ALLAH’IN LUTUFLARI ÜZERİNE

ALLAH, İNSANLARA, DAHA BAŞKA NELER LUTFEDEBİLİRDİ?

 

Metafizik konusuyla ilgili konuları işlemeye devam ediyoruz. Şikâyet konularından bir tanesi de, Allah’ın, insanları, kötülük yapmaktan menetmemesidir. Böyle şikâyet ederken, Yüce Yaradan’ın insanlara verdiği erdeme, ahlâkiyet kabiliyetine itiraz etmiş olmuyor muyuz? Her türlü kötülüğe karşı gelerek hak ve adaletle mücadele edenleri küçümsemiş olmuyor muyuz? Böyle mücadele edenlerden birisi olmamız durumunda, kendi kendimizden memnun olmak gibi bir nimete karşı gelmiş olmuyor muyuz?

Melekler gibi sadece emredileni yapmak zorunda olmayan özgür seçim hakkımızı reddetmiş olmuyor muyuz?  Kendi düzenimizi kendimizin kurması hürriyetini kötü yönde kullanmamızın sonuçlarını başkalarına yükleyebilir miyiz?

Bildiğimiz kadarıyla evrende sadece insanlara verilen bu nimetlere mazhar olmak, bize az mı geliyor? Akıl eden, idrak eden, düşünen, vicdanı olan, kendi kararlarını kendisi veren bir şerefli varlık olmaya ilaveten ne gibi özellikler isteyebiliriz? Yüce Yaradan’ın, Kendisine iftira atanlara ve küfredenlere bile, güç kuvvet vermesine itiraz mı edeceğiz? Bir insanın kötülüğü seçme ihtimali var diye, insanlara güç kuvvet vermemesini mi isteyeceğiz?

Bütün insanları eşit yaratmadığı için Yüce Yaradan’a sitem ediyoruz. Herkes eşit olsaydı, nasıl bir toplum düzeni oluşurdu? Herkes işçi olsaydı veya herkes şef olsaydı ne olurdu? İşler nasıl yürütülürdü? Herkes müzisyen olsaydı, herkes ressam olsaydı, müzisyenin veya ressamın bir kıymeti olur muydu?

Bütün hastalıklar, genlerle yeni nesillere geçseydi hoşumuza gider miydi? Bu durumda çocuk sahibi olmak ister miydik? Ya da çocuklarımız bize nasıl davranırlardı? Diğer taraftan çocukların bizim zürriyetimizden olması sonucu oluşan aksaklıkların olmaması için nasıl bir yöntemin uygun olmasını isterdik? Çocuklarımızın daha sağlıklı ve zeki bir başkasından olmasını mı isterdik? Yoksa çocukların bizim zürriyetimizden değil de, Allah’ın ilk insanı yaratışı gibi, yeni insanlar yaratmasıyla mı olmasını isterdik?

Ölümün var olmasını, yani her insanın ölmesini ama fert olarak bizim asırlarca yaşamamızı mı isterdik? Ömrümüzü bizim belirlememizi mi isterdik? Bizimle birlikte sevdiğimiz insanların da yaşamalarını ister miydik? Sevdiklerimizin yaşamalarını isterken, kızdıklarımızın uzun yaşamalarına itiraz eder miydik? Bizim kızdıklarımız da bize kızıyorlarsa, onların bizim için istekleri yerine gelse nasıl olacak? Ya da bizim bugün sevdiğimiz bir insana yarın kızarsak dileğimizin hangisinin olmasını isteyeceğiz? Sevdikten sonra kızdığımız insanı tekrar seversek, fakat onun ölmesini dilemişsek ve dileğimiz yerine gelmişse ne hissederdik?

Bu soruları istediğimiz kadar çoğaltabiliriz? Çoğalttıkça önce kendimizin cevaplarımızın bir bütünlük arzetmediğini, aksine, birbirine zıt olduğunu görmez miyiz? Sonra aynı soruları çevremizdeki insanlara sormaya başladığımızda, ortaya birbirine zıt ve çok farklı fikirler çıkmaz mı? Bu tartışmaları birlikte ve küreselleşen dünyamızda bütün dünya önünde yaptığımızı düşünelim. Acaba ortak bir noktaya varabilir miyiz? Eğer ortak bir noktaya varabilecek idiysek, binlerce yıldır felsefeciler neden birbirine zıt fikirleri savunmak zorunda kaldılar? Hattâ aynı felsefeci, kendi ömrü içerisinde, birbirine zıt fikirleri savunmak durumuna neden düştü?

O halde biz, Yüce Yaradan’ın kurduğu düzenle ve bize gösterdiği yolla ilgili olarak irdelememize devam edelim. Bir sonraki yazımızda bu konuları, başka açılardan irdelemeye, devam edeceğiz inşallah.

YAŞAM kategorisine gönderildi | ALLAH’IN LUTUFLARI ÜZERİNE için yorumlar kapalı

METAFİZİK KÖTÜLÜK

METAFİZİK KÖTÜLÜK ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

 

İnsanların bir bölümü, Allah’ın kendilerine verdiği akıl sayesinde çevrelerinde olan biteni sorgulamışlardır. İnsanlık var oldukça da sorgulamanın devam edeceği açıktır. Yazı konumuzla ilgili olan sorgulamanın kısa bir özetini, Epikuros’un dilemmasında bulabiliriz:

Tanrı kötülüğü önlemek istiyor da gücü mü yetmiyor? O halde Tanrı güçsüzdür.

Gücü yetiyor da istemiyor mu? O halde Tanrı kötüdür.

Hem gücü yetiyor hem canı istemiyor mu? O halde kötülük nereden geliyor?

Bilhassa son soruya cevap bulmakta zorlanan insanların bir kısmı, Allah’ın verdiği özgürlüğü kötü yönde kullanmalarının suçunu, Yüce Yaradan’a yüklemeye çalışırlar. Bunlar tamamen iyiliğin hâkim olduğu, fakat hür düşüncenin olmadığı bir dünya hayal ederler. Hâlbuki Allah’ın bize bildirdiğine göre, böyle hayatlar vardır. Bu hayatların olduğu âlemlerden biri meleklerin dünyasıdır. Diğeri ise, insanlar için oluşturulacak Cennet hayatıdır ki, bu dünya hayatı onun yanında, bir yol ağzı kadardır.

Hayal etmeye çalıştığımız ve tamamen iyiliklerin olduğu dünyanın nasıl olması gerektiği konusunda, fikir birliği yoktur. İnsanlar için en büyük kötülük ölüm ise, hayvanlarda ve insanlarda ölümün olmadığı bir dünya nasıl olacaktır? Örneğin dinazorlar yok olmasaydı, insanların boyutları daha farklı olsaydı ne olurdu? Günümüz hayvanlarında da ölüm olmasa ne yapardık?

Diğer taraftan eğer özgürlük var olacaksa, iyi ve kötü için insanlar karar verecekse, çoğu insanın iyi olarak nitelendireceği bazı şeyleri, başkaları azımsayacaktır. Daha iyiye ulaşmaya çalışacaktır. Daha iyiye ulaştığında, eskiden iyi bilinen bazı şeyler ve kendisinden güçsüz kişilerin sahip oldukları şeyler, kötü duruma düşmüş olmayacak mıdır? İnsanlar çocuklarını yetiştirirken, sırf iyilik olsun düşüncesiyle onların her istediklerini yerine getirmeye çalışırlarsa, çocuklarına iyilik mi yapmış olacaklardır? Güçlerinin fiziki olarak ve maddeten yetmediği konularda, çocuklarının istekleri karşısında ne yapmaları uygun olacaktır?

Bir başka açıdan bakarsak, su, hayattır. Su olmadan insan yaşayamaz. Ama suda boğularak ölenler var diyerek suyu kötü mü göreceğiz. Ateş olmadan yemeklerimizi pişiremeyiz. Fakat yangınlara sebep oluyor diye ateşi kullanmamalı mıyız? Geceleri karanlıkta bazı şer işler yapılıyor diye, karanlığın ortadan kalkmasını mı isteyeceğiz? Depremlerin bazı faydalarına karşın zararları daha çok diyerek, yıldızların varoluş sistemlerinin değişmesini istersek, yerine nasıl bir sistem olmasını savunacağız? Acılı yiyecekleri, bazı faydalarına rağmen kötü, tatlı yiyecekleri, bazı zararlarına karşın iyi olarak mı nitelendireceğiz? Bu sorular ilanihaye çoğaltılabilir.

Şimdi Kur’an üzerinden konuyu irdelemeye çalışalım. Felak Suresi 1: De ki: “Ben, ağaran sabahın Rabbine sığınırım, 2: Yarattığı şeylerin şerrinden, 3: Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, 4: Ve düğümlere üfleyen büyücülerin şerrinden, 5: Ve haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden.

Surenin bütün ayetleri dikkate alındığında, şerleri Allah’ın yaratmadığı, yarattığı şeylerin şer yaptığı anlaşılmaktadır. Örneğin; suyun kendisi şer değildir. Kullanıcıların yaptıkları şerdir. Sel ve taşkınlar bereket getirir. Ama selin yolu üzerinde uygunsuz yapılaşma şer oluşturur. Ateşin kendisi şer değildir. Yangına sebep olanlar şer oluştururlar.

Bazen Yüce Yaradan da su, deprem ve ateş gibi şeyleri insanları cezalandırma vasıtası yapabilir. Ama burada zulüm şeklinde bir uygulama yoktur. Amaç, uyarılarına aldırmayan kötüleri cezalandırmaktır. Enam Suresi 12inci ayette, rahmetini üzerine yazdığını ifade eden bir Allah’ın zulmetmesi düşünülemez. Gönderdiği peygamberleri aracılığıyla insanları sürekli iyilik yapmaya çağıran, kötülükten men eden bir Yüce Yaradan’ın kendisi kötülük yapar mı? Yaparsa bu, hem Kendisiyle hem de insanlarla alay etmek olmaz mı?

Hud Suresi 114: “…Muhakkak ki, iyilik kötülükleri giderir. Bu ise, düşünebilenlere bir öğüttür.” Bu ve başka ayetlerden anlaşıldığına göre, Yüce Yaradan, iyiliği, insanlar için ihtiyaç yapmıştır. Buna rağmen iyilik yerine kötülük yapmakta ısrar edenlere, insanlara haksız yere zarar verenlere ceza verilmeyip de ne yapmak uygundur?

Felak Suresinin diğer ayetlerinden anlaşılan, kötülükleri haset sahibi insanlar yapıyor. Bizleri aydınlığa Yüce Yaradan çıkarıyor. Bu sebeple, insanların ve diğer yarattıklarının şerrinden, ağaran sabahın Rabbine sığınmamızı öğütlüyor.

Bu konunun ve bağlantılı konuların farklı yönleri olduğundan, diğerlerini ayrı yazı başlıklarıyla irdeleyeceğiz.

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | METAFİZİK KÖTÜLÜK için yorumlar kapalı

BÜYÜKLER VE KÜÇÜKLER

BÜYÜK DEVLETLER KÜÇÜLEBİLİR, KÜÇÜKLER BÜYÜYEBİLİR

(Not: Bu yazı Eylül 2014 tarihinde yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz.)

Hucurat Suresi 11: ”Ey iman edenler!  Bir kavim bir kavim ile alay etmesin. Belki kendilerinden daha hayırlı olurlar……”

Gelecekte hangi insanın, hangi gurubun ve hangi toplumun daha hayırlı olacağını sadece Yüce Yaradan bilir. Bu sebeple hiç kimseyi ve hiçbir gurubu küçümsememek gerekir. Hattâ onlar düzgün bir yapıdalarsa destek olunmalıdır.

İnsanlık tarihi büyük devletken küçülen hattâ yok olanların, benzer şekilde küçükken büyüyenlerin hikâyeleri ile doludur. Kendi hayatımız döneminde bile devletlerin böyle durumlarına şahit olmuşuzdur.

Mısırdaki firavunların yönetimi dâhil, Milattan önceki dönemler hakkındaki bilgi ve belgelerimiz henüz istenilen seviyede değildir. Bu sebeple o dönemler hakkında fikir beyan etmek bizleri yanılgıya götürebilir.

Milattan sonraki dönemlerde devletlerin yükseliş ve küçülüşlerini incelediğimizde bazı ortak özellikleri olduğunu görürüz. Devletler hak ve adaletle hükmettikleri, insanlara faydalı ilimle meşgul oldukları dönemlerde yükselişe geçmişlerdir. Bu devletlerin yaşamları uzun sürmüştür. Böyle davranmadan hızla büyüyenler, aynı hızla düşüşe geçmişler ve hattâ yok olmuşlardır.

Bazı geniş sınırlara ulaşmış devletlerin ortak özellikleri, çevrelerindeki devletlerin çok parçalı olmaları ve birbirleriyle çekişmeleridir. Güçsüz toplumları yenerek güçlenen devletlerin ayakta kaldıkları süre uzun olmuştur. Ancak medeniyet açısından bakılınca, gittikleri yerlerin ve dünyanın uygarlığına katkıları bakımından varlıklarının ciddi bir etkisi olmamıştır.

Dünya uygarlığına katkıları bakımından belgelenmiş tarihte iki önemli devlet vardır. Birisi Roma Devletidir. Romalılar çevrelerine, kendi anlayışları çerçevesinde de olsa kanun ve nizamı götürdüklerini düşünmüşlerdir.

Diğeri Osmanlı Devletidir. Türkler de kendi anlayışları çerçevesinde, nizam-ı âlem anlayışla çevrelerine yayılmışlardır. Gayelerinin, dünyaya nizam vermek yani düzen getirmek olduğunu düşünmüşlerdir. Türklerin başka bir amacı da Allah’ın adını yaymak olmuştur.

Bu iki devletin dışında da, benzer iddialarla hareket ettiklerini savunanlar olmuştur. Ama o devletlerin yaşamlarına bakılınca uygulamalarının iddialarıyla ilgili olmadığını görürüz. Hattâ Roma Devleti için bile kısmen benzer durum geçerlidir. Çünkü kanun ve nizamı, Roma ve İtalya sınırları dışarısında kalan ve egemenlikleri altındaki diğer yerlerde pek uygulamamışlardır.

Kendi öz bölgelerinde de önce Hıristiyanlara en sert tavırlarla davranmışlardır. Sonra devlet olarak Hıristiyanlığı kabul edince bu defa bırakın başka dine inananları, Hıristiyanlık anlayışı devlet yönetimininkiyle uyuşmayanlara acımasız davranmışlardır. Belki de bu sebeple yıkıldıktan sonra çok uzun süre ayağa kalkamamışlardır. Kalktıklarında da sıradan bir devlet konumunda olmuşlardır.

Türkler ise daha samimi davrandıklarından, her taraftan gelen baskılara ve anayurtlarından uzakta olmalarına rağmen halen ayaktalar. Ama Türkler de, son dönemlerdeki adaletten, Kur’an’ın özünden ve insanlara faydalı ilimden sapmalarından dolayı tarihlerine uygun yerde değiller.

Tarihteki gelişmelere bu açıdan bir göz atmamızın sebebi, geleceğe ışık tutmak içindir. Günümüzde büyük olarak kalmak isteyen devletler ve büyümek isteyenler nasıl davranmaları gerektiğine, tarihe bakarak karar verebilirler.

Allah fiilini kullarının ve kullarının kurduğu devletlerin davranışlarına göre oluşturur. İnsanların huzuru için hak ve adalet üzerine yürüyenlere, insanlara faydalı ilimle uğraşanlara yardım eder. Bu yoldan ayrılanlara da gereğini yapar. Dolayısıyla küçükler büyüyebilir, büyükler küçülebilir.

İsra Suresi 58: “Hiçbir memleket de yoktur ki, Biz onu kıyamet gününden önce helâk edecek veya şiddetli bir azap ile azap etmeyecek olmayalım; Kitap’ta bu yazılı bulunuyor.”

Bu ayetten anlaşılan her devletin hayatlarının bir döneminde, kendi menfaatleri uğruna hak ve adaletten, ilmi gelişmelerden ayrılacağıdır. Çünkü Allah kullarına azap etmez. Sadece onların davranışlarının karşılığını verir.

Değişmeyen tek kanun, Allah’ın kanunudur.

Sosyal kategorisine gönderildi | BÜYÜKLER VE KÜÇÜKLER için yorumlar kapalı

BAYRAMLARI HAK ETMEK

BAYRAMLARI HAK EDEN BÜTÜN İNSANLARIN BAYRAMINI KUTLARIM

 

İyi ve kötü bütün duygularımızın birlikte yer aldığı bir yapıya sahibiz. Her insanın beyninde bu ikilem vardır. Genel anlayış olarak bu duyguların kalpte bulunduğuna inanılır. Dolayısıyla biz de yaygın anlayışı esas alacağız. Bu yaygın anlayışa göre, bayramları hak edebilmek için kalbimizde güzelliklere yer ayırabilmemiz gerekir.

Eğer biz iyilikleri kalbimizden atmışsak, Yüce Yaradan kalplerimizi mühürleyebilir. Fakat biz, kalbimizde barındırdığımız güzelliklerle iyiliklere doğru meyletmek istersek, Allah, bizlerin kalplerini birbirimize ısındırır.

Allah, Enfal Suresi 63. Ayette bunun örneğini veriyor. “Ve o müminlerin kalplerinin arasını birleştirdik; yoksa yeryüzünde ne varsa hepsini sarf etseydin, yine onların kalplerini birleştiremezdin. Fakat Allah onların arasını birleştirdi. Şüphesiz O, azizdir, hikmet sahibidir.”

Yaşadığımız hayatı bu bakış açısından tekrar gözden geçirirsek, bu gerçeği bizzat yaşadığımızı göreceğiz. Şimdi, geçmiş yaşantımızı tekrar düşünelim. Düşündükçe, Yüce Yaradan’ın bizlere yaptığı yardımların çoğunu, karşılıksız bıraktığımızı farkedeceğiz. Bazen Allah’ın bize olan lütfuna karşılık verdiğimizde ise, huzur bulduğumuzu idrak edeceğiz.

O halde, bayramı vesile ederek kendimizi, geçmiş hayatımızdaki olayları ve çevremizi sorgulayalım. Kendimizle yüzleşelim. Eğer bunu gerçekten başarabilirsek, iyiliklere doğru meylettiğimizi yaşayarak göreceğiz.

Kendini sorgulayan ve güzelliklere meyleden bütün insanların bayramını kutlarım.

Genel kategorisine gönderildi | BAYRAMLARI HAK ETMEK için yorumlar kapalı

HOCA AHMET YESEVİ

HOCA AHMET YESEVİ’NİN TEŞKİLATÇILIĞI

 

Yesevi tahminen 1093-1166 yılları arasında yaşamıştır. Çeşitli menkıbelere göre ölüm tarihi net değildir. Çünkü 63 yaşında ölmeyince, kendisini toprağın altında güneş görmeyen bir yere kapatmıştır. Burada ne kadar yaşadığı konusunda çelişkili bilgiler vardır. Ölmek istediği 63 yaş, peygamberimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) vefat ettiği sıradaki yaşıdır.

Günümüze ulaşan tek eseri Divanı Hikmet’tir. Ancak bu eserin asıl ve ilk nüshası yoktur. Eldeki en eski yazım 17inci yüzyıla aittir. Dolayısıyla eserine sonradan ilaveler yapılmış olması ihtimali çok kuvvetlidir. Ancak bu ilaveler muhtemelen kendisini seven ve onun yolundan giden insanlar tarafından yapılmıştır. Dolayısıyla elimizdeki yazım, Yesevi tarikatının ortak eseridir denilebilir.

Bugünkü Kazakistan sınırları içerisindeki Türkistan şehrinde doğmasına ve kendisi başka şehirlere gitmemesine rağmen, Anadolu dâhil, bütün Türk Dünyasında tanınmaktadır. Bazı başka bilgili insanlar şehir şehir dolaşmasına, halkı dini konularda bilgilendirmek için benzer şekilde şiirler söylemesine rağmen, acaba niye onlar değil de Hoca Ahmet Yesevi daha çok tanınmıştır.

Hattâ yine bir başka Türk olan ve dini bilgileri çok daha sistemli bir şekilde yorumlayıp anlatan Maturidi çok az bilinirken, o, daha çok sevilmiştir. Şiirlerinde sanat açısından takdir edilecek bir yapı olmadığı halde niye daha etkili olmuştur. Eğer bunların sebebi, öğrencilerinin ve sevenlerinin dolaşarak benzer şekilde şiirlerle halka anlatmaları ise, nasıl olmuştur da, Yesevi’nin fikirleri değişikliğe uğramadan günümüze kadar süregelmiştir.

Yesevi’nin fikirlerinde değişikliğin pek fazla olmadığını, ilkyazımı 17inci yüzyılda yapılan Divanı Hikmet kitabındaki eklemelerden anlamaktayız. Anlatım tarzı olarak Yesevi’ninkinden farklı olan bu ilave şiirlerin ifadeleri, Hocanınki ile benzeşmektedir. Hâlbuki daha önceki bir yazımızda belirttiğimiz gibi, Ebu Hanife’nin fikirleri ile günümüzdeki Hanefi mezhebinin anlayışı birbirine benzememektedir. Hattâ bazı konularda tam zıttır. Böyle olmasının en önemli nedeni, Ebu Hanife’nin öğrencisi Ebu Yusuf’un tavrıdır.

Diğer dergâhlardan farklı olarak, Hoca Ahmet Yesevi’nin okulunda erkek ve kadınlar birlikte ders görmüşler ve zikir yapmışlardır. Böyle olması muhtemelen kadınların arasında Yesevi’nin söylemlerinin daha çok yayılmasına vesile olmuştur. Çocuklarla en çok ilgilenenler de kadınlar olduğundan, annelerinin anlatımı çocuklar üzerinde daha etkili olmuştur.

Ancak Hoca Ahmet Yesevi’nin asıl farkı dergâhında yetiştirdikleri insanlara uyguladığı yöntemlerdir. Hoca, öğrencilerinin mesleklerinde çok iyi yetişmeleri için gayret sarf etmiştir. Mesleğini çok iyi icra eden öğrencilerinin (müridler) dürüst olarak yetişmeleri için hoşgörülü bir ortam oluşturmuştur. Yalan söylemekte ısrar edenleri dergâhından uzaklaştırmıştır.

Hoca, bir taraftan da öğrencilerine soy-sop anlayışını yerleştirmeye çalışmıştır. Bütün bunları yaparken, öğrencilerini dini bilgilerle teçhiz etmeye uğraşmıştır. Anlatımlarını üst perdeden değil, çoğunluğun anlayacağı bir yolla yapmıştır. Böylece anlattıkları gerçekten anlaşıldığı için daha çok işe yaramıştır.

Gerek sağlığında gerekse vefatından sonra dergâhta bu yöntemle yetişen öğrenciler, gittikleri yeni yerlerde başarılı olmuşlardır. Çünkü ilk önce icra ettikleri mesleklerini çok iyi yaptıkları için yeni çevrelerinde tanınmışlardır. Güzel iş yapmalarına ilaveten dürüst oldukları anlaşılınca güven sağlamışlardır. Güven ortamı oluştuktan sonra söyledikleri dinlenir olmuştur. Bir kulaktan girip diğerinden çıkmamıştır.

Dergâhta yetişen öğrencilerin bu davranışları, İslâmiyet’i yeni kabul eden Türklerin kurdukları devletlerin temelinde etkili olmuştur. Bir süre sonra bunların yaptıkları çalışmalar unutulmuş olsa bile, yeri geldiğinde tekrar hatırlanmıştır.

Demek ki, bizler de, ileriye dönük olarak etkili bir sistem kurmak istiyorsak, benzer yöntemleri uygulamamız başarı oranımızı artıracaktır. Yani önce eğitimimizde erkek ve kadın ayrımı yapmayacağız. İnsanlarımızı yetiştirirken önce mesleğinde iyi olmasına çalışacağız, sonra dürüst bir yapı kazanmaları için uğraşacağız. Bu arada doğru bilgilerle teçhiz olmaları için gayret edeceğiz.

Sosyal kategorisine gönderildi | HOCA AHMET YESEVİ için yorumlar kapalı

İSLÂM’DA MEZAR ANLAYIŞI

İSLÂM’DA KABİR VAR MIDIR?

 

Bazı Müslümanlar, İslâmiyet’te mezar olmadığını söylerler. Mezar anlayışının Türkler tarafından İslâmiyet’e getirildiğini düşünürler. Böyle düşünmelerinin bir sebebi, gerçekten de Türklerdeki mezar kültürünün, etkili bir şekilde hayatın bir parçası olmasıdır. Nitekim, Türklerde mimarinin mezar yapıları olan kurganlar vasıtasıyla geliştiği söylenmektedir.

İbrahim Kafesoğlu (s.96-102) ve J.P.Roux’ya göre (s.82-84), Türklerde Gök Tanrı ilksiz (başlangıçsız) ve sonsuzdu. Yüceydi. İyilikçi ve kötülükçü ruhlar vardı. Var olan her şey gibi insanın da, hem bir tek, hem de birçok olduğuna inanılırdı. Ruhların tümü, aynı zamanda ve bir yerde bulunurdu. Bu ruhlar insanın kanında, kemiklerinde, soluğunda bulunurdu.  İnsanın vücudunda dolaşırdı. Her biri yaşamlarını, o insanın ölümünden sonra çeşitli yerlerde, gökte, atalarının totemik bölgesinde, mezarın içinde, sancakta, “balbal”larda sürdürebilirdi.  Başka bir vücutta yer alabilir, ayrıca dolaşıp durur ve birer hayalet olarak yaşayanları tedirgin etmek için geri gelebilirlerdi. Bu anlayıştan dolayı Türkler, hükümdar ailesinin fertlerini, ruhlarının ölmemesi için, kanını akıtmadan boğarak öldürürlerdi. Diğer Müslüman ülkelerde görülmeyen bu ince ayrıntı Osmanlı Türklerinde de uygulanmaya devam etti.

Yukarıdaki aktarımlardan anlaşıldığı gibi, Müslümanlık öncesi Türklerin Tanrı anlayışları İslâmiyet’inkine benziyor. İyilikçi ve kötülükçü ruhlar anlayışını da, İslâm’a göre yaptığımız iyilikleri ve kötülükleri yazan meleklere benzetebiliriz. İnsanın ölümünden sonra bu ruhların her yerde ve mezarların içerisinde dolaştığına inanılması, muhtemelen Türklerdeki mezar kültürünün temelini oluşturdu.

İslâmiyet’teki mezar anlayışının ne olduğunu tartışabilmek için ise, Kur’an’a bakalım. Tekasür Suresinin ilk iki ayeti aynı cümlenin iki defa tekrarıdır. 1 ve 2inci ayetler: “Çoklukla övünmek sizi, kabirlere varıncaya (ölünceye) kadar oyaladı.” Bu ayeti farklı bir şekilde tercüme edenler de var. Onların tercümesi: “Çoklukla övünmek sizi öyle oyaladı ki, nihayet (ölüleri bile saymak için) kabirlere gittiniz.”

Her iki tercümede de, mezar anlayışı var. İkinci çeviride, Mekke’de İslâmiyet öncesi mezar anlayışının olduğu anlamı çıkıyor. İlk tercümede de, yine İslâm öncesi mezar anlayışının olduğu, bunu İslâm’ın onayladığı anlamı çıkıyor. Fakat sadece bu ayetlerle İslâm’da mezar konusunda fikir yürütmek zordur. Yanlış bir düşünceye gidilebilir. Bu sebeple başka ayetlere de bakmak gerekir.

Tövbe Suresi 84: “Ve onlardan biri ölürse asla namazını kılma ve kabrinin başına gidip durma. Çünkü onlar Allah’ı ve Resulünü tanımadılar. Ve fasık olarak can verdiler.”

Önceki ayetlere bakıldığında bu ayet, münafıklar için ne yapılması gerektiğini anlatıyor. Münafıklardan biri ölürse, namazını kılma deniyor. Demek ki, bir Müslüman ölünce, önce onun namazı kılınacak. Sonra defnedilecek. Defnedileceğini de “münafıkların kabrinin başında durma” emrinden anlıyoruz. Demek ki, münafık da olsalar kabir olacak. Ayet münafıklara kabir yapın, ama Müslümanlara yapmayın demiyor. Aksine kabrinin başına gidip durma denildiğine göre, Müslümanlardan vefat edenlerin kabirlerinin başına gidip durulacak demektir. Başında durulacak bir kabrin en azından baş taşı ile belirlenmesi gerekir.

Bu iki ayet birlikte değerlendirildiğinde, Yüce Yaradan mezar kültürünün varlığını onayladığı gibi, Müslüman olarak ölenlerin mezarının başına gidilip durulmasını ve dua edilmesini de öğütlüyor.

Biz insanların yanlışları, bazı mümin kişilerin mezarlarını ziyaretlerimizde, onlardan şefaat beklercesine dua etmektir. Biz, ölenlerimizin mezarları başında dururken, sadece onlardan memnun olduğumuzu ifade ederek, varsa günahlarının affetmesi için Allah’tan niyaz eder ve yalvarabiliriz. Gerisi lütuf ve kerem sahibi Yüce Yaradan’a aittir.

Unutmayalım ki, Mekke’deki putlar, uzun yıllar içerisinde aynen bu anlayışın sürmesi sonucu oluşmuşlardır. Putların isimleri de muhtemelen, geçmişte yaşamış güzel insanların adlarıdır. O halde atalarımıza saygımızı gösterelim, mezarlarını gücümüz yettiğince yaptıralım. Kabrin başına gidip, Allah’ın lütfunu talep edelim. Ama o mezarları, Allah’a eş koşacak şekle dönüştürmeyelim. Velev ki bu, peygamber efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) kabri de olsa.

Allah’ım, bizden sonrakiler arasında iyi anılabilmemiz için, bizlere irade gücü ver, mücadele azmi ver.

Sosyal kategorisine gönderildi | İSLÂM’DA MEZAR ANLAYIŞI için yorumlar kapalı

ŞEFAAT VAR MI?

ŞEFAAT KONUSU ÜZERİNE

 

Bu konuyu ele almamızın sebebi, bazı ünlü! hocaların yazılı ve görsel basında insanlara “kıyamet günü peygamberimiz (s.a.v.) şefaat edecek ve kalbinde iman kırıntısı olan cennete girecek” demeleridir.

Konuyu Kur’an’dan ayetlerle irdeleyeceğiz. Ama meseleye önce, bir başka açıdan bakalım. Hepimiz, kendi yaşadığımız bu dünya hayatını düşünelim. Bir insanın bize “bunlar senin dediklerini yapmadılar, hattâ aksini yaptılar, ama onları affet” diyebilmesi ve bizim de en suçlu olanları bile affetmemiz için, bize affet diyen kişinin konumu bize göre nasıl olmalıdır? Hiyerarşik yapıda bizden alt görevde birisi böyle söylediğinde biz genelde ne yaparız? “Sen kendi işine bak” demez miyiz? Bizim amirimiz olan birisi böyle söylediğinde ne yaparız? “Başüstüne” diyerek dediğini yapmaz mıyız?

Görüldüğü gibi, ünlü! hocaların kendilerinden emin bir edayla “kalbinde iman kırıntısı olan cennete girecek” şeklindeki ifade tarzları, şirki yani Allah’a ortak koşmayı da aşarak, yaratılanları, onları yaratan tek Yaratıcının üzerine çıkaran bir aymazlıktır. İnşallah bu hocalar Allah’ın kelâmı olan Kur’an’ı dikkatlice okurlar da, bu yanlış söylemlerinden vazgeçerler.

Şimdi, şefaat konusuyla bağlantılı bazı ayetleri yorum yapmadan sıralayacağız. Yorumu sizlere bırakacağız.

Yunus Suresi 49. Ayet: “(Muhammed) De ki; ben kendime bile Allah’ın dilediğinden başka ne bir zarar, ne de bir menfaat verme gücüne sahip değilim”

Bakara Suresi 48. Ayet :“Ve öyle bir günden korkun ki, o gün hiç kimse kimsenin cezasını çekmez, kimseden şefaatte kabul edilmez, kimseden fidye de alınmaz ve onlara hiçbir yardım yapılmaz”

Bakara 254: “Ey iman edenler! Kendisinde hiçbir alış verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin bulunmadığı bir gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızıklardan Allah yolunda harcayın. Kâfirlere gelince, onlar zalimlerdir. “

Zumer Suresi 44: De ki: “Bütün şefaat Allah’ındır. Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Sonra hep döndürülüp O’na götürüleceksiniz.”

Enbiya Suresi 47: “Biz kıyamet günü için doğru teraziler kurarız; hiçbir kimse hiçbir haksızlığa uğratılmaz. Yapılan amel, bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirir (tartıya koyarız.). Hesap görenler olarak da biz kâfiyiz.”

Bakara 255: Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O daima diridir (hayydır), bütün varlığın idaresini yürüten (kayyum)dir. O’nu ne gaflet basar, ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. İzni olmadan huzurunda şefaat edecek olan kimdir? O, kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir…”

Meryem Suresi 87: “(O gün) Rahman’ın katında bir ahit almış olan kimseden başkaları şefaat etme hakkına sahip olamayacaklardır.”

Enbiya 27: “Onlar (26ıncı ayete göre melekler) Allah’ın sözünün önüne geçmezler, hep O’nun emriyle hareket ederler.”

Enbiya 28; “Allah, onların (meleklerin) önlerindekini de, arkalarındakini de (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar (melekler), Allah’ın hoşnut olduğu kimseden başkasına şefaat etmezler. Hepsi de O’nun korkusundan titrerler.”

Müddesir Suresi 48: “Artık onlara (Önceki 41-46 ayetlere göre; suçlular, yani namaz kılmayanlar, yoksulu yedirmeyenler, ceza gününü yalanlayanlar) şefaatçilerin şefaati fayda vermez.”

 Konuyu yine Kur’an’a bağlı kalarak bir başka açıdan irdeleyelim. Allah’ın peygamberlerinden olan Hz. Nuh, Kur’an’a göre 950 yıl yaşamıştır. Bize bildirilenlerin içerisinde en uzun ömürlü olan peygamberdir. Yani, Yüce Yaradan’ın sevdiğini belli ettiği bir peygamberdir. Bu sevginin derecesini, bir başka açıdan yine Kur’an’dan anlıyoruz.

Nuh Suresi 26: Nuh dedi ki: “Yeryüzünde kâfirlerden bir tek kişi bırakma.” Bilindiği gibi, Hz. Nuh’un bu yakarışını Allah kabul etmiş ve Nuh Tufanını dediğimiz olayı oluşturmuştur. Bu olay, Yüce Yaradan’ın Hz. Nuh’a verdiği değerin bir ifadesi olarak düşünülebilir.

Bu değerli konumuna rağmen Hz. Nuh, tufan sırasında oğlunu kurtaramadı. Karısı da cezalandırılanlardan oldu. Hz. Peygamberin, oğlu için yaptığı duaya Allah ret cevabı verdi. Bunun üzerine Hz. Nuh şöyle dua etti: Hud Suresi 47: Nuh: “Ey Rabbim! Ben bilmediğim bir şeyi istemiş olmaktan dolayı sana sığınırım. Sen beni bağışlamazsan, bana merhamet etmezsen ben hüsrana uğrayanlardan olurum.”

Görüldüğü gibi, bir duasıyla tufan oluşturulan Hz. Nuh’un, kendi oğlu için yaptığı şefaat duası kabul edilmiyor ve peygamber Allah’tan özür dileyerek bağışlanması için dua ediyor.

Diğer taraftan Kur’an’da övülen bir diğer peygamber, Hz. İbrahim’dir. Kâbe’yi ilk inşa eden odur. Soyundan çok sayıda insana peygamberlik verilmiştir. Dolayısıyla kendisine çok nimet verilmiştir. Bu sebeple Müslümanlar namazlarında, “Allahümme salli ve Allahümme barik” ile başlayan duaları okuyarak Hz. İbrahim’e verilenlerin Hz. Muhammed’e de verilmesini isterler.

İşte böylesine nimet verilen Hz. İbrahim bile, babası için bir şey yapamayacağını ifade etmiştir. Mümtehine Suresi 4: “İbrahim’de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel bir misal vardır, onlar kavimlerine demişlerdi ki: “Biz sizden ve sizin Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir.” Yalnız İbrahim’in babasına: “Senin için mağfiret dileyeceğim, fakat senin için Allah’tan (gelecek) hiçbir şeyi (önlemeye) gücüm yetmez.” demesi hariç. Rabbimiz! Yalnız sana dayandık, sana yöneldik. Dönüşümüz de ancak sanadır.”

Allah’ım, bizlerin şefaat beklentisiyle gevşek davrananlardan olmayıp, Kur’an’ı anlamaya yönelerek, Kur’an’ı içselleştirebilmemiz için, bizlere irade gücü ver.

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | ŞEFAAT VAR MI? için yorumlar kapalı

BAŞKALARININ GÜNAHLARINI YÜKLENMEK

KUR’AN’A GÖRE BAŞKALARININ DA GÜNAHLARINDAN YÜKLENECEK OLANLAR

(Not: Bu yazı Şubat 2014 tarihinde yayınlanmıştı. Silindiğinden son paragraf eklenerek aynen yayınlıyoruz.)

Yüce Yaradan sadece aklı olanları sorumlu tutmuştur. Her insan önce kendinden sorumludur. Allah peygamberlerini bile, “siz onlara gözcü değilsiniz, sizin göreviniz tebliğdir.” diyerek onların da, kendilerinden sorumlu olduklarını açıkça belirtmiştir.

Ancak Nahl Suresi 25. Ayette şöyle der: “Böylece kıyamet gününde kendi günahlarını tam olarak yüklendikleri gibi, ilimsizlikleri yüzünden saptırdıkları kimselerin günahlarının da bir kısmını yüklenirler. Dikkat et, yüklendikleri ne kötüdür.”

Yukarıdaki ayet, Allah’ı inkâr edenler için gelmiştir. Çünkü inkârcıların ileri gelenleri kendi menfaatleri zedeleneceği için halkı yanlış yönlendirmişlerdir.

Nitekim Hz. Muhammed’in tebliğe başladığı dönemde bölgede, Allah’a inanan guruplar vardı. Bunlar Hıristiyanlar, Yahudiler ve az sayıda Hz. İbrahim’in getirdiklerini savunan Haniflerdi. O dönemlerde Tevrat ve İncil’de geleceği bildirilen peygamber de bekleniliyordu. Ayrıca İslâmiyet, bütün insanların eşitliğini, kadınların haklarının olduğunu vurguladığı için, ilim sahiplerinden başka putperest kölelerin, fakirlerin, kadınların, helal kazanç peşinde koşanların da kısa sürede ve çatışmasız Müslümanlığı kabul etmeleri ihtimali kuvvetliydi.

Fakat insanlar Müslüman olup sorgulamaya başlarlarsa, toplumun ileri gelenleri halkı kandıramayacaklar, zenginliklerini ve konumlarını koruyamayacaklardı. Bu sebeple sürekli olarak halka baskı yapmaya çalıştılar. Baskılara direnenler çoğalınca yalanlarla halkı yanlış yönlendirdiler.

Günümüzde siyasilerin ve siyasetçilerin emrindeki bürokratların yaptıklarının inkârcıların davranışlarından farkı var mı? Onların da birçoğu Müslümanları yanlış yönlendirmiyorlar mı? Kendi menfaatlerini korumak için insanlara bilerek yalan söyleyip onları başkalarının üzerine salmıyorlar mı?

Halk İslâmiyet’in hükümlerine göre hareket etse, kendilerine uygulanacak en hafif cezanın recm edilmek olduğunu bildiklerinden halka yaptıklarının tam tersini söylemiyorlar mı?

Peki, önderlerinin her söylediğine inanarak başkalarına iftira atan ve yanlış davranışlarda bulunan halkın bunun sonucunda oluşan günahları ne olacak?

Gelelim konunun bir başka boyutuna. Her türlü hak yemeyi ve hatta ihaneti yapıp, halka tam tersini söyleyerek insanları birbirine düşürenler Müslüman olarak mı ölürler?

Türklerde ilk başlarda Maturidilik anlayışı vardı. Ama sonraları giderek Eşarilik anlayışı ağır geldi ve Maturidilik neredeyse kalmadı. Maturidi, imanın kalben tasdikini yeterli görür, salih amel işlemeyi şart koşmaz. Salih amel işlemeyenlerin dinden çıkmayacaklarını, sadece günahkâr olacaklarını söyler.

Fakat Maturidi’nin döneminde (öl.944) şimdiki gibi Beytülmal’ı talan eden, devletine ve milletine ihanet ederek dış devletlerle anlaşan, bütün bunları sakladığı gibi tam tersini söyleyerek insanları yanlış yönlendirenler yoktu. Dolayısıyla Maturidi’nin bu yorumu normal insanlar içindi.

Eşarilik imanın şartı olarak kalple tasdiki yeterli görmez. Ameli olmayanın imanı olmaz der. Yapılan işler imanın ilk şekli şartıdır. İmanın kaynağı vahiydir. Vahye uymayarak tersine davranan dinden çıkar.

Maturidi’ye göre, şu an mümin olan bir Müslüman kişi ölürken kâfir olursa, küfür üzere ölmüş olur. Yani o kişinin geçmişi Müslümandır. Hâlbuki Eşari’ye göre küfür üzere ölen kişi, hiç Müslüman olmamış kabul edilir, ömür boyu ve daima kâfir yaşamış kabul edilir.

Şimdi, düşünelim. Kişi Allah’ın yapma dediklerini yapıyor. Yüce Yaradan’ın Benim huzuruma kul hakkıyla gelme ikazını duymazlıktan gelip, şahsi ikbal ve menfaati için insanların haklarını ve Beytülmal’ı yiyor. Hatta kendi menfaati uğruna yabancılarla milletinin aleyhine anlaşmalar yapıyor. Bu yaptıkları yetmezmiş gibi, halka tam tersini söyleyip onları başkalarının üzerine kışkırtıyor. Bütün bunları yapan insanın Allah’a inanıyorum demesinin nasıl bir anlamı olur?  Bu durumda hangi sıfata sahip olacaklarını, savunageldikleri Eşariliğe göre kendileri yorumlasalar acaba ne derler?

 Unutmayalım! Allah’ın rahmeti geniştir. Yeter ki, tövbe edip dönsünler, halktan özür dilesinler, cezalarına razı olsunlar ve bundan sonra salih amel işlesinler.

Meryem Suresi 60-61. Ayetler: “Ancak tövbe edip inanan ve salih amel işleyenler başka. Onlar cennete, Rahman’ın, kullarına gıyaben vaat ettiği ’Adn’ cennetlerine girecekler ve hiçbir haksızlığa uğratılmayacaklardır. Şüphesiz O’nun vaadi kesinlikle gerçekleşir.”

Yoksa başlarına ne geleceğini Enbiya Suresi 1. Ayet anlatıyor: “İnsanların hesaba çekilmeleri yaklaştı. Hâlbuki onlar gaflet içinde yüz çevirmekteler.”

Ayet insanlara sesleniyor. Dolayısıyla başkalarının günahlarını yüklenme sorumluluğu bütün insanlar için geçerli. İster Allah’a inanan Müslüman, Hıristiyan, Musevi gibi guruplardan olsunlar, isterse Budizm ve Hinduizm gibi öğretilerin takipçisi olsunlar, ister tamamen inkârcı olsunlar, sonuç değişmez. Anlaşılan o ki, her insan, ilimsizlikleri yüzünden yolundan saptırdıkları her insanın günahının bir kısmından sorumlu tutulacaktır.

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | BAŞKALARININ GÜNAHLARINI YÜKLENMEK için yorumlar kapalı

ERDEMLİLİK VE ERDEMSİZLİK ÖLÇÜSÜ

ERDEMLİLİĞİN ÖLÇÜSÜ ÜZERİNE

 

Önceki yazılarımızda, erdem konusundaki fikirlerimizden bazısını belirtmiştik. Diğer taraftan toplumda erdemin gelişmesinin devlet başkanından başlayacağını, eski İslâm âlimlerinin düşüncelerinden örnekler vererek aktarmıştık. Ayrıca Hz. Muhammed’in (s.a.v.) gençliğinde yapılan “Erdemliler Paktı” hakkında bilgiler vermiştik. Bu yazımızda konuyu bir başka açıdan irdelemeye çalışacağız.

Erdemlilik, elbette bir ölçü birimiyle belirlenemez. Fakat bir insanın erdemli yönünün daha ağır bastığını gösteren bazı somut veriler vardır. Her insanın içerisinde ahlâk dışı dürtüler vardır. Beynin bir tarafı bu dürtülerin etkisi altındadır. Bu durum erdemli bilinen insanlarda da varittir.

Dolayısıyla erdemliliğin ölçüsü genel anlamda, nefsinin isteklerine karşı verdiği savaştan ne kadar başarıyla çıktığıyla ölçülür. Bu sitedeki yazılarımızdan “İslâm’da Cihad” konusunu işlerken, en büyük cihadın insanın kendi nefsiyle yani, kendisiyle yaptığı savaş olduğunu vurgulamıştık. Bu konuda Kur’an’dan ayetlerle açıklamalar yapmaya çalışmıştık. İşte insanların içlerindeki bu dürtülere karşı direnerek yaptııkları davranışları, bizler için bazı somut gösterge oluşturabilir.

Bir insanın faziletli olup olmadığının göstergeleri, o kişinin makamı ve zenginliği nispetinde daha kolay ortaya çıkar. Fakir olup kendisini bile zor geçindiren bir insanın erdemliliğinin ölçüsünü tespit etmek, zengin veya makam sahibi bir insanınkine göre daha zordur. Diğer taraftan, devlette rüşvet vermeye ihtiyaç duyulmayacak bir konumda çalışan birisinin “ben memuriyet hayatımda hiç rüşvet almadım” demesindeki erdemlilik ölçüsü, rüşvetin çok verildiği bir makamdakinin aynı sözüne göre çok düşüktür.

Ayrıca erdemliliğin bir başka ölçüsü, sahip olduğu varlıklarını başkalarıyla paylaşma oranıyla anlaşılır. Zengin birinin mallarını fakirlere ve ihtiyaç sahiplerine dağıtmak yoluyla ulaşacağı erdem daha yüksektir. Bu konuda Kur’an bize şöyle yol gösteriyor.

Nur Suresi 22: “İçinizden faziletli ve servet sahibi kimseler akrabaya, yoksullara, Allah yolunda göç edenlere (mallarından) vermeyeceklerine yemin etmesinler; bağışlasınlar, feragat göstersinler. Allah’ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız? Allah çok bağışlayandır, çok merhametlidir.”

Yüce Yaradan ayetinde erdemli ve varlık sahibi olarak bahsediyor. Buradan anlaşılan, bir insanın faziletli olması için zengin olmasına gerek yoktur, benzer şekilde servet sahibi bir insan erdemli olmayabilir. Fakat Allah ayetinde hem faziletli hem de servet sahibi insanlara sesleniyor. Belki de bizim hem erdemli hem de dağıtacak kadar varlıklı olmamızı daha çok yeğliyor.

Servet sahiplerinin mallarını akrabaya, fakirlere ve Allah yolunda göç edenlere bağışlamalarını fedakârlık göstermelerini öğütlüyor. Böyle davranan zenginler, o zaman faziletli hale geliyorlar. Demek ki, erdemli olmanın ölçüsü, zenginliğini ayette bahsedilen guruplardaki insanlarla paylaşıldıkça artıyor.

Peki, zenginlerin böyle bir imkânı var iken fakirlerin erdemli olabilmeleri için nasıl bir imkânları olabilir. Bu konuda da Kur’an bize yol gösteriyor. Bakara Suresi 263: “Bir tatlı dil ve kusurları bağışlamak, arkasından eza ve gönül kırma gelecek bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir, halimdir, yumuşak davranır.”

Ayete göre, fakirlere mallarından dağıtan zengin bir kişi, bu yaptığını onların başına kakacak olursa, yaptığı yardımdaki erdemlilik ölçüsü hemen aşağılara çekiliyor. Hattâ, fakir bir insanın tatlı dili veya bir insanın kusurunu bağışlaması karşılığında ulaşacağı erdemlilik ölçüsünün altına geriliyor. (Not; kusur bağışlama konusunun ayrıntıları ayrı bir yazıda incelenmelidir.)

Bakara 262: “Allah yolunda mallarını infak eden, sonra verdiklerinin arkasından başa kakmayı, gönül incitmeyi uygun görmeyen kimselerin Rableri yanında mükâfatları vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar, üzülmeyeceklerdir.”

Ayete göre, Yüce Yaradan nezdindeki erdemlilik ölçüsü, insanların gönüllerini incitmeden Allah yolunda mallarını dağıtmakla artıyor. Varlığını dağıtım işini mümkün olduğunca gizli yapabilenlerin erdemlilik ölçüleri de artıyor.

Bakara 274: “Mallarını gece ve gündüz, gizlice ve açıkça infak edenler yok mu, işte onların Rableri katında ecir ve mükâfatları vardır. Ve onlara herhangi bir korku yoktur, onlar hiçbir zaman mahzun da olmazlar.”

Buraya kadar hep erdemliliğin ölçüsünden bahsettik. Bir tatlı dil, bir güleryüzle başladık, nefsimizin isteklerine karşı verdiğimiz mücadele ile devam ettik, varlıklarımızı insanlarla paylaştıkça erdemliliğimizi üst seviyelere taşıdık.

Peki, bunun tersi bir durum olur mu diye düşünelim. Yani erdemsizlik durumunda ölçü nasıl olur? Onlar da, nefsine uyarak yanlış yapmaktan başlar, başka insanların haklarını yemekle devam eder, beytülmalden yani devlet hazinesinden aşırmakla üst seviyelere çıkar, daha doğrusu alçalır.

Allah’ım, insanların erdemlilik ölçülerinin artması için, onlara irade gücü ver. Mücadele azmi ver.

Genel, YAŞAM kategorisine gönderildi | ERDEMLİLİK VE ERDEMSİZLİK ÖLÇÜSÜ için yorumlar kapalı

İNSANLIĞIN GELECEĞİ İÇİN

İNSANIN VE İNSANLIĞIN SAĞLIKLI GELECEĞİ KANSERLİ HÜCRE OLUŞUMUNU ENGELLEMEKTEN GEÇER

(Not: Bu yazı Ağustos 2014 tarihinde yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz.)

İnsanlardaki kanserli hücre, vücudun diğer hücrelerini yiyerek büyümektedir. Hücrelerin birbirlerini yemeleri önceleri sessiz bir şekilde olur. Çok dikkatli incelenmedikçe farkedilmez. Sonra hafif belirtilerle kendini göstermeye başlar. Ama emarelerin dozu hafif olduğu için insan bu uyarıları hafife alırsa, kanserli hücre büyümeye devam eder.

Kanserli hücre tıpkı yalancı politikacılar gibi, önüne engel çıkmadığını görüp büyüdükçe şımarır. Giderek hoyratlaşır. Bu dönemde de müdahale edilmezse, menfaatperestliğin halka yayılması gibi, vücudun diğer bölümlerine de yayılmaya başlar. Vücudun o bölümlerindeki hücrelerinin yaşantılarını da etkiler.

İşte bu dönemde, kanserin yayıldığı vücudun her yerinden beyne uyarılar gitmeye başlar. Durumun ciddiyeti anlaşılır. Fakat yapılabilecek çok az şey kalmıştır. Artık tek çare kanserli hücreyi yok etmektir.

Bilindiği gibi, bu yöntemle kurtulan insan sayısı, bütün dünya dikkate alındığında çok azdır. Kanserli hücreyi yok edelim derken mecburen, insanı da kendi rızasıyla hem de şifa umuduyla ölüme sürükleriz. Fakat artık çok geç kalındığından başka çaremiz kalmamıştır.

Hâlbuki başlarda kanserli hücrenin oluşumunu önleyebilsek, bütün vücudumuz nispeten sağlıklı yaşamaya devam edecektir. Diyelim ki elimizde olmayan çevre ve hayat şartlarından dolayı, kanserli hücre oluşumunu engelleyemedik. Ama kanserli hücrenin diğerlerini yemeye başladığında ortaya çıkan hafif uyarıları dikkate alıp, tedbir alabilirdik. Böylece kanserli hücreyi öldürmeye çalışmak yerine hücreyi iyileştirerek kurtarabilirdik. Dolayısıyla vücudu da kurtarabilirdik.

Hem kanserli hale gelmeye başlayan hücreyi hem de insan vücudunu sağlıklı hale getirebilmek için, insanın bağışıklık sistemini güçlendirmek şarttır. Diğer bir şart da, başta insan olmak üzere hayvanların ve bitkilerin yani bütün canlıların genetik yapısı ile genetik kodlama üzerinde oynamamaktır.

Çünkü bu durumda, Allah’ın hücrelere verdiği bilgiler tahrif edilmektedir. Bu, tıpkı söylediklerinin tam tersini yapan politikacıların halkta yaptıkları tahrifat gibidir.  Hücreler ve halk, dost ve düşman kuvvetleri karıştırabilmekte, düşman zannederek dostlarına saldırabilmektedir.

İnsan vücudunu Allah’ın belirlediği bir süreye kadar korumakla, insanların oluşturdukları toplumları yine Yüce Yaradan’ın verdiği süreye kadar korumanın yöntemleri birbirine benzer.

İnsanlığı korumak için insanlararası bağışıklık sistemini güçlendirip etkinleştirmek gerekir. İnsanlığın bağışıklık sistemi, devletlerin Dünya Kamuoyu nezdindeki resmi kuruluşu olan Birleşmiş Milletlerdir.

İnsanların bağışıklık sistemini beyin yönetmektedir. İnsanlığın bağışıklık sistemini yöneten beyin de, halkların oluşturduğu devletler ve devletler adına hareket eden yetkililerdir. Beyin ile bağışıklık sistemi arasındaki uyum ne kadar iyi olursa, insanlığın geleceği o kadar güzel olur.

Bu uyumun ilk ve en önemli faydası kanserli hale gelmeye başlamış bölgelerin halkları için olur. Nitekim Birleşmiş Milletlerin etkin müdahalesinin gecikmesi, olayları büyütmektedir. Yani kanser yayılmaya devam etmektedir. Yayıldıkça çözülemez hale gelmektedir. Yani kördüğüm olmaktadır. Kördüğümü çözmek ise ancak, keserek yapılabilmektedir.

Allah, insanlara ve halklara zulmetmez. İnsanların kendileri ile yanlış yöneticiler, kendilerine ve halka zulüm ederler. Bu sebeple insanları ve halkları yanlış yöneticilerin ellerinden kurtarmak için, Yüce Yaradan geçmişte hep uyarıcılar göndermiştir. Gönderdiği bu uyarıcı peygamberleri dikkate alan insanlar ve halklar kurtuluşa ulaşmıştır.

Yüce Yaradan artık başka peygamber göndermeyeceğini net bir şekilde beyan etmiştir. Fakat bizlere, sonsuza kadar uyarıcı ve yol gösterici özelliği olan Kur’an’ı hediye etmiştir. Bizler insanlığı ve halkları maceraperestlerin, yalancıların elinden kurtarmak istiyorsak, Kur’an’ın uyarı ve hükümlerini dikkate almalıyız.

Bozgunculara ve hainlere karşı yapılacak mücadelede, Kur’an’ın yöntemlerini dikkate almalıyız. Allah önce, nasıl kendi yarattığı kullarının iyiliği için çabalıyorsa, biz de aynı çabayı göstermeliyiz. Uyarılarla dalga geçenleri, verilen hakları heba edenleri Yüce Yaradan nasıl helâk etmekten çekinmiyorsa, biz de çekinmemeliyiz. Yoksa Allah, bizleri de onlarla birlikte helâk edebilir.

Nasıl Firavunun halkını suya götürür gibi ataşe götürdüyse, gevşeklik gösterilirse bizler de farkında olmadan ateşe gidebiliriz.

Allah’ım bizleri salih kullarının arasına kat, bizleri sonrakiler içinde iyi dille anılanlardan eyle. Bizleri insanların diriltilecekleri gün, utandırma.

Allah’ım Senin her şeye gücün yeter.

Genel kategorisine gönderildi | İNSANLIĞIN GELECEĞİ İÇİN için yorumlar kapalı