ALLAH, RAHMETİ KENDİ ÜZERİNE FARZ KILMIŞTIR

ALLAH, RAHMETİ KENDİ ÜZERİNE FARZ KILMIŞTIR

 

(Not: Bu yazı Nisan 2016’da yayınlanmıştı. Yazılım hatalarını düzelterek aynen yayınlıyoruz.)

Enam Suresi 12: De ki: “Göklerde ve yerde olanlar kimindir?” “Allah’ındır” de. O, rahmet etmeyi Kendi nefsine yazmıştır. Sizi, varlığında asla şüphe olmayan kıyamet gününde toplayacaktır. Ama kendilerini zarara sokanlar inanmazlar.

Ayete göre, Yüce Yaradan, her ahvalde insanlara rahmetini açıklayacaktır. İnsanların inanması veya inanmaması fark etmez. İnsanların tavrı ne olursa olsun, Allah, insanlara yol gösterecek, düşüncelerini aktaracaktır.

Araf Suresi 52: “Andolsun biz onlara, bilerek açıkladığımız bir kitabı, inanan bir toplum için bir yol gösterici ve rahmet olarak getirdik.”

Demek ki, Yüce Yaradan, bizlere yol göstermek için Kur’an’ı göndermiş. Tıpkı, önceki tarihlerde başka kitaplar gönderdiği gibi. Bu kitaplarında, insanlara sürekli yollar göstermiş. Bizlerin faydamıza olan ve zararımıza olanları, her dönemde açıklamış.

Bu açıklamaları, bizlerin neyin iyi neyin kötü olduğunu bilmemiz için yapmaz. Çünkü Yüce Yaradan’ın verdiği akıl sayesinde, bunları insanlar kendileri de bulabilirler. Bu açıklamaları, öncelikle Enam 12inci ayetten anlaşıldığı gibi, sırf Tanrı, yani yaratıcı olduğu için yapar.

Allah, gönderdiği kitaplarında bizlere, insanların faydasına olanları yapmamızı emreder. İnsanların zararına olanları yapmaktan men eder. Emirlerine uyanları, Cennet ile müjdeler. Uymayanları, Cehennem azabı ile korkutur. Böylece bizleri iyiliğe doğru motive etmek ister. Çünkü biz, kendi aklımızla bulduğumuz iyi şeyleri, nefsimize zor geleceği için uygulamak istemeyebiliriz.

Yaratıcı olmanın şanına yakışan da, yarattığı insanlara yol gösterici elçiler ve kitaplar göndermesidir. Eğer bizlere elçiler ve kitaplar göndermeseydi, bizler onun Tanrı olduğunu nasıl bilecektik? Yerin ve göklerin sahibi olan Allah, insanlara açıklamalar göndermeseydi, herşeyin sahibi olmasının ne anlamı kalırdı?

Allah, kurduğu düzende, dünya hayatından sonra bir de ahiret hayatı oluşturmuş. Dolayısıyla sistemini, bizlerin yaptıklarımıza göre mükâfatlandırmak veya cezalandırmak üzerine kurmuş. Peki, bu konuda bizlere bilgi vermeseydi, bizi nasıl ödüllendirecek veya cezalandıracaktı? Kurduğu imtihan sisteminin bir anlamı kalır mıydı?

Sadece bize verdiği akıl sayesinde, bizlerin iyiyi-kötüyü, doğruyu-yanlışı bilmemiz Tanrı’nın yapacağı imtihan için yeterli olur muydu? Bizlere konular hakkında bilgi verilmeden, elimize okuyacağımız bir kitap tutuşturmadan, nasıl imtihan yapılırdı?

İşte bu sebeplerle Allah, yaratıcı olmanın gereği olarak insanlara rahmet etmeyi, merhamet etmeyi, yol göstermeyi, Kendi üzerine görev olarak alıyor. O, yaratıcılığının gereğini yapıyor. Bizlerden de, insan olmamızın gereğini yapmamızı istiyor.

Allah, Zuhruf Suresi 44üncü ayette, hem peygamber(ler)in hem de insanların, gönderdiği bilgilerden hesaba çekileceğini söylüyor. 44üncü ayet: “Doğrusu o Kur’an, senin için de, kavmin için de bir öğüttür ve siz ondan sorguya çekileceksiniz.”

Verdiği bilgiler ve öğütler için öğrencilerini imtihan edecek bir hoca, onları zorla çalıştırır mı? Hayır. Kendilerine bırakır. İşte Yüce Yaradan da aynısını yapıyor. Yunus Suresi 99: “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde kim varsa hepsi toptan iman ederlerdi. O halde insanları hep mümin olsunlar diye sen mi zorlayacaksın?”

Dolayısıyla Allah, bizleri zorlamıyor. Dayatmıyor. Bizlerin hür irademize bırakıyor. Sadece peygamberleri ile ve kitapları ile bizleri bilgilendiriyor, öğütler veriyor. İsterse verdiği bilgileri herkes bilsin, isterse bilmesin. İster peygamberlerini herkes dinlesin, isterse hiç kimse dinlemesin. O, Tanrı olmanın gereğini yapıyor.

Bizlere “size verdiğim akıl, irade ve vicdan sayesinde, siz zaten konuları ve ne yapacağınızı biliyorsunuz” demiyor. Bizlere aramızda evrensel bir sözleşme niteliğinde olan Kur’an’ı gönderiyor. Kur’an’da iradesini ve kurduğu sistemi beyan ediyor. Bizleri bilgilendiriyor. Aynı zamanda ödev veriyor, sorumluluklarımız olduğunu belirtiyor.

Allah Kendi üzerine yazdığı rahmeti dolayısıyla bu sözleşmeyi tek taraflı olarak imzalıyor. Sözleşmenin diğer tarafı olan bizleri ise bilgilendirdikten sonra, sözleşmeye katılıp katılmamakta serbest bırakıyor. Bize zorla imzalatmıyor. Zorbalık, despotluk yapmıyor.

Bize sunduğu sözleşmeye baktığımızda maddelerin insanların faydasına olduğunu anlıyoruz. Yani tamamen bizin yararımız gözetilmiş. Bizim için zararlı olan şeyleri bıkmadan açıklamış. Bıkmadan bizlere elçiler göndermiş. Bıkmadan deliller sunmuş.

Leyl Suresi 12: “Doğru yolu göstermek muhakkak bize aittir.”

13: “Kuşkusuz ahiret de dünya da bizimdir.”

14: “Ben sizi köpürdükçe köpüren bir ateşe karşı uyardım.”

15: “Ona ancak en azgın olan girer.”

16: “Öyle azgın ki, yalanlamış ve sırtını dönmüştür.”

Demek ki, Yüce Yaradan’ı ve sözleşmeyi yalanlayıp sırtını dönenler, mutlaka cezalandırılacaklar. Böylelerini cezalandırmak zorbalık değildir. Çünkü Allah, üzerine farz kıldığı rahmeti ile sürekli bilgilendirmiş ve öğüt vermiştir. Öğütleri dinleme konusundaki seçimi insanlara bırakmıştır.

Allah’ım, bizlere Senin gönderdiğin ayetleri (delilleri) anlayarak, yaptığın sözleşmeye uyan ve rahmetine nail olanlardan eyle!

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HALKA GÖSTERİŞ YAPARAK,İNSANLARI KANDIRANLAR, ALLAH’I KANDIRAMAZLAR

HALKA GÖSTERİŞ YAPARAK BAZI İNSANLARI KANDIRIRKEN, ALLAH’I DA KANDIRDIĞINI ZANNEDEN ZAVALLILARA

 

(Not: Bu yazı Ocak 2014 tarihinde bu sitede yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz.)

Tarih insanları kandırdığını zannederken aslında, kendini kandıran zavallıların çöplüğüyle doludur.

Yasa dışı yollardan para kazanan, bunu da saklamayan insanlar, bir taraftan insanlara nutuk atarken gizlice çalanlara göre, daha az onursuzdur. Hiç olmazsa konuştukları ile yaptıkları benzer şeylerdir. Ama halka gösteriş yaparken söylediklerinin tam tersini yapanlar, Cehennemin en alt kademesine talip olduklarını unutmasınlar.

