PİYASA DİNİ VE ALLAH’IN DİNİ

PİYASA TANRISI VE GERÇEK TANRI

 

Piyasa tanrısı deyimini Harvard Üniversitesi eski ilahiyat profesörlerinden Harvey Cox, 1999’da yazdığı bir makalede kullanmış. Cox, makalesinde, serbest piyasa ekonomisinin, küreselleşen dünyada yeni bir din haline dönüştüğünü örnekleriyle anlatır.

Her teolojik dinin tepesinde “Tanrı” inancının yer aldığını, ekonominin tepe noktasındaki kutsalın ise, “Piyasa” olduğunu vurgular. Diğer dinlerin işleyişleriyle, piyasa dininin durumunu karşılaştırır. Benzerliklerini ortaya koyar.

Makalesinin sonunda, geleneksel dinler ile Pazar dininin arasındaki derin ayrılıktan dolayı, uzlaşma ihtimalinin olmadığı kanaatine varır.

İnsanlara “hiçbir zaman elindekiyle yetinme!” diyerek, nefisleri okşayan Piyasa dininin, diğerlerine göre daha avantajlı olduğunu düşünür. Diğer dinler toplumsal dengeyi hedeflerken, Pazar dini bireyselliği ve hareketliliği tercih etmektedir.

Ayrıca Piyasa dininin, diğer dinlerin mabetlerine dokunmadığını söyler. Gerçekten de Piyasa dini; Hindu mabetleri, Budist festivalleri, Katolik azizlerin türbeleri, Müslüman evliyaların türbeleri gibi yerlere, gelir merkezleri olarak bakar. Onların törenlerini teşvik eder diye düşünür.

İnsanlık açısından bakılınca acaba durum gerçekten Piyasa dininin lehine midir? Buna karar vermek için gerçek Tanrı olan Allah’ın dini ile aralarındaki farkları, Cox’un baktığından farklı bir gözle de incelemekte fayda var.

Piyasa dininde kazanmak için her türlü yalan ve hile geçerlidir. Gerekirse hiç suçu olmayan insanların bile ezilmelerine cevaz verir. Çünkü rekabette, kaybedene merhamet edilmez.

Allah ise, merhametlilerin en hayırlısıdır. Affı en geniş olandır. Hatalarını anlayıp dönerek, insanlara faydalı işler yapanları affeder ve destekler. Böylece kendilerini toparlarlar.

En zengininden en fakirine kadar her insanın, hayatında mutlaka, merhamet görmeye ihtiyacı olur. Ama eğer o insan, Piyasa tanrısının dediklerini yapmış, başkalarına hiç merhamet etmemişse, hiçbir insan ona merhamet etmez. Çünkü her insan nefis taşır. Dolayısıyla merhameti çok sınırlıdır. Yüce Yaradan’ınki gibi geniş değildir.

Piyasa tanrısı, insanların mutlu olmalarını istemez. Çünkü mutlu olan kişi, elindekilerle yetinir. Daha fazlası için gayret etse de, başkalarını ezmez. Hâlbuki Piyasa dininin ilk emri “elindekilerle yetinme!” şeklindedir. Elindekilerle yetinmesini beceremeyen şahıs, ister çok zengin ister çok fakir olsun, iç dünyasında daima mutsuzdur.

Cox, Piyasa dininde artık sadece köyler, ormanlar, göller dâhil her türlü maddi varlıkların değil, insan dâhil bütün manevi değerlerin, alınıp satılabilen bir meta olduğunu söyler. Hattâ insanların birbirlerine baktıklarında, üzerlerinde renkli fiyat kupürleri gördüklerini belirtir.

Bu anlayış başlangıçta zenginleri memnun eder. Kendi menfaati doğrultusunda insanları satın alabileceği için, işlerine gelir. Ama en yakınındaki aynı insanın, kendisinin verdiğinden fazlasını teklif edene dönerek, onu sattığını gördükçe, sinir küpü olur. Fazla vermenin sınırı da olmadığından, çare de bulamaz. Çare diyerek sarıldığı her teşebbüsü daha da batmasına sebep olur.

Sonunda, Piyasa dininde, kimse kimseye güvenemez hale gelir. Zengin bir insanın ve bir ülkenin düştüğü güvensizlik, yaşanabilecek en büyük azaptır. Piyasa tanrısının yolundan gidilerek de, bu azaptan kurtulma ihtimali yoktur.

Hâlbuki Allah’ın dininin temeli, güven üzerine kuruludur. İnsanlar azap çekmek şöyle dursun, güven içerisinde yaşarlar.

Piyasa dini yardımlaşmayı değil, rekabeti emreder. Rekabetin ise, kimi ne zaman bitireceği belli olmaz. En zengin ve en güçlü insan bile, rakipleri, kendi aralarında buna karşı birleşirlerse,  hiçbir şey yapamaz.

Yüce Yaradan ise, yardımlaşmayı emreder. Her insanın hayatında, mutlaka, yardımlaşmaya ve destek almaya ihtiyacı olur. Geçmişte yardım etmeyen, gelecekte yardım alamaz.

Piyasa dininin kurallarını tam uygulayarak zenginleşmiş ülkelerde, insanlar arası ilişkiler menfaatlere dayanır. Bu durum insanların psikolojisini sıkça bozar. Kendisini ruhen rahatlatacak bir dost da bulamaz. Bir psikoloğa gider, ancak para vererek, psikoloğun kendisini dinlemesini sağlar. Bu durum tıpkı, Hıristiyanlık anlayışındaki para karşılığı yapılan günah çıkarma işlemi gibidir.

Yüce Yaradan’ın dininde bu görevi dostlar yapar. Hem de ücret alarak değil, aksine kendi cebinden masraf ederek onu rahatlatır.

Piyasa dininin, insanları bu kadar etkilemesinin bir sebebi de, diğer dinlerin yetkililerinin, verdikleri hizmetlerden ücret almalarıdır. Cox’a göre dualar, ayinler, kutsamalar, ruhsal şifalar, vaftizler, cenaze törenleri, muskalar hep ücret karşılığında yapılmaktadır. Müslüman ülkelerdeki benzer uygulamaların çoğu da ücretlidir.

Hâlbuki Yüce Yaradan’ın dininde bu işler için ücret alınmaz. Dualar, törenler, sohbetler, Kur’an ve Mevlit okumalar, hatta namaz kıldırmalar gibi işlemlerde hiçbir ücret talep edilemez. Allah bütün peygamberlerine “ben sizden bir ücret istemiyorum, benim ücretim Allah’ın yanındadır” demelerini öğütlemektedir. Peygamberlere verilen bu emir, bütün insanlar için geçerlidir. Peygamberler geçimlerini, dini hizmetlerinden değil, diğer mesleki çalışmalarıyla sağlamışlardır.

Piyasa dininin görünür bir diğer avantajı da, mülk anlayışındadır. Yüce Yaradan’ın dininde mülk Allah’ındır. İnsanlar, O’nun yeryüzündeki vekil yöneticileridir. Piyasa dininde ise mülk, insanoğlunundur. İstedikleri gibi tasarruf ederler.

Diyelim ki, Piyasa tanrısının yolundan giden bir kişi çok zenginledi. Ne kadar yaşarsa yaşasın elbet bir gün ölecek. Yaşarken hiç dostu olmayan, güvensizlik içerisinde, iç dünyasında huzursuz bir şekilde yaşayan bu kişi ölünce, mirası kimlere kalacak? En çok kızdığı ve kendisini aldattıklarından sürekli şüphe ettiği insanlara kalacak. Yani, her türlü riske girerek, hiç rahat yüzü görmeden bütün ömrünce yaptığı servetini, en sevmediği insanlar yiyecek.

Servetine bedavadan konan insanlar da Piyasa dininden olduklarından, serveti bırakana teşekkür etmeyecekler. Aksine ölen kişi sağlığında kendilerine kızdığı, ters davrandığı için, hakkında en kötü sözleri sarf ederek, serveti afiyetle yemeye çalışacaklar. Çalışacaklar diyorum, çünkü bu bedava servet için onların da rakipleri çok olacağından, yerken çok zorlanacaklar.

Hâlbuki mülkün asıl sahibinin Yüce Yaradan, kendisinin ise emanetçi olduğunu bilen bir kişi için durum farklıdır. Emaneti uygun bir şekilde kullandığı için hem yaşarken huzurlu olacak, hem de Allah’ın divanına rahat gidecek. Ahiret hayatı için de Yüce Yaradan’dan huzur bekleyecek.

Araf 32. ayet: “De ki: Allah’ın kulları için çıkardığı süsü ve güzel rızkı kim haram etti? De ki O, dünya hayatında insanlarındır, kıyamet günleri de yalnız onlarındır.”

Araf 27. ayet: “Ey Âdemoğulları, her mescid(e gidişiniz)de süs(lü güzel elbiseler)inizi alın; yiyin, için, fakat israf etmeyin; çünkü O, israf edenleri sevmez.”

Yüce Yaradan, dünyadaki canlı cansız bütün varlıkları, insanların faydalanması için en mükemmel bir şekilde planlamıştır. Bizim her iki dünya iyiliğimiz için de, bunlardan faydalanma sınırlarımızı çizmiştir. Sınır tanımayan Piyasa dini, bizleri, huzursuz bir dünya hayatından sonra helâk olmaya yönlendirirken, Allah bizleri, dünyada verdiği huzurdan sonra, Cennetine almaya çabalamaktadır.

Yüce Yaradan fiilini, bizim davranışlarımıza göre değiştirmektedir. Enfal 53. ayet: “Bu böyledir, çünkü bir millet kendilerinde bulunan (güzel meziyet)i değiştirmedikçe Allah, onlara verdiği nimetleri değiştirmez. Allah işitendir, bilendir.”

Demek ki, Cox gibi ilahiyatçıları umutsuzluğa sevk eden, Allah’ın dininin çeşitli isimler altında ve değiştirilerek uygulanıyor olmasıdır.

İnsanlardan, Allah’ın gerçek dinini öğrenip, Piyasa dininin çıkmazlarını anlayarak davranışlarını değiştirenler çoğaldıkça, dünyada ve ahirette huzur ve mutluluk artacaktır. Günümüzde, bu farkı görerek değişenlerin hızla artmakta olduğunu tespit etmek, bizleri mutlu etmektedir.

(Not: Cox’un “Nasıl olur da her şeye gücü yeten, her şeyi bilen ve her yerde hazır ve nazır olan iyiliksever bir Tanrı, dünyada kötülüklerin olmasına izin verir?” sorusuna İngiliz filozof Alfred North Whitehead’in “süreç teolojisi” ile cevap bulunduğu fikrini bir başka yazımızda irdeleyeceğiz.)

Genel kategorisine gönderildi | PİYASA DİNİ VE ALLAH’IN DİNİ için yorumlar kapalı

MUTSUZLUK

MUTSUZLUĞUN KAYNAKLARI

 

Mutsuzluğun çeşitli sebepleri vardır. Biz bu yazımızda en önemli etken olan kanaatkârsızlık yani tatminsizlik üzerinde duracağız.

İnsan nefsi, hep daha fazlasına sahip olmak ister. Eğer kişi, nefsinin aç gözlülüğüne yenilirse, artık kendini bir hırs girdabının içerisinde bulur, çıkamaz. 2200 yıl önce Yunanlı filozof Epictetos’un dediği gibi; “Sınırı bir kere aşan için, artık sınır yoktur.”

Zenginleştikçe mutlu olunacağına, çoğunlukla tersi olur. Çünkü insan nefsi, varlıklarını değil, kaçırdıklarını düşünür. Varlıkları için şükretse mutluluğun kapısını aralar. Ama o kaçırdıkları için üzülmeyi yeğler. Üzüldükçe sinirlenir. Sinirlendikçe hem kendi salgılarının düzenini bozar, hem de çevresini kendisine düşman hale getirir. Böylece geri dönüşü olmayan turnikelerden girmiş olur.

Atalarımız “büyük dağın ‘kar’ı büyük (çok) olur” demişler. Demek ki, insan zenginleştikçe, aslında sorunları da artıyor. Sorunlar çoğaldıkça çözümler azalıyor. Bunu bilen atalarımız “malın var mı? Derdin var” diyerek insanları uyarmışlar. Ama hiç varlık sahibi olmamanın kötülüğünü de vurgulamak için, “iki çıplak bir hamama yakışır” demişler.

O halde biz, hem varlık sahibi olup hem de mutlu olabilmenin yollarını aramalıyız. Bunun ilk şartı, varlık sahibi olmayı amaç edinmemektir. Zenginlik ve makam ancak, insanlara hizmet için bir araç olmalıdır.

Böyle düşünen kişi, hayatı basit yaşamaya başlar. Hayatın basitliği ile tatmin olmak, doğru orantılıdır.

Dünya üzerindeki birçok zengin böyle davranarak mümkün olduğunca mutlu olabilmektedir. Hintli Azim Premji’nin hayatı da bu durumun örneklerinden biridir. Azim, bilgisayar dünyasının en büyük birkaç firmasından biri olan Wipro’nun sahibidir. Forbes’e göre 1999-2005 arasında Hindistan’ın en zenginidir. Milyarlarca dolarlık servetine rağmen, mütevazı bir evde yaşamaktadır. Alabilecek durumdayken özel uçakları yoktur. Tarifeli uçakla gittiği ülkede havaalanından taksiye binmektedir. Kendi arabası 8 yıl boyunca 1996 model ford escort idi.

Azim Premji, kendisine Mahatma Gandhi’nin “ihtiyaçtan fazlası hırsızlıktır” sözünü prensip edinmiş. Bir başka zengin insan olan Tolstoy, servetini fakirlere dağıtarak Premji’yi de aşmış. Sonuçta ikisi de mutluluğun kapısından içeri girmişler.

Premji’nin mutluluğunu basit yaşayışına ilaveten, “ben başarısızlıklara üzülmem, ondan ders çıkarırım” sözünden anlıyoruz. Tolstoy ise, servetini dağıttıktan sonra yazmaya devam etti. Kimseye haber vermeden bir seyahate çıktı. Hastalanınca bir köyde indi. Bu köyde kendisini tanıyan biri çıktı. Ona kimseye haber vermemesini söyledi. Tanınmadan köyde birkaç yıl yaşadı. Dünyanın haberi, ancak ölünce oldu. Bu davranışı, iç dünyasında mutlu olduğunu gösterir.

Dolayısıyla, bir insan ister zengin olsun, ister fakir, mutlu olmak istiyorsa, varlıklarıyla yetinmelidir. Basit bir hayat sürmekten hoşlanmaya çalışmalıdır.

Bir ülke yöneticisi, vatandaşlarını mutlu etmek istiyorsa, zenginlik hırsına kapılmayarak, yaşantısını sadeleştirip örnek olmalıdır. Ülkelerin gelecekleri, yöneticilerinin tavırlarıyla doğru orantılıdır. Bu sebeple yöneticiler “açgözlü” olurlarsa, ülkeleri de öyle olur. Dolayısıyla mutsuzluk yaygınlaşır. Hatta dünyanın küreselleşmesinin etkisiyle, sadece kendi vatandaşlarını değil, başkalarını da sinirlendirirler.

Ne kişilerin ne de devletlerin ihtiyaçları bitmez. Bunu anlamanın en kolay yolu, insanlara ve devletlere yardıma ihtiyacı olup olmadığını sormaktır. Eğer soracak olursak, en zengin olanın en ihtiyaçlı olduğunun savunmasıyla karşılaşırız.

Bunlara “yardım edilecek nice fakirler var, sıra sana gelmez” desen, cevabı hazırdır. “Ben insanlara iş veriyorum. Kazanç kapısı sağlıyorum. Fakirlere yardım ediyorum. Bütün bunları borç içerisindeyken yapıyorum. Onun için çok çalışıyorum” diyerek başlar ve sizi ikna edecek veriler getirmeye çalışır.

Zaten gayri meşru işler yapmadan, yolsuzluğa daha az bulaşarak, kısa sürede zengin olmanın yolu, “ağlamasını” bilmekten geçer. Hem para isterken, hem de senden para istendiğinde ağlayacaksın. Fakat hayatını ağlama temeline oturtan bir insan mutlu olamaz. Destek alabilmek için her türlü senaryoyu üretir.

O halde, mutlu olabilmek için, kanaatkâr olmak gerekiyor. Öncelikle ihtiyaçlarımızı kendimiz belirlemeliyiz. Sonra, harcamalarımızı öncelikli olan ihtiyaçlarımızdan başlayarak yaparsak kendimizi istediğimiz şeylere sahipmişiz gibi hissederiz. Öncelikleri tespit ederken de, bizim gelecek bütçemize katkıda bulunacak özellikte olanlara ağırlık verirsek, ileride daha rahat ederiz. Bütçemiz bereketlenir.

Harcamalarımızı “falanın şunları var” desinler diye yönlendirirsek, kısır bir döngünün içerisine gireriz, çıkamayız. Alacağımız destekler bile, bizi bu çemberden çıkaramaz. Dolayısıyla mutsuzluğumuz kalıcı hale gelir.

İş hayatına sermayesiz bir şekilde atılan ve düzgün çalışan kişinin, çoğunlukla, ilk öğrendiği kâr, ‘zarardan kâr’dır. İnsanların da, mutluluğa ulaşabilmek için, önce mutsuzluktan kaçmayı öğrenmesi daha faydalı olur.

Genel kategorisine gönderildi | MUTSUZLUK için yorumlar kapalı

DİNLER VE BEKLENTİLER

İNSANLARIN DİNLERDEN BEKLEDİKLERİ

 

Din, günlük hayatla bağlantılı olan konuların en önemlisidir. Bu sebeple insanların semavi dinlerden ve diğer öğretilerden beklentileri, o kişi için çok önemlidir. Eğer dinin anlattıkları hayata etki etmiyorsa, o din sadece bir inanç olarak kalır.

Nitekim günümüzde Hıristiyanlık sadece bir inanç olarak hayatiyetini sürdürüyor. Kiliseye gidenler iyice azaldı. Fakat bu azalma, dindarlığın azaldığı anlamına gelmez. Dini temsil eden Kilise’nin yapısına ve teologlarının anlattıklarına karşı bir itirazı gösterir. Demek ki, Kilise günlük hayat üzerinde etkili değil.

İslâmiyet’te Camiye gidenlerin sayısındaki artış da, dindarlığın arttığı anlamına gelmez. Çünkü İslâm’ın teologlarının ve siyasi önderlerinin çoğunluğu, dini dünyevileştiler. Yani ticarileştirdiler. Dolayısıyla Camiye gidişle artan, muhtemelen dindarlık değil, dindar görünmenin maddi faydalarıdır.

Budizm ve Konfücyusizm anlayışı ise, Mao’nun komünist devrimi ile sarsıldı. Çin bu öğretilerle ilgili geçmişini ret etti. Sarsılan, bu öğretilerin ahlâki yönleri oldu.

Hindistan’da ise, hem elitler hem de yöneticiler halkın dinine ilgi göstermediler. Halkın dini anlayışına da pek müdahale etmediler. Tabiri caizse, halkın dinine karşı tarafsız kaldılar. Dolayısıyla halkla bütünleşmelerinin önüne engel koydular.

Dinler, topluma düzen verme, yol gösterme için vardır. Dinlerin bu görevini yapmasına engel olanlar, dinlerin öğretilerini, toplumdaki değişikliklere uyum sağlatmaya uğraşanlardır. Bunlar, Hıristiyanlıkta teologlar, İslâmiyet’te ise hem teologları, hem de siyasette ve toplum üzerinde etkili olabilmek için dini kullananlardadır. Çin ve Hindistan’da ise, yöneticiler ve elitlerin çoğunluğudur.

Kilise, bir taraftan insanlara yapmamaları gerekenleri söylemiştir. Ama diğer taraftan yaptıkları yanlışı affetmek için, günah çıkarma işlemi yapmıştır. Yani toplumla uzlaşmaya çalışarak kendisiyle çelişmiştir.

Müslümanlıkta dini bir kurum yoktur. Ama kendilerini dini kurum yerine koyan bazı cemaatler ve tarikatlar siyasetçilerle birleşerek, “Müslüman zengin olmalı” sloganı oluşturmuşlardır. “Zengin olmazsak fakirlere nasıl yardım edeceğiz?” diyerek kendilerini tatmin etmeye çalışmışlardır.

Elbette Müslüman zengin olmalıdır. Ama helâl yollarla ve mümkünse üreterek zengin olmalıdır. Böyle elde edilen zenginlik, paylaşıldıkça hem çoğalır, hem de insanlığa huzur verir.

İnsanların, dinlerden önemli bir beklentileri, dinlerin kendilerine bir hayat tarzı sunmasıdır. Din, hayata anlam vermelidir. Hem kişi, hem de yaratılış ve varlıklar hakkında anlamlı izahlar ortaya koymalıdır.

Eğer insan, kendisinin dünyaya kazara gelmiş varlıklar olduğunu düşünürse, bunalıma girer. Ama Allah’tan geldiğini ve yine Allah’a döneceğini düşünüp, bu anlayışını hayatına uyguladıkça, hayatı anlam kazanır.

Dinler, insanlara hayata ahlâki çerçeveden bakmayı öğrettiği ve içselleştirdiği oranda faydalı olur. Din, insanlara iyi alışkanlıklar kazandırdığı ölçüde yaşar. Günümüzde Hıristiyanlık bunu pek başaramadı. Bir insan hem Hıristiyan olduğunu söyleyip, neredeyse, istediği her şeyi yapabilir. Fakat Müslüman bir insan, her istediğini yapamaz. Çünkü sınırlar vardır. Eğer yaparsa her iki dünyada da cezasını çeker.

Son iki asırdır kendilerini aydınlanmış olarak niteleyen düşünürler, bilimin ilerlemesi karşısında dinin ortadan kalkacağını savunmuşlardır. Aslında “düşünür” olarak nitelenen insanların, bu kadar bariz yanılgıya düşmemeleri gerekir.

Batılı düşünürleri muhtemelen, Hıristiyanlık anlayışının kendi dönemlerindeki perişan hali, Müslümanların da bilimdeki geriliği yanıltmıştır. Bu insanların yanılmalarının diğer bir sebebi, yeni bir ilim dalı olarak ortaya çıkmaya çalışan sosyolojidir.

Sosyoloji, bir ilim dalı olma iddiasını kabul ettirebilmek için, tarihe bazı anlamlar yüklemeye çalıştı. Hem bütün bir dönemi, hem de o dönemdeki bütün insanları ve gurupları kapsayan tek bir tanımlamanın gerçeği yansıtması mümkün değildi.

Sosyoloji, bazı dönemleri anlatırken, romantize ederek efsaneleştirdi. Tıpkı bir insanın, dünyanın işleyişini anlamadan yaşadığı 20 yaşının öncesindeki dönemi, toplumu ve insanlığı efsaneleştirip,  hayatın sorumluluğunu almaya başladıktan sonraki dönemdeki yaşananları kötülemesi gibi.

Modernite, dini ve dini değerleri tehdit etmektedir. Bu tehditlere karşı gelişen dini hareketler ise, moderniteden çok etkilendiklerini ispat edercesine, şekilciliğe önem veriyorlar. Dindarlar çoğalmıyor. Dinciler (din satıp para kazananlar) ve şekilciler çoğalıyor.

Gerek Müslüman teologlar ve siyasetçiler, gerek Tibetli Buda rahipleri, gerekse Hıristiyan teologlar, Amerikan Kaliforniya Üniversitesinin (ki, sekülerizmin kalelerindendir) bir öğretim üyesi gibi düşünmeye başladılar.

Modern dünya aşırı bilimsel ve donuk bir hal almıştır. İnsanlar artık sadece deney sonuçlarına değil, duygulara ve duyarlığaihtiyaç duymaktadır.

Bilim, insanlığın huzuru için uğraşırsa, yani bilimin ahlâkı olursa, bilim ile Allah’ın öğütledikleri birbiriyle çakışmaz. Zumer Suresi 9. ayette: “…Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” denilmektedir. Bilimin alanı ayrıdır. Bilim ölümlü ile ölümlüyü karşılaştırır. Din ölümlü ile ölümsüzü.

Hayat çok boyutludur. Birbirine benzemeyen çok farklı ‘an’ları vardır. Bütün bunları anlamlandıracak, sorulara mantıklı cevaplar verecek tek olgu vardır. O da, bizleri yaratan Yüce Yaradan’ın göstereceği yoldur.

Yüce Yaradan’ın bizlere gönderdiği kılavuz kitaplardan, hiç değişmeyen sadece Kur’an’dır. Allah’ın öğütlerini ve sorularımıza cevapları orada bulabiliriz. Dinlerin teologlarının, dinin beylik sözlerini dillerinden düşürmeyenlerin yanlışları, bizi etkilememelidir.

Belki de, Yüce Yaradan’ın söylediklerini daha iyi anlayarak uygulayan ve takva açısından üstün olan kişiler, geçmişinde tam tersi davranışlar sergileyenler arasından çıkacaktır. Yeni nesillere, takvaca üstün olan bu yeni kişiler güzel örnekler olacaktır. Böylece hem kendileri, hem de insanlık huzur bulacaktır.

Geleceği, sadece Yüce Yaradan bilir.

Allah’ım, insanların hidayete erebilmeleri için onların iradelerine güç ver. Onlara, Senin gönderdiğin ayetleri anlayabilmeleri için, anlayış ihsan eyle. Amin.

Dini kategorisine gönderildi | DİNLER VE BEKLENTİLER için yorumlar kapalı

EMANET VE ADALET

EMANETLERİ EHLİNE VERMEKLE SORUMLUYUZ

 

Nisa Suresi 58: “Haberiniz olsun ki Allah size şunları emrediyor: Emanetleri ehline veresiniz ve insanlar arasında hükmettiğiniz vakit adaletle hükmedesiniz! Hakikat, Allah size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz ki Allah işiten ve görendir.”

Demek ki emanetleri ehline vermemiz, sadece insani bir davranış değildir. Yüce Yaradan’ın emridir. Bu husus, Allah’ın Kur’an’da doğrudan “emrediyor” şeklinde bahsettiği, ender konulardan biridir.

Ayetin devamında “insanlar arasında hükmettiğiniz vakit, adaletle hükmedesiniz!” denilerek emir tamamlanıyor. Bu ayetteki adaletle hükmetmek sözünden iki ana maksat olabilir.

Birincisi, bir varlığımızı geçici olarak emanet etmeye veya bir işe, bir makama getirmeye insan seçerken, adaletli davranmamız istenilmektedir. Emanete talip olan kişi, bizim akrabamız olabilir. Aynı sosyal çalışma gurubu içerisindeki bir tanıdığımız olabilir. Bu özelliklerin hiçbiri bizim emaneti ona vermemizin sebebi olamaz.

Allah, ayette emaneti düzgün olana veriniz de, demiyor. Ehline veriniz diye emrediyor. O halde bizim tanıdığımız şahsın dürüst insan olması bile, yeterli görülmüyor. Zaten dürüst olmak, her insanın ve bilhassa makama talip insanların asli bir özelliği olmalıdır.

İşin ehli olmanın anlamını, bilmeyen yoktur. Nasıl üniversiteler, öğrenciler arasında ehil olma derecesini ölçmek için imtihanlar yapıyorlarsa, biz de bir seçme yapmalıyız. Çünkü üniversite yanlış seçim yaparsa, en büyük kaybı giren öğrenci yaşar. Ama makama getirilen yanlış olursa, makama gelenden çok, makamla doğrudan veya dolaylı ilişkisi olan herkes kayba uğrar.

Dolayısıyla biz emaneti vereceklerimizi seçerken, ehil insan olmasını ölçmekle yükümlüyüz. Bu hususta adaletli olmak zorundayız.

Adaletli olmaktan ikinci maksat, emaneti alan kişinin, aldıktan sonra adaletle hükmetmesidir. Demek oluyor ki, emanet verilen kişi dürüst ve konunun ehli olabilir. Ama adaletli davranmazsa yine olmaz.

Emaneti devralan kişiyi, Yüce Yaradan işitir ve görür. Eğer adaletli davranmazsa hesabını sorar.

Peki, Allah, emaneti yanlış kullanan kişiyi cezalandırır da, emaneti yanlış bir insana verenleri cezalandırmaz mı? Elbette cezalandırır. Hem de emaneti gerektiği gibi kullanmayan şahıstan daha şiddetli cezalandırır.

Nahl Suresi 25: “Şunun için ki kıyamet günü kendi günahlarını kâmilen yüklendikten başka, ilimsizlikleri yüzünden saptırdıkları kimselerin veballerinden bir kısmını da yüklenecekler. Bak ne fena yük yükleniyorlar.”

Ayet makam sahiplerini kastediyor. Makam derken sadece devletin, bir şirketin değil, bir cemaatin, bir vakfın vb. yönetim kademeleri anlaşılmalıdır. Ayete göre yöneticiler, ilisizlikleri yüzünden saptırdıkları kimselerin veballerini de yüklenecekler.

Hâlbuki o insanları bu makamlara getirenler, sadece ilimsizlik yapmamış, ilaveten bu insanların hata yapmalarına bilerek sebep olmuş olurlar. Çünkü bu insanlar o makama getirilmeselerdi, başkalarını saptırma imkânları sınırlı olacaktı. Hattâ belki de daha düzgün bir insan olmaya çalışacaktı. Ama haketmediği bir yere getirilince, kendini dev aynasında görmeye başladığı için, giderek yoldan çıktı.

Emaneti ehline vermeyen kişi, bir başka makam sahibi insan olabilir. Kendisine bir üstünden emir verilmiş olabilir. Hatırını kıramayacağı kişiler araya girmiş olabilir. Hattâ kendisi güç sahibi olmayan biri olup, sadece oy vererek o kişinin makama gelmesini desteklemiş olabilir.

Makama getiriş sebepleri veya makama gelmesindeki etki oranları ne olursa olsun, bu işte sorumluluğu olan insanların hepsi, makamdakinin yaptıklarından sorumludur. Makamdaki kişinin yapısı sonradan değişmiş olsa bile, sonuçtan mesuldür. Hattâ kişinin o emaneti almasında hiçbir payı olmayan, ama adaletsizliği engellemek için elinde az da olsa imkânı olan şahıslar ve guruplar da sorumludur.

Eğer sorumlular, emanete ihanet edenleri engellemek için etkisi oranında elinden geleni yapmıyorsa, o kişilerin de, Yüce Yaradan tarafından hem de daha şiddetle cezalandırılması ihtimali çok kuvvetlidir. “Biz onun yaptıklarını bilmiyorduk” diyerek de kurtulamayacağımızı, Kur’an bize söylüyor.

İsra Suresi 36: “Bir de hiç bilmediğin bir şeyin ardınca gitme; çünkü kulak, göz gönül; bunların her biri ondan sorumlu bulunuyor.”

Bir şeyin ardınca gitmekten maksat, yapılanları sadece desteklemek değildir, göz yummak da ardınca gitmek sayılır. Ayetin açık bir şekilde belirttiği gibi, bir şeyin ardınca giderken onun ne yaptığını, ne olduğunu bilmememizin bir önemi yok. Bilerek gidersek zaten cezamız çok daha fazla.

Fakat yaptığımız yanlışı anlar ve adaletli bir davranışla düzeltirsek, Yüce Yaradan bizim önce tövbe edip sonra işi düzeltmemizi, bir iyilik olarak değerlendirebilir. Emanet verilirken dahli olmayanlardan hatayı düzeltmek için gayret edenlerin davranışları adaletli olursa, Yüce Yaradan’ın daha çok hoşuna gidebilir. Çünkü Allah, ‘bazılarını bazılarıyla defetmeseydik dünyada huzur bozulurdu’ derken zaten hepimize sorumluluk yüklüyor.

Enam Suresi 160: “Kim bir iyilik ile gelirse ona on misli verilir, kim de bir kötülük ile gelirse ona da misliyle ceza edilir ve hiçbirine haksızlık edilmez.”

Allah’ın merhameti, ayette de açıkça görülüyor. İyiliğe on misli ile karşılık veriyor. Cezası ise, bizim yaptığımız hata kadar.

O halde hatalarımızı düzelterek güzel işler yapıp, Yüce Yaradan’ın merhametine sığınmak, bu dünyada yapabileceğimiz belki de en kârlı iştir. Daha kârlı bir iş bilen varsa söylesin.

Genel kategorisine gönderildi | EMANET VE ADALET için yorumlar kapalı

GELECEKTE KÜLTÜR

KÜLTÜRÜN AKTARMA ORGANLARI

 

Sosyologlar, kültürün nesillere aktarılmasının üç organı olduğunu söylerler. Bunlar; yazı, dil ve din konularıdır. Genel bakışta da, doğrudur.

Kültür ile medeniyet kavramları, günümüzde halk tarafından birbirinden net olarak ayırt edilememektedir.  Uzmanız diyenler de birbirleriyle çelişen tarifler yapmaktadır. Biz de, iç içe geçen bu kavramdan ne anladığımızı belirterek, yazımıza devam edeceğiz.

Kültür veya medeniyet; manevi değerler olan hislerin, anlayışların ve değerlerin, akıl, ilim, bilgi ve teknoloji ile desteklenerek hayata geçirilmesidir.

Eğer kültür, sadece yazı, dil ve din birliği ile aktarılabilseydi, en rahat günümüzde aktarılması gerekirdi. Bilhassa gelişmiş ülkelerde okuma-yazma bilmeyen yok gibidir. Yazılı eser miktarı, geçmişle kıyas edilmeyecek kadar çoktur. Çoğu ülkede dil de aynıdır. Fakat çok değil, sadece iki nesil arasında, kültür anlayışı açısından uçurum oluşmak üzeredir.

Diğer taraftan, kültür sadece bu üç organla aktarılsaydı, Türklerin kültürlerini yeni nesillere ulaştırmaları çok zor olurdu. Çünkü Türklerde, bahsedilen üç organ da değişmiştir.

Yazıları sırasıyla runik, Göktürk, Uygur, Arap ve Latin alfabesi yazılmıştır. Günümüzde bütün Türkler aynı alfabeyi kullanmamaktadır. Eski SSCB sınırlarındakiler Kiril (hem de bazı harfleri her ülkede farklı bir şekilde), İran ve Irak’takiler Arap, Çin’dekiler Çin, Türkiye ve Avrupa’dakiler ise Latin alfabesi ile yazmaktadırlar.

Türklerde dil aynı kalmamıştır. Günümüzde bile, halkın birbirini anlamakta çok büyük zorluk çekeceği devletler ve guruplar vardır. Türkiye Türklerinde ise yeni nesil, önceki nesillerle, kelimeler bazında anlaşırken sıkıntı çekmektedir.

Türklerde din konusu da farklılık arzetmiştir. Müslümanlık öncesinde birçok din ile tanışmışlardır. Türklerde Müslümanlık inanışı 7.ci yüzyılın ikinci yarısında başlamıştır. Hemen bütün Türklerin Müslüman olmaları (%99), 14.cü asrı bulmuştur.

Bütün bunlara ilaveten Türkler, dünya sathına en çok yayılmış bir millettir. Bazen aynı nesil içerisinde birkaç farklı bölgede yaşanılmıştır. Çoğu zaman gittikleri yeni yerlerde, uzun süre azınlık olarak yaşamışlardır.

Peki, Türklerdeki bu değişikliğe rağmen, kültür nasıl aktarılabilmiştir? Günümüzde yazı, dil ve dinleri aynı olan yerlerde, kültür neden istenilen ölçüde aktarılamamaktadır.

Eski Türkler dinleyerek öğrenirlerdi. Dolayısıyla bütün aleyhte şartlara rağmen, kültür yeni nesillere aktarılıyordu. Şimdi bütün dünyada, dinlemesini bilenler iyice azaldı. Sonuçta kültür yeterince aktarılamıyor.

Bir insanın birisini dinlemesi ve dinledikten sonra ondan bir şey öğrenebilmesi için en önemli şart, anlatanın, anlattıklarını uygulayan kişi olmasıdır. Bu maddi konular için olduğu kadar, manevi alanlarda da geçerlidir.

Kendisi sigara içen bir kişinin, “sigara zararlıdır, içmeyin” tavsiyesi işe ne kadar yararsa, yolsuzluğa ve soysuzluğa bulaşmış bir ferdin, ahlâk ve erdem konusunda ahkâm kesmesi o kadar etkili olur.

Hiç araba kullanmamış birisinin şoförlük dersi vermesi neyse, bekâr bir insanın ailedeki kadın-erkek ilişkileri konusunda ahkâm kesmesi aynı şeydir.

Günümüzde, manevi konuları anlatanların çoğu, söylediklerini kendileri uygulamayan insanlar. Dolayısıyla dinleyerek öğrenmenin azalmasını bir sebebi, bu durumdur.

Siyasetten başlayarak bütün alanlara yayılan bu çelişkili davranış, bazen umulmadık bir şekilde dinleyici bulabiliyor. Bazı büyük zatların söylediği gibi, “Bilgili olmaktan ziyade cahil oldukları için konuşan çok insan var ve onları tükenmez bir hikmet hazinesi olarak görenler ne kadar çok.”

Ama maalesef, ne bu konuşanlar bir şey anlatıyor, ne de dinleyenler bazı şeyler öğreniyorlar. Her şey görüntüde var. Öz değişmiyor.

Dinleyerek öğrenen insan, okuma-yazma bilmiyorsa, öğrendikçe hafızasını geliştirir. Güçlenen hafıza, hem yeni şeyler öğrenmeye, hem de öğrendiklerini başkalarına öğretmeye imkân verir. Öğrendiklerinin kendisine rehber olmasına da vesile olur.

Dinlemek, dinleyen için fedakârlık gerektirir. Dinlerken fedakârlığı öğrenen insan, bu duyguyu diğer alanlara da taşır. Fahri Küpcü’nün fikrine göre, korkusuz ve huzurlu bir yaşayış tarzına ulaşmak için, fedakârlık şarttır.

Fedakârlık olmadan aile birliği de, herhangi bir güç birliği de sağlanamaz. Birliğin olmadığı yerde dirlik olmaz. Dirliğin olmadığı yerde huzur olmaz.

Fahri Küpcü’nün anlatımına göre Türkler köy odaları benzeri yerlerdeki sohbetlerinde şunları anlatıyorlardı: Birincisi, haddini bilmeyi, ikincisi ar(utanma duygusu) ve irfan, üçüncüsü, iyi bir insan olmak için lâzım olan şeyler, dördüncüsü, evdeki tamirat işleri, beşincisi tarım ve hayvancılıkla ilgili bilgiler.

Bunları anlatanlar, bütün ömürlerinin birikimiyle konuşuyorlardı. Fakat daha önemlisi, anlattıklarını uygulayan kimseler oldukları zaman, dinleyenler de öğreniyorlardı. Çünkü söyledikleri can kulağıyla dinleniyordu.

Günümüzde bu insanların yerlerini medya ve internet aldı. Buralar birbirlerinden bir şey öğrenmeye çalışmak şöyle dursun, birbirini dinlemeyen insanların tartışma ve yazışmalarıyla dolu. Diğer taraftan bilgiye dayanmayan tartışmalar ve bilgi kirliliği insanların kafalarını karıştırıyor. Kafası karışık olanlardan, çoğu zaman mantıklı bir hareket beklenemez. Bilhassa yol ayrımlarında yanlış yollara sapabilirler.

Diğer taraftan, basın ve internet aracılığıyla insanlar yanlış bilgilendirilerek, istenilen yere yönlendirilen kuklalar haline getirilebiliyorlar.

Medya ve internet devam edeceğine göre, bizler bunların kötü etkilerini azaltacak yöntemler bulmaya çalışmalıyız. Bu tedbirler, doğrudan sansür niteliğinde olmaktan ziyade, dolaylı olarak insanları düzgün olmaya yönlendirmek şeklinde olmalıdır. Ama ahlâkı ve adalet anlayışını, ters yönde işleyen yayın ve diziler için, doğrudan müdahale yapılabilir.

Bir ülkede ister cezaevlerindekiler için, ister vergi vb. borcu olanlar için sıkça af çıkarsa, o ülkede insanlardan dürüst olmaları beklenemez. Afları azaltmak için önce yöneticiler kendilerini yargılamalıdır.

Cezaların adil olup olmadığını, kamu vicdanını yaralayıp yaralamadığını incelemelidir. Borçları oluşturan sebeplerin adalet anlayışına ters olup olmadığı araştırılmalıdır. Uygulanan cezanın oran ve şartlarının geçerliliği irdelenmelidir.

Benzer şekilde vatandaşa verilen ödüller de, hak ve adalet ilkesi açısından tetkik edilmelidir. Ucuz krediler ve teşvikler için öncelikle destek verilecek kişinin, ailesinin ve sülâlesinin genel ahlâk anlayışı araştırılmalıdır. Kabiliyetleri sorgulanmalıdır.

Günümüzde çoğu ülkelerde teşvik kredileri, yanlış yöntemlerle verilmektedir. Ucuz kredi almak isteyenden “krediye ihtiyacı olmadığını” ispatlayacak varlık göstermesi istenilmektedir. Gerçek böyle olmayınca, araya çoğu zaman hile karışabilmektedir.

Alınabilecek tedbirler eğitimden ekonomiye, kültürden bilime, hukuktan sağlığa, askeriyeden üretime kadar her alanda uygulanmalıdır. Bu konulardaki düşüncelerimi “Tarihin Aydınlattığı Gelecek” isimli kitabımda daha ayrıntılı bahsettiğim için, burada yazmayacağım.

Kitapta yazdıklarım, mutlak doğrular değildir. Sadece, düşünce üretimine zemin hazırlamak içindir. Zaten çoğu teklifim, uzmanlarının oluşturacağı ayrıntılara muhtaçtır.

Ancak uzmanlar, bir konunun ayrıntılarına girerken, fikirlerinin diğer alanlara nasıl yansıyacağını ve zaman içerisinde nasıl değişebileceğini bilemeyebilirler. Yanılabilirler. Bu sebeple diğer alanlarla işbirliği içerisinde çalışılmalıdır. Kimse benim bildiğim en doğru dememelidir.

Bu tekliflerimi kitap halinde yazılı hale getirmek aslında, gelecek için kendimi riske atmak demekti. Çünkü küreselleşen dünyada değişim çok hızlı idi. Ama hayatımın her döneminde “çözüm odaklı” düşünmüş olmam ve çok fazla alanla ilgilenmem, olaylara bir bütün olarak yaklaşmamı daha kolaylaştırdı. Yazma cesaretini de, fotoğrafın bütününe bakabilme anlayışımı geliştirmeme borçluyum.

Nasıl geçmişteki bazı kurumlarımız bugün geçerliliğini yitirdi ise, bugün de böyle olmuştur. Günümüzde bütün dünyanın ihtiyacı olan, yeni ve işlevsel “kurumlar” kurmalıyız. Kurumlaşma sağlanmadan, yeni nesillerin iyi yetişmeleri, sadece şahsi gayretlerle mümkün olur. Bu gayretler de, hiçbir ülke için yeterli olmaz.

Zaten dünya küreselleştiği için, bütün ülkeler ortak anlayışla kurumlar oluşturmazsa, başarılı olunamaz. Kurumlaşmaya ödül ve ceza sistemlerinin yeniden gözden geçirilmesiyle başlanabilir. Zengin-fakir arasındaki farkın azaltılma çalışmalarına yoğunlaşılabilir.

Ama ailelerin korunması ve çocukların 3 yaşından itibaren yetiştirilmesi çalışmaları gelecek için çok önemlidir. Ailelerle ve çocuklarla ilgilenecek kurumlardaki insanlar, mutlaka “hayatta yaptıklarıyla söyledikleri daha çok örtüşen” şahıslardan seçilmeye çalışılmalıdır.

Yüce Yaradan Kur’an’ı Kerim’inde pis ile temizi ayıracağının taahhüdünü verirken bizlere şöyle seslenmektedir: “pis olanın çokluğu garibine gitse de.”

Demek ki biz iyi niyetle ve adaletle gayret edersek, Allah’ın desteğinin bizimle olması ihtimali çok kuvvetlidir.

Genel kategorisine gönderildi | GELECEKTE KÜLTÜR için yorumlar kapalı

TARİHİN AYDINLATTIĞI GELECEK

ROMA İMPARATORLUĞUNDAN ALINACAK DERSLER

 

Doğu Roma İmparatorluğu olan Bizans’ın yıkılışını esas alırsak, bilinen en uzun ömürlü imparatorluk Romadır. Devletin Anadolu’yu fethi esas alındığında bile, yaklaşık 1600 yıl yaşamış olur.

Romalılar gittikleri yerlere kanun ve nizamı götürdüklerini düşünüyorlardı. Devletin yönetimi cumhuriyet idi. Ama uygulamaları bugünkü cumhuriyet anlayışından farklı idi. Önceleri sadece Roma şehrinde oturanlar vatandaş kabul ediliyordu. M.Ö. 91-89 yıllarında isyan eden halkın çıkardığı Sosyal Savaşları sonucunda, bugünkü İtalya içerisinde yaşayanlar da vatandaş kabul edildi.

Yine de yaşayan herkes bugünkü anlamda vatandaş olamadı. Vatandaş olanlar, Patriciler denilen soylulardı. Vatandaş olmayanların istediği yere seyahat hakları bile yoktu. Plebler denilen halkın oy kullanma hakları da yoktu. Ama mücadelelerinin sonunda, mülk edinme hakkına sahip olmuşlardı. Fakat yeni fethedilen yerlerden elde edilen gelirlerden, merkezdeki halka az pay düşmüştü. Sermayede aslan payı, soylulardaydı. Hattâ soylularında içerisinde Senatoya girebilmişlerden küçük bir gurubun elinde toplanmıştı. Bunun sonucunda sermaye sahibi soylular, halka, “kendilerine hizmet etmekle görevli köleler” mantığıyla bakmaya başladılar. İtalya sınırları dışındakileri ise, daha aşağı varlıklar olarak görüyorlardı.

Kendilerini efendi, diğerlerini hizmetkâr, iyice fakirleri ise, insan bile olmayan mahlûklar olarak görmeye başlayınca yıkıldılar. Günümüz dünyasında, Roma İmparatorluğu döneminde yaşananlar sanki devam ediyor.

Bilindiği gibi, Batı Avrupalılar, önceleri Doğunun zenginliğine ulaşabilmek için uğraştılar. Kara yolu Türkler tarafından tıkanınca, deniz yolundan gittiler. Büyük bir şans eseri, o güne kadar yeryüzünde bilinmeyen bir Amerika Kıtasını ve Afrika’nın çöllerden aşağıdaki büyük bölümünü buldular.

Yeni topraklarda baruta ve hatta kılıca dahi sahip olmayan halklarla karşılaştılar. Onlara Romalıların gözüyle baktılar. Yerli halkı, “kendilerine hizmetle görevli köleler” olarak gördüler ve öyle davrandılar. Yeni bölgelerin yer altı ve yer üstü kaynaklarını, insanlarıyla birlikte sömürdüler.

Böylece hiç ummadıkları kadar sermaye oluşturmaya başladılar. Sermayeleri arttıkça teknolojilerini geliştirdiler. Teknolojide ilerledikçe, eskiden zenginliğine ulaşmak için uğraştıkları Doğuyu da, hoyratça sömürme imkânı buldular.

Bu olayların Roma döneminden bir farkı vardı. Roma, tek başlı iken, Batı Avrupalılar çok başlı devletlerden oluşuyordu. Bu sebeple, çok az bedel ödeyerek hayallerinde bile göremeyecekleri kadar çok sermaye sahibi olmalarına rağmen, paylaşamadılar. Aralarında acımasızca savaştılar. Birbirlerini zayıflattılar.

Son büyük savaşlarından sonra devreye ABD girdi. Onlarda Roma İmparatorluğunun yöntemleriyle aynı söylemleri geliştirdi. Dünyaya hürriyet ile kanun ve nizam getireceğini iddia etti. Sonunda Romalılarınkine benzer hatalara onlar da düştüler. Kanun ve nizam, kendilerine benzeyenlere uygulandı. Sermaye az sayıdaki ellerde toplandı.

Dünyanın hızla küreselleşmesinin etkisiyle ve sermaye ile teknolojinin birbirini tetiklemesiyle, sermaye, uluslar aşırı bir hüviyete büründü. Güçlü devletler bile, sermayedarlara söz geçiremez oldular.

Yani Roma döneminin benzeri, ama sonucu bütün dünyayı etkileyecek bir durum oluştu. Bundan sonrasında neler olabilir diye tahmin yürütebilmek için, tekrar tarihe bakmak gerekir. Acaba Roma İmparatorluğu nasıl yıkıldı ve sonrasında neler oldu?

Roma, Doğu ve Batı diye ikiye ayrıldı. Batı Roma İmparatorluğunu 476 yılında yine bir Avrupalı olan Almanlar yıktı. Romalılar, kendileri dışındakileri ezdikleri için, yerlerine yeni bir güç oluşturacak kimse kalmamıştı. Almanlar da yerine kendileri devlet kuramadılar. Belki de son Roma imparatoru Augustus Romulus’un (küçük Romulus) deyimiyle, “köylü” oldukları için sadece yıktılar, yenisini yapamadılar. Romalıların bütün edebi, felsefi ve mimari gayretleri akim kaldı. Sermaye biriktirenlerin çoğu varlıklarını kaybettiler. Kanun ve nizam bütün Avrupa’da dibe vurdu.

Bu duruma düşülmesinde en önemli etken, Roma İmparatorluğunu yıkan hareketin temelinde, onlara duyulan kin ve nefretin olmasıdır. Böylece bütün Avrupa ve hattâ kısmen Doğu Roma İmparatorluğu bölgesi, 1000 yıl süren bir karanlığın içerisine düştü. Tabiri caizse, çöktü.

Doğu Roma’nın uzun yaşamasının dış sebepleri farklıdır. İç nedenleri ise, öncelikle Batıdan farklı olan davranışlarıdır. Antik Helen okullarını akademia olarak devam ettirdiler. Diğer taraftan cumhuriyet rejimi olmadığından, iktidardaki sülalenin dışındakilerin fazla zenginlemelerine izin vermediler.

Doğu Roma İmparatorluğunu ise, Batının bitişinden bin yıl sonra Türkler yıktı. Yıkarken kin ve nefretle hareket etmediler. Bu sebeple yerine daha güçlü bir devlet kurabildiler. Amaçlar aynı Romalıların söylemleri gibiydi. Onlar da nizam-ı âlem diyorlardı. Yani gittikleri yerlere kanun ve nizamı götürme iddiasındaydılar. Türklerin bu söylemleri dillerinde kalmadı. İnsanlık ve adalet anlayışını temel alan bir medeniyet oluşturdular. Ellerinden geldiğince, bütün halklara adil olmaya çalıştılar. Ayrımcılık yapmadılar. Fethettikleri bölgeleri sömürerek elde ettiklerini, kendi öz vatanlarına yatırmadılar. Aksine yeni gittikleri yerlere yaptılar. Anadolu fakir kaldı.

Osmanoğlu sülalesi dışında soylular sınıfı oluşturmadılar. Dolayısıyla burjuvazi denilen yapı, Türklerde olmadı. Dinleri bile farklı olan fakir ailelerin kabiliyetli çocuklarını saraya aldılar. Eğittiler, yetiştirdiler. Onlara devletin padişahlıktan sonraki en üst makamlarını teslim ettiler. Küçükken geldikleri aileleriyle, bağ kurmalarını engellemediler. Devşirme yöntemi denilen bu uygulamanın yapılamadığı dönemlerde, yine ülkedeki fakir ailelerin çocukları üst makamlara geldiler.

Yönetici olan Osmanoğlu sülalesi, sermaye hırsına kapılmadı. Normal sınırlar içerisinde kaldı. Sermayelerinin çoğunu “hayrat” işlerinde kullandılar. Kendilerinden başkalarının sermaye biriktirmesine de, izin vermediler. Halkı ezerek, halktan haksız yere para toplayan yerel yöneticileri, kimliğine bakmadan cezalandırdılar.

Eğer mucize kabilinden keşifler sonucunda Avrupalılar aşırı zenginlemeseydi, günümüzde, Osmanlı Türk Devleti, ihtişamı azalmış, ama aynı adalet anlayışıyla hüküm sürüyor olurdu. Hattâ bilime karşı çıkan din uleması ve Yeniçeri ordusunun bağnazlığına rağmen ve yatırımların öncülüğünü yapacak zenginleri olmamasına rağmen ayakta kalırlardı. Avrupalıların zenginleyerek, Osmanlı’nın üzerine gelmelerine karşın, Türkler, yönettiği halklar içerisinde kurduğu adil düzen sayesinde, en az 3 asır daha hayatlarını devam ettirdiler. Elbette dışarıdaki rakiplerin anlaşmazlıkları da etkili oldu.

Ayrıntılara girmeden tarihten çıkardığımız derslerin ışığında, günümüze dönelim. Eğer dünyamızın sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarında değişiklik olmazsa, yani sermaye kitlelere yayılarak zengin-fakir arasındaki fark azalmazsa ve insanlık anlayışı oluşmazsa, mevcut kin ve nefret tohumları sermaye sahiplerini bitişe götürür. Yıkmanın temeli kin ve nefrete dayanırsa, yenisini kurmak çok zaman alır.

Aşırı ve baskıcı olmamak kaydıyla sermayenin de var olduğu, fakirliğin azaldığı, insani hislerin geliştiği, yeni ve güzel bir düzenin kurulabilmesi için, önümüzde fırsatlar da vardır. Fırsatların değerlendirilmesi öncelikle, büyük sermaye sahiplerinin davranışına bağlıdır.

İlk adımları aşırı zenginlerin artması, kin ve nefret duygularını değiştirebilir. İnsanları adaletli davranmaya yönlendirir. Paranın önemli bir şey olduğunu, ama her şey olmadığını bizlere öğretir. Mutluluğun, başkasını mutlu etmekle elde edilebileceğini ispatlarcasına gözler önüne serer. Böylece bütün dünya, hak ve adalet üzerine birleşebilir. İşte o zaman zengini, az zengini, herkes için huzurlu bir ortam meydana gelir. Dünya altın çağını yaşar.

Tarihin, geleceğimizi aydınlatması umuduyla…

Genel kategorisine gönderildi | TARİHİN AYDINLATTIĞI GELECEK için yorumlar kapalı

DÜRÜSTLER VE SAHTEKÂRLAR

BİR MİLLETİ DİRİLTMEYE ÇALIŞANLAR VE AYNI MİLLETİ BİTİRMEYE UĞRAŞANLAR

 

Osmanlı Türk Devletinin başkenti İstanbul’un en mutena semti Beyoğlu’nda 1900’lü yılların başlarında Türk soylular, rahatça dolaşamazlardı. Bu anlayışın sonunda, 1912 yılında I. Balkan Savaşında bozguna uğradık.

Aynı halk, I. Dünya Savaşında yedi cephede bıkmadan savaştı. Bütün dünyanın, Türklerin de artık Kızılderililer, Papular, Mayalar gibi tarihsel bir varlık olacaklarını düşündükleri dönemde, tekrar devletlerini kurdu.

Halktaki bu anlayış değişikliğini sağlayanlar, imparatorluğun bittiğini görerek arayış içerisine giren,  İttihat ve Terakki (Birleşme ve İlerleme) hareketi mensuplarıydı. 1913’te yönetimi tamamen ele aldılar ve milletin hep önünde yürüdüler.

Bu hareketin üç önderinden Enver Paşa hakkında başka bir yazımızda bahsetmiştik. İtalyanların 1911 yılında Trablusgarp’a (Libya) asker çıkarmalarına o günkü Osmanlı yönetiminin ses çıkarmadığını aktarmıştık. Fakat Berlin’deki görevini bırakarak İstanbul’a gelen Enver Paşa’nın Harbiye Nazırına “orada tek umutları biz olan mazlum milletler var, onları yalnız bırakamayız” diye itiraz eden anlayışını gözler önüne sermiştik.

Devletin bittiğini, büyük devletlerin bazılarının topraklarımızı paylaşmak üzere 1907 de Reval’de anlaştıklarını gören bu insanlar bu paylaşım için büyük bir savaşın başlayacağına inanıyorlardı. Allah’a kendilerine iki yıl süre vermesi için dua ediyorlardı.

1913’ten sonra iktidarı ele alan İttihat Terakki hükümetinin Dâhiliye Nazırı ve daha sonra Sadrazamı olan Talat Paşa, üç liderden birisi idi. Bir subayı dövdüğü için Edirne Askeri Rüştiyesini bitiremedi. Posta-Telgraf idaresinde çalışmaya başladı. Fikirlerinden dolayı 21 yaşında iken 1895 yılında üç yıl hapse mahkûm oldu. İttihat Terakki hareketi ile siyasete girdi.

Ailesinin evlendirmek istediği kız hakkında şöyle söyler: “Küçük bir geliri olsa iyi olur. Çünkü ben politika adamıyım. Nerede, nasıl, ne zaman öleceğim bilinmez. Ona ne sığınacak bir yuva, ne de geçinecek bir servet bırakamayacağım muhakkak. Eğer kendisinin ayda beş on lira gelir getiren bir iradı olursa, yüzüne endişesiz ve korkusuz bakabilirim”

Bundan sonrasını eşi Hayriye Hanım’dan dinleyelim: “O benim sade kocam değil, anam babam, düşüncem, duygum her şeyimdi. Otuz altı milyon nüfuslu bir imparatorluğun başında idi. Ama Ayasofya semtindeki evimiz kira idi. Bir nazır gibi değil, orta halli mütevazı bir aile gibi, kira vererek oturduk. Milyarlar ve milyarlarla oynadı. Fakat kursağına bir lokma, bir zerre haram girmedi. Belki inanmazsınız, sadrazam iken bile yemeğini sefer tası ile Bab-ı Ali’ye (sadrazamlık binası) gönderdim. Bir yere gitmesini, kimseden ikram görmesini sevmezdi. İyi yemeğe meraklıydı. Ama içki içmezdi. Ben paşanın ağzına alkol aldığını görmedim. Dindardı. Her sabah abdestini alır, namazını kılar ve işine öyle giderdi.”

Talat Paşanın bu yaşantısını ve evinin tamire muhtaç bir halde olduğunu, o dönemdeki yabancı elçilerin hatıralarında da görüyoruz.

Dr. Müfit Ekdal, araştırdığı İttihat ve Terakki ileri gelenleri hakkında şöyle der: “Hepsi dürüst insanlardı. Paralısına ve ahlâksızına hiç rastlamadım. Geçinebilecekleri kadar paraları vardı.”

Balkan Savaşındaki bozgundan sonra Türklerin bittiğini düşünen güçlü devletler, Türklerle aynı safta olmak istememişlerdi. Ama İttihat ve Terakki hareketinin verdiği yeni bir heyecanla Çanakkale’de tarih durdurulmuş, bir millet yeniden doğmuştu.

Zafer haberini evinde iken alan Talat Paşa eşine şöyle diyecekti: “Ah şu harbi kazandığımız gün, bilsen ne olacak. Büyük Türk Milleti hak ettiği hürriyetine kavuşacak. İnkılaplar yürüyecek, ta Cumhuriyete kadar.”

Eşinin “Cumhuriyet kurulunca bir reisi de olacak” diyerek Paşanın yüzüne bakması üzerine sadrazam: “Ben mi? Asla. Böyle bir şeyi hatırıma getirmek bile istemem. Bu millet elbette en liyakatli, en namuslu, en vatansever evladını seçip, o makama oturtur.” Der.

  1. Dünya Savaşına ABD’nin müdahil olmasıyla, Almanlar yenilir. Dolayısıyla Türkler de yenilmiş olur. İttihat Terakki, hükümeti bırakır. Talat Paşa mührü teslim eder. Amaç, galiplerin kendilerine karşı hırsla davranarak Türk Milletine ağır şartlar öne sürmelerini engellemektir.

Ayrıca ülkede kargaşaya sebep olmamak için üç lideri yurt dışına gitmeye karar verir. Talat Paşa, bindiği vapur hareket etmeden yeni sadrazam İzzet Paşa’ya mektup yazar. Mektubunda: “……Millete karşı hesap vermek ve muhakeme olarak tayin edilecek cezayı kemeli cesaretle çekmek isterim. İşte zat-ı fahimanelerine söz veriyorum. Memleketim ecnebi nüfuz ve tesirinden azade kaldığı gün, ilk telgrafınıza itaat edeceğim…”

Bu insanların kucaklarında patlamak üzere buldukları bombanın zararını azaltmak için üstün gayret sarf ettiklerin günden bir asır sonra ülke yönetimi ne durumda? İktidarda Talat Paşa’ya mason, devletin kurucusu ve eski ittihatçı Mustafa Kemal Atatürk’e ayyaş diyenler yönetimdeler. (Talat Paşaya mason denmesinin muhtemel sebebi şudur; Paşa 20 yaşında iken (1894) işsiz kalınca II. Abdülhamit döneminin okullarından olan Alliance İsrailite Universelle’de bir yıl Türkçe öğretmenliği yapmasıdır. Bu görevi hapse girmesiyle bir yıl sonra son bulmuştur.)

Böyle iftira ederek geçmişteki fedakâr insanları suçlayanlar, bir taraftan da milleti bölmek için nutuklar atıyorlar. 36 milletten bahsediyorlar. Babasının ve anasının Türk dışında başka bir milletten olduğunu gururla söylüyorlar. İnsanların dini inançlarını ayrıştırıyorlar. Müslümanlar arasındaki yanlış olan alevi-sunni ayrımını körüklüyorlar. Hattâ Müslüman olmayanları da ötekileştirmeye çalışıyorlar. Hâlbuki, İttihatçıların yaptığı Çanakkale Savaşında Ermeniler bile Türklerle birlikte savaştaydı.

Bir asır önce ruhlarda unutulmaya başlanan bir millet yeniden ayağa kaldırılarak, diğerleriyle birlik tesis edilirken, bir asır sonra bu millet, diğer guruplar, cemaatler ve hatta aileler ayrıştırılarak bütünlük yok edilmeye çalışılıyor.

Sadece bununla da kalınmıyor. Bir asır öncekiler ne kadar dürüst ve dindar ise, bir asır sonrakiler o kadar yolsuzluğa batmışlar ve din tüccarları olmuşlar. Bu açıdan bakınca İslâmiyet’in yanlış tanınmasına sebep olanlar sadece, Fransa’daki son olaylarda olduğu gibi, masum insanları acımasızca öldürenler değil.

Müslümanları yalanlarıyla kandırarak, Allah’ın dinini ticarileştirerek, fakir Müslümanların destekleriyle saraylarda oturan, israfın en büyüğünü yapanlar da, Kur’an’daki İslâmiyet’le ilgisiz insanlardır. Bir asır öncekiler cesaretle yargılanma isterken, bunlar mahkeme edilmekten kaçmaktadırlar. Çünkü İslâmiyet’in kalplerinde değil, dillerinde olduğunu ve yaptıklarının haddi çok fazlasıyla aştığını, kendileri çok iyi bilmektedirler.

Yüce Yaradan bu dünya nimetlerini, dilediğine bolca verir. Bazılarına hiçbir eksik de bırakmaz. Ama onu Allah’ın dediği gibi kullanmayarak, insanları kandırıp ezenleri de mutlaka cezalandırır. Firavun da, Karun da, Allah’ın nimet verdiklerindendir. Ama haddi aştıkları için, bütün insanlığa örnek olacak şekilde cezalandırılmışlardır.

İsteyen ibret alır, isteyen almaz. Alanlar kurtuluşa doğru ilerlerler. Almayanlar her iki dünyadaki cezalarını artırırlar.

Genel kategorisine gönderildi | DÜRÜSTLER VE SAHTEKÂRLAR için yorumlar kapalı

ALLAH’IN RAHMETİ GENİŞTİR

ALLAH ARTIK BENİ AFFETMEZ DİYENLERE

 

Her insanın içerisinde hem evliyalık hem de eşkıyalık duygusu vardır. Bu iki his, birbiriyle çoğu zaman çatışır. Bu kavga insanı huzursuz yapar. Huzursuzluk kişiyi yanlışa sürükler. Çünkü dünya nimetleri üstün gelir. Böyle durumlarda içimizdeki şeytan bizleri vesveseye verir.

Bu vesvese, aslında Allah’a inanan bir insana, geçmişte yaptıklarından dolayı çok kötü bir insan olduğunu ve pişmanlık duyarak düzelse bile, affedilmesinin mümkün olmadığını düşündürür. Bu fikre varan insan, “nasıl olsa ahireti kaybettim, bari dünyamı kurtarayım” diyerek hatalarında devam eder.

Zumer Suresi 53. ayet: “De ki; ‘Ey kendi nefisleri aleyhinde aşırı gitmiş kullarım! Allah’ın rahmetinden umudu kesmeyin; çünkü Allah bütün günahları mağfiret buyurur. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.”

Demek ki, inandığını söyleyen bir insan, Allah’ın rahmetinden umudunu kesmemelidir.

Yusuf Suresi 87. ayet: “…Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin; çünkü Allah’ın rahmetinden inkâra sapanlar topluluğundan başkası umudunu kesmez.”

Ayetlerden anlaşılan, insanlar ne kadar hataya düşmüş olursa olsun, eğer pişman olmuş bir kalp ile Yüce Yaradan’ın huzuruna çıkarlarsa, affedilmeleri ihtimali vardır. Pişman olduklarını, daha sonra temiz bir kalp ile yapacakları icraatlarıyla göstermelidirler. Aksi takdirde Allah ile dalga geçmeye çalışmış olur ki, böyle durumlarda kişi, kalbi mühürlenenler arasına girebilir.

İsra Suresi 8: “Olur ki Rabbiniz size rahmet eder. Eğer yine dönerseniz, Biz de döneriz. Öyle ya Biz cehennemi kâfirlere zindan yapmışız!”

Yüce Yaradan, A’raf Suresi 55. ayette: “Rabbinize yalvara yalvara ve için için dua edin. Şüphesiz O haddi aşanları sevmez.” O halde dualarımız da, pişmanlığımız da, icraatlarımız da kalpten olmalı.

İsra 25: “Rabbiniz nefislerinizdekini daha iyi bilir. Eğer siz iyi kimseler iseniz, şüphesiz ki O, çok tövbekâr olanlara bağışlayıcıdır.”

O halde geçmişteki hatalarımıza takılıp kalmamalıyız. İyi kimseler olmaya gayret etmeliyiz. Kalpten tövbe etmeliyiz. Yoksa hem ahireti kaybederiz, hem de dünya hayatında rezil-rüsva oluruz.

Ahiretini kaybeden bir kişiyi, bütün insanlar sevse, bu sevginin hiçbir kıymeti yoktur. Ayrıca Allah’ın kalbini mühürlediği bir şahsı, insanların affetmesi düşünülemez. Eğer, kalbi mühürlenen insanlar, başkalarının da pişmanlıklarına engel olurlarsa, her iki dünyada da cezaları katlanır.

Allah’ım, insanların Senden umudunu kesen sapkınlardan olmamaları ve kalplerinin mühürlenmemeleri için onlara irade gücü ver.

Dini kategorisine gönderildi | ALLAH’IN RAHMETİ GENİŞTİR için yorumlar kapalı

YERYÜZÜNÜ VE İNSANLIĞI KÖTÜLEŞTİRMEYELİM

DAHA GÜZEL BİR DÜNYA İÇİN SORUMLULAR

 

Daha iyi bir dünya oluşturabilmek için sorumluluk, sadece siyasi yöneticilerin değildir. Önceki yazılarımızda da belirtildiği gibi, insanlar yeryüzünde, Yüce Yaradan’ın vekil yöneticileridir.

Dolayısıyla aldığımız emaneti çocuklarımıza kötüleştirmeden devretme sorumluluğu hepimizindir. Elbette yöneticilerin ve zenginlerin mesuliyetleri daha fazladır. Ancak, makam ve mülk sahibi olmayan insanlar da kendi aralarında birleşerek güç toplayabilirler. Sosyal guruplar oluşturabilirler.

Bu sosyal gurupların sayıları ve gayretleri çoğaldıkça, yöneticiler ve zenginler üzerindeki etkileri de artacaktır. Yani sosyal guruplar, dünyanın güzelleşmesi için,  tetikleyici katalizör görevi yapacaklardır.

Önceki yazılarımızda yöneticilerin görevleri hakkında bazı fikirlerimizi yazdık. Önderlerin ve yöneticilerin sorumlulukları çok fazla olduğundan, onlarla ilgili ayrıca yine yazabiliriz.

Bu yazımızın ağırlığı, zenginlerin ve şirketlerinin sorumlulukları üzerine olacaktır. Dünyamızın güzel geleceği açısından şirket ahlâkı, önemli bir konudur.

Şirketler, birkaç açıdan ahlâklı olmaya çalışmalıdırlar. Öncelikle üretimlerinde sosyal sorumluluklarına uygun davranmalıdırlar. Yani insanların zararına olacak üretimlere değil, insanlığa faydalı üretime yönelmelidirler.

Şirketler, kâr oranlarını, makul bir seviyede tutarak insanlara güven vermelidirler. Ayrıca kazançlarından, sosyal sorumluluk projelerine ciddi paylar ayırmalıdırlar.

Zenginler ve şirketler yukarıda bahsedildiği şekilde davranırlarsa hem kendileri daha huzurlu olurlar, hem de kazançları daha bereketli olur. Zaten böyle olacağını Yüce Yaradan, Kur’an’ı Kerim’inde birçok ayetinde bahsediyor.

Kur’an’a yeterince inanmayıp, biz atalarımızdan gördüğümüzü yaparız diyenler, öncelikle, kendi iç dünyalarını bir gözden geçirsinler. Ne kadar huzurlular? Çevrelerinde güvenebilecekleri kaç dostları var? Kazandıklarıyla her istediklerini yiyebiliyorlar mı, yoksa doktorların emirleri doğrultusunda mı yiyorlar? Mal varlıklarını kaybetme riskleri ne kadar?  vb. soruları cevaplasınlar. Sonra tekrar düşünsünler.

Düşünürken halk arasında anketler yaptırsınlar. Anket yaptırdıkça, Yüce Yaradan’ın sözlerinin bazılarının hangi yöntemle gerçekleştiği hakkında fikir sahibi olabilirler.

Anketlerinde tüketicilerin %86’sının, topluma yardım eden şirketleri tercih ettiklerini beyan ettiklerini göreceklerdir. Benzer şekilde tüketicilerin %81’i de inandığı davalarla bağlantılı ürünleri satın almaya özen göstermektedir.

Yaptıracakları bu ve benzeri anketlere ilaveten, şirket çalışanları arasında çalışmalar yapsınlar. Şirket personelinin büyük çoğunluğunun, çalıştıkları şirketle gurur duymak istediklerini göreceklerdir.

Bir çalışan, şirketinin çok para kazanmasından gurur duymaz. Çok kazanmaktan patronlar gurur duyar. Çalışanlar, şirketlerinin kendilerine davranışından, toplumsal sorunlara ilgisinin ciddiyetinden, kaliteyi ucuza vermesinden vb. duygusal yapısından dolayı gurur duyarlar. Yani iş dışındaki arkadaşlarına nasıl övünebilirlerse, şirketlerinin öyle olmasını isterler.

Genel kategorisine gönderildi | YERYÜZÜNÜ VE İNSANLIĞI KÖTÜLEŞTİRMEYELİM için yorumlar kapalı

YILBAŞI

YENİ BİR YILA GİRERKEN

 

Yeni bir yıla giriş, dünyanın her yerinde, kendi kullandıkları takvime göre değişen yeni bir sene başlangıcından başka bir şey değildir. Güneş takvimi kullananların bir bölümü için 21 Mart, bir kısmı içinse 1 Ocak yeni yılın başlangıcıdır. Ay takviminde ise, yılbaşı güneş takvimine göre 11 gün önce gelir. Böylece yılbaşı sürekli dönerek değişik mevsimlere rastlar.

Türkiye’nin günümüzde kullandığı güneş takvimi miladi olanıdır. Bu takvim, Hz. İsa’nın doğum tarihi tahmin edilerek hazırlanmıştır. Doğum yılı sıfır kabul edilmiştir. Aslında Meryem oğlu Mesih İsa’nın hangi yıl doğduğu net bilinmemektedir. 6-8 yıl farklı tahminler vardır. Gün olarak ise, 24 Aralık gecesi doğduğu genel kabul görmüştür. 05 Ocak gecesi olarak kabul edenler de vardır.

Dolayısıyla miladi takvimde yılbaşı günü olan 31 Aralık gecesi, Hz. İsa’nın doğum günü değildir. Sadece takvim o zaman başlatılmıştır. Tıpkı Hicri takvimin Hz. Muhammed’in Medine şehrine hicretiyle başladığı gibidir.

Yılsonları bütün işyerlerinde, geçmiş senenin hesabının yapıldığı dönemdir. İşler ne kadar yoğun olursa olsun mutlaka bu muhasebe yapılır. Ticari kuruluşlar böylece genel durumlarını görürler. Yeni yıl için gelecek planlarını yaparlar.

Şirketlerin ticari olarak kendilerinin durumunu görmek için yaptıkları bu hesabı, kişiler kendileri hakkında neden yapmasınlar? Hatta her gurubun, her devletin kendi muhasebesini yapması gerekmez mi? Kişilerden ve guruplardan başlayarak devletlerin de kendilerini sorgulamalarına uzanan bu hesap vermenin, bütün insanlığa yayılması dünyayı güzelleştirmez mi?

İnsanlık nereden gelip nereye gitmekte olduğunu sorgulamazsa, çocuklarına ve torunlarına nasıl hesap verir? Kazanımlarını, kayıplarını irdelemeyenler ve hatalarının, güzelliklerinin muhasebesini yapmayanlar geleceğe güvenle nasıl bakabilir?

İnsanların robotlaşmaya başladıkları, hislerin duyarlığın çok azaldığı, dünyanın ticari bir açık hava hapishanesine döndüğü, dolayısıyla insanlığın kendi kendine bu kadar zarar verdiği bir dönem günümüze değin yaşanmamıştır. Teknolojideki baş döndürücü gelişmelere rağmen insanlık neredeyse aynı hızda irtifa kaybediyor.

Bu kötü gidişe dur demek, yine insanlara düşer. Çünkü yeryüzünün Allah adına halefi, insandır. İnsan dünyadaki bütün varlıklara ve hatta kâinattaki birçok mahlûkata üstün kılınmıştır. Muhammed İkbal’in deyimiyle bütün dünya Allah’ın ailesidir.

O halde kendisine emanet edilen yeryüzünü ve insanlar arasındaki adaletli ilişkileri düzenleyerek korumak, yine sadece insanların başarabileceği bir iştir.

İnsanlar kendi başlarına muvaffak olamadıkları zaman, Yüce Yaradan mutlaka destek vermiştir. Yeter ki, insanlar içerisinde geçmişin muhasebesini yapıp, insanlığın geleceğini kurtarmak için mücadele etmekte kararlı şahsiyetler olsun.

Yılbaşları, muhasebe yapabilmemiz için önemli bir fırsattır. Yaşamın gayesini, kendi nefsini, huzurlu bir hayat için ne yapması gerektiğini cesaretle sorgulayan ve kendilerine çeki düzen veren insanlar, dünyanın güzelleşmesine katkıda bulunurlar.

Yeni yılda, huzurlu bir dünya içerisinde, kendisiyle barışık, sevgi dolu, hatalarını anlamış ve itibarlı bir kişiliğe sahip olmamız dileğiyle, bütün insanlığın yeni takvim yılını kutlarım. Dünyanın huzuru için, nefislerini yenerek güzelliklere vesile olanları, tebrik ederim.

Genel kategorisine gönderildi | YILBAŞI için yorumlar kapalı