TARİHİN AYDINLATTIĞI GELECEK

ROMA İMPARATORLUĞUNDAN ALINACAK DERSLER

 

Doğu Roma İmparatorluğu olan Bizans’ın yıkılışını esas alırsak, bilinen en uzun ömürlü imparatorluk Romadır. Devletin Anadolu’yu fethi esas alındığında bile, yaklaşık 1600 yıl yaşamış olur.

Romalılar gittikleri yerlere kanun ve nizamı götürdüklerini düşünüyorlardı. Devletin yönetimi cumhuriyet idi. Ama uygulamaları bugünkü cumhuriyet anlayışından farklı idi. Önceleri sadece Roma şehrinde oturanlar vatandaş kabul ediliyordu. M.Ö. 91-89 yıllarında isyan eden halkın çıkardığı Sosyal Savaşları sonucunda, bugünkü İtalya içerisinde yaşayanlar da vatandaş kabul edildi.

Yine de yaşayan herkes bugünkü anlamda vatandaş olamadı. Vatandaş olanlar, Patriciler denilen soylulardı. Vatandaş olmayanların istediği yere seyahat hakları bile yoktu. Plebler denilen halkın oy kullanma hakları da yoktu. Ama mücadelelerinin sonunda, mülk edinme hakkına sahip olmuşlardı. Fakat yeni fethedilen yerlerden elde edilen gelirlerden, merkezdeki halka az pay düşmüştü. Sermayede aslan payı, soylulardaydı. Hattâ soylularında içerisinde Senatoya girebilmişlerden küçük bir gurubun elinde toplanmıştı. Bunun sonucunda sermaye sahibi soylular, halka, “kendilerine hizmet etmekle görevli köleler” mantığıyla bakmaya başladılar. İtalya sınırları dışındakileri ise, daha aşağı varlıklar olarak görüyorlardı.

Kendilerini efendi, diğerlerini hizmetkâr, iyice fakirleri ise, insan bile olmayan mahlûklar olarak görmeye başlayınca yıkıldılar. Günümüz dünyasında, Roma İmparatorluğu döneminde yaşananlar sanki devam ediyor.

Bilindiği gibi, Batı Avrupalılar, önceleri Doğunun zenginliğine ulaşabilmek için uğraştılar. Kara yolu Türkler tarafından tıkanınca, deniz yolundan gittiler. Büyük bir şans eseri, o güne kadar yeryüzünde bilinmeyen bir Amerika Kıtasını ve Afrika’nın çöllerden aşağıdaki büyük bölümünü buldular.

Yeni topraklarda baruta ve hatta kılıca dahi sahip olmayan halklarla karşılaştılar. Onlara Romalıların gözüyle baktılar. Yerli halkı, “kendilerine hizmetle görevli köleler” olarak gördüler ve öyle davrandılar. Yeni bölgelerin yer altı ve yer üstü kaynaklarını, insanlarıyla birlikte sömürdüler.

Böylece hiç ummadıkları kadar sermaye oluşturmaya başladılar. Sermayeleri arttıkça teknolojilerini geliştirdiler. Teknolojide ilerledikçe, eskiden zenginliğine ulaşmak için uğraştıkları Doğuyu da, hoyratça sömürme imkânı buldular.

Bu olayların Roma döneminden bir farkı vardı. Roma, tek başlı iken, Batı Avrupalılar çok başlı devletlerden oluşuyordu. Bu sebeple, çok az bedel ödeyerek hayallerinde bile göremeyecekleri kadar çok sermaye sahibi olmalarına rağmen, paylaşamadılar. Aralarında acımasızca savaştılar. Birbirlerini zayıflattılar.

Son büyük savaşlarından sonra devreye ABD girdi. Onlarda Roma İmparatorluğunun yöntemleriyle aynı söylemleri geliştirdi. Dünyaya hürriyet ile kanun ve nizam getireceğini iddia etti. Sonunda Romalılarınkine benzer hatalara onlar da düştüler. Kanun ve nizam, kendilerine benzeyenlere uygulandı. Sermaye az sayıdaki ellerde toplandı.

Dünyanın hızla küreselleşmesinin etkisiyle ve sermaye ile teknolojinin birbirini tetiklemesiyle, sermaye, uluslar aşırı bir hüviyete büründü. Güçlü devletler bile, sermayedarlara söz geçiremez oldular.

Yani Roma döneminin benzeri, ama sonucu bütün dünyayı etkileyecek bir durum oluştu. Bundan sonrasında neler olabilir diye tahmin yürütebilmek için, tekrar tarihe bakmak gerekir. Acaba Roma İmparatorluğu nasıl yıkıldı ve sonrasında neler oldu?

Roma, Doğu ve Batı diye ikiye ayrıldı. Batı Roma İmparatorluğunu 476 yılında yine bir Avrupalı olan Almanlar yıktı. Romalılar, kendileri dışındakileri ezdikleri için, yerlerine yeni bir güç oluşturacak kimse kalmamıştı. Almanlar da yerine kendileri devlet kuramadılar. Belki de son Roma imparatoru Augustus Romulus’un (küçük Romulus) deyimiyle, “köylü” oldukları için sadece yıktılar, yenisini yapamadılar. Romalıların bütün edebi, felsefi ve mimari gayretleri akim kaldı. Sermaye biriktirenlerin çoğu varlıklarını kaybettiler. Kanun ve nizam bütün Avrupa’da dibe vurdu.

Bu duruma düşülmesinde en önemli etken, Roma İmparatorluğunu yıkan hareketin temelinde, onlara duyulan kin ve nefretin olmasıdır. Böylece bütün Avrupa ve hattâ kısmen Doğu Roma İmparatorluğu bölgesi, 1000 yıl süren bir karanlığın içerisine düştü. Tabiri caizse, çöktü.

Doğu Roma’nın uzun yaşamasının dış sebepleri farklıdır. İç nedenleri ise, öncelikle Batıdan farklı olan davranışlarıdır. Antik Helen okullarını akademia olarak devam ettirdiler. Diğer taraftan cumhuriyet rejimi olmadığından, iktidardaki sülalenin dışındakilerin fazla zenginlemelerine izin vermediler.

Doğu Roma İmparatorluğunu ise, Batının bitişinden bin yıl sonra Türkler yıktı. Yıkarken kin ve nefretle hareket etmediler. Bu sebeple yerine daha güçlü bir devlet kurabildiler. Amaçlar aynı Romalıların söylemleri gibiydi. Onlar da nizam-ı âlem diyorlardı. Yani gittikleri yerlere kanun ve nizamı götürme iddiasındaydılar. Türklerin bu söylemleri dillerinde kalmadı. İnsanlık ve adalet anlayışını temel alan bir medeniyet oluşturdular. Ellerinden geldiğince, bütün halklara adil olmaya çalıştılar. Ayrımcılık yapmadılar. Fethettikleri bölgeleri sömürerek elde ettiklerini, kendi öz vatanlarına yatırmadılar. Aksine yeni gittikleri yerlere yaptılar. Anadolu fakir kaldı.

Osmanoğlu sülalesi dışında soylular sınıfı oluşturmadılar. Dolayısıyla burjuvazi denilen yapı, Türklerde olmadı. Dinleri bile farklı olan fakir ailelerin kabiliyetli çocuklarını saraya aldılar. Eğittiler, yetiştirdiler. Onlara devletin padişahlıktan sonraki en üst makamlarını teslim ettiler. Küçükken geldikleri aileleriyle, bağ kurmalarını engellemediler. Devşirme yöntemi denilen bu uygulamanın yapılamadığı dönemlerde, yine ülkedeki fakir ailelerin çocukları üst makamlara geldiler.

Yönetici olan Osmanoğlu sülalesi, sermaye hırsına kapılmadı. Normal sınırlar içerisinde kaldı. Sermayelerinin çoğunu “hayrat” işlerinde kullandılar. Kendilerinden başkalarının sermaye biriktirmesine de, izin vermediler. Halkı ezerek, halktan haksız yere para toplayan yerel yöneticileri, kimliğine bakmadan cezalandırdılar.

Eğer mucize kabilinden keşifler sonucunda Avrupalılar aşırı zenginlemeseydi, günümüzde, Osmanlı Türk Devleti, ihtişamı azalmış, ama aynı adalet anlayışıyla hüküm sürüyor olurdu. Hattâ bilime karşı çıkan din uleması ve Yeniçeri ordusunun bağnazlığına rağmen ve yatırımların öncülüğünü yapacak zenginleri olmamasına rağmen ayakta kalırlardı. Avrupalıların zenginleyerek, Osmanlı’nın üzerine gelmelerine karşın, Türkler, yönettiği halklar içerisinde kurduğu adil düzen sayesinde, en az 3 asır daha hayatlarını devam ettirdiler. Elbette dışarıdaki rakiplerin anlaşmazlıkları da etkili oldu.

Ayrıntılara girmeden tarihten çıkardığımız derslerin ışığında, günümüze dönelim. Eğer dünyamızın sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarında değişiklik olmazsa, yani sermaye kitlelere yayılarak zengin-fakir arasındaki fark azalmazsa ve insanlık anlayışı oluşmazsa, mevcut kin ve nefret tohumları sermaye sahiplerini bitişe götürür. Yıkmanın temeli kin ve nefrete dayanırsa, yenisini kurmak çok zaman alır.

Aşırı ve baskıcı olmamak kaydıyla sermayenin de var olduğu, fakirliğin azaldığı, insani hislerin geliştiği, yeni ve güzel bir düzenin kurulabilmesi için, önümüzde fırsatlar da vardır. Fırsatların değerlendirilmesi öncelikle, büyük sermaye sahiplerinin davranışına bağlıdır.

İlk adımları aşırı zenginlerin artması, kin ve nefret duygularını değiştirebilir. İnsanları adaletli davranmaya yönlendirir. Paranın önemli bir şey olduğunu, ama her şey olmadığını bizlere öğretir. Mutluluğun, başkasını mutlu etmekle elde edilebileceğini ispatlarcasına gözler önüne serer. Böylece bütün dünya, hak ve adalet üzerine birleşebilir. İşte o zaman zengini, az zengini, herkes için huzurlu bir ortam meydana gelir. Dünya altın çağını yaşar.

Tarihin, geleceğimizi aydınlatması umuduyla…

Bu yazı Genel kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.