere gerçekleşmesinin mümkün olmayacağını düşündüğümüz güzellikleri yaşatmış. Bakara Suresinin 82 ve 112inci ayetlerinden anladığımız kadarıyla, Yüce Yaradan’ın bize olan nimetleri, sadece bunlarla da sınırlı kalmayacak. Eğer bizler, hayır işlerine koşmaya devam edersek, insanlığın güzel geleceği için birlikte mücadelemizi kalpten gelen bir inançla sürdürürsek, bizleri Cennetine alacağının müjdesini de veriyor.

Tek olan Tanrı, bu müjdesini verirken, bizlerin inanç farklılıklarımızı önemsemiyor. Hangi yöne yöneldiğimizi mühimsemiyor. Bakara Suresinin 82inci ayetinde çok kısa bir ifadeyle bize yol gösteriyor. Yapmamız gereken tek şeyin, tek olan Tanrı’ya iman etmek ve salih ameller, yani güzel işler işlemek olduğunu, net bir şekilde vurguluyor.

Allah’ım, Senin rızanı kazanabilmek için, hayır işlerinde kalpten gelen bir inançla yarışabileceğimiz, kötülüklere karşı cesaretle mücadele edebileceğimiz irade gücü ver, zihin açıklığı ver, cesaret ver, mücadele azmi ver.

Senin her şeye gücün yeter.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖRNEK TARİHİ ŞAHSİYETLER

ÖRNEK TARİHİ ŞAHSİYETLER

 

(Not: Bu makale, Aralık 2013 tarihinde bu sitede yayınlanmıştı. Silindiğinden tekrar yayınlıyoruz.)

Abraham Lincoln, Gautama Siddharta (Buda), Konfüçyus (Kung Fu) gibi nice insanlar, ortak yönleri olan çileli yaşamları, mücadele azimleri, sabırları ile tarihte iz bırakmışlardır. Bu güzel insanlardan Buda ve Kofüçyus hakkında hem bu sitede hem de genel anlamda çok şey yazılmıştır. Ama Lincoln hakkında, Amerikalılar dışında, ayrıntılı bilgisi olan azdır.

Fakirliğin en acısını yaşamış olan Lincoln, “Köleliği kaldıran adam” olarak tarihe geçti. Günümüz dünyasında kölelik ekonomik karaktere bürünmüştür. Yeni ortaya çıkan bu köleliğe başkaldıranlar için, Lincoln’ün davranışlarında ders alınacak yönler vardı.

“Dertsiz yaşam olmaz. Dertler bir bakıma mutluluğa giden ve onun meyveleri olan hikmettir. Eğer sabredilirse, zorlukların insanı ne kadar değerli yerlere taşıdığı görülür” anlayışıyla yılmadan mücadele etti. Lincoln tökezledi ama düşmedi.

Buda, tarihe “İnsanlık uğruna kendini feda eden bilge” olarak geçmiştir. Buda, Lincoln’un sözlerini farklı bir bakışla tamamlar. “Istırap bir duygudur, zengini de bulur, fakiri de. Istırap ona nasıl bakıldığına bağlıdır, ya siz onu kullanırsınız ya da o sizi kullanır. Kötü olmayana ıstırap etki etmez. Gerçek kuvvet fazilettedir. Sen iyi ol ki, mutlu ol.”

İnşirah Suresi 6-7. Ayetler: “Evet her zorlukla beraber bir kolaylık vardır. O halde boş kaldın mı kalk yine yorul.” Bu ayetler Hz. Muhammed’e hitabeder. Ama aslında Peygamberin kişiliğinde aklı olan her insana yöneliktir.

Tarihe iz bırakan şahsiyetlerin anlayışları ve davranışları, ayetlerin herkes için geçerli olduğunu gösterir.

Köleliğin kaldırılması için mücadele eden Lincoln, “İnsanlara adaletli davranmayı Türklerden öğrenmeliyiz, Müslümanlardan öğrenmeliyiz” diyebilecek kadar tarih bilgisine ve kadirşinaslığa sahipti.

Lincoln’un, oğlunun öğretmenine yazdığı mektup her dönem için geçerli olduğundan aynen aktarıyoruz. Lincoln’un Mektubu:

“ Öğrenmesi gerekli biliyorum; bütün insanların dürüst ve adil olmadığını, fakat şunu da öğret ona: ‘Her alçağa karşı bir kahraman, her bencil politikacıya karşı kendini adamış bir lider vardır.’

Her düşmana karşı bir dost olduğunu da öğret ona… Zaman alacak biliyorum, fakat eğer öğretebilirsen, kazanılan bir doların, bulunan beş dolardan daha değerli olduğunu öğret. Kaybetmeyi öğrenmesini öğret ona ve kazanmaktan neşe duymayı. Kıskançlıktan uzaklara yönelt onu…

Eğer yapabilirsen, sessiz kahkahaların sırrını öğret ona… Bırak erken öğrensin, zorbaların görünüşte galip olduklarını…

Eğer yapabilirsen, ona kitapların hayati önemini öğret. Fakat ona gökyüzündeki kuşların, güneşin önündeki arıların ve yemyeşil ağaçlardaki çiçeklerin büyük sırlarını düşünebilmeyi öğret.

Okulda hata yapmanın, hile yapmaktan çok daha onurlu olduğunu öğret ona… Ona kendi fikirlerine inanmasını öğret, herkes ona yanlış olduğunu söylediğinde dahi.

Nazik insanlara karşı nazik, sert insanlara karşı sert olmasını öğret ona… Herkes birine takılmış giderken, kitleleri izlemeyecek gücü vermeye çalış oğluma… Bütün insanları dinlemesini öğret ona, fakat bütün dinlediklerini gerçeğin eleğinden geçirmesini ve sadece iyi olanları almasını öğret.

Eğer yapabilirsen, üzüldüğünde bile nasıl gülümsenebileceğini öğret ona… Gözyaşlarında hiçbir utanç olmadığını öğret.

Herkesin sadece kendi iyiliği için çalıştığını inananlara dudak bükmesini öğret ona ve aşırı ilgiye dikkat etmesini…

Ona, kuvvetli ve beynini en yüksek fiyata satmasını, fakat hiçbir zaman kalbine ve ruhuna fiyat etiketi koymamasını öğret. Uluyan bir insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını öğret ona; ve eğer kendisinin haklı olduğuna inanıyorsa dimdik dikilip savaşmasını öğret. Ona nazik davran ama onu kucaklama. Çünkü çeliği ateş saflaştırır. Bırak sabırsız olacak kadar cesaretine hükmetsin, bırak cesur olacak kadar sabretsin. Ona her zaman kendisinde derin bir inanç taşımasını öğret. Böylece insanlığa karşı da derin bir inanç taşıyacaktır.

Bu büyük bir taleptir, ne kadarını yapabilirsin bir bakalım. Sizler bileklerinden öpülecek insanlarsınız öğretmenim.”

Eğer bu mektup, Kur’an hükümlerine dayandırarak yazılmak istenseydi Bakara Suresi 251. Ayetle başlanırdı: “……Allah’ın insanları birbiriyle defetmesi olmasaydı yeryüzü mutlak bozulmuş gitmişti. Fakat Allah’ın bütün akıl sahiplerine bir iyiliği vardır.” Sonrasında ifade ettiği hemen her fikrine bir ayet bulunurdu.

Allah hükmünü muhakkak yerine getirecektir. İnşallah Dünya düzenini koruyacaktır. Burada bizim gayemiz, Yüce Yaradan’ın ve dolayısıyla gelecek nesillerin hoşnut olacağı insanların arasına girebilmektir.

Biz havalanır, kendimizi abartır veya içten pazarlıklı hesaplara dalarak görevimizi aksatırsak, Allah bizim yerimize yenilerini getirebileceğini Nisa Suresi 133. ayette belirtiyor: “Ey insanlar! Dilerse sizleri giderir, başkalarını getirir. Allah ona da kadirdir.”

Allah’ım, Senin rızanı kazanabilmek için yapmaya çalıştığımız hak ve adalet mücadelesini, kibirlenmeden, büyüklenmeden yürütebileceğimiz irade gücü ver.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖĞÜN ÇALIŞ GÜVEN

ÖĞÜN ÇALIŞ GÜVEN

 

Yazımızın başlığındaki söz Atatürk’e aittir. Türkler için söylemiştir. Bu ifadelerdeki “öğün” kelimesinin anlamı üzerine çeşitli yorumlar yapılmıştır. Bazı yorumcular bu kavramın, övünmekten farklı olduğunu açıklamaya çalışmışlardır. Kelimenin, Orta Asya’da Türklerin kullandığı sözcüklerin kökenleri ile bağlantıları üzerinde uzun açıklamalar yaparak, asıl anlamının “aklını kullanmak” olduğunu vurgulamışlardır.

Eğer Atatürk, sözü Türkler için söylememiş olaydı, böyle bir anlamının olabileceği dikkate alınabilirdi. Fakat sözün muhatabı Türkler olunca, öğün sözünün böyle bir anlamının olması ihtimali çok azdır. Vecizedeki maksat, Türk’ün, tarihiyle, atalarıyla övünmesinin gerçekle örtüşeceğini vurgulamaktır. Yani, atalarının, devlet yönetimi olarak yaptıkları işlerin içerisinde, yanlışlıklar ve zalimliklerin çok az olduğu, büyük çoğunluğunun övünülecek işler olduğu anlatılmak istenilmiştir.

Sadece övünmenin, yani boş bir şekilde gururlanmanın, bir toplum için tehlikeli olduğunu gören Atatürk, hemen ikinci kelimede, çalış diyerek yol göstermiştir.

Atatürk’ün bu veciz ifadesi, dünya tarihi üzerinde etkili olmuş bütün milletler için de geçerlidir. Örneğin, Çinliler için de geçerlidir. Çinliler bölgenin en kalabalık nüfusuna sahip olduklarından, kendilerine olan güvenleri tamdı. Bu sebeple, ara sıra karşılaştıkları istila girişimlerini önemsememişlerdi.

Çinlilerin, çevrelerindeki bölgenin dışından gelen insanlarla karşılaşmaları, 16ıncı yüz yılda başlamıştır. Bu dönemde dünyada fethedilecek yer aramaya çıkan Avrupalılar, Çin bölgesine gelmeye başlamışlardı. Çin’in büyüklüğünün farkına varan Avrupalıların ilk amaçları, ticaret yapmak oldu. Ticaret izni alabilmek için de, her gelen heyet Çin imparatorunu ziyaret etti.

Her heyetin imparatorlarını ziyaret etmesi, Çin halkının kendileriyle övünmelerine vesile oldu. Çin halkı, imparatorlarının, bütün dünyayı idare ettiğini düşünmeye başladı. Böyle düşünenlere göre, gelen heyetler, kendi küçük krallıklarındaki tebaanın ricalarını iletmeye gelmişlerdi. Bazıları ise, ziyaretçilerin, imparatoru överek yüceltmeye geldiklerini zannediyorlardı.

Çin ülkesi, büyüklüğünden dolayı istila edilemiyordu. Böyle bir girişimde bulunanlar, bir süre sonra ya Çinlileşiyorlar ya da geri dönüp geldikleri yerlere gidiyorlardı. Dışarıdan gelenlerin böyle davranmalarının iki önemli sebebi vardı. Birincisi, sayılarının, Çin nüfusuna göre çok az olmasıydı. Diğeri de, Budizm ve Konfüçyüs’ün etkileriydi. Bu iki fikri akım da, sakinliği tavsiye ediyordu. Dolayısıyla fetih amacıyla gelenler, bir süre sonra dinginleşiyorlar ve amaçlarından uzaklaşıyorlardı.

Bütün bu görüntülere bakılınca, Çin halkının imparatorlarının konumuyla ilgili olan fikirleri makul karşılanabilir. Bilhassa, o dönemdeki haberleşme ve ulaşım şartları dikkate alındığında, gayet normal karşılanır. O dönemdeki haberin yayılma hızına iki ayrı bölgeden örnek verelim. Çin’in kuzeyinde başlayan ve yıllarca (yaklaşık 8 yıl) süren meşhur An-Lu-Şan isyanını, karşı kıyıdaki Japonlar üç yıl sonra duymuşlardı. O dönemdeki haberleşmenim hızıyla ilgili diğer örneği, Amerika’nın ilk keşif ve istilasından vereceğiz. Avrupalılar, ilk vardıkları yerlerden olan Azor adalarında, önce güler yüzlü davranmışlar, ama akabinde katliam yapmışlardı. Aztekler, İspanyolların yaptıkları bu vahşeti duymadıkları için, kendi ülkelerine gelen İspanyol Cortes’in 550 adamına yenildiler. Çok rahatça yenebilecekleri bu insanların, başlangıçtaki güleryüzlü ve fakir halktan yana görünen oyunlarına geldiler ve soy kırımına uğradılar. Hâlbuki aynı gelişmeler Azor adalarında da yaşanmıştı.

Dolayısıyla dönemin şartlarına göre, Çin halkı belki haklıydı. Ancak Çin halkı kuru bir övünmenin ötesine geçmeyince, Avrupalılar karşısında gerilemeye başladılar. Avrupalılar tarafından afyona alıştırılınca, gerilemeleri, ezilmeye dönüştü.

