OLDUĞU GİBİ GÖRÜNME ÜZERİNE

OLDUĞU GİBİ GÖRÜNME ÜZERİNE

 

İnsanların olduklarından farklı göründükleri oranda takdir edildikleri tek yer, tiyatro veya film sahnesidir. Ancak, her rolün oyuncusu aynı takdiri toplamaz. Oynadığı rolün halk tarafından nasıl algılandığı önemlidir. Eğer filmlerde, hep kötü insanı canlandırıyorsa, sokakta karşılaştığı bazı insanlar tarafından sözlü veya fiili tacize maruz kalabilirler. Bilhassa, kahraman rolünü oynayan bir karaktere kötülük eden oyuncular veya vatana ihanet rolünü oynayanlar, fakir semtlerin sokaklarında dolaşırken çok dikkat etmelidir. Çünkü halk onun, göründüğü gibi olduğunu zanneder ve tepkisini gösterir.

Toplumlar, oldukları gibi görünen insanlara itibar ederler. Bu sebeple, hemen bütün insanlar, kendilerinin oldukları gibi göründüklerini iddia ederler. Peki, insanların büyük çoğunluğu böyle bir iddiada bulunduğuna göre, biz, o insanın göründüğü gibi olup olmadığını nasıl anlayacağız?

Bilhassa şehirleşmenin arttığı, küreselleşmenin yaygınlaştığı bir ortamda, “olduğu gibi görünmeyen” insanların sayıları, hızla artmaktadır. Küçük bir kasabada veya köyde, olduğundan farklı görünmeye çalışan insanları tespit etmek, kalabalık şehirlere göre daha kolaydır.

Günümüzde, olduğu gibi görünmediklerine en çok inanılan gurup, siyasetçilerdir. Hemen her ülkede aynı inanış geçerlidir. Ancak siyasetçilerin de, küçük yerleşim yerlerinde politika yapanlarının, göründükleri gibi olup olmadıklarını anlamak daha kolaydır. Ülke genelinde ve televizyonlar aracılığıyla siyaset yapanları anlamak ise, en zor olanıdır. Bilhassa, yöneticilerin seçimlerle değiştikleri ülkeler için bu zorluk daha fazladır. Çünkü amcam Fahri Küpçü’ nün deyimiyle, “oy korkusu” için söylenebilecek şey, “asrın korkusu” olduğudur. Oy korkusu olan her insan, hileli yollara başvurmaktan çekinmez.

Bilhassa halkının eğitim ve Ariflik seviyesi düşük olan ülkelerde, başarılı siyasetçi şöyle tarif edilmektedir: “Bir kişi, rakibi olan bir şahısla yan yana dururken, çevredekilere belli ettirmeden, yanındakinin ayağına basıyor, ama ondan önce ve acıyla, ‘ayağıma bastılar’ diye feryat ediyorsa, o şahıs iyi bir siyasetçi olmuş demektir.”

Böylesine hilekâr bir siyasetçinin, olduğu gibi görünüp görünmediğini halkın anlaması için uzun yıllar geçmesi ve o siyasetçiyi yakından takip etmesi gerekir. Bu nedenle biz bu yazımızda, politikacıları konumuzun dışında tutacağız.

Bir şahsın, olduğu gibi görünmediğini anlamak için, bazı kıstaslara dikkat etmemiz gerekir. Böylelerinin ortak özelliklerinden birisi, düşüncelerinin, maddi bakış açısının etkisinde kalmasıdır. Bir kişi, ister semavi dinlere mensup olsun, ister Hinduculuk veya Budizm’e inandığını söylesin, maddi güç elde etmenin peşine düşmüşse, ona şüpheyle bakmak lâzımdır. Maddi gücün peşine düşen birisini anlamak için, onun sözleriyle yaptıklarını karşılaştırmak yeterlidir. Hep fedakârlıktan bahsediyor ama yaşamının lüksünden hiç vazgeçmiyorsa, kesinlikle, göründüğü gibi olmayan birisidir.

Olduğu gibi görünmeyen bir kişiyi tespit etmenin bir başka yolu, onu yakın takip etmektir. Eğer bir şahıs, çevresindekilere hayattan şikâyet ediyorsa ve mutsuzsa o kişi göründüğü gibi olmayan birisidir. Yaşamı sırasında sürekli rol yapmak zorunda olan kişinin, mutlu olabilmesi çok zordur. Bu kişi, tiyatro oyuncusu gibi kabiliyetli bile olsa, dikkatli bir gözlemle mutsuzluğu anlaşılır. Gündüz, canını çok sıkan acı haberler alan bir oyuncu, akşamleyin komik veya mutlu bir insanı canlandırmak zorunda kalmışsa, o günkü oyununda yapmacık halleri daha çok olur. Eğer bir oyuncu, gündüz çok mutlu olacağı haberler almışsa, akşamleyin mutsuz veya şirret bir kişiyi canlandırmak zorundaysa bile, bunu çok daha kolay yapar. Mutsuzluk, onun rol gereği bile olsa olduğu gibi görünmesine engel olur. Bir oyuncunun bile, rol gereği, olduğu gibi görünebilmesi için onun mutlu olması gerekiyorsa, olduğu gibi görünmeyen bir insanın mutlu olması ihtimali çok düşüktür.

Peki, olduğu gibi görünmeyen bir insanın mutsuz olma ihtimali niçin daha çoktur? Akla gelebilecek cevaplardan birisi, olduğu gibi değil de, başka biri gibi görünmeye çalışmanın zor olduğu hususudur. Eğer, kendisinden başka bir karakteri oynamak kolay olsaydı, tiyatro ve sinema oyuncuları rollerine uzun süre çalışmak zorunda kalmazlardı. Hattâ rolünün hakkını verebilmek için, bir süre rolüyle ilgili ortamlarda yaşamaya uğraşmazlardı. Eğitim almış oyuncular için bile zor olan başkası gibi görünme çabası, sıradan insanlar için çok daha zordur.

Zorluklar, insanları gerer. Gerginlikler, kişiyi mutsuzluğa yönlendirir. Bir tiyatro oyuncusu bile, uzun çalışmalar sonunda sergilemeye başladığı oyunda bir hata yapacak olursa, seyirciler tarafından iyi karşılanmaz. Hataları birkaç kere tekrarlarsa, seyircilerin kızgınlığına muhatap olur. Ama hata yapmadan oyunu bitirirse, alkışlanır. Bir oyuncunun zorlandığı bu durum, sıradan insan için, çok daha korkulu olur. Çünkü insanlar, günlük yaşamlarında çoğu zaman tiyatro sahnesinde gibidirler. Dolayısıyla, her an hata yapabilirler. Her an hata yapma ihtimalinin, insanı mutsuz etmesi çok normaldir.

Olduğu gibi görünen bir insan, kendi yapısına uygun bir karakteri canlandıran oyuncu gibidir. Oyuncu, canlandırdığı bu rolünde, kendi gibi bir karakter olmuştur. Bu nedenle, kendisini sıkmaz, çünkü hata yapma ihtimali çok düşüktür. Dolayısıyla rahattır. Rahatlık insana huzur verir. Huzurlu insan, mutludur. Demek ki, olduğu gibi görünmek, insanı mutlu eder.

Olduğu gibi görünmeyen insanların bazıları, hata yapmadan dayanabilirler. Bilhassa siyasetçilerde böyleleri vardır. Böyle politikacıların hata yapmamaları için, konuşmaları, kendilerine sorulacak sorular ve verecekleri cevaplar önceden hazırlanır. Trompturlar aracılığıyla okuduklarından çok az hata yaparlar. Bazen hata yaparlarsa da, taraftarları onları affederler. Ama dıştan hatasız görünen bu siyasetçilerin iç dünyalarını görebilseydik, ne kadar huzursuz ve gergin olduklarını anlayabilirdik.

Hz. Mevlana Celaleddin’in tavsiyelerinden birisi şöyledir:

“Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol”

Göründüğü gibi olmak, insanın daha rahat davranmasını sağlar. Fakat bu şekilde davrananların birçoğu mutlu olamaz. Dolayısıyla, mutlu olmayı sağlama almak için, göründüğümüz gibi olmaya çalışmak değil, olduğumuz gibi görünmeye çabalamak gerekir.

İyilik düşünen, şefkatli ve merhametli insanlar, oldukları gibi görünürlerse mutlulukları artar. Kötülük düşünen, menfaatinin peşinde koşan insanlar, oldukları gibi görünürlerse, kazançları uzun ömürlü olmadığı gibi, “su testisi suyolunda kırılır” atasözündeki gibi, bir gün her şeylerini kaybedebilirler. Dolayısıyla onlar; iyi, şefkatli ve merhametli gibi görünmeye çalışırlar. Ama sadece iyi görünmeyi hedeflediklerinden, yani iyiliği içselleştirmediklerinden, mutlaka bir yerlerde, hata yaparlar ve gerçek kimlikleriyle davranırlar. Böyle bir hata yaptıklarında da, geçmişte oynadıkları bütün oyun bitebilir.

Hâlbuki menfaatinin peşinde koşarken kötülük düşünen insanlar, dışarıya karşı görünmeye çalıştıkları gibi iyilik düşünen insan olmaya gerçekten çabalasalar, sonuç farklı olabilir. Zaman içerisinde içlerindeki iyilik duygusu baskın hale gelir. Böylece, hem bu dünyada huzur bulabilirler, hem de ahiret hayatlarında huzur bulma ihtimallerini artırırlar. Dolayısıyla, görünmeye çalıştıkları gibi iyilik dolu olurlarsa, mutluluğu yakalayabilirler.

İyilik dolu olan insanların içerisinden hiç kimsenin, kötülük dolu olarak görünmeye çalışmayacağı aşikârdır. Bu sebeple bunlarla ilgili irdeleme yapmaya gerek yoktur.

Allah’ım hatalarını anlayarak, görünmeye çalıştıkları gibi iyi insan olmaya gayret edenleri, lütfunla, doğru yola ilet.

Allah’ım, hatalarından dönerek salih amel işleyenlere, lütfunla, merhamet eyle.

Senin her şeye gücün yeter.

YAŞAM kategorisine gönderildi | OLDUĞU GİBİ GÖRÜNME ÜZERİNE için yorumlar kapalı

BİRBİRİMİZİN KANINI DÖKMEK ÜZERİNE

BİRBİRİMİZİN KANINI DÖKMEK ÜZERİNE

 

Tarih boyunca, insanların birçoğu, birbirinin kanını dökmüştür. Konu, bütün kutsal kitaplarda ele alınarak, insanlık açısından önemi gözler önüne serilmiştir.

Bizler de, Yüce Yaradan’ın insanlarla konuşması olarak nitelenen Kutsal Kitaplarının içerisinde, en güvenilir kaynak olarak kalan Kur’an’ın yol göstericiliğiyle konuyu irdelemeye çalışacağız.

Bakara Suresi 2/83: Hani, Biz İsrailoğulları’ndan, “Allah’tan başkasına ibadet etmeyeceksiniz, anne babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz, herkese güzel sözler söyleyeceksiniz, namazı kılacaksınız, zekâtı vereceksiniz” diye söz almıştık. Sonra pek azınız hariç, yüz çevirerek sözünüzden döndünüz.

Aslında, bu yazımızın konusuyla doğrudan ilgili olan ayetler, surenin bundan sonraki ayetlerdir. Ancak bundan sonra gelen ayetlerde İsrailoğulları kelimesi geçmediği için öncelikle bu ayeti verdik ki, sadece sonraki ayetleri okuyanlar, “bu bize değil, İsrailoğulları için söylenmiş” demesinler.

Kur’an’daki bu konuyla ilgili ayetler, İsrailoğullarına hitaben ele alınmıştır. Ancak, Kur’an’ın anlatım yöntemine göre, burada muhatap sadece İsrailoğulları değildir. İsrailoğulları üzerinden bütün insanlara hitap edilmektedir. Bilindiği gibi, bu sitede yayınladığımız bazı yazılarımızda, Kur’an’ın mesajlarının mekânlar ve zamanlar üstü olduğunu örnekler vererek aktardık.

Dolayısıyla aşağıda aktaracağımız ayetlerin muhatapları da, Yüce Yaradan’ın akıl verdiği bütün insanlardır. Tanrı, akıl vermediklerini sorumlu tutmamıştır. Sorumluluğun, neden akıl baliğ olan her insanda olduğunu, “Allah İnsanı Kendi Nefsine Karşı Şahit Tutuyor” başlıklı makalemizde açıklamaya çalıştık.

Yukarıda verdiğimiz Bakara Suresi 83üncü ayetin bize anlattığı bir başka husus daha var. Ayette İsrailoğullarından, “namaz kılma” ve zekât verme” konusunda söz alındığından bahsediliyor. Demek ki Yüce Yaradan, peygamberleriyle haber gönderdiği bütün insanlardan benzer şeyleri istemiş. Hepsine iyilik yapmalarını öğütlerken, insanlardan aynı ibadetleri yapmalarını beklemiş.

84: Hani, “Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız” diye de sizden kesin söz almıştık. Sonra bunu böylece kabul etmiştiniz. Kendiniz de buna hâlâ şahitlik etmektesiniz.

Bir önceki ayette, İsrailoğulları aracılığıyla insanlardan, anne babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara iyilik etmelerini, herkese güzel sözler söylemelerini isteyen Yüce Yaradan, devamındaki ayette, iyiliğin karşılığı olan kötülük konusunu ele almış. İsrailoğullarından, birbirinin kanını dökmemelerini, birbirlerini yurtlarından çıkarmamalarını istemiş.

Ayetin İsrailoğullarından bahsetmesinin bize anlattığı bir başka husus daha var. Bilindiği gibi insanlar, kendilerinden olmayanların kanını dökmeye, onları yurtlarından çıkarmaya daha kolay meyledebilirler. Ama kendilerinden olanlara böyle bir şey yapmaları daha zor bir kararı gerektirir. Ancak ayetten anlaşıldığına göre, bazı guruplarda, kardeşlerine de kötülük yapma meyli var.

Ayetteki anlatımla, insanların bu yöndeki meyilleri engellenmek istenmiş. Aynı ve tek olan Tanrı’ya inanan kardeşlerine karşı kötülük yapanların cezasının “azapların en şiddetlisi” olacağı, bir sonraki ayette net bir şekilde vurgulanmış.

  1. Ama siz, birbirinizi öldüren, içinizden bir kesime karşı kötülük ve zulümde yardımlaşarak; size haram olduğu hâlde onları yurtlarından çıkaran, size esir olarak geldiklerinde ise, fidye verip kendilerini kurtaran kimselersiniz. Yoksa siz Kitabı’n (Tevrat’ın) bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka bir şey değildir. Kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine uğratılırlar. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.

Demek ki, aynı ve tek olan Tanrı’ya inanan kardeşlerini öldüren ve onları yurtlarından çıkaranların, Yüce yaradan nezdindeki cezaları, çok daha ağır olmaktadır. Onlar, bu dünya hayatında da rezil olacaklardır. Kıyamet gününde, yani hesap gününde ise, onlar, azabın en şiddetlisine uğratılacaklardır.

Yüce Yaradan’ın yaptığı bu uyarı, hepimizi uyandırmalıdır. Tarihin hangi döneminde olursa olsun, aynı Tanrı’ya inanan kardeşlerine kötülük yapanlar, onmamıştır. Böyleleri, bu dünya hayatında da, eninde sonunda, rezil olmuşlardır. Böyle yapanların ahiretteki hallerini düşünmek dahi istemeyiz.

Diğer taraftan ayetin sonunda “Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir” denilmektedir. Yüce Yaradan hepimizin yaptığından ve düşündüğünden haberli olduğuna göre, kardeşinin kötü davranmasına sebep olacak şekilde onu kışkırtanlar olursa, onları da bilecektir. Bazıları, insanlara fark ettirmeden kardeşlerini kışkırtabilir ve dolduruşa getirebilir. Biz dışarıdan bakınca, bunu bilemeyiz. Bilemediğimiz için, kardeşini kışkırtmış olan böylelerini mağdur olarak görebiliriz. Ama Yüce Yaradan, bütün gerçeği bildiği için, bizim gibi hatalı karar vermeyip, zerre kadar sapmayan adaletiyle hükmedecektir. Hatalı olan herkesi, hem bu dünyada hem de ahiret hayatında, hatası oranında cezalandıracaktır. Tek olan Tanrı’nın adaleti haktır. Geçmiş yaşamını bu gözle irdeleyecek her insan bu gerçeği görebilir.

Yüce Yaradan, ayetinde, içimizden bir kesime karşı kötülük ve zulümde yardımlaşmamıza kızmaktadır. Demek ki, kardeşlerine karşı kötü davrananlar, ister yöneticiler, ister guruplar veya devletler, ister geçim derdinde olan sıradan insanlar olsun fark etmez. Tek olan Tanrı, adaletinin sonucu olarak, hepsini aynı muameleye tabi tutacaktır.

Eğer kardeşlerine karşı kötü davrananlar, devletler veya kavimler ise, onlar bu dünyadaki cezalarını kavim veya devlet olarak çekmişlerdir. Bu hususla ilgili olarak daha açıklayıcı bilgiyi bu sitede yayınladığımız “Allah, Karun’un Sadece Kendisini, Firavun’u Kavmiyle Helak Etti” başlıklı yazımızda ele almıştık.

Dolayısıyla, birbirini öldüren kavimlerin veya devletlerin ileri gelenleri, bu yanlışa müdahale etmezlerse, kendileri de suça ortak olmuş duruma düşerler. Eğer o ülkede demokrasi uygulandığı için, yöneticiler oy verilerek seçilmişlerse, sorumluluğun bir kısmı halkın olur. Halk kendi başına duruma müdahale edemeyeceği için bu sorumluluğun çoğu, halkın her alandaki önderlerinin olur.

Sorumluluğu olan kişiler hakkında, bir sonraki ayet şöyle demektedir:

86: Onlar, ahireti verip dünya hayatını satın alan kimselerdir. Artık bunlardan azap hiç hafifletilmez. Onlara yardım da edilmez.

Birbirinin kanını dökenlerin ve kardeşlerini yurtlarından çıkaranların sorumluluklarının derecelerini sadece Yüce Yaradan bilir. Ama bu insanların kendileri de oturup düşünürlerse, kendilerinin sorumluluklarının derecesini anlayabilirler. Sorumluluklar, doğrudan olabileceği gibi, çarpışanlardan birini veya her iki tarafı da kışkırttığı için dolaylı şekilde de olabilir.

Sorumluluk sahibi olanların, Yüce Yaradan’ın taahhüdü olan “üzerlerinden hiç hafifletilmeyecek azaptan” kurtulabilmeleri için, sorumluluklarını idrak edip gerekeni yaparak, kendilerini her iki dünyadaki azaptan kurtarmaya gayret edeceklerini umut ediyoruz. Aksi takdirde, Bakara Suresi 251inci ayette bahsedilen “Allah’ın insanları birbirleriyle defetmesi olmasaydı, yeryüzü mutlak bozulup gitmişti” ifadesinin muhatabı olacakları gibi, ahiretlerini de kaybetmiş duruma düşerler.

Sosyal kategorisine gönderildi | BİRBİRİMİZİN KANINI DÖKMEK ÜZERİNE için yorumlar kapalı

BAYRAM KUTLAMASI

TEK OLAN TANRI’NIN GÖSTERDİĞİ YOLDA YÜRÜYÜP, İNSANLIĞIN GÜZEL GELECEĞİ İÇİN HAK VE ADALETİ TESİS MÜCADELESİ VEREREK DAHA ÇOK İNSANIN BAYRAM YAPMASINA VESİLE OLAN, DÜNYANIN HER BÖLGESİNDEN BÜTÜN KARDEŞLERİMİZİN BAYRAMINI KUTLARIM.

Genel kategorisine gönderildi | BAYRAM KUTLAMASI için yorumlar kapalı

İNSANIN BEDENİ TOPRAKTAN, RUHU ALLAH’TAN

İNSANIN BEDENİ TOPRAKTAN, RUHU ALLAH’TAN

 

Yazımızın başlığıyla ilgili Kur’an ayetlerinin bazıları aşağıdadır:

Ali İmran Suresi 3/59: Doğrusu Allah katında İsa’nın (yaratılışındaki) durumu, Âdem’in durumu gibidir; onu topraktan yarattı, sonra ona “ol!” dedi, o da oluverdi.

Bakara Suresi 2/29: O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra göğe yöneldi, onları yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi bilir.

Secde Suresi 32/7: Yarattığı her şeyi güzel yaratan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayan O’dur.

8: Sonra da onun soyunu süzülmüş bir özden, değersiz bir sudan yaratmıştır.

9: Sonra onu düzenli bir şekle sokup, içine kendi ruhundan üfürdü. Ve sizin için kulaklar, gözler ve gönüller var etti. Siz pek az şükrediyorsunuz!

Şimdi Kur’an’da Yüce Yaradan’ın bizlere aktardığı bu bilgileri, aklımızı ve mantığımızı kullanarak irdelemeye çalışalım.

Ali İmran 59uncu ve Secde 7inci ayetlerde, insanın topraktan yaratıldığı bahsedilir. İnsanların topraktan yaratılıp yaratılmadığına karar verebilmemiz için, tarih içerisinde vefat etmiş şahısların mezarlarına bakmamız yeterlidir. Eğer özel koruma ilaçları kullanılarak mumyalanmadıysa, mezarlıklarda çok az kemik parçalarından başka bir şeyi bulamıyoruz. Demek ki, mezardaki insanlardan geriye pek bir şey kalmamış, hepsi toprak olmuş. Eğer bizim bedenimiz toprak oluyorsa, bizim topraktan yaratılmış olmamız çok mantıklı duruyor.

Bakara Suresi 29uncu ayette ise, Yüce Yaradan, yeryüzünde ne varsa hepsini bizim için yarattığını söylemektedir. Bu ayetin doğru olup olmadığını irdelememiz, topraktan yaratılış olayına göre çok daha kolaydır. Hiç mezarlara bakmamıza, tarihi incelememize gerek yoktur. Her insan kendi durumunu sorgulayarak karar verebilir.

Kendimize soralım; vücudumuzun ihtiyacı olan hangi vitamin veya mineral, yeryüzünde yoktur? Bu soruya cevap ararken insanı hayrete düşüren bir hususla karşılaşırız. İnsana hangi mevsimde hangi vitamin lâzım ise, toprakta o mevsimde yetişen ürünlerde ağırlıklı olarak o vitaminlerin olduğunu görürüz.

İhtiyacımız olan hava ve su konusunu düşünelim. Göz zevkimizi okşayan doğal güzellikleri inceleyelim. Renk renk çiçeklerin güzellikleri ve renkleri bizleri büyüler. Ama o çiçeklerin her birinin insan vücuduna olan faydasını öğrendikçe hayretimiz daha da artmaktadır. Diğer yandan, bilimde ilerleyebilmemiz için bizlere örneklik oluşturan doğayı ve olayları gözleyelim. Bir taraftan da, teknolojide kullandığımız metallerin ve madenlerin varlıklarına bakalım. Eğer bu madenler ve metaller, diğer bir deyimle elementler yeryüzünde var olmasalardı, biz hangi teknolojiyi geliştirebilirdik.

Yukarıda aktardığımız irdelemeleri sayfalarca yazabiliriz. Sonunda şu kanaate varırız ki, insanın maddi ihtiyaçları için gerekli olacak hiçbir şey eksik bırakılmamıştır. Her ihtiyacımız, yeryüzü tarafından tastamam sağlanmıştır.

Demek ki, Yüce Yaradan, yeryüzündeki her şeyi; bitkileri, hayvanları, vitaminleri, madenleri, elementleri, nehirleri, gölleri ve nice ihtiyacımız olan varlıkları bizim için yaratmıştır.

Şimdi de, ruh konusunu irdeleyelim. Secde Suresi 9uncu ayette Yüce Yaradan, insanın içine, Kendi ruhundan üfürdüğünü beyan etmektedir. Tek olan Tanrı’nın insana üflediği ruhun, insanın manevi ihtiyaçlarını gidermek için olup olmadığını irdeleyelim. Bilindiği gibi, tarih boyunca insanlar, yaratıcı bir Tanrı’nın arayışı içerisinde olmuşlardır. Tanrı’nın varlığını veya yokluğunu tartışmışlardır. Bilinen bütün toplumlarda bir din arayışı olmuştur.

Bilinen tarih boyunca, madde ve ruh ilişkileri tartışılmıştır. Bu tartışmalara nokta koymak isteyen bazı düşünürler, “beden un, ruh su, hamur ise benim” diyerek konuyu özetlemeye çalışmışlar ve aşağıdaki kanaatlere varmışlardır.

Bedene sahip olmak, insan olmanın bir göstergesi olarak kabul edilmemiştir. Bir insan, eğer düşünüyorsa, vardır denilmiştir. İnsanın sahip olduğu ruhu, benliğinin göstergesi olarak, görülmüştür.

Bir insana, çevresindeki olayları ve okuduklarını algılayabildiği ölçüde insan olarak değer verilmiştir. Dolayısıyla, bedene sahip olan her beşer, insan olarak görülmemiştir.

İnsana, bedeni olduğu için değil, somut veya soyut bazı şeyleri yapmaya niyetlendiği için insan olarak bakmışlardır.

Bir insanı, bedene sahip olmasıyla değil, diğer insanlarla, hayvanlarla ve hattâ bitkilerle kurduğu iletişim ölçüsünde, insan olarak değerlendirmişlerdir.

Düşünürlerin uzun asırlardır yaptıkları bu savunmaları, çoğaltabiliriz. Fakat düşünürlerin bu husustaki bazı fikirlerini, bu sitede yayınladığımız “Bilginlerin ve Düşünürlerin İnsan Tanımları Üzerine” başlıklı makalemizde ele aldığımız için, burada bahsetmeyeceğiz.

Bahsedilen bütün bu duygusal yapımız, bizim benliğimizi oluşturur.

Burada aklımıza bir soru gelmektedir. Benliğimiz, vücudumuzun hangi bölgesinde yer almaktadır? Beynimizde mi, kalbimizde mi veya bedenimizin başka bir yerinde mi oturmaktadır?

Bir şey için “canım istemiyor” veya “gönlüm razı olmadı” dediğimizde, bize bunu düşündüren organımız hangisidir? Elektrik akımları şeklinde tanımlanan sinir hücrelerimiz mi bu cevapları vermektedir? Yoksa kimyasal formüllere indirgenmeye çalışılan hormonlarımız mı bizi yönlendirmektedir?

Eğer bu cevabı beynimiz veriyorsa, akla başka sorular gelmektedir. Bazen, “canım istemiyor” dediğimiz bir şeyi, kısa bir süre sonra isteyebilmekteyiz. Peki, beynimizdeki hangi elektrik akımı veya kimyasal reaksiyonlar değişmiştir ki, bizim cevabımız değişmiştir. Bu karar değişikliği, bilhassa çocuklarda çok daha hızlı olabilmektedir. Gerçekten ağlayan bir çocuk, kendisine söylenen veya gösterilen yeni bir şey karşısında hemen gülmeye başlayabilmektedir. Beynimizdeki elektrik akımının veya kimyasal reaksiyonların tam tersi bir sonuca ulaşacak şekilde ve böylesine bir hızla değişmesi mümkün müdür?

Bilimsel çalışmalar, insanlardaki hücrelerin sürekli yenilendiğini göstermiştir. Önceleri beynin hücrelerinin yenilenmediği şeklinde bir kanaat vardı. Ancak, yapılan araştırmalardan sonra, yenilenme hızı karaciğerden az olsa bile, beynimizin hücrelerinin de yenilendiğini ortaya koymuştur. Bu durumda, cevabımızı değiştirenler, yenilenen hücrelerimiz midir?

Eğer cevabımız, evet ise, yeni bir soru ile karşı karşıya kalırız. Bir insanın bedeninin bütün hücreleri yenilenirken, benliğimiz (yani, olayları algılayabilme kabiliyetimiz, somut veya soyut şeyleri yapmak için niyet etme vasfımız, çevremizdeki canlılarla iletişim kurabilme gibi özelliklerimiz) nasıl aynı kalmaktadır?

Bilindiği gibi hücrelerimizin yenilenmesi aylar ve hattâ yıllar almaktadır. Peki, hücrelerimizin yenilenmesi uzun zaman aldığına göre, bazı ortamlar hakkındaki duygularımız nasıl çok daha sık değişebilmektedir. Canım istemiyor dediğimiz bir şeyi, bir süre sonra ister hale geldiğimiz halde, bir müddet sonra tekrar arzu etmez duruma gelmemizde, hücrelerimizdeki yenilenmenin rolünün olduğunu söylemenin bir mantığı olabilir mi?

Bütün bu sorular ve başka sorular sonrasında, sinir hücrelerimizin veya organlarımızın hücrelerinin, benliğimizi oluşturma veya taşıma özelliğine sahip olmadığını kabul etmek zorundayız. Demek ki, ruhun yapısı, fiziksel bir şey değildir. Fizik ötesi olarak da tanımlanmasının mantıklı bir temeli yoktur.

Ruh konusunda, Yüce Yaradan, bizleri şöyle uyarmaktadır: İsra Suresi 17/85: Ey Muhammed! Sana ruhtan soruyorlar. De ki: “Ruh Rabbimin bildiği bir iştir ve size ilimden ancak az bir şey verilmiştir.”

Diğer yandan Antony Flew’a göre, “bilim, benliği keşfetmez, benlik, bilimi keşfeder”.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | İNSANIN BEDENİ TOPRAKTAN, RUHU ALLAH’TAN için yorumlar kapalı

KISAS KONUSUNDAKİ AYETLER ÜZERİNE

KISAS KONUSUNDAKİ AYETLER ÜZERİNE

 

Kısas konusuna bu sitede yayınladığımız “Hukuk Kavramı Üzerine” başlıklı makalemizde çok kısa olarak ve bir yönüyle değinmiştik. Burada, biraz daha geniş olarak ve farklı açılarını da irdelemeye çalışacağız.

Kısas, kelime anlamı olarak, eşitleme demektir. Yani size yapılan bir şeye aynısıyla karşılık vererek, ortamı eşitlemek anlamındadır.

Bakara 2/178. “Ey iman edenler! Öldürmede kısas size farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın. Ama her kim, kardeşi tarafından bir şey karşılığı bağışlanırsa, o zaman örfe uyması, ona diyeti güzellikle ödemesi gerekir. Bu, Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve bir rahmettir. Her kim bunun arkasından yine saldırırsa, artık ona acı veren bir azap vardır.”

Ayet iman edenlere hitap ediyor. Dolayısıyla, Allah’ın koyduğu kuralları canı gönülden uygulayacak insanlara yol gösteriyor. Bilindiği gibi, Kur’an’a göre, inananlar birbirlerinin kardeşidirler. Bu sebeple, ayetteki “her kim, kardeşi tarafından bağışlanırsa” ifadesi de, bu kardeşlik bağlamında ele alınmalıdır. Dolayısıyla, “kardeşi” kelimesinden maksat, kan bağıyla kardeşi demek değildir. İman eden her insan kardeş tanımının içerisine girmektedir. Eğer kardeşi kelimesini kan bağı olarak alırsak, ölenin kardeşi olmaması halinde, öldürenle ilgili kararı kimse veremeyecek demektir. Diğer yandan, ayette “her kim” denilirken, öldüren şahıs kastedilmektedir.

Yüce Yaradan’ın, konuyu bu şekilde bir ifade yoluyla anlatmasındaki muhtemel maksatlardan birisi, konuya dâhil olan insanlar tarafından, öldürenin de halen kardeş olduğunun dikkate alınmasını istemesidir. Böylece amaç, maktulün tarafının, öldürene karşı, bu kardeşlik anlayışına göre cevap vermesini sağlamaktır. Yani, ölenin yakınlarında, istemeden katil olmuş şahsa karşı şefkat duygusu uyandırmayı temin etmektir.

Bu ifadelerin bize açıkladığı bir başka husus daha var. Bir insanın katil olması, onun insan olması veya ölenle aynı dine mensup olması konumunu değiştirmez. Katil olmasına rağmen o kişinin, diğer insanlarla arasında insanlık bağı ve bazılarıyla da din kardeşi bağı olmaya devam eder.

Ayette dikkat edilecek bir husus daha var. Ayetteki “kardeşi” kelimesi tekil olarak ifade edilmiş. Çoğul kullanılmamış. Burada da bir incelik var. Yani katili affetme hususunda, ölenin yakınlarından sadece birisinin onay vermesi yeterli görülmektedir. Diğerlerinin itiraz etmeleri, affetmeyi ve diyetin ödenmesini engellemez. Böylece barışın sağlanması ihtimali artar.

Nisa 4/92: “Hata dışında bir mümin, diğer bir mümini öldüremez. Ve kim bir mümini yanlışlıkla öldürürse, mümin bir köle azat etmesi ve ölenin ailesine (varislerine) teslim edilecek bir diyet vermesi gerekir. Ancak ölünün ailesinin bağışlaması müstesnadır. Eğer öldürülen, mümin olmakla beraber size düşman bir kavimden ise, o zaman, öldürenin bir köle azat etmesi gerekir. Eğer öldürülen sizinle aralarında antlaşma olan bir kavimden ise, öldürenin, ölenin ailesine diyet vermesi ve mümin bir köle azat etmesi gerekir. Bunlara gücü yetmeyenin de Allah tarafından tövbesinin kabulü için arka arkaya iki ay oruç tutması gerekir. Allah, Âlimdir (her şeyi bilendir), Hâkimdir (hüküm ve hikmet sahibidir).”

Şimdi bu ayet ile yukarıda verdiğimiz Bakara Suresinin 178inci ayeti birlikte değerlendirelim. Katil konumuna düşen kimsenin kardeş olarak nitelenmeye devam edebilmesi için, istemeden bu olayı gerçekleştirmiş olması gerekir. Kardeşlik halinin devam ettiği uyarısı, menfaat sağlamak için, bilerek ve pusu kurarak yapılacak öldürme olayları hususunda geçerli değildir.

İsra 17/33: “Haklı bir sebep olmadıkça, Allah’ın öldürülmesini haram kıldığı canı öldürmeyin. Kim haksız yere öldürülürse, biz onun velisine bir yetki verdik. O da öldürmede aşırı gitmesin. Çünkü ona (dinin kendisine verdiği yetki ile) yardım olunmuştur.”

Ayetin bize aktarmaya çalıştığı ilk ders, haklı bir sebep olmadıkça bir insanı öldürmemektir. Ayetin özel olarak ifade ettiği ise, Allah’ın haram kıldığı canı öldürmemek gerektiğidir. Eğer biz birisini haksız yere öldürürsek, onun velisinin de bizi öldürmesinde bir günah görünmemektedir. Yeter ki, karşı tarafın velisi aşırıya gitmesin. Öldürmede aşırıya gittiği takdirde, o da günaha girmiş olmaktadır. Bu ayetin vurguladığı bir başka husus, öldürmede eşitleme konusudur.

Bakara 2/194: “Hürmetli ay hürmetli aya ve bütün hürmetler birbirine karşılıktır. O halde kim size saldırdıysa, siz de ona yaptığı saldırının aynıyla saldırın da ileri gitmeye Allah’tan korkun ve bilin ki Allah, takva sahipleriyle beraberdir.”

Ayetin başlangıcındaki ifadeye göre, sadece öldürmede değil, hürmet hususunda ve güzel davranışlarda da, eşitleme yani kısas uygulamasına dikkat etmek gerekir.

Nahl 16/126: “Eğer (bir suçtan dolayı) ceza verecek olursanız, size yapılan azap ve cezanın misli ile ceza verin. Ama sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır.”

Maide 5/45: “Biz Tevrat’ta onlara, cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralara karşılıklı kısas (ödeşme) yazdık. Bununla beraber kim kısas hakkını bağışlarsa, bu kendi günahlarına kefaret olur. Ve kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”

Yukarıdaki iki ayette ceza konusundaki kısas anlatılmıştır. Nisa Suresi 92inci ayette de benzer ifadeler vardır. Bu ayetlerde, insanlara kısas yani kendilerine yapılanı eşitleme hakkı verilmesine rağmen, istemeden suç işleyeni affetmenin, daha çok takdir edilen bir davranış olduğu anlatılmaktadır.

Suçlara karşılık verirken bağışlamanın daha efdal olduğu belirtilirken, hürmetin ise karşılıklı olduğu vurgulanmaktadır. Yani, bize yapılan hürmete tam aynısıyla karşılık vererek eşitlememiz gerekmektedir. Eksik karşılık veremeyiz. Ama daha güzeliyle karşılık vermemiz halinde, bu durum takdir edilen bir davranış olacaktır. Böyle davranmanın takdir edileceğini, Kur’an’da, istemeden suç işlemenin bağışlanmasının tavsiye edilmesinden anlıyoruz. İstemeden gerçekleşen öldürme olayında, bağışlama suretiyle çok daha güzeliyle cevap vermek övüldüğüne göre, hürmet hususunda da, daha güzeliyle cevap verilmesinin övülmeye layık bir davranış olacağı açıktır.

Demek ki, bize yapılan bir yanlışa benzeriyle karşılık vermek, yani kısas, bize tanınan bir hak olmasına rağmen, Yüce Yaradan, bizden daha güzeliyle karşılık vermemizi beklemektedir.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | KISAS KONUSUNDAKİ AYETLER ÜZERİNE için yorumlar kapalı

HİNT BAĞIMSIZLIK FİKRİNİ ATEŞLEYENLER

HİNT BAĞIMSIZLIK FİKRİNİ ATEŞLEYENLER

 

Bilhassa 19uncu yüz yılın ortalarından itibaren, Hint ileri gelenleri, İngilizlere çok güveniyorlardı. Halkın önderi konumunda olanların birçoğu, İngilizlerin, Hint halkının iyiliği için çalıştıklarını düşünüyorlardı. Bazılarının böyle düşündüklerini, aşağıda anlatacağımız olay net bir şekilde göstermiştir.

1857’de bir isyan başladı. Kısa sürede yayıldı. Ülke çapındaki yayılması o kadar hızlı oldu ki, bu isyana Hint isyanı denilmesine sebep oldu. İsyanın çıkış sebebi için bazı farklı fikirler ileri sürülür. Ama bir tanesi çok ilginçtir ve asıl önemli neden olduğu kanaati vardır. Birleşik Krallığın askerleri ve dolayısıyla onların oluşturduğu Hintli askerler, yeni bir fişek türü kullanmaya başlamışlardı. Bu fişeklerini, hayvan yağı ile yağlıyorlardı. Bazı Hintli askerler bu kullanıma itiraz ettiler. Belki, bazı insanların genel hayvan sevgisi dolayısıyla, ama daha çok, kutsal gördükleri ineklerin yağının kullanıldığını düşündüklerinden olabilir.

Başlayan isyan, hızla gelişti. Büyük bir ayaklanmaya dönüştü. Bu gelişmeler, kendiliğinden olmuştu. Diğer taraftan, İngilizlerin bazı uygulamalarının modern anlayışta olmasına, muhafazakâr halk bu uygulamalara kızmaktaydı. Muhtemelen, böyle bir isyanı fırsat bilmiş olabilirler. Bilindiği gibi, Hint kıtasında hem Müslümanlar hem de Hindu inanışında olanlar yaşamaktaydı. Her iki gurubun muhafazakârları da, İngilizlere karşı kaybetmiş olmanın acısını yüreklerinde taşıyorlardı. Bunların da isyanı fırsat bilmeleri sonucu, başkaldırı hızla ülkeye yayıldı.

İngilizler, isyan büyüdükçe, ne yapacaklarını şaşırdılar. Hindistan’ın çevresindeki ülkelerden getirdikleri kuvvetler yeterli olmadı. İsyanı bastıramadılar. Bütün Hint kıtası dikkate alındığında, 4.000 (dört bin) Hindistan vatandaşına karşılık, sadece 1 (bir) Birleşik Krallık askeri vardı. Dolayısıyla, sayı açısından isyanı bastırmaları düşünülemezdi. Diğer taraftan, takviye kuvvetlerini kısa sürede kıtaya getirebilmeleri mümkün değildi. Zaten İngiltere’nin yeterince askeri yoktu. O yıllarda, bütçelerinden askeriyeye ayırdıkları pay %3 gibi çok düşük bir rakam idi. Denizlerde rakipsiz olmak, İngilizleri yeterince güçlü gösteriyordu.

Ayrıca, isyancılar, İngilizlere kızgındılar. Bu sebeple İngiliz askerlere karşı bazen acımasızca davranıyorlardı. Dolayısıyla, durum Birleşik Krallık yönetimi açısından çok sıkıntılıydı.

Birleşik Krallık yönetiminin ne yapacağını şaşırdığı bu anda, beklenmeyen bir gelişme oldu. İngilizlere sadık kalan Hintli subaylar önderliğindeki askerler imdada yetiştiler. Hintli askerlerin yardımıyla, gittikçe büyüyen Hint isyanı bastırıldı.

Hintli subayların ve askerlerin ciddi yardımları sonucunda isyanı bastıran Britanyalılar, isyan sonrasında çok sert uygulamalar yaptılar. Hint milliyetçileri olarak niteledikleri isyancıları ezdiler. İleriki zamanlarda yeni umutların yeşermesini engellemeye çalıştılar.

Biraz rahatlayınca, yeni ayaklanmaların olmaması için, bazı yöntemler uyguladılar ve bir sistem kurmaya başladılar. Bu yöntemlerden birisi de, nispeten zeki Hintli çocukları toplayarak, onları İngiliz anlayışında eğitmekti. İngiliz tarzı eğitim verdikleri bu çocukların çoğunluğu, gerçekten de, Hint halkına yabancılaştılar. Tartışmalı ortamlarda, İngilizlerin tarafını tuttular. Bu yapıda olanların bir kısmını ise, üniversite eğitimi vermek üzere, Birleşik Krallığa götürdüler. Hintli öğrenciler, Cambridge ve Oxford gibi üniversitelerde okudular. Okurken, çevrelerinde gördüklerinden ve İngiltere’deki bazı demokrat uygulamalardan çok etkilendiler. İngilizlere olan hayranlıkları daha çok arttı.

Hemen her ülkede olduğu gibi, üniversite çevresindeki insanlar birbirlerine saygılı davranırlar. Üniversitelilerin hukuk kurallarına uymaları, diğer kesimlerden daha fazladır. Hindistan’dan seçilerek getirilen öğrenciler de, üniversite çevresindeki bu davranışların tesiri altında kaldılar. Bir ara, İngiltere parlamentosuna Hint kökenli bir milletvekilinin seçilmiş olması ise, hepsini mest etmişti.

Britanya’da gördükleri ve yaşadıkları olaylar karşısında İngilizlere büyük hayranlık duyan üniversite mezunu Hintlilerin çoğunluğu, aynı yapıyı oluşturmak amacıyla ülkelerine geri geldiler. Fakat ülkelerinde gördükleri karşısında şaşkına döndüler. Cambridge veya Oxford’u bitirmiş bir Hintlinin, Hindistan’daki sıradan bir İngiliz askerinin karşısında, bir hiç olduğunu gördüler. İngiltere’de hukuk eğitimi almış Hintli avukatlar, Hindistan’da iken suç işlemiş herhangi bir Avrupalının, Hintli bir hâkim karşısına çıkarılmasının yasak olduğunu öğrenince çok şaşırdılar. Bazıları, İngiltere’de gördükleri eğitim ve yaşadıkları ile karşılaştırarak, bu yasağın yanlışlığını dile getirdiler. Fakat Hindistan’daki İngilizlerden çok sert tepkiler aldılar. Bu sert tepkiler, bazı İngiliz hayranı Hintli okumuşların özlerine dönmelerine sebep oldu.

Birleşik Krallıktaki üniversitelerde eğitim almış bu insanlardan, Hindistan’daki gerçek uygulamaları görenlerin bir bölümü, Hint Milli Hareketinin temellerini attılar. Benzer tarihlerde benzer durum, Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun başına da geldi. Onlar da egemenlikleri altındaki halkları tutabilmek için, onların zeki insanlarını üniversitelerine aldılar. Onları eğittiler. Fakat Avusturya’nın yıkılmasına sebep olan milli hareketlerin öncüleri, bu üniversitelerde eğitim görenlerin arasından çıktı.

Avusturya’da üniversite eğitimi alan bu insanlar, kendilerine tahakküm edilmesine rıza göstermediler. Ama şuursuzca isyan etmeye kalkışmadılar. Hintli okumuşlar da, benzer şekilde mantıklı davrandılar. 1857’deki isyan gibi rastgele ve kızgınlıkla davranmadılar.

Hindistan, birbirinden çok farklı guruplardan oluşan ve anlayışları arasında zıtlıklar olan zor bir bölge idi. Bu zorlukları bilen Hintli üniversite mezunları, dikkatli davrandılar. Planlı ve kararlı oldukları için, hareketleri biraz yavaş oldu. Hindistan’da konuşulan dil ve lehçe sayısı, diğer ülkelere göre çok fazlaydı. Çok geniş topraklara yayılmış olan Rusya’dan bile fazla idi. Belki, Afrika Kıtası bütün olarak değerlendirilirse, konuşulan dil çokluğu açısından, Hindistan ile kıyaslanabilirdi.

Bu dönemde Hindistan’a gelen bazı Avrupalı ve İngiliz bilim insanlarının, Hintli okumuşlara bazı katkıları oldu. Bilindiği gibi, eski Sanskritçe eserler, bu bilim insanları sayesinde okunabilmişti. Unutulmaya yüz tutmuş olan kutsal Vedaların yeniden gündeme gelmesi, Hintli okumuşların kendi kültürlerine güvenmelerini sağladı.

Hinduların kendilerine güvenleri arttıkça, İngilizler çözüm için yeni yollar aradılar. Daha önceleri neredeyse hiç ilgilenmedikleri Müslümanlara yöneldiler. Bilhassa, Müslümanların yoğun olduğu Doğu Bengal bölgesine ilgilerini artırdılar. Birleşik Krallığın, Müslümanlara yönelmesinin tek sebebi muhtemelen bu durum değildi. Muhtemelen, Ruslar karşısında önemli gördükleri Afganistan politikaları için destek bulmayı da amaçlamışlardı.

Belki de İngilizlerin başka gayeleri de vardı. Ama hangi amaçla olursa olsun, uygulamaya başladıkları bu politika, Müslümanlar ile Hindular arasında zaten var olan ayrışmayı hızlandırdı. Ayrıca, İngiliz yönetiminin, Müslümanlarla işbirliğine gitmeye kalkışması, Hintlilerin, Britanya’ya güvenlerini azalttı ve İngilizlerin politikalarına itiraz etmelerine sebep oldu. Bu itirazlar, hem Hindu aydınlar hem de halk arasında makul karşılandığı için, direniş şuuru hızla yaygınlaştı.

 Mahatma Gandi, muhtemelen, binasını hem Hint Milli Hareketi hem de bu temel üzerine inşa etti. Belki kendisi barış yanlısı olduğundan, Müslüman ve Hindu ayrımını istemedi. Ama bu barışçı anlayışı pek bir şeye yaramadı. Hem Müslümanların çoğunluğu Hindistan’dan ayrılarak yeni bir devlet kurdular, hem de, Müslümanlara olan hoşgörüsüne kızdığı için, Gandi’yi, bir Hindu öldürdü.

Sonuçta, İngiliz yönetiminin Hindistan’ı elde tutmak için uyguladıkları çözüm yolları, İngiltere’ye de yaramadı. Ayrıca, Hint kıtasının da ayrışmasına sebep oldu. Hindistan’ın da fakirlikten kurtulabilmesi adına, ciddi bir fayda olmadı. Tıpkı I. Dünya Savaşını çıkaran Avrupa Devletlerinin durumuna düşüldü. Savaşın kazananı olmadı, galip devletler de kaybetti.

Bütün bu olumsuzlukların oluşmasının, İngilizler zenginlerken Hint kıtasının fakir kalmasının, halkın birbirlerine düşman hale gelmesinin sebeplerinin başında, İngilizlerin, kendi ülkelerindeki uygulamalarında makul, sömürgelerinde ise neredeyse tam zıddı tavır sergilemelerini gösterenler haksız sayılmazlar. Eğer İngilizlerin çoğu, Hindistan’daki davranışlarında samimi olsaydı, herhalde sonuçlar çok farklı olurdu.

Günümüzdeki maddeten kalkınmış ülkelerin birçoğu, yukarıda verdiğimiz örnektekine benzer şekilde, çifte standartlı davranışlarını sürdürüyorlar. Eğer bu durum böyle devam ederse, insanlığın büyük bir kargaşaya sürüklenmesi ihtimali çok kuvvetlidir. Hâlbuki kendi ülkelerinde gösterdikleri insanlık anlayışlarını, maddeten zayıf ülkelere de samimi bir şekilde uygularlarsa, oralardaki halkların beğenilerini ve güvenlerini kazanabilirler. Güven ortamının olduğu yerde barış hüküm sürer. Dünyada oluşacak gerçek anlamdaki barış ortamı, en çok zenginlerin ve varlıklı ülkelerin işine yarayacaktır. Çünkü kaybedecekleri şeyleri, fakirlere göre çok daha fazladır. Maddeten güçlenmiş bir kişinin veya devletin, güçten düşerek fakirleşmesi, o şahısta veya devlette sarsıntı oluşturabilir. Diğer yandan fakirlerin, oluşacak bir kargaşa ortamında, zenginlerin mülklerinin bazılarına el koyarak zenginlemeleri ihtimali her zaman vardır.

Dolayısıyla zenginlerin, varlıklarını fakirlerle paylaşmaları, barış ortamının güçlenmesine ve başta kendileri olmak üzere, bütün insanlığın huzurlu bir şekilde yaşamasına vesile olacaktır.

Sosyal kategorisine gönderildi | HİNT BAĞIMSIZLIK FİKRİNİ ATEŞLEYENLER için yorumlar kapalı

ALLAH’IN PLAN YAPMASI VE TUZAK ÜZERİNE

ALLAH’IN PLAN YAPMASI VE TUZAK ÜZERİNE

 

Bu sitede yayınladığımız “En Hayırlı Planları Kim Yapar” başlıklı makalemizde, kendi yaşamımızdan ve peygamberlerin tavrından örnekler vererek konuyu irdelemeye çalışmıştık. Bu yazımızda tamamen Kur’an ayetlerinden yola çıkacağız. Yüce Yaradan’ın yaptığı planlar hususunu inceleyeceğiz.

Yeni bir yazı ile inceleme yapmamızın sebebi, Kur’an tercümelerinin pek çoğunda, tek olan Tanrı’nın tuzak kurduğundan bahsedilmesidir. Böyle tercüme edilen ayetlerden birisi, tuzak fiiliyatını anlatan kelimenin Arapçasını yazarsak şöyledir:

Ali İmran Suresi 54: “Onlar mekrettiler, Allah da mekretti. Allah, hayrül mekarindir.”

İslâm âlimlerinin çoğu, bu ayeti şöyle tercüme etmektedir: “Onlar tuzak kurdular. Allah da tuzak kurdu. Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.”

Tercümelerin böyle yapılmasının sebebi olarak, bu ayetin indirildiği olay anlatılır. Bahsedilen olay şöyledir: İsrail oğulları, Hz. İsa’yı öldürmek için ona tuzak kurarlar. Yüce Yaradan da, onların bu tuzaklarına karşı tuzak kurar.

Dolayısıyla, tuzak yorumunu yapanlara göre, bazı insanların, tek olan Tanrı’nın elçisine karşı kurdukları tuzak hayırsız olacağından, Yüce Yaradan’ın kurduğu tuzağın, en hayırlı tuzak olması gerekir. Böylece Tanrı, tuzak kuranların en hayırlısı olmuş olur.

Şimdi bu durumu irdeleyelim. Öncelikle, tuzak kurmak ne anlama gelmektedir ona bakalım. Türkçede tuzak kurmak deyiminin karşılında, yaygın olarak “pusu kurmak” kullanılır. Eğer karşımızdaki insana, onun haberi olmadan veya onu güzel sözler ve vaatlerle kandırarak zarar verirsek, işte o zaman tuzak kurmuş oluruz.

Konuyu bu tanıma göre irdeleyelim. Hz. İsa olayında, peygamberi öldürmek isteyen İsrail oğullarına o anda verilen bir ceza bilinmemektedir. Bilinen şey, Hz. İsa çarmıha gerilmeden, Yüce Yaradan’ın huzuruna götürüldüğüdür. Yani peygamberi, insanlar öldürmemiş, Tanrı yanına almıştır. Dolayısıyla, bu olayda, Yüce Yaradan’ın, İsrail oğullarının içerisindeki kötü niyetli olanları cezalandırmak için tuzak kuması gibi bir durum yoktur.

Acaba, Yüce Yaradan, Kendisinin yarattığı kullarına tuzak kurar mı? Bu soruya cevap ararken, bir annenin, çocuklarına tuzak kurup kurmayacağını düşünelim. Anne, çocuğunu yetiştirirken, yani yavrusu daha küçükken, onun hatasını gördüğünde uyarır. Çocuk büyüdüğünde de, evladına karşı uyarılarını sürdürür. Hiçbir anne, “o şöyle bir hata yaptı, ben ona bir tuzak kurup, onu kandırıp cezalandırayım da görsün” demez. Diyen çıksa bile, çocuğun, kendi hatasını anlayarak kendisini düzeltmesine bir faydası olmaz. Eğer anne, çocuğuna, onu cezalandırmak için tuzak kurduğunu söylemezse, çocuk sebebi başka yerlerde arar. Anne, tuzağı kendisinin kurduğunu söyleyecek olursa, bu defa çocuk annesine kinlenir. Annesinin istediğinin tam tersi davranışlara başlar.

Bir anne, çocuklarını kandırıp onlara tuzak kurmazken veya böyle tuzak kurmanın, evladını tam tersi davranışa yönlendireceğini bilirken, Yüce Yaradan niçin yarattığı kullarına tuzak kursun? Bir anne, çocuklarını defalarca ikaz ettikten sonra cezalandırma yoluna giderken, kulunun yapacaklarından hiçbir menfaati olmayan Yüce Yaradan, niçin kullarını uyarmadan cezalandırsın?

Şimdi, yukarıda verdiğimiz Ali İmran Suresinin 54üncü ayetini tekrar ele alalım. Ayette geçen “mekr etmek” kelimesi, plan yapmak anlamındadır. Bu durumunda ayetin tercümesi: “Onlar plan yaptılar. Allah da plan yaptı. Allah, hayırlı plan yapandır” şeklinde olmaktadır. Hz. İsa olayında, Tanrı’nın yaptığı plan, sevdiği kulunu korumak içindir. Dolayısıyla, kötülerin planlarına karşılık yapılan bu kurtarma maksatlı plan, hayırlı bir plandır.

Şimdi de, benzer tercümelerin yapıldığı başka ayetleri ele alalım.

Yusuf Suresi 12/33: Yusuf dedi ki: “Ey Rabbim! Zindan bana, bunların beni davet ettikleri şeyden daha sevimlidir. Eğer sen, bu kadınların tuzaklarını benden uzak tutmazsan, ben onların tuzağına düşerim ve cahillik edenlerden olurum”.

34: “Bunun üzerine Rabbi, onun duasını kabul buyurdu da ondan onların tuzaklarını bertaraf etti. Muhakkak ki O, evet O, hakkiyle işiten, hakkiyle bilendir.”

Yukarıdaki ayetlerde bahsedilen tuzak, Hz. Yusuf’a ev sahibesinin kurduğu bilinen tuzaktır. Yani, Hz. Yusuf’un haberi olmadan, ev sahibesinin yaptığı bir işlemdir. Her iki ayette de tuzak olarak tercüme edilen kelimenin Arapçası “keyde” olarak geçmektedir. Hâlbuki Ali İmran Suresindeki kelime “mekr” idi. Yani Kur’an’da, her iki olayın vasfının farklı olduğunu göstermek için, farklı kelime kullanılmış. Bu farklılıktan başka, dikkat edilecek bir diğer husus, Yüce Yaradan’ın, onların tuzaklarını bertaraf ettiğinden bahsedilmesidir. Bu ayetten de anlaşılacağı gibi, tek olan Tanrı, kadınlara tuzak kurmamıştır. Yüce Yaradan, Hz. Yusuf’a verdiği manevi destekle, onların kurdukları tuzaklara düşmesini engellemeye çalışmıştır

Konumuzla ilgili bir başka ayet de şöyledir:

Tur Suresi 52/42: “Yoksa bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Fakat o küfredenlerin kendileri tuzağa düşeceklerdir.”

Yukarıdaki ayette tuzak kelimesinin Arapça karşılığı olarak, “keyde” kullanılmıştır. Bu kelime bizim de normal olarak anladığımız pusu manasındadır. Zaten ayette de Yüce Yaradan, Kendisinin plan yaptığından veya tuzak kurduğundan bahsetmiyor, küfredenlerin kendilerinin kurdukları tuzağa düşeceklerini anlatıyor. Böylece, küfredenlerin tuzaklarının boşa çıkacağını ima ediyor. Dolayısıyla, Tanrı’nın tuzak kurması olayı yok.

Hz. Peygambere karşı müşriklerce yapılan bir başka plan, Enfal Suresi 30uncu ayette anlatılır.

Enfal Suresi 8/30: “Hani kâfirler seni tutuklamak veya öldürmek, ya da (Mekke’den) çıkarmak için plan yapıyorlardı. Onlar plan yapıyor. Allah da plan yapıyordu. Allah, plan yapanların en hayırlısıdır.”

Yukarıdaki ayette “plan yapma” olarak tercüme ettiğim kelimenin Arapçası “mekr”. “Allah en hayırlı plan yapandır” sözünün Arapçası “Vallahü hayrülmakiriyn”.

Maalesef bu ayetin tercümesini veren âlimlerin çoğunluğu, benim plan yapma olarak yazdığım yerleri “tuzak kurmak” olarak ifade etmişler. Bu ayetin iniş nedeni olarak, müşriklerin, son peygamber olan Hz. Muhammed’i öldürme hususunda aralarında anlaşarak tuzak hazırlamalarını göstermişlerdir. Âlimlerin çoğu, yaptıkları bu tercümeyle, Yüce Yaradan’ın da tuzak kurduğunu söylemişlerdir.

Âlimler, yaptıkları tercümeleri ve ayetin iniş (nüzul) sebebi olarak anlattıkları olay arasında bir çelişki olduğunu görememişler diye düşünüyorum. Eğer bu ayet, Hz. Peygamberi Mekke’deki evinde yatarken öldürme planlarını anlatıyorsa, bu olay bir tuzak değildir. Tuzak, pusu kurmak şeklinde yapılır. Hâlbuki burada yapılan iş, bir plandır. Nitekim öldürenlere karşı Hz. Muhammed’in kabilesinin kan davası gütmemesi için, her kabileden insan ayarlanmıştır. Dolayısıyla yapılan iş, hem öncesindeki düşüncelerle bir plandır, hem de evinde yatmakta olan bir kişiye saldırı olarak düşünülmüş bir plandır.

Eğer tuzak olsaydı, Hz. Muhammed’in bir bahaneyle gece sokağa çıkmasını sağlamak için kandırıldıktan sonra, bir köşeyi dönerken “kim vurduya” gitmesi sağlanırdı. Yani bu olayda da, tuzak kurma ile plan yapma arsında bir fark vardır.

Yüce Yaradan’ın yaptığı karşı planı da, bir tuzak değildir. Nitekim tek olan Tanrı’nın yaptığı yardım, sadece, Hz. Muhammed’in evinden sağ çıkmasını sağlamak şeklinde olmuştur. Evden çıkarken müşriklerin onu görmelerini engellemiş, Hz. Ebubekir’i yanına almasına fırsat vermiştir. Sonrasında da, saklandıkları mağaranın önüne örümceğin ağ örmesini, güvercinin yuva yapmasını sağlamıştır.

Eğer Yüce Yaradan’ın yaptığı iş tuzak olsaydı, olaylar farklı gelişirdi. Kendisini öldürmek istediklerinden Cebrail vasıtasıyla haberdar edilen son Peygamber, silah kullanmada mahir ve güçlü sahabelerini, önceden ve gizlice evine yerleştirirdi. Gece müşrikler eve baskın yaptıklarında da, hepsini öldürürlerdi. Çünkü evde başka kimsenin olmadığını düşünecek olan müşrikler, gafil avlanmış olurlardı. Nitekim Hz. Muhammed’in yatağında Hz. Ali’nin yattığını görünce ne yapacaklarını bilememişlerdir.

Şimdi, tuzak ve plan arasındaki farkı bize gösterecek bir başka ayete bakalım.

İbrahim Suresi 14/46: “Gerçekten onlar çeşitli planlar yaptılar. Allah katında da onlara plan var; isterse onların planları dağları yerinden oynatacak olsun.”

Yukarıdaki ayeti daha net anlayabilmek için aynı surenin önceki bir ayetine bakalım.

42: “Ey Peygamber! Sakın zalimlerin yaptıklarından Allah’ın gâfil olduğunu sanma! Ancak Allah, onların cezalarını, gözlerin dışa fırlayacağı güne erteler.”

46ıncı ayette plan yapma olarak tercüme ettiğim kelimenin Arapçası “mekr” olarak geçmektedir. Bu net kelimeye rağmen, çoğu âlimlerin tercümelerinde şöyle ifadeler vardır: “Gerçekten onlar çeşitli hileler ve tuzaklar kurdular. Allah katında da onlara hilelerine karşı azap var; isterse onların hileleri dağları yerinden oynatacak olsun”

Son verdiğimiz iki ayete baktığımızda, zalimlerin bu dünyada yaptıklarına karşılık olarak, tek olan Tanrı da, ahiret hayatında cehennem oluşturarak plan yapmıştır. Cehennem hayatı bir azap olduğundan, ayette azap kelimesi geçmemesine rağmen, âlimler, “Allah katında da onlara hilelerine karşı azap var” şeklinde tercüme etmiş olabilirler. Hâlbuki o cümlede de azap sözü bulunmazken, “mekr” kelimesi geçmektedir.

İbrahim Suresinin bu iki ayetiyle bağlantılı olarak ele alınabilecek bir başka iki ayet şöyle:

Araf Suresi 7/182: “Ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, biz onları bilemeyecekleri bir yerden yavaş yavaş felakete yaklaştırırız.”

183: “Ben onlara mühlet veririm. Şüphesiz benim tuzağım çetindir.”

183üncü ayetteki tuzak kelimesinin Arapçası “keydi” sözüdür. Yani bizim anladığımız anlamda tuzak manasındadır.

Ayetleri dikkatle inceleyelim. Yüce Yaradan, Kendisinin sözleri olan ayetleri yalanlayanlara kızıyor ve “biz onları bilemeyecekleri bir yerden yavaş yavaş felakete yaklaştırırız” diyor. Sonraki ayette de, onlara mühlet verdiğini söylüyor.

Ayetlerden anlaşılan o ki, Yüce Yaradan, inkârcıları serbest bırakıyor. Onlara hem mühlet veriyor, hem de nimet.vermeye devam ediyor. Demek ki, tek olan Tanrı’nın bahsettiği tuzak, inkârcılara verilen mühlettir. Yani, Yüce Yaradan insanlara pusu kurmuyor. Pusu kurmadığını net anlayabilmemiz için, Kur’an’daki diğer ayetlere bakabiliriz. Yüce Yaradan, insanların hatalarını anlayarak yanlıştan dönebilmeleri için o kadar çok uyarıda bulunuyor ki, saymak mümkün değil. On binlerce peygamber görevlendiriyor, yüz binlerce güzel insan vasıtasıyla insanların irşat edilmelerini sağlıyor. Peygamberlerinden bazılarına indirdiği Kutsal Kitaplarıyla yol gösteriyor.

Dolayısıyla, Yüce Yaradan’ın bu ayette bahsettiği tuzak da, pusu anlamında değildir. Bütün ikazlarına rağmen anlamamakta direnen insanlara mühlet ve nimet vermektir. Bu açıdan bakılınca, insanlar, kendilerine ömür ve rızık verilmeye devam edildiği için, hatalarını anlamayarak yaşamlarındaki yanlışlara ve zalimliklerine devam ettikçe, kendi kendilerine pusu kurmuş duruma düşmüş oluyorlar.

Son kutsal kitap olan Kur’an’ın bütününde anlatılanlarla, yukarıda irdelemeye çalıştığımız ayetlerden net bir şekilde anlaşıldığı üzere, Yüce Yaradan, Kendi yarattığı kullarına tuzak kurmaz. Aksine, bütün kullarını Cennetine kazanabilmek için gayret eder. Ama anlaşılan o ki, insanlığın huzurunu bozanları ve zalimlik yapanları, bazı güzel insanlar bu dünyada cezalandırmazlarsa, yarın ahirette tek olan Tanrı’nın Huzuruna geldiklerinde, onlara hiçbir taviz verilmez.

Allah’ım, Senin gösterdiğin yolları ve yaptığın uyarıları anlayabilmemiz için, bizlere anlayış ihsan eyle.

Sen, rahmeti en geniş olansın.

Bizlerin, Senin helâk ettiklerinden olmamamız için, bizlere irade gücü ver.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | ALLAH’IN PLAN YAPMASI VE TUZAK ÜZERİNE için yorumlar kapalı

KAZANIRKEN VE HARCARKEN DİKKAT EDİLECEKLER

KAZANIRKEN VE HARCARKEN DİKKAT EDİLECEKLER

 

(Not: Bu yazı Mart 2014 tarihinde bu sitede yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz.)

Nisa Suresi 29. Ayet: “Ey inanalar, mallarınızı aranızda batılla yemeyin. Kendi rızanızla yaptığınız ticaret olursa başka. Nefislerinizi de öldürmeyin. Doğrusu Allah size karşı çok merhametlidir.”

Malları batılla yemeyin sözü başka ayetlerde de geçiyor. Ayetteki “Nefislerinizi de öldürmeyin” cümlesine tefsirciler aşağıdaki çeşitli anlamları veriyorlar.

  1. Allah’ın haram kıldığı fiilleri işleyerek kendinizi öldürmeyin, toplumunuzu mahvetmeyin.
  2. Kardeşlerinizi, birbirinizi öldürmeyin.
  3. İntihar etmeyin.

Hâlbuki devamı olan 30. ayet ile Maide Suresi 87. ayet: “Ey inananlar, Allah’ın size helal kıldığı güzel ve temiz şeyleri haram etmeyin. Çünkü Allah sınırı aşanları sevmez.” yani bu üç ayet birlikte değerlendiğinde farklı bir anlam çıkar.

Ayetin muhtemel anlamı, mallarınızı batılla (içki, kumar, fuhuş, gasp, haksızlık vb. şekillerde) yemeyin, ama nefsinize de zulmedip, nefsinizi Allah’ın dünyada verdiği helâl nimetlerden de mahrum etmeyin.

Araf 32. ayet: “De ki: Allah’ın kulları için çıkardığı süsü ve güzel rızkı kim haram etti? De ki O, dünya hayatında insanlarındır, kıyamet günleri de yalnız onlarındır.”

Araf 27. ayet: “Ey Âdemoğulları, her mescide gidişinizde süslerinizi (güzel elbiseler) alın; yiyin, için, fakat israf etmeyin; çünkü O, israf edenleri sevmez.”

Furkan 67. ayet: “Harcadıkları zaman israf etmezler, cimrilik de yapmazlar; (harcamaları) bu ikisinin arasında dengeli olur.”

İsra 26. ayet: “Akrabaya, yoksula ve yolcuya hakkını ver, fakat saçıp savurma.”

  1. Ayet: “Elini boynuna bağlanmış yapma (yani cimri olma), tamamen de açma (savurma) sonra kınanır, hasret içinde kalırsın.” Yani gereksiz yere malını harcayıp tüketirsen halk seni kınar, saygınlığın kalmaz, başkasına muhtaç olursun. İsterse, kendini muhtaç hale getiren bu harcama, iyilik yapma yönünde olsun.

Allah bizlere iki suçu affetmeyeceğini beyan ediyor. Birincisi Allah’a ortak koşmaktır. İkincisi başkalarının haklarını yemektir.

Nisa Suresi 31. ayet: “Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi güzel bir yere sokarız.”

Ayetler hiçbir ek açıklamaya ihtiyaç bırakmayacak kadar açık. Kazanırken mümkün olduğu kadar helâlinden kazanmaya çalışacağız. Kazancımız maaş veya harcırah ise, bunları hak etmeye çalışacağız.

Bizler nefis sahibiyiz. Dolayısıyla çok hassas davranamayız. Bu hususta ölçümüz vicdanımız olmalıdır.

Diğer taraftan harcarken de sorumluluklarımız var. Öncelikle har vurup harman savurmamalıyız. Fakat cimrilik de yapmamalıyız. Yani nefsimizin emrine girmemeliyiz, ama nefsimizi de öldürmemeliyiz. Nefsimizi köreltmeliyiz ki isteklerini sınırlasın.

Kazanırken de, harcarken de başkalarının ve milletimizin haklarını yememeye gayret etmeliyiz.

Allah (kazanırken de, harcarken de) sınırı aşanları sevmez.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | KAZANIRKEN VE HARCARKEN DİKKAT EDİLECEKLER için yorumlar kapalı

HADİS KONUSUNA FARKLI BİR BAKIŞ

HADİS KONUSUNA FARKLI BİR BAKIŞ

 

Son peygamber olan Hz. Muhammed’in sözleri anlamına gelen hadisler konusu, Hz. Peygamberin vefatının bir süre sonrasından itibaren, sürekli tartışma mevzusu olmuştur. Hadisler hususunda, lehte ve aleyhte çok fazla söz söylenmiş ve yazılmıştır. Nitekim biz de, bu sitede, konuyla ilgili bazı fikirlerimizi ifade etmiştik.

Bu makalemizde konuya, Hz. Muhammed’in konumuyla duygusal bağ oluşturarak yaklaşmaya çalışacağız.

Son kutsal kitap olan Kur’an’ın da teyit ettiği gibi, Hz. Muhammed içimizden birisidir. Yani o da insandır. Ancak, Hz. Peygamberi bizlerden ayıran unsur, onun Yüce Yaradan’ın elçisi olmasıdır.

Dolayısıyla, hadisler konusunda, kafamızı karıştırmadan, “şu kaynaklarda şöyle yazıyor, bu eserlerde böyle anlatıyor” gibi konulara girmeden, gerçeğe yakın karar verebilmemizin bir yolu var demektir. Bizler de, tek olan Tanrı’nın elçisinin tavrının nasıl olması gerektiğini hayal ederek, Hz. Muhammed ile duygudaşlık oluşturmamız durumunda gerçeğe yaklaşabiliriz.

Ama hayallerimiz bir temele oturmazsa, bir yere varamayız. Bu durumda öncelikle, Yüce Yaradan’ın vahiy göndererek görevlendirdiği elçisi olmanın ne anlama geldiğini görmeliyiz. Bilindiği gibi, akıl, vicdan ve irade verilmiş her bir insan, Yüce Yaradan’ın yeryüzündeki halefidir. Yani, yeryüzündeki varlıklara ve insanlığa faydalı davranışlarda bulunmakla görevlidir. Peygamberlerin, sıradan bir insandan farkları, onların, sabırlı davranmada, iyilik yapmada, adaletli tavır almakta diğer insanlara göre daha önde olmasıdır. Böyle oldukları için vahiy yoluyla görevlendirilmişlerdir. Peygamberler, vahiy yoluyla öğrendiklerini, Yüce Yaradan’ın vahyi olduğunu net bir şekilde belirterek, insanlara aktarmakla yükümlüdürler. (Müddesir Suresi 74/2 ve 3, Yunus Suresi 10/2)

Bütün bunları anlamamız için, tek olan Tanrı’nın kelâmı olan Kur’an’a bakmamız yeterlidir. Eğer Kur’an’ı güzel bir şekilde irdelersek, hem bir peygamberin karşılaştığı sıkıntı ve mutluluklarını, hem de sorumluluklarının neler olduğunu –tamamını olmasa bile bir kısmını- anlayabiliriz.

Ali İmran Suresi 3/144: “Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir…”

Ahzab Suresi 33/40: “Muhammed, sizin adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir. Ama Allah’ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkiyle bilendir.”

Son peygamber olduğu, yukarıdaki ayette net bir şekilde vurgulanan Hz. Muhammed’in, Allah’ın elçisi olduğunu anlatan başka ayetler de var. Okuyucularımız isterlerse bakabilirler. Şimdi konumuzla ilgili diğer bazı ayetlere bakalım.

Nisa Suresi 4/80: “Kim peygambere itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, Biz, seni onlara bekçi olarak göndermedik.”

Ayetten net olarak anlaşılan o ki, Yüce Yaradan, peygamberine, insanlar üzerinde bekçilik yapma görevi vermemiş. Bu ayetin ışığında peygamber ile duygudaşlık yaptığımızda, Hz. Muhammed’in (dolayısıyla onun gibi düşünmeye çalışan bizim) aklına gelen bazı sorular şöyle olabilir. “Bana insanlar üzerinde bekçilik görevi verilmemişken, onlara Allah’tan vahiy yoluyla aldığım kelamları aktarmanın dışında, niye ben kendim ayrıca bir nizamname hazırlayayım? Böyle yapmakla, üzerime vazife olmayan işlere müdahale ederek, işleri neden karıştırayım? Allah’ın işine müdahale etmiş konuma niye düşeyim?”

Bu gibi soruları kendisine soran ve cevap arayan bir peygamberin, kendisine soru soranlara vereceği cevaplarda titizlenerek, Kur’an’a uygun olarak yanıtlayacağı açıktır.

Konumuzla bağlantılı bir başka ayet şöyle: Enam Suresi 6/106: “Rabbinden sana vahyedilene uy. O’ndan başka ilâh yoktur. Ortak koşanlardan da yüz çevir.”

“Vahyedilene uy, ortak koşanlardan yüz çevir” şeklinde net bir emir alan Hz. Muhammed, niçin, kendisine vahyedilenin dışında, insanların hoşlarına gidecek sözler söylesin? İnsanların uygulamaya çalışacaklarını bile bile, vahye uymayan sözlerini yazdırıp da, niçin Yüce Yaradan’ın emrinin aksine hareket etsin?

Nahl Suresi 16/35: “…Buna karşı peygamberlerin vazifesi, ancak açık seçik bir tebliğden, ibarettir.”

Yüce Yaradan’ın buyurduklarını tebliğden başka bir şey yapmaması istenirken, Hz. Muhammed, insanların kafalarının karışacağını bile bile, niçin kendiliğinden bazı yönetmelikler yayınlasın? Yayınlamak zorunda olduğunu düşünse bile, neden Kur’an’a uygun olmayan yönetmelik hazırlasın?

Maide Suresi 5/3: “…Bugün dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım. Size din olarak İslam’ı beğendim…”

Bilindiği gibi, İslâm sözünün anlamı, Allah’a teslim olmaktır. Şimdi düşünelim. Dinin sahibi olan Yüce Yaradan, insanlar için “dininizi olgunlaştırdım” derken, O’nun peygamberi “Allah böyle söyledi, ama bence din kemâle ermedi, eksik kaldı, onu da ben tamamlayayım bari” diyerek, kendi fikrini temel alarak eklemeler veya çıkarmalar yapabilir mi?

Yunus Suresi 10/15: Böyle iken, ayetlerimiz, kesin birer belge olarak kendilerine okunduğu zaman, o bizimle karşılaşmayı ummayanlar, “Bundan başka bir Kur’an getir veya bunu değiştir.” dediler. De ki, “Onu kendiliğimden değiştiremem, benim açımdan bu olacak bir şey değildir. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Rabbime isyan edersem, şüphesiz büyük bir günün azabından korkarım.”

Ayette bu kadar net ifadeler ve yanlış davrandığında ağır bir ceza şıkkı var iken, Hz. Peygamber, söylediği sözleri bazı insanların, Kur’an’ın anlamını değiştirmekte kullanabileceklerini tahmin edemez mi? Bu durumda, kendi sözlerini neden yazdırsın?

Enam Suresi 6/114: “Allah, size Kitap’ı (Kur’an’ı) açıklanmış olarak indirdiği halde, ondan başka bir hakem mi arayayım?…”

Kamer Suresi 54/17-22-32-40: “Andolsun biz Kur’an’ı öğüt almak için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur?”

Yüce Yaradan, Kur’an’ı açıklanmış olarak ve kolaylaştırarak indirdiğini söylerken, peygamberinin, insanların kendi istedikleri yöne çekmek isteyeceklerini bile bile, “Allah öyle söyledi ama insanlar anlamazlar, ben onlara farklı anlatımlarla, onların anlayacağı şekilde anlatayım” diyerek, niçin farklı açıklamalar yapsın? Bir peygamber, yanına gelerek ayetleri anlamadıklarını söyleyen şahıslar olursa, onlara anlatırken, Kur’an’a uymayan açıklamalar yapar mı?

Zuhruf Suresi 43/43: “Öyleyse sen (Muhammed), sana vahyedilen Kur’an’a sımsıkı sarıl. Şüphesiz ki sen doğru bir yol üzerindesin.”

Tek olan Tanrı, peygamberine böyle bir emir vermişken, Hz. Muhammed’in “Yok, sadece Kur’an’a yani vahyedilene sımsıkı sarılmak, insanı dosdoğru yola iletmeye yetmez. Ben, ümmetime emanet olarak, benim hayat tecrübelerimi de ekleyerek sünnetimi de bırakayım ki, insanlar dosdoğru yola ancak böyle girebilirler” diyerek, insanlara, kendisine vahyedilenin dışında sünnet adı altında yazılı nizamnameler bırakması düşünülebilir mi?

Nisa Suresi 4/87: “…Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir?”

Yüce Yaradan, net bir şekilde böyle söylerken, onun elçisi olan Hz. Muhammed’in, “Allah öyle söylüyor ama siz Ona bakmayın, benim sözüm de Onunki ile aynı doğruluktadır” dercesine, kendi sözlerini kayda aldırarak yazdırması mümkün müdür?

Kehf Suresi 18/26: “…O, kendi hükümranlığına kimseyi ortak etmez.”

Allah, “kimseyi hükümranlığına ortak etmem” derken, Hz. Peygamber, ümmetine Kur’an’ın yanında kendi sünnetini de emanet bırakarak, tek olan Tanrı’nın hükümranlığına ortak olmaya niçin kalkışsın ki?

Son dönemde indiği anlaşılan aşağıdaki Nasr Suresine bakalım.

Nasr Suresi 110/1: Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde,

2: Ve insanların dalga dalga Allah’ın dinine girdiklerini gördüğünde,

3: Rabbini överek tespih et, O’ndan bağışlanmanı dile, çünkü O, tövbeleri çok kabul edendir.

Bu sureyi okuduktan sonra tekrar düşünelim. Diyelim ki Hz. Muhammed, bu sure gelene kadar, kendi sözlerini de yazdırıyordu. Peki, bu ayetler geldikten sonra, mağfiretini dilemek ve tövbe etmek için, yazdırdıklarını tekrar gözden geçirerek hatasını düzeltmesi veya imha ettirmesi, peygamberliğinin bir gereği değil midir?

Zaten çok daha önce inen bazı ayetler, Hz. Peygamberi hata yapmaması hususunda uyarmış ve nasıl cezalandırılacağını açıklamıştı.

Hakka Suresi 69/44: O, bize isnaden bazı sözler uydurmaya kalkışsaydı,

  1. “Elbette biz onu bundan dolayı kuvvetle yakalardık.”

46: “Sonra da onun şah damarını keser atardık.”

47: “O vakit sizden hiçbiriniz ona siper de olamazdınız.”

İsra Suresi 17/74: “Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık, nerdeyse sen onlara birazcık meyledecektin.”

75: “O takdirde, muhakkak hayatın da, ölümün de azabını sana kat kat tattırırdık. Sonra bize karşı kendin için hiçbir yardımcı bulamazdın.”

Çevresindekilere kendisinin aktardığı Kur’an ayetleriyle böylesine sert ikaz edilmişken, hem de insanların kendilerine göre kullanacaklarını bile bile, Hz. Muhammed, niçin sohbetlerde sarf ettiği kendi sözlerini yazdırsın ve gelecek nesillere bıraksın?

Şimdi tekrar düşünelim. Tek olan Tanrı’nın varlığını kabul eden sıradan erdemli insanlar olarak bizler, azami hassasiyeti göstermeye çalışırken, vahiylerin gelişine bizzat şahit olan ve kendisi de çok dürüst bir insan olan Hz. Peygamber, insanların kendi menfaatleri yönünde kullanmaya kalkışacaklarını bile bile, neden kendi sözlerini gelecek nesillere emanet olarak bıraksın? Dini konularda verdiği cevaplarda, tabiri caizse, kılı kırk yaran bu güzel peygamberin, dünyevi hususlarda söylediklerinin bile yozlaştırılacağının korkusuyla dikkatli davranmamış olması mümkün mü?

Demek ki, Kur’an ile tam uyuşmayan bütün hadisler, Hz. Muhammed söyledi denilerek, ona atfen uydurulmuş sözlerdir. Bu sahte hadisler, kendisi dürüst bir insan ve Yüce Yaradan’ın övdüğü bir peygamberi olan bu güzel insanın ruhunu incitecektir.  Allah da, sevdiği bir peygamberinin ruhunun incitilmesine razı olmayacağından, bunlara kesinlikle itibar edilmemelidir. Kur’an’a uygun olup olmadığına bakmadan, sanki Hz. Muhammed söylemiş gibi ortalıkta dolaşan sahte hadislere itibar ederek, sosyal hayatlarını düzenleyen Müslümanlara, bu güzel peygamberin ruhunu incittikleri için ve başka sebeplerle, Allah’ın itibar etmediği, Müslümanların genel hallerine bakıldığında, net bir şekilde anlaşılmaktadır.

Allah’ım, Senin ve sevdiğin kulların hakkında gerçeğe uymayan zanlardan, Sana sığınırız.

Allah’ım, Seni daha iyi anlayabilmek ve anlatabilmek için, ilmimizi artır.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | HADİS KONUSUNA FARKLI BİR BAKIŞ için yorumlar kapalı

DUA ETMEMİZ ALLAH’I MEMNUN EDER Mİ ?

DUA ETMEMİZ ALLAH’I MEMNUN EDER Mİ ?

 

Dua, kelime olarak, seslenmek, yardım istemek gibi anlamlara gelmektedir. Din açısından bakılınca dua, yardım istemek anlamındadır.

Furkan Suresi 25/77: (Ey Muhammed!) De ki: “Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin! Siz yalanladınız. Öyle ise azap yakanızı bırakmayacak.”

Ayetten anlaşılacağı gibi, dua etmek, Yüce Yaradan’ın, bize yapmamızı tavsiye ettiği önemli bir davranıştır. Ayete göre, biz, tek olan Tanrı’ya dua ettikçe, O, bize daha çok değer vermektedir. Hattâ dualarımıza karşılık verebilmek için beklediğini ifade etmektedir. Bakara Suresi 2/186: “…Ben onlara gerçekten çok yakınım. Bana dua edenin dualarını kabul ederim…”

Bu sitede yayınladığımız, “Dua Üzerine” ve “Dua Allah’a Rücudur” başlıklı makalelerimizde, konuyu bazı açılardan incelemiştik. Bu yazımızda, farklı yaklaşmaya çalışacağız.

Bir insanın kendi evladı, güzel sözler söyleyerek kendisinden yardım isterse, o ebeveyn, çok memnun olur. Elinden geldiğince çocuğuna yardımcı olmaya çalışır. Yardım edemediği ortam olursa, üzüntü duyar.

Bir ebeveyn böyle düşünürken, bütün canlı ve cansız varlıkları, dolayısıyla insanları da yaratan Tanrı, neden insanların yardım taleplerini geri çevirsin? Yeter ki, talep edilen şeyle, talep eden arasında makul ve mantıklı bir bağ bulunsun. Bizim, evlatlarımızdan birine yanlış davranışlarda bulunduğu için kızdığımızı düşünelim. Bu çocuğumuz, bizden, yine bizi kızdıracak bir istekte bulunursa, ne yaparız? Büyük çoğunluğumuz kızar ve evladımızın isteğini yerine getirmeyiz. Ama tavırlarını sevdiğimiz bir evladımız, bizden makul bir istekte bulunsa, bizden bir talebi olduğu için çok memnun oluruz. Hemen ve sevinerek yerine getirmeye çalışırız.

İşte, Yüce Yaradan’ın da, tavırlarını onayladığı kullarının, Kendisine dua ederek bir istekte bulunmaları durumunda, bu kullarının taleplerine sevinerek karşılık vermesi çok normaldir. Tanrı’nın sevgisine mazhar olma olgunluğuna erişmiş olan insanlar, zaten makul ve mantıklı olmayan bir talepte bulunmazlar.

Bizim bahsettiğimiz makul ve mantıklı kavramı, yapılan duanın gerçekleşmesinin, biz insanların imkânlarıyla karşılaştırılınca zor olup olmaması değildir. Bize göre çok zor olan bir şey, bir şeyin olmasını istediğinde ona sadece “ol” diyen tek olan Tanrı’ya göre, son derece basit bir şeydir. Bir talebin makul ve mantıklı olması; duanın masum insanların zararına olmaması, duadaki isteğinin yerine getirildiğinde ise sadece kendisine değil, mazlum insanlara da yardımı olabilecek, yani kendisi ile birlikte insanlığa faydalı olması anlamına gelmektedir. Yine de bu talepleri yapan kişinin, duasına konu olan işlerde, öncelikle kendisinin halisane gayret etmiş olmasının, Yüce Yaradan’ı daha çok memnun edeceği muhakkaktır. Kendi evladımız, söğüt gölgesinde yatarken bizden taleplerde bulunup, hiç istifini bozmadan desteğimizi beklediğinde biz nasıl tavır alırsak, Tanrı’nın da benzer tavrı alması normaldir.

Yüce Yaradan, her şeye gücü yettiği için, kullarının her türlü isteklerine cevap verebilir. Burada unutmamamız gereken bir şey daha var. Tek olan Tanrı’nın, bizden dua etmemizi beklemesinin sebeplerinden birisi, kullarının bu dünya hayatında huzur ve güven içerisinde yaşamalarını sağlamak ve sonrasında da Cennetine girecek insan sayısını artırmaktır.

Konuyu daha iyi kavramak için, kendi hayatımızdan bir kesit düşünelim. Bizler, semt pazarından veya manavlardan aldığımız sebzelerden yemek yaparız. Pazardan aldıklarımızın birçoğunu hemen kullanamadığımız için bir kısmının çürümesi sonucu, onlardan yemek yapamayıp atmamız bizi üzer. Bu nedenle, aldığımız yiyeceklerin çürümelerini önlemek için bazı tedbirler alırız. Ne kadar az çürük oluşursa, o kadar çok memnun oluruz. Ancak zaman uzadıkça, tedbirlerimize rağmen bazıları veya hepsi çürüyebilir. Bu durumda çürüyenleri çöpe atarız. Diğerlerini değerlendiririz.

Biz, aldığımız sebze ve meyvelerin çürümesine izin vermek istemezken, insanların yaratıcısı olan Tanrı, neden bizim çürümemize göz yumsun? Tek olan Tanrı da, insanların içerisindeki çürüklerin sayılarının az olmasını temin için, tedbir olarak, sürekli peygamberler göndermiştir. Peygamberleri, meleklerden yapmamıştır. Dürüst insanların içerisinden hak edenleri görevlendirmiştir. Bazı peygamberleri aracılığıyla da, Kitaplar göndermiştir.

Peygamberleri ve Kitapları vasıtasıyla, bizlerden adaletli davranmamızı ve dua etmemizi beklediğini ve dualarımıza karşılık vereceğini beyan etmiştir. Biz, makul ve mantıklı dualarımıza karşılık buldukça, kendimizi daha çok irdeler ve doğru yola daha çok yöneliriz. Bütün uygulamalarımızda adaleti hâkim kılarız. Biz kendimizi düzelttikçe, Yüce Yaradan, daha çok memnun olur ve bizim makul dualarımıza daha çok icabet eder. Dualarımıza daha çok karşılık aldıkça, biz de, kâmil insan olmaya başlarız. Böylece, tek olan Tanrı ile yarattığı biz kulları arasında, çok güzel bir etkileşim çemberi oluşur. Her iki taraf da, memnun olmayı sürdürür. Bu çemberler ne kadar çok oluşursa, yani, tek olan Tanrı ile ne kadar çok insan arasında bağ kurulursa, hem biz hem de insanlık huzur bulur.

Yeter ki, bizler kullar olarak, çemberin dışına çıkmaya kalkışmayalım. Dualarımızdaki halisane tutumumuzu değiştirip, tekrar eski kötü davranışlarımıza dönmeyelim. Eğer dönersek, çürümemiz mukadder hale gelir.

O halde, makul ve mantıklı kararlar alıp adaletli davranarak, makul ve mantıklı dualar edelim ki, Yüce Yaradan bizden memnun olsun ve bizi de ziyadesiyle memnun etsin.

 

 

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | DUA ETMEMİZ ALLAH’I MEMNUN EDER Mİ ? için yorumlar kapalı