DİN YOZLAŞMALARI

ALLAH’IN DİNİNİN YOZLAŞMASI

Önceki yazılarımızda vurguladığımız gibi Yüce Yaradan’ın, bütün peygamberleri aracılığıyla, insanlar için yol gösterici olarak gönderdiği din, aynıdır. İslâm’dır. Yani, tek olan Allah’a teslim olarak, güzel işler yapmaktır.

Yüce Yaradan bütün peygamberleri aracılığıyla, insanların yapmaları ve yapmamaları gerekenleri açıkça anlatmıştır. İnsanlar için yaptığı bu sınırlamaların iki temel amacı vardır. Birincisi hem insanın kendisini, hem de yaşadıkları toplumları huzurlu kılmaktır. İkincisi insanları Cennet’ine almaktır.

“Onda bir azim bulamadık” dediği Hz. Âdem’in imtihanı kaybetmesiyle insanlık Cennetten kovulmuştur. Taha Suresi 115: “Gerçekten Biz bundan önce Âdem’e bir emir verdik. Ancak onu unuttu ve Biz onda azim bulamadık!”

Ama merhametlilerin en hayırlısı olan Yüce Yaradan, bir kişinin hatasını başkalarının çekmesine razı olmamıştır. Her kavme ayrı ayrı uyarıcılar göndermiştir. Her insanın kendinden sorumlu olduğunu bildirmiştir. Böylece her kişiye, kendini kurtarabilme imkânı vermiştir.

Allah, her insanın kendisinden sorumlu olduğunu vurgularken, bir istisna getirmiştir. Onlar da, ilimsizlikleri yüzünden başkalarını da saptıranlardır. Böyleleri, kendi günahlarını kâmilen yüklendikten başka, ilimsizlikleri yüzünden saptırdıklarının da günahlarının bir kısmını yüklenerek Yüce Yaradan’ın huzuruna çıkacaklardır.

Nahl Suresi 25. ayet: “Böylece kıyamet gününde kendi günahlarını tam olarak yüklendikleri gibi, ilimsizlikleri yüzünden saptırdıkları kimselerin günahlarının da bir kısmını yüklenirler. Dikkat et, yüklendikleri ne kötüdür.”

İlimsizlikten kastedilen sadece, doğrudan Allah’ın varlığını inkâr edenler değildir. Toplumda ruhban sınıfı olarak bilinenlerden de, Yüce Yaradan’ın gönderdiklerini çarpıtanlar aynı ilimsizler gurubuna dâhil olurlar.

Enam Suresi 159: “Dinlerini tefrikaya düşürüp de gurup gurup olanlar var ya, senin onlarla hiçbir alakan yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır, sonra O, kendilerine ne ettiklerini haber verir.”

Bu ayet Hz. Muhammed’e (s.a.v.) hitap etmektedir. Ama Yüce Yaradan’ın, daha önceki peygamberleri ve onlar aracılığıyla gönderdikleri için de geçerlidir. Demek ki, dinlerini tefrikaya düşürüp gruplaşanların Allah’ın peygamberleriyle, dolayısıyla Allah ile bir ilgileri yoktur.

Nitekim bilhassa Hıristiyan ve Müslüman olarak bilinenlerin kendi aralarındaki gruplaşmaları, çok aşırı olmuştur. Aynı din içerisindeki gurupların birçoğu, diğerlerini kâfir, yani dinsiz gibi telâkki etmektedir. Böyle bir suçlamayı yapabilmek için de, bazen Allah şahit tutulmaya çalışılmaktadır. Hâlbuki Allah’a yanlış şeyler isnat edenler en zalimlerdir.

İlimsizlikleriyle insanları etkilemek sadece ayrı guruplar oluşturarak, diğerlerini suçlamakla olmaz. Allah’ın tekliğine, yalnızlığına gölge düşürecek isnatlarda bulunarak da insanlar saptırılabilir.

Kur’an’da bahsedilen Allah’a oğul isnat etmek, bunlardan biridir. Melekleri Yüce Yaradan’ın kızları olarak nitelemek de sapkınlıklardandır. Hz. Meryem’i Allah’ın eşi olarak görmek nasıl bir sapkınlıksa, benzer şekilde Hz. Muhammed’e (s.a.v.), Allah’ın sevgili kulu (belki de en sevdiği) demek yerine, Yüce Yaradan’ın Hz. Muhammed’e “habibim” diye hitap ettiğini -hem de Kur’an’da varmış gibi anlatarak- iddia edip, “Habibullah” yani Allah’ın sevgilisi demek ilimsizliktir.

Diğer taraftan kâinatın efendisi, yalnız Yüce Yaradan iken, Hz. Muhammed’e de “kâinatın efendisi” diye hitap etmek her şeyden önce Hz. Muhammed’e yapılan bir hakarettir. Umulur ki Allah, ilimsizlerin söyledikleri bu sapkınlıkları peygamberimize duyurmaz. Yoksa peygamberimizin üzüntüsü sınırsız olur. Allah’tan nasıl af dileyeceğini şaşırır.

Allah’ım, ilmini bilmediğim konuları Sana isnat etmekten, yine Sana sığınırım. Aldığım kararlarda hak ve adaletten ayrılmaktan, Kur’an hükümlerine aykırı davranmaktan, Sana sığınırım.

Genel kategorisine gönderildi | DİN YOZLAŞMALARI için yorumlar kapalı

İNANÇLAR

İNANÇLARIN KONUMU

 

(Not: Bu yazı 2013 yılında yayınlanmıştı. Silindiği için tekrar konuldu)

Dünyada son yıllarda hızla gelişen sanal ekonomik ortam, insanlarda üretmeden tüketme alışkanlığını yaygınlaştırıyor. Bu ekonomik yapı bir taraftan dünyadaki ülkeler arasındaki, diğer yandan her ülkenin kendi halkı arasındaki zengin-fakir farkını artırıyor.

Bu durum insanlardaki kâr hırsını ve düşmanlıkları körüklüyor. Kâr hırsı ve onun kardeşi olan kâr edememe hırsı insanlığın önündeki en büyük engeldir.

Üretmeden tüketmenin tetikleyicisi olan sanal ekonomi ve onun kardeşi olan gayri meşru işler, aynı zamanda kâr hırsının tetikleyicisidir.

Zengin ülkelerin ortak sorunları; uyuşturucu, alkol, fuhuş, kumar, boşanma, gasp, hırsızlık gibi konular.

Diğer ülkeler de zenginleştikçe zenginlerle aynı tip sorunları artıyor.

Fakir devletlerin ortak meseleleri ise; halk arasındaki toplumsal, siyasi ve iktisadi eşitsizliktir. Yani genel anlamda demokrasi, gelir dağılımı bozukluğu.

Fakirler, zenginlerinki gibi demokrasi peşinde koşuyorlar. Zenginler ise uyguladıkları demokrasinin sonuçlarının ülkelerini içinden çıkılmaz sorunlar yumağına dönüştürdüğünden şikâyet ediyorlar.

Gerçekçi düşüncenin en önemli kaynağı kabul edilen Aristo (Aristoteles M.Ö. 384-322), “demokrasi fakirlerin, oligarşi zenginlerin egemen olmasıdır” der. Demokrasiyi yozlaştıran en önemli etkenin çoğunluğun iradesinin, kanunlardan önce gelmesi olduğunu düşünür. Devlet yönetiminde en büyük yerin faziletlilere ait olması gerektiğini söyler.

Bir devlette fakir, zengin ve orta halli olarak üç sınıfın olduğunu, orta sınıfın sayısının artmasının devletin daha iyi yönetilmesini sağlayacağını savunur.

Daha önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi, İslâmiyet zenginliğe karşı değildir. Malları üst üste yığarak insanlara faydalı olmayan zenginliğe karşıdır. Dengeyi sağlamak için zekât vermeyi şart koşar. Ama “veren el, alan elden hayırlıdır”, “yarın ölecekmiş gibi ahiret için, hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için çalış” diyerek dengeli bir orta halli insan olmayı teşvik eder.

Gelişmekte olan devletler, ülkelerindeki gelir dağılımı bozukluğundan müştekiler. Ama dünyada ülkeler arasında böylesine fazla gelir dağılımı bozukluğu varken, kendi ülkelerindeki sorunu çözebileceklerine inanmıyorlar.

Demek ki, dünyadaki hem ekonomik şartlar hem de demokrasi anlayışı ileride sorgulanacaktır. Aile birliğini ve düzenini dağıtmayacak, aksine güçlendirecek bir sisteme ihtiyaç var. Vakıflar ve derneklerde halkın eğitildiği, insanların yönlendirildiği bir yapıya ihtiyaç var.

Aileler ve sülâleler mensuplarının maddi ve manevi sorunlarını önce kendi aralarında çözmeye uğraşırlar. Sorunlarının çözümüne ailesinden ve dostlarından yardım alan insanların ülkelerine bağlılıkları daha fazla olur. Ailesine, dostlarına ve ülkesine bağlı olanlar dünyanın geleceğine de bağlı olurlar.

Dünyanın geleceğini şahsiyetli insanlar aydınlatır. Şahsiyetli insanları ancak kendisinden korkmayan şahsiyetli insanlar yetiştirir. Ülkelerde kamu politikalarının izlenebilirliğini artırdıkça, kamuda, basında ve her alanda hesap verilebilirlik anlayışı yerleştikçe, sorunları çözmek kolaylaşır.

İnsanlar hata yapmaya çok meyillidirler. Bu sebeple hataları yapanların yüzlerine vurmamaya gayret edilmeli. Çünkü herkesin yaptığını Allah biliyor. Bizim görevimiz, güzel örnek olarak, yanlış yapanların hatalarından dönmeleri için sabretmektir.

Ama hatalarında ısrar eden ve genel menfaate zarar verenlere de, geçit verilemez.

Geleceğin değerlerinin, duygularının, politikalarının ve yaşam tarzlarının biçimlenmesinde, inanç en güçlü etken olacaktır.

Günümüzde dinlerin sorunu, ilk çıkış anlayışlarından ve kaynaklarından uzaklaşılmış olmasıdır. Bu açıdan bakıldığında, değişmemiş tek kaynak Kuran’dır. (Budizm’in bile Sanskritçe ve Praktrita dilindeki orijinali yoktur.)  Müslümanlıktaki sorun, aynen Hıristiyanlıktakine benzer bir ruhban sınıfının oluşmasıdır. Bu ruhbanlar gurubu, Tevrat, İncil ve Kuran’ı yorumlamada kendilerinin neredeyse ilahi bir yetkiye sahip olduklarını düşünmektedirler.

Böylece insanlara istedikleri gibi hükmetmeye çalışmaktadırlar. Bu davranışları, inanmak ihtiyacı hisseden insanları ikileme sokmakta, ne düşüneceklerini şaşırmaktadırlar.

Hiç değişmemiş Kuran’ın halk tarafından algılanabilmesi, insanların birbirleriyle anlaşabilmeleri için önemlidir.

Budizm’in, Konfüçyüsizm’in dünyevi öğretileri Kuran’ın hükümleriyle çelişmez. Aradaki tek fark, bunlar tek olan Allah inancından bahsetmezler.

Dinlerin hepsi, günümüz sorunlarına benzer açılardan bakıyorlar. Hepsi de uyuşturucu kullanımı, alkol, materyalizm, tamahkârlık, kürtaj, cinsel özgürlük, zina, eşcinsel beraberlikler ve pornografiye karşılar. Hepsi de toplumsal adalet peşindeler.

Doğa, insanlar için ilk rehber ve imanın en yakın dostudur. Bugün şehir ve kasabalarda doğadan kopuk olarak yaşayan bizler, dinlerin ve bilhassa Kuran’daki mesajın anlamını özünden ayırıp amacından saptırarak, şekilsel bir hale getiriyoruz.  Dini öğretinin, aslında özünde olması gereken manevi içeriğinden boşaltılmasına yol açıyoruz. Hâlbuki “hiç akıl erdirmez misiniz?” “hiç düşünmez misiniz?” sözleri Kuran’da en çok geçen sözlerdendir.

Aristo da insanları iyi ve faziletli yapan üç şeyin doğa, alışkanlık ve akıl olduğunu vurgular.

İman bilgiye dayanmalı ve bilgiden beslenmelidir. Kuran’daki ilk ayet “insanı bir pıhtıdan yaratan Rabbinin adıyla oku” emridir. Böylece daha sonra insanoğlunun yaratılışı hakkında vereceği ayrıntılı bilgilerle dolaysız bir bağlantı kurar.

 “Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti” der. Dolayısıyla Allah’ın verdiği akıl, zekâ, dil ve yazı sayesinde insanlar, Allah’ın yeryüzündeki halifeleri (vekilleri) olmuşlardır. Kuran’a temel oluşturan Vahiy, Yaradan’ı tanımayı bilgi ve ilimle birleştirerek, bizzat yaratılışın kökenini yansıtır.

Hz. Muhammed, ilişkilerini sadece benzer dini yakınlıklar temelinde değil, güven ve saygı temelinde kuruyordu.  Ne Hz. Peygamber ne de Müslümanlar sosyal ve insani münasebetlerini, asla dindaşlarıyla sınırlamamıştır. Bu uygulamaya bugün daha çok ihtiyacımız vardır.

İman, özgürlük ve adalet ister. Adalet dünyanın temelidir.

Hz. Muhammed sahabesine her zaman şu tavsiyelerde bulunurdu. “Güçlü adam öfkelendiğinde kendini tutandır.” “Servet sizin sahip olduğunuz zenginliklerde değildir.” “Gerçek servet ruh zenginliğidir.” “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın, müjdeleyin, kötülemeyin.”

Bu tavsiyelere insanlığın her zaman ihtiyacı olmuştur.

“Muhakkak, Allah bir topluluğuna verdiğini ­-onlar nefislerini bozmadıkça– bozmaz”! (Rad Suresi 11. Ayet) Eğer milletler ve topluluklar geçmişlerini tarafsız bir gözle irdelerlerse, ayette verilmek istenileni daha iyi anlayacaklardır.

Genel kategorisine gönderildi | İNANÇLAR için yorumlar kapalı

EŞİTLİKÇİ ANLAYIŞ

SINIFLAR ARASI ÇATIŞMAYA DEĞİL, EŞİTLİĞE DAYANAN ANLAYIŞ

 

Türklerde tarih boyunca, farklı sınıflar görülmemiştir. Dolayısıyla sınıflar arası kavgalar olmamıştır. Devlet yönetimleri, yönetimlerindeki her insana aynı şekilde yaklaşmıştır. Bu insanların, Hakanların mensubu olan boylardan olup olmadığına bakılmamıştır.

Hattâ Türk soylu olup olmadıkları da araştırılmamıştır. İnsanların dini inanışlarının çok faklı olması da, devletin davranışlarını etkilememiştir. Nitekim Türklerin zirve devleti olan Osmanlı Türk Devletini tanımlayan özelliklerin başında, “eşitlikçi” anlayış gelir.

Eşitlikçi anlayış ve uygulama, günlük yaşamın her alanında görülmüştür. Hukuk alanında, ekonomide, kültürel etkinliklerde, sağlıkta hep eşitlikçi davranılmaya çalışılmıştır.

Her alanda ve her farklı insana eşitlikçi davranabilmek, öncelikle insanoğlunun bütün zaaflarına karşı direnebilmeyi gerektirir. Bu direniş, öncelikle yönetenlerin kendi nefislerine karşı yapacakları mücadelenin başarısına bağlıdır.

Bu sebeple, kendi nefislerine karşı mücadeleyi kaybeden yöneticiler, kimliklerine, hatta damat veya çocukluk arkadaşı olmalarına bakılmaksızın, cezalandırılmışlardır. Bu cezalandırmalar, örnek olması açısından, Türk soylu olan yönetici veya halk önderlerine daha sıkı uygulanmıştır. “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” şeklindeki Türk özdeyişindeki anlayış çerçevesinde hareket edilmiştir.

Önceki yazılarımızda da görüleceği üzere, eşitlikçilik ekonomi alanında da uygulanmıştır. Esnafların arasından hızla büyüyen birilerinin çıkması engellenmiştir. Pazarlamacı esnaf anlayışının oluşması istenmemiş, esnaf, dükkânında vakarıyla müşteri bekleyen insan olarak tanımlanmıştır.

Ancak bu anlayışın denetlenmesi, daha çok Türk soylu olanlar üzerinde etkili olmuştur. Yabancı bazı ülkelere tanınan kapitülasyonlar ve uygulamaları, bilhassa Ermeni ve Rum kökenli esnafların büyüyerek tüccar olmalarına vesile olmuştur.

Tebaa arasında bozulan bu eşitlikçi uygulama, Türklerin, yönetim dışındaki alanlardan çekilmelerine sebep olmuştur. Eğer bu farklı uygulama olmasaydı, Osmanlı Türk Devletinde her türlü dış kışkırtmaya rağmen huzurlu yaşam daha uzun süre devam ederdi.

Hz. Nuh, tufan sırasında oğlunu görür ve gemiye çağırır. Allah’a oğlu için yalvarır. Ama Yüce Yaradan Hud Suresi 46. ayetle cevap verir: “Allah buyurdu: ‘Ey Nuh! O senin ailenden değildir. Çünkü (onun ameli) iyi olmayan bir ameldi. (bu nedenle) bilmediğin şeyi benden isteme, Ben seni cahillerden olmaktan sakındırırım.”

47: (Nuh) “Ey Rabbim! Senden bilmediğim şeyi istemekten sana sığınırım. Sen beni bağışlamaz, rahmetini ihsan etmezsen ben ziyana uğrayanlardan olurum.” dedi.

Türklerin insanlara davranışlarının temelinde işte, ayetteki gibi, onların amellerinin ne olduğu yatıyordu. Kim oldukları değil.

Dolayısıyla dünyanın huzur bulmasını istiyorsak, insanlar arasında “eşitlikçi” anlayışı yerleştirmemiz yeterlidir. Nasıl, Tanrı nezdinde başlangıçta insanlar eşitse ve din, Yüce Yaradan katında tek ise, hak ve adaletle ilgili uygulamalar da ayrım gözetilmeden yürütülmelidir.

Kendini düzeltenlere hak tanınmalı, ama “ben onun ailesindenim” diye güvenerek yanlışlarını sürdürenler, şiddetle cezalandırılmalıdır ki, başkalarına örnek olsunlar. Zaten asıl aile, ameli iyi olanlar topluluğudur.

Sosyal kategorisine gönderildi | EŞİTLİKÇİ ANLAYIŞ için yorumlar kapalı

İŞBİRLİĞİ VE DAYANIŞMA

“REKABET VE ÇATIŞMA” YERİNE “İŞBİRLİĞİ VE DAYANIŞMA”

 

“Rekabet ve Çatışma”, Batı Kültürünün temel taşlarıdır. Marks bile bu anlayışı tamamen değiştirmeyi düşünmemiştir. Sadece “rekabet” kısmını, sınıflar arası konumuna indirgemiştir. “Çatışma” temelinde bir değişiklik getirilmemiştir.

Osmanlı Türk Devletinin kültür temelleri ise, “İşbirliği ve Dayanışma” üzerine kurulmaya çalışılmıştır. Bu anlayış da, tıpkı “hayırsever insan” ve “itidal” kavramları gibi bütün alanlarda uygulanmıştır.

Köylerde, mahallelerde, bürokraside, askeriyede vb yerlerde hâkim anlayış, “İşbirliği ve Dayanışma” kültürüdür. Dolayısıyla son derece kapsamlı bir uygulama alanı bulan bu anlayışın, iktisadi düşünceleri etkilememesi düşünülemez.

Türklerde ticarette rekabet esas değildi. Ticarette asıl olan “itibar” idi. Nitekim Osmanlı’nın yükseliş döneminin anlayışını konu eden hikâyeler benim gençliğimde dâhi, şöyle anlatılırdı.

“Sabah evin bazı ihtiyaçlarını almak için çarşıya giden bir kişi, girdiği esnaftan ilk ihtiyacını ister. Esnaf hemen verir. İkinci bir ihtiyacı malzemeyi daha isteyince, ‘Ben siftah yaptım, ama komşum yapmadı. Sen o ihtiyacını bizahmet ondan al’ diye gönderir.

Adam gider o esnaftan alışveriş yapar. Aynı esnaftan ilave bir malzeme isteyince, o da ilk esnaf gibi adamı komşusuna gönderir.”

Çünkü Osmanlı da “fiyat, üretim ve ücret arasındaki rekabet asgari seviyedeydi. Esas olan günlük değil, uzun vadeli düşünceydi. Dolayısıyla “gurup içi dayanışma” esastı. Bu dayanışmanın kurallarını da “lonca” denilen ortak kurullar takip ederlerdi.

Esnafları pîrî Ahi Evran’ın sözleri de bu anlayışı yansıtır: “Kişi, vicdanını kendine gözcü yapar.”

Kolayca tahmin edilebileceği gibi, “İşbirliği ve Dayanışma” anlayışı keşiflerle beslenen “Rekabet ve Çatışma” anlayışı karşısında maddeten geriledi. Diğer bir anlatımla “Rekabet ve Çatışma” taraftarları sürekli güçlendiler. Önlerindeki engelleri yıkarak devam ettiler.

Ta ki, 18 Mart 1915’te Çanakkale önüne gelene kadar. Çanakkale’ye geldiler. Aynı hızla geçip gitmeyi umuyorlardı. Ama geçemediler. Durdular. “İşbirliği ve Dayanışma” karşısında geri döndüler.

Fakat ders almadılar. II. Dünya Savaşı ile perişan hale düştüler. İşbirliği ve Dayanışmaya en çok ihtiyaç duydukları bir anda, Rekabet ve Çatışma kendisini yerlere serdi.

Bilindiği gibi Kur’an, ibret alınması için geçmiş olayları sıkça anlatır. Ama aynı sıklıkla “öyle iken çoğusu iman etmedi” diyerek insanların musibetlerden ders almadıklarını, uyarıyla karışık itiraf eder.

Hâlbuki Türk atasözü; “bir musibet bin nasihatten evladır (iyidir)” derken, ders alınan tek musibetin, bin nasihatten daha faydalı olduğunu vurgular.

Fakat “rekabet ve çatışma” temelinin üzerine bina kurmaya çalışanların, bırakın nasihatleri, musibetlerden ders çıkarmaları bile çok zordur. Nitekim iki Dünya Savaşına rağmen, halen benzer mantıkla yol alınmaktadır. Hem de giderek, Türkler dâhil bütün dünyayı içerisine alacak şekilde yanlışta yürünmektedir.

Sosyal kategorisine gönderildi | İŞBİRLİĞİ VE DAYANIŞMA için yorumlar kapalı

İTİDAL

İTİDALLİ DAVRANIŞ

 

İnsanların ve devletlerin daha huzurlu olabilmeleri için, yazılarımızda değişik alanlardan ve yönlerden örnekler veriyoruz. Bazı misallerimizi tarihi kayıtlarla destekliyoruz. Bazılarına ise Kur’an’dan örnekler veriyoruz.

Kur’an, insanlık var oldukça her dönem için en şaşmaz kaynak olduğundan ve insanların huzurunu sağlama amacıyla gönderildiğinden, örnekleri Kitaptan vermemiz gayet normal.

Tarihten aldığımız diğer misallerin birçoğunu Türklerin tarihinden veriyoruz. Türkler, her konuda sütten çıkmış akkaşık değildirler. Ama önyargısız olanlar kabul ederler ki, dünya geneline göre, daha uzun dönem güzel örnek olarak sunulacak konuları daha çoktur.  Yani dünya insanlığının uygarlığına katkıları, daha fazladır.

Önceki yazılarımızdan birinde işlediğimiz “hayırsever insan” modeli bunlardan biridir. Osmanlı Türk Devletinin, “veren insan” anlayışını mükemmelleştirerek oluşturduğu bu model, dünya için güzel bir örnektir.

İtidalli davranış da, yine Osmanlı Türk Devletinin uyguladığı güzel bir anlayıştır. Genel anlamıyla “ölçülü olmak” demektir. Hunlardan, Atilla Han’dan itibaren Türk Devletlerinde, “dengeli olmak” olarak uygulanan anlayış, Osmanlı ile “ölçülü olmak” şeklinde mükemmelleştirilmiştir.

Bu anlayış devletin etkili olduğu neredeyse her alanda uygulanmıştır. Sadece hukukta değil, dini konularda da ölçülü olunmaya çalışılmıştır. Bu sebeple bazı çok sapkın mezhepler haricinde, inançlara karışılmamıştır. Diğer dinlere inanan insanlar, Müslüman olmaya zorlanmamıştır.

Benzer şekilde üretimde ve tüketimde de ölçülü olunmuştur. Üretimdeki bu uygulama kapitalistlerin yetişmesini, dolayısıyla üretimin ve teknolojinin gelişmesini engellemiştir. Ama halkın genel huzuru için uygulamadan taviz verilmemiştir. Tüketimdeki uygulama 19. yüzyılın sonları hariç, toplumda fakir ile zenginin birbirine karışmasına sebep olmuştur. Yani zenginlerin yaşantıları ile fakirlerin ki arasında ciddi farklar oluşmamıştır.

Hukukta ise, her mahkemeye düşen hemen cezalandırılmamıştır. Tarafları barıştırmak için uğraşılmıştır. Ceza, suça eğilimli olanlara verilmiştir. Bu cezalar da, başlangıçta ağır cezalar olmamıştır. Ancak uslanmayarak suç işlemeyi alışkanlık haline getirenlere, şiddetli cezalar verilmiştir. En şiddetli cezaları, “nankörler” almıştır.

Günümüzde hızlı şehirleşmelerin ve küreselleşmenin etkilediği insanlar için çare, itidalli davranışın yaygınlaştırılmasıdır. Önce devlet uygulamaları ile insanlara örnek olunmalıdır. Sonrasında kişilerin böyle davranabilmeleri kolaylaşır.

Ölçülü olmanın bir sınırı da “aldırış etmezliktir”. Bu her alanda olduğu gibi, çocuk yetiştirmede de önemlidir. Dolayısıyla çocuklarımızı yetiştirirken “bu onların kendi hayatları, kendileri karar versinler” gibi bir yanlışa düşülmemelidir. Onların kendi ayakları üzerinde durabilmeleri için, elbette özgürlük verilecektir. Ancak, çocuklarımızın itidalli davranış anlayışını kavrayabilmeleri için, mutlaka özgürlüklerine sınır çizilmelidir. Sınırı aşmamaları için sürekli denetlenmelidir. Aşanlara ilk defasında ceza verilmeden uyarılmalıdır. Ama sınırı aşmayı alışkanlık haline getirmelerine fırsat verilmemelidir. Yoksa kendi elimizle kendi çocuklarımızı, kurtulamayacakları fasit bir çemberin içerisine atarız.

Genel kategorisine gönderildi | İTİDAL için yorumlar kapalı

MÜSLÜMANLIK

LÂİLÂHEİLLAALLAH DİYEN MÜSLÜMAN KABUL EDİLİR, AMMA…

 

Yüce Yaradan bizlerden, Kendisinin tekliğini diliyle ikrar edeni, Müslüman kabul etmemizi istiyor. Ancak bizleri de, onların davranışlarını yakından takip etmemiz için uyarıyor.

Hucurat Suresi 14: “Bedeviler: ‘İman ettik’ dediler. De ki: ‘siz henüz iman etmediniz ve lakin henüz iman kalplerinizin içine girmemiş olduğu halde İslam’a girdik’ deyin ve eğer Allah’a ve resulüne itaat ederseniz size amellerinizden hiçbir şey eksiltmez. Çünkü Allah çok merhametli ve çok bağışlayıcıdır.

Allah bizleri, Münafıklar için de uyarıyor. Münafıklar, dıştan Müslüman görünüp,  içten eski düşüncelerinin hesabı peşinde koşanlardır. Yüce Yaradan bizlerin münafıkları bilemeyeceğimizi, ancak Kendisinin hepsinin bütün yaptıklarından haberdar olduğunu bize müjdeliyor.

Münafıkları biz tam bilemeyeceğimiz için Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v), bu konuda nelere dikkat etmemiz gerektiğini bize şöyle anlatıyor:

“Dört haslet vardır ki, kimde bu hasletler bulunursa o kimse halis münafıktır. O dört haslet şunlardır: Kendisine bir şey emanet edildiğinde ihanet eder. Konuşunca yalan söyler. Söz verince sözünde durmaz. Bir konu da taraf olduğunda haddi aşar, haksızlık yapar, işi düşmanlığa dönüştürür.”

Böyle insanlar kendilerini bilirler. Dolayısıyla onlarla ilgili Yüce Yaradan’ın vaadini hatırlatmakta fayda var.            Al-i İmran suresi 188. Ayette Allah: “o ettiklerine sevinen ve yaptıkları işle övülmeyi seven kimseleri de sakın azaptan azade sanma, hem onlara acı bir azap vardır.” Buyuruyor.

Nisa Suresi 142. Ayet: “Her zaman münafıklar Allah’a hile yapmaya çalışırlar. Allah da başlarına geçirir. Namaza kalktıkları vakit de üşene üşene kalkarlar, halka gösteriş yaparlar, yoksa Allah’ı pek az hatıra getirirler.”

Al-i İmran Suresi 161. Ayet: “……Her kim hıyanet eder; ganimet ve hasılattan bir şey aşırırsa boynuna aldığını kıyamet günü yüklenir getirir…….”

Münafıkları halk bilemez. Ancak münafık yöneticilerle beraber çalışanlar veya yakın takip edenler, bilebilirler. Eğer onlar da münafık olan yöneticiye alet oluyorlarsa aynı konuma kendileri de düşerler.

Nisa Suresi 88: “O halde siz niye münafıklar hakkında iki grup oluyorsunuz? Allah onları kazandıkları günah yüzünden terslerine döndürdüğü halde, Allah’ın saptırdığını yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah her kimi saptırırsa artık sen ona yol bulamazsın.”

Kimi insan vardır, Müslüman bir ülkede dünyaya gelir. Ama Müslümanlığı içselleştiremez. Çünkü dünyevi hırsları büyüktür. Önceleri Müslüman geçinir. Yani mecburiyetten ve sadece dıştan Müslüman gibi davranır. Sonra yöneticilikte ilerlemeye başladıkça Müslümanlıktan geçinmeye başlar. Yani Müslümanlığı kendi hırsları doğrultusunda kullanır. İşte Yüce Yaradan, böylelerini saptırırsa, bizler onların düzelebilmeleri için ne yapsak faydasızdır.

Kimi insan vardır, Müslüman olmayan bir ülkede doğar. Ama sonradan kendiliğinden Müslüman olur. Bu insanlar için konuya olumlu bakarak beklemek gerekir. Yapacaklarını takip etmek gerekir. Yapılan bu takiplerde içten pazarlıklı olmadığı, gerçekten Allah’a teslim olarak güzel işler yaptığı görülürse, ona kucak açmak, eski hatalarının kararlarını Allah’a bırakmak gerekir.

Tarih, ders alarak hatalarımızı azaltmak içindir. Ebu Zer’in hayatı da güzel bir örnektir. Ebu Zer, kervan soygunculuğu yaparken kendiliğinden Müslüman olmuştur. Diğer taraftan Ebu Süfyan ise, yıllarca Hz. Muhammed’e karşı savaştıktan sonra, Mekke’nin fethi ile mecburen Müslüman olmuştur. Onun soyundan gelen Emeviler, Müslümanlar arasında ikilik yaratarak İslâmiyet’i rayından çıkarmaya başlamışlardır.

İşte Ebu Zer, kendisinin yönetimde hiçbir gücü yokken bile bu anlayışla mücadele etmiştir. Ama gücü yetmediği için, İslâmiyet Hz. Muhammed’in getirdiği anlayıştan uzaklaşmıştır

Fakat Emevilerin kimseyi dinlemeyen bu davranışları aksine, insanlarda öfkenin birikmesine yol açtı. Öfke sonunda patladı. Müslüman halktaki fetih heyecanının doruk noktada olduğu yıllarda, o dönemlere göre kısa sayılabilecek bir süre olan 90 yıl sonra iktidardan indirildiler. İndirenler Peygamberimizin amcası Abbas’ın soyundan gelen Abbasilerdi. Ama buna rağmen Emevilerin yaptıkları karşısında hırslarını alamadılar ve Emevi hanedanının yaşayan ve vefat etmişleri dâhil, birçoğuna Müslümanlığa yakışmayacak bir hırsla zulmettiler.

Allah’ım, içten pazarlıklı davranarak Müslümanlığı rayından çıkarmaya çalışacakların hilelerini başarıya ulaştırma. Sonradan Müslüman olanlara Ebu Zer gibi, Hz. Ömer gibi olmaları için mücadele azmi ver, onlara yol göster.  Senin her şeye gücün yeter.

Genel kategorisine gönderildi | MÜSLÜMANLIK için yorumlar kapalı

DİN SAVAŞLARI NEDİR

İNSANLAR BİRBİRLERİYLE SAVAŞSIN DİYE, ALLAH FARKLI DİNLER GÖNDERİR Mİ?

 

Böyle bir iddiayı savunabilecek ateist bile bulmak pek mümkün değildir. Allah, Kendisinin tek Yaratıcı olduğuna inanan insanları, ancak Kendisine ortak koşanlarla mücadeleye çağırmaktadır. Onların içerisinde de inananlara saldırmayan, inananlarla yaptıkları antlaşmalara uyanlara karşı savaş izni yoktur.

Alan Axelrod ve Charles  Philips adlı iki arkadaş oturmuşlar 1763 savaşın sebeplerini incelemişler. Bunlardan sadece 123’ünün din savaşları olduğuna kanaat getirmişler. Bunlardan da sadece 66’sı, Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında yapılmış.

Din Savaşlarının en başında da meşhur Haçlı Seferleri var. Bu seferlerde insanları savaşa ikna edebilmek için dinin kullanıldığı doğrudur. Ama günümüzde bazı gerçekler ortaya çıktığı için Haçlı Seferlerini, din savaşları olarak nitelemek çok zorlama gerektirir.

Haçlı Seferlerinin bir kısmında daha Avrupa topraklarında iken talan başlamıştır. Dördüncü seferdekiler ise tamamen savaş taşeronluğu yapmışlardır. Sonunda Bizans’ı ele geçirmişler, ileri gitmemişlerdir.

Üçüncü seferde Kudüs’e ulaşamayan Fransız ve İngiliz Krallar, Hac için çıktıkları yolun dönüşünde birbirleriyle, yani Hacı arkadaşlarıyla savaşmışlardır.

Altıncı Haçlı Seferinde Alman imparatoru Kudüs’ü alamadı, ama Hıristiyanların Kudüs’ü ziyaret edebilmeleri için on yıllık anlaşma yaptı. Hâlbuki bilmiyordu ki, Hz. Ömer döneminden beri bu hak isteyen her Hıristiyan’a verilmişti. Bu durum gösteriyor ki, kralların, sultanların bile bilgileri yetersizmiş veya yanlışmış.

İslâm fetihlerinin de bir kısmı, Kur’an ışığında bakıldığında din savaşları olarak nitelenemez.

Aslında bu konularda uzun örnekler vermek mümkün. Ama dini çatışmaların kaynağının, din olmadığını gösteren bir Kuzey İrlanda fıkrası her şeyi açıklıyor.

Adamın biri Belfast’ta karanlık bir sokakta yürürken ensesine silahlar dayanır. Cevap ver “Katolik misin, Protestan mı?” Adam korkuyla, “ben ateistim” diye kekeler. Ama silahlı insanlar tatmin olmazlar ve tekrar sorarlar, “Katolik ateist mi, Protestan ateist mi?”

Allah’ın tek dini vardır. O da İslâm’dır. Yani öz itibarıyla, Allah’a teslim olmak ve Onun gösterdiği yolda yürümektir.

Genel kategorisine gönderildi | DİN SAVAŞLARI NEDİR için yorumlar kapalı

HAYIRSEVER İNSAN

            HAYIRSEVER İNSAN – VEREN İNSAN

 

Önceki bir yazımızda belirttiğimiz gibi, Aristo, veren insanı, “muhteşem insan” olarak niteler. İslâmiyet’te de veren el, alan elden üstündür denilerek insanlar veren el olmaya yönlendirilmiştir.

Hayırsever insan, Osmanlı Türk Devleti’nin uzun süre ayakta kalmasında önemli rolü olan insan tipidir. Her hayırsever insan, veren insandır. Fakat her veren insan, hayırsever insan değildir. Aradaki en önemli fark, “verme” işleminin amacında yatar. “Veren insan” kimi zaman, kendi dünyevi menfaati için verir. Fakat hayırsever insan, karşılık beklemeden verir. Karşılığını sadece Yüce Yaradan’dan umar.

Fatır Suresi 29. ayet: “O, Allah’ın Kitabı’nı okur, ardınca gider olanlar ve namazı kılıp kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden gizli ve açık infak etmekte bulunurlar, her halde öyle bir ticaret umarlar ki, hiç batmak ihtimali yoktur.”

30. ayet: “Çünkü Allah, mükâfatlarını kendilerine tamamen ödedikten başka, lütfundan onlara daha fazlasını verecektir. Çünkü O, hem çok bağışlayıcıdır, hem çok ikram edicidir.”

Ayetler gayet açıktır. Önce Allah’ın kitabını okumak gerekir. Bu kitap, hiç değişikliğe uğramamış ve Yüce Yaradan’ın korumasında olan Kur’an’dır. Sonra, Kitap’ta anlatılanlara uymaya çalışmak, yani ardınca gitmek gerekir.

Böyle davranan insan, “namazı kılıp kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden gizli ve açık infak etmekte bulunurlar” sözündeki gibi, namazını kılarsa ki, Kur’an’da belirtildiği şekliyle dosdoğru kılarsa, rızkı kendisine verenin Allah olduğunu bilir. Bu sebeple kendiliğinden açık ve gizli olarak muhtaçlara yardım eder.

Hem kendiliğinden, hem de Kur’an’da kimlere ve nasıl verileceği bahsedilen şekliyle dağıtırsa, Yüce Yaradan’ın kendisini destekleyeceğini umar. Umduğuna ulaşırsa, hiç batmak ihtimali olmaz.

İşte bu insanlar, hayırsever insanlardır. Kendiliğinden ve “Allah rızası” için verir. Onlar 30. ayetin anlamını bilirler. Verdikçe de, ayetteki Yüce Yaradan’ın ikram ediciliğini, bizzat yaşarlar.

32. ayet: “Sonra Biz, o Kitab’ı kullarımızdan süzdüklerimize miras kıldık; onlardan da nefislerine zulmedenler var! Orta giden var, Allah’ın izniyle hayırda ileri geçenler var. İşte büyük lütuf odur.”

Ayetten anlaşılan, her dönem için Allah Kitabı’nı bazı insanlara miras kılıyor. Bu insanların bazıları “bir lokma bir hırka” anlayışıyla nefislerine zulmediyorlar ama Kur’an’ın manevi havasında yaşıyorlar. Bazıları orta yolu tutuyorlar. Fakat bazıları Allah’ın izniyle hayırda ileri gidiyorlar. İşte bu üç gurubun içerisinde, büyük lütufa mazhar olanlar, hayırda ileri gidenlerdir.

Sadece “veren insan” olanların bazıları, verdikçe servetinin azalacağını düşünür. Bu sebeple, kendi menfaatleri doğrultusunda vermek isterler. Kimi siyasetçi oy kaygısıyla, kimi yeraltı dünyasının adamı hizmetini iyi gördürmek ve ihanete uğramamak amacıyla, kimi iş adamı “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” mantığıyla, veren el olabilir. Allah bunlara izin vermediği için bunlar, durumları uygun olduğu halde hayırda ileri gidemezler.

Dünyanın güzel geleceği, hayırseverlerin sayılarının artmasıyla doğru orantılıdır. İnşallah bizler de, Yüce Yaradan’ın izin verdiği hayırsever insanlar arasına gireriz. Böylece, batma ihtimali olmayan bir ticaretimizin olmasını umabiliriz.

Allah’ım bizlerin, Senin Kitabı’nın ardınca gidebilmemiz ve hayırsever insan olabilmemiz için; bizlere yol göster, mücadele azmi ver, irade gücü ver, sabır ve sebat ver.

Genel kategorisine gönderildi | HAYIRSEVER İNSAN için yorumlar kapalı

TİCARİ ANLAYIŞLAR

TÜRKLER VE TİCARET

 

 (Not: Dünya Ekonomisi üzerine yazımızda güzel gelecek için, eski Türklerin ticari anlayışlarına dönmek gerektiğini yazmıştım. Konuya açıklık getirmek için “Tarihin Aydınlattığı Gelecek” kitabımdan aynen aktarıyorum.)

Ticaretin gerçek yapısı incelendiğinde, Türklerin özelliklerine yatkın olduğu görülür. Bilindiği gibi Türklerde ticari kazançta esas olan “itibar”dı. Avrupalılarda ise “kâr”dı. Günümüzde marka olmuş bazı Batı firmaları eski Türk anlayışına dönerek “itibar”ı ön plana çıkardılar. Demek ki, Türklerin ticari anlayışları gerçek ticarete uygundur. Bunu daha iyi anlamak için, ticaretin kurallarını ve niteliklerini incelemek yeterlidir.

Ticaretin yazılmamış kuralı “GÜVEN”dir.

Türklerin iki bin yıllık serüvenini anlatan gezginler, tarihçiler onların en önemli özellikleri olarak, verdikleri sözde durmalarından bahsederler. Türklerde verilen sözden dönülmez. Andını tutmamak en büyük kötülüktür. Rüşvet, iltimas (kayırma) gibi kötülüklerin en üst düzeye çıktığı, normal olaylardan görüldüğü dönemlerde bile, sözünde durmamak en büyük onur kırıcı kötülük olarak değerlendirilir. Sözünde durmayan insanlar; anne-baba, işçi-işveren, rüşvet alan veya almayan memur, yolsuzluk yapan ya da yapmayan siyasetçi, sivil yönetime karışan yahut da karışmayan asker vb. kim olursa olsunlar, verdikleri sözlerini yerine getirmezlerse, diğer özellikleri geri planda kalır. Onursuz, kötü insan olmakla suçlanırlar. Demek ki ticaretin bu “olmazsa olmaz” kuralı Türklerin yapısına uymaktadır.

Ticaret, sürekli mücadele (savaş) demektir. Yılgınlık, bıkkınlık, moralsizlik gibi durum ve tavırların bir süre sonra sarsmayacağı işadamı zor bulunur. Türklerin diğer bir önemli özellikleri de, yine tarihçilere göre, savaşçılıklarıdır. O halde ticaretin bu özelliği de Türklerin savaşçılıklarıyla bağdaşmaktadır.

Ticaret insanını kısaca tarif etmek gerekirse, “problem çözen insan demektir” denilebilir. Yine tarihçilerin belirttiğine göre, Türklerin kurdukları devletler birer halklar karışımı idi. Türkler, yöneticilik yaptıkları en buhranlı bölgelerde bile, halklar arasındaki problemleri çözerek, onları huzur içerisinde yaşatmayı başardılar. Bazı Batılı tarihçiler bu durumu, “Türklerin insanlığa kazandırdıkları en büyük uygarlıktır.” diye bahsederler. Osmanlı Türkleri bunu, güçten düştüğü zamanlarda bile başarmıştır. Günümüzde bile Batılılar; Orta-Doğu, Balkanlar ve Kafkasya’daki sorunlarda Türkiye’den yardım istemektedir. Demek ki problem çözmek, Türklere yabancı değildir.

Ticaret insanı, girişken ve gözü pek olmalıdır. Türkler dünyada en geniş alana yayılmış, o bölgelerin halklarıyla anlaşmış ve uzun süre hâkim olmuş belki de tek millettir. Bu kadar geniş alanlara yayılmak, Türklerin “gözüpek” olduklarına işarettir. Yeni gittikleri yerlerde halklarla anlaşmaları da, “girişken” olduklarını gösterir.

Genel kategorisine gönderildi | TİCARİ ANLAYIŞLAR için yorumlar kapalı

ZENGİNLERİN SORUMLULUĞU

ZENGİNLİK NEDİR

 

  ( Not: Bu yazı yine bu sitede 2013 yılında yayınladığım yazının aynısıdır. “Dünya Ekonomik Krizinin Sebepleri yazısıyla birlikte değerlendirilebilir.)

İslâmiyet zenginliğe karşı değildir. Ama helâl kazanmak şartıyla. Nitekim Hanefi Mezhebinin kurucusu İmamı Azam Ebu Hanefi zengin bir tüccar idi.

Kuran-ı Kerim’de alış-veriş helâl, faiz haram kılınmıştır. Ayrıca malları üst üste yığmayınız buyruğu vardır. Zekât vermek gücü yeten için farzdır. Bu ayetlerden anlaşılan zengin olurken insanlara faydalı olmak, iş imkânı sağlamak, yardım etmektir.

Bu açıdan bakılınca; her yol mübah (sakıncasız) diyerek zengin olanlar bile, yaptıkları ufak-tefek yardımlarla, insanlara iş imkânı vermekle övünürler. Böyle davranarak, haksız kazançlarının temizlenerek helâl hale geldiğine kendilerini inandırmaya çalışırlar.

Allah, “Bu dünya malını isteyene tastamam veririm, hiç eksiklik yapılmaz” diyor. Ama “onlar Benim huzuruma geldiklerinde, siz bütün hakkınızı dünyada kullandınız. Haydi girin Cehenneme” diyerek onları gideceği yeri işaret ediyor.

Aslında her yol mübah diyerek zengin olanlar, bu dünyada da Cehennemi yaşıyorlar. Fakat farkında değiller.

Kanunları kitabına uydurmaya çalışarak para kazananlar, gece-gündüz diken üzerinde huzursuz bir şekilde yaşıyorlar. İç dünyalarında fırtınalar kopuyor. Kimseyle paylaşamıyorlar. Varsa eşleri, çocukları dâhil kimseye güvenemiyorlar. Yani hiç dostları yok.

Kanunsuz bir şekilde, gizli faaliyetlerle zengin olanların durumu ise daha bir içler acısı. Bunlar sadece kazanç açısından değil, hayati tehlike bakımından en yakınlarındakilere bile güvenemiyorlar.

Daha önceki bir yazımızda belirtiğimiz gibi, bu zenginler içtikleri suyu, yedikleri yiyecekleri bile kendilerinden önce birkaç kişi (çünkü tek kişiye güvenilemez) üzerinden yiyip içtikten sonra, kalan artığı yine başkalarının yaladığı çatal-bıçak ile yiyorlar.

Korumalarına güvenemedikleri için her zaman koruma ordusuyla dolaşıyorlar. Yaşarken neredeyse güneş yüzü görmüyorlar. Kapalı alanlar arasında kapalı araçlarla dolaşıyorlar. Arabalarını, yatlarını, uçaklarını kendileri süremiyorlar. Emirleri kendilerinin verdiklerini zannederek övünüyorlar, ama gerçekte yaşantılarını maaşlarını verdikleri korumaları yönlendiriyor.

Vatandaşlarla birlikte olamıyorlar. Ağız tadıyla ne lokantada yemek yiyebiliyorlar, ne de tatil yapabiliyorlar. Denize girebilmek için bütün çevreyi kapatıyorlar. Koruma ordusunun arasında tek başlarına güya denize giriyorlar.

Çoğu aile sahibi olamıyor. Sıradan vatandaşın tattığı zevklerin neredeyse hiçbirini alamıyorlar.

Ama korumaları ve gizli ekiplerine para yetiştirebilmek için, başka bir iş düşünemeden aynı yöntemle boğuşuyorlar. Böylece girdikleri kısır çemberden kurtulamıyorlar.

Özet olarak aslında kendilerini güçlü ve her istediklerini yapan olarak hayal edip, başkalarını doyurmak için, dünya nimetlerinden çok az faydalanarak, doyurdukları insanların her an ihanet edecekleri korkusuyla sürekli diken üstünde ve güya yaşıyorlar.

Hâlbuki önlerinde hem zenginliklerini sürdürebilecekleri, hem de insanlara gerçek anlamda faydalı olarak ahireti kazanmaya çalışabilecekleri yollar var. Umulur ki akıl erdirirler.

Ekonomi kategorisine gönderildi | ZENGİNLERİN SORUMLULUĞU için yorumlar kapalı