SUÇLULUK VE CEZALANDIRMA

SUÇLULARIN CEZALANDIRILMA YÖNTEMLERİ ÜZERİNE

 

Gümümüz ilim insanları, insan beyninin bölümleriyle ilgili somut araştırmalarına hız vermiş durumdalar. David Eagleman, gerek bu araştırmaların bazılarını ve gerekse kendi gözlemlerini “İncognito” isimli kitabında bizlere aktarıyor. Bilgileri aktarırken bir taraftan da, toplum ve insan ilişkilerinin hukukuyla ilgili fikirlerini belirtiyor.

İrdelediği konulardan birisi, “suçtan sorumlu tutulabilirlik” kavramıdır. Ona göre bu kavramın anlamı sorunludur. Bu sebeple insanı suçtan sorumlu tutarken “suçtaki payı ne?” diye araştırmak bizi yanıltabilir. Eagleman’a göre doğru soru “bundan sonra nasıl bir yol izleyecek?” sorusudur.

Yazarın böyle bir fikre varmasının nedeni, beynimizin biyolojik yapısının bizim davranışlarımız üzerinde etkili olduğunu düşünmesidir. İzlenen hastalarda ve yapılan bazı beyin ameliyatlarında karşılaştıkları değişimler, onu böyle düşünmeye yönlendirmiştir.

Ancak yazar yine de temkinli davranarak şöyle demektedir: “Zihin ve biyoloji hiç kuşkusuz birbirine bağlıdır, ama salt indirgemeci bir yaklaşımla çözmeyi umabileceğimiz türden bir bağ değildir bu.”

Beynimizdeki çok az bir kimyasal değişimin etkisini, günümüz bilimi ölçebiliyor. Fakat normal şartlarda, her insan için, genel anlamda tanımlanan bir yapısı vardır. İnsanlar görünen bu yapılarından dolayı toplumda yer edinirler. Makamlara getirilir veya getirilmezler. Dolayısıyla bu yapıdaki insanlar için sorumlu tutulabilirlik kararı, onların işledikleri suçla ilgili karar verilirken geçmiş yapılarına göre verilebilir.

Fakat cezanın derecesini belirlemede, o kişinin gelecekte nasıl davranacağı hususundaki kanaat etkili olacaktır. Olayla ilgili bir kanaat oluşturabilmek için, bazen kişinin yapılan uyarıları dikkate alıp almadığına bakılabilir. Bazen suç konusuyla ilgili olarak, halen aynı yanlış temele dayanan savunmasını sürdürmesi gibi konular dikkate alınabilir. Hatasını anlayarak tövbe etmesi durumunda –en azından geçici olarak- affetmeye meyilli bir kanaat oluşabilir.

Yüce Yaradan bu konuda bizlere Kur’an’ında şöyle ışık tutmaktadır:

Enam Suresi 54: “Ayetlerimize inananlar sana geldikleri zaman onlara şöyle söyle: Selam olsun size! Rabbiniz rahmeti kendi üzerine yazdı. Sizden her kim bilmeyerek bir kötülük işleyip de sonra arkasından tövbe eder, kendini düzeltirse, muhakkak ki O, bağışlayan, esirgeyendir”..

55: “Suçluların tuttuğu yol açığa çıksın diye, ayetleri işte böyle genişçe açıklıyoruz.”

56: De ki: “Şüphesiz ki bana, Allah’tan başka yalvardıklarınıza ibadet etmem yasaklandı”. De ki: “Sizin çarpık isteklerinize uymayacağım, (eğer uyarsam) o zaman sapıtmış olur, doğru yolda gidenlerden olmamış olurum”.

Ayetlerden anlaşılan o ki, Allah, insanlara merhamet etmeyi kendi üzerine farz kılmış. Bu konu hakkındaki fikirlerimizi daha önce yayınladığımız aynı başlıklı yazımızda belirtmiştik.

Ayetin devamında, tövbe edip hatasından dönenlere merhamet edileceğini vurguluyor. Dolayısıyla tövbe edilince, o kişinin gelecekte nasıl davranacağı konusunda bir kanaat oluşuyor. Ama tövbeden sonra kendini düzeltince kanaat daha netleşiyor.

Devam eden 55inci ayette Yüce Yaradan, suçluların tuttuğu yol açığa çıksın diye ayetlerini genişçe açıkladığını beyan ediyor. Ayetteki “.suçluların tuttuğu yol açığa çıksın” deyimi önemli. Suçlular açığa çıksın diye denilmiyor. Suçluların tuttuğu yolu belirleyen zihinleridir. Demek ki, eğer kişinin zihni düşüncesi değişmezse, onun tuttuğu yolun değişmesi ihtimali de yok.

Ayetlerden anlaşıldığına göre, Yüce Yaradan’ın insanları cezalandırma kararını vermeden önce, takip ettiği bazı yöntemler var. Önce insanları çeşitli şekillerde uyarıyor. Sonra kişinin kendiliğinden hatasını anlamasını ve tövbe ederek düzelmesini bekliyor. Tövbe etmezse, fikrinde bir değişiklik olup olmadığına bakıyor.

Nasıl bir değişiklik bekleneceğini 56ıncı ayette belirtilen ifadelerden anlıyoruz. İnsanlar kendileri suç işledikleri halde, halen aynı fikirleri savunarak -Hz. Muhammed’e ifade edilen gibi- başka insanlara, inandıkları yolun yanlış olduğunu, kendileri gibi düşünmeleri gerektiğini söylemeye devam ederlerse, artık onların gelecekte de suç işleyecekleri netleşmiş oluyor.

Yüce Yaradan, kendi sapık fikirlerinde ısrar ederek, başkalarını da kendileri gibi davranmaya çağıranlara uymamamızı öğütlüyor. Eğer onlara uyarsak o zaman sapıtmış olacağımızı vurguluyor. Demek ki, bizler de onların yaptıkları savunmalara uyarsak, biz de suçlu hale geliriz.

O halde tövbe etmediği gibi, halen suç işlemeyi normal bir şeymiş gibi gösteren fikirlerinden vazgeçmeyenler, toplum düzeninde huzurun sağlanması için, cezanın en sertini hak ediyorlar.

Allah’ım, huzurlu bir gelecek için, insanlara yol göster, onlara anlayış ihsan eyle.

Sosyal kategorisine gönderildi | SUÇLULUK VE CEZALANDIRMA için yorumlar kapalı

SALİH AMEL İŞLEYENE KORKU YOKTUR

ALLAH’A İMAN EDİP SALİH AMEL İŞLEYENE KORKU YOKTUR

 

(Not; Bu yazı Temmuz 2014 tarihinde yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz.)

Maide Suresi 69. ayet: “Şüphe yok ki iman edenler ve Yahudiler, sabiiler, Hıristiyanlar; bunlar içinden her kim Allah’a ve ahiret gününe iman edip de salih olarak çalışırsa, artık onlara korku yoktur ve onlar mahzun olacak değillerdir!”

İnsanların, gurupların ve milletlerin tarihine baktığımızda Allah’ın hükmünün dünya için de geçerli olduğu anlaşılır. Ayet, Allah’ın korumasına mazhar olabilmek için inanmayı yeterli bulmuyor, mutlaka salih ameller işlenmesi gerekiyor. Güzel işler yapmayan, içi başka dışı başka şekilde davranan, insanlara zarar verenler iman ettik deseler bile korunma altına alınmıyor. Aksine diğer ayetlerden anlaşıldığına göre cezalandırılıyorlar.

Allah önce iman edenlere, yani Hz. Muhammed (s.a.v.) ile gönderdiklerine uyanlara sesleniyor. Çünkü Kur’an bütün insanlığa onların döneminde iniyor. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ümmetinin tarih içerisindeki seyri bu ayetle örtüşüyor.

İkinci olarak seslenilen Yahudiler için de tarihi gerçekler benzer. Allah onların yanlışları fazla olunca onları yaşadıkları topraklardan dağıtıyor. Gittikleri yerlerdeki devletlerin aleyhine ihanet şeklinde algılanacak harekette bulunmuyorlar. Ancak İspanya’da Müslümanlar yenilince, haksız bir şekilde kovuluyorlar. Ama Allah imdatlarına Osmanlı Türk Devletini gönderiyor. Koruma altına alıyor.

İkinci Dünya Savaşı döneminde Hitler haksız bir şekilde Yahudilere zulmediyor. Ama Allah onlara devlet kurdurarak yardım ediyor.

Diğer taraftan Roma İmparatorluğu, mazlum Hıristiyanlara zulümler yaptı. Allah da Roma Devletini Hıristiyan yaptı. Ama bu defa Hıristiyan olanlar zulme başladı. Sonunda Roma İmparatorluğu yıkıldı. Hıristiyan Dünyası başsız kaldı. Uzun süren karanlığa gömüldü. İlerleyen dönemlerdeki iki Dünya Savaşına da, benzer gözle bakılabilir.

Demek ki ister insan, ister gurup, ister devlet olsun her kim, salih olarak çalışmazsa her iki dünyada da cezalandırılıyor. Davranışları ihanet şekline dönüşenlerin cezaları yine her iki dünyada da şiddetli oluyor. Düzgünlüklerini koruyanlara veya hatalarından dönenlere, Allah yardım ediyor.

Allah zulmetmez. Allah bağışlayıcıların en hayırlısıdır. Allah; insanlar, guruplar ve devletlerin yaptıklarına karşılık verir.

Allah’ım; “biz sizinle dostuz” dediklerine karşı el altından, hem de kendi eski düşmanlarıyla bile işbirliği yapacak kadar ihanet içerisine düşenlerin yanlışlarından dönmeleri için uyarıcı işaretler gönder. İhanetlerinde ısrar edenler olursa, onlara tarihin tekerrür edeceğini hatırlat.

Allah’ım, Senin her şeye gücün yeter.

Dini kategorisine gönderildi | SALİH AMEL İŞLEYENE KORKU YOKTUR için yorumlar kapalı

HZ. MUHAMMED’İN ÇOCUKLARINA ÖRNEK DAVRANIŞI

MUHAMMED, KIZI FATIMA VE KUZENİ ALİ’YE HİÇBİR TOPLUMSAL AYRICALIK YAPMAMIŞTIR

 

Hz. Muhammed’in (s.a.v.) çocuklarına ve kuzeni Ali’ye karşı sevgisini gerek Mekkeliler gerekse Medineliler çok iyi bilirlerdi. Şehirlerin halkı, kendi çocuklarına karşı böylesine sevgiyle davranmadıkları için, Hz. Peygamber’in bu davranışlarını yadırgarlardı.

Bilhassa kızı Fatıma’ya karşı davranışındaki sevgi ve saygı, dillere destandı. Hz. Peygamber evdeyken veya başkalarının arasındayken, kızı yanına geldiğinde veya odaya girdiğinde ayağa kalkar, onu selamlar ve herkesin önünde büyük hürmet ve sevgi gösterirdi. Bir kız evlada gösterilen bu davranış hem Mekke hem de Medine’de herkesi hayrete düşürüyordu. Zira onların geleneklerinde kızlara pek böyle muamele edilmezdi. Hattâ kızlarını diri diri gömenler bile vardı.

Hz. Peygamber ise kızını öper, onunla konuşur, yanına oturturdu. Bu davranışlarının, çevresindeki insanlarda yol açabileceği sözlere, hatta eleştirilere aldırış etmezdi. Bir gün Fatıma’dan olan torunu Hasan’ı bir grup Bedevi’nin önünde öpünce, adamlar irkildi. Bedevilerden Akra Bin Habis şaşkınlığını dile getirip şöyle dedi: “Benim on tane oğlum var, bugüne kadar bir tanesini bile öpmedim.” Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: “Merhamet etmeyene, Allah da merhamet etmez.”

Diğer taraftan Hz. Muhammed’in, Hz. Ali’ye olan sevgisi, aynı evlat sevgisi gibiydi. Çünkü amcası Ebu Talip’in oğlu olan Ali, küçüklüğünden itibaren yanında yetişmişti. Hz. Ali, Hz. Peygamber’in kızı Hz. Fatıma ile evlenmişti. Evleri babalarının yani Hz. Muhammed’in evinin yakınındaydı. Onlar da hem ehl-i suffe evlerinde oturan fakirlerle hem de diğer fakirlerle yakından ilgileniyorlardı.

Zaten az olan varlıklarını sürekli fakirlerle paylaştıkları için sıkıntı içerisindeydiler. Geçimleri çok zorlaşmıştı. Bu sebeple Hz. Fatıma bir gün bu sıkıntısını kocası Hz. Ail’ye açar. O da, babasına gidip durumu söylemesini ister. Belki babaları, kendisine hediye edilenlerden onlara bir pay verirdi.

Fatıma babasını görmeye gider. Fakat babasına karşı olan saygısından dolayı meramını dile getirmeden geri döner. Bunun üzerine, yardım istemek için babasına birlikte gidip karar verirler. Gider sıkıntılarını anlatırlar. Hz. Peygamber onları dinler. Fakat onlar için hiçbir ayrıcalık yapamayacağını söyler. İlaveten, onların durumunun ehl-i suffe’den çok daha iyi olduğunu anlatır.

Dolayısıyla çocuklarına düşen sabretmekti. Zorluklara göğüs germekti. Hayat mücadelesinde çok sevdiği kızı ve kuzeni de olsalar toplumsal ayrıcalık talep etmeleri yanlıştı. Kendilerine evlatları olduğu için hiçbir toplumsal ayrıcalık gösterilemezdi.

Fatıma ve Ali’nin imanları çok sağlam olduğundan, bu durumu hemen kabullendiler. Azla idare ettiler. Her şeyi sadece Allah’tan istediler. Bütün varlıklarını başkaları için harcamaya, onlara vermeye devam ettiler.

Fakat maalesef, Hz. Peygamber’den sonraki dönemlerde ve günümüzde, Hz. Muhammed’in adını dillerinden düşürmeyen insanların bir kısmının uygulamaları ise, tam tersi olmuştur. Yeterince sevgi göstermedikleri çocuklarına, damatlarına, gelinlerine, mal, mülk ve ihtişam konusunda en ileri toplumsal ayrıcalığı yapmaya çalışanlar, her zaman var olmuştur. Nefsine yenilenler ve insanları kandıranlar oldukça, ayrıcalıklar da devam edecek demektir.

Geçmişten günümüze kadar, yakınlarına yaptıkları her türlü ayrıcalıklarına kılıf üretenler, Allah’ı kandıramayacaklarını çok iyi bilirler. Ama belki de onlara, dünya süslü gösterildiği ve kalpleri mühürlendiği için davranışlarını değiştiremediler ve halen değiştiremiyorlar.

Allah’ım, kendilerini düzeltmek isteyenlere yardımcı ol, onların kendilerini affettirmeleri için güzel işler yapmalarına fırsat ver.

Allah’ım, ilmini bilmediğim isteklerde bulunmaktan, Sana sığınırım.

Hz. Muhammed, Sosyal kategorisine gönderildi | HZ. MUHAMMED’İN ÇOCUKLARINA ÖRNEK DAVRANIŞI için yorumlar kapalı

TÜRK MİLLİYETÇİLERİNİN MEDENİYET KONUSUNDAKİ YÜKÜMLÜLÜKLERİ

TÜRK MİLLİYETÇİLERİ, BÜTÜN İNSANLIĞI HEDEFLEYEN MEDENİYET İNŞA ETMEKLE YÜKÜMLÜDÜRLER

 

Aslında bu görev bütün milletlerindir. Ancak Türklerin geçmişte yaptıklarına ve özelliklerine bakıldığında, böyle bir medeniyeti inşa etmek öncelikle Türklerden beklenilir.

Türklerin tarihini yakından inceleyen aklıselim sahibi bütün yazarlar, Türkler hakkında aşağıdaki ortak görüşlere sahip olmuşlardır. Elbette bazı kısa dönemlerde ve kendiliğinden gelişen münferit olaylarda farklı durumlar oluşmuştur. Ama genel yapı ve uygulama bu bulgulara uygundur.

Türkler devlet anlayışı olarak, egemenlikleri altındaki halklar arasında ayrım yapmamışlardır. Herkese mümkün olduğu kadar aynı insan hakları hukukunu uyguladılar. Diğer halkların kimliklerini korudular. Onları sömürmediler. Aksine kendilerinden fedakârlık ederek onlara verdiler. Dost bildiklerine hep iyilikle yaklaştılar.

Jean Paul Roux, bu durumu şöyle özetler: Türklerin hoşgörülü davranışları, dünya uygarlığına yaptıkları en önemli hizmetlerdendir. Bu hizmetlerini, söylemle değil, uygulamalı olarak, yani farklı halklarla bir arada barış içerisinde yaşayarak, dünyaya göstermişlerdir.

Bu sitede yayınladığımız bazı yazılarımızda Osmanlı Devletinin özelliklerinden bahsettik. İtidali esas alan davranışlarından örnekler verdik. Ayrıca kendilerinin doğusundaki halkları, o dönemdeki Avrupalıların insanı sömüren anlayışına karşı korumaya çalıştığını aktardık. Hattâ bu üstün mücadeleyi yaparken tek başına olmalarına ve kendilerinin bir faydasının olmamasına rağmen, hiç bıkmadan insanlık değerleri için ölümüne çabaladıklarına şahit olduk.

Claude Farrere, Rne Grousset’nin Asya tarihi adlı eserinden şu aktarımı yapar: “Yazar eserinde Müslümanları pek tutmaz. Ama Türklerin hükümran olmak için yaratılmış bir ırk olduğunu ve tarih boyunca kaydettikleri başarıları hayranlıkla zikreder.”

Günümüz araştırmacılarının çok net tespit ettikleri gibi, sadece kılıçla yani zor kullanılarak kurulan hükümranlık kısa ömürlü olur. İnsanlığın henüz çocukluk çağında kurulan Roma İmparatorluğunun yıkılması sonrasında bin yıl boyunca ciddi bir devlet oluşamadı. İnsanlığın buluğ çağını yaşamaya başladığı ikinci bin yılın başından itibaren en uzun süre yöneticilik yapanlar, Türklerdir. Uzun süre yönetimlerde kalmak için bazı farklı özellikler gerekir.

Hilafet Ordusundaki Türkleri (ki kimi esir kimi paralı asker olarak gelmişlerdi) inceleyen El- Cahız sonunda şu karara varır: “Türkler; yaltaklanma, yaldızlı sözler, münafıklık, kovuculuk, yapmacılık, yerme, riya, dostlarına karşı kibir, arkadaşlarına karşı fenalık, bidat (dinde farklı anlayışlar) nedir bilmezler. Çeşitli fikirler onları bozmamıştır. Hile-i şeriye ile başkalarının malını helâl saymazlar.”

Bu sitede medeniye konusuna farklı açılardan yaklaşan yazılar yayınladık. Bir tanımımızda medeniyeti, ahlâk ve alet üretebilmek olarak algıladığımızı vurguladık. İşte böyle özelliklere sahip oldukları dönemlerde Türkler, güzel bir medeniyet oluşturmuşlardır.  Hem ahlâkları ile örnek olmuşlar. Hem de dönemlerinin en ileri aletlerinin çoğunu üretmişlerdir.

Avrupalıların mucizevi sonuçlar oluşturan keşiflerinden sonra Türkler, alet üretiminde gerilemişlerdir. Ama uzun süre ahlâk anlayışlarındaki güzelliklerin çoğu devam etmiştir. Nitekim Farrere bizzat yaşadığı 1900lü yılların başındaki Türkiye’yi şöyle ifade etmektedir: “Gerçekten eski Türkiye ne kadar geri kalmış olursa olsun, yine de cazip bir ülkedir. İnsan orada mesut oluyordu.”

İşte günümüz Türk Milliyetçilerinin görevi, ruhunu kaybetmeye başlayan dünyamıza yeni bir nefes aldırmak için çabalamaktır. Hedef, insanları mutlu etmek olmalıdır. Karşımızdaki insanlar bu yaptıklarımızı anlamasalar bile vazgeçmeden gayret etmektir. Tıpkı Balkan Bulgar Türklerinin eski Türk dinine inanan hakanı Kurum Hanın söylediği gibi; “doğru insanı ve yalancıyı tanrı bilir. Biz Bulgarlar, Hıristiyanlar için çok iyilik yaptık. Ancak onlar bunu çabuk unuttu. Fakat tanrı biliyor.”

Tıpkı, Yüce Yaradan’ın Maide Suresi 54üncü ayette buyurduğu gibi: “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah yakında öyle bir toplum getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler; müminlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı da onurlu ve şiddetlidirler; Allah yolunda mücadele eder, hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. Bu, Allah’ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Allah, geniş ihsan sahibidir, her şeyi çok iyi bilendir.”

Allah, peygamberlerini nasıl bütün insanlar için göndermişse, Allah’ı seven ve Allah’ın da sevdiği kavimler de, bütün insanlığa hizmet etmelidir. Ancak hizmet aileden başlayarak akrabalara, çevremizdeki yardıma muhtaçlara, milletimize yönelmeli ve sonunda insanlığa ulaşmalıdır. Ancak bu zincir birbirine bu hizmet anlayışıyla bağlanabilir. Ailemize davranışımızla insanlığa davranışımız bir bütünlük oluşturmalıdır.

Bu zorlu görevde başarılı olabilmek için yapılacaklar konusunda bu sitemizde yayınladığımız çok sayıdaki yazımızda fikirlerimizi belirttik. Düşüncelerimizi farklı bakış açısıyla ve kısmen toplu halde “Önce Kendimizi Sorgulama” başlıklı yazımızda dile getirdik. Bu konuda yapılabilecekleri bundan sonraki bazı yazılarımızda da işlemeye devam edeceğiz.

Sosyal kategorisine gönderildi | TÜRK MİLLİYETÇİLERİNİN MEDENİYET KONUSUNDAKİ YÜKÜMLÜLÜKLERİ için yorumlar kapalı

PUTLARIMIZI NASIL PARÇALAYACAĞIZ?

İBRAHİM PUTLARI BALTAYLA PARÇALADI, BİZ NEYLE PARÇALAYACAĞIZ?

 

Enbiya Suresi 52: “O zaman o, babasına ve kavmine: ‘Bu tapınıp durduğunuz heykeller nedir?’ demişti.” 53: “Onlar: ‘Biz atalarımızı bunlara tapar bulduk’ dediler.” 54: “İbrahim: ‘And olsun ki sizler de, atalarınız da apaçık bir sapıklık içindesiniz’” dedi. 57: “Allah’a yemin ederim ki, siz arkanızı dönüp gittikten sonra, ben putlarınıza elbette bir tuzak kuracağım.” 58: “Derken o, bunları parça parça etti. Yalnız kendisine başvursunlar diye onların büyüğünü sağlam bıraktı.”

Hz. İbrahim’in babası ve kavmi, heykelleri tanrı olarak bilmişler ve heykellere tapınıyorlarmış. Onlar, bu tapınmadan kendi menfaatlerine bir pay da yok olduğu halde heykelleri tanrı bilmişler. Uyarılmalarına rağmen tanrılarından vazgeçememişler.

Hz. İbrahim de onlara yardımcı olmuş ve en büyüğü hariç hepsini parçalamış. Büyüğü bırakmakla, kavminin düşünmesini sağlamak istemiş. Gerçekten de kavmi ilk anda düşünmüşler ve hatalarını anlamışlar. 62.(İbrahim gelince ona) “Ey İbrahim! bunu tanrılarımıza sen mi yaptın?” dediler. 63: İbrahim: “Belki onu şu büyükleri yapmıştır, konuşabiliyorlarsa onlara sorun” dedi. 64: Bunun üzerine vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) dediler ki: “Doğrusu siz haksızsınız.”

65: Sonra yine (eski) kafalarına döndüler: “And olsun ki (ey İbrahim!) bunların konuşmayacağını (sen de) bilirsin.” dediler. Heykelleri parçalayan Hz. İbrahim’i ateşe attılar.

Peki, biz kafamızdaki putlara ne yapacağız? Aslında, yukarıdaki ayetler bu konuda bizlere yol gösteriyor. Ayetlerin yöntemine göre, önce kafamızdaki putlara tuzak kurmamız gerekiyor. Daha önceki bazı yazılarımızda belirttiğimiz gibi, içimizdeki “ben” ile konuşmalıyız. Diğer bir deyişle, beynimizin iki ayrı tarafını birbiriyle tartıştırmalıyız.

Tolstoy’un kendisine sorduğu sorular bu hususta bizlere örnek olabilir. Örneğin: “meşhur bir yazar olacağım da, sonra ne olacak?” veya “zengin bir insan olacağım da, sonra ne olacak?” yahut “gayri meşru bir ilişki içerisinde zevkli bir an geçireceğim de, sonra ne olacak?”

Çoğaltabileceğimiz bu gibi sorulara, uzun dönem kazancımız açısından mantıklı cevaplar veremediğimizi göreceğiz. Cevaplarımız bizi tatmin etmeyince, hatamızı anlayacağız. Yanlışta olduğumuzu farkedince, artık putlarımızı parçalayabiliriz. “meşhur olma”, “şehvetli bir an geçirme”, “zengin olma” şeklinde olan putlarımızdan kurtulabiliriz.

Bütün bunları yaparken putların en büyüğünü parçalamayıp, bırakmalıyız. Bizim en büyük putumuz, yukarıda kendimize sorduğumuz soruların başına “en” getirerek oluşturduğumuz puttur. Örneğin, “en zengin olacağım da, sonra ne olacak” kabilinden sorulara muhatap olan yanımızdır.

Biz diğer putları parçaladıktan sonra, beynimizin diğer yarısı “ne yaptın sen?”, “bunları niye terk ettin?” diye sorduğunda, hemen o “en” büyük putu göstereceğiz. Onları bu parçaladı diyeceğiz. Kendisi “en” olabilmek için diğerlerini parçaladı diye savunma yapacağız.

Beynimizin bir tarafının yaptığı bu savunmayı, diğer tarafıyla değerlendireceğiz. Yani düşüneceğiz. Sonra bu savunmaya hak vereceğiz. Çünkü hırsın sonunun olmadığını anlayacağız. “En” olarak düşündüğümüz sınırın sabit olmadığını hissedeceğiz. Nasıl, sonsuz dediğimizin bir sınırı yoksa bunun da sınırının olmasının mümkün olmadığını düşüneceğiz.

Bütün bunlar bize “en” olmanın mümkün olmadığını, “en” dediğimizin aslında her şeyi yaratan Yüce Yaradan olduğunu kavrayacağız. Sürekli olarak “en” olma mücadelesi vermenin zorluğunu, bu durumun bizde psikolojik bozukluk oluşturacağını, hayatımızın çoğu anının gerilim ve korku içerisinde geçmesine vesile olacağını hissedeceğiz.

Bütün bunları anladıktan sonra, “en” putunu da parçalayacağız. Böyle yapmaz, Hz. İbrahim’in kavmi gibi, yeniden dönersek (Enbiya 64 ve 65) ve “en” olma peşine düşersek, işte o zaman vay halimize! Hz. İbrahim’i ateşe attıklarını zanneden kavminin aslında kendilerini attıkları gibi, biz de kendimizi ateşe atarız.

Hz. İbrahim’i, ateşten Yüce Yaradan kurtardı. Bizi ise cezalandıran Yüce Yaradan olduğuna göre, düştüğümüz ateşten bizi kim kurtarabilir? Unutmayalım ki bu ateşin bir kısmı bu dünyada, büyük bölümü ise, ebedi dünya olan ahiret hayatındadır.

O halde kendimize sürekli sorular soralım. Önemli kararlar öncesinde ayna karşısında gözümüzün içine bakarak kararımızı beynimizin iki tarafıyla tartışalım. Mümkünse bu uygulamayı her gün yatmadan önce yapalım. Sorulara, kısa ve anlık kazanç için değil, uzun dönemdeki kazancımız açısından ve vicdani cevaplar verelim.

YAŞAM kategorisine gönderildi | PUTLARIMIZI NASIL PARÇALAYACAĞIZ? için yorumlar kapalı

SAĞLIK HARCAMALARI

BÜTÇELERİN KARA DELİĞİ, SAĞLIK HARCAMALARI

 

Sağlık harcamaları, sosyal devlet anlayışını sürdürmek isteyen ülkelerin yöneticilerinin uykularını kaçırıyor. Alınmaya çalışılan tedbirler yetersiz kalıyor. Bütçelerde oluşturduğu kara delik giderek büyüyor. İşin bu duruma gelmesinde, fertlerin, tıp dünyasının ve devletlerin yanlışlarının ortak rolü var.

Yüce Yaradan, insanların büyük çoğunluğuna mükemmel işleyen bir sistem şeklinde sağlıklı bir vücut vermiştir. Yapay gübrelerin kullanılmasından önceki dönemde, sakat vb doğumların çok sayıda olduğunu anlatan kaynaklara en azından ben rastlamadım. Sayıca çok az olan sakat doğumların sebepleri derinlemesine araştırılırsa, yakın akraba evliliği, annenin hamilelik dönemindeki dikkatsiz ve sorumsuz davranışlarının etkili olduğu görülecektir.

Anlaşılan o ki, Yüce Yaradan, bizlere mükemmel üstü işleyen, kendini tamir edebilen bir sistem vermekle kalmamıştır. Dünyadaki bütün düzeni de, bize verdiği vücudumuzu besleyecek, sistemin çalışmasını sürdürecek şekilde oluşturmuştur. Bize verdiği akıl ile de, çevremizden en iyi şekilde yararlanabilmemizi sağlamak istemiştir. Aklımızı, sağlığımızı korumak için kullanmak konusunu, bizim tercihimize bırakmıştır.

Bu sitedeki bazı yazılarımızda İslâm’ın bir denge dini olduğunu vurgulamıştık. Toplumsal hayat ile ilgili olarak da tarihten çeşitli örnekler vermiştik. Toplum davranışlarında dengeli olabilmek için, önce kişilerin kendilerinin dengeli olması beklenir.

Allah’ın bizim dinlenmemiz için oluşturduğu geceyi çalışmakla veya eğlenmekle geçirirsek, dengeyi bozarız. Yüce Yaradan bizlere “yiyin, için ama israf etmeyin” diye öğüt vermesine rağmen, biz israf ölçüsünde yiyip içiyorsak dengeyi bozarız. Bakara Suresi 168 de : “Ey insanlar! Bütün yeryüzündeki nimetlerimden helal olmak, temiz olmak şartıyla yiyin. Fakat şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o size belli bir düşmandır.” denilmektedir. Buna rağmen, biz helâl olmasına bakmadan çok kazanıyoruz diye çok yersek, yediğimizin temiz olmasına dikkat etmezsek, denge bozulur.

Necm Suresi 39: “İnsan için ancak çalıştığı vardır.” Bu ayete rağmen biz çalışmayıp, tembel tembel durursak, vücudumuzdaki denge bozulur. Allah, vücudumuzun işleyiş düzenini, sanki çalışma ve hareket üzerine kurmuştur. Nitekim günümüz şartlarında bürolarda çalışan insanlara yapılan tavsiyelerin temelinde, bu anlayış vardır.

İnsanlar sadece kendi hayatlarındaki dengeleri bozmakla kalmadılar. Yeryüzündeki diğer canlıların da doğum, üreme, beslenme ve ölüm gibi Yüce Yaradan’ın verdiği tabii dengeyi de bozmaya başladılar. Allah’ın bize verdiği vücudumuzun sistemi, bir noktaya kadar kendisini korumaya çalışıyor. Ama bizler o kadar hırslı davranarak doğal dengeyi bozuyoruz ki, sistemimiz düzeltmeye yetişemiyor.

Bitkilerin ve hayvanların tabii yapılarıyla oynayarak üretimi artırdıklarını düşünenlerin iddiaları, “eğer biz böyle yapmazsak, dünyada açlık olur” şeklindedir. İlk bakışta haklı gibi görünmektedirler. Fakat rakamlar bunları doğrulamıyor. 2015 yılı kayıtlarına göre dünyada 2,5 milyar kişi fazla kilolu. Obez (şişman olarak kabul edilebilir) sayısı ise, 1 milyar kişi. Bu sayı her yıl artıyor.

Demek ki biz, insanlar aç kalmasın diye canlıların genetik yapılarıyla oynadıkça, şişman insan sayısının artmasına vesile oluyoruz. Diğer taraftan sağlık sorunları yaşayan kişilere baktığımızda; diyabet, tansiyon, kalp hastalıkları ve karaciğer yağlanması gibi en masraflı sağlık sorunları bu kesimdedir.

Bir taraftan araştırmalar yaparak, ciddi paralar harcayarak, yapaylık katarak, üretimi artırmaya çalışıyoruz. Diğer taraftan, bu ürünlerle şişmanlattığımız insanların beslenmelerini düzene sokmak için diyet ürünler üretmek için para harcıyoruz. Bu harcadığımız paralardan çok daha fazlasını da, şişmanladıklarından dolayı sağlıkları bozulan bu insanların, sağlıklarını geri kazanabilmeleri için harcıyoruz. Ama hiçbir vücudu, eski haline getiremiyoruz.

Diğer taraftan, yedikleri ve içtiklerinin giderek daha fazla bir kısmı, yapaylık içeren ürünler olduğundan, bu sorunlara bir de kanser konusu eklenmiştir. Kanser, yapay ürünlerle beslenen bütün insanlar için geçerlidir. Ancak uzmanlara göre, şişman insanlardaki risk çok daha fazladır. Kanserin tedavisi için harcanan para, diğer hastalıklara göre daha fazladır. Kanser henüz, insanlığın geleceğini tehdit etmemektedir. Ama insanlık aklını başına almazsa, gelecek çok tehlikelidir.

Sağlık konusunda, tıp dünyasının ve devletlerin hataları ayrı bir yazı konusu olduğundan, burada ele alınmamıştır.

Allah’ım, bizlerin, Senin kurduğun tabii düzeni bozmamamız ve hayatımızda her konuda dengeli davranabilmemiz için, bizlere irade gücü ver.

YAŞAM kategorisine gönderildi | SAĞLIK HARCAMALARI için yorumlar kapalı

İYİLİK YAPMAK BİR İHTİYAÇTIR

ALLAH İNSANLARI MUTLU KILMAK İÇİN, İYİLİĞİ İHTİYAÇ YAPMIŞTIR

 

Hud Suresi 114: “…Muhakkak ki, iyilik kötülükleri giderir. Bu ise, düşünebilenlere bir öğüttür.”

Yukarıdaki ayete göre, iyilik yapmak kötülükleri gideriyor. Giderilen kötülükler, hem insanın kendi yapacağı hem de karşısındakilerin yapacaklarıdır. Ayet “bu ise, düşünebilenlere bir öğüttür” diyerek konuyu derinlemesine incelememizi istiyor.

Ayetin baş tarafında namaz kılınması isteniyor. Demek ki, namazın hem kendisi bir iyilik hem de namaz kılmak insanı iyiliklere yöneltiyor. İyilikler de kötülükleri gideriyor.

Bakara 272: “…yaptığınız her iyilik sırf kendiniz içindir…” Bilindiği gibi, yapılan her iyilik önce iyilik yapılana faydalı olur. Yüce Yaradan bu durumu bildiği halde, ayette “yaptığınız her iyilik sırf kendiniz içindir” diyerek iyiliklerin, yapan için de önemini vurguluyor. Allah birçok ayetinde iyiliklerin mükâfatından bahseder. Ancak çoğu Kur’an yorumlarında, verilecek mükâfat olarak, hep ahiretteki karşılık dile getirilmiştir.

Hâlbuki Yüce Yaradan, bizim Kendisinden hem bu dünyada hem de ahirette iyilik istememizi öğütlemektedir. Bu dünyadaki iyilikten maksadın maddi zenginlik olmadığını bilhassa zenginlerin büyük çoğunluğu yaşayarak görüyorlar. Bu dünyadaki asıl iyiliğin, mutlu ve huzurlu olmak olduğunu kabul ediyorlar.

Yüce Yaradan’ın verdiği akıl ile insanlar, iyiyi-kötüyü ayırdedebilirler. Yine Allah’ın verdiği vicdan ve irade sayesinde iyiliğe yönelebilirler. İnsanların kendiliğinden iyiliğe yönelmesinin zorluğunu bilen Halik, iyiliği insanlar için bir ihtiyaç haline getirmiştir. Bunun için, iyilik ile mutluluğu birbirinin bağlayıcı unsuru yapmıştır.

Psikoloji ilmi, iyilik yapmanın insanı mutlu ettiğini ortaya koymuştur. Bu konuda söylenen çok sayıda özlü sözler vardır. Bunlardan yaygın olanı, “mutlu olmanın en kestirme yolu, başkasını mutlu etmektir” deyişidir.

Varlıklı bile olsa mutsuz bir yaşamı olan kişi, iyilik yaptığında mutlu olduğunu keşfederse, her fırsatta iyilik yapmak isteyecektir. O kişi için iyilik yapmak, ister istemez bir ihtiyaç halini alacaktır. Ancak iyilik yapmak, genellikle yanlış yorumlanmaktadır. Birisine maddi yardım yapmak iyilik olarak algılanmaktadır. Elbette, iyilik olabilir. Ama kimse görmeden, başa kakmadan, gösteriş katmadan yapılırsa, gerçek iyilik olur. Bu durumda yardım edilen insan da mutlu olur. Onun mutluluğu bize de yansır.

Demek ki, iyilik yapmaktan maksat, yapılan insanı ve hattâ hayvanı mutlu etmektir. İyilik yapılan mutlu olmuyorsa, sadece görünüşte teşekkür ediyor, bizlerin veya kameraların önünde mutlu imiş gibi görünüyorsa, o yapılan iyilik yerini bulmamış demektir. Böyle durumlarda yapılış tarzında bazı yanlışlıklar olduğunu anlayarak davranışlarımızı yeniden düzenlemekte fayda vardır.

Allah, yapılan iyilikleri çoğu zaman başkası vasıtasıyla bize geri döndürür. Dolayısıyla iyilik yapılan bazı insanlarda, değil bize iyilikle cevap vermeleri, aksine nankörlük bile görülebilir. Böyle durumları yaşayan çoğu insan, “bir daha iyilik yapmayacağım” diye kendi kendine sözler verir. Fakat bir süre sonra bakarsınız ki, yine iyilik yapmaktadır. İşte bu durum, Yüce Yaradan’ın, iyilik yapmayı bizler için bir ihtiyaç haline getirdiğinin bir göstergesidir. Yoksa kimse, yeminini ve sözlerini, hem de kedisinden fedakârlık edeceği bir durum için terk etmez.

Unutmayalım, yaptığımız iyilikten bizim de mutlu olabilmemiz için, önce karşı tarafın mutlu olması gerekir. Bunu sağlarsak bize ahirette ilave mutluluk verileceğini, Allah, Kur’an’ında beyan etmektedir. Yani karşı tarafı mutlu ederek, hem bu dünyada hem de ebedi âlemde mutlu olma şansını yakalayabiliriz.

İyilik yapma ihtiyacını karşılamayan bir insanın mutlu olma ihtimali azalır.

Allah’ım, bizleri, yaptığımız iyilikleri anlayan, sonrasında kendileri de başkalarına iyilik yapan insanlarla karşılaştır.

YAŞAM kategorisine gönderildi | İYİLİK YAPMAK BİR İHTİYAÇTIR için yorumlar kapalı

ENVER PAŞANIN UFKU

OSMANLI YÖNETİMİ ENVER PAŞAYI DİNLESEYDİ DAHA FAZLA YAŞAYABİLİRDİ

 

Bilindiği gibi, I. Balkan Savaşının sonucu, Türk tarihinin en ağır yenilgisidir. Tarih hakkında bilgisi olanlar, bu hususta hemfikirdir. Elbette Türk tarihi, hep zaferler tarihi değildir. Zaman zaman yenilgiler de olmuştur. Hattâ kaybedilen toprak bakımından çok daha ağır yenilgiler de yaşanmıştır.

Ancak I. Balkan Savaşı, hem kuvvetler dengesiyle orantısızlığı, hem de devletin tamamen yıkılışının başlangıcı olması bakımından diğerlerinden çok farklıdır. Savaş başladığında Osmanlının karşısındaki kuvvetler toplam 17.000 asker idi. Osmanlının sadece Trakya bölgesindeki silahaltındaki asker sayısı için en az rakam veren kaynak 160.000 kişi demektedir. 250.000 asker olarak belirtenler de vardır. İhtiyat kuvvetleriyle birlikte toplam asker sayısı 857.000 olarak verilmektedir.

Kuvvetler arasındaki bu çok büyük kuvvet dengesizliğine ilaveten, Osmanlının başka avantajları da vardır. Öncelikle ağır silahlar açısından bariz bir üstünlüğe sahiptir. Karşısındaki sayıca çok az ve ağır silahları yetersiz olan bu kuvvetler, beş ayrı ülkenin askerlerinden toplanmıştır. Bu beş ülke, henüz Osmanlıdan yeni ayrılmış küçük devletçiklerdir. Dolayısıyla askerler birbirlerinin dillerini bile bilmemektedirler.

Ayrıca bu ülkeler birbirlerine düşmandırlar. Çünkü Osmanlıdan yeni ayrıldıkları için henüz halklar homojen bir yapıda değildir. Her birinin ülkesinde diğerinin halkından insan yaşamaktadır. Nitekim kazandıkları savaştan sonra, aralarındaki düşmanlık açığa çıkmıştır. Birbirlerine düşmüşlerdir.

Savaş ortamı oluşunca gördükleri bu dengesizliği mantıklarıyla yorumlayan Avrupalı büyük güçler, hemen bir bildiri yayınlamışlardır. Bu duyurunun amacı savaşın sonunda sınırların değişmesine izin vermeyeceklerini ilan etmektir. Çünkü “görünen köy kılavuz istemez” demişlerdir. Osmanlılar, kendilerinden yeni ayrılmış bu beş devletçiğe hadlerini bildirecekler ve onların ülkelerini tekrar Osmanlı topraklarına katacaklardır. Dolayısıyla Avrupalılar, bu durumu kabul etmeyeceklerini baştan belirtmişlerdir.

Fakat hiç kimsenin beklemediği bir şey olmuştur. O büyük ve ağır silahlara sahip Osmanlı ordusu, çok kısa sürede yenilmiştir. İstanbul yakınındaki Çatalca mevkiine kadar, doğru dürüst savaşmadan geri çekilmişlerdir. Hiç beklemedikleri bir durumla karşılaşan Avrupalılar, bu defa Osmanlıyı kurtarmanın telaşına düşmüşlerdir. Savaşı durdurmuşlardır.

Savaşmadan alınan bu onursuz yenilginin en önemli sebebi, ordu içerisine siyasetin girmiş olmasıdır. Bir diğer sebebi, bu yenilgiyi önleyebilecek tek kişi olan Enver Paşanın o sırada, Trablusgarp’ta (Libya) İtalyanları durdurmak için cansiperane bir mücadele veriyor olmasıdır.

Yukarıdakiler görünür sebeplerdir. Ayrıca bunlar, savaşın başlangıcından sonraki kısmında etkili olacak sebeplerdir. Bir de, çoğunluğun dikkat etmediği, görünmeyen bir nedeni vardır. Bu görünmeyen sebep, harbin başlamasına vesile olması açısından mühimdir. Yenilgiyle sonuçlanan savaşı başlatması açısından belki de en önemlisidir.

Peki, nedir bu sebep? Trablusgarp’ın İtalyanlar tarafından işgal edilmek istenilmesine karşı Osmanlı yönetiminin takındığı tavırdır. Eğer Osmanlı yönetimi bu işgal girişimine karşı direnseydi ve kazansaydı, hiçbir şey farketmezdi. Kazanamasa bile bu arada diğer Avrupa devletleri olaya müdahale edeceklerinden, sonuç yine bir felaketin başlangıcı olamazdı.

Osmanlı Türklerinin yönetimi burnunun ucunu bile göremedi. İşgal girişimine hiçbir karşılık vermedi. Peki, Enver Paşanın bu konuyla ilgisi ne? İtalyanlar savaşı başlattıkları sırada Enver Paşa Berlin’de Osmanlı elçiliğinde ateşemiliter (askeri ateşe) olarak görevliydi. Olayı duyunca, hiç kimseye danışmadan trene binip İstanbul’a geldi. Hemen hükümet üyelerinden konuyla ilgili olanlarla konuşmaya gitti. Derhal Trablusgarp’a asker sevk etmemiz gerektiğinde ısrar etti.

Yöneticiler Enver Paşayı teskin edebilmek için “bizim orada bin askerimiz bile yok, savaş bilmeyen bedevi (köylü) Araplarla hiçbir şey yapılamaz” diyerek umudunu kırmak ve teklifinde ısrar etmesini önlemek istediler. Sonuç alamayacağını anlayan Enver Paşa “orada tek umudu bizler olan mazlum insanlar var, onları mahzun bırakamayız” diyerek kendisine maddi destek verilmesini istedi. Güvendiği 50 civarında arkadaşıyla (ki Mustafa Kemal’de bunlar arasındadır) kaçak yolardan Mısır üzerinden Trablusgarp’a ulaştı. O dönemde Mısır, Osmanlı idaresinde olmayıp İngilizlerin işgalinde olduğu için, tebdili kıyafetlerle ve gizlice gittiler.

Trablusgarp’ta, Osmanlı yönetiminin bedevi dediği insanlardan kısa sürede 25.000 asker oluşturuldu. İtalyanları sahile mıhlandı. Enver Paşa bir yıldan fazla süre orada kaldı. İtalyanlar, Trablusgarp’ın içlerine ilerleyemedi.

Fakat bu başarı bir işe yaramadı. Çünkü Trablusgarp’a asker göndermemekle büyü bozulmuştu. O güne kadar Osmanlı Türk ordusunun sayısından çekinen devletler, Bu sessizlik karşısında Osmanlının içten çürüdüğünü, dıştan büyük görünen ama kof bir çınar haline geldiğini görmüş oldular. En küçük devletler bile cesaretlendiler. Hazırlıklarını yaptılar. Bir yıl sonrasında Osmanlıya karşı savaş açtılar. Kof çınara öldürücü darbe vurdular.

Bu darbenin etkisini azaltmaya çalışan, yine Enver Paşa oldu. Paşa, savaş sırasında Trablusgarp’ı bırakıp İstanbul’a gelemedi. Çünkü Trablusgarp’taki insanların tek güvendikleri kişi, Enver Paşa idi. Fakat sonunda onlar da ikna oldular. Bırakmak istemedikleri Enver Paşaya izin çıktı, İstanbul’a geldi. Hükümete rağmen, asi sıfatıyla kendi arkadaşlarının yardımıyla Edirne’yi geri aldı. Başaramasaydı, devlet onu asi ilan edecek ve idam edecekti. Çünkü Enver Paşa öyle olmasını istemişti.

Bu kısmi düzetmeye rağmen, onursuz Balkan yenilgisi sonrasında, hiçbir büyük Avrupa devleti, Osmanlı ile aynı safta olmak istemedi.  Sonuçta kof çınar halindeki Osmanlı Türkleri, devletlerini kaybettiler. Fakat Türkler, yeni bir yönetimle mücadele ederek yeni bir devlet kurdular. Bu olaylar yazımızın konusu dışında olduğundan, burada bahsetmeyeceğiz. Bu yazımızla anlatmak istenilen, Osmanlı yönetiminin Enver Paşayı dinleyerek, Trablusgarp’a asker göndermesi halinde, kof bir çınar durumuna geldiğinin anlaşılmayacağı ve Türk tarihinin en onursuz yenilgisinin alınmayacağını, dolayısıyla devletin çökmeyeceğini gözler önüne sermektir.

Bir başka yazımızda, Trablusgarp’a asker gönderilememesinin sebeplerini de inceleyeceğiz. Bu olayları yazmak istememizin sebebi, günümüz yönetimlerine ışık tutmak içindir. Mazlum ve masum insanların, bütün umutlarını bağladıkları insanlar tarafından terk edilmelerin veya ciddiyetle hareket edilmemenin yaşanmaması içindir.

Sosyal kategorisine gönderildi | ENVER PAŞANIN UFKU için yorumlar kapalı

BEYNİMİZİN ÇALIŞMA YÖNTEMİ VE SEÇİMLERİ

BEYNİMİZİN SEÇİMLERİ ÜZERİNE

 

David Eagleman “Incognito” veya “Beynin Gizli Hayatı” adlı eserinde “beynimiz, üçkâğıtçıları sezmek gibi toplumsal problemleri çözebilecek, ama genelde akıllı ve mantıklı davranmayı gerektirmeyecek biçimde evrimleşmiştir” demektedir.

Eagleman’in iddiasındaki “beynin evrimleşmesi” geçerli olsaydı, her insan için aynı şey söz konusu olurdu. Dolayısıyla böyle bir iddiada bulunmak yanlış olur. Fakat beynimizdeki bu evrimleşme iddiasını “beynimizin bir tarafı, akıllı ve mantıklı davranmaya meyilli iken diğer yanı değildir” şeklinde bir ifade ile değiştirirsek, hem yazarın kitabında bahsettiklerine hem de daha gerçeğe yakın bir teori oluşturulmuş olur.

İnsanlar, Allah’ın verdiği ve beynimizin işlevi olan akıl, vicdan ve irade sayesinde iyiyi-kötüyü, doğruyu-yanlışı, dürüstü-üçkâğıtçıyı sezebilir ve hattâ çoğu zaman bilebilirler. Sahip oldukları bu becerilerini kullanarak, toplumsal yaşamı düzenleyebilirler. Zaman içerisinde oluşan ve toplum hayatını olumsuz etkileyen sorunları çözmek için çareler üretebilirler. Beynimiz, diğer insanların beyinlerinin fikirlerini irdeleyerek ortak bazı çözümlerde uzlaşabilir.

Ancak sorun, çözüm yolunun doğrudan beynimizin kumanda ettiği alanı ilgilendirdiğinde ortaya çıkmaktadır. Üretilen çözüm yolları, kişinin doğrudan kendi menfaatine veya inançlarına ters ise, işte o zaman beynimiz, çoğunlukla, akıllı ve mantıklı davranmayı seçmemektedir. Kur’an’daki nefse yenilme anlatımları, böyle durumları tanımlar. Düşünmeme ve akıl erdirmeme sözlerinin bazısı da böyle durumlar içindir.

Beynimizin çalışma yöntemi üzerinde araştırma yapanlara göre, her insan, hayatının neredeyse her döneminde, kendi içerisinde böyle bir ikilem yaşar. Beynin bir bölümünü etkileyen nefis, her şeye sahip olmak ister. Beynin, şahsın insanlık tarafı olan ruhunu temsil eden kısmı, vicdan ve iradesini kullanarak kısa günün kârını değil, uzun dönemi düşünür. Böylece beynimizin içerisinde iç çatışma yaşanır.

Bu çatışmalarda, insana, çevresinde oluşan hangi anlayış baskın gelirse, kişi daha çok o yöne meyleder. “Arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” atasözü bu sebebe dayanır. Bu açıdan bakılınca, kendimizi düzeltmek yani akıl, vicdan ve irademizi birlikte kullanmak istiyorsak, önce çevremizi değiştirmeye çalışmamızda fayda var. Çevremizi değiştiremiyorsak, hicret etmeye çalışmamız yararlı olacaktır. Fakat insanlar için çoğu zaman, fiziki hicret etmek zordur. Bu sebeple önce fikren hicret etmeyi başarmak gerekir.

David Eagleman, beynimizde gerçekleşen bu mücadelede, farklı tarafların birbirinden etkilenerek bir şeyler öğrendiğini savunur. “Bunun sonucunda durum, kısa ve uzun dönemli arzular arasında gerçekleşen bir bilek güreşi olmaktan çıkar ve şaşırtıcı ölçüde incelikli bir pazarlık sürecine dâhil olur” der.

Bize göre, bu pazarlık sürecinde, insanlık tarafının daha ağır basabilmesi için, imkân varsa fiziki hicret, eğer mümkün değilse fikri hicret gerekir.

Eagleman’in bu konuda verdiği örneklerden biri, hemen her insanın gittiği bir misafirlikte yaşayabileceği bir durumdur. Bize ısrarla ikram edilen çikolatalı pastayı, beynimizin bir bölümü kısa dönemli zevkli bir tat için hemen yemek ister. Beynimizin diğer bölümü, beslenme biçimimizden endişelenerek, yemememizi ister. Bu durumda bazen kendi kendimizle anlaşma yaparak pastayı yiyebiliriz.

Eagleman’e göre, beynimizin bir tarafı diğer tarafına, yarın spor yapacağını veya bir süre için ilave diyet yapacağına dair söz verir. Özgürce aldığımız bu kararlar bizi gelecekte bağlamaktadır. (Bize göre aldığımız bu kararda bile, çevremizin etkisi verdır.)

Yazarın verdiği bir diğer bilgiye göre Oseusdys, güzel kadınların yaşadığı adanın yanından geçmesi gerekir. Hilekâr dediği kadınların cezbeden müziklerine kapılıp adaya doğru gitmemesi için tayfalarına kendini geminin direğine bağlatır. Vereceği emirleri dinlememelerini ister. Böylece kendi geleceğini bağlayan kararı kendi hür fikriyle verir. (Bize göre Odysseus’un bu kararında, çevresi nezdinde itibarını yitirmeme düşüncesinin etkisi de vardır.)

Yazar, başkalarının fikirlerine uyarak hareket eden milyonlarca insanın hayatlarından verdiği uzun örneklerin sonucunda şu kuralı belirler: “kendi akılcı sisteminize güvenemediğinizde, başkasınınkini ödünç alın.”

İşte Yüce Yaradan tam bu noktada müdahil oluyor. Bizim, hem Allah’ın verdiği sağlıklı vücudumuzu hem de kurduğumuz toplumsal düzeni koruyabilmemiz için bizlere sıkça yol gösteriyor. Eğer biz, kendi başımıza kalırsak, her iki durum için de uygun olmayanı seçebiliriz. Nakli ilimler dediğimiz ilâhi bilgiler, bizlerin iradesini güçlendirerek, beynimizin kararlarında uzun dönemi dikkate almasına destek vermek içindir.

Yusuf Has Hacip’in deyimiyle özetlersek “Bir anlık zevk için ne kadar sefa sürersen sür, tat gider günah kalır. İnsanlara hizmet için ne kadar cefa çekersen çek, cefa gider mutluluğu kalır.”

Eğer, Allah’ın kelâmı olduğuna gerçekten inandığımız nakli bilgileri içselleştirmezsek,  Yunus Emre’nin “bir ben vardır benden içerü” diyerek ifade ettiği “ben’ler” mücadelesini, kısa dönem kârını hedefleyen tarafımız kazanır.

Her insanın içerisinde, hem eşkıyalık hem de evliyalık vardır. Yaşadığımız çevre, sahip olduğumuz farklı kişiliklerden hangisinin öne çıkacağı hususunda etkilidir. Bu etkiyi azaltmak için önce, nakli bilgilerle fikren hicret etmeli, sonra kendimize yeni çevre edinerek fiziki hicret etmeliyiz. Ancak böylece kurtuluşa erebiliriz. Yoksa hem bu dünyamızı hem de ahiretimizi kaybedebiliriz.

Yüce Yaradan bize gelişmiş bir beyin vermiş. Bununla da yetinmemiş. Sürekli bizlere (bir bütün olarak beynimize) yol gösteriyor. Beynimizin bir bütün olarak hareket edebilmesi için irademizi güçlendiriyor. Ama bizleri seçimimizde özgür bırakıyor. Dolayısıyla seçim bizim. Seçimimizin sonuçları da bizim.

YAŞAM kategorisine gönderildi | BEYNİMİZİN ÇALIŞMA YÖNTEMİ VE SEÇİMLERİ için yorumlar kapalı

MÜSLÜMANLARIN SORUNLARI ÜZERİNE

İSLÂM’IN ŞARTLARI YERİNE SERBEST PİYASA ŞARTLARI, TEK OLAN ALLAH YERİNE PİYASA TANRISI DİYENLER

 

Müslümanların sorunlarından birisi, yazının başlığında gizlidir. Aslında bu sorun, bütün dinlerin, kalpten değil, dilleriyle inananları için geçerlidir. Fakat her dinin mümin olanları için geçersizdir. Kimlerin mümin olduğuna ise, Allah karar verir. Bizler, kişinin söylemlerine ve görüntüsüne bakarak karar vereceğimizden, yanılabiliriz. Çünkü maalesef, topluma karşı çok başarılı tiyatro oynayabilenler çoğalmıştır. Dolayısıyla insanları aldatabilenlerin sayısı süratle artmaktadır. Fakat hiç kimse Allah’ı aldatamaz. Her şeyi, fısıltıları ve hattâ kalplerden geçeni dâhi bilen Yüce Yaradan, bu konuda zerre kadar haksızlık etmez.

Daha önce, bu sitemizdeki “Piyasa Tanrısı ve Piyasa Dini” ile “Piyasa Tanrısı ve Gerçek Tanrı” başlıklı yazılarımızda, bu konuları işlemiştik. Müslümanların sorunlarını tespit için başladığımız yazılarla ilgisi açısından, bugün kısaca tekrar edeceğiz.

“İnsanlık tarihinin ilk devirlerinden itibaren pazarlar hep olageldi. Ama Pazar (Piyasa) hiçbir zaman Tanrılaştırılmadı. (Fakat küreselleşme ile birlikte şartlar süratle değişti.) Artık o, yüce ve kudretli tek tanrı oldu. Hükümranlığı evrensel. Rakip kabul etmeyen ve herkes tarafından kabul edilmek zorunda olan bir hükümranlık sahibidir.”

Yukarıdaki paragraf, parantezin içi hariç, Harvard Üniversitesi eski ilahiyat profesörlerinden Harvey Cox’a aittir. Kur’an’ın değişmezliğini ve tek olan Allah’ı kabul eden Müslümanlarda “piyasa tanrısı” algısının olması beklenilmez. Ama gerçek hayattaki uygulamalara bakıldığında, en azından Türkiye açısından, piyasa dini ve piyasa tanrısı anlayışı hızla yaygınlaşıyor.

Çünkü inançları dillerinde olanların çoğu, toplumun ortalamasının altında beceri ve bilgiye sahiptirler. Bunların en önemli kabiliyetleri dini işlerine ve siyasetlerine alet etmektir. Ancak dini siyasetlerine alet etmeleri yetmez. İktidara gelebilmek ve burada kalabilmek için, piyasa dinine ihtiyaçları vardır.

Bu sebeple önce, kendileri piyasa dininin kurallarından yararlanarak zenginlemeye başladılar. Sonra sıra halkı da kandırmaya geldi. İnsanları kandırabilmek için “devlet ekonomiden çekilmeli” anlayışını halkın beynine kazımaya çalıştılar. Daha sonra, “Müslüman zengin olmalı” anlayışını işlediler.

Çünkü bu yöntem olmadan, halkı sömürmeleri mümkün değildi. Nitekim geçmiş İslâm devletlerindeki ve Osmanlıdaki uygulama farklı idi. Müslümanların devletleri halkı korumak için, tekelciliğin oluşmasına izin vermez, gerekirse narh koyarak fiyatları kendileri belirlerdi. Eski devletlere göre, kişi olarak bir Müslümanın aşırı zenginliği değil, toplumun maddi olarak birbirine yakın güçte olması istenilirdi. Kazançlar da, mutlaka helâlinden olmalıydı. Malları üst üste yığmamalı, infak etmeliydi, yani ihtiyaç sahiplerine dağıtmalıydı.

Günümüzdeki piyasa dini, rekabetçi anlayışı ve çatışmayı öğütler. İslâm ise, işbirliği ve dayanışmayı tavsiye eder. Fakat maalesef günümüzdeki Müslüman cemaat ve guruplar, kendileri ile aynı guruba üye olmayanlara karşı “rekabetçi ve çatışmacı” oldular. Kendileri ile aynı düşünenlere “işbirlikçi ve dayanışmacı” oldular. Ancak piyasa dininin kuralları, bu çelişkili duruma uzun süre izin vermedi. Artık bu anlayıştaki Müslümanlar, kendi gurupları ile de çatışmaya başladılar. Zaten işin doğası buydu.

Böylece, çifte standartlı dediğimiz davranış hali, sadece siyasilerde kalmadı. Onların anlayışlarının peşinde giden insanlar arasında yaygınlaşmaya başladı. Artık, halkın da önemli bir bölümü, birbirlerine tiyatro oynuyorlar. Oynayan da, oynanan da, bu durumun farkında, ama piyasa dininin doğası gereği, kendilerini değiştiremiyorlar. Belki de Yüce Yaradan, onlara verdiği fırsatları anlamadıklarını görünce birçoğunun kalplerini mühürledi. Biz bilemeyiz.

Harvey Cox, piyasa dininin, diğer dinlerin mabetlerine dokunmadığını söyler. “Piyasa dini; Hindu mabetleri, Budist festivalleri, Katolik azizlerin türbeleri, Müslüman evliyaların türbeleri gibi yerlere, gelir merkezleri olarak bakar. Onların törenlerini teşvik eder” diye düşünür. Bizler de çevremize bu gözle baktığımızda, Cox’un doğru düşündüğünü anlarız.

Diğer taraftan eski Müslüman devletlerin anlayışlarında gördüğümüz gibi, Allah’ın dini ile piyasa dini birbirine zıt şeyler söyler. Pazar dini, “elindekiyle yetinme” diye öğütler. Bu öğüt, nefislere hoş gelir. Allah’ın dini ise, ihtiyaçtan fazlasını dağıt der. Bu, nefsin hoşuna gitmez. Piyasa dini ferdiyetçiliği savunur. Allah’ın dini, toplumsal dengeyi hedefler.

Piyasa dininde, kazanmak için her türlü yalan ve hile geçerlidir. Gerekirse hiç suçu olmayan insanların bile ezilmelerine cevaz verir. Çünkü rekabette, kaybedene merhamet edilmez. Bu anlayış insanın nefsini okşar. Allah ise, merhametlilerin en hayırlısıdır. İnsanlardan da, mümkün olduğunca merhametli olmalarını ister.

Müslümanlar, yaptıkları ile dini anlayışlarının uyuşmadığını kolayca anlamışlardır. Kendilerini haklı çıkarmak için hemen fikir üretmişlerdir. Bazıları, burası “dar-ı İslâm” yani İslâm ülkesi değil, dolayısıyla her yol mübah (sakıncasız) demişlerdir, bir kısmı da sadece kendi menfaatlerini koruyabilmek adına, insanlara küçük yardımlar yaparak, toplumsal denge için çabalıyor gibi görünmeye çalışmışlardır. Fakat kazanırken insanları ezmeye, onların haklarını yemeye, beytülmali talan etmeye, her türlü yalan ve hileye devam etmişlerdir.

Piyasa dinine göre maddi ve manevi her şey alınıp satılacak bir metadır. Cox, Piyasa dininde artık sadece köyler, ormanlar, göller, barajlar, yollar, ırmaklar dâhil her türlü maddi varlıkların değil, insan dâhil bütün manevi değerlerin, alınıp satılabilen bir meta olduğunu söyler. Hattâ insanların birbirlerine baktıklarında, üzerlerinde renkli fiyat etiketleri gördüklerini belirtir.

Bazı Müslüman ülkelerde Cox’un bu söyledikleri, maalesef aynen geçerli hale geldi. Bunlara ilaveten Müslüman ülkelerde, dünya ortalamasının üzerinde rüşvet ilişkisi oluştu. Bazı İslâm âlimleri rüşvetin dinimizce suç olmadığının fetvasını verdi. Bazıları rüşveti, ganimet gibi değerlendirdi. Bu gelişmeler, piyasa dininin Müslümanlar arasında yaygınlaşmasına vesile oldu. Fakat işin acı yanı, Müslümanların önemli bir kısmının, içine düştükleri bu feci durumu görmeyip, halen kendilerini en hakiki Müslüman olarak takdim etmeleridir.

Sosyal kategorisine gönderildi | MÜSLÜMANLARIN SORUNLARI ÜZERİNE için yorumlar kapalı