Ana Sayfa

ALLAH BİR GURUBU DESTEKLERSE ONLARI KİMSE ENGELLEYEMEZ

ALLAH BİR GURUBU KÖSTEKLERSE ONLARA KİMSE YARDIM EDEMEZ 

Yukarıdaki başlık Kuran ayetlerinden uyarlanmıştır. Allah’ın kişi ve guruplar için gönderdiği fermanlarındandır.

12 Eylül ihtilâli öncesinde ülkücü gençlerin büyük çoğunluğu, karınları aç iken inançları doğrultusunda ölümüne mücadele ettiler. Ama gönülden bağlı oldukları partinin yöneticilerinin bir kısmının aynı anlayışta olmadıkları, 12 Eylül ihtilaliyle ancak anlaşıldı.

Ülkücü gençlerin çoğu, abi bildikleri insanlara bütün karıştıkları olayları samimiyetle anlatıyorlardı. Ama bir süre sonra bazıları, nasıl olduğunu anlamadıkları bir şekilde, tutuklanyordu. Bunları tutuklayanlar, ülkücü gençlerin karıştıkları olayları neredeyse ayrıntılarıyla biliyorlardı.

Fakat o günlerin heyecanı içerisinde, çoğunluk bunun sebeplerini düşünemedi. Hâlbuki “abi” dediklerinin bazıları kendilerini kurtarmak için gençleri ele veriyorlardı. Abilerin bazıları ise zaten başka yerlerin adamlarıydı. Veya başka abilerin yerlerinde gözleri vardı. Böylece kendileri yükselebileceklerdi.

Ülkücüleri tuzağa düşüren bu abiler, bazen gençleri kurtarmak için yardım ediyorlarmış gibi davrandılar. Ama gerçekte yardım etmediler. Hapse düşenlerin çoğunluğu, kendi ve sevenleriyle başbaşa kaldılar. Hepsi de maddeten güçsüzdüler. Bir olaya gönderilirken, ‘sana bir şey olursa ailene bakarız’ denilenler oldu. Fakat çoğuna bakılmadı. Ailelerden bazısı, şikâyet etmeyi gururuna yediremedi. Bir kısmı şikâyet edince tehdit edildi ve susmak zorunda kaldı.

O günlerde net anlaşılmayan bu durum, 12Eylül ihtilalinden sonra netleşti. Çünkü ülkücü gençlerin bazıları, kendilerinden istenilen bilgileri veya kendi istekleriyle hazırladıkları raporları, kendi el yazılarıyla abilerine veriyorlardı. Abilerine güvenleri tamdı. Onların da, kendileri gibi samimi olduklarını düşünüyorlardı. Aslında aynı durum abiler arasında da oluyordu. Bazı samimi abiler de, diğerlerinin tuzağına düştüler.

Fakat bazı abilerin samimi olmadıklarını tutuklandıklarında gördüler. Bu defa kendilerini kurtarabilecekleri bir durum da yoktu. Ortada sözler değil, kendi el yazıları vardı. İnkâr etmeleri mümkün değildi.

Bu anlattıklarımızın yazının başlığıyla ilgisine gelelim. Ülkücü gençlerin çoğunluğu Allah’ın desteklemesi ihtimali kuvvetli bir davranış içerisindeydiler. Ama yöneticilerin bir kısmı tam tersi idi. Böyle olunca Allah desteklemedi. En çok şehit veren bir hareket, etkili bir konuma gelemedi. Öz eleştiri bile yapamadı.

Günümüzde ise, zaten fazla genç kalmadı. Küreselleşen dünyada onların da idealistlikleri eskilerin oranından az. Yöneticilerde ise, kendi menfaatinin ve zevklerinin peşine düşenlerin oranı eskilere göre artmış.

Önceki yazımızda tarihten üç olayın benzerliklerini aktarmıştık. Bunlar Peygamberimizin ve sahabelerinin mücadeleleri, Osmanlı’nın beylikten devlete geçişi, Türklerin yeniden diriliş mücadeleleri idi. İşte bu üç tarihi olayda da mücadele edenler, Allah’ın desteğine mazhar olacak davranışları sergilemişlerdi. Allah da onları muvaffak kılmıştı.

Ne zaman ki, sonradan gelenlerde sapma oldu. Allah desteğini çekti. Onlara kimse yardım edemedi. Emeviler ve hattâ Abbasiler kötü bir isim bırakarak silindiler. Osmanlı ise, dönemin karada en güçlü devleti olan Almanya’nın desteğine rağmen, ayakta kalamadı. Fakat halk henüz Allah’ın rızasını kazanma kaygısında olduğundan, onlar tamamen bitmediler. Yeniden dirildiler.

Unutmayalım, Allah Enfal Suresi 24. Ayette “…….Allah gerçekten kişi ile kalbinin arasına girer.” derken gerçekten kelimesini kullanarak bizlere aslında en gerçek yolu gösteriyor. İçten pazarlıklı olmayın diyor.

Hicr Suresi 56. Ayette, Hz. İbrahim’in konuşması aktarılıyor: “ Rabimin rahmetinden sapkınlardan başka kim ümit keser? dedi”. Demek ki Allah’tan ümit kesilmez. Yeter ki, yanlışlarımızdan dönelim.

Yanlışlarından dönenleri, eskilerden bazıları elbet tehdit edeceklerdir. Ama onların tehdidi önemli değildir. Allah’ın tehdidi en gerçek olandır. Nitekim Ali İmran Suresi 175. Ayette: “……Şeytan sadece kendi dostlarını korkutur. Siz ondan korkmayın da Bana isyandan korkun….”

ALLAH; GÜZEL İŞLER YAPMAYI, İBADETTEN DAHA ÇOK ÖNEMSİYOR 

Bu yazı “Tarihin Aydınlattığı Gelecek” kitabından alıntıdır (sayfa 34-36).

Müslüman bilginler sonradan yazdıkları ilmihal kitaplarında, İslamiyet’in şartlarını beş adet olarak belirlemişlerdir. Kelime-i Şehadet, Namaz, Oruç, Zekât ve Hac. Bunlardan Zekât ve Hac, sadece maddeten zengin olan ve gücü yetenler içindir. Aslında bu beş şart daha iyi bir Müslüman olmak isteyenleredir. Yoksa İslâm, kelime anlamıyla, Allah’a teslim olmak demektir. Tek şartı vardır: “Lâilâheillaallah” yani “Allah’tan başka ilâh yoktur, yalnız Allah vardır” demek ve buna inanmaktır. Bu inanca sahip olarak kendini Allah’a teslim edenleri Müslüman kabul ettiğini Allah, Kur’an-ı Kerim’inde sıkça vurguluyor.

Namaz, oruç ve hac ibadetleri, aslında insanın kendi menfaatinedir. Sadece Allah ile kulu arasındadır. İnsanoğlu bu ibadetleri yaparak kendine sevap kazanmaya çalışır. Bu ibadetlerin başka insanlara doğrudan faydası olmaz. Diğer insanların da yararına olan zekât ibadetinin maddi tarafı ise, sadece maddi gücü olanlara emredilmiştir. Hâlbuki insanların en hayırlısı, takva’ da daha ileri olandır. Takva, Allah’ın rızasını daha fazla kazanacak davranışlar bütünüdür. Allah’ın rızasını kazanmak için belki de ibadetten daha önemlisi, diğer insanların rızasını kazanmaktır. Bunun da yolu, “iyi işler” yapmaktan geçer.

Gelecekte, İslâm âlimleri Kur’an-ı Kerim’e dayanarak Müslümanlığın şartlarını yeniden değerlendirecek olurlarsa, bir altıncı madde eklenmesi ihtimali kuvvetlidir. Bu da “salih amel” işlemek olabilir. Yani, iyi işler yapmak; dürüst olmak, sözünde durmak, antlaşmalara uymak, adaletli davranmak, insanlara yardımcı olmak, mağdurları korumaktır. Kur’an-ı Kerim’de bu özelliklerin yüceliği sıkça vurgulanır.

İyi bir Müslüman, en geniş anlamda, Bakara Suresi 177. ayette tanımlanmıştır: “Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik değildir. Asıl iyilik, o (kimsenin iyiliği) dur ki, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere inandı; sevdiği malını yakınlarına, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere, boyunduruk altında bulunanlara verdi; namazı kıldı, zekâtı verdi. Antlaşma yaptıkları zaman antlaşmalarını yerine getirenler; sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte doğru olanlar onlardır, (Allah’ın azabından) korunalar da onlardır.”

Ayette bahsedilen özellikler ile Türkler için bütün önyargısız tarihçilerin söyledikleri karşılaştırıldığında, aradaki benzerliklerin çokluğu hemen görülür. Kitabın Türklerin Özellikleri bölümünde belirtilen olaylar ve ayrıntılar dikkatle incelendiğinde bu benzerlikler daha iyi anlaşılır.

 Burada iyi işler yapmanın (salih amel işleme) Müslümanlar için önemini göstermek açısından, başka ayetlere de dikkatinizi çekmek istiyorum.

Tövbe Suresi 18. ayette: “Allah’ın mescitlerini, ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazını kılan, zekâtını veren ve Allah’tan başka kimseden kokmayanlar şenlendirirler. İşte onların, doğru yolu bulanlardan olacakları umulur.”

Müslüman’ı daha kısa tarif eden ve içerisinde “iyi işler yapmak” sözü geçen bütün ayetlerin sonu, aynen Bakara Suresi 177. ayet gibi, “onlar korunanlardandır”, ya da “onlara korku yoktur” şeklinde bağlanmıştır. Bir tek Tövbe Suresi 18. ayette “iyi işler yapmaktan” bahsedilmez. Ayetin sonu da dikkat edilirse, “işte onların doğru yolu bulanlardan olacakları umulur” diye bağlanır. Demek ki bir Müslüman, İslâmiyet’in ibadetle ilgili şartlarının bir kısmını yerine getirir, ama iyi işler yapmazsa “doğru yolu bulanlardan olacağı umulur”. Yani doğru yolu bulabilir de, bulamayabilir de. Ama iyi işler de yaparsa “onlara korku yoktur” sözünün muhatabıdır.

Tek başına “Allah’a teslim” ile “iyi işler yapmanın” yeterli görüldüğü ayetler de vardır. Örneğin, Bakara Suresi 112. ayette “Hayır, kim işini güzel yaparak özünü Allah’a teslim ederse, onun mükâfatı, Rabbi’nin yanındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”

İnsanlık tarihindeki temel sıkıntı belki de, insanların kendilerini “iyi işler” yapmakla sorumlu görmeyerek, bu davranışı başkalarından beklemeleridir.

Unutulmamalıdır ki, başkalarının yaptığı iyi işler bize geçici olarak fayda sağlar. Biz de onlar gibi iyi işler yaparsak, kendimize ve çevremize faydası daha uzun süreli olur.

Allah’a karşı her insan kendisi sorumludur. Başkalarının güzel işleri bizi Allah katında kurtarmaz.

Türkçe’ de güzel bir söz vardır: “Aynası iştir kişinin, lâfa bakılmaz”

ALLAH NURUNU TAMAMLAYACAĞINI VAAD EDİYOR

(Saff Suresi 8. Ayet)

Bu olaya ne kadar çok insan vesile olursa, Allah’ın o kadar çok hoşuna gideceğinden, onları Cennetiyle ödüllendireceğinde şüphemiz yoktur.

Allah dileseydi, insanların gönlünden kötülük yapma duygusunu silerdi. Dünya mekânı da Cennet gibi olurdu. Ama Allah, Kutsal Kitaplarında insanlara seçme hakkını tanıdığını anlatıyor. Ahiretin yanında bir yol ağzı gibi olduğunu belirttiği Dünya hayatının, insanlar için bir imtihan yeri olduğunu sıkça hatırlatıyor.

İnsanlar bireysel olarak kötülüklerle mücadele ederlerse etki alanları sınırlı kalır. Ama birleşirlerse, yanlış yolda olanlara galip gelebilirler. Eğer birleştikten sonra kurumlaşırlarsa, başarıları daha uzun süreli olur.

Allah Hz. Muhammed’e, peygamberliği verişinden yaklaşık altı yıl sonra dinini açıkla emrini verdiğinde, kendisine şöyle buyuruyordu: “……..Biz seni alaya alanların şerrini (kötülüklerini) senden uzaklaştıracağız. Ayrıca Feth Suresi 3. ayette: “Ve benzersiz bir muzafferiyet ile seni Allah, Mansur ve muazzez kılacak.” diye buyurarak müjdeliyordu.

Allah’ın böyle bir taahhüdü olmasına ve Hz. Muhammed, en gerçek vaadin Allah’ın sözü olduğunu kesin bilmesine rağmen tembellik etmedi. Peygamberimiz mücadelesinde dünyevi strateji ve taktikleri uygulamak için arkadaşlarıyla birlikte üstün bir gayret gösterdi.

Türklerde bu durumu anlatan bir atasözü vardır. Der ki: “Eşeğini önce sağlam kazığa bağla, sonra Allah’a emanet et.”

Allah yatana değil, çalışana vereceğini beyan ediyor. Eğer insanın çalışkanlığı kendi menfaati içinse, Allah ona sadece dünya nimetlerinden vereceğini belirtiyor. Bu nimetleri de yalnız maddi güç olarak vereceğini, huzur vermeyeceğini örnekliyor.

Eğer insanın çalışkanlığı, iyi niyetle ve adaletli bir şekilde insanlığa hizmet içinse, Allah ona her iki dünyada da güzellik imkânı sunduğunu belirtiyor.

İşte bizim amacımız, iki dünyada da güzelliklere ulaşabilmenin mücadelesini vermektir. Eğer mücadelemizi kurumlaştırırsak, biz öldükten sonra o kurumların yapacakları güzel işlerden bizim hanemize yazılanların olacağını, Allah müjdeliyor.

Böylece öldükten sonra da dünyada bırakacağımız sevdiklerimiz tarafından, gururla anılmamız mümkün olacak. Ayrıca, bütün insanlar tarafından sevgiyle anılacağız. Dolayısıyla Cennette Allah’ın “salih kullarına” komşu olma ihtimalini artıracağız.

Benim yorumlarıma göre bu durum, semavi dinlerde olsun olmasın, Yüce Yaradan olan Allah’ın birliğine, her şeyin ilki ve sonu olduğuna inanan ve ona göre davranan her kişi için geçerlidir.

Bizler, gerek kişiler olarak gerekse kurumlar olarak, adaletli olmakla yükümlüyüz.

GOETHE’NİN DOĞU-BATI DİVANI VE DÜŞÜNCELER

Önceki yazımızda Hegel’in Doğu ile Batı ayrımı yaptığını aktarmıştık. Avrupalı bazı düşünürlerin böyle bir ayrıma gitmelerine ve Doğuyu; düşünmeyi bilmeyen, aklı olmayan, kavramlarla değil, kavramsız düşüncelerle konuşan olarak görmelerine sebep olan hatalarını incelemiştik.

Bazı Alman düşünürler bu hatalara düşerken, yine bir Alman olan Goethe (Johann Wolfgang von Goethe, 1749-1832), onlardan farklı hissetti, düşündü, sezgisini kullandı ve yazdı.

Tek yönlü eserler okumadı. Okuduklarını kendi mantık süzgecinden geçirdi. Birilerine veya bir yerlere yaranmak için yazmadı. Böylece o, felsefi sistem ve düşüncelerin içerisinde kaybolmadı. Dolayısıyla sonuçlarını kendi dünya görüşü olarak bizlere sundu.

Bu şekilde davranarak, daha az hata yaptı. Diğer bazı düşünürlerden farklı davranabilmesinin muhtemel sebebi, sahip olduğu temaşa kudretidir.

Goethe, bilimlerin, tasvir yoluyla parçadan bütüne giderken sürekli tökezlediklerini düşünür. Onların elde ettikleri bilgiyle ne yapacaklarını bilmedikleri söyler.

Goethe, Divan’ında Mefistotoles’in ağzından çağının bilgilerini tenkit eder ve tavsiyelerde bulunur:

‘’Zamandan istifade ediniz, o pek çabuk geçip gider. Lakin intizam size vakit kazanmasını öğretir. Onun için değerli dostum, ben size ilk önce mantık dersini tavsiye ederim…”

Goethe, 65 yaşında iken yazmaya başladığı Doğu Batı Divanı’nı başta Hafız olmak üzere sadece İran Edebiyatının etkisinde kalarak kaleme almamış, bilakis aynı zamanda büyük ölçüde Türk Edebiyatı’nın sultan şairlerinin, düşünürlerinin, devlet adamlarının ve sanatkârlarının bariz etkileriyle yazmıştır. Doğu Batı Divanı, Goethe tarafından Arap, Fars ve Türk Edebiyatına yazılmış eşsiz bir naziredir. Doğunun sanat ve kültür malzemelerinden ördüğü renkli bir şiir halısı gibidir.

Goethe, Hammer von Purgstall’ın 1812-13 yıllarında tercüme ettiği Hafız Divanı’nı okumasa belki de kendisi böyle bir Divan yazmayacaktı. Ayrıca İstanbul’daki Prusya maslahatgüzarı olarak 1785-1791 arasında çalışan Heinrich Friedrich von Diez’in Türkçe Farsça ve Arapça menşeili tercümelerinden de çok fazla etkilenmiştir.

Goethe, Marko Polo, Johannes von Montevilla, Pretro della Valle, olearius, Tavernier ve Chardin gibi seyyahların Doğu ile ilgili notlarından da çok istifade etmiştir. Hafız’ın Divanı muhtemelen tetikleyici olmuştur.

Bundan 200 yıl önce tercümeler ve seyyahların anlatımlarının çok az olması, bunları yorumlama ferasetini gösteremeyen düşünürlerin dünyaya bakışlarında hata yapmalarına sebep olabiliyordu. Günümüzün küresel dünyasında böyle bir kaynak sıkıntısı yok.

Küreselleşmenin sonucu olarak artan insanlar arası etkileşme, bölgeler arası farklılıkları törpülüyor. Doğu Batı, Kuzey Güney gibi farklılıklardan ileride bahseden azalacak En azından, özellikleri belirgin çizgilerle birbirinden ayrılmış bölgeler orta vadede kalmayacak.

Goethe’nin Doğu Batı Divanı’nın ‘’Notlar ve Araştırmalar’’ bölümünde ‘Çölde İsrail’ başlığı altında yaptığı irdeleme bugün içinde geçerlidir:

‘’Dünya ve insanlık tarihinin asıl, biricik ve en derin konusunu inançla inançsızlık arasındaki çatışma teşkil eder, diğer konular ise buna tabi ve ayrıntıdır…

İnançtan maksat sadece bir dine inanmak değildir. Sadece dini ve ruhi hayatla sınırlı da değildir. Varoluşun bütününü kucaklamaya çalışmak, insanı gerçek inanca götürür. Varoluşun ve hayatın manasını anlamak, insanı inançlı kılar.

Dolayısıyla dünyanın her bölgesinde kendi içinde farklı anlayışlar vardır. Asıl olan, her bölgeden hayatın anlamını anlayanların, Dünyanın güzel geleceği için birlikte hareket etmeleridir.

ALLAH’IN DİNİ TEKTİR VE İSLÂMDIR

Bakara Suresi 133. Ayet: “Yoksa siz Yakub’un, ölüm döşeğinde iken çocuklarına, “Benden sonra kime ibadet edeceksiniz?” dediği, onların da, “Senin ilahına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilahı olan tek bir ilâha ibadet edeceğiz; bizler ona boyun eğmiş müslümanlarız.” dedikleri zaman orada hazır mı bulunuyordunuz?”

Deyin ki: “Biz Allah’a, bize indirilene (Kur’an’a), İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve Yakuboğullarına indirilene, Mûsâ ve İsa’ya verilen (Tevrat ve İncil) ile bütün diğer peygamberlere Rab’lerinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz ona teslim olmuş kimseleriz.” 136﴿

Yoksa siz, “İbrahim de, İsmail de, İshak da, Yakub ile Yakuboğulları da yahudi, ya da hıristiyan idiler” mi diyorsunuz? De ki: “Sizler mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?” Allah tarafından kendisine ulaşan bir gerçeği gizleyen kimseden daha zalim kimdir? Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir. 140﴿

Al-I İmran Suresi “İsa onların inkarlarını sezince, “Allah yolunda yardımcılarım kim?” dedi. Havariler, “Biziz Allah yolunun yardımcıları. Allah’a iman ettik. Şahit ol, biz müslümanlarız” dediler. 52﴿

Andolsun, “Allah üçün üçüncüsüdür” diyenler kafir oldu. Halbuki bir tek ilahtan başka hiçbir ilah yoktur. Eğer dediklerinden vazgeçmezlerse andolsun onlardan inkar edenlere elbette elem dolu bir azap dokunacaktır. 73﴿ 

Maide Suresi “Hani bir de, “Bana ve Peygamberime iman edin” diye havarilere ilham etmiştim. Onlar da “İman ettik. Bizim müslüman olduğumuza sen de şahit ol” demişlerdi.” 111﴿

HADİD SURESİ

Sonra bunların peşinden ardarda peygamberlerimizi gönderdik. Onların arkasından da Meryem oğlu İsa’yı gönderdik, ona İncil’i verdik ve kendisine uyanların kalplerine şefkat ve merhamet duygusu koyduk. (Kendiliklerinden) icat ettikleri ruhbanlığa gelince; biz onu onlara farz kılmamıştık. Allah’ın rızasını kazanmak için onu kendileri icat etmişlerdi. Fakat ona da gereği gibi uymadılar. Biz de içlerinden iman edenlere mükafatlarını verdik. Fakat onlardan birçoğu da fasık kimselerdir. 27﴿

ŞURA SURESİ

“Dini dosdoğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin!” diye Nûh’a emrettiğini, sana vahyettiğini, İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve İsâ’ya emrettiğini size de din kıldı. Fakat senin kendilerini çağırdığın şey (İslam dini), Allah’a ortak koşanlara ağır geldi. Allah ona dilediğini seçer. İçtenlikle kendine yönelenleri de ona ulaştırır. 13﴿

Al-I İmran Suresi “De ki: “Allah’a, bize indirilene (Kur’an’a) İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve Yakuboğullarına indirilene, Mûsâ’ya, İsa’ya ve peygamberlere Rablerinden verilene inandık. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz. Biz ona teslim olanlarız.” 84﴿

Kim İslam’dan başka bir din ararsa, (bilsin ki o din) ondan kabul edilmeyecek ve o ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır. 85﴿

ARAF SURESİ

Kendilerine peygamber gönderilenlere mutlaka soracağız. Peygamberlere de elbette soracağız. 6﴿

ALLAH’A İMAN EDİP SALİH AMEL İŞLEYENE KORKU YOKTUR

Maide Suresi 69. ayet: “Şüphe yok ki iman edenler ve Yahudiler, sabiiler, Hıristiyanlar; bunlar içinden her kim Allah’a ve ahiret gününe iman edip de salih olarak çalışırsa, artık onlara korku yoktur ve onlar mahzun olacak değillerdir!”

İnsanların, gurupların ve milletlerin tarihine baktığımızda Allah’ın hükmünün dünya için de geçerli olduğu anlaşılır. Ayet, Allah’ın korumasına mazhar olabilmek için inanmayı yeterli bulmuyor, mutlaka salih ameller işlenmesi gerekiyor. Güzel işler yapmayan, içi başka dışı başka şekilde davranan, insanlara zarar verenler iman ettik deseler bile korunma altına alınmıyor. Aksine diğer ayetlerden anlaşıldığına göre cezalandırılıyorlar.

Allah önce iman edenlere, yani Hz. Muhammed (s.a.v.) ile gönderdiklerine uyanlara sesleniyor. Çünkü Kur’an bütün insanlığa onların döneminde iniyor. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ümmetinin tarih içerisindeki seyri bu ayetle örtüşüyor.

İkinci olarak seslenilen Yahudiler için de tarihi gerçekler benzer. Allah onların yanlışları fazla olunca onları yaşadıkları topraklardan dağıtıyor. Gittikleri yerlerdeki devletlerin aleyhine ihanet şeklinde algılanacak harekette bulunmuyorlar. Ancak İspanya’da Müslümanlar yenilince, haksız bir şekilde kovuluyorlar. Ama Allah imdatlarına Osmanlı Türk Devletini gönderiyor. Koruma altına alıyor.

İkinci Dünya Savaşı döneminde Hitler haksız bir şekilde Yahudilere zulmediyor. Ama Allah onlara devlet kurdurarak yardım ediyor.

Diğer taraftan Roma İmparatorluğu, mazlum Hıristiyanlara zulümler yaptı. Allah da Roma Devletini Hıristiyan yaptı. Ama bu defa Hıristiyan olanlar zulme başladı. Sonunda Roma İmparatorluğu yıkıldı. Hıristiyan dünyası başsız kaldı. Uzun süren karanlığa gömüldü. İlerleyen dönemlerdeki iki Dünya Savaşına da, benzer gözle bakılabilir.

Demek ki ister insan, ister gurup, ister devlet olsun her kim, salih olarak çalışmazsa her iki dünyada da cezalandırılıyor. Davranışları ihanet şekline dönüşenlerin cezaları yine her iki dünyada da şiddetli oluyor. Düzgünlüklerini koruyanlara veya hatalarından dönenlere, Allah yardım ediyor.

Allah zulmetmez. Allah bağışlayıcıların en hayırlısıdır. Allah; insanlar, guruplar ve devletlerin yaptıklarına karşılık verir.

Allah’ım; “biz sizinle dostuz” dediklerine karşı el altından, hem de kendi eski düşmanlarıyla bile işbirliği yapacak kadar ihanet içerisine düşenlerin yanlışlarından dönmeleri için uyarıcı işaretler gönder. İhanetlerinde ısrar edenler olursa, onlara tarihin tekerrür edeceğini hatırlat.

Allah’ım Senin her şeye gücün yeter.

ALLAH’IN BİZLERİ VEKİL YÖNETİCİ KILDIĞI YERYÜZÜNE, SAHİP ÇIKALIM

Daha önceki bir yazımızda aktardığımız gibi, Bakara Suresi 30. Ayette Allah insanı, yeryüzündeki Kendisinin vekil yöneticisi olarak yarattığını belirtiyor.

İsra suresi 70. ayette de, Âdem’in oğullarını ikrama mazhar kıldığını ve yarattıklarından birçoğunun üzerine geçirdiğini aktarıyor.

Demek ki Allah insanları, melekler vb. birçok yarattığından üstün kılmış. Fakat bütün yarattıklarından üstün kılmamış.

Ayetlere bakılınca Evrende, insanın dışında başka şuurlu varlıklar da var.

Al-i İmran 83. Ayet: “Daha Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Hâlbuki göklerde ve yerde kim varsa hepsi ister istemez O’na teslim olmuştur, hep döndürülüp O’na götürülecektir.”

Yukarıdaki ayetin benzerlerinde hep gökler diyerek çoğul, yer diyerek tekil bahsedilir. Böyle ayetlerin çoğunda göklerdeki ve yerdeki varlıklardan bahsedilirken ‘ma’ kelimesi geçer. Bu sözcük canlı-cansız bütün varlıkları kapsar.

Hâlbuki bu ayetle birlikte, Meryem 93, Rad 15, Hacc 18 ve Neml 65 gibi ayetlerde ‘men’ kelimesi geçer. Bu sözcük akıl ve şuur sahibi varlıkları ifade etmektedir.

Bunlar vb. ayetlerden anlaşılan, göklerde Allah’a secde eden başka akıl sahibi varlıklar var. Bunların göklerdeki yaşama ortamları hakkında bilgi verilmiyor. Bize bildirilen tek husus, göklerdeki bu şuurlu varlıkların da; insanların birçoğu, hayvanların, bitkilerin, cansız varlıkların tamamı gibi Allah’a teslim oldukları, Yüce Yaradan’a secde ettikleri, sonunda Allah’a döndürülecekleri ve hiçbirinin gaybı bilmediğidir.

Ayetlerde yeryüzünün hep tekil olarak bahsedilmesinden anlaşılan o ki, Evrende insanın yaşayabileceği ortam sadece yeryüzünde var.

Demek ki insanlığın Evrende başka gezegenlerde yaşaması ihtimali yok. Sadece biz insanların kendi yaptığımız araçlarda, yeryüzündeki ortamı sağladığımız ölçüde yaşanabilir.

Göklerdeki diğer akıl sahibi varlıkların yeryüzünde yaşayabilme ihtimalleri hakkında bilgi verilmiyor. Bu varlıklar yeryüzünde yaşayabilseler bile, Bakara Suresi 30. ayete göre yeryüzündeki Allah’ın vekil yöneticisi, kuvvetli ihtimal insanlık olacak.

O halde yeryüzüne sahip olalım. Allah, insan vücuduna kendini yenileyebilme özelliği verdiği gibi, yeryüzü ortamının da kendini yenileyebilme düzeneklerini hazırlamış.

Fakat insanlık bu düzeni bozdukça, yenileme düzenekleri işe yaramayabilir. Tıpkı, insan vücudundaki kanserli hücrenin giderek vücudu ölüme götürmesi gibi,  biz de yeryüzünü ölüme götürebiliriz.

Nasıl, Allah’ın insana verdiği hücreleri yenileme özelliği kanser karşısında işe yaramıyorsa, Yüce Yaradan’ın kurduğu düzenekler yeryüzünün ölümünde de yaramayabilir.

Canlıların genetik kodlarıyla ve gen yapılarıyla oynamaktan tutun da, yeryüzündeki yüz milyonları aşan kara mayınlarından hidrojen bombasına kadar her yanlışımız yeryüzünün sonunu, dolayısıyla insanlığın sonunu getirebilir.

Yeryüzünün kanserli hücreleri, aşırı kâr etme ve güç sahibi olma hırsıyla hak ve adaletle bağdaşmayan bir şekilde zalimce davranan insanlar ve guruplardır.

Eğer bu kanserli hücreleri, yani yanlış yapan insanları ve gurupları başlangıç safhalarındayken iyileştiremezsek, hem bu yanlışları yapan insanları ve gurupları hem de insanlığı kurtaramaz hale geliriz.

İnsanlığın bitmesi, Evrende yaşayan Allah’ın yarattığı diğer şuurlu varlıkların sonunun geleceği anlamına gelmeyebilir. Onlar kendilerine verilen bir süreye kadar yaşamaya devam edebilirler.

Sonuç olarak Yüce Yaradan’ın yarattığı her akıl sahibi şuurlu varlık, kendi soyundan sorumludur. Bizim sorumluluğumuz, insanlık ve yeryüzüdür. O yeryüzü ki, Evrende insanların yaşayabileceği tek yer olduğu kesin olarak bildirilen yerdir.

Allah’ım; insanların Senin gönderdiğin ayetleri anlayabilmeleri için anlayış ihsan eyle, onların hidayete erebilmeleri için iradelerine güç ver.

 Senin her şeye gücün yeter.

ALLAH’A VE ELÇİLERİNE KARŞI SAVAŞANLAR HER ZAMAN KAYBETTİLER

Hz. Nuh 950 yıl yaşadı. Fakir bir hayatı vardı. Dünyevi nimetler açısından nice güçlü insanlar ona karşı mücadele ettiler. Fakat sonunda, Hz. Nuh ve çevresindekiler kurtuldu. Kendilerinin güçlü olduklarını zannedenlerin hepsi helak oldu.

Hz. İbrahim çok genç yaşta insanları Allah’ın yoluna çağırmaya başladı. Mal-mülk sahibi insanlar onu ateşe attılar. Ama Allah Hz. İbrahim’i ateşten kurtardı. Sonrasında uzun bir ömür verdi. Yaşlı iken ( rivayetlere göre 150 yaş civarında iken) ona çocuk ihsan etti.

Hz. Musa’yı ve çevresindeki garibanları Firavunun elinden kurtaran Allah, Firavun ve çevresini denizde boğdu.

Döneminin dünyevi nimetler açısından güçlü insanları Hz. İsa’yı öldürmek istediler. Ama Allah, onlara benzetme yaptı. Dolayısıyla öldüremediler. Onu Allah yanına aldı.

Hz. Muhammed yetim büyümüş bir insandı. Zenginler ona karşı mücadele ettiler. Uhud Savaşında Müslümanları yendiler. Ama Peygamberimizin amcası Hz. Hamza’yı insanlık dışı bir yöntemle öldürdüler. Bu savaş sonrasında Allah’a ve elçisine karşı savaşan zenginler, daha çok güçlenmiş olmalarına rağmen bir daha Müslümanlara karşı galip gelemediler. Sonunda tamamen yenildiler. Fakat Allah’ın merhameti sayesinde onlardan birçoğu hidayete erdiler. Böylece arkalarından hayırla anıldılar.

Allah’a inananların halis niyetlerle çalıştıkları, adaletle hükmettikleri hiçbir dönemde, kendilerine dolayısıyla Allah’ın kurallarına karşı savaşanlara yenildikleri görülmedi.

En’’am Suresi 122. Ayet: “Bir ölü iken kendisini dirilttiğimiz, insanlar içinde yürümesi için kendisine bir ışık tuttuğumuz kişinin durumu, karanlıklar içinde kalmış, bir türlü ondan çıkamayan kişininki gibi olur mu? İşte böyle! Küfre sapanlara, yapmakta oldukları süslü-püslü gösterilmiştir.”

Önceki iki ayetde Allah, müminlere karşı mücadele edenleri anlattıktan sonra, müminlerle ve onlara karşı olanların durumlarını bu ayette temsilen anlatır.

Küfür içerisinde olmak insandaki yüce ruhsal meziyetleri öldürür. Allah’ın kurallarına karşı savaşan insan, manen ölü gibidir. Allah bunlardan bazılarına iman verir. Böylece onlar dirilmiş olur. Allah’ın kendisine sunduğu ışık ve bilgi ile yürür. Gittiği yolu görür. Fakat Allah’ın kurallarına karşı savaşan insan karanlıklarda bocalar, nereye gittiğini bilemez. Bu iki insanın durumu elbette aynı olmaz.

Allah’tan niyazımız, Allah’ın kurallarına karşı savaşanların arasından mümkün olduğunca çok insanın, Allah’ın ipine sarılarak aydınlığa çıkması, yani dirilmesidir.

BÜYÜK DEVLETLER KÜÇÜLEBİLİR, KÜÇÜKLER BÜYÜYEBİLİR

Hucurat Suresi 11: ”Ey iman edenler!  Bir kavim bir kavim ile alay etmesin. Belki kendilerinden daha hayırlı olurlar……”

Gelecekte hangi insanın, hangi gurubun ve hangi toplumun daha hayırlı olacağını sadece Yüce Yaradan bilir. Bu sebeple hiç kimseyi ve hiçbir gurubu küçümsememek gerekir. Hattâ onlar düzgün bir yapıdalarsa destek olunmalıdır.

İnsanlık tarihi büyük devletken küçülen hattâ yok olanların, benzer şekilde küçükken büyüyenlerin hikâyeleri ile doludur. Kendi hayatımız döneminde bile devletlerin böyle durumlarına şahit olmuşuzdur.

Mısırdaki firavunların yönetimi dâhil, Milattan önceki dönemler hakkındaki bilgi ve belgelerimiz henüz istenilen seviyede değildir. Bu sebeple o dönemler hakkında fikir beyan etmek bizleri yanılgıya götürebilir.

Milattan sonraki dönemlerde devletlerin yükseliş ve küçülüşlerini incelediğimizde bazı ortak özellikleri olduğunu görürüz. Devletler hak ve adaletle hükmettikleri, insanlara faydalı ilimle meşgul oldukları dönemlerde yükselişe geçmişlerdir. Bu devletlerin yaşamları uzun sürmüştür. Böyle davranmadan hızla büyüyenler, aynı hızla düşüşe geçmişler ve hattâ yok olmuşlardır.

Bazı geniş sınırlara ulaşmış devletlerin ortak özellikleri, çevrelerindeki devletlerin çok parçalı olmaları ve birbirleriyle çekişmeleridir. Güçsüz toplumları yenerek güçlenen devletlerin ayakta kaldıkları süre uzun olmuştur. Ancak medeniyet açısından bakılınca, gittikleri yerlerin ve dünyanın uygarlığına katkıları bakımından varlıklarının ciddi bir etkisi olmamıştır.

Dünya uygarlığına katkıları bakımından belgelenmiş tarihte iki önemli devlet vardır. Birisi Roma Devletidir. Romalılar çevrelerine, kendi anlayışları çerçevesinde de olsa kanun ve nizamı götürdüklerini düşünmüşlerdir.

Diğeri Osmanlı Devletidir. Türkler de kendi anlayışları çerçevesinde, nizam-ı âlem anlayışla çevrelerine yayılmışlardır. Gayelerinin, dünyaya nizam vermek yani düzen getirmek olduğunu düşünmüşlerdir. Türklerin başka bir amacı da Allah’ın adını yaymak olmuştur.

Bu iki devletin dışında da, benzer iddialarla hareket ettiklerini savunanlar olmuştur. Ama o devletlerin yaşamlarına bakılınca uygulamalarının iddialarıyla ilgili olmadığını görürüz. Hattâ Roma Devleti için bile kısmen benzer durum geçerlidir. Çünkü kanun ve nizamı, Roma ve İtalya sınırları dışarısında kalan ve egemenlikleri altındaki diğer yerlerde pek uygulamamışlardır.

Kendi öz bölgelerinde de önce Hıristiyanlara en sert tavırlarla davranmışlardır. Sonra devlet olarak Hıristiyanlığı kabul edince bu defa bırakın başka dine inananları, Hıristiyanlık anlayışı devlet yönetimininkiyle uyuşmayanlara acımasız davranmışlardır. Belki de bu sebeple yıkıldıktan sonra çok uzun süre ayağa kalkamamışlardır. Kalktıklarında da sıradan bir devlet konumunda olmuşlardır.

Türkler ise daha samimi davrandıklarından, her taraftan gelen baskılara ve anayurtlarından uzakta olmalarına rağmen halen ayaktalar. Ama Türkler de, son dönemlerdeki adaletten, Kur’an’ın özünden ve insanlara faydalı ilimden sapmalarından dolayı tarihlerine uygun yerde değiller.

Tarihteki gelişmelere bu açıdan bir göz atmamızın sebebi, geleceğe ışık tutmak içindir. Günümüzde büyük olarak kalmak isteyen devletler ve büyümek isteyenler nasıl davranmaları gerektiğine, tarihe bakarak karar verebilirler.

Allah fiilini kullarının ve kullarının kurduğu devletlerin davranışlarına göre oluşturur. İnsanların huzuru için hak ve adalet üzerine yürüyenlere, insanlara faydalı ilimle uğraşanlara yardım eder. Bu yoldan ayrılanlara da gereğini yapar. Dolayısıyla küçükler büyüyebilir, büyükler küçülebilir.

İsra Suresi 58: “Hiçbir memleket de yoktur ki, Biz onu kıyamet gününden önce helâk edecek veya şiddetli bir azap ile azap etmeyecek olmayalım; Kitap’ta bu yazılı bulunuyor.”

Bu ayetten anlaşılan her devletin hayatlarının bir döneminde, kendi menfaatleri uğruna hak ve adaletten, ilmi gelişmelerden ayrılacağıdır. Çünkü Allah kullarına azap etmez. Sadece onların davranışlarının karşılığını verir.

Değişmeyen tek kanun, Allah’ın kanunudur.

DİNLER İNSANLARIN HUZURU İÇİNDİR

Allah dinleri, insanların zayıf omuzlarına ağır bir yük olarak göndermemiştir. Aksine insanların huzuru içindir. Nitekim Kur’an, insanlara iyilik yapmak adına indirilmiştir.

Kur’an kâinatın aynası gibidir. Kâinatı anlarsak, Kuran’ı da anlarız. Gerek Kur’an gerekse Kâinat sadece analitik gözlem ve zekâyla okunursa tam anlaşılmaz. Eğer sadece analitik zekâyla anlaşılsaydı, Allah peygamberler göndermezdi.

İslâm’ı özüne daha uygun yorumlayanların başında Maturidi gelir. (Semerkant doğumlu bir Türk’tür, (852-944)) Maturidi’ye göre dini tebliğ olmasa da, kişi akılla Allah’ı bulabilir. Ancak peygamberler gönderilmeden, Allah tarafından yapılması istenilen hükümleri insan tek başına bilemez. Günlük geçim derdindeki insanın bilmesi daha zordur.

Maturidi’ye göre bilginin kaynakları üçtür: Beş duyu, doğru haber, aklın tefekkürü. Burada kastedilen doğru haber, pozitif ilimlerle birlikte vahiy yoluyla Allah’ın kullarına aktardıklarıdır.

Demek ki, Kâinatı ve Kur’an’ı anlamak için gönül gözüne de ihtiyaç var. Gönül gözünün gelişmesi için vahiyle gelenlere tam iman ederek, beş duyuyla gözlemleyip pozitif ilimlerle irdelemek ve akılla tefekkür etmek gerekir.

Kuran’ı anlamak yazılı metini okumak değildir.

Nitekim Hz. Muhammed’e ilk gelen vahiy “oku” emridir. Hâlbuki peygamberimiz yazan ve okuyan birisi değildi. Buradaki oku emri, çevreni, kâinatı incele anlamındadır.

Bilhassa hayvanlar âlemini inceleyen ilim insanları, Allah’ın varlığına neredeyse şahitlik edecek konumdadırlar. Günümüzde insanlığın sıkıntılarından birisi hızlı şehirleşmedir. Şehirlerde insanlar doğadan kopmaktadırlar. Doğadan kopuş ise dinde şekilciliği ve törensel uygulamaları öne çıkarmaktadır. Dinin törensel şekillerine uyan insan kendini vicdanen rahatlatmaktadır. Yaptığı hataları görmesini de engellemektedir.

Dinin törensel uygulamalarına abartarak uyanlar, insanlarla birlikte Allah’ı da kandırdıklarını zannetmektedirler. Böylece içerisinden çıkamayacakları bir kötülük çemberine girmektedirler. Onlar elbette bu yanlışlarının cezasını çekecekler. Ama insanlara kötü örnek olduklarından, temsil ettikleri dinlere zarar vermektedirler.

Türkçe ’de bir söz vardır: “Yarım hoca insanı dinden, yarım doktor candan edermiş”. Bu nedenle arayış içerisinde olanların, dinleri kaynağından öğrenmeye çalışarak huzuru aramalarında fayda var. 

Hz. Muhammed’e gelen ilk vahiy içerisinde Allah şöyle der: “…….Oku, O cömertliğinin sonu olmayan Rabbindir……..”

O halde geçmişimizde ne yaşarsak yaşayalım, konumumuz ne olursa olsun, hem kendimizin hem de çocuklarımızın geleceğini kurtarmak için öze dönelim, Allah’ın sonsuz cömertliğinden faydalanmaya çalışalım.

DOĞU-BATI ANLAYIŞLARI ÜZERİNE

Alman Wilhelm Friedrich Hegel (1770-1831), dünya tarihindeki hükümdarlıkları Hukuk Felsefesinin Ana Çizgileri adlı eserinin 354. Maddesinde dörde ayırır.

  1. Doğulu, 2. Yunanlı, 3. Romalı,   4. Germen,

Madde 355’te de Doğu hükümdarlığını şöyle tanımlar: “Bu ilk hükümdarlık, ataerkil fıtrat bütünlüğünden yola çıkar. Kendi içinde ayrışmaz. Kendi zatıyla kaim bir dünya görüşüdür. Buradaki dünya yönetimi Tanrı düzenidir….”

Hegel’in Doğu derken kastettiği ağırlıklı olarak Müslüman Dünyası ve kısmen Hindistan’dır. Belki de Konfüçyüs düşüncesinin dev cüssesi nedeniyle, Çin bu bağlamın dışında tutulmuştur.

Bu tanımlamaya giden yol, İmmanuel Kant’ın (1724-1804) düşünceyi, Estetik ve Mantıksal şeklinde ikiye ayırmasıyla başladı.

Kant’a göre doğada bir şey ne ise, odur. Kavramsallık doğada yoktur. Oysa mantıksal düşünce, kavramlara dayanır. Kavram ise, bir şeyin aslı yani bizatihi kendisi değildir. Kavram, doğada var olan bir şeyin insan zihnindeki tasarımı veya adıdır.

Friedrich von Schlegel’in 1800’de yazdığı “En büyük romantizmi Doğu’da aramak zorundayız.” sözü ile Almanya’da Romantik anlayışın temelleri atılmış oldu.

Aslında Alman idealizmi ve Romantik okul, birbirinden çıkmış ve birbirlerini genişleterek ilerlemişlerdir.

Romantik akımın temeli, Doğu ve Batı diye iki ayrı bilincin varlığını kabul etmektir. Yoksa günümüzdeki anlamıyla duygusallık demek değildir.

Ancak Almanya’daki bu Romantik akım, bitişik komşusu Fransa’da etkili olmamıştır. Almanya’da “dichtung” denilen şiir, yani edebiyat ve sanatı içerisinde barındıran yazılar genellikle filozoflar için yazılır, filozoflarca okunur.

Fransa’da ise bu anlamıyla şiir, toplumsal bir olgudur. Şiir ve şairler, toplumsal devrimleri, bunalımları ve çalkantıları ciddi anlamda etkilerler. Dolayısıyla Fransa’da felsefe, toplumsal olayları ve toplumu irdeleyerek sonuç çıkarmaya çalışır.

Nitekim Fransız filozof Auguste Comte’un (1798-1857) getirdiği felsefe olan Pozitivizm, bu anlayışın bir sonucudur. Pozitivizm; beş duyu ile algılanabilir, elle tutulup görülebilir, yani gözlemlenebilir olaylar demektir. Anlayış olarak, Alman Romantizmini tehdit eder bir konumdadır.

Kant için Batı, Yunan ve Roma veya onun yolundan gittiğini düşünen Batı Hıristiyanlığıdır. Kant’a göre Batı demek, kavramsal ve mantıklı düşünme ile bilim ve felsefe demektir.

Kant’a göre Doğu yani Müslüman Dünya düşünmeyi bilmez, aklı yoktur. Kavramlarla değil, kavramsız düşünceyle yani “poesie” dedikleri nazım şiir ile konuşur.

Hâlbuki Kant ve benzer filozoflardan 800-900 yıl önce, Türk ve Müslüman olan Maturidi’nin (852?-944) açıklamaları vardır. Maturidi’ye göre bilginin kaynakları üçtür; beş duyu, doğru haber (zaruri ilim ve vahiy yoluyla Allah’ın kullarına aktardıklarıdır) ve aklın tefekkürü.

Maturidi’den ve irdelemelerinden habersiz olan Comte, zihinsel gerçeklikten hareket etmez. Pozitif gerçeklikten yola çıkar. Maturidi’yi hiç duymamış olan Kant ise, kavramlarla düşünür. Kavramlar, mantıksal düşünmeyi yani genel anlamda bilimi oluşturur.

İki akımın da takipçileri, üstatlarını çok methederek, tıpkı Sokrates örneğindeki gibi, onların düşüncelerinin etkili olmasını sağladılar. Doğu ya da Müslüman Dünyayı, Batı’dan kesin çizgilerle ayırdılar.

Avrupalı düşünürlerin fikirleri bütün dünyayı etkiledi. Fakat bu etkiler, yaşamı anlamlı kılmak yönünde olmadı. Aksine insan ve insanlar arası ilişkileri perişan etti.

Schopenhauer, Nietzche ve Michel Henry gibi filozoflar aynı soruyu sormuşlardır: “Yaşam, nasıl oldu da kendi kendini yok eder hale geldi?”

Hâlbuki yaşamın bu duruma düşmesinde, Avrupalı fikir insanlarının etkileri çok büyük olmuştur. Yanılgılarında üç temel bakış hatası olmuştur.

Birinci hata, olayların etmenlerinden sadece birini (bazen ikisini) esas alarak, teorilerini sadece bu etmenin üzerine kurmalarıdır.

İkincisi ise, olayların sadece bir dönemini, yani bir kesitini ele almaları ve teorilerini bunun üzerine inşa etmeleridir.

Üçüncüsü, dar bir bölge içerisindeki gelişen olayları irdelemeleridir.

Sosyal olaylar çok etmenlidir. Hiçbir gelişme, tek bir sebebe dayanmaz. Sosyal olaylarda tek doğru yoktur. Daha çok insana faydalı, daha az insana zararlı çözüm yolları her zaman geliştirilebilir.

Düşünürlerin, diğer etmenleri ve kesitleri hiç gibi görerek teori geliştirmeleri, fikirlerini daha başlangıçta sağlam bir mesnetten yoksun bırakmaktadır.

Wilhelm Dilthey’in (1833-1911)  kurduğu “düşünce tarihi” anlayışı bile, Avrupalı düşünürlerin böylesine temel yanlışları ve benzer hatalara kendisinin de düşmesi dolayısıyla durumu toparlayamamıştır. Hâlbuki Maturidi’nin geniş bakışlı, dini motifleri de sistemin içerisinde irdeleyen ve denge kuran sentezi Dilthey’in kuramıyla birleşseydi, insanlık için çok daha faydalı olurdu.

Dilthey, Romantik ve Pozitivizm akımlarının da eksiklerini ortaya koymaya çalışırken,  “anlama” ile “açıklama”nın birbirine karşıtlığından hareket etmiştir. “Biz doğayı açıklamakta, gönül hayatını anlamaktayız” diyerek, bu durumu net bir şekilde ortaya koymuştur.

Ancak kendisinin de, “yaşam ve yaşantı” konusundaki düşüncelerinde büyük sıkıntılar çektiğini görürüz. Dilthey, asıl çözüm bekleyen “Bütün bu görecelikler içerisinde nesnellik nasıl mümkün olacaktır” sorusuna doyurucu bir cevap verememektedir. Bütün bunların sonucunda, Avrupalı filozofların düşünceleri havada kalmıştır.

Maturidi sosyal olayların etmenlerinin çoğunluğunun üzerine bir teori kurduğundan, görüşleri halen günümüzde insanlığın geleceğine ışık tutmaktadır. O; iman, kader, akıl, mucize gibi insanların cevaplamada zorlandığı konularda doyurucu yanıtlar verebilmiştir.

Kant ve takipçilerinin Müslüman Dünyasını irdeledikleri dönemler, Müslüman yöneticilerin Maturidi’nin yorumlarından bilerek uzaklaştığı asırlardır. Avrupalı filozoflar görüntü üzerinden hareket ettikleri için, kendilerini derin düşünüyormuş gibi görmelerine rağmen sığ kalmışlar ve bir sonraki dönemde eleştirilmişlerdir. Hattâ birçoğu, kendi yaşantıları içerisinde bile, birbirine zıt fikirlere sahip olmuşlardır.

Maturidi de ise, kendi söylemleriyle çelişme ve sonrakiler tarafından eleştirilme yoktur. Farabi(870-950) ve İbni Sina(980-1037) gibi âlimleri zındıklıkla (dıştan Müslüman içten inkârcı) suçlayan İmam Gazali (1058-1111) bile, Maturid’iyi ciddi anlamda eleştirememiştir. Hâlbuki Gazali, Eşarilik anlayışını sistemleştiren kişidir. Eşarilik ile Maturidilik arasında da ciddi anlayış ve irdeleme farklılıkları vardır.

Sonuç olarak şunu söylemek mümkündür. Kimisi kendisiyle çelişen, kimisi kısa süre sonra eleştirilen ve kimisi kendi sordukları sorulara bile doyurucu cevap bulamayan düşünürlerin yönlendirmeleri, insanlığın faydasına olmamıştır. Hattâ Nietzche’nin güçlülük istenci gibi anlayışlar, insanlığın aleyhine olmuştur.

İnsanlığın güzel geleceği için, Maturudi’nin konuları irdelerken yaptığı gibi, bilginin kaynaklarını; beş duyu, doğru haber ve aklın tefekkürü şeklinde üçlü ve daha fazla sağlam temellere oturtan çalışmalara ihtiyaç var.

Allah’ım, gönlümüzü güzelliklere aç, ufkunla idrakimizi genişlet, gönderdiğin ayetlerini anlayabilmemiz için anlayışımızı artır, aklımızı kullanırken bizlere irade gücü ver.

Senin her şeye gücün yeter.

DÜNYADA EN HUZURSUZ KİMSE, KALBİNDE HASET VE KİN TAŞIYANDIR

İmam-ı Şafi’nin bu sözü hayatın gerçeklerindendir. Belki bu söze küçük bir düzeltme yapılabilir: “Dünyada en huzursuz insan, kalbinde en yoğun haset ve kin taşıyandır.”

Huzurlu insan kendisiyle barışık olandır. Böyle insanlar hayata ve olaylara güzel bakarlar. Son ana kadar sabrederler.

Kalbinde kin ve haset taşıyanlar ise, önce kendileriyle kavgalıdırlar. Çünkü her insanın içerisinde Allah’ın bizlere verdiği masumiyet ve güzellik vardır. İnsanlar, Yunus Emre’nin “bir ben vardır, benden içeri” deyişindeki gibidir.

Nitekim bazı insanları tarif ederken “içi, dışı bir insan” deriz. Hâlbuki kalbinde kin ve haset taşıyan insan bu duygularını gizlemek zorundadır. Toplum karşısında sürekli bir tiyatro sergilemek zorundadır.

Böyle insanlar basına ve başkalarına kapalı görüşmelerinde muhataplarına kalplerindeki kin ve hasedi kusarlar. Onları tehdit ederler. İmkân buldukça da cezalandırırlar. Bazen de kapalı kapılar arkasında kendilerinden daha güçlü olanlardan defalarca özür dilerler.

Aynı insanlar toplumun önüne çıktıklarında ise, tam tersine ihlaslı, masum bir insanmış gibi davranmaya çalışırlar. Fakat böyle çift kişilikli davranabilmek çok zordur. Bu sebeple bazen hata yaparlar. Toplum önünde de kinlerini kusarlar. İnsanları tehdit ederler.

Siyasette en başarılı olanlar toplum önünde iken, iç dünyalarının tam tersi davranmalarına rağmen, insanları kandırmasını başarabilenlerdir. Böylelerini de bazen Allah uyarır. Kiminin dili sürçer ve kişiye “ben çocuklarıma helâl lokma yedirmedim” dedirtir.

Meselâ bayrak indirme olayı gibi birçok olaylarda, ilk verdiği demecinin tam tersini ertesi gün verdirtir. Bütün bunlar Allah’ın uyarılarıdır. Bu ikazları anlayıp kendini düzeltenler önce iç huzura kavuşurlar. Sonra toplum önünde huzura kavuşurlar. Dolayısıyla toplum da huzura kavuşur.

Allah’ın yaptığı uyarıları dikkate almayanlar, tarihin çöplüğünde kendilerine yer ayırmış olurlar. Bazıları ise o kadar batağa batmıştır ki, uyarıları anlamazlar. Çevrelerinden anlayanları da sustururlar. Günü kurtarmak için mücadele ettikçe, daha çok batarlar. Battıkça başka çıkış yolumuz yok diyerek, kendileri dışında herkese savaş açarlar. Kendi çevrelerini de bu savaşın içerisine zorla sürüklerler. Kendi içlerinden yanlış yapıyoruz diyenlere de savaş açarlar.

Bunlar Allah’ın istediklerini yapıyormuş görünüp halkı aldatarak, Allah’ın yapmayın dediklerinin neredeyse hepsini yapıyorlar. Dolayısıyla yaptıkları savaş aslında, Allah’ın düzenine ve dolayısıyla Allah’a karşıdır. Allah’a karşı savaş illa Allah’ı inkâr ederek yapılmaz. Allah adına çalışıyormuş gibi yapıp insanları kandırmak da, aslında Allah’ı yok saymaktır.

Belki firavun bile bu kadar alçalmamıştı. Hz. Musa’ya hünerlerini göstermesi için fırsat vermişti. Ama ileride makamının gidebileceğini anlayınca değişti. Firavun da, konumunu korumak ve günü kurtarmak için savaştı. Çevresini de bu savaşa sürükledi. Kur’an’da bu konu şöyle anlatılır. “Firavun kavmini suya götürür gibi ateşe götürdü, ne fena yerdir orası”

Yunus 92: (Firavuna hitaben) “Bizde bugün seni bedeninle bir tepeye atacağız ki arkandan geleceklere bir ibret olacaksın! Şüphesiz ki insanların birçoğu ayetlerimizden gerçekten gafildirler.”

Ayetlerden gafil olmak sadece inkâr etmek değildir. Ayetleri bildiği halde toplum karşısında suret-i Hakk’tan görünüp, ayetlerin tam tersini yapmak da, ayetlerden gafilliktir. Hatta bilerek yapıldığı için daha kötüdür. Nitekim taammüden yani bilerek ve isteyerek öldürmeye teşebbüsün cezası, öldürmekten daha fazladır.

 Allah’ın, Kur’an’ındaki ibretleri sadece o kişilerle sınırlı değildir. İnsanlık tarihi, Allah’ın böyle ibretleriyle doludur. Umulur ki böyle insanların, Firavun gibi, tam boğulmak üzere iken akılları başlarına gelmez. Yoksa çevreleri de helak olabilir. Sonsuza kadar lanetlenebilirler.

SADECE ŞAHSİ MENFAATİ İÇİN GÜÇLÜ OLMAK İSTEYENLER SONUNDA, KENDİ KENDİSİNİN TANRISI VE DOLAYISIYLA KULU OLUR

Hayattaki başarının güçlü olmaktan geçtiğini düşünen insanlar, Nietzche’nin “güçlülük istenci” dediği hırsa kapılırlar. Bunlardan bazıları halk nezdinde bir süre kahraman görünmeyi bile başarabilirler.

Böyle insanlar hırslarını perdelemek için çeşitli bahanelere sığınırlar. Haksız, adaletsiz ve insanları ezen davranışlarına kolayca kılıf bulurlar.

Kimi, karizmatik lider inancını yayar. “Karizmanın sonunun kendini bilmezlik” olduğunu bilmeyen halk bu söylentiye inanır. Kimi, milli menfaatleri öne sürer. Bu iddia son iki yüzyılın en gözde anlayışıdır. Kimi, halka zulmedenlere karşı mücadele ettiğini anlatır. Demokrasi anlayışının henüz içselleştirilmediği ülkelerde bu iddia çok geçerlidir.

İddiaları ne olursa olsun güçlü olmak hırsına kapılanların hepsinin amaçları aynıdır. Gayeleri güç sahibi olmaktır. Yukarıdaki iddiaların üçünü birden savunanların gayeleri ise, tek güç sahibi olmaktır. Toplum tarafından kahraman olarak tanınmak isterler.

Sadece kendi çıkarı için tek güç haline gelmek isteyenin hırsının önüne geçmek çok zordur. Kişi hırsını, haset ve kin duygularıyla besler. Yolunun üzerine çıkanları hiç acımadan ezmeye çalışır. Kendi gücünün yetmediği yerlerde ittifaklar kurar. Ama içten pazarlıklı olduğu için, bütün ittifaklarında dostum dediklerini aldatmaktan çekinmez.

Böyle davrananlardan bazıları sonuca ulaşır. Ama artık, kendi kendilerinin tanrıları olmuşlardır. Ancak hırslarının temeli haset ve kin olduğu için, kendi hırsları içerisinde boğulmaya başlarlar. Çünkü aynı zamanda kendi kendilerinin kulu olmuşlardır. Yani kin ve hasetlerinin kulu haline gelmişlerdir.

Tarihteki ünlü şahsiyetlerden Firavun, Nemrut, Neron, Napolyon, Hitler gibi insanlar bu kapsam içerisinde değerlendirilebilir.

Hâlbuki bütün şan ve şeref, tek Yaratıcı olan Allah’a aittir. Övgüye en layık olan Yüce Yaradan’dır. Gücün tek sahibi O dur.

Fetih Suresi 7: “Evet, o göklerin ve yerin bütün orduları Allah’ındır ve Allah azizdir ve hikmet sahibidir.”

Yeryüzünde güç sahibi olmak ancak Allah’ın izniyle olur. Güçlü olmayı, Allah’ın rızasını kazanmak uğrunda adaletle hükmetmek için arzu etmek gerekir. Şahsi çıkar için değil.

Yüce Yaradan güç için dilediğine izin verir, dilediğine vermez. Ama ilmi, ihlaslı bir şekilde isteyene verir. Düşünen insan için elbette bunda bir hikmet vardır.

Allah’ım, Seni daha iyi anlamak ve anlatmak için ilim ve hikmetimizi artır, Senin yolunda harcanmak üzere mülk ve saltanatımızı artır. Hak ve adaletten ayrılmadığımız sürece bizlere yardım et, bizleri muvaffak eyle. Bozguncuların işlerini düzeltme, hainlerin hilelerini başarıya ulaştırma.

Senin her şeye gücün yeter.

FAKİR İKEN NE İSEN, ZENGİNKEN DE O OLMALISIN

Daha önceki zenginlik nedir başlıklı yazımızda belirttiğimiz gibi, İslâmiyet de biz de zenginliğe karşı değiliz. Helâl yoldan olmayan zenginliğe itirazımız var.
Helâl yoldan zengin olanlar fakir iken nasıl bir insansa, zenginleyince de aynı oluyorlar. Ama ‘önemli olan zengin olmaktır, hangi şekilde olursa olsun’ diyenler zenginleyince değişiyorlar. Aslında bu değişerek zenginleyen insanlar da, kendi başlarına kalınca yaptıklarını beğenmiyor, kendilerine kızıyorlar. Fakat toplum önünde farklı davranıyorlar.
Bu yapıdaki zenginlerin yaşantılarıyla ilgili olarak daha önce bu sayfada örnekler verdik. Dışarıdan bakılınca imrenilen bu insanların yaşantılarının ve iç dünyalarının aslında azap içerisinde olduğunu gözler önüne sermeye çalıştık.
Kuran’dan ayetler aktararak, kendilerinin hem bu dünyalarını hem de ahiretlerini kurtarabilmeleri için yollar gösterdik.
Mümtehine Suresi 7: “Umulur ki Allah sizinle onlar içinden düşmanlarınız arasında bir sevgi meydana getire! Allah buna kadirdir. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.”
Biz de insanlara her zaman bu umutla yaklaştık. Uyarılarımızı düşünüp değerlendirerek kendiliklerinden dinleyenler oldu. Onların her iki dünyada da bundan sonrası içingüzelliklere ulaşmalarını ummaktayız. Bazılarında en azından bu dünyada, gerçek anlamda yaşamaya başladıklarını görerek seviniyoruz.
Yüce Yaradan bize, Kutsal Kitaplarıyla, her zaman yol gösteriyor. İnsanlara sabırla yaklaşmamızı istiyor. Onlardan antlaşmaya yanaşanlar olursa -eski hatalarını aynen tekrar etmemeleri şartıyla- onlarla anlaşmamızı öğütlüyor. Anlaşmalarına uydukları sürece bizim de anlaşma şartlarına uymamızı istiyor.
Fakat anlaşmaya yanaşmayıp ısrarla eski yanlışlarını aynen sürdürüp, zenginliklerini bu şekilde ilerleteceklerini, zenginlikleri sayesinde mutlu olduklarını zanneden gafillere karşı ne yapılmasını gerektiğini de, Kuran’da bize emrediyor.

DİNLER ARASI ÇATIŞMALARIN SEBEPLERİ VE GERÇEK ARAYIŞI

 Hem tek Tanrı inancındaki dinler, hem tek Tanrı inancı olmayan Budizm, Konfüçyüsizm gibi öğretiler, insanların huzurunu sağlama amacını güderler. Bu sebeple hepsinin de insanlardan istedikleri şeyler, birbirine benzer.

Bu kadar çok benzerliğe rağmen dini guruplar ve öğretiler arasında yoğun çatışmalar yaşanmasının bir sebebi grupçuluk anlayışıdır.

Guruplar, diğer gurupları anlamaya çalışmayıp, kendi anlayışlarının zenginliğini ve doğruluğunu savunmaya çalıştıkça, guruplar arası çatışmalar bitmemektedir.

Hâlbuki hiçbir dini gurup, ilk kuruluş saflığı ve anlayışında kalmamıştır. Değişmiştir. Bu değişikliği anlamayan gurup elemanları, tek doğru olanın kendileri olduğunu düşündükleri için, kendileriyle aynı sayılabilecek inanışa sahip diğer insanları bile dinden çıkmakla suçlayabilmektedir.

Tek Tanrılı dinlerdeki çatışmaların sebeplerinin başında, her gurubun kendi peygamberini dünyanın yaratılma sebebi gibi görmesidir. Bilhassa Hıristiyanlık ve Müslümanlıkta bu algılama belirgin bir şekilde görülür.

Hıristiyan anlayışında Aziz Pavlus’un Kolosilere mektuplarında 1. Bölüm 15-16 da “Mesih İsa görünmez Allah’ın sureti, bütün hilkatin (yaratıkların) ilk doğanıdır. Göklerde ve yeryüzünde her şey O’nun vasıtasıyla yaratılmıştır” inancı oluşturulmuştur.

Müslüman anlayışta ise Kur’an’da olmadığı halde, sonradan yapılan yorumlarla bazı anlayış değişiklikleri yapılmıştır. İlk yaratılan ruhun Hz. Muhammed’in ruhu olduğu ve kâinatın O’nun yüzsuyu hürmetine yaratıldığı inancı oluşturulmuştur. Hz. Muhammed “kâinatın efendisi” olarak algılanmaktadır.

Hâlbuki daha önceki bir yazımızda Kur’an ayetlerini yazarak kâinattaki tek şuurlu varlığın insan olmadığını vurgulamıştık. Hattâ Kur’an’ı Kerim’de, Allah’ın “insanı yarattıklarımızdan bazılarına üstün kıldık” diyerek, kâinatta insanlardan üstün varlıklar olduğunu bizlere bildirdiğini belirtmiştik.

Dolayısıyla bütün kâinatta ilk doğan veya yaratılanın bir insan veya bir insanın ruhu olması ihtimal olsa bile, kimse kesin bir iddiada bulunamaz.

Zaten Kur’an, Hz. İsa için sürekli olarak “Meryem oğlu“ diye bahseder. Hz. Muhammed için Duha Suresinde 3,7,8,9 ve10. ayetlerde “Rabbin sana veda etmedi ve darılmadı. O seni yetim iken barındırmadı mı? Ve seni yol bilmez iken seçip yola koymadı mı? Ve seni bir yoksul iken seçip zengin etmedi mi? O halde sakın yetimi hakir görme. El açıp isteyeni azarlama” denilir.

Hıristiyanların Hz. İsa’yı Tanrı’nın oğlu gibi görmelerinin sebeplerinden birisi, o dönemde Yahudilerdeki Mesih beklentisidir. Bilhassa Aziz Pavlus bu beklentiye karşılık vermek için, yaptığı bir Şam seyahati sırasında, Hz. İsa’nın dirilerek kendine göründüğünü, yani yaşadığını ve Tanrı’nın oğlu olduğunu iddia etmiştir.

Bilindiği gibi Aziz Pavlus, başlangıçta koyu bir Yahudi tarikatı üyesidir ve en azılı Hıristiyan düşmanıdır. Hz. İsa ile doğrudan karşılaşmamıştır ve 12 Havari arasında değildir. Fakat Pavlus az sayıda olan Roma vatandaşı haklarına sahip olduğu için çok dolaşmıştır. Aynı zamanda çok yazmıştır. Bu sebeple Hıristiyanlık anlayışının ve Hıristiyanlığı temsil eden Kilise’nin oluşumunda çok etkili olmuştur.

Hz. İsa için Yuhanna İncili 1. Kitapta 2. Bölüm 2 de “Kendisi günahlarımıza ve yalnız bizim günahlarımıza değil, fakat bütün dünyaya kefarettir” diye yazılarak Hz. İsa’nın Allah’ın kararlarını yönlendirdiği imajı oluşturulmuştur.

Hz. Muhammed için de Müslümanlar benzer şekilde “Hz. Muhammed ahirette şefaat edecek ve kalbinde hardal tanesi kadar iyilik olanlar cennete girecek” denilerek Allah’ın kararlarını yönlendirdiği algısı oluşturulmuştur.

Bu ve benzeri anlayışlar, tek olan ve her şeye gücü yeten Tanrı inancının insanlar arasında layıkıyla ve yalın gerçekliğiyle algılanmasını önlemektedir.

Hâlbuki bütün peygamberler, aynı Allah’ın bizlere yol göstermek için seçtiği elçilerdir. Hepsinin hayatı, insanlara örnek olacak olaylarla doludur.

Hz. Musa, hemşerisine bilinçsizce yardım etmek isterken katil olmuştur. Ama sonrasında Allah’ın lütfuyla kendini düzeltmiştir. Mucizesi, Allah ile konuşmasıdır.

Hz. İsa’nın doğumu, Allah’ın bizlere Hz. Âdem’in yaratılışını anlamamız için oluşturduğunu Kur’an’da söylediği bir vakadır. Diğer öğretilerde de benzer şekilde bir algılama vardır. İmparatorları için Japonlarda güneşin oğlu ve Çin’de göğün oğlu olarak bahsedilir. Hz. İsa’nın mucizesi, doğumu ve sonrasında Allah’ın verdiği lütufla hastaları iyileştirmesi, ölü kuşları diriltmesidir.

Hz. Muhammed, yetim büyümüş ve okuma yazma bilmeyen bir kişi olmasına rağmen uyguladığı strateji ve insan ilişkileriyle sağlığında dini yerleştirdi, devletini kurdu. Mucizesi, kendisine iletilen bizatihi Kur’an’ın kendisidir.

Yüce Yaradan’ın “kendisinde bir sebat bulamadık” dediği Hz. Âdem dâhil bütün peygamberler, Allah’ın seçtiği ve sevdiği kullarıdır. Kur’an’da en çok övülen ise Hz. İbrahim’dir. Kur’an Nisa Suresi 125. ayette “……Allah onu dost edindi” der.

Hz. Muhammed son peygamber olduğu için, Kur’an’da her ümmet ve o ümmetin peygamberleri çağrıldığında hepsine şahit olarak Hz. Muhammed’in çağrılacağı anlatılır.

Demek oluyor ki, bizler peygamberlerin birbirlerine üstünlüğünü tartışırsak birbirimizle anlaşamayız. Ama Allah’ın dini üzerinde istişare edersek kolayca birleşebiliriz.

Eski Yunanlı 7 bilgeden Sokrates’e, Konfüçyüs’ten Buda’ya kadar bütün bilgeler insanların huzuru için fikir geliştirmişlerdir. İnsanları erdemli olmaya, düşünmeye davet eden yapılardan dolayı bu insanların bazılarının peygamber olabileceğini düşünenler vardır.

Diğer taraftan Allah Kur’an’da Bakara 251 de “…..Allah’ın insanların bazılarını bazılarıyla defetmesi olmasaydı, dünyada düzen bozulurdu” dediğine göre, dünyada insanların huzurunu sağlamakla görevlendirilip desteklenenler sadece peygamberler değil. Çevremizdeki herhangi bir güzel insan da, Allah tarafından böyle ulvi bir amaçla destekleniyor olabilir.

İnsanlar arasında gerçek bir istişarenin olabilmesi ve birbirlerini etkileyebilmeleri için öncelikle kendilerinin inandıklarını yaşayabilmeleri şarttır.

İnandığını yaşayanlar çoğaldıkça Dünya daha da güzelleşecektir. Çünkü Fransız Theilhard de Chardin’in (1881-1955) dediği gibi, “tapmak” anlayışı zamanla şöyle değişmiştir: “Bir zamanlar tapmak, yaratıkları Tanrı’ya bağlayarak ve kurban ederek O’nu her şeye tercih etmekti. Çağımızda ise tapmak, kendisini tamamıyla yaratma eylemine sunmak ve dünyayı mükemmelleştirmek çaba ve keşiflerinde Tanrı’yla ortak olmaktır.”

Sonuç olarak Yüce Yaradan’ın bizlere verdiği akıl ve irade sayesinde insanlık, tarih boyunca erdemi, huzuru ve insanlığı aramış ve tanımlamaya çalışmıştır. Bütün tek Tanrılı dinlerin ve öğretilerin amacı aynı olmuştur. Farklılıklar, bencil insanlardan kaynaklanan yanlış uygulamalardır.

Bütün bunları toparlayarak hak ve adaleti tesis edecek olanlar, söylemlerini mümkün olduğunca yaşayan ve (en azından bugünden sonra yaşayacak) önderlerdir.

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir