ŞEFAAT VAR MI?

ŞEFAAT KONUSU ÜZERİNE

 

Bu konuyu ele almamızın sebebi, bazı ünlü! hocaların yazılı ve görsel basında insanlara “kıyamet günü peygamberimiz (s.a.v.) şefaat edecek ve kalbinde iman kırıntısı olan cennete girecek” demeleridir.

Konuyu Kur’an’dan ayetlerle irdeleyeceğiz. Ama meseleye önce, bir başka açıdan bakalım. Hepimiz, kendi yaşadığımız bu dünya hayatını düşünelim. Bir insanın bize “bunlar senin dediklerini yapmadılar, hattâ aksini yaptılar, ama onları affet” diyebilmesi ve bizim de en suçlu olanları bile affetmemiz için, bize affet diyen kişinin konumu bize göre nasıl olmalıdır? Hiyerarşik yapıda bizden alt görevde birisi böyle söylediğinde biz genelde ne yaparız? “Sen kendi işine bak” demez miyiz? Bizim amirimiz olan birisi böyle söylediğinde ne yaparız? “Başüstüne” diyerek dediğini yapmaz mıyız?

Görüldüğü gibi, ünlü! hocaların kendilerinden emin bir edayla “kalbinde iman kırıntısı olan cennete girecek” şeklindeki ifade tarzları, şirki yani Allah’a ortak koşmayı da aşarak, yaratılanları, onları yaratan tek Yaratıcının üzerine çıkaran bir aymazlıktır. İnşallah bu hocalar Allah’ın kelâmı olan Kur’an’ı dikkatlice okurlar da, bu yanlış söylemlerinden vazgeçerler.

Şimdi, şefaat konusuyla bağlantılı bazı ayetleri yorum yapmadan sıralayacağız. Yorumu sizlere bırakacağız.

Yunus Suresi 49. Ayet: “(Muhammed) De ki; ben kendime bile Allah’ın dilediğinden başka ne bir zarar, ne de bir menfaat verme gücüne sahip değilim”

Bakara Suresi 48. Ayet :“Ve öyle bir günden korkun ki, o gün hiç kimse kimsenin cezasını çekmez, kimseden şefaatte kabul edilmez, kimseden fidye de alınmaz ve onlara hiçbir yardım yapılmaz”

Bakara 254: “Ey iman edenler! Kendisinde hiçbir alış verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin bulunmadığı bir gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızıklardan Allah yolunda harcayın. Kâfirlere gelince, onlar zalimlerdir. “

Zumer Suresi 44: De ki: “Bütün şefaat Allah’ındır. Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Sonra hep döndürülüp O’na götürüleceksiniz.”

Enbiya Suresi 47: “Biz kıyamet günü için doğru teraziler kurarız; hiçbir kimse hiçbir haksızlığa uğratılmaz. Yapılan amel, bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirir (tartıya koyarız.). Hesap görenler olarak da biz kâfiyiz.”

Bakara 255: Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O daima diridir (hayydır), bütün varlığın idaresini yürüten (kayyum)dir. O’nu ne gaflet basar, ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. İzni olmadan huzurunda şefaat edecek olan kimdir? O, kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir…”

Meryem Suresi 87: “(O gün) Rahman’ın katında bir ahit almış olan kimseden başkaları şefaat etme hakkına sahip olamayacaklardır.”

Enbiya 27: “Onlar (26ıncı ayete göre melekler) Allah’ın sözünün önüne geçmezler, hep O’nun emriyle hareket ederler.”

Enbiya 28; “Allah, onların (meleklerin) önlerindekini de, arkalarındakini de (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar (melekler), Allah’ın hoşnut olduğu kimseden başkasına şefaat etmezler. Hepsi de O’nun korkusundan titrerler.”

Müddesir Suresi 48: “Artık onlara (Önceki 41-46 ayetlere göre; suçlular, yani namaz kılmayanlar, yoksulu yedirmeyenler, ceza gününü yalanlayanlar) şefaatçilerin şefaati fayda vermez.”

 Konuyu yine Kur’an’a bağlı kalarak bir başka açıdan irdeleyelim. Allah’ın peygamberlerinden olan Hz. Nuh, Kur’an’a göre 950 yıl yaşamıştır. Bize bildirilenlerin içerisinde en uzun ömürlü olan peygamberdir. Yani, Yüce Yaradan’ın sevdiğini belli ettiği bir peygamberdir. Bu sevginin derecesini, bir başka açıdan yine Kur’an’dan anlıyoruz.

Nuh Suresi 26: Nuh dedi ki: “Yeryüzünde kâfirlerden bir tek kişi bırakma.” Bilindiği gibi, Hz. Nuh’un bu yakarışını Allah kabul etmiş ve Nuh Tufanını dediğimiz olayı oluşturmuştur. Bu olay, Yüce Yaradan’ın Hz. Nuh’a verdiği değerin bir ifadesi olarak düşünülebilir.

Bu değerli konumuna rağmen Hz. Nuh, tufan sırasında oğlunu kurtaramadı. Karısı da cezalandırılanlardan oldu. Hz. Peygamberin, oğlu için yaptığı duaya Allah ret cevabı verdi. Bunun üzerine Hz. Nuh şöyle dua etti: Hud Suresi 47: Nuh: “Ey Rabbim! Ben bilmediğim bir şeyi istemiş olmaktan dolayı sana sığınırım. Sen beni bağışlamazsan, bana merhamet etmezsen ben hüsrana uğrayanlardan olurum.”

Görüldüğü gibi, bir duasıyla tufan oluşturulan Hz. Nuh’un, kendi oğlu için yaptığı şefaat duası kabul edilmiyor ve peygamber Allah’tan özür dileyerek bağışlanması için dua ediyor.

Diğer taraftan Kur’an’da övülen bir diğer peygamber, Hz. İbrahim’dir. Kâbe’yi ilk inşa eden odur. Soyundan çok sayıda insana peygamberlik verilmiştir. Dolayısıyla kendisine çok nimet verilmiştir. Bu sebeple Müslümanlar namazlarında, “Allahümme salli ve Allahümme barik” ile başlayan duaları okuyarak Hz. İbrahim’e verilenlerin Hz. Muhammed’e de verilmesini isterler.

İşte böylesine nimet verilen Hz. İbrahim bile, babası için bir şey yapamayacağını ifade etmiştir. Mümtehine Suresi 4: “İbrahim’de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel bir misal vardır, onlar kavimlerine demişlerdi ki: “Biz sizden ve sizin Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir.” Yalnız İbrahim’in babasına: “Senin için mağfiret dileyeceğim, fakat senin için Allah’tan (gelecek) hiçbir şeyi (önlemeye) gücüm yetmez.” demesi hariç. Rabbimiz! Yalnız sana dayandık, sana yöneldik. Dönüşümüz de ancak sanadır.”

Allah’ım, bizlerin şefaat beklentisiyle gevşek davrananlardan olmayıp, Kur’an’ı anlamaya yönelerek, Kur’an’ı içselleştirebilmemiz için, bizlere irade gücü ver.

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | ŞEFAAT VAR MI? için yorumlar kapalı

BAŞKALARININ GÜNAHLARINI YÜKLENMEK

KUR’AN’A GÖRE BAŞKALARININ DA GÜNAHLARINDAN YÜKLENECEK OLANLAR

(Not: Bu yazı Şubat 2014 tarihinde yayınlanmıştı. Silindiğinden son paragraf eklenerek aynen yayınlıyoruz.)

Yüce Yaradan sadece aklı olanları sorumlu tutmuştur. Her insan önce kendinden sorumludur. Allah peygamberlerini bile, “siz onlara gözcü değilsiniz, sizin göreviniz tebliğdir.” diyerek onların da, kendilerinden sorumlu olduklarını açıkça belirtmiştir.

Ancak Nahl Suresi 25. Ayette şöyle der: “Böylece kıyamet gününde kendi günahlarını tam olarak yüklendikleri gibi, ilimsizlikleri yüzünden saptırdıkları kimselerin günahlarının da bir kısmını yüklenirler. Dikkat et, yüklendikleri ne kötüdür.”

Yukarıdaki ayet, Allah’ı inkâr edenler için gelmiştir. Çünkü inkârcıların ileri gelenleri kendi menfaatleri zedeleneceği için halkı yanlış yönlendirmişlerdir.

Nitekim Hz. Muhammed’in tebliğe başladığı dönemde bölgede, Allah’a inanan guruplar vardı. Bunlar Hıristiyanlar, Yahudiler ve az sayıda Hz. İbrahim’in getirdiklerini savunan Haniflerdi. O dönemlerde Tevrat ve İncil’de geleceği bildirilen peygamber de bekleniliyordu. Ayrıca İslâmiyet, bütün insanların eşitliğini, kadınların haklarının olduğunu vurguladığı için, ilim sahiplerinden başka putperest kölelerin, fakirlerin, kadınların, helal kazanç peşinde koşanların da kısa sürede ve çatışmasız Müslümanlığı kabul etmeleri ihtimali kuvvetliydi.

Fakat insanlar Müslüman olup sorgulamaya başlarlarsa, toplumun ileri gelenleri halkı kandıramayacaklar, zenginliklerini ve konumlarını koruyamayacaklardı. Bu sebeple sürekli olarak halka baskı yapmaya çalıştılar. Baskılara direnenler çoğalınca yalanlarla halkı yanlış yönlendirdiler.

Günümüzde siyasilerin ve siyasetçilerin emrindeki bürokratların yaptıklarının inkârcıların davranışlarından farkı var mı? Onların da birçoğu Müslümanları yanlış yönlendirmiyorlar mı? Kendi menfaatlerini korumak için insanlara bilerek yalan söyleyip onları başkalarının üzerine salmıyorlar mı?

Halk İslâmiyet’in hükümlerine göre hareket etse, kendilerine uygulanacak en hafif cezanın recm edilmek olduğunu bildiklerinden halka yaptıklarının tam tersini söylemiyorlar mı?

Peki, önderlerinin her söylediğine inanarak başkalarına iftira atan ve yanlış davranışlarda bulunan halkın bunun sonucunda oluşan günahları ne olacak?

Gelelim konunun bir başka boyutuna. Her türlü hak yemeyi ve hatta ihaneti yapıp, halka tam tersini söyleyerek insanları birbirine düşürenler Müslüman olarak mı ölürler?

Türklerde ilk başlarda Maturidilik anlayışı vardı. Ama sonraları giderek Eşarilik anlayışı ağır geldi ve Maturidilik neredeyse kalmadı. Maturidi, imanın kalben tasdikini yeterli görür, salih amel işlemeyi şart koşmaz. Salih amel işlemeyenlerin dinden çıkmayacaklarını, sadece günahkâr olacaklarını söyler.

Fakat Maturidi’nin döneminde (öl.944) şimdiki gibi Beytülmal’ı talan eden, devletine ve milletine ihanet ederek dış devletlerle anlaşan, bütün bunları sakladığı gibi tam tersini söyleyerek insanları yanlış yönlendirenler yoktu. Dolayısıyla Maturidi’nin bu yorumu normal insanlar içindi.

Eşarilik imanın şartı olarak kalple tasdiki yeterli görmez. Ameli olmayanın imanı olmaz der. Yapılan işler imanın ilk şekli şartıdır. İmanın kaynağı vahiydir. Vahye uymayarak tersine davranan dinden çıkar.

Maturidi’ye göre, şu an mümin olan bir Müslüman kişi ölürken kâfir olursa, küfür üzere ölmüş olur. Yani o kişinin geçmişi Müslümandır. Hâlbuki Eşari’ye göre küfür üzere ölen kişi, hiç Müslüman olmamış kabul edilir, ömür boyu ve daima kâfir yaşamış kabul edilir.

Şimdi, düşünelim. Kişi Allah’ın yapma dediklerini yapıyor. Yüce Yaradan’ın Benim huzuruma kul hakkıyla gelme ikazını duymazlıktan gelip, şahsi ikbal ve menfaati için insanların haklarını ve Beytülmal’ı yiyor. Hatta kendi menfaati uğruna yabancılarla milletinin aleyhine anlaşmalar yapıyor. Bu yaptıkları yetmezmiş gibi, halka tam tersini söyleyip onları başkalarının üzerine kışkırtıyor. Bütün bunları yapan insanın Allah’a inanıyorum demesinin nasıl bir anlamı olur?  Bu durumda hangi sıfata sahip olacaklarını, savunageldikleri Eşariliğe göre kendileri yorumlasalar acaba ne derler?

 Unutmayalım! Allah’ın rahmeti geniştir. Yeter ki, tövbe edip dönsünler, halktan özür dilesinler, cezalarına razı olsunlar ve bundan sonra salih amel işlesinler.

Meryem Suresi 60-61. Ayetler: “Ancak tövbe edip inanan ve salih amel işleyenler başka. Onlar cennete, Rahman’ın, kullarına gıyaben vaat ettiği ’Adn’ cennetlerine girecekler ve hiçbir haksızlığa uğratılmayacaklardır. Şüphesiz O’nun vaadi kesinlikle gerçekleşir.”

Yoksa başlarına ne geleceğini Enbiya Suresi 1. Ayet anlatıyor: “İnsanların hesaba çekilmeleri yaklaştı. Hâlbuki onlar gaflet içinde yüz çevirmekteler.”

Ayet insanlara sesleniyor. Dolayısıyla başkalarının günahlarını yüklenme sorumluluğu bütün insanlar için geçerli. İster Allah’a inanan Müslüman, Hıristiyan, Musevi gibi guruplardan olsunlar, isterse Budizm ve Hinduizm gibi öğretilerin takipçisi olsunlar, ister tamamen inkârcı olsunlar, sonuç değişmez. Anlaşılan o ki, her insan, ilimsizlikleri yüzünden yolundan saptırdıkları her insanın günahının bir kısmından sorumlu tutulacaktır.

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | BAŞKALARININ GÜNAHLARINI YÜKLENMEK için yorumlar kapalı

ERDEMLİLİK VE ERDEMSİZLİK ÖLÇÜSÜ

ERDEMLİLİĞİN ÖLÇÜSÜ ÜZERİNE

 

Önceki yazılarımızda, erdem konusundaki fikirlerimizden bazısını belirtmiştik. Diğer taraftan toplumda erdemin gelişmesinin devlet başkanından başlayacağını, eski İslâm âlimlerinin düşüncelerinden örnekler vererek aktarmıştık. Ayrıca Hz. Muhammed’in (s.a.v.) gençliğinde yapılan “Erdemliler Paktı” hakkında bilgiler vermiştik. Bu yazımızda konuyu bir başka açıdan irdelemeye çalışacağız.

Erdemlilik, elbette bir ölçü birimiyle belirlenemez. Fakat bir insanın erdemli yönünün daha ağır bastığını gösteren bazı somut veriler vardır. Her insanın içerisinde ahlâk dışı dürtüler vardır. Beynin bir tarafı bu dürtülerin etkisi altındadır. Bu durum erdemli bilinen insanlarda da varittir.

Dolayısıyla erdemliliğin ölçüsü genel anlamda, nefsinin isteklerine karşı verdiği savaştan ne kadar başarıyla çıktığıyla ölçülür. Bu sitedeki yazılarımızdan “İslâm’da Cihad” konusunu işlerken, en büyük cihadın insanın kendi nefsiyle yani, kendisiyle yaptığı savaş olduğunu vurgulamıştık. Bu konuda Kur’an’dan ayetlerle açıklamalar yapmaya çalışmıştık. İşte insanların içlerindeki bu dürtülere karşı direnerek yaptııkları davranışları, bizler için bazı somut gösterge oluşturabilir.

Bir insanın faziletli olup olmadığının göstergeleri, o kişinin makamı ve zenginliği nispetinde daha kolay ortaya çıkar. Fakir olup kendisini bile zor geçindiren bir insanın erdemliliğinin ölçüsünü tespit etmek, zengin veya makam sahibi bir insanınkine göre daha zordur. Diğer taraftan, devlette rüşvet vermeye ihtiyaç duyulmayacak bir konumda çalışan birisinin “ben memuriyet hayatımda hiç rüşvet almadım” demesindeki erdemlilik ölçüsü, rüşvetin çok verildiği bir makamdakinin aynı sözüne göre çok düşüktür.

Ayrıca erdemliliğin bir başka ölçüsü, sahip olduğu varlıklarını başkalarıyla paylaşma oranıyla anlaşılır. Zengin birinin mallarını fakirlere ve ihtiyaç sahiplerine dağıtmak yoluyla ulaşacağı erdem daha yüksektir. Bu konuda Kur’an bize şöyle yol gösteriyor.

Nur Suresi 22: “İçinizden faziletli ve servet sahibi kimseler akrabaya, yoksullara, Allah yolunda göç edenlere (mallarından) vermeyeceklerine yemin etmesinler; bağışlasınlar, feragat göstersinler. Allah’ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız? Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.”

Yüce Yaradan ayetinde erdemli ve varlık sahibi olarak bahsediyor. Buradan anlaşılan, bir insanın faziletli olması için zengin olmasına gerek yoktur, benzer şekilde servet sahibi bir insan erdemli olmayabilir. Fakat Allah ayetinde hem faziletli hem de servet sahibi insanlara sesleniyor. Belki de bizim hem erdemli hem de dağıtacak kadar varlıklı olmamızı daha çok yeğliyor.

Servet sahiplerinin mallarını akrabaya, fakirlere ve Allah yolunda göç edenlere bağışlamalarını fedakârlık göstermelerini öğütlüyor. Böyle davranan zenginler, o zaman faziletli hale geliyorlar. Demek ki, erdemli olmanın ölçüsü, zenginliğini ayette bahsedilen guruplardaki insanlarla paylaşıldıkça artıyor.

Peki, zenginlerin böyle bir imkânı var iken fakirlerin erdemli olabilmeleri için nasıl bir imkânları olabilir. Bu konuda da Kur’an bize yol gösteriyor. Bakara Suresi 263: “Bir tatlı dil ve kusurları bağışlamak, arkasından eza ve gönül kırma gelecek bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir, halimdir, yumuşak davranır.”

Ayete göre, fakirlere mallarından dağıtan zengin bir kişi, bu yaptığını onların başına kakacak olursa, yaptığı yardımdaki erdemlilik ölçüsü hemen aşağılara çekiliyor. Hattâ, fakir bir insanın tatlı dili veya bir insanın kusurunu bağışlaması karşılığında ulaşacağı erdemlilik ölçüsünün altına geriliyor. (Not; kusur bağışlama konusunun ayrıntıları ayrı bir yazıda incelenmelidir.)

Bakara 262: “Allah yolunda mallarını infak eden, sonra verdiklerinin arkasından başa kakmayı, gönül incitmeyi uygun görmeyen kimselerin Rableri yanında mükâfatları vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar, üzülmeyeceklerdir.”

Ayete göre, Yüce Yaradan nezdindeki erdemlilik ölçüsü, insanların gönüllerini incitmeden Allah yolunda mallarını dağıtmakla artıyor. Varlığını dağıtım işini mümkün olduğunca gizli yapabilenlerin erdemlilik ölçüleri de artıyor.

Bakara 274: “Mallarını gece ve gündüz, gizlice ve açıkça infak edenler yok mu, işte onların Rableri katında ecir ve mükâfatları vardır. Ve onlara herhangi bir korku yoktur, onlar hiçbir zaman mahzun da olmazlar.”

Buraya kadar hep erdemliliğin ölçüsünden bahsettik. Bir tatlı dil, bir güleryüzle başladık, nefsimizin isteklerine karşı verdiğimiz mücadele ile devam ettik, varlıklarımızı insanlarla paylaştıkça erdemliliğimizi üst seviyelere taşıdık.

Peki, bunun tersi bir durum olur mu diye düşünelim. Yani erdemsizlik durumunda ölçü nasıl olur? Onlar da, nefsine uyarak yanlış yapmaktan başlar, başka insanların haklarını yemekle devam eder, beytülmalden yani devlet hazinesinden aşırmakla üst seviyelere çıkar, daha doğrusu alçalır.

Allah’ım, insanların erdemlilik ölçülerinin artması için, onlara irade gücü ver. Mücadele azmi ver.

Genel, YAŞAM kategorisine gönderildi | ERDEMLİLİK VE ERDEMSİZLİK ÖLÇÜSÜ için yorumlar kapalı

İNSANLIĞIN GELECEĞİ İÇİN

İNSANIN VE İNSANLIĞIN SAĞLIKLI GELECEĞİ KANSERLİ HÜCRE OLUŞUMUNU ENGELLEMEKTEN GEÇER

(Not: Bu yazı Ağustos 2014 tarihinde yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz.)

İnsanlardaki kanserli hücre, vücudun diğer hücrelerini yiyerek büyümektedir. Hücrelerin birbirlerini yemeleri önceleri sessiz bir şekilde olur. Çok dikkatli incelenmedikçe farkedilmez. Sonra hafif belirtilerle kendini göstermeye başlar. Ama emarelerin dozu hafif olduğu için insan bu uyarıları hafife alırsa, kanserli hücre büyümeye devam eder.

Kanserli hücre tıpkı yalancı politikacılar gibi, önüne engel çıkmadığını görüp büyüdükçe şımarır. Giderek hoyratlaşır. Bu dönemde de müdahale edilmezse, menfaatperestliğin halka yayılması gibi, vücudun diğer bölümlerine de yayılmaya başlar. Vücudun o bölümlerindeki hücrelerinin yaşantılarını da etkiler.

İşte bu dönemde, kanserin yayıldığı vücudun her yerinden beyne uyarılar gitmeye başlar. Durumun ciddiyeti anlaşılır. Fakat yapılabilecek çok az şey kalmıştır. Artık tek çare kanserli hücreyi yok etmektir.

Bilindiği gibi, bu yöntemle kurtulan insan sayısı, bütün dünya dikkate alındığında çok azdır. Kanserli hücreyi yok edelim derken mecburen, insanı da kendi rızasıyla hem de şifa umuduyla ölüme sürükleriz. Fakat artık çok geç kalındığından başka çaremiz kalmamıştır.

Hâlbuki başlarda kanserli hücrenin oluşumunu önleyebilsek, bütün vücudumuz nispeten sağlıklı yaşamaya devam edecektir. Diyelim ki elimizde olmayan çevre ve hayat şartlarından dolayı, kanserli hücre oluşumunu engelleyemedik. Ama kanserli hücrenin diğerlerini yemeye başladığında ortaya çıkan hafif uyarıları dikkate alıp, tedbir alabilirdik. Böylece kanserli hücreyi öldürmeye çalışmak yerine hücreyi iyileştirerek kurtarabilirdik. Dolayısıyla vücudu da kurtarabilirdik.

Hem kanserli hale gelmeye başlayan hücreyi hem de insan vücudunu sağlıklı hale getirebilmek için, insanın bağışıklık sistemini güçlendirmek şarttır. Diğer bir şart da, başta insan olmak üzere hayvanların ve bitkilerin yani bütün canlıların genetik yapısı ile genetik kodlama üzerinde oynamamaktır.

Çünkü bu durumda, Allah’ın hücrelere verdiği bilgiler tahrif edilmektedir. Bu, tıpkı söylediklerinin tam tersini yapan politikacıların halkta yaptıkları tahrifat gibidir.  Hücreler ve halk, dost ve düşman kuvvetleri karıştırabilmekte, düşman zannederek dostlarına saldırabilmektedir.

İnsan vücudunu Allah’ın belirlediği bir süreye kadar korumakla, insanların oluşturdukları toplumları yine Yüce Yaradan’ın verdiği süreye kadar korumanın yöntemleri birbirine benzer.

İnsanlığı korumak için insanlararası bağışıklık sistemini güçlendirip etkinleştirmek gerekir. İnsanlığın bağışıklık sistemi, devletlerin Dünya Kamuoyu nezdindeki resmi kuruluşu olan Birleşmiş Milletlerdir.

İnsanların bağışıklık sistemini beyin yönetmektedir. İnsanlığın bağışıklık sistemini yöneten beyin de, halkların oluşturduğu devletler ve devletler adına hareket eden yetkililerdir. Beyin ile bağışıklık sistemi arasındaki uyum ne kadar iyi olursa, insanlığın geleceği o kadar güzel olur.

Bu uyumun ilk ve en önemli faydası kanserli hale gelmeye başlamış bölgelerin halkları için olur. Nitekim Birleşmiş Milletlerin etkin müdahalesinin gecikmesi, olayları büyütmektedir. Yani kanser yayılmaya devam etmektedir. Yayıldıkça çözülemez hale gelmektedir. Yani kördüğüm olmaktadır. Kördüğümü çözmek ise ancak, keserek yapılabilmektedir.

Allah, insanlara ve halklara zulmetmez. İnsanların kendileri ile yanlış yöneticiler, kendilerine ve halka zulüm ederler. Bu sebeple insanları ve halkları yanlış yöneticilerin ellerinden kurtarmak için, Yüce Yaradan geçmişte hep uyarıcılar göndermiştir. Gönderdiği bu uyarıcı peygamberleri dikkate alan insanlar ve halklar kurtuluşa ulaşmıştır.

Yüce Yaradan artık başka peygamber göndermeyeceğini net bir şekilde beyan etmiştir. Fakat bizlere, sonsuza kadar uyarıcı ve yol gösterici özelliği olan Kur’an’ı hediye etmiştir. Bizler insanlığı ve halkları maceraperestlerin, yalancıların elinden kurtarmak istiyorsak, Kur’an’ın uyarı ve hükümlerini dikkate almalıyız.

Bozgunculara ve hainlere karşı yapılacak mücadelede, Kur’an’ın yöntemlerini dikkate almalıyız. Allah önce, nasıl kendi yarattığı kullarının iyiliği için çabalıyorsa, biz de aynı çabayı göstermeliyiz. Uyarılarla dalga geçenleri, verilen hakları heba edenleri Yüce Yaradan nasıl helâk etmekten çekinmiyorsa, biz de çekinmemeliyiz. Yoksa Allah, bizleri de onlarla birlikte helâk edebilir.

Nasıl Firavunun halkını suya götürür gibi ataşe götürdüyse, gevşeklik gösterilirse bizler de farkında olmadan ateşe gidebiliriz.

Allah’ım bizleri salih kullarının arasına kat, bizleri sonrakiler içinde iyi dille anılanlardan eyle. Bizleri insanların diriltilecekleri gün, utandırma.

Allah’ım Senin her şeye gücün yeter.

Genel kategorisine gönderildi | İNSANLIĞIN GELECEĞİ İÇİN için yorumlar kapalı

SUÇLULUK VE CEZALANDIRMA

SUÇLULARIN CEZALANDIRILMA YÖNTEMLERİ ÜZERİNE

 

Gümümüz ilim insanları, insan beyninin bölümleriyle ilgili somut araştırmalarına hız vermiş durumdalar. David Eagleman, gerek bu araştırmaların bazılarını ve gerekse kendi gözlemlerini “İncognito” isimli kitabında bizlere aktarıyor. Bilgileri aktarırken bir taraftan da, toplum ve insan ilişkilerinin hukukuyla ilgili fikirlerini belirtiyor.

İrdelediği konulardan birisi, “suçtan sorumlu tutulabilirlik” kavramıdır. Ona göre bu kavramın anlamı sorunludur. Bu sebeple insanı suçtan sorumlu tutarken “suçtaki payı ne?” diye araştırmak bizi yanıltabilir. Eagleman’a göre doğru soru “bundan sonra nasıl bir yol izleyecek?” sorusudur.

Yazarın böyle bir fikre varmasının nedeni, beynimizin biyolojik yapısının bizim davranışlarımız üzerinde etkili olduğunu düşünmesidir. İzlenen hastalarda ve yapılan bazı beyin ameliyatlarında karşılaştıkları değişimler, onu böyle düşünmeye yönlendirmiştir.

Ancak yazar yine de temkinli davranarak şöyle demektedir: “Zihin ve biyoloji hiç kuşkusuz birbirine bağlıdır, ama salt indirgemeci bir yaklaşımla çözmeyi umabileceğimiz türden bir bağ değildir bu.”

Beynimizdeki çok az bir kimyasal değişimin etkisini, günümüz bilimi ölçebiliyor. Fakat normal şartlarda, her insan için, genel anlamda tanımlanan bir yapısı vardır. İnsanlar görünen bu yapılarından dolayı toplumda yer edinirler. Makamlara getirilir veya getirilmezler. Dolayısıyla bu yapıdaki insanlar için sorumlu tutulabilirlik kararı, onların işledikleri suçla ilgili karar verilirken geçmiş yapılarına göre verilebilir.

Fakat cezanın derecesini belirlemede, o kişinin gelecekte nasıl davranacağı hususundaki kanaat etkili olacaktır. Olayla ilgili bir kanaat oluşturabilmek için, bazen kişinin yapılan uyarıları dikkate alıp almadığına bakılabilir. Bazen suç konusuyla ilgili olarak, halen aynı yanlış temele dayanan savunmasını sürdürmesi gibi konular dikkate alınabilir. Hatasını anlayarak tövbe etmesi durumunda –en azından geçici olarak- affetmeye meyilli bir kanaat oluşabilir.

Yüce Yaradan bu konuda bizlere Kur’an’ında şöyle ışık tutmaktadır:

Enam Suresi 54: “Ayetlerimize inananlar sana geldikleri zaman onlara şöyle söyle: Selam olsun size! Rabbiniz rahmeti kendi üzerine yazdı. Sizden her kim bilmeyerek bir kötülük işleyip de sonra arkasından tövbe eder, kendini düzeltirse, muhakkak ki O, bağışlayan, esirgeyendir”..

55: “Suçluların tuttuğu yol açığa çıksın diye, ayetleri işte böyle genişçe açıklıyoruz.”

56: De ki: “Şüphesiz ki bana, Allah’tan başka yalvardıklarınıza ibadet etmem yasaklandı”. De ki: “Sizin çarpık isteklerinize uymayacağım, (eğer uyarsam) o zaman sapıtmış olur, doğru yolda gidenlerden olmamış olurum”.

Ayetlerden anlaşılan o ki, Allah, insanlara merhamet etmeyi kendi üzerine farz kılmış. Bu konu hakkındaki fikirlerimizi daha önce yayınladığımız aynı başlıklı yazımızda belirtmiştik.

Ayetin devamında, tövbe edip hatasından dönenlere merhamet edileceğini vurguluyor. Dolayısıyla tövbe edilince, o kişinin gelecekte nasıl davranacağı konusunda bir kanaat oluşuyor. Ama tövbeden sonra kendini düzeltince kanaat daha netleşiyor.

Devam eden 55inci ayette Yüce Yaradan, suçluların tuttuğu yol açığa çıksın diye ayetlerini genişçe açıkladığını beyan ediyor. Ayetteki “.suçluların tuttuğu yol açığa çıksın” deyimi önemli. Suçlular açığa çıksın diye denilmiyor. Suçluların tuttuğu yolu belirleyen zihinleridir. Demek ki, eğer kişinin zihni düşüncesi değişmezse, onun tuttuğu yolun değişmesi ihtimali de yok.

Ayetlerden anlaşıldığına göre, Yüce Yaradan’ın insanları cezalandırma kararını vermeden önce, takip ettiği bazı yöntemler var. Önce insanları çeşitli şekillerde uyarıyor. Sonra kişinin kendiliğinden hatasını anlamasını ve tövbe ederek düzelmesini bekliyor. Tövbe etmezse, fikrinde bir değişiklik olup olmadığına bakıyor.

Nasıl bir değişiklik bekleneceğini 56ıncı ayette belirtilen ifadelerden anlıyoruz. İnsanlar kendileri suç işledikleri halde, halen aynı fikirleri savunarak -Hz. Muhammed’e ifade edilen gibi- başka insanlara, inandıkları yolun yanlış olduğunu, kendileri gibi düşünmeleri gerektiğini söylemeye devam ederlerse, artık onların gelecekte de suç işleyecekleri netleşmiş oluyor.

Yüce Yaradan, kendi sapık fikirlerinde ısrar ederek, başkalarını da kendileri gibi davranmaya çağıranlara uymamamızı öğütlüyor. Eğer onlara uyarsak o zaman sapıtmış olacağımızı vurguluyor. Demek ki, bizler de onların yaptıkları savunmalara uyarsak, biz de suçlu hale geliriz.

O halde tövbe etmediği gibi, halen suç işlemeyi normal bir şeymiş gibi gösteren fikirlerinden vazgeçmeyenler, toplum düzeninde huzurun sağlanması için, cezanın en sertini hak ediyorlar.

Allah’ım, huzurlu bir gelecek için, insanlara yol göster, onlara anlayış ihsan eyle.

Sosyal kategorisine gönderildi | SUÇLULUK VE CEZALANDIRMA için yorumlar kapalı

SALİH AMEL İŞLEYENE KORKU YOKTUR

ALLAH’A İMAN EDİP SALİH AMEL İŞLEYENE KORKU YOKTUR

 

(Not; Bu yazı Temmuz 2014 tarihinde yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz.)

Maide Suresi 69. ayet: “Şüphe yok ki iman edenler ve Yahudiler, sabiiler, Hıristiyanlar; bunlar içinden her kim Allah’a ve ahiret gününe iman edip de salih olarak çalışırsa, artık onlara korku yoktur ve onlar mahzun olacak değillerdir!”

İnsanların, gurupların ve milletlerin tarihine baktığımızda Allah’ın hükmünün dünya için de geçerli olduğu anlaşılır. Ayet, Allah’ın korumasına mazhar olabilmek için inanmayı yeterli bulmuyor, mutlaka salih ameller işlenmesi gerekiyor. Güzel işler yapmayan, içi başka dışı başka şekilde davranan, insanlara zarar verenler iman ettik deseler bile korunma altına alınmıyor. Aksine diğer ayetlerden anlaşıldığına göre cezalandırılıyorlar.

Allah önce iman edenlere, yani Hz. Muhammed (s.a.v.) ile gönderdiklerine uyanlara sesleniyor. Çünkü Kur’an bütün insanlığa onların döneminde iniyor. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ümmetinin tarih içerisindeki seyri bu ayetle örtüşüyor.

İkinci olarak seslenilen Yahudiler için de tarihi gerçekler benzer. Allah onların yanlışları fazla olunca onları yaşadıkları topraklardan dağıtıyor. Gittikleri yerlerdeki devletlerin aleyhine ihanet şeklinde algılanacak harekette bulunmuyorlar. Ancak İspanya’da Müslümanlar yenilince, haksız bir şekilde kovuluyorlar. Ama Allah imdatlarına Osmanlı Türk Devletini gönderiyor. Koruma altına alıyor.

İkinci Dünya Savaşı döneminde Hitler haksız bir şekilde Yahudilere zulmediyor. Ama Allah onlara devlet kurdurarak yardım ediyor.

Diğer taraftan Roma İmparatorluğu, mazlum Hıristiyanlara zulümler yaptı. Allah da Roma Devletini Hıristiyan yaptı. Ama bu defa Hıristiyan olanlar zulme başladı. Sonunda Roma İmparatorluğu yıkıldı. Hıristiyan Dünyası başsız kaldı. Uzun süren karanlığa gömüldü. İlerleyen dönemlerdeki iki Dünya Savaşına da, benzer gözle bakılabilir.

Demek ki ister insan, ister gurup, ister devlet olsun her kim, salih olarak çalışmazsa her iki dünyada da cezalandırılıyor. Davranışları ihanet şekline dönüşenlerin cezaları yine her iki dünyada da şiddetli oluyor. Düzgünlüklerini koruyanlara veya hatalarından dönenlere, Allah yardım ediyor.

Allah zulmetmez. Allah bağışlayıcıların en hayırlısıdır. Allah; insanlar, guruplar ve devletlerin yaptıklarına karşılık verir.

Allah’ım; “biz sizinle dostuz” dediklerine karşı el altından, hem de kendi eski düşmanlarıyla bile işbirliği yapacak kadar ihanet içerisine düşenlerin yanlışlarından dönmeleri için uyarıcı işaretler gönder. İhanetlerinde ısrar edenler olursa, onlara tarihin tekerrür edeceğini hatırlat.

Allah’ım, Senin her şeye gücün yeter.

Dini kategorisine gönderildi | SALİH AMEL İŞLEYENE KORKU YOKTUR için yorumlar kapalı

HZ. MUHAMMED’İN ÇOCUKLARINA ÖRNEK DAVRANIŞI

MUHAMMED, KIZI FATIMA VE KUZENİ ALİ’YE HİÇBİR TOPLUMSAL AYRICALIK YAPMAMIŞTIR

 

Hz. Muhammed’in (s.a.v.) çocuklarına ve kuzeni Ali’ye karşı sevgisini gerek Mekkeliler gerekse Medineliler çok iyi bilirlerdi. Şehirlerin halkı, kendi çocuklarına karşı böylesine sevgiyle davranmadıkları için, Hz. Peygamber’in bu davranışlarını yadırgarlardı.

Bilhassa kızı Fatıma’ya karşı davranışındaki sevgi ve saygı, dillere destandı. Hz. Peygamber evdeyken veya başkalarının arasındayken, kızı yanına geldiğinde veya odaya girdiğinde ayağa kalkar, onu selamlar ve herkesin önünde büyük hürmet ve sevgi gösterirdi. Bir kız evlada gösterilen bu davranış hem Mekke hem de Medine’de herkesi hayrete düşürüyordu. Zira onların geleneklerinde kızlara pek böyle muamele edilmezdi. Hattâ kızlarını diri diri gömenler bile vardı.

Hz. Peygamber ise kızını öper, onunla konuşur, yanına oturturdu. Bu davranışlarının, çevresindeki insanlarda yol açabileceği sözlere, hatta eleştirilere aldırış etmezdi. Bir gün Fatıma’dan olan torunu Hasan’ı bir grup Bedevi’nin önünde öpünce, adamlar irkildi. Bedevilerden Akra Bin Habis şaşkınlığını dile getirip şöyle dedi: “Benim on tane oğlum var, bugüne kadar bir tanesini bile öpmedim.” Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: “Merhamet etmeyene, Allah da merhamet etmez.”

Diğer taraftan Hz. Muhammed’in, Hz. Ali’ye olan sevgisi, aynı evlat sevgisi gibiydi. Çünkü amcası Ebu Talip’in oğlu olan Ali, küçüklüğünden itibaren yanında yetişmişti. Hz. Ali, Hz. Peygamber’in kızı Hz. Fatıma ile evlenmişti. Evleri babalarının yani Hz. Muhammed’in evinin yakınındaydı. Onlar da hem ehl-i suffe evlerinde oturan fakirlerle hem de diğer fakirlerle yakından ilgileniyorlardı.

Zaten az olan varlıklarını sürekli fakirlerle paylaştıkları için sıkıntı içerisindeydiler. Geçimleri çok zorlaşmıştı. Bu sebeple Hz. Fatıma bir gün bu sıkıntısını kocası Hz. Ail’ye açar. O da, babasına gidip durumu söylemesini ister. Belki babaları, kendisine hediye edilenlerden onlara bir pay verirdi.

Fatıma babasını görmeye gider. Fakat babasına karşı olan saygısından dolayı meramını dile getirmeden geri döner. Bunun üzerine, yardım istemek için babasına birlikte gidip karar verirler. Gider sıkıntılarını anlatırlar. Hz. Peygamber onları dinler. Fakat onlar için hiçbir ayrıcalık yapamayacağını söyler. İlaveten, onların durumunun ehl-i suffe’den çok daha iyi olduğunu anlatır.

Dolayısıyla çocuklarına düşen sabretmekti. Zorluklara göğüs germekti. Hayat mücadelesinde çok sevdiği kızı ve kuzeni de olsalar toplumsal ayrıcalık talep etmeleri yanlıştı. Kendilerine evlatları olduğu için hiçbir toplumsal ayrıcalık gösterilemezdi.

Fatıma ve Ali’nin imanları çok sağlam olduğundan, bu durumu hemen kabullendiler. Azla idare ettiler. Her şeyi sadece Allah’tan istediler. Bütün varlıklarını başkaları için harcamaya, onlara vermeye devam ettiler.

Fakat maalesef, Hz. Peygamber’den sonraki dönemlerde ve günümüzde, Hz. Muhammed’in adını dillerinden düşürmeyen insanların bir kısmının uygulamaları ise, tam tersi olmuştur. Yeterince sevgi göstermedikleri çocuklarına, damatlarına, gelinlerine, mal, mülk ve ihtişam konusunda en ileri toplumsal ayrıcalığı yapmaya çalışanlar, her zaman var olmuştur. Nefsine yenilenler ve insanları kandıranlar oldukça, ayrıcalıklar da devam edecek demektir.

Geçmişten günümüze kadar, yakınlarına yaptıkları her türlü ayrıcalıklarına kılıf üretenler, Allah’ı kandıramayacaklarını çok iyi bilirler. Ama belki de onlara, dünya süslü gösterildiği ve kalpleri mühürlendiği için davranışlarını değiştiremediler ve halen değiştiremiyorlar.

Allah’ım, kendilerini düzeltmek isteyenlere yardımcı ol, onların kendilerini affettirmeleri için güzel işler yapmalarına fırsat ver.

Allah’ım, ilmini bilmediğim isteklerde bulunmaktan, Sana sığınırım.

Hz. Muhammed, Sosyal kategorisine gönderildi | HZ. MUHAMMED’İN ÇOCUKLARINA ÖRNEK DAVRANIŞI için yorumlar kapalı

TÜRK MİLLİYETÇİLERİNİN MEDENİYET KONUSUNDAKİ YÜKÜMLÜLÜKLERİ

TÜRK MİLLİYETÇİLERİ, BÜTÜN İNSANLIĞI HEDEFLEYEN MEDENİYET İNŞA ETMEKLE YÜKÜMLÜDÜRLER

 

Aslında bu görev bütün milletlerindir. Ancak Türklerin geçmişte yaptıklarına ve özelliklerine bakıldığında, böyle bir medeniyeti inşa etmek öncelikle Türklerden beklenilir.

Türklerin tarihini yakından inceleyen aklıselim sahibi bütün yazarlar, Türkler hakkında aşağıdaki ortak görüşlere sahip olmuşlardır. Elbette bazı kısa dönemlerde ve kendiliğinden gelişen münferit olaylarda farklı durumlar oluşmuştur. Ama genel yapı ve uygulama bu bulgulara uygundur.

Türkler devlet anlayışı olarak, egemenlikleri altındaki halklar arasında ayrım yapmamışlardır. Herkese mümkün olduğu kadar aynı insan hakları hukukunu uyguladılar. Diğer halkların kimliklerini korudular. Onları sömürmediler. Aksine kendilerinden fedakârlık ederek onlara verdiler. Dost bildiklerine hep iyilikle yaklaştılar.

Jean Paul Roux, bu durumu şöyle özetler: Türklerin hoşgörülü davranışları, dünya uygarlığına yaptıkları en önemli hizmetlerdendir. Bu hizmetlerini, söylemle değil, uygulamalı olarak, yani farklı halklarla bir arada barış içerisinde yaşayarak, dünyaya göstermişlerdir.

Bu sitede yayınladığımız bazı yazılarımızda Osmanlı Devletinin özelliklerinden bahsettik. İtidali esas alan davranışlarından örnekler verdik. Ayrıca kendilerinin doğusundaki halkları, o dönemdeki Avrupalıların insanı sömüren anlayışına karşı korumaya çalıştığını aktardık. Hattâ bu üstün mücadeleyi yaparken tek başına olmalarına ve kendilerinin bir faydasının olmamasına rağmen, hiç bıkmadan insanlık değerleri için ölümüne çabaladıklarına şahit olduk.

Claude Farrere, Rne Grousset’nin Asya tarihi adlı eserinden şu aktarımı yapar: “Yazar eserinde Müslümanları pek tutmaz. Ama Türklerin hükümran olmak için yaratılmış bir ırk olduğunu ve tarih boyunca kaydettikleri başarıları hayranlıkla zikreder.”

Günümüz araştırmacılarının çok net tespit ettikleri gibi, sadece kılıçla yani zor kullanılarak kurulan hükümranlık kısa ömürlü olur. İnsanlığın henüz çocukluk çağında kurulan Roma İmparatorluğunun yıkılması sonrasında bin yıl boyunca ciddi bir devlet oluşamadı. İnsanlığın buluğ çağını yaşamaya başladığı ikinci bin yılın başından itibaren en uzun süre yöneticilik yapanlar, Türklerdir. Uzun süre yönetimlerde kalmak için bazı farklı özellikler gerekir.

Hilafet Ordusundaki Türkleri (ki kimi esir kimi paralı asker olarak gelmişlerdi) inceleyen El- Cahız sonunda şu karara varır: “Türkler; yaltaklanma, yaldızlı sözler, münafıklık, kovuculuk, yapmacılık, yerme, riya, dostlarına karşı kibir, arkadaşlarına karşı fenalık, bidat (dinde farklı anlayışlar) nedir bilmezler. Çeşitli fikirler onları bozmamıştır. Hile-i şeriye ile başkalarının malını helâl saymazlar.”

Bu sitede medeniye konusuna farklı açılardan yaklaşan yazılar yayınladık. Bir tanımımızda medeniyeti, ahlâk ve alet üretebilmek olarak algıladığımızı vurguladık. İşte böyle özelliklere sahip oldukları dönemlerde Türkler, güzel bir medeniyet oluşturmuşlardır.  Hem ahlâkları ile örnek olmuşlar. Hem de dönemlerinin en ileri aletlerinin çoğunu üretmişlerdir.

Avrupalıların mucizevi sonuçlar oluşturan keşiflerinden sonra Türkler, alet üretiminde gerilemişlerdir. Ama uzun süre ahlâk anlayışlarındaki güzelliklerin çoğu devam etmiştir. Nitekim Farrere bizzat yaşadığı 1900lü yılların başındaki Türkiye’yi şöyle ifade etmektedir: “Gerçekten eski Türkiye ne kadar geri kalmış olursa olsun, yine de cazip bir ülkedir. İnsan orada mesut oluyordu.”

İşte günümüz Türk Milliyetçilerinin görevi, ruhunu kaybetmeye başlayan dünyamıza yeni bir nefes aldırmak için çabalamaktır. Hedef, insanları mutlu etmek olmalıdır. Karşımızdaki insanlar bu yaptıklarımızı anlamasalar bile vazgeçmeden gayret etmektir. Tıpkı Balkan Bulgar Türklerinin eski Türk dinine inanan hakanı Kurum Hanın söylediği gibi; “doğru insanı ve yalancıyı tanrı bilir. Biz Bulgarlar, Hıristiyanlar için çok iyilik yaptık. Ancak onlar bunu çabuk unuttu. Fakat tanrı biliyor.”

Tıpkı, Yüce Yaradan’ın Maide Suresi 54üncü ayette buyurduğu gibi: “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah yakında öyle bir toplum getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler; müminlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı da onurlu ve şiddetlidirler; Allah yolunda mücadele eder, hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. Bu, Allah’ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Allah, geniş ihsan sahibidir, her şeyi çok iyi bilendir.”

Allah, peygamberlerini nasıl bütün insanlar için göndermişse, Allah’ı seven ve Allah’ın da sevdiği kavimler de, bütün insanlığa hizmet etmelidir. Ancak hizmet aileden başlayarak akrabalara, çevremizdeki yardıma muhtaçlara, milletimize yönelmeli ve sonunda insanlığa ulaşmalıdır. Ancak bu zincir birbirine bu hizmet anlayışıyla bağlanabilir. Ailemize davranışımızla insanlığa davranışımız bir bütünlük oluşturmalıdır.

Bu zorlu görevde başarılı olabilmek için yapılacaklar konusunda bu sitemizde yayınladığımız çok sayıdaki yazımızda fikirlerimizi belirttik. Düşüncelerimizi farklı bakış açısıyla ve kısmen toplu halde “Önce Kendimizi Sorgulama” başlıklı yazımızda dile getirdik. Bu konuda yapılabilecekleri bundan sonraki bazı yazılarımızda da işlemeye devam edeceğiz.

Sosyal kategorisine gönderildi | TÜRK MİLLİYETÇİLERİNİN MEDENİYET KONUSUNDAKİ YÜKÜMLÜLÜKLERİ için yorumlar kapalı

PUTLARIMIZI NASIL PARÇALAYACAĞIZ?

İBRAHİM PUTLARI BALTAYLA PARÇALADI, BİZ NEYLE PARÇALAYACAĞIZ?

 

Enbiya Suresi 52: “O zaman o, babasına ve kavmine: ‘Bu tapınıp durduğunuz heykeller nedir?’ demişti.” 53: “Onlar: ‘Biz atalarımızı bunlara tapar bulduk’ dediler.” 54: “İbrahim: ‘And olsun ki sizler de, atalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz’” dedi. 57: “Allah’a yemin ederim ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra, ben putlarınıza elbette bir tuzak kuracağım.” 58: “Derken o, bunları parça parça etti. Yalnız kendisine başvursunlar diye onların büyüğünü sağlam bıraktı.”

Hz. İbrahim’in babası ve kavmi, heykelleri tanrı olarak bilmişler ve heykellere tapınıyorlarmış. Onlar, bu tapınmadan kendi menfaatlerine bir pay da yok olduğu halde heykelleri tanrı bilmişler. Uyarılmalarına rağmen tanrılarından vazgeçememişler.

Hz. İbrahim de onlara yardımcı olmuş ve en büyüğü hariç hepsini parçalamış. Büyüğü bırakmakla, kavminin düşünmesini sağlamak istemiş. Gerçekten de kavmi ilk anda düşünmüşler ve hatalarını anlamışlar. 62.(İbrahim gelince ona) “Ey İbrahim! bunu tanrılarımıza sen mi yaptın?” dediler. 63: İbrahim: “Belki onu şu büyükleri yapmıştır, konuşabiliyorlarsa onlara sorun” dedi. 64: Bunun üzerine vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) dediler ki: “Doğrusu siz haksızsınız.”

65: Sonra yine (eski) kafalarına döndüler: “And olsun ki (ey İbrahim!) bunların konuşmayacağını (sen de) bilirsin.” dediler. Heykelleri parçalayan Hz. İbrahim’i ateşe attılar.

Peki, biz kafamızdaki putlara ne yapacağız? Aslında, yukarıdaki ayetler bu konuda bizlere yol gösteriyor. Ayetlerin yöntemine göre, önce kafamızdaki putlara tuzak kurmamız gerekiyor. Daha önceki bazı yazılarımızda belirttiğimiz gibi, içimizdeki “ben” ile konuşmalıyız. Diğer bir deyişle, beynimizin iki ayrı tarafını birbiriyle tartıştırmalıyız.

Tolstoy’un kendisine sorduğu sorular bu hususta bizlere örnek olabilir. Örneğin: “meşhur bir yazar olacağım da, sonra ne olacak?” veya “zengin bir insan olacağım da, sonra ne olacak?” yahut “gayri meşru bir ilişki içerisinde zevkli bir an geçireceğim de, sonra ne olacak?”

Çoğaltabileceğimiz bu gibi sorulara, uzun dönem kazancımız açısından mantıklı cevaplar veremediğimizi göreceğiz. Cevaplarımız bizi tatmin etmeyince, hatamızı anlayacağız. Yanlışta olduğumuzu farkedince, artık putlarımızı parçalayabiliriz. “meşhur olma”, “şehvetli bir an geçirme”, “zengin olma” şeklinde olan putlarımızdan kurtulabiliriz.

Bütün bunları yaparken putların en büyüğünü parçalamayıp, bırakmalıyız. Bizim en büyük putumuz, yukarıda kendimize sorduğumuz soruların başına “en” getirerek oluşturduğumuz puttur. Örneğin, “en zengin olacağım da, sonra ne olacak” kabilinden sorulara muhatap olan yanımızdır.

Biz diğer putları parçaladıktan sonra, beynimizin diğer yarısı “ne yaptın sen?”, “bunları niye terk ettin?” diye sorduğunda, hemen o “en” büyük putu göstereceğiz. Onları bu parçaladı diyeceğiz. Kendisi “en” olabilmek için diğerlerini parçaladı diye savunma yapacağız.

Beynimizin bir tarafının yaptığı bu savunmayı, diğer tarafıyla değerlendireceğiz. Yani düşüneceğiz. Sonra bu savunmaya hak vereceğiz. Çünkü hırsın sonunun olmadığını anlayacağız. “En” olarak düşündüğümüz sınırın sabit olmadığını hissedeceğiz. Nasıl, sonsuz dediğimizin bir sınırı yoksa bunun da sınırının olmasının mümkün olmadığını düşüneceğiz.

Bütün bunlar bize “en” olmanın mümkün olmadığını, “en” dediğimizin aslında her şeyi yaratan Yüce Yaradan olduğunu kavrayacağız. Sürekli olarak “en” olma mücadelesi vermenin zorluğunu, bu durumun bizde psikolojik bozukluk oluşturacağını, hayatımızın çoğu anının gerilim ve korku içerisinde geçmesine vesile olacağını hissedeceğiz.

Bütün bunları anladıktan sonra, “en” putunu da parçalayacağız. Böyle yapmaz, Hz. İbrahim’in kavmi gibi, yeniden dönersek (Enbiya 64 ve 65) ve “en” olma peşine düşersek, işte o zaman vay halimize! Hz. İbrahim’i ateşe attıklarını zanneden kavminin aslında kendilerini attıkları gibi, biz de kendimizi ateşe atarız.

Hz. İbrahim’i, ateşten Yüce Yaradan kurtardı. Bizi ise cezalandıran Yüce Yaradan olduğuna göre, düştüğümüz ateşten bizi kim kurtarabilir? Unutmayalım ki bu ateşin bir kısmı bu dünyada, büyük bölümü ise, ebedi dünya olan ahiret hayatındadır.

O halde kendimize sürekli sorular soralım. Önemli kararlar öncesinde ayna karşısında gözümüzün içine bakarak kararımızı beynimizin iki tarafıyla tartışalım. Mümkünse bu uygulamayı her gün yatmadan önce yapalım. Sorulara, kısa ve anlık kazanç için değil, uzun dönemdeki kazancımız açısından ve vicdani cevaplar verelim.

YAŞAM kategorisine gönderildi | PUTLARIMIZI NASIL PARÇALAYACAĞIZ? için yorumlar kapalı

SAĞLIK HARCAMALARI

BÜTÇELERİN KARA DELİĞİ, SAĞLIK HARCAMALARI

 

Sağlık harcamaları, sosyal devlet anlayışını sürdürmek isteyen ülkelerin yöneticilerinin uykularını kaçırıyor. Alınmaya çalışılan tedbirler yetersiz kalıyor. Bütçelerde oluşturduğu kara delik giderek büyüyor. İşin bu duruma gelmesinde, fertlerin, tıp dünyasının ve devletlerin yanlışlarının ortak rolü var.

Yüce Yaradan, insanların büyük çoğunluğuna mükemmel işleyen bir sistem şeklinde sağlıklı bir vücut vermiştir. Yapay gübrelerin kullanılmasından önceki dönemde, sakat vb doğumların çok sayıda olduğunu anlatan kaynaklara en azından ben rastlamadım. Sayıca çok az olan sakat doğumların sebepleri derinlemesine araştırılırsa, yakın akraba evliliği, annenin hamilelik dönemindeki dikkatsiz ve sorumsuz davranışlarının etkili olduğu görülecektir.

Anlaşılan o ki, Yüce Yaradan, bizlere mükemmel üstü işleyen, kendini tamir edebilen bir sistem vermekle kalmamıştır. Dünyadaki bütün düzeni de, bize verdiği vücudumuzu besleyecek, sistemin çalışmasını sürdürecek şekilde oluşturmuştur. Bize verdiği akıl ile de, çevremizden en iyi şekilde yararlanabilmemizi sağlamak istemiştir. Aklımızı, sağlığımızı korumak için kullanmak konusunu, bizim tercihimize bırakmıştır.

Bu sitedeki bazı yazılarımızda İslâm’ın bir denge dini olduğunu vurgulamıştık. Toplumsal hayat ile ilgili olarak da tarihten çeşitli örnekler vermiştik. Toplum davranışlarında dengeli olabilmek için, önce kişilerin kendilerinin dengeli olması beklenir.

Allah’ın bizim dinlenmemiz için oluşturduğu geceyi çalışmakla veya eğlenmekle geçirirsek, dengeyi bozarız. Yüce Yaradan bizlere “yiyin, için ama israf etmeyin” diye öğüt vermesine rağmen, biz israf ölçüsünde yiyip içiyorsak dengeyi bozarız. Bakara Suresi 168 de : “Ey insanlar! Bütün yeryüzündeki nimetlerimden helal olmak, temiz olmak şartıyla yiyin. Fakat şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o size belli bir düşmandır.” denilmektedir. Buna rağmen, biz helâl olmasına bakmadan çok kazanıyoruz diye çok yersek, yediğimizin temiz olmasına dikkat etmezsek, denge bozulur.

Necm Suresi 39: “İnsan için ancak çalıştığı vardır.” Bu ayete rağmen biz çalışmayıp, tembel tembel durursak, vücudumuzdaki denge bozulur. Allah, vücudumuzun işleyiş düzenini, sanki çalışma ve hareket üzerine kurmuştur. Nitekim günümüz şartlarında bürolarda çalışan insanlara yapılan tavsiyelerin temelinde, bu anlayış vardır.

İnsanlar sadece kendi hayatlarındaki dengeleri bozmakla kalmadılar. Yeryüzündeki diğer canlıların da doğum, üreme, beslenme ve ölüm gibi Yüce Yaradan’ın verdiği tabii dengeyi de bozmaya başladılar. Allah’ın bize verdiği vücudumuzun sistemi, bir noktaya kadar kendisini korumaya çalışıyor. Ama bizler o kadar hırslı davranarak doğal dengeyi bozuyoruz ki, sistemimiz düzeltmeye yetişemiyor.

Bitkilerin ve hayvanların tabii yapılarıyla oynayarak üretimi artırdıklarını düşünenlerin iddiaları, “eğer biz böyle yapmazsak, dünyada açlık olur” şeklindedir. İlk bakışta haklı gibi görünmektedirler. Fakat rakamlar bunları doğrulamıyor. 2015 yılı kayıtlarına göre dünyada 2,5 milyar kişi fazla kilolu. Obez (şişman olarak kabul edilebilir) sayısı ise, 1 milyar kişi. Bu sayı her yıl artıyor.

Demek ki biz, insanlar aç kalmasın diye canlıların genetik yapılarıyla oynadıkça, şişman insan sayısının artmasına vesile oluyoruz. Diğer taraftan sağlık sorunları yaşayan kişilere baktığımızda; diyabet, tansiyon, kalp hastalıkları ve karaciğer yağlanması gibi en masraflı sağlık sorunları bu kesimdedir.

Bir taraftan araştırmalar yaparak, ciddi paralar harcayarak, yapaylık katarak, üretimi artırmaya çalışıyoruz. Diğer taraftan, bu ürünlerle şişmanlattığımız insanların beslenmelerini düzene sokmak için diyet ürünler üretmek için para harcıyoruz. Bu harcadığımız paralardan çok daha fazlasını da, şişmanladıklarından dolayı sağlıkları bozulan bu insanların, sağlıklarını geri kazanabilmeleri için harcıyoruz. Ama hiçbir vücudu, eski haline getiremiyoruz.

Diğer taraftan, yedikleri ve içtiklerinin giderek daha fazla bir kısmı, yapaylık içeren ürünler olduğundan, bu sorunlara bir de kanser konusu eklenmiştir. Kanser, yapay ürünlerle beslenen bütün insanlar için geçerlidir. Ancak uzmanlara göre, şişman insanlardaki risk çok daha fazladır. Kanserin tedavisi için harcanan para, diğer hastalıklara göre daha fazladır. Kanser henüz, insanlığın geleceğini tehdit etmemektedir. Ama insanlık aklını başına almazsa, gelecek çok tehlikelidir.

Sağlık konusunda, tıp dünyasının ve devletlerin hataları ayrı bir yazı konusu olduğundan, burada ele alınmamıştır.

Allah’ım, bizlerin, Senin kurduğun tabii düzeni bozmamamız ve hayatımızda her konuda dengeli davranabilmemiz için, bizlere irade gücü ver.

YAŞAM kategorisine gönderildi | SAĞLIK HARCAMALARI için yorumlar kapalı