İNSAN TANIMLARI ÜZERİNE  

BİLGİNLERİN VE DÜŞÜNÜRLERİN İNSAN TANIMLARI ÜZERİNE

 

İnsanın tanımını çok kısa bir şekilde yapmak isteyen bütün bilginler, referans noktası olarak hayvanları almışlardır.

Aristo’ya göre insan, düşünen bir hayvandır. Descartes’a göre, konuşan, Konfüçyüs’e göre, öğrenen, Sokrates’e göre, sorgulayan, Eflatun’a göre, toplumsal (siyasal), Kant’a göre, eleştiren, Gazali’ye göre, tutarsız, Albert Camus’ya göre, itirazcı, Hegel’e göre, sistematik, Popper’e göre, yalanlayan, Nietzche’ye göre ise, düpedüz bir hayvandır.

Yukarıdaki tanımlar içerisinde, Eflatun’unki hariç, diğerleri açıkça anlaşılabilmektedir. Eflatun’un “insan toplumsal (siyasal) bir hayvandır” sözü, farklı tartışmalara sebep olmuştur. Filozofun bu sözünü aktaran kaynakların büyük çoğunluğu, “insan, sosyal bir hayvandır” şeklinde algılamışlardır. Bu nedenle, düşünürün, insan tarifini “toplumsal hayvan” olarak tercüme etmişlerdir.

Hâlbuki siyasal ile sosyal arasında ciddi farklar vardır. Tercümeyi yapanlar, belki de, siyasetçilerin hilebazlıklarını, sadece kendi menfaatlerini düşündüklerini ve çıkarları için halkı kandırmaktan çekinmediklerini gördüklerinden, Eflatun’un sözünü değiştirmişlerdir. Öyle ya, siyasal insan bu ise, Eflatun gibi dönemine göre uhrevi yönü olan bir filozof, böyle söylememiş olmalıdır. Dolayısıyla, kendilerini Eflatun’un yerine koyarak, sosyal olmanın, insanı hayvandan ayıran bir özellik olduğunu vurgulamışlardır.

Hangi sözün daha gerçekçi olduğunu, yapacağımız irdelemelerimizin sonucunda kendimiz karar verelim. Günümüzde hayvanlarla ilgili çok sayıda belgesel yapılmakta ve yayınlanmaktadır. Bu belgesellerde de görülmektedir ki, hayvanların da, sosyal yaşantıları vardır. Onların da uymak zorunda oldukları ve uydukları sosyal kurallar olduğunu, belgeselleri çekmek için uzun çalışmalar yapan uzmanlar ortaya koymuşlardır. Burada sadece bir türden örnek vermekle yetineceğiz.

Henüz yavru olan kurtlar, aralarında oynaşırlarken, içlerinden birisi oynaşı dövüşe çevirirse, onu diğer yavrular dışlıyorlar ve onunla oyun oynamıyorlar. Diğer taraftan, aşırı karlı bir arazide yiyecek aramak veya başka bir amaçla yer değiştiren kurtlar, tek sıra halinde yürürler. En önde, sürünün en güçlülerinden bir kurt gidiyor ve çok kalın olan karda, ilk izleri oluşturuyor. Onu, sürünün güçlü ve genç kurtları takip ediyorlar. Sıranın ortalarında, yavru, yaşlı veya dişi kurtlar yer alıyorlar. Kuyruğun arka tarafında ise, sürüyü arkadan gelecek tehlikelere karşı koruyabilmek için, tecrübeli ve güçlü kurtlar yürüyorlar.

Kurtlardaki bu sosyal dayanışma hemen bütün hayvanlarda görülmektedir. Hattâ, bu sitede yayınladığımız “Kâmil İnsanlar Bal Arıları Gibi Olmalıdır” başlıklı makalemizde aktardığımız üzere, bal arılarındaki sosyal sorumluluk anlayışı daha yüksektir. Hayvanların yaratılışından günümüze kadar hiç değişmeden işleyen bir sosyal mekanizmaları vardır.

Enam Suresi 6/38: “Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki, sizin gibi birer ümmet olmasınlar. Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmamışızdır, sonra hepsi Rablerinin huzurunda toplanırlar.”

O halde, “sosyal hayvan” sözü ile “siyasal hayvan” ifadesi arasında fark olduğu açıktır. Görüldüğü gibi, hayvanların da sosyal yaşantıları vardır. Dolayısıyla “insan sosyal bir hayvandır” demek, insanın hayvandan ayrı bir özelliğini ifade etmez. Ama toplumda yaşadığının farkında olan tek hayvan, insandır. İnsan, bazen menfaatinin peşine düşse de, sosyal bir vicdana sahip olduğunun bilincindedir.

İşte onun bu şuuru, siyaseti oluşturur. Bu siyasi şuuru, o insanı topluma bağlar ve topluma sahip çıkmasını sağlar. Fakat menfaatinin peşine düştüğünde, içinde yaşadığı toplumunu hiçe sayar. Hâlbuki hayvanda böyle bir şey olmaz. Kalın karlı arazide en önde giden kurdun çektiği sıkıntıyı, en iyi kendisi bilir. Eğer bu kurt, menfaatini düşünse, en önde gitmeyi hiç istemez.

İnsandaki menfaat duygusuna rağmen, ondaki siyaset şuuru, insana farklı sorumluluklar yükler. Kişi, bu yükümlülüklerini yerine getirdiği ölçüde “insan” olur. Siyaset bilinci, insana, kendisinin tek başına bir anlamının olmadığını, ancak cemiyet içerisinde yaşamakla hayatının bir anlamının olduğunu öğretir.

Sosyologların insan tanımları, bilginlerden biraz daha farklıdır. Sosyologların büyük çoğunluğuna göre insan, her şeyini toplumdan alan bir hayvandır. Sosyologların çoğunluğunun bu teorilerini okuyunca, insanın aklına bazı sorular geliyor.

Eğer insanlar her şeylerini toplumdan alıyorlarsa, o cemiyetin mütecanis, yani tekdüze olması gerekmez mi?

Eğer insanlar her şeylerini toplumdan alıyorlarsa, Hz. Âdem’in iki oğlu, günümüze göre daha küçük bir toplumda, aynı evde ve dolayısıyla aynı ortamda yetişmelerine rağmen, niye birbirine zıt mizaca sahiptiler? Tekdüze toplum olmaya daha yakın olması gereken bir ailede farklı yapıda insanlar yetişebildiğine göre, günümüzdeki karmaşık toplumlarda, sosyologların bu teorilerinin inandırıcılığı ne kadar olur?

Kişi her şeyini toplumdan aldıysa, bu onun özgür iradesinin yok sayıldığı anlamına gelmez mi? Hür irade olmasaydı, toplumların zaten tek düze olması gerekmez miydi? Hür irade olmayıp, insanları toplum şekillendirseydi, tarih içerisinde görülen sosyal anlayışlardaki değişimler, nasıl gerçekleşirdi?

Hâlbuki sosyologlar teorilerini kurarken, “insanlar, içinde bulundukları toplumdan etkilenirler ve bazı özellikleri kazanırlar, fakat her şeylerini toplumdan almazlar” deselerdi, gerçeğe daha yaklaşmış olurlardı.

İnsan, hem kendi konumunun farkına varabilen hem de toplumun durumunun bilincinde olabilen bir varlıktır. Dolayısıyla bu farkındalığıyla uyumlu davranmalıdır. Aksi takdirde, önce kendisine, sonra içinde yaşadığı cemiyete ihanet etmiş olur. Bunun sonucunda, sahip oldukları “içgüdü” sayesinde “sosyal dayanışma içerisinde yaşam süren” hayvanlardan da daha aşağı konuma düşebilir.

Araf Suresi 7/179: “Andolsun ki, cinlerden ve insanlardan birçoğu, sanki cehennem için yaratılmış gibidir. Onların kalpleri vardır, fakat onunla gerçeği anlamazlar. Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler. Kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidirler. Hatta daha da aşağıdırlar. Bunlar da gafillerin ta kendileridir.”

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AKIL BİLİM VE İMAN İLİŞKİSİ ÜZERİNE

AKIL BİLİM VE İMAN İLİŞKİSİ ÜZERİNE

 

Bu sitede daha önce yayınladığımız “İman ve Akıl İlişkisi” başlıklı makalemizde, aradaki bağlantıları irdelemeye çalışmıştık. Bu yazımızda konuya farklı bir açıdan yaklaşacağız.

İslâm âlimleri arasında, dini bilgiler üzerinde, tarih boyunca farklı fikirler öne sürülmüştür. Bunlardan birisi de, yazımızın konusuyla ilgilidir.

İslâm bilginlerinin bir kısmı, ilk farzın, Allah’a ve Peygamberine iman etmek olduğunu savunmuşlardır. İman ettikten sonra, Kur’an’da gösterilen yolda araştırıcı gözlerle varlıkları incelemeye çalışarak, Yüce Yaradan’ın varlığını bilmenin geleceğini söylemişlerdir. Yani, önce iman, sonra inceleme demişlerdir.

Bazıları ise, ilk farzın, araştırıcı gözlerle çevremize ve kâinata bakmak olduğunu, buradan elde ettiğimiz bilgilerle Allah’ın varlığına inanmamız gerektiğini ifade etmişlerdir. Böyle yapılmadığı takdirde, Yüce Yaradan’ın bir zorunluluk olarak bilinemeyeceğini iddia etmişlerdir. Yani, araştırdıkça iman etmenin daha güzel olduğunu söylemişlerdir.

Hangi fikrin daha makul olduğu hususunda, günümüzdeki tek Tanrı inancındaki kişilere bakarak da karar verebiliriz. Yani, Yüce Yaradan’ın varlığını kabul eden bir ülkedeki bir ailede doğan bir kişinin durumuyla, kendisi araştırarak tek olan Tanrı’yı bulan bir şahsın durumuna bakarak fikrimizi ifade edebiliriz..

Fakat daha gerçekçi bir sonuca ulaşmak için, Kur’an’a bakmakta fayda var.

Bilindiği gibi Kur’an, ilk önce, Hz. Muhammed Mekke şehrinde yaşarken indirilmeye başlanmıştır. Daha sonra Peygamber Medine şehrine hicret edince, orada devam etmiştir. Her iki dönem, yıl olarak birbirine yakındır. Senelerdeki bu dengeye rağmen, Kur’an’daki, varlık ve kâinat ile ilgili olarak inmiş olan ayetlerin tamamına yakını, Mekke’de inmiştir. Demek ki, Yüce Yaradan, çevremizi, varlıkları ve kâinatı incelememizi istemiş, araştırmamızın sonucunda iman etmemizi uygun görmüştür. Yani insanların sorgulamalarını, sonrasında iman etmelerini arzu etmiştir.

Yüce Yaradan’ın, gösterdiği bu anlamlı yola rağmen, her insan için farklı sonuçlar ortaya çıkmıştır. Kimi insan, verilen az bir bilgiyi yeterli görmüş ve hemen iman etmiştir. Ayetlerle ilk muhatap olanların bazılarının hızlı bir şekilde iman etmelerinin sebeplerinden birisi, Hz. Muhammed’in “emin ve güvenilir” bir şahsiyet olmasıdır. Peygamberdeki bu güzel özelliğe rağmen, kimi insan, çevreyi ve yaratılışı daha uzun süre incelemiş, sonra iman etmiştir. Kimi insan ise tamamen kulaklarını tıkamış, iman etmemiştir.

Buradan da anlaşılıyor ki, akıl ve bilgi ile her zaman imana ulaşılamayabilir. Çünkü düşünme yani tefekkür etme, her insanda aynı değildir. Bu nedenle, çevresini, varlıkları ve kâinatı sorgulamanın zaruri sonucu iman olmayabilir. Birçok bilgin insanın, iman etmemesinin temelinde bu durum yatmaktadır.

Kur’an, bizden her zaman “akıl erdirmemizi ve düşünmemizi” istemiştir. Muhtemelen bizim, aklımızı ve zekâmızı kullanmadan iman etmemizi uygun görmemiştir. Eğer böyle olmasını isteseydi, Kendisinin varlığını bizim gözümüze sokacak derecede gösterecek olaylar oluştururdu. Fakat böyle yapsaydı, insanlar akıllarını ve zekâlarını kullanmayacakları için, aklımızın ve zekâmızın gelişmesi yetersiz kalabilirdi.

Anlaşılan o ki, Kur’an, imanı, bilgi temeline oturtup, imanın şuurlu olmasını sağlamayı hedeflemiştir. Şuurlu imana sahip insanları, daha sonra indirilen ayetlerle, imanlarını uygulayacakları ahlâka yönlendirmiştir.

Kur’an’daki hukukla ilgili ayetler, ahlâkla ilgili ayetlerden sonra inmiştir. Böylece, şuurlu bir imana sahip insan, ahlâklı davranmaya başladığı için, hukuki meselelerin çözümü çok daha kolaylaşmıştır.

Demek ki, Kur’an’ı daha iyi kavrayabilmek için, iniş sırasına göre irdelemekte fayda vardır. İniş sırasıyla incelendiğinde, akıl ve bilime dayanan imanın, insanı ahlâka yönlendirdiği ve sonrasında dönerek, imanın, akıl ve bilime yeni kapılar açtığı gözlemlenmektedir.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

BAYRAM KUTLAMASI

BÜTÜN İNSANLIĞIN KURBAN BAYRAMINI TEBRİK EDER, İNSANLIĞIN GÜZEL GELECEĞİ İÇİN MÜCADELE VEREN KARDEŞLERİMİ KUTLARIM.

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

AKIL YÜRÜTEREK HÜKÜM ÇIKARMA ÜZERİNE

AKIL YÜRÜTEREK HÜKÜM ÇIKARMA ÜZERİNE

 

İnsanlar, bir karara varabilmek için, akıl yürütürler. Çoğunlukla da, o anda akıllarına gelen fikirlerin yönlendirmesiyle hareket ederler. Bu makalemizde, yapacağımız akıl yürütmelerin, bizi doğru yola iletebilmesi için, temellerinin neler olması gerektiğini irdelemeye çalışacağız. Konuyu incelerken, Kur’an’da var olan çok fazla sayıda misalden üç tanesini ele alarak açıklamaya çalışacağız.

Nuh Tufanı başladığında, Hz. Peygamber, oğlunun gemiye binmediğini görür. Ona gemiye binmesini söyler. Gemiye binmezse boğulacağını vurgular. Fakat gemiye binmek istemeyen oğlu, kendince bir akıl yürütür. Yürüttüğü akıl ile suların, dağın yüksekliğine ulaşamayacağını düşünür. Sonunda hükmünü vererek, kendisini sulardan koruyacağını düşündüğü dağa doğru koşmaya başlar. Fakat boğulur.

Akıl yürütme hususunda Kur’an’da gördüğümüz bir başka örnek, Hz. İbrahim ile ilgilidir. Hz. Peygamber, genç yaşta iken, kavminin taptığı putları kırar. Fakat putların en büyüğünü kırmadan bırakır. Ertesi günü putların kırıldığını gören halk, bunu kimin yaptığını sorgulamaya başlar. Hz. İbrahim, insanlara büyük putu göstererek “belki bu yapmıştır” der. Halk, putlara inanmakta ve onları canlı gibi düşünmektedir. Bu nedenle, akıl yürüterek, en büyük putun diğerlerini ortadan kaldırarak tek kalmak istemiş olabileceğini mantıklı bulur. Ama sonradan puta bakınca, bir heykelin bunu yapamayacağı şeklinde aklı yürütürler. Putlara olan inançları bile bu şekilde akıl yürütmelerini engelleyemez. Sonunda yaptıkları bu akıl yürütmeye göre hükmederek, Hz. İbrahim’e ceza verirler.

Kur’an’dan bu konuda vereceğimiz bir başka örnek, Hz. Yusuf ile ilgili anlatılanlardır. Hz. Yusuf’u kardeşleri bir kuyuya bırakır giderler. Su almak için gelen kervancı, onu esir olarak satar. Mısırlı bir adam onu alır evine getirir. Yusuf, gençlik çağına gelince çok yakışıklı olur. Yüce Yaradan, ona ayrıca ilim ve hükmet verir. Mısırlının eşi (Züleyha), ondan murad almak ister. Yusuf karşı çıkarak kapıya koşar. O sırada içeriye kocası Aziz girer. Züleyha, kocasına “Yusuf bana fenalık yapmak istedi” der. Yusuf, suçlamayı reddeder. Sorunu çözmek için, bir bilge akıl yürüterek şöyle der: “Yusuf’un üzerindeki giysisine bakın. Eğer gömleği ön taraftan yırtılmışsa, kadın doğru söylüyordur. Eğer Yusuf’un gömleği arkadan yırtılmışsa, Yusuf doğru söylüyordur.”

Bilge insanın yaptığı bu aklı yürütmeden sonra, Yusuf’un doğru söylediği hükmüne varılır.

Yukarıda verdiğimiz örnekleri kısaca irdelemeye çalışalım.

Nuh Tufanı sırasında, oğlu akıl yürütürken, sadece kendi salt aklını kullanıyor. Uzun zamandır insanları uyardıktan sonra, karada gemi inşa etmeye başlayan babasına güvenmiyor. Sular her taraftan fışkırmaya başlamasına rağmen, babasının anlattıkları ve geminin yapılması ile suların kaynamasının bağlantısını kuramıyor. Gemidekilerin biniş sebepleri üzerinde durmuyor. Gemiye bindiği takdirde, bir kaybının olmayacağını düşünemiyor. Salt akıl ile akıl yürüttüğünden, muhtemelen, geminin de batacağını düşünüyor. Sonunda kendisine kalan tek çözüm yolu, yüksek bir yere çıkmak olarak kalıyor. Yürüttüğü akıl, manevi bir temele oturmadığından, boğuluyor.

Hz. İbrahim olayında, insanlar başlangıçta, bir heykelin diğerlerine bir şey yapamayacağı şeklinde akıl yürütüyorlar. Salt akıllarıyla yaptıkları bu akıl yürütmeleri, aslında, doğru. Fakat “sadece birer heykel olan putlara tapmanın yanlış olacağı” konusunda aynı salt aklı yürütmeyi yapamıyorlar. Çünkü inançlarının temeli yok. İnançları, atalarından kalma rutin bir alışkanlıktan başka bir şey değil. Dolayısıyla, yürüttükleri akıl, manevi bir hakikate dayanmadığından, yanlış inançları devam ediyor. Bu nedenle yanlış hüküm veriyorlar.

Hz. Yusuf olayında, bilge kişi akıl yürütüyor. Onun yürüttüğü akıl da, salt akıl. Ama sorgulanan olay tamamen dünyevi bir konu olmasına rağmen, özünde insan psikolojisini barındırdığından, yani, kısmen manevi bir temele dayandığından, bilge kişi doğru hükme varıyor.

Kur’an’da, şeytan konusunda da geniş açıklamalar vardır. Yüce Yaradan’ın emrine rağmen, şeytan, Âdem’e secde etmez. İtiraz ederken “onu balçıktan yarattın, beni ise, ateşten (nurdan) yarattın, dolayısıyla ben daha değerliyim” diye akıl yürütür. Bu akıl yürütmesi sonucu, Âdem’e secde etmemeye karar verir. Diyelim ki bir doktordan, onu yetiştiren annesi, okumamış bir kişiye saygı göstermesini istedi. Doktorun “ben daha bilgiliyim” diye itiraz etmesi ile şeytanın itirazı, benzer salt akıl mantığına dayanır.

Şeytan, kendisini de yaratan Tanrı’nın isteğine, kendince yürüttüğü akıl ile karşı çıktığı için, cezalandırılır. O da, kendisinin insanlardan daha değerli olduğunu göstermenin yolunun, onları kandırmak için, Allah’tan izin ve süre istemek olduğu şeklinde akıl yürütür. İstediği izin ve süre verilir. Ancak Yüce Yaradan, “insanlardan kim sana inanır ve seninle beraber hareket ederse, hem seni ve şürekânı, hem de o insanları cezalandıracağım” diyerek izni verir.

İşte bizim akıl yürütmelerimizin dayanağı, ilâhi bir temel olmazsa, şeytani bir temel olursa, şeytanla birlikte cezalandırılacağız demektir. Bu cezalandırma, sadece ahirette değil, bu dünyada da olabilir. Bu sebeple, akıl yürütürken, dikkatli olmalıyız. Bazen, rasyonel davranmaktan kaçınacağımız ortamlar olacaktır. Bu ayrımı yapabilmek ve mümkün olduğunca şeytana aldanmamak için, Yüce Yaradan’ın bize verdiği vicdanımızı kullanmaya çalışmalıyız. Çünkü rasyonellik, genelde, nefsimizin etkisi altındadır. Rasyonel akıl yürütmelerimiz, salt akıl yürütmedir. Aklı erdirme şeklinde değildir. Bu nedenle, bir yerde tıkanır. Salt akıl yürüttüğümüz sırada, bazen sebepleri ve gayeleri kavrayamayız.

Bize akıl, vicdan, irade ve nefis veren Yüce Yaradan, bizim bütün hallerimizi en iyi bilendir. Bu sebeple, bize verdiği aklın, vicdanın ve iradenin bazen yetersiz kalabileceğini bildiğinden, bizlere rehberler göndermiştir. Bu rehberlerin, vahiy yoluyla bize getirdikleri en önemli unsur, imandır. İman olmadan, sebep ve gayeler hakkında yürüteceğimiz fikirler, çoğu zaman askıda kalır.

Eğer aklımızın bittiği yerde, imanımızı devreye sokabilirsek, önümüze çok sayıda kapıların açıldığını görürüz. Dolayısıyla iman ile desteklenmiş akıl yürütmelerin, bizi daha doğru ve güzel sonuçlara götüreceği açıktır.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

KUR’AN’I KERİM’İN ANLATIM YÖNTEMLERİ

KUR’AN’I KERİM’İN ANLATIM YÖNTEMLERİ

 

(Not: Bu yazı Haziran 2014 tarihinde yayınlanmıştı. Silindiğinden tekrar yayınlıyoruz.)

Yüce Yaradan buyruklarını ve tavsiyelerini, yarattığı kullarının daha huzurlu yaşayabilmeleri için bizlere her dönemde insan elçiler aracılığıyla iletmiştir.

Kur’an, insanların maddi hayatın esiri oldukları ve Tevrat ile İncil’de bahsedilen peygamberin beklenildiği bir dönemde, 23 yılda parçalar halinde Hz. Muhammed’e (s.a.v.) inmiştir. Uzun bir sürede inmesiyle, insanların anlatılanları içselleştirebilmesi imkânı sağlanmıştır. Bazı ayetler, gelişen olaylara göre gelmiştir. İnsanın yaratılış yapısı günümüze kadar değişmemiştir. Bu sebeple o günkü olaylar ve sözlerin benzerleri her dönem yaşanmıştır. Allah yaratılışımızı değiştirmedikçe de, sonsuza kadar Kur’an’ın ana hükümleri geçerli olacaktır.

Kur’an’ın anlatım yöntemi, sanki Yüce Yaradan’ın yarattıklarıyla konuşması gibidir. Bir sohbet meclisinde, o meclisin saygın bir büyüğünün anlatımlarıyla benzer yapıdadır. Dolayısıyla Kitabı layıkıyla okuyanlar, sanki Yüce Yaradan ile konuşuyormuş hissine kapılırlar.

Yüce Yaradan’ın anlatımda kullandığı dil, sıradan insanın anlayabileceği yapıdadır. Bazı kendisini yaşadığı toplumdan üstü gören yazarların dili gibi anlaşılmaz değildir. Eğer anlamakta zorlanıyorsak, Kur’an’ın vermek istediğini değil, nefsimizin arzu ettiğini aramaya çalışıyoruz demektir. Allah niye bize anlaşılmaz bir dille tavsiyelerde bulunsun ki? Anlatanın büyüklüğü anlaşılmaz olmasında değil, anlattıklarında ve uygulamalarındadır.

Kur’an’ın anlatım dili, şiir diline yakındır. Böylece ezberleme kolaylığı sağlar. Nitekim kolay ezberlenen şiirler, yaşayan kelimelerle ve kafiyeli bir şekilde yazılanlardır.

Yazılması zor olan şiir, halkın bilmediği kelimelerle yazılan değildir. Aksine günlük kullanılan sıradan kelimelerle yazılan, kafiyesi olan ve içerisinde derin anlamlar içeren şiir yazmak çok zordur. Bu çok zor yazılan şiir okunurken yazılması kolaymış gibi görülür. Ama şiirin anlatmak istediklerini tam anlamak için bilgili insanlara ihtiyaç vardır.

Yüce Yaradan’ın sözleri olan Kur’an’ı Kerim de, basit anlatım içerisinde derin anlamlar içermektedir. Anlatılanların derinliğinin bir kısmını anlayabilmek için, Kur’an’ı bıkmadan defalarca okumak gerekir.

Nasıl günlük kelimelerle yazılan bir şiiri okuyan bazı kişiler “bu şiirde ne var? ben de yazarım” hissine kapılırsa, Kur’an’ı kendi dilinde ilk kez ve fazla düşünmeden okuyan kişi de benzer bir duyguya kapılabilir.

Ama aynı kişi, Kur’an’ı veya bir şiiri defalarca ve düşünerek okuduğunda,  fikri değişir. Şiirler kısadır. Anlamları sınırlıdır. Fakat Kur’an uzundur, alanı çok geniştir. Her ayette ayrı bir anlam gizlidir. Dolayısıyla her okuyuşta insan, Kur’an’a daha çok bağlanır.

Yüce Yaradan’ın Kur’an’daki öğretme yöntemlerinden biri de tekrarlamaktır. Tekrarların insanı bıktırmaması için hikâyeler şeklinde anlatılmıştır. Hikâyeler her anlatılışta farklı bir yönünden ele alınmıştır. Bu sebeple dikkatlice okuyanlar için bu anlatımlar tekrar olarak algılanmaz. Okuyanı sıkmaz.

Yüce Yaradan yarattığı kullarının, alışkanlıklarını değiştirirken çok zorlanacaklarını bildiği için, tavsiyelerini kademeli olarak bizlere iletmiştir. Allah öncelikle, Ona inanmamızı ve güvenmemizi sağlayacak konulardan bahsetmiştir.

Kendisine (Yüce Yaradan’a) inancı ve güveni sağladıktan sonra, sorunların çözümü için bizlere yollar göstermeye başlamıştır. Böylece toplumda çözülemez zannedilen sorunların çoğu çözülebilmiştir.

Nitekim Cihad emri, Allah’a inanan ve güvenenlere gönderilmiştir. Cihad, sadece Allah’a karşı gelenlerle savaş anlamında değildir. Kur’an’ın bütününe bakılınca, insanın kendi nefsiyle yaptığı savaş anlamının, diğer manası kadar önemli olduğu anlaşılır.

Kur’an’daki diğer bazı yasaklar, Cihad emrinden sonra kademe kademe indirilmiştir. Çünkü Cihad emriyle kendi nefsiyle ve Allah’a karşı çıkanlarla mücadele eden insanlar için, yeni yasaklara uymak daha kolaydır.

Hâlbuki Allah’a inanmayan ve güvenmeyen bir kişiye göre, kendi nefsiyle mücadele ederek yasaklara uymak enayiliktir. Hattâ delilik gibi bir şeydir.

Fakat aynı kişi, Kur’an’daki “hiç akıl erdirmez misiniz?”, “hiç düşünmez misiniz?” sözlerine uyarak düşünmeye başlayınca fikri tamamen değişir.

Düşünerek ve defalarca okunmasına rağmen, Kur’an’ın anlatmak istediklerini tamamıyla anlamak mümkün değildir. Çünkü nefsimiz araya girer ve bilgimiz yetersiz kalır. Nitekim insanların ilmi bilgileri arttıkça bazı yorumlar ve anlamlar değişebilmektedir.

Bu sebeple Kur’an’dan azami faydalanmak ve daha az hatayla anlamak için bir insanın Kur’an’ı tek başına okuması yetmez. Okuyan kişinin ilahiyatçı olması da yeterli olmaz.

Kur’an, kalp gözü açık bir din insanının başkanlığında, pozitif ilimler ve sosyal ilimlerin bilgili insanlarıyla birlikte tefsir edilirse daha faydalı olur.

Kalp gözü açık diye tabir edilen din insanını, dünya gözüyle anlamak kolaydır. Eğer kişinin hayatı boyunca yaptıklarını yakından (ama mutlaka yakından) incelediğimizde Kur’an ile uyuşuyorsa, o kişinin kalp gözünün açık olması ihtimali yüksektir. Yani kalp gözü açık değilse bile, bizim öyle kabul etmemiz yanlış olmaz.

Fakat yine de bu kişinin söylediklerini ve yaptıklarını bizim her yeni dönemde irdelememiz şarttır. Kişinin davranışlarında sapma gördüğümüzde onun peşinden gitmemeliyiz. Ama sapma yoksa peşini bırakmamalıyız.

Eğer, kişinin hayat boyu yaptıklarını yakından incelediğimizde, söyledikleri ile uyguladıklarının çoğunlukla ve temel anlayışta Kur’an ile uyuşmadığını görürsek, o şahsa dini sömüren bir sahtekâr gözüyle bakmamız yanlış olmaz.

Sonuç olarak, tek olan Tanrı’nın dinini, önce değişmeyen kaynağından öğrenmeye çalışmak gerekir. Konuları daha derinliğine anlamak için, güvenilir kaynakların anlatımlarıyla desteklenmek faydalıdır.

Allah’ım, insanların hidayete erebilmeleri için onların iradelerine güç ver. Onlara, Senin gönderdiğin ayetleri anlayabilmeleri için, anlayış ihsan eyle. Senin her şeye gücün yeter.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

RUSYA’DA SERFLİĞİN, ABD’DE KÖLELİĞİN KALDIRILMASI ÜZERİNE

RUSYA’DA SERFLİĞİN, ABD’DE KÖLELİĞİN KALDIRILMASI ÜZERİNE

 

Avrupa ülkelerinde daha önceleri olduğu gibi, Rusya’da da serflik, 19uncu yüzyılın başından itibaren önemli bir sosyal sorun oluşturmaya başlamıştı. Bu durumu görerek müdahale etmek isteyen ilk Çar, I. Nikolas olmuştu. Nüfusun önemli bir bölümü serflerden oluşuyordu. Nikolas döneminde serf isyanları çoğalmıştı. Bazı haklar isteyen serfler, ürünleri yakmaya ve hattâ toprak sahiplerine saldırmaya başlamışlardı. Buna rağmen Çar, muhtemelen, hem bu sorunu nasıl çözeceğini bilemediğinden, hem de toprak sahiplerinden çekindiğinden, sorunun üzerine gidemedi.

Çarın, belki de en önemli korkusu, serflerin, çıkarılacak bir kanun ile bir günde konumlarının değiştirilmesinin mümkün olmadığını görmesiydi. Kanun çıkarılınca bu insanların, bir günde, ücretli işçi olmaları veya çiftçi olmaları nasıl sağlanacaktı? Hiçbir varlığı olmayan serfler, çiftçiye kendiliklerinden dönüşemezlerdi.

Çarın bir başka sıkıntısı, malikâne sistemini kaldırınca yerine ne koyacağını bilememesi idi. Yerine yeni ve güzel bir sistem konulamazsa, yönetim ağır bir yük altında kalabilirdi. Serf nüfusunun fazla olması dolayısıyla, devlet düzeni sarsıntıya uğrayabilirdi.

Çar II. Aleksander, bu sorunu bitirmek için çalışmalara başladı. Kendince, bir çözüm üretti. 1861’de yayınladığı bir ferman ile hürriyetlerine kavuşturduğu serflere, toprak dağıttı. Bir taraftan da, toprak sahiplerinin itirazlarını azaltmak için, farklı bir yöntem uyguladı. Serflere verdiği toprakların geri ödemeleri yapılana kadar, topraklar, toprak sahiplerinde rehin kaldı. Bu durum toprak sahiplerini biraz rahatlattı. Diğer taraftan, serflerin özgür kalmalarıyla birlikte ülkede yoğun bir emek piyasası oluşmuştu. Bu durumun çeşitli açılardan tehlikeleri vardı. Başıboş kalacak emek piyasası, hem sistemin kurulmasını önleyebilir, hem de kargaşa oluşturabilirdi. Bu sebeple, toprak dağıttığı eski serf olan yeni çiftçileri, devlet, denetim altında tutmaya çalıştı. Serf ailelerine toprak dağıtmakla görevli olan köy komitelerini, özgürleşen serflerin üzerinde bir otorite olarak belirlediler. İlk bakışta garip görünen ve çok eleştirilen bir sistem gibi görünüyordu.

Ancak bu gelişmeler, Rusya’yı olumlu etkiledi. Modernleşmenin temellerinin oluşturulmasına etkisi oldu. Konuyla bağlantılı olarak yeni reformların yapılmasına vesile oldu. Bu reformlar yenilerine vesile oldu. Sonuçta fikir insanlarının, edebiyatçıların, sanatçıların sayısının arttığı görüldü. Diğer yandan, devlet yeniden toparlandı. Yayılmacı politikalarını daha kolay uygulamaya başladı.

Rusya’da serfliğin kaldırılması tartışmalarının olduğu dönemde, Amerika’da köleliğin kaldırılması hususunda mücadeleler vardı. Amerika’daki kölelerin toplum içerisindeki oranları, Rusya’daki serflere nazaran çok azdı. Ayrıca Rusya’daki toprakların verimliliği, Amerika’ya göre daha azdı. Amerika, o dönemde bir fırsatlar ülkesi olarak görülüyordu. Dolayısıyla bu ortam, köleliğin kaldırılması halinde yeni düzenlemelerin yapılabilmesi için ciddi bir fırsattı.

Wasington başkan olduğunda, Kuzey eyaletlerde yedi yüz elli bin siyah renkli köle mevcuttu. 1860 yılına gelindiğinde bu rakam dört milyona ulaşmıştı. Verilen bu rakamlar, muhtemelen, o dönemde Birleşik Devletlere katılmış olan eyaletleri kapsamaktadır.

Amerika Birleşik Devletlerinde köleliğin kaldırılması tartışmaları, iç savaşın çıkmasına yol açtı. Köleliği kaldırmak isteyen Kuzey eyaletlerle, kalmasını savunan Güney eyaletler arasında, dört sene süren kıyasıya bir mücadele oldu. Savaştan, köleliğin kaldırılmasını isteyen Kuzey eyaletler galip çıktılar.

1865 anayasasında yapılan bir değişiklikle, ABD’nin tamamında kölelik yasaklandı. Bu tarih, Rusya’nın serfliği kaldıran 1861 Fermanı ile benzer dönemdir. Anayasa değişikliğiyle, siyah köleler bir anda özgür kaldılar. Bilhassa Güneyde, milyonlarca köle, hürriyetlerine kavuştu.

Aniden ve bir kanunla serbest kalan kölelerin çok büyük çoğunluğu, eğitim görmemişti. Amerika’da gelişmeye başlayan sanayi ile neredeyse hiçbir ilgileri yoktu. Sadece tarım alanında çalışmışlardı. Ziraattan başka bir tecrübeleri yok sayılırdı. Maddi varlıkları ise, yok denecek kadar azdı. Dolayısıyla, kendi kendilerini idare edecek bir konumda değildiler.

Özgür kaldılar, ama insan yerine konulmadılar. Demokrasi ile idare edilen ülkedeki seçimlerde, Güneydeki birçok yerde, oy kullanmak için sandıklara bile giremediler. Yönetime girebilmek için, aday olamadılar. Zaten olacak durumları da yoktu.

Eski köle şimdi hür olan garibanlar, ne yapacaklarını şaşırdılar. Sahipsiz bir şekilde ve tam anlamıyla ortada kaldılar. Devlet de onlara sahip çıkmayınca, hayatta kalma şartları giderek zorlaştı. Zor olan hayat şartlarından kurtulabilmek için hareket ettikçe, bazen hatalı davrananları oluyordu. Bu sebeple de, bölgedeki Beyazlar tarafından daha çok aşağılandılar. Böyle olaylar arttıkça, üzerlerindeki toplumsal ve fiziksel baskı da giderek arttı.

Hâlbuki köle oldukları dönemde, hiç olmazsa bir sahipleri vardı. Sahipleri nezdinde, yaptıkları işe göre az da olsa, bir maddi değerleri vardı. Bu sebeple, sahipleri yanında, herhangi bir mal gibi de olsalar, güvenlikleri vardı. Asgari seviyede de olsa, karınları doyuyor ve bakımları yapılıyordu. Şimdi özgür olmuşlardı ama kendilerini, arenadaki aslanların önüne atılmış yem gibi görüyorlardı.

Kuzey-Güney Savaşı, Güney bölgesinde ekonomik bir yıkıma neden olmuştu. 1860 yılında, ihracat gelirinin %80’nine yakınını pamuktan elde ediyordu. Pamuğun neredeyse tek alıcısı, Birleşik Krallık idi. Fakat İngiltere, Hindistan’da pamuk yetiştirmeye başlamıştı. Bu nedenle, Güney Amerika’dan çok az pamuk alır olmuştu.  Dolayısıyla hem savaşta güçlerini harcamışlar hem de malları ellerinde kalmıştı. Sonuç Güney için bir yıkım olmuştu. Bölgedeki Beyazlar fakirleşmişti. Beyazların bile yoksullaştığı bir bölgede, eğitimsiz, mesleksiz ve parasız bir haldeki siyahların, hayata tutunabilmeleri imkânsıza yakın zorluktaydı.

Amerika’daki Kuzey-Güney Savaşının çıkmasının görünür nedeni, Güneydeki kölelik sistemiydi. Güney, köleliğin devam etmesini istiyordu. Kalkmasını önlemek için savaşmıştı. Dört sene süren harbin sonunda yenildikleri için, köleliğin kaldırılmasına ses çıkaramamışlardı. Ama bu duruma çok fazla içerlemişlerdi. Bu sebeple, ortalıkta özgürce dolaşan siyahları gördükçe, onlara düşmanca bakıyorlardı. Yenilgilerinin ve fakirliklerinin sebebini siyahi kölelerden biliyorlardı. Böyle düşünmelerinin bir nedeni de, bazı siyahların, bir süre Kuzeyin Birlik Ordusunda destek güç olarak bulunmalarıydı. Güneyliler, Kuzeyin Birlik Ordusunu işgal kuvvetleri gibi gördüklerinden, hınçlarını özgür siyahlardan çıkarmaya çalışıyorlardı. Tıpkı, “eşeğini dövemeyen, semerini döver” atasözündeki gibi davranıyorlardı.

Savaşın sonlarında Lincoln öldürülmüştü. Lincoln ölmeseydi, ne olurdu bilinmez ama belki, siyahların konumu için bir çözüm yolu bulunabilir veya en azından aranabilirdi. Fakat Lincoln’den sonra üst üste Cumhuriyetçi başkanlar yönetime geldiler. Cumhuriyetçiler, bu konuda bir çözüm üretmediler. Muhtemelen çözüm için istekli de değildiler.

Savaştan sonra, Kuzey, kalkınmasını hızla sürdürdü. Ama bu kalkınma Güneye yansımadı. Kuzey, kişi başına düşen gelir seviyesinde dünya üzerinde birinci sıraya yerleşirken, eskiden Kuzeye yakın zenginlikte olan Güney, daha gerilere düştü. Belki Güney, Avrupalı ülkelerin yoksullarından daha zengindi. Ama Kuzey ile Güney arasındaki açık fark, kendilerini yoksul hissetmelerine sebep oluyordu.

Kuzeyliler, Amerika’nın Batı bölgesinde geniş toprakları satın aldı. Bu bölgeler yerleşime açılınca, Birleşik Devletlerin halkın zenginliği daha fazla artmıştı. Fakat bu zenginlikten, Siyahderililer ve Kızılderililer pay alamadılar.

Sonuçta köleliğin kaldırılması sırasındaki plansızlık, Siyahların serbest rekabet ortamının acımasızlığına terk edilmeleri, günümüze büyük sorunlar yumağı olarak yansıdı.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

FAKİR İKEN NE İSEN, ZENGİNKEN DE O OLMALISIN

FAKİR İKEN NE İSEN, ZENGİNKEN DE O OLMALISIN

 

(Not: Bu yazı 03 Ocak 2014 tarihinde bu sitede yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz.)

Daha önce bu sitede yayınladığımız, zenginlik nedir başlıklı yazımızda belirttiğimiz gibi, İslâmiyet de, biz de, zenginliğe karşı değiliz. Ancak, helâl yoldan olmayan zenginliğe itirazımız var.

Bu itirazımızın sebebi, zenginlerin, kendi iç huzurlarını bulabilmeleri içindir. Helâl yoldan zengin olanların büyük çoğunluğu, fakir iken nasıl bir insansa, zenginleyince de aynı şahsiyette oluyorlar. Ama önemli olan zengin olmaktır, hangi şekilde olursa olsun zenginlemek gerekir diyenler, zenginleyince değişiyorlar. Aslında, değişerek zenginleyen bu insanların da çoğu, kendi başlarına kalınca yaptıklarını beğenmiyor, içten içe kendilerine kızıyorlar. Fakat toplum önünde farklı davranıyorlar.

Bu yapıdaki zenginlerin yaşantılarıyla ilgili olarak daha önce bu sayfada örnekler verdik. Dışarıdan bakılınca imrenilen bu insanların büyük çoğunluğunun yaşantılarının ve iç dünyalarının aslında azap içerisinde olduğunu gözler önüne sermeye çalıştık.

İlgili yazılarımızda, Kuran’dan ayetler aktararak, kendilerinin hem bu dünyalarını hem de ahiretlerini kurtarabilmeleri için yollar gösterdik.

Mümtehine Suresi 7: “Umulur ki Allah sizinle onlar içinden düşmanlarınız arasında bir sevgi meydana getire! Allah buna kadirdir. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.”

Biz de, insanlara her zaman bu umutla yaklaştık. Uyarılarımızı düşünüp değerlendirerek kendiliklerinden dinleyenler oldu. Onların, her iki dünyada da, bundan sonrası için, güzelliklere ulaşmalarını ummaktayız. Bizim uyarılarımızın aslında Yüce Yaradan’ın ikazları olduğunu fark ederek değişen bazı güzel insanların, en azından, bu dünyada, gerçek anlamda yaşamaya başladıklarını görerek seviniyoruz.

Yüce Yaradan bize, Kutsal Kitaplarıyla, her zaman yol gösteriyor. İnsanlara sabırla yaklaşmamızı istiyor. Onlardan antlaşmaya yanaşanlar olursa -eski hatalarını aynen tekrar etmemeleri şartıyla- onlarla anlaşmamızı öğütlüyor. Anlaşmalarına uydukları sürece bizim de anlaşma şartlarına uymamızı istiyor. Kalplerini bize ısındırdığı insanlarla kardeş olmamızı emrediyor.

Fakat anlaşmaya yanaşmayıp, ısrarla eski yanlışlarını aynen sürdürüp, zenginliklerini bu şekilde ilerleteceklerini, zenginlikleri sayesinde mutlu olduklarını zanneden gafillere karşı ne yapılması gerektiğini de, Kuran’da bize emrediyor.

YAŞAM kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

MALTHUS’UN NÜFUS KURAMI ÜZERİNE

MALTHUS’UN NÜFUS KURAMI ÜZERİNE

 

Thomas Malthus, 1798 yılında “Nüfus Hakkında Bir Deneme” isimli bir kitap yayınladı.

Bu eserin yayınlandığı dönemde devleti yönetenler, nüfus artışını refahın bir göstergesi olarak değerlendiriyorlardı. Devleti idare edenlerin içerisindeki Harbiye Nazırlığı gurubu, daha çok nüfusun daha çok asker demek olduğunu düşünüyorlardı. Devletin hazinesini yönetenler ise, nüfus arttıkça daha çok vergi toplanacağını düşündükleri için, seviniyorlardı. Nitekim çağdaşı olan ünlü İskoç ekonomist Adam Smith de, benzer fikirdeydi.

Malthus, bu düşüncelerin tam tersini savunarak bazı kıyaslamalar yaptı. Nüfus artışının, ürün artışından daha hızlı olması durumunda, fakirliğin artacağını söyledi. Nüfus artışına olumlu bakanların düşüncelerinin geçersiz olduğunu savundu. Artan nüfusun, er ya da geç, fakirler için felâkete sebep olacağını iddia etti. Yetersiz besinin, yoksulların ölümüne sebep olacağını, bu ölümlerin dünyadaki besin miktarı ve insanın ihtiyacı dengelenene kadar süreceğini düşündü. Yazara göre eğer erkekler ve kadınlar, çok çocuk sahibi olmaktan kaçınmazlarsa, yiyecek ve insan nüfusu dengesinin, ancak, hastalık veya savaş gibi felâketlerle sağlanabileceğini vurguladı. Salgın hastalıkların, açlığın ve savaşların bizleri kırmasını istemiyorsak, nüfusun hızlı artmasının önüne geçmeliydik.

Malthus’un kitabını yazdığı sırada, İngiltere, dünyada tarım verimliliği en yüksek olan ülkelerin başında geliyordu. Tarım ürünlerinin üretimi ve pazarlanmasında, piyasa ekonomisi şartları uygulanıyordu. Bu durumun oluşmasının bazı sebepleri vardı. En önemli nedeni, adada 1650’den sonra barış ortamının oluşmasıydı. Çünkü piyasa ekonomisinin uygulanabilmesinin birinci şartı, barış ortamının varlığıdır. Bir diğer sebebi, ülkede Kilise topraklarının çoğuna el konulması idi. Ayrıca, çiftliklerde besi hayvancılığı yapılmaya başlanmıştı.

İngiliz bir rahip olan Malthus’un eseri, yöneticileri ve hattâ toplumun ileri gelenlerini ciddi bir şekilde etkiledi. Çizdiği tablo çok karamsar idi. Bu karamsar tablonun etkisini azaltmak isteyen Britanya Devleti, kendince bir çözüm üretti. İnsanlarını sömürgelerine göç etmeye heveslendirdi. Böylece nüfus artışını engellemeye kalkışmadı. Dolayısıyla, nüfus hızla artmaya devam etti.

Kitap yazıldığında nüfusu yaklaşık 8 milyon olan Britanya, 1850’de 22 milyon oldu. 1900 yılına gelindiğinde 41 milyona ulaştı. 1914’te ise 36 milyona gerilemişti. Çünkü ülkeden göç edenlerin sayısında çok hızlı bir artış olmuştu. Sadece 1913 senesinde Britanya’dan göç edenlerin sayısı 400.000 kişiyi bulmuştu. Ayrıca, 1815-1914 yılları arasında yaklaşık 20 milyon İngiliz, imparatorluklarının sömürgelerine göç etmişti. Göç edenlerin büyük çoğunluğu, fakir insanlardı. Bu durumun muhtemelen en önemli sebebi, sömürgelerden ülkeye akan zenginliğin halka yansımamış olmasıdır. Sömürgelerdeki fırsatlarla ilgili hikâyeleri dinleyen fakir insanlar, ölümü göze alarak göç etmeye çalışıyorlardı.

Britanya Devletinin teşvik ettiği göçler, iki yönlü olarak fayda sağladı. Birincisi, ülkedeki nüfusun azalmasını sağlayarak, fakirliğin aşırı hale gelmesini önlemeye vesile oldu. İkincisi, sömürgelere gidenlerin de katkılarıyla, Birleşik Krallık hayal edemeyeceği bir imparatorluk kurdu. Göç edenlerin, Birleşik Krallığa katkıları üç yönlü oldu. Birincisi, gittikleri sömürgelerdeki İngiliz nüfusunu arttırdılar. Böylece Birleşik Krallık, o sömürgede daha çok pay almak için mücadele ettikleri diğer devletlere galip geldiler. Örneğin, Amerika’da Fransızların nüfusu 400.000 civarında iken, İngilizlerin sayısı 5 milyona ulaşınca, Fransız egemenliği geriledi. İngiliz hâkimiyeti genişledi. İkincisi, bilhassa giden ilk nesiller, ticaretlerinin önemli bir kısmını, geldikleri ülke olan Birleşik Krallık ile yaptılar. Bu durum, İngiltere’nin zenginliğini artırdı. Üçüncüsü, göç edenlerin önemli bir bölümü asi ruhlu ve maceradan korkmayan insanlar oldukları için, onlar ülkede kaldıklarında, Fransız Devrimine benzer bir sarsıntı ile İngiltere’nin de karşılaşması ihtimali çok kuvvetli olurdu. Hicret ederek zenginleme ihtimali, büyük çaplı başkaldırı olmasını önledi.

1800-1900 döneminde, Avrupa’nın nüfusu, dünya ortalamasından fazla arttı. 1800 yılında, dünyadaki her 5 kişiden birisi Avrupalı idi. 1900 senesine gelindiğinde ise, her 4 şahıstan birisi Avrupalı oldu.

Sömürgelerden gelen ve ülkenin kendi üretimine göre çok daha fazla olan artık değerler ve yiyecekler, başta Britanya olmak üzere Batı Avrupa’nın nüfus artışının, Malthus’un söylediği yıkıma dönüşmesini engelledi.

Sonuçta, sömürgelerden gelen artık değerler ve sömürgelere giden göçler, Birleşik Krallığın refahını artırdı. Malthus’un eserinin oluşturduğu olumsuz havayı dağıtmak için çözüm üreten Britanya Devletinin yöneticileri başarılı olmuşlardı. Malthus’un oluşturduğu korkuyu yönetmek için, ellerinde var olan sömürge imkânını iyi yönetmişlerdi. Nüfus artışı felâket olmak yerine işlerine yaramıştı.

Sömürgelerin varlığı, Malthus’un uyarısının önemini kaybettirdi ve unutturdu. Günümüzde de bu uyarıya kulak asmayanlar çoğunlukta. Bunların güvendikleri husus, biyoloji alanındaki gelişmeler. Biyoteknoloji olarak ifade edilebilecek, bitki ilaçlama, hormon kullanımı, tohum ıslahı, hayvan ırkı ıslahı gibi hususlar, bilhassa zenginlerin nüfus artışlarını dengeledi.

Şimdi kendimize bazı sorular soralım. Eğer Birleşik Krallığın, o dönemde ve çok ucuz bir maliyetle dünyayı sömürme imkânı olmasaydı, nüfus artışının sonucu ne olurdu? Sömürgelerine giden 20 milyondan fazla insan Britanya’da kalsa ve aynı oranda nüfus artışı onlarda da olsa, Birleşik Krallığın nüfusu 1900 yılına gelindiğinde 75 milyon civarında olurdu. Dış ülkelerden artık değer getirme imkânı olmayan, kendi ülkesinin şartlarıyla sınırlı olan İngiltere, 75 milyon insan ile fakirliğin pençesine düşmez miydi? Böyle bir ortamda, Malthus’un korkuttuğu kıtlıklar, salgın hastalıklar ve savaşlar gibi felâketler sıkça görülmez miydi?

Zenginleşmiş Londra’da ve Paris’te, 1830 ve 1840’ta kolera salgını, ortalığı kırıp geçirmişti. Peki, Londra ve Paris gibi nispeten daha korunaklı olan şehirlerde hâl böyleyken, sömürgeleri olmadığı için fakir kalmış ve aşırı nüfuslu bir ülkenin tamamında nasıl sonuçlarla karşılaşılırdı? Fakir halkı oyalayabilmek için, İngilizler çevresindeki ülkelere savaş açmak zorunda kalmaz mıydı? Bu savaşların sonunda, I. Elizabeth’in, “Fransa’nın yaşayacağı son gün, İngiltere’nin yok oluşundan önceki gün olacaktır” sözü gerçek olmaz mıydı?

Birleşik Krallığa yurt dışından gelen artık değer miktarı, ülke kaynaklarına oranla çok fazlaydı. Eğer bu fazlalık olmasaydı, ticaret ve okuryazarlık oranı artmazdı. Dolayısıyla sanayi gelişemezdi. Deneysel bilimde ilerleme çok düşük seviyede kalırdı. İşte böyle bir ortamda sayıları hızla artan vatandaşların halleri nice olurdu?

O dönemde, devletlerarası borç bulma imkânı olmadığına göre, yatırımlar, fakirlerden toplanması hayal edilen vergilerle mi yapılacaktı?

Nüfusun ve fakirliğin hızla arttığı, kargaşanın hâkim olduğu bir toplumda, kabiliyetli insanların bir kısmının ülke dışına kaçmaya çalışması ihtimali çok kuvvetlidir. Böyle bir durumda, kalanları ülkede tutabilmek için istibdat uygulayarak insanları bezdirerek, devletine düşman guruplar oluşturulmaz mıydı?

Avrupa içerisinde nüfusu İngiltere’den sonra en çok artan ülke, Rusya oldu. Rusya’nın nüfus artışının bir bölümü, yeni fethettikleri Orta Asya bölgelerinden dolayı olmuştu. Fakat bu yeni bölgeler, nüfus artışını dengeleyecek yeni zenginlik imkânları da sunmuştu. Yeni ulaşılan zenginliklere ve dünyanın en geniş topraklarına sahip olmasına rağmen Rusya, nüfus artışının fakirliğe sebep olmasını engelleyemedi. Halkın fakirliği, yönetimin halkın üzerinde baskı oluşturmasına vesile oldu. Bu iki unsur birleşince, Karl Marks’ın bile hayal edemeyeceği şekilde, komünist ihtilalle karşılaştı.

Avrupa’nın nüfusu, Rusya dâhil, 1800’de 190 milyon iken, 1900 yılında 420 milyon olmuş. Bu rakamlara, o dönemde Osmanlı hâkimiyetinde olan bölgeler dâhil değil. Günümüzdeki Avrupa’nın toplam nüfusu, yaklaşık 550 milyon civarındadır. Bu sayıya, eski Osmanlı bölgesi ve o dönemde Rusya’ya ait olan yerler de dâhildir. 1840-1950 yılları arasında Avrupa’dan giden göçlerin toplamı yaklaşık 50 milyondur. Göç edenlerin Avrupa’da kaldıkları ve onların da çoğaldıkları düşünülürse ve bu rakama Osmanlı ve Rus hâkimiyetinden çıkmış bölgelerin nüfusları eklenirse, Rusya’nın bugünkü nüfusunu geçer. Bu durumda günümüzde Rusya hariç 550 milyon olan Avrupa’nın nüfusunun 1900 yılındaki ile karşılaştırılması halinde yaklaşık 500 milyon civarında olması muhtemeldir. Demek ki, Avrupa’nın nüfusu 1900 yılından günümüze kadar çok az artmış.

Hâlbuki çocuk ölümleri 1900’de binde 30 civarında iken, günümüzde binde 6 kadardır. Bu demektir ki, sırf çocuk ölümlerindeki azalmadan dolayı, ciddi bir nüfus artışı olmalıydı. Eğer Avrupa’nın 1800-1900 yılları arasındaki nüfus artış eğilimi sürseydi, dışarıya göçler olmasaydı, Avrupa’nın günümüzdeki nüfusu, 1 milyarı çok aşmış olurdu.

Avrupa’nın sömürgeleri sayesinde oluşan mevcut zenginliğinin sürdüğü günümüzde, eğer nüfus 1 milyarı çok aşmış olsaydı, Avrupa’nın hali nasıl olurdu? Günümüzdeki haliyle AB fikri oluşabilir ve gerçekleşebilir miydi? Yoksa birbirleriyle geçmişte yaptıkları “yüz yıl savaşları” gibi, savaşmaya devam mı ederlerdi?

Bu yazımızda, sadece Avrupa’yı irdeledik. Bunun bir sebebi, istatistik rakamlarının oralarda bulunması ve yurt dışından artık değer elde etmeleriydi.

Günümüzde, nüfusu çok ama geliri az olan çok sayıda ülke var. Bu ülkelerin, Birleşik Krallık ve Avrupa için, bizim sorduğumuz soruları, kendilerine sorup sormayacaklarını bilemeyiz. Kendileri bilirler. Bu soruları kendilerine sorsalar da, sormasalar da, Avrupa’nın sömürge sistemine benzer bir mucize gelişme olmazsa, bu memleketlerin karşılaşacakları sorunlarını kendi başlarına çözmeleri mümkün görünmüyor.

Dünyanın nüfusu bu hızla artmaya devam eder ve tüketim çılgınlığımız sürerse, Malthus’un uyarılarının gerçekleşmemesi için, hiçbir sebep yok. Bilhassa yeryüzünün küreselleştiği bir ortamda hiçbir salgın hastalık, hiçbir ekonomik buhran ve hiçbir savaş, sınırlı bir bölgede kalmayacaktır. Bütün dünyayı etkisi altına alacaktır. Dolayısıyla sorun sadece fakirlerin değildir. Çözümü bütün dünya birlikte üretmelidir. Unutmayalım, birlikte çözüm üretmezsek, birlikte çökeriz.

Sosyal kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HZ ÂDEM PEYGAMBER KONUSU 4

HZ ÂDEM PEYGAMBER KONUSU 4

Şimdi de, bazı müfessirlerin tefsirleri hakkında bir başka açıdan irdeleme yapalım. Kehf Suresi 50inci ayette, iblis için, “cinlerdendi” şeklinde tercümeler yapılmaktadır. Bu durum, Bakara 34’te bahsedilen ve şeytanın meleklerden olduğu söylenen ifadelerle çelişki oluşturmaktadır. Kur’an’da bir çelişki olmayacağına göre, konuyu net anlamak için, ayetlerin ilgili kısımlarının Arapçalarına bakalım. Bakara 34: “…kâne minel kâfiriyn”. Ayette iblis için kullanılan bu ifadeler, bazı müfessirlerce “kâfirlerdendi”, bazıları tarafından ise, “kâfirlerden oldu” şeklinde tercüme edilmiş.

 “Kâfirlerden oldu” tercümesinin doğru olması, daha kuvvetli ihtimaldir. Çünkü aslında melek olan şeytan, -Yüce Yaradan’ın, Âdem’e esmayı öğretip, Âdem’in, meleklere göre üstün olan yönünü onlara göstermesine rağmen- Allah’ın, “Âdem’e secde edin” emrine itiraz edince, kâfirlerden olmuştur. Diğer itiraz etmeyenler ise, Allah’ı yücelten melek olmaya devam etmişlerdir. Eğer şeytan, eskiden de kâfirlerden idi ise, Yüce Yaradan, şeytanın dinlemeyeceğini bildiği halde, niye “Âdem’e secde et” diye emir versin? Ve niye, ikinci defa emrini dinlemeyen şeytana, insanları vesveseye düşürmesi için, kıyamete kadar izin versin? Kâfirlerden idiyse, onun yeri doğrudan Cehennem olurdu.

Gelelim, Kehf Suresi 50inci ayetteki Arapça ifadeye. Bu ayetin ilgili kısmında “illa iblis, kâne minel cinni”  denilmektedir. Görüldüğü gibi, Bakara 34’deki Arapça ifade ile tam olarak aynıdır. Fakat ne hikmetse, tercüme edilirken müfessirlerin büyük çoğunluğu “şeytan, cin’den idi” şeklinde çevrilmiştir. Oysaki bu tercüme de, yukarıdaki anlatıma bakılınca, yanlıştır. Kehf 50 de, Bakara 34’deki gibi tercüme edildiğinde, “şeytan, cin’den oldu” anlamı çıkmaktadır. Tercümedeki bu düzeltme sonucunda, bu iki ayet arasında bir çelişki yoktur. Şeytan, muhtemelen, itiraz ettiği için cinlerden olmuştur, yani cinlere benzemiştir. Kur’an’ın anlatımlarından anlaşıldığı üzere –tıpkı insanlar gibi- cinler de, itirazcı bir yapıya sahiptir. Cinlerde de, insanlar gibi, kötü ve iyi cinler vardır. Dolayısıyla ayette, muhtemelen, itirazcı olma açısından bir benzetme yapılarak, “cin’den oldu” denilmiştir.

Hz. Âdem ile ilgili konumuza tekrar dönersek; gerek Bakara Suresi 36ıncı ayetin, gerekse Araf Suresi 22inci ayetin aktardıklarına göre, şeytan, Âdem ve eşi ile birlikte aşağıya sarkıtılmıyor. Her iki ayette de benzer ifadeler var. Zaten bir önceki makalemizde de, Araf Suresi 18inci ayette, şeytanın, Âdem ve eşinden önce cezalandırıldığını görmüştük.

Bakara Suresi 36: “…Derken, şeytan ayaklarını oradan kaydırdı. Onları içinde bulundukları konumdan çıkardı…”

Araf Suresi 22: “Böylece onları aldatarak aşağı sarkıttı (önceki mevkilerinden indirdi)…”

Yukarıdaki ayetler ile Araf Suresi 13üncü ve 18inci ayetler birlikte değerlendirildiğinde, şeytan, Âdem ve eşinden daha önce kovulduğuna göre, onları aşağı sarkıttı ifadesinde, sarkmalarına sebep olanın şeytan olduğu, ama aşağıya birlikte sarkıtılmadıkları anlaşılıyor.

Diğer taraftan, Bakara 36ıncı ve Araf Suresi 24üncü ayette geçen “kiminiz kiminize düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde belli bir süre barınak ve yararlanma vardır” sözüyle, Âdem ve eşinden başka insanların da kastedilip kastedilmediğini bilemiyoruz. Ancak, her iki ayette de, “yeryüzünde sizin için belli bir süre barınak ve yararlanma vardır” sözü, sadece Âdem ve eşi için söylenmiş olamaz. O sırada yeryüzünde yaşamakta olan ve gelecekte yaşayacak bütün insanlar için de ifade edildiği gibi, Âdem ve eşinin soyundan gelecek olanlar için de geçerli olacağı açıktır.

Yukarıda anlamlarını verdiğimiz ayetlerden, aşağıdaki irdelememizde de görüleceği üzere, Âdem ve eşinin yeryüzüne indirilmesinden önce, dünyada başka insanlar olduğu net bir şekilde anlaşılıyor.

Ama şeytanın ceza aldığı dönemde, Cennette, Âdem ve eşinden başka insan olmadığı kanaatindeyiz. Nitekim Araf Suresi 19’da ve Bakara Suresi 35’te: “ve ya âdemüskün ente ve zevcükelcennete…” denilmektedir. Yani “âdem, sen ve eşin, cennette durun…”. Fakat Âdem ve eşi, Yüce Yaradan’ın koyduğu yasağa uymayıp, şeytanın, onların zihinlerinde oluşturduğu vesveseye uyunca, cezalandırıldılar. Araf 24: (Allah) buyurdu: “Kiminiz kiminize düşman olarak inin, sizin yeryüzünde bir süreye kadar kalıp geçinmeniz gerekmektedir.”. Benzer ifadeler, Bakara 36’da da vardır.

Şimdi, “kiminiz kiminize” derken ne kastedildiğini irdeleyelim. Önce bir durum tespiti yapmaya çalışalım. Âdem ve eşinin yaptığı hatadan dolayı, Yüce Yaradan’ın, başka insanları cezalandırması düşünülemez. Böyle bir uygulama, O’nun zerre kadar sapmayan adalet anlayışına ve Kur’an’da sıkça bahsedilen “her insanın kendisinden sorumlu olduğu” anlayışına uymaz. Zaten, ayetteki ifadeye göre, Cennetten yeryüzüne indirilenler; sadece Âdem ve eşidir. Şeytan ise, daha önce huzurdan kovulmuştur, ama yeryüzünde yaşamaya mahkûm edilmemiştir. Kur’an’da, şeytanın yeryüzüne indiğine dair bir ifade yoktur.

Eğer son inenler sadece Âdem ve eşi ise, neden “kiminiz kiminize düşman olarak inin” denilmektedir. Diğer taraftan Taha Suresi 20/123üncü ayette. “Oradan, hepiniz (cemian) bazınız bazınıza düşman olarak inin. Şayet Benden size bir hidayetçi (doğru yolu gösterici) gelir de her kim hidayetime uyarsa, artık o sapmaz ve bedbaht olmaz.” denilmektedir. Gerek, bu ayetteki “cemian” sözünün ayette ifade edilen hidayetçi gelmesi kavramı birlikte dikkate alındığında ve gerekse, Kur’an’ın, mekân ve zamanlar üstü evrensellik özelliğini göz önüne aldığımızda, burada birkaç hususun bir arada kastedilmiş olması ihtimali kuvvetlidir.

Birincisi, şeytan ve şürekâsı ile geçmiş ve gelecek bütün insanlar arasında sürekli var olacak olan düşmanlık. İkincisi, Âdem ve eşinin yeryüzüne indikleri anda mevcut olan ve gelecekte var olacak bütün insanlardan bazısının bazısına (yani insanın insana) düşman olmaları. Üçüncüsü, yeryüzündeki mevcut insanlar ile Âdem ve eşi arasındaki düşmanlık. Bizce, hepsinin birden kastedilmiş olması daha kuvvetli ihtimaldir.

Bu kadar geniş çaplı düşmanlıklar ortamında, Yüce Yaradan, bizlere rahmetiyle muamele etmek istediği için, bu düşmanlıklardan kurtulmanın yolunu, aynı ayette (Taha 123) belirtiliyor. Yüce Yaradan’ın görevlendirdiği hidayetçiler aracılığıyla gönderdiği hidayet kurallarına uyanlar, yoldan sapmayacaklar ve kurtuluşa erenler olacaklar.

Üzerinde tartışmalar olduğu için irdelememiz gereken bir başka husus daha var. Ayette bahsedilen Cennetin nerede olduğu hususunda, İslâm bilginleri arasında fikir ayrılığı var. Bazıları bahsedilen yerin, yeryüzünde bir alan olduğunu söylüyorlar. Fakat bizim yukarıda bahsedilen ayetlerden anladığımız kadarıyla, bahsedilen Cennet’in yeryüzünde olduğunu düşündürecek herhangi bir ipucu yok. Cennetin nerede olduğunu açıklayan bir ayet de yok.

Yüce Yaradan’ın, Âdem’i yeryüzündeki cennet gibi bir bölgeye değil, Kur’an’da insanları kabul edeceğini bahsettiği Cennete yerleştirmiş olması daha mantıklı. Tanrı, belki de, Âdem’e bazı şeyleri öğretmenin dışında, insanlara bahşedeceği nimetleri görmesi ve –eğer hata yaparsa- hata yapmanın bedelini bizzat yaşayarak anlaması için, onu ve eşini Cennete yerleştirmiştir. Yaptıkları hatadan dolayı Âdem ve eşini yeryüzüne göndermiş, ama Allah’ın onlara öğrettikleriyle tövbe etmeleri sonucunda affederek, dünya hayatına günahsız başlamalarını sağlamıştır. Dolayısıyla, yeryüzünde her yeni doğan insanın da hayata günahsız başlayacağını, vurgulamıştır.

Diğer taraftan, ceza alarak yeryüzüne inen Âdem ve eşi, Cennette iken yaşadıkları ve öğrendikleri sayesinde deneysel bir şekilde, inançlarını pekiştirmişlerdir. Böylece, dünyada yaşamakta olan diğer insanlara, sadece Yüce Yaradan’dan öğrendiklerini değil, yaşayarak elde ettikleri tecrübelerini de daha güzel aktarabilmişlerdir. Bu sayede, yeryüzünde var olan insanları ıslah etmek için daha bir donanımlı hale geldiklerinden, daha faydalı olma ihtimalleri artmıştır.

Eğer Âdem ve eşi, Yüce Yaradan’ın, ağaca yaklaşmama ikazını dinlemiş olsalardı, Araf 19’daki “Cennete yerleşin” ifadesi gereği, Cennette kalırlardı. Böyle bir durumda Allah, yeryüzündeki insanları ıslah etmek ve onları şeytanın kandırmalarına karşı koruyabilmek için başka bir yöntem uygulardı. Eğer, Âdem ve eşi, hatalarını anlayıp, Yüce Yaradan’dan af dilemeselerdi, muhtemelen, Allah onlara cezalandırır ve görev vermeyip, doğru yolu gösterecek başka birisini görevlendirirdi.

Yüce Yaradan, Âdemin hikâyesini bizlere de aktararak, bizim de, tövbe edip yaptığımız hatalardan kurtulursak, bizim de affedilebileceğimizi vurguluyor. Eğer, gönderilen hidayetçiye uyarsak, Âdem ve eşinin bir süreliğine yaşadığı ve bu dünyadaki ölümlerinden sonra tekrar gittikleri Cennete bizim de girerek, orada ebedi yaşayabileceğimizi göstermiştir. Eğer Yüce Yaradan’ın amacı, bizim yukarıda düşündüğümüz gibi çok yönlü olmayıp, sadece, Âdem’e bazı bilgileri öğretmek olsaydı, her yerde ve her şekilde öğretebilirdi. Nitekim bütün peygamberlerine de, çeşitli yollarla, bilmedikleri bilgileri öğretmiştir. Dolayısıyla, Âdem ve eşinin Cennette ikamet edilmesinin hikmeti çok yönlüdür.

İrdelediğimiz konumuzla dolaylı olarak bağlantılı olan bir başka ayet, Ali İmran Suresi 33üncü ayettir. Ayet: “Şüphesiz Allah, Âdem’i, Nuh’u, İbrahim soyunu ve İmran soyunu (seçerek) âlemler üzerine üstün kıldı.”

Ayetteki ifadeye göre Âdem, Nuh, İbrahim ailesi ve İmran ailesi, insanların içerisinden Yüce Yaradan tarafından seçilmişler ve âlemlere üstün kılınmışlar. Takdir edileceği gibi, bir seçimin yapılabilmesi veya diğerlerine üstün kılınabilmesi için, başkalarının ve dolayısıyla seçeneklerin olması gerekir. Nuh’un, İbrahim ve ailesinin, İmran ve ailesinin, çok fazla sayıda insanın arasından seçildiğine kimsenin şüphesi yok. Ama sıra Âdem’in seçilmesine gelince, hangi mantıkla itiraz edeceğiz? Eğer Âdem, ilk insan olsaydı, bu ayetin içerisinde ismi geçmemesi gerekirdi. Demek ki, Yüce Yaradan, Âdem’i de birçok insanın arasından seçip âlemlere üstün kılmış. Bu iki güzel insanı, o dönemde mevcut olan kimselerin içerisinden seçerek, Cennetine yerleştirmiş. Ama onlar da hata yapınca, yanlış yapan herkese uyguladığı cezalandırmayı, seçtiği bu insanlara da tatbik etmiştir. Bu da gösteriyor ki, Yüce Yaradan’ın huzurunda her insan eşittir. Kimse ben seçilmişim diyerek, “hata yapsam bile affedilirim” diye düşünemez..

Ayetleri, kullanılan kelimelerin anlamlarında titizlenerek ve Kur’an’ın bütününde vurgulanmak istenen ahlâk, fazilet ve adalet anlayışları ışığında değerlendirdiğimde, şu kanaate vardım. Hz. Âdem, ilk insan değil. O ve eşinden önce, Yüce Yaradan, yeryüzünde, başka kimseleri hem de kavimler halinde yaratmış. Onlara beşer statüsü vermiş. Ama meleklere secde ettirilmeyi hak eden ilk insan ve ilk peygamber, Hz. Âdem’dir. Dolayısıyla, Âdem, insanların biyolojik atası değil, ilk peygamber olması nedeniyle, manevi atasıdır.  

Âdem ve eşinin Cennette bir süre kalmaları, insanlık için faydalı olmuştur. Cennette uygulamalı eğitim görürken yaptıkları hatadan sonra yeryüzüne gönderilmeleri, bu hatalarını anlayarak af dilemeleri sonucu affedilmeleri, mevcut ve gelecekteki insanlık için güzelliklere vesile olmuştur. Böylece, daha önce yaratılmış olan ve fesat çıkarıp kan döken insanları, Allah’ın yardımıyla ve Cennetteki yaşantılarında sahip oldukları deneysel tecrübelerle ıslah edip, onların da bir kısmının Cennete girmelerine aracı olmuşlardır.

Diğer taraftan Yüce Yaradan, Âdem ve eşine yaptığı bu uygulamalarıyla, Cennette kalmanın bir bedelinin olması gerektiğini, geçmiş ve gelecekteki bütün insanlara göstermiştir. Bedeli ödenmeyen nimetlerin değerinin anlaşılamayacağını ve özgür bırakılmamızın bir karşılığının olması gerektiğini, bu örnekle zihnimize kazımıştır Böylelikle, imtihan sisteminin, adaleti temin için gerekliliğinin anlaşılmasını sağlamıştır.

Hz. Âdem Peygamber konusundaki düşüncelerim, Kur’an ayetlerinden benim anladıklarımdır. Gerçeği, sadece ve sadece Allah bilir.

Taha Suresi 49: Firavun: “Ey Musa! Sizin Rabbiniz kimdir?” dedi.

50:  Musa: “Bizim Rabbimiz her şeye şeklini veren, sonra da yolunu gösterendir.” dedi.

51: “(Firavun) dedi ki, peki, ilk nesillerin hali ne olacak?”

52: Musa dedi ki: “Onların bilgisi Rabbimin katında bir kitaptadır. Rabbim yanlış yapmaz ve unutmaz.”

Yukarıdaki ayette ifade edildiği gibi, ilk nesillerin bilgisi, Yüce Yaradan’ın yanındadır.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

HZ ÂDEM PEYGAMBER KONUSU 3

HZ ÂDEM PEYGAMBER KONUSU 3

 

Müfessirlerin yaptıkları tercüme hatalarını örneklerle düzelttikten sonra, konumuzla ilgili olan diğer bazı ayetleri irdelemeye devam edelim.

Araf Suresi 7/10. “Doğrusu Biz sizi yeryüzünde, yerleştirdik, orada size geçimlikler verdik; ne kadar da az şükrediyorsunuz!”

Araf Suresinin bu ayetinde, “Âdem” kelimesi geçmiyor. Dolayısıyla, “Biz, Âdem’i yarattık, yeryüzüne yerleştirdik, ondan da sizi yarattık, orada size geçimlikler verdik; ne kadar da az şükrediyorsunuz” demiyor. Ayette “Biz, sizi, yeryüzüne indirdik” de denilmiyor. “Biz, sizi yeryüzüne yerleştirdik” deniliyor. Demek ki, çok sayıda insan yaratılıp yeryüzüne yerleştirilmiş.

Konuyu daha iyi kavrayabilmek için, sonraki ayete bakalım.

11inci ayet: “Sizi yarattık, sonra size biçim verdik, sonra da meleklere: ‘Âdem’e secde edin (saygı gösterin)’ dedik; hepsi secde ettiler, yalnız İblis, secde edenlerden olmadı.”

Ayette önce “sizi (Arapçası, küm) yarattık; sonra size (leküm) biçim verdik” diyor. Devamında ise, meleklere “Âdem’e secde edin dedik” derken “Âdem” kelimesi geçiyor. Bu durumda, Yüce Yaradan’ın çok sayıda insan yaratarak biçim verdiği ve bir önceki ayetteki ifadede belirtildiği üzere, yeryüzüne yerleştirdiği anlaşılıyor. Ama onların başkanı yani yol gösterici Peygamberi olarak da Hz. Âdem’i tayin ettiği ve Âdem’e çok yeni şeyler öğrettiği için, meleklerden Âdem’e saygı göstermesini istediği şeklinde bir anlam çıkarmak, Bakara 31inci ayetle birlikte değerlendirince, mantıklı duruyor.

Nitekim Maide 27inci ayette de, Âdem’in iki oğlu derken, ayetin Arapçasında “Âdem” sözü geçiyor. Ama Bakara Suresi 30uncu ayette, yeryüzünde halife var eden olduğunu söylerken, “Âdem” kelimesi geçmiyor.

Hâlbuki Bakara Suresi 31’de ise, Âdem sözü geçiyor. Yüce Yaradan, Âdem’e esmayı öğrettiğini söylüyor. Bu ayette geçen “esma” kelimesi ile ilgili fikrimizi, bu sitede yayınladığımız “Allah’ın Âdem’e Öğrettiği Esma” başlıklı makalemizde ifade etmiştik. Yüce Yaradan, Hz. Âdem’e verdiği özelliklerin sonrasında, meleklerden ona saygı göstermelerini istiyor. Melekler, Âdem’deki bu irdeleme, öğrenme ve kendini geliştirme vasıflarını görünce, derhal saygı gösteriyorlar. Sadece iblis, itiraz ediyor.

Demek ki, Allah, Hz. Âdem’den bahsedeceği zaman, açıkça ifade ediyor. Âdem’den önce yarattığı diğer yarattığı insanlardan bahsedeceği zaman ise, “beşer” veya “kimse” ifadelerini tercih ediyor, hiçbir şekilde Âdem kelimesi kullanmıyor.

Bakara 30 ve 31inci ayetleri birlikte değerlendirdiğimizde, dikkatimizi çeken bir başka hususun daha var olduğunu görüyoruz. Eğer Yüce Yaradan, 30uncu ayette, meleklere “şüphesiz Ben, sizin bilemeyeceğiniz şeyleri bilirim” demek yerine, ayetin devamında, meleklerden, fesat çıkardıklarını bildikleri için halife yapılmalarına itiraz ettikleri kimselere saygı göstermelerini isteseydi, secde edilmesi istenilenin, yeryüzünde o anda mevcut bulunan insanlar olduğu izlenimi oluşurdu. Fakat ayette böyle bir emir verilmeyerek, “Ben, sizin bilmediklerinizi bilirim” buyurulmuş ve 31-32-33üncü ayetlerde ilave açıklamalar verilmiş. Bu açıklamalardan sonra 34üncü ayette, meleklerden, Âdem’e secde etmeleri istenilmiş. Bu durumda, Yüce Yaradan’ın, meleklerden, secde etmelerini istediği, yeryüzündeki var olan insanlar değil, Hz. Âdem’dir. Çünkü Allah, Âdem’e özel eğitim vermiştir.

Cennete yerleştirilen Hz. Âdem ve eşinin yeryüzüne inişini, Bakara Suresi 36ıncı ayetten anlıyoruz. Ayet: “Derken, şeytan ayaklarını oradan kaydırdı. Onları içinde bulundukları konumdan çıkardı. Bunun üzerine biz de, ‘Birbirinize düşman olarak inin. Sizin için yeryüzünde belli bir süre barınak ve yararlanma vardır’ dedik.”

Ayetin tercümesinde bahsedilen “birbirinize” kelimesi, bir tarafta şeytan, diğer yanda ise Âdem ve eşi (Havva) olarak algılanmaktadır. Hâlbuki ayetin Arapçasına bakıldığında bu algıyı oluşturacak bir ifade yoktur. Ayetin ilgili kısmının Arapçası “ba’duküm li ba’dın” şeklindedir. Bu kelimelerin anlamı ise, “kiminiz kiminize” veya “bazınız bazınıza” şeklindedir.

Bu durumda Bakara Suresi 36ıncı ayetin: “…Bazınız bazınıza düşman olarak inin. Sizin için yeryüzünde belli bir süre barınak ve yararlanma vardır.” şeklinde tercüme edilmiş olması gerekmektedir.

Bir başka hatalı tercüme, Araf Suresi 7/24 için şöyle yapılmaktadır: (Allah) buyurdu: “Birbirinize düşman olarak inin, sizin yeryüzünde bir süreye kadar kalıp geçinmeniz gerekmektedir.”

Bu ayette geçen yanlış tercüme, “birbirinize” sözüdür. Çünkü Arapçasında, yine “ba’duküm li ba’dın” şeklinde iki kelime geçmektedir. Yani “bir kısmınız bir kısmınıza” veya “kiminiz kiminize” denilmektedir.

Demek ki, Bakara 35inci ayette, “Ey Âdem, sen ve eşin Cennete yerleşin” diyerek, Âdem ve eşinden bahsediliyor. Ama aşağıya inme cezasının uygulanışıyla ilgili ayetlerde, hem Bakara 36, hem de Araf 24’te “bazınız bazınıza” deniliyor.

Yapılan tercümelerdeki bir başka hata da, şeytanın cezalandırıldığı zaman ile Âdem ve eşinin Cennetten kovulduğu zaman konusunda yapılıyor. Şeytan’ın cezalandırılması hususu, Âdem ve eşinin Cennete yerleştirilmesinden önceki ayetlerde anlatılıyor. Araf Suresi 7/13: (Allah) buyurdu: “Öyleyse oradan in, orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık, çünkü sen aşağılıklardansın.”

Bu ayette, sadece şeytana hitap ediliyor ve “öyleyse oradan in” deniliyor. Ayete göre, şeytana inmesinin söylenmesinin sebebi, büyüklük taslayarak Âdem’e secde etmemesidir. Şeytanın işlediği suç, Âdem ve eşini ağaca yaklaştırması değildir. Ayrıca, Araf 13üncü ayette şeytana, sadece, “oradan in” denilmektedir. Dolayısıyla, şeytanın yeryüzüne yerleştirildiğine dair bir ifade yoktur.

Şeytanın, Âdem ve eşinin yasak olan ağaca yaklaşmalarını fısıldaması ise, Yüce Yaradan’ın şeytanın büyüklük taslaması üzerine verdiği “inme” cezasından ve Allah’ın, şeytanın insanları kandırmak için istediği süreyi ona vermesinden sonradır. Şeytana izin veren Allah, olayların gelişimini bizlere şöyle aktarmaktadır.

Araf Suresi 18: (Allah) buyurdu: “Haydi, sen, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık. Ant olsun ki, onlardan sana kim uyarsa, (bilin ki) sizin hepinizden cehennemi dolduracağım.”

19: (Sonra Allah, Âdem’e hitap etti): “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette kalın, dilediğiniz yerden yiyin; fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.”

20: Derken onların, kendilerinden gizli kalan çirkin yerlerini kendilerine göstermek için, iblis onlara fısıldadı: “Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikiniz de birer melek ya da ebedî kalıcılardan olursunuz diye sizi şu ağaçtan men etti.” dedi.

21: Ve onlara: “Elbette ben size öğüt verenlerdenim.” diye de yemin etti.

22: Böylece onları aldatarak aşağı sarkıttı (önceki mevkilerinden indirdi). Ağacı(n meyvesini) tadınca, çirkin yerleri kendilerine göründü ve cennet yapraklarını üst üste yamayıp üzerlerini örtmeğe başladılar. Rableri onlara seslendi: “Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi ve şeytan size apaçık düşmandır, demedim mi?”

23: Dediler ki: “Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize rahmetinle muamele etmezsen muhakkak ziyana uğrayacaklardan oluruz!”

Araf Suresinin hem 13üncü hem de 18inci ayetlerinde, şeytana bulunduğu yerden inme cezasının verildiğinden bahsedilmektedir. Bu sırada, Âdem ve eşinin halen Cennette olduklarını, bir sonraki ayet olan 19uncu ayetten anlıyoruz. Fakat önceki yani 18inci ayette, şeytanın oradan indirilmesinden sonraki kısmı için dikkat edilmesi gereken ifadeler şöyle “Ant olsun ki, onlardan sana kim uyarsa, (bilin ki) sizin hepinizden cehennemi dolduracağım.”

Yani, Âdem ve eşi henüz Cennete iken, insanlardan kim şeytana uyarsa, şeytanın tayfasıyla birlikte, onlara uyan insanları da Cehenneme dolduracağını ifade ediyor. Eğer, şeytanın kovulduğu sırada, yeryüzünde, hem Bakara Suresi 30uncu, hem de Araf Suresi 10uncu ayette bahsedilen insanlar olmasaydı, ayette “onlardan sana kim uyarsa” şeklinde bir ifade yerine “Âdem ve neslinden kim sana uyarsa” sözünün olması beklenirdi. Ayetlerde anlatılan olayların gidişatından anlaşılan bir başka husus daha var. Yüce Yaradan’ın, ceza verdiği Âdem’i, af dilemesinden sonra yeryüzüne göndermesinin sebeplerinden birisi, yeryüzündeki beşer niteliğindeki kimseleri şeytana karşı uyararak, onların beşer seviyesinden, insan düzeyine yükselebilmeleri için yol göstertmektir.

Yukarıda bahsettiğimiz gibi, Araf 18inci ayette bahsedilen şeytanın cezalandırılmasıyla sonuçlanan olaylar sırasında, Âdem ve eşinin Cennete yerleştirildiklerini 19uncu ayetten anlıyoruz. Orada, kendilerine çocuk sahibi olma izni verilip verilmeyeceğini bilemiyoruz. Kur’an’da bu konuda bir açıklama yok. Fakat Âdem ve eşinin yerleştirildiği Cennet, bir sonraki makalemizdeki irdelememizden de anlaşılacağı üzere, bütün insanların gideceği Cennet ile aynı yerdir. Kur’an’da Cennet ile ilgili verilen bilgilere göre, oradaki hayatta, yeryüzündeki duygular ve üreme olmayacaktır. Bu durumda, Cennette, Âdem ve eşine çocuk sahibi olma izninin verilmesi, tamamen Allah’ın takdirindedir. Henüz çocuklarının olup olmayacağı belli olmayan bir ortam mevcut iken, Araf Suresi 18inci ayette, “onlardan sana kim uyarsa, hepinizi Cehenneme dolduracağım” ifadesindeki “onlardan” ve “hepinizi” kelimelerinin muhatabının, şeytanla birlikte, Âdem ve eşi ile onlardan Cennette türeyecek olan nesillerin olması düşünülemez.

Araf Suresinin 20inci ayetinde anlatılan, şeytanın “Âdem ve eşine fısıldaması” işini nasıl yaptığını bilmiyoruz. Ama Kur’an’daki anlatımlardan bazı çıkarımlar yapabiliriz. Aşağıdaki ayete göre, Yüce Yaradan, şeytana, insanları kandırması için istediği izni verdiğini belirtiyor.

Araf Suresi 7/14.(İblis) dedi: (Bari) bana (insanların) tekrar diriltilecekleri güne kadar süre ver.”

15: (Allah) buyurdu: “Haydi sen süre verilmişlerdensin.”

Bilindiği gibi, şeytan meleklerden idi. Dolayısıyla şeytanın, insanlardan çok farklı özelliklere sahip olduğunu, Kur’an’daki anlatımlardan anlıyoruz. Bakara Suresi 34üncü ayete göre, Âdem’e secde etmediği için kâfirlerden olan şeytana, Yüce Yaradan’ın, verdiği özellikleri geri aldığına dair Kur’an’da bir bahis de yok. Diğer taraftan Kur’an’ın bütününden anladığımız kadarıyla, Yüce Yaradan, şeytana izin verdiği için, şeytanın işini yapmasını engellemesi beklenmemelidir. Allah, şeytan ile insan arasındaki mücadelede, oyunun kurallarını koyar, mücadelenin kurallara uygun olması için hakemlik yapar. Şeytanın, insanlardan çok farklı olan, görünmezlik, hızlı hareket etme ve bizim bilmediğimiz başka özelliklerini kullanarak, insana karşı hile yapmasını engeller. Diğer taraftan, özgürlük verdiği, ama nefis vererek şeytana karşı zayıf yönlerini oluşturduğu insanları korumak için, onları da sıkça uyarmaktadır. Gerek gönderdiği peygamberleri aracılığıyla, gerekse Yüce Yaradan’ın sadece Kendisinin bildiği yollarla, yardım isteyen insanların iradelerini kullanabilmelerine imkân vermektedir. Böylece şeytanın avantajlarını dengelemeye çalışmaktadır.

Dolayısıyla, şeytan bize hileli oyun kuramayacağı için, bizim nefislerimizi okşayarak, bazı şeyleri süslü gösterebilir. Veya çevremizdeki dostlarımızla bizim aramızı bozmak için nefislerimizi kabartabilir. Şeytanın hareket hızı ve görünmezliği melekler gibi olduğundan, o bizi görürken biz onu görmüyoruz. Şeytan, belki de, aklımızdan geçenleri okuyabilme özelliğine sahip iken, biz onu görmediğimiz için, bize müdahale ederken onu fark etmiyor isek, Âdem ve eşine de, bizlere yaptığına benzer şekilde ve onlar fark etmeden müdahale etmiş olabilir. Bizler, nefsimizin isteklerine uyduğumuzda veya dostlarımıza karşı hatalı davrandığımızda, bu durumun şeytanın bir oyunu olup olmadığını nasıl bilmiyorsak, Âdem ve eşi de bilememiş olabilir. Şeytanın, Âdem ve eşine yaptığı bu müdahaleyi, Cennetin içerisine girmeden gerçekleştirme ihtimali yok değildir. Diğer taraftan, sırf Âdem ve eşini kandırmak için, Yüce Yaradan’dan, geçici olarak, Cennete giriş izni almış olabilir. Bütün bunlar, bizim mevcut aklımızla bilemeyeceğimiz hususlardır. Gerçeği, Allah bilir.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | Yorum bırakın