Eğer bugün Çin kültürü halen ayakta ise, bunun tek sebebi, kültürlerinin güçlü olması değildir. Ülkenin büyüklüğü etkenlerden biridir. Ayrıca, Rusya gibi karmaşık halklardan oluşmaması, daha homojen bir halk yapısına sahip olması da, önemli bir etkendir. Ülkenin büyüklüğüne rağmen, bazı ara dönemler hariç, genelde tek merkezden yönetilmesi de bir başka etkendir. Dolayısıyla, bu etkenlerin hepsi birlikte, kültürün geçmişe dayanan güçlülüğü ile birleşince, ayakta kalma ihtimali artmıştır.

Eğer, Çin halkı, sadece övünmekle kalmayıp çalışsalardı, atalarının ulaştığı bilgileri geliştirselerdi, Avrupalıların, çok uzaklardan gelerek onları ezmeleri ihtimali çok küçük olurdu. Çinlilerin ezilmelerinin ihtimalinin düşük olmasının bir diğer sebebi, Avrupalılardaki anlayış idi. Avrupalılar, Çin ve Hindistan’a gelmeden önce, buraların kültürlerine karşı çok saygı duyuyorlardı. Avrupalıların amaçları arasında, Çin ve Hindistan’ın felsefi düşüncelerinden, teknik bilgilerinden ve zenginliğinden istifade etmek vardı.

Fakat Çin halkının çoğunluğu, boş bir övünmeye kapılınca, Avrupalılarda, umduklarını bulamamanın şaşkınlığı başladı. 1800’lü yıllara gelindiğinde, Avrupalıların, Çin ve Hindistan’daki uygarlığa olan saygılarından pek eser kalmamıştı. Dolayısıyla istedikleri gibi ezici davrandılar. Eğer, Avrupalıların kendi aralarında yaptıkları, Çin’den pay kapmak üzerinde rekabetleri ve mücadeleleri olmasaydı, Çin için çok daha kötü sonuçlara sebep olabileceği açıktır.

Demek ki, kibirlenmeden övüneceğiz, bıkmadan çalışacağız ve böylece geleceğe güvenle bakabileceğiz.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İNSANLIK, TARİHİN AKIŞINA YETİŞEMEZ HALE GELDİ

İNSANLIK, TARİHİN AKIŞINA YETİŞEMEZ HALE GELDİ

 

Olaylara, günlük geçici çözümler üreterek yürümeyi sürdürürsek, insanlığın geleceği için, belli bir bakış açısı sağlayabilmemiz, gün geçtikçe zorlaşacaktır.

Güç odağı olmak isteyenlerin günümüzde başvurdukları yöntemler, birbirine benzemektedir. En iyi bildikleri yöntem, şantajdır. Şantaj ile yıldıramadıklarını, korkutarak yola getirmeye çalışırlar. Bunda da başarılı olamazlarsa, cezbedici teklifler sunarak, kendilerine ram etmeye çalışırlar. Hâlbuki güç odağı olmak isteyen bu insanların uyguladıkları yöntemler, artık eskimiştir. Bunlar aynı yolda yürümeye devam ederlerse, tarihin akışı içerisinde boğulma ihtimalleri artacaktır.

Tarihin akışı içerisinde boğulmayarak ayakta kalacak olanların, insanlığın ortak menfaatlerini, kendi çıkarlarına tercih edenlerin olması ihtimali her geçen gün artmaktadır.

Yirminci yüz yıl ve içerisinde bulunduğumuz 21inci yüz yılın yaşadığımız kısmı, büyük sorunların yaşandığı dönemler olarak tarihe geçecektir. Hattâ, insanlığın, belgelenmiş tarihteki en sorunlu dönemi olarak görülebilecek özelliklere sahiptir.

Bilindiği gibi, yirminci yüz yılda, tarih boyunca görülen en şiddetli ve geniş alana yayılan savaşlar yaşandı. Bilhassa İkindi Dünya Savaşı, en çok ölümün ve yıkımın görüldüğü bir harp oldu.

Belgelenmiş insanlık tarihinin en hızlı nüfus artışı da, bu dönemde gerçekleşti. 1800 yılında 1 milyar olan dünya nüfusu, günümüzde 7,5 milyara ulaştı. Bilim insanlarının araştırmalarına göre, tarihin, on binlerle bahsedilen süresi içerisinde, iki yüz yılın sözünün bile edilmemesi gerekirken, nüfustaki artışın miktarı çok korkunç.

1800 yılından sonrasında, kişi başına düşen enerji tüketimi açısından da inanılmaz bir artış yaşandı. Kişi başına enerji kullanımındaki artış, belki de nüfustaki artışın oranından daha fazladır. Günümüzde, bir İngiliz, her türlü meyve ve sebzeyi yılın her anında yiyebilmektedir. Birleşik Krallıkta yetiştirilen meyve sebzelerin çok sınırlı oldukları düşünülürse, bu malların, dünyanın her bölgesinden getirildiği anlaşılır. Marul, maydanoz gibi sebzelerin, muz benzeri meyvelerin dünyanın uzak bölgelerinden İngiltere’ye getirilebilmesi için harcanan enerjiyi düşünelim. Bu enerjinin, 1800 yılında yaşayan bir İngiliz’in tükettiğinin kat kat fazlası olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Günümüzde bir İngiliz’in yediği kara hayvanı etinin bile çoğu, Yeni Zelanda’dan gelmektedir. Kuş uçuşu 11.000 km mesafeden gelen etler için harcanan enerjiyi düşünelim.

Birleşik Krallık için verdiğimiz bu örnek, G20 ülkelerinin hemen hepsi için geçerlidir. Türkiye, dünyanın 27 devletinden buğday getirmekte, Şili’den ceviz ithal etmektedir. Milli yemeği olan kuru fasulyeyi bile, Çin’den, Madagaskar’dan almaktadır. Hollanda, bir taraftan İngiltere’ye tavuk satmakta, diğer yandan, başka Hollanda şirketleri, İngiltere’den tavuk ithal etmektedir. Bu durum, yani ülkeler arası karmaşık ticaret, ülkelerin çoğu için geçerlidir.

Dünyadaki nüfus artışı ile kişi başına enerji kullanımı birlikte değerlendirilerek çarpan haline getirildiğinde, yeryüzünün varlıklarını kullanma oranımız, 1800 yılına göre yaklaşık 60-70 kat daha fazladır. Milyonlarca yılda oluşmuş petrolü, iki yüz yıl içerisinde kullanıp bitireceğimiz dikkate alınırsa, 60 kat fazla enerji kullanıldığı iddiasının gerçekliği anlaşılır.

