BİLİM İLE İNSANLIĞIN GELECEĞİ ARASINDAKİ İLİŞKİ ÜZERİNE

BİLİM İLE İNSANLIĞIN GELECEĞİ ARASINDAKİ İLİŞKİ ÜZERİNE

 

Bilinen insanlık tarihindeki bilimsel gelişmelerin en hızlı olduğu dönemdeyiz. Ancak, bu son dönemlerdeki bilimsel çalışmalar, bilimcilik anlayışının tesiri altıda yapılmaktadır.

Bu sitede yayınladığımız “Bilim ve Bilimcilik” başlıklı makalemizde, bilim ve bilimcilik arasındaki farkları gözler önüne sermiştik. İlgili yazımızda geniş kapsamlı olarak irdelediğimiz farkları, çok kısa şekliyle ifade edersek; bilimcilik, bilime tapınmadır diyebiliriz.

Bilimcilere göre bilim, insanlığın bütün sorunlarını çözecektir. Bu anlayışta olan bilimciler, bilimin dışında bir şey tanımazlar. Dolayısıyla, dine karşı oldukları gibi, bilgeliğe de karşıdırlar. Çünkü onlara göre, bilimin deney yapamadığı, ölçemediği ve tahmin yürütemediği şeyler, mevcut olamazlar. Bu sebeple, bilimsel kanunlara ve mantığa uygun olmayan şeyleri reddederler.

Yüce Yaradan’ın, Hz. Âdem’den itibaren insanlara öğütlediği tek din olan İslâm, bilimsel araştırmaları teşvik eder. Fakat bilimin bir din haline getirilmesine şiddetle karşı çıkar.

Bilhassa günümüzdeki bilimsel çalışmalar, sadece vasıtalarla ilgilenmektedir. Dolayısıyla yalnızca vasıtalardaki sorunları çözmeye çalışmaktadır. Bu nedenle bilim, “nasıl” sorusuna cevap aramaktadır. “Niçin” sorusuna cevap aramadığı için de, bir gayesi yoktur.

Takdir edileceği gibi, gayesiz yapılan araştırmalar, ya şahsi menfaat uğruna veya gösteriş için yapılırlar. Bu anlayışla yapılan bilimsel gelişmelerden, insanlığın faydalandığı pay çok az olmaktadır.

Hâlbuki bilimsel araştırmaların amaçları, insanlığın huzurunu artırmak olmalıdır. Bilimsel araştırmaların insanlığa faydasının daha fazla olabilmesi için, amaçlar arasında da öncelik sırası oluşturulmalıdır.

Teknik gelişmelerle ilgili olarak oluşturulacak öncelikler, ülkelere göre farklılıklar gösterebilir. Ancak dünyanın küresel bir köy haline geldiği günümüzde, bazı öncelikler, insanlığın genel durumuna göre belirlenmelidir. Örneğin, ülkesindeki vatandaşlarının karınlarını doyurduğunu, onların huzurunu sağladığını düşünen zengin bir ülke bile, uzayla ilgili çalışmalara pay ayırırken, insanlığın genel durumunu dikkate almalıdır. Öncelik, fakirliğin azaltılması olmalıdır. Eğer uzay çalışması yapan ülkede fakir insanlar çoksa, o ülkenin öncelik seçimi yanlış demektir.

Halkında fakir oranı fazla olan ülkeler ise, bilimsel çalışmalarında önceliği yoksulluğu azaltmaya vermelidirler. Eğer, ülkenin gücü, fakirliği azaltmaya gücü yetmiyorsa, başkalarından yardım istemeden önce, nüfus artışını azaltma mücadelesi vermelidir. Ülke dışından yapacakları ithalatta önceliği, otomobil gibi son tüketim araçlarına değil, traktör gibi üretim için gerekli ara vasıtalara vermelidir. Yurt dışından satın aldıkları ürünlerde, kozmetik, parfüm gibi ürünlere değil, tarımı geliştirmek için kullanacakları ilaç, gübre gibi mallara öncelik vermelidir.

Ülkeler, insanlarına zarar vermeden, harcamalarını nasıl azaltabileceklerini araştırmalıdırlar. Konunun daha iyi anlaşılması için bir örnek verelim.

Bireyselliği öne çıkaran ABD ve Fransa gibi ülkelerde, sağlık harcamalarının önemli bir bölümü (bazen %40’lara varan) alkol kullanımına dayanan hastalıkların tedavisi için yapılmaktadır. İlginç olan benzer ortamın, eski SSCB gibi bireyi dışlayıp, toplumu kutsayan ülkelerde de olmasıdır. Aynı sağlık ortamı ufak değişikliklerle yeni oluşan Rusya’da da mevcuttur. Aslında aynı ortam, ülkelerin çoğunun sorunu haline gelmiştir. Alkol kullanımı fakirlik veya zenginliğe bağlı olmayıp her kesimden insanı etkilemektedir. Ülkeler hem vatandaşlarının içmesi için alkollü içkiler üretmekte veya ithal etmekte, hem de alkol kullanımından dolayı sağlığı bozulanların tedavisi için, ithalât yapmaktadır.

Alkolizmin insanlar üzerindeki etkilerinden birisi de psikolojik açıdan bozulma şeklinde görülmektedir. İnsanlar arasındaki güven ve dostluklar azaldıkça, ruhi bunalıma girenlerin sayısı artmaktadır. Birçok zengin ülkede, psikoloğa gitmeyen yetişkin insan sayısı hızla azalmaktadır.

Bilhassa zengin ülkelerdeki tıbbi araştırmaların önemli kısımlarından birisi de aşırı beslenmekten kaynaklanan kalp damar hastalıkların tedavisine gitmektedir. İlginç olan bir başka husus da, şişmanlığı azalmak için diyet ürünler üzerinde araştırmalar yaparak satışa sunmaktır. Yani insanları, önce şişmanlayarak hasta olmaları için para harcamaya teşvik edip, sonra şişmanlığı azaltıyormuş gibi, diyet ürünleri kullanmaya sevk etmektir.

Bizler, bu karmaşık ortamı, bilimin düzeltmesini bekliyoruz. Beklentimizin gerçekleşmesi için, bilimle uğraşanların öncelikle insanlığın faydasına olacak yönde gayret etmeleri gerekmektedir. Ancak insanlığın umumi faydasını hedeflese bile, bilimin, bu yaklaşımıyla, devlet yöneticilerinin sıkıntıya düştükleri devlet bütçesindeki harcamalar sorununu azaltması veya çözmesi mümkün görünmemektedir. Dolayısıyla, bilimcilerin bu tavırlarıyla, hem yöneticilerin rahat etmesi, hem de insanlarını huzurlu hale getirmesi ihtimali de çok zayıftır.

Çünkü bilimin temel sorusu, “nasıl” üzerine odaklanmıştır. Bu sebeple, sadece vasıtalarla ilgilenmektedir. Bilim, deney yapamadığı, ölçemediği ve tahmin yürütemediği şeyleri reddetmektedir. İnsanların psikolojik sorunlarıyla ilgilenirken bile, sorunlara aynı yöntemle yaklaşmaktadır. İnsanların ruhsal bunalımlarını çözmek için dâhi, analitik psikoloji diye bir yöntem icat etmiştir. Bu yöntemle çözemediği her şeyi, geçmişte yaşanan olayların bilinçaltı diye tanımladıkları yerde durduktan sonra, yüzeye çıkarak yaşama geçmesi olarak sunmaktadır.

Dünyada aç kalmayacak şekilde sistemi kurmak ve bütün insanlığın huzur bulmasını sağlamaya uğraşmak yerine, kozmetik ürünlerini kullandırarak, çikolata yedirerek insanları mutlu etmeye çalışan bilimin, devletlerin yöneticilerinin ve halkın sorunlarını çözmesi mümkün değildir.

Bilimin uğraşı, ya insanlığın hiç ihtiyacı olmayan konular üzerinde çalışmak, ya da önce bataklık oluşturup, sonra çoğalan sivrisinekleri tek tek öldürebilmek için araştırma yapmakla eşdeğer hale gelmiştir. Dolayısıyla, insanlığın bu sarmaldan, bilim sayesinde kurtulacağına inanmak mümkün değildir. Günümüzdeki bilimin anlayışı, insanlığın güzel geleceği için olmayıp, şahsi kazanç veya gösteriş uğruna olduğu sürece, zaten bu sarmaldan bilim sayesinde çıkmamıza imkân yoktur.

İnsanlığın, içine düştüğü bu kısır döngüden çıkışı, vasıtalara odaklanan değil, gayelere sarılan anlayışla mümkün olabilir.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÖNCE KENDİMİZİ SORGULAMA

ÖNCE KENDİMİZİ SORGULAMA

 

(Bu yazı, ilk baskısını 2002 yılında yaptığım ‘Tarihin Aydınlattığı Gelecek’ isimli kitabımdan aynen alıntı yapılarak, Şubat 2014 tarihinde bu sitede yayınlanmıştı. Fakat silindiğinden tekrar yayınlıyoruz.)

 

 Başka ülkelerinden insanlarından bu yazıyı okuyanlar olursa, onların, yazıdaki “Türkler” sözünü kendilerine uyarlamaları, ama mutlaka dünya ile bağlantı kurarak okumaları daha faydalı olacaktır. Böylece dünyanın küresel bir köy olduğunu, herkesin birbirine ihtiyacı olduğunu anlayacaklardır.

Bir insanın gelişmesi ile bir ülkenin gelişmesi, sistem olarak birbirine benzer. Aynı şekilde bir ülkeninki ile dünyanın gelişmesi arasında da benzerlik vardır. Hepsi de gelişmelerini herhangi bir canlı varlık gibi, bütün yönleriyle dengeli bir şekilde gerçekleştirmelidirler. Yoksa bazı yönleri gelişip, diğer bazı tarafları geri kaldığında, nasıl canlılar garip ve sağlıksız olurlarsa, ülkelerin de dünyanın da durumları aynı olur. O halde dünya işlerini yaparken, Allah’ın insanlar için kurduğu doğal düzeni bozmamak gerekir. Yoksa insanlık ve dünya için sonuç felâket olabilir.

Güzel işler yapabilmenin temeli, yaşadığımız anı iyi değerlendirmekle atılır. Bu konuda Fahri Küpçü “Bir Çobanın Düşleri” adlı kitabında şöyle der (s.32): “Eğer, yaşadığımız günün görevlerini hakkıyla yapabilirsek, dünkü hatalı davranışların yükünden de, yarının tasalarından da kendimizi kurtarmış oluruz.” O halde, gücümüzü sonuna kadar ve en verimli şekilde kullanmazsak, kendimizi ve görevimizi inkâr etmiş oluruz. Yaşadığı anı değerlendiremeyen insanların iç dünyalarında mutlu ve huzurlu olmaları ihtimali zayıftır.

Sorumluluklarımızı yüklenmekten kaçınmamalıyız. Aşırıya kaçmadan sorumluluk yüklenmek aslında insanların kendilerini, vicdanlarında daha müsterih hissetmelerine vesile olur. Eğer yüzyılımızda zor işlere katlanamazsak, kolay işler insanları da, devletleri de, dünyayı da felâketlere doğru sürükler.

Çağımız dünyasında değişen ekonomik ilişkilerdeki gelişmeler, bazı kavramları da değiştirmiştir. Çağa uygun yeniden yapılanmanın başarılı olması için, toplumlar, değişen bu kavramları çok iyi algılamalıdır.

Diğer taraftan sosyolojide kullanılan kavramlar Batıdan alınmıştır. Hâlbuki Medeniyet, milliyetçilik, imparatorluk gibi kavramların Türkler açısından anlamı, Batıdan çok farklıdır.

Çağımızda Vatan, sadece devletin sınırlarının içerisi olarak algılanırsa yetersiz kalınır. Vatan, vatandaşların ekonomik ve hukuk hürriyetlerinin sağlanabildiği ortamlardır. (Bir cihan devleti için ise, soydaşların haklarının da korunduğu alanlardır.)

Bir ülkede doğan ve büyüyen insanların ruhlarının derinliklerinde, o ülke için vatanseverlik vardır. Bu durum Türkler için daha çok geçerlidir. Her insanın bu duygularını dışa yansıtması, aynı ortamlarda olmaz. Çok farklı şartlarda ve farklı uygulamalar şeklinde ortaya çıkar. Ülkelerin gelişmesi ve medeniyet seviyesinin yükselmesi vatanseverlik anlayışının günlük hayata yansıtılabildiği oranda kolaylaşır.

Vatansever insanlar her şeyden önce kendilerine güvenmelidir. Kendi tarihlerini iyi öğrenmelidir. Bir Türk, Batı’nın gelişmesinde 1492 Amerika kıtası ve diğerlerinin keşiflerinin mucizevi önemini görmelidir. Böylece kendisini küçük görmekten vazgeçmelidir. Ayrıca tarihteki ecdadının tamamının çok mükemmel olduklarını ama yeni neslin bozulduğunu düşünerek yeise kapılmamalıdır. Toplumların içerisinde farklı yapılar, düzgün veya hatalı insanlar tarih içerisinde her zaman var olmuştur. Dolayısıyla sorumluluğun başkalarında değil, kendisinde olduğunu düşünmelidir. Çünkü bir insanın, hayalindeki bütün güzel düşüncelere ulaşabilmesinde, dış etkenler kadar, kendi hayalleriyle davranışlarının bağdaşmasının etkisi önemlidir.

Vatansever insanlar, ÜRETKEN olmaya çalışmalıdır. Mal, hizmet ve bilgiden en az birini üretmek lâzımdır. Zaten Türklerde görülen bağımsızlık, gözü peklik ve iyilik etme özelliği üretken olmayı gerektirir.

Namus kavramı, sadece cinsel anlamda kalmamalıdır. İnsanın kendisine emanet edilen millet ve devlet malları, vatandaşların namuslarıdır. Vatansever insanlar, NAMUSLU ve İTİBAR sahibi olmaya gayret sarf etmelidir. Zaten Türklerin sahip oldukları maddi ve manevi sağlamlık özelliği insanların vicdanlarını böyle davranmaya zorlar.

Türklerdeki “üste kesin itaat ve disiplin” anlayışı en küçük birim olan aileden başlayarak, en büyük organizasyon olan devlete kadar istismar edilebilmektedir. Üstlerin az bilgili ve kendilerine yeterince güvenmeyen insanlar olmaları halinde istismarlar artar.  Vatansever insanlar bilgili ve şahsiyetli olmaya çalışmalıdır. Çağımızda bu gayret de yetmeyebilir. Bilgi günümüzde sürekli eskimektedir. Vatansever insanlar, SÜREKLİ ÖĞRENME mücadelesi vermelidir. Bu mücadeleyi vermeyen insan, çocuklarını bile etkileyemez. Zaten Türklerde var olan yakınındakilere hizmet arzusu da bunu gerektirir.

Vatansever insan milletini daha çok sevendir. Milleti sevmek, ailesini sevmekle başlar. Sonra sevgi halkası genişleyerek insanlığa doğru uzanır. Sevgi paylaşmaktır. Paylaşma ise, hem acılar hem de varlıklar için olmalıdır. Adaletsiz bir paylaşım; ailenin, ülkenin ve dünyanın temeline konulan dinamit gibidir. Vatansever insanlar ADALETLİ olmakla yükümlüdür. Zaten Türklerin özelliklerinden olan “ırkçılık yokluğu” ve “sözünün eri olmak” anlayışı ile adaletli davranış, birbirlerini tamamlayan bir bütünün parçalarıdır.

Türklerde devlet, “ebed müddet”tir. Ancak insanlardaki bu saygılı anlayışın arkasına sığınarak millete karşı bazen hatalı davranıldığından, devlet ile milletin arası açılmıştır. Hâlbuki devlet, millet için vardır. Dolayısıyla, devleti yönetenler DEVLET değildir. Devleti yönetenler, millettir. Makama saygı ile şahsa saygı, makam dışında gerektiğinde birbirinden ayrılmalıdır.

Türklerin tarihte görülen özelliklerinden birisi de doğdukları yere bağlılıklarıdır. Çağımızda, ulaşım ve kitle iletişim araçlarının gelişmesiyle, bu anlayış da değişmeye başlamıştır. Dolayısıyla “doğmak” kelimesine manevi bir anlam yüklenilmelidir. İnsan dünyanın neresinde doğarsa doğsun, geçimini nerede sağlarsa sağlasın, kendisini bu manevi dünyaya bağlı hissedebilmelidir. Bu manevi dünya her insanın kendi milletidir. Türkler için de, TÜRKLÜK DÜNYASI’DIR. Türklük dünyasına ait olmak için soy olarak Türk olunması gereklidir, ama yeter şart değildir. Bir veya her iki atası da Türk olmayan insanlardan da kendisini Türk hissedenler olabilir. Asıl olan insanın kendisinin hissettikleridir.

Türklerin özelliklerinden birisi de, imparatorluk kurmaya meyilli olmalarıdır. Ancak çağımızda imparatorluklar artık, ülke sınırları genişletilerek kurulmuyor. Ekonomik ve kültürel üstünlükle kuruluyor. Bu nedenle artık hedef, sınırları genişletmek olmamalıdır. Hedef; insanlara hoş görü ile yaklaşan, adaletli davranan, ekonomik olarak güçlü, kendi kültürünü sürdüren kuvvetli bir CİHAN DEVLETİ olmaktır.

Türklerin bilinen özelliklerinden birisi de yabancı kültürlere karşı gösterdikleri dirençtir. Yabancı kültürlerden etkilenmeler kendini dil ve sanat üzerinde gösterir. Hâlbuki Türkçe, Türk insanının özellikleriyle özdeşleşmiştir. O halde vatanseverler Türkçe’nin derinliklerine inmelidir. Vatansever insanlar, halkın ve aydınların kullanacağı ORTAK TÜRKÇE oluşturmalıdır.

DİN, Allah’ın insanların zayıf omuzlarına yüklediği ağır bir yük değildir. Aksine insanları huzura ve mutluluğa ulaştırmak için Allah’ın öğütlediği bir yoldur. Dini bilgiler, insanların huzura ve mutluluğa ulaşmalarını engelleyecek zorlaştırmalar ve tabular şeklinde olmamalıdır. Aksi halde dini anlayışların, çağımız insanının kalplerinde yer bulması zor olur. Vatanseverler, dinin gerçek öğretilerini öğrenmeye ve mümkün olduğunca uygulamaya çalışmakla yükümlüdürler. Zaten Türklerin özelliklerinin tamamına bakıldığında İslâm’ın gerçek öğretileriyle bağdaştığı görülecektir.

Bir milletin ayakta kalabilmesi ve gelişebilmesi için, kendi yapısına uygun ve çağa uyum sağlayan kurumlarının olması şarttır. Kurumlaşamayan milletlerin, zamana ve şartlara uyum sağlamaları çok zordur. Kurumlar; verilerin toplanmasında, düşüncelerin tartışılmasında, bunların topluma aktarılmasında ve toplumun denetiminde sürekliliği sağlarlar. Türkiye’deki mevcut kurumlar, aynen Batıdan alınmış ve çoğunda bünyeye uygun düzenleme yapılmamıştır. Vatansever insanlar KURUMLAŞMAYI kendi yapılarına uygun bir şekilde yeniden düzenlemelidir. Zaten Türkler, kendi yapılarına uygun kurumları oluşturabildikleri için tarihin önemli bir bölümünde üstün medeniyet seviyesine ulaşmışlardır.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İSRA SURESİ 16 VE 17İNCİ AYETLER ÜZERİNE

İSRA SURESİ 16 VE 17İNCİ AYETLER ÜZERİNE

 

Bu sitede yayınladığımız “Dinimizi Değiştirmeyi Değil, İlk Kaynaklarından Beslenmesini Hedeflemeliyiz”, “Allah’ın Tek Dini, Allah’ın Emir ve Yasaklarına Uymaktır” ve “Allah’ın Dini Evrenseldir ve Zamanlar Üstüdür” başlıklı yazılarımızda açıklamaya çalıştığımız gibi, Kur’an ayetlerindeki ifadelerin geçerliliği evrenseldir ve insanlık var oldukça geçerlidir. Bu sebeple, bizim için de, bizden sonrakiler için de yol göstericidir. Dolayısıyla -dinlere bakışımız ne olursa olsun- ayetleri yorumlayıp hareketlerimize yön verirsek, hem bu dünyada huzur buluruz, hem de ebedi olan ahiret hayatımızı huzurlu geçirme şansı yakalarız.

Kur’an’ı yorumlarken, kelime kelime yapılan tercümeler, bazen anlatılmak istenileni tam yansıtmayabilir ve bizi farklı düşüncelere yöneltebilir. Yorumlamamızdaki hatamızı azaltabilmek için, tercümeleri yaparken, Kur’an’ın özünde bize ne anlatılmak istenildiğini dikkate almalıyız.

Kur’an’ın özünde verilmek istenilenleri dikkate almadan yapılan tercümelerle ilgili olarak, daha önceki bazı yazılarımızda da örnekler vermiştik. Bu makalemizde de,  aşağıdaki ayetle ilgili olarak yapılan tercümeyi, bu yönden irdeleyeceğiz.

İsra Suresi 17/16: “Biz bir yeri helâk etmek isteyince, oranın ileri gelen zenginlerine emrederiz. Orada kötü işler yaparlar. Böylece, onlara kararımız şart olur ve orayı yıkar darmadağın ederiz.”

Yukarıdaki tercüme, kelime kelime yapılmıştır. Ancak, Kur’an’ın özündeki fikirler ile çelişmektedir. Bilindiği gibi Kur’an’ın aktardığına göre, Yüce Yaradan, kullarına özgürlük vermiştir. Hattâ, insana verilen hürriyetin içerisinde, Yüce Yaradan’ı inkâr etme bile vardır. (Kehf Suresi 18/29 gibi) Bu sebeple, Allah, insanlar hakkında karar vermeden önce kullarının hareketini bekler. Onların düşünce ve davranışlarına göre tavrını oluşturur. Aşağıdaki ayet, bu durumun bir örneğidir.

Enam Suresi 6/160: “Kim iyilik getirirse, ona o (getirdiği)nin on katı vardır. Kim kötülük getirirse, sadece onun dengiyle cezalandırılır; onlar haksızlığa uğratılmazlar.”