Liderlerin insanları tek başlarına kandırmaları zordur. Liderin çevresindekiler de, liderleri gibi nutuk atıp, söylediklerinin tersini yapan insanlar olmadıkça, liderler insanları kandıramazlar. Bu sebeple Allah indinde böyle insanların sorumlulukları liderinden daha fazladır.

Hz. Ebubekir devlet başkanı seçildiğinde şöyle demiştir: “Ben doğruluktan, haktan ayrılırsam bana itaat etmeyin.” Hz. Ömer seçildiğinde: “Ben haktan ayrılırsam ne yaparsınız dediğinde, bir kişi kalkar ve kılıcını göstererek ‘seni bununla doğrulturum ya Ömer’ der. Hz. Ömer de böyle insanlar olduğu için Allah’a şükreder.”

Bir liderin gerçek durumunu en yakınındakiler halktan çok daha iyi bilir. Yakınındakiler liderlerini yanlıştan döndürmeye çalışmayıp, aksine, gerçekleri saklarsa veya tamamen değiştirirse halkın da günahını yüklenmeleri ihtimali kuvvetlidir. Çünkü kendileri de, liderleriyle aynı yanlışı yapmamış olsalar böyle davranmazlar.

Böylelerinin yüzlerine yaptıklarını söylemek de anlamlı değildir. Yıllardır aynı çift kişiliği sergiledikleri için yüzleri kösele gibi olmuştur.

Liderler ve şürekâsı (iblis ve şürekâsı gibi), kendi anlayışlarının dışındaki insanların yanına geldiklerinde basına kapalı konuşmalarda, “Biz hata ettik, bize kendimizi düzeltmemiz için fırsat verin” derler, ama oradan ayrılınca hemen eski haylazlıklarını yaparlar.

Allah böylelerini şöyle anlatıyor. Nisa Suresi 81: Sana “Baş üstüne !” diyorlar; sonrada yanından çıktıklarında içlerinden bir takımı dediklerinin aksine dedikodu yapıyorlar. Allah da (onların zihinlerinde) kurdukları şeyleri kaydediyor. Onun için sen yüzlerine vurmaktan vazgeç de Allah’ a havale et. Allah vekil olarak yeter.

Allah’a ve Allah yolunda çalışanlara hile yapmaya çalışan müşriklerle ilgili olarak, Yüce Yaradan İbrahim Suresi 46. ayette bize bilgi veriyor. Ama Müslüman görünüp, gizlice, tersine işler yapanlar için Nisa Suresi 142. ayeti göndermiş: “Her zaman münafıklar Allah’a hile yapmaya çalışırlar. Allah da hilelerini başlarına geçirir. Namaza kalktıkları vakit da üşene üşene kalkarlar, halka gösteriş yaparlar. Yoksa Allah’ı pek az hatıra getirirler.”

Nisa Suresi 88: O halde siz niye münafıklar hakkında iki grup oluyorsunuz? Allah onları kazandıkları günah yüzünden terslerine döndürdüğü halde, Allah’ın saptırdığını yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah her kimi saptırırsa artık sen ona yol bulamazsın. 

Hud Suresi 16: Fakat onlar ahrette öyle olurlar ki kendilerine ateşten başka bir şey yoktur. Ve orada işledikleri bütün iyilikler bir hiç olmuştur ve bütün yaptıkları boştur.

Tepelerde ve tepelerin çevresinde oturanlar tepenin eteğinde oturanlardan daha fazla şey görürler. Halen gördüklerini halktan saklamaya devam ederlerse bilmeliler ki, Yüce Yaradan onların kalplerini mühürler. Allah’ın gazabına en yakın olanlar onlar olur. Allah suçsuz insanları elbette koruyacaktır.

 

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

İSLÂM’IN KURALLARI, KENDİMİZİ YARGILAMAK İÇİNDİR

İSLÂM’IN KURALLARI, BAŞKALARINI DEĞİL, KENDİMİZİ YARGILAMAK İÇİNDİR

 

Her insan, önce kendisinden sorumludur. Sonra, güzel örnek oluşturmakla yükümlüdür. Fakat bizler, çoğu zaman nefsimize yeniliriz. Böyle durumlarda bir insanın kendisini eleştirmesi daha zorlaşır. Biz de, kendimizi tenkit etmek gibi zor bir işi bırakıp, başkalarını eleştirmeyi tercih ederiz. Böylece, hem kendimizi gündemin dışına çıkarırız hem de kendimizi ideal bir insanmış gibi gösteririz. Çünkü sorgulayan insanın, sorguladıklarından azade olduğunu zannederiz.

Başkalarına yaptığımız bu sorgulamaların en kolayı ve en yaygını din konusundadır. Takdir edileceği gibi, bir insanın kendi mesleği veya işiyle ilgili olarak, aynı meslekteki bir kişiyi eleştirebilmesi çok zordur. Ciddi bilgi birikimi ve mesleki uygulamalardaki başarısı olmayan insanlar, karşısındakileri mesleki olarak tenkit edemezler. Fakat din konusu öyle değildir. Hiçbir kitap ve hattâ gazetelerin ilgili sayfalarını okumaya bile gerek yoktur. Kulaktan dolma bilgiler yeterlidir. Bizim, din konusundaki uygulamada neler yapıp yapmadığımızı, karşımızdakiler fazla bilemezler.

Yüce Yaradan, Kendisini inkâr edenleri bile rızıklandırırken, biz, bizimle aynı yerde olmayan insanları öylesine tenkit ederiz ki, bize kalsa, eleştirdiğimiz insanlara çekirdeğin bir zerresini bile vermek istemeyiz.

4 Nisa Suresi 53: “Yoksa onların mülkten bir payı mı vardır. Eğer öyle olsaydı, insanlara bir çekirdeğin zerresini bile vermezlerdi.”

Ateist olanlara bile rızkını veren rahmeti geniş Allah, diğer taraftan, insanlığa karşı suç işleyenleri affetmeyerek, onları her iki dünyada da cezalandıracağını ifade ediyor. Her düşüncemizi ve her davranışımızı bilen Yüce Yaradan, bizler hakkında karar verirken, sadece Allah’ın emir ve yasaklarına uymak, Ona karşı gelmekten sakınmak anlamındaki takva açısından değerlendireceğini vurguluyor.

9 Tevbe Suresi 109: “Binasını takva ve O’nun rızasını kazanmak temeli üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa binasını çökmeye yüz tutmuş bir uçurumun kenarına kurup, onunla birlikte kendisi de cehennem ateşine yuvarlanan kimse mi? Allah, zalimler topluluğunu doğru yola erdirmez.”

Demek ki, asıl olan bizim, binamızın temelini, Allah’ın rızası üzerine kurmamızdır. Yüce Yaradan, Nisa Suresi 84üncü ayetinde, peygamberi Hz. Muhammed’e, “…Sen ancak kendinden sorumlusun…” diyor. O halde biz de, önce kendimizden sorumluyuz.

Eğer biz kendimizden sorumlu olduğumuzun şuuruyla hareket edersek, kendimizi Allah’ın rızasını kazanacak davranışlara yönlendiririz. Bu yolda ilerledikçe, çevremizdeki insanların fark edecekleri güzel örnek oluştururuz. Oluşturduğumuz örnek güzelleştikçe, bizim çevremizdekileri eleştirmemize gerek kalmaz. Onlar kendi durumlarının farkına varırlar. Ellerinden geldiğince düzeltmeye çalışırlar.

Allah’ın peygamberleri, insanlara güzel örnektiler.

 33 Ahzab Suresi 21: “Andolsun, Allah’ın Resulünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.”

43 Zuhruf Suresi 59: “İsa, sadece, kendisine nimet verdiğimiz ve İsrailoğulları’na örnek kıldığımız bir kuldur.”

60 Mümtehine Suresi 4: “İbrahim’de ve onunla birlikte bulunanlarda sizin için güzel bir örnek vardır…”

Yüce Yaradan, peygamber olmayan ama güzel örnek olan insanların isimlerini, Kur’an’ında zikretmiştir. Biri Firavunun karısı, diğeri ise Hz. İsa’nın annesiyle ilgili iki ayeti aşağıda veriyoruz.

66 Tahrim Suresi 11: Allah, iman edenlere ise, Firavunun karısını örnek gösterdi. Hani o, “Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap. Beni Firavundan ve onun yaptığı işlerden koru ve beni zalimler topluluğundan kurtar!” demişti.

66 Tahrim Suresi 12: “Allah, bir de iffetini sapasağlam koruyan ve bizim de kendisine ruhumuzdan üflediğimiz, Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını doğrulayan İmran kızı Meryem’i de (inananlara) örnek gösterdi. O itaat edenlerdendi.”

O halde bizim sorumluluğumuz, öncelikle kendimizle ilgilidir. Diğer bir yükümlülüğümüz ise, insanlara güzel örnek olmaya çalışmaktır. Bundan sonrası, Yüce Yaradan’ın zerre kadar sapmayan adaletiyle vereceği hükmü beklemektir.

10 Yunus Suresi 108: De ki: “Ey insanlar, size Rabbinizden gerçek (Kur’an) gelmiştir. Artık kim doğru yola girerse, ancak kendisi için girer. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapar. Ben sizden sorumlu değilim.”

Yunus Suresi 109: (Ey Muhammed!) “Sana vahyolunana uy ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”

Allah’ım, Senin ayetlerini anlayabilmemiz için, bizlere anlayış ihsan eyle.

Allah’ım, hidayete erebilmemiz için, bizlere irade gücü ver.

Allah’ım, Seni daha iyi anlamak ve anlatmak için, zihin açıklığı ver.

KUR'AN ÜZERİNE, YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

YOKSULLUĞUN ÖLÇÜMLERİ

YOKSULLUĞUN ÖLÇÜMLERİ

 

İktisatçılar, yoksulluğu ölçerken maddi gelirler üzerinden hesaplarlar. Dünyanın her yerinde bu hesaplar resmi rakamlara göre yapılmaktadır. Ancak, devletin verdiği rakamların içerisine, fakirlere yapılan devlet yardımları dâhil edilmemektedir. Hâlbuki hemen her devlet yoksul insanlarına çeşitli yöntemlerle maddi yardım yapmaktadır. Dolayısıyla sadece gelir rakamları üzerinden yapılan yoksulluk hesapları yanıltıcı olmaktadır.

Ayrıca, bazı sivil toplum kuruluşları ve şahıslar, fakir insanlara yardımcı olmaktadırlar. Bu yardımların maddi tutarları hakkında bir rakam belirtmek çok zordur. Devletin yaptığı yardımların doğrudan maaş olarak verilenleri (yaşlılık maaşı gibi) fakirlerin gelirlerinin içerisine bir şekilde dâhil edilebilir. Fakat devlet dışında yapılan yardımları belirlemek mümkün değildir.

Diğer taraftan fakir insanların bir kısmı, kayıt dışı çalışmalar yapmaktadırlar. Yaptıkları bu çalışmaların gelirleri de kayıt dışı olduğundan, hesaplamaların içerisine net bir rakam eklemek mümkün değildir.

Fakirlerin bir kısmının, doğdukları yerlerde varlıkları vardır. Bu varlıklarını satmak bazen çok zordur. Çünkü küçük yerlerdeki emlak fiyatları ile büyük şehirlerdeki fiyatlar arasında uçurum vardır. Buna rağmen bazı yoksullar, sahip oldukları bu varlıkları satarlar. Bazıları ise küçük miktarlarda da olsa oradan yiyecek türü şeyler elde ederek, yaşadıkları şehre getirirler.

Bazı ülkelerin sağlık, eğitim ve adalet konusundaki uygulamaları, fakirleri koruyucu yöndedir. Fakirler sağlıklarının bakımı ve ilaçlar için ceplerinden çok az para harcarlar. Aynı şekilde eğitim için de daha az para harcamaları yeterlidir. Ancak bazı ülkelerdeki uygulamalar ise, yoksulların aleyhinedir. Onların da, sağlık ve eğitim harcamaları için, daha varlıklı insanlara yakın miktarda para harcamaları istenilir. Dolayısıyla benzer gelire sahip olan, fakat farklı uygulama yapan iki ayrı ülkenin fakirlerini aynı görmek yanlış olur.

Yukarıda bahsettiğimiz hesaplar da yoksulların kazancına eklendiğinde, gelir açısından belirlenen fakir sayısı, resmi rakamların altına inecektir.

Bizim bu yazımızda dikkati çekmek istediğimiz husus, yoksulluğun sadece gelir yönünün olmadığı, manevi açıdan da konuya bakılması gerektiğidir. Çünkü gelir düşüklüğünün etkilediği manevi fakirlik vardır.

Nitekim yoksul insanların büyük çoğunluğunun, geleceğe dair umutları yoktur. Fakir insanların büyük bölümü, sadece o anı yaşayarak hayatta kalmaya çalışır, gelecek planları yoktur. Yoksulların çoğu, yaşadıkları günlük hayat içerisinde karşılaştıkları olaylar sırasında, söz söyleme güçlerinin olmadığını düşünürler. Bu sebeple, kendilerini savunamazlar.  Fakir insanların çoğunluğu, başkalarının hatalarını söylemeye çekinirler. Toplum düzenini bozmaya kalkışanları uyaramazlar.

Fakirler, kendi hayatlarını ilgilendiren bir karar alırken çok zorlanırlar. Karar alabilenlerin çoğu, aldıkları kararları şekillendirme gücünü kendilerinde görmezler. Yoksulların önemli bir kısmı, kendilerinin “ezik” olduklarını düşünürler.

Eğer, fakirliği, sadece maddi gelir açısından ele almaz, yukarıda bahsettiğimiz manevi güç açısından değerlendirirsek, toplum içerisindeki fakirlerin sayısı, devletin resmi gelir rakamlarında belirtilenden daha fazladır.

Diğer taraftan, fakirliğin olduğu ülkelerde, servet dağılımındaki eşitsizlik, gelir dağılımındaki eşitsizlikten daha fazladır. Servet dağılımındaki bu farkın kapatılması ihtimalinin olmadığını, en azından mevcut uygulamaların ışığında, söylemek kehanet olmaz. Bu sebeple, gerçek anlamda fakir olan insanların ayısı, resmi rakamlardan daha fazladır.

Bilindiği gibi, ülkelere göre fakirlerin toplam nüfus içerisindeki payı değişmektedir. Ancak, Ülkelere göre değişmeyen bazı oranlar vardır. Bütün ülkelerde, fakirlerin içerisindeki 65 yaş üstü insanların, toplam yoksullara oranı daha düşüktür. Yine bütün ülkelerde, fakir çocuk sayısının toplam yoksullara oranı daha yüksektir.

Örneğin, maddeten kalkınmış ülkelerden ABD’de, yoksulların oranı, nüfusun %15’i civarındadır. Hâlbuki 65 yaş üstü nüfus içerisindeki yoksulların oranı, bunun yarısı kadardır. Diğer taraftan, çocukların içerisindeki fakir sayısı, %25’lere çıkmaktadır. Bu durum hemen her ülkede benzerdir.

Hemen her ülkede farklı kökenleri olan vatandaşlar vardır. Değişik kökenlerden gelen bu insanların içerisindeki bazı guruplar, genel nüfus ortalamasına göre daha az fakirdir. Fakat bazı farklı kökenli gurupların insanları, genel duruma göre daha yoksuldur. Dünyanın gözü önünde örnek olarak duran ABD’de de bu durum geçerlidir. Afrika kökenli Amerikalı çocuklardaki yoksulluk oranı %40’lara ulaşmaktadır. Benzer durum, dünya genelinde mevcuttur.