Yirminci yüz yılın bir başka özelliği, dünyanın büyük bölümüne hâkim olma mücadelesinin, en yoğun yapıldığı dönem olmasıdır. Bu çaba, sadece savaşlar açısından değildir. Doğadaki tahribat açısından da geçerlidir. Dünyaya ve yeryüzündeki varlıklara egemen olma düşüncesi, her şeyi tahrip etmemize sebep olmaktadır. Bu tahribatta canlı cansız ayrımı olmadığı gibi, insanların yapısı da tahrif edilmektedir. Cansız varlıklardaki bu tahribata ilaveten, bitkiler, hayvanlar ve insanlardaki tahrifatlar dikkate alındığında, 1800 yılı ile kıyaslanamayacak kadar büyük tahribat vardır. Bu sitede yayınladığımız “Salgını, Merhamet ve Yardımlaşma ile Yenelim” başlıklı makalemizde, yapılan tahribatları bütün yönleriyle ölçemediğimizi ifade etmiştik. Yaptığımız tahribatın ölçebildiğimiz kısmını bile, 1800 yılıyla karşılaştırabilsek, aradaki farkın çok korkunç olduğunu görürüz.

Görüldüğü gibi insanlık, tarihin akışına yetişemez hale gelmiştir. Tarihin akışı da, insanlığı, kendi kendisini yok etmesine doğru götürmektedir. İnsanlık, bu gidişatını, durduracak veya tersine döndürebilecek konumda değildir. Çünkü bu tahribatlar, tek merkezden yapılmamaktadır. Nefsinin istekleri doğrultusunda hareket eden hemen hepimizin bu tahrifatta payımız vardır.

İnsanlığın gidişatını çevirecek anlayışı, bilim ve teknolojiden beklememiz de hatalı olur. Çünkü son dönemlerdeki tahrifatları dikkate aldığımızda,  insanlığın yaşadığı sorunların çoğunun sebebinin, bilim ve teknoloji olduğunu görürüz. Hâlbuki bilim ve teknoloji insana hizmet etmelidir. Eğer insana hizmet anlayışını oluşturabilir ve yaygınlaştırabilirsek, bilim ve teknoloji de, insanlığın güzel geleceği için çözümlerin bir parçası olabilir.

Gerek, bilim ve teknolojinin, insana hizmet etmeye başlaması ve gerekse, insanlığın, tarihin akışının hızını yavaşlatması, öncelikle, Yüce Yaradan’ın gösterdiği yolda yürüyen insan sayısıyla doğru orantılıdır. Kendimizi (nefsimizi), gücümüzü veya güçlü insanları tanrı gibi görerek tüketim çılgınlığına ve başkalarının sırtında yükselmeye devam edersek, şansımız yok denecek kadar azalır.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İSLÂM’DA TEZEKKÜR VE TEFEKKÜR

İSLÂM’DA TEZEKKÜR VE TEFEKKÜR

 

Bu konuda sağlıklı fikir üretebilmek için, Kur’an’a başvuracağız.

Zariyat Suresi 51/49: “Her şeyden çift çift (iki eş) yarattık. Olur ki, düşünürsünüz.”

Ayetteki “düşünürsünüz” kelimesi, Arapça “tezekkür” olarak geçmektedir. Bazı tefsircilere göre tezekkür, düşündükten sonra bilgi sahibi olma ve öğüt alma anlamında kullanılıyor. İbret alma şeklinde tercüme edenler de var.

Kur’an’ın anlatım yönteminde, birbirine yakın manalardaki kelimelerin, bazı ayetlerde farklı seçildiğini görmekteyiz. Örneğin, bazı ayetlerde, gözlemlemek anlamında, “nazar” ibaresi kullanılırken, görme-bilme anlamına karşılık olarak “ruye” kelimesi kullanılmıştır.

Konuya, kelimelerin farklı kullanımı açısından yaklaşınca, yukarıdaki ayette geçen tezekkür sözünün, özel bir anlamı olduğu anlaşılmaktadır. Ayette geçen ve düşünüp öğüt alma anlamındaki tezekkür, tefekkür etmenin yolunu açacak şekilde kullanılmıştır. Kur’an tefsircilerine göre tefekkür etmek, bir konuyu inceden inceye düşünmektir. Takdir edileceği gibi, bir konuyu düşünüp öğüt alabilmek için, o meseleyi inceden inceye irdelemek, düşünmek gerekir.

Tefekkür konusunu ve önemini kavrayabilmek için, yine Kur’an’daki kullanımına bakalım.

Ali İmran Suresi 3/191: Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. “Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, Seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru” derler.

Ayetteki “düşünürler” kelimesi, Arapça “tefekkür” olarak geçmektedir. Hâlbuki yukarıda bahsettiğimiz Zariyat Suresinin 49uncu ayetinde, “düşünürsünüz” ifadesi, “tezekkür olarak geçmişti. Bu ayette farklı ifade geçtiğine göre, ayrı bir anlamı var demektir.

Diğer taraftan, ayette ilgimizi çekecek bir başka husus daha var. Dikkat edilirse ayette, “onlar, ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar” denilerek ayrıntılı anlatılmıştır. Ayet, kısaca “onlar, Allah’ı anarlar” diyerek kestirmeden anlatmadığına göre, böyle ayrıntı verilmesinin de bir sebebi olmalıdır.

Bu sebebin gerçeğini, Yüce Yaradan bilir. Biz, sadece ayetlerden anladığımıza dayanarak, tahmin üzerine fikir beyan edebiliriz. Bize göre Kur’an, yani Yüce Yaradan, beden olarak çalışmamızın yanında, zihnimizi çalıştırmamıza dikkatimizi çekmek istemiş olabilir. Bilindiği gibi, insan uyanık kaldığı sürenin tamamında bedenen çalışamaz. En dinç insan bile istirahat etme, yemek yeme, yolculuk etme, ihtiyaç giderme, ibadet etme gibi molalar vermek zorunda kalır. Dolayısıyla bedenimizle çalışmamız kesintilidir. Fakat zihnimiz, uyanık kaldığımız her anımızda çalışacak şekilde programlanmıştır. Hattâ uzmanlara göre, gördüğümüz rüyalarımızın bile, zihnimizin çalışmasıyla bağlantısı vardır.

Dolayısıyla, düşünmenin zamanı, ortamı diye bir şey yoktur. Düşünme işleminde mola vermek olmaz. Biz “düşünmek istemiyorum” diyerek zihnimizi boş bırakmaya çalışsak bile, zihnimiz düşünmeye devam eder. Uzmanların ifadelerine göre, bir insanın, bir dakikada okuyabileceği kelime sayısı en fazla 360 iken, zihnimizden 600 kelime geçmekteymiş. Bu nasıl oluyor bilmiyoruz. Ama bilim insanlarının belirlediği net bir şey var. Onlara göre, Yüce Yaradan, bizim düşünmemizin çok kapsamlı olabilmesi için, bize hem donanım (hard disk), hem de yazılım (software) vermiş.

Bu sebeple, her insan düşünmekle yükümlüdür. Fakat Yüce Yaradan’a inanan ve Onu zikreden her insanın, Onun bize verdiği donanım ve yazılımı kullanarak tefekkür etme, yani irdeleyerek düşünme yükümlülüğü çok daha fazladır.

Konuya bir başka açıdan daha bakmaya çalışalım. Bilindiği gibi, düşünmeden yapılan bedeni çalışmanın verimi düşük olur. Üzerinde düşünmeden yapılan işler, kazalara ve hatalara sebep olabilir. Demek ki, uzuvlarımızın çalışmalarını da yönlendiren ve işe yarayacak şekilde verimli hale getiren olgu, düşünmemiz, yani tefekkür etmemizdir. Dolayısıyla, dinde de, insanı makbul hale getiren unsur, düşünerek yapılan “şuurlu kulluktur”. Düşünmeden yapılan kulluk, şuursuz olacağından verimsiz olur. Kazalara, yani günaha girmemize sebep olabilir.

Düşünmeden, ayrıntılarını irdelemeden girilen hemen her işin, başarısızlıkla sonuçlanması ihtimali çok kuvvetlidir. O halde tefekkür, hareketimizin başlangıcını oluşturmalıdır. Takdir edileceği gibi, ilk hareketi yapmak, bütün taşları yerinden oynatır. Dolayısıyla, harekete başlarken oluşturduğumuz ilk düşünceler dâhi yetersiz kalabilir. Bu sebeple, başarılı olmak için, yürütmekte olduğumuz işin veya hareketin sonuna kadar tefekkür etmeye devam etmeliyiz.

Her millette, “işlemeyen demir pas tutar” mealinde bir söz vardır. Çalışmayan uzuvlarımız, uzun bir süre geçtikten sonra hareket etmekte zorlanırlar. Kısa bir süreliğine bile olsa kullanmadığımız kaslarımız, güçten düşerler. Takdir edileceği gibi, düşünme fiili de, zihnimizin bir faaliyetidir. Dolayısıyla o da, bir nevi harekettir. Düşündükçe, düşünme kapasitemiz artar. Düşünmeyi bıraktıkça, çalışmayan kaslarımız misali, zihnimiz de pas tutar.

Bilindiği gibi Kur’an, tesadüfi bir yaratılışın olamayacağını anlayabilmemiz için, bizi sürekli olarak düşünmeye yani, tefekkür etmeye davet eder. İnsanların tefekkür etmesi için, Kur’an, o kadar uğraşır ki, bizlere, düşünmeyi bir ibadet olarak algılatır. Böylece, tefekkürü sadece bir düşünme işlemi olmaktan çıkarır, araştırma ve öğrenme haline getirir.

Düşünmeden inanılan bir din, yanlış temeller üzerine kurulur. Bu yanlış kanaatleri düzeltmek, çok zor olur. Hiç bilgisi olmayan bir şahsa bir konuyu anlatmak daha kolaydır. Ama çoğu zaman, kendisine anlatılanları düşünmeden ve irdelemeden inanmış bir kişiye, bilhassa dini konulardaki gerçekleri anlatmak daha zordur.

Bu sosyal gerçeği birebir yaşayan peygamber, Hz. İsa’dır. Bilindiği gibi Hz. İsa, İsrail oğullarındandır. Aslı, Yüce Yaradan’ın gönderdiği öğretiler olan, fakat temelleri sonradan değiştirilmiş olan Yahudi din anlayışındaki yerleşmiş yanlış kanaatlere karşı mücadele etmiştir. Yahudiler, Hz. İsa ile aynı Yüce Yaradan’a inanmalarına rağmen, kendi yanlış inanışlarının doğruluğunu iddia etmişlerdir. Bu sebeple Yahudiler, Hz. İsa’ya inanmadıkları gibi, ona her türlü eziyeti yapmışlardır. Bilindiği gibi, âlemlerin ve dolayısıyla her insanın Rabbi, Hz. İsa’ya verdiği bazı üstün özellikler vermiştir. Fakat bu üstün vasıflar, Yahudilerin anlayışlarının yanlış temellerini, değil değiştirmek, yanlışlığını bile anlatmasına yetmemiştir. Aradan geçen yaklaşık iki bin yıla rağmen, İsrail oğulları olan Yahudilerin, yine bir İsrail oğlu olan Hz. İsa’ya karşı düşmanlıkları halen sürmektedir.

İşte Kur’an’da geçen tezekkürün yolunu açtığı “tefekkür” ifadesinin önemi burada da net bir şekilde kendisini göstermektedir. Bütün nesiller, araştırmadan, sorgulamadan öğrendikleri yanlış bilgilerin esiri olmuşlardır.

Yahudi inancına sahip insanları yurtlarından süren Romalıların torunları, aradan bin yıl geçtikten sonra, Kudüs’ü Müslümanların elinden kurtarmak için bütün güçleriyle mücadele etmişlerdir. Dikkat edilirse, Kudüs için mücadele edenler, Yahudiler olmamıştır. Yahudileri her yerde ezmeye çalışan Hıristiyanlar olmuşlardır. Hıristiyanlar da, Kudüs’e sahip olma mücadelesini Cennete girebilmek adına yapmışlardır. Cennete girebilmek için mücadele ettikleri Müslümanlar da, aynı sebepten dolayı, yani Cennete girebilmek için, Kudüs’ü savunmuşlardır. Bu olaydan yaklaşık 900 yıl sonra, İsrail oğullarının bir kısmı Kudüs’e sahip olarak, Cennete girmeyi garanti altına aldıklarını düşünmüşlerdir.

Görüldüğü gibi, asılları, Yüce Yaradan’ın gönderdiği aynı din olan Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık, tefekkür edilmeyerek dogmalarla yürütüldüğü için, birbirleriyle, aynı Tanrı’nın Cennetine girebilmek adına savaştırılmışlardır. Hattâ Yahudiler kendi aralarında, Hıristiyanlar kendi aralarında ve Müslümanlar kendi aralarında, aynı Cennete girebilmek için kıyasıya mücadele etmişlerdir.

Bu sebeplerle, tezekkür ve tefekkür, insanlığın güzel geleceği için çok önemlidir. Yüce Yaradan’ın gösterdiği yolda tefekkür etmeliyiz yani, düşünerek, araştırıp sorgulayarak öğrenmeliyiz. Aksi takdirde, iyi niyetli olmamıza rağmen, oynanan tiyatronun şuursuz figüranları bile olamayıp, ne olup bittiğini anlayamadığı halde, bedel ödeyen seyircileri olmaktan kurtulamayız.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖNDERLERİN YANLIŞLARINI ALKIŞLAYANLAR

ÖNDERLERİN YANLIŞLARINI ALKIŞLAYANLAR

 

(Not: Bu yazı Mart 2014’te bu sitede yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz.)

