BEYNİMİZİN ÇALIŞMA YÖNTEMİ VE SEÇİMLERİ

BEYNİMİZİN SEÇİMLERİ ÜZERİNE

 

David Eagleman “Incognito” veya “Beynin Gizli Hayatı” adlı eserinde “beynimiz, üçkâğıtçıları sezmek gibi toplumsal problemleri çözebilecek, ama genelde akıllı ve mantıklı davranmayı gerektirmeyecek biçimde evrimleşmiştir” demektedir.

Eagleman’in iddiasındaki “beynin evrimleşmesi” geçerli olsaydı, her insan için aynı şey söz konusu olurdu. Dolayısıyla böyle bir iddiada bulunmak yanlış olur. Fakat beynimizdeki bu evrimleşme iddiasını “beynimizin bir tarafı, akıllı ve mantıklı davranmaya meyilli iken diğer yanı değildir” şeklinde bir ifade ile değiştirirsek, hem yazarın kitabında bahsettiklerine hem de daha gerçeğe yakın bir teori oluşturulmuş olur.

İnsanlar, Allah’ın verdiği ve beynimizin işlevi olan akıl, vicdan ve irade sayesinde iyiyi-kötüyü, doğruyu-yanlışı, dürüstü-üçkâğıtçıyı sezebilir ve hattâ çoğu zaman bilebilirler. Sahip oldukları bu becerilerini kullanarak, toplumsal yaşamı düzenleyebilirler. Zaman içerisinde oluşan ve toplum hayatını olumsuz etkileyen sorunları çözmek için çareler üretebilirler. Beynimiz, diğer insanların beyinlerinin fikirlerini irdeleyerek ortak bazı çözümlerde uzlaşabilir.

Ancak sorun, çözüm yolunun doğrudan beynimizin kumanda ettiği alanı ilgilendirdiğinde ortaya çıkmaktadır. Üretilen çözüm yolları, kişinin doğrudan kendi menfaatine veya inançlarına ters ise, işte o zaman beynimiz, çoğunlukla, akıllı ve mantıklı davranmayı seçmemektedir. Kur’an’daki nefse yenilme anlatımları, böyle durumları tanımlar. Düşünmeme ve akıl erdirmeme sözlerinin bazısı da böyle durumlar içindir.

Beynimizin çalışma yöntemi üzerinde araştırma yapanlara göre, her insan, hayatının neredeyse her döneminde, kendi içerisinde böyle bir ikilem yaşar. Beynin bir bölümünü etkileyen nefis, her şeye sahip olmak ister. Beynin, şahsın insanlık tarafı olan ruhunu temsil eden kısmı, vicdan ve iradesini kullanarak kısa günün kârını değil, uzun dönemi düşünür. Böylece beynimizin içerisinde iç çatışma yaşanır.

Bu çatışmalarda, insana, çevresinde oluşan hangi anlayış baskın gelirse, kişi daha çok o yöne meyleder. “Arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” atasözü bu sebebe dayanır. Bu açıdan bakılınca, kendimizi düzeltmek yani akıl, vicdan ve irademizi birlikte kullanmak istiyorsak, önce çevremizi değiştirmeye çalışmamızda fayda var. Çevremizi değiştiremiyorsak, hicret etmeye çalışmamız yararlı olacaktır. Fakat insanlar için çoğu zaman, fiziki hicret etmek zordur. Bu sebeple önce fikren hicret etmeyi başarmak gerekir.

David Eagleman, beynimizde gerçekleşen bu mücadelede, farklı tarafların birbirinden etkilenerek bir şeyler öğrendiğini savunur. “Bunun sonucunda durum, kısa ve uzun dönemli arzular arasında gerçekleşen bir bilek güreşi olmaktan çıkar ve şaşırtıcı ölçüde incelikli bir pazarlık sürecine dâhil olur” der.

Bize göre, bu pazarlık sürecinde, insanlık tarafının daha ağır basabilmesi için, imkân varsa fiziki hicret, eğer mümkün değilse fikri hicret gerekir.

Eagleman’in bu konuda verdiği örneklerden biri, hemen her insanın gittiği bir misafirlikte yaşayabileceği bir durumdur. Bize ısrarla ikram edilen çikolatalı pastayı, beynimizin bir bölümü kısa dönemli zevkli bir tat için hemen yemek ister. Beynimizin diğer bölümü, beslenme biçimimizden endişelenerek, yemememizi ister. Bu durumda bazen kendi kendimizle anlaşma yaparak pastayı yiyebiliriz.

Eagleman’e göre, beynimizin bir tarafı diğer tarafına, yarın spor yapacağını veya bir süre için ilave diyet yapacağına dair söz verir. Özgürce aldığımız bu kararlar bizi gelecekte bağlamaktadır. (Bize göre aldığımız bu kararda bile, çevremizin etkisi verdır.)

Yazarın verdiği bir diğer bilgiye göre Oseusdys, güzel kadınların yaşadığı adanın yanından geçmesi gerekir. Hilekâr dediği kadınların cezbeden müziklerine kapılıp adaya doğru gitmemesi için tayfalarına kendini geminin direğine bağlatır. Vereceği emirleri dinlememelerini ister. Böylece kendi geleceğini bağlayan kararı kendi hür fikriyle verir. (Bize göre Odysseus’un bu kararında, çevresi nezdinde itibarını yitirmeme düşüncesinin etkisi de vardır.)

Yazar, başkalarının fikirlerine uyarak hareket eden milyonlarca insanın hayatlarından verdiği uzun örneklerin sonucunda şu kuralı belirler: “kendi akılcı sisteminize güvenemediğinizde, başkasınınkini ödünç alın.”

İşte Yüce Yaradan tam bu noktada müdahil oluyor. Bizim, hem Allah’ın verdiği sağlıklı vücudumuzu hem de kurduğumuz toplumsal düzeni koruyabilmemiz için bizlere sıkça yol gösteriyor. Eğer biz, kendi başımıza kalırsak, her iki durum için de uygun olmayanı seçebiliriz. Nakli ilimler dediğimiz ilâhi bilgiler, bizlerin iradesini güçlendirerek, beynimizin kararlarında uzun dönemi dikkate almasına destek vermek içindir.

Yusuf Has Hacip’in deyimiyle özetlersek “Bir anlık zevk için ne kadar sefa sürersen sür, tat gider günah kalır. İnsanlara hizmet için ne kadar cefa çekersen çek, cefa gider mutluluğu kalır.”

Eğer, Allah’ın kelâmı olduğuna gerçekten inandığımız nakli bilgileri içselleştirmezsek,  Yunus Emre’nin “bir ben vardır benden içerü” diyerek ifade ettiği “ben’ler” mücadelesini, kısa dönem kârını hedefleyen tarafımız kazanır.

Her insanın içerisinde, hem eşkıyalık hem de evliyalık vardır. Yaşadığımız çevre, sahip olduğumuz farklı kişiliklerden hangisinin öne çıkacağı hususunda etkilidir. Bu etkiyi azaltmak için önce, nakli bilgilerle fikren hicret etmeli, sonra kendimize yeni çevre edinerek fiziki hicret etmeliyiz. Ancak böylece kurtuluşa erebiliriz. Yoksa hem bu dünyamızı hem de ahiretimizi kaybedebiliriz.

Yüce Yaradan bize gelişmiş bir beyin vermiş. Bununla da yetinmemiş. Sürekli bizlere (bir bütün olarak beynimize) yol gösteriyor. Beynimizin bir bütün olarak hareket edebilmesi için irademizi güçlendiriyor. Ama bizleri seçimimizde özgür bırakıyor. Dolayısıyla seçim bizim. Seçimimizin sonuçları da bizim.

YAŞAM kategorisine gönderildi | BEYNİMİZİN ÇALIŞMA YÖNTEMİ VE SEÇİMLERİ için yorumlar kapalı

MÜSLÜMANLARIN SORUNLARI ÜZERİNE

İSLÂM’IN ŞARTLARI YERİNE SERBEST PİYASA ŞARTLARI, TEK OLAN ALLAH YERİNE PİYASA TANRISI DİYENLER

 

Müslümanların sorunlarından birisi, yazının başlığında gizlidir. Aslında bu sorun, bütün dinlerin, kalpten değil, dilleriyle inananları için geçerlidir. Fakat her dinin mümin olanları için geçersizdir. Kimlerin mümin olduğuna ise, Allah karar verir. Bizler, kişinin söylemlerine ve görüntüsüne bakarak karar vereceğimizden, yanılabiliriz. Çünkü maalesef, topluma karşı çok başarılı tiyatro oynayabilenler çoğalmıştır. Dolayısıyla insanları aldatabilenlerin sayısı süratle artmaktadır. Fakat hiç kimse Allah’ı aldatamaz. Her şeyi, fısıltıları ve hattâ kalplerden geçeni dâhi bilen Yüce Yaradan, bu konuda zerre kadar haksızlık etmez.

Daha önce, bu sitemizdeki “Piyasa Tanrısı ve Piyasa Dini” ile “Piyasa Tanrısı ve Gerçek Tanrı” başlıklı yazılarımızda, bu konuları işlemiştik. Müslümanların sorunlarını tespit için başladığımız yazılarla ilgisi açısından, bugün kısaca tekrar edeceğiz.

“İnsanlık tarihinin ilk devirlerinden itibaren pazarlar hep olageldi. Ama Pazar (Piyasa) hiçbir zaman Tanrılaştırılmadı. (Fakat küreselleşme ile birlikte şartlar süratle değişti.) Artık o, yüce ve kudretli tek tanrı oldu. Hükümranlığı evrensel. Rakip kabul etmeyen ve herkes tarafından kabul edilmek zorunda olan bir hükümranlık sahibidir.”

Yukarıdaki paragraf, parantezin içi hariç, Harvard Üniversitesi eski ilahiyat profesörlerinden Harvey Cox’a aittir. Kur’an’ın değişmezliğini ve tek olan Allah’ı kabul eden Müslümanlarda “piyasa tanrısı” algısının olması beklenilmez. Ama gerçek hayattaki uygulamalara bakıldığında, en azından Türkiye açısından, piyasa dini ve piyasa tanrısı anlayışı hızla yaygınlaşıyor.

Çünkü inançları dillerinde olanların çoğu, toplumun ortalamasının altında beceri ve bilgiye sahiptirler. Bunların en önemli kabiliyetleri dini işlerine ve siyasetlerine alet etmektir. Ancak dini siyasetlerine alet etmeleri yetmez. İktidara gelebilmek ve burada kalabilmek için, piyasa dinine ihtiyaçları vardır.

Bu sebeple önce, kendileri piyasa dininin kurallarından yararlanarak zenginlemeye başladılar. Sonra sıra halkı da kandırmaya geldi. İnsanları kandırabilmek için “devlet ekonomiden çekilmeli” anlayışını halkın beynine kazımaya çalıştılar. Daha sonra, “Müslüman zengin olmalı” anlayışını işlediler.

Çünkü bu yöntem olmadan, halkı sömürmeleri mümkün değildi. Nitekim geçmiş İslâm devletlerindeki ve Osmanlıdaki uygulama farklı idi. Müslümanların devletleri halkı korumak için, tekelciliğin oluşmasına izin vermez, gerekirse narh koyarak fiyatları kendileri belirlerdi. Eski devletlere göre, kişi olarak bir Müslümanın aşırı zenginliği değil, toplumun maddi olarak birbirine yakın güçte olması istenilirdi. Kazançlar da, mutlaka helâlinden olmalıydı. Malları üst üste yığmamalı, infak etmeliydi, yani ihtiyaç sahiplerine dağıtmalıydı.

Günümüzdeki piyasa dini, rekabetçi anlayışı ve çatışmayı öğütler. İslâm ise, işbirliği ve dayanışmayı tavsiye eder. Fakat maalesef günümüzdeki Müslüman cemaat ve guruplar, kendileri ile aynı guruba üye olmayanlara karşı “rekabetçi ve çatışmacı” oldular. Kendileri ile aynı düşünenlere “işbirlikçi ve dayanışmacı” oldular. Ancak piyasa dininin kuralları, bu çelişkili duruma uzun süre izin vermedi. Artık bu anlayıştaki Müslümanlar, kendi gurupları ile de çatışmaya başladılar. Zaten işin doğası buydu.

Böylece, çifte standartlı dediğimiz davranış hali, sadece siyasilerde kalmadı. Onların anlayışlarının peşinde giden insanlar arasında yaygınlaşmaya başladı. Artık, halkın da önemli bir bölümü, birbirlerine tiyatro oynuyorlar. Oynayan da, oynanan da, bu durumun farkında, ama piyasa dininin doğası gereği, kendilerini değiştiremiyorlar. Belki de Yüce Yaradan, onlara verdiği fırsatları anlamadıklarını görünce birçoğunun kalplerini mühürledi. Biz bilemeyiz.

Harvey Cox, piyasa dininin, diğer dinlerin mabetlerine dokunmadığını söyler. “Piyasa dini; Hindu mabetleri, Budist festivalleri, Katolik azizlerin türbeleri, Müslüman evliyaların türbeleri gibi yerlere, gelir merkezleri olarak bakar. Onların törenlerini teşvik eder” diye düşünür. Bizler de çevremize bu gözle baktığımızda, Cox’un doğru düşündüğünü anlarız.

Diğer taraftan eski Müslüman devletlerin anlayışlarında gördüğümüz gibi, Allah’ın dini ile piyasa dini birbirine zıt şeyler söyler. Pazar dini, “elindekiyle yetinme” diye öğütler. Bu öğüt, nefislere hoş gelir. Allah’ın dini ise, ihtiyaçtan fazlasını dağıt der. Bu, nefsin hoşuna gitmez. Piyasa dini ferdiyetçiliği savunur. Allah’ın dini, toplumsal dengeyi hedefler.

Piyasa dininde, kazanmak için her türlü yalan ve hile geçerlidir. Gerekirse hiç suçu olmayan insanların bile ezilmelerine cevaz verir. Çünkü rekabette, kaybedene merhamet edilmez. Bu anlayış insanın nefsini okşar. Allah ise, merhametlilerin en hayırlısıdır. İnsanlardan da, mümkün olduğunca merhametli olmalarını ister.

Müslümanlar, yaptıkları ile dini anlayışlarının uyuşmadığını kolayca anlamışlardır. Kendilerini haklı çıkarmak için hemen fikir üretmişlerdir. Bazıları, burası “dar-ı İslâm” yani İslâm ülkesi değil, dolayısıyla her yol mübah (sakıncasız) demişlerdir, bir kısmı da sadece kendi menfaatlerini koruyabilmek adına, insanlara küçük yardımlar yaparak, toplumsal denge için çabalıyor gibi görünmeye çalışmışlardır. Fakat kazanırken insanları ezmeye, onların haklarını yemeye, beytülmali talan etmeye, her türlü yalan ve hileye devam etmişlerdir.

Piyasa dinine göre maddi ve manevi her şey alınıp satılacak bir metadır. Cox, Piyasa dininde artık sadece köyler, ormanlar, göller, barajlar, yollar, ırmaklar dâhil her türlü maddi varlıkların değil, insan dâhil bütün manevi değerlerin, alınıp satılabilen bir meta olduğunu söyler. Hattâ insanların birbirlerine baktıklarında, üzerlerinde renkli fiyat etiketleri gördüklerini belirtir.

Bazı Müslüman ülkelerde Cox’un bu söyledikleri, maalesef aynen geçerli hale geldi. Bunlara ilaveten Müslüman ülkelerde, dünya ortalamasının üzerinde rüşvet ilişkisi oluştu. Bazı İslâm âlimleri rüşvetin dinimizce suç olmadığının fetvasını verdi. Bazıları rüşveti, ganimet gibi değerlendirdi. Bu gelişmeler, piyasa dininin Müslümanlar arasında yaygınlaşmasına vesile oldu. Fakat işin acı yanı, Müslümanların önemli bir kısmının, içine düştükleri bu feci durumu görmeyip, halen kendilerini en hakiki Müslüman olarak takdim etmeleridir.

Sosyal kategorisine gönderildi | MÜSLÜMANLARIN SORUNLARI ÜZERİNE için yorumlar kapalı

İMAM GAZALİ’NİN ETKİLERİ

İMAM GAZALİ NEDEN ÖNEMLİ

 

İhsan Eliaçık, Muhammed Abid el-Cabiri’nin (1936-2010) şu ifadesini aktarır: “İslâm-Arap düşüncesinin başlangıcından günümüze kadar devam eden çizgisini, kendisinden öncesi ve sonrası diye bölecek bir an tayin etmek gerekirse, bize göre bu, Gazali’nin devrinden başkası olamaz. Gazali’den sonra İslâm-Arap düşüncesi çöküş sürecine girmiştir.” Yazarın ifadesine göre Gazali, beyan (nass, yani Kur’an ayetleri ve Hz. Muhammed’in sözleri gibi), irfan (tasavvuf) ve bürhanı (felsefe) parçalayıp birbirine geçirmeye kalkışması krizin ana sebebidir. Çünkü her üçü de artık kendisi olmaktan çıkmıştır.

İslâm âlimi olarak bilinen insanların arasında yapılan bu değerlendirmelerin, halk nezdinde bir anlamı var mıdır, bilinmez. Fakat İmam Gazali’nin kendisinden sonraki âlim denilen kişileri etkilediği gibi, aynı şekilde halkın anlayışına da tesirli olduğu muhakkaktır.

Acaba halk arasında neden bu kadar çok etkili olmuştur? Bilindiği gibi Gazali’nin, tasavvuf anlayışını sistematik denilebilecek bir hale getirdiğine inanılır. Gazali’nin etkisi, sadece, uzun süren Haçlı Seferlerinin ve Kudüs’ün Haçlı Birliklerinin eline geçmesinin doğurduğu acılı ortamda, halkın avuntusu, yani sığınağı olarak ortaya çıkan tasavvuf anlayışı ile izah edilebilir mi? Bütün bunları daha iyi anlayabilmek için Gazali’nin söylediklerini daha yakından ve halkın bakış açısından incelemek gerekir.

Gazali İhya-ı Ulumiddin adıyla topladığı eserinde, halka çok çeşitli tavsiyelerde bulunmuş, hayatın akışı içerisinde nasıl davranacakları konusunda ve neredeyse her alanda çok ayrıntılı fikirler beyan etmiştir. Belki de bu sebepten, kendisinden sonra gelen bazı âlimler, “Kur’an dâhil, İslâm ile ilgili olan bütün eserler kaybolsaydı, sadece Gazali’nin bu eseri kalsaydı, İslâmiyet bir şey kaybetmezdi” diyebilmişlerdir.

Gazali, halka Cennete girmenin kolay yollarını göstermiştir. Dört cilt halinde toplanan ilgili kitabında bu konuda çokça örnekler vermiştir. Haftanın her günü için belli saatlerde (örneğin öğleden sonra) 2 veya 4 rekât bir namaz kıldıktan sonra yapılacak dua örnekleri vermiştir. Bu duaları okuyan insanlar, Gazali’ye göre, kazanacakları çok sayıda sevap sayesinde Cennete girebilmeyi sağlama almaktaydılar. Eğer çeşitli sebeplerle bazı günler dua etmeyi atlarsak, haftanın kalan günlerinde bu eksiğimizi tamamlama imkânımız olduğunu bize göstermiştir. Birkaç haftayı atladıysak, gelecek haftalarda açığımızı tamamlayabilmemiz mümkündür.

Bildiğiniz gibi, bu sitedeki yazılarımızda, İslâm’ın özünün iyi işler yapmak olduğunu Kur’an’dan ayetlerle açıklamaya çalıştık. Bakara 82’yi örnek verdik. Tövbe 18’e göre, iyi işler yapmadığımız takdirde, ibadetlerimizin bizleri kurtuluşa erdirmesinin kesin olmadığını aktardık. Zaten insanlar için çok zor olanın iyi işler yapmak olduğunu vurguladık. Ancak, zor işleri yapamayan insanoğlu, kendini vicdanen rahatlatmak ister. Allah’ın rızasını kazandığını, Cennete gideceğini düşünmek ister.

Çok farklı yazılarımızda bu konuda daha ayrıntılı olarak düşüncelerimizi aktardık. İnsanları rahatlatan konulardan birisinin dua etmek olduğunu ifade ettik. Fakat İslâm’ın sadece dua ederek sevap kazanma dini olmayıp, iyi işler yaparak sevap kazanma dini olduğunu vurguladık. İşte zor olan iyi işleri yapamayan insanlara, İmam Gazali’nin yazıları bir çıkar yol gösteriyordu.

Gazali’nin gösterdiği bu yol, halkın dini önderi olmak isteyenlerin de işine yaradı. Onlar da aynı söylemi çevresindekilere yapmaya başladılar. Böylece kendilerini dinleyenler çoğaldı. Tarikatların ortaya çıkışları esas olarak Gazali’den sonradır.

Gazali’nin yaptığı bir başka eylem, kendisinden önceki âlimlerin çoğunu suçlamasıdır. Farabi ve İbni Sina gibi en az üç ilim dalında saygın bilgisi ve yeri olan âlimleri zındıklıkla (bir anlamda dinsizlikle) suçlamıştır. Onları suçlarken kendisinin, başka ilim dallarında herhangi bir çalışması yoktu. İslâm’da da teoloji (ilahiyat) diye bir alan yoktu, ama Gazali ilk ilahiyatçılardan oldu. Gazali’nin bu konumuna rağmen yaptığı suçlamaları, muhtemelen halkın önderi olmak isteyen din adamlarına kapı araladı. Bunlar, hem Gazali’nin fikirlerine yaslandılar hem de Peygamber efendimizin hadisi diyerek uydurulan bir söze dayandılar. Hz. Muhammed’e (s.a.v.) atfen uydurulan hadis: “Benden sonra ümmetim 73 fırkaya ayrılacak, bunların 72si cehennemlik, sadece biri cennetlik olacak” şeklindeydi.

Böylece her biri ayrı yoldan giden tarikatlar ortaya çıkmaya başladı. Her tarikatın (yolun) önderi (şeyhi), kendinin her türlü yanlışına rağmen çevresinde toplanılmasını sağlamak için, diğer tarikatları suçlamaya başladılar. Bir başka tarikatın üyesi ile dost olan kendi üyeleri de suçlandı. Başka bir şeyhe bağlanmaya kalkışanlara hain gözüyle bakıldı. Sonuçta insanlar gerçekleri göremediler. Bu vahim hata maalesef, günümüze kadar sürdü ve devam da edeceğe benziyor.

Gazali İhya-ı Ulumiddin adlı eserinde Hz. Muhammed’in (s.a.v.) “İlim öğrenmek her Müslüman’a farzdır.” hadisini (sözlerini) aşağıdaki sözlerle açıklamıştır. “Bu hadisteki ‘El-ilmu’ kelimesindeki lâm-ı tarifinde işaret ettiği gibi, öğrenilmesi farz olan ilimden gayesinin Müslümanlar üzerine farz olan amel ilmi olduğu anlaşıldığı gibi, bizim beyanatımızla da bunların farz olma zamanı açıklanmış oldu.”

Bu açıklama herhalde, şeyhlerin can simidi olmuştur. Kendilerinin bilgisizliğini örtmek bir yana, aksine hayattaki tek ilim kendilerinin anlattıklarıymış gibi bir konuma yükselmişlerdir. Tabipler, matematikçiler vb ilimlerle veya işlerle uğraşanlar, önemsiz, asıl ilimden habersiz biçare insanlar olarak görülmeye başlanılmıştır.

Gazalinin bir başka etkili olduğu konu, kendisine bunca ilmin Allah tarafından verildiğini ima etmesi olmuştur. Gazali, Hallac-ı Mansur’u da suçlamıştır. Sebebi, sahip olduğu ilimleri kendisine Allah’ın verdiğini, açıkça söylemesini yanlış bulmasıdır. Hâlbuki Gazali de, bazı sözlerinde kendisine de ilmin Allah tarafından verildiğini –Hallac kadar net olmasa bile- ifade etmiştir. Bu doğrudan olmayan ifade tarzı, şeyhlerin arayıp ta bulamadıkları bir çözüm yolu olmuştur. Artık şeyhlerin gördükleri rüyalar, farklı tarikatların müridlerinin aralarında bir yarışma vesilesi olmuştur.

Gazali’nin hem ilimden ne anlaşılması gerektiği konusundaki fikri, hem de ilmin kendisine Allah tarafından verildiği iması birleşince, insanlar, kendi başlarına Kur’an’ı anlayamayacaklarına inanmışlardır. Allah’ı tek başlarına bulamayacakları, mutlaka Allah’tan yetki almış birisine bağlanılarak, onun yol göstermesiyle bulabilecekleri fikri zihinlere kazınmıştır.

Gazali’nin bir insanın günlük hayatında yaşadığı çok fazla konu hakkında fikir beyan etmesi de şeyhlerin işlerini ve sorulara verecekleri cevapları kolaylaştırmıştır. Artık yeni şeyhler için yeni sorulara yeni cevaplar bulmak zor olmamıştır. Zaten verecekleri cevabı sorgulayacak bir yapı da kalmamıştır.

İmam Gazali, ticaret konusunda İslâm’ın bakış açısını anlatırken, çok az kimsenin uygulayabileceği bir fikir yürütmüştür. Gazali’ye göre; “Bir kişi, şehrinde şeker satan tüccar iken, malı tükendiği için kervanlarla başka uzak bir şehre giderken kendi memleketinde şeker fiyatları artmış, ama mal alacağı yerde artmamış ise, şekeri almadan önce satıcı tüccara bu durumu söyleyerek uyarması şarttır. Yoksa kazancı haram olur.”

Şimdi düşünelim. Gazali’nin bu söylediklerini kaç kişi uygulayabilir. Hal böyle olunca insanlar şeyhlerin de etkisiyle giderek, ticaretten çekilmeye başlamışlardır. Zamanla, Hz. Muhammed’in mesleği olan tüccarlık hor görülmüştür. (İşin bir başka ilginç yanı günümüzde ortaya çıktı. Bugünün Müslümanı, “Müslüman zengin olmalı” sloganı oluşturdu. Ancak, zengin olurken takip ettikleri yol, Gazali’nin yorumlarının tam tersi durumda. Fakat bu zenginlere ve siyasetçilere sorarsanız, İmam Gazali, en büyük İslâm âlimidir. Bundan daha yaman bir çelişki olamaz.)

Gazali’nin bir başka avantajı, dönemin iktidarının has adamı olmasıdır. Bu görevinden dolayı, söylediklerinin etkisi onunla aynı konumda olmayanlara göre daha fazla olmuştur. Nitekim benzer durum, Ebu Hanife ile onun öğrencisi Ebu Yusuf’un tesirleri konusunda da görülmüştür. Ebu Hanife, baş kadılık görevini “ben iktidarın oyuncağı olamam” diyerek reddetmiştir. Bu sebeple cezalandırılmış, hapsedilmiş, değnek cezası çekmiştir. O ölünce, öğrencisi Ebu Yusuf, hemen baş kadılık görevine oturmuştur. Bunun sonucunda Hanefilik mezhebi, Ebu Hanife’nin fikirleri üzerine değil, onunla neredeyse tam tersi düşünceler geliştiren Ebu Yusuf’un fetvaları üzerine inşa olmuştur. Yani günümüzde, Hanefi mezhebindenim diyenlerin çoğunluğu, Ebu Hanife’nin reyci (akılcı) fikirlerini değil, Ebu Yusuf’un hadisçi düşüncelerini savunanlardır.

Bir başka örnek olarak İbni Arabi verilebilir. Arabi, Gazali’ye nispetle çok daha fazla konuya ve âlimlerin anlayacağı seviyede cevap vermiştir. Öyle ki, ondan sonra,  onun kadar çok konuda onun derinliğinde olan –bazı cevapları çok tartışma götürür olsa da- başka bir âlimin olmadığı iddia edilir. Ayrıca kendisine bu ilmin Allah tarafından verildiğini eserlerinde açıkça ifade etmiştir. Fakat etkisi Gazali’ye göre daha az olmuştur. Bunun bir sebebi de Gazali gibi mevcut iktidarın memurluğunu yapmamış olmasıdır. Hattâ, idam edilmemek için, Mısır’dan acele göç etmek zorunda bile kalmıştır.

Gelelim bugüne. Günümüzde yaşadığımız ilde veya ilçede iki belediye başkan adayı olduğunu düşünelim. Biri, imar planlarını değiştireceğini, bizim 3 katlı binamızın yerine 6 veya daha yüksek katlı bina izni vereceğini söylese. Diğeri de ben kanunlar ne diyorsa onu uygularım, teknik açıdan mümkün olmayana izin vermem dese. Acaba hangisi seçilir? Hangisinin peşine gidilir?

Benzer şekilde sorarsak, siyaset ile yakın olan, bilhassa iktidardaki siyasilerin maddi desteklerini alan bir tarikat mı daha çok üye toplar, bizim işimiz imanımızı pekiştirmektir, maddi güç sahibi olmak bizi ilgilendirmez diyen tarikat mı?

Sosyal kategorisine gönderildi | İMAM GAZALİ’NİN ETKİLERİ için yorumlar kapalı

MÜSLÜMANLARIN HALLERİ

GERİ KALMIŞLIK KONUSUNDA MÜSLÜMANLARIN YANILGILARI

 

Müslüman dünyasının, bugün içerisinde bulunduğu konumu savunacak birinin olduğunu zannetmiyorum. Bu durumun sebepleri üzerinde çeşitli fikirler serdedilmiştir. Tartışmaların süreceği de açıktır.

En belirgin eleştiriyi yapanlar, Müslümanların bu dünyayı bırakıp, metafiziğe daldıkların söylemişlerdir. Onlara göre bu anlayış, Müslümanları tembelliğe ve uyuşukluğa yöneltmektedir. Çünkü bu dünya ve insan ihmal edilerek ahiret hayatı esas alındığı için, çalışmanın önemi azalmıştır. Hem bu dünyanın işleri hem de ahiret hayatına hazırlık için aklı kullanmanın gerekmediği, kalbe doğacak ilhamların çok daha önemli olduğu fikri yerleşmiştir.

Bu eleştirileri yapanlar, bu durumdan kurtulmak için çareler de göstermişlerdir. Onlara göre, Allah merkezli anlayış yerine, insan merkezli anlayışa dönülürse, her şey düzelecektir. Eğer Müslümanlar, insana, akla, ilime ve bu dünyaya önem verirlerse, zilletten kurtulacaklardır. Aksi takdirde, mevcut durum daha da kötüleşerek devam edecektir.

Eğer sorun olarak, Müslümanların maddeten gelişmiş ülkeler arasında girememelerini, bilimde ve teknikte geri kalmalarını görüyorsak, bu bakış açısının, yani Allah merkezli anlayış yerine, insan merkezli anlayışın yerleşmesinin, Müslümanların geleceği için çok faydalı olacağı açıktır. Fakat acaba sorun, tam olarak bu mudur? Bir hastalığın iyileştirilmesi hakkında fikir yürütebilmek için önce, teşhisin doğru yapılması gerekir.

Kur’an, öncelikle insanların yaşama ve huzurlu olma haklarını korumak için bizlere yol gösterir. Sonra Araf 32’de, dünyadaki bütün nimetlerin insanlık için olduğunu ve helâlinden faydalanmamızı vurgular.

Bu sitedeki medeniyet konusunda yazdığımız makalelerde, insanlığın huzurlu geleceği için medeniyetten ne anlamamız gerektiği konusundaki fikirlerimizi belirtmiştik. Bu yazı konumuzla ilgili olan tarifi Fahri Küpcü çok güzel yapmıştır. Onun “Bir Çobanın Düşleri” kitabındaki tanımına göre medeniyet, insanların ruhen yükselmesi ve eşyaların, ruhen yükselen bu insanlara layık olabilecek kadar mükemmelleşmesidir.

Bu tespit, Kur’an’ın anlatımları ile çelişmemektedir. Dolayısıyla sorunu ortaya bu şekilde koyup, çözüm yollarını buna göre aramak daha mantıklıdır. Çözüm ararken de elbette yine Kur’an’ın yol göstericiliğinden faydalanacağız. İlaveten Yüce Yaradan’ın bizlere verdiği akıl, irade ve vicdan özelliklerimizi de yerli yerinde kullanmaya çalışacağız.

Geçmişten günümüze sorun, Hz. Muhammed’in “kavmim (ümmetim) bu Kur’an’ı terk etti” yakınmasının gerçekleşmesidir. Kur’an’ın ilk terk edilen söylemi, helâl ve haram kavramıdır. Hz. Ömer, sahabeden Ebu Hüreyre’yi bu sebeple cezalandırmıştır. Benzer şekilde, sahabeden Ebu Zer, hem halife hem sahabe olan Muaviye’nin haram ve helâli karıştırdığını örnekleriyle ortaya koymuştur.

1069 yılında kaleme alınan Kutadgu Bilig adlı Türk eserindeki iki ayrı beyit bu durumun dile getirilişi şeklindedir. (Şikâyetler, bir yaygın anlayışı tespit şeklindedir. Herkes böyledir anlamında değildir.)

Helâlin adı kaldı, göreni yok; Haram kapışıldı, doyanı yok

Halktan vefa gitti, cefa kaldı; aranıldığında güvenilecek bir kimse kalmadı.

20inci yüzyılın başlarındaki durumu önce İstiklâl Marşı şairi Mehmet Akif Ersoy, sonra Pakistan’ın güzide insanı Muhammed İkbal şöyle dile getirmişlerdir: “İslâm, Kur’an ise, ortada İslâm diye bir şey olmadığını söylemek zorundayız.”

20inci yüzyılın başlarında Müslüman ülkeler ilimde ve teknikte geri kalmışlardı. Bu bakımdan Mehmet Akif Ersoy ve Muhammed İkbal gibi düşünürlerin şikâyetleri haklıdır. Fakat Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig kitabını yazdığı dönemde, henüz ilimde Müslümanlar diğerlerine nazaran daha ileride idiler. Ama şikâyetler aynı.

Eğer, Müslümanlar önce insan merkezli düşünüyorlardı, sonradan bunu Allah merkezli bir fikre çevirdiler ise, insanın ve toplumun sorunları, yani haramzade anlayış, neden aynı kalmıştır? İnsan merkezli ve bu dünyacı bir fikir geliştirenlerin döneminde ilimde ileri gidilmiş olması, sadece, bu anlayışın diğerine göre daha faydalı bir yönünü gösterir. Ama bu anlayışa dönülmesinin şart olduğunu göstermez.

Eğer, Allah merkezli düşünce üretenlerin maksadı, halkta kaybolan haram-helâl anlayışını ve güveni yeniden oluşturmak idiyse, ortada bir başarı görünmüyor. Sadece Osmanlı Devletinin uygulamaları kısmi başarıları getirmiş, ama yaygın ve uzun süreli olamamıştır.

Anlaşılan o ki, farklı konuları merkezine alan her iki anlayış da, ahlâki sorunun çözümüne yaramamış. Ancak, insan ve bu dünya merkezli anlayış, ilimde ilerlenmesinin önünü açmış gibi görünüyor. Ama ilimdeki ilerlemenin durması ile ganimetlerin durmasının benzer döneme gelmesi, ilimdeki ilerlemenin sadece insan merkezli anlayıştan dolayı oluştuğu savunmasını zayıflatmaktadır.

Zaten bu iki ayrı bakış açısı, birbirinden keskin sınırlarla ayrılmamaktadır. Sosyal olaylar, aynı kaba konulan su ve zeytinyağı değildir. Daha önceki bir makalemizde ifade ettiğimiz gibi, sosyal olaylarda tek doğru çözüm yolu yoktur. İyi yönden bakılırsa, daha az zararlı, daha çok faydalı çözüm yolları arayışı vardır. Osmanlıda, yönetimin ve halkın uygulamalarındaki arayış da budur. Osmanlı birçok arayışında başarılı olmuştur. Ancak “Allah merkezli” anlayışın daha baskın olmasının ilimde ilerlemeyi durdurduğu bir gerçektir. Ganimetlerin bitmesiyle de, bu anlayış Müslümanları, ilimde geriletmiştir.

Bu konu çok yönlü incelenmesi gereken bir husustur. Önce sorunlar tespit edilmelidir. Sorun, maddeten ve ilmen gelişmek midir? Ahlâken yükselmek midir? Veya bu ikisini bir arada götürebilmek midir? Bu sebeple, birkaç yazı içerisinde devam edecektir. Çözüm için tekliflerimizi de elbette sunmaya çalışacağız. Fakat “Tarihin Aydınlattığı Gelecek” isimli kitabımızın “önce kendini sorgulama” bölümünde aynen “Bu kitapta düşünülen amaç, çözüm yollarının toplum tarafından tartışılmasını kolaylaştıracak zemin hazırlamaktır. Yoksa tek çözüm yolunun ve mutlak doğruların bunlar olduğunu savunmak hiç değildir.” Yine kitabın “sunuş” bölümünde aynen  “Konuların alt başlıklara ayrılması görevi, uzmanlara ve gayretli aydınlara düşmektedir. Bu görev, yalnız Türklere değil, diğer bütün ulusların insanlarına da düşer.” ifadelerimizdeki gibi, amaç sizlerin katkılarına zemin hazırlamaktır.

Sosyal kategorisine gönderildi | MÜSLÜMANLARIN HALLERİ için yorumlar kapalı

OSMANLI, İBNİ HALDUN VE MARKS

OSMANLILAR, İBNİ HALDUN VE MARKS’IN TEZLERİNİN YANLIŞLIĞINI GÖSTERDİ

 

Tarihi olayları, sosyolojik açıdan ciddiyetle inceleyen ilk kişi, İbni Haldun’dur. Haldun’a göre toplumlar doğar, büyür ve ölürler. Diğer taraftan Marks’a göre, doğulu toplumlar değişmezler.

Tarihçi Haldun, Osmanlıların başlangıcında yaşadı. Dolayısıyla, kendi döneminden önceki örneklere göre bir teori geliştirdi. Osmanlı Türklerinin durumunun, onun tezine uymaması, normal karşılanabilir. Bilindiği gibi, Osmanlılar, doğmuşlar, büyümüşlerdir. Büyüdükleri dönemde, Emir Timur ile yapılan talihsiz mücadele sonrasında yenilmişler ve tabiri caizse ölümü görmüşlerdir. Ama yeniden, kısa sürede ve aynı aile etrafında toparlanarak, öncekine göre daha ileri bir medeniyet kurmuşlardır.

Medeniyetleri, devletin başına güçsüz padişahlar gelmesine, Avrupalıların her türlü baskılarına, oyunlarına, farklı halkları kışkırtmalarına rağmen, ayakta kalmıştır. O Avrupalılar ki, keşifler sayesinde ve çok az harcama yaparak, hayal edemeyecekleri kadar zenginlemişlerdi. Bu tahmin edilemeyen mucizevi gelişmelere rağmen uzun süre ayakta kalan Osmanlı Türkleri, I. Dünya Savaşından sonra, dört koldan saldırıya uğramalarına karşın, yeni bir devlet kurmuşlardır.

Böylece İbni Haldun’un geliştirdiği asabiye teorisi sonrasında devletlere biçtiği 120-130 yıllık ömür, Osmanlılar için geçerli olmamıştır. Ayrıca, Haldun’un devletler için savunduğu beş devir (zafer, istibdat, refah ve sükûn, barış, israf ve yıkım) Osmanlıda gerçek anlamıyla ve sıralamayı takip edecek şekilde görülmemiştir.  Nitekim istibdat, sadece II. Abdülhamit döneminde ve o da, halka karşı değil, bazı önderlere karşı uygulanmıştır.

Haldun’un savunduğu sistem, devletin kuruluş temelini, kan bağı ve din bağının oluşturacağı şeklindeydi. Fakat Osmanlının kuruluşunda, dar anlamıyla kan bağı görülmediği gibi, din bağı da, büyüyen devletin işleyişinde çok etkili olmamıştır.

Karl Marks’a gelince, Marks, Osmanlının uygulamaları hakkında bilgi sahibi olması gereken bir dönemde yaşadı. Ama düşüncelerini geliştirirken, Osmanlıyı incelemediği izlenimi çıkıyor. Ona göre, Doğu, genelleşmiş köleliktir. Dolayısıyla, kendi rehavetine bırakılamaz. Gerekirse zorla, Batıya bağlanmalıdır. Nitekim Marks ve benzer düşüncedekiler, Çarların, Asya’yı topraklarına katmasını, Fransa’nın Cezayir’i işgalini, ABD’nin, Kaliforniya’yı Meksika’dan almasını, “oralara uygarlığın götürülmesi” olarak nitelemişler ve alkışlamışlardır.

Aslında Marks gibilerin bu söylemleri, sömürü düzenine karşı savundukları fikirleriyle çelişmektedir. Bu çelişkilerinin temel sebebi, doğulu toplumların değişmezliği şeklindeki inançlarıdır. “Onlar kendiliklerinden başaramayacaklarına göre, mecburen böyle olması gerekir” diye düşünmüş olabilirler.

Hâlbuki asılları doğulu (Asyalı) bir toplum olan Osmanlı Türkleri, Anadolu’ya geldikten sonra, Asya’dakilerin anlayışlarından farklı uygulamalar yapmışlardır. Daha önceki bir yazımızda belirttiğimiz gibi, devleti kendi aile bireylerinin şahsi malı olarak görmemişlerdir. Toplumun malı olarak değerlendirmişlerdir. Devletin sürekliliği için kendi çocuklarını bile feda etmiştir. Demek ki Marks, Osmanlıyı ya hiç incelememiş, ya da iyi gözlemleyememiş. Osmanlının uyguladığı bu yöntemin sebepleri arasında, farklı bir amacın da var olduğu iddia edilse bile, bu durum, Osmanlı Türklerinin değiştiği gerçeğini değiştirmez.

Diğer taraftan Osmanlıda mülk, Allah’ındır. Mülkü, Allah adına devlet yönetir. Toprak, işleyene ve devlete asker yetiştirene kiralanmıştır. Kiralama şartlarını yerine getiremeyenlerden, toprak geri alınmıştır. Fakat bu yöntem, Müslümanların ağırlıklı oldukları bölgelerde uygulanmıştır. Yeni fethedilen yerlerde ise, oralardaki eski uygulama ile “mülk Allah’ındır” anlayışı arasında denge kurulmuştur. Böylece, uygulamalarını şartlara göre, hem de aynı dönem içerisinde farklılaştırmıştır. Yani, değişimi gerçekleştirmiştir.

Osmanlı Türklerinin bu uygulamalarının sonucu olarak, ülkenin hiçbir tarafında feodaller oluşmamıştır. Aristokrasi kökleşmemiştir. Bu durum, Marks’ın kapitalizm incelemesindeki bulgularını ve karşıtı olarak savunduğu sosyalizmin mantığını, Osmanlı açısından temelsiz kılmaktadır. Marks’ın, Doğuyu, Batıya bağlamak istemesinin sebebi de, bu bulgu ve mantık hatasıdır.

Marks, Doğulu devletleri ceberrut olarak niteler. Ona göre, Doğulu devlet, köylünün ürününe tahsildarları aracılığıyla zorla el koyar. Bu sebeple doğulu halklar için, “genelleşmiş kölelik” tabirini kullanır. Bu açılardan bakılınca, Osmanlıların anlayışları, Marks’ın teorisine uymamaktadır. Osmanlı Türkleri savaş zamanlarında bile, zorla el koymamaya çalışmıştır. Sadece kira sözleşmesine uymayarak, toprağı işlemeyip, elde edilecek ürünlerden diğer insanların istifade etmelerini engelleyenlerin ellerinden toprağı almış, başkasına vermiştir. Bu durumları teşhis edemeyen Marks, kendi içerisinde de tutarsız düşünceler üretmiştir. Nitekim savunduğu teorisi içerisinde, Doğuyu bir yere koyamamıştır. En sonunda, onları Batıya bağlama fikrini geliştirerek, durumu kurtarmaya çalışmıştır.

Görüldüğü gibi, Osmanlıların mülk ve vergi konularındaki uygulamaları, feodalite ve aristokrasinin olmaması, Marks’ın tezinin temelini çürütmektedir. Marks bu durumu görmüş de olabilir. Hiç farketmemiş de olabilir. Eğer farketseydi, teorisinde mutlaka değişiklikler yapmak zorunda kalırdı. Çünkü Osmanlı, Marks’ın zihnindeki Doğulular gibi, talan devleti olmadığını, uygulamalarıyla ispat etmişti. Aksine veren devlet olmuştu. Halk arasında “devlet baba”, aydınlar arasında “kerim devlet” şeklinde tarif edilirdi.  Osmanlıda mülk Allah’ın vekili olarak devletin idi. Ama toprağı işletenler, kira karşılığı taahhüt ettiklerinden arta kalan kazancı kendileri alıyorlardı.

Dolayısıyla Marks, Osmanlıyı bütün yönleriyle ve iyi inceleseydi, sosyalizm diye bir teori geliştirmeye kalkışamazdı bile. Marks, Osmanlı ile ilgili olarak kendisinin de bulacağı bu gerçekleri dünya ile paylaşmışken, yine de aynı teorisini geliştirmeye çalışsaydı, kendisini dikkate alan olmazdı. Bütün yanlışlığına rağmen, zaten 1873’te Viyana Borsasındaki çöküş olmasaydı, halen kendisini dikkate alan da yoktu.

Bütün bunlar gösteriyor ki, güzel gelecek için tarihten dersler çıkarırken, Osmanlı Türklerinin uygulamalarına özel bir yer vermek gerekiyor.

Genel kategorisine gönderildi | OSMANLI, İBNİ HALDUN VE MARKS için yorumlar kapalı

İSLÂM VE ÖZGÜRLÜK

İSLÂM, ÖZGÜRLÜKÇÜ BİR DİNDİR

 

Daha önceki “İslâm’da insan hakları bir zorunluluktur” başlıklı bir yazımızda, İslâm’ın temelinin, insan haklarına saygı olduğunu vurgulamıştık. Bilindiği gibi, özgürlüklerin temeli insan haklarıdır, sınırı ise, diğer insanların ve dünyamızdaki yaratılmışların haklarıdır. İnsanların bu dünyadaki görevi, diğer insanlar dâhil, bütün mahlûkatın haklarını vermektir.

İnsan haklarının esası, hem yaşama hakkı hem de huzurlu olma hakkıdır. İlgili yazımızda, yaşama ve mutlu olma haklarından kısaca bahsetmiştik. İslâm’ın getirdiği bu anlayışın, o dönemin düşüncelerine göre, bir devrim olduğuna dikkat çekmiştik.

İnsan haklarını bir zorunluluk olarak gören, dolayısıyla, kişinin yaşama ve huzurlu olma özgürlüğünü savunan İslâm’ın, kölelik üzerine fikir belirtmemesi düşünülemezdi. Bilindiği gibi Kur’an, köleliğin acımasızca uygulandığı bir döneme ve köleliğin yaygın olduğu bir topluma geldi. Takdir edileceği üzere, en zor olan iş, insanların alışkanlıklarını değiştirmektir. Nitekim atalarımız “alışmış, kudurmuştan beterdir” diye çok uç bir örnek vererek, bu zorluğa dikkat çekmişlerdir. İşte Kur’an, indiği dönemde, insanların alışkanlıklarını değiştirmeyi başarmıştır.

Hz. Muhammed (s.a.v.) aracılığıyla gelen vahiylerde, önce kölelere daha sevecen yaklaşılması istenilmiştir. Sonra çeşitli vesilelerle, köle azat edilmesi tavsiye edilerek, köleliğin kaynakları kurutulmaya çalışılmıştır. Sonrasında her insanın eşit olduğu vurgulanmıştır. İnsanlar arasındaki tek farkın, Allah’ın emir ve yasaklarına uyma hususundaki yarışın sonuçları olduğunun üzerini çizmiştir. Özetle, insanların alışkanlıklarını değiştirecek şekilde iman etmelerinin önünü açmıştır.

Kur’an, iman edenlerden, kölelere karşı güzel davranışlar yapmalarını isterken bunun için farklı yollar oluşturmuştur. Tövbe 60’ta, kölelere sadaka verilmesini önermiştir. Nisa 36’da “kölelere iyilik edin” denilmiştir. Nur 32’de, iyi davranışlı köleleri evlendirmeleri salık verilmiştir. Bakara 221’de, mümin bir kölenin, bir müşrikten daha hayırlı olduğunu öğütlemiştir.

Kur’an, bu öğütleri yaptıktan sonra köle azat etme konusunu da çokça işlemiştir. Nisa 92’de, bir mümini yanlışlıkla öldürenin kendisini affettirmesi için, köle azat etmesini istemiştir. Maide 89’da, yaptığı yeminini kasıtlı olarak bozan birisinden, kefaret olarak istenilenlerden biri de, köle azat etmek olmuştur.  Mücadele 3’te, “Kadınlardan zıhâr ile (sen, benim annem gibisin, bana haramsın diyerek) ayrılmak isteyip de sonra söylediklerinden dönenlerin, karılarıyla temas etmeden önce bir köleyi hürriyete kavuşturmaları gerekir” denilerek köle azat etmek için yeni bir fırsat oluşturulmuştur. Beled Suresi 12: “Bildin mi sen, o sarp yokuş nedir?” ve 13: “Köle azat etmek,” ifadeleriyle köle azat etmenin önemi vurgulanmıştır.

Demek ki, Kur’an’ın devrim niteliğindeki uygulamalarından birisi, köleliği kaldırmasıdır. İslâm, insanların hür olmalarını istemiştir. Akıl sahibi bir insanın düşünebilmesi için, öncelikle onun özgür olması gerektiğini vurgulamıştır. Hür olmayan bir insan, İslâm açısından, sanki bir ölüdür.

Görüldüğü üzere, bu çok zor işi başarabilmek için, Kur’an’da, insanlara, kölelik konusunda uygulanması mümkün teklifler getirilmiştir. Kur’an’ın bu güzel yöntemi, bizlere, başka konularda da inşallah ışık tutar. Böylece, günümüzdeki birçok ciddi sorunun çözümünde, faydalı olur.

Diğer taraftan İslâm, faiz konusunu da gündeme getirerek, köleliğin bir başka yönüne daha dikkat çekmiştir. Nisa 160: “Yahudilerin zulmetmeleri ve birçok kimseleri Allah yolundan alıkoymaları, yasaklandıkları halde faiz almaları ve insanların mallarını haksız yere yemeleri sebebiyle…”  denilmektedir. Aynı ayet içerisinde birleştirilen bu ifade tarzı ile muhtemelen, faiz uygulamasının, insanlara zulüm olduğu ve onları, Allah yolundan alıkoyduğu vurgulanmak istenilmiştir. Bilindiği gibi, kölelikte de zulüm ve Allah yolundan alıkoyma vardır. Nitekim İslâm’ın ilk iki şehidi, o dönemde köle olan Sümeyye ve Yasir’dir. Sadece Allah dedikleri için işkence edilerek şehit edilmişlerdir.

Günümüzde milyonlarca insan, maalesef düştüğü faiz batağından dolayı köle konumundadır. Hattâ birçok devlet için de aynı ekonomik kölelik anlayışı geçerlidir. İşte İslâm, faizi yasaklayıp, insanlar arasında eşitliği öğütleyerek, insanlığın günümüzde daha belirginleşen bu illetine çözüm üretmiştir.

Firavunun ve iktidarının kölesi durumundaki Yahudi toplumunu, gariban olarak görülen Hz. Musa aracılığıyla kölelikten kurtarması, Yüce Yaradan’ın toplumlara gösterdiği bir örnek yoldur. Yunus Suresi 89uncu ayetteki, “Siz yine doğru ve dürüst olmaya devam edin. Kendini bilmeyenlerin yoluna sakın uymayın”  tavsiyesine uyan toplumları, Yüce Yaradan her zaman desteklemiştir.

İslâm’a göre insanlar, başka insanların kulu, kölesi olamazlar. İnsanlar sadece Yüce Yaradan’ın kullarıdır. Ancak bu kulluk anlayışı, bizim tanımladığımız köle anlamında değildir. Allah, İsra 107 ve Kehf 29uncu ayetlerde “artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin” diyerek, insanları kararlarında özgür bırakmaktadır.

Bu hürriyetin sınırı, yaratıcı olarak Allah’ın ve Onun yarattığı diğer varlıkların haklarının sınırıdır. Dolayısıyla kişilerin özgürce aldıkları kararların sonucunda hak ihlali yapılırsa, ceza elbette vardır. Ancak hakka riayet edenlere verilen mükâfat daha çoktur. Kötülük edene misliyle (yaptığı kadar) karşılık verilirken, iyilik edene on misli iyilikle cevap verilmektedir.

İslâm’ın özgürlükçü olduğunu gösteren bir başka konu, Hz. İbrahim’in duyduğu kuşkuya Yüce Yaradan’ın sevecen bir ifadeyle verdiği cevaptır. Bakara 260: ‘Bir zamanlar İbrahim de: “Ey Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!” demişti. Allah: “İnanmadın mı ki?” buyurdu. İbrahim: “İnandım, fakat kalbim iyice yatışsın diye istiyorum.” dedi. Allah buyurdu ki: “Öyle ise kuşlardan dördünü tut da onları kendine çevir, iyice tanıdıktan sonra (kesip) her dağın başına onlardan birer parça dağıt, sonra da onları çağır, koşa koşa sana gelecekler ve bil ki, Allah gerçekten çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.’

Yüce Yaradan, insanların özgür karar verebilmeleri için, dinde zorlama yapılmasını yasaklamıştır. Bakara 256: “Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklıktan ayırt edilmiştir. Artık her kim tâğutu inkâr edip, Allah’a inanırsa, sağlam bir kulpa yapışmıştır ki, o hiçbir zaman kopmaz. Allah, her şeyi işitir ve bilir.”

Halen, İslâm’ı yasakçı ve insanları sanki köle yerine koyan bir din olduğunu iddia etmek isteyenler, ister Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ümmetinden olsun, ister olmasın tekrar düşünmelidir. Kararlarını bazı Müslümanların fikir ve davranışlarına göre değil, Kur’an’ı özümseyerek verirlerse, kararlarının değişmesi ihtimali kuvvetlidir.

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | İSLÂM VE ÖZGÜRLÜK için yorumlar kapalı

İNSANLIĞA HİZMET İÇİN

İNSANLIĞA HİZMET İÇİN, İYİ VE DÜRÜST OLMAK YETMEZ

 

Tarih içerisinde insanlığa hizmet edenleri incelersek, bunların hepsinin ortak özelliklerinin, iyi yönde ve dürüst düşünmek olduğunu görürüz. Fakat bu insanları daha yakından incelersek, onların başka özelliklere de sahip olduklarını anlarız. Bizim hayatını incelediğimiz insanlar, sadece haklarında belge bulabildiğimiz kişilerdir. Bunların çoğunluğu, yöneticilik yapmış veya ilimle uğraşmış yahut, insanları uyarmak için çabalamış şahıslardır.

Takdir edileceği üzere, insanlığa hizmet edebilmek için, illa yönetim kademesinde veya halkın önderi konumda olunması gerekmez. Hayatın içerisindeki her insan, kendi çapında, insanlığa hizmet edebilir. Önemli olan o kişinin, temelde, iyi ve dürüst olmasıdır. Düşünen insanın, çevresindekilerden zeki olması gerekmez. Asıl olan, düşüncesini, iyilik temeline oturtması ve dürüstçe düşünmesidir.

İnsanlığın lehine bir fikir üretebilmek için, iyi niyet yetmez. İlaveten bilgili olmak şarttır. Bilgili olmayan bir insan, kendisine de, çevresine de yeterince faydalı olamaz. Bilginin ise, sınırı yoktur. Bilgi sahibi olma mücadelesi, ömür boyu sürer, ciddi emek ve araştırma ister. Bu gerçeği görmeyerek, biraz gazete haberi okuyup, birkaç açık oturum izleyerek bilgi sahibi olduğumuzu düşünürsek, yanılırız. Aksine, belki de, daha zararlı sonuçlara sebep olabiliriz. Atalarımız “yarım hoca insanı dinden, yarım doktor candan eder” diye boş yere dememişlerdir.

Hayatın akışı içerisinde elde edilen tecrübeler, bilgimizi pekiştirir. Başkalarının geçmişte yaşadıklarından ve/veya kendi hayatımızdan ders çıkarmayı bilmek, tecrübemizi artırır. Yaşananlardan ders almayı başaramazsak, tarih sürekli tekerrür eder. Çünkü biz, hatalarımızı düzeltmiyor, onları tekrar ediyoruzdur. Dolayısıyla, tarihten ve yaşadıklarından kendine hisseler çıkaramayan ve çıkardığı dersleri uygulamaya sokamayan, davranışlarını yönlendiremeyen bir insan için,  tecrübeden bahsetmek yanlış olur. O kişi için en doğru söz, ‘saçlarını değirmende ağarttığı’dır.

İnsanlığa daha fazla faydalı olabilmek için; iyi, dürüst, bilgili ve tecrübeli olmak da yetmez. İnsanlığa karşı oynanan oyunları da bilebilmek gerekir. Çevrilen dolapların, görünürdeki sonuçlarını bilmek de yetmez. Asıl maksatlarını çözebilmek gerekir. Asıl amaçlarını anlamak da yetmez. Onların insanlığın aleyhine olan çalışmalarını engellemek için, karşı çözümler üretmek lâzımdır. Ancak çözüm üretmek de yetmez. Çözüm için ortaya çıkan güzel fikirleri, uygulamak şarttır.

Bir fikrin fiiliyata dönüşmesi için, onu uygulayacak cesaret gerekir. Cesaret gösterebilmek içinse, dünya nimetlerine değil, insanlığa hizmet fikrine bağlanmak lazımdır. İnsanlığa hizmet fikri de yetmez. İnsanlığa hizmet fikrinin sürekliliğini sağlamak gerekir. Süreklilik için yani, bıkıp da mücadeleyi bırakmamak için, Allah’ın rızasını kazanmayı hedeflemek şarttır. Yüce Yaradan’ın rızasını kazanmak için çabalarken, Cennet veya Cehennemi düşünmeden, sadece rızasını kazanmayı düşlemek elzemdir.

Allah’ım, bu dünyaya güzel eserler bırakabilmemiz için; bizlere irade gücü ver, mücadele azmi ver, zihin açıklığı ver, cesaret ver, sabır ve sebat ver. Âmin!

Sosyal kategorisine gönderildi | İNSANLIĞA HİZMET İÇİN için yorumlar kapalı

FENAFİLLAH VE TAKVA

TAKVA VE ALLAH’TA SON BULMAK (FENAFİLLAH) ANLAYIŞLARI

 

Takva, en yalın anlamıyla, Allah’ın emir ve yasaklarına uymak anlamındadır. Yüce Yaradan, insanların mutlu yaşamaları için, faydalı ve zararlı olan konuları, Kur’an’ın içerisinde sıkça belirtmiştir. Ancak bu konuyla ilgili olarak Kur’an’ın hepsini okumaya fırsatı olmayanlar için, Bakara Suresi 177inci ayet tek başına bir yol gösterici olabilir.

177: “Yüzlerinizi bazen doğu, bazen batı tarafına çevirmeniz erginlik değildir. Fakat eren o kimselerdir ki, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve bütün peygamberlere iman edip, yakınlığı olanlara, öksüzlere, yoksullara, yolda kalmışa, dilenenlere ve esirleri kurtarmaya seve seve mal verirler. Namazı kılarlar, zekâtı verirler. Bir de anlaştıkları zaman sözlerini yerine getirenler, hele sıkıntı ve hastalık durumlarında ve harbin şiddetli zamanında sabır ve kararlılık gösterenler var ya, işte doğru olanlar da bunlardır, korunanlar da bunlardır.”

Takva konusunu incelemeyi şimdilik burada bitirerek, Allah’ta yok olma veya son bulma anlayışına bakalım. Fenafillah fikri, İslâm anlayışına sonradan girmiş bir tasavvuf görüşüdür.

Fenafillah, “ölmeden önce ölmüş gibi olmak” şeklinde açıklanmıştır. Üç aşama sonrası ulaşılacağı düşünülmüştür.  İlki, müridin şeyhine kalbini bağlaması, onda fâni olması, tasavvufî ifadesiyle fena fiş-şeyh olmaktır. İkincisi Peygambere bağlanmaktır, o da fena fir-resul’dür. En sonunda kişi, Yüce Yaradan’a bağlanarak kemale erer ve Allah’ta son bulur. Buna da fenafillah denilir. Her kademe, bir sonraki için basamak veya vesile olur. Yani mürid, şeyhinde fani olmak halinden Resulullah’ta fani olmaya yükselmeli, o makamdan da Allah’ta fani olma derecesine çıkmalıdır. Doğrudan Allah’ta yok olmak mertebesine çıkamaz.

Bahsettikleri bu kademelendirmenin ilk hatası, insanları önce kişilere bağlanmaya alıştırmaktır. Baktığı her yerde şeyhini, sonraki kademede Peygamberi görmeye çağırdığı için insana bağlanan kişinin, son mertebede dönüp baktığı her yerde, Allah’ı görmesi ihtimali zayıftır.

Allah’ta son bulma anlayışını oluşturdukları için, kendilerine tasavvuf âlimleri denilen insanların çoğu, fikirlerini kutsi hadislere dayandırmışlardır. Kutsi hadislerin aslı, peygamberin konuşmaları da olsa, sonuçta insan sözüdür. Zaten, bunlar, Hz. Peygamber bu sözleri sarf ederken o anda kaleme alınmamıştır. Yüz yıl sonra yazıya dökülmeye başlanmıştır.

Bir insan sözü olan ve söylenip söylenmediği bilinmeyen hadislerin başına, kutsi lafzı eklenerek, Kur’an hükümleri ile eşit tutulması maazallah bizleri şirke götürebilir. Allah’ın sözü yani hadisi ve sünnetullah dururken, insan sözü olan peygamber hadisine, kutsi ifadesiyle itibar etmek, bizi, İslâm alanının dışına götürebilir. Bu sebeple biz bu yazımızda, kutsi hadislere dayanarak açıklama yapanları dikkate almayacağız.

Allah’ta son bulma fikrini oluşturanların bir bölümü kendilerine, Bakara 207 ve Ankebut 69uncu ayetlerini rehber alırlar.

Bakara 207: “Yine insanlardan kimi de vardır ki, Allah’ın rızasına ermek için kendini feda eder. Allah ise kullarına çok merhametlidir.”

İslâm âlimleri, ayetteki “kendini feda etmekten” iki maksadın olabileceğini belirtirler. Birincisi, canını feda etmektir. Yani hayatını hiçe sayarak cihat etmektir. Diğer amaç, nefisinin isteklerine karşı mücadele ederek, nefsini, yani dünyevi zevklerini feda etmektir.

Temel aldıkları diğer ayet, Ankebut 69: “Ama bizim yolumuzda cihat edenleri, elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz. Hiç şüphe yok ki Allah, iyilik yapanlarla beraberdir.”

Ayetin sonunda “Allah, iyilik yapanlarla beraberdir” denilerek, ne anlatılmak istenilmiş olabilir? İyilik yapmaktan maksat, bol ibadet etmek olsaydı, Yüce Yaradan öyle söylerdi. Amaç, sadece konuşarak dini anlatmak olsaydı, aynı ayetin başında cihat etmekten bahsedilmezdi

O halde, iyilik yapmakla anlatılmak istenilen farklı şeydir. Kuvvetli ihtimal, Allah yolunda cihat eden ve başkalarına, zor durumdakilere iyilik yapanların kastedildiğidir. Kişilerden istenilen, insanlara maddeten ve manen bizzat destek vererek, Kur’an’ın bütününde verilmek istenilene, hiç değilse, Bakara 177’ye uygun davranmaktır. Böylece, örnek insan olmaya çalışmaktır. Kendi kazancını, bizzat çalışarak sağlamaktır. Yaptığı işlerde dürüst olmaktır.

Ayetteki, “onları kendi yollarımıza eriştireceğiz” sözü, onları, yani, Bakara 177’ye uygun davrananları başarılı kılacağız, yollarını aydınlatacağız anlamındadır. Yoksa bu sözlerden, Allah’ta son bulmak anlamı hiç çıkmaz.

Zaten, Allah’ta son bulmak veya Allah’ta erimek şeklinde ifadesini bulan bir anlayış, kökten yanlıştır. Çünkü Allah, belirgin bir varlık değildir ki, Onda son bulunsun. Allah, ne bir nesnedir, ne de bir imajdır. Yüce Yaradan, insan aklıyla kavranamaz ve tasavvur edilemez.

Diğer taraftan, tasavvuf düşüncesine ve vahdet-i vücut anlayışına göre, eğer, kâinattaki her şey ve her insan, Allah’ın zerre misali bir parçasıysa, dolayısıyla evrende Allah’tan gayrı herhangi bir şeyin varlığı mümkün değilse, o halde, Allah’tan gayri Allah’ta yok olacak ikinci bir varlık da yok demektir. Çünkü bir şey, kendi kendinde yok olmaz.

Teorilerindeki bu iki muazzam çelişkiyi gören bir kısım tasavvuf ehli, yok olmaktan maksadın, nefsin bedenden ayrılması olmadığını savunmuşlardır. Beden, tabiri caizse, ışınlanarak yok olmamaktadır. Fena bulan, yani yok olandan maksat, nefsin kötü arzularıdır. Yani amaç, nefsin terbiye olmasıdır.

Nefsin terbiyesi anlayışı, Kur’an hükümleriyle çelişmemektedir. Bu sebeple, üzerinde istişare edilerek fikir yürütülebilecek bir bakış açısı oluşmuş olmaktadır. Hâlbuki önce şeyhte, sonra peygamberde, en sonunda ise Allah’ta yok olma şeklinde mertebelendirilerek anlatılanlar, maazallah insanı dinin dışına itebilirdi. Şirke sebep olabilirdi.

Tasavvuf ehlinden bazılarının ifade ettiği nefsi terbiye etmek fikri, Allah’ın bizden istediği bir şeydir. Ancak dünya malından, neredeyse tamamen  uzak durarak nefse eziyet etmek, Allah’ın bizden istediği bir şey değildir.

Araf Suresi 32: ‘De ki: “Allah’ın kulları için çıkardığı ziynetleri ve tertemiz rızıkları kim haram kılmış?” De ki: “Bunlar, bu dünya hayatında inananlar içindir, kıyamet gününde de yalnız onlara mahsustur”. İşte böylece biz ayetleri bilen bir topluluğa uzun uzun açıklıyoruz.’

Öyleyse, Yüce Yaradan’ın bizden istediği ne olabilir? Bunu anlamak için en azından Bakara 177’yi tekrar irdeleyebiliriz. Allah, bizden, çevremizde olan bitenlerle ilgilenmemizi istiyor. Etrafımızdakilerin sıkıntılarını çözmeye çalışmamızı, gücümüzü zorlayarak onları maddeten desteklememizi öğütlüyor. Öksüzleri, yolda kalmışları, esirleri (hem faiz batağındakileri, hem de meşru ve gayrimeşru yönetimin baskısı altındakileri) kurtarmamızı emrediyor. Ayette istenilen, “anlaşma yaptığımızda, anlaşma şartlarına uymamız” öğüdü için, öncelikle, bir anlaşma yapılacak mücadele içerisinde olmamız gerekiyor.

Ayette, Müslümanların ve müminlerin aleyhine olan konulara karşı mücadele vermemiz isteniyor. Yoksa kendimizi dünyadan ve çevremizden soyutlayıp, sadece nefsimizi terbiye etmemiz vurgulanmıyor. Tasavvuf ehlinin örnek aldığı Ankebut Suresi 69uncu ayetteki, “iyilik yapma” sözüyle de istenilen, insanların sıkıntılarını gidermelerine yardımcı olmaktır.

Demek ki, asıl olan sadece nefsi terbiye etmek değildir. Şeyhte, peygamberde ve Allah’ta yok olmak hiç değildir. Asıl olan takvada daha iyi olmaktır. Kur’an’ın bizden istediği; Müslümanların, insanlığın dertleriyle hemhal olmak, onlarla ilgilenmek, yol göstermek ve gerekirse cihat etmektir.

Diğeri, sadece kendini kurtarma bencilliğini göstermek olur ki, zaten böyle davranarak kurtuluşa erileceği de, Tövbe Suresi 18inci ayete göre, belli değildir. Ayette Müslüman’dan istenilen ibadet, zekât verme gibi birçok özellikten bahsedilir. Sadece iyi işler yapmaktan bahsedilmez. Bu sebeple ayetin sonu, “onların korunanlardan olacakları umulur” diye biter. Hâlbuki Bakara 82 gibi daha kısa ayetler, “İman edip salih ameller işleyenler, işte öyleleri de cennet ehlidirler ve orada ebedî kalıcıdırlar.”

Allah’ım, bu dünyaya güzel eserler bırakabilmemiz için, bizlere mücadele azmi ver, irade gücü ver.

İnsanlığa, Senin yolunda adaletle hizmet edebilmemiz ve önder olabilmemiz için, mülk ve saltanat ver.

Cemaat, Dini kategorisine gönderildi | FENAFİLLAH VE TAKVA için yorumlar kapalı

BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN

MÜMİNLERİN VE İNSANLIĞI YÜCELTMEK İÇİN ÇABALAYANLARIN BAYRAMINI KUTLARIM.

Genel kategorisine gönderildi | BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN için yorumlar kapalı

İNSAN HAKLARI

İSLÂM’DA İNSAN HAKLARI, BİR ZORUNLULUKTUR

 

Hz. Muhammed’in (s.a.v.) İslâm’ı tebliğe başladığı dönemde, insan hakları anlayışının çok yetersiz olduğu bir gerçektir. İslâmiyet, birçok konuda olduğu gibi, insan hakları hususunda da devrim yapmıştır. Fakat ilerleyen dönemlerde Müslümanların bazı uygulamaları, bu devrimi törpülemiştir.

İslâmiyet adına yapılan yanlış uygulamalar, günümüz insanına, insan hakları anlayışının 1789 Fransız İhtilali ile gündeme geldiğini düşündürtmüştür. Gerçekten de bu devrim, insan haklarının bir “hak” olduğunu dünya gündemine getirmiştir.

Hâlbuki Kur’an’a göre insan hakları sadece bir hak değil,  bir görevdir. Bir zorunluluktur. Devletin görevi, insan haklarını korumaktır. İnsanların görevlerinden birisi de, diğer insanların haklarına saygı ve rıza göstermektir.

Bu sitedeki “insanlığın varlık sebepleri üzerine düşünceler” konulu bir yazımızda bahsedildiği üzere, “Niçin buradayız?” sorusunun cevabı, hem Allah’a kulluk etmek hem de Yüce Yaradan’ın yarattıklarının (canlı veya cansız) haklarını, sahiplerine vermek için buradayız şeklinde anlaşılmaktadır.

Demek ki, İslâm’ göre asıl görevimiz, hak sahiplerine haklarını vermektir. İster devlet olarak, ister bir zümre olarak, ister bir fert olarak görevimiz, insanlara haklarını vermektir.

Bazen devletin-toplumun ve fertlerin hakları birbiriyle çatışabilir. Böyle durumlarda maslahat denilen fayda esas alınarak karar verilmelidir. Mecburen girilmiş bir savaşta veya terör saldırısında, devletin ve toplumun güvenlik hakkı öne çıkar. Bu süre zarfında bazı insan hakları sınırlanabilir. Çünkü Kur’an’a göre “bazılarını bazıları ile def etmeseydik dünyada huzur bozulurdu” anlayışı gereği, öncelik huzuru sağlamak olur. Fakat savaş bittiğinde veya teröristler teslim olduğunda, tekrar insan hakları bir zorunluluk olarak yerine getirilir.

Barış zamanlarında, toplumun hakları öne çıkar. Toplumun hakları, Kur’an’a göre, “kendilerine nimet verilenlerin, bunları paylaşarak, insanları eşitlemeye çalışmakla” yerine getirilir. Bu haklar, refah seviyesinde eşitlenme, eğitimde eşitlenme, idarecileri denetleme, yönetime katılma veya yöneticileri eleştirme gibi haklardır.

Günlük işlerde ise, ferdin hakları öne çıkar. Gerek devlet-fert, gerekse gurup-kişi ilişkilerinde, şahısların hakları esas alınmalıdır. Fertler arası ilişkilerde ise, karşı tarafa öncelik verilmelidir.

Fakat haksızlık yapanlar, Kur’an’da bize verilen örnekler doğrultusunda mutlaka cezalandırılmalıdır. Eğer bunlar cezalandırılmazlarsa, en büyük insan hakkı ihlali yapılmış olur.

Din, masum insanların yaşama haklarını sağlamak ve insanların mutlu olmalarına vesile olmak için vardır. Dolayısıyla en büyük insan hakkı, yaşamak ve mutlu olmaktır. İslâmiyet, beden sağlığına yani yaşama hakkına, dini kuralların uygulanmasından daha çok önem vermektedir. Dini bazı yasaklar, zaruret halinde, insan yaşamını kurtarmak için, esnetilmiştir. Örneğin; leş, kan ve domuz eti yasağı, mecbur kalındığında sağlığını kurtaracak kadar yenilmesi şartıyla esnetilmiştir.

İslâm açısından bu kadar çok önemsenen insanların yaşama ve mutlu olma haklarını, zor kullanarak yok edenler önce uyarılır. Gerekirse tekrar yol gösterilir. Güzellikle anlatılır. Ama kendilerini düzeltmezlerse, masumların yaşama ve mutluluk haklarını sağlamak için gereken ne ise, mutlaka yapılır. Çünkü insan haklarını korumak, bir zorunluluktur.

YAŞAM kategorisine gönderildi | İNSAN HAKLARI için yorumlar kapalı