İNSANLAR ALLAH’IN KULUDUR

HER İNSAN, ÖNCE ALLAH’IN KULUDUR

 

Bir insan ister zengin olsun ister fakir, ister devlet başkanı olsun ister işsiz biri, ister general olsun ister bireysel terörist, hepsinin ortak yönü Allah’ın kulları olmalarıdır. Bütün kâinatın, evrendeki canlı-cansız varlıkların hepsinin ortak tarafı, Allah’ın yaratması olmalarıdır.

Yüce Yaradan insanları yaratırken, Kendisinin özelliklerinin bazılarının kısmi yansımasını bizlere lütfetmiştir. Bu sebeple insanların Allah’ın kulu olmaları, Allah’ın kölesi olmak anlamında değildir. Bu konularda daha önce “Allah’ın halefi (vekil yöneticisi) insandır”, “Allah kâinatı dünya için, dünyayı da insan için yaratmışken, insan ne yapıyor?”, “İnsanlığın varlık sebepleri üzerine” başlıklarıyla yayınladığımız yazılarımızda daha geniş bilgiler vermeye çalıştık.

Allah, adaletli ve merhametlidir. Kullarına karşı, asla zorba değildir. Onlara kesinlikle zulmetmez. Ancak, insanlar birbirlerine zulmederler. İnsanlar, diğer insanlara karşı zorbalık yaparlar. İnsanlar, başka insanları kendilerine köle yaparlar. İnsanlar, birbirlerine karşı merhametsiz ve adaletsizdirler.

Böyle davrananlar “kendi nefisleri için haddi aşan” kullardır. Bizler de geçmişte nefsimiz için haddi aşmış olabiliriz. Eğer böyle davrandıysak, Yüce Yaradan bizlerden umudumuzu yitirmememizi istiyor. Çünkü Allah’ın rahmeti geniştir. Zumer Suresi 53: De ki: “Ey haddi aşarak nefislerine karşı israf etmiş olan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah, bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”

O halde biz, dünyadaki sosyal yapıda hangi konumda olursak olalım, hepsi geçicidir. Asıl olan hepimizin, Yüce Yaradan’ın yarattığı ve çok güzel özellikler verdiği insanlar olduğumuzdur. Bu durumu hiç aklımızdan çıkarmayalım. Aklımızdan çıkarırsak, iç dünyamız karışır. Kendi kendimizle kavgalı hale geliriz.

Bazen hayat şartları bizi ters köşeye yatırır. Zengin iken fakir, fakir iken aniden zengin olabiliriz. General iken terörist, terörist iken asker olabiliriz. Yırtık pantolonla gezerken devletin bakanı, devlet başkanıyken hiç selâm verilmeyen bir suçlu durumuna düşebiliriz. Eğer, her şeyden önce Allah’ın kulu olduğumuzu unutursak, böyle durumlarda bunalıma gireriz. Bunalıma girmemek için Allah’a sığınmak, Yüce Yaradan’ın ipine sarılmak gerekir.

Bakara 207inci ayette ifade edildiği gibi, Allah kullarına karşı şefkatlidir.  Şura Suresi 25inci ayette belirtildiği gibi, Yüce Yaradan kullarının yapacağı tövbeleri kabul edendir. Yeter ki kulları, tövbe ettikten sonra derhal güzel işler yapsınlar. Haklarını yedikleri, köle gibi kullandıkları, zorbalık yaptıkları, aldattıkları insanlardan açıkça özür dileyerek onlara haklarını versinler.

İnsanlar, hem Allah’a kulluk etmek hem de Yüce Yaradan’ın yarattıklarının (canlı veya cansız) haklarını sahiplerine vermek için bu dünyadalar. Bu sorumluluklarına uymayanların, aksine zorbalıklarına devam edenlerin, dünyevi konumları ne olursa olsun hem bu dünyada hem de ahiret hayatında mutlaka cezalandırılacaklarını Kur’an’daki örneklerden anlıyoruz.

O halde geçmişte veya şimdi hangi konumda olursak olalım, Allah’ın emir ve yasaklarına uymaya çalışalım. Yüce Yaradan’ın yeryüzündeki vekil yöneticisi olduğumuzu unutmayalım. Şartların değişmesiyle içine girdiğimiz yeni konumumuzda, sabırla takva için yani, Yüce Yaradan’ın rızasını kazanmak için yarışalım. Ancak böyle yaparak, iç dünyamızla barışık hale geliriz, huzur buluruz.

Sosyal kategorisine gönderildi | İNSANLAR ALLAH’IN KULUDUR için yorumlar kapalı

HAYIRLARA KOŞMAK

ALLAH, HAYIRLARA KOŞANLARIN KALPLERİNİ, BİRBİRİNE ISINDIRIR

Bakara Suresi 148: “Ümmetlerden her birinin bir yönü vardır, o ona yönelir, haydin, hep hayırlara koşun, yarışın. Her nerede olsanız Allah sizi toplar, bir araya getirir. Şüphesiz ki, Allah’ın her şeye gücü yeter.”

İslâm âlimleri, bu ayetteki yön sözünü kıble olarak değerlendirmişler. Allah’ın bizleri toplamasını da, kıyamet günü yapılacak toplama olarak nitelemişler. Ancak gerek aşağıdaki ayetlere ve gerekse Kur’an’ın bütününde verilmek istenilenlere bakılınca, bu yorumun dışında başka bir anlam daha var.

Al-i İmran Suresi 103: “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki, doğru yola eresiniz.”

Enfal Suresi 63: “Müminlerin kalplerini birbirlerine O ısındırdı. Yoksa yeryüzünde ne varsa sen hepsini harcasaydın yine de onların kalplerini ısındıramazdın. Lâkin Allah, kalplerini kaynaştırdı. Muhakkak ki, O azizdir, hâkimdir.”

Yukarıdaki ayetlere göre, Yüce Yaradan, insanların kalplerini birbirine ısındırıyor. İsterse onlar geçmişte birbirlerine düşman olsunlar. Bu durumun, Allah nezdinde hiçbir güçlüğü yok.

Bakara 148inci ayet, Allah’ın, hayırlara koşanları her nerede olurlarsa olsunlar toplayıp bir araya getireceğini vurgular. Yukarıda bahsettiğimiz diğer ayetlere bakılınca, bir araya toplama sözünün sadece fiziki olarak değil, mecazi anlamının da olduğu anlaşılıyor.

Yüce yaradan öncelikle, hayırlara koşanların kalplerini birbirlerine ısındırıyor. Kalpleri ısındırılan insanlar birbirlerini tanımasalar bile, birbirleri hakkında iyi şeyler düşünüyor veya söylüyorlar. Böyle insanların bazıları dünyanın neresinde olursa olsunlar, çeşitli vesilelerle bir araya geliyorlar. İnsanlığın güzel geleceği için ortaklaşa çalışmalar yapıyorlar.

Art niyetli olmayan, gerçekten hayırsever bazı yardım kuruluşları, yaptıkları yardımlarla dünyanın farklı yerlerindeki insanları birbirine bağlıyor. Yardımların doğrudan ve bizzat yapılması durumunda, arada kurulan bağlar daha kuvvetli oluyor. Hayırlara koşanlar böyle davranınca, Allah’ın yardımıyla farklı bölgelerdeki insanlar birbirleriyle kardeş oluyorlar. Hem de biyolojik kardeşlerden daha samimi dost oluyorlar.

Al-i İmran Suresi 103üncü ayete göre hayırlara koşmamız, bizi birbirimize kardeş yaparken belki de en çok bize fayda getiriyor. Ayetinin sonunda Yüce Yaradan şöyle diyor: “Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki, doğru yola eresiniz.”

Demek ki, hayırlara koşmadan önce bizler ateş çukurunun başında idik. Hayırlara koşunca, bizi ateşe düşmekten Yüce Yaradan kurtardı. Biz hayırlarda yarıştıkça da, bizi birbirimize kaynaştırıyor. Bizim birbirimize kaynaşabilmemiz için, karşımızdakine dünyanın hazinelerini versek bile, ayete göre, kalplerimizi birbirine ısındıramayız. Biz ancak Allah’ın bize olan nimeti sayesinde kardeş olabiliriz.

O halde, hangi inanışa sahip olursak olalım, dünyanın neresinde olursak olalım hayırlara koşalım, hayırda yarışalım. Al-i İmran 103üncü ayette bahsedildiği gibi, Allah’ın ipine sımsıkı sarılalım. Yüce Yaradan, karşılığını belki de bizim tahminimizden daha fazla olarak mutlaka verecektir.

Allah’ım, insanların hidayete erebilmeleri için onlara irade gücü ver. Senin gönderdiğin ayetleri anlayabilmeleri için onlara anlayış ihsan eyle.

Senin her şeye gücün yeter.

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | HAYIRLARA KOŞMAK için yorumlar kapalı

İMAN ETMEMİŞLİK VE İMANDA HAYIR KAZANMAMAK

İMAN ETMEMEK İLE İMANINDA HAYIR KAZANMAMAK, AYNIDIR

En’am Suresi 158: “(Ey Muhammed!) Onlar (iman etmek için) ancak kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabbinin gelmesini ya da Rabbinin bazı ayetlerinin gelmesini mi gözlüyorlar? Rabbinin ayetlerinden bazısı geldiği gün, daha önce iman etmemiş veya imanında bir hayır kazanmamış olan bir kimseye, imanı fayda vermez. De ki: “Siz bekleyin. Şüphesiz biz de bekliyoruz.”

Ayetin konumuzu ilgilendiren kısmı “…daha önce iman etmemiş veya imanında bir hayır kazanmamış olan. kimseye imanı fayda vermez…” ifadeleridir. Demek ki iman etmemiş kimse ile imanında hayır kazanmamış kişi aynı konumda. Rabbin gazabı geldiği gün, ikisi arasında bir fark gözetilmeyecek.

Aslında Hz. Peygamber tarafından uyarıldığı halde iman etmemiş bir insanın, Allah’ın azabına uğraması beklenen bir vakadır. Demek ki bu ayetin amacı, iman etmemişlerden çok, imanında bir hayır kazanmamış olan kimseleri uyarmaktır.

Allah Kur’an’ında, bizler için daha hayırlı olan davranışları ve uygulamaları çok sık bahsetmektedir. Öyle çok bahsedilmektedir ki, hemen hemen öğüt verilmeyen bir alan bırakılmamıştır. Uyarılan ve hayırlı işler yapmaya çağrılan kimseler, iman ettiğini söyleyen Müslümanlardır. Nitekim bir sonraki ayet bu durumu teyit ediyor.

159: “Şu dinlerini parça parça edenler ve kendileri de gurup gurup ayrılmış olanlar var ya, (senin) onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra (O), yapmakta olduklarını kendilerine haber verecektir.”

İman ettikten sonra hayır kazanmaya çabalayan insanlar, dinlerini parça parça etmezler. Kendileri de guruplara ayrılmazlar. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) “ümmetim benden sonra 73 fırkaya ayrılacak, bunun 72 si cehennemlik, biri cennetlik olacak” şeklindeki uydurma olduğu açıkça belli olan hadisine dayanarak birbirleriyle çatışmazlar.

Dinde; tarikatlara, cemaatlere, mezheplere velhasıl guruplara ayrılanların, Peygamber efendimiz ile hiçbir ilişkilerinin olmayacağını, Yüce Yaradan gayet net bir şekilde ifade ediyor. Ayette, guruplara ayrılanların bazısı iyi yolda denilmiyor. Hepsinin de, Hz. Muhammed’in getirdikleri ile bir ilgilerinin olmadığı uyarısı yapılıyor.

Ayete, “Allah, onların yapmakta olduklarını kendilerine haber verecek” denilerek, bir önceki ayetin sonu ile benzer bir bağ kuruluyor. Dolayısıyla dinde gurup gurup olanların, tıpkı hiç iman etmemişler gibi değerlendirilmeleri ihtimali kuvvetlidir.

Bu sıkıntılı durumdan nasıl kurtulacağımızın yolunu yine Yüce Yaradan gösteriyor.

Bakara Suresi 54: “Hani bir zamanlar Musa kavmine dedi ki; Ey kavmim cidden siz o buzağıyı put edinmekle kendi kendinize zulmettiniz, bari gelin Rabbinize tövbe ile dönün de nefislerinizi öldürün (kendinizi düzeltin). Böyle yapmanız Yaratıcı katında sizin için hayırlıdır, böylece tövbenizi kabul buyurdu. Gerçekten de o tövbeleri çok kabul edendir ve merhametlidir.”

Ayette ifade edilen ‘buzağı şeklindeki put’ ibaresinden maksat, Allah dışında itibar edilenlerdir, herhangi bir nesnedir. Yani Yüce Yaradan dışında her şey nesnedir. Her şey yaratılmıştır.

Allah, tövbe ettikten sonra veya doğrudan, iman edip korunanları da müjdeliyor.

Bakara Suresi 103: “Şayet onlar iman edip de korunmuş olsalardı, elbette Allah tarafından verilecek mükâfat çok hayırlı olacaktı. Keşke bunu bilselerdi.” Korunmaktan maksadın ne olduğu başka birçok ayette açıklanıyor. Korunmak kısaca, Allah’ın emir ve yasaklarına uymaktır. Yani hayır kazanmaktır.

Allah’ım, bizlerin, imanında hayır kazanmış kullarından olabilmemiz için, tövbelerimizi kabul eyle, kendimizi düzeltebilmemiz için bizlere irade gücü ver.

Senin her şeye gücün yeter.

Cemaat, Dini kategorisine gönderildi | İMAN ETMEMİŞLİK VE İMANDA HAYIR KAZANMAMAK için yorumlar kapalı

ALLAH’A KARŞI SAVAŞANLAR

ALLAH’A VE ELÇİLERİNE KARŞI SAVAŞANLAR HER ZAMAN KAYBETTİLER

 

(Bu yazı Ocak 2014’te yayınlanmıştı, silindiğinden aynen yayınlıyoruz)

Hz. Nuh 950 yıl yaşadı. Fakir bir hayatı vardı. Dünyevi nimetler açısından nice güçlü insanlar ona karşı mücadele ettiler. Fakat sonunda, Hz. Nuh ve çevresindekiler kurtuldu. Kendilerinin güçlü olduklarını zannedenlerin hepsi helak oldu.

Hz. İbrahim çok genç yaşta insanları Allah’ın yoluna çağırmaya başladı. Mal-mülk sahibi insanlar onu ateşe attılar. Ama Allah Hz. İbrahim’i ateşten kurtardı. Sonrasında uzun bir ömür verdi. Yaşlı iken ( rivayetlere göre 150 yaş civarında iken) ona çocuk ihsan etti.

Hz. Musa’yı ve çevresindeki garibanları Firavunun elinden kurtaran Allah, Firavun ve çevresini denizde boğdu.

Döneminin dünyevi nimetler açısından güçlü insanları Hz. İsa’yı öldürmek istediler. Ama Allah, onlara benzetme yaptı. Dolayısıyla öldüremediler. Onu Allah yanına aldı.

Hz. Muhammed yetim büyümüş bir insandı. Zenginler ona karşı mücadele ettiler. Uhud Savaşında Müslümanları yendiler. Peygamberimizin amcası Hz. Hamza’yı insanlık dışı bir yöntemle öldürdüler. Bu savaş sonrasında Allah’a ve elçisine karşı savaşan zenginler, daha çok güçlenmiş olmalarına rağmen bir daha Müslümanlara karşı galip gelemediler. Sonunda tamamen yenildiler. Fakat Allah’ın merhameti sayesinde onlardan birçoğu hidayete erdiler. Böylece arkalarından hayırla anıldılar.

Allah’a inananların; halis niyetlerle çalıştıkları ve adaletle hükmettikleri hiçbir dönemde, kendilerine, dolayısıyla Allah’ın kurallarına karşı savaşanlara, yenildikleri görülmedi.

En’’am Suresi 122. Ayet: “Bir ölü iken kendisini dirilttiğimiz, insanlar içinde yürümesi için kendisine bir ışık tuttuğumuz kişinin durumu, karanlıklar içinde kalmış, bir türlü ondan çıkamayan kişininki gibi olur mu? İşte böyle! Küfre sapanlara, yapmakta oldukları süslü-püslü gösterilmiştir.”

Önceki iki ayetde Allah, müminlere karşı mücadele edenleri anlattıktan sonra, müminlerle ve onlara karşı olanların durumlarını bu ayette temsilen anlatır.

Küfür içerisinde olmak insandaki yüce ruhsal meziyetleri öldürür. Allah’ın kurallarına karşı savaşan insan, manen ölü gibidir. Allah bunlardan bazılarına iman verir. Böylece onlar dirilmiş olur. Allah’ın kendisine sunduğu ışık ve bilgi ile yürür. Gittiği yolu görür. Fakat Allah’ın kurallarına karşı savaşan insan karanlıklarda bocalar, nereye gittiğini bilemez. Bu iki insanın durumu elbette aynı olmaz.

Allah’tan niyazımız, Allah’ın kurallarına karşı savaşanların arasından mümkün olduğunca çok insanın, Allah’ın ipine sarılarak aydınlığa çıkması, yani dirilmesidir.

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | ALLAH’A KARŞI SAVAŞANLAR için yorumlar kapalı

EVEREST-HİMALAYALAR İLİŞKİSİ

EVERESTİN YÜCELİĞİ, HİMALAYALARDAN GELİR

 

Everest tepesi, Himalayalar olmadan yükselmez. Himalayalar da, Everest ve diğer tepeler olduğu için bir anlam ifade eder. Konya ovasında Everest tepesinin oluşması ihtimali çok zayıftır. Bu çok zayıf ihtimal gerçekleşse bile, Konya’daki Everest tepesinin çevresine faydası çok az olurdu. Hâlbuki Himalayaların, kar toplayarak nehirlere su kaynağı olmak gibi birçok faydası var.

İnsan-toplum ilişkileri de, Everest ile Himalayalar arasındaki ilişki gibidir. Toplumdaki önderlerin başarısı, çevrelerine topladığı insanların yapılarıyla doğru orantılıdır. Bu başarı insanlığa zararlı da olsa böyledir. Başarının topluma faydalı yönde olması için, toplumun yapısının da düzgün olması gerekir. Bir toplumda tembellik, yalancılık, bilgisizlik daha etkili ise, önderlerin yapabilecekleri iyi şeyler sınırlı olur.

Bir örnek verirsek, Atatürk, arayış içerisindeki bir toplumda ve kendisine yakın özelliklere sahip önderlerin arasından öne çıkmıştır. Eğer 50 yıl önce yaşasaydı, durum mutlaka farklı olurdu. Belki Mustafa Kemal olarak, başka bazı güzel işler yapabilirdi. Gazi Osman Paşa gibi, iyi bir komutan olarak anılabilirdi. Fakat o durumlarda yapacakları, Atatürk olarak başardıklarıyla kıyaslanamazdı. Demek ki dâhilerin, uygun ortam olmadan ortaya çıkmaları ihtimali zayıftır. Birkaç paragraf aşağısında göreceğimiz gibi, dâhi olarak karşımıza çıksalar bile topluma faydaları çok az olur.

Hz. Muhammed’in (s.a.v.) durumu da, peygamber olmasına ve Yüce Yaradan tarafından desteklenmesine rağmen aynı Everest-Himalayalar ilişkisine sahiptir. Dikkat edilirse, Hz. Peygamberin geliş tarihi, İncillerde bahsedilen peygamberin geleceğinin halk arasında konuşulduğu bir zamana rastlar. Yani bir beklenti vardır. Hz. Peygamberin yaşadığı yer, Roma İmparatorluğu sınırları dışında, Romalıların etkisinin çok az olduğu Arabistan çölleridir. Eğer Romalıların etkili olduğu bölge olsaydı, Hz. İsa’nın durumuna benzer şartlarla karşılaşabilirdi.

Doğduğu Mekke şehrinde, hem Hz. İbrahim’in getirdiklerine bağlı olan insanlar, hem Hıristiyanlar vardı. Hicret ettiği Medine’de, çok sayıda Yahudi yaşamaktaydı. Yani Allah inancı mevcuttu. Hattâ putlara tapanlar bile, Kâbe’deki putlarının en büyüğünün ismine “Allah” diyorlardı. Nitekim Hz. Muhammed’in babası, Hıristiyan, Yahudi veya Hanif (Hz. İbrahim’in takipçileri) değildi, fakat adı ‘Abdullah’tı. Abdullah, Allah’ın kulu anlamındadır.

Hz. Muhammed’in yaşadığı Mekke’de bir başka güzel ortam daha vardı. Mekkeliler, kabileler arasındaki ihtilâfları halletmek ve Kâbe’nin düzenini sağlamak için “Erdemliler Paktı” gibi bir anlaşma imzalamışlardı. (Bu anlaşma konusunda bu sitede daha önce aynı başlık altında bilgi vermiştik.) Hz. Muhammed gençliğinde bu anlaşmanın yapıldığı ortamda bulunmuştur. Kendisine peygamberlik geldikten sonra da, bu anlaşmayı takdirle anmıştır.

Elbette her peygambere yapıldığı gibi, Hz. Muhammed’e de karşı çıkılmıştır. Ancak Mekke’nin ileri gelenlerinin itirazlarının temelinde, peygamberliğin kendi kabilelerine veya mevcut zengin önderlere değil de, yetim büyümüş ve okuma yazma bilmeyen birine verilmesi yatmaktadır.

Tarihe baktığımızda, Everest-Himalayalar ilişkisine uymayan nice kabiliyetli ve kapasiteli önderin, toplum hazır olmadığı için, yapabileceklerinden çok daha azını başarabildiklerini görürüz. Bu durum dini konularda da böyledir. Devlet yönetiminde de aynıdır. Bu ilişki bilimsel buluşlarda da geçerlidir.

Arşimed, El Biruni, Galileo, Toriçelli, Lagari Hasan Çelebi gibi insanlar Konya ovasında yükselen Everest gibi kalmışlardır. Toplum onları takip etmemiştir. El Biruni, dünyanın basık olduğunu söylemekle kalmamış, basıklık derecesini günümüzdeki gelişmiş aletlere göre sadece 9’ (9 saniye) farkla bulmuştur. Benzer şekilde dünyanın çapını günümüzdekine çok yakın (15 km farkla) bir şekilde hesaplamıştır. Hasan Çelebi, füze benzeri bir alet yaparak gökyüzüne uçmuştur. Fakat hiçbirinin devamı gelmemiştir.

Demek ki dâhiler, dâhinin konusuyla ilgili aktivitelerin olmadığı toplumlarda ortaya çıkmış olsalar bile faydaları çok az olmuştur. Hâlbuki çok geniş zanaatkâr kitlelerin ve binlerce düşünen insanların olduğu toplumlarda ortaya çıkan dâhiler faydalı olmuşlardır.

Çünkü dâhiler ile diğerleri arasındaki zekâ farkı, muhtemelen azdır. Benzer konuları araştıran insanların içerisinden, en çok çalışan, en çok sabır gösteren, en çok deneme-yanılma deneyleri yapanlara dâhi denilmiştir. Gelişmelerin temelini sessiz çoğunluk oluşturmuştur. Bu sabırlı ve gayretli insanların çoğu üniversite hocası veya mühendis vb değildir. Az da olsa bir kısmının eğitimi bile yoktur.

Bu insanların yaptıklarının birçoğu, ilim adamlarının bulduklarının eksiklerini tamamlamak olmuştur. Bir iddiaya göre İngiliz endüstri devrimi boyunca icat edilen alet ve makinelerin çoğu, o günün bilimiyle çok az ilişkilidir. Yoksa buharlı makinenin yapımını sadece James Watt’a, elektriği Edison’a vb bağlamak yanlış olur. Aksine düşünen insanların çabaları, bu dâhilerin ortaya çıkmalarına destek olmuştur. James Watt, Thomas Newcomenin’in 57 yılıdır piyasada çalışan makinesinden faydalanmıştır. Edison, akkor lambasıyla çalışan elektrik aydınlatma sistemi düşünmeye başladığında, piyasada iki ayrı sistemle çalışan lamba vardı.

Dolayısıyla bizler, insanlığa faydalı çalışmalar yapmak istiyorsak, düşünen ve sabırla gayret eden insanlardan geniş bir alt yapı oluşturmalıyız. Böylece hem dâhi diye nitelendirdiklerimiz için ortam hazırlamış oluruz, hem de faydalı yenilikçi çabaların toplumda kabul görerek etkili olmasına zemin oluştururuz.

Eğer böyle yapmazsak Napolyon’un durumuna düşeriz. Robert Fulton (1765-1815)  Napolyon’a, rüzgâra ihtiyaç duymayan ve gelgit olaylarından etkilenmeyen gemilerle İngiltere’ye gidebileceğini söyler. Bunun için sadece kaynar suya ihtiyacı olduğunu anlatır. Fakat Napolyon, onu deli diyerek huzurundan kovar. Bu olaydan kısa bir süre sonra Fulton, ABD’de ilk buharlı ticari gemiyi yapar.

Hâlbuki 1769 yılında Fransız Cugnot, buharla çalışan araba denemesi yapmıştı. Ama Fransa’da buharlı makineler konularıyla ilgilenen binlerce zanaatkâr insanlar olmayınca, bu çalışma bir işe yaramamıştı. Sonuçta Napolyon, Robert Fulton’u deli olarak görmüştü. Eğer toplumda bu konularda çalışan binlerce düşünen zanaatkâr insan olsaydı, tarihin akışı değişebilirdi.

Belki Napolyon sadece askerlikten anlıyordu. Eğer öyle olmasaydı, mesleği avukatlık olmasına rağmen kimya ilminin büyük dâhisi olan Antonie Lavosier’in (1743-1794), sorgulanmadan ve işlemediği bir suçtan dolayı giyotin ile idam edilmesine sesiz kalmazdı. Dâhi âlimi 1794 yılında idam eden Fransız devrimin savcısı Coffinhal’in, “Cumhuriyetin dâhilere ihtiyacı yoktur” sözlerinin sanki tasdikcisi gibi davrandı.

Demek ki; düşünceye, araştırıcılığa, sorgulayıcılığa, çalışkanlığa destek verirken, diploma şartı koymamalıyız. Benzer şekilde, din ve devlet işlerinde de makam, diploma ve zenginlik aranmadan, düşünen ve gayretli insanlar yetiştirmeye çalışmalıyız. Araştırıcı, sorgulayıcı, düşünen ruhu, toplumun her kesiminde yaygınlaştırmalıyız. Devlet işlerinde, din anlayışında, bilim ve teknoloji alanındaki dâhilerin sayısını ancak bu yöntemle artırabiliriz.

Allah’ım, bu dünyaya güzel eserler bırakabilmemiz için, bizlere yol göster, irade gücümüzü ve mücadele gücümüzü artır, bizlere zihin açıklığı ver.

YAŞAM kategorisine gönderildi | EVEREST-HİMALAYALAR İLİŞKİSİ için yorumlar kapalı

HZ. EBUBEKİR

MUHAMMED’İN EN YAKIN VE UZUN SÜRELİ ARKADAŞI HZ. EBUBEKİR’İN ADALET HASSASİYETİ

(Bu yazı daha önce yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz)

Halife seçilişinin ilk yılı sonunda Sahabelerle birlikte kavun kestiler. Hz. Ebubekir ve Haris bin Kelede kavundan tattılar. Kelede hemen “Ey Halifem! Biz galiba zehirli kavun yedik” dedi. Yemeyi bıraktılar. Kavunu getiren sahabe hemen kavunu satan kişiyi yakalamak için sofradan kalktı.

Evde kalanlar sohbete başladı. Çünkü kimse zehirlenmemişti. Bir sahabe Maide Suresi 105. ayeti okudu: “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca dalalete uğrayan (sapan) kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık O size yaptıklarınızı haber verecektir.”

Ayet okununca Hz. Ebubekir Sahabelere bir hatırasını anlattı. “Resulullah bir keresinde bu ayeti okudu ve şöyle buyurdu:

“Bir millet, dalalete götürücü hareketlerde bulunanları, doğru yola götürücü uyarmalarda bulunmazsa, Allah’ın azabı yalnız o dalalete düşenlere münhasır kalmaz. Bütün o millete şamil olur”

Hz. Ebubekir neredeyse bir ömür boyu Hz. Muhammed ile yaşamıştı. Peygamberimizden en fazla öğrenen insandı.

Bu sebeple davranışlarını da, Hz. Muhammed’in davranışlarına ve düşüncelerine uyardı. Özel hayatında incelik ve şefkatin, merhamet ve vicdanın sembolü haline geliyordu. Fakat devlet ve din işlerinin söz konusu olduğu zaman kartallaşıyordu. Zapt edilmez bir kale halinde yüceleşiyordu.

Yeni fethedilen bir yerden alınan ganimeti çok bulduğunda, fazlasını geri gönderiyordu.

Onun bu tavrı, hak anlayışı ve adalet üzerine titizlikle durmasına sebep oluyordu. Hz. Ebubekir, adi suçlarla siyasi suçları birbirinden ayırmıştı. Siyasi suçlara o andaki siyasetin icabına göre muamele ediyor, devletin bekası için gerekirse taviz vermiyordu. Hata yapan ordu komutanlarına, valilere, yalancı peygamberlere, kabile reislerine karşı net tavır alıyor, gerekirse üzerlerine gidiyordu.

Allah, Hz. Ebubekir’e olan desteğiyle, Peygamberimizin vefatıyla dağılmaya başlayan devleti toparlama görevini başarıyla yerine getirmesine vesile oldu. Hz. Ebubekir’in kararları ve davranışları sonunda İslâmiyet çok büyük badireler atlattı. Bazı kararlarına, Hz. Ömer dâhil Sahabelerden itiraz edildiği halde o, kararlı tavrından taviz vermedi. Sadece iki yıllık başkanlığı süresince yaptıkları, kendisinden sonra gelenler için çok sağlam bir temel oluşturdu.

Genel kategorisine gönderildi | HZ. EBUBEKİR için yorumlar kapalı

İSLÂM’IN RAKİBİ

İSLÂM’IN RAKİBİ, BAŞKA BİR DİN DEĞİLDİR

 

Yüce Yaradan’ın, Hz. Âdem’den itibaren bütün peygamberleri aracılığıyla, aynı din anlayışını bizlere öğütlediğini bu sitedeki yazılarımızla ifade etmiştik. Hatırlatmak açısında bu yazılarımızdan bazılarının başlıkları şunlar: “Allah katında din İslâm’dır”, “Allah’ın dini tektir”, “Allah, insanlar birbirleriyle kavga etsin diye farklı dinler göndermez”, “Bütün dinler Yaratıcıya ulaşmak içindir”, “İnançların konumu”

Bu yazılarımızda Budizm gibi öğreti niteliğinde olan inançları da kısaca incelemiştik. Her dinin ve her inancın, ilk başlangıcındaki anlayışından farklı hale geldiğini vurgulamıştık. En muteber kaynağın Kur’an olduğunun, her aklı başında insan tarafından anlaşıldığını aktarmıştık. Nitekim Kur’an’a göre, Kur’an tasdik etmedikçe diğer kutsal kitaplar muteber değildir.

Daha önce gönderdiği dinleri, insanların sonradan değiştirdiklerini bilen Yüce Yaradan, son Kitabı olan Kur’an’ın korumasını bizzat Kendisi üstlendiğini yine Kur’an’da ifade etmiştir. Peygamber efendimiz Hz. Muhammed bu durumu çok iyi bilmesine rağmen, insanların Kur’an’ı kendisinden sonra farklı yorumlayabileceklerini düşünmüştür. Önlem olarak, kendisinin vahiy dışında söylediklerini imha etmelerini, sadece Kur’an’ı esas almalarını istemiştir. Aynı tavsiyeler Kur’an’da da vardır. Nisa 87: “Kimin sözü (hadisi), Allah’tan daha doğru olabilir?”

Sevgili peygamberimizin bu tavrını onun en yakınında bulunmuş olan Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve damadı Hz. Ali aynen devam ettirmişlerdir. “Peygamber efendimiz şöyle demişti, böyle davranmıştı” gibi sözlerin sarf edilmesini yasaklamışlardır. Hatta bu uyarılara rağmen etrafta konuşmaya devam eden Ebu Hureyre, hem Hz. Ömer hem de Hz. Ali tarafından cezalandırılmıştır.

Nitekim Emeviler döneminde Ebu Hureyre “Ömer sağ olsaydı ‘Allah resulü şöyle dedi’ diyemezdik, bizi cezalandırırdı” demiştir. Hz. Ayşe de, Ebu Hureyre hakkında çok şikâyetçidir. Hz. Ayşe “Allah ve resulü hakkında Ebu Hureyre kadar yalan söyleyen bir kişi daha bilmiyorum” demiştir.

Hz. Ayşe’nin ifadeleri hakkında, kesinlikle vardır denilemez. Ancak Ebu Hureyre’nin kendi sözü, sahih denilen hadis kitaplarında mevcuttur. Halifelerin kendisini cezalandırdıkları da, bizzat kendi ifadesinden kesinlik kazanmaktadır.

Demek ki Hz. Peygamber ve onun mümin sahabeleri olan insanlar, dinin nasıl bozulacağının farkına varmışlar. Bozulmayı önlemek için Kur’an dışındaki kaynakları kullanmayı yasaklamışlar. Ancak onların bu gayretleri sadece kendi dönemlerinde işe yaramış. Onlar ebediyete intikal ettikten sonra din rayından çıkarılmış.

Dinin rayından çıkarıldığını, Müslümanların perişan halini bizzat yaşayarak gören Mehmet Akif Ersoy -ki Türklerin İstiklâl Marşının şairidir- şiirlerini topladığı Safahat adlı eserinde sıkça işlemiştir. Müslümanların halini hicvetmiş, eski meşhur âlimlerden birçoğunun cahilliklerini şiirlerinde yermiştir. Sonunda “Eğer İslâm Kur’an ise, ortada İslâm diye bir şey olmadığını söylemek zorundayız” demek mecburiyetinde kalmıştır.

Diğer taraftan Hindistan’da yaşayan ve Türklerin Kurtuluş Savaşı sırasında Hint Müslümanlarından maddi yardım toplanmasında önemli rol üstlenen Muhammed İkbal de, benzer şeyleri söylemiştir. Çünkü bu değerli insanlar, Peygamberimizin ve yakın sahabesinin engellemeye çalıştığı dinin yozlaşmasını, bizzat yaşayarak üzüntüyle müşahede etmişlerdir.

Filibeli Ahmet Hilmi (1865-1914) de, geçen bin yılda İslâm âlemine hâkim olan eskiye tapıcılık şeklindeki muhafazakârlığın, Müslümanları zamanın dışına ittiğini üzülerek gözlemleyenlerdendir. Filibeli, bu eskiye tapıcılık anlayışının, İslâm toplumunu, sünnetullahla karşı karşıya getirdiğini görmüştür. Bunun sonucunda İslâm binasının içten içe kemirildiğini, temellerinin yıpratıldığını üzülerek müşahede etmiştir.

Filibeli’ye göre, dış saldırılar da başlayınca, üç yüz yıldır İslâm âlemi cehaletin zulmüyle kararmış, bütünüyle mahkûm hale gelmiştir. Bu duruma çok üzülen Filibeli, eskiye tapıcılık peşindeki muhafazakârların, pişkinlikle bu çöküşün ve sefaletin neden olduğunu kendilerine sordukları halde, akıl ve bilimin kabul etmeyeceği cevaplarla suçu başkalarında aramalarına içerlemektedir.

İslâm âleminin mevcut halinden memnun olan insan sayısı muhtemelen çok azdır. Fakat ne yapılması gerektiği konusunda, bir şeyhe bağlı olanlar dışında (onlar için şeyhleri ne derse odur) kafalardan farklı fikirler çıkmaktadır. Bu açıdan bakılınca İslâm âleminin rakibi, yine İslâm âlemidir.

Hâlbuki çözüm basittir ve tektir. O da Kur’an’a sarılmaktır. Hz. Peygamberin ve sahabesinden mümin olanların yolundan yürüyerek, onların yaptığı gibi sadece Kur’an’ı rehber edinmektir. Kur’an rehber olunca, zaten Peygamber efendimizin ve mümin sahabesinin yolundan gitmiş oluruz. Çünkü onlar da Kur’an’ın yolundan gitmişlerdi.

Kur’an yolundan gitmeye çalışan her sahabe aynı yapıda değildi. Öyle olsaydı, sahabeler birbirlerini cezalandırmaz ve birbiri aleyhine konuşmazlardı. Benzer şekilde sonraki yıllarda yaşayan din âlimleri de, birbirlerini dinden çıkmakla, zındıklıkla suçlamazlardı. Bütün âlimlerin icma ettikleri (karar birliği yaptıkları) bir konu hemen hemen yoktur. Bir dönem “Kur’an yaratılmıştır” diyenler öldürülürken, bir sonraki dönemde “yaratılmamıştır” diyenler öldürülmüştür.

Birbiriyle savaşan sahabelerin dahi var olması, insanların bazen nefislerine yenilebileceğini veya yeterince bilgi sahibi olmadan karar verebildiklerini gösterir.  Bizler de nefsimize hâkim olamayabiliriz. Yanlış yapabiliriz. Bilgiye dayanmadan kararlar alabiliriz.

Ancak, Kur’an’a uygun yaşamaya çalışırken, bazen nefsimizin isteklerine uymamız başka şeydir, Peygamber efendimizin söylemesinin imkânsız olduğu (çünkü peygamber, Kur’an’a aykırı sözleri kesinlikle söylemez) sözleri kullanarak, Kur’an’ın anlatmak istediklerini yorumlamaya çalışmak başka şeydir. İlkinde günahkâr olunur. İkincisinde, Allah’a, Hz. Muhammed’e, mümin sahabelere iftira atmış olmak durumuna düşülebilir.

İşte İslâm’ın rakibi, Kur’an’ı, Kur’an’a zıt hadisleri kullanarak yorumlamalarına rağmen, uydurma bir hadis olan “ümmetim benden sonra 73 fırkaya ayrılacak, bunlardan sadece biri cennetlik diğerleri cehennemlik olacak” sözü gereği, kendileri gibi düşünmeyen Müslümanları, İslâm olarak görmeyenlerdir. Bu kişiler ister iyi niyetli olsunlar ister art niyetli, sonuç değişmez.

Allah’ım, bizleri doğrulukla girdir ve doğrulukla çıkar. Senin gönderdiğin ayetleri anlayabilmemiz için, anlayış ihsan eyle.

 

Dini kategorisine gönderildi | İSLÂM’IN RAKİBİ için yorumlar kapalı

EKONOMİK BUHRANLARIN AZALTILMASI

MEVCUT ANLAYIŞ VE YAPI SÜRDÜKÇE, DÜNYA EKONOMİSİ BUHRANLARDAN KURTULAMAZ

 

Küreselleşmenin etkileri arttıkça kalkınmış ülkelerdeki şirketlerin anlayışları bütün dünyaya yayılıyor. Dünya ticaretindeki baskın anlayış, her şart altında kâr etmek ve kârlarını azamiye (maksimize) çıkarmanın yollarını aramaktır. Nitekim Türkiye’nin bile ticaretiyle ünlü bir şehrindeki “alış-verişten maksat ütmektir” özdeyişi dünyadaki anlayışın bir yansımasıdır.

Dünyanın bu anlayışının ileride insanlık için çok sorunlar oluşturacağını bazı yöneticiler önceden görmüşler. Büyük acılara sebep olan son Dünya Savaşından sonra IMF adıyla bir kurum oluşturmuşlar. Amaçları, uluslararası ticareti yaygınlaştırarak ülkelerin dengeli büyümelerini sağmaktı. Böylece ülkeler arasında denge oluşturulacak, istihdam artacak ve reel (gerçek) gelir seviyesi oluşacak ve bütün bunlar sürdürebilir olacaktı.

Fakat bu amaçlara ulaşabilmek için, IMF yönetiminin, dünyanın önemli bir bölümünü temsil etmesi gerekirdi. Bu başarılamadı. Gerek IMF ve gerekse Dünya Bankasının yönetimlerinde ağırlık, sanayileşmiş ülkelerin temsilcilerinden oluştu. Bu temsilciler de ülkelerindeki büyük şirketlerin etkisinde kaldılar.

Şirketler de giderek kolay yollardan kârlarını azamileştirmeyi yeğlediler. Üretimle değil, spekülâsyonla kazanmaya başladılar. Kendi yarattıkları hayali değerler üzerinden para kazandılar. Zenginledikçe artık sadece paradan para kazanır oldular. Fabrikalar kurmadılar. Mal üretmediler. İstihdam yaratmadılar. Hizmet üretmediler. Ama hepsinden çok fazla para kazandılar.

Spekülatörlerin ellerindeki nakit paralar, bütün devletlerin Merkez Bankalarının toplamından çok daha fazla. İşlem hacimleri ülkelerin varlıklarıyla yarışıyor. Sadece bir bankanın döviz işlemleri hacmi, ABD’nin GSYİH’sinden fazla. İnsanlığa zararlı konularda dönen paraların toplamı, insanlığa faydalı işlerdekinden kat kat fazla.

Bütün bunların sonucu olarak, hem devletlerarasındaki hem de bir ülkedeki insanlar arasındaki zengin ve fakirlik farkı giderek artıyor. Belki spekülatörler yani hayali değer yaratıcıları ve insanlığa zararlı işlerde para kazananlar, “zayıf olanın batması haktır” anlayışında oldukları için bu durumu önemsemiyorlar. Fakat ekonominin dünya çapında girdiği buhranların sıklaşmasını engelleyemiyorlar.

Eğer ekonomik buhranlar devam ederse (ki, göstergeler bu yönde), spekülatörler de ciddi anlamda zarar görecekler. Bunun emareleri 2008 dünya ekonomik buhranında görüldü. Bu emarelerden ders alınmazsa, hem insanlık hem de hayali değer yaratıcıları açısından gelecek karanlık.

1929 dünya ekonomik buhranı sonrasında bazı iktisatçılar, “sermayenin de yükümlülükleri vardır” anlayışında birleştiler. Çözüm tekliflerinde bu konuyu işlemeye çalıştılar. IMF ve Dünya Ticaret Örgütü başlangıçta bu gibi anlayışların temelinde kuruldu. Fakat günümüzde bunlar ve benzeri kuruluşlar başlangıçtaki anlayışlarında olmadıklarından, artık çözümün değil, sorunun parçası haline geldiler.

Bu sitedeki yazılarımızdan “ Allah, İnsanların Her Özelliğini Genlerle Taşıtmamıştır” başlıklı makalemizde bahsedilenler konumuzla ilgi olduğu için bir kısmını aşağıya aldık:

Zuhruf 32: “Ey Muhammed! Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz taksim ettik. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye biz onların bir kısmını diğerlerinden derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.”

Demek ki, eğer Yüce Yaradan hepimizi benzer özelliklerde yaratsaydı, birbirimize iş gördüremezdik. Dolayısıyla dünyada düzen diye bir şey kurulamazdı.

Ayetin sonunda özellikler açısından üstün kıldıklarını uyarıyor. ‘Diğer insanların haklarını verin. Onları koruyun. Biz daha kabiliyetliyiz diye varlıklarınızı biriktirip durmayın.’ İnsanları uyardıktan sonra, bizim için daha hayırlı olanı işaret ediyor. “Allah’ın rahmeti biriktirdiklerinizden daha hayırlıdır” diyerek mal biriktirmeye değil, Yüce Yaradan’ın rızasını kazanmaya çalışmamızın bizim için daha hayırlı olduğunu vurguluyor.

Nahl 71. “Allah, rızık yönünden bir kısmınızı diğerlerinden üstün kıldı. Kendilerine bol rızık verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere vermiyorlar ki, onda eşit olsunlar. Durum böyle iken Allah’ın nimetini inkâr mı ediyorlar?”

Unutmayalım ki, kendimizde gördüğümüz özellikler, Yüce Yaradan’ın bizlere bağışladıklarıdır. Varlıklarımız bizim kendi başarımız değildir. Eğer Allah, bize verdiği özelliklerden sadece hafıza kabiliyetimizi alsa, diğer bütün özelliklerimizi devam ettirse, ne yapabilirdik?

Bizler üretim yaparak para kazanmakla yükümlüyüz. Ancak artan üretimin insanlar arasındaki paylaşımı da çok önemli. 1950 yılından günümüze dünyadaki üretim 6 kat civarında artmış. Fakat bu durum yoksulluğu azaltmamış Aksine yoksulların sayısı 1950’ye göre iki katından fazla artmış.

O halde hem zenginlerin zenginliğini bitirmemek, hem de yoksulluğu azaltmak için Yüce Yaradan’ın Kur’an’da bize gösterdiği yolları takip etmeliyiz. Bu konularda yapılabileceklerin bir kısmını daha önceki yazılarımızın bazısının içerisinde belirttik. Doğrudan ekonomik sistemle ilgili olarak uygulanmasında fayda gördüğümüz bazı fikirlerimizi sonraki yazılarımızda paylaşmaya, istişarelere açmaya devam edeceğiz.

Allah’ın bizlere verdiği akıl-irade-vicdan temelinde hem kişileri hem de toplumu iyileştirmek için yapılan istişarelerden her zaman güzel sonuçlar çıkacaktır. İstişareler sürekli olmalıdır. Çünkü toplumların sosyal yapıları ve üretim ilişkileri sürekli değişmektedir. Dolayısıyla bizlerin çözüm yollarımız da değişebilir. Asıl olan hem kişi hem de toplum için dengeli olacak çözümler oluşturmaktır.

Ekonomi kategorisine gönderildi | EKONOMİK BUHRANLARIN AZALTILMASI için yorumlar kapalı

İBADETLERİN AMACI

İBADETLERİN MAKSADI, İNSANI AHLÂKLI YAPMAKTIR

 

Kur’an, ibadetlerin Allah’a bir yararı olmayacağını sıkça vurgular. Eğer bizim yaptığımız ibadetlerin Yüce Yaradan’a bir faydası yoksa Allah, bizden niçin ibadet etmemizi istemiş olabilir? Bu sorunun cevabını bulabilmek için en uygun yol, Kur’an’a bakmaktır.

Daha önceki yazımızda ibadetlerin neler olduğu hakkındaki düşüncelerimizi aktarmıştık. İslâm âlimlerince kabul gören ibadetlerin; namaz, zekât, oruç ve hac olduğunu belirttikten sonra, 8-12.nci asır ulemasının cihad kavramını da ibadetlerin arasına aldığını yazmıştık.

Biz de, cihadın Kur’an’daki anlamıyla, yani, kendi nefsine karşı ve bize saldıranlarla fitnecilere karşı yapılan cihadın beşinci ibadet olarak kabul edilebileceğini vurgulamıştık. Furkan Suresi 52.nci ayete göre Kur’an’ı yaşamaya çalışmanın en büyük cihad kabul edildiğini belirtmiştik.

Şimdi bu ibadetleri, Kur’an’daki anlatımlarıyla irdelemeye çalışalım. Önce Kur’an’da en çok geçen ibadet olarak namaz konusunu kısaca ele alalım.

Kur’an’dan anlaşıldığına göre namaz, Kur’an’da adı geçen bütün peygamberlere farz kılınmıştır. Hatta Yüce Yaradan’ın bize yaptığı namaz tarifi, Hz. Meryem ile aynıdır. Al-i İmran Suresi 43: “(Melekler) ‘Ey Meryem! Rabbine divan dur ve secdeye kapan ve rükû edenlerle beraber rükû et’ demişlerdi.”

Dolayısıyla namazın Kur’an’da bahsedilmeyen peygamberlere de farz kılınması ihtimali çok kuvvetlidir. Bu açıdan bakılınca, Yüce Yaradan namaz kılmamızı önemsemektedir. Bu sebeple de hergün belirli vakitlerde kılmamızı istemiştir.

Nisa Suresi 103: “O korkulu zamanda namazı kıldınız mı gerek ayakta, gerek otururken ve gerek yanlarınız üzerinde hep Allah’ı zikredin. Korkudan kurtulduğunuzda namazı tam erkânı ile kılın. Çünkü namaz müminlere belirli vakitlerde yazılı bir farzdır.”

Ankebut Suresi 45: “(Ey Muhammed!) Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah, yaptıklarınızı biliyor.”

Peki, namaz kılmalarına rağmen hayâsızca davranan veya kötülük yapan bunca insan var. Neden namaz bunları engellemiyor?

Kur’an’da namazın bahsedildiği ayetlerin birçoğunda (Bakara 3, 43, 277 gibi) namazı dürüst veya dosdoğru kılmaktan bahseder. Ama bizler dosdoğru kılmayı, din hocalarının tarif ettikleri şekillere uyarak kılmak şeklinde algılıyoruz. Yani biz işin aslına değil, şekline bakıyoruz. Eğer, secdeye giderken pantolonumuzu hafifçe yukarı çekmediysek veya secdeden kalkarken sağ ayak başparmağımızın yerle teması kesilmediyse vb şekilsel tariflere uyduysak, namazı dosdoğru kıldığımıza kanaat ederiz.

Biz namazı şekle indirgeyince, artık namaz bir ibadet olmaktan çıkıyor, bir idman şekline dönüşüyor. Jimnastik yapmak bizi ne kadar ahlâklı olmaya yönlendirirse, şeklen kılınan namaz da o kadar etkiler.

Maun Suresi böyle namaz kılanlara seslenir:

  1. Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki,
  2. Onlar namazlarını ciddiye almazlar.
  3. Onlar (namazlarıyla) gösteriş yaparlar.

Demek ki Allah’ı kalpten anarak namaz kılarsak, kıldığımız namaz bizleri hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyacaktır. Aksi takdirde bir idman olacaktır.

Kur’an’da ikinci olarak çok geçen ibadet ise, zekât vermektir. Zekât da aynı namaz gibi, Kur’an’daki bütün peygamberlere farz kılınmıştır. Zekât için bir oran verilmemiştir. Sadece sevdiği malından ve ihtiyaçtan fazlasının verilmesi istenilmiştir.

Bakara Suresi 276: “Allah faizi mahveder, oysa sadakaları bereketlendirir. Allah günahta ve inkârda direnen hiç kimseyi sevmez.” Rum Suresi 39: “İnsanların malları içinde artsın diye verdiğiniz faiz, Allah yanında artmaz. Allah’ın rızasını dileyerek verdiğiniz zekâta gelince, işte onlar, malları kat kat artmış olanlardır.”

Demek ki Allah’ın rızasını dileyerek verdiğimiz zekâtı, Yüce Yaradan bereketlendiriyor. Kat kat artırıyor. Fakat bu durumun olabilmesi için, Yüce Yaradan tıpkı namaz konusunda yaptığı gibi, bizi zekât için de uyarıyor. Zekâtın bize faydasının olabilmesi için, Allah’ın rızasını kazanmayı dileyerek vermemizi, gösteriş için vermememizi istiyor. Bu sebeple olsa gerek atalarımız, “bir elin verdiğini, diğer el görmeyecek” demişlerdir. Aksi takdirde “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” anlayışıyla, çıkarcılığa dönüşür.

“Zekât veya sadaka sadece maddi anlamda mıdır?” sorusunun cevabını yine Kur’an veriyor. Bakara Suresi 263: “Bir tatlı dil ve kusurları bağışlamak, arkasından eza ve gönül kırma gelecek bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir, halimdir, yumuşak davranır.”

Kur’an’da geçen bir diğer ibadet oruçtur. Oruç da bütün peygamberlere farz kılınmıştır. Bakara Suresi 183: “Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.” Ayetin sonundaki, “umulur ki korunursunuz” ibaresi, eğer biz de oruç tutarsak, orucun bizi kötülük yapmaktan alıkoyabileceği, Allah’ın yoluna iletebileceği anlamına gelir.

Bakara 184: “(Size farz kılınan oruç), sayılı günlerdedir. İçinizden hasta olan veya yolculukta bulunan ise, diğer günlerde, tutamadığı günler sayısınca tutar. Ona dayanıp kalacaklar üzerine de bir yoksulu doyuracak kadar fidye gerekir. Her kim de hayrına fidyeyi artırırsa, hakkında daha hayırlıdır. Bununla beraber, eğer bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.”

Yüce Yaradan oruç tutmamızı farz kılmasına rağmen, sağlığı iyi olmayanlara kolaylıklar gösteriyor. Sağlığımız düzelince tutamadığımız gün sayısınca tutmamızı veya bir yoksulu doyurmamızı istiyor. Fakat ayetin sonunda “bununla beraber, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır” diyerek, orucun daha faydalı olduğunu anlatıyor. Hâlbuki toplumsal düzeni iyileştirmek açısından bakılınca, bizden oruç tutamadığımız günler için sadece fakir doyurmamız istenebilirdi. Ama mümkün olduğu kadar oruç tutmak için kendimizi zorlamamız tavsiye ediliyor.

Kur’an, bir ayrıntılı ilmihal kitabı olmadığından, ayetlerde orucun faydalarının neler olduğu belirtilmiyor. Ama düşünen her insan, orucun insanın kendi nefsini terbiye etmesi için çok önemli olduğunu bilir. Ayrıca, bazen aç kalmanın güçlüğünü yaşayacağından fakir insanların sıkıntılarını daha iyi anlar. Onlara daha bir içten yardım eder. Zekâtını Allah rızası için verir. Diğer taraftan tıp ilminde ilerlendikçe, orucun vücudumuzun işleyişi üzerindeki olumlu etkilerine her gün yenisi ekleniyor.

Yüce Yaradan bizlerden yeminlerimizi bozduğumuzda, eşimizi haksız yere boşadığımızda veya bir mümini yanlışlıkla öldürdüğümüzde de, elimizden başka bir şey gelmezse, oruç tutmamızı istiyor. Demek ki orucun nefsi terbiye özelliği var. Fakat orucu da şeklen değil, kalpten Allah’ı bolca anarak tutmalıyız ki, bahsedilen faydalarını görelim. Eğer şeklen oruç tutarsak, tuttuğumuz oruç bir diyet uygulamasına dönüşür. Diyet yapmanın nefsi terbiye özelliği ne kadar var ise, şeklen tuttuğumuz orucun da o kadar olur.

Kur’an’da istenilen diğer ibadet, hac yapılmasıdır.

Al-i İmran Suresi 97: “Onda apaçık deliller, İbrahim’in makamı vardır. Oraya giren güvene erer. Ona bir yol bulabilenlerin Beyt’i haccetmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse, şüphesiz Allah bütün âlemlerden müstağni (kimseye muhtaç değil, her şey ona muhtaç)dir.”

Ayete göre, Hac için bir yol bulabilenler yani imkânı olanlar için, Beyt’i haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Hacca gitme imkânı bulamayanlar için aşağıdaki ayet yol göstericidir:

Bakara 158: “Gerçekten Safa ile Merve Allah’ın alâmetlerindendir. Onun için her kim hac veya umre niyetiyle Kâbe’yi ziyaret ederse, bunları tavaf etmesinde ona bir günah yoktur. Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse, şüphesiz Allah iyiliğin karşılığını verir, o her şeyi bilir.”

Aynı ayette hem Kâbe’yi ziyaret hem de gönülden iyilik yapmak bir arada bahsediliyor. Eğer bir önceki Al-i İmran 97.nci ayette “ona bir yol bulabilenlerin” denilmese idi, Bakara 158.nci ayetin devamının böyle gelmesine farklı bir bakış yapılmayabilirdi. Ama Yüce Yaradan her Müslümanın hacca gidemeyeceğini bildiğinden, gidemeyenlerden “gönülden koparak hayır“ işlemelerini istemiş olması ihtimali kuvvetlidir.

Demek ki, hacca güç yetiremeyen veya bir yol bulamayan kişi, eğer gönülden koparak hayır işlerse, Yüce Yaradan ona iyiliğinin karşılığını, belki de haccetmiş gibi, verecek.

Bakara 197: “Hac, bilinen aylardadır. Her kim o aylarda hacca başlayıp kendisine farz ederse; artık hacda kadına (eşine) yaklaşmak, günah işlemek ve kavga etmek yoktur. Siz hayırdan ne işlerseniz, Allah onu bilir. Kendinize azık edinin. Şüphesiz ki azıkların en hayırlısı Allah korkusudur. Ey akıl sahipleri! Benden korkun!”

Ayete göre, hac sırasında eşiyle temas etmek,  günah işlemek ve kavga etmek yasaktır. Tavsiye edilen şey, hayır işlemektir. Bütün bunları yapan insan nefsini terbiye etmiş olacaktır. Dolayısıyla haccın faydasını, kendi nefsini terbiye etmiş olmakla yine kendisi görecektir.

Aynı ayette Yüce Yaradan bizden azık temin etmemizi istemektedir. Nasıl bir azık temin edeceğimizin cevabını da ayetinde şöyle vermektedir: “Şüphesiz ki azıkların en hayırlısı, Allah korkusudur.”

Demek ki, hacca giden bir insan, Yüce Yaradan’ın söylediklerini yaparak Allah korkusuyla hareket etmeye başladığı zaman, mümin haline gelebilir. Aksi takdirde hac, turistik bir seyahate dönüşebilir.

İbadetleri anlattığımız önceki yazımızda, beşinci ibadet olarak cihadın kabul edilebilmesi için, şöyle demiştik: “Eğer cihad kavramını Kur’an’da bahsedilen manasıyla, kendi nefsine karşı mücadele ederek, Kur’an’ı yaşamaya çalışan örnek insan olmak anlamıyla uygularsak, sadece bize saldıranlarla ve fitne çıkaranlarla cihad edersek,  beşinci ibadet olarak cihad kabul edilebilir.”

Demek ki cihadı Kur’an’da bahsedilen anlamıyla uygularsak, bunun faydası tamamen kendimize ve nefis terbiyesi şeklinde olmaktadır. Aksi takdirde cihad, kendi menfaatimiz için Allah’ı kullandığımız bir saldırganlığa dönüşür. Nitekim; Ankebut Suresi 6: “Cihad eden ancak kendisi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah, âlemlerden müstağnidir. (kimseye muhtaç değildir, her şey ona muhtaçtır)”

Allah’ım, ibadetlerimizi layıkıyla yaparak nefsimizi terbiye edebilmemiz, hayâsızlıktan ve kötülükten korunabilmemiz için, bizlerin irade gücümüzü ve mücadele azmimizi artır.

Dini kategorisine gönderildi | İBADETLERİN AMACI için yorumlar kapalı

MÜSLÜMAN OLMANIN, İMANIN, İBADETİN, MÜMİNLİĞİN ŞARTLARI

MÜSLÜMAN OLMANIN, İMANIN, İBADETİN, MÜMİNLİĞİN ŞARTLARI

 

Hz. Muhammed (s.a.v.) veda hutbesinde, “insanlar lâilâheillallah deyinceye kadar, onlarla cihad etmek üzere emrolundum. Onlar bunu söyledikleri zaman kanları ve mallarını korurlar. Hesapları ise ALLAH’A aittir.” demiştir.

Hud Suresi 14: “Yok eğer bunun üzerine size cevap vermedilerse, artık bilin ki, bu Kur’an ancak Allah’ın ilmiyle indirilmiştir. O’ndan başka ilâh yoktur. Artık Müslüman oluyorsunuz, değil mi?”

Peygamber Efendimizin veda hutbesindeki sözleri ile Hud Suresinin 14üncü ayeti birbirini tamamlıyor. Demek ki, “Allah’tan başka ilah yoktur, yalnız Allah vardır” denilince Müslüman olunuyor. Eğer sadece “lâilaheillaallah” diyerek Müslüman olunmasa idi, başka şartlar da gerekseydi, muhakkak ki Yüce Yaradan ayetinde onları da bildirirdi. Bizlere de bu şartları ekledikten sonra, “artık Müslüman oluyorsunuz değil mi?” diye sorardı. Yüce Yaradan, Kur’an’ında, Kendisinden başka ilah olmadığına inanmamızı sıkça ister. Allah, Hucurat 14üncü ayette  “Bedevîler “inandık” dediler. De ki: Siz iman etmediniz ama “İslâm olduk.” deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi…”Ayette, “inandık” diyen bedevilere “İslâm olduk” deyin diyerek, henüz kalplerine imanın yerleşmediği için mümin olamamış Müslümanları, İslâm olmakla aynı tutuyor.

Demek ki, Müslüman olmanın yani İslâm olmanın, Kur’an’a göre tek şartı var. O da “lâilaheillaallah” yani, “Allah’tan başka ilah yoktur, yalnız Allah vardır” demektir.

İMANIN ŞARTLARI:

Bakara Suresi 177 de, bizler için kapsamlı bilgi ve tavsiyeler verilmiştir. ”İyilik (eren), yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz değildir. Asıl (iyilik) eren o kimsedir ki, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edip; yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere mallarını seve seve verirler. Namazı kılar, zekâtı verirler. Antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirirler ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabrederler. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.”

Ayet öncelikle asıl iyiliğin yani eren olmanın şartlarını sayıyor. Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplarına ve peygamberlerine iman etmek olarak anlatıyor. Demek ki Kur’an’a göre, imanın şartı beştir. AyetteHayır ve şerrin Allah’tan geldiği” şeklinde bir şart belirtilmemiş. Böyle bir ibare, Kur’an’daki başka ayetlerde de geçmiyor.

Zaten bu konuda daha önce yazdığımız yazılarda, Allah’ın bize kendiliğinden hayır veya şer vermeyeceğini, ancak bizim özgürce yaptığımız davranışlarımızın sonucu ve karşılığı olarak vereceğini anlatmıştık. Dolayısıyla “hayır ve şer” doğrudan Yüce Yaradan’dan gelmez. Ama bizim için nelerin hayır ve şer olduğunu, biz değil, Allah bilir.

İBADETİN ŞARTLARI:

Ayetin devamında, iman edildikten sonra, iman edenlerden yapmaları istenilen ibadetlerin ve davranışların bir kısmını anlatıyor. İbadetlerden sadece namaz ve zekâtı bahsediyor. Diğer ibadetler ise başka ayetlerde geçiyor.

Bakara Suresi 183: “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı.”

Hac Suresi 27: “İnsanları hacca çağır, gerek yaya olarak, gerek uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler.” Bakara 197: “Hac, bilinen aylardadır. Her kim o aylarda hacca başlayıp kendisine farz ederse; artık hacda kadına yaklaşmak, günah işlemek ve kavga etmek yoktur…”

İbadetler hakkında çok çeşitli ayetlerde bilgi veriliyor. Fakat biz burada hepsini yazmayacağız. Sadece âlimlerce üzerinde ittifak edilen ve Bakara 177, Bakara 183, Hac 27inci ayetlerde belirtilen ibadetlerden bahsetmekle yetineceğiz.

İslâm âlimlerinin üzerinde anlaştıkları bu ibadetler; namaz, oruç, hac, zekâttır. Ancak eski (8-12inci yüzyıl) İslâm uleması bu dört ibadete, beşinci olarak “cihad” ibadetini eklemişlerdir.

Kur’an’da cihad sözü başka birçok ayette daha geçer. Hac Suresi 39: “Kendilerine savaş açılan Müslümanlara, zulme uğramaları sebebiyle cihad için izin verildi. Şüphe yok ki Allah’ın onlara yardım etmeğe gücü yeter”

Bakara 190: “Korunun da, sizinle savaşanlarla Allah yolunda (siz de) çarpışın fakat haksız taarruz etmeyin; çünkü Allah haksız taarruz edenleri sevmez.”

Ayetlerdeki ifadeler dikkatle irdelendiğinde, cihad, ibadetlerden sayılmayabilir. Ama Yüce Yaradan’ın bizden istediği bir davranıştır.

Biz bu sitede yayınladığımız “İslâm’da Cihad ve Ötesi” başlıklı yazımızdaki açıklamalarda Kur’an’ın iniş sırasına göre cihad sözünün geçtiği ilk ayet olan Furkan 52’yi aktarmış. “(Mademki yalnız seni gönderdik) Öyleyse kâfirlere boyun eğme ve bununla (Kur’ân ile) onlara karşı cihad et, büyük cihad!” (Felâ tütı’ılkâfiriyne ve cahidhüm bihi cihaden kebiyra) (Ayetten anlaşıldığına göre en büyük cihad, Kur’an’ı yaşamaya çalışarak yapılandır.)

Ve şöyle demiştik:

“Kur’an’a göre asıl cihad, kendi nefsine karşı yapılandır. Bu cihadı kazananlar, dışarıya karşı öyle cihad etmeli ki, cihad ettikleri kişiler kendiliğinden Müslüman olsunlar. İşte böyle cihad ederlerse Hakk’ı yüceltmiş, fitneyi kaldırmış olurlar.”

Ankebut 6: “Cihad eden ancak kendisi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah, âlemlerden müstağnidir.” Bilindiği gibi, diğer ibadetlerimizi de, kendimiz için yaparız. Bizim ibadetimizin Yüce Yaradan’a bir faydası yoktur. Bu açıdan bakılınca cihad da bir ibadet şekli olarak görülebilir.

Eğer cihad kavramını Kur’an’da bahsedilen manasıyla, kendi nefsine karşı mücadele ederek, Kur’an’ı yaşamaya çalışan örnek insan olmak anlamıyla uygularsak, sadece bize saldıranlarla ve fitne çıkaranlarla cihad edersek,  beşinci ibadet olarak cihad kabul edilebilir”

MÜMİN OLMANIN ŞARTLARI:

Allah, Kur’an’ında Müslüman ile mümini ayırır. Hucurat Suresi 14: “Bedevîler “inandık” dediler. De ki: Siz iman etmediniz ama “İslâm olduk.” deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi. Eğer Allah’a ve Resulüne itaat ederseniz, Allah işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.”

Ayet “lâilaheillaallah” diyenleri “İslâm olmuş” kabul ediyor. Dolayısıyla bu ayetten de kesin olarak anlaşıldığına göre, bir insan Müslüman olmasına rağmen, iman kalbine yerleşmemiş olabiliyor. Bu durum bilhassa, Müslüman bir ortamda dünyaya gelen insanlar veya zor karşısında inananlar için daha çok geçerlidir. Başka bir inanıştan İslâm’a, zor karşısında değil de kendi özgür iradeleriyle geçenler, zaten, iman ettikleri için geçmişlerdir. Dolayısıyla onlar bu ayetin muhatabı değillerdir.

Kur’an’da Müslüman ve mümin ayrı ayrı ifade edilir. Mümin, Allah’ın emir ve yasaklarına uyan kimsedir. Yüce Yaradan’ın emir ve yasaklarına uyanlar, “salih amel” işlemeye en yatkın olan kişilerdir.

Bakara Suresi 82: “İman edip salih ameller işleyenler ise cennetliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.” Bakara 62: “Şüphe yok ki, iman edenler, Yahudiler, Hristiyanlar ve sabiîler, bunlardan her kim Allah’a ve ahiret gününe gerçekten iman eder ve salih amel işlerse, elbette Rableri katında bunların ecirleri vardır, bunlara bir korku yoktur, bunlar mahzun da olacak değillerdir.” Benzer ifade Maide 69’da da vardır.

Ayetlere göre, gerçek anlamıyla iman ederek salih amel işleyen her kim olursa olsun, onlar Allah tarafından korunanlardan olacaktır. Salih amel işlemenin neler olduğunun bir kısmını Bakara 177’de bulabiliriz: “…Yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere mallarını seve seve verirler… Antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirirler ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabrederler. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.”

Bu ve benzeri ayetlerden anlaşıldığına göre, “bir lokma bir hırka” anlayışıyla kendisi muhtaç halde yaşamakla, salih amel işlenmiş olunmuyor. Başka insanlara yararlı işler yapılması, onlara severek maddi destek verilmesi isteniyor. Diğer ayetlere göre, salih amelin bir başka önemli şartı, her işte adaletli olmaktır.

Bakara 97: “Söyle; her kim Cebrail’e düşman ise iyi bilsin ki, Kur’an’ı senin kalbine Allah’ın izniyle kendinden önceki vahiyleri onaylayıcı, müminlere hidayet ve müjde kaynağı olmak üzere o indirdi.”

Nisa Suresi 124: “Erkek veya kadın, kim mümin olur da güzel amellerden işlerse, işte onlar cennete girerler. Zerre kadar da haksızlığa uğratılmazlar.”

Ayetlerde görüldüğü üzere, Cennet, ancak mümin olanlara müjdeleniyor. Demek ki müminler; gerçekten ve kalpten iman eden, Allah’ın emir ve yasaklarına uyan, ayrıca salih amel işleyen Müslümanlardır.

Dolayısıyla mümin olmanın en belirgin göstergesi, “salih amel işlemektir” yani, “iyi işler yapmaktır”. Mümin olmayanlar da iyi işler yapabilirler. Fakat gerçek anlamda iman etmeyenlerin işleyecekleri salih amel, hem kapsamlı olmaz hem de sürekli olmaz.

Allah’ım, bizlerin Kur’an’ı yaşamaya çalışan insanlardan olabilmemiz için, bizlere irade gücü ver.

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | MÜSLÜMAN OLMANIN, İMANIN, İBADETİN, MÜMİNLİĞİN ŞARTLARI için yorumlar kapalı