Görüldüğü gibi, yoksulluk en çok çocukları vuruyor. Bilhassa farklı gurupların yaşadığı ülkelerde, kökenleri değişik olan bazı gurupların çocukları daha kötü durumdalar. Bizim yukarıda anlattıklarımız, kişi başına gelir seviyesi biraz yüksek olan devletlerdeki durumları kapsıyor. Zaten kendisi fakir olan ülkelerin çocuklarının durumları ise, çok daha berbattır.

Çocuklarda görülen yüksek yoksulluk oranı, insanlığın geleceği için büyük tehlike arzetmektedir. Fakir çocukların ebeveynleri, kendi kararlarını şekillendirmekte zorluk çekerken, çocukların kendilerini kurtarmalarını bekleyemeyiz. Yoksul çocukların içerisindeki zekâ seviyesi ile diğerlerininki birbirine yakındır. Fakat zeki olan çocuk eğer fakir ise, akademik çalışmasını başarıyla tamamlayacak gücü kendinde bulması ihtimali, diğerlerine göre düşüktür. Yoksul çocuğun ticari zekâsı yüksek olsa bile, başarılı olması çok zayıf ihtimaldir. Dolayısıyla, eğer bizler çözüm üretmezsek, yoksulların toplum içerisindeki sayıları, her geçen gün hızla artacaktır.

Çocuklarına iyi bir gelecek sağlayamayacaklarını bildikleri halde, şuursuzca davranarak, çok çocuk sahibi olmaya çalışan ebeveynler hatalıdır. Ama çocuklar masumdur. Hangi kökten gelirlerse gelsinler, hangi şartlar altında doğarsa doğsunlar, onlar suçsuzdur. Ebeveynlerin hataları çocuklara yansıtılamaz. Bizlerin, yani hangi konumda olursak olalım, büyüklerin görevi, fakir çocukları, kim olduklarına bakmadan korumaktır. Bununla da yetinmeyerek, onlar için yaşanabilir bir dünya oluşturmaya çalışmaktır.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MADAM CURİE, STEVE JOBS VE FİNANS DEHALARI

MADAM CURİE, STEVE JOBS VE FİNANS DEHALARI

 

Bu sitede Madam Curie ile ilgili bir makale yayınlamıştık. Polonya asıllı bu Bayanın çocukluğu fakirlik içerisinde geçti. Fransa’ya göç etti. Sorbon Üniversitesine girdi. Orada evlendiği eşi ile birlikte büyük zorluklar içerisinde ve borçlanarak araştırmalar yaptı. Sonunda radyum elde etmeyi başardılar. Radyumun elde edilmesi tıp alanında tam anlamıyla bir devrim oldu.

Ama onlar bu çok önemli buluşlarından, beş kuruş bile almadılar. Buluşlarını insanlığa hediye ettiler. Nobel ödülünden aldıkları para ile çalışmaları sırasında aldıkları borçları ödediler. Üniversitede sadece maaş alarak araştırmalarına devam ettiler. İki çocuklarıyla birlikte manen mutlu bir hayat sürdüler.

Maddi menfaate dayalı patent tekliflerini kabul etmeyen Madam Curie, onur nişanlarını bile istemedi. Maddi hediyeleri kimsesizlere, çaresizlere bağışladı.

Son iki yüzyılda hayatımızı dönüştüren fikirlerin ve araştırmaların sahibi olan ilim insanlarının bir bölümü, bu çalışmalarını zengin olma hayaliyle yapmadılar. Başarmış olmanın heyecanıyla, bazen de insanlara faydalı olmanın hazzını duymak için çalıştılar. Zorluklara göğüs gerdiler.

Türklerin milli şairi Mehmet Akif Ersoy gibi nice fikir insanları, şairler, edipler, ressamlar para hırsıyla çalışmadılar. Kazandıkları paraları bile fakirlere dağıttılar.

Eğer bu güzel insanlar para için mücadele etselerdi, karşılaştıkları büyük zorluklar ve belirsizlikler karşısında pes ederlerdi. Daha kolay para kazanabilecekleri başka bir alana yönelirlerdi. Bu insanların bir bölümü, aksine, daha önceden olan varlıklarını bile paylaştılar. Nitekim “Her Şeye Rağmen Sevgi” adlı bir eser yazabilen Tolstoy, varlığını fakirlere dağıtan böyle insanlara bir örnektir.

İlim insanlarının ve diğerlerinin çoğunluğu için önemli olanlar; gerçeğin peşinde koşmak, insanların işlerini kolaylaştıran buluşlar yapma, yol gösterme zevkini tatmak, aklını kullanmanın hazzını duymak, buluş yapan, yol gösteren bir kişi olarak çevresinde değerli görünmek, başarmanın mutluluğunu yaşamak gibi hususlardır. Bunlara ilaveten para kazanmak, elbette birçoğu için önemli olmuştur. Ama öncelik para olmamıştır. Para kazananların da elde ettikleri miktarlar, genelde insanlığa yaptıkları katkıların çok küçük bir yüzdesi kadardır.

Son dönemlerin buluş yapan insanları içerisinde, çok para kazanan ve 56 yaşında vefat eden dünyaca ünlü bir kişi olarak Steve Jobs’u örnek olarak ele alabiliriz. Maddeten istediği her şeye sahip olabilecek güce ulaşan Jobs, vefatından önceki bir yazısında kısaca şöyle diyordu:

“İş yaşamımda büyük başarılara ulaştım. Kimilerinin gözünde hayatım, başarının simgesi. Fakat işin dışında çok az neşem oldu benim. İşin sonunda zenginliğim, alışmış olduğum hayatın bana getirdiği tek gerçek şey, ölüm. Ölümle yüzleştiğim şu anda, yatağımda uzanıp hayatımı gözlerimde canlandırırken, fark ettim ki, gururlandığım ünüm ve servetim, ölüm karşısında ne kadar da anlamsızmış.”

Steve Jobs, yazısının devamında, insanların kendi kötü durumuna düşmemeleri için öğütler veriyor. Hayatındaki başarı hikâyelerine, örnek alınmasına, zenginliğine rağmen, anlamsız bulduğu yaşamının cazibesine kapılmamaları için, neler yapılması gerektiğini anlatıyor.

Peki, günümüzün en çok para kazananları gurubu olan finansçılar ne yapıyorlar. Kendilerini deha olarak gören finans CEO’larının durumlarına bir bakalım.

Bilindiği gibi 2008 ekonomik buhranını, finans kuruluşlarının hiçbir CEO öngörmemiştir. Joseph Stiglitz’in aktardığına göre sadece Warren Buffet bir uyarı yapmıştır. Berkshire Hathaway’in yönetim kurulu başkanı ve CEO’su olan Buffet, 2002 yılında hissedarları bir mektupla uyararak şöyle demiştir: “Türev ürünleri kitlesel imha silahlarıdır şu an için gizli olsalar da ölümcül potansiyele sahip tehlikeler içerirler.”

Warren Buffet’in uyarısını hiçbir finans dehası dikkate almadı. Onlar insanlara diğer ürünlerle birlikte türev ürünleri satmaya devam ettiler. Çok tehlikeli olan bu ürünleri satabilmek için de, müşterilerine bilerek yalan söylediler. Birçok finans kuruluşu yanıltıcı kredi uygulamalarından dolayı, mahkemeye verildi. Firmalar büyük olduğu için sahtekârlık halka duyurulmadan, uzlaşmaya gidildi. Uzlaşmada cezalar ödenerek kurtuldular. Bu sahtekârlıklarının sonucunda, 2008’deki ekonomik buhranda, vatandaşlar büyük zararlara uğradılar. 2008 yılında türev satışlarının ulaştığı rakamlar, küresel ekonominin 11 katı fazlaya ulaşmıştı.

Fakat finans dehaları diye tanımlanan CEO’lar, buhran sırasında bile kazanmaya devam ettiler. Buhrandan sonraki dönemde 2010 yılında eski kazançlarına geri döndüler. Stiglitz’in verdiği rakama göre, sadece en üst yirmi beş kamuya açık banka ve menkul kıymet şirketinde bile 135,5 milyar doları ya da GSYİH’nın neredeyse yüzde 1’rini bulmuştu.

Finans dehaları, türev satışlarına devam ediyorlar. Kazançlarını katlıyorlar. Finans sektöründeki işlem hacmi tarımın 8-10 katı civarında. Ama insanlığa katkısı, tarım sektörünün ne kadarıdır bilemiyoruz. Bu sebeple bu takdiri okuyucularımıza bırakıyoruz.

Çok kısa olarak ele aldığımız bu konu, insanlığın nereye doğru gittiğinin bir göstergesidir.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

ÇAĞIMIZIN SORUSU: “HAYAT SADECE YÖNETMEK VEYA ÇALIŞMAK MIDIR?”

ÇAĞIMIZIN SORUSU: “HAYAT SADECE YÖNETMEK VEYA ÇALIŞMAK MIDIR?”

(Not: Bu yazı Mart 2014’te yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz)

Aslında benzer soruyu geçmişte soranlar oldu. Schopenhauer, Nietche ve Michel Henry gibi düşünürler şu soruyu sormuşlardı: “Yaşam nasıl oldu da kendi kendini yok eder hale geldi?”

Ancak o dönemlerde ve sonrasında dünyadaki genel algı farklıydı. Refah, sadece maddi ilerleme olarak kabul ediliyordu. Daha fazla varlık sahibi olmak daha iyi olmak demekti. İlerleme para demekti. Para ise mutluluk anlamına geliyordu.

Fakat yaşananlar gerçeğin böyle olmadığını gösterdi. Maddi bir kazanç hırsıyla sürekli çalışan, seyahatlere giden, ama ailesiyle ve çocuklarıyla vakit geçiremeyen babaların geldikleri konum, bu duruma güzel bir örnektir.

Koşuşturmaktan başka birşeyler yapamayan babaların çocuklarının, çok cüzi bir kısmı babalarının yolunda gitmektedirler. Çünkü onlar, servetin verdiği acıları tatmış insanlardır.  Böylelerinin çok büyük çoğunluğu, ya mutluluğu başka şeylerde aramakta ya da şartlar gereği mecburen çalışmaktadır.

Günümüzde halen şuursuzca koşuşturanların önemli bir bölümü, çocuklukları maddi sıkıntı içerisinde geçmiş olan insanlardır. İleride onların da bir kısmı yanlışlarını anlayacaklardır.

İnsanlar yaşlandıkça geçmiş hayatlarının muhasebesini yaparlar. Kendilerine sürekli sorular sorarlar. Gerçek dostlarım var mı? Öldüğümde geride ne bırakacağım? Çocuklarım beni nasıl hatırlayacaklar? Çocuğu ve hatta hanımı olmayanlar için sorular daha zorludur. Niçin yaşamışlardır? Kendileri öldükten sonra, kazanmak için her türlü sıkıntıya girdikleri servetlerini kimler yiyeceklerdir?  Servetlerini yiyenler kendilerini nasıl anacaklardır?

Bu sorular ahiretin olmadığını düşünenler içindir. Yani dünyevidir. Peki, ya ahiret varsa, Allah burada yapılan haksızlıkların hesabını en ince ayrıntısıyla soracaksa, halimiz nice olacaktır? Hem bu dünyada, dağdaki çoban kadar keyifle yaşamamış, aksine her türlü zorlukla mücadele ederek, kelimenin tam anlamıyla azap çekmişken ahirette de mi azap çekilecektir.

Mutluluk üzerine yapılan uluslararası araştırmaların sayısı süratle artmaktadır. Araştırma sonuçlarının mutluluk için aranılan ortak yönleri şöyledir:  Güven içerisinde bir yaşam. Başkalarına muhtaç olmayacak seviyede gelir,  Gerçek anlamda dostlar. Huzurlu bir aile yaşamı. Demokrasi ile yönetilme. Adalete inanç. İnsanlarla duygusal ilişkiler kurabilme. Çok para kazandıran değil, severek yapacağı bir işe sahip olma. Uhrevi bir inanca sahip olarak yaptıklarına anlam kazandırma.

ABD’de insanların %60’ı gönüllü işlerde hizmet etmeye çalışmaktadır. İngiltere’de 30-40 yaşları arasındaki insanların %90’ı çalıştıkları işlerin ve şirketlerinin anlamlı bir amacı olmadığını düşünmektedir.

Yaşlar ilerleyip de geriye bakıldığında mutsuz olmamak için, hayatta dört konu hakkında dengeli davranmak gerekir.

  1. İnsan rızkını kazanmak için zaman ayırmalıdır.
  2. İnsan aile sahibi olmaya çalışmalı ve ailesinin sorunları için zaman ayırmalıdır.
  3. İnsan içinde yaşadığı toplumun sorunları için zaman ayırmalıdır.
  4. İnsan neye inanırsa inansın ibadet için zaman ayırmalıdır.

Bu dört konudan bazılarına kısa süreli olmak şartıyla ağırlık verilebilir. Ama hayatın genelinde mutlaka aralarında denge kurmak şarttır.

Gençliğinde itibaren bu şekilde davranmak en güzelidir. Ama çoğu insan için bu mümkün değildir. İnsan olayların farkına geç varabilir. Mühim olan anlamanın zamanı değil, farkına varabilmiş olmaktır.

Türkçede bir söz vardır: “Zararın neresinden dönersen kârdır.”

Kimin ne kadar yaşayacağını ancak Allah bilir. Allah da insanlarda öncelikle niyet aradığını Kutsal Kitaplarında anlatmaktadır. O halde hemen yanlıştan dönüp, yeni bir hayata başlamak gerekir.

Başkalarına saygı göstermeyenin kendisi saygı bekleyemez. Başkalarını sevemeyen sevilmeyi umut edemez. Başkalarına gerçek dost olmayanın kendisi dost bulamaz.  Başkalarıyla parasını paylaşmayanın, düştüğü anda destek vereni olmaz. Uhrevi düşünceye sahip olmayanın amacı anlamsız olur. Anlamsızlık mutsuzluk demektir. İnsanlar kıyafetleriyle karşılanırlar, ama sohbetleriyle uğurlanırlar. Yani maddi güç görünüşte itibar oluşturur. Asıl ve içten itibar manevidir Bilgiye, erdemli olmaya, sevgiye, saygıya dayanır.

Mutluluğu aramayacaksak, niye yaşamaya çabalıyoruz? Dünyamızı da ahiretimizi de azaba dönüştürüyoruz?

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

GÖÇEBELİĞİN ANLAMI ÜZERİNE

GÖÇEBELİĞİN ANLAMI ÜZERİNE

 

Göçebe denilince akla sürekli yer değiştiren insanlar geliyor. Ancak böylelerine seyyah veya “göçer” demek daha uygun olur. Ancak, göçebe kavramının toplumdaki algılanışı daha farklıdır. Göçebeler, aynı ülke içerisinde yazın ayrı mekânlarda, kışın ayrı yerlerde yaşayan insanlar olarak bilinir. Toplumlardaki yaygın kanaat böyledir.

Göçebe olarak nitelenen bu insanların, yazın ve kışın yaşadıkları yerler aynıdır. Yazın gittikleri yöreler ve kurdukları düzenler bile aynıdır. Kışın yaşadıkları mekânlar ve kurdukları düzenler de aynıdır. Hattâ kalabalık guruplar olarak göç ediliyorsa, her gurubun yazın ve kışın kalacağı yerler bile belirlidir. Gurup içerisindeki herkesin de sabit yerleri vardır. Yazın veya kışın kurdukları düzenler de, her yaz ve her kış benzerdir. Göç yolları bile aynıdır.

Bu insanların yaptıkları işler aynı olmasına, kurdukları düzenleri aynı olmasına rağmen, biz onlara göçebe demekteyiz. Göçebe kavramına bu açıdan bakılınca, günümüzdeki göçebe sayısı, çok daha fazladır. Günümüzde insanların bir kısmı deniz kenarlarında ev sahibi oldular. Kışın şehirlerdeki evlerinde kalıyorlar. Yaz gelirken yazlıktaki yerlerine göçüyorlar. Her iki tarafta da kurdukları düzen her yıl aynı. Kışın yaşadıkları yer ve yaptıkları aynı, yazın yaşadıkları yer ve meşgaleleri aynı.

Yazlık evi olmayan şehirlilerin bir kısmı ise, yazın doğdukları yerlere gidiyorlar. Oralarda yaz boyunca kalıyorlar. Yazlık yerlerin sıcaklığından şikâyet eden bazı insanlar ise, yaz gelince yakınlarındaki yaylalarına çıkıyorlar. Yaz boyunca yaylada kalıyorlar. Tıpkı hayvancılıkla uğraşan ve bizim göçebe olarak nitelediğimiz insanlar gibi yazın ayrı yerde, kışın ayrı yerde yaşıyorlar.

Günümüzdeki yazlıkçıların, doğdukları yerlere gidenlerin ve yaylaya çıkanların ortak yönleri, gittikleri yerlerde üretim yapmamalarıdır. Sadece para harcamalarıdır. Hâlbuki bizim göçebe olarak nitelediğimiz Yörükler, yazın gittikleri yaylalarda üretim yapmaktaydılar. Kışın geri geldiklerinde, yaptıkları ürünleri satmaktaydılar.

Eğer, yazın üretim yapan, kışın ürettiklerini satan Yörükler göçebe iseler, günümüzdeki yazlıkçılar, yaylacılar ve diğerleri için ne diyeceğiz? Sırf şartlar gereği üretimi ayrı, pazarlamayı ayrı yerde yapan Yörüklerin konumları ile diğerlerininki karşılaştırılınca, Yörüklere göçebe denilmesi yanlış olmaktadır.

Dolayısıyla, göçebe terimi, fiilen, yazları ve kışları mekân değiştiren, ama aslında aynı yerlerde yaşayanlar için kullanılırsa yanlış olmaktadır.

Göçebe kavramına, farklı bir açıdan yaklaşmak gerektiğini düşünüyoruz. Göçebe; insanı sevmeyen, tarihi bilmeyen, tarihine saygı göstermeyen, tarihi olguları sürdürmeyen, köksüz bir kişilik gibi davranan, kendi başına buyruk yaşayanlara denilir.

Bu tanıma göre değerlendirdiğimizde, yazın ve kışın farklı yerlerde yaşayan Yörükler, göçebe olmuyorlar. Çünkü onlar, insanı seviyorlar, tarihlerini biliyorlar, tarihlerine saygı gösteriyorlar, tarihi olguları sürdürüyorlar. Kendi başlarına buyruk yaşamıyorlar.

Şimdi, bazı nüfusu hızla artan şehirleri, bu göçebe kavramına göre değerlendirelim. Örnek olarak, dünyanın en tarihi ve güzel şehirlerinden İstanbul’u ele alalım. Çok değil, sadece 70 yıl öncesindeki durumuyla karşılaştıralım. İstanbul, 1950’de bile, tarihi dokusuyla, yeşil alanlarıyla, ormanlarıyla, zarif insanlarıyla dünyanın incisi sayılabilecek bir şehir idi. Günümüzde ise perişan halde. Bilhassa, ara sıra çıkarılan imar afları ve menfaatçi talan zihniyeti sayesinde, eski tarihi dokusunu kaybetmek üzeredir. Değişik kültürleri barındıran tarihi dokuyu hiç acımadan bozan şahısların, zarif insanlar olmalarını ve insanları sevmelerini bekleyemeyiz.

Günümüz İstanbul’unu bu hale getiren, yöneticilerin, iş adamlarının, fırsatçı vatandaşların ortak özellikleri, göçebe zihniyetine sahip olmalarıdır. Bu kişiler, insanları sevmiyorlar, menfaatlerini seviyorlar. Tarihi bilmiyorlar. Belki bazıları biliyorlardır, ama menfaatleri gereği, bilmeyenler gibi davranıyorlar. Tarihe saygılı olduklarını söyleyenleri var, ama saygı, sadece dillerinde. Tarihi olguları devam ettirmiyorlar. Devam ettirmek adına, şehrin gelişmesiyle ilgili nazım planlar yapmıyorlar. Geleceğe yönelik şehir planlarında, tarihsel dokuyu ve tarihi hafızayı dikkate almıyorlar. Sadece, az sayıdaki bazı binaların inşaatında, tarihi mimarinin çok kötü taklidini yapıyorlar.

Konuşurken tarihi köklerinden bahsediyorlar. Ama fiiliyatta köksüz bir kişilik sergiliyorlar. Söylemleri ve eylemleri birbirine zıt olduğundan, köksüz ve başına buyruk bir insan haline dönüşüyorlar.

Biz, yukarıda İstanbul örneğini verdik. Çünkü İstanbul’un tarihi konumunu ve güzelliğini bütün dünya takdir etmektedir. İstanbul, her bölge insanları arasında tanınmaktadır. Dolayısıyla, göçebelik kavramıyla ilgili olarak bizim yaptığımız bu değerlendirme, çok sayıda şehir ve ülke için geçerlidir.

Geçmişe bakıldığında, göçebe denilen Yörüklerin değişmeyen kurallarının olduğu görülür. Gerek gurup içerindeki olaylarla ilgili, gerek aile içi, gerekse ticari anlaşmazlıklarla alâkalı olarak, yazılı olmayan sabit kuralları vardır. Ahlâki kuralları, zaten değişmeyen niteliktedir.

Eğer bu güzel ve değişmez kurallara sahip zihniyetteki insanlar, göçebe iseler, günümüzde, bütün dünyada, kuralları kendi menfaatlerine göre değiştirenlere ne demek gerekir? Yeni çıkardıkları kanunları yine kendileri defalarca değiştirenler, hangi zihniyet olarak nitelenmelidir? Kurallardan işlerine gelenlerini tanıyıp, işlerine gelmeyenleri tanımıyoruz diyenleri nasıl tanımlamak doğru olur?

İnsanlık, güzel bir geleceğe doğru yol almak istiyorsa, insanları sevmeyen, tarihe saygı duymayan, köksüz ve başına buyruk kişilerin anlayışlarını düzeltebilmeleri için gayret sarf etmelidir. İnsanlar, birbirlerine yardımcı olmaya çalışmalıdır. Kendilerini düzeltmek isteyen insanlar, Yüce Yaradan’ın işaretlerine ve ayetlerine odaklanmalıdır.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MUTFAK İLE TUVALET ARASINDA GEÇEN ÖMÜR AHIRDA YAŞANMIŞ GİBİDİR


MUTFAK İLE TUVALET ARASINDA GEÇEN ÖMÜR AHIRDA YAŞANMIŞ GİBİDİR

 

Yazımızın başlığının çok uç bir örneği anlattığını düşünebiliriz. Fakat hayvanların yaşam şartlarını incelersek, yaptığımız benzetmenin aşırı olmadığını görürüz. Bilhassa son yıllarda gelişen belgesel çekimler, bizlere bu hususta yardımcı olmaktadır.

Belgesellerden, hayvanların, sosyal bir toplum düzeni içerisinde yaşadıklarını anlıyoruz. Tabiatta yaşayan, herhangi bir hayvan toplumunun hayatlarından kesitlere bakalım. Bütün hayvan toplulukları içerisindeki güçlülerin, küçükleri ve güçsüzleri koruduklarını, mutlaka, görürüz. Gurup içerisindeki yardımlaşmaya hayran oluruz.

Avını yemeye başlayan bir aslanın, avının karnındaki ölmüş yavruyu görünce, nasıl üzüntü duyarak yemeyi bıraktığına şahit oluruz. Birkaç aslanın birleşerek avladıkları hayvanın etini yiyip karınlarını doyurduktan sonra kenara çekildiklerini ve sırasıyla diğer hayvanların da karınlarını doyurarak yerlerini yenilerine bıraktıklarını ibretle seyrederiz.

Belgesellerin takipçileri, bizim verdiğimiz bu örneklerden çok daha ilginç olanlarını gözlemişlerdir. Vahşi doğadaki hayvanların hayatlarının çok ciddi bir sosyal düzen içerisinde olduğunu izlemişlerdir.

Bizim verdiğimiz ahır örneği, evcilleştirilmiş hayvanların yaşadıkları ortamı anlatmak içindir. Ahırdaki hayvanların ihtiyaçlarıyla uğraşanlar, insanlar olduğundan, ahır hayvanlarının sosyal bir düzenleri oluşamamaktadır. Bakımlarını, onlardan faydalanan insanlar sağladığından, hayvanlara düşen tek şey, yemek ve yediklerinin posasını çıkarmaktır. Yani mutfak ile tuvalet arasıdır.

Çok kısa olarak değindiğimiz bu örnekleri aklımızda tutarak, insanların hayatlarından kesitleri irdeleyelim. Öncelikle mutfak ile tuvalet arasında yaşamanın belirtileri hakkında fikir yürütelim.

Topluma en faydalı olacakları düşünülen insanlar bilimle uğraşanlardır. Eğer bir bilgin, insanlığın faydasını hedeflemiyor, kendi menfaatinin peşinde koşuyorsa, onun kalbi kapalı demektir. Gönlü ölü olarak nitelenebilecek olan bu bilginin ömrü, mutfak ile tuvalet arasında geçmiş sayılır.

İnancı gereği oruç tutan bir şahsı düşünelim. Bu kişi, fakirlere yardım etmiyorsa, çevresindeki inanlara kötü niyetli yaklaşarak davranıyorsa, onun orucu, sadece, öğle yemeğini yoğunluktan dolayı yiyemeyip akşamı beklemiş birinin açlığı ile aynıdır. Bu insan davranışlarını, olaylara bakışlarını düzeltmediği sürece, bütün yıl oruç tutsa bile, yine de ömrü mutfak ile tuvalet arasında geçmiş olur.

İnsanlar, kendi inançları doğrultusunda, hac farizalarını yerine getirmeye çalışırlar. Gerek bu görevlerini ifa ederlerken, gerekse hacdan sonra, kibirli davranışlarını sürdürenler olur. Eğer bir kişi, hac sırasında, sonrasında ve hattâ öncesinde olgun davranışlarda bulunmazsa, kibirli tavırlarla büyüklük taslamaya devam ederse, o kişinin ömrü mutfak ile tuvalet arasında geçmiş demektir.

Benzer şekilde, insanların bazısı inançları gereği namaz kılarlar. İçlerinden bir kısmı, namazı doğru dürüst kılarlar. Ama bazısı, gösteriş için kılar. Bazısı, namazdan hemen sonra insanlara eza eder. İşte böylelerinin ömrü mutfak ile tuvalet arasında geçmiştir.

Yukarıdaki örnekleri, belli bir inanca sahip olan insanlardan verdik. Eğer, kendilerinin inançlı bir insan olduklarını düşünen kişilerin bir kısmının, ömürleri mutfak ile tuvalet arasında geçiyor ise, diğerlerinin durumları daha kötü olabilir.

Elbette hiçbir insan ahırda yaşamak istemez. Ama mutfak ile tuvalet arasında yaşamanın sonucu bu anlamdadır. Dolayısıyla bu durumdan kurtulmaya çalışmak gerekir. İnsanlar, nefis taşıdıkları için genellikle kurtulmak zordur. Bu zorluğu aşmak için bazı yöntemler denenebilir.

Örneğin, tanıdığımız insanlardan hasta olanları ziyaret edebiliriz. Fakat bu, sıradan bir hasta ziyareti olmamalıdır. Hastanın çektiği sıkıntıların benzerinin ve hattâ daha fazlasının bizim başımıza da gelebileceğini düşünürsek, bu ziyaretimizin bize de faydası olacaktır. Hiçbir kimse, ben hasta olmam, benim başıma bu kaza gelmez diyemez. O halde, hastanın yerine kendimizi koyarak düşüncelere dalalım. Böylece nefsimize karşı, daha uzun süre etkisi olacak bir mücadele vermiş oluruz.

Diğer bir yöntem, fırsat buldukça cenaze merasimlerine katılmaktır. Naaşlar defnedilirken, ölünün üzerine toprak atmaktır. Fakat toprağı ölene değil, kendi üzerimize attığımızı düşünerek atmalıyız. Toprağın altında yatanın biz olduğumuzu hayal edersek, cenaze merasiminin bize faydası daha uzun süre olur.

Bir başka yöntem üzerinde daha önceki bir yazımızda belirttiğimiz, aynaya bakmaktır. Aynada kendi gözlerimizin içerisine bakarak, geçmişte yaşadığımız olayları değerlendirmektir. Gözümüzün içerisine bakarak yaptığımız bu muhasebede, bazen kendimize kızdığımız hususlar olacaktır. Kendimizde gördüğümüz ve kızdığımız bu hataları düzeltmeye çalışırsak, bu yöntem bizi, aynaya baktığımız sürece düzgün tutar.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HİLE İLE CENNETE GİRİLEMEZ

HİLE İLE CENNETE GİRİLEMEZ

 

Hile, bu dünyada geçerlidir. Hile sadece insanlara yapılabilir. Bu dünyada hile ile girilemeyecek yer yoktur. Tarihe baktığımızda, en sarp kalelerin hile ile kolayca zapt edildiğini görürüz. Günümüzün gelişmiş teknolojileriyle koruma altına alınmış, en gizli yerlere bile hile ile girmek mümkündür. Güvenlik elemanlarının, güvenlik kameralarının, en karmaşık şifrelerle korumaların, hile karşısında hiçbir güvenliği yoktur. Hepsi hile ile aşılabilir ve içeriye girilebilir.

Hile ile elde edilen başarılar, sadece insanların inşa ettikleri tesislerle de sınırlı değildir. Hile ile halkın gönlüne bile girilebilir. Nitekim günümüzde en geçerli olan fetih, insanları kandırarak onların gönlüne girmektir.

Bu başarıyı, en kolay din adamları elde edebilirler. Çünkü halk, onlara, diğer guruplara gösterdiğinden daha çok güvenir. Benzer şekilde, siyasetçilerin içerisinde, dini duygulara hitap edenlere daha çok güvenilir. Bunlar sırf gösteriş için halkın önünde dini ibadetlerini sergilerler. Kimisi gösteriş için namaz kılar, kimileri gösteriş için değişik yöntemlerle ayin yapar. Hâlbuki gösteriş için yapılan bütün dini uygulamalar, aslında, cehennemin kapılarını açan birer anahtardırlar.

Yol kesen bir eşkıya, başkasının malını çalan bir hırsız kötüdür. Fakat dindar görünümlü ikiyüzlü olup, yolsuzluğa ve soysuzluğa bulaşmış bir insan daha kötüdür. Velev ki, o insanın adı iyi olarak anılıyor olsun fark etmez. Adı iyiye çıkan, ama aslı ikiyüzlü olan insan, bu dünyada itibar görebilir. Ancak onun ahirette gideceği yer cehennemdir. Çünkü hile ile Cennete girilemez. Cennet ehli olmak için, bu dünyada adının iyiye çıkması yetmez. İçinin düzgün olması gerekir.

Bir insanın içini, ancak kendisi ve Yüce Yaradan bilir. İnsanın içinde şeref yoksa halk ona paye verebilir. Ona dıştan bakanlar, onu şerefli bir insan olarak görebilir. Ama insanların sadece yaptıklarını değil, düşündüklerini bile bilen Allah’ın kararı önemlidir. Eğer Yüce Yaradan, o şahsın içinden onursuz olduğunu bilirse, onun hilesi bir işe yaramaz. Ahirette gideceği yer cehennemdir.

Bu sitedeki bazı yazılarımızda, böyle kişilerin bu dünyada da sıkıntı çekeceklerini ifade ettik. Bu ifadelerimize dayanak olarak Kur’an ayetlerinden örnekler verdik. Demek ki, hile ile Cennete girmek mümkün değildir. Hile sadece bu dünyada geçerlidir. Ancak hilelerin bu dünyadaki geçerliliği de, sürekli değildir. İnsanların içten pazarlıklı olduklarını ve hilelerini çok iyi bilen Tanrı, onlara bu dünyada da ceza verebilir.

O halde hile yapmaya devam etmenin bir faydası yoktur. “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar” atasözünde olduğu gibi, hileler birgün mutlaka döner kendisini vurur.

Eğer hilelerimiz bizi sürekli ayakta tutamayacaksa, hile ile her zaman her kapıyı açamayacaksak, niye hile yapmaya devam edelim?

Zaten hile ile Cennete giremeyeceksek, niçin hile yapalım?

Hile yapmadan, düzgün işler yaparak, hem huzur bulacak hem de Cennete girme ihtimalimizi artıracaksak, niye hile yapmayı bırakıp, Yüce Yaradan’dan af dilemeyelim?

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

EKONOMİNİN İYİ GİTMESİ Mİ, İYİ İŞLEMESİ Mİ?

EKONOMİNİN İYİ GİTMESİ Mİ, İYİ İŞLEMESİ Mİ?

 

Ekonomistler ve siyasi yöneticiler, GSYİH’nın yükselmesini, ekonominin iyi gittiğinin bir işareti olarak görmektedirler. Bu sitede yayınladığımız “GSYİH Hesaplamalarından Anladıklarım” başlıklı makalemizde, bu kavramın ilk ortaya atılışı hakkında şöyle demiştik:

“GSYİH kavramının temelini atan kişi, Rus asıllı Amerikalı Profesör Simon Kuznets. Belki kendisi de şaşırmıştır, ama GSYİH fikri, çok hızlı kabul gördü. Bu fikir öyle hızlı gelişti ki, Rutger Bregman’a göre, bazı tarihçiler, atom bombasının bile, GSYİH fikrinin önemi yanında sönük kaldığını ifade ettiler.

GSYİH konusun bilgi veren Rutger Bregman “Gerçekçiler için Ütopya” adlı kitabında şöyle demektedir. “GSYİH hesaplamaları çok karışıktır. Giderek de içinden çıkılmaz hale getirilmektedir. Birleşmiş Milletlerin 1953 yılında GSYİH’yı bulmak için yayınladıkları yönerge elli sayfadan az iken, 2008’deki son baskı, tam 722 sayfadır.”

Bilhassa günümüzdeki algılanışıyla ekonomi, çok farklı etkenlerin tesiri altındadır. Kişiden kişiye ve zamana göre değişir. Özü itibarıyla soyut bir kavramdır. Dolayısıyla zorluk, soyut şeyleri ölçmektedir. Ekonomistler de, GSYİH gibi somut olmayan bir değeri ölçmekte zorlanmaktadırlar.

722 sayfa tutan verileri araştırmak başlı başına güç bir iştir. Her bir kalem için piyasada çok farklı fiyatlar vardır. Ortalama fiyat nasıl hesaplanacaktır. Borsalarda işlem gören kâğıtlar, her an değişmektedir. Dalgalı döviz kuru uygulandığı için, dövizlerin milli para karşılıkları da değişmektedir. Bu değişimler bazen öylesine hızlı olmaktadır ki, siyasiler veya ekonomistler açıklama yaparlarken rakamlar farklılaşmaktadır.

O halde sadece GSYİH’ya bakılarak ekonomi hakkında fikir yürütmek yanlış olmaktadır. Daha önceki yazılarımızda belirttiğimiz gibi, GSYİH’nın ve bu değerdeki artışın paylaşımı da önemlidir. Refah artışı, halka yansımıyorsa, aksine, ülkedeki vasatın altında gelire sahip insanların kazançlarında artış yerine azalma oluyorsa, ekonomi iyi işlemiyor demektir.

Devletin görevlerinden ikisi, eğitim ve sağlık alanındadır. Devlet, bu alanlardaki sorumluluğunu yerine getiremezse, vatandaşların sağlığa ve eğitime harcadıkları para miktarı artar. Çünkü daha iyi hizmet alabilmek için, özelleştirilmiş eğitim ve sağlık kuruluşlarına gitmek zorunda kalır. Bu durum, bu ülkede kişi başına düşen milli gelir miktarı ile bağlantılı değildir. Bazen, kişi başına milli geliri daha yüksek bir ülkenin vatandaşı, daha düşük gelirli olan, ama devletinin eğitim ve sağlık alanında yaptığı harcamaları daha yüksek olan ülkenin vatandaşına göre, daha sıkıntılı bir hayat sürer. Bu konunun ilginç bir tarafı daha vardır. Bir ülkenin vatandaşları, eğitim ve sağlığa daha çok para harcadıkça, o ülkenin GSYİH’sı da yükselir. Sonuç olarak bu yapıdaki ülkede ekonomi iyi gitse de, iyi işlemiyor demektir.

Benzer bir örnek daha verelim. Güveneceği dostu olmayan insanlar, dertlerini psikologlara para ödeyerek anlatırlar. Psikologlar da para aldıkları sürece, onları dinlerler ve kendilerince tavsiyelerde bulunurlar. Hastanın! kendisini düzeltebilmesi için yapılan tavsiyelerin çoğu, para harcanarak yapılacak faaliyetlerdir. Diğer taraftan, gelirleri karşılaştırılınca daha fakir olan ülkelerde, bu durumlar farklı gelişir. Onlar sıkıntılarını dostlarına anlatırlar. Dostları, bazen, onları rahatlatmak için sadece öğüt vermez, onlara maddi destek de verir. Bu açıdan karşılaştırıldığında, geliri yüksek ülkenin vatandaşı, geliri daha düşük, ama dostları olan bir vatandaşa göre daha sıkıntılıdır. Yani ekonominin iyi gitmesi, ekonominin iyi işlediğini göstermemektedir.

Başka bir açıdan daha bakalım. Ülkedeki ortalama gelirin altında kazanca sahip olan insanları düşünelim. Bu insanların, yiyecek, giyecek ve barınma gibi ihtiyaçlar için harcadığı paradan arta kalan miktarın, gelirine oranına bakalım. Yani genel anlamda, tasarruf imkânına göz atalım. Geliri daha yüksek bir ülkenin, ülke ortalamasının altında kazanca sahip insanının tasarruf oranı, daha düşük gelirli bir ülkenin benzer insanınkinden daha düşük ise, miktar anlamında yüksek gelirin faydası yoktur demektir. Demek ki, ülkede ekonomi iyi gidiyor olsa bile, bu şartlarda, ekonomi iyi işlemiyor demektir.

Bir ülkenin insanları borç aldıkça, ülkenin GSYİH’sı artar. Ancak bu borçlar, o ülkenin insanlarının alıştıkları standart hayatı sürdürmek için ise, bir sıkıntı var demektir. Eğer borç alanların sayısı ve alınan miktar her geçen gün artıyorsa, GSYİH’nın artıyor olması, ekonominin iyi gittiğini gösterebilir, ama ekonominin iyi işlemediğinin de işaretidir.

Bizim verdiğimiz bu örneklerin daha fazlasını okuyucularımızın vereceklerine inanıyoruz. Çünkü hayatın içerisinde yaşayan her insan, siyasetçiler “ekonomi iyi gidiyor” deseler bile, ekonominin kendisi için iyi işlemediğini bizzat görmektedir.

Dolayısıyla bir ülkede, ekonominin genel rakamlarının iyi olması önemli değildir. Önemli olan ekonominin iyi işlemesidir. Bilhassa ülkedeki ortanın altında geliri olan insanlar açısından, bu durum çok daha mühimdir. Siyasetçiler ve zenginler, bu önemli farka dikkat etmezlerse, ekonominin iyi işlememesi, sonunda kendilerini de vurur.

Ekonomi kategorisine gönderildi | Yorum bırakın