MABETLER ALLAH’INDIR

MESCİTLER, MANASTIRLAR, KİLİSELER VE HAVRALARIN HEPSİ, ALLAH’INDIR

 

Hac Suresi 40: Onlar, haksız yere, sırf, “Rabbimiz Allah’tır” demelerinden dolayı yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah’ın, insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmesi olmasaydı, içlerinde Allah’ın adı çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler muhakkak yerle bir edilirdi. Şüphesiz ki Allah, kendi dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz ki Allah, çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.

Tövbe Suresi 18: “Allah’ın mescitlerini, ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte onların doğru yolu bulanlardan olmaları umulur.”

Ayetler gayet açıktır. Manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitlerde Allah’ın adı çok anılmaktadır. Tövbe 18inci ayete göre de, buralar Allah’ındır. O halde mabetlerin içerisinde, Allah’tan başkasının adının bulunmaması gerekir. Eğer başka isimlerin de yazılması düşünülürse, bunlar, Allah’ın elçileri, yani peygamberlerinin hepsi birlikte olmalıdır. Aşağıdaki ayetler bize bu konuda yol göstermektedir.

Bakara 285: “Peygamber, Rabbinden kendisine ne indirildiyse ona iman etti. Müminlerin de hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler. “Biz Allah’ın peygamberleri arasında ayırım yapmayız, duyduk ve itaat ettik. Ey Rabbimiz, bağışlamanı dileriz, dönüş ancak sanadır.” dediler.”

Nisa 150: “Onlar, Allah’ı ve peygamberlerini inkâr ederler, Allah ile peygamberlerinin arasını ayırmak isterler. “Kimine inanırız, kimini inkâr ederiz” derler. Bu ikisinin (imanla küfrün) arasında bir yol tutmak isterler.”

Nisa 151: “İşte onlar gerçek kâfirlerdir. Biz de kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.”

Nisa 152: “Allah’a ve peygamberlerine iman edenler ve onlar arasında ayırım yapmayanlara (Allah) pek yakında mükâfatlarını verecektir. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.”

Peygamberler arasında ayrım yaptığımızda, kimine inanıp kimine inanmayız dediğimizde, Nisa Suresi 151inci ayete göre, gerçek anlamda kâfir oluyorsak, ibadethanelere bütün peygamberlerin adlarını yazmalıyız. Birinin adını yazmamız, Kur’an’a göre, peygamberlerin arasını ayırmak şeklinde telakki edileceğinden, küfre girecek derecede yanlış yapmış oluruz.

Diğer taraftan bütün peygamberleri bilmiyoruz. Bu konuda hiçbir sayı verilemez. Rakam veren âlimler, 124.000 olarak bahsetmişlerdir. Demek ki, bütün peygamberleri yazamayız. Fakat mutlaka peygamber ismi yazmak istiyorsak bu konuda Kur’an bize yol gösteriyor.

Nisa Suresi 136: “Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitaba ve daha önce indirdiği Kitaba iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse sapıklığın en koyusuna düşmüş olur.”

Eğer bina küçük ve yer darlığı var ise, kitap verilen dört peygamberin Hz. Muhammed, Hz. İsa, Hz. Davud ve Hz. Musa’nın isimleri yazılabilir. Çünkü Yüce Yaradan, bizden indirdiği bütün kitaplara inanmamızı istemektedir.

Eğer ibadethanede biraz daha yer var ise, herkes tarafından, insanlığın ilk atası olarak bilinen Hz. Âdem, ikinci atası olarak telâkki edilen Hz. Nuh ve bir de Hz. İbrahim’in adları yazılabilir. Hz. İbrahim de, Kur’an’da çok övüldüğü ve sonraki peygamberlerin çoğu onun zürriyetinden geldikleri, Allah’ın evi olan Kâbe’de makamı olduğu için bunu fazlasıyla hak etmiştir.

Böyle yapmayıp, ibadethanelere sadece tek peygamberin adının yazılması, Nisa 151’e göre, maazallah bizi kâfir durumuna düşürebilir. Bu sebeple, Kiliselerde, sadece Hz. İsa ve havarilerinin bahsedilmesi ne kadar yanlış ise, mescitlerde Hz. Muhammed ile ilk dört halifenin ve Peygamberimizin torunlarının adının bulunması da o kadar yanlıştır.

Mabetlerde tek peygamberin adının yazılması büyük hata iken, bir de mescitlerde, Allah’ın adı ile aynı hizada Hz. Muhammed’in (s.a.v.) adının yazılması ise, tamamen Allah’a şirk koşmak anlamındadır. O mescit, sanki bir şirketin eşit hisseli iki ortağına aitmiş gibi algılanır. Bu yanlışı yaparken Hz. Muhammed’in isminin alet edilmesi daha büyük hatadır. Çünkü Hz. Muhammed, Allah’ın Kur’an’da övdüğü, desteklediği, bu sebeple de, yetim büyümüş olmasına rağmen, vefatından önce dini yerleştirdiği ve devletini kurduğu bir kuludur. Bu uygulamaların, Peygamber efendimizin ruhunu çok ciddi inciteceği açıktır. Bu yanlışı yapanlar ise, Furkan Suresi 30uncu ayetteki, Hz. Muhammed’in “Kavmim (ümmetim) bu Kur’an’ı terk etti” şeklindeki sözünü gerçekleştirmiş olur.

Benzer yanlışlık Hıristiyanlık için de geçerlidir.

Nisa 171: “Ey Kitap ehli! Dininizde taşkınlık etmeyin ve Allah hakkında ancak doğru olanı söyleyin! Meryem oğlu İsa Mesih, sadece Allah’ın elçisi, Meryem’e atmış olduğu kelimesi ve O’ndan bir ruhtur. Allah’a ve peygamberlerine inanın (Allah) üçtür demeyin. Kendi yararınız için buna son verin. Muhakkak ki Allah tek bir ilâhtır. O, çocuk sahibi olmaktan yüce (münezzeh)dir. Göklerdeki ve yerdekilerin hepsi O’nundur. Vekil olarak Allah yeter.”

Allah’ın dini tek olduğuna, o din de İslâm olduğuna ve Yüce Yaradan, bütün peygamberlerini aynı amaçla görevlendirdiğine göre, halen aynı yanlışta ısrar etmek, ya akıl tutulmasıdır, ya da art niyetliliktir. Hiçbir peygamber döneminde böyle yanlış bir uygulama görülmemiştir.

Bizim bu yanlış uygulamalarımız, Allah’ın yüceliğinden hiçbir şey eksiltmez. Fakat bizi, Yüce Yaradan nezdinde perişan duruma düşürür. Bu gerçeğe rağmen, yüzyıllardır böyle alışmış insanların gerçekleri kabul etmeleri için, uzun bir çaba ve zaman gerekecektir. Ne mutlu bu çabayı göstereceklere.

Allah’ım, bizlere, Senin gönderdiğin ayetleri anlayabilmemiz için, anlayış ihsan eyle!

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | MABETLER ALLAH’INDIR için yorumlar kapalı

OY KORKUSU

ASRIN KORKUSU, “OY” KORKUSU

 

Başlıktaki söz, Fahri Küpcü’nün 1978 basımlı “Bir Çobanın Düşleri” kitabından alınmıştır. Kırgız yazar Muhtar Şahanov’un deyimiyle “Batının ucuz sanatı” olan demokrasi, yöneticileri, “oy korkusuyla” baskı altına alıyor.

Yeni arayışlar içerisindeki bütün ülkelerin ortak sorunu, “oy korkusu” ile bütünleşen siyaset anlayışıdır. Bu siyaset anlayışı, dünyanın geleceğini karartan en bulaşıcı ve belki de en kötü bir virüstür. Bilindiği gibi, küreselleşen dünyamızda, halklar, demokrasi ile yönetilmek için çabalamaktadırlar. Çünkü demokrasi, henüz, mevcut yönetimlerin en az hatalı olanıdır.

İslâmiyet, geldiği döneme göre devrim niteliğinde olan, günümüzdeki demokrasi benzeri bir anlayış getirmiştir. Ancak kısa süre sonra istişare, yönetimi ehline verme, seçim gibi anlayışlar rafa kaldırılmıştır. İlk dört halifeden sonraki dönemlerde gelen İslâm âlimlerinin çoğunluğu sultanlık anlayışını benimsemişlerdir. Sözünü esirgemeyen âlimler bile, sadece sultanlardan adil olmalarını istemekle yetinmişlerdir.

Hattâ Farabi, ideal devlet başkanında bulunması gereken 12 özelliği saymıştır. Bu konudaki ayrıntıları “Toplumda Erdemin Yaygınlaşması, Devlet Başkanından Başlar” adlı yazımızda vermiştik. Müslümanların, günümüzde geldiği konumlara bakıldığında, Farabi gibi âlimlerin bu isteklerinin pek uygulanmadığı anlaşılıyor.

Günümüzdeki demokrasi anlayışının da eksiklerini, her gün yaşayarak görüyoruz. Seçimle işbaşına gelinen hangi ülkede olursa olsun, ülkelerde, seçilmiş kişilerin büyük çoğunluğunun tek amacı, tekrar seçilmek olmaktadır. Bu sebeple, zamanının, emeklerinin ve maddi gücünün en az %80’nini yeniden seçilebilmek için harcamaktadır.

Peki, insanlığın bulabildiği en iyi yönetim şekli de demokrasi olduğuna göre, daha güzel bir gelecek için ne yapılabilir?

 Yapılabilecek en belirgin değişiklik, “oy korkusunun” yerine, kalpten gelen bir iman ile Allah sevgisi ve korkusunu yerleştirmeye çalışmaktır. Allah sevgisi ve korkusu, hem oy verenlerde hem de oy isteyenlerde olursa, başarımız daha fazla olur.  Fakat bu yol, uzun ve ince bir yoldur.

Öncelikle, insanları kandırarak oy toplayanlardan yolsuzluğa ve soysuzluğa bulaşanlarını, mutlaka ve şiddetle cezalandırmak gerekir ki, başkalarına örnek olsunlar. Böyle yöneticilerin halkı kandırmalarında bilerek aracılık eden etrafındaki insanlar da, bu cezalardan paylarını almalıdırlar. Hattâ, böylelerini bildikleri halde “çalıyor, ama iş de yapıyor” veya “çalıyor, ama Müslüman” yahut “çalıyor, ama bize de çaldırıyor” gibi savunmaları yapanlar da, paylarına düşen cezaları çekmelidirler.

Dünyamızda 20inci yüzyılda yaşanan büyüklü küçüklü bütün savaşların ve olayların bize öğrettiği bir gerçek var. Kemal Tahir’in ifadesiyle, “Bir devletin asıl sahipleri, sadece oy verip başka bir şey yapmayanlar değil, son tahlilde devleti kurtarmak için her şeylerini yüzüstü bırakarak, ölüm bahasına yola çıkanlardır”. Bu ifade bütün guruplar, ülkeler ve sonunda dünya için de geçerlidir.

Siyasilerin oy korkusunu iyiye yönlendirmenin bir diğer bir yöntemi de, süratle insanların eğitim seviyelerini artırmaktır. Ama günümüzdeki yanlış uygulamasıyla değil, merkeze “insanlığı” koyarak yapılmalıdır.

Bir başka yöntem, erdemli davrananların madden ve manen takdir edilmeleridir.

Bu yöntemler ve bu konuda daha önce yayınladığımız yazılarımızda belirttiğimiz benzeri uygulamaları yaparsak, asrın korkusu olan oy korkusunu, demokrasiyi geliştirecek yöne yönlendirmiş oluruz. Böylece insanlık huzura doğru yol alır.

Sosyal kategorisine gönderildi | OY KORKUSU için yorumlar kapalı

TARİHİN AYDINLATTIĞI GELECEK

OSMANLI TÜRK DEVLETİNİ, BATI KAPİTALİZMİNDEN AYIRAN ÖZELLİKLERİ

 

Osmanlı Türk Devletinin, kendiliğinden üstlendiği görev, doğusundaki ülkeleri batının saldırılarına karşı korumaktı. Bunu başarıyla yerine getirdiler. İkinci başarıları, dünyanın en karışık, netameli bölgesinde ve tarihinin en karışık döneminde Orta Doğu Bölgesinde huzuru sağlamalarıdır. Böyle bir bölgede, Haçlı Seferleri ve Moğol akınlarıyla sarsılan bir yapıdan sonra, devleti kurmakla kalmayıp, kökleştirmek ve geliştirmek çok ciddi özellikler ister.

Osmanlıları aşamadıkları için Afrika’nın güneyinden dolanarak Asya’ya ulaşan batı, zenginleşmeye başlamıştı. Amerika diye bir kıtanın varlığı da, Avrupalıların zenginliğine zenginlik kattı. Gittikleri yerlerdeki barutu olmayan halkları sömürerek zenginleşen Avrupalılar, hiç ummadıkları bir şekilde sahip oldukları bu zenginliklerini kaybetmemek için, sömürü anlayışlarını daha sıkı uyguladılar.

Nitekim Osmanlının doğusunda kalan ve Osmanlının sınırları dışındaki bütün milletleri adeta esir ettiler. Asya’nın en kalabalık halkları olan Çinliler, Hintliler dâhil bütün doğu, uzun süre sömürü hayatı yaşadılar. Doğulu halklar, Osmanlının üstlendiği yüce görevin anlamını, ancak esaret altına girdikten sonra fark ettiler.

Osmanlının, doğulu devletleri koruyan tek devlet olduğunun bir başka göstergesi, Rusların ve Japonların davranışları oldu. Ruslar, batının tekniğini alarak, doğusundaki devletlere kendileri saldırdılar. Onları kapitalistler gibi sömürdüler. İşin ilginci, sosyalist olan Bolşevikler de, aynı anlayışı devam ettirdiler. Böylece savundukları fikri, daha baştan kendileri mahkûm ettiler.

Japonlar da, batının tekniği ve desteğini alarak yine çevresindeki doğulu devletlere saldırdılar. Onları sömürge yapmak istediler. Bu ülkelerin, batının kapitalist temele oturan anlayışı doğrultusundaki davranışları, Osmanlının farklılığını ve önemini bir kez daha gözler önüne serdi.

Osmanlının yönetimindeki halklar ise, bu durumu fark edemediler. Çünkü onlar,  sömürü yaşamadılar. Osmanlı ülkesindeki en zenginler, Müslüman olmayan halklar idi. Onlar da, 19uncu yüzyıldan itibaren batının kışkırtmalarına daha fazla dayanamadılar. Osmanlı Türklerine karşı isyan ettiler. En sonunda Müslüman halklar da ayrılmak istediler.

Bugün gelinen noktada, Balkanlarda huzur yeni yeni sağlanıyor. Orta Doğuda ise, ciddi bir huzur ortamı henüz yaşanamadı. Bağımsızlıklarına kavuşamamış olan guruplar dertli. Ama devlet kurmuş guruplar onlardan daha dertli. Hem de, her türlü yeraltı kaynak bolluğuna rağmen.

Anlaşılan o ki, Osmanlı Türklerinin uygulamalarına, günümüz dünyasının çok ihtiyacı var. Sadece Orta Doğu bölgesinde değil, dünyanın her bölgesinde ihtiyaç var. Bu ihtiyacı belki de, en çok da maddeten kalkınmış ülkeler hissetmektedir. Peki, nelerdi bu uygulamalar? Ne gibi özelliklere sahiptiler?

Önce Türklerin özelliklerine bakalım. Sonra bu özelliklerin hayata yansımalarını ve uygulamalarını irdeleyelim. “Tarihin Aydınlattığı Gelecek” isimli kitabımda Türklerin fert olarak 12 ayrı özelliklerinden bahsettim. Bunlardan Osmanlının uygulamalarının üzerinde etkili olanlarını, burada ele alacağız.

Türklerde ırkçılık yoktur. İnsanlara olan davranışlarını onların ırklarına göre belirlemezler. Kapitalist için ise, asıl olan kendi ailesi veya sülalesidir. Diğerlerinin önemi kendisine kazandırdıklarıyla doğru orantılıdır. O kazanç da biterse, yine onlara bir hiç gözüyle bakabilir.

Türklerde yüksek onur ve haysiyet vardır. Hâlbuki kapitalizmin kurallarına göre, ticarette onur ve haysiyet, karın doyurmaz. Türklerin bir başka özellikleri, “sözünün eri” olmalarıdır. Hâlbuki kapitalizmin ticari kurallarında, esas olan sözler değil, kazançlardır.

Türkleri tanımlayan bir başka özellikleri, “çevresindekilere karşı hizmet arzusudur”. Hâlbuki kapitalist, başkalarına hizmet etmeyi hiç düşünemez. Düşünürse kapitalizme ihanet etmiş olur. Aksine, çevresindekilerin kendisine hizmet etlerini ister.

Türkler, “mağdurlara karşı merhametlidirler”. Hâlbuki bir kapitalist, ancak bileğini bükmedikleri ile işbirliğine girer, merhametli imiş gibi davranır. Mazlumları ve mağdurları ezmek, kapitalizmin doğası gereğidir. Kendi ülkesinde 2.000 dolara yaptıramadığı işçiliği, dünyanın bir başka bölgesinde 60 dolara yaptırmayı başarı sayar.

Türklerde “maddi ve manevi sağlamlık” vardır. Kapitalist için maddi sağlamlık önemlidir. Manevi sağlamlık gerekmez. Hattâ dini duyguları, fakirlerin sığınağı olan gerçek dışı bir şey olarak görür.

Türklerin özelliklerinden birisi de, “gerektiğinde kendisinin ve karşısındakinin hayatını hiçe saymaktır”. Kapitalist bir insan için karşısındakinin hayatının hiçbir önemi yoktur. Ama kendi hayatı çok önemlidir.

Yukarıdaki özellikler, Osmanlı Türklerinin uygulamalarına yön vermiştir. Bu sitede daha önce yayınladığımız Osmanlı Devletindeki anlayışları hatırlayalım. Osmanlıda eşitlikçi bir anlayış oluşmuştur. Sınıflar oluşmamıştır. Sınıf kavgaları, bir sınıfın diğerini ezmesi, gündeme hiç gelmemiştir. Dini farklılıklar arasında da eşitlikçi davranış esastır.

Osmanlının uygulamalarında “itidal” vardır. Kararlarda ve davranışlarda aşırılık, sadece içten pazarlıklılara, nankörlere karşı görülür. Diğer durumlarda hep itidalli davranış vardır. Devletin çöküş döneminde oluşturulan “Mecelle” kanunlarının yapısı da, itidal anlayışına dayanır.

Osmanlıda, rekabet içerisinde birbirini ezen bir ticaret anlayışı yoktur.  Aksine işbirliğine dayalı bir yapı oluşmuştur. Türklerde ticaretten birinci amaç, kâr değildir. Esas olan itibardır.

Osmanlı Türklerinde çöküş dönemi haricinde, zengin ile fakir arasında ciddi bir fark görülmez. Zaten, hiç kimsenin veya hiçbir gurubun aşırı zengin olmasına izin verilmemiştir. Bu durum sınıfların oluşmasını engellediği gibi, insanların birbirlerini ezmesini de engellemiştir. Hem halkta hem de devlet yönetimindeki etkin anlayış “mülk Allah’ındır” inanışı olmuştur. Dolayısıyla hem kişiler arasında mal-mülk peşinde koşanların sayısı çok olmuştur hem de mülk, Allah adına devletin sayılmıştır.

Osmanlı yönetimi, devleti, ailenin şahsi malı gibi görmemiştir. Devlet olmadan halka hizmetin olamayacağını, güçlü devlet olmadan huzurun sağlanamayacağını anlamıştır. Bu sebeple esas olan devletin bekası olmuştur. Devletin bekası için kendi oğullarını ve kardeşlerini bile kendisi öldürmeyi göze almıştır. Bu anlayış, devletin şehzadeler arasında pay edilerek güçsüzleşmesini önlediği gibi, feodal bir yapının oluşmasını da önlemiştir.

Dünyamızın son 1.000 yıllık tarihine bakıldığında, neredeyse tamamen, batı-doğu çatışması üzerinedir. Batılıların aralarındaki boğuşmalar da, doğunun paylaşımı üzerine olmuştur. Bu mücadeleler, insanlığa büyük acılar yaşatmıştır. Bu anlayış devam ederse, daha büyük acıların yaşanması muhakkaktır.

Bu mücadeleler sırasında, kendileri anlayış olarak doğulu olmakla birlikte, aynı batılılar gibi, diğer doğuluları sömürmeye kalkan Rusya ve Japonya, her türlü gayretlerine rağmen arzuladıkları konuma gelememişlerdir. Rusya, önce Sibirya ve Orta Asya’daki yeraltı zenginliklerine, sonrasında bunlara ilaveten sosyalizm avantajına rağmen, dünya devletleri nezdindeki yerini iyileştirememiştir. Japonların dünyadaki etkileri ise, 1900’lerin başlarında ve 1970’lerde oluşturdukları iki ayrı Japon Mucizesine rağmen, umdukları yerde hiç değildir.

Diğer taraftan batı-doğu çatışması, artık eskisi gibi sadece savaşlar şeklinde olmamaktadır. Aradaki mücadele sürekli bir hal almıştır. Bu da insanlığın günlük yaşamını etkiler hale gelmiştir.

İşte doğu-batı çatışmasının durması ve insanlığın huzur bulması için, Osmanlı Türklerinin anlayışlarına ve Kur’an hükümleriyle de çelişmeyen uygulamalarına çok ihtiyaç vardır. Bütün dünya olarak bu konuda kafa yormak ve çözüm üretmek zorunda olduğumuz açıktır. Artık dünyanın küreselleştiği günümüzde, asıl olan, bütün dünyanın, yani insanlığın ortak geleceğidir. Tarih, bu geleceği aydınlatacak şekilde irdelenmelidir. Türkler dâhil her millet, özeleştiri yapmaktan ve yeni çözümler üretmekten korkmamalıdır.

Allah’ım, bu dünyaya güzel eserler bırakabilmemiz için, bizlere yol göster, mücadele azmi ver, irade gücü ver. Âmin!

Sosyal kategorisine gönderildi | TARİHİN AYDINLATTIĞI GELECEK için yorumlar kapalı

KUR’AN’I TERK ETMEK

HZ. MUHAMMED, “EY RABBİM! KAVMİM, BU KUR’AN’I TERKETTİ”

 

Başlık, Furkan Suresi 30uncu ayetten alınmıştır. Ayet: “Peygamber dedi ki, Ya Rab! kavmim bu Kur’an’ı, mehcur tuttular.” Âlimlerin bir kısmının görüşü, Hz. Muhammed’in kavmiyle ilgili bu serzenişini, yaşadığı dönem için yaptığı şeklindedir. Bazı âlimler de, kıyamet günü yapacağı şeklinde ifade etmişlerdir.

Âlimlerin bu görüşlerinin sebebi ‘mehcur tutmanın’ iki faklı anlamının olmasıdır. Bir anlamı, “hakkında saçma sapan konuştular, evvelkilerin uydurma masalları dediler” demektir. Bu anlamı esas alındığında, Hz. Peygamberin, bu serzenişini, yaşadığı dönem için yaptığı anlaşılır.

Günümüz insanınca bilindiği gibi, peygamberler kavimlerini Allah’a şikâyet ettiklerinde, Yüce Yaradan hemen karşılık vermektedir. Peygamberler ve onlarla birlikte olan inananlar, Allah’ın gösterdiği yoldan ayrılmadıkça, Yüce Yaradan, inanmayanları derhal cezalandırmakta, inananları kurtarmaktadır.

Ayet Mekke’de inmiştir. Diğer peygamberlerin kıssaları henüz tam anlatılmamıştır. Eğer kıssaları ve sonuçlarını bilmiş olsaydı, âlemlere rahmet için gönderildiği düşünülen ve diğer peygamberlerin kıssaları hakkında Allah tarafından bilgilendirilen bir yüce insanın, kavmini Yüce Yaradan’a şikâyet etmesi çok zayıf ihtimaldir. Zaten ayet, Hz. Musa’nın, firavun için yaptığı gibi, bir şikâyet ve firavunu cezalandırması için söylediği gibi, bir talep içermemektedir. Sadece bir serzeniştir. Aynı surenin devamı 31inci ayet de böyle olduğunu göstermektedir.

Furkan 31: “Biz, işte böyle, her peygamber için suçlulardan bir düşman yarattık. Bununla beraber, yol gösterici (hidayet verici) ve yardım edici olarak Rabbin yeter.” Yüce Yaradan, insanların bu davranışlarını normal olarak karşılamasını öğütleyen bir yöntemle, ‘her peygamber için bir düşman yarattık’ demektedir. Ayetin devamında, ‘hidayet verici ve yardım edici olarak Rabbin yeter’ ifadesiyle, bu durumlardan ürkmemesi gerektiğini vurgulamaktadır. Yardım edici olarak sadece Rabbine güvenmesini istemektedir. Yüce Yaradan, hem peygamberine hem de düşman konumundakilerden bazılarına hidayet vereceğinin, yani yol göstereceğinin, adeta, müjdesini vermektedir.

Ayetteki ‘mehcur tutmak’ deyiminin diğer anlamı, terk edip uzak durmak ve onunla amel etmemektir. Bu anlamı dikkate alındığında, Hz. Muhammed’in bu serzenişini, kıyamet günü yapacağı anlaşılır.

Kur’an hem evrenseldir hem de insanlık var oldukça baki kalacaktır. Bu sebeple, bize göre, Hz. Muhammed’in bu serzenişi, hem kendi dönemi hem de sonrası için de geçerlidir. Yüce Yaradan’ın kelimeleri seçimi de, bunu gösterir. Hz. Peygamberin sözleri, sadece kendi kavmi için değil, insanlık için de geçerlidir.

Ayetin, bizleri yani yaşayan insanları ilgilendiren anlamı, Hz. Peygamberden sonraki dönemler için söylemiş olmasıdır. Bizim ibadetleri yapmadığımız değil, Kur’an ile amel etmediğimiz söylenmektedir. Kur’an ile amel etmek, güzel ahlâk ve edep sahibi olmamızı sağlar. Kur’an ile amel etmek, Bakara 177 ve benzer ayetlerde belirtildiği gibi; iyilik yapmak, sözünde durmak, anlaşmalara uymak, sıkıntılara sabretmek, adaletli olmak, suçluları cezalandırmak, bazılarını defetmek, haklının hakkını vermektir.

İbadetler de, Kur’an’ın emirleri arasındadır. İbadetler, insanı, ahlâka götürmek içindir. Kıldığımız namaz, tuttuğumuz oruç, gittiğimiz hac, verdiğimiz zekât bizleri ahlâka götürmüyorsa, ibadetlerimizi yerine getirmekle, Kur’an ile amel etmiş sayılmayız. Araf Suresi 8: “O gün amellerin tartılması da haktır. Kimlerin sevabı ağır basarsa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.”

Ayete göre tartılacak olanlar yaptığımız amellerdir. Eğer salih amellerimiz (iyi işlerimiz) fazla gelirse, kurtuluşa ereceğimiz müjdelenmektedir. Ayette, ‘duaları ağır basanlar veya ibadetleri fazla olanlar kurtuluşa erenlerdir’ denilmemektedir.

Bu durum, diğer birçok ayette de net olarak ifade edilmektedir. Bakara 82: “İman edip, salih ameller işleyenler, işte öyleleri de cennet ehlidirler ve orada ebedî kalıcıdırlar.”

Allah’ım, bizlerin, Kur’an’ı terk eden insanlardan olmamamız için, bizlere irade gücü ver, mücadele azmi ver, sabır ve sebat ver.

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | KUR’AN’I TERK ETMEK için yorumlar kapalı

ALLAH GEÇMİŞİ AFFEDER, FAKAT

ALLAH GEÇMİŞİ AFFETMİŞTİR, FAKAT

 

Maide Suresi 95. “Ey iman edenler! İhramlı iken av hayvanı öldürmeyin. Kim onu kasten öldürürse bir ceza vardır. (Bu ceza), Kâbe’ye ulaştırılmak üzere, öldürdüğünün dengi olup, içinizden iki âdil kimsenin takdir edeceği bir kurbanlık hayvan veya yoksulları yedirmek suretiyle kefaret yahut onun dengi oruç tutmaktır. (Bu) yaptığı işin kötü sonucunu tatması içindir. Allah, geçmiştekileri affetmiştir. Fakat kim bir daha böyle yaparsa, Allah ondan intikam alır. Allah, mutlak güç sahibidir, (kötülere karşı) intikam sahibidir.”

Ayet, iman sahibi olanlara hitap ediyor. Allah’ın kurallarına uymayanların, iman etmiş olsalar bile,  yaptıkları kötü işin sonucunu tatmaları gerektiğini vurguluyor. Bilindiği gibi, insanların kendi oluşturdukları toplumsal kurallarda da, bu böyledir. Her bir kişi, yaptığı hatanın cezasını öder. Bazen ceza ödemeyenler de olur. Bunlar, kuralları ya kimsenin haberi olmadan ihlâl edenlerdir yahut da zengin veya yüksek mevkilerde olanlardır.

Fakat Yüce Yaradan her şeyi bildiği için, kimse hatasını Ondan gizleyemez. En yüksek mevkide Allah olduğu için de, hiç kimse bana ceza yazamazlar diyemez. Bu ceza uygulaması, aşağıdaki ayette görüleceği üzere, Allah’ın sevdiği kullarından olan peygamberler için de geçerlidir.

Al-i İmran 161: “Bir peygamber için emanete hıyanet olur şey değildir. Her kim hıyanet eder, ganimet ve hâsılattan bir şey aşırırsa, boynuna aldığını kıyamet günü yüklenir getirir; sonrada herkese kazandığı ödenir. Hiç birine zulmedilmez.”

Bakara 145. “Celâlim için, sen (Hz. Muhammed) o kitap verilmiş olanlara, bütün delilleri de getirsen, yine de senin kıblene tabi olmazlar, sen de onların kıblesine tabi olmazsın. Zaten onlar da birbirlerinin kıblesine tabi değiller. Celâlim hakkı için, sana gelen bunca ilmin arkasından sen tutar da onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, o zaman hiç şüphesiz, sen de zalimlerden olursun.”

Yüce Yaradan, yazımızın başındaki Maide 95inci ayette, geçmişte yapılan hataları affettiğini beyan ediyor. Allah’ın geçmişi affetmesi için de, kişinin tövbe etmesi gerekiyor. Bakara 160: “Ancak tövbe edip halini düzelterek gerçeği söyleyenler başka. İşte onları ben bağışlarım. Ben çok merhamet ediciyim, tövbeleri çokça kabul ederim.”

Maide 95’in devamında, affettiklerinin bir daha hata yapması durumunda, Allah, onlardan intikam alacağını beyan ediyor. Demek ki, tövbe edip halini düzelterek gerçeği söyleyenleri affediyor. Fakat hatasında devam edenleri mutlaka cezalandırıyor. Çünkü Yüce Yaradan böyle davrananların, aşağıdaki ayetten de anlaşılacağı üzere, en zalim insan konumuna düştüklerine inanıyor.

Secde 22: “Rabbinin ayetleriyle kendisine öğüt verilip de, sonra onlardan yüz çeviren kimseden daha zalim kim olabilir? Gerçekten biz, günahkârlardan intikam alacağız.”

Bakara Suresi 145inci ayette gördüğümüz gibi, bu konuma gelen kişinin, peygamber olması bile zalimliğini değiştirmiyor.

Yukarıdaki ayetlerdeki açıklamalar, iman ettikten sonra günah işleyenlere hitap ediyor. Bir de, kendilerine Allah’ın kuralları hakkında bilgi verildikten sonra yarım iman gösterenler var. Bunlar kararsızlar. Bazen iman ediyorlar, bazen inkâr ediyorlar. Aslında onlar, Yüce Yaradan’ı inkâr etmiyorlar. Allah’a ve kurallarına inanıyorlar. Fakat kurallarına uymak istemiyorlar. Kur’an, böyleleri için de bizleri bilgilendiriyor.

Tövbe 74: “Onlar, kötü bir şey söylemedik, diyerek Allah’a yemin ederler. Onlar o küfür kelimesini kesinlikle söylediler. İslâm’a girdikten sonra yine kâfirlik ettiler. Ve o başaramadıkları cinayeti tasarladılar. Hâlbuki intikam almaları için Allah’ın, Resulü ile onları lütfundan zenginleştirmiş olmasından başka bir sebep yoktu. Eğer tövbe ederlerse haklarında hayırlı olur. Yok, yanaşmazlarsa Allah onları dünyada da, ahirette de acıklı bir azaba uğratır. Yeryüzünde onları koruyacak veya onlara yardım edecek bir kimse de bulunmaz.”

Rum 47: “Andolsun ki biz, senden önce birçok peygamberleri kavimlerine gönderdik de, onlara apaçık delillerle vardılar. Onun üzerine günah işleyenlerden intikam aldık. Müminlere yardım ise, bizim nezdimizde bir hak oldu.”

İbrahim 47: “O halde sakın Allah’ın peygamberlerine olan vaadinden cayacağını sanma! Şüphesiz Allah her şeye galiptir, intikam sahibidir.”

Üçüncü bir gurup insan ise, doğrudan inkâr edenlerdir. Kur’an bunlar hakkında da bizleri bilgilendiriyor.

Araf 136: “Biz de, ayetlerimizi inkâr ettikleri ve onlara kulak vermedikleri için kendilerinden intikam aldık da hepsini denizde boğduk.”

Yüce Yaradan inkâr edenlere mutlaka cezalarını vereceğini vaat ediyor. Bu cezanın zamanı peygamberin sağılığında olmayabiliyor. Peygamber vefat ettikten sonra da olsa, böylelerinin mutlaka cezalandırılacağının müjdesini veriyor.

Zuhruf 41: “Eğer biz seni onlara azap gelmeden önce alıp götürsek bile, onlardan intikam alırız.”

Görüldüğü gibi, Yüce Yaradan Kur’an’ında, üç tip insan için de benzer sondan bahsediyor. Birinci gurup, iman edenler, fakat hata yapmaya devam edenler. Bunlar Müslüman olmuş, ama mümin olamamış olanlar. İkinci gurup, tam anlamıyla kararsızlar. Bunlar Allah’a iman ediyorlar ama Allah’ın kurallarına uymak istemiyorlar. Yüce Yaradan’ın kızacağı işleri yapıyorlar. Yani ne ‘yar’dan geçiyorlar, ne ‘ser’den geçiyorlar. Üçüncü gurup ise doğrudan inkâr edenler.

Hepsinin de sonu aynı. Yüce Yaradan iman etmiş-etmemiş ayırmadan bütün kötülerden intikam alıyor. Sadece, intikam zamanı insanlarca bilinmiyor.

Allah’ım, bizlere, intikam alacaklarının değil, razı olduklarının arasına girebilmemiz için, irade gücü ver.

Sosyal kategorisine gönderildi | ALLAH GEÇMİŞİ AFFEDER, FAKAT için yorumlar kapalı

MEHMET AKİF ERSOY VAAZI

MEHMET AKİF ERSOY’A GÖRE, GERİLİĞİMİZİN SEBEPLERİ

 

(Bu yazı Nejat Muallimoğlu’nun “Hitabet” adlı eserinden aynen alınmıştır. Milli şairin Balkan Savaşı sırasında 25 Ocak 1912 günü Fatih Camiinde söylediği bir vaazından parçalardır.)

… Müslümanlık namına bizde ancak birkaç gösteriş kalmış. Alt tarafı bilerek, bilmeyerek kabul olunmuş bir yığın bid’at! (Peygamber’den sonra dine giren şeyler)

Ey cemaat-i Müslimîn! Bu din, irfan dini idi, hâlbuki bugün milletlerin en cahiliyiz. Bu din, şehamet (zekâ ile beraber cesaret ve kahramanlık) dini idi, gayret dini idi. Biz ise şu zamanda milletlerin en miskiniyiz!… Biz Müslümanlar, ben öyle görüyorum, Allah ile pek laubaliyiz! Zannediyoruz ki, Cenab-ı Hak oturduğumuz yerden isteyivermekle, hatırımız için İlâhi kanunlarını değiştirir. Zavallı bizler!…

…Eğer elbirliği ile bu cehaletin izalesine (ortadan kaldırılmasına) çalışmazsak, mahvımız muhakkaktır. Yoksa yarım tedbirlerle iş bitmez.

Hazreti Mevlâna’nın şöyle bir hikâyesi var. Fakirin birinin harap bir evi varmış; çoluğunu, çocuğunu onun içinde barındırırmış. Adamcağız her sabah işine giderken,eve dermiş ki: “Ey eski yurdum, sakın bana haber vermeden yıkılıp da, çoluğumu, çocuğumu mahvetmeyesin.”

Bir gün gelip bakar ki, ev yıkılmış, üç çocuğunu da ezmiş. Yıkık yurdun harabeleri üzerine çıkar, baykuş gibi ötmeye başlar.

“Bana haber vermeden, neye yıkıldın da hanümanımı (ev bark, aile ocağı) söndürdün? Ben sana her sabah yalvarmamış mıydım? Bu kadar vefasızlık olur mu?”

Ev ona der ki:

“Beni azarlama. Ben sana şimdiye kadar binlerce kere bu akıbeti anlattım. Benim artık halimi anlatacak hâlim kalmadı, demek istedim. Lâkin ne vakit ağzımı açtımsa, sen hemen bir avuç çamur tıkadın. Duvarlardaki çatlaklar hep birer lisan idi. Fakat bir türlü hakikati anlatamadım. Beni hâlime bırakmadın ki, sana hâlimi söyleyeyim!”

Bizim vaziyetimiz de aynıdır. Binamızın neresi çatladıysa, yamamaya baktık; bir avuç çamur tıkadık. Esasa, temele hiç bakmadık. Nihayet bir gün geldi ki, ansızın yıkıldı. Teşekkür olunur ki, kâmilen yıkılmadı. Fakat yine gaflet gösterirsek, alt tarafı da yıkılacaktır.

…Biz cehaletimiz yüzünden, dini bu hale getirdik. Din de, bizi bu hale getirdi. İslâm, meskenet (miskinlik, tembellik) dini oldu.

Kanaatı, tevekkülü, sabrı, hepsini yanlış anladık. Siyreti Resûl’ü (Hz. Muhammed’in ahlâk ve karakteri) siyreti ashabı (Peygamberin meclislerinde ve konuşmalarında hazır bulunanlar) gözetmez olduk. Ashab-ı Kiram (büyükler) nasıl çalışıyorlardı?.. Hz. Ömer’in İslâm’daki mevkii malûm. İkinci halife, Hz. Peygamber’in o kadar iltifatına mazhar olmuş ki, “Benden sonra Peygamber gelseydi, Ömer gelirdi,” buyurmuşlar. İşte o hazret, bir gün, Medine’de dolaşırken bakmış, bir adam yırtık-pırtık elbise içinde, boynunu bir tarafa bükmüş, süklüm-püklüm duruyor. Hemen kamçıyı herifin omuzuna indirmiş. Demiş ki: “Miskin herif,  bizim dinimizi böyle ölü şekline koyma. Allah seni kahretsin!” Bu din meskenet dini değil, yoksulluk dini değil.

Hele tevekkül… Hiç bizim anladığımız mahiyette mi? Tevekkül, Kur’an’ın gösterdiği, hadisin gösterdiği tevekkül, bütün esbaba (sebepler) sarıldıktan sonra olan tevekküldür. Ne güzeldir Sadi’nin şu hikâyesi: Adamcağızın biri geceyi kırda geçirmek mecburiyetinde kalmış. Lâkin yırtıcı hayvanlardan korktuğu için büyük bir ağaca çıkmış. Bakmış, ağacın dibinde kötürüm bir tilki yatıyor. Bu sakat tilki, acaba ne niyor, ne içiyor, diye merak etmiş. Bir aralık uzaktan bir aslan görünmüş. Ağzında bir ceylan varmış. Ağacın dibine gelmiş, ceylanı parçalamış, yiyeceği kadar yemiş, savurmuş. Derken, tilki de sürüne sürüne gitmiş, ceylanın bakiyeyi vücudunu (geri kalan kısmını) yemiş, inine çekilmiş.

Ya, demek ki, Cenab-ı Hak amelmanda (kötürüm) bir mahlûkun bile rızkını ayağına gönderiyor. İşte kötürüm bir tilki! Fakat yine aç kalmıyor. Öyle ise, ben de oraya buraya başvurmaktansa, bir köşeye çekilip mütevekkil olayım. Herif, ağaçtan iner, biraz gider, yolun kenarında bir mağara bulur. İçine girer. Bir gün bekler, iki gün bekler; gelen giden yok. Üçüncü gün açlık, biçarenin iliğine, damarına kadar işlemiş. Bitap düşmüş, uyumuş. Rüyasında biri gelmiş. Demiş ki; “Ey, budala, kalk! Ne yapıyorsun? Vücudun sapasağlam iken bu meskenet ne? Nasıl oluyor da kendini sakat bir tilki menziline indiriyorsun? Git aslan ol da, bakiye-i şikârınla (avının artığıyla) başkaları geçinsin!”

 Sonra yanlış anladığımız hakikatlerin biri de; sabır. Biz zannediyoruz ki, sabır zillete tahammüldür. Hâlbuki sabır, katlanmak değil, hayatın güçlüklerine göğüs germektir. Kur’an diyor ki:

“Sabrediniz, hem de sabırda düşmanlarınızla müsabaka ediniz. Onlardan fazla güçlüklere göğüs geriniz.”

Kur’an’ın bu hakikatlerini ne ile anlayacağız? İlim ile, irfan ile. Biz anlamadan gidiyoruz. Bâri, çocuklarımız anlasın.

Genel kategorisine gönderildi | MEHMET AKİF ERSOY VAAZI için yorumlar kapalı

MEDENİYET ANLAYIŞI

MEDENİYET, AHLÂK VE ALET ÜRETEBİLMEKSE

 

Medeniyet ve kültür konularındaki bazı düşünceleri, faklı yaklaşımlarla bu sitede daha önce yayınladığımız “Medeniyet ve Kültür” başlıklı yazımızda dile getirmiştim. Ayrıca diğer sitemiz olan www.ihkupcu.com adresinde “Medeniyet, Kültür ve Türkler” konulu makalemizde de bir başka bakış açısıyla incelemeye çalışmıştık.

Bu yazımızın bakış açısı için son dönemin bilge liderlerinden Aliya İzzet Begoviç’in tanımından yola çıkacağız. Begoviç, insanoğlunun ortaya çıktığından itibaren ilk faaliyetinin “alet” ve “kült” yapmak olduğunu söyler. İnsan, önce taşı kullanmış ve taşın üzerine bir kült yani kültür ve düşünce üretmiştir. Ona göre, aletin tarihi uygarlıktır. Kült ise dinin, felsefenin, ahlâkın, sanatın tarihidir.

Begoviç, insanlığın, uygarlık ile kültür arasında gidip geldiğini söyler. Tarihe bakıldığında, bunlardan birinde ilerleyenin diğerinde başarılı olur denilemeyeceğinin örnekleri çoktur. Hâlbuki Begoviç’e göre her ikisinde birden başarılı olmak mümkündür. Bunun da yolu İslâm’ın hakikatidir.

Begoviç, Kur’an’ın isteğinin, imanın ahlâk ile taçlandırılması olduğu inancındadır. Begoviç’in bütün öğretilerinin, ahlâklı olmaya vurgu yapması ve bizzat yaşayarak bu konuda örnek olması sebebiyle, biz de kültür yerine ahlâk kelimesini koyduk. Böylece Begoviç’in bahsettiği alet üretimi olarak algılanan uygarlık kelimesinin, esasen maddi anlamda anlaşılması gerektiğini vurgulamak istedik.

Mehmet Akif Ersoy’un “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” mısraında bahsettiği medeniyet, hem ahlâkı hem de teknolojiyi birlikte ihtiva etmesi gerekendir. Milli şairin kızdığı ve tek dişi kalmış dediği medeniyet anlayışı, ahlâkı olmayan ve sadece teknoloji ile temsil edilendir.

O halde “medeniyet, ahlâk ve alet üretebilmektir” demek daha anlamlıdır.

Medeniyet anlayışına bu açıdan baktığımızda, medeni denilebilecek toplumların var oldukları dönemler azdır. Bunun sebebi insanların dünyada bakış açılarıdır. Bir gurup dünyaya “ruhçu” açıdan bakmıştır. Bunlar arasında İdealizm-Hint-Hıristiyanlık anlayışı doğrultusundaki Eflatun, Buda, Mahavira, Gazali, Hegel, Kant vb kişiler bu anlayışın temsilcileridir.

Diğer bir gurup, dünyaya maddi açıdan yaklaşmıştır. Bunlar Yunan-Yahudilik-Materyalizm doğrultusundaki Aristo, Epikurios, Bacon, Spencer, Marks gibi kişilerdir. Bunlar temelde maddeciliği esas almışlardır.

Üçüncü bakış açısı ise, madde ve ruh arasında denge kurar. Bu anlayış Hz. Muhammed’den (s.a.v.) sonraki İslâm ile oluşmuştur. Bu sitedeki “İslâm Denge Dinidir” başlıklı yazımızda bu konudaki fikirlerimizi belirtmiştik. İslâm konusundaki diğer bazı yazılarımızda görüldüğü üzere Allah, insanların güzel ahlâklı olabilmesi için bizlere yol gösteriyor.

İslâm, bizden sadece ahlâklı olmamızı istemiyor. Çalışmamızı ve ilimle uğraşmamızı da istiyor. Necm Suresi 39. ayete göre, insan için çalışmasından başka bir kazancı yoktur. Demek ki, ister zengin olalım ister fakir hepimiz için, Allah nezdinde, sadece çalıştığımızdan elde ettiğimiz muteberdir.

Yüce Yaradan, ilim sahiplerine Kur’an’da ayrı bir önem vermektedir. Ta-Ha Suresi 114. Ayet: (Hz. Muhammed’e hitaben)… ‘Rabbim, benim ilmimi artır’ de!” Ayrıca Bakara Suresi 269. ayet: “Allah, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verildiyse ona çok hayır verilmiştir. Ancak, öz akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar.”

Ayetlerden anlaşılan, insanın sahip olduğu servet açısından bakılınca, ilim ve hikmet verilenlere daha çok hayır verilmiş oluyor. Dolayısıyla İslâm, ahlâklı olanların içerisinden çalışana, üretene, ilimle uğraşana, düşünene daha çok değer veriyor. Fakat birini diğerine tercih etmiyor. Madde ile manâ arasında denge kuruyor.

Hz. Peygamberden sonraki ilk dönemlerde bu denge kurulmuştur. İbni Haldun’a göre hadarileşmedikleri için henüz bedevi olan Araplar, kurdukları bu denge sayesinde hadarileşmişler yani medenileşmişlerdir. Zaman zaman hem ilimde, ticarette, felsefede ilerlemişler hem de ahiret hayatını dikkate alarak yaşamaya çalışmışlardır.

Selçuklu Türkleri de bu dengeyi kurmuşlardır. Maden işlemesinde altın, gümüş ve tuncun yanında pirinç kullanımı ilk Selçuklularda görülür. Selçuklular ayrıca ajur ve metale başka bir metal kakma tekniğini başarıyla uyguladılar. Böylece insanların kullandıkları kap biçimleri arttı. Geldiklerinde Doğu Roma İmparatorluğunun ilgisizliği yüzünden bayındır olmayan Anadolu’yu, Haçlı Seferlerine rağmen imar ettiler.

Diğer taraftan Türklerin Anadolu’nun tapusunu aldıkları savaş olan Miryakefalon Savaşını kazanan II. Kılıçaslan’ın, Malatya’daki Ermeni Piskoposuna “sizlerin duaları sayesinde kazandık” diye mektup yazması, ahlâk anlayışlarının bir göstergesidir. Osmanlı Türklerinin de uzun bir dönem İslâm’ın bu anlayışını uyguladıkları biliniyor. Bu konu ile ilgili bazı ayrıntıları yine bu sitede yayınladığımız yazılarımızda ifade etmiştik.

Günümüz dünyasının ve insanlığın, bu anlayışa olan ihtiyacı giderek artmaktadır. Artık medeniyet denilince, hem ahlâkı temsil etmesi hem de insanlığın faydasına olan aletleri üretmesi anlaşılmalıdır.

Sosyal kategorisine gönderildi | MEDENİYET ANLAYIŞI için yorumlar kapalı

HALK, YÖNETİCİLERE ALLAH’IN BİR EMANETİDİR

İSLÂM’A GÖRE HALK, ALLAH’IN YÖNETİCİLERE BİR EMANETİDİR

 

Son peygamber Hz. Muhammed ve sahabeden Hz. Ebubekir, Hz. Osman gibi insanlar servetlerini fakir Müslümanlara paylaştırarak bitirdiler. Seçimle gelen dört halifeden sonra iktidar olan Emeviler, bu anlayışa itibar etmedikleri için, dönemlerine göre çabuk yıkıldılar. Hem de bir daha doğrulmamacasına tepetaklak oldular.

İslâm’ın bu anlayışına devlet olarak uyanların başında Selçuklu ve Osmanlı Türkleri gelir. Selçuklular, uzun süren Haçlı Seferlerine rağmen, Jean Paul Roux’nun vakayinamelere dayanarak verdiği bilgilere göre, 1200’lü yıllarda Moğol istilasından önce Anadolu’yu son derece bayındır hale getirdiler. Dönemlerinin dünyanın en zengin bölgesi yaptılar. Anadoluyu kervansaraylarla donattılar. İç ve dış ticareti geliştirdiler.

Selçuklular, toprağın kişinin özel mülkü olmasına sıcak bakmadılar. Toprak bölünemezdi ve sahibi devletti. Böylece tarım çok gelişti. Tarımın gelişmesi zanaatları tetikledi. Zanaatlar, ticareti geliştirdi. Selçuklulardan önce birinci önemde olan hayvancılık, etki açısından zanaatların da gerisine düştü. Dolayısıyla zenginlik halk arasında paylaşıldı.

Osmanlı Devletindeki uygulama biraz daha farklı oldu. Onlar da, halkın ihtiyaçlarını rahatça karşılayabilmesi için çabaladılar. Ancak Osmanlılar, güçlendikleri 16ıncı yüzyıldan itibaren farklı bir uygulama daha yaptılar. İthalatı adeta teşvik ettiler. İhracatı ise denetime tabi tuttular.

İhracattaki bazı kalemlerin yasaklanması zaman zaman Avrupalı devletlerde de görüldü. Ancak bu yasaklar sadece ülkede kıtlık olduğu dönemlerde uygulandı. Bu uygulamalar da yalnızca gıda maddelerini kapsadı. Hâlbuki Osmanlılarda gıda, hammadde, mamul madde ayrımı yapmadan bütün malların ihracatı yasaklandı. Bu uygulamalar 16ıncı yüzyıldan itibaren en az üç asır devam etti. Yani uygulama sürekliydi.

Dolayısıyla Avrupa ülkelerinde kısa dönemlerde bazı mallar üzerinde görülen bu uygulama, onların ekonomik anlayışlarının, halkın ihtiyaçlarını kolayca karşılamalarını esas aldığını göstermez. Osmanlı Türklerindeki uygulamaların kapsam genişliği ve devamlılık, bu anlayışın hayata yansımasıdır.

Nitekim Osmanlılar kanunlarını ve kurumlarını, ithalat ve ihracattaki bu anlayış doğrultusunda oluşturmuşlardır. 16ıncı yüzyılda verilmeye başlanan meşhur kapitülasyonların sebebinin temelinde, halkın ihtiyacını rahatça karşılama anlayışı vardır.

Toprakların devlet malı sayılıp, ekip biçenlere verilmesi, üç yıl üst üste ekmeyenlerin elinden alınması uygulamasının da sebebi bu anlayıştır. Bilindiği gibi, o dönemlerde tarım teknolojisi hiç gelişmemişti. Dolayısıyla verim artışını sağlayarak halkın ihtiyaçlarının karşılanması bu yöntemle sağlanabiliyordu.

Elbette, toprakların dağıtımı yapılırken orduya asker temini ve askerlerin ihtiyaçları da dikkate alınıyordu. Ancak bu uygulama bazı yazarların iddia ettikleri gibi, halkın susturulması amacıyla yapılmamıştır. Zaten böyle bir şeye ihtiyaç yoktur. Bilindiği gibi, Türklerin önemli özelliklerinden birisi, üste karşı kesin itaattir.  Dolayısıyla halkın, kendi başına başkaldırması Türklerde pek görülmez. Osmanlıda görülen Celali İsyanlarının sebepleri farklıdır.

Bir diğer özellik de, çevresindekilere hizmet arzusudur. Bu özellik halk arasındaki dayanışmayı en üst seviyeye taşımıştır. İnsanların birbirleriyle yardımlaşması halkın ihtiyaçlarını karşılamasında etkili olmuştur.

Diğer taraftan gerek toprak, gerekse ithalat ve ihracat konusundaki bu uygulamaların, sarayı ve devlet yöneticilerini rahatlattığı da doğrudur. Fakat onların rahatlamalarına dayanarak, ekonomideki uygulamalarının kendilerini korumak için amacıyla yapıldığı iddia edilemez. Böyle bir iddiada bulunabilmek için bu uygulamanın zamanla ve devlet güçsüzleştikçe değişmesi gerekirdi.

Ayrıca ithalatın yerli üreticileri zorladığı ve işyerlerinin kapanmalarına sebep olduğu dönemler çok olmuştur. Meselâ çini üreticileri, devletin güçlü olduğu 16ıncı yüzyılın sonlarında Çin’den gelen ucuz çinilerle rekabet edememişler ve atölyelerin çoğu kapanmıştır. Eğer sarayın ilk hedefi kendilerini korumak olsaydı, halkın önderi sayılan zanaatkârların sarayın aleyhine olmalarına izin vermez, çini ithalatını yasaklardı.

Osmanlı Türklerinin yaptıkları bu uygulamalar, o devrin anlayışı çerçevesinde sosyal devlet, diğer bir deyimle halkla bütünleşmiş meşru bir devlet olma gayretleri olarak değerlendirilebilir. Nitekim Osmanlılar kendi devletlerine “Devlet-i Aliye-i Ebed Müddet” derlerdi. İşte bizim vurgulamaya çalıştığımız anlayışlar, devletin adının içerisinde gizlidir. Osmanlıların bu anlayışlarını destekleyen diğer uygulamalar hakkında, bu sitede yayınladığımız çeşitli yazılarımızda bilgiler vermiştik.

Bütün bu bilgiler incelendiğinde, Osmanlılara, Batılı anlamda ‘Osmanlı İmparatorluğu’ demenin yanlış olduğu anlaşılır. Osmanlılardaki halka hizmet anlayışını, Göktürklerin Orhun anıtlarında da görmek mümkündür.

Günümüzde, “halkın yöneticilere Allah’ın bir emaneti” olduğu anlayışına ihtiyaç giderek artmaktadır. Hem yöneticilerin hem halkın huzuru ve mutluluğunun, bu anlayışın uygulanmasıyla artacağı açıktır.

Sosyal kategorisine gönderildi | HALK, YÖNETİCİLERE ALLAH’IN BİR EMANETİDİR için yorumlar kapalı

EĞİTİMİN MERKEZİ

EĞİTİMİN MERKEZİNE “İNSANLIĞI” KOYMAK

 

Önceki yazımızda, dünyada barışı ve huzuru tesis edebilmemiz için ekonominin merkezine “insanlığı” koymamız gerektiğini belirtmiştik. Bunu başarabilmemiz için aynı şeyi eğitimde de yapmamızın şart olduğunu öne sürmüştük.

Kapitalizmin yanlışlığını bütün dünya yaşayarak görüyor. Kapitalizme karşı yeni bir sistem iddiasıyla ortaya çıkan ve geniş alanda uygulanan sistem, sosyalizm oldu. Yöneticiler yeni kurdukları sistemlerine uygun insan yapısını oluşturabilmek için, eğitim anlayışlarında değişiklik yaptılar. Okumamış insanların sosyalizmi anlamayacaklarını düşünerek, eğitim seferberliği başlattılar.

Okuma-yazma oranını hızla yükselttiler. Fakat yine de, bir süre sonra kurdukları sistem çöktü. Çöküşle birlikte ülkeleri, derhal kapitalizmin etkisine girdi. Reddettikleri özel mülkiyete sahip olabilmek için yarış başladı. Eğitimlerinde dini dışlamışlardı. Sistem çökünce, insanlar dine eskisinden daha çok yöneldiler. Dolayısıyla insanlarına eğitim ile vermeye çalıştıkları yeni anlayışların, toplumun hiçbir kesiminde etkisinin olmadığı, örnekleriyle görüldü.

Yaşanan bu olaylar bize, eğitim konusundaki eksiklerimizi gösterdi. Öncelikle insanın yapısına ters gelen bir olguyu eğitim ile değiştirmenin mümkün olmadığı, özel mülkiyeti reddetmenin yanlışlığı anlaşıldı. İnsanların başarılı olmaktan amaçlarının ve beklentilerinin, sadece dünyevi anlamda teşekkür belgeleri veya aferin tebriklerinin olmadığı görüldü.

Bu açıdan bakılınca, eğitim yöntemindeki diğer bir önemli eksiklik, din anlayışının dışlanması olmuştur. Eğer eğitimlerde din dışlanmasaydı, insanların bazısı dünyevi teşekkür belgeleri yerine, Yüce Yaradan’dan almayı umut ettikleri takdirleri önemserler ve dolayısıyla davranışları farklı olabilirdi.

O halde eğitimin merkezine dünya ve ahireti birlikte koymalıyız. Merkezde, hem birey olarak insan olmalı hem de insanlık olmalı. Günümüzde dünyada uygulanan farklı eğitim yöntemleri bunlardan yalnız birini merkeze koymaktadır. Dünyanın çok geniş bir bölümü, merkeze birey olarak insanı koymaktadır. Böylece eğitim kurumları kapitalizmin harp akademilerine dönüşmektedir. Dünyadaki bazı küçük guruplar da, merkeze ahireti almaktadır. İnsanlardan -tabiri caizse- bu dünyadan “elini, ayağını çekmesi” istenmektedir.

Eğitimin gayesi, gençlerimizi, maddi başarının peşinde koşarken helâk etmek olmamalıdır. Eğitimin gayesi, insanları ezberle elde edilen bilgi yüklü varlıklar yapmak değildir. Eğitimin gayesi, gençlerimizi, birlikte okuduğu arkadaşlarıyla acımasız rekabete sokarak dostsuz bırakmaktır diyebilir miyiz?

Eğitime başlarken soracağımız ilk soru: “nasıl bir insan tipi yetiştireceğiz?” olmalıdır. İşte eğitimin merkezine “insanlığı” koymak anlayışı, bu sorunun cevabından doğmaktadır. Yetiştirmek istediğimiz insan, öncelikle şahsiyetli olmalıdır.

Bir insanın şahsiyetli olabilmesi, kendisine sahip çıkmasıyla başlar. Hayatla ilişkilerinde dürüst ve hareketli olmasıyla devam eder. Böyle olabilmesi için, kişinin bilgili olması gerekir. Ama bilgili olmak yetmez. Bu bilgisini kullanmasını bilmesi gerekir. Bilgiyi kullanmasını bilmesi, ezbere dayanmayıp kavramaya dayanan bilgi toplamayla başlar.

İşte eğitim yöntemlerimizde bilgiyi ezberle değil, araştırma ve kavramaya yönelik uygulamalarla vermeliyiz. Dünya çapında yapılan Pisa testleriyle ölçülmek istenenler, bize bu konuda yol gösterebilir.

Bilgiyi kullanmak için, sadece Pisa testlerinde başarılı olmak yetmez. Bilgiyi kullanmak için irade gücü gerekir. İnsanların iradelerini güçlendirmek için iki yöntem vardır. Biri, dünyevi bilgiler, diğeri uhrevi düşüncelerdir. Yani akli ilimler ve nakli ilimlerdir. Sadece akli ilimlerle iradeyi güçlendirmek, bir süre işe yarayabilir. Ancak, insanın iradesini kullanarak oluşturacağı davranışlarının merkezine “insanlığı” koyabilmesi, kişiyi dini bilgilerle desteklemekle olur.

İnsanların yapılarında var olan “toplumun zararına olan egolarını” törpülemek için, kanuni yasaklar yeterli olmaz. “İyi insan, topluma yaralı insan” olmanın erdemlerinden bahsetmenin de bir yere kadar faydası olur. Asıl olan insanların toplum içerisindeki davranışları değildir. İnsanları eğitirken, onların kimsenin görmediği ve bilmediği ortamlarda düzgün şeyler yapmasını sağlamayı hedeflemek gerekir.

Bu hedefe ulaşmak için dini bilgiler verilirken, insanın iç huzura erişmesi de hedeflenmelidir. Bu hedeflere ancak, Yüce Yaradan’ın değişmeyen Kitabı Kur’an’ın bizlere gösterdiği yolu takip ederek varabiliriz.

Allah, kâinatı dünya için, dünyayı da insan için kurgulamıştır. Bize verdiği nimetleri, bütün insanlar faydalansın diye yaratmıştır. Dolayısıyla bilim, teknik, din, doğa ve sanat insana hizmet etmelidir. İnsan da, diğer insanların ve canlı-cansız varlıkların haklarını vermekle yükümlü olduğunun şuuruna ermelidir.  Yani, insanlığa hizmet etmekle sorumlu olduğunu bilmelidir.

Bu bilinç, şahsiyetli insan olabilmenin son merhalesidir. Çünkü insanın bilgiyi kullanabilmesi için, irade göstermesi de çoğu zaman yetmez. Ayrıca çaba sarf etmesi gerekir. Çaba için de, “istek” gerekir. İşte, istekli hale gelebilmek için, “insanlara hizmet etmekle, onlara haklarını vermekle yükümlü olduğunun” şuurunda olmak gerekir.

Eğitime başlarken soracağımız ikinci soru, “bu insan tipini ilköğretimde mi, yoksa üniversitede mi şekillendireceğiz?” olacaktır. Bunun cevabı gayet nettir. İnsanlar, ilköğretimden başlayarak en son eğitim aldığı kuruma kadar süreklilik oluşturacak şekilde, bütün kademelerde şekillendirilmelidir. Bunu yapmak da yetmez. Aile içerisinde, toplumda, basında, işyerinde yani hayatın her alanında aynı şekillendirme için gayret sarf edilmelidir.

Eğitime başlarken sorulması gereken başka sorular da vardır. Fakat diğer sorular ve hattâ ikinci sorunun ayrıntıları, ayrı birer yazı konusudur.

Allah’ım, bu dünyaya güzel eserler bırakabilmemiz için; bizlere yol göster, irade gücü ver, ilim ve hikmet ver.

Sosyal kategorisine gönderildi | EĞİTİMİN MERKEZİ için yorumlar kapalı

EKONOMİNİN MERKEZİ

EKONOMİNİN MERKEZİNE “İNSANLIĞI” KOYMAK

 

Kapitalizme itiraz eden ekonomistler, ekonominin merkezine insanı koymak gerektiğini söylerler. Onlara göre, kapitalizmin motoru güçlü insanlardır. Bu ekonomistlere göre bazı insanların kapitalist sistem içerisinde güçlü olabilmeleri, diğer bazılarını ezmeleri ile mümkün olmaktadır. Dolayısıyla kapitalist sistem, insanın insanı ezmesine dönüşmüştür. Bu sebeple de sisteme “vahşi kapitalizm” diyenler çoğalmıştır.

Kapitalizm ve toplumsal sonuçları hakkında söylenenleri, kapitalizmi savunanlar da reddetmemektedirler. Ancak onların da iddiası, merkezde, birey olarak insanın olduğudur. Onlara göre, insanlardan güçlü olanların öne çıkması doğal bir sonuçtur.

Gerçekten de Yüce Yaradan insanları farklı yapı ve özelliklerde yaratmıştır. Bazılarını bazılarına üstün kılmıştır. Bu sebeple bir kısım insanın öne çıkması normaldir. Bu husustaki bazı düşüncelerimizi “Allah, insanların her özelliğini genlerle taşıtmamıştır” başlıklı yazımızda paylaşmıştık. İlgili ayetleri konumuzla bağlantılı olarak bir daha değerlendirmek için, aşağıda tekrar veriyoruz.

Enam 165: “Sizi yeryüzünün halifeleri yapan, size verdiği şeylerde, sizi denemek için, kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur. Şüphesiz Rabbin, cezası çabuk olandır ve O, bağışlayan, esirgeyendir.”

Demek ki Yüce Yaradan, önce hepimizi yeryüzünün halifeleri yapmış. Bu görevi yerine getirebilmemiz için bize nimetler vermiş. Bizleri denemek için kimimizi kimimizden üstün kılmış. Yanlış yaparsak bizleri çabuk cezalandıracağını belirtirken, hatasından dönüp sorumluluklarını yerine getirenleri bağışlayıcılığını ve esirgeyeceğini de vurgulamış.

Peki, bizi ne ile deneyecek? Ne yapmazsak cezalandıracak? Ne yaparsak bağışlayacak ve esirgeyecek. Bunları yine Kur’an’dan öğreniyoruz. Konumuz ekonomi olduğundan, sadece ilgili bir ayeti almanın yeterli olacağı kanaatindeyiz.

Nahl 71: “Allah, rızık yönünden bir kısmınızı diğerlerinden üstün kıldı. Kendilerine bol rızık verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere vermiyorlar ki, onda eşit olsunlar. Durum böyle iken Allah’ın nimetini inkâr mı ediyorlar?”

Ayette Yüce Yaradan, üstün kıldıklarına verdiği nimetlerin asıl sahibinin kendisi olduğunu vurguluyor. Dolayısıyla bu nimetlerden çevremizdeki insanlara vermemizi istiyor. Hem de rızık açısından konumlarımızı eşitleyecek miktarda vermemizi tavsiye ediyor. Böylece toplumsal dengeyi, dolayısıyla toplumsal barışı sağlamamızın önünü açıyor. İşte kapitalizmin yanlışlığı burada ortaya çıkıyor. Kapital sahipleri, sahip olduklarını paylaşmıyorlar.

Paylaştığını söyleyenlerin çoğunluğu da, yasak savma şeklinde çok küçük miktarlarda yapıyorlar. Bu şekilde yapılan yardımlar bazen insanların zararına olabiliyor. Yardımlar onların bir iş yapmalarına, bir üretimde değerlendirmelerine yaramıyor. Aksine, yardım alanlar hazıra alışıyorlar ve dolayısıyla mecburen tembelliğe itiliyorlar. Böyle olunca belki de üretime katılabilecek insanlar, ekonominin dışında kalıyorlar.

Eğer biz ekonominin merkezine birey olarak insanı değil, insanlığı oturtursak, sorunların üstesinden geliriz. Dünya ekonomisinin ortak sorunu, ekonomide dolaşan paranın üretimden sanal ortama kayması sonucu, zengin ile fakir arasındaki farkın açılmasıdır. Tekeller ve karteller çoğaldıkça, zenginle fakir arasındaki fark daha fazla artmaktadır. Bu konularla ilgili incelemeleri, “Dünya ekonomisinin durumu”, “Dünya ekonomik buhranın sebepleri” başlıklı yazılarımızda ekonomik açıdan yapmıştık.

Ekonominin merkezine insanlığı koyabilmemiz ve bu durumun mümkün olduğunca sürekliliğini sağlamak için, eğitimin de merkezine insanlığı yerleştirmemiz gerekir. Bu husus ayrı bir yazıda ele alınacaktır.

Allah’ım, insanlığa faydalı olabilmemiz için, bizlere yol göster, mücadele azmi ver ve irade gücü ver.

Senin her şeye gücün yeter.

Ekonomi kategorisine gönderildi | EKONOMİNİN MERKEZİ için yorumlar kapalı