Önderlerinin yanlışlarını alkışlayanlar; ya helâk olurlar, ya yalnızlaşırlar ya da kişilik değiştirirler

Önderler denilince; Devlet yöneticileri, siyasetin ileri gelenleri, terör guruplarının yöneticileri, vakıf-dernek yöneticileri, haksız kazanç peşinde koşan şirket yöneticileri, şeyhler, aşiret ağaları gibi alanlar bu kapsam içerisindedir.

Zalimleri, menfaatinden başka şey düşünmeyenleri, insanları kandıranları, ikiyüzlü davrananları helâk etmek tamamen Allah’ın tekelindedir. Çünkü hüküm ve hikmet sahibi yalnız Allah’tır.

Allah bu helâk etme işlemini, doğrudan ve melekleri aracılığıyla yaptığı gibi, bazı insanlar aracılığıyla da yaptığı tarihteki örneklerden anlaşılmaktadır. Bir insanın kendini düzeltmediği gibi, Allah’a şirk koşması halinde, onun mutlaka helâk edeceğini, Yüce Yaradan, ayetlerinde açıklıyor.

Hud Suresi 96,97.ayet: “ Andolsun, biz Mûsâ’yı âyetlerimizle ve apaçık bir mucize ile Firavun’a ve onun ileri gelen adamlarına peygamber gönderdik de ileri gelenler, Firavun’un emrine uydular. Hâlbuki Firavun’un emri doğru değildi.”

  1. Firavun, kıyamet gününde kavminin önüne geçecek ve onları suya götürür gibi ateşe götürecektir. Ne kötü varış yeridir orası!”
  2. Onlar, hem bu dünyada, hem de kıyamet gününde lânete uğratıldılar. Ne kötü destektir onlara verilen destek!”

Ayetlerde cezanın sadece Firavuna verilmeyeceği, hem Firavun’ un ileri gelen adamlarına, hem de onun peşinde koşan halka verileceği açıkça belirtiliyor. Yani önderlerinin yanlışlarını alkışlayan, onların peşinde giden herkes için Hud Suresinin 99uncu ayet hükmü uygulanacaktır.

Şimdi insanlar, aynı, peygamberlere inanmayanların söyledikleri gibi, ”bizi nasıl helâk edecek, haydi o gün gelse ya” ya da “biz Allah’a inanıyoruz, biz yanlış yapıyorsak Allah bizi affeder” benzeri konuşuyorlar. Biz, böylelerinin bu dünyada helâk olup olmayacaklarını bilemeyiz. Allah bilir.

Bizim dünya gözüyle bakarak söyleyebileceğimiz şey; onların, ya yalnızlaşacakları ya da kişilik değiştirecekleridir.

Zaman içerisinde Allah, önderlerle ilgili gerçekleri, halka çeşitli vesilelerle gösterdikçe, önderlerinin yanlışlıklarını savunan insanların bir kısmı, kimsenin yüzüne bakamaz hale geleceklerdir. Yalnızlaşacaklardır. Aslında bu durum, bu dünya hayatında bir azaptır.

Bazıları ise, durumlarını kurtarmak için hemen kişilik değiştirecekler ve peşinde gittikleri önderlerini kötüleme yarışına gireceklerdir. Düşecekleri bu kişilik değişikliği, aslında bu dünya hayatında bir azaptır.

Bu açıdan bakılınca doğrudan helâk edilmek, sanki daha hafif bir azap gibi kalıyor. Diğer taraftan, bu dünyada azap çekerek de olsa çok yaşatılmak, insanları cehennem azabından kurtarmıyor. Allah bu durumu Bakara Suresi 96. Ayette açıkça belirtiyor: “…….Hâlbuki çok yaşatılmış olmak kendilerini azaptan uzaklaştıracak da değildir.”

Hatalarını anlayarak yanlıştan dönenler, önderlerinin değil, Allah’ın ipine sarılanlar bilmeliler ki, Allah merhametlilerin en hayırlısıdır. Çok çeşitli ayetlerde, Allah’ın bağışlayıcılığı vurgulanır. Ama yanlıştan döndükten sonra iyi işler yapmak şartı aranmaktadır.

Ankebut Suresi 7. Ayet: “Bununla beraber iman edip de salih amel (iyi işler) yapanların, muhakkak taraflarından kötülüklerini örteriz ve elbette kendilerine yaptıkları amelin daha güzelini veririz.”

Biz güzel örnek oluşturarak, insanlara iyi işler yapmalarını öğütlemek durumundayız. Öğütlerimize uymayanları da, Allah dilerse ve Allah’ın yardımı ile hükümleri doğrultusunda cezalandırmaya çalışmalıyız. Yoksa herkes kendinden sorumludur. Her kişi, kendi kararlarının sonuçlarını görür. Sonuca sevinir ya da kahrolur.

Allah insanlara zulmetmez, insanlar birbirlerine ve kendilerine zulmederler.   

KUR'AN ÜZERİNE, Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MUTLULUK ÖLÇÜLEBİLİR Mİ?

MUTLULUK ÖLÇÜLEBİLİR Mİ?

 

İngiliz filozof Jeremy Bentham (1748-1832), “Mutluluğun Hesabı” başlığıyla düşüncelerini kaleme aldı. Filozof, ateist yani Tanrıtanımaz bir fikre sahipti. İnsanları, çıkarlarını azamileştirmeye çalışan canlılar olarak görüyordu. Fikri böyle olunca, zikri de öyle oldu. Teorisini, faydacılık temeline oturttu. Belki ateist anlayışta olduğu için, dinden arındırılmış hukukun, insanlara eşitlik sağlayacağına, dolayısıyla insanları huzura kavuşturacağına inanıyordu. Belki de, bu fikre inandığından dolayı, ateist olmuştu. Her ne sebeple olursa olsun sahip olduğu bu inancı nedeniyle hedefi, elbette, bu dünya mutluluğuydu. Dolayısıyla mutluluğu, somut bir anlayış olarak algıladı. Bu sebeple, somut olan her şey gibi, mutluluğun da ölçülebileceğini savundu. Bir şey ölçülebildiğine göre, ölçülebilen o şeyi, yani mutluluğu, aklımızı kullanarak geliştirebiliriz diye düşündü.

Günümüzde bazı uzmanlar, insanların mutlu olmaları için, çikolata yemelerini tavsiye ediyorlar. Bu uzmanlara göre mutluluk, bir hormon salgılama meselesinden ibarettir. Dolayısıyla, uzmanlara göre, çikolata yeyince veya çikolata ile kaplanmış bir şeyler yeyince, mutlu olmamızı sağlayacak hormon salgılanacağından, kendimizi mutlu hissedecektik.

Bilindiği gibi, çocuklar masumdurlar. Ancak bu masumiyetle birlikte ısrarcıdırlar. Bilhassa, kendi faydalarına olduğunu düşündükleri hususlardaki isteklerinde ısrarcıdırlar. Bu ısrarlarını sonunda istediklerini elde edemezlerse, üzülürler ve ağlamaya başlarlar. Eğer istediklerini elde ederlerse veya başka bir nedenle ağlarken, hemen anında değişiverirler ve gülmeye başlarlar.

Peki, bu durumda, birbirine zıt duyguları oluşturan hormonlar, anında nasıl oluşmakta ve diğerini kovabilmektedir. Acaba, emri beynimiz mi veriyor? Yoksa çikolata örneğinde olduğu gibi, çikolata yeyince, hormon kendiliğinden salgılanıyor ve bu hormon beynimizi etkileyerek, bizim mutlu olmamızı mı sağlıyor.

Bir insanın arzu ettiği bir arabayı aldığında hissettiği mutluluğu düşünelim. Aynı insanın, maddeten veya manen bir garibana yardımcı olduğunu varsayalım. Yaşlı veya fakir bir insana yardım etmesi, karşısındakini mutlu eder. Yardım ettiği şahsın mutlu olduğunu görmek, yardım edeni mutlu eder, ona huzur verir. Bu durumda, araba alınca yaşadığı mutluluk ile yaşlı bir insana yardım edince yaşadığı mutluluğu nasıl karşılaştırabileceğiz? Bu ikisini nasıl ölçeceğiz?

Her insan hediye aldığında sevinir. Mutluluk duyar. Mutluluğun ölçülebileceğini iddia edenlere göre, vücudumuzda bir mutluluk hormonu salgılanır. Eğer, hediyeyi veren şahıs, hediye verdiği kişiye “buna şu kadar para verdim, ona göre…” derse, hediyeyi alanın mutluluğu anında hüzne dönüşür. Bu durumda, mutluluk hormonunun salgılanması devam ederken, anında hüzün veren hormonun salgılanması nasıl olmaktadır? Bu salgılanmalar kendiliğinden mi olmaktadır yoksa beynimiz mi emir vermektedir?

Bir insan kendi el emeğiyle yaptığı bir şeyi hediye ederse, hediye alanın mutluluğu, para ile satın alınmış hediyeden duyduğu mutluluktan çok fazla olur. Bu durumda, maddi değeri belki de daha düşük olan bu hediye sebebiyle salgılanan hormon miktarı nasıl artmaktadır? Yoksa beynimiz mi bizim daha mutlu olmamızı emretmektedir? Veya kalbimiz mi olaya müdahale etmiştir?

Bir insan, yakın çevresindekilere yardımcı olursa, kendini mutlu hisseder. Ama sadece tanıdığı şahıslara değil de, genel anlamda insanlığa hizmet ettiğini düşünürse, çok daha mutlu olur. Aradaki bu fark nasıl oluşmaktadır? Aradaki bu farkı nasıl ölçebiliriz?

Bu gibi sorulara somut cevaplar veremiyorsak, mutluluk ve hüzün gibi duyguların, manevi yönü olan soyut hisler olduğunu kabul etmemiz gerekir. Nitekim insanın hayatı anlam kazandıkça, mutluluğunun da arttığını gözlemleriz. Bu gerçeği kavramak için, başkalarının hayatlarına bakmamıza gerek yoktur. Kendi yaşamımızı incelediğimizde bu gerçeği bizzat yaşayarak görürüz.

Sadece kendi hayatımızdaki dalgalanmaları irdelediğimizde bile, mutluluğun ölçülemeyeceğini, ölçülemediği gibi, parayla da satın alınamayacağını, dolayısıyla maddi bir yönünün olmadığını anlarız.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

OSMANLIDA BİR NASİHATNAME, 1822 YILI

OSMANLIDA BİR NASİHATNAME, 1822 YILI

 

Nasihatnamenin yazıldığı yıllar, Osmanlıların savaşlarda yenildikleri ve toprak kayıplarının hızla arttığı, devlet gücü olarak çöküşün başladığı dönemdir. Avrupa’dan gelen baskıların, içerideki menfaatperestleri harekete geçirip halkı kandırmaya çalıştıkları devirdir. Bu sebeple hem insanların fakirleştiği, hem de kaybedilen topraklardaki insanların yaşamlarında ve onların bir kısmının göçleri sırasında acıların yoğunlaştığı yıllardır. Nitekim bu nasihatnameden sadece dört yıl sonra, devlet ricali, halkın bir kısmını arkasına alarak, kendi ordusunu yok etmek durumunda kalmıştır. Tarih içerisinde böylesine sıkıntılı bir durumu, tam olmamakla birlikte, kısmi şekilde Japonya, Samuraylara karşı mücadelesinde yaşamıştır.

Gültekin Yıldız’ın çevirisinin bir kısmını vereceğimiz nasihatnameyi, öyle bir dönemde yazılmış olmasının önemine dikkat ederek irdelemek gerekir.

“Huda’ya emanet eylemek lâzımdır. Zira memalik-i Osmaniye cesim olup, büyük memlekettir. Yedi iklimde eli vardır. Her yerde dindar ve sadık birer vezire muhtaçtır. Bu cihan küfr ile yıkılmaz, zulm ile yıkılır. Adaleti sağlamak, zulme set çekmekle güzelleşir.

Al-i Osman efendilerimizin ecdadı Osman Gazi hazretleri, bu kadar vilayetleri ve kaleleri asker-i İslâm ile feth eyledi. Rüşvet ve akçe ve hediye ve pişkeş ve rica ve şefaat ve ‘fulan bu adama iyi’ dedi deyu kullanmadı.

Ve Rumili ve Anadolu’da olan zulmü kaldırmak (lâzımdır). Ve bu zulmün kaldırılması, himmet-i padişahiyle olur. Eğer bizlere kalırsa, vay hâle. Zira bizler her birimiz derebeyi kapu-kethudasıyız. Akçe tatludur, padişah sormadıktan sonra bizler dâhi bir taraftan akçe alırız.

Bu Devlet-i Al-i Osman gibi nazik devlet dâhi, dünyada misli olmayıp…

Dünya fani, ahiret bakidir. Bu cihan, Süleyman’a kalmadı ve kimseye kalmaz. Netice, padişah cümle ibadullahın hizmetkârıdır, zevke ve sefaya sülûk etmek caiz değildir. Daima umuru düşünüp, fukarayı gözetmeli. Sultan Süleyman Han hazretleri, fukarayı hıfz etmek için ömrü ahir oluncaya dek seferden kalmadı.”

Bu sitede, Osmanlı Türklerinin uygulamaları üzerine bazı makaleler yazdık. Bu yazılarımızdan birisi olan “Osmanlı Türk Devletini, Batı Kapitalizminden Ayıran Özellikleri” makalemizin ilk paragrafında şöyle demiştik:

“Osmanlı Türk Devletinin, kendiliğinden üstlendiği görev, doğusundaki ülkeleri batının saldırılarına karşı korumaktı. Bunu başarıyla yerine getirdiler. İkinci başarıları, dünyanın en karışık, netameli bölgesinde ve tarihinin en karışık döneminde Orta Doğu Bölgesinde ve Balkanlarda huzuru sağlamalarıdır. Böyle bir bölgede, batıdan Haçlı Seferleri ve doğudan Moğol akınlarıyla sarsılan bir yapıdan sonra, toparlanıp, devleti kurmakla kalmayıp, kökleştirmek ve geliştirmek çok ciddi özellikler ister.”

1822 yılındaki nasihatnameden de anlaşıldığı üzere, Türklerin devlet yönetimlerindeki anlayışta pek bir değişiklik olmamış.

Osmanlı Türk Devletinin yönetimi, yenilgilerin hızlandığı 18inci yüz yılın ikinci yarısından itibaren, iktisadi uygulamalarında, Avrupalılarınkine benzer çözüm yollarına gitmedi. Mal ve hizmet arzını artırmak için, yatırımları teşvik etmedi. Kaynaklarını, üreticileri korumaya ve tam istihdamı sağlamaya yönlendirmedi. Yani Batı Avrupa’da heyecanlı bir şekilde uygulanan kapitalist sistemi benimsemedi. Benimsememelerinin önemli bir sebebi, kapitalist sistemin, yukarıda bir kısmını verdiğimiz nasihatname ile uyuşmamasıdır.

Bu sebebin aksini iddia etmek, o dönemin yöneticilerinin, olayları süzme yeteneklerinin olmadığını söylemek anlamına gelir. Eğer yöneticilerin olayları süzme kabiliyetleri olmasaydı, Osmanlı devletinin, sömürgecilikten dolayı aşırı zenginlemiş Avrupalıların baskıları karşısında kısa sürede yıkılıp gitmesi gerekirdi. Ama devlet, topraklarından bir kısmını kaybetmesine rağmen, bir asırdan fazla yaşadı. Hem kendi ayakta durdu, hem de çevresini korumaya çalıştı.

Kapitalist sistemi, anlayışlarına uygun görmeyen Osmanlı yöneticileri, çözüm yollarını, kendi anlayışlarına uygun sistem içerisinde aradılar. İktisat tarihçisi Mehmet Genç’in ifadesine göre, Osmanlı, merkantilist bir politika uygulamayı uygun görmedi. Aksine ihracatı kısıtlayıcı, ithalatı teşvik edici tedbirler almayı sürdürdü. .Yani kapitalist ekonominin kurallarının tam tersine davranmaya devam etti. Ta ki, 1838 Balta Limanı Antlaşmasına kadar kapitalist anlayışa direndi. Hattâ, Mehmet Genç, Osmanlının, Balta Limanı Antlaşması sırasında pazarlık gücünü ithalatı değil, ihracatı sınırlandırmak için kullandığını söyler. Yani Osmanlı, en zora düştüğü ortamda bile, kapitalist anlayışa karşı direnmesini sürdürmeye çalışmaktadır.

Halkın mal darlığı çekmemesi ve fakirlerin kollanması amacıyla, gümrük vergilerinin oranları %3-5 arasında tutuluyordu. Aksine bazı mallarda, ihracattan vergi alınıyordu.

Fiyatlarda üst sınır olan “narh” sistemi uygulanıyordu. Ortalama kâr, işin özelliğine göre, %10-20 arasında değişiyordu. Fiyatlar ve ticari kararlar, hem kadılar aracılığıyla yayınlanır, hem de halka duyurulurdu. Kararların takibini kadılar yaparlardı. Fahiş kâr ettiği belirlenenler, cezalandırılırdı.

Toprakların verimli kullanılmasına azami dikkat gösterilirdi. Ancak, toprak ağalığına izin verilmezdi. Toprak ağalığına temayülü olanlardan tespit ettiklerini, uzak yerlere sürerlerdi.

Yukarıda bahsettiğimiz bakış açıları, kölelerle ilgili tutumlarda da kendini göstermiştir. Bursa’da 15inci yüz yılsonu ile 16ıncı yüz yılın başlarında dokuma sanayinde hızlı bir gelişme yaşandı. Bu sebeple, dokuma sanayinde köle çalıştırılarak, kalifiye işçi sorunu çözülmeye çalışıldı. Fakat bu kölelik, Roma’da veya ABD’de görülen kölelikten çok farklı idi. Hacı Sahillioğlu’nun araştırmalarına göre, köle ile iki çeşit anlaşma imzalanıyordu. Bunlardan birinin adı “tedbir” idi. Bu anlaşmaya göre, efendi ölürse, köle hürriyetine kavuşuyordu. Diğer anlaşmanın adı “mükatebe” idi. Bu anlaşma uyarınca, köleler, belli bir süre hizmet verdikten veya belli bir miktarda mal ürettikten sonra hürriyetlerine kavuşabiliyordu.

Ücret karşılığı işçi çalıştırmak yerine, köle satın alınıyordu. Köle ile çalıştıran işveren arasında mükatebe anlaşması yapılıyordu. Kölenin, anlaşmada belirtilen değerde işi yerine getirilmesi durumunda azat ediliyordu. Yerine, yeni bir köle satın alınıyordu. Fakat bir süre sonra kölelerin maliyetleri, giderek pahalıya gelmeye başladı. Bunun için, köle satın almaktan vazgeçilip, ücretli işçi çalıştırma yoluna gidilmiştir. İstanbul’da ve Bursa’da konaklarda köle çalıştıranlar olmuştur. Fakat konak sahipleri, köleleri, konağın fertlerinden birileri olarak görmüşler ve öyle muamele etmişlerdir. Osmanlı bölgesine köle getiren tacirlerin içerisinde Türkler, yok denecek kadar azdı. Köle ticaretini, çoğunlukla Osmanlı Devletinin uyruğunda olmayan yabancılar ile bazen Arap tacirler yapıyorlardı.

Osmanlı Türk Devletinin yönetiminin iktisat anlayışı, tek başına gelir gider hesabı değildir. Yönetimin ekonomi anlayışı, hayata bakışın bir yansımasıdır. Osmanlıya göre; dinin bekası, güçlü bir devletin varlığıyla; güçlü bir devletin varlığı ve bekası, güçlü bir orduyla; güçlü bir ordu, yeterli vergi gelirleriyle; yeterli vergi gelirleri, reayanın refah düzeyinin yüksek olmasıyla; reayanın refahının yüksekliği, adil ve güçlü bir devletin varlığıyla mümkün olur.

Belki de bu anlayıştan dolayı, Osmanlılara, Avrupalılar, kendi sömürgeci anlayışları açısından bakarak, Osmanlı İmparatorluğu yakıştırmasını yaparken, onlar kendilerine, Devlet-i Al-i Osman demişlerdir.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın