HZ. MUSA VE KARŞISINDAKİLER

MUSA VE KARŞISINDAKİLER

 

Bilindiği gibi, Hz. Musa’nın annesi oğlunu Firavunun adamlarının öldürmesinden korktuğundan, sepet içerisinde Nil nehrine bırakmıştı. Allah’ın planı doğrultusunda, çocuğu Nil nehrinden alan Firavunun hanımı tarafından büyütüldü. Fakat gençlik döneminde karıştığı bir olayda bir adamı öldürmüştü. Yakalanmamak için, on yıldan fazla bir süre kimsenin bilmediği yerlerde kaçak yaşamıştı.

Yani Hz. Musa için yetim büyüdü denilirse ciddi bir hata yapılmış olunmaz. Çünkü mensup olduğu İsrailoğulları da, o dönemde Firavunun esiri idi. Firavun, İsrailoğullarının erkeklerini öldürtüyor, kadınlarını köle olarak kullanıyordu. Yani destek alabileceği hiç kimse yoktu. Dolayısıyla dünyevi gözle bakıldığında, Hz. Musa’nın Firavun ile mücadele etmesi gibi bir durum düşünülemezdi.

Firavun, sıradan bir ülkenin sıradan bir kralı değildi. Mısır gibi zengin bir ülkenin kralıydı. Bir insan zengin bir ülkenin sultanı olabilir. Ama halkına karşı müşfik davranabilir. Nitekim tarihte bunun örnekleri vardır. Fakat Firavun böyle biri değildi. Aksine, kendisini tanrı gibi görüyordu. Dolayısıyla her türlü güce sahip olduğu inancındaydı. Bu sebeple çok gaddar davranıyordu. Ülkenin tek hâkimi olduğundan her emri hemen yerine getiriliyordu.

Buna karşılık Hz. Musa, hem gariban bir konumdaydı, hem de konuşması biraz kekeme idi. Nitekim Yüce Yaradan onu Firavuna gitmesi için görevlendirince, Hz. Musa Allah’tan dilini çözmesi için niyazda bulundu.

İşte bu konumdaki Hz. Musa, dünyevi gücün zirvesindeki Firavun ile mücadeleye başladı. Sonunda o dönemin tiranı olan Firavunu alt etti. Firavun ve kavmi suda boğuldu. Hz. Musa ve beraberindeki İsrailoğullları hürriyetlerine kavuştular.

Bilindiği gibi, Hz. Musa’nın tek desteği Yüce Yaradan idi. Allah, bu desteği verirken, doğrudan Firavunu helâk etmedi. Hattâ Hz. Musa ve kardeşi Hz. Harun’u Firavuna gönderirken yumuşak konuşmalarını tavsiye ediyordu. Taha Suresi 43-44: “Firavuna gidin, çünkü o çok azdı. Varın ona yumuşak söz söyleyin, belki nasihat dinler veya korkar.”

Yüce Yaradan Firavunu uyarmak için daha önceleri de onu darlıkla sıkmıştı. Araf Suresi 130: “Gerçekten biz, Firavun sülâlesini, senelerce kıtlık ve gelir noksanlığı içinde tutup kıvrandırdık ki, düşünüp ibret alsınlar.”

131: “Fakat kendilerine iyilik geldiği zaman, işte bu bizim hakkımızdır, dediler, başlarına bir kötülük gelince de, işte bu Musa ile yanındakilerin uğursuzluğu yüzünden, dediler. İyi bilin ki, onların uğursuzluğu Allah katındandır. Lâkin çoğu bunu bilmezler.”

Görüldüğü gibi, Allah, Firavunu ce çevresindekileri yeterince uyarmış, yumuşak sözlerle nasihat ettirmiş. Fakat yapılan bütün uyarılara rağmen Firavun ve çevresindekiler akıllanmayınca, onları helâk etmiştir. Yüce Yaradan, bu olayları, Araf Suresi 134-136 ayetlerde açıklar.

Hz. Musa’nın mücadele ettiği tek büyük güç, Firavun değildir. O, zengin bir insan olan Karun ile de mücadele etmiştir. Kasas Suresi 76: “Karun, Musa’nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona demişti ki: “Şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez.” Görüldüğü gibi Karun, İsrailoğullarının en zengin kişisiydi. Hazinelerinin anahtarlarını güçlü bir bölük taşırdı. Bu tanımdan anlaşılan o ki, Karun dünyanın en zengin kişisi idi. Kasas 78 de izah edildiği üzere, sahip olduğu varlıklarını, kendi ilmiyle elde etiğini düşünürdü.

Diğer insanlar Karun’un zenginliğini kıskanırlardı, Kasas Suresi 79. ayett: “Keşke Karun’a verilen (servet) gibi bizimde servetimiz olsaydı. Şüphesiz o büyük servet sahibidir.” Görüldüğü gibi, bir tarafta dünyanın en zengin insanı olan Karun, diğer tarafta Allah’ın peygamberi olmak dışında başka dünyevi pek gücü olmayan Hz. Musa vardı.

Karun’un Hz. Musa’ya iftira atacak bir tuzak hazırlaması kendisinin Allah indinde sonunu hazırladı. Kasas suresi 81. Ayette: “Sonunda onu da, sarayını da yerin dibine batırdık. Allah’a karşı ona yardım edebilecek adamları da yoktu. Kendisini savunup kurtarabileceklerden de değildi.” denildiği gibi kendisi de sarayı da yerin dibine battı.

Yüce Yaradan bu olayları, çocukları uyutan hikâye olsun diye anlatmıyor. İnsanların ders almaları ve kendi geleceklerini kurtarmaları için anlatıyor. Kasas Suresi 78inci ayetin devamında Karun’u uyarırken, Karun’dan sonra gelecek nesilleri de ikaz ediyor. “…Bilmiyor muydu ki Allah, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı olan kimseleri helak etmişti. Günahkârlardan günahları sorulmaz (Allah onların hepsini bilir).” Ayette Yüce Yaradan, Karun’u uyarırken “bilmiyor muydu ki” diyor. “Duymadı mı ki” demiyor.

Firavunun ile Karun’un ortak yönleri, sahip oldukları varlıklarının kendi ilimleriyle elde ettiklerini düşünmeleri ve dünyada büyüklük taslamalarıdır. Yüce Yaradan onları yaptığı uyarılardan sonra helâk ederken; düşüncelerinin hatalı olduğunu, dünyevi gücün işe yaramayacağını, maddi güce aldanıp büyüklük taslamanın yanlış olduğunu, asıl olanın Allah’ın rızasını kazanmak olduğunu gözümüze sokarcasına gösteriyor.

Hüküm ve hikmet sahibi olan yalnız ve yalnız Allah’tır. O dilemezse biz ne bir adım atabiliriz, ne de bir söz söyleyebiliriz.

Allah’ım senin gönderdiğin ayetleri anlayabilmemiz için, bizlere anlayış ihsan eyle.

Sosyal kategorisine gönderildi | HZ. MUSA VE KARŞISINDAKİLER için yorumlar kapalı

YARATILIŞ VE SORUMLULUK

YARATILIŞ VE SORUMLULUK

 

Yüce Yaradan’ın yaratışındaki sorumluluk konusunu incelemeden önce, insan olarak kendi davranışlarımızı irdeleyelim. Birçok insan sokaklarda yaşayan kedi ve köpeklere ara sıra yiyecek vererek yardımcı olmaktadır. Seyrek de olsa yardımcı oldukları bu hayvanlardan karşılık olarak kendilerine iyi davranmalarını, sözlerini dinlemelerini beklemektedirler. Beklentileri verdiklerine göre çok fazladır. Yani, insanlar az bir sorumluluk hissederek verdikleri yemek artıklarının karşılığında, hayvanlardan ciddi sorumluluk duymalarını ve sorumlu davranmalarını beklemektedir.

Bazı insanlar, kedi ve köpekleri kendileriyle birlikte evlerinde beslemektedir. Bu şekilde davrananlar, hayvanlara karşı kendilerini daha sorumlu hissetmektedirler. Ancak bu insanların da hayvanlardan bekledikleri sorumlu davranışlar, kendilerininkinden çok daha fazladır. Onların hürriyetlerini ellerinden almalarına rağmen, onlara bakıp beslediklerini düşündüklerinden, her emirlerine uymalarını beklemektedirler. Kendilerini dinlemeyen kedi veya köpeklerini cezalandırmaktadırlar. Hâlbuki o hayvanları yaratan ve rızıklarını veren, o insan değildir. İnsanların yaptığı sadece yiyecek vermek ve güçleri nispetinde veterinerle ilgili bakımlarını yaptırmaktır.

Bu bakış açısı, sadece insan ile dünyadaki diğer canlılar arasında geçerli değildir. İnsanla eşya arasında da geçerlidir. Yaptığı bir tamiratta, kendisi aynı hassasiyeti göstermemesine rağmen, tamir ettiği aletten çok iyi karşılık bekler. Aletten, kendisinin yüzünü kara çıkarmayarak, iyi hizmet etmesini ister.

Benzer durum insanların çocuklarıyla ilişkilerinde de geçerlidir. Küreselleşmenin başlamadığı dönemlerde, ebeveynler, çocuklarından, kendilerine ölünceye kadar hizmet etmelerini beklerlerdi. Ebeveynlere göre, onlar çocuklarını besleyip büyütmüşlerdi. Hâlbuki çocuklarını büyütürken çoğu aile “saldım çayıra, Mevla’m kayıra” anlayışıyla hareket etmişlerdi. Çoğu zaman kendi ihmalleri sonucunda çocukları ölünce, “Tanrı verdi, Tanrı aldı” dedikleri yavrularından istedikleri sorumluluk ise çok fazlaydı.

Günümüzde küreselleşmenin etkisi arttıkça şablon değişti. Bu defa çocuklar anne babalarına “madem bizi doğurdunuz, bakmak zorundasınız” demektedirler. “Bakamayacaktınız niye çocuk istediniz?” diye ebeveynlerine çok ciddi sorumluluklar yüklemektedirler.

Bu örneklerden anlaşılan o ki, sorumluluk karşılıklıdır. Taraflar birbirlerine karşı sorumludurlar. Bizler herhangi bir şeyi yaratmadığımız halde, emek verdiklerimizden sorumluluk bekliyorsak, her şeyi yoktan var eden Yüce Yaradan’ın, yarattıklarından sorumlu davranışlar beklemesi gayet doğaldır.

Maturidi’ye göre, sorumluluk kalktığı takdirde, yaratılış gayesi de kalkacağından yaratma saçma bir şey olur. Nasıl bizim, besleyip baktığımız bir hayvandan veya çocuğumuzdan, “onların sorumlu davranmalarını beklemiyoruz” dememiz saçma ise, yarattığından da, Allah’ın sorumluluk beklememesi saçmadır.

Yüce Yaradan bizlerden sorumluluk beklerken, Kendisi üzerine düşen sorumluluğu fazlasıyla yerine getirmiştir. Yarattığı insana sorumluluk verirken, ona dünyadaki diğer canlılara göre çok üstün özellikler vermiştir. Meleklerine tanımadığı özgürlüğü bizlere vermiştir. (Not: Özgürlük konusunun, metafizik Kötülük ile bağlantılı olan kısmını bir başka yazımızda irdeleyeceğiz inşallah)

Allah, bize verdiği ve saymakla bitiremeyeceğimiz özelliklerimizi oluşturmakla kalmamış. En azından şimdiki bilgimize göre, evrenin yakın gök denilen bu bölümünü, insanların yaşama şartlarını garantiye almak için kurgulamıştır. Uzayda oluşturduğu diğer varlıkların sistemleri tamamen, dünyanın sisteminin düzgün çalışmasına hizmet etmektedir.

İnsanlar, bu gerçeklerin bir kısmını anlamalarına rağmen, muhtemelen sorumluluktan kurtulmak için şöyle sorular sormaktadırlar: “İnsan niçin sorumlu tutulmuştur?”, “İnsan sorumlu tutulmasaydı, başına bu işler gelmeseydi daha iyi olmaz mıydı?”

Bu gibi sorulara verilen net cevabı öğrenmek için, Yüce Yaradan’ın bizler adına tasarladığı Cennet hayatına bakmak yeterlidir. Eğer, Allah’ın bizlere verdiği özgürlüğü yerli yerince kullanırsak, yani zulümden uzak durup, insanlığa faydalı işler yaparsak, böyle soruların sorulmasına gerek olmayan bir Cennet hayatı bizi beklemektedir.

Bizleri yaratan Allah, daha çok insanın Cennete girebilmesi için, bizlere sürekli yardımcı olmaktadır. Kur’an’da Enam Suresi 12inci ayette ifade edildiğine göre, Yüce Yaradan bizlere rahmetini üzerine yazmıştır. Yani, bizlere rahmet etmeyi, Kendi üzerine yine, Kendisi farz kılmıştır. Dolayısıyla Allah, üzerine düşen sorumluluğu fazlasıyla yerine getirmiştir. İnsanlardan da kendi sorumluluklarını yerine getirmelerini beklemektedir.

İnsanların sorumluluklarını yerine getirmeleri konusunda baskı uygulamamaktadır. İnsanlara yol göstermekte, seçimi bizlere bırakmaktadır. Bizler, evde baktığımız bir kedi veya köpek, evin her tarafına, koltukların üzerine idrarını ve kakasını yapsa ne düşünürüz? İlaveten ara sıra bizi ısırarak hastanelik etse, ne yaparız? Bizler, derhal köpeği evden kovarız. Bir daha eve almayız. Fakat Yüce Yaradan, yarattığı insanlardan emirlerine karşı gelenlere de, Kendine küfredenlere de nimetlerini sunmaya devam etmektedir. Belki düzelirler diye sabretmektedir. Ta ki, insanlar kuduz hastası gibi davranana kadar. Hattâ bazen, kuduz hastası gibi davrananlara da, bu dünya nimetlerini vermeyi sürdürmektedir.

YAŞAM kategorisine gönderildi | YARATILIŞ VE SORUMLULUK için yorumlar kapalı

ALLAH’IN LUTUFLARI ÜZERİNE

ALLAH, İNSANLARA, DAHA BAŞKA NELER LUTFEDEBİLİRDİ?

 

Metafizik konusuyla ilgili konuları işlemeye devam ediyoruz. Şikâyet konularından bir tanesi de, Allah’ın, insanları, kötülük yapmaktan menetmemesidir. Böyle şikâyet ederken, Yüce Yaradan’ın insanlara verdiği erdeme, ahlâkiyet kabiliyetine itiraz etmiş olmuyor muyuz? Her türlü kötülüğe karşı gelerek hak ve adaletle mücadele edenleri küçümsemiş olmuyor muyuz? Böyle mücadele edenlerden birisi olmamız durumunda, kendi kendimizden memnun olmak gibi bir nimete karşı gelmiş olmuyor muyuz?

Melekler gibi sadece emredileni yapmak zorunda olmayan özgür seçim hakkımızı reddetmiş olmuyor muyuz?  Kendi düzenimizi kendimizin kurması hürriyetini kötü yönde kullanmamızın sonuçlarını başkalarına yükleyebilir miyiz?

Bildiğimiz kadarıyla evrende sadece insanlara verilen bu nimetlere mazhar olmak, bize az mı geliyor? Akıl eden, idrak eden, düşünen, vicdanı olan, kendi kararlarını kendisi veren bir şerefli varlık olmaya ilaveten ne gibi özellikler isteyebiliriz? Yüce Yaradan’ın, Kendisine iftira atanlara ve küfredenlere bile, güç kuvvet vermesine itiraz mı edeceğiz? Bir insanın kötülüğü seçme ihtimali var diye, insanlara güç kuvvet vermemesini mi isteyeceğiz?

Bütün insanları eşit yaratmadığı için Yüce Yaradan’a sitem ediyoruz. Herkes eşit olsaydı, nasıl bir toplum düzeni oluşurdu? Herkes işçi olsaydı veya herkes şef olsaydı ne olurdu? İşler nasıl yürütülürdü? Herkes müzisyen olsaydı, herkes ressam olsaydı, müzisyenin veya ressamın bir kıymeti olur muydu?

Bütün hastalıklar, genlerle yeni nesillere geçseydi hoşumuza gider miydi? Bu durumda çocuk sahibi olmak ister miydik? Ya da çocuklarımız bize nasıl davranırlardı? Diğer taraftan çocukların bizim zürriyetimizden olması sonucu oluşan aksaklıkların olmaması için nasıl bir yöntemin uygun olmasını isterdik? Çocuklarımızın daha sağlıklı ve zeki bir başkasından olmasını mı isterdik? Yoksa çocukların bizim zürriyetimizden değil de, Allah’ın ilk insanı yaratışı gibi, yeni insanlar yaratmasıyla mı olmasını isterdik?

Ölümün var olmasını, yani her insanın ölmesini ama fert olarak bizim asırlarca yaşamamızı mı isterdik? Ömrümüzü bizim belirlememizi mi isterdik? Bizimle birlikte sevdiğimiz insanların da yaşamalarını ister miydik? Sevdiklerimizin yaşamalarını isterken, kızdıklarımızın uzun yaşamalarına itiraz eder miydik? Bizim kızdıklarımız da bize kızıyorlarsa, onların bizim için istekleri yerine gelse nasıl olacak? Ya da bizim bugün sevdiğimiz bir insana yarın kızarsak dileğimizin hangisinin olmasını isteyeceğiz? Sevdikten sonra kızdığımız insanı tekrar seversek, fakat onun ölmesini dilemişsek ve dileğimiz yerine gelmişse ne hissederdik?

Bu soruları istediğimiz kadar çoğaltabiliriz? Çoğalttıkça önce kendimizin cevaplarımızın bir bütünlük arzetmediğini, aksine, birbirine zıt olduğunu görmez miyiz? Sonra aynı soruları çevremizdeki insanlara sormaya başladığımızda, ortaya birbirine zıt ve çok farklı fikirler çıkmaz mı? Bu tartışmaları birlikte ve küreselleşen dünyamızda bütün dünya önünde yaptığımızı düşünelim. Acaba ortak bir noktaya varabilir miyiz? Eğer ortak bir noktaya varabilecek idiysek, binlerce yıldır felsefeciler neden birbirine zıt fikirleri savunmak zorunda kaldılar? Hattâ aynı felsefeci, kendi ömrü içerisinde, birbirine zıt fikirleri savunmak durumuna neden düştü?

O halde biz, Yüce Yaradan’ın kurduğu düzenle ve bize gösterdiği yolla ilgili olarak irdelememize devam edelim. Bir sonraki yazımızda bu konuları, başka açılardan irdelemeye, devam edeceğiz inşallah.

YAŞAM kategorisine gönderildi | ALLAH’IN LUTUFLARI ÜZERİNE için yorumlar kapalı

METAFİZİK KÖTÜLÜK

METAFİZİK KÖTÜLÜK ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

 

İnsanların bir bölümü, Allah’ın kendilerine verdiği akıl sayesinde çevrelerinde olan biteni sorgulamışlardır. İnsanlık var oldukça da sorgulamanın devam edeceği açıktır. Yazı konumuzla ilgili olan sorgulamanın kısa bir özetini, Epikuros’un dilemmasında bulabiliriz:

Tanrı kötülüğü önlemek istiyor da gücü mü yetmiyor? O halde Tanrı güçsüzdür.

Gücü yetiyor da istemiyor mu? O halde Tanrı kötüdür.

Hem gücü yetiyor hem canı istemiyor mu? O halde kötülük nereden geliyor?

Bilhassa son soruya cevap bulmakta zorlanan insanların bir kısmı, Allah’ın verdiği özgürlüğü kötü yönde kullanmalarının suçunu, Yüce Yaradan’a yüklemeye çalışırlar. Bunlar tamamen iyiliğin hâkim olduğu, fakat hür düşüncenin olmadığı bir dünya hayal ederler. Hâlbuki Allah’ın bize bildirdiğine göre, böyle hayatlar vardır. Bu hayatların olduğu âlemlerden biri meleklerin dünyasıdır. Diğeri ise, insanlar için oluşturulacak Cennet hayatıdır ki, bu dünya hayatı onun yanında, bir yol ağzı kadardır.

Hayal etmeye çalıştığımız ve tamamen iyiliklerin olduğu dünyanın nasıl olması gerektiği konusunda, fikir birliği yoktur. İnsanlar için en büyük kötülük ölüm ise, hayvanlarda ve insanlarda ölümün olmadığı bir dünya nasıl olacaktır? Örneğin dinazorlar yok olmasaydı, insanların boyutları daha farklı olsaydı ne olurdu? Günümüz hayvanlarında da ölüm olmasa ne yapardık?

Diğer taraftan eğer özgürlük var olacaksa, iyi ve kötü için insanlar karar verecekse, çoğu insanın iyi olarak nitelendireceği bazı şeyleri, başkaları azımsayacaktır. Daha iyiye ulaşmaya çalışacaktır. Daha iyiye ulaştığında, eskiden iyi bilinen bazı şeyler ve kendisinden güçsüz kişilerin sahip oldukları şeyler, kötü duruma düşmüş olmayacak mıdır? İnsanlar çocuklarını yetiştirirken, sırf iyilik olsun düşüncesiyle onların her istediklerini yerine getirmeye çalışırlarsa, çocuklarına iyilik mi yapmış olacaklardır? Güçlerinin fiziki olarak ve maddeten yetmediği konularda, çocuklarının istekleri karşısında ne yapmaları uygun olacaktır?

Bir başka açıdan bakarsak, su, hayattır. Su olmadan insan yaşayamaz. Ama suda boğularak ölenler var diyerek suyu kötü mü göreceğiz. Ateş olmadan yemeklerimizi pişiremeyiz. Fakat yangınlara sebep oluyor diye ateşi kullanmamalı mıyız? Geceleri karanlıkta bazı şer işler yapılıyor diye, karanlığın ortadan kalkmasını mı isteyeceğiz? Depremlerin bazı faydalarına karşın zararları daha çok diyerek, yıldızların varoluş sistemlerinin değişmesini istersek, yerine nasıl bir sistem olmasını savunacağız? Acılı yiyecekleri, bazı faydalarına rağmen kötü, tatlı yiyecekleri, bazı zararlarına karşın iyi olarak mı nitelendireceğiz? Bu sorular ilanihaye çoğaltılabilir.

Şimdi Kur’an üzerinden konuyu irdelemeye çalışalım. Felak Suresi 1: De ki: “Ben, ağaran sabahın Rabbine sığınırım, 2: Yarattığı şeylerin şerrinden, 3: Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, 4: Ve düğümlere üfleyen büyücülerin şerrinden, 5: Ve haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden.

Surenin bütün ayetleri dikkate alındığında, şerleri Allah’ın yaratmadığı, yarattığı şeylerin şer yaptığı anlaşılmaktadır. Örneğin; suyun kendisi şer değildir. Kullanıcıların yaptıkları şerdir. Sel ve taşkınlar bereket getirir. Ama selin yolu üzerinde uygunsuz yapılaşma şer oluşturur. Ateşin kendisi şer değildir. Yangına sebep olanlar şer oluştururlar.

Bazen Yüce Yaradan da su, deprem ve ateş gibi şeyleri insanları cezalandırma vasıtası yapabilir. Ama burada zulüm şeklinde bir uygulama yoktur. Amaç, uyarılarına aldırmayan kötüleri cezalandırmaktır. Enam Suresi 12inci ayette, rahmetini üzerine yazdığını ifade eden bir Allah’ın zulmetmesi düşünülemez. Gönderdiği peygamberleri aracılığıyla insanları sürekli iyilik yapmaya çağıran, kötülükten men eden bir Yüce Yaradan’ın kendisi kötülük yapar mı? Yaparsa bu, hem Kendisiyle hem de insanlarla alay etmek olmaz mı?

Hud Suresi 114: “…Muhakkak ki, iyilik kötülükleri giderir. Bu ise, düşünebilenlere bir öğüttür.” Bu ve başka ayetlerden anlaşıldığına göre, Yüce Yaradan, iyiliği, insanlar için ihtiyaç yapmıştır. Buna rağmen iyilik yerine kötülük yapmakta ısrar edenlere, insanlara haksız yere zarar verenlere ceza verilmeyip de ne yapmak uygundur?

Felak Suresinin diğer ayetlerinden anlaşılan, kötülükleri haset sahibi insanlar yapıyor. Bizleri aydınlığa Yüce Yaradan çıkarıyor. Bu sebeple, insanların ve diğer yarattıklarının şerrinden, ağaran sabahın Rabbine sığınmamızı öğütlüyor.

Bu konunun ve bağlantılı konuların farklı yönleri olduğundan, diğerlerini ayrı yazı başlıklarıyla irdeleyeceğiz.

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | METAFİZİK KÖTÜLÜK için yorumlar kapalı

BÜYÜKLER VE KÜÇÜKLER

BÜYÜK DEVLETLER KÜÇÜLEBİLİR, KÜÇÜKLER BÜYÜYEBİLİR

(Not: Bu yazı Eylül 2014 tarihinde yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz.)

Hucurat Suresi 11: ”Ey iman edenler!  Bir kavim bir kavim ile alay etmesin. Belki kendilerinden daha hayırlı olurlar……”

Gelecekte hangi insanın, hangi gurubun ve hangi toplumun daha hayırlı olacağını sadece Yüce Yaradan bilir. Bu sebeple hiç kimseyi ve hiçbir gurubu küçümsememek gerekir. Hattâ onlar düzgün bir yapıdalarsa destek olunmalıdır.

İnsanlık tarihi büyük devletken küçülen hattâ yok olanların, benzer şekilde küçükken büyüyenlerin hikâyeleri ile doludur. Kendi hayatımız döneminde bile devletlerin böyle durumlarına şahit olmuşuzdur.

Mısırdaki firavunların yönetimi dâhil, Milattan önceki dönemler hakkındaki bilgi ve belgelerimiz henüz istenilen seviyede değildir. Bu sebeple o dönemler hakkında fikir beyan etmek bizleri yanılgıya götürebilir.

Milattan sonraki dönemlerde devletlerin yükseliş ve küçülüşlerini incelediğimizde bazı ortak özellikleri olduğunu görürüz. Devletler hak ve adaletle hükmettikleri, insanlara faydalı ilimle meşgul oldukları dönemlerde yükselişe geçmişlerdir. Bu devletlerin yaşamları uzun sürmüştür. Böyle davranmadan hızla büyüyenler, aynı hızla düşüşe geçmişler ve hattâ yok olmuşlardır.

Bazı geniş sınırlara ulaşmış devletlerin ortak özellikleri, çevrelerindeki devletlerin çok parçalı olmaları ve birbirleriyle çekişmeleridir. Güçsüz toplumları yenerek güçlenen devletlerin ayakta kaldıkları süre uzun olmuştur. Ancak medeniyet açısından bakılınca, gittikleri yerlerin ve dünyanın uygarlığına katkıları bakımından varlıklarının ciddi bir etkisi olmamıştır.

Dünya uygarlığına katkıları bakımından belgelenmiş tarihte iki önemli devlet vardır. Birisi Roma Devletidir. Romalılar çevrelerine, kendi anlayışları çerçevesinde de olsa kanun ve nizamı götürdüklerini düşünmüşlerdir.

Diğeri Osmanlı Devletidir. Türkler de kendi anlayışları çerçevesinde, nizam-ı âlem anlayışla çevrelerine yayılmışlardır. Gayelerinin, dünyaya nizam vermek yani düzen getirmek olduğunu düşünmüşlerdir. Türklerin başka bir amacı da Allah’ın adını yaymak olmuştur.

Bu iki devletin dışında da, benzer iddialarla hareket ettiklerini savunanlar olmuştur. Ama o devletlerin yaşamlarına bakılınca uygulamalarının iddialarıyla ilgili olmadığını görürüz. Hattâ Roma Devleti için bile kısmen benzer durum geçerlidir. Çünkü kanun ve nizamı, Roma ve İtalya sınırları dışarısında kalan ve egemenlikleri altındaki diğer yerlerde pek uygulamamışlardır.

Kendi öz bölgelerinde de önce Hıristiyanlara en sert tavırlarla davranmışlardır. Sonra devlet olarak Hıristiyanlığı kabul edince bu defa bırakın başka dine inananları, Hıristiyanlık anlayışı devlet yönetimininkiyle uyuşmayanlara acımasız davranmışlardır. Belki de bu sebeple yıkıldıktan sonra çok uzun süre ayağa kalkamamışlardır. Kalktıklarında da sıradan bir devlet konumunda olmuşlardır.

Türkler ise daha samimi davrandıklarından, her taraftan gelen baskılara ve anayurtlarından uzakta olmalarına rağmen halen ayaktalar. Ama Türkler de, son dönemlerdeki adaletten, Kur’an’ın özünden ve insanlara faydalı ilimden sapmalarından dolayı tarihlerine uygun yerde değiller.

Tarihteki gelişmelere bu açıdan bir göz atmamızın sebebi, geleceğe ışık tutmak içindir. Günümüzde büyük olarak kalmak isteyen devletler ve büyümek isteyenler nasıl davranmaları gerektiğine, tarihe bakarak karar verebilirler.

Allah fiilini kullarının ve kullarının kurduğu devletlerin davranışlarına göre oluşturur. İnsanların huzuru için hak ve adalet üzerine yürüyenlere, insanlara faydalı ilimle uğraşanlara yardım eder. Bu yoldan ayrılanlara da gereğini yapar. Dolayısıyla küçükler büyüyebilir, büyükler küçülebilir.

İsra Suresi 58: “Hiçbir memleket de yoktur ki, Biz onu kıyamet gününden önce helâk edecek veya şiddetli bir azap ile azap etmeyecek olmayalım; Kitap’ta bu yazılı bulunuyor.”

Bu ayetten anlaşılan her devletin hayatlarının bir döneminde, kendi menfaatleri uğruna hak ve adaletten, ilmi gelişmelerden ayrılacağıdır. Çünkü Allah kullarına azap etmez. Sadece onların davranışlarının karşılığını verir.

Değişmeyen tek kanun, Allah’ın kanunudur.

Sosyal kategorisine gönderildi | BÜYÜKLER VE KÜÇÜKLER için yorumlar kapalı

BAYRAMLARI HAK ETMEK

BAYRAMLARI HAK EDEN BÜTÜN İNSANLARIN BAYRAMINI KUTLARIM

 

İyi ve kötü bütün duygularımızın birlikte yer aldığı bir yapıya sahibiz. Her insanın beyninde bu ikilem vardır. Genel anlayış olarak bu duyguların kalpte bulunduğuna inanılır. Dolayısıyla biz de yaygın anlayışı esas alacağız. Bu yaygın anlayışa göre, bayramları hak edebilmek için kalbimizde güzelliklere yer ayırabilmemiz gerekir.

Eğer biz iyilikleri kalbimizden atmışsak, Yüce Yaradan kalplerimizi mühürleyebilir. Fakat biz, kalbimizde barındırdığımız güzelliklerle iyiliklere doğru meyletmek istersek, Allah, bizlerin kalplerini birbirimize ısındırır.

Allah, Enfal Suresi 63. Ayette bunun örneğini veriyor. “Ve o müminlerin kalplerinin arasını birleştirdik; yoksa yeryüzünde ne varsa hepsini sarf etseydin, yine onların kalplerini birleştiremezdin. Fakat Allah onların arasını birleştirdi. Şüphesiz O, azizdir, hikmet sahibidir.”

Yaşadığımız hayatı bu bakış açısından tekrar gözden geçirirsek, bu gerçeği bizzat yaşadığımızı göreceğiz. Şimdi, geçmiş yaşantımızı tekrar düşünelim. Düşündükçe, Yüce Yaradan’ın bizlere yaptığı yardımların çoğunu, karşılıksız bıraktığımızı farkedeceğiz. Bazen Allah’ın bize olan lütfuna karşılık verdiğimizde ise, huzur bulduğumuzu idrak edeceğiz.

O halde, bayramı vesile ederek kendimizi, geçmiş hayatımızdaki olayları ve çevremizi sorgulayalım. Kendimizle yüzleşelim. Eğer bunu gerçekten başarabilirsek, iyiliklere doğru meylettiğimizi yaşayarak göreceğiz.

Kendini sorgulayan ve güzelliklere meyleden bütün insanların bayramını kutlarım.

Genel kategorisine gönderildi | BAYRAMLARI HAK ETMEK için yorumlar kapalı

HOCA AHMET YESEVİ

HOCA AHMET YESEVİ’NİN TEŞKİLATÇILIĞI

 

Yesevi tahminen 1093-1166 yılları arasında yaşamıştır. Çeşitli menkıbelere göre ölüm tarihi net değildir. Çünkü 63 yaşında ölmeyince, kendisini toprağın altında güneş görmeyen bir yere kapatmıştır. Burada ne kadar yaşadığı konusunda çelişkili bilgiler vardır. Ölmek istediği 63 yaş, peygamberimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) vefat ettiği sıradaki yaşıdır.

Günümüze ulaşan tek eseri Divanı Hikmet’tir. Ancak bu eserin asıl ve ilk nüshası yoktur. Eldeki en eski yazım 17inci yüzyıla aittir. Dolayısıyla eserine sonradan ilaveler yapılmış olması ihtimali çok kuvvetlidir. Ancak bu ilaveler muhtemelen kendisini seven ve onun yolundan giden insanlar tarafından yapılmıştır. Dolayısıyla elimizdeki yazım, Yesevi tarikatının ortak eseridir denilebilir.

Bugünkü Kazakistan sınırları içerisindeki Türkistan şehrinde doğmasına ve kendisi başka şehirlere gitmemesine rağmen, Anadolu dâhil, bütün Türk Dünyasında tanınmaktadır. Bazı başka bilgili insanlar şehir şehir dolaşmasına, halkı dini konularda bilgilendirmek için benzer şekilde şiirler söylemesine rağmen, acaba niye onlar değil de Hoca Ahmet Yesevi daha çok tanınmıştır.

Hattâ yine bir başka Türk olan ve dini bilgileri çok daha sistemli bir şekilde yorumlayıp anlatan Maturidi çok az bilinirken, o, daha çok sevilmiştir. Şiirlerinde sanat açısından takdir edilecek bir yapı olmadığı halde niye daha etkili olmuştur. Eğer bunların sebebi, öğrencilerinin ve sevenlerinin dolaşarak benzer şekilde şiirlerle halka anlatmaları ise, nasıl olmuştur da, Yesevi’nin fikirleri değişikliğe uğramadan günümüze kadar süregelmiştir.

Yesevi’nin fikirlerinde değişikliğin pek fazla olmadığını, ilkyazımı 17inci yüzyılda yapılan Divanı Hikmet kitabındaki eklemelerden anlamaktayız. Anlatım tarzı olarak Yesevi’ninkinden farklı olan bu ilave şiirlerin ifadeleri, Hocanınki ile benzeşmektedir. Hâlbuki daha önceki bir yazımızda belirttiğimiz gibi, Ebu Hanife’nin fikirleri ile günümüzdeki Hanefi mezhebinin anlayışı birbirine benzememektedir. Hattâ bazı konularda tam zıttır. Böyle olmasının en önemli nedeni, Ebu Hanife’nin öğrencisi Ebu Yusuf’un tavrıdır.

Diğer dergâhlardan farklı olarak, Hoca Ahmet Yesevi’nin okulunda erkek ve kadınlar birlikte ders görmüşler ve zikir yapmışlardır. Böyle olması muhtemelen kadınların arasında Yesevi’nin söylemlerinin daha çok yayılmasına vesile olmuştur. Çocuklarla en çok ilgilenenler de kadınlar olduğundan, annelerinin anlatımı çocuklar üzerinde daha etkili olmuştur.

Ancak Hoca Ahmet Yesevi’nin asıl farkı dergâhında yetiştirdikleri insanlara uyguladığı yöntemlerdir. Hoca, öğrencilerinin mesleklerinde çok iyi yetişmeleri için gayret sarf etmiştir. Mesleğini çok iyi icra eden öğrencilerinin (müridler) dürüst olarak yetişmeleri için hoşgörülü bir ortam oluşturmuştur. Yalan söylemekte ısrar edenleri dergâhından uzaklaştırmıştır.

Hoca, bir taraftan da öğrencilerine soy-sop anlayışını yerleştirmeye çalışmıştır. Bütün bunları yaparken, öğrencilerini dini bilgilerle teçhiz etmeye uğraşmıştır. Anlatımlarını üst perdeden değil, çoğunluğun anlayacağı bir yolla yapmıştır. Böylece anlattıkları gerçekten anlaşıldığı için daha çok işe yaramıştır.

Gerek sağlığında gerekse vefatından sonra dergâhta bu yöntemle yetişen öğrenciler, gittikleri yeni yerlerde başarılı olmuşlardır. Çünkü ilk önce icra ettikleri mesleklerini çok iyi yaptıkları için yeni çevrelerinde tanınmışlardır. Güzel iş yapmalarına ilaveten dürüst oldukları anlaşılınca güven sağlamışlardır. Güven ortamı oluştuktan sonra söyledikleri dinlenir olmuştur. Bir kulaktan girip diğerinden çıkmamıştır.

Dergâhta yetişen öğrencilerin bu davranışları, İslâmiyet’i yeni kabul eden Türklerin kurdukları devletlerin temelinde etkili olmuştur. Bir süre sonra bunların yaptıkları çalışmalar unutulmuş olsa bile, yeri geldiğinde tekrar hatırlanmıştır.

Demek ki, bizler de, ileriye dönük olarak etkili bir sistem kurmak istiyorsak, benzer yöntemleri uygulamamız başarı oranımızı artıracaktır. Yani önce eğitimimizde erkek ve kadın ayrımı yapmayacağız. İnsanlarımızı yetiştirirken önce mesleğinde iyi olmasına çalışacağız, sonra dürüst bir yapı kazanmaları için uğraşacağız. Bu arada doğru bilgilerle teçhiz olmaları için gayret edeceğiz.

Sosyal kategorisine gönderildi | HOCA AHMET YESEVİ için yorumlar kapalı

İSLÂM’DA MEZAR ANLAYIŞI

İSLÂM’DA KABİR VAR MIDIR?

 

Bazı Müslümanlar, İslâmiyet’te mezar olmadığını söylerler. Mezar anlayışının Türkler tarafından İslâmiyet’e getirildiğini düşünürler. Böyle düşünmelerinin bir sebebi, gerçekten de Türklerdeki mezar kültürünün, etkili bir şekilde hayatın bir parçası olmasıdır. Nitekim, Türklerde mimarinin mezar yapıları olan kurganlar vasıtasıyla geliştiği söylenmektedir.

İbrahim Kafesoğlu (s.96-102) ve J.P.Roux’ya göre (s.82-84), Türklerde Gök Tanrı ilksiz (başlangıçsız) ve sonsuzdu. Yüceydi. İyilikçi ve kötülükçü ruhlar vardı. Var olan her şey gibi insanın da, hem bir tek, hem de birçok olduğuna inanılırdı. Ruhların tümü, aynı zamanda ve bir yerde bulunurdu. Bu ruhlar insanın kanında, kemiklerinde, soluğunda bulunurdu.  İnsanın vücudunda dolaşırdı. Her biri yaşamlarını, o insanın ölümünden sonra çeşitli yerlerde, gökte, atalarının totemik bölgesinde, mezarın içinde, sancakta, “balbal”larda sürdürebilirdi.  Başka bir vücutta yer alabilir, ayrıca dolaşıp durur ve birer hayalet olarak yaşayanları tedirgin etmek için geri gelebilirlerdi. Bu anlayıştan dolayı Türkler, hükümdar ailesinin fertlerini, ruhlarının ölmemesi için, kanını akıtmadan boğarak öldürürlerdi. Diğer Müslüman ülkelerde görülmeyen bu ince ayrıntı Osmanlı Türklerinde de uygulanmaya devam etti.

Yukarıdaki aktarımlardan anlaşıldığı gibi, Müslümanlık öncesi Türklerin Tanrı anlayışları İslâmiyet’inkine benziyor. İyilikçi ve kötülükçü ruhlar anlayışını da, İslâm’a göre yaptığımız iyilikleri ve kötülükleri yazan meleklere benzetebiliriz. İnsanın ölümünden sonra bu ruhların her yerde ve mezarların içerisinde dolaştığına inanılması, muhtemelen Türklerdeki mezar kültürünün temelini oluşturdu.

İslâmiyet’teki mezar anlayışının ne olduğunu tartışabilmek için ise, Kur’an’a bakalım. Tekasür Suresinin ilk iki ayeti aynı cümlenin iki defa tekrarıdır. 1 ve 2inci ayetler: “Çoklukla övünmek sizi, kabirlere varıncaya (ölünceye) kadar oyaladı.” Bu ayeti farklı bir şekilde tercüme edenler de var. Onların tercümesi: “Çoklukla övünmek sizi öyle oyaladı ki, nihayet (ölüleri bile saymak için) kabirlere gittiniz.”

Her iki tercümede de, mezar anlayışı var. İkinci çeviride, Mekke’de İslâmiyet öncesi mezar anlayışının olduğu anlamı çıkıyor. İlk tercümede de, yine İslâm öncesi mezar anlayışının olduğu, bunu İslâm’ın onayladığı anlamı çıkıyor. Fakat sadece bu ayetlerle İslâm’da mezar konusunda fikir yürütmek zordur. Yanlış bir düşünceye gidilebilir. Bu sebeple başka ayetlere de bakmak gerekir.

Tövbe Suresi 84: “Ve onlardan biri ölürse asla namazını kılma ve kabrinin başına gidip durma. Çünkü onlar Allah’ı ve Resulünü tanımadılar. Ve fasık olarak can verdiler.”

Önceki ayetlere bakıldığında bu ayet, münafıklar için ne yapılması gerektiğini anlatıyor. Münafıklardan biri ölürse, namazını kılma deniyor. Demek ki, bir Müslüman ölünce, önce onun namazı kılınacak. Sonra defnedilecek. Defnedileceğini de “münafıkların kabrinin başında durma” emrinden anlıyoruz. Demek ki, münafık da olsalar kabir olacak. Ayet münafıklara kabir yapın, ama Müslümanlara yapmayın demiyor. Aksine kabrinin başına gidip durma denildiğine göre, Müslümanlardan vefat edenlerin kabirlerinin başına gidip durulacak demektir. Başında durulacak bir kabrin en azından baş taşı ile belirlenmesi gerekir.

Bu iki ayet birlikte değerlendirildiğinde, Yüce Yaradan mezar kültürünün varlığını onayladığı gibi, Müslüman olarak ölenlerin mezarının başına gidilip durulmasını ve dua edilmesini de öğütlüyor.

Biz insanların yanlışları, bazı mümin kişilerin mezarlarını ziyaretlerimizde, onlardan şefaat beklercesine dua etmektir. Biz, ölenlerimizin mezarları başında dururken, sadece onlardan memnun olduğumuzu ifade ederek, varsa günahlarının affetmesi için Allah’tan niyaz eder ve yalvarabiliriz. Gerisi lütuf ve kerem sahibi Yüce Yaradan’a aittir.

Unutmayalım ki, Mekke’deki putlar, uzun yıllar içerisinde aynen bu anlayışın sürmesi sonucu oluşmuşlardır. Putların isimleri de muhtemelen, geçmişte yaşamış güzel insanların adlarıdır. O halde atalarımıza saygımızı gösterelim, mezarlarını gücümüz yettiğince yaptıralım. Kabrin başına gidip, Allah’ın lütfunu talep edelim. Ama o mezarları, Allah’a eş koşacak şekle dönüştürmeyelim. Velev ki bu, peygamber efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) kabri de olsa.

Allah’ım, bizden sonrakiler arasında iyi anılabilmemiz için, bizlere irade gücü ver, mücadele azmi ver.

Sosyal kategorisine gönderildi | İSLÂM’DA MEZAR ANLAYIŞI için yorumlar kapalı

ŞEFAAT VAR MI?

ŞEFAAT KONUSU ÜZERİNE

 

Bu konuyu ele almamızın sebebi, bazı ünlü! hocaların yazılı ve görsel basında insanlara “kıyamet günü peygamberimiz (s.a.v.) şefaat edecek ve kalbinde iman kırıntısı olan cennete girecek” demeleridir.

Konuyu Kur’an’dan ayetlerle irdeleyeceğiz. Ama meseleye önce, bir başka açıdan bakalım. Hepimiz, kendi yaşadığımız bu dünya hayatını düşünelim. Bir insanın bize “bunlar senin dediklerini yapmadılar, hattâ aksini yaptılar, ama onları affet” diyebilmesi ve bizim de en suçlu olanları bile affetmemiz için, bize affet diyen kişinin konumu bize göre nasıl olmalıdır? Hiyerarşik yapıda bizden alt görevde birisi böyle söylediğinde biz genelde ne yaparız? “Sen kendi işine bak” demez miyiz? Bizim amirimiz olan birisi böyle söylediğinde ne yaparız? “Başüstüne” diyerek dediğini yapmaz mıyız?

Görüldüğü gibi, ünlü! hocaların kendilerinden emin bir edayla “kalbinde iman kırıntısı olan cennete girecek” şeklindeki ifade tarzları, şirki yani Allah’a ortak koşmayı da aşarak, yaratılanları, onları yaratan tek Yaratıcının üzerine çıkaran bir aymazlıktır. İnşallah bu hocalar Allah’ın kelâmı olan Kur’an’ı dikkatlice okurlar da, bu yanlış söylemlerinden vazgeçerler.

Şimdi, şefaat konusuyla bağlantılı bazı ayetleri yorum yapmadan sıralayacağız. Yorumu sizlere bırakacağız.

Yunus Suresi 49. Ayet: “(Muhammed) De ki; ben kendime bile Allah’ın dilediğinden başka ne bir zarar, ne de bir menfaat verme gücüne sahip değilim”

Bakara Suresi 48. Ayet :“Ve öyle bir günden korkun ki, o gün hiç kimse kimsenin cezasını çekmez, kimseden şefaatte kabul edilmez, kimseden fidye de alınmaz ve onlara hiçbir yardım yapılmaz”

Bakara 254: “Ey iman edenler! Kendisinde hiçbir alış verişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin bulunmadığı bir gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızıklardan Allah yolunda harcayın. Kâfirlere gelince, onlar zalimlerdir. “

Zumer Suresi 44: De ki: “Bütün şefaat Allah’ındır. Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Sonra hep döndürülüp O’na götürüleceksiniz.”

Enbiya Suresi 47: “Biz kıyamet günü için doğru teraziler kurarız; hiçbir kimse hiçbir haksızlığa uğratılmaz. Yapılan amel, bir hardal tanesi ağırlığınca da olsa, onu getirir (tartıya koyarız.). Hesap görenler olarak da biz kâfiyiz.”

Bakara 255: Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O daima diridir (hayydır), bütün varlığın idaresini yürüten (kayyum)dir. O’nu ne gaflet basar, ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. İzni olmadan huzurunda şefaat edecek olan kimdir? O, kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir…”

Meryem Suresi 87: “(O gün) Rahman’ın katında bir ahit almış olan kimseden başkaları şefaat etme hakkına sahip olamayacaklardır.”

Enbiya 27: “Onlar (26ıncı ayete göre melekler) Allah’ın sözünün önüne geçmezler, hep O’nun emriyle hareket ederler.”

Enbiya 28; “Allah, onların (meleklerin) önlerindekini de, arkalarındakini de (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar (melekler), Allah’ın hoşnut olduğu kimseden başkasına şefaat etmezler. Hepsi de O’nun korkusundan titrerler.”

Müddesir Suresi 48: “Artık onlara (Önceki 41-46 ayetlere göre; suçlular, yani namaz kılmayanlar, yoksulu yedirmeyenler, ceza gününü yalanlayanlar) şefaatçilerin şefaati fayda vermez.”

 Konuyu yine Kur’an’a bağlı kalarak bir başka açıdan irdeleyelim. Allah’ın peygamberlerinden olan Hz. Nuh, Kur’an’a göre 950 yıl yaşamıştır. Bize bildirilenlerin içerisinde en uzun ömürlü olan peygamberdir. Yani, Yüce Yaradan’ın sevdiğini belli ettiği bir peygamberdir. Bu sevginin derecesini, bir başka açıdan yine Kur’an’dan anlıyoruz.

Nuh Suresi 26: Nuh dedi ki: “Yeryüzünde kâfirlerden bir tek kişi bırakma.” Bilindiği gibi, Hz. Nuh’un bu yakarışını Allah kabul etmiş ve Nuh Tufanını dediğimiz olayı oluşturmuştur. Bu olay, Yüce Yaradan’ın Hz. Nuh’a verdiği değerin bir ifadesi olarak düşünülebilir.

Bu değerli konumuna rağmen Hz. Nuh, tufan sırasında oğlunu kurtaramadı. Karısı da cezalandırılanlardan oldu. Hz. Peygamberin, oğlu için yaptığı duaya Allah ret cevabı verdi. Bunun üzerine Hz. Nuh şöyle dua etti: Hud Suresi 47: Nuh: “Ey Rabbim! Ben bilmediğim bir şeyi istemiş olmaktan dolayı sana sığınırım. Sen beni bağışlamazsan, bana merhamet etmezsen ben hüsrana uğrayanlardan olurum.”

Görüldüğü gibi, bir duasıyla tufan oluşturulan Hz. Nuh’un, kendi oğlu için yaptığı şefaat duası kabul edilmiyor ve peygamber Allah’tan özür dileyerek bağışlanması için dua ediyor.

Diğer taraftan Kur’an’da övülen bir diğer peygamber, Hz. İbrahim’dir. Kâbe’yi ilk inşa eden odur. Soyundan çok sayıda insana peygamberlik verilmiştir. Dolayısıyla kendisine çok nimet verilmiştir. Bu sebeple Müslümanlar namazlarında, “Allahümme salli ve Allahümme barik” ile başlayan duaları okuyarak Hz. İbrahim’e verilenlerin Hz. Muhammed’e de verilmesini isterler.