BARIŞ’IN ÖNEMİ

BARIŞ, HÜKÜMLERİN EN GÜZELİDİR

 

Yazının başlığı, Osmanlı Türk Devleti’nin anayasası olan Mecellenin hükümlerinden biridir. Savaşçı bir millet olarak bilinen Türkler, Müslüman olmadan önce de benzer duyguları taşımışlardır.

Nitekim önceki yazılarımızdan birinde belirttiğimiz gibi, Balkan Bulgar Türklerinin hakanı Kurum Han, 810’lu yıllarda şöyle demektedir: “Doğru insanı ve yalancıyı Tanrı bilir. Biz Bulgarlar, Hıristiyanlar (Bizanslılar) için çok iyilikler yaptık. Ancak, onlar bunu çabuk unuttu. Fakat Tanrı biliyor.”

Türkler zaten böyle bir yapıda olduklarından, Müslüman olduktan sonra, İslâm’ın gerçek hükümlerine önce kendileri uymaya çalışmışlar, sonra başkalarına uygulamaya uğraşmışlardır. Bu hükümlerin en başında adil olmak, gittikleri yerlerde hak ve adaleti tesis etmeye çabalamak gelir.

Eğer barış ortamı oluşturulursa, hak ve adaleti tesis etmek kolaylaşır. Barış, hem içeride hem çevrede olmalıdır. Bu sebeple Türklerin fütuhatlarının bile çoğunun özünde, bu anlayış vardır.

Allah, kimsenin makamıyla ve zenginliğiyle uğraşmamıştır. Herkesin makamı ve zenginliği kendinedir. Sonunda her insan, sahip olduklarının hesabını Yüce Yaradan’a verecektir. Allah’ın peygamberleri dâhil, hiç kimse için hesap vermekten kaçış yoktur.

Yüce Yaradan, her insan için nasıl uyarmışsa, makam sahipleri ve zenginleri de ikaz etmiştir. Onların sorumluluklarının daha fazla olduğunu örneklerle anlatmıştır. Yapılan uyarılardan sonra kendilerini düzelterek, güzel işler yapmaya başlayanları affedeceğini, bütün Kutsal Kitaplarında buyurmuştur.

Firavun ve Karun’u bizlere örnek olarak vermesinin sebebi vardır. Onlar, Yüce Yaradan’ın defalarca uyarılarına rağmen, kendilerini düzeltmemişlerdir. Aksine komplolarına devam etmişlerdir. Bu sebeple Allah her ikisini de, böyle insanları temsil etmeleri açısından, gelecek nesillere ibret olacak şekilde cezalandırmaktan çekinmemiştir.

Yeniden böyleleri ortaya çıkarsa, tekrar aynı şekilde cezalandırmaktan da çekineceği düşünülemez. Dilediğini, uyurken veya su içer, yemek yerken cezalandırır. İstediğini çevresiyle birlikte yok eder.

Nitekim Firavun ve Karun’u doğrudan Kendisi cezalandırmıştır. Yüce Yaradan dilemezse, biz ne bir adım atabiliriz, ne de bir söz söyleyebiliriz. Allah’ın her şeye gücü yeter.

Bununla beraber Allah, Kendisinden af dileyen, düzeleceğine sözler veren ve sözlerinde duran makam sahiplerinin ve zenginlerin konumlarını devam ettirmelerine karşı olmamıştır. Çünkü zaten, insanları farklı özelliklerde yaratarak, toplumsal düzenin kurulması için ortam sağlayan Yüce Yaradan’dır. Eğer her insanı benzer özellikte yaratsaydı ve hepimize benzer şeyleri verseydi, toplumsal hayatımız olur muydu?

Yüce Yaradan, yarattığı bütün canlılar gibi, insanların da toplum içerisinde birlikte yaşamalarını istemiştir. Bir toplumda elbette makamlar, dolayısıyla makam sahipleri olacaktır. Benzer şekilde zenginler ve fakirler olacaktır. İnsanlardan beklenilen, aslında Allah’ın verdiği bu imkânlarını, insanları ezerek şahsi menfaatlerini artırma yönünde kullanmamalarıdır.

Makamlar, halka hak ve adaletle hizmet yerleridir. Zenginlik, fakirleri kollamak içindir. Böyle davrananların geçmiş hatalarını, Yüce Yaradan’ın affetmesi umulur. Ama hatalarını anladıklarını söyleyerek özür dileyenler, içten pazarlıklı davranmaya devam ederlerse, Tolstoy’un bir hikâyesinin başlığını hatırlamaları faydalı olacaktır: “Allah, gerçeği bilir, ama sabırla bekler.”

Genel kategorisine gönderildi | BARIŞ’IN ÖNEMİ için yorumlar kapalı

SAVAŞLARIN SEBEPLERİ

İKİ DÜNYA SAVAŞININ GÖRÜNMEYEN SEBEPLERİ

 

Dünyanın gördüğü, sivillerin de bilerek öldürüldüğü bu iki savaşın görünür sebepleri hakkında çoğunluk bilgi sahibidir. Ama savaşa karar veren politikacıları etkileyen sebepler üzerine fazla durulmamıştır.

Dünyamızın güzel geleceği için bu sebepleri ve olayları iyi irdelemek zorundayız. Eğer suçu, sadece bazı önder yöneticilere yüklersek, aynı savaşların tekrarlanması için davetiye çıkarmış oluruz.

II. Dünya Savaşı, toplamda, 60 milyon civarında insanın ölümüne neden olmuştur. Bilhassa bu son savaşın çıkmasını etkileyen sebepleri anlamak için çok daha gerilere giderek, fikir alanındaki gelişmeleri mercek altına almamız gerekir.

Roma İmparatorluğu dönemindeki anlayış, günümüzdeki gelişmiş ülkelerdekinden çok farklı idi. Roma devrinde toplumun önderi olan insanlar, zenginlikleriyle değil, kahramanlıklarıyla itibar kazanırlardı. Özgür bir insan ücret karşılığında çalışamazdı. Roma senatörleri hem kanun gereği hem de geleneklere göre, iş adamı olamazlardı. Aristo’ya göre, ”veren insan, muhteşem insandı”. Biriktiren insanın itibarı yoktu.

Romalılar din değiştirdikten sonra da anlayış değişmedi. Çünkü zenginlik hırsı, Katolik Hıristiyan anlayışında da yer bulamamıştı. Nitekim Matta İncili 19. Bölüm 23-24: “İsa öğrencilerine ‘size doğrusunu söyleyeyim’ dedi. ‘Zengin bir kişinin Göklerin egemenliğine girmesi güç olacak. Yine şunu söyleyeyim ki, devenin iğne deliğinden geçmesi, zenginin Tanrı egemenliğine girmesinden daha kolaydır.”

Romalılarda ırkçılık anlayışı yoktu. Yerine geçebilecek soylular-halk ayrımı vardı. Fakat İncil’de sınıflaşmayı ve ırkçılığı destekleyecek hiçbir madde yoktur. Aksine bütün İncillerde, “sevgi”, “merhamet”, “eşitlik” konuları işlenmiştir. Ancak, Roma İmparatorluğundan sonra Avrupa’da çok sayıda devletçik oluşması, aralarındaki rekabeti körüklemiş ve ırkçılık yolunu açmıştır. Ayrıca Yahudilerin “Tanrı katilliği” ile suçlanmaları sonucunda giderek artan Yahudi düşmanlığı, ırkçılık anlayışının temellerini atmıştır.

Bu değişime rağmen, zenginlik hırsı ve ırkçılığın sistemleşmesi, Avrupalıların “Aydınlanma Çağı” dedikleri dönemde olmuştur. 18 ve 19. cu yüzyılda ortaya çıkan düşünürler birbirleriyle kıyasıya tartışmalara girişmişlerdir. Bu düşünürlerin kimi duygusal algıyı, kimi sezgiyi, kimi aklı, kimi iradeyi, kimi deneyciliği, kimi faydacılığı ön plana almıştır.

Çağın kurucusu sayılan İngiliz John Locke (1632-1704), “toplumun temeli, bireydir” demiştir. Bireycilik ve serbest pazarı savunmuştur. Sadece bu düşüncelerinde kalsa mesele yok. Ama Ticaret Odası kurucu üyesi olduğundan kölecilik konularında da fikir beyan etmiştir. Ona göre insan “beyazdır”. Zenci, insan değildir.

Üç yıl sürgün kaldığı İngiltere’de, bu fikirlerden etkilenen Fransız Voltaire (1694-1778) benzer fikirleri savunmuştur. Fransa’da özgürlük ortamının doğması için mücadele eden Montesquieu (1689-1755) ise, özgürlüğü bütün insanlara layık görmez. Tanrı’nın iyi bir ruhu kapkara bir bedene yerleştirmiş olabileceğini kabul etmez.

Alman İmmanuel Kant (1724-1804),  yazdığı “Yüce ve Güzel Olanı Hissetme Üzerine Gözlemler” adlı eserinde Afrikalıların zekâları olmadığını ileri sürer. Kant ırkları dörde ayırır. Amerikalı ırk tarihçisi Earl W. Count, Kant’ın yüzyılının en derin ırkbilimsel düşüncesini ürettiğini savunur.

Hegel (1770-1831) “Dünya Tarihi Üzerine Dersler” kitabında “Afrika’yı sömürgeleştirmek, Afrikalıları tarihle tanıştırma sürecinin tamamlayıcısıdır” diyerek sömürgeciliği aklar.

Yeni bir dinin kuruculuğunu yapmaya çabalayan Auguste Comte (1798-1857) Tanrı’ya değil, topluma tapmaktan bahseder. Kurduğu dinin temelinin sevgi olduğunu söyler. Ama ırkçılık yapmaktan geri kalmaz. Sadece, üstün olan beyaz ırkın böyle bir olguyu oluşturabileceğini savunur.

Friedrich Engels (1820-1895), Fransa’nın Cezayir’i işgalini onaylarken hadisenin, “Uygarlığın gelişmesi için önemli ve talihli bir olay” olduğunu düşünür. Hattâ ABD’nin Kaliforniya’yı Meksikalılardan alması üzerine benzer fikirleri ifade eder “…Muhteşem Kaliforniya, orada ne yapacağını bilmeyen tembel Meksikalılardan alındı….Bu ilerlemedir….Böylesi bir ülke zor kullanılarak tarihin içine alınmıştır.”

Engels bu makalesini, Komünist Manifestosundan sonra 1849 yılında ele almıştır. Engels böyle olunca Marks da ondan geri kalmaz. Venezuelalıların kurtarıcı (el libertador) dedikleri halk kahramanı Simon Bolivar (1783-1830) için, Engels ile birlikte yazdıkları “Latin Amerika Tarihinde” Bolivar için, “zalim, budala, korkak” gibi terimler kullanmışlardır.

Benzer düşüncelerini, bağımsızlık için mücadele eden Çinliler için de, “ırsi olarak aptal” diyecek kadar ileri götürmüşlerdir.

Sadece beyazlar dışındakileri değil, Avrupalılar dışındaki beyazlar dâhil bütün ırkları aşağılayan Avrupalı düşünür sayısı çok fazladır. Çünkü birbirlerini etkilemişlerdir. Bu yarışta, kapitalist anlayıştan komünist anlayışa, o dönemdeki zengin her ülkenin düşünürleri katılmışlardır.

Dolayısıyla politikacıları, devlet yöneticilerini de etkilemişlerdir. Ünlü düşünürlerin zenginlik konusundaki fikirleri, soyluların dışında, halk içerisinden bir burjuva sınıfı oluşmasına sebep olmuştur. Zenginlik hırsı geniş kitleleri etkisi altına almıştır.

Öyle ki, zenginliğin karşısında olan Katolik Hıristiyan anlayışı bile karşı koyamamıştır. Zenginliği ilk aklayanlar Kalvinist papazlar olmuştur. Kalvinistler, Katolikliğin aksine, “çalışıp kazanan ve biriktiren Tanrı’nın sevgilisidir”  anlayışını savundular. Önce faizi ikiye ayırdılar. Tüketim borcununkine “riba” dediler, yasağı devam ettirdiler. Ticari borcunkine “faiz” dediler ve yasakladılar. Fakat Fransız ihtilâlinden sonra ikisi de serbest oldu.

Irkçılık ve başkalarını ezme pahasına elde edilen zenginlik teşvik edilince, savaşlar da sıradan bir sonuç oldu. Hegel’e göre savaş, sadece doğal bir durum değil, aynı zamanda ahlâkidir. Devletlerin uyuşmazlıkları, sadece savaşla çözülebilir. Bir devlet diğerine “doğa kanunları” ölçeğinde bakmalıdır. Tıpkı, “aslanın avına baktığı gibi” bakmalıdır. Zaten Hegel, barışın yetenekleri körleştirdiğini savunur.

“Savaş politikanın devamıdır” diyen Alman General Clausewitz’in (1780-1831) düşüncesindeki görülen eksikliği de, Lenin tamamlamıştır. Lenin’e göre, “politika savaşın devamı” sayılmalıdır.

Buraya kadar yazılanlardan daha geniş bilgi elde etmek isteyenler, İbrahim OKUR’UN “Arsızlık ve Kültür” adlı eserinden faydalanabilirler.

Şimdi kendimize soralım. Ünlü düşünürleri methedip, sadece savaşları yönetmiş politikacı ve askerlere kızmak, acaba ne anlam ifade eder. “Yeryüzünün efendisi olacak yönetici bir ırk” arayışı içerisindeki Alman Nietzche’nin (1844-1900) felsefesini övüp, bu düşünceyi uygulamaya koyan Hitler’i suçlamak neyi çözer.

Demek oluyor ki, dünyamızı güzelleştirmek için sadece yöneticilerin gayret etmeleri yetersiz kalacaktır. Nasıl canlılar bütün yönleriyle dengeli büyüyorlarsa, dünya insanlığı da bütün yönleriyle dengeli gelişmelidir. Düşünürü, pozitif ilimcisi, sosyal bilimcisi, politikacısı, yöneticisi, ekonomisti, halk önderi, iş sahibi zengini, medyası, askeri, velhasıl toplumu etkileyen her gurubun sorumluluğu vardır. Ben böyle düşünüyorum diyerek, kendine göre yorumlarla hareket eden veya konuşanlar uyarılmalıdır. İnsanlar “şeytani” değil, “Rahmani” düşüncelere yönlendirilmelidir.

İnsanlığa her konuda yol gösterecek tek eser, bizzat Yüce Yaradan’ın korumasında olan ve insanlığın huzuru için bizlere yol gösterici olarak gönderdiği Kur’an’dır. Faydalanmak istediğimizde Kur’an, hem günlük hayatımız hem de toplum hayatı için şaşmaz ifadelerle, insanlık var oldukça bize rehberlik etmeye hazırdır.

Allah insanları farklı özelliklerde ve ayrı kavimler halinde oluşturmuştur. Bir kavmin diğerini küçümsemesini istemez. Hucurat Suresi 11. ayete göre, ileride belki o kavim dünya insanlığı için daha hayırlı işler yapacaktır. A’raf Suresi 181’e göre Kavimlerden beklenen, Hak’ka rehberlik ederek, adaletle hükmetmeleridir.

Diğer taraftan Yüce Yaradan kullarının fakrü zaruret içerisinde yaşamalarını istemiyor. Dünyadaki bütün güzel nimetlerin, bizim için olduğunu müjdeliyor. Ancak zenginliği de, helâl yollardan elde etmemizi istiyor. Faizle veya başkalarını ezerek değil, çalışarak ve helâl kârlarla elde ettiğimiz zenginliğimizi fakirlerle paylaşmamızı tavsiye ediyor. Çünkü Yüce Yaradan, “bazılarımız bazılarına iş gördürebilsinler” diye insanları farklı özelliklerde yarattığını söylüyor. Dolayısıyla zengin olmamızın sebebini oluşturan, Yüce Yaradan’dır. O halde, Allah’ın bahşettiğini paylaşmak bizim lehimizedir. Yüce Yaradan böyle yapanların kazançlarını bereketlendirir, hayatlarını huzurlu kılar.

Genel kategorisine gönderildi | SAVAŞLARIN SEBEPLERİ için yorumlar kapalı

HZ. MUHAMMED VE DERSLER

MUHAMMED’İN (S.A.V.) HAYATINDAN ÇIKARDIĞIM DERSLER

 

Yüce Yaradan’ın bütün peygamberleri ve O’nun yolunda mücadele eden aziz insanlar bizler için birer örnektir. Yazımızda Hz. Muhammed’i almamızın sebebi, hayatı hakkında en çok ve doğru bilgiye sahip olmamızdır.

Kur’an’dan öğrendiğimize göre Hz. Muhammed çocukluğunda yetim yaşamıştı. Duha Suresi 6. ayet: “O seni bir yetim iken barındırmadı mı?” 7: “Ve seni yol bilmez iken seçip yola koymadı mı?” 8: “Ve seni bir yoksul iken seçip zengin etmedi mi?”

Yüce Yaradan, Hz. Muhammed’e desteğini sadece bunlarla da sınırlı tutmamıştı.

İnşirah Suresi 1: “(Ey Muhammed!) Senin için göğsünü genişletmedik mi?” 2-3: “Sırtına ağır gelen yükünü senden indirmedik mi?” 4: “Ve yükseltmedik mi senin şanını?” 5: ”Demek ki her zorlukla beraber bir kolaylık vardır.” 6: “Evet, her zorlukla beraber bir kolaylık vardır.” 7: “O halde boş kaldın mı yine kalk yorul.”

Yukarıdaki ayetler, kendisine peygamberlik geldikten çok sonra inmiştir. Cebrail aracılığıyla ilk emir geldiğinde, eşi Hz. Hatice’nin akrabası Varaka’ya danışmaya gittiler. Varaka, kendisine gelen emrin Allah’tan olduğunu düşündüğünü söyledi. “Seni buralardan sürecekler, seni dışlayacaklar, çok sıkıntı çekeceksin” diyerek uyardı. Hz. Muhammed henüz işin başındaydı. “Benim iyi bir eşim, çocuklarım, güzel bir işim var, madem ben sıkıntılar çekeceğim, ne gerek var” diye düşünmedi

Son peygamber Hz. Muhammed, Yüce Yaradan’ın verdiği görevi layıkıyla yapabilmek için herkesten çok sıkıntılar çekti. Çok az insanın başına gelebilecek acılar yaşadı. Ama yolundan hiçbir şekilde dönmedi. Hattâ hiç geri adım bile atmadı.

Peygamber efendimizin yedi çocuğundan altısı, kendi sağlığında vefat etti. Kendinden sonraya kalan Hz. Fatıma’da altı ay sonra Hakka yürüdü. İlk Müslüman şehitlerden Yesir ve Sümeyye, gözü önünde günlerce işkence edilerek öldürüldü. Onların işkence çekişlerini ve ölümlerini gören insanlar, Hz. Muhammed’i suçladılar. “Senin yüzünden insanlar işkence görüyor ve ölüyorlar. Senin yüzünden aileler parçalanıyorlar. Aile bireyleri birbirlerine düşman oluyorlar” diyerek üzerine geldiler. Fakat Hz. Muhammed, bir an bile Allah’a karşı bırakın isyan etmeyi, serzenişte bile bulunmadı. Biliyordu ki, “Allah neylerse güzel eylerdi”.

Diğer taraftan Kureyşliler (Mekkeliler), davasından vazgeçmesi karşılığında, çoğu insanın reddedemeyeceği dünya nimetlerini teklif ettiler. Ama o mübarek zat, “bir elime Ay’ı bir elime Güneşi verseniz dâhi, davamdan vazgeçmem” diyerek zorluklara katlanmaya devam etti.

Medine’ye sıkıntılar içerisinde hicret etti. Kendisi gibi Medine’ye göç edenlerin mallarına, Mekkeliler el koydular. O güne kadar, hiç kimseye bir zarar vermemek için çabalamış olan Hz. Muhammed, hemen karşılık verdi. Sahabelerine karşı yapılan bu uygulamadan, bütün Mekkeliler sorumludur diye düşündü. Mekkelilerin kuzeye giden kervanlarını, bizzat kendisinin yönettiği guruplarla basıp, mallarına el koydu. Perişan haldeki müminlere dağıttı. Hâlbuki o kervanlardaki mallar, belki de Müslümanların mülklerine el koyanlara ait değildi.

Mekkelilerle doğrudan yapılan ilk savaş, Bedir Savaşıdır. Bu savaşı Allah’ın yardımıyla azınlık olmalarına rağmen Müslümanlar kazandılar. Fakat şehitler verdiler. İlk savaş olduğundan bazı Müslümanlar, Hz. Muhammed’i suçladılar. Şehit olanların ailelerini kışkırttılar. “Medine’de bizimle birlikte kalsalardı, ölmezlerdi” dediler.

Fakat Hz. Muhammed’in Yüce Yaradan’a imanı tamdı. Allah da ayetleriyle destekledi.

Al-i İmran Suresi 145: “Hem Allah’ın izni olmadıkça kimseye ölmek yoktur. O, vadesiyle yazılmış Şaşmaz bir yazıdır.”

154: “Sonra o üzüntünün arkasından üzerinize bir emniyet indirdi; bir uyku ki içinizden bir taifeyi sarıyordu, bir taife de nefisleri sevdasına düşmüşlerdi. Allah’a karşı cahiliye zannı, haksız bir zan besliyorlardı. “Var mı bize o emirden bir şey? Diyorlardı. “Hakikat bütün iş Allah’ındır? ” de!  Onlar nefislerinde sana açamadıkları bir şey gizliyorlar; bizim emirden bir hissemiz olsaydı, burada öldürülmezdik diyorlar.” Evinizde de olsaydınız üzerlerine ölüm yazılmış bulunanlar yine çıkacak düşüp kaldıkları yerleri çaresiz boylayacaklardı. Allah sinenizdekini yoklamak ve yüreğinizdekini meydana çıkarmak içindir ki bunu başınıza getirdi. Allah göğüslerin özünü bilir.”  

Mekkelilerle yapılan diğer savaşlarda, Hz. Muhammed’in en çok sevdiği Sahabelerinden başta amcası Hz. Hamza olmak üzere, feci şekilde şehit düşenler oldu. Ama Peygamber, “bütün çocuklarım, sevdiğim Sahabeler ölüyorlar, ölenler için akrabaları beni suçluyorlar, benim söylediklerime inanarak benimle birlikte mücadele edenler varlıklarını kaybettiler, sıkıntı içerisindeler, ben de zenginlikler içerisinde yaşayacak iken fakir bir hayat sürüyorum” gibi mülâhazalarda hiç bulunmadı.

Çünkü Allah’a bütün kalbiyle inanıyordu. Hattâ inanmanın ötesinde Allah’ın yardımını bizzat yaşayarak, Yüce Yaradan’ın varlığına şahit oluyordu. Bu haldeki bir insanı, hangi dünyevi sıkıntı, hangi acı yolundan çevirebilirdi.

Hz. Muhammed ebediyete intikal ederken, geride öyle güzel insanlar bıraktı ki, kurduğu düzen devam etti. Hem de çevresindeki insanlardan en “sulu göz” olarak bilinen, özel hayatında incelik ve şefkatin, merhamet ve vicdanın sembolü haline gelen Hz. Ebubekir, düzeni sürdürdü.

Hz. Ebubekir de peygamberimiz gibi, hak anlayışı ve adalet üzerine titizlikle durdu. O, adi suçlarla siyasi suçları birbirinden ayırmıştı. Siyasi suçlara, o andaki siyasetin icabına göre muamele ediyor, devletin bekası için gerekirse taviz vermiyordu. Hata yapan ordu komutanlarına, valilere, yalancı peygamberlere, kabile reislerine karşı net tavır alıyor, gerekirse üzerlerine gidiyordu.

İnsanlar ölümlüdür. Ölümsüz olan Allah’tır. Dünya hayatı, ahiret hayatının yanında bir yol ağzından ibarettir. Bu dünyada, Allah yolunda sıkıntıya göğüs gerenleri, çektiklerine rağmen adaletten ayrılmayanları, Yüce Yaradan destekler. Bu arada masum insanların göreceği dünyevi zararları, Kendi ilmiyle mükâfatlandırır.

Kur’an’a göre Hz. Muhammed, “âlemlere rahmet için” gönderilmiştir. Ama bu görevi yaparken, yani Yüce Yaradan’ın gösterdiği yolda mücadele ederken, kendilerine yapılan yanlışları, her zaman affetmemiştir. Kimi olayda savaştıkları kimseler, “lâilâheillaallah” deyince affedilmişlerdir. Ama Kurayzaoğulları hadisesinde görüldüğü üzere, ihanet ettikleri gerekçesiyle, savaşa katılsın katılmasın bütün erkekler cezalandırılmışlar, kadın ve çocuklar esri alınmışlardır. Hz. Muhammed önderliğindeki Müslümanların bu davranışlarını da Yüce Yaradan gönderdiği ayetle desteklemiştir. (Not: Bu yazıda bazı ayetlerin isimlerini yazmamamızın nedeni, aynı ayetleri daha önceki bazı yazılarımızda yayınlamış olmamızdır.)

Allah’ım; sevdiklerim için, Senin gösterdiğin hak ve adalet yolunda mücadele edenler için, İnsanlık için ve benim için, Senin nezdinde en hayırlısı ne ise, lütfunla onu oluştur. Bir şeyin olmasını istediğinde, Senin sadece “ol” demen yeterlidir Allah’ım.

Genel, Hz. Muhammed kategorisine gönderildi | HZ. MUHAMMED VE DERSLER için yorumlar kapalı

SON ÇAĞRIYI BİLEMEYİZ

GERÇEĞİ SON ANDA KABULLENMEK, BİZİ KURTARMAZ

Enfal Suresi 30:  “Hani bir vakitte o Kâfirler seni tutup bağlamaları veya öldürmeleri veya sürüp çıkarmaları için sana tuzak kuruyorlardı; onlar tuzak kurarlarken Allah da karşılığını kuruyordu. Öyle ya Allah tuzakların hayırlısını kurar.”

Bu ayetteki “kâfirler” sözü ile kastedilen, sadece Allah’ı inkâr edenler değildir. Allah’ın varlığını dilleriyle kabul etmelerine rağmen, O’nun yapmayın dediklerini bilerek yapanlar ve dini ticarileştirenler de, aynı hükmün muhataplarıdır.

Nitekim aynı surenin 62. ayetinde, Hz. Muhammed’e hile yapmak isteyenleri ayırt etmez. “Eğer sana hile yapmak isterlerse, sana yetişecek Allah’tır. O’dur ki yardımıyla ve müminlerle destekledi.”

Türlü işler çevirenlerin fitnelerinin bazı geçici başarıları, kimseyi aldatmamalıdır. Yeter ki, hile yapan hainlere karşı dürüstçe mücadele edenler bulunsun. Yüce Yaradan’ın desteği, her zaman olduğu gibi sonunda galip gelir. Tövbe Suresi 48: “And olsun bunlar fitneyi daha önce çıkarmak istediler ve sana türlü işler çevirdiler; nihayet onlar hoşlanmadıkları halde, hak yerini buldu ve Allah’ın emri üstün geldi.”

Yüce Yaradan, Kendisine doğru kendiliklerinden adım atanları destekler. Onlara hidayet buyurur. Ama hep kendi menfaatlerinin peşine düşerek hiç pişmanlık duymayan ve Allah’a doğru adım atmayanların kalplerini mühürler. Onlar için sapıklık hak olur.

Fakat işin garibi, böyle insanlar halen kendilerinin doğru yolda olduklarını iddia ederler. Çünkü makamlarında kalabilmek veya zenginliklerini sürdürebilmek için, halkın bir kısmına ve fakirlere şirin görünecek davranışlarda bulunmalarını, kendilerinin doğru yolda olduklarının delili olarak görürler.

Araf Suresi 30: “Bir kısmına hidayet buyurdu, bir kısmına da sapıklık hak oldu; çünkü bunlar Allah’ı bırakıp şeytanı dost edindiler. Bir de kendilerinin doğru yolda olduklarını zannederler.”

Hâlbuki görünür iyilikleri işe yaramaz. Böyleleri Allah indinde suçludurlar. Dışarıya davranışlarında iyi görünürler. Ama içlerinden ve gizlice, Yüce Yaradan’ın yasakladığı her kötülüğü yapmaktan geri durmazlar. Yaptıklarından halkın haberinin olmadığını düşünürler. Çünkü ekip halinde birbirlerini kollayarak gizlice iş çevirmektedirler. Ama unuttukları şey, Allah’ın her şeyi bildiğidir.

Yunus Suresi 82. “Suçluların hoşuna gitmese de Allah sözleriyle gerçeği ortaya çıkaracaktır.”

Yüce Yaradan sözleriyle gerçekleri ortaya çıkarınca, suçlulardan bazıları kendilerine gelirler. Allah onlara yardım eder. Yardımı kabul eden onlar da şöyle derler;

Kasas 16 ve 17. Ayetler: “ ‘Ey Rabbim! Doğrusu ben nefsime yazık ettim, artık mağfiretinle benim suçumu ört,’ dedi. O da mağfiret buyurdu. Hakikat O çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” ve “ Ey Rabbim! Bana olan bu ihsanın hakkı için, artık suçlulara asla arka çıkmam” dedi.

Allah’ın teklif ettiği hidayeti kabul ederek güzel işler yapanlara, Yüce Yaradan’ın merhameti geniştir. Ama tekrar eski haline gelenler veya hiç kendini düzeltmeyenler için tehlike büyüktür. Öleceklerini anladıklarında nedamet getirerek af dilemeleri bir işe yaramaz.

Yunus Suresi 91. ayet: “Ya!… Şimdi ha? Hâlbuki bundan evvel isyan etmiştin, bozgunculardandın.”

Ve 92. ayet: “Biz de bugün seni bedeninle bir tepeye atacağız ki, arkandan geleceklere bir ibret olasın!…”

Son iki ayet, Firavuna hitabendir. Ancak bilindiği gibi, Firavun bir simgedir. Benzer özellikleri olanları, kibirlenenleri, Yüce Yaradan’ın yapma dediklerini bilerek ve isteyerek yapanları kapsar. Hattâ bir simge olan Firavuna açıktan destek verenler de Firavunla birlikte helâk edildikleri için, destekçileri de kapsar.

Geleceği sadece Allah bilir. Hangimizin dünya hayatının ne zaman son bulacağını biz bilemeyiz. O halde, Yunus Suresinin bu ayetlerinin muhatabı olmadan kendimize gelelim. Yoksa arkamızdan gelecek nesillere, bu defa biz ibret yapılırız.

Böylece sadece makamımızı, gücümüzü kaybetmekle kalmayız. Ölümlerin en acısını tadarız. Amel defterimiz Kıyamete kadar açık duracağından, defterimiz tamamen beddualarla dolar.

Yüce Yaradan bizlere hep yol göstermiş, ama yolların seçimini her zaman bizlere bırakmıştır.

KUR'AN ÜZERİNE, Sosyal kategorisine gönderildi | SON ÇAĞRIYI BİLEMEYİZ için yorumlar kapalı

HİLEBAZLARIN SONU

ALLAH SIRLARI DA BİLİR FISILTILARI DA

 

Tövbe Suresi 78. Ayet: “Henüz bilmediler mi ki Allah onların sırlarını da bilir, fısıltılarını da ve Allah gizli şeyleri çok iyi bilendir.”

Bırakın gizli yerlerdeki konuşmaları, düşünceleri bile Allah’ın duyduğuna, Yüce Yaradan’a dua eden bütün insanlar bilirler. Eğer bilmeseler, kendileri dua ederken başkasının duyacağı şekilde sesli konuşmayıp, sadece zihinlerinden geçirerek dua ederler mi?

Demek ki, Yüce Yaradan ve melekleri düşüncelerimiz dâhil, her hareketimizden haberdarlar. Biz gizli konuşmalarımızda veya dualarımızda başkalarının iyiliği için istekte bulunursak Allah, hemen daha fazla (on katına kadar) iyilikle bize karşılığını verir. Kimimiz bize gelen iyiliklerin, Yüce Yaradan’dan geldiğini anlamayabiliriz. Ama bizim bilmememiz sonucu değiştirmez. Allah bizim yaptığımız güzel işlerin mükâfatını vermiştir.

Eğer kimsenin duymadığını veya görmediğini düşündüğümüz yerlerde, gizli konuşma ve davranışlarımızla, bazılarına haksız yere ve hileyle tuzaklar kurmaya çalışırsak, bilelim ki Allah mutlaka bizi takip ediyor.

İbrahim Suresi 46: “Gerçekten onlar hilelerini yaptılar, Allah indinde de onlara tuzak var, isterse onların hileleri dağları, yerinden oynatacak olsun.”

Ayet gayet açık. Hile yapmak istediğimiz kişi veya kişiler, Allah yolunda mücadele eden insanlar ise, isterse hilelerimiz dağları yerinden oynatacak olsun, hiçbir işe yaramaz.

Dağları yerinden oynatacak hileden iki anlam çıkarılabilir. Birincisi doğrudan kendi gücümüzün büyüklüğüne güvenerek en sert müdahalede bulunmaktır. Diğeri, hileyi dolambaçlı yapmaktır. Öyle ki, iş ortaya çıktığında hileyi bizim yapmadığımız kanaati oluşsun.

Fatır Suresi 43: “Yeryüzünde bir kibirlenme ve bir suikast düzeni! Hâlbuki fena düzen ancak sahibinin başına geçer; o halde öncekilerin kanunundan başka ne gözetirler? O halde Allah’ın kanununda bir değişiklik bulamazsın. Allah’ın kanunun da bir sapma da bulamazsın!”

Demek ki, hem kibirden arınacağız, hem de suikast düzeni kurmayacağız. Eğer bunları yaparsak, Yüce Yaradan hepsini bizim başımıza geçirir. Allah’ın kanununda da bugüne kadar hiç kimse bir sapma bulamamıştır.

Biz yanlışlarımızda devam ettiğimizde, Allah bizi darlıkla sıkıştırır. Bekler ki, biz yanlışımızdan dönelim. Özür dileyelim. Yüce Yaradan’ın hoşuna gidecek davranışlarda bulunalım.

Enam Suresi 42: “Andolsun, senden önce birtakım ümmetlere de peygamberler gönderdik. (Peygamberlerini dinlemediler.) Sonunda, yalvarsınlar da tövbe etsinler diye onları şiddetli yoksulluk ve darlıklarla yakaladık.”

43: “Hiç olmazsa onlara azabımız geldiği zaman yakarıp tövbe etselerdi ya. Fakat (onu yapmadılar) kalpleri katılaştı. Şeytan da yapmakta olduklarını zaten onlara süslü göstermişti.”

Ayetler evrensel olduğundan, sadece peygamberleri dinlemeyenler için değil, hepimiz için geçerlidir. Bizler Yüce Yaradan’ın varlığını bildiğimiz halde, O’nun dediklerinin tersini yaparsak, biz de peygamberlerini dinlemeyenler arasına gireriz.

Allah’ım, kalplerimizin katılaşmaması için bizlere zihin açıklığı ver. Eğer bizler, Senin bizi uyarmandan sonra düzelir, salih ameller işlersek, bizlerin geçmiş günahlarımıza mağfiret buyur. Bizleri Hud Suresi 34. ayettekilerin durumuna düşürme.

Hud Suresi 34. “Ben size nasihat etmek istemiş isem de, Allah sizi helak etmek istiyorsa, benim nasihatim size fayda da vermez. Rabbiniz O ve siz nihayet O’na döndürüleceksiniz.”

Genel kategorisine gönderildi | HİLEBAZLARIN SONU için yorumlar kapalı

İNSANLIĞIN HUZURU İÇİN

İNSANLIĞIN HUZURU VE DİNDARLIK KONUSUNDA YAPILABİLECEKLER

 

Konu insanlığın huzuru olduğu için, insanı ilgilendiren her alanda çalışmalar yapılmalıdır. Bir alanda yapılacaklar, diğer alanlarla uyumlu, bazen ortak olmalıdır.

Tarihin Aydınlattığı Gelecek isimli kitabımda, bir ülkenin bütün yönleriyle kalkınabilmesi ve insanları huzuru için, on ayrı alanda birden çalışma yapılması ve tedbirler alınması gerektiğini vurguladım.

Bu alanlar şunlardı: Eğitim, Kültür, Maliye-Vergi, Üretim-Teknoloji, Bilim, Dış Politika, Kurumlaşma-Devlet, Ordu, Adalet-Hukuk ve Sağlık.

Bütün alanlarda yapılabilecekler, ülke bazında bazı değişiklikler gösterebilir. Elbette her ülke, tarihsel gelişimine ve insanlarındaki genel anlayışa göre kendine özgü tedbirler alacaklardır. Ancak bütün dünya ortak hareket ederlerse, sonuç daha iyi olur.

İnsanlığın huzuru konusunda bu yazı kapsamında yazılabilecekler sınırlı olacaktır. Ancak bu konu, değişik yönleriyle başka yazılarımızda ele alınacaktır. Bu yazıda genel anlamda işin temelini oluşturan konular ele alınacaktır.

İnsanoğlu ruhunun derinliklerinde, “kesinlik” ve “inanç” arzusu taşır. Bir insanda hem kesinlik hem de inanç üst seviyede olursa ona “kesin inançlı” denilir. İşte biz de, buradan yola çıkacağız. Zaten Kur’an’ın yöntemi de, önce kesinlik ve imanı oluşturmaktır.

Tarihe baktığımızda, gerek bütün semavi dinlerde, gerekse Budizm’de, Hinduizm’de Marksizm’de, iş hayatında, aşk hayatında, vatan müdafaasında vb konularda her zaman kesin inançlılar olmuştur.

Kesin inançlı insanların mücadele azimleri, en üst seviyededir. Ta ki, inançlarındaki kesinlik azalana veya kaybolana kadar geri dönmezler. Kesinlik biterse, mücadele de biter. Güvendiği dağlara kar yağdığını gören bir insan, neredeyse hayata küser. Bu sebeple insanlardaki kesinlik ihtiyacının zedelenmemesi gerekir.

Kesinliğin zedelenmemesi için, öncelikle inandığı davasının hak ve adalet üzerinde inşa edilmiş olması gerekir. İkinci olarak, bu davayı savunanların, inandıklarını yaşayan insanlar olmalıdır.

Günümüzde bütün insanlığa şamil olabilecek (kapsayacak) bir kesinlik, sadece Kur’an’da vardır. Hükümleri birbiriyle çelişmeyen, insanlığın huzuru için gönderilen, bir insanın hayatının her önemli kararı için hükümler içeren, korunmasını Yüce Yaradan’ın üstlendiği tek Kitaptır.

Kur’an’ın yol göstericiliğine rağmen günümüzde İslâm Âlemi, kötü bir örnek durumundadır. Bu nedenle Kur’an’ın söylemlerinin uygulamalarını, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) dönemini esas alarak takip etmeliyiz.

İnsan-din-Tanrı ilişkilerinde sonradan oluşan kurumlar ve gurupların çoğunluğunun, insanlardaki kesinlik anlayışını yıktığını söylemek yanlış olmaz. Çünkü bu kurum ve gurupların çoğu, kendilerini haşa! Yüce Yaradan’ın yerine koyarak, insanlara notlar veriyorlar. Dini zorlaştırıyorlar. Birbirlerine ve kendilerine zulmediyorlar.

Hz. Muhammed ise, Sahabesinin, çok hassas düşündüğü için Kur’an hükümlerine uymadığı şeklinde anlamsız bir suçluluk duygusu beslemesine izin vermekten nefret ederdi. Sahabelerini bazen, “Allah yükümlülükleri kolaylaştırmanız için sizleri gönderdi, zorlaştırmanız için değil” diyerek ikaz ederdi. Zaten Kur’an hükmü de aynı idi.

Hz. Peygamber, maneviyatın, kişinin nefsini yani dürtülerini kabul etmesi ama bunlara hâkim olmaya çalışması anlamına geldiğini yerleştirmeye çalışırdı. Esas olanın özdenetim olduğunu vurgulardı. Hz. Muhammed’in Kur’an’ı yorumlarında, Cihadın özü, barış arayışı idi.

Günümüzdeki dini kurumlar ve gurupların çoğu, Hz. Muhammed’in uygulamalarının neredeyse tam tersini yapmaktalar. İnsanların huzursuz olmalarına sebep olmaktadırlar. Dolayısıyla kurumlar ve guruplara bu yönde çeki düzen vermek gerekiyor.

Kur’an’da bilimle uğraşanların, Allah’a doğru yaklaştıklarından bahseder. Burada kastedilen bilim, doğal bilimlerdir. Sosyal bilimler dediğimiz disiplinler sonradan ortaya çıkmışlar ve bilim dalı olma iddiasında bulunmak için gayret sarf etmektedirler.

Önceki yazımızda anket sonuçlarını verdiğimiz gibi, doğal bilimlerle uğraşanlar arasındaki dindarlık oranı %50 civarındadır. Hem de modern çağda nasıl olur diye sorduracak şekilde. Eğer, pozitif ilimlerde sadece ciddi başarılar göstermiş ilim insanları üzerinde bir araştırma yapılsaydı, dindarlık oranının daha yüksek çıkması ihtimali yüksek olurdu.

Bu sonuçlar bize yapacaklarımız konusunda yol gösteriyor. İnanç konusunda toplumu aydınlatacakları, başarılı pozitif ilim insanları arasından seçmeliyiz. TV’lerde sadece sosyal disiplinlerin ve teologların katılacağı tartışma programları, halkın kafasını daha çok karıştırmaktan başka bir işe yaramaz. Mutlaka pozitif bilimlerin değerli insanları tartışmalara dâhil edilmelidir.

Kaptan Custov’un Cebelitarık boğazında, tuzlu su ile tatlı suyu birbirine karıştırmayan bir sistemin olduğunu gözlemlemesi, Kur’an’da bundan bahsedildiğini öğrenmesi (Rahman Suresi 19-20. ayetler) ve bunu insanlarla paylaşması, dini kurumların en tepesindekilerin yaptıkları konuşmalardan daha etkili olmuştur.

Benzer şekilde hayvanlar âlemindeki belgeseller, bir yaratıcının varlığının, insan mantığında en çok yankı bulan göstergeleridir. Yüce Yaradan da Kur’an’ında, bütün hayvanların da insanlar gibi toplum halinde olduklarını vurgular. Hayvanlara verdiği içgüdü ve ihtiyaçları kadar akıl sayesinde bütün hayvanlar, ne yapacaklarını, dostlarını, düşmanlarını, toplum hayatını vb bilmekte ve öğrenmektedirler.

Önceki yazımızda belirtiğimiz gibi, doğal ilimler “nasıl” sorusuna, dinler ise “niçin” sorusuna cevap ararlar. Felsefe gibi sosyal disiplinler de “niçin” sorusuna cevap arama iddiasındadırlar.

Hâlbuki filozoflar, sosyologlar ve psikologlar yakından incelendiklerinde, birçoğunun kendi ömürleri içerisinde dâhi, birbirine zıt fikirler savundukları anlaşılır. Daha kendisini ikna edememiş olanların, insanlara yol göstermeleri beklenir mi? Aksine kendi kafaları nasıl karışık ise, herkesin kafasını da öyle karıştırırlar.

Biz kesinlik aradığımıza göre, pozitif bilimlerin başarılı insanlarının çalışmalarından ve fikirlerinden faydalanmalıyız. Biz inancımızı ancak böyle güçlendiririz.

İnsanların kafalarının karışmasına sebep olan bir başka kurum, siyasettir. Siyaset sonuç alma sanatıdır. Muhalefette iken farklı, iktidar sorumluluğu ve şartları altında farklı davranılabilir. Dolayısıyla, politikacı iyi niyetli bir bile olsa, toplum tarafından “kıvırtan” biri olarak algılanır. Dolayısıyla anlattıklarına inananlar azalır. Oy verilmeye devam edilmesinin başka nedenleri vardır.

Kötü niyetli politikacıların ise, kendi menfaatleri dışındaki hiçbir şeyi gözleri görmez. Bunların insanların inançlarında yapacakları tahrifat daha büyük olur.

Sonuç olarak ilk yapılması gereken, insanların imanlarını güçlendirmektir. Bunun için bir taraftan da, yukarıda bahsedildiği gibi, insanlardaki imanın güçlenmesine vesile olacak nitelikte her alanda çalışmalar yapmaya devam etmeliyiz. Diğer taraftan insanları bilerek kandıranları, hukuk içerisinde cezalandırmalıyız.

Eflatun der ki: “Kötülüklerin en büyüğü, haksızlıkların cezasız kalmasıdır.” O halde insanları huzurlu kılabilmek için, Kur’an’ın ve Hz. Muhammed’in yöntemlerini uygulayacağız. Yani hem seveceğiz ve alicenap olacağız, hem yaptıkları haksızlıklarından ısrarla dönmeyenleri, hiç düşünmeden Allah’ın bize gösterdiği hukuk içerisinde cezalandıracağız, hem de toplumu ilgilendiren her alanda bu yönde reformlar yapmaya çalışacağız. Ama yaptığımız reformları da Kur’an’a uygun yapacağız ki, bir süre sonra yeni bir reform ile ters bir anlayış sergileyerek değiştirmek zorunda kalmayalım.

Umudumuz o ki, modern karşıtlığına ve Ortaçağ idealine dayanan bağnaz dindarlık anlayışı, hangi dinde olursa olsun kendisine yer bulamayacaktır. Gerçek Tanrı ve O’nun dini, insanlara yol gösterecektir.

Genel kategorisine gönderildi | İNSANLIĞIN HUZURU İÇİN için yorumlar kapalı

DİNDARLIK TESBİTİ

DİNDARLIK VE MODERNLİK

 

Din sosyologları yaptıkları dindarlık araştırmalarında, mabetlere gidiş oranları üzerinden yorum yaparlar. Böyle düşünmelerinin sebebi, dini, sadece bir sosyal kurum olarak görmeleridir.

Dinin sosyal kurum olma özelliği vardır. Ancak din daha çok bir anlam sistemidir. İdrak ve tefekkür temeline dayanarak hayatı anlamlandıran bir olgudur. Hattâ hayatın kendisidir denilebilir. Din, içinde yaşadığımız hayatı anlamlandırdığı oranda değer kazanır.

Aristo, insanın en değerli özelliğinin, konuşması ya da aklı (logos) değil, idrak ve tefekkür kabiliyeti (nous) olduğunu söyler. Tefekkür dünyasının da, sözlerle ifade edilemeyeceğinin altını çizer.

Dini, sosyal bir kurum olarak değerlendiren sosyologlar, genel anlamda Hıristiyan âleminde Kiliselere gidiş üzerinden değerlendirme yapmışlardır. Ama önceki yazımızda da belirtiğimiz gibi, yorumları yanlıştır. Çünkü bir olayın meydana gelmesi için birçok etken var olmasına rağmen, sosyologlar teorilerini ve yorumlarını tek bir etken üzerine kuruyorlar. Hattâ tek bir dönemi inceleyerek fikir yürütüyorlar. Bunlara ilaveten, bütün bir dönemi ve o dönemdeki bütün insanları kapsayan bir tanımlamanın gerçeği yansıtması beklenemez.

Bu araştırmayı, Müslümanlar arasındaki Camiye gidenler üzerinde yapsalardı, yine aynı hataya düşerlerdi. Camiye gitmenin şartları, Kiliseye gitmekten çok daha zordur. Camiye gitmek için abdest alacaksın, ayakkabılarını çıkaracaksın, yere diz çöküp oturacaksın. Bütün bunları gün içerisinde birkaç defa yapacaksın. Ama bunların hiçbiri Kilisede yok. Dolayısıyla Camiye gitmenin ön şartlarını yerine getirerek giden bir insanın, dindar olması ihtimali daha çoktur.

Ancak aynı düz mantığı Camiye gitmeyenler için kullanalım. Üretim ilişkilerinin değişmesi ve hayatın hızından dolayı, Camiye gidemeyen insanların dindar olmadıklarını kim iddia edebilir? Kiliselerin asırlardır halkta oluşan izlenimleri, binalarının içerisine insanların korkarak girmelerine vesile olan mimarileri, Tanrı’nın üçlü kişiliği (trinity) gibi konulardaki tutarsızlığının insanlar üzerindeki itici etkisi dikkate alındığında, Kiliseye gitmeyenlerin dindar olmadıkları da iddia edilemez.

O halde Aristo’nun dediği gibi, dinin öğretilerinin insanlar tarafından nasıl idrak edildiğinin araştırılması daha önemlidir. Kiliseye gitme oranı %2 civarında olan İzlanda’da bu açılardan inceleme yapılmış. Bulgular şöyle;

Dünya Değerler Araştırması (World Values Survey) raporuna göre; İzlandalıların %81’ri ölümden sonraki hayata, %88’i ruhun varlığına, %40’ı da reenkarnasyona inanıyor. Hıristiyanlık anlayışı dışındaki reenkarnasyon inancının çokluğu, Hıristiyanlığın sorulara cevaplarının yetersiz görüldüğünü ve bir arayışın olduğunu gösterir.

Tanrı’ya Kilise dışında hangi sıklıkla dua edersiniz sorusuna İzlandalıların %82’ si “bazen”, %25’i “oldukça sık” diye cevap vermiştir. Kendini ateist olarak niteleyenlerin oranı sadece %2,4 dür.

Demek ki, İzlandalıların dini konulardaki idrakleri iyi seviyededir. İzlanda’daki eğitim seviyesinin yüksek olması, sorularına daha mantıklı cevap bulacakları bir dini anlatım ve uygulamayla karşılaştıklarında, bu idrakin tefekküre dönüşebileceğini gösterir.

Bir asır önce bütün dünyadaki dindar insanlar, ağırlıklı olarak fakir halk idi. Ama günümüzde, eğitimli insanlar arasında dindarlık hızla artıyor. Bilim insanları arasındaki dindarlık anlayışında ise, bir asır öncesine göre pek bir değişiklik yok. Geçmişte de, pozitif bilim insanlarının yaklaşık %50’si Tanrı’ya inandığını belirtiyorlardı. Şimdi de benzer oran var. Sosyal bilimler içindeki dindar oranı, geçmişte de pozitif bilimlerinkinin yarısı civarında olmuştur. Şimdi de benzer orandadır.

Doğal bilimlerle uğraşanlar, her şeyin hesap üzerine yaratıldığını ve kendi sınırlarının olduğunu deneylerle görürler. Bu sebeple onlar sadece “nasıl” sorusuna cevap ararlar. Felsefe, sosyoloji, psikoloji gibi sosyal bilimler ise, “niçin” sorusuna cevap arama iddiasındadırlar. Hâlbuki “niçin” sorusuna cevap vermek dinlerin ve Yüce Yaratıcının işidir. Nitekim felsefeyi en iyi tanımlayan söz “felsefe yapmak, yolda olmaktır” deyimidir. Dolayısıyla felsefe sürekli cevap alamaz. Cevabı bulduğunda felsefe biter.

Sosyologlar henüz, dini çeşitliliği açıklayacak, dindarlığın çeşitli yönlerinin ne zaman ve niçin yükselip düştüğünü veya sabit kaldığını açıklayacak bir teori geliştiremediler. Geliştirmeleri de pek mümkün görünmüyor.

Ancak bazı kabuller yapabileceğimiz veriler var. ABD; Avrupa, SSCB, İran ve Türkiye gibi ülkelerde, gerek sekülerizmin dini yok edeceğini düşünen aydınların halka tepeden bakan tavırlarının, gerekse yöneticilerin halkın dini duygularını yok sayacak nitelikteki davranışlarının ve baskılarının, dindarlığın artmasına sebep olduğu bir gerçektir.

Benzer şekilde, yöneticilerin din kurallarını uygulama konusunda halka baskı yaptığı ülkelerde, dinden kaçış görülmektedir. Nasıl ki insanların dışa dönük uzuvları dıştan gelecek darbelere karşı daha güçlü ise, insan da öyledir. Nasıl insanın karnı, boğazı, dirseğinin iç tarafı darbelere karşı zayıfsa, ruhu da öyledir. Demek ki, insanlar dıştan gelen baskılara karşı daha dirençliler. Dolayısıyla dıştan yapmak genelde ters sonuç doğuruyor.

Tarihte de böyle olmuştur. Roma Devleti’nin Hıristiyanlığı kabul eden insanlara, hem de ağır baskılar yapması işe yaramamıştır. Hıristiyanlığın etkili hale gelmesinden sonra, Kilise’nin insanlara baskı yapması da bir işe yaramamıştır. Dindarlık hızla yayılmamıştır. Avusturya, Almanya, İngiltere 9. yüz yılda, İsveç 12., Finlandiya 13. asırda Hıristiyanlaşmıştır.

Eski dönemlerde Kiliseye gitme oranı, şimdikinden fazla yüksek değildi. Aksine Kiliselerde yaşanan olaylara bakılırsa, günümüzde insanlar Kiliselerde daha saygılı davranıyorlar. Çünkü günümüzde Kilisenin baskısı, geçmişle kıyaslanamayacak kadar az. İnsanlar kendi istekleriyle gidiyorlar ve din eğitimli kişiler arasında yayıldı.

Eskiden cemaatler, kapalı bir yapı oluştururlar ve bozuk olduğunu düşündükleri toplumdaki kötülüklere birlikte direnirlerdi. Günümüzde hızlanan tabii değişime ve kitle iletişimine ilaveten modern şehir hayatının varlığı, eski anlayışta bir cemaatin oluşumunu zorlaştırmaktadır. Cemaat dayanışmaları artık, manevi dayanışmadan ziyade, maddi ortaklığa dönüşmektedir. ABD ve Avrupa’daki Kilise okullarının, İslâm ülkelerinin bazılarındaki cemaat ve tarikatların büyük çoğunluğunun amaçları, daha maddeten daha güçlü olmak haline gelmiştir.

Böyle kuruluşların içerisinde manevi dayanışmayı daha çok başarabilenler, debdebeden uzak ve çerçeveyi fazla geniş tutmayan faaliyetler yapanlardır.

Sorulacak asıl soru, günümüzde insanlığın huzuru için neler yapılabileceğidir. Bu sorunun tılsımlı bir cevabı yoktur. Ama yapılabilecek çok farklı alanlarda ve çok sayıda uygulamalar vardır. Yapılabileceklerin bazılarını, burada aktardıklarımızın ışığında, bir sonraki yazımızda işlemeye çalışacağız.

Dini kategorisine gönderildi | DİNDARLIK TESBİTİ için yorumlar kapalı

YOLSUZLUK

YOLSUZLUK KÜLTÜRÜ VE GELECEĞİMİZ

 

Önceki yazımızda aktarılan Piyasa dini, küreselleşmenin yardımıyla hâkimiyet sınırlarını dünya çapında genişletiyor. İnsanları giderek artan bir şekilde etkisi altına alıyor. Çünkü insanların nefislerindeki istekleri ve korkuları biliyor. Bunlara çözümler sunuyor. Sunduğu çözümler soyut değil, deneysel olabiliyor. Dolayısıyla insan nefsi ile sıkı bir iletişim kurabiliyor.

Nefislerinin arzularını yerine getirebilmek ve korkularını yenebilmek için aynı yapıdaki insanlarla kolayca guruplar oluşturulabiliyor. Böylece uluslar üstü bir birliktelik doğabiliyor. Görünürdeki manevi inançları, dilleri, soyları, siyasi görüşleri, konumları vb. farklı olan insanlar, birlikte hareket edebiliyorlar.

Nefisleri tatmin etmenin en kolay yolu, yolsuzluk yapmaktır. İş yaparak, üreterek, ticaret yaparak kazanmak, kabiliyetli olmayı gerektirir. Fakat bu yöntemler, insan becerikli olsa bile, hem zor hem de risklidir.

Hâlbuki yolsuzluk yapmak için kabiliyetli olmaya gerek yoktur. Çünkü boşa harcanan veya bir şey yapmadan kazanılan para kendi paraları değildir. Zaten önlerinde “minareyi çalanın kılıfını hazırlaması” için akıl alabilecekleri örnekler çoktur. Dolayısıyla yolsuzluk yapmanın, riski daha azdır.

Bu sebeple yolsuzluk kültürü, bütün dünyada geçerli bir norm halini almıştır.

Dünyanın hemen her yerindeki serbest piyasa anlayışı birbirine benzemektedir. Ortak özellikleri, yoksullara rekabet kuralları, zenginlere devlet desteği uygulamaktır. Bu uygulamalar sadece, ülke içi politikalar için geçerli değildir. Ülkeler arası politikalar için de aynen geçerlidir.

Bu sebeple ülkelerde teker teker yapılan piyasa reformları istenilen faydayı sağlamaz. Bütün dünyada ortaklaşa ve temel kurumsal reformlar olmalıdır.

İlk yapılacak iş, bu konularla ilgili olarak yeni uluslararası kurumlar kurmaktır. Sonra ülkelerde politik reformları gerçekleştirmek ve bunların milletlerarası yeni kuruluşlarla şeffaf ilişki kurmasını sağlamaktır. Bunlar başarıldıktan sonra sıra diğer reformlara gelecektir.

Ülkelerin görevi, eğitimi ve maddi refahı geniş kitlelere yaymak olmalıdır. Bunun için maliye, eğitim, arazi, bilim ve teknoloji, üretim gibi konularda ciddi reformlar yapılmalıdır.

Üretim anlayışını oluşturmayan veya kaybeden ülkeler gerilemeye mahkûmdur.

Yolsuzluklar, ülkelerin aşırı borçlanmalarına sebep olurlar. Projeleri, israfa yöneliktir. Geri dönüşümleri çok yetersizdir. Bu durum ülkeden sermaye kaçışına sebep olur. Benzer şekilde, ülkelerden kapasiteli insan kaçışının da ana nedeni, yolsuzluklardır. Beyin göçü olarak tanımlanan bu kaçış aslında, ülkeler için sermaye kaçışından ve hattâ borçlardan daha önemlidir. Çünkü bilginin az olduğu yerde, üretilen bir şeyin katma değeri çok az olur.

Beyin göçü ve yolsuzluk, bugün zenginlerin işlerine gelebilir.  Ama unutmayalım ki, zenginlerin, zenginliklerini artırabilmeleri için, yeni zenginlere ihtiyaçları vardır. Diğer taraftan dünyada kültür, ticaretin hâkimiyeti ve yönetimi altına girmiştir. Dolayısıyla zenginler için de, yolsuzluk ve beyin göçü vermek tehlikesi vardır. Zenginlerin de beyin göçü verebileceklerinin madde dışındaki bir başka göstergesi; insanlık, muhabbet, sakinlik gibi değerleri arayan kabiliyetli insanların sayısındaki artıştır.

Zaten, ahlâki yönü olmayan serbest Pazar ekonomisi, hiçbir ülkeyi mali krizlerden uzun süre koruyamaz. Durumun böyle olduğunun örneklerini, dünya küreselleştikçe bizzat yaşamaya başladık.

Sonuç olarak, küreselleşen dünyada, alacağımız tedbirler de küresel nitelikte olmadıkça, havanda su dövmeye devam ederiz.

Genel kategorisine gönderildi | YOLSUZLUK için yorumlar kapalı

OSMANLILIK RUHU

OSMANLILIK RUHU VE ENVER PAŞA

 

Osmanlı Türk Devletinin anlayışı, Türklerin tarih boyunca sergiledikleri ortalama davranışın aynısıdır. Yani Osmanlılık diye ayrı bir şey yoktur. Osmanlılık ruhu, Türk tarihinin bütününden soyutlanamaz. Hele, sömürgecilik anlayışıyla hiç ilişkilendirilemez.

Orta Asya tarihini ve Türklerin iki bin yılını inceleyen Jean Paul Roux, Türklerin medeniyet anlayışlarını şöyle özetler: “Türklerin hoşgörülü davranışları, dünya uygarlıklarına yaptıkları en önemli hizmetlerdendir.”

Fransız Türkolog Roux, Osmanlı Devletinin gerileme döneminde Türklerin, yaşadıkları her türlü sıkıntıya rağmen mücadelelerini över. Ama “kendilerinin ciddi bir yarar sağlamayacakları bu savunmayı, üstün bir gayret ve fedakârlıkla” yaptıklarını görerek, bu davranışlarına büyük bir saygı duyar.

Osmanlının gerileme değil, çöküş olarak nitelenebilecek bir döneminde yaşanan Trablusgarp (bugünkü Libya) olayı ve Enver Paşa’nın tavırları, Roux’nun sözlerinin ne kadar doğru olduğunu ispatlar.

Bilindiği gibi, 1911 yılında İtalyanlar, Trablusgarp’ı işgal etmek amacıyla çıkarma yaparlar. Bu sırada Enver Paşa, Berlin’de askeri ateşe olarak görev yapmaktadır. Haberi duyunca hemen ve kendiliğinden İstanbul’a gelir. Harbiye nazırına Trablusgarp’a müdahale etmemiz gerektiğini söyler. Nazır, orada çok az ( binden az) askerimiz olduğunu ve orayı gözden çıkardıklarını söyler.

Enver Paşa Türk tarihine uygun bir cevap verir. “Orada tek umutları biz olan mazlum insanlar var, onları yalnız bırakamayız.”

Ancak devletin Trablusgarp’a yardım edecek gücü yoktur. Enver Paşa az sayıda arkadaşıyla, tebdil-i kıyafetlerle Mısır üzerinden Trablusgarp’a gider. Sunusi Arapları teşkilatlandırır. İtalyanları durdurur.

Görevde olduğu Berlin’de oturduğu yerden ahkâm kesmeyen Enver Paşa, belki yaşadığı onlarca ölüm tehlikesine rağmen, ne kendinin ne de devletinin maddi hiçbir faydası olmadığı halde, mazlum insanları kurtarır.

Günümüzde, bazı Türkiye vatandaşı İslâmcı görünümlü yöneticiler, Enver Paşa’ya olmadık hakareti ederler. Onu ırkçılıkla suçlarlar. Kendileri söylemlerinde Türkiye’de 36 çeşit halk olduğundan bahsederler. Sadece Türkiye’deki değil, bölgedeki halkların koruyuculuğundan bahsederler. Ama eylemleriyle, Enver Paşa’nın tam tersini yaparlar.

Irak’ta Saddam Hüseyin’i iktidardan düşürmek için, Hıristiyan kuvvetlerle iş birliği yapabilmek maksadıyla T.B.M.M.’den onay tezkeresi geçirmeye çalışırlar. Sonunda Irak kan gölüne döner. Uzun yıllar düzeltilmeyecek düşmanlıklar oluşur.

Irakta’ ki bu gelişmelerden ders almayan İslâmcı görünümlü yöneticiler, aynı şeyi Suriye için yaparlar. Beşar Esad’ın iktidardan düşürülmesi için NATO’YU göreve çağırırlar. NATO karışmayınca kendi başlarına kalırlar. Olaylar Iraktakine benzer gelişir. Her iki ülkede de kaybeden Müslüman halktır ve ülkeleridir.

Bütün bunlar, en iyi niyetli ve hafif deyimiyle, beceriksizlik olarak nitelenecek olaylardır. Ancak, aynı kabiliyetsiz yöneticilerin olaylardan hiç ders çıkarmadıkları, yeni söylemlerinden anlaşılıyor.

Şimdi de Osmanlıcılıktan bahsediyorlar. Hâlbuki dönüp geriye bir baksalar, en azından kendilerini düzeltme imkânını bulurlar. Çevrelerindeki Müslüman ülkelerle ilişkilerinin sonucuna bakmaları yeter. Irak, Suriye, Libya, Mısır bu örneklerin en önemlileridir.

İslâmcı görünümlü bu yöneticiler, Osmanlılık ruhunun sonuçlarını daha iyi anlamak isterlerse, Enver Paşa’nın 1916 yılı başlarında, yani I. Dünya Savaşının tam ortasında Orta Doğu bölgesine yaptığı seyahatteki yaşananları dikkatle incelesinler.

Bu konuda Kürt Muhammed Ali’nin “Enver Paşa’nın Orta Doğu Seyahati” isimli kitabı ışık tutacaktır. (Kitabevi; Doğu Kütüphanesi, milletler arası ISBN: 9944-397-01-6) Süleymaniye doğumlu olup, Şam’da yaşamış ve 1953 yılında vefat etmiş olan yazarın Türk olmaması, hatta günümüzde oluşturulmaya çalışılan anlayışa göre Türklere düşman bir gruptan olması önemlidir.

Muhammed Ali kitabında, kendi düşüncelerinden çok, bölgedeki diğer halkların insanlarının fikir ve hareketlerine yer vermiştir. Bölge insanının, sevdiği veya yerdiği kişilere karşı abartılı bakışını göz ardı edersek, söylenenler örnek gösterilmeye değerdir.

Dünyanın en az uzlaşan ve en sorunlu bölgesinde, Enver paşa tarafların ortak idealidir. Paşa’yı övenler, onun Türk olduğunu söylerlerken onun davranışlarında, Türklüğün, mazlumları koruyan ve adaletle hükmeden asaletinin varlığını gördüklerini vurguluyorlardı. Enver Paşa ise, kendisine yapılan her türlü övgüye rağmen, mütevazılığını koruyordu.

Enver Paşa, bir insanın kendi soyunu inkâr etmeden, mazlumlara nasıl hizmet edilebileceğini, hak ve adaletle nasıl hükmedileceğini gösteren atalarının izinden gitmiştir. Onu taklit etmek isteyenler, önce kendilerini, sonra bütün Türk tarihini iyi bilmelidirler. Yoksa, kötü bir kopya olarak gülünç olmaktan ileri gidemezler.

Genel kategorisine gönderildi | OSMANLILIK RUHU için yorumlar kapalı

SERBEST PAZAR DİNİ

PİYASA TANRISI VE PİYASA DİNİ

 

Önceki yazımızda Piyasa tanrısı ile gerçek Tanrı’nın istekleri, yanılgıları ve insanlar üzerindeki etkileri konusunda fikirlerimizi belirtmiş idik. Ancak Harvey Cox’un 1999’da yazdığı ve Prof. Dr. Ali Köse’nin aktardığı, Piyasa dini ve Piyasa tanrısı tanımlamasının ayrıntılarını bahsetmemiş idik. Önceki yazının daha iyi anlaşılabilmesi için burada, Cox’un anlatımı ile özet halinde aktarmaya çalışacağız. Yazar Hıristiyan teoloğu olduğu için, örnekleri sınırlı vermiş.

Newsweek ve Time dergilerinin ekonomi sayfaları ya da Wall Street Journal’ın tüm satırları sanki Tevrat’taki Tekvin bölümünü, İncil’deki Aziz Pavlus’un Korintoslulara Mektubu’nu çağrıştırıyordu.

Pazar reformlarını, para politikalarını ve borsanın iniş çıkışlarını tanımlayan ifadeler, sanki insanlık tarihinin manevi anlatımını aktaran o “büyük öyküyü” söylüyor. “işlerin neden yanlış gittiğini” ve “bunları nasıl düzeltmek gerektiğini” fısıldıyordu.

Bütün bunlar teoloji dilindeki “yaratılış mitolojisi”, “Cennetten kovuluş efsanesi” ve “kefaret doktrini”ne benziyordu. Sanki teoloji, ekonomi sayfalarında tebdil-i kıyafetle takdim ediliyordu. “Servetin yaratılış hikâyesi”, “devletçiliğin dayanılmaz ayartıcılığı”, “meçhul ekonomik devrana esaret” ve en sonunda da “serbest piyasayla gelen selâmet” vardı.

Kendilerini ekonomiye adamış uzmanlar, Doğu Asya ekonomik krizini tahlil ediyorlardı. Onlara göre Doğu Asya, serbest piyasa inançlarından sapmış ve yanlış bir yola girmişti. Artık eskimiş olan ve etnik temele dayanan devletçi kapitalizmi uygulamış, serbest piyasa ekonomisinin amentü şartlarını yerine getirmemişti.

Doğu Asya’dan başlayarak Rusya, Brezilya ve ABD’ye yayılan bu kriz, yeni dine imanı sarsmıştı. Ama zaten müminlerin imanları bu tür sıkıntılarla imtihan edilir ve sonuçta daha da kuvvetlenirdi.

Yine öyle olmuş ve serbest Piyasa tanrısı (Market God) bu kriz döneminden daha da güçlenerek çıkmıştı. ABD Kongresi, batan 1,5 trilyon dolarlık yatırım fonlarından dolayı yeni kanunlar çıkarmak istedi. Ancak 1987-2006 yılları arasında Merkez Bankası başkanlığını yapan Alan Greenspan, dini bütün bir mümin idi. Bu tür kanunların ekonomiyi bozacağını ve ekonomik pazarın kendi kendini idare eden mekanizmasından sapılmaması gerektiğini savunuyordu. Greenspan, gözümüzün önünde olup bitenleri yok saymıştı. Çünkü Aziz Pavlus’un dediği gibi, “gerçek iman, görünmeyen şeylere inanmakla olur”du.

Her teolojik sistemin tepesinde Tanrı inancı yer alır. Ekonominin tepesindeki kutsal ise, “Piyasa” idi. Büyük harfle yazmamın nedeni, bu kelimenin sahip olduğu gizeme ve işadamları arasındaki saygınlığına işaret etmektir.

Meselâ Hıristiyanlıkta Tanrı “her şeye gücü yeter”, “her şeyi bilen” ve “her yerde hazır ve nazır” sıfatlarına sahiptir. Bu sıfatlar “bizim gözlerimizle göreceğimiz şeyler değildir”.

Aynen onun gibi, Pazar ekonomisinde de, sanki ilahi vasıflar vardır ve biz faniler bu vasıfları her zaman göremeyiz. Ama görmesek de bizden bunlara inanmamız, iman etmemiz beklenir. Yine bir ilahide söylenildiği gibi, “ancak bu imanla bunların neden böyle olduğunu anlayabiliriz”.

Piyasa adımlarının ne kadar yerinde olduğunu anlatmaya çalışan ekonomi-teologları, Piyasada kötü giden işleri veya kayıpları “süreç teolojisi” ile açıklamaya çalışıyorlardı. İngiliz filozof Alfred North Whitehead’in teorisine göre Tanrı, yukarıda bahsedilen vasıfların hepsine şu an sahip olmasa da, sahip olma sürecini yaşamaktaydı.

İnsanlık tarihinin ilk devirlerinden itibaren pazarlar hep olageldi. Ama Pazar (Piyasa) hiçbir zaman Tanrılaştırılmadı. Artık o, yüce ve kudretli tek tanrı oldu. Hükümranlığı evrensel. Rakip kabul etmeyen ve herkes tarafından kabul edilmek zorunda olan bir hükümranlık sahibidir.

Tarihte İsrailoğulları bir işe kalkışmadan önce çöle çekilir ve Tanrı Yehova’nın şefkatli mi, yoksa gazaplı mı olduğuna karar verdikten sonra eyleme başlarlardı. Bugün de aynı şekilde Piyasa tanrısının halet-i ruhiyesi, Wall Sreet ve diğer mabetlerden gelen vahiylerle an be an takip edilmekte ve günlük hayatımızı Piyasa tanrısının şefkat ya da gazabına göre belirlememiz istenilmektedir. Bu vahiyleri yorumlayan üstat müfessirler de neyin alınıp neyin satılması konusunda kritik fetvalar vermektedirler.

Piyasa eski zamanlarda var olduğuna inanılan, her hal ve şartta memnun edilmesi, beslenilmesi gereken bir ejderhadır sanki. İştahı zaman zaman aşırı hale gelebilir, ama onun açlığını sona erdirmeyi düşünmek büyük bir günahtır.

Tıpkı teolojide olduğu gibi, Piyasa’nın da başrahipleri, kâhin ve falcıları vardır. Onların tembih ve uyarılarına aykırı hareket etmek, aforozu ve belki de lânetlenmeyi beraberinde getirir. Eğer bir hükümet Piyasa’yı kızdıracak bir politika benimserse, bu saygısızlığının cezasını fazlasıyla öder. Eğer Piyasa, meselâ Asyalı gençlere sigara satışını helâl görüyorsa, hiç kimse bu satışı sorgulamamalıdır.

Piyasa dinine göre maddi ve manevi her şey alınıp satılacak bir metadır. Eğer halkın bazısının tepkileri olmasa, kutsal olan hiçbir şey kalmayacaktır.

Ben genelde evrensel birlikteliği sağlayan bir dini yapıyı hararetle savunan biriyimdir. Ama geleneksel dinler ile Pazar dini arasındaki bu çatışma o kadar derin ki, aralarında bir uzlaşma ihtimali görünmüyor.

Yazarın aynı sözleriyle yukarıda aktardığımız bu konu hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenler, kaynağından bakabilirler.

Genel kategorisine gönderildi | SERBEST PAZAR DİNİ için yorumlar kapalı