Kur’an’ın ifadelerine göre, kulları olarak bizler kötülük yaparsak, bize dengiyle yani misliyle karşılık verilecektir. Eğer bizler iyilik yaparsak, bize on misli güzellikle karşılık verilecektir. Dolayısıyla, yarattığı kullarına karşı böylesine bonkör davranan Yüce Yaradan’ın, durup dururken bir yeri helâk etmek istemeyeceği açıktır. Bu nedenle, ayetin ilk cümlesinin tercümesi yanlıştır. Kur’an’ın özü ile uyuşmamaktadır.

Ayetin devamımdaki cümle, “oranın zenginlerine emrederiz, orada kötü işler yaparlar” şeklinde tercüme edilmiş. Kur’an’ın anlatımında, kötülük yaptığımızda, bizi yaptığımız kötülük oranı kadar cezalandıracağını ve iyilik yaptığımızda on misli güzellik vereceğini ifade eden, ayrıca her fırsatta insanları uyaran Allah’ın, sırf bizi cezalandırmak için, bize kötülük yapmamızı emredeceğini söylemek, Kur’an’ın özüne zıttır.

Kur’an’da birbiriyle çelişen ayetler olabilir mi diye düşünerek Kur’an’ı incelediğimizde, çelişkilerin olmadığını açıklayan aşağıdaki ayetleri görmekteyiz.

Nisa Suresi 4/82: “Onlar hâlâ Kur’an’ı gereği gibi düşünüp anlamaya çalışmazlar mı? Eğer o Allah’tan başkası tarafından indirilmiş olsaydı mutlaka onda birçok çelişkiler bulurlardı.”

Ahzap Suresi 33/62: “Allah’ın, bundan önce geçenler hakkındaki kanunu budur. Ve sen, Allah’ın kanununu değiştirmeye asla çare bulamazsın.”

Fetih Suresi 48/23: “Allah’ın öteden beri gelen kanunu budur. Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.”

Kur’an’da çelişkili ifadelerin olmadığını, bu sitede yayınladığımız “Kur’an’da Çelişkili İfadeler Var mı?” başlıklı yazımızda örnekleriyle belirtmiştik. Kur’an’da çelişki olduğunu iddia eden kişilerin, yapılmış bazı tercümelerdeki hataları öne sürerek, bu fikre ulaştıklarını gözler önüne sermiştik.

Nitekim Müddesir Suresinin 31inci ayetinde böyle bir tercüme hatasının olduğunu, “Allah, Dilediğini Değil, Dileyeni Saptırır” başlıklı yazımızda, tafsilatlı açıklamalarıyla göstermiştik. Yüce Yaradan’ı suçlayan bazı insanlar veya gaflet içerisinde olanlar, Müddesir 31inci ayetin  “…Allah, dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirir…” şeklindeki tercümesine göre hareket etmişlerdir. O makalemizin içerisinde yaptığımız irdelemelerimizin sonucunda, ayetin Kur’an’ın özüne uygun tercümesinin, “…Allah, dileyeni saptırır, dileyeni hidayete erdirir…” şeklinde olması gerektiğini vurgulamıştık.

Yüce Yaradan, aşağıdaki ayetlerle, kibirlenen insanları ve insanlığın zararına davrananları uyarmaktadır.

Fatır Suresi 35/43: “(Bu da) yeryüzünde bir kibirlenme ve bir suikast düzenidir. Hâlbuki fena düzen ancak sahibinin başına geçer. O halde öncekilerin kanunundan başka ne gözetiyorlar? Sen Allah’ın sünnetinde asla bir değişme bulamazsın. Sen Allah’ın sünnetinde asla bir başkalaşma da bulamazsın.”

Fussilet Suresi 41/17: “Semud kavmine gelince, biz onlara doğru yolu göstermiştik. Ama onlar körlüğü hidayete tercih etmişler ve yaptıklarına karşılık, alçaltıcı azap yıldırımı onları çarpmıştı.”

Ayetlerden anlaşılacağı gibi, Allah, insanları sürekli uyarmaktadır. Onları doğru yola davet etmektedir. Fakat bütün uyarılarına ve yol göstermelerine rağmen, yanlışta ısrar edenleri cezalandırdığını ifade etmektedir. Adil bir şekilde tecelli eden Allah’ın sünnetinin, hiçbir dönemde değişmediğini de net bir ifadeyle bildirmektedir.

Yukarıdaki ayetlerin ışığında ve Kur’an’ın özü dikkate alındığında, İsra Suresinin 16ıncı ayetini şöyle tercüme edersek, yanlışa düşme ihtimalimiz azalır: “Bir yerin ileri gelen zenginleri, emrimize yani uyarılarımıza rağmen kötülük yapmaya devam ederlerse, onları helâk etmek kararı hak olur. Biz de, oraları darmadağın eder, yıkarız.”

İsra Suresi 17/17: “Hem Nuh’tan sonra nice nesilleri helak ettik. Kullarının günahlarını bilmek ve görmekte Rabbin yeter.”

Demek ki Yüce Yaradan, insanları, sadece Nuh Tufanı ile cezalandırmamış. Bu büyük tufandan başka da, nice cezalar vermiş. İnsanların -bilhassa toplumun ileri gelenlerinin- rayından çıkarak, zalimliklerin ve sahtekârlıkların arttığı dönemlerde, onları cezalandıran Allah’ın, günümüzde veya gelecekte insanlığı cezalandırmayacağını söylemek mümkün değildir. Bunun kararı, tamamen Yüce Yaradan’ın uhdesindedir.

Ancak, Allah’ın, geçmişte verdiği kararların aynısını verip vermeyeceği -ayetlerden de anlaşılacağı üzere- bizim davranışlarımıza bağlıdır.  Yüce Yaradan, insanları cezalandırmadan önce, onların yanlıştan dönmeleri umuduyla, bazı uyarıcı işaretler gönderdiğini yine Kur’an’ında ifade ediyor.

Araf Suresi 7/155: “Bir de Musa, mîkatımız için (tayin ettiğimiz vakitte tövbe için) kavminden yetmiş erkek seçti. Ne zaman ki, bunları o sarsıntı yakaladı, işte o zaman Musa: “Rabbim! dedi, dileseydin bunları da, beni de daha önce helâk ederdin. Şimdi bizi, içimizdeki o beyinsizlerin yaptıkları yüzünden helâk mi edeceksin? O iş de senin imtihanından başka bir şey değildi. Sen bu imtihanla, dileyeni  (men teşau) sapıklıkta bırakır, dileyeni (men teşau) de hidayete erdirirsin. Bizim velimiz sensin. Artık bizi bağışla, merhamet et, sen bağışlayanların en hayırlısısın.”

Bu ayetin öncesinde, Hz. Musa’nın kavmini yalnız bırakıp Allah ile konuşmaya gidip geldiği sıradaki gelişmeleri anlatır. Hz. Musa gidince, kavmi, onun ardından hemen buzağıya tapmaya başlamıştı. Bu zalimce davranışa rağmen, Yüce Yaradan, hatasını anlayıp af dileyenler için, onları bağışlayabileceğini, 153üncü ayetinde; “O kötü amelleri işleyip de, sonra arkasından tövbe ve iman edenler için, hiç şüphe yok ki, Rabbin bundan sonra yine de affedici ve merhamet edicidir.” şeklinde ifade etmektedir. Böylece, Yüce Yaradan, rahmetinin genişliğini gözler önüne sermektedir.

Araf Suresi 155inci ayette, Hz. Musa’nın ağzından yapılan konuşmalardan anlaşıldığı üzere, Yüce Yaradan, insanların çoğunun yoldan çıkmasına rağmen, af dileyip kendilerini düzeltenlerin yüzü suyu hürmetine, toplumun hepsini helâk etmekten vazgeçmiş ve sadece sarsıntı ile cezalandırmıştır. Ama bu gelişmelerin bir imtihan olduğunu ifade etmiştir.

Yüce Yaradan’ın imtihanından, insanlık olarak başarıyla çıkabilmek için, düzgün insanların birbirlerine kenetlenmeleri ve sorunlar için çözüm üretmeleri beklenir. Aksi takdirde insanlığın geleceği, aşağıdaki ayetlerdeki ifadeler gibi olur:

Enam Suresi 6/43: “Hiç olmazsa onlara azabımız geldiği zaman yakarıp tövbe etselerdi ya. Fakat kalpleri katılaştı. Şeytan da yapmakta olduklarını zaten onlara süslü göstermişti.”

Enam Suresi 6/44: “Derken onlar kendilerine hatırlatılanı unuttuklarında, (önce) üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Sonra kendilerine verilenle sevinip şımardıkları sırada, onları ansızın yakaladık da bir anda tüm ümitlerini kaybedip yıkıldılar.”

45: “Böylece zulmeden o toplumun kökü kesildi. Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.”

Sadece bir toplumun değil, insanlığın kökünün kesilmesi tehlikesine karşı, kâmil insanların ve kâmil insan olmak isteyenlerin ortaklaşa çaba göstermeleri şarttır.

Allah’ım, Senin gönderdiğin ayetleri anlayarak, güzel işler yapabilmemiz için, bizlere anlayış ihsan eyle, bizlere mücadele azmi ver.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MEDİNE TOPLUMUNUN ÖZELLİKLERİ

MEDİNE TOPLUMUNUN ÖZELLİKLERİ

 

Hz. Muhammed (s.a.v.) Medine’ye göç ettiğinde, şehrin adı Yesrib idi. Peygamberin oluşturduğu toplumun özelliklerinden dolayı, ismi değişti ve Medine denilmeye başlandı. Medine, “şehir” demektir. Bedevilikten kurtularak, medeni olmak anlamına geldiği düşünülmektedir.

Hz. Peygamber M.S. 622 yılında Medine’ye göç ettiğinde, şehirde çok farklı inanışa sahip insanlar ikamet ediyordu. Müslüman olduğunu söyleyenler, henüz azınlıkta idiler. Yahudiler, Hıristiyanlar (Nasranîler) ve tek Tanrı inancı olmayan Araplar çoğunluktaydılar.

Hz. Muhammed, Yesrib’e göç ettikten bir süre sonra, Müslüman olan ve olmayan Araplar ile Yahudiler arasında bir anlaşma yapmıştır. Bu anlaşma, Medine Vesikası veya Medine Anayasası olarak da bilinir. Kırk yedi madde olan bu anlaşmanın ilk maddesi şöyledir:

“Bu kitap, Resulullah Muhammed tarafından Kureyşli ve Yesribli müminler ve Müslümanlar ve bunlara tabi olanlar ve onlarla birlikte cihat edenler için düzenlenmiştir.”

Hz. Peygamberin hicretinden kısa bir süre sonra oluşan bu topluluğun temeli, eski toplumların yapısına benzemiyordu. Aralarında kan bağı yoktu. Bir ırk temeline dayanmıyordu. Ticari ilişkiler veya bağlar üzerine de kurulmamıştı. Büyük toprak sahiplerinin oluşturduğu bir topluluk da değildi. Fakirlerin veya kölelerin birlikteliği de denilemezdi.

Yeni kurulan bu toplumun, geçmişten gelen ortak bir kültür birliği de yoktu. Bu topluluğun ortak bir tarihe sahip oldukları da söylenemezdi.

Dolayısıyla, bu toplumun, ortak bir geçmişinden veya sahip oldukları ortak miraslarından bahsedilemezdi.

Peki, topluluğun ortak yönü neydi?

Birbirinden çok farklı yapıda olan ve çok farklı geçmişe sahip bu insanların ortak tarafları, “imanları” idi. Bu iman, tek olan Tanrı’ya, bir Yüce Yaradan’a olan imandı. İşte bu garip toplumun tek ortak bağları, bu imanları idi.

Medine’de yeni oluşan bu toplumun nüfusu, hızla artmaya başladı. Çünkü sürekli katılımlar oluyordu. Bu topluma sonradan katılmak isteyenlere, hangi kavimdensin diye sorulmuyordu. Derisinin rengine bakılmıyordu. Savaşlarda işe yaraması düşünülerek, güçlü kuvvetli olup olmadığına dikkat edilmiyordu. Yani iyi bir savaşçı ve sadece erkek olması istenmiyordu.

Yeni katılanların maddi güçleri de sorgulanmıyordu. İster fakir, ister zengin olsunlar topluma kabul ediliyordu. Okuryazar olmasına bakılmıyordu. Evli veya bekâr olması da hiç önemli değildi.

Topluma yeni katılan bir kişiden istenilen tek şey, “Lâilâheillallah” demesi idi. Yani, Allah’tan başka Tanrı yoktur, sözünü söylemesi yeterliydi. Toplumun içerisinde daha itibarlı olmanın yolu, Yüce Yaradan’a duyulan derin imanın ölçüsü idi.

Bu toplum, üyelerindeki bu iman sayesinde, geçmiş dönemlerde insanların itibar ettikleri şan ve şöhretten vazgeçenlerin toplumu şekline dönüşmüştü. Kendi aralarındaki münasebetlerde, kimsenin eski şan ve şöhretinin önemi yoktu.

Bu toplum, nefislerine karşı mücadele ederlerken, birbirlerinden kuvvet alanların birliği idi. Yüce Yaradan’a bağlanmak için oluşturmaya çalıştıkları derin imanın bilincine vardıkça, hayatı bütün güzellikleriyle yaşamaya çabalıyorlardı.

Bu toplum, “hür” olmanın anlamını yeniden kavrayanların topluluğu idi. Özgürlüğü, Yüce Yaradan’a veya başka bazı şeylere “hayır” diyebilme gücü olarak görmeyi bırakmışlardı. Hürriyeti, güzel bir şeyler ortaya koyabilmenin gücü olarak görmeye başlamışlardı. Böylece, geçmiş hayatlarında hiç hayal edemeyecekleri güzel işler yapmaya başlamışlardı.

Bu toplumun üyeleri, artık, Hud Suresinin 90ıncı ayetinde bahsedilen, “…Allah, müminleri çok sever sözünün muhatabı olmaya çalışıyorlardı. Bu sebeple, aralarındaki her türlü dil, ırk, zenginlik, kültür, bilgi, cinsiyet ve diğer farklarına rağmen, kardeşçe yaşamaya gayret ediyorlardı.

Yaşanan olaylarla ilgili anlatımlara bakıldığında, içlerinden çok azı hariç, hem iç huzuru buldukları, hem de mutlu yaşamayı başarabildikleri anlaşılıyordu.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KÂMİL İNSANIN ÖZELLİKLERİ ÜZERİNE

KÂMİL İNSANIN ÖZELLİKLERİ ÜZERİNE

 

Konu ile bağlantılı olarak, bu sitedeki  “Kâmil İnsanlar Bal Arıları Gibi Olmalıdır” başlıklı bir makale yayınlamıştık. Bu yazımızda ise, konuya biraz daha farklı açıdan yaklaşmaya çalışacağız.

Günümüz anlayışıyla ifade edersek, kâmil insan olmak, amatör sporcu ruhuna sahip olmaktır. Yaptığın sporu, en iyi şekilde yapmaya gayrete ederken, bunu maddi gelir için kullanmamaktır.

Kâmil insan olmak, maddeten güçlü iken bile, ruhen yüksekliği muhafaza edebilmektir. Olgun insan, maddeten zengin iken bile, sohbetlerde para konuşmayı ayıp sayar.

Kâmil insan, kendi kendine yeter güce sahip olmaya çalışır. Kendi kendine yeter olma hali, sadece maddi açıdan değil, manevi açıdan da gereklidir. Bu sebeple olgun insan, sıkıntılı anlarında kimseden yardım istemediği gibi, en tehlikeli durumlarda bile, son ana kadar, başkasından yardım istememeye gayret eder.

Olgun insan olabilmek için, davranışlarda dengeli olmaya çalışmak gerekir. Bu denge, ne kadar çok alanda gerçekleştirilirse, kâmil insan olmaya o kadar yaklaşılır.

Kâmil insan, genel anlamda, tutumlu olmalıdır. Yani cimri de olmamalı, savurgan da olmamalıdır. Fakat şartlar gerektirdiğinde, bilhassa ihtiyaç sahiplerine karşı eli açık olabilmelidir.

Kâmil insan, genel anlamda ihtiyatlı olmaya gayret etmelidir. Fakat ihtiyaç olduğunda, derhal karar verip hızlı hareket edebilmelidir. Diğer taraftan, atak olurken bile, ihtiyatlı olmayı başarabilmelidir.

Kâmil insan, karşısındakilere göstereceği sevgide de, düşmanlıkta da, dengeyi tutturmaya çalışmalıdır. Gösterilecek yersiz bir sevgi, aşırı sevgi gösterdiğimiz insanın aleyhine sonuç oluşturabilir. Veya haksız bir düşmanlık, bizi, olgun insan olma yönündeki yolumuzdan alıkoyar.

Kâmil insan, gururlu olmalıdır. Ama gururlanmamalıdır. Gururlanmadan, alçak gönüllü davranırken onurlu kalmayı başardıkça, kâmil insan olma yolunda derecesi yükselir.

Kâmil insan, soğukkanlı olmayı başarabilmelidir. Soğukkanlı olabilmek için, sahip olunması gereken bazı özellikler vardır. Öncelikle manevi bir sağlamlık gerekir. Manen sağlam olabilmek için, ruhen yükselmek lâzımdır. Bazı anlarda, ruhen yükselmek yeterli olmayabilir. Ruhen yüksekliğini davranışlarına yansıtabilmelidir. Bu yansıtmayı başarabilmesi için, bilgili olması gerekir. Bilgi sahibi olmaktan maksat, sadece karşılaşılan olayla ilgili bilgi değildir. Tarih ve sosyal konularda, doğru yorum yapabilecek kadar yeterli bilgi sahibi olunmadan, anlık olaylar hakkında bilgi sahibi olmamız, davranışlarımızı olgunlaştırmayı ve doğru karar vermemizi sağlamayabilir.

Her insan, birçok olay karşısında heyecanlanır. İnsanların soğukkanlı davranamadığı birçok vaka vardır. Dolayısıyla, soğukkanlı olamadım diye umutsuzluğa kapılmamalıdır. Zaman ilerledikçe, bilgi seviyemiz arttıkça, manevi yönümüz geliştikçe heyecanımız azalacak ve soğukkanlı davranacağımız olay sayısı artacaktır.

İnsan hayatında, bazen felâket seviyesinde olaylarla karşılaşır. Büyük bir yangın olabilir. Veya bindiğimiz bir gemi batmaya başlayabilir. Böyle anlarda öncelikle kimi kurtaracağımız konusu kafamızda hep soru olarak kalmıştır. Kurtarılacaklar arasında yakınlarımızın olması, bu sorunun cevabını daha da zorlu hale getirir. Kâmil insan, önce kimi kurtaracağını değil, daha çok insanı kurtarabilmek için ne yapması gerektiğini düşünmelidir.

Kâmil insan, şartlara göre fikir değiştirmez. Bunu hem hak ve adaleat anlayışında yapmaz, hem de maddi konularda yapmaz. Şahsi menfaati için fikir değiştirmez ve sözünden dönmez. Sıkıntılı anlarda fikrini değiştirerek, ahlâkın kestirme yollarına girmez.

Kâmil insan, çevresindekilere karşı -yapısı elverdiğince- kaba davranışlarda bulunmamaya çabalar. Sabırla, kibar ve nazik olmaya gayret eder. Ancak, kalbi mühürlenmişler gibi davranarak insanlığa zarar vermekte ısrar edenlere karşı, keskin bir kılıç olmaktan çekinmez.

Kâmil insan; ailesine, çevresine, ülkesine ve insanlığa karşı sevgi besler ve saygı duyar. Bunlar arasında denge kurmaya çalışır. Alacağı kararlarda, hepsinin birden faydasına olmasını düşünür. Gerekirse, kendisinden fedakârlık yapar, diğerlerine zarar gelmemesi için uğraşır. Mecbur kalmadıkça aralarında ayrım yapmaz. Çok mecbur kaldığında ise, tercihini, insanlığın güzel geleceği yönünde kullanır.

Kâmil insanın amacı, daha çok kişinin kâmil insan olma yoluna girebilmesi için gayret ederek, onlara yol göstermek ve örnek olmaya çabalamak olmalıdır. Kâmil insanlar böyle davrandıkça, insanlığın içerisindeki olgun şahısların sayısı, üzüm salkımı şeklinde hızla artacaktır. Kâmil insan sayısı arttıkça, insanlığın önündeki sorunların çözümü kolaylaşacaktır.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KUR’AN’A GÖRE DEVLETİN YARDIM GÖREVLERİ

KUR’AN’A GÖRE DEVLETİN YARDIM GÖREVLERİ

 

Kur’an, insanlara maddi yardım yapılmasını buyurur. Bu yardımları üç guruba ayırır. Birincisi zekâttır. İkincisi sadakadır. Üçüncüsü ise infaktır. Bunlardan sadaka ve infak, şahısların birbirlerine doğrudan yapacakları yardımlardır. Zekât ise, bir kuruma verilir. Zekât, nakdi olabileceği gibi, mal olarak da verilebilir. Toplanan bu yardımların verildiği bu kurum, devlettir. Bu kurumun devlet olduğunu, aşağıdaki ayetten anlıyoruz.

Tevbe Suresi 9/58: “İçlerinden zekâtlar konusunda sana (Hz. Muhammed) dil uzatanlar da var. Kendilerine ondan bir pay verilirse, hoşnut olurlar; eğer kendilerine ondan bir pay verilmezse, hemen kızarlar.”

Demek ki zekâtlar, devlet adına toplanıyor. Hz. Muhammed (s.a.v.) de, devlet başkanı olarak dağıtıyor. Bu dağıtımdan bekledikleri payı alamayanlar da, itiraz ediyorlar. Yüce Yaradan da, Peygamberinin dağıtımına itiraz edenleri aydınlatmak için, zekâtın kimlere dağıtılacağını sonraki ayette şöyle açıklıyor.

Tevbe Suresi 9/60: “Zekâtlar, fakirlere, miskinlere, zekât toplayan memurlara, kalpleri ısındırılacak olanlara, kölelere, borçlulara, Allah yoluna ve yolculara mahsustur. Bu Allah’ın bir emridir ve Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

Ayette anlatılan gurupları irdeleyerek, devletin yapılacak yardımlarla ilgili görevlerinin neler olduğunu kavramaya çalışalım.

Devletin maddeten yardım edeceği insanların başında, fakirler geliyor. Yardım edileceklerde ilk sıraya yoksulların alınması, fakirleri kollamanın, devletin birinci işi olduğunu gösterir. Diğer taraftan, Kur’an’da ifade edilen sadaka ve infaklar gibi, yardımların da fakirlere verilmesi istenmektedir. Buradan anlaşılan, Kur’an, fakirliği en aza indirmeyi hedeflemiştir. Bu emirleriyle, sosyal devlet anlayışını oluşturmaya çalışmaktadır.

Devletin yardım edeceği diğer durup, miskinlerdir. Miskin sözü, günümüzdeki anlamı gibi “tembel” demek değildir. Bazı tercümelerde “düşkün” olarak ifade edilen miskin sözüyle ifade edilen şey, düşkünler denilen fakirler olsaydı, ikinci bir kelime kullanılmasına gerek yoktu. Düşkünler ifadesinden maksadın, daha fakir olanlar olduğunu belirten tercümeler de var. Fakat zaten, ayetin başında fakirler denilmiş iken, fakirleri sınıflandırmaya çalışılması mantıklı değil. Bizim de yaptığımız bu irdelemeleri yaparak düşünen bazı tefsirciler, miskinler kavramıyla, Müslümanların devletinin içerisinde yaşayan veya çevremizde bulunan gayrimüslim fakirlerin kastedildiğini vurgulamışlardır. İhtimal ki, “miskin” kelimesinin anlamı nasıl değişerek, günümüzde “tembel” manasına gelmişse, Kur’an’ın indiği günlerde de, “gayrimüslim fakirler” anlamında kullanılmış ve sonradan farklılaşmış olabilir.

Kur’an’ın, toplanan zekâtları dağıtımı konusunda bahsettiği ikinci gurubun, ayetin ifadelerindeki mantık yapısına bakıldığında, Müslüman olmayan fakirler olması ihtimali daha uygun düşmektedir. Kur’an, bu emriyle, günümüz anlayışıyla “laik” devlet, yani insanları, dini anlayışlarına göre sınıflandırmayan, her insana eşit yaklaşan bir yönetim şeklini ifade etmektedir.

Devletin yardım edeceği diğer bir gurup, zekâtları toplayan memurlardır. Bazı tefsirlerde, zekâtı fakirlere dağıtan memurlar da olarak da bahsedilir. Buradaki asıl soru şudur. Devletin memurları, zaten çalışmaları karşılığında bir ücret alırlarken, neden zekât toplayanları ve yardımları dağıtanları ayrıca bahsetmiş olabilir. Muhtemelen Kur’an, zekâtı toplayanlara, onların nefislerine yenilmelerini ve zekât toplarken haksızlık yapmalarını engelleyecek ölçüde bir pay ayırmak istemiş olabilir. Zekât toplayanların nefislerine yenilmeleri, hem devletin gelirlerini azaltabilir hem de toplumda huzursuzluk meydana gelmesine sebep olabilir. Tarihte görülen halk isyanlarının bir kısmının sebebi, nefislerine yenilen vergi tahsildarlarının davranışlarıdır.

Zekâttan pay verilecek diğer bir gurup, kalpleri ısındırılacak olanlar şeklinde ifade edilmektedir. Tefsircilerin çoğunluğu bunları, kalpleri İslâm’a ısındırılacaklar olarak ifade etmişlerdir. Bu kanaate varmalarının muhtemel sebebi, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) uygulamalarıdır. Peygamber bu uygulamaya, Medine’ye hicret ettiği andan itibaren başlamıştır. Mekke’nin fethinden sonra ve Taif Seferi sırasında da sürdürmüştür. Hz. Muhammed’in, Medine’ye ilk geldiği zaman şehirde yaşayan bütün taraflarla (Yahudiler, Hıristiyanlar, Müslümanlar ve diğerleri) bir hukuki sözleşme yapmıştır. Bu sözleşme, Mekke ve Medine’de o güne kadar kurulmamış bir devlet anayasası şeklindedir. Yemen’deki krallık hariç, bir devlet geleneği yoktu. Kabileler arasındaki uzlaşmalarla ve hiç birinin tam hâkim olmadığı bir yönetim anlayışıyla idare ediliyordu. Böyle bir ortamda bir devlet kurmaya çalışan ve ilk anayasa şeklindeki hukuki bir sözleşme yapan Hz. Muhammed, insanların gönlünü, bu devlet anlayışına ısındırmak istemiştir.

Dolayısıyla, kalpleri ısındırma sözüyle kastedilen, devlet kavramına kalpleri ısındırmaktır. Eğer amaç kalpleri İslâm’a ısındırmak olsaydı, Allah’ın insanlara rüşvet verir gibi bir yol seçmesine gerek yoktu. Yüce Yaradan’ın, insanların kalplerine indirmesi yeterli olurdu. Kalpleri İslâm’a ısındırmak için zekâttan bir pay verilmesi düşüncesi, aşağıdaki ayetle çelişmektedir.

Hucurat Suresi 49/17: Müslüman olmalarını bir lütufta bulunmuş gibi sana hatırlatıyorlar. De ki: “Müslüman olmanızı bir lütuf gibi bana hatırlatıp durmayın. Tam tersine, eğer doğru kimselerseniz, sizi imana erdirmesinden dolayı Allah size lütufta bulunmuş oluyor.”

Bu ayet, İslâm’ın ilk yıllarında ve Müslümanların henüz toplum içerisinde azınlık oldukları bir dönemde inmiştir. Öyle bir ortamda bile, Müslüman olmak, Yüce Yaradan’ın insanlara bir lütfu olarak değerlendirilmektedir. Bazı ayetlerde “kârlı bir ticaret” olarak bahsedilen şey, bu dünyadaki fedakârlıkların karşılığında, “Cenneti” elde etmek olarak ifade edilmiştir. Kârlı alış-verişten bahseden ayetlerden anlaşılan bir başka husus da, sadece “Elhamdülillah Müslümanım” demekle cennete gidilemeyeceğinin, net olarak gösterilmek istenmesi olabilir.

Demek ki, kalpleri ısındırma ifadesinden, insanların kalplerini, devlet düzenine alışık olmayanları, devlet fikrine ısındırmanın bahsedilmiş olması ihtimali daha kuvvetlidir. Devletin de görevi, insanlara huzurlu bir yaşam ortamı sağlamaktır.

Zekât verilecek diğer bir gurup, kölelerdir. Bilindiği gibi, köleler şahısların malı sayılmakta idi. Böyle bir durumda, sahiplerinin hilafına kölelere doğrudan yardım verilmesi mümkün değildir. Ancak, kölelere özgürlüklerini vermeleri şartıyla, kölelerin sahiplerine verilebilir. Buradan anlaşıldığına göre Kur’an, köleliğin kaldırılmasını istemektedir.

Zekâtın verilmesi istenilen bir gurup da, borçlular olarak ifade edilmiştir. Kur’an’da borçlularla ilgili bir başka ayet daha vardır:

Bakara Suresi 2/280: “Eğer borçlu darlık içindeyse, ona ödeme kolaylığına kadar bir süre tanıyın. Ve bu gibi borçlulara alacağınızı bağışlayıp sadaka etmeniz eğer bilirseniz sizin için, daha hayırlıdır.”

Bir toplumda, her zaman alacaklılar ve borçlular olur. Dolayısıyla Kur’an, bu hususu da işlemiştir. Yukarıdaki ayette, alacaklılara hitap etmektedir. Takdir edileceği gibi, alacaklı ile borçlunun arasına -anlaşmazlıklar haricinde- girmek yanlıştır. Bu nedenle Yüce Yaradan, alacaklıları insaflı davranmaya yönlendirerek, toplum huzurunu, yani alacaklısıyla borçlusuyla hepimizin huzurumuzu korumayı hedeflemektedir.

Yorumunu yapmaya çalıştığımız Tevbe Suresi 60’ta bahsedilen borçluların içerisindeki, alacaklıları insafsız olanlar ve borcunu ödeyemeyecek kadar sıkıntıda olanlarının (Kur’an’ın özüne bakıldığında, bütün iyi niyetine ve gayretine rağmen ödeyemeyenlerin belirtildiği aşikârdır) kastedilmiş olması ihtimali kuvvetlidir. Devletten, sıkıntıya düşmüş iyi niyetli borçlulara destek vermesini istemek, günümüzdeki sosyal devlet anlayışının ve sosyalistlerin bile zorlandığı bir durumdur.

İslâm’daki uygulama, alacaklıları da korumuştur. Nitekim Yahudi Kaynukaoğulları kabilesine yapılan uygulama bu durumun bir göstergesidir. Bedir Savaşından sonra, Medine’de fitne çıkaran Kaynukaoğullarının kalesini Hz. Muhammed komutasındaki Müslümanlar 15 gün kuşattılar. Sonunda teslim olan Yahudi kabileden 700 kişiyi Şam’a gönderdiler. Medine’yi terk etmeleri için üç gün süre verilen bu insanlara, mallarını yanlarına almaları için müsaade edildiği gibi, Müslüman şahıslardan olan alacaklarını da tahsil etmeleri sağlanmıştı.

Zekâttan ayrılan payların sonuncusu, “Allah yolu ve yol oğlu (ehli)” içindir. Tefsirciler birleşik olarak ifade edilmiş olan bu iki kavramı ayırmışlar. İlkini, “Allah yolunda” olarak tercüme etmişler. Allah yolunda olmayı da, Allah yolunda cihat etme olarak tanımlamışlar. Bazı tefsirciler de cami inşaatlarını da bu kavramın içerisine almışlar. “Yol ehli” ibaresini de, bir yerden bir başka yere seyahat eden yolcular olarak belirtmişlerdir. Bu yolcular içerisinden de, yolda kalmışlara yardım edilmesinin istendiğini düşünerek tercümelerini  “yolda kalmışlara” şeklinde yapmışlardır.

Ancak ayetteki ifade “ve fi sebilillahi vebnissebil” şeklindedir. Yani “Allah yolu, yol oğlu” olarak birlikte ifade edilmiştir. “Sebilillahi vebnissebil” ifadeleri birlikte yazıldığına göre, yardım edileceklerin, “Allah yolu ve bu yoldaki insanlar” olarak değerlendirilmesi daha mantıklıdır. “Allah yolu” kavramının anlamı, yukarıda bahsedilenden daha geniştir. Cihat etme ve cami yaptırmanın haricinde, insanlara ve insanlığa hizmet edecek çalışmalar da, bu kapsamın içerisine girebilir. Böyle düşünülürse, ayetteki, zekâttan pay verilecekler olarak, “Allah yolundaki hizmetler ve bu yolda çaba sarfeden insanlar” akla gelebilir.

Zekât gelirleri devlet reisine ait değildir. Kur’an, bu gerçeği göstermek için, harcamaların nasıl yapılacağını açıklamıştır. Dolayısıyla, devlet reisi istediği gibi harcayamaz. İslâm’da devlet başkanı, toplanan zekâttan kendisine ve ailesine de pay ayıramaz. Kur’an’da belirtilen yerlere dağıtır. İslâm hukukunun diğerlerinden bir farkı da, bu uygulamadır. Roma hukuku ve diğer birçok hukukta, harcama yetkisi imparator veya krallara aittir. İstedikleri gibi harcarlar. Kur’an’dan yaklaşık 6 asır sonraki Magna Carta anlaşması bile, kralın yetkisini almak için değil, kralın kendi istediği gibi yaptığı harcamalarla ilgili bilgi verilsin diye yapılmıştır. Nerelere harcama yapılabileceği kayıt altına alınmamıştır.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

PAVLOV’UN ŞARTLANMIŞ REFLEKSİ NASIL AŞILIR?

PAVLOV’UN ŞARTLANMIŞ REFLEKSİ NASIL AŞILIR?

 

İvan Pavlov, yaptığı deneylerle şartlanmış refleks konusunda yeni bir çığır açmıştır. Bu deneyler göstermiştir ki, uzun süre fiziksel ve ruhsal baskılara tabi tutulan hayvanlarda, sinirsel çöküntü görülmektedir. Hayvanlar arasında, baskıya dayanma süreleri farklı olmakla birlikte, soğukkanlı olarak nitelenenler bile, kısa sayılacak kadar bir sürede pes etmişlerdir.

Pavlov’un deneyler sonucunda ulaştığı bu bulgular, bilhassa İkinci Dünya Savaşı sırasında, insanlar arasındaki olaylarla, maalesef ve genel anlamda, doğrulanmıştır. Savaş meydanlarındaki ve esir kamplarındaki insanlarda, bazı ruhsal değişiklikler görülmüştür. Geçici olarak bilinç kaybı yaşayanlara çok rastlanılmıştır. Aşırı sinirlilik veya uyuşukluk hali yaygınlaşmıştır.

Bilhassa esir kamplarına düşenler arasında, geleceğe olan inanç kaybolduğu için, insanlar boşluğa düşmüşlerdir. Çin Devleti, Kore Savaşı sırasında esir aldığı insanları yerleştirdiği kamplarda, bu durumu kısmen bilimsel olarak ortaya koymuştur.

Bilindiği gibi, Devleti yönetenler komünist anlayışta idi. Merkez yönetimden güç alan bazı komünist polislerin, sanıklara ve mahkûmlara uyguladıkları yıldırma teknikleri ile Pavlov’un köpeklere yaptıkları birbirine zaten benzemekteydi.

Bu nedenle, konuya biraz daha teknik yaklaştılar. Savaş esirlerine fiziksel zorlamadan daha çok, ruhsal baskı uyguladılar. Ama bu baskıları, sistematik bir şekilde yaptılar. Örneğin, kamp kurallarını en basit bir şekilde ihlal edenlere sürekli taciz edici baskılar uyguladılar. Belki fiziki şiddet yapmadılar. Ama basit bir kural hatası yapan kişiyi, günde birkaç defa kamp müdürünün yanına çağırıp, herkesin önünde aşağıladılar, küçük düşürdüler. Neden kural hatası yaptığını, uzun bir şekilde yazılı olarak açıklamasını istediler. Kural hatası yapan kişinin beslenme ve barınma şartlarını kötüleştirdiler. Esirleri toplayarak, onlara aylarca Marksizm’i anlattılar. Derslerin sonunda imtihan ettiler. İmtihanda başarısız olanlara, canlarından bezdirecek ruhi baskılar yaptılar. Hemen her fırsatta uyguladıkları benzer ruhi baskılar, sonunda işe yaradı. Kötü ve belirsiz şartlara en fazla dayanabilenler bile, altı ayın sonunda mücadele güçlerini yitirdiler.

Net rakamlar bilinmiyor. Ama Çinlilerin ifadelerine göre, Amerikalı her üç mahkûmdan birisi, Çinlilerle teknik işbirliğini kabul etmiş. Her yedi tutsaktan birisi, Çinlilerle her türlü işbirliği yapmış. Esirlerin beşte biri, zihinsel rahatsızlık geçirmiş. İntihar vakaları çoğalmış. Hastalıktan ölümler artmış.

Esir kamplarının şartlarına ve savaşın uzun sürmesine bakılınca, Amerikalı tutsakların davranışları normal karşılanabilir. Hem dünyanın gidişatı hem de kamplardaki şartlar, esirlerdeki kaygıları kronik hale getirmektedir. Dolayısıyla esaretten kurtulma umuduyla, düşmanla işbirliğini düşünmek, Pavlov’un şartlanmış refleksine göre normal bir davranış olmaktadır. Pavlov’un köpekleri nasıl zihinsel sorun yaşamışlarsa, esirlerde de benzer sıkıntıların olması, bireysel düşünceyi ve menfaati öne çıkaran kapitalist sistemin üyeleri için normal karşılanmalıdır. Çünkü böyle yetişen insanların, gelecek kaygısının en üst seviyede olduğu esaret şartlarında, geçmişleriyle bütün bağlarını koparmaları zor olmamaktadır.

Savaşın devam etmesi ve kamplardaki şartların kötülüğü, düşman ile işbirliği yapmak istemeyenlere, tek çıkar yol olarak intiharı bırakmaktadır. Kendince son noktaya kadar dayanan bazı esirler, intiharı kurtuluş olarak görmeye başlamaktadır.

Kamplardaki beslenme şartları, bütün esir kamplarında olduğu gibi, kötüdür. Yeterli beslenme imkânı yoktur. Böyle bir ortamdaki gelecek kaygısı, insanları, her ne olursa olsun kendi hayatını koruma mücadelesi vermeye zorlar. Bu nedenle tutsaklar, karşılaştığı ruhi ve fiziki baskılara karşı koyabilmek için, bedenen güçlü olmak gerektiğini düşünmeye başlarlar. Bu fikre kapılınca, hastaların ve zayıfların yiyeceklerini, onların ellerinden alarak kendileri yerler. Bu davranışların sonunda, zaten hasta ve zayıf olan bazı esirler, güçten düşmeye başlarlar. Böylece ölümler artar.

Çinlilerin kurduğu geniş esir kampında, sadece Amerikalılar yoktu. Birçok milletten tutsaklar vardı. Bunlardan birisi de Türkler idi. Esir Türklerin bulunduğu bölümünde yaşananlar, Çinli yetkililerin dikkatini çeker. Türklerde karşı tarafa iltica olarak değerlendirilebilecek vakalar, kamptaki sayılara göre son derece azdır. İntihar olayı yoktur. Hastalıktan ölümler ise, diğer esir milletlerle karşılaştırılınca, yok denecek kadar azdır.

Bu bariz farkı gören Çinli yetkililer, bunun sebeplerini araştırmaya başlarlar. Kamp yetkililerinin gözlemlerinin bazıları şöyledir:

Esir Türkler, kampta hemen bir teşkilat kurmaktadır. O anda en üst rütbeli olan kim ise, kurulan teşkilatın başına o getirilmekte, diğerleri rütbelerine göre sıralanmaktadır. Sonradan daha üst rütbeli yeni bir tutsak gelirse, başkanlık ona devredilmektedir. Dolayısıyla, gelecekle ilgili duyulan kaygılar, birlikte göğüslenmektedir. Bu sistemde, her esir kendisini, ülkesinde ve dostlarıyla berabermiş gibi hissediyor. Kendisini, geçmişinden koparmakta çok zorlanıyor. Baskılar karşısında zihnen zayıf düşen esirler, diğerleri tarafından yapılan sohbet tedavileriyle tekrar güçlendiriliyor. Bu sebeple, karşı tarafa iltica veya intihar olayları en alt seviyede oluyor.

Dayanışma, en üst seviyede tutuluyor. Sadece ruhi değil, bedenen de dayanışma oluyor. Hasta olanlara, bedenen daha güçlü olanlar yiyeceklerinin bir kısmını veriyorlar. Böylece hastalıktan ve zayıflıktan ölümler çok azalıyor.

Peki, esir kampındaki diğer milletlerden farklı olan bu uygulamaların sebepleri neler olabilir? Bunları da biz irdeleyelim.

Türkler, bu savaşa katılan milletlerin içerisinde, diğer hepsine göre çok farklı yapıda idiler. Ekonomik anlayışları, ne kapitalizm ne de komünizm idi. Bu ikisinin arasında dengeli bir sistemdi. Askeri anlayış olarak, genel anlamda, bütün diğer milletlerden farklı bir üste itaat ve disiplin fikrine sahiptiler. Atalarının da aynı anlayışta olduklarını bildiklerinden, onlara layık olmaya çalışanlar çoğunlukta. Dini anlayış olarak, Müslüman idiler ve “ölürsem şehit, kalırsam gazi” anlayışına sahiptiler. Din anlayışı bakımından da, diğer milletlerden farklı idiler. Yaşadıkları bu kötü olaylarla, Allah’ın kendilerini imtihan ettiğini düşünüyorlardı. Kimisi de, başlarına gelenin alın yazısı olduğunu, bu sebeple sabretmeleri gerektiğini düşünerek tevekkül gösteriyordu.

Esir Türklerin içerisindeki okuryazar oranı, diğer tutsaklara göre daha az idi. Dolayısıyla, ülkelerindeki yaşamlarında zaten sıkıntılara ve yokluklara alışık idiler. Bu yapıları ve ortaklaşa hareket etmeleri, esir kampındaki zorluklara daha kolay sabretmelerine imkân sağlamış olabilir.

Eğer Türkler de, kapitalist veya komünist sistemle yönetilselerdi, sonuç farklı olabilirdi. Kapitalist sistem hâkim olsaydı, onlar da başkalarını düşünmez, önce kendilerini kurtarmaya çalışırlardı. Veya komünist sistemle idare edilselerdi, “komünist partisinin aktif üyesi değilsen üvey evlatsın, ne zengin olabilirsin ne de yönetici, o zaman bana ne devletten” diye düşünür ve kendini kurtarmaya çabalarlardı. Tek korkusu, geride kalan ailesine, komünist yönetimin yapacağı baskılar olurdu.

Eğer Türklerdeki askerliğe bakış, “her Türk, asker doğar” şeklinde olmasaydı veya sivil hayatta iken, ülkesinde ve askerliği sırasında, ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüp aşağılansaydı (ABD’de Siyahilere ve İspaniklere yapılanlar gibi), üstlerine itaat etmeyerek ve kendi menfaatlerinin peşine düşebilirlerdi.

Eğer Türklerdeki dini anlayış farklı olsaydı, yine sonuç değişik olurdu. Tek yaratıcı olan bir Tanrı’ya inanan Yahudiler ’in çoğu gibi,  dini dünyevileştirselerdi, kamptaki baskılar karşısında, ya ferden veya gurup olarak dünyevi menfaatle hareket ederlerdi. Hıristiyanların bir kısmı gibi, dini sadece uhrevi bir görüş olarak algılayıp, Makyavelist bir bakış açısına sahip olsalardı, yine kendisini kurtarmayı hedefleyebilirlerdi.

Budistler veya Hindular gibi olsalardı ve Allah’a inanmasalardı, yine sonuç farklı olurdu. Belki acılara karşı sabretmeye çalışırlardı, ama ahiret inancı olmayınca bu sabır uzun sürmezdi ve baskılara yenik düşenler daha çok olurdu. Türkler, Yüce Yaradan’ın kendilerini imtihan ettiğini, bu imtihanı başarırlarsa, ölmüş olsalar bile, ahirette mükâfatını alacağını düşünmeselerdi, üstlerinin sözlerini bu kadar dinlemezlerdi. Sonsuzluk anlayışıyla birleşmeyen kahramanlık duygusu, esaret hayatının baskıları karşısında, bu denli dayanıklı olamazdı.

Eğer Türklerin din anlayışında, hem bu dünya hem de ahiret için dengeli çalışma şartı olmasaydı, savaşanlar arasındaki içten gelen dayanışma anlayışı daha az olurdu. Dayanışma duygusunun zayıflaması, yarın kendisi zayıf düştüğünde kimsenin kendisine yardım etmeyeceğini düşündürtür ve çevresindekilere hizmet arzusunu azaltırdı. Sonuçta, zaten az olan yemeğinden, hasta ve zayıflara vermezlerdi.

Eğer, Türklerdeki bu anlayışlar olmasaydı, baskılar karşısında en zayıf davranacak olanların, Türkler olması beklenirdi. Çünkü Kore’deki bu savaş ile ne uzaktan ne yakından bağlantıları yoktu. Çin, Türk Devleti için bir tehlike değildi. Ayrıca, Çin’e karşı savaşan devletlerle, kendi yöneticileri tarafından önceden yapılmış bir ittifakları yoktu. Dolayısıyla bu savaş, baskı altındaki esir Türkler için anlamsızdı.

Demek ki, sihir Türklerde değil, Türklerin sahip oldukları sistemler ve anlayışlardadır. Bazı okuyucular, Yüce Yaradan’ın, Türklere farklı özellikler verdiğini düşünebilirler. Eğer bu düşünceleri doğru ise, bunun mutlaka bir sebebi vardır. Çünkü Allah, hiç kimseye ve hiçbir guruba daha baştan torpil yapmaz. Onun adaletinde, zerre şaşma olmaz. Yüce Yaradan, başlangıçta herkese eşit davranır. Önce kişilerin ve gurupların davranışlarını izler. Eğer onlarda bazı güzellikler görürse, biraz destekler. Kişiler veya guruplar salih amellerini sürdürdükçe, Allah da, desteğini daha çok artırır. Kullarının yaptıkları kötülüklere, sadece aynen misliyle karşılık veren Yüce Yaradan, iyilikle gelen kullarına on misli güzellikle muamele edeceğini, Kur’an’ında ifade etmiştir. (Enam Suresi 6/160: Kim iyilik getirirse, ona o (getirdiği)nin on katı vardır. Kim kötülük getirirse, sadece onun dengiyle cezalandırılır; onlar haksızlığa uğratılmazlar.)

Dolayısıyla, Türklerde var olduğu düşünülen bu özelliklere, güzel işler yapmaya çabalayan diğer milletler de sahip olabilirler. Çünkü milletler gayret ettikçe, Yüce Yaradan onları destekler, desteklenenler de giderek, daha ferasetli davranmaya başlarlar. Ne zaman ki, Allah’ın gösterdiği yoldan ayrılmaya başlayan yeni nesiller gelir, Yüce Yaradan’ın desteği de biter. Ta ki, daha sonra gelecek nesillerin aklını başına toplayıp, salih ameller işlemeye başlamasına kadar.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KÂMİL İNSANLAR, BAL ARILARI GİBİ OLMALIDIR

KÂMİL İNSANLAR, BAL ARILARI GİBİ OLMALIDIR

 

Bilindiği gibi, Kur’an’daki Nahl Suresinin anlamı, bal arısı demektir. Surenin 68 ve 69uncu ayetlerinde de bal arısı ve bal kısaca anlatılır.

Bilim insanları da, her dönemde yaptıkları araştırmaların sonucunda, bal arısının faydaları ve özellikleri hakkında bilmediğimiz bilgilere ulaşmışlar. Bilim insanlarının en çok tanınanı olan Einstein’a göre, bal arılarının ölmeleri durumunda insanlar da öleceklerdir. Böyle söylemesinin bir nedeni, bal arılarının, bitkilerin ve çiçeklerin aşılanmalarındaki katkılarıdır. Belki de balın şifa için, sağlık alanında ilaç oluşturmada kullanılması da fikrini etkilemiştir. Einstein’nın iddiasını biraz abartılı bulabilirsiniz. Ama bal arısının önemini anlatmak için, iyi bir yoldur.

Biz makalemizde, arıların sahip oldukları güzel özelliklerinden esinlenerek, kendimizle ilgili ders çıkarmaya çalışacağız.

Bal arılarının, gözle gözlemlenen en önemli özelliği, çalışkanlıklarıdır. Eğer, biz de kâmil insan olmak istiyorsak, öncelikle çalışkan olmalıyız. Üşengeçlik ve tembellik, bizim insanlığa faydalı olmamızın önündeki bir engeldir.

Yenises dergisinin Eylül 2019 sayısındaki bir söyleşide, Haybir başkanı Mehmet Ekici bal arıları hakkında bazı bilgiler verir. Ekici’ye göre, bal arıları, hayatlarının altıncı gününde görev almaya başlarlar. İlk vazifeleri, “dadı arı” olmaktır. Dadı arılar, kafalarındaki bir çift bezden salgıladıkları sıvı “arı sütü” ile yumurtadan yeni çıkan larvaları üç gün boyunca beslerler. Üç günden sonra larvaların gıdası, polen ve balı karıştırarak yaptıkları “arı ekmeği” adı verilen besindir. Dadı arılar, binlerce kardeşlerini, hiçbirini ihmal etmeden ve birbirleriyle karıştırmadan, hem de kapkaranlık olan kovan içerisinde, uygun bir şekilde beslerler.

Kâmil insan olmak isteyenler de, arılar gibi, küçüklere ve güçsüzlere karşı, şefkatle davranarak onları korumalıdırlar. Aynı arılar gibi davranmalı ve güçsüz kardeşlerinin arasında ayrım yapmamalıdırlar.

Ekici’nin verdiği bilgiye göre, eğer işçi arılardan bazısı, ekşimiş meyve yiyerek sarhoş olurlarsa, kovandaki insicam bozulur. Bu nedenle, sarhoş oldukları için hareketlerine hâkim olamayan arılar asker arılar tarafından kovandan atılırlar. Böylece, asker arılar, kovanlarının düzenlerinin bozulmasına izin vermezler.

Kâmil insan olmak isteyenler de, cemiyetin düzeninin bozulmasına engel olmalıdırlar. Aralarında istişare ederek oluşturacakları kurallarla, toplumun düzenini korumalıdırlar. Kurallara uymayarak cemiyetin huzurunu bozanlar bunu bilerek yapıyorlarsa, gerekli cezayı vermekten çekinmemelidirler.

Bal arıları, özgürdürler. Yönetilemezler, yön verilirler. Kâmil insan olmak isteyenler de, Yüce Yaradan’a bağlı, ama insanlar karşısında özgür olmalıdırlar. Nefisleri tarafından yönetilmemelidirler. Allah’ın gösterdiği yönde ve hür olarak yürümelidirler.

Arılar, çok temiz hayvanlardır. Kovanlarını kirletmezler. Dışkılama ihtiyaçlarını kovanın dışında giderirler. İshal olan bir arının, dışkısını dışarıya kadar yetişemediği için, kovanın içerisine yapması durumunda, bütün kovana hastalık yayılır. Nitekim toplu arı ölümlerinin bir sebebi tarım ilaçları ise, bir başka önemli nedeni bu ishal durumudur. Kâmil insan olmak isteyenler de, hem beden temizliklerine, hem de kalp temizliğine gayret etmelidir.

Yarım kilo bal yapabilmek için, binlerce arı birlikte çalışırlar. Yüz binlerce çiçekten öz alırlar. Kâmil insan olmak isteyenler de, güzel sonuçlar almak için, birlikte çalışmalıdırlar. Öz toplayan arılar gibi, bilgi toplamalı, kendilerini bilgiyle donatmalıdırlar.

Çiçek özü bulmak için dolaşan bir arı, yeni bir çiçek tarlası ile karşılaşınca, bu bilgiyi arkadaşlarıyla paylaşmak için kovana geri dönermiş. Vücudunu titreştirip bazı hareketler yaparak, çiçeklerin yerini ve uzaklığını arkadaşlarına anlatmaya çalışırmış.  Kâmil insan olmak isteyenler de, yeni bir maddi imkân veya bilgi elde edince, bunu dostlarıyla paylaşmalıdırlar.

Bilindiği gibi, arı kovanında binlerce arı vardır. Kovan karanlıktır. Buna rağmen kovandaki işler tıkır tıkır yürür. Çünkü arılar arasında çok güzel bir görev paylaşımı vardır. Küçük bir kovanda görev paylaşımlı bir hayat nasıl olur deyip geçmeyelim. Karanlık olan bu küçük kovanda yapılması gerekli işlerin bazısı şunlardır: Petek örmek, yiyecek toplamak, yavru yapmak, yavruları beslemek, kovanın ısısını belli bir düzeyde tutmak, kovanı temizlemek, kovana başka kovanın arılarının girmesini önleyecek savunma oluşturmak.

Birbirinden çok farklı özellikler isteyen bu işler, binlerce arının yaşadığı dar alanda, hiçbir kargaşa oluşmadan yürür. Çünkü her arı, kendi görevini yapar. Kâmil insan olmak isteyenler de, huzurlu bir sosyal düzen oluşturabilmek için, kendi kabiliyetleri doğrultusunda üzerlerine düşen görevleri yerine getirmelidir.

Arılar (bilhassa kovanı korumakla görevli olanlar), gerektiğinde kendi hayatlarını, kovandaki aileleri için feda ederler. Hem kâmil insan hem de koruyucu olmak isteyenler de, çevresindekiler ve insanlık için, gerektiğinde, kendi hayatlarını feda edebilmelidirler.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KUR’AN, BİLİMSEL BAKIŞ REHBERİDİR

KUR’AN, BİLİMSEL EL KİTABI DEĞİL, BİLİMSEL BAKIŞ REHBERİDİR

 

Kur’an’ın ilk emri, “oku” şeklindedir. Ortada henüz yazılı bir şey yok iken gelen bu emir, tabiatı ve insanı incelememizi istemektedir. Çevremizi ve kendimizi sorgulayarak incelememiz, her şeyi yaratan bir Yüce Yaradan’ın varlığına ulaşmamızı sağlar. Dolayısıyla, insanlardan, Rablerini bilebilmeleri için, sorgulayarak araştırmaları istenmektedir.

İnsanlar, kendilerini dış dünyadan soyutlayarak yaşayamazlar. Sadece iç dünyalarına yönelerek huzuru bulabilmeleri mümkün değildir. Kur’an, insanlara hem iç dünyaları, hem de dışlarındaki dünya hakkında yol gösterir.

Brahma veya Buda’nın, insanlardan istediklerinin önemli bir kısmı ile Kur’an’ın istedikleri birbirine benzemektedir. Ancak, Brahma veya Buda, insanın dışındaki dünyayı dışlayarak, tamamen iç dünyasına dönmesini istemektedir. İşte, Kur’an ile Brahma veya Buda’nın ayrıldıkları temel fark bu bakış açısıdır.

Kur’an ile diğer semavi nitelikteki dinlerin günümüzdeki algılamaları arasında da, aynı temel fark vardır.

Kur’an, insanlara, yeryüzünde dolaşmalarını ve etrafı incelemelerini tavsiye eder. Örneğin Gaşiye suresi 88/17-20inci ayetler, çevremize bakarak sorgulamamızı ister:

  1. Bakmıyorlar mı o develere, nasıl yaratılmış?
  2. Göğe bakmıyorlar mı, nasıl yükseltilmiş?
  3. Bakmıyorlar mı dağlara, nasıl dikilmiş?
  4. Yere bakmıyorlar mı, nasıl yayılmış?

Kur’an, çok sayıda ayette böyle yol gösterirken, iç dünyamızla dış dünyayı nasıl birleştireceğimiz hususunda da fikir veriyor.

Hac Suresi 22/46ıncı ayet: “Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki, olanların akledecek kalpleri, işitecek kulakları olsun. Gerçek şudur ki, gözler kör olmaz, fakat asıl göğüslerin içindeki kalpler kör olur.”

Demek ki, yeryüzünde sorgulayarak dolaşmak, bizim akledecek bir kalbe ve işitecek bir kulağa sahip olmamızı sağlıyor. Ayete göre, kalp akletmez ise, kör oluyor.

Bu konuyu daha iyi anlayabilmek için, Kur’an’ın yol göstermesi sebebiyle insanlarda değişen bir bakış açısına bakmamız yeterli olacaktır. Kur’an inmeden önce, insanlar, yıldızlara bakarak astroloji bilimi oluşturmaya çalışıyorlardı. Kur’an’ın oluşturduğu bilimsel bakış nedeniyle, aklı kullanmaya başlanılması sayesinde, astroloji gitti, astronomi bilimi geldi.

Astroloji, insanları kendi iç dünyalarına hapsediyordu. Bu durumda iç huzuru bulmak zorlaşıyordu. Fakat astronomi sayesinde Yüce Yaradan’ın varlığı daha net anlaşıldı. Böylece, sorgulayan akılların kalp ile birleşerek huzura ulaşması daha kolay oldu.

İslâm bilginlerinin büyük çoğunluğu, önce astronomi ile ilgilenmişler, sonra diğer dallara geçmişlerdir. Âlimlerin, astronomiden sonra geçtikleri bu alanlar, sadece tıp, coğrafya, kimya gibi olmayıp, felsefe, sosyoloji, ruh bilimi gibi sahalar da olmuştur. Böyle olmasının sebebi, astronomi bilgisinin, diğer alanları daha iyi kavramayı kolaylaştırmasıdır.

Kur’an’ın bilimsel bakışı sayesinde, caminin bitişiğinde, medrese yani okul oluşturulmuştur. Kur’an nazil olmadan önce böyle bir uygulama olmamıştır. İlk defa Kur’an’ın yol göstermesiyle uygulanmıştır.

Bilindiği gibi, İslâmi medreseler, günümüzdeki ilahiyatlar gibi değildir. Sadece teoloji eğitimi vermemişlerdir. Tıptan hukuka, edebiyattan müziğe, matematikten astronomiye kadar, dünya ile ilgili değişik ilimler öğretilmiştir.

İslâm anlayışına göre, insanın, bilim adına dini reddetmesi yanlıştır, anlamsızdır. Benzer şekilde, din adına, hayatını zorlaştırması da yanlıştır, anlamsızdır.

Dolayısıyla insan, hem toplumun huzurunu hem de iç huzurunu, ancak, iç dünyası ile dışındaki dünyayı birbiriyle bağdaştırarak sağlayabilir.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

EĞİTİMİN İNSANLIĞA FAYDASI ÜZERİNE

EĞİTİMİN İNSANLIĞA FAYDASI ÜZERİNE

 

Bu sitede eğitim konusunu birkaç yönden irdelemeye çalıştık. Eğitim görmüş bir insanın özelliklerinin ne olması gerektiği veya geleceğin eğitimi gibi hususlar hakkındaki fikirlerimizi paylaşmıştık. Bir başka yazımızda, öğrenimimizin üniversiteyi bitirdikten sonra başladığını savunan düşüncelerimizi aktarmıştık. Bu makalemizde de yine farklı bir açıdan irdelemeye çalışacağız.

Eğer eğitimi, sadece okullarda yapılan öğretim olarak düşünürsek,  insanlığa faydasının beklenilenin çok altında olduğunu söyleyebiliriz. Bunun anlamı, öğretimin insanları yetiştiremediğidir. Bir insanın nasıl yetiştirildiğini anlatan güzel sözlerden birisi, “çocuğu, bütün köy yetiştirir” şeklindeki bir Afrika atasözüdür.

Eğitimin başarısızlıklarından birisi, insanların psikolojilerini düzeltememesidir. Bu durumu intihar vakalarının karşılaştırmasından anlayabiliyoruz. İstatistiklere bakıldığında, öğretim seviyesi yüksek olan ülkelerdeki intihar oranı, onların yarı seviyesi kadar öğrenim görmüş ülkelerden 8 katı kadar fazladır.

Bu başarısızlığın nedenlerinin başında, eğitim sistemimizi, tamamen bilim temeline oturtma gayretimiz gelmektedir. Bilindiği gibi bilim, sayısaldır ve nicelikle ilgili konular üzerine araştırma yapar. Sayısal olmayan şeyler, yani vasıflar hakkında bilim yapmak imkânsızdır. Sayısal olmayan hususlarda bilimsel düşünce belirtmek, imkânsız olduğu kadar da, anlamsızdır.

Örnek olarak resim konusunu ele alalım. Bir ressamın, herhangi bir resim yaptığını düşünelim. Başka ressamlar da, bu resmin kopyasını yapsın. Veya günümüz teknolojisi kullanılarak, resmin renkli baskısı yapılmış olsun. Şimdi kendimize soralım. Orijinal resim ile diğerleri arasındaki farkı, nicelik açısından açıklamasını, hangi bilimsel yöntemle başarabiliriz? Diğer taraftan, insan yüzünü yapmaya çalışan ressam da kopyacılık yapmış olmakta değil midir? Onun bu eserini, nicelik açısından nasıl araştırabiliriz?

Komünizmin ilk olarak iktidara geldiği SSCB’de eğitim seferberliği yapıldı. Bu gayretlerin sonucunda, okuma yazma bilenlerin oranı hızla arttı. Ama 19uncu yüz yılda, yani komünizmden önceki dönemde yetişmiş Rus edebiyatçısı ve düşünürlerinin seviyesinde insanlar yetişmedi. Elbette arada çıkmaya çalışanlar oldu. Fakat onları da, komünist yöneticiler kendileri için tehlikeli gördüklerinden, ortadan kaldırdılar veya tasfiye ettiler.

Eğitimin, insanı yetiştirme ve insanlığa faydası konusunda daha iyi karar verebilmek için, geçmiş devirlerle karşılaştırmalar yapalım. Geçmiş dönemlerdeki mektep sayısı ile günümüzdeki karşılaştırıldığında, karşımıza inanılmaz rakamlar çıkmaktadır.

Eskiden, öğrenim görmüş insan sayısı az olduğundan, alet kullanımı ve teknoloji çok yavaş ilerliyordu. Son yıllardaki hızlı artıştan dolayı, alet kullanımı ve teknolojideki gelişmeler de hızla arttı. 1500’lü yıllardan önceki dünya, teknolojik gelişmelerde kendisini birkaç yüz yılda bir yenileyebiliyordu. Günümüzde ise, birkaç senede bir yenilemektedir.

Bu açıdan bakınca, eğitim sistemimizin, insanlara çok şey öğreterek, medeniyetimizi geliştirdiği düşünülebilir. Hâlbuki gelişen medeniyetimizin durumu, pek umut vermemektedir. Bu sitede yayınladığımız “Medeniyet ve İnsanın Maddeye Bağımlılığının İlişkisi Üzerine” başlıklı yazımızda örnekler vererek ifade ettiğimiz gibi, medeniyetimiz ilerledikçe, maddeye bağımlılığımız artmaktadır. Demek ki, eğitim sistemimiz, insanlığa katkı sağlayacak olan, maddeten değil, ruhen yüksek insanlar yetiştirememektedir. Ruhen yüksek insanlar, tabiri caizse, eğitimin ters imalatları olarak değerlendirilmektedir.

Eğitimimiz, ruhen yüksek insanlar yetiştirmek bir yana, çoğu zaman “insan” yetiştirmemize bile engeldir. Çünkü insanları özgürleştirmek yerine, verilen emirleri ve kuralları sorgulamadan uygulayan uyumlu insan yetiştirmeye yöneliktir. Bir “insan”, diğer insanlara karşı özgür, sadece Yüce Yaradan’ın isteklerine uyumlu olması gerekirken, neredeyse tam tersi olmaktadır. Onları “insancıl” duygulara sahip kılmaya çalışmak yerine, insanları, becerikli, daha çok verimli, daha uyumlu olan ve içinde bulunduğu guruba daha çok faydalı olacak şekilde yetiştirmekteyiz.

Okullardaki eğitim sistemimiz, insanımıza, araştırma yapmayı ve bu hususta düşünmeyi öğretebilir. Ama Abraham (İbrahim) Lincoln’un çocuğunun öğretmenine yazdığı mektuptaki isteklerini, maalesef, öğretmemektedir. Okulların görevi, sanki alet kullanımı ve teknolojik gelişmelerdeki verimliliği artıracak yönde, araştırma ve düşünme öğretmektir. Okullar, sanki, insandaki ruhun asaletini yükseltecek yönde çaba sarf etmeyi düşünmemektedir.

Ülkelerin büyük çoğunluğu, okullarındaki eğitimi, devleti yönetenlerin ideolojik anlayışlarına uygun insan yetiştirmek için yönlendirmektedir. Ülkedeki uygulama, kapitalist sistem ise, eğitimleri, insanları kapitalizmin alt yapısını oluşturacak şekilde yetiştirmeye yönelmektedir. Sosyalist sistemi savunanlar, kendi ideolojilerine uygun insanlar yetiştirmeye çalışmaktadır. Dini duyguları öne çıkararak iktidarda kalabilen yöneticilerin ülkelerinde, kendi yorumlarını ezberlemiş asker insanlar yetiştirme çabası vardır.

Okulların, insanlığa, ince ruhlu şahsiyetler yetiştirmeye katkıda bulunması için, eğitim sisteminde fikri bir değişikliğe ihtiyaç vardır. Aksi takdirde, günümüzdeki yüzeysel değişiklikler şeklindeki çabalar, demir bir malzemenin pasını, boyayarak kapatmaya çalışmak gibidir. Bizim bahsettiğimiz fikri değişiklikten maksat, insanların hür fertler olarak yetiştirilmelerini sağlayacak, yani malzemenin kendisini hem koruyacak hem de ışıldatacak yöntemlerdir.

Eğer eğitim sistemimiz konusunda, böylesine köklü değişikliği yapamazsak, insanların giderek kibar barbarlar haline geldiklerini, bilgilerini ve zekâlarını, insanları ezerek kendi menfaatleri yönünde kullandıklarını, acı bir şekilde müşahede edeceğiz. Böylece, kendi ellerimizle, çocuklarımız ve torunlarımız için “yaşanmaz bir dünya” oluşturacağız.

Gençlik, Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın