DEĞİŞİM ÜZERİNE

DEĞİŞİM ÜZERİNE

 

Dünya Tarihi ve Avrupa Tarihi hakkında kitapları olan İngiliz tarihçi J. M. Roberts’in değişim konusundaki fikri şöyle: “Değişimin arzu edilir bir şey olduğunun fikrini yaymak, ‘Batı Kültürü’ dediğimiz kültürün -ki köken olarak Avrupalıdır- en önemli ve yıkıcı zaferlerinden biridir.”

Bilindiği gibi insanlığın kültürel yapısı arasında çok farklılıklar vardır. Son dönemlerde Batı Kültürü, maddi üstünlüğü ele geçirince, her türlü üstünlüğü ele geçirmiş oldu. İnsanların nefsine hitap ettiğinden, çoğunluğu kendisine imrendirdi. Bu sebeple, çok hızlı yayıldığı için, bütün dünyaya egemen olmak üzeredir.

Batı anlayışı, insanları değişim konusunda ikna edebilmek için, “değişmeyen tek şey, değişimdir” ibaresini oluşturdu ve bu anlayışı dünyaya yaymaya çalıştı. Bu sözün ilk sahiplerinden birisinin, Antik Helen’de yaşamış Heraklitos olduğu söylenir. Sokrates’ten önceki dönemin bir filozofu olan Efesli Heraklitos’un bu sözü söyleyip söylemediğini bilmemiz zor. Ama Sokrates ve Eflatun öncesi dönemdeki Antik Helen filozofları, daha çok maddi temele dayandıkları ve evreni yaratan Tanrı inancına karşı çıktıkları için, bu anlayışa sahip olmaları ihtimali kuvvetlidir.

Ahmet Hamdi Tanpınar değişim konusuna farklı bir yaklaşımla, şöyle demiştir: “Değişime kimse karşı değildir, yeter ki, ucu kendisine dokunmasın.”

Avrupalıların değişim anlayışından ne kastettiklerini daha iyi anlamak için, konuyu tarihi açıdan ele almak gerekir.

Günümüzdeki Batı Medeniyeti anlayışı, tarih boyunca görülmüş uygarlık kavramlarının hemen hepsinden farklı bir temele oturmaktadır. Tarihte görülen geçmiş medeniyetlerdeki öncü unsur, maneviyattır. Belgelenmiş tarihte, bilinen en eski medeniyetlerden birisi, Hint uygarlığıdır. Hindu anlayışında Brahmanlar, manevi otoriteyi temsil ederler. Kşatriyalar ise, dünyevidir, yani siyasi iktidarı temsil ederler. Böylesine bir medeniyet anlayışında kurulan sistem, Brahmanları mihver alarak yürür. Dolayısıyla medeniyetin temeli maneviyattır.

Hz. Âdem’den itibaren, tek olan Tanrı’nın, insanlara kurmalarını tavsiye ettiği bütün sistemler, mutlak olan Tanrı’nın öğütleri üzerinde yürür. Bu sistemde, insanlar arasındaki üstünlük, Yüce Yaradan’ın tavsiyelerine ne kadar uyulduğuyla doğru orantılıdır. Maddi gücün bir önemi yoktur. Zira bütün mülk ve kudret, tek olan Tanrı’ya aittir. Bütün insanlar maddi güçlerini birleştirerek, Yüce Yaradan’a karşı gelseler bile, hiçbir zarar veremedikleri gibi, evrenin işleyişindeki herhangi bir kuralı değiştiremezler. Dolayısıyla bu medeniyetin temeli, maneviyattır.

Kızılderililerin, İnkaların, Mayaların ve diğerlerinin medeniyetlerini araştırdıkça, onların da maneviyat temeline dayandığını anlıyoruz. Bundan 6-7 asır öncesine kadar, hemen bütün medeniyetlerde mihver maneviyat iken, keşifler döneminde Avrupalılar, maddiyatı mihver yapan bir anlayışa ağırlık vermeye başladılar. Böylece, maddiyatın üstün tutulduğu bir Batı Medeniyeti anlayışı oluştu.

Batının dayanak yaptığı maddiyat, tek olan Tanrı anlayışı gibi bir mutlaklığa sahip değildir. Bu sebeple, her şey izafidir, yani görecelidir. Nitekim bilim de, bu izafilik temelinde ilerlemiştir. Bilim insanları, araştırma yapmak için araştırma yapmaya başlamışlardır. Einstein bu hususla ilgili olarak şöyle söylemiştir: “Eğer, ne yaptığımı bilseydim, buna araştırma demezdim.”

Dolayısıyla, araştırmaların sonunda bazı teoriler veya hipotezler, yani varsayımlar ortaya atılmakta, fakat daha bunları tam yorumlayamadan, bu kuramları yanlışlayan yenileri ortaya çıkmaktadır. Bilimsel teoriler bu şekilde ilerlemektedir. Bilim insanlarının, birbirine zıt olabilen bu kuramları savunmalarının önemli bir sebebi, sonuca, sadece kendi ulaştıkları bulguları yorumlayarak varmış olmalarıdır.

İşte, bilimdeki bu yanlışlama anlayışı, değişim kavramının temelini oluşturmuştur. Çünkü her şey değişmektedir. Böyle olunca da, “değişmeyen tek şey, değişimdir” anlayışına gelinmiştir.

Burada durup bir düşünelim. Eğer, her şey değişiyorsa ve sistem değişimden ibaretse, “değişme”nin varlığından bahsedilebilir mi? Her şeyin değişmekten ibaret olduğu bir ortamda, “değişme”  diye sabit bir şey vardır demek, mantıksız olmaz mı?

Değişimin varlığından bahsedebilmek için, değişimin sabit bir mihver olması ve her şeyin onun etrafında belli bir düzenle dönmesi gerekir. Nitekim tek olan Tanrı mutlaktır, dolayısıyla, her şeyde onu mihver alarak sistem kurulmaktadır. Hâlbuki sırf değişim için araştırma yapmak, bir mihverin etrafında sistem oluşturmak değildir. Hedefsiz ve rastgele bir çalışma yapmaktır. Bilim insanlarının bir kısmı bir konuda bir fikri savunurken, aynı anda, diğer bazıları tam tersini savunmaktadır. Her iki gurup da söylemlerini kendi araştırmalarına dayandırmaktadır. Hattâ bazen, aynı bulgular üzerinde farklı varsayımlar ileri sürülerek, birbirine zıt teoriler oluşturulabilmektedir. Nitekim Covid 19 salgınında da, çalışmalar yapan bilim insanlarının sabit bir mihverleri olmadığından, birbirine zıt fikirler ileri sürerek, halka bir kargaşa ortamı yaşatmışlardır. Bu sebeplerle, madde temeline dayanan medeniyetin kurduğu değişime dayalı sistem, yapısı gereği, dengesiz bir hale dönüşmektedir. Değişim denilerek gelinen nokta, tam bir kargaşa ortamı olmaktadır. Değişim denildikçe, başkalaşım oluşmaktadır.

Demek ki, değişim dediğimiz kavram, değişmelere mihver olacak bir sabit değildir. Bu sebeple, değişmeyen tek şey değişimdir demek yanlıştır. Çünkü değişmeleri yönlendiren sabit bir “değişim mihveri” yoktur. Hâlbuki maneviyatı temel alan medeniyetlerde, sabit bir manevi anlayış vardır. Sistemler; ya tek olan Tanrı’nın veya Buda’nın yahut da Brahmanların anlatımlarının çevresinde döner.

Maddi temele dayanan Batı Medeniyeti anlayışı, maneviyata dair her şeyin değişmesine sebep olmuştur. Bu değişmeler, doğası gereği, düzensiz bir şekilde gerçekleşmektedir. Dolayısıyla, düzensiz olarak ve hedefsiz değişen bilimsel teoriler, buluşlar ve teknolojiler, çoğu zaman, insanlığın faydasına değil, zararına olmaktadır.

İnsana ve insanlığa hizmet etmeyen bilim hususunda Rene Guenon, 1930’larda, şu öngörüde bulunmuştur: “Kim bilir, bu buluşlar, bizzat içinde taşıdığı yıkıcılık keyfiyetinden dolayı, dünyanın karşılaşacağı nihai felâketin, afetin belli başlı göstergelerinden biri olacaktır.”

Elbette izafi şeyler, yani sayılara dayanan göreceli şeyler de önemlidir. Ama maddi güce, gereğinden fazla değer vermek yanlıştır. İzafi şeyler, reddedilmeden ve ihmal edilmeden yerli yerinde tutulmalıdır. Asıl olan maneviyattır.

Demek ki, değişim kavramı, niteliği gereği, insanlığın iyiliğine değil, aksine felâketine sebep olabilecek bir yapıya sahiptir. İnsanlığın mutluluğu ve huzuru, ancak, medeniyetimizi, değişmeyen bir mihver olan Yüce Yaradan’ın öğütleri üzerine kurmamızla sağlanabilir.  Çünkü insanların beden ve bilhassa ruh yapıları, ilk yaratılışlarından itibaren aynı kalmıştır.

Sosyal kategorisine gönderildi | DEĞİŞİM ÜZERİNE için yorumlar kapalı

TARİHİN SONU ÜZERİNE 2

TARİHİN SONU VE İNSANLIĞIN SÜRESİ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER 2

 

İnsanlığın, kendi sonunu getirmesini geciktirmenin bir başka yolunu irdeleyebilmek için, tarihin sonu kavramına, Fukuyama’nın, bilimin, tarihi süreci yönlendirdiği savunması açısından yaklaşmaya çalışalım.

Marcelin Berthelot (1827-1907), organik kimya alanında başarılı bir Fransız bilim insanıydı. Kendi alanının dışında verdiği bir konferansta şöyle diyordu: “Din dönemi kapanmıştır. Yerini bilimin alması önlenemeyecektir.”

İnsanlık tarihinde dinin çok önemli bir yerinin olduğu, en azından belgelenmiş tarihteki olaylardan anlaşılmaktadır.  Tarihi verilerden hareket eden Tolstoy’a göre de, “insanlar kalpsiz nasıl yaşayamıyorsalar, din olmadan da akılcı bir hayat yaşayamazlar.” Bu açıdan bakılınca, Berthelot’un söyledikleri bir başka anlamda tarihin sonu demek olmaktadır.

Bu sitede yayınladığımız bazı makalelerimizde, bilim, bilim ahlâkı, bilimcilik, bilim ve din ilişkileri gibi çok farklı konuları ele almıştık. Bu yazılarımızda, bilim ve bilimin geliştirdiği teknolojinin, sermayenin himayesinde olduğunu ve hattâ sermayenin emrinde olduğunu, örnekleriyle gözler önüne sermiştik.

Bilim ve teknoloji, insanın rahatı için bazı güzellikler sunmasına rağmen, diğer yandan, sermayenin az sayıda insanın elinde toplanmasına vesile olmuştur. El emeği ile mal üretimi, teknolojinin gelişmesiyle makinenin yaptığı üretim karşısında iflas etmiştir. Fakat günümüzde bilgi üretmek, mal üretmekten de çok daha fazla kazançlıdır.

Sermaye, bilim ve teknoloji ile güçlendikçe, bilim ve teknoloji araştırmalarına pay ayırmayı artırarak sürdürmüştür. Çünkü her yeni gelişme, insanların tüketime bakışlarını değiştirmiştir. İnsanlar tüketime zorlanmıştır dersek, abartmış olmayız. Nitekim günümüzde en zeki bilgisayar mühendisleri, internette alışveriş yapan insanları yönlendirmekte istihdam edilmektedirler. Bu hususlardaki yazılarımızda verdiğimiz örneklerden de anlaşılacağı üzere, liberal ekonomi anlayışının insanların büyük çoğunluğunu ezmesinin en önemli vesilesi bilim ve teknoloji olmuştur.

1492 ile başlayan keşifler döneminde, barut üstünlüğüne sahip olan insanların yaptıkları vahşetler de dikkate alındığında, bilimin, dinin yerine geçmesiyle başlayacak olan tarihin sonunun, insanlığın kendi sonunu getirişini hızlandıracağı açıktır. Ayrıca, bilim, evrende var olmayan bir şeyi yaratmamaktadır. Yani bir şeyi yoktan var etmemektedir. Bilim ve teknoloji, yeryüzünde mevcut olan varlıkları kullanarak ilerlemektedir. Yeryüzünün kaynakları yetersiz hale geldiğinde, insanlığın sonunu uzatmak için bilimin yapabileceği adımların yeterince işe yaramayacağı anlaşılmaktadır.

Bilimin her şeyi çözeceğine inanan bazı insanları uyarmak için, daha önceki yazılarımızda bazı örnekler vererek, bilimin üreteceği çözümlerin maliyetlerinin giderek artacağını ve bir gün karşılanamaz hale geleceğini vurgulamıştık. Küresel ısınmanın önüne geçebilmek için, sıcaklığı sadece 2 derece düşürebilmek için yapılan tekliflerin muazzam maliyetlerini vurgulamıştık.

Bu makalemizde, sadece bir konuda örnek vermekle yetineceğiz. Yeryüzünün tatlı su kaynakları hususunu ele alacağız. Kullandığımız bazı su kaynaklarını kirletiyoruz. Yanlış kuyu açmaktan dolayı, yer altı su kaynaklarının daha aşağılara kaçmasına sebep oluyoruz. Hızla artan şehirleşmeler, su kaynaklarını bu şehirlere taşımamızın maliyetini artırmaktadır. Hemen her yıl, sonbahar geldiğinde, barajlardaki su miktarının çok azaldığı ve kısa bir süre içerisinde yağmurlar yağmazsa, içecek su bulamayacağımız yetkililer tarafından mutlaka ifade edilmeye başlanmıştır. Dünyanın artan nüfusunu doyurabilmek için yapılması gereken tarım ve hayvancılık alanında yeterli suyun bulunabilmesi, her geçen gün zorlaşmakta ve maliyeti artmaktadır.

Diyelim ki, bilimsel çalışmaların sonunda, tuzlu sulardan tatlı içme suyu elde ettik. Veya atık sulardan, tam biyolojik arıtma ile kullanma suyu sağladık. Peki, bu teknolojileri kullanarak elde ettiğimiz suların maliyetini karşılayabilecek insan sayısının, dünya nüfusunun yüzde kaçının olacağını söyleyebiliriz. Yakınında akan nehir varken açlıktan ölecek kadar fakir insanlar zaten bir şey yapamazlar. Ama günümüzdeki orta halli yaşam süren insanların bile bu maliyetleri ödemeleri mümkün görünmemektedir.

Demek ki, insanlığın kendi sonunu getirmesinin süresini biraz daha uzatabilmesi için, bilim ve teknolojinin, sermayenin değil, insanlığın hizmetinde olması gerekmektedir. Bilim ve teknikle uğraşan insanlar, tıpkı, Madam Curie ve diğer bazılarının anlayışıyla çalışmalıdır. Yani daha önceki bir yazımızda ifade ettiğimiz gibi, bilimin ve ticaretin ahlâkı olmalıdır. Bilimin ve ticaretin ahlâkının güzelleşmesi yaygınlaştıkça, insanlığın kendi sonunu getirme süresi uzayacaktır.

Yazımızın başında da ifade ettiğimiz gibi, insanlığın sonu yani kıyamet, mutlaka gelecektir. Bunun kararı, sadece ve sadece Yüce Yaradan’a aittir. Bizim yukarıda yaptığımız önerilerin amacı, insanlığın kendi sonunu kendisinin getirmesi bedbahtlığından uzaklaştırmaya çalışmaktır. Yani, insanlığın bile bile “lades” diyerek kendini aldatmamasıdır.

Bir diğer amacımız, insanlığın sonunu uzatacak yöntemler düşünürken, aynı zamanda, Yüce Yaradan’ın gösterdiği yoldan yürümeye çalışmaktır. Böylece, bu dünyadan ayrılacakların, tek olan Tanrı’nın Cennetine girmesi ihtimalini artırarak, daha çok insanın ebedi hayatta mutlu olmasına vesile olmaya çalışmaktır.

İnsanlığın sonu her hâlükârda geleceğine göre, hem bu dünyada huzur içerisinde hem de ahiret hayatında güven içerisinde yaşayacak insan sayısının artmasına gayret etmekten daha ulvi amaç ne olabilir?

Tarihi incelediğimizde, dinlerin de, tıpkı canlılar gibi, doğduğunu, büyüdüğünü ve öldüğünü görmekteyiz. Tek olan sonsuz bir varlığa inanılan dinler, ölmemişler ama çöküş ve can çekişme dönemlerini yaşamışlardır. Bu durumu bilen Yüce Yaradan, yeni elçiler göndererek, dini, tekrar canlandırmıştır. Günümüzde, herkesin her olaydan haberi olabilme şansı olduğu için, yeni bir peygambere ihtiyaç olduğu söylenemez. Çünkü insanlara doğru yolu gösteren ve değişmeden kalan bir kutsal kitap olan Kur’an mevcut. Dolayısıyla, yeni Peygamber veya Mesih beklemek yerine, Kur’an’a sarılmak yeterlidir.

Liberal ekonomi ve liberal siyaset anlayışının, bütün dünyada yaygınlaşmaya başlamasındaki temel dinamiğin, Batı dünyasındaki toplumlarda sınıfların kalmadığı, dolayısıyla eşitlik ilkesinin etkin olduğu söylenir. Hâlbuki Karl Marks’ın liberal ekonomiye itiraz ettiği dönemlerde sınıf farkları vardı. Nitekim Marks da teorisini işçi ve sermaye sınıfı arasındaki çatışma temelinde oluşturmuştu. Fakat Batı dünyasında Marks’ın fikirleri tutmamıştı. İşte bu durumun sebebi olarak, Batıda sınıf farkının azalması gösterilmektedir.

Batı dünyasında sınıflar arasındaki farkın azaldığı söylenilmesine rağmen, konu, şekil değiştirerek karşımızda durmaktadır. ABD’de zenginlerle fakirler arasındaki maddi fark giderek artmaktadır. Bu durum, göçmen kabul eden Avrupa devletleri için de geçerli olmaya başlamıştır. Diğer yandan, toplum içerisinde, giderek artan sosyal statü farkları oluşmaktadır. Bu durumun önemli bir göstergesi, yapılan bir zammın fazlalığına, vergilerin artmasına veya bir polisin sert tavrına karşı yapılan öfkeli protesto gösterileridir. Devletin kolluk güçlerinin müdahalesine rağmen kolay dindirilemeyen öfkeler, sadece zengin-fakir farkına bağlanamaz. Eğer, böyle olaylar doğru okunamazsa, Fukuyama’nın tarihin sonu olarak nitelediği sistemin alternatifinin oluşması ihtimali kuvvetlidir. İnsanların itirazcı yapısının, yeni bir alternatifin oluşma süresini azaltacağı aşikârdır. Ancak liberalizme itiraz ederek karşı gelmenin sonucu oluşacak alternatifin, aynı şekilde yanlış bir sistem olmasından korkulur.

Libaraller gibi, Marks’ın da aynı hataya düşmesinin sebebi, sınıfların oluşmasının ve aralarındaki çatışmaların sadece ekonomik sebeplerden kaynaklandığını düşünmeleridir. Liberaller, oluşturulan artık katma değeri, sermayeye bağlarken, Marks da, katma değeri oluşturanların işçiler olduğunu iddia etmiştir. Konuya sadece maddi açıdan baktıkları için, her iki fikir de başarılı olamamıştır. Komünizm, yenilgiyi kabul etmiştir. Liberalizm ise zaferini ilan etmiştir. Hâlbuki kendi içinde krizleri barındıran liberal ekonomi sistemi, insanları ekonomik buhranlara sürüklemektedir. Ekonomik buhranların oluşma süreleri de giderek kısalmaktadır.

Marks ile liberallerin, olaylara bakışlarındaki ortak hatalarının bir diğeri de, din hususundadır. Marks, sınıfların oluşmasının sebebinin ve sınıflar arasındaki çatışmaların önlenmesinin önündeki engelin, din olduğunu düşünmüştür. Dolayısıyla, din kavramına savaş açmıştır. Liberaller de, dinin yerini bilimin aldığını iddia etmişlerdir.

Hâlbuki dinin, insanlar ve toplumlar üzerindeki etkisi tek yönlü olmayıp, çok daha karmaşıktır. Bu konuyla ilgili olarak, “Marks, Teorisini Savunabilmek İçin Neleri Suçladı” başlıklı makalemizde örnekler vererek açıklamalarda bulunmuştuk.

Tarihin sonu fikriyle ilgili olarak, daha fazla örnekler ve düşünceler serdedebiliriz. Ancak, derinlemesine örnekler vermeyi okuyucularımıza bırakmanın daha mantıklı olacağını düşünüyoruz.

Sonuç olarak, bilhassa geçmişteki ve günümüzdeki uygulamalarıyla, liberal düşünce ve liberal siyasetin, tarihin sonu olduğunu söylersek hata yapmış oluruz. Çünkü olaylara sadece maddi gözlükle bakmak, bizi her zaman yanıltır.

Bizim arzumuz, tarihin sonunun, insanların kalplerine yerleşecek Yüce Yaradan sevgisinin oluşturacağı ortamın olmasıdır. Ancak, insanların itirazcı yapıları dikkate alındığında, gelecek hakkında fikir beyan etmemiz, sadece tahmin olarak kalır. İnsanlık, nefsine yenilerek, zulmün etkili olduğu bir dünyaya tekrar yönelebilir. Ama aşağıdaki ayetlere baktığımızda, arzumuzun mutlaka bir gün gerçekleşeceğine inanıyoruz.

Tevbe Suresi 9/32 ve Saff Suresi 61/8: “Ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır.”

Yüce Yaradan’ın vaatleri en şaşmaz ve en hak vaatlerdir. Ne kadar çok insan bu gerçekleşmede samimi davranışlar göstererek bir pay alacak şekilde gayret ederse, tek olan Tanrı’nın nurunu tamamlaması hızlanacaktır.

1500 yılından beri uygulanan kapitalizmin (liberalizmin) ve günümüzdeki demokrasi uygulamalarının, tek olan Tanrı’nın insanlara öğütledikleriyle uyuşmadığı açıktır. Geçmişin hatalarının yükünden kurtulabilmemiz, insanlar arasındaki kardeşlik duygularının ve sevgi bağlarının güçlenmesiyle doğru orantılıdır.  

Fukuyama, yazdığı “tarihin sonu mu?” başlıklı makalesinden on yıl sonra, yeni bir makale ile düşüncelerini aktarır. İlk makalesinden sonra savunmaları aynı kalmıştır. Ancak gelecekle ilgili olarak yeni bir iddia ortaya atmıştır. Biyoteknolojideki gelişmeleri çok önemseyen yazar, biyoteknoloji alanındaki ilerlemenin, beşeri tarihi sonlandıracağını iddia etmiştir. Fukuyama yeni makalesindeki yorumu aynen şöyledir: “O aşamaya geldiğimizde de, beşeri tarih ile işimizi kesinkes bitirmiş olacağız. İşte o zaman yeni bir tarih başlayacak, insanî olanın ötesinde yeni bir tarih.”

İlk makalesindeki savunmalarının –bize göre yanlış bilgiye dayanmış bile olsa- bir temeli olduğu için, kendimize göre bazı fikirlerimizi sizlerle paylaştık. Ancak, Fukuyama’nın, tamamen hayal ürünü olan bu yeni iddiasına cevap verilmesi düşünülemez. Yazarın bu iddiasına cevap verebilmemiz için, onun söylediği ortamın oluşması gerekmektedir. Fukuyama’nın hayali; insanın kendisini tanrı olarak görüp yepyeni bir beşer yarattığı aşamadır.

Fukuyama, son iddiasıyla, bilim insanı gibi değil, bilimcilik yapan bir maceraperest gibi tavır almıştır. Bilim ile bilimcilik arasındaki farkları, bu sitede yayınladığımız “Bilim ve Bilimcilik” adlı makalemizde ayrıntılı bir şekilde ele almıştık. Yazımızın sonunda da şöyle demiştik: “Sonuç olarak bilimcilik, bilimi, halkın afyonu haline getirir. Tıpkı dincilerin, dini yaptıkları gibi olur.”

Henüz tek bir buğday tanesini yaratamamış olan beşerin, insanlardaki şuur, zihin, bilinçaltı, nefret, sevgi, kıskançlık, merhamet, adalet gibi derin duyguları değiştirebileceği veya yok edebileceği iddiasında bulunmasını okuyucularımın değerlendirmesine bırakıyorum.  Ben kendi adıma, Fukuyama’nın son iddiasına cevap vermeyi, havanda su dövmek olarak görüyorum.

Sosyal kategorisine gönderildi | TARİHİN SONU ÜZERİNE 2 için yorumlar kapalı

TARİHİN SONU ÜZERİNE 1

TARİHİN SONU VE İNSANLIĞIN SÜRESİ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER1

 

Hemen belirtelim ki, insanlığın süresini biz hiçbir zaman bilemeyiz. Kıyamet konusu, bütün evreni yaratan Yüce Yaradan’ın uhdesindedir. Hiçbir şeyi sebepsiz yaratmayan Tanrı, sadece Kendisinin bildiği sebepler doğrultusunda ne zaman uygun görürse, kıyameti o anda oluşturur. İnsanlığın sonu olan kıyameti, belki de, biz bu yazımızı yazarken oluşturur, belki de, uzun asırlar sonra gerçekleştirir.

Bizim bu makalede beyan edeceğimiz fikirler, tek olan Tanrı’nın bize verdiği aklımızı kullanarak ve yeryüzünün güzelliklerinin ve sosyal düzeninin korunmasından sorumlu insanlar olarak söyleyeceklerimizdir.

Vefatından bir süre önce Stephen Hawking, insanlığın en fazla 800 yıl ömrünün kaldığını söylemişti. Yeryüzündeki ve güneş sistemimizdeki fiziki varlıkları ve bunların hoyratça kullanılmalarını değerlendirerek bu fikre ulaştığını açıklayıcı bir şekilde belirtmişti. Hawking’den sonra bu hususta fikir beyan edenlerin bazıları, dünyanın daha az zamanının kaldığını, bir kısmı ise, daha uzun süren bir yaşam olacağını savundular.

Bu konuda fikir beyan edenlerin hepsi de, yeryüzünün fiziki varlıklarını, örneğin; su, yiyecek, madenler, enerji kaynakları gibi hususları incelemişlerdi. Bir taraftan da, dünyanın kaynaklarının çok sınırlı olmasına rağmen, hızla artan insan nüfusunun ihtiyaçlarını irdelemişlerdi. Ayrıca, insanların tahrip ettiği doğanın ve doğal yaşamın sonuçlarını dikkatle izlemişlerdi. Bütün bu etkenleri grafiklere dökünce, insanlığın sonunun uzun olmayacağına inananlar çoğunluktaydı. İnsanlığın ömrünün tahmin edilenden daha uzun olacağını düşünenler ise, bilimin yeni kaynaklar bulacağına inandıkları için, iyimser tablo çiziyorlardı.

Şimdi de, yazımızın başlığındaki “Tarihin Sonu” anlayışının nereden kaynaklandığını irdelemeye çalışalım. Bundan yaklaşık iki yüz yıl önce tarihin sonu ifadesi kullanılmıştı.

Friedrich Hegel, bu konuda fikir beyan edenlerin öncüsüdür. Konuya diyalektik açıdan yaklaşmıştır. Dolayısıyla, tarihi de bu bakış açısıyla incelemiştir. Tarihin akışını, düz bir çizgi gibi düşünerek, gelişmeleri aynı çizgi üzerinde yürüyen doğrusal bir sistem olarak değerlendirdikten sonra bu sonuca varmıştır.

Hegel, Fransız Devrimi sonrasında, Napolyon’un Prusya’yı yenmesini, Prusya’daki monarşiyi yenmesi olarak değerlendirerek, bu fikre ulaşmıştır. İnsanlığın o zamana kadar toplumsal açıdan ulaşabildiği sistem olan monarşinin, demokrasi ve eşitlik anlayışı tarafından yenildiğini varsayarak, tarihin eşitlik ve demokrasi yönünde ilerleyeceğini söylemişti.

Karl Marks, Hegel’in bu düşüncelerindeki maddi dünya ve ideal dünya kavramlarını, kendi anlayışına uydurarak pratik bir fikre dökmeye çalışmıştır. Marks, tarihsel gelişimin yönünün maddeci güçler tarafından bilinçli bir şekilde belirlendiğini düşünmüştür. Hegel’deki ideal dünyayı, yani din, kültür, sanat, felsefe gibi kavramları, maddi dünyanın yönlendirdiğini iddia ederek, tarihe tamamen maddeci bir açıdan bakmıştır. Hegel’in ideal dünya düşüncesinin yerine, moral değerleri maddecilerin yönlendirmesindeki çelişkiyi önlemek için de, komünist bir ütopya ortaya koymuştur.

Hâlbuki Marks ile liberal aydınlanmacıların, Doğulu halklara, Kızılderililere, Meksikalılara ve Güney Amerikanın bazı halklarına bakışları örtüşmektedir. Marks’a ve liberallere göre bu halklar, tam olarak insan bile değildir. Çünkü medeni değillerdir. Dolayısıyla, onları ezmek pahasına ve zorla da olsa, onları medenileştirmek gerekir. Bu hususla ilgili olarak bu sitede yayınladığımız “Osmanlılar, İbni Haldun ve Marks’ın Tezlerinin Yanlışlığını Gösterdi” başlıklı makalemizde, Marks ve takipçilerinin sözlerinden bazı örnekler verdiğimizden burada bahsetmeyeceğiz.

Marks’ın olaylara bakışının, aslında liberaller ile aynı açıdan olduğunu fark edemeyen bazı devletler, onun çözüm olarak sunduğu fikirlerini uygulamaya çalıştılar. Savaşlar döneminin acılı ortamında dünyada çok taraftar buldular. Bu şanslarına rağmen, sonuçta uygulamalar başarısız olmuştur. Marks’ın fikirlerini uyguladıklarını iddia eden iki büyük ülke olan SSCB ve Çin, 1980’lerde bu iddialarından vazgeçmişlerdi. En azından, uygulamalarını ciddi anlamda gevşeterek, liberal ekonomi ile barışmışlar ve karma bir sistem kurmaya başlamışlardı.

SSCB ve Çin ile birlikte diğer bazı küçük devletlerdeki bu gelişmeler, Francis Fukuyama’nın “Tarihin Sonu mu?” adlı eserini yazmasına sebep olmuştur. Fukuyama’ya göre, ekonomik ve siyasal liberalizm zaferini ilan etmiştir. Çünkü Batıdaki liberalizmin alternatifi olduklarını iddia eden sistemler olan komünizm ve faşizm tükenmiştir. Dolayısıyla, Batı düşüncesi zafer kazanmıştır. Ayrıca, müziğiyle, kot pantolon giyimiyle, hızlı yemek (fast food) anlayışıyla günlük yaşama yansıtılmış haliyle, dünyanın geniş bölgesine yayılan Batı kültürünü artık engellemek mümkün görünmemektedir.

Fukuyama’ya göre bu gelişmeler, ideolojilerin sonunu, bir diğer anlatımla, ideolojik evrimleşmenin sonunu getirmiştir. Böylece insanlığın bulduğu yönetim biçimlerinin son evresi olan Batılı liberal demokrasi, evrenselleşmiştir.  Dolayısıyla bütün bunlar, Fukuyama’ya göre, tarihin sonuna şahitlik ettiğimizin işaretleridir.

Fukuyama’nın bu yaklaşımı, tarih felsefecisi olan Hegel ile örtüşmektedir. Diğer yandan bahsettiği bu zafer, genel anlamda, henüz düşüncelerde ve bilinçaltında gerçekleşmiştir. Bize göre, eğer bu zafer gerçek ve maddi dünyada gerçekleşirse işte o zaman insanlık için tehlike arzedecektir.  Eğer böyle bir ortam gerçekleşirse, Fukuyama’nın tarihin sonu dediği olgu sayesinde, insanlık kendi sonunu hazırlamış olacaktır.

Tarihin sonunu savunan Fukuyama, temelde iki görüşe dayanmaktadır. Birincisi, beşeri tarihin, en ileri milletleri, liberal demokrasiye ve pazarlara götürecek bir gelişimci mantık içerisinde yer aldığını savunmuştur. İkinci olarak, tarihi süreci bilimin yönlendirdiğini var saymıştır.

Fukuyama’nın birinci iddiasına bakarsak, 1492 keşifleri sonrasında, Avrupalıların yok ettikleri Kızılderililer, İnkalar, Mayalar, Papular gibi halkların demokrasi, diğer bir anlatımla, istişare ve pazar kültürlerinin, onlara göre maddeten güçlü olan Avrupalılardan geri olduğuna inanmamız gerekiyor. Böyle bir şeye inanmamız için gerekli delillerin olduğunu düşünmek zor. Aslında konuya insanlık anlayışı açısından yaklaşıldığında, Avrupalıların, yok ettikleri kültürlere göre sınıfta kaldıklarını söylemek daha mantıklıdır. Fukuyama’nın ikinci savunması ise, gerçeğe biraz daha uygundur. Gerçekten de, bilim tarihin sürecini yönlendirmeye çalışmaktadır. Makalemizin ikinci bölümünde, bu hususla ilgili fikrimizi okuyucularımızla paylaşacağız.

Yazar, tarihin sonu fikrini savunurken, insanlığın başka bir alternatif sistem arayışına girmesi ihtimalini yok saymış ve başka bir sistem kurulamayacağını düşünmüştür. Hâlbuki insan, bilinmesi zor karmaşık bir varlıktır. Kur’an’ın tanımıyla, kerih bir suyun milyonda bir hücresinden meydana geldiğini unutup, itirazcı bir çene olmuştur.

Eğer insanlık, Batının maddeci ve kazanmak için her yolu mubah gören liberal anlayışına tamamen teslim olursa, gerçekten de kendi sonunu yaklaştıracaktır. Yapılacak hesaplara göre, Stephen Hawking’in söylediği sekiz asır bile çok uzun zaman olacaktır. İnsanlık, hiçbir nükleer savaşa gerek kalmadan, kendi sonunu getirmeye doğru hızla gitmektedir.

Nitekim günümüzde Hindistan ve Çin Hindi bölgesinde yaşayan halkların, ileriki yıllarda, ortalama bir Avrupalı standardında yaşaması halinde yeryüzünün kaynaklarının yetmeyeceği açıktır. Konuyu, hiç dikkatimizi çekmeyen gübre hususunu ele alarak irdeleyelim. Bu bölgelerdeki çiftçilerin, Hollanda çiftçisinin kullandığı oranda gübre kullandığını düşünelim. Bu devasa miktardaki gübreyi temin edecek kaynakları her yıl sağlamamız mümkün görünmemektedir.

Peki, tarihin sonu olarak nitelenen ve yeryüzünü ticari bir hapishaneye çevirerek, zenginlerle fakirlerin arasının süratle açılmasına vesile olan, aynı zamanda ahlâken çöküntüye sebep olan Batı liberal düzen anlayışının, insanlığın sonunu getirmesinin süresini uzatabilmek için neler yapılabilir?

Bu sitede yayınladığımız çok sayıdaki makalemizde, insanlığın geleceğiyle ilgili fikirlerimizi okuyucularımızla paylaşmıştık. Bu sebeple, insanlığın kendi sonunu getirmesini geciktirecek tedbirlerle ilgili ayrıntılara girmeden, kısa açıklamalarla değineceğiz.

Liberal ekonominin, tüketimi körükleyen anlayışını dengeleyerek, zararlarını azaltacak olan en önemli husus, kanaatkârlıktır. İnsanlardaki kanaatkârlık arttıkça, yeryüzünün sahip olduğu varlıkların daha uzun yıllar dayanması mümkün olacaktır. Öncelikle, su ve yiyeceklerden başlayarak madenlerin kullanılmasındaki kanaatkâr anlayışın yaygınlaşması, insanlığın daha uzun süre bunlara ulaşabilmesine vesile olacaktır.

İnsanlığın kendi sonunu getirmesinin süresini uzatabilecek bir başka önemli husus, yeryüzünde aynı anda yaşayan insan sayısının azalmasıdır. Günümüzde dünyanın nüfusu 8 milyara yaklaştı. Hâlbuki 1800 yılında, sadece 1 milyar civarındaydı. Diğer yandan, 1800’lü yıllarda yaşayanların kullandıkları ortalama enerji miktarı ile günümüzün ortalaması karşılaştırıldığında, ne kadar büyük bir fark olduğunu görebiliriz. Bir taraftan nüfus 8 katı artmış, diğer yandan kullanılan enerji 8-10 kat artmış. İkisini çarpınca, günümüz insanının yeryüzünün bütün varlıklarını silip süpürmeye çalıştığını anlayabiliriz. Dolayısıyla, sadece enerji kullanımında kanaatkârlık etmemiz yeterli olmayacaktır. Nüfus artışı devam ettikçe, insanlık kendi sonunu hızlandırmış olacaktır.

Kanaatkârlık konusu Kur’an’da insanlardan istenilen ahlâki konuların önemlilerindendir. İsraf edeni sevmeyen Yüce Yaradan, infak edeni, yani sahip oldukları varlıklarını fakirlerle paylaşanları övmektedir. Diğer yandan Kur’an, çok çocuk sahibi olmakla, güç sahibiyim diye övünmenin iyi bir şey olmadığını vurgulamaktadır.

Sosyal kategorisine gönderildi | TARİHİN SONU ÜZERİNE 1 için yorumlar kapalı

BİLGİN İLE BİLEN İNSAN ARASINDAKİ FARKLAR ÜZERİNE

BİLGİN İLE BİLEN İNSAN ARASINDAKİ FARKLAR ÜZERİNE

 

Aşağıda bahsedeceğimiz bu farkların bir bölümünü, Prof. Dr. Orhan Aslan’ın Gazi Üniversitesi mezunlarına yaptığı bir konuşmadan alıntıladıklarımızı uyarlayarak oluşturduk.

Bir  şahsın, sadece bilen bir insan mı, yoksa bilgin mi olduğuna karar verebilmek için, aşağıdaki özellikleri göz önüne almamızda fayda vardır.

Bilen insan, kâinattaki olaylar hakkında veri sahibi olan kişidir. Olaylarla alâkalı olarak sorulması gereken, niçin ve nasıl gibi sorular onu ilgilendirmez. Bu sebeple bilen insan, sadece bildiğini iletir. Tıpkı bir veri tabanı gibidir. Sadece elindeki verileri aktarır.

Bilgin insan ise, elde edilen verilerle ilgili olarak niçin ve nasıl gibi soruları sorar. Dolayısıyla bilgin, sorduğu bu sorulara cevaplar bulmak için sorgularken, yeni bilgiler üretebilen kişidir.

Bilen insan, bilginlerin ürettikleri bu bilgileri, veri olarak ezberlemeye çalışır. Tabiri caizse, ayaklı kütüphane gibidir.

Bilgin insan, öğrendiği veya kendi bulduğu veriler arasındaki bağları araştırıp takip ederken, verilerin düzenli kanunlar halinde ve simetri kuralına uygun olduğunu gözlemleme imkânını bulur. Bu gözlemleri sonucunda, bütün bunların tek bir kaynak tarafından yaratılmış olduğunu kavrayarak, bu düzeni kuran Tanrı’ya ulaşmaya çabalar.

Bilen insan, öğrendiği bilgilerini kendi menfaati için kullanmaya meyillidir. Elbette, farklı davrananlar da vardır, ama çoğunlukla menfaatlerine yarayacak şekilde kullanmaya meyillidirler.

Bilgin insan, iradeli bir duruş sergilemeye meyyaldir. Elbette, farklı davrananları da vardır, ama bilginlerin çoğunluğu iradeli duruş sergiler. Gerçek bilginlerin tamamına yakını, çok zorda kalmadıkça, iradeli bir duruş sergiler.

Bilen insan, bilgisayar gibidir. Bilgisi kendisinden az olanları etkiler. Aktardığı bilgileri ilk defa duyan insanları tesiri altına alır. Fakat konuştuğu kişinin bilgi seviyesi arttıkça, onlar üzerindeki tesir alanı azalır.

Bilgin insan, sadece bilgi aktarmakla kalmayıp, konuştuğu insanları etkilemenin ötesinde, onlarda şuur oluşturabilen şahıstır.

Bilen insan, her konuyu öğrenebileceğini düşünür. Daldan dala atlayarak, daha çok veri sahibi olmaya çalışır.

Bilgin insan, olayları sorgulayarak araştırdığı için, ulaşabileceğinin ve kavrayabileceğinin bir sınırın olduğunu düşünür.

Bilen insan, zikzaklar yapabilir.

Bilgin insanın ise, bir çizgisi vardır.

Bilen insan, bulunduğu bazı ortamlarda başlangıçta etkileyici olabilir. Bazen tesiri bir dönem sürebilir. Ama bütün yaşamı dikkate alındığında, iz bırakma ihtimali zayıftır.

Bilgin insanın, hem bulunduğu ortamlarda, hem de yaşamı boyunca iz bırakma ihtimali, çok kuvvetlidir.

Bilen insan, çok veri bildiğini göstermek için, konuşurken daldan dala atlar. Çünkü kendisi de bilgi toplarken daldan dala atlamıştır. Dolayısıyla, söylediklerinden kendisi de, karşısındakiler de bir sonuç çıkaramaz. Bu nedenle, uzun süre ilgiyle izlenmesi ihtimali zayıftır.

Bilgin insan ise, anlatırken merakla dinlenir.

Bilen insanın taklitçi olması ihtimali kuvvetlidir.

Bilgin insanın ise, taklitçi olmayıp, orijinal olması ihtimali daha kuvvetlidir.

Bilen insanın vicdanının olması gerekmez.

Bilgin insan vicdanlı değilse, ona bilgin denilemez.

Bilen insanın, kendisini güzel bir amaca adadığı çok seyrek görülür.

Bilgin insanın bilginliği, kendisini insanlığa adamasından anlaşılır.

İki insan tipi arasında bu kadar ciddi boyutta fark olmasına rağmen, bilgin insan olmanın yolu, bilen kişi olmaktan geçer. Yani her bilgin insan, bir dönem bilen insan konumunda olmuştur. Bu durumlarını aşarak, bilgin insan mertebesine yükselebilmek için, ruhen yükselmeye çabalamak şarttır. Bilgin insan, bilen şahsın ruhen yükselmiş hali gibidir.

Sosyal kategorisine gönderildi | BİLGİN İLE BİLEN İNSAN ARASINDAKİ FARKLAR ÜZERİNE için yorumlar kapalı

ALLAH, SEBEPSİZ HİKMETLER YARATIR MI?

ALLAH, SEBEPSİZ HİKMETLER YARATIR MI?

 

Bu konuyu irdelememizin sebebi Hz. Abdülkadir Geylani’nin vaazlarında anlattıklarıdır. Hz. Geylani’nin “Sabret Rabbin Seni Bulur” başlığında toplanmış olan vaazlarının birinde şöyle demektedir: “Allah, her şeye kadirdir. Sebepsiz hikmetler yaratabilir. Ancak, kudret âlemi ile hikmet âleminin ayrılması için bunu yapar.”

Geylani’ye göre dünya, hikmet âlemidir. Ahiret ise, kudret âlemidir. Hikmet, Allah için kullanıldığında, “eşyayı bilmek ve onu en sağlam ve kusursuz bir biçimde yaratmak” anlamındadır, insan için kullanıldığında, “varlığı bilip hayır işlemek” manasına gelmektedir denilmektedir.

Hâlbuki hikmet kavramının halk arasındaki anlamı farklıdır. Halk, sebebini anlayamadığı bir şey başına geldiğinde veya hoşuna gitmeyen bir sonuçla karşılaştığında, “vardır bir hikmeti, bu sonuca üzülüyoruz ama belki de bizim için daha hayırlıdır. Biz bilmeyiz, Allah bilir.” diyerek kendisini teselli eder.

Halkın bu yorumundan anlaşılan o ki, hikmet terimi, her hadisenin bir sebebinin olduğunu ifade etmektedir. Bu açıdan bakılınca, Yüce Yaradan, sebepsiz yere hiçbir şey yapmaz. Yani hem yarattığı varlıkların, hem de oluşturduğu olayların sebebi vardır. Ama bu sebebi, biz, insanlar olarak bilmeyebiliriz.

Peki, Hz. Geylani neden böyle bir ifade kullanmış olabilir. Bunu daha iyi anlayabilmek için, vaazının devamını okuyalım. Vaazına şöyle devam ediyor: “Ahiret âleminde her şey sebepsiz hareket eder. Burada (dünyada), konuşmak için dile, dişe ve havaya ihtiyaç vardır. Orada (ahirette) duygular, dilsiz ve dişsiz konuşur. Çünkü tekvin sıfatı (yoktan var etme, yaratma) tecelli eder. İlahi kudret kendini gösterir. Orada, duygularınız, hatalarınızı anlatırken, sebeplerin dili tutulur.”

Yukarıdaki vaazından benim anladığım, sebepsiz hikmetin, ahiret hayatında var olmasının sebeplerini açıklamaya çalışıyor.

Şimdi bu fikri irdeleyelim. Öncelikle şunu söylemek gerekir ki, bu dünyada yaşayan hiç kimsenin, ahiret hayatı hakkında net bir bilgisi yoktur. Bizim bilgimiz, Yüce Yaradan’ın bize ilettiği kadardır. Hz. Geylani’nin anlatımına bakarsak, sanki ahiret hayatının işleyişini biliyormuş anlamı çıkmaktadır.

Eğer bildiğini söylediği ahiret hayatının işleyişi, onun dediği gibi olsa bile, yine de sebepsiz hikmetten bahsetmenin yanlış olma ihtimali kuvvetlidir. Konuyu daha iyi anlamak için son cümlesini tekrar hatırlayalım, “Ahirette, duygularınız, hatalarınızı anlatırken, sebeplerin dili tutulur.” Bu cümleden anlaşılan o ki, duygularımız yaptığımız hataları anlatırken, o hatayı işleyen uzuvlarımızın dili tutulacak.

Hâlbuki Kur’an, ahirete gidince ne olacağını bize şöyle bildiriyor: İsra Suresi 17/13: “Her insanın amel defterini boynuna doladık, kıyamet günü açılmış bulacağı kitabı önüne çıkarırız.” Ayete göre, ahirette, duygularımız konuşmayacak. Bu dünyada yaşarken yaptıklarımızı kaydettiren Yüce Yaradan, küçük büyük her şeyimizin kaydedildiği bu defteri önümüze koyduğunda, bir şey diyecek halimiz kalmayacak.

Konuyu bir başka açıdan da ele alalım. Hz. Gazali’nin, ahirette tecelli edeceğini söylediği tekvin, yoktan var etme, yaratma sıfatı, zaten, bütün kâinat ve âlemler için geçerli bir sıfattır. Dolayısıyla sadece ahirete mahsus değildir.

Evreni ve evrendeki âlemleri yaratan Yüce Yaradan, bunları oyun olsun diye yaratmadığını ifade etmektedir.

Duhan Suresi 44/38: “Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri bir oyun ve eğlence olsun diye yaratmadık.”

Ali İmran Suresi 3/191: Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. Ve “Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, Sen yücesin, bizi ateşin azabından koru.” derler.

Enbiya Suresi 21/16: “Biz gök ile yeri ve aralarındaki şeyleri, boş bir eğlence için yaratmadık.”

Müminun Suresi 23/115: “Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?”

Ayetlerden ve Kur’an’ın bütününden benim anladığım, Yüce Yaradan, hiçbir şeyi sebepsiz yaratmamıştır. Dolayısıyla sebepsiz hikmetler yaratmasını da düşünemiyorum. Eğer, hikmet kavramını, halkın anladığı şekilde, sebep olarak ele alırsak, Yüce Yaradan, sebepsiz bir hadise veya varlık oluşturmaz demektir.

Yüce Yaradan, sebepsiz hiçbir şey yapmazken, O’nun, yeryüzündeki vekil yöneticisi olan bizler de, elimizden geldiği kadar, yaptığımız işleri ve davranışları bir sebebe dayandırmaya çalışmalıyız. Elbette bizler, olayların bütün yönlerini bilemeyiz. Her şeyi bütün yönleriyle bilen, sadece ve sadece Yüce Yaradan’dır.

Fakat bizler de, davranışlarımızı belirlerken, O’nun bize verdiği aklı kullanarak, en azından iki-üç yönden düşünerek uygulamaya çabalamalıyız. Davranışlarımızı, sebepsiz ve eğlence olsun diye gerçekleştirmemeliyiz. Atacağımız adımların; hem kendimize, hem çevremize, hem de insanlığa faydalı olması için, çok yönlü düşünmeye gayret etmeliyiz.  Bizler, birkaç yönlü fayda için çaba sarf ettikçe, tavırlarımızdaki hikmetin, giderek, daha kapsamlı olmaya başladığını görme ihtimalimiz kuvvetlidir.

YAŞAM kategorisine gönderildi | ALLAH, SEBEPSİZ HİKMETLER YARATIR MI? için yorumlar kapalı

HAVA ŞARTLARI VE TARİHTEN DERSLER

HAVA ŞARTLARININ BELİRLEYİCİ OLDUĞU ÖNEMLİ SAVAŞLAR

 

Savaşların sonuçlarında hava şartlarının en etkili olduğu alan, deniz üzerindeki harpler olmuştur. Bilhassa, gemilerde motorun kullanılmadığı dönemlerde, hava şartları birçok harpte belirleyici olmuştur.

Bu yazımızda, hava şartlarının etkilediği savaşların sonuçlarının, ülkelerin geleceğinde önemli bir tesiri olan üç olayı, tarih sırasına göre örnekleyerek aktaracağız.

Kubilay Han, Cengiz Han’ın torunu idi. 1259 yılında, imparatorluk makamında oturan kardeşi Mengü Han öldü. 1260 yılında, Kubilay kendisini Han ilan etti. Moğol İmparatoru oldu. Fakat bir başka kardeşi de kendisini Han ilan etti. Kardeşi ile yaptığı “Han” olma mücadelesini üç sene sonra kazandı. Hanlığı garantileyince, durdurmak zorunda kaldığı Çin üzerine yaptığı seferleri, tekrar başlattı ve dozunu artırdı. Çin’in büyük bölümünü ele geçirdi. Güneye çekilen Song hanedanlığını, orada da yenerek bütün Çin’e hâkim oldu. Bu dönemde, Çinlilerle yaptığı savaşlarda, büyük nehirler üzerinde de savaşılarak, donanma harpleri yapıldı. Kubilay Han, bu gemi savaşlarını kazanabilmek için, büyük gemiler inşa ettirdi. Gemilerin üzerine de, büyük gülleler atabilen mancınıklar yerleştirtti.

Çin’e tamamen hâkim olduktan sonra, Kore’ye yöneldi. Kore’deki Koryo devletinin krallarını tamamen ortadan kaldırmadı, kendilerine bağladı ve kralları kendisi atamaya başladı. Daha sonra, donanmaya ağırlık verdi. Güvertesindeki mancınıklarıyla büyük gülleler atabilen gemilerinin sayılarını artırdı. 1274 yılında donanmasını yollayarak Japonlara saldırdı. Fakat henüz anlaşılamayan bir sebeple, 30.000 kişilik ordusunu geri çekti. Bu olay, Japonların tehlikeyi görerek tedbir almaya başlamalarını sağladı. Kubilay Han, 1281 yılında, Korelilerle birlikte, 140.000 kişilik bir güçle tekrar saldırıya geçti. Kyuşu’nun kuzeyine iki noktadan çıktılar. Fakat tam Japonları yenmek üzereyken, beklenmedik bir şekilde başlayan tayfunda, gemilerinin çoğu battı. Heyecana kapıldılar, önemli zayiatlar vererek geri döndüler.

1281 tarihinden sonra, asırlarca Japon adalarına ciddi bir saldırı olmadı. Arada bazı Japon korsanları Kore’deki Koryo Hanlığına saldırılar düzenlediler. Ama Koryo Krallığı karşılığında ciddi bir cevap veremedi.

Çinliler ise, daha sonra büyük gemiler yapımını sürdürdüler. Gemilerin büyüklüğü, Avrupalıların kalyonları kadardı. Ama ticaret ağırlıklı çalıştılar. Askeri amaçlı düşünmediler. Japonlara doğru yönelmediler. Batıya doğru gittiler. 1405-1433 yılları arasında Amiral Chang Ho yönetiminde uzun mesafeli yedi sefer düzenlediler. Yüzlerce gemiden oluşan bu seferlerde, Seylan’dan Kızıldeniz girişine ve Afrika’nın doğusundaki Zanzibar’a kadar dolaştılar. Fakat 1436 yılında, henüz tam anlaşılamayan bir nedenle, açık deniz gemilerinin yapılmasını yasaklayan bir imparatorluk kararı alındı. Daha sonra, ikiden fazla direği olan gemilerin yapımı yasaklandı. Donanma personeli, nehirlerde çalışan gemilere aktarıldı.

Sonuçta, Kubilay Han’ın seferinden sonra Çin Devletinden, Japonlara karşı herhangi bir başka bir tehlike gelmedi. İlk ciddi tehlike, 1853 yılında ABD’li Amiral Perry’nin meşhur “kara gemileri” ile oluştu. Onlar da ticaret amacıyla geldiler. Dolayısıyla, Kubilay Han’ın donanmasının çoğunu batıran tayfun, Japonların geleceğinin şekillenmesinde çok etkili oldu.

Hava şartlarının etkili olduğu diğer bir olayın muhatabı, Osmanlı Türkleridir. Osmanlıların, Avrupa içlerine doğru ilerlemeleri, Kanuni Sultan Süleyman döneminde hızlanmıştı. Bu sıralarda, kimi zaman Afrika’nın kuzeyindeki ülkelerin kıyı kesimlerindeki bazı kalelerini kendi başlarına ele geçirecek kadar başarılı çalışmalar yapan denizci reislerin bazıları, Osmanlı donanmasında kaptanlık görevine getirildiler. Bunlardan Barbaros Hayrettin Paşa, donanma komutanı, yani Kaptan-ı Derya oldu. Osmanlı Türklerinin donanması, kadırga denilen küçük gemilerden oluşuyordu. İspanyol ve diğer Avrupalıların gemileri ise, kalyon denilen büyük ve cesametli vapurlardı. Dolayısıyla üzerlerindeki toplar, kadırgalarınkine göre daha uzun menzilli idiler. Fakat kadırgaların manevra kabiliyetleri, kalyonlara göre daha üstün idi.

Amerika Kıtasının keşfinden sonra zenginlemeye başlayan İspanyollar, denizlerdeki güçlerine güveniyorlardı. Diğer bazı Avrupalılardan aldıkları destekle, Osmanlı donanması ile savaşmak için 1538’de yola çıktılar. Gelen İspanyol ağırlıklı donanmanın gemilerinin heybetinden ve çokluğundan çekinen Barbaros Hayrettin Paşa, Adriyatik Denizindeki Osmanlı hâkimiyetindeki Preveze Limanına sığındı. Andrea Dorya’nın komutasındaki Avrupalı gemiler, limanın girişinde durmak zorunda kaldılar. Çünkü Osmanlıdaki dağ toplarının menzili, gemilerdekinden uzun idi. Bu bekleyiş sırasında, Barbaros’un kaptanları, deniz savaşında hiçbir şanslarının olmadığına kanaat getirdiler. Gemileri terk edip dağa çekilmeyi ve düşmanları da dağlara doğru çekip karada savaşarak onları yenebileceklerini düşündüler ve bu kararlarını teklif ettiler. Osmanlı donanması açısından durum gerçekten çok sıkıntılıydı.

Günler Eylül ayının son günleriydi. Barbaros Paşa, kaptanlarının tekliflerini çeşitli açılardan sakıncalı buldu. Bu sakıncalar hususu, makalemizin konusuyla bağlantılı olmadığından burada bahsetmeyeceğiz. Barbaros Hayrettin şöyle bir fikir yürüttü. Bu bölgelerde çok dolaştığını ve Eylül ayının sonlarında rüzgârın yön değiştirdiğini gözlediğini söyledi. Denizden karaya doğru esen rüzgârın, yön değiştirerek bu defa karadan denize doğru estiğini anlattı. Planını bu hava şartlarına göre yaptı. Rüzgâr karadan denize doğru esmeye başlayınca, hemen aniden hareket edecekler ve kalyonlara doğru giderek aralarına gireceklerdi. Onlar ne olduklarını anlayamadan, rüzgârı kullanarak ve manevra kabiliyetleri sayesinde aralarına girdiklerinde, kalyonların top üstünlüğü işe yaramayacaktı. Kadırgaları vurmaya çalışırlarken, kendilerini vurmaları ihtimali çok kuvvetli olduğundan toplarını kullanamayacaklardı.

Rüzgâr, gerçekten de yön değiştirdi. Kadırgalar yelkenlerini şişirdiler. Forsalar (kürekçiler) küreklere hızla sarıldılar. Barbaros Hayrettin Paşanın bütün tahminleri tutmuştu. Harp, gemilerin savaşı olmaktan çıkmış, sanki kara harbi yapılıyormuşçasına her iki tarafın gemilerindeki insanlar arasında güvertelerde geçmeye başlamıştı. Sonunda Osmanlılar büyük bir zafer kazandılar.

Bu savaştan sonra, İspanyollar ve Avrupa uzun süre bu büyüklükte bir donanma oluşturamadı. Güçlü bir Osmanlı devletiyle boğuşmak yerine, enerjilerini kendi aralarında ve sömürgelerde yaptıkları mücadeleye çevirdiler. Arada 1571 yılında İnebahtı Limanına aniden saldırarak, Osmanlı donanmasını yakmayı başardılar. Ama artık, maddeten güçlenen Osmanlılar, kısa sürede daha güçlü donanma inşa ettiler. Sadece üç yıl sonra Tunus’u, İspanyollardan geri aldılar.

Preveze zaferi, Osmanlı’nın, kalyonlar karşısında düştüğü kötü durumu görmesini engelledi. Avrupalıların, yeni sömürgelerine yönelmeleri de, Osmanlı yönetimini yanıltmış olabilir. Sonuçta, hem Avrupalı donanmalar Osmanlının üzerine ciddiyetle gelemediler, hem de Osmanlılar zafer kazandıkları için hatalarını göremediklerinden büyük gemilere yönelmediler. Hava şartlarındaki değişiklik, olaylara bakışı etkiledi.

Hava şartlarının belirleyici olduğu bir başka olayda, İspanyollar yine işin içindeydi. Yukarıda bahsedildiği gibi, İspanyollar, Amerika kıtasına ilk gidenler olmuşlar ve ciddi ganimetler elde etmişlerdi. Fakat hiç akıllarında yokken karşılarına çıkan bu ganimetleri, çevresindeki ülkelerle ve bilhassa güçlü Osmanlı Türkleriyle savaşarak harcadılar. Bu sebeple kısa sürede iflasın eşiğine geldiler. Nitekim İmparator V. Charles, ömrünün son dönemlerinde borç yüzünden kıpırdayamaz hale gelmişti. İmparatorluğu, Avusturya’nın başındaki kardeşine, İspanya’nın hükümdarlığını ise, oğlu II. Philip’e bırakmak mecburiyetinde kaldı.

Bu sıralarda İngiltere’de, I. Elizabeth iktidara geldi. Elizabeth, dini doktrinlere karşı çıkmaya başladı. Ayrıca deniz gücünü güçlendirerek, İspanyolların Amerika’dan ganimet getiren gemilerine, bizzat Elizabeth’in emriyle korsanlık yaparak el konulmaya çalışılıyordu. Aslında bu uygulama sadece İngilizlerle sınırlı değildi. Bazı devletlerin yöneticileri, korsanlığı, ucuz deniz gücü sağlama ve ganimet elde etmenin yolu olarak görmüşlerdir. Korsanlara yetki ve kârdan pay vermişlerdir. Böylece düzenli korsanlık biçimi oluşmuştu. Bilhassa keşifler sonrasındaki dönemde İngiliz, Fransız ve Hollandalı korsanlar, hükümetlerinin izni ve desteğiyle yaptıkları saldırılarda büyük başarılar elde ettiler. Bu durum, devletlerarası düzenlemelerin yapıldığı 17inci yüz yılın sonuna kadar devam etti. Bu dönemde ticaret gemileri ile savaş gemileri birbirlerinden net bir şekilde, hem tasarım olarak hem de kanunen ayrıldılar.

Elizabeth’in, İspanyollara başkaldıran Hollandalılara el altından yardım etmesi, Philip’in sabrını taşıran olay oldu. Hâlbuki Philip, korsanlıklara mecburen sabrediyordu. Çünkü İngiliz Mary Tudor ile evlenerek Birleşik Krallık ’ta kazandığı bazı menfaatlerini riske atmak istemiyordu.

Bu nedenle, Elizabeth’in Hollandalıları destekleme tavrı üzerine, İngilizler üzerindeki haklarına zarar gelmeden nasıl davranması gerektiğini düşündü. Elizabeth’in dini konulardaki tavırlarından faydalanarak, Papa’dan, onu indirmek için onay aldı. Büyük bir donanma ile 1588 yılında saldırıya geçti. Fakat kötü hava şartları sebebiyle toplarını etkili bir şekilde kullanamadılar. İngiliz donanması da toplarını istediği gibi kullanamadı. Hava şartları kötü olunca, savaş İspanyollar için felaketle sonuçlandı. İngilizler bu olayın kendileri açısından önemini, “Tanrı’nın nefesiyle dağıldılar” diyerek vurguladılar.

Gemilerden kurtulup İspanya limanlarına dönenler tekrar mücadele etmek istediler ama artık güçleri kalmamıştı. Buna rağmen aralıklı olarak uzun süre devam eden parça-bölük yani ufak çaplı savaşlar, İngiliz gemicileri için ciddi bir tecrübe oluşturdu. Ayrıca donanmaya önem vermelerinin şart olduğunu gösterdi. Böylece, İngilizlere dünya imparatorluğu kurduracak olan denizcilik geleneği, bu tesadüf hava şartlarının da etkisiyle, sistemli hale gelmiş oldu.

Yukarıda bahsettiğimiz olayların benzerleri başka yerlerde de meydana gelmiştir. Örneğin, ABD’nin ilk kuruluş aşamasında General Washington, İngilizlere yenilmişti. İngilizler, ABD ordusunu yok etmek için kuşatma harekâtına başlamışlardı. Tam o sırada birkaç gün süren yoğun bir sis bastırdı ve Washington ordusunu kaçırmayı başardı. Fakat bu olayın, sonuç üzerinde diğerleri kadar etkili olduğunu söylemek zordur. Çünkü yeni kurulan ABD, Fransa’nın da desteğini almışlardı. İngilizler o güne kadar, kendilerine denk güçlerle karşılaştıkları kara savaşlarında ciddi bir başarı gösterememişlerdi. Dolayısıyla, bir süre sonra ABD’nin toparlanarak İngilizleri yine yenmeleri ihtimali vardı.

Bu nedenle bizim yukarıda ele aldığımız savaşları etkileyen tabiat şartları, gelecek üzerinde çok daha uzun süreli tesirli olanlarına örneklik teşkil edenlerdir. Verdiğimiz örnekler içerisinden Preveze Deniz Savaşı, diğer ikisinden biraz daha farklıdır. Bu farkın nedeni, çeşitli yönlerden bizlere ders niteliğinde olmasıdır. Bu derslerin neler olabileceği hususunu, okuyucularıma bırakıyorum.

Takdir edileceği gibi, hiçbir olay, tek başına güçlü bir değişime sebep olamaz. Ancak, bardağı taşıran son damla olursa, güçlü bir değişime sebep olabilir. Bazen bardağı taşıran olay, yukarıdaki örneklerimizde görüldüğü gibi, bizim inisiyatifimizin dışında gelişebilir. Önemli olan, kendiliğinden olmuş bu olaylardan ders çıkarabilmektir. Verdiğimiz üç örnek içerisinde, sonraki gelişmelere bakıldığında en iyi ders çıkaranların, İngilizler olduğu anlaşılmaktadır.

Tarih, ders almak isteyenler için, değerli bir hazinedir. Ders alamayanlar için ise, tekerrürden ibarettir.

Sosyal kategorisine gönderildi | HAVA ŞARTLARI VE TARİHTEN DERSLER için yorumlar kapalı

KALPLERİN MÜHÜRLENMESİ ÜZERİNE

KALPLERİN MÜHÜRLENMESİ ÜZERİNE

 

Kalplerin mühürlenmesi, insanın kalbinde Tanrı’ya ve sevgiye yer kalmaması sonucunda; sorgulama, gerçekleri görme ve düşünme kabiliyetinin yok denecek kadar azalması olarak tanımlanabilir. Bir insanın kalbinin mühürlenmiş olduğunu anlamak, zor değildir. Eğer bir insan, bakıyor ama görmüyorsa, duyuyor ama kavrayamıyorsa kalbi katılaşmaya başlamış demektir. Eğer bu insan, şahsi menfaatini sürdürmek için sürekli yalan söylemeye başlamışsa, kalbinin mühürlenmiş olması ihtimali çok yüksektir. Kalbi katılaşmaya başladığı için zalimlikler yapan bir insanın, hatasını anlayarak kendini düzetmesi ihtimali her zaman vardır. Fakat şahsi menfaati için sürekli yalan söyleyen birisinin, hatasını anlayarak kendini düzeltmesi ihtimali yok denecek kadar azdır.

Kutsal kitapların ifadelerinden anladığım kadarıyla, Yüce Yaradan, her bir şahısla ilgili olarak, o insanın davranışlarına göre fiillerini oluşturmaktadır. Bu sebeple, yanlış olduğunu bildiği halde, menfaati doğrultusunda davranışlarda bulunan bir insana, Tanrı’nın, yardımını durdurarak, karışmadığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, o insan sapkınlığa doğru yürümeye devam eder. Ancak, insanlara rahmetini üzerine yazmış olan Allah’ın, insanların sapmalarına razı olmadığı, kutsal kitaplarındaki ifadelerinde görülmektedir. Razı olmadığını, sürekli olarak peygamberler göndererek insanları uyarmasından da görebiliyoruz. Aslında Yüce Yaradan, insanlara yaptığı bu genel ikaz ile de yetinmemektedir. Her insanı ayrıca uyarmaktadır. Yarattığı her kulu ile ayrı ayrı ilgilenmektedir.

Yüce Yaradan’ın, her insanı hangi yöntemlerle uyardığını biz bilemeyiz. Ama derinlemesine düşünürsek, bizi zaman zaman ikaz ettiğini anlarız. Nitekim menfaatinin peşinde koşarken insanları ezmekten çekinmeyen bir insan, seyrek de olsa, bu yaptığının yanlış olduğunu düşünür. Aslında kafasından geçen bu düşünce, Yüce Yaradan’ın, o kişinin kalbine indirdiği bir fikirdir. Ama büyük çoğunluğumuz, kafasında şimşek gibi çakan bu fikre itibar etmez. Menfaati daha ağır basar ve zalimliğine devam eder. Rahmeti çok geniş olan Yüce Yaradan, her insana, bu şekilde veya bambaşka yöntemlerle uyarılarını defalarca yapar. Bazen, mallarından ve evlatlarından eksilterek, insanların düşünmeleri, durumlarını sorgulamaları ve hatalarını anlamaları için fırsatlar verir. Bazen, böyle kullarının dünya nimetleriyle ilgili olarak hemen her isteklerini verir. Ama Allah, kalpleri katılaşmış bu kişilerin iç huzurlarını alır. Bu kişilerin, bırakın birkaç aylarını, bir haftası bile mutlu geçmemesi ihtimali çok kuvvetlidir.

Tek olan Tanrı’nın yaptığı bu ikazları sorgulayıp, kendisini düzelten insanların sayıları elbette azımsanmayacak kadar çoktur. Ama başına gelen tersliklere veya güzelliklere rağmen, yaşadıklarına kendince mazeretler üreterek, hatasını sürdürenlerin sayıları çok daha fazladır.

Okuyucularımın bazısından ricam, geçmiş hayatına dönük olarak yaşadığı olayları, film şeridi gibi gözlerinin önünden geçirsin. Ama yaşadıkları olaylara, “Tanrı’nın ikazı olabilir mi” diye bakarak düşünsün. Geçmiş yaşamı hangi yapıda olursa olsun, akıl erdiren her okuyucumun, kendisine böyle ikazların yapıldığını kabul edeceğini düşünüyorum. Bende böyle olmadı diyenlerden ricam, bazı ayrıntılara dikkat ederek, tekrar tekrar düşündükten sonra karar vermeleridir.

Yüce Yaradan, yarattığı hiçbir kulunun kalbini, sadece tek uyarı yaptıktan sonra mühürlediği söylenemez. Eğer şöyle bir düşünürsek, bir değil, birkaç ikazdan sonra bile mühürlemediğini anlarız. Eğer tek olan Tanrı, bir-iki ikazla yetinseydi, insanların neredeyse tamamının kalbinin mühürlenmesi beklenirdi.

Eğer kalpler kolayca mühürlenseydi, kalbi mühürlenenler hatalarını anlayamayacak hale geldikleri için, hatasını anlayarak tövbe edip dönen insanların sayısı, yok denecek kadar az olurdu.

Eğer tek olan Tanrı, kalpleri kolayca mühürleseydi, peygamberlerine, tebliğ için bıkmadan gayret etmelerini söylemezdi. Peygamberlerinden biri olan Hz. Nuh’un, 900 yıl boyunca tebliğ için çile çekmesine razı olmaz, tufanı daha önce yapardı.

Yunus Suresi 10/41: Eğer seni inkâr etmeye devam ederlerse, “benim amelim bana, sizin ameliniz size” de…

Bu ayette de görüldüğü üzere, peygamberini inkâr etmeye devam edenlerin kalplerini mühürlemiş olsaydı, böyle bir tavsiye yapmaz, ayette “onları Bana bırak” mealinde ifade kullanırdı. Surenin devam eden ayetleri, kalplerin mühürlenmesi hususundaki bu fikrimizi kuvvetlendirmektedir.

42: “İçlerinden seni dinlemeye gelenler de var. Sen, sağırlara, üstelik akılsız da olanlara dinletebilir misin?”

43: “İçlerinden sana bakanlar da var. Fakat sen, körlere, üstelik basiretleri de yoksa hidayet edip yol gösterebilecek misin?”

44: “Şurası kesindir ki Allah, insanlara zerre kadar zulmetmez. Ne var ki, insanlar kendi kendilerine zulmedip duruyorlar.”

Demek ki, Yüce Yaradan’ın verdiği aklı kullanmayanlar, peygamberlerden dinlediklerini kavrayamıyorlar. İnsanlar bakıyorlar, ama basiretlerini kullanmadıkları için hakikati göremiyorlar. Bu sebeple insanların bazıları, Yüce Yaradan’ın insanlara verdiği güzel vasıfları kullanmadıkları için, kendilerine verilecek cezayı hak ediyorlar. Dolayısıyla, kendi kendilerine zulmetmiş oluyorlar.

Yüce Yaradan, ister kalpleri katılaştığından, isterse kalpleri mühürlendiğinden dolayı zalimlik yapanlara bile merhamet ettiğini, şu ayetiyle vurguluyor.

Nahl Suresi 16/61: “Eğer Allah, insanları zulümleri yüzünden hesaba çekseydi, yeryüzünde kımıldayan tek canlı bırakmazdı…”

Ayetten anlaşılan o ki, Yüce Yaradan, bir insanın kalbini mühürlemeden önce, çok fazla sabrediyor. O kişinin kendisini düzeltmesini, sabırla bekliyor.

Yunus Suresi 10/22: Sizi karada ve denizde gezdirip dolaştıran O’dur. Hatta gemilerde bulunduğunuz ve o gemiler, içindekilerle beraber hoş bir esinti ile akıp gittikleri ve tam keyiflendikleri sırada o gemilere şiddetli bir fırtına gelir çatar ve her taraftan onlara dalgalar gelmeye başlar. Bütünüyle kuşatılıp artık bittiklerini sanırlar. İşte o vakit tam ihlas ile Allah’a yalvarır ve dindar olurlar: “Eğer bizi buradan kurtarırsan, andolsun ki, şükredenlerden olacağız.” derler. Sonra Allah onları oradan kurtarır, kurtulur kurtulmaz yeryüzünde çeşitli taşkınlıklara başlarlar. Ey insanlar, taşkınlığınız sırf kendi zararınızadır. Şu değersiz dünya hayatının bir süre tadını çıkarınız, sonra nasıl olsa dönüp bize geleceksiniz. Biz de, bütün yaptıklarınızı tek tek size haber vereceğiz.

Ayette, “denizde fırtınaya” yakalanınca, yalvar yakar Yüce Yaradan’a dua ederek “kurtulurlarsa şükredenlerden olacaklarını” söyleyen insanların, Tanrı onları kurtarınca, verdikleri sözü unutup, yeryüzünde zalimliklere başladıkları anlatılıyor. Yüce Yaradan, böylelerine bile, süre tanıyor. “Ey insanlar zalimliğiniz sırf kendi zararınızadır. Şu değersiz dünya hayatının bir süre tadını çıkarınız, sonra nasıl olsa dönüp bize geleceksiniz. Biz de bütün yaptıklarınızı tek tek size haber vereceğiz.” diyerek sabrediyor. Onların kalplerini mühürlemiyor.

Araf Suresi 7/100 üncü ayette, kalplerini mühürleriz diye bahsedilen insanlarla ilgili olarak 102inci ayette şu açıklama yapılır: “Onların çoğunda, sözde durma (diye bir şey) bulamadık. Gerçek şu ki, onların çoğunu yoldan çıkmış bulduk.”

Demek ki, sözünde durmayanlar, yani yalan söyleyenler, yoldan çıkıyorlar. Yoldan çıktıklarını görmelerine rağmen, yalanlarını sürekli hale getirenler, aynı suredeki 100üncü ayete göre, kalpleri mühürleniyor.

O halde, ne kadar yanlış işler yapmış olursak olalım, yalanlara boğulmadan, hatamızdan dönüp, Yüce Yaradan’a tövbe edelim. Kendimizi kurtarmaya çalışalım. Eğer yalan söylemeye alışırsak, yalanlarımızı durduramayız. Yalancılığımızı sürekli hale getirirsek, kalbimizin mühürlenmesine davetiye çıkarmış oluruz ve tövbe edecek gücü bulamayabiliriz. Dolayısıyla hiçbir zaman dönüşümüz, yani kurtuluşumuz olmayabilir. Hem bu dünyada huzursuz ve korku içerisinde yaşarız, hem de asıl ve ebedi olan ahiret hayatında, cehennem azabına duçar oluruz.

Unutmayalım ki, bize yapılan bu ikaz, belki de, kalbimizin mühürlenmesinden önceki son uyarıdır.

Seçim bizim. Çünkü Yüce Yaradan’ın bize olan tavrı, bizim seçimimize göre şekillenmektedir.

Ahiret hayatına inanmayan insanlarda kalplerin katılaşması, kalplerinde sevgiye yer kalmaması anlamına gelir. Böylelerinin zararı, daha çoktur. Hem bu dünyada sevmek ve sevilmek gibi mutluluktan mahrumdurlar, hem de af dileyecekleri bir mercileri olmadığından, kendilerini düzeltebilecekleri bir imkânları yoktur. Dolayısıyla kurtuluş umutları kalmamıştır. Bu kişiler için, bu sitede yayınladığımız “Tito’dan Tarihi İtiraflar” başlıklı makalemizi okuduktan sonra tekrar düşünmelerini salık veririz. Yazıyı aramak zahmetine katlanmak istemeyenler için, Tito’nun sözlerinin bir kısmını veriyoruz:

“Düşünün, şu kâinatın bir Yaratıcısı, şu muhteşem sistemin bir kanun koruyucusu olmalıdır…

Mazlumca gidenlerle, zalimce gidenlerin hesaplaşma yeri olmalıdır. Hakkını alamadan, cezasını görmeden gidiyorlar. Böyle keşmekeş olamaz. Ben bunu vicdanen hissediyorum…

Nedense ölüm kapıya dayanmadan bunu idrak edemiyoruz. Belki de göz kamaştırıcı makamlar buna engel oluyor. Ben bu inancı taşıyorum yoldaşlarım, sizler ne dersiniz deyin!”

Allah’ım, insanların, kalplerini mühürlediğin şahısların peşinden gitmeyi bırakabilmeleri için, onlara anlayış ihsan eyle,

Allah’ım, insanların doğru yolu bulabilmeleri için, onlara irade gücü ver.

Senin, her şeyi helâk etmeye veya hâlk etmeye gücün yeter.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | KALPLERİN MÜHÜRLENMESİ ÜZERİNE için yorumlar kapalı

EN HAYIRLI PLANLARI KİM YAPAR

EN HAYIRLI PLANLARI KİM YAPAR

 

Bu soruyu hangi insana sorsak, kendisinin yapacağını söylemesi ihtimali kuvvetlidir. Dolayısıyla, en hayırlı plan yapma yarışması düzenlense, jürinin doğru karar vermesi mümkün olmaz.

Çünkü bizler insanız ve Yüce Yaradan’ın bize verdiği akıl kadar fikir yürütebiliriz. Ulaştığımız bu düşüncelerin de birçoğunda nefsimize yeniliriz.

Velev ki, plan yapanlar peygamberler bile olsalar, aynı ortam geçerlidir. Peygamberler, bizlere göre, nefislerine çok daha az uyarlar. Ama onlar da, tek olan Tanrı’nın kendilerine verdiği akıl kadar fikir yürütebilirler. Tanrı, peygamberlere, normal insanlardan daha fazla akıl vermiş olsa bile sonuç değişmez. Çünkü peygamberler de, gördükleriyle ve güvenilir insanlardan duyduklarıyla karar verirler. Hâlbuki insanlar, hiçbir zaman olayın perde arkasındaki sebepleri bilemezler. Bazılarını bilseler bile, gelecekte olacakları bilemezler.

Yüce Yaradan, bu durumu, Kur’an’ında anlattığı, Hz. Musa ve ilim verdiği bir kişinin yol arkadaşlığındaki olaylarda, bize net bir şekilde gösteriyor. Kur’an’da Kehf Suresinin 64 ila 82inci ayetleri arasında anlatılan olayları Kur’an’ı okuyarak hatırlayalım. Peygamber olan Hz. Musa, Allah’ın ilim ve hikmet verdiği kişiye, bunları kendisine de öğretmesi için ona tabi olmak ister. İlim verilen kişi, Musa’ya sabredemeyeceğini söylerken şöyle der: “iç yüzünü kavrayamadığın şeye nasıl sabredeceksin?” Sabredeceğine söz vermesine rağmen Hz. Musa, karşılaştığı üç olayda da itiraz eder. İtiraz eden kişi bir peygamberdir. Ama işin iç yüzünü bilemediği için, tabi olmak istediği kişiyi suçlamak gibi bir yanlışa düşmüştür.

Bilindiği gibi Hz. Musa sıradan bir peygamber değildir. İsrailoğullarını kölelikten kurtarmak için, Yüce Yaradan’ın denizi yararak, kavminin gözünde yücelttiği bir peygamberidir. Ama o bile, kendi aklıyla tavır alınca, üç hadisede de yanlış karar vermiştir.

Bu durumda, en hayırlı planları yapacak olanda iki özelliğin birlikte bulunması şarttır. Birincisi, olayların ve konuşulanların hepsini bilmesidir. Diğer özellik ise, nefis sahibi olmamasıdır.

Bu iki vasıf, sadece ve sadece Yüce Yaradan da vardır. Her şeyi bildiği için, en mükemmel planları yapabilecek olan, yalnızca, tek olan Tanrı’dır. Sahip olmak istediği bir şey için sadece “ol” emrini vermesi yeten bir Tanrı’nın nefis sahibi olması düşünülemeyeceğinden, Onun yaptığı planların, en hayırlı planlar olması gayet mantıklıdır.

Yukarıda verdiğimiz Hz. Musa ile ilgili olaylar, Kur’an’da anlatılan ders niteliğindeki kıssalar olduğu için, bazılarımız “biz geleceği hiç bilemeyiz, dolayısıyla, başımıza gelen bir olayı nasıl kavrayacağız” diye düşünebilir. Konuyu bir başka peygamberin yaşanmış hayatından bir kesit sunarak, daha iyi kavranmasını sağlayabiliriz.

Bilindiği gibi Hz. Muhammed, yedi evlat sahibi idi. Çocuklarının bir tanesi hariç, hepsi de kendi sağlığında vefat ettiler. Peygamberden sonra vefat eden ise, kız evladı Hz. Fatıma’dır. O da kısa bir süre sonra ebediyete intikal etmiştir.

Şimdi düşünelim. Yedi çocuğunun bir kısmı, Hz. Muhammed’den sonraya kadar yaşasalardı, neler olabilirdi?  Çocuklar, taht kavgasına düşmeseler bile, zor karşısında Müslüman olmuş insanlar onları birbirine düşürerek, kendilerinin intikamını alma peşine düşmezler miydi? Veya sonradan doğan bazı muhteris kişiler, peygamberin çocuklarını, torunlarını bahane ederek, kendi saltanatlarının peşine düşmezler miydi?

Çoğaltılabilecek bu sorular için “böyle olaylar olmazdı” diyebilmenin zorluğunu anlamak için, peygamberin torunları Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’in başlarına gelenleri bilmenin yeterli olacağı açıktır.

Eğer, peygamberlerin çocukları böyle yapmazlar, nefislerine hâkim olurlar ve oyuna gelmezler diye düşünüyorsak, Hz. Yakup’un oğullarını düşünelim. Ağabeylerinin kardeşleri Hz. Yusuf’u öldürmek istediklerini, ölsün diye bir kuyuya attıklarını hatırlayalım.

Peygamberlerle ilgili olarak verdiğimiz örneklerin benzerleri, hemen hepimizin hayatında yaşanmıştır. Eğer yaşadığımız olaylara ihlaslı bir şekilde yaklaşıp o açıdan yorumlamazsak, hiçbir ders alamayız. Sadece kendi aklımızla ve bazısında da nefsimize yenilerek yapacağımız yorumlarda, işin hakikatini kavrayamayız.

Karşılaştığımız böyle konuları yorumlarken unutmamamız gereken bir şey, bizim için neyin hayırlı ve neyin şer olduğunu sadece Yüce Yaradan’ın bildiğidir. Nitekim hemen hepimiz, yaşadığımız birçok olaydan bir süre sonra karşılaştığımız şeylere bakınca, yanıldığımızı anlamışızdır.

Çoğumuz yaşayarak öğrendiğimiz bu gerçeğe rağmen, başlangıçta yine de bazı olaylar karşısında çok üzülürüz. Elbette o an için üzülmemiz normaldir. Çünkü biz insanız ve dolayısıyla, olayların iç yüzünü bilmiyoruz.

Karşılaştığımız çok üzücü ve çok sevindirici olaylarla ilgili olarak, unutmamamız gereken bir şey daha var. Böyle olayların, bize vermek istediği bazı dersler vardır. Yüce Yaradan, her olayı her yönüyle düşünerek oluşturur. Bizden de, hiç olmazsa birkaç yönünden irdeleyerek, ders almamızı bekler. Fakat kavrayamadığımız yönleriyle ilgili olarak da “Yüce Yaradan neylerse güzel eyler” şeklinde ihlasla yaklaşmamızın, tek olan Tanrı’nın hoşuna gideceği muhakkaktır.

Allah’ım, hüküm ve hikmet sahibi olan, sadece ve sadece Sensin.

Allah’ım, Sen, en hayırlı ve en mükemmel plan yapansın. Bizim için, ihlaslı kulların için, insanlık için, Senin nezdinde en hayırlısı ne ise, lütfunla onu oluştur.

 

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | EN HAYIRLI PLANLARI KİM YAPAR için yorumlar kapalı

YENİ YIL MESAJI

YENİ YILA YENİLENEREK GİRMEMİZ UMUDUYLA

 

İnsanlar arasındaki haberleşme ve ulaşım araçlarının artması, küreselleşmenin hızlanmasını sağlıyor. Dünya küreselleştikçe, tüketim hırsı en ücra köşelere ulaşıyor. Tüketim hırsı yayıldıkça, insanlık açısından, gelen her yeni yıl, giden yılı aratıyor. Fakirler daha yoksullaşıyor. Zenginlerden işini yürütenler daha çok zenginliyor.

Bu kısır döngüyü görebilmek için, felsefi fikirler yürütmeye gerek yok. Basit düşünmemiz yeterli.

Basit düşünenlerden birisi de, çok içtiği için eleştirilen yazar Charles Bukowski. Başından geçen sıradan bir konu sonrasında, basit düşünmesi sayesinde, insanlığın sorunlarının en önemlisini tespit edebiliyor:

“Ünlü bir giyim firmasında çalıştığım yıllarda, firmanın satılmayan kıyafetleri çöpe attığını fark ettim. Patrona gidip ‘Bu ürünleri çöpe atmak yerine neden ihtiyaç sahiplerine dağıtmıyoruz?’ dedim. Bana ‘Bizim ürünlerimizi sadece zengin insanlar satın alabiliyor. Eğer bu kıyafetleri fakirlerin üzerinde görürlerse rahatsız olurlar, marka değerimiz düşer ve batarız’ diye cevap verdi.

O gün anlamıştım ki, yoksulluk, fakirleri doyuramadığımız için değil, zenginleri doyuramadığımız için bitmiyor.”

İnsanlardaki tüketim hırsı, ister fakir, ister zengin olsun hemen herkes için “dünyayı bir ticari hapishane” yapıyor.

Hem kendi dünyamızı, hem de yeryüzünü, hapishane hayatı yaşamasından kurtarabilmemiz, aslında çok basit.

Sadece, Yüce Yaradan’ın her insana verdiği “vicdan” vasfımızı kullanmamız yeterli.

Eğer, vicdanımızı harekete geçirmekte zorlanıyorsak, yapacağımız şey, yine çok basit.

Bize yapılmasını istemediğimiz bir hareketi, başkasına yapmamak için gayret etmemiz yeterli.

Yenilenen takvim yılında, kendimizi yenilememiz, vicdanımızı dinlemeye çalışmamız, herkesten önce, kendimizi huzurlu kılacaktır. Bilhassa,  yöneticiler ve zenginler vicdanen huzur buldukça, insanlık da huzura kavuşacaktır.

Ne mutlu onlara ki, Yüce Yaradan’ın huzuruna, vicdanını kendisine gözcü yapmış olarak çıkarlar.

Genel kategorisine gönderildi | YENİ YIL MESAJI için yorumlar kapalı

KARARLARIMIZDAKİ İZAFİLİK ÜZERİNE

KARARLARIMIZDAKİ İZAFİLİK ÜZERİNE

Dan Ariely’nin gerçekleştirdiği sosyal deneyler sonucundaki tespitlerine göre, insanların çoğu, bir şeyi bağlam içerisinde görmediği sürece, ne istediğini bilemez. Dolayısıyla karar veremez. Yazar, bu konuda insanların yaşamından çeşitli örnekler verir. İnsanları, karanlıkta iniş yapan uçak pilotuna benzetir. Pilotlar, inecekleri pistin her iki tarafında ışıkların olmasını ve bu ışıkların kendilerini yönlendirmesini isterler.

Pilotu yönlendiren pist ışıkları, pilotun iniş sırasında kullandığı referans çizgileridir. Bu referans çizgileri, pilotun karar vermesini kolaylaştırırlar. Bu örnekten hareketle yazar, kararlarımızın izafi olduğunu, referans alacağımız bir şey olmadan her şeyin izafi olduğunu, dolayısıyla karar vermemizin zor olduğunu ifade ediyor.

Takdir edileceği gibi, bir konuda sıfırdan düşünmek zordur. Bir konuyu sıfırdan düşünmek, bazen insanı çok bezdirir. Ne yapacağını şaşırtır. Bu sebeple insanların çoğu, karşılaştırma yapabilecekleri ortamları tercih ederler. Eğer karşılaştırma yaparken de düşünülmesi gerekiyorsa, insanların önemli bir kısmı, yine zorlanır. Daha kolay karşılaştırma yapabilecekleri ortamları tercih ederler.

Bu konularda Dan Ariely’nin verdiği bazı örnekleri, bu sitede yayınladığımız “İsteklerimizin Yönlendirilmesi Üzerine” başlıklı makalemizde ele almıştık. Burada biraz daha farklı bir açıdan bakmaya çalışacağız.

Hemen hepimiz, hangi konuda olursa olsun, karşılaştırma yapabileceğimiz konularda karar vermeyi tercih ederiz. Diyelim ki, karar vereceğimiz konu, çocuklarımız hakkında ise, başka ailelerin çocuklarıyla karşılaştırarak kararımızı vermeyi yeğleriz. Çocuğumuzun yaptıklarını, kendi şartları içerisinde değerlendirmek bize zor gelir.

Karar vereceğimiz konu, eşimizin davranışları ise, yine başkalarının eşleriyle karşılaştırma yaparak değerlendirmek isteriz. Eğer, iş sahibi birisi isek, kazancımızın yeterli olup olmadığını, rakiplerimizle karşılaştırarak belirlemeye çalışırız. Bir yerde ücretli çalışıyorsak, aldığımız maaşın azlığına veya çokluğuna, yine çevremizdeki başkalarıyla karşılaştırarak karar vermeye yatkınızdır. Büyük çoğunluğumuz, bu karşılaştırmaları tercih ederiz. Kendi yaptığımız üretimleri, çalışma şeklimizi ve diğer birçok etkeni hesaba katmak istemeyiz. Çünkü kendi kabiliyetimiz temelinde karar vermek, hem zordur, hem de sıkıcıdır. Fakat benzer işi yapanlarla karşılaştırma yapmamız, rakiplerimizin şanslı olduklarından dem vurmamız veya onları kötülememiz daha kolaydır. Böylece kendimizi de temize çıkarmış oluruz. Bu nedenle büyük çoğunluğumuz, kolay olanı tercih ederiz.

Sahip olduğumuz zenginliklerle ilgili karar verirken de, karşılaştırma yapmayı yeğleriz. Başkalarının, bilhassa rakip gördüklerimizin varlıklarıyla karşılaştırma yapmadan fikir beyan etmekte zorlanırız. Benzer işi yaptığımızı düşündüğümüzü ve rakip gördüklerimizi yakın takibe alırız. Onların giyim kuşamlarını kendimizinkilerle karşılaştırırız. Onların ev eşyalarının markalarını kendimizinkilerle kıyaslarız. Rakip gördüklerimizin arabalarının özelliklerini, içinin koltuklarının kaplamasına varana kadar sorgularız. Bu karşılaştırmayı yaptıktan sonra, kendimizinkinin daha iyi veya daha kötü olduğuna hükmederiz. Eğer, bizim sahip olduklarımız daha az kaliteli ise, diğerininkinin aynısını, hattâ daha kalitelisini isteriz.
Dolayısıyla, isteklerimizin sonunun gelmesi mümkün görünmüyor. Ulaştığımız her yeni arzumuz, yeni istekleri hedeflememizi tetikliyor. Kazanmaya devam etsek bile, çevremizdeki daha varlıklı olanlara gözümüzü dikiyoruz. Kendimizi onlarla karşılaştırıyoruz.
Sonuçta, ne kadar çok şeye sahip olursak, o kadar çok şey isteriz. Bunun muhtemel bir nedeni, çevremizde, bizden daha farklı özellikteki mallara sahip bir başkasının mutlaka var olmasıdır. Bir başka sebebi, çevremizdekilerle rekabeti, belki de farkında olmadan içselleştirdiğimiz için, kendi hırsımızın sürekli olarak bizi dürtüklemesidir.

Görünen o ki, kararlarımızdaki izafiliği azaltacak en önemli bakış açısı, kanaatkârlıktır. İnsan kanaatkârlığı içselleştirdiğinde, öncelikle, rekabetten doğan hırsının tetiklediği izafiliği ciddi anlamda azaltır. Bir süre sonra, kanaatkârlık ve alçakgönüllülüğün, diğer kararlarındaki izafiliği de azaltmaya başladığını fark eder.

Kararlarımızdaki izafiliğin sıfırlanması diye bir şey söz konusu olmaz. Ancak, her kararımızda helâl ve hak olup olmadığına dikkat edersek, mevcut ticari anlayışımızı değiştirerek, çok kazanmayı değil, itibarlı olmayı esas almamız durumunda, kararlarımızdaki izafiliğin dünya çapında azalma göstereceği açıktır. Çünkü küreselleşmiş dünyamızda, insanların birbirlerinden etkileşmeleri çok süratli olmaktadır. Bu sebeple, kanaatkârlık ve alçakgönüllülüğün dünya çapında yaygınlaşması çok önemlidir. Bu yaygınlaşmanın öncüleri, her toplumun gözü önündeki insanlar olurlarsa, kanaatkârlığın yayılması hızlanacaktır. Kararlarımızdaki, maddi bakış açısıyla oluşan izafilik de, böylece azalacaktır.

İnsanlar, karar verirken, mutlaka bazı şeylerle karşılaştırma yapmak isterler. Eğer, bir şeylerle karşılaştıracaksak, çevremizdeki her an değişen şartlarla karşılaştırmamız yanlış olur. Sabit olmayan ve birden fazla olan referans noktası, bizim, dengemizi kaybetmemize sebep olur. Sabit olan tek referans noktası, Yüce Yaradan’ın öğütleridir.

Kararlarımızı verirken, başkalarıyla değil, tek olan Tanrı’nın gösterdiği yol ile karşılaştırmalar yaparsak, izafilikten kurtuluruz ve dengeye ulaşırız. Dengede olmak, insana huzur ve güven verir. Huzur ve güvene ulaşmış bir insanın, mutluluğu yakalaması için tek yapacağı şey, karşısındakini mutlu etmesi olacaktır.

Allah’ım, kararlarımızı, insanları değil, Senin tavsiyelerini referans noktası yaparak alabilmemiz için, bizlere zihin açıklığı ve irade gücü ver.

Allah’ım, kararlarımızdaki izafiliği azaltabilmemiz için, bize, kanaat etme gücü ver.

YAŞAM kategorisine gönderildi | KARARLARIMIZDAKİ İZAFİLİK ÜZERİNE için yorumlar kapalı