ALLAH HER ŞEYİ BİLİR

ALLAH’IN HER ŞEYİ BİLMESİ ÜZERİNE

 

Bizler insanlar olarak, Yüce Yaradan’ın bize verdiği ilim kadarıyla bilebilir, yine verdiği akıl kadarıyla düşünebiliriz. Gerçeği, her şeyin yaratıcısı olan Allah bilir. Bizler, her konuda olduğu gibi, bu konuda da bize verilen akılla ve bize gönderilen Kur’an ile yürüyerek fikir oluşturmaya çalışacağız.

Bakara Suresi 29: “O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra göğe yöneldi, onları yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi bilir.”

Ayette bahsedilenin konumuzla ilgili olanını daha net anlamak için, aşağıdaki ayetleri de incelemekte fayda var.

30: Bir zamanlar Rabbin meleklere: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. (Melekler): “A! Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz Seni överek tespih ediyor ve seni takdis ediyoruz” dediler. (Rabbin): “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.” dedi.

33: (Allah) “Ey Âdem, bunlara onları isimleriyle haber ver.” dedi. Bu emir üzerine Âdem onlara isimleriyle onları haber verince, (Allah): “Ben size, Ben göklerin ve yerin gayblarını bilirim, sizin açıkladığınızı da, içinizde gizlediğinizi de bilirim” dememiş miydim?” dedi.

Üç ayeti birlikte değerlendirdiğimizde Yüce Yaradan’ın bizlere anlatmak istedikleri daha netleşiyor. Bakara 33üncü ayetinde Allah, yerin ve göklerin gaybını yani, geleceğini bilirim diyor. Demek ki Yüce Yaradan, göklerde ve yerde bundan sonra ne olacağını tamamen biliyor. Sebebini de 29uncu ayetteki ifadeden anlayabiliyoruz. Yeri, yerdeki her şeyi ve gökleri yaratan Allah, fiziksel, kimyasal, biyolojik vb kuralları bizzat Kendisi koymuştur. Dolayısıyla, evrende gelecekte olacak her şeyi bilmesi doğaldır.

Ancak aynı ayetin dikkat çeken bir tarafı, insanlar için söyledikleridir. Allah, göklerin ve yerin geleceğini bilirim dedikten sonra “sizin açıkladığınızı da, içinizde gizlediğinizi de bilirim” diyerek devam ediyor. Bu açıklamada, bizim yani insanların, ne açıklayacaklarını ya da ne gizleyeceklerini bilirim demiyor. Bizlerin içimizden düşündüklerimizi ve bazen iki kişi arasında da olsa açıkladıklarımızı bildiğini vurguluyor. Ne düşüneceğimizi bildiğini söylemiyor.

Yukarıdaki ayetleri destekleyen ve ilave bilgi veren bir ayet; Hac Suresi 70: “Bilmez misin ki, Allah, gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir. Şüphesiz bunlar bir kitaptadır. Hiç şüphe yok ki bunlar Allah’a pek kolaydır.”

Ayette, “gökte ve yerde ne varsa” diyor. Ne düşünülecekse veya insanlar ne yapacaksa denilmiyor. Yine ayete göre, Allah nezdindeki kitapta, sadece gökte ve yerde olanlar yazılı. İnsanların ne yapacakları yazılı denilmiyor.

İnsanın özgürlüğü konulu makalemizde verdiğimiz bazı ayetleri, konumuz açısından incelemek için burada tekrar vereceğiz. Taha Suresi 43: “Firavuna gidin, çünkü o gerçekten azdı.”

44: “Varın da ona yumuşak söz söyleyin; olur ki, öğüt dinler yahut korkar.”

Ayete göre Allah, Firavunun hangi yolu seçeceğini, yani öğüt mü dinleyecek yoksa korkacak mı önceden bilmiyor ki, “olur ki, öğüt dinler yahut korkar” diyerek ihtimallerden bahsediyor.

45: (Musa ile Harun) “Rabbimiz! Onun bize kötülük yapmasından veya azgınlığını artırmasından korkarız” dediler.

46: Allah buyurdu ki: “Korkmayın, zira Ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm.”

Bu ayette de Yüce Yaradan, rahat bir tavırla, “korkmayın, o size bir kötülük yapmayacak” demiyor. “Korkmayın, zira Ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm” diyerek peygamberlerine moral veriyor. Dolayısıyla, olayların gelişimine göre, ihtiyaç olursa, peygamberlerine yardım edeceğini ifade ediyor.

Aşağıdaki ayetlere ve benzeri başka ayetlere baktığımızda ise, yukarıdakilerden farklı bir ifade ile karşılaşıyoruz. Kur’an’da çelişki olması düşünülemeyeceğine göre, konuyu anlayabilmek için aşağıdaki ayetleri irdeleyelim.

Bakara 6: “Şu muhakkak ki inkâr edenleri uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir. Onlar inanmazlar.”

Nisa 155: “Verdikleri sözden dönmeleri, Allah’ın ayetlerini inkâr etmeleri, haksız yere peygamberlerini öldürmeleri ve “kalplerimiz kılıflıdır” demelerinden dolayı (başlarına türlü belalar verdik). Doğrusu Allah, inkârları sebebiyle onların kalplerini mühürlemiştir. Pek azı hariç onlar inanmazlar.”

Ayetlerden anladığımıza göre, Yüce Yaradan, inkârlarında ısrar edenlerin kalplerini mühürlüyor. Bu sebeple, kalpleri mühürlenenler artık, çok yönlü düşünme kabiliyetlerini kaybediyorlar. Olaylara tabiri caizse, değirmen çeviren atlarınki gibi, tek yöne bakan gözle bakıyorlar. Dolayısıyla sanki müzik aleti konumuna düşüyorlar. Müzik aletlerinde nereye hangi şekilde basınca nasıl ses çıkacağı bilinir.

İşte Yüce Yaradan da, böyleleri için Kendi fikrini söylüyor. “Onlar inanmazlar” diyor. Bu cümlede bile “onlar inanmayacaklar” demiyor. Nitekim Nisa 155 ayette “pek azı hariç inanmazlar” diyerek, yine de bir açık kapı bırakıyor. Çünkü bahsedilen konu, Allah’ın Kendisinin özgür irade verdiği insanlarla ilgilidir. Dolayısıyla insanların hepsi müzik aleti gibi olmadığından, bazen kendilerine verilen özgür düşünce yeteneğini kullanarak farklı davranabileceğinden, hepsinin kesin olarak ne yapacağını bilmek mümkün değildir. Hür bir insanın kendisi bile, gelecekte vereceği her kararı için tahmin yapamaz.

İşte Allah da, Bakara 6 ve Nisa 155’te, insanların inanma konusundaki kararları hakkında tahminlerini belirtiyor. Bu sebeple kelimelerinde –inanmayacaklar ya da pek azı inanacak gibi- gelecek kurgusu yapmıyor.

Aşağıdaki Yunus Suresi 40ıncı ayeti farklı tercüme eden mealler var. Bunlardan birisi, benim de tercümelerini çok kullandığım Elmalılı Hamdi Yazır’ın sadeleştirilmiş mealidir.  Yunus 40: “Onlardan ona (Kur’an’a) inanacaklar da var, inanmayacaklar da var. Rabbin fesatçıları en iyi bilendir.”

Tek başına bu meali okuduğumuzda yukarıda bahsettiğimiz ayetlerden farklı bir durum karşımıza çıkıyor. Ancak aynı tefsircinin aynı ekipçe sadeleştirilmiş Kur’an baskısında, takip eden ayetlere baktığımızda yukarıdaki sadeleştirmenin yanlışlığını anlıyoruz.

Yunus 41: Eğer seni inkâr etmeyi sürdürürlerse, de ki; “Benim amelim bana, sizin ameliniz de size aittir. Benim yapacağım sizi ilgilendirmez, sizin yapacağınız da beni ilgilendirmez.”

42: “İçlerinden seni dinlemeye gelenler de var. Sen, sağırlara, üstelik akılsız da olanlara dinletebilir misin?”

43: “İçlerinden sana bakanlar da var. Fakat sen, körlere, üstelik basiretleri de yoksa hidayet edip yol gösterebilecek misin?”

44: “Şurası kesindir ki Allah, insanlara zerre kadar zulmetmez. Ne var ki, insanlar kendi kendilerine zulmedip duruyorlar.”

Dolayısıyla devam eden ayetlere baktığımızda, 40ıncı ayetin yukarıdaki mealinin yanlışlığı ortaya çıkıyor. Aksi varit olsa, 41inci ayette “Eğer seni inkâr etmeyi sürdürürlerse, de ki” şeklinde bir ifade olmaz. “Onlar inkâr etmeyi sürdürecekler” şeklinde ifade olur.

Bu sebeple 40ıncı ayeti aşağıdaki gibi tercüme eden mealler, Kur’an’ın bütününe uygundur. Yunus 40: “İçlerinden öylesi var ki ona (Kur’an’a) inanır; yine onlardan öylesi de var ki ona inanmaz. Rabbin bozguncuları daha iyi bilendir.”

Yine, birçok mealde aynı şekilde tercüme edilen bir ayet var ki, bizim yukarıda anlattığımız kalbi mühürlenenler hakkında daha net bilgi veriyor.

Hud Suresi 36: Ayrıca Nuh’a şöyle vahyettik: “Bil ki kavminden şimdiye kadar iman etmiş olanlardan başka artık kimse iman etmeyecektir. Onun için yaptıkları şeylerden dolayı kederlenme.”

Yüce Yaradan’ın bize bildirdiği üzere Hz. Nuh, 950 yıl yaşamıştır. Yukarıdaki ayetteki vahiy, bu sürenin sonunda gönderilmiştir. Dolayısıyla artık, geçen bu uzun sürenin sonunda, kalbi mühürlenenlerin içerisinden kendini düzeltme ihtimali olan kalmamıştır. Allah’ın sabrının da bir sınırı vardır. Bu sınırın, insanların kendi içlerinden güzel şeyler düşünmeleriyle de bağlantısı vardır.

Bakara 96: “Elbette onları insanların hayata en hırslı, en düşkün olanları olarak bulacak, hatta müşriklerden bile daha düşkün bulacaksın. Onların her biri bin sene ömür sürmeyi arzular, oysa uzun yaşamak kendisini azaptan kurtarıp uzaklaştıracak değildir. Allah, onların neler yaptığını görüp duruyor.”

Yüce Yaradan, insanların göğüslerinde düşündüklerini ve göğüslerinin özünü bildiği için, onların iflah olmayacaklarına karar verdiğinde, diğer insanlara zarar vermelerini önlemek için gerekirse hepsinin helâkına karar veriyor.

Hud 37: “Gözetimimiz altında ve vahyimize göre gemiyi yap. Zulmedenler hakkında bana bir şey söyleme. Çünkü onlar suda boğulacaklardır.” İnkâr edenleri en iyi Yüce Yaradan bildiğinden, Hz. Nuh’a onlar için bir şey talep etmemesini öğütlüyor.

Yunus Suresi ve Hud Suresinin ilgili ayetlerinden de anlaşılacağı üzere, Allah insanların hepsinin gelecekte ne karar vereceklerini bildiğini belirtmiyor. Kalplerini mühürledikleri için genel bir tahmin yapıyor. Fakat Hz. Nuh’u inkâr konusunda, net bir kanaat belirtiyor. Çünkü 950 yıl, kanaatleri netleştirmek için fazlasıyla yeterli bir süredir.

Kur’an ayetlerinin tercümelerine bakmaya devam ettiğimizde, yine ilk bakışta anlattıklarımızdan farklı anlamı olan bir ayetle karşılaşıyoruz.

Bakara 255: “Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O daima diridir (hayydır), bütün varlığın idaresini yürütendir (kayyumdur). O’nu ne gaflet basar, ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Onundur. İzni olmadan huzurunda şefaat edecek olan kimdir? O, kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir. Onlar ise, O’nun dilediği kadarından başka ilminden hiç bir şey kavrayamazlar. O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kucaklamıştır. Onların her ikisini de görüp gözetmek O’na bir ağırlık vermez. O çok yücedir, çok büyüktür.”

Ayetin tercümesinde bazı yanlış anlamalara meydan verecek anlatımlar var. Buna rağmen biz yine de mevcut anlatımın üzerine irdeleme yapalım. Ayetin siyahla yazdığımız bölümünde Yüce Yaradan, “Kendisinin izni olmadan kim şefaat edebilir” diye soruyor. Bu sorunun sorulmasının geçerli olduğu yer, ancak ahiret hayatıdır. Şefaat konusu, bu dünyada yaşanırken değil, kıyamet günü gündeme gelecektir. Dolayısıyla, insanların hepsi ahirete intikal etmiş olacaklardır.

İşte Yüce Yaradan, biz insanlar ahirete vardığımızda “O, kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir” demektedir. Allah bizim bu dünyada yaptıklarımızın gizlisini de açığını da, zaten bilmektedir. Bu bilgileri ışığında ve zerre kadar haksızlık etmeden, bizim ahiret hayatımızın nasıl olacağının kararını da, bizzat Allah’ın Kendisi verecektir. Dolayısıyla bizim arkamızdakini yani, ahiretteki geleceğimizi de elbette ve sadece Yüce Yaradan bilir.

Kur’an ayetlerini incelemeye devam ettiğimizde, yine ilk bakışta konumuz açısından farklı algılanan bir başka ayetle karşılaşıyoruz.

Enbiya Suresi 28: “Allah, onların önlerindekini de arkalarındakini de (yaptıklarını da yapacaklarını da) bilir. Onlar, O’nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler ve hepsi O’nun korkusuyla titrerler.”

Ama sağlıklı bir yoruma ulaşmak adına, ayette “onların” denilirken, kimlerin kastedildiklerini anlamalıyız. Bunun için hemen önceki ayetlere bakmak gerekiyor.

26: (Böyle iken) “Rahman, çocuk edindi” dediler. O, böyle şeylerden uzaktır, yücedir. Hayır, (evlat diye niteledikleri) o melekler ikrama erdirilmiş kullardır.

27: “Onlar Allah’tan önce söz söylemezler ve hep O’nun emriyle iş görürler.“

Demek ki, Yüce Yaradan’ın “onların” diyerek kastettikleri, yaptıklarını ve yapacaklarını bildiğini söylediği, insanlar değil, meleklermiş. Melekler, Allah’ın emrinin dışına çıkmaktan korkuyla titredikleri ve meleklere de emirleri sadece Allah verdiği için, meleklerin gelecekte ne yapacaklarını, Yüce Yaradan’ın bilmesi kadar doğal bir şey yoktur.

Kur’an ayetlerini incelemeye devam ederken, çoğu tercümede konumuzla ilgili olarak farklı algılanabilecek iki ayete rastlıyoruz. Biz aşağıda, çok farklı tercümelerden kelimelerin aslına daha uygun olanını yazdık.

Taha Surasi 103: “Kendi aralarında gizli olarak görüşecekler. Orada sadece on (Arapçası, aşrâ) kaldınız” (On kelimesinin yanında yevm yoktur. Dolayısıyla on gün veya on dönem diye tercüme edilmesi yanlış olur.)

104: Aralarında ne konuştuklarını en iyi biz biliriz. Görüşü en üstün olan: “Siz ancak bir gün kaldınız”.

Anlatılan bu olay, bir önceki ayete göre, kıyamet günü olacaktır. Taha 102: “Sura üfürüleceği gün ki biz suçluları o gün, (gözleri korkudan) göyermiş olarak mahşerde toplayacağız.”

Dolayısıyla ayette bahsedilen konuşma gayretleri mahşerde yapılmış olacağından, Allah’ın, insanların aralarında görüşeceklerini söylemesi doğaldır. Şu yaşadığımız dünyada bile, birbirimizle karşılaştığımız her yerde hemen dedikodu yapıyorsak, mahşerde de yapmamız gayet normaldir.

Dünyada ne kadar kaldığımız konusunda mahşerde belirtilecek fikirlerin, on veya bir gün gibi rakamlar olması da normaldir. Nitekim Müminun Suresi 112: (Allah inkârcılara) “Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?” diye sorar.113: “Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. İşte bilenlere sor.” derler.

Diğer taraftan Kehf Suresindeki gençler, mağarada ne kadar kaldıkları konusunda aralarında görüşmüşler ve benzer şeyleri söylemişlerdir. Zaten ayetlerin konumuzla ilgili olan kısımları, fiillerdeki gelecek veya geniş zaman ifadeleridir. Fakat gün konularını da dikkatinize sunmamızın nedeni, Kur’an tercümelerindeki farklılıkların kaynağının Kur’an değil, tercüme edenlerin yorumları olduğunu vurgulamaktır.

Kur’an ayetlerinde yine konuyu farklı algılatabilecek bir ayetle karşılaşıyoruz. Kasas Suresi 56: (Resulüm!) “Sen sevdiğini hidayete eriştiremezsin; bilakis, Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi O bilir.”

Ayetten anlaşılan şudur.  Allah insanların zihinlerinde aldıkları kararları ve içlerinden geçirdikleri düşüncelerini bildiği için, iyiye yönelenlere hidayet verebilir. Biz, diğer insanlar olarak, o kişinin iç durumunu bilmediğimizden, görünüşte yaptıklarına ve söylediklerine göre karar vereceğimizden yanılabiliriz. Dolayısıyla “hidayete girecek olanları en iyi O bilir” sözü gayet doğaldır. Gerçekleşmemiş gelecek bilgisine göre değil, mevcut durumdaki düşüncelerin bilgisine göre karar verilecektir. Karar verecek olan da sadece Allah’tır. Bu sebeple, Kendisinin kimi hidayete erdireceğini -hem düşüncelerimizi hem de yaptıklarımızı bilmesinden ve kararı da Kendisi vereceğinden dolayı- elbette, sadece Yüce Yaradan bilecektir.

Yukarıda yazdıklarımızın dışında, Allah’ın, olayları, konuşulanları, göğüslerde gizlenenleri ve her şeyi bildiğini ifade eden çok fazla sayıda ayet vardır. Kur’an’daki bu ayetlerden konumuz açısından aynı anlama gelenlerini yazımızda zikretmeye gerek duymadık. İsteyenlerin bakmaları için bazılarının numaralarını veriyoruz: 2/77, 2/158, 2/181, 2/215, 2/224, 2/227, 2/235, 2/256, 2/270, 3/92, 4/45, 13/8, 15/24, 16/91, 22/68, 23/51, 23/92, 24/18, 24/21, 24/29, 27/74, 28/69, 29/45, 29/60, 30/54, 31/16, 31/23, 31/34, 33/1, 33/51, 34/2, 35/8, 35/38, 36/76, 39/7, 40/19, 41/36, 42/12, 42/50, 43/84, 44/5, 47/30, 49/7, 49/18, 51/30, 57/4, 57/6, 64/4, 67/13, 87/7

Yukarıda, Kur’an ayetlerini, Allah’ın bize verdiği akıl ve özgür düşünme yeteneği çerçevesinde irdeleyerek yaptığımız incelemelerden, şu sonuçlara varıyoruz. Gökleri ve yeri, yani kâinatı yaratan Yüce Yaradan, evrendeki sistemlerin işleyişleriyle ilgili olarak gelecekte olacak her şeyi bilir. Fakat kalplerini mühürlediği insanların haricindeki kullarının, ne karar verecekleri konusunun, Allah’ın bilgisi dışında olduğudur. Buna karşın Allah, gizli ya da açık her kararımızı bilir.

Kullarının, onlara, Kendisinin verdiği özgür iradeleri ile ne karar vereceklerini Allah’ın bilmemesi, Yüce Yaradan’a bir eksiklik getirmez. Çünkü insanlar kendi hür iradeleriyle hangi davranışı seçmiş olurlarsa olsunlar, her hareketleri Allah’ın külli iradesi sınırları içerisinde gerçekleşir. Hiç kimse Allah’ın yardımı olmadan Onun fiziksel, kimyasal, biyolojik vb kurallarının hilafına hareket edemez.

Diğer bir açıdan baktığımızda, eğer Allah dilerse, sevdiği kullarına tuzak kuranların tuzaklarını başlarına geçirir. Bozgunculuk ve hainlik yapmak isteyen insanlar, Allah dilemezse, Allah’ın sevdiği kullarına karşı, hiçbir başarı gösteremezler. Tıpkı Hz. İbrahim’in ateşe atılışında, tıpkı Hz. İsa’nın çarmıha gerilişinde, tıpkı Hz. Muhammed’in evinin etrafını sararak öldürülmek istenilmesinde başarısız oldukları gibi başarısız olurlar. Dolayısıyla insanlar özgür iradeleriyle hangi yolu seçerlerse seçsinler, Allah’ın külli iradesi dışında hiçbir şey olmaz. Allah, insanların verdiği her türlü gizli kararı bilir, bazen hemen cevap verir, bazen bekler ve gerektiğinde gerekeni yapar. Allah bir zalimliği engellemek isterse, anında önler.

Diğer taraftan, eğer Yüce Yaradan, insanların ne yapacaklarını ezelde biliyorsa, Onun peygamberler göndermesinin mantığı ne olabilir? Ezelden azgın olduklarını ve değişmeyeceklerini bildiği bir kavmi, gönderdiği peygamberini dinlemediler diye helâk etmesi, Allah’ın hangi vasfıyla bağdaşır? İnsanlara yasaklar koyarak bu yasaklardan kaçınmalarını öğütlemesi, Kendisine itaat edilmesini istemesi, bu arada insanların her yaptıklarını meleklerine kayda aldırması nasıl izah edilebilir? Bu soruları kolayca çoğaltabiliriz.

Bazı insanların yukarıdaki sorular çerçevesinde, Yüce Yaradan’ın kötü olduğunu düşündürtecek yorumları, Allah’ın yüceliğinden hiçbir şey eksiltmez. Allah, her türlü kötü vasıftan tamamen münezzehtir. Allah’ın her şeye gücü yeter. Allah, bir şeyin olmasını istediğinde, Onun sadece “ol” demesi yeterlidir.  Dilerse, insanlara verdiği özgürlüğü iptal eder. Herkesi tek bir ümmet veya tek tip düşünen varlık yapar. Böylece, insanların ne düşüneceğini de bilmiş olur.

Yazımızın giriş bölümünü tekrar edersek, gerçeği, her şeyin yaratıcısı olan Allah bilir. Biz, Yüce Yaradan’ın verdiği aklı, özgür irademizle kullanarak, Allah’ın kelâmı olan Kur’an’dan anladıklarımızı aktarmaya çalıştık.

Allah’ım, bizlere, Seni daha iyi anlamak ve anlatmak için ilim ve hikmet ver.

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | ALLAH HER ŞEYİ BİLİR için yorumlar kapalı

ÖZGÜR DÜŞÜNCE

İNSANIN ÖZGÜRLÜĞÜ ÜZERİNE

 

İnsanın özgür iradesinin olup olmadığı üzerine fikir yürüten filozoflar, birbirine tamamen zıt savunmalar yaparlar. Bu tartışmalara katılan psikologların da durumları aynı zıtlıktadır.

Determinizm açısından konuyu irdeleyenler, insanların özgür iradelerinin olmadığını savunurlar. Bunlar fiziksel determinizm ile psikolojik determinizm arasındaki ilişkiyi incelerken, kendileri de bir ikilemin yani çıkmazın içerisine girdiklerini farkederler. Çünkü bunlar da ruh, zihin ve bireyin ne tür bir şey olduğunu ve bedenlerle ilişkilerinin neler olduğu hakkında, kendilerini bile tatmin edecek netlikte bir cevap verememektedirler.

Hümanist olarak nitelenebilecek filozoflar ve psikologlar, insanın, davranışlarını tamamen özgür bir şekilde kendi istek ve eğilimlerine göre yönlendirdiğini düşünürler. Hattâ insanı, bunları dilediği gibi geliştirme imkânına sahip bir varlık olarak tanımlarlar.

Bizce bu zıt fikirlerin oluşmasının temel nedeni, bazılarının, insanı duygusal bir robot gibi değerlendirmesidir. Hâlbuki insan, daha karmaşık bir yapıda yaratılmıştır. İnsanın psikolojik yapısı, fiziksel yapısı kadar net değildir. Dolayısıyla insanın psikolojik yapısını formüle etmeye kalkarsak, irdelediğimiz konuda derinleştikçe, kendi fikirlerimizle çelişmeye başlarız.

Bilindiği gibi, aynı insanın psikolojik davranışı, zamana ve şartlara göre değişir. Bir insan, gençliğinde, orta yaşlarında ve ileri yaşlarında aynı konulara aynı tepkileri vermez. Nitekim meşhur filozofların bazısı kendi hayatları içerisinde, birbirine zıt fikirleri savunmuşlardır.

Bir insanın, aynı konuda, kimsenin görmediği ortamdaki tepkisi ile toplum içerisindeki tepkisi farklıdır. Bu toplumun kendi arkadaş gurubu olması halindeki davranışıyla, kendinden farklı fikirdeki insanlar arasında bulunmasındaki tepkisi farklıdır. Hattâ kendi arkadaş gurubu içerisinde, ilişkileri daha sıkı veya daha çok sevdiği, ya da menfaat bağlarının daha yoğun olduğu insanların bulunmasına göre, tepkisi yine değişir.

Aynı insanın aynı konuda, aldığı üzüntülü bir haberden ya da sevinçli bir haberden sonraki tepkileri değişik olur. Bir insan, kısa bir süre önce benzer bir olayı yaşamış ve kazık yediğini düşünmüşse, tepkisi farklı, kazık yediğini o an düşünmemişse tepkisi farklı olur.

Aynı insanın, aynı konuda, farklı tepki verebileceğini yaşayarak göreceğimiz bu durumların örneklerini çoğaltabiliriz. Ama sonuç olarak, aynı yere çıkarız. İnsanların psikolojileri formüle edilemez. Tıpkı, dünya ekonomisinin formüle edilemeyeceği gibi. Nasıl, dünya ekonomisini formüle etmeye kalkışan ekonomistler, kendileriyle çelişmek ve yanılmak durumunda kalırlarsa, insan psikolojisini formüle etmeye kalkan filozoflar da çıkmaz sokakta kalırlar.

Filozoflar arasındaki bu zıt fikirler, İslâm kelamcıları arasında da aynen vardır. Onlar da, ilâhi irade ve güç ile insani irade ve güç arasındaki ilişkileri incelemişlerdir. Kimileri, insani iradenin olmadığını, insanın fiillerinin ilâhi irade tarafından belirlendiğini savunmuşlardır. Kimileri de, hem ilâhi iradenin hem de insani iradenin olduğunu savunmuşlardır. Ancak, iki irade arasındaki ilişki konusunda net bir ayrım yapamamışlarıdır. Dolayısıyla külli irade ve cüz’i irade konuları hep tartışmalı olmuştur.

Bizler bu konularda, sadece Yüce Yaradan’ın Kur’an’ında gösterdiği yoldan yürümeye çalışarak fikirlerimizi oluşturacağız. Bilindiği gibi, Kur’an’da en çok geçen sözlerden birisi de “hiç düşünmez misiniz? veya “hiç akıl erdirmez misiniz?” sorularıdır. Eğer Allah, insanlara özgür düşünme kabiliyeti vermemişse, neden bizlerden düşünmemizi istesin? Yüce Yaradan’ın, yarattığı kullarıyla alay etmesi düşünülebilir mi?

Diğer taraftan herkesin kabul ettiği bir husus, eğer bir insan düşünebiliyorsa, o insan özgür demektir. Kendi düşünme kabiliyetini başkasına devretmiş yani başkalarının fikirleriyle hareket eden insan özgür değildir. Ancak, bir insanın düşüncesini başkasına ipotek etmiş olması, o insanda, özgür düşünme kabiliyeti yoktur anlamına gelmez. Çünkü Allah, akıl verdiği her insana düşünme kabiliyeti vermiştir.

Yüce Yaradan, insanları, kararlarını alırken serbest bırakmıştır. Kur’an’da bu durumu anlatan çok sayıda ayet vardır. Biz, Hz. Musa ve karşısındakileri irdelediğimiz geçen yazımızda, Firavun ile ilgili olarak yazdığımız ayetleri tekrar hatırlatmakla yetineceğiz.

Araf Suresi 130: “Gerçekten biz, Firavun sülâlesini, senelerce kıtlık ve gelir noksanlığı içinde tutup kıvrandırdık ki, düşünüp ibret alsınlar.”

131: “Fakat kendilerine iyilik geldiği zaman, işte bu bizim hakkımızdır, dediler, başlarına bir kötülük gelince de, işte bu Musa ile yanındakilerin uğursuzluğu yüzünden, dediler. İyi bilin ki, onların uğursuzluğu Allah katındandır. Lâkin çoğu bunu bilmezler.”

Taha Suresi 43-44: “Firavuna gidin, çünkü o çok azdı. Varın ona yumuşak söz söyleyin, belki nasihat dinler veya korkar.”

Yüce Yaradan yukarıdaki üç ayetinde de Firavun ve çevresindekilerin düzgün bir şekilde düşünmeleri için fırsatlar vermiştir. Onları kararlarında serbest bırakmıştır. Hattâ Araf 134-136ıncı ayetlere göre, onların verdikleri kararları doğrultusunda Kendisinden istediklerini yerine getirmiştir.

Araf Suresi 134: Ne zaman ki, azap üzerlerine çöktü, dediler ki, “Ey Musa! Bizim için Rabbine dua et, sana olan ahdi hürmetine eğer bizden bu azabı kaldırır uzaklaştırırsan, yemin olsun ki, sana kesinlikle iman edeceğiz. Ve İsrailoğullarını seninle birlikte göndereceğiz.”

135: “Ne zaman ki, belli bir süreye kadar onlardan azabı kaldırdık, derhal yeminlerini bozdular.”

136: “Biz de, ayetlerimizi inkâr ettikleri ve onlara kulak vermedikleri için kendilerinden intikam aldık da hepsini denizde boğduk.”

Ayetlerde anlatıldığına göre, Firavun ve ekibi, Allah’tan, kendilerinden azabı kaldırması karşılığında, özgür iradeleriyle bazı sözler verirler. Yüce Yaradan da, onların üzerinden azabı kaldırır. Fakat onlar, yine kendi hür iradeleriyle yeminlerini bozarlar. Hem burada belirtildiği gibi yeminlerini bozmaları, hem de diğer bazı ayetlerde anlatıldığı şekliyle, Hz. Musa’nın uyarıları karşısında sürekli oyunbozanlık yapmaları birleşince, Allah da hepsini helâk eder?

Eğer Yüce Yaradan, onları uyardıktan sonra kararlarında özgür bırakmasaydı ve onlar kararlarında gerçekten özgür olmasalardı, neden onları helâk etsindi? Kendi üzerine rahmetini farz kılan bir Allah’ın, gerçek anlamda özgürlük vermediği insanları, cezalandırması veya ödüllendirmesinin ne anlamı olurdu?

Genel kategorisine gönderildi | ÖZGÜR DÜŞÜNCE için yorumlar kapalı

HZ. MUSA VE KARŞISINDAKİLER

MUSA VE KARŞISINDAKİLER

 

Bilindiği gibi, Hz. Musa’nın annesi oğlunu Firavunun adamlarının öldürmesinden korktuğundan, sepet içerisinde Nil nehrine bırakmıştı. Allah’ın planı doğrultusunda, çocuğu Nil nehrinden alan Firavunun hanımı tarafından büyütüldü. Fakat gençlik döneminde karıştığı bir olayda bir adamı öldürmüştü. Yakalanmamak için, on yıldan fazla bir süre kimsenin bilmediği yerlerde kaçak yaşamıştı.

Yani Hz. Musa için yetim büyüdü denilirse ciddi bir hata yapılmış olunmaz. Çünkü mensup olduğu İsrailoğulları da, o dönemde Firavunun esiri idi. Firavun, İsrailoğullarının erkeklerini öldürtüyor, kadınlarını köle olarak kullanıyordu. Yani destek alabileceği hiç kimse yoktu. Dolayısıyla dünyevi gözle bakıldığında, Hz. Musa’nın Firavun ile mücadele etmesi gibi bir durum düşünülemezdi.

Firavun, sıradan bir ülkenin sıradan bir kralı değildi. Mısır gibi zengin bir ülkenin kralıydı. Bir insan zengin bir ülkenin sultanı olabilir. Ama halkına karşı müşfik davranabilir. Nitekim tarihte bunun örnekleri vardır. Fakat Firavun böyle biri değildi. Aksine, kendisini tanrı gibi görüyordu. Dolayısıyla her türlü güce sahip olduğu inancındaydı. Bu sebeple çok gaddar davranıyordu. Ülkenin tek hâkimi olduğundan her emri hemen yerine getiriliyordu.

Buna karşılık Hz. Musa, hem gariban bir konumdaydı, hem de konuşması biraz kekeme idi. Nitekim Yüce Yaradan onu Firavuna gitmesi için görevlendirince, Hz. Musa Allah’tan dilini çözmesi için niyazda bulundu.

İşte bu konumdaki Hz. Musa, dünyevi gücün zirvesindeki Firavun ile mücadeleye başladı. Sonunda o dönemin tiranı olan Firavunu alt etti. Firavun ve kavmi suda boğuldu. Hz. Musa ve beraberindeki İsrailoğullları hürriyetlerine kavuştular.

Bilindiği gibi, Hz. Musa’nın tek desteği Yüce Yaradan idi. Allah, bu desteği verirken, doğrudan Firavunu helâk etmedi. Hattâ Hz. Musa ve kardeşi Hz. Harun’u Firavuna gönderirken yumuşak konuşmalarını tavsiye ediyordu. Taha Suresi 43-44: “Firavuna gidin, çünkü o çok azdı. Varın ona yumuşak söz söyleyin, belki nasihat dinler veya korkar.”

Yüce Yaradan Firavunu uyarmak için daha önceleri de onu darlıkla sıkmıştı. Araf Suresi 130: “Gerçekten biz, Firavun sülâlesini, senelerce kıtlık ve gelir noksanlığı içinde tutup kıvrandırdık ki, düşünüp ibret alsınlar.”

131: “Fakat kendilerine iyilik geldiği zaman, işte bu bizim hakkımızdır, dediler, başlarına bir kötülük gelince de, işte bu Musa ile yanındakilerin uğursuzluğu yüzünden, dediler. İyi bilin ki, onların uğursuzluğu Allah katındandır. Lâkin çoğu bunu bilmezler.”

Görüldüğü gibi, Allah, Firavunu ce çevresindekileri yeterince uyarmış, yumuşak sözlerle nasihat ettirmiş. Fakat yapılan bütün uyarılara rağmen Firavun ve çevresindekiler akıllanmayınca, onları helâk etmiştir. Yüce Yaradan, bu olayları, Araf Suresi 134-136 ayetlerde açıklar.

Hz. Musa’nın mücadele ettiği tek büyük güç, Firavun değildir. O, zengin bir insan olan Karun ile de mücadele etmiştir. Kasas Suresi 76: “Karun, Musa’nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona demişti ki: “Şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez.” Görüldüğü gibi Karun, İsrailoğullarının en zengin kişisiydi. Hazinelerinin anahtarlarını güçlü bir bölük taşırdı. Bu tanımdan anlaşılan o ki, Karun dünyanın en zengin kişisi idi. Kasas 78 de izah edildiği üzere, sahip olduğu varlıklarını, kendi ilmiyle elde etiğini düşünürdü.

Diğer insanlar Karun’un zenginliğini kıskanırlardı, Kasas Suresi 79. ayett: “Keşke Karun’a verilen (servet) gibi bizimde servetimiz olsaydı. Şüphesiz o büyük servet sahibidir.” Görüldüğü gibi, bir tarafta dünyanın en zengin insanı olan Karun, diğer tarafta Allah’ın peygamberi olmak dışında başka dünyevi pek gücü olmayan Hz. Musa vardı.

Karun’un Hz. Musa’ya iftira atacak bir tuzak hazırlaması kendisinin Allah indinde sonunu hazırladı. Kasas suresi 81. Ayette: “Sonunda onu da, sarayını da yerin dibine batırdık. Allah’a karşı ona yardım edebilecek adamları da yoktu. Kendisini savunup kurtarabileceklerden de değildi.” denildiği gibi kendisi de sarayı da yerin dibine battı.

Yüce Yaradan bu olayları, çocukları uyutan hikâye olsun diye anlatmıyor. İnsanların ders almaları ve kendi geleceklerini kurtarmaları için anlatıyor. Kasas Suresi 78inci ayetin devamında Karun’u uyarırken, Karun’dan sonra gelecek nesilleri de ikaz ediyor. “…Bilmiyor muydu ki Allah, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı olan kimseleri helak etmişti. Günahkârlardan günahları sorulmaz (Allah onların hepsini bilir).” Ayette Yüce Yaradan, Karun’u uyarırken “bilmiyor muydu ki” diyor. “Duymadı mı ki” demiyor.

Firavunun ile Karun’un ortak yönleri, sahip oldukları varlıklarının kendi ilimleriyle elde ettiklerini düşünmeleri ve dünyada büyüklük taslamalarıdır. Yüce Yaradan onları yaptığı uyarılardan sonra helâk ederken; düşüncelerinin hatalı olduğunu, dünyevi gücün işe yaramayacağını, maddi güce aldanıp büyüklük taslamanın yanlış olduğunu, asıl olanın Allah’ın rızasını kazanmak olduğunu gözümüze sokarcasına gösteriyor.

Hüküm ve hikmet sahibi olan yalnız ve yalnız Allah’tır. O dilemezse biz ne bir adım atabiliriz, ne de bir söz söyleyebiliriz.

Allah’ım senin gönderdiğin ayetleri anlayabilmemiz için, bizlere anlayış ihsan eyle.

Sosyal kategorisine gönderildi | HZ. MUSA VE KARŞISINDAKİLER için yorumlar kapalı

YARATILIŞ VE SORUMLULUK

YARATILIŞ VE SORUMLULUK

 

Yüce Yaradan’ın yaratışındaki sorumluluk konusunu incelemeden önce, insan olarak kendi davranışlarımızı irdeleyelim. Birçok insan sokaklarda yaşayan kedi ve köpeklere ara sıra yiyecek vererek yardımcı olmaktadır. Seyrek de olsa yardımcı oldukları bu hayvanlardan karşılık olarak kendilerine iyi davranmalarını, sözlerini dinlemelerini beklemektedirler. Beklentileri verdiklerine göre çok fazladır. Yani, insanlar az bir sorumluluk hissederek verdikleri yemek artıklarının karşılığında, hayvanlardan ciddi sorumluluk duymalarını ve sorumlu davranmalarını beklemektedir.

Bazı insanlar, kedi ve köpekleri kendileriyle birlikte evlerinde beslemektedir. Bu şekilde davrananlar, hayvanlara karşı kendilerini daha sorumlu hissetmektedirler. Ancak bu insanların da hayvanlardan bekledikleri sorumlu davranışlar, kendilerininkinden çok daha fazladır. Onların hürriyetlerini ellerinden almalarına rağmen, onlara bakıp beslediklerini düşündüklerinden, her emirlerine uymalarını beklemektedirler. Kendilerini dinlemeyen kedi veya köpeklerini cezalandırmaktadırlar. Hâlbuki o hayvanları yaratan ve rızıklarını veren, o insan değildir. İnsanların yaptığı sadece yiyecek vermek ve güçleri nispetinde veterinerle ilgili bakımlarını yaptırmaktır.

Bu bakış açısı, sadece insan ile dünyadaki diğer canlılar arasında geçerli değildir. İnsanla eşya arasında da geçerlidir. Yaptığı bir tamiratta, kendisi aynı hassasiyeti göstermemesine rağmen, tamir ettiği aletten çok iyi karşılık bekler. Aletten, kendisinin yüzünü kara çıkarmayarak, iyi hizmet etmesini ister.

Benzer durum insanların çocuklarıyla ilişkilerinde de geçerlidir. Küreselleşmenin başlamadığı dönemlerde, ebeveynler, çocuklarından, kendilerine ölünceye kadar hizmet etmelerini beklerlerdi. Ebeveynlere göre, onlar çocuklarını besleyip büyütmüşlerdi. Hâlbuki çocuklarını büyütürken çoğu aile “saldım çayıra, Mevla’m kayıra” anlayışıyla hareket etmişlerdi. Çoğu zaman kendi ihmalleri sonucunda çocukları ölünce, “Tanrı verdi, Tanrı aldı” dedikleri yavrularından istedikleri sorumluluk ise çok fazlaydı.

Günümüzde küreselleşmenin etkisi arttıkça şablon değişti. Bu defa çocuklar anne babalarına “madem bizi doğurdunuz, bakmak zorundasınız” demektedirler. “Bakamayacaktınız niye çocuk istediniz?” diye ebeveynlerine çok ciddi sorumluluklar yüklemektedirler.

Bu örneklerden anlaşılan o ki, sorumluluk karşılıklıdır. Taraflar birbirlerine karşı sorumludurlar. Bizler herhangi bir şeyi yaratmadığımız halde, emek verdiklerimizden sorumluluk bekliyorsak, her şeyi yoktan var eden Yüce Yaradan’ın, yarattıklarından sorumlu davranışlar beklemesi gayet doğaldır.

Maturidi’ye göre, sorumluluk kalktığı takdirde, yaratılış gayesi de kalkacağından yaratma saçma bir şey olur. Nasıl bizim, besleyip baktığımız bir hayvandan veya çocuğumuzdan, “onların sorumlu davranmalarını beklemiyoruz” dememiz saçma ise, yarattığından da, Allah’ın sorumluluk beklememesi saçmadır.

Yüce Yaradan bizlerden sorumluluk beklerken, Kendisi üzerine düşen sorumluluğu fazlasıyla yerine getirmiştir. Yarattığı insana sorumluluk verirken, ona dünyadaki diğer canlılara göre çok üstün özellikler vermiştir. Meleklerine tanımadığı özgürlüğü bizlere vermiştir. (Not: Özgürlük konusunun, metafizik Kötülük ile bağlantılı olan kısmını bir başka yazımızda irdeleyeceğiz inşallah)

Allah, bize verdiği ve saymakla bitiremeyeceğimiz özelliklerimizi oluşturmakla kalmamış. En azından şimdiki bilgimize göre, evrenin yakın gök denilen bu bölümünü, insanların yaşama şartlarını garantiye almak için kurgulamıştır. Uzayda oluşturduğu diğer varlıkların sistemleri tamamen, dünyanın sisteminin düzgün çalışmasına hizmet etmektedir.

İnsanlar, bu gerçeklerin bir kısmını anlamalarına rağmen, muhtemelen sorumluluktan kurtulmak için şöyle sorular sormaktadırlar: “İnsan niçin sorumlu tutulmuştur?”, “İnsan sorumlu tutulmasaydı, başına bu işler gelmeseydi daha iyi olmaz mıydı?”

Bu gibi sorulara verilen net cevabı öğrenmek için, Yüce Yaradan’ın bizler adına tasarladığı Cennet hayatına bakmak yeterlidir. Eğer, Allah’ın bizlere verdiği özgürlüğü yerli yerince kullanırsak, yani zulümden uzak durup, insanlığa faydalı işler yaparsak, böyle soruların sorulmasına gerek olmayan bir Cennet hayatı bizi beklemektedir.

Bizleri yaratan Allah, daha çok insanın Cennete girebilmesi için, bizlere sürekli yardımcı olmaktadır. Kur’an’da Enam Suresi 12inci ayette ifade edildiğine göre, Yüce Yaradan bizlere rahmetini üzerine yazmıştır. Yani, bizlere rahmet etmeyi, Kendi üzerine yine, Kendisi farz kılmıştır. Dolayısıyla Allah, üzerine düşen sorumluluğu fazlasıyla yerine getirmiştir. İnsanlardan da kendi sorumluluklarını yerine getirmelerini beklemektedir.

İnsanların sorumluluklarını yerine getirmeleri konusunda baskı uygulamamaktadır. İnsanlara yol göstermekte, seçimi bizlere bırakmaktadır. Bizler, evde baktığımız bir kedi veya köpek, evin her tarafına, koltukların üzerine idrarını ve kakasını yapsa ne düşünürüz? İlaveten ara sıra bizi ısırarak hastanelik etse, ne yaparız? Bizler, derhal köpeği evden kovarız. Bir daha eve almayız. Fakat Yüce Yaradan, yarattığı insanlardan emirlerine karşı gelenlere de, Kendine küfredenlere de nimetlerini sunmaya devam etmektedir. Belki düzelirler diye sabretmektedir. Ta ki, insanlar kuduz hastası gibi davranana kadar. Hattâ bazen, kuduz hastası gibi davrananlara da, bu dünya nimetlerini vermeyi sürdürmektedir.

YAŞAM kategorisine gönderildi | YARATILIŞ VE SORUMLULUK için yorumlar kapalı

ALLAH’IN LUTUFLARI ÜZERİNE

ALLAH, İNSANLARA, DAHA BAŞKA NELER LUTFEDEBİLİRDİ?

 

Metafizik konusuyla ilgili konuları işlemeye devam ediyoruz. Şikâyet konularından bir tanesi de, Allah’ın, insanları, kötülük yapmaktan menetmemesidir. Böyle şikâyet ederken, Yüce Yaradan’ın insanlara verdiği erdeme, ahlâkiyet kabiliyetine itiraz etmiş olmuyor muyuz? Her türlü kötülüğe karşı gelerek hak ve adaletle mücadele edenleri küçümsemiş olmuyor muyuz? Böyle mücadele edenlerden birisi olmamız durumunda, kendi kendimizden memnun olmak gibi bir nimete karşı gelmiş olmuyor muyuz?

Melekler gibi sadece emredileni yapmak zorunda olmayan özgür seçim hakkımızı reddetmiş olmuyor muyuz?  Kendi düzenimizi kendimizin kurması hürriyetini kötü yönde kullanmamızın sonuçlarını başkalarına yükleyebilir miyiz?

Bildiğimiz kadarıyla evrende sadece insanlara verilen bu nimetlere mazhar olmak, bize az mı geliyor? Akıl eden, idrak eden, düşünen, vicdanı olan, kendi kararlarını kendisi veren bir şerefli varlık olmaya ilaveten ne gibi özellikler isteyebiliriz? Yüce Yaradan’ın, Kendisine iftira atanlara ve küfredenlere bile, güç kuvvet vermesine itiraz mı edeceğiz? Bir insanın kötülüğü seçme ihtimali var diye, insanlara güç kuvvet vermemesini mi isteyeceğiz?

Bütün insanları eşit yaratmadığı için Yüce Yaradan’a sitem ediyoruz. Herkes eşit olsaydı, nasıl bir toplum düzeni oluşurdu? Herkes işçi olsaydı veya herkes şef olsaydı ne olurdu? İşler nasıl yürütülürdü? Herkes müzisyen olsaydı, herkes ressam olsaydı, müzisyenin veya ressamın bir kıymeti olur muydu?

Bütün hastalıklar, genlerle yeni nesillere geçseydi hoşumuza gider miydi? Bu durumda çocuk sahibi olmak ister miydik? Ya da çocuklarımız bize nasıl davranırlardı? Diğer taraftan çocukların bizim zürriyetimizden olması sonucu oluşan aksaklıkların olmaması için nasıl bir yöntemin uygun olmasını isterdik? Çocuklarımızın daha sağlıklı ve zeki bir başkasından olmasını mı isterdik? Yoksa çocukların bizim zürriyetimizden değil de, Allah’ın ilk insanı yaratışı gibi, yeni insanlar yaratmasıyla mı olmasını isterdik?

Ölümün var olmasını, yani her insanın ölmesini ama fert olarak bizim asırlarca yaşamamızı mı isterdik? Ömrümüzü bizim belirlememizi mi isterdik? Bizimle birlikte sevdiğimiz insanların da yaşamalarını ister miydik? Sevdiklerimizin yaşamalarını isterken, kızdıklarımızın uzun yaşamalarına itiraz eder miydik? Bizim kızdıklarımız da bize kızıyorlarsa, onların bizim için istekleri yerine gelse nasıl olacak? Ya da bizim bugün sevdiğimiz bir insana yarın kızarsak dileğimizin hangisinin olmasını isteyeceğiz? Sevdikten sonra kızdığımız insanı tekrar seversek, fakat onun ölmesini dilemişsek ve dileğimiz yerine gelmişse ne hissederdik?

Bu soruları istediğimiz kadar çoğaltabiliriz? Çoğalttıkça önce kendimizin cevaplarımızın bir bütünlük arzetmediğini, aksine, birbirine zıt olduğunu görmez miyiz? Sonra aynı soruları çevremizdeki insanlara sormaya başladığımızda, ortaya birbirine zıt ve çok farklı fikirler çıkmaz mı? Bu tartışmaları birlikte ve küreselleşen dünyamızda bütün dünya önünde yaptığımızı düşünelim. Acaba ortak bir noktaya varabilir miyiz? Eğer ortak bir noktaya varabilecek idiysek, binlerce yıldır felsefeciler neden birbirine zıt fikirleri savunmak zorunda kaldılar? Hattâ aynı felsefeci, kendi ömrü içerisinde, birbirine zıt fikirleri savunmak durumuna neden düştü?

O halde biz, Yüce Yaradan’ın kurduğu düzenle ve bize gösterdiği yolla ilgili olarak irdelememize devam edelim. Bir sonraki yazımızda bu konuları, başka açılardan irdelemeye, devam edeceğiz inşallah.

YAŞAM kategorisine gönderildi | ALLAH’IN LUTUFLARI ÜZERİNE için yorumlar kapalı

METAFİZİK KÖTÜLÜK

METAFİZİK KÖTÜLÜK ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

 

İnsanların bir bölümü, Allah’ın kendilerine verdiği akıl sayesinde çevrelerinde olan biteni sorgulamışlardır. İnsanlık var oldukça da sorgulamanın devam edeceği açıktır. Yazı konumuzla ilgili olan sorgulamanın kısa bir özetini, Epikuros’un dilemmasında bulabiliriz:

Tanrı kötülüğü önlemek istiyor da gücü mü yetmiyor? O halde Tanrı güçsüzdür.

Gücü yetiyor da istemiyor mu? O halde Tanrı kötüdür.

Hem gücü yetiyor hem canı istemiyor mu? O halde kötülük nereden geliyor?

Bilhassa son soruya cevap bulmakta zorlanan insanların bir kısmı, Allah’ın verdiği özgürlüğü kötü yönde kullanmalarının suçunu, Yüce Yaradan’a yüklemeye çalışırlar. Bunlar tamamen iyiliğin hâkim olduğu, fakat hür düşüncenin olmadığı bir dünya hayal ederler. Hâlbuki Allah’ın bize bildirdiğine göre, böyle hayatlar vardır. Bu hayatların olduğu âlemlerden biri meleklerin dünyasıdır. Diğeri ise, insanlar için oluşturulacak Cennet hayatıdır ki, bu dünya hayatı onun yanında, bir yol ağzı kadardır.

Hayal etmeye çalıştığımız ve tamamen iyiliklerin olduğu dünyanın nasıl olması gerektiği konusunda, fikir birliği yoktur. İnsanlar için en büyük kötülük ölüm ise, hayvanlarda ve insanlarda ölümün olmadığı bir dünya nasıl olacaktır? Örneğin dinazorlar yok olmasaydı, insanların boyutları daha farklı olsaydı ne olurdu? Günümüz hayvanlarında da ölüm olmasa ne yapardık?

Diğer taraftan eğer özgürlük var olacaksa, iyi ve kötü için insanlar karar verecekse, çoğu insanın iyi olarak nitelendireceği bazı şeyleri, başkaları azımsayacaktır. Daha iyiye ulaşmaya çalışacaktır. Daha iyiye ulaştığında, eskiden iyi bilinen bazı şeyler ve kendisinden güçsüz kişilerin sahip oldukları şeyler, kötü duruma düşmüş olmayacak mıdır? İnsanlar çocuklarını yetiştirirken, sırf iyilik olsun düşüncesiyle onların her istediklerini yerine getirmeye çalışırlarsa, çocuklarına iyilik mi yapmış olacaklardır? Güçlerinin fiziki olarak ve maddeten yetmediği konularda, çocuklarının istekleri karşısında ne yapmaları uygun olacaktır?

Bir başka açıdan bakarsak, su, hayattır. Su olmadan insan yaşayamaz. Ama suda boğularak ölenler var diyerek suyu kötü mü göreceğiz. Ateş olmadan yemeklerimizi pişiremeyiz. Fakat yangınlara sebep oluyor diye ateşi kullanmamalı mıyız? Geceleri karanlıkta bazı şer işler yapılıyor diye, karanlığın ortadan kalkmasını mı isteyeceğiz? Depremlerin bazı faydalarına karşın zararları daha çok diyerek, yıldızların varoluş sistemlerinin değişmesini istersek, yerine nasıl bir sistem olmasını savunacağız? Acılı yiyecekleri, bazı faydalarına rağmen kötü, tatlı yiyecekleri, bazı zararlarına karşın iyi olarak mı nitelendireceğiz? Bu sorular ilanihaye çoğaltılabilir.

Şimdi Kur’an üzerinden konuyu irdelemeye çalışalım. Felak Suresi 1: De ki: “Ben, ağaran sabahın Rabbine sığınırım, 2: Yarattığı şeylerin şerrinden, 3: Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, 4: Ve düğümlere üfleyen büyücülerin şerrinden, 5: Ve haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden.

Surenin bütün ayetleri dikkate alındığında, şerleri Allah’ın yaratmadığı, yarattığı şeylerin şer yaptığı anlaşılmaktadır. Örneğin; suyun kendisi şer değildir. Kullanıcıların yaptıkları şerdir. Sel ve taşkınlar bereket getirir. Ama selin yolu üzerinde uygunsuz yapılaşma şer oluşturur. Ateşin kendisi şer değildir. Yangına sebep olanlar şer oluştururlar.

Bazen Yüce Yaradan da su, deprem ve ateş gibi şeyleri insanları cezalandırma vasıtası yapabilir. Ama burada zulüm şeklinde bir uygulama yoktur. Amaç, uyarılarına aldırmayan kötüleri cezalandırmaktır. Enam Suresi 12inci ayette, rahmetini üzerine yazdığını ifade eden bir Allah’ın zulmetmesi düşünülemez. Gönderdiği peygamberleri aracılığıyla insanları sürekli iyilik yapmaya çağıran, kötülükten men eden bir Yüce Yaradan’ın kendisi kötülük yapar mı? Yaparsa bu, hem Kendisiyle hem de insanlarla alay etmek olmaz mı?

Hud Suresi 114: “…Muhakkak ki, iyilik kötülükleri giderir. Bu ise, düşünebilenlere bir öğüttür.” Bu ve başka ayetlerden anlaşıldığına göre, Yüce Yaradan, iyiliği, insanlar için ihtiyaç yapmıştır. Buna rağmen iyilik yerine kötülük yapmakta ısrar edenlere, insanlara haksız yere zarar verenlere ceza verilmeyip de ne yapmak uygundur?

Felak Suresinin diğer ayetlerinden anlaşılan, kötülükleri haset sahibi insanlar yapıyor. Bizleri aydınlığa Yüce Yaradan çıkarıyor. Bu sebeple, insanların ve diğer yarattıklarının şerrinden, ağaran sabahın Rabbine sığınmamızı öğütlüyor.

Bu konunun ve bağlantılı konuların farklı yönleri olduğundan, diğerlerini ayrı yazı başlıklarıyla irdeleyeceğiz.

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | METAFİZİK KÖTÜLÜK için yorumlar kapalı

BÜYÜKLER VE KÜÇÜKLER

BÜYÜK DEVLETLER KÜÇÜLEBİLİR, KÜÇÜKLER BÜYÜYEBİLİR

(Not: Bu yazı Eylül 2014 tarihinde yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz.)

Hucurat Suresi 11: ”Ey iman edenler!  Bir kavim bir kavim ile alay etmesin. Belki kendilerinden daha hayırlı olurlar……”

Gelecekte hangi insanın, hangi gurubun ve hangi toplumun daha hayırlı olacağını sadece Yüce Yaradan bilir. Bu sebeple hiç kimseyi ve hiçbir gurubu küçümsememek gerekir. Hattâ onlar düzgün bir yapıdalarsa destek olunmalıdır.

İnsanlık tarihi büyük devletken küçülen hattâ yok olanların, benzer şekilde küçükken büyüyenlerin hikâyeleri ile doludur. Kendi hayatımız döneminde bile devletlerin böyle durumlarına şahit olmuşuzdur.

Mısırdaki firavunların yönetimi dâhil, Milattan önceki dönemler hakkındaki bilgi ve belgelerimiz henüz istenilen seviyede değildir. Bu sebeple o dönemler hakkında fikir beyan etmek bizleri yanılgıya götürebilir.

Milattan sonraki dönemlerde devletlerin yükseliş ve küçülüşlerini incelediğimizde bazı ortak özellikleri olduğunu görürüz. Devletler hak ve adaletle hükmettikleri, insanlara faydalı ilimle meşgul oldukları dönemlerde yükselişe geçmişlerdir. Bu devletlerin yaşamları uzun sürmüştür. Böyle davranmadan hızla büyüyenler, aynı hızla düşüşe geçmişler ve hattâ yok olmuşlardır.

Bazı geniş sınırlara ulaşmış devletlerin ortak özellikleri, çevrelerindeki devletlerin çok parçalı olmaları ve birbirleriyle çekişmeleridir. Güçsüz toplumları yenerek güçlenen devletlerin ayakta kaldıkları süre uzun olmuştur. Ancak medeniyet açısından bakılınca, gittikleri yerlerin ve dünyanın uygarlığına katkıları bakımından varlıklarının ciddi bir etkisi olmamıştır.

Dünya uygarlığına katkıları bakımından belgelenmiş tarihte iki önemli devlet vardır. Birisi Roma Devletidir. Romalılar çevrelerine, kendi anlayışları çerçevesinde de olsa kanun ve nizamı götürdüklerini düşünmüşlerdir.

Diğeri Osmanlı Devletidir. Türkler de kendi anlayışları çerçevesinde, nizam-ı âlem anlayışla çevrelerine yayılmışlardır. Gayelerinin, dünyaya nizam vermek yani düzen getirmek olduğunu düşünmüşlerdir. Türklerin başka bir amacı da Allah’ın adını yaymak olmuştur.

Bu iki devletin dışında da, benzer iddialarla hareket ettiklerini savunanlar olmuştur. Ama o devletlerin yaşamlarına bakılınca uygulamalarının iddialarıyla ilgili olmadığını görürüz. Hattâ Roma Devleti için bile kısmen benzer durum geçerlidir. Çünkü kanun ve nizamı, Roma ve İtalya sınırları dışarısında kalan ve egemenlikleri altındaki diğer yerlerde pek uygulamamışlardır.

Kendi öz bölgelerinde de önce Hıristiyanlara en sert tavırlarla davranmışlardır. Sonra devlet olarak Hıristiyanlığı kabul edince bu defa bırakın başka dine inananları, Hıristiyanlık anlayışı devlet yönetimininkiyle uyuşmayanlara acımasız davranmışlardır. Belki de bu sebeple yıkıldıktan sonra çok uzun süre ayağa kalkamamışlardır. Kalktıklarında da sıradan bir devlet konumunda olmuşlardır.

Türkler ise daha samimi davrandıklarından, her taraftan gelen baskılara ve anayurtlarından uzakta olmalarına rağmen halen ayaktalar. Ama Türkler de, son dönemlerdeki adaletten, Kur’an’ın özünden ve insanlara faydalı ilimden sapmalarından dolayı tarihlerine uygun yerde değiller.

Tarihteki gelişmelere bu açıdan bir göz atmamızın sebebi, geleceğe ışık tutmak içindir. Günümüzde büyük olarak kalmak isteyen devletler ve büyümek isteyenler nasıl davranmaları gerektiğine, tarihe bakarak karar verebilirler.

Allah fiilini kullarının ve kullarının kurduğu devletlerin davranışlarına göre oluşturur. İnsanların huzuru için hak ve adalet üzerine yürüyenlere, insanlara faydalı ilimle uğraşanlara yardım eder. Bu yoldan ayrılanlara da gereğini yapar. Dolayısıyla küçükler büyüyebilir, büyükler küçülebilir.

İsra Suresi 58: “Hiçbir memleket de yoktur ki, Biz onu kıyamet gününden önce helâk edecek veya şiddetli bir azap ile azap etmeyecek olmayalım; Kitap’ta bu yazılı bulunuyor.”

Bu ayetten anlaşılan her devletin hayatlarının bir döneminde, kendi menfaatleri uğruna hak ve adaletten, ilmi gelişmelerden ayrılacağıdır. Çünkü Allah kullarına azap etmez. Sadece onların davranışlarının karşılığını verir.

Değişmeyen tek kanun, Allah’ın kanunudur.

Sosyal kategorisine gönderildi | BÜYÜKLER VE KÜÇÜKLER için yorumlar kapalı

BAYRAMLARI HAK ETMEK

BAYRAMLARI HAK EDEN BÜTÜN İNSANLARIN BAYRAMINI KUTLARIM

 

İyi ve kötü bütün duygularımızın birlikte yer aldığı bir yapıya sahibiz. Her insanın beyninde bu ikilem vardır. Genel anlayış olarak bu duyguların kalpte bulunduğuna inanılır. Dolayısıyla biz de yaygın anlayışı esas alacağız. Bu yaygın anlayışa göre, bayramları hak edebilmek için kalbimizde güzelliklere yer ayırabilmemiz gerekir.

Eğer biz iyilikleri kalbimizden atmışsak, Yüce Yaradan kalplerimizi mühürleyebilir. Fakat biz, kalbimizde barındırdığımız güzelliklerle iyiliklere doğru meyletmek istersek, Allah, bizlerin kalplerini birbirimize ısındırır.

Allah, Enfal Suresi 63. Ayette bunun örneğini veriyor. “Ve o müminlerin kalplerinin arasını birleştirdik; yoksa yeryüzünde ne varsa hepsini sarf etseydin, yine onların kalplerini birleştiremezdin. Fakat Allah onların arasını birleştirdi. Şüphesiz O, azizdir, hikmet sahibidir.”

Yaşadığımız hayatı bu bakış açısından tekrar gözden geçirirsek, bu gerçeği bizzat yaşadığımızı göreceğiz. Şimdi, geçmiş yaşantımızı tekrar düşünelim. Düşündükçe, Yüce Yaradan’ın bizlere yaptığı yardımların çoğunu, karşılıksız bıraktığımızı farkedeceğiz. Bazen Allah’ın bize olan lütfuna karşılık verdiğimizde ise, huzur bulduğumuzu idrak edeceğiz.

O halde, bayramı vesile ederek kendimizi, geçmiş hayatımızdaki olayları ve çevremizi sorgulayalım. Kendimizle yüzleşelim. Eğer bunu gerçekten başarabilirsek, iyiliklere doğru meylettiğimizi yaşayarak göreceğiz.

Kendini sorgulayan ve güzelliklere meyleden bütün insanların bayramını kutlarım.

Genel kategorisine gönderildi | BAYRAMLARI HAK ETMEK için yorumlar kapalı

HOCA AHMET YESEVİ

HOCA AHMET YESEVİ’NİN TEŞKİLATÇILIĞI

 

Yesevi tahminen 1093-1166 yılları arasında yaşamıştır. Çeşitli menkıbelere göre ölüm tarihi net değildir. Çünkü 63 yaşında ölmeyince, kendisini toprağın altında güneş görmeyen bir yere kapatmıştır. Burada ne kadar yaşadığı konusunda çelişkili bilgiler vardır. Ölmek istediği 63 yaş, peygamberimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) vefat ettiği sıradaki yaşıdır.

Günümüze ulaşan tek eseri Divanı Hikmet’tir. Ancak bu eserin asıl ve ilk nüshası yoktur. Eldeki en eski yazım 17inci yüzyıla aittir. Dolayısıyla eserine sonradan ilaveler yapılmış olması ihtimali çok kuvvetlidir. Ancak bu ilaveler muhtemelen kendisini seven ve onun yolundan giden insanlar tarafından yapılmıştır. Dolayısıyla elimizdeki yazım, Yesevi tarikatının ortak eseridir denilebilir.

Bugünkü Kazakistan sınırları içerisindeki Türkistan şehrinde doğmasına ve kendisi başka şehirlere gitmemesine rağmen, Anadolu dâhil, bütün Türk Dünyasında tanınmaktadır. Bazı başka bilgili insanlar şehir şehir dolaşmasına, halkı dini konularda bilgilendirmek için benzer şekilde şiirler söylemesine rağmen, acaba niye onlar değil de Hoca Ahmet Yesevi daha çok tanınmıştır.

Hattâ yine bir başka Türk olan ve dini bilgileri çok daha sistemli bir şekilde yorumlayıp anlatan Maturidi çok az bilinirken, o, daha çok sevilmiştir. Şiirlerinde sanat açısından takdir edilecek bir yapı olmadığı halde niye daha etkili olmuştur. Eğer bunların sebebi, öğrencilerinin ve sevenlerinin dolaşarak benzer şekilde şiirlerle halka anlatmaları ise, nasıl olmuştur da, Yesevi’nin fikirleri değişikliğe uğramadan günümüze kadar süregelmiştir.

Yesevi’nin fikirlerinde değişikliğin pek fazla olmadığını, ilkyazımı 17inci yüzyılda yapılan Divanı Hikmet kitabındaki eklemelerden anlamaktayız. Anlatım tarzı olarak Yesevi’ninkinden farklı olan bu ilave şiirlerin ifadeleri, Hocanınki ile benzeşmektedir. Hâlbuki daha önceki bir yazımızda belirttiğimiz gibi, Ebu Hanife’nin fikirleri ile günümüzdeki Hanefi mezhebinin anlayışı birbirine benzememektedir. Hattâ bazı konularda tam zıttır. Böyle olmasının en önemli nedeni, Ebu Hanife’nin öğrencisi Ebu Yusuf’un tavrıdır.

Diğer dergâhlardan farklı olarak, Hoca Ahmet Yesevi’nin okulunda erkek ve kadınlar birlikte ders görmüşler ve zikir yapmışlardır. Böyle olması muhtemelen kadınların arasında Yesevi’nin söylemlerinin daha çok yayılmasına vesile olmuştur. Çocuklarla en çok ilgilenenler de kadınlar olduğundan, annelerinin anlatımı çocuklar üzerinde daha etkili olmuştur.

Ancak Hoca Ahmet Yesevi’nin asıl farkı dergâhında yetiştirdikleri insanlara uyguladığı yöntemlerdir. Hoca, öğrencilerinin mesleklerinde çok iyi yetişmeleri için gayret sarf etmiştir. Mesleğini çok iyi icra eden öğrencilerinin (müridler) dürüst olarak yetişmeleri için hoşgörülü bir ortam oluşturmuştur. Yalan söylemekte ısrar edenleri dergâhından uzaklaştırmıştır.

Hoca, bir taraftan da öğrencilerine soy-sop anlayışını yerleştirmeye çalışmıştır. Bütün bunları yaparken, öğrencilerini dini bilgilerle teçhiz etmeye uğraşmıştır. Anlatımlarını üst perdeden değil, çoğunluğun anlayacağı bir yolla yapmıştır. Böylece anlattıkları gerçekten anlaşıldığı için daha çok işe yaramıştır.

Gerek sağlığında gerekse vefatından sonra dergâhta bu yöntemle yetişen öğrenciler, gittikleri yeni yerlerde başarılı olmuşlardır. Çünkü ilk önce icra ettikleri mesleklerini çok iyi yaptıkları için yeni çevrelerinde tanınmışlardır. Güzel iş yapmalarına ilaveten dürüst oldukları anlaşılınca güven sağlamışlardır. Güven ortamı oluştuktan sonra söyledikleri dinlenir olmuştur. Bir kulaktan girip diğerinden çıkmamıştır.

Dergâhta yetişen öğrencilerin bu davranışları, İslâmiyet’i yeni kabul eden Türklerin kurdukları devletlerin temelinde etkili olmuştur. Bir süre sonra bunların yaptıkları çalışmalar unutulmuş olsa bile, yeri geldiğinde tekrar hatırlanmıştır.

Demek ki, bizler de, ileriye dönük olarak etkili bir sistem kurmak istiyorsak, benzer yöntemleri uygulamamız başarı oranımızı artıracaktır. Yani önce eğitimimizde erkek ve kadın ayrımı yapmayacağız. İnsanlarımızı yetiştirirken önce mesleğinde iyi olmasına çalışacağız, sonra dürüst bir yapı kazanmaları için uğraşacağız. Bu arada doğru bilgilerle teçhiz olmaları için gayret edeceğiz.

Sosyal kategorisine gönderildi | HOCA AHMET YESEVİ için yorumlar kapalı

İSLÂM’DA MEZAR ANLAYIŞI

İSLÂM’DA KABİR VAR MIDIR?

 

Bazı Müslümanlar, İslâmiyet’te mezar olmadığını söylerler. Mezar anlayışının Türkler tarafından İslâmiyet’e getirildiğini düşünürler. Böyle düşünmelerinin bir sebebi, gerçekten de Türklerdeki mezar kültürünün, etkili bir şekilde hayatın bir parçası olmasıdır. Nitekim, Türklerde mimarinin mezar yapıları olan kurganlar vasıtasıyla geliştiği söylenmektedir.

İbrahim Kafesoğlu (s.96-102) ve J.P.Roux’ya göre (s.82-84), Türklerde Gök Tanrı ilksiz (başlangıçsız) ve sonsuzdu. Yüceydi. İyilikçi ve kötülükçü ruhlar vardı. Var olan her şey gibi insanın da, hem bir tek, hem de birçok olduğuna inanılırdı. Ruhların tümü, aynı zamanda ve bir yerde bulunurdu. Bu ruhlar insanın kanında, kemiklerinde, soluğunda bulunurdu.  İnsanın vücudunda dolaşırdı. Her biri yaşamlarını, o insanın ölümünden sonra çeşitli yerlerde, gökte, atalarının totemik bölgesinde, mezarın içinde, sancakta, “balbal”larda sürdürebilirdi.  Başka bir vücutta yer alabilir, ayrıca dolaşıp durur ve birer hayalet olarak yaşayanları tedirgin etmek için geri gelebilirlerdi. Bu anlayıştan dolayı Türkler, hükümdar ailesinin fertlerini, ruhlarının ölmemesi için, kanını akıtmadan boğarak öldürürlerdi. Diğer Müslüman ülkelerde görülmeyen bu ince ayrıntı Osmanlı Türklerinde de uygulanmaya devam etti.

Yukarıdaki aktarımlardan anlaşıldığı gibi, Müslümanlık öncesi Türklerin Tanrı anlayışları İslâmiyet’inkine benziyor. İyilikçi ve kötülükçü ruhlar anlayışını da, İslâm’a göre yaptığımız iyilikleri ve kötülükleri yazan meleklere benzetebiliriz. İnsanın ölümünden sonra bu ruhların her yerde ve mezarların içerisinde dolaştığına inanılması, muhtemelen Türklerdeki mezar kültürünün temelini oluşturdu.

İslâmiyet’teki mezar anlayışının ne olduğunu tartışabilmek için ise, Kur’an’a bakalım. Tekasür Suresinin ilk iki ayeti aynı cümlenin iki defa tekrarıdır. 1 ve 2inci ayetler: “Çoklukla övünmek sizi, kabirlere varıncaya (ölünceye) kadar oyaladı.” Bu ayeti farklı bir şekilde tercüme edenler de var. Onların tercümesi: “Çoklukla övünmek sizi öyle oyaladı ki, nihayet (ölüleri bile saymak için) kabirlere gittiniz.”

Her iki tercümede de, mezar anlayışı var. İkinci çeviride, Mekke’de İslâmiyet öncesi mezar anlayışının olduğu anlamı çıkıyor. İlk tercümede de, yine İslâm öncesi mezar anlayışının olduğu, bunu İslâm’ın onayladığı anlamı çıkıyor. Fakat sadece bu ayetlerle İslâm’da mezar konusunda fikir yürütmek zordur. Yanlış bir düşünceye gidilebilir. Bu sebeple başka ayetlere de bakmak gerekir.

Tövbe Suresi 84: “Ve onlardan biri ölürse asla namazını kılma ve kabrinin başına gidip durma. Çünkü onlar Allah’ı ve Resulünü tanımadılar. Ve fasık olarak can verdiler.”

Önceki ayetlere bakıldığında bu ayet, münafıklar için ne yapılması gerektiğini anlatıyor. Münafıklardan biri ölürse, namazını kılma deniyor. Demek ki, bir Müslüman ölünce, önce onun namazı kılınacak. Sonra defnedilecek. Defnedileceğini de “münafıkların kabrinin başında durma” emrinden anlıyoruz. Demek ki, münafık da olsalar kabir olacak. Ayet münafıklara kabir yapın, ama Müslümanlara yapmayın demiyor. Aksine kabrinin başına gidip durma denildiğine göre, Müslümanlardan vefat edenlerin kabirlerinin başına gidip durulacak demektir. Başında durulacak bir kabrin en azından baş taşı ile belirlenmesi gerekir.

Bu iki ayet birlikte değerlendirildiğinde, Yüce Yaradan mezar kültürünün varlığını onayladığı gibi, Müslüman olarak ölenlerin mezarının başına gidilip durulmasını ve dua edilmesini de öğütlüyor.

Biz insanların yanlışları, bazı mümin kişilerin mezarlarını ziyaretlerimizde, onlardan şefaat beklercesine dua etmektir. Biz, ölenlerimizin mezarları başında dururken, sadece onlardan memnun olduğumuzu ifade ederek, varsa günahlarının affetmesi için Allah’tan niyaz eder ve yalvarabiliriz. Gerisi lütuf ve kerem sahibi Yüce Yaradan’a aittir.

Unutmayalım ki, Mekke’deki putlar, uzun yıllar içerisinde aynen bu anlayışın sürmesi sonucu oluşmuşlardır. Putların isimleri de muhtemelen, geçmişte yaşamış güzel insanların adlarıdır. O halde atalarımıza saygımızı gösterelim, mezarlarını gücümüz yettiğince yaptıralım. Kabrin başına gidip, Allah’ın lütfunu talep edelim. Ama o mezarları, Allah’a eş koşacak şekle dönüştürmeyelim. Velev ki bu, peygamber efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) kabri de olsa.

Allah’ım, bizden sonrakiler arasında iyi anılabilmemiz için, bizlere irade gücü ver, mücadele azmi ver.

Sosyal kategorisine gönderildi | İSLÂM’DA MEZAR ANLAYIŞI için yorumlar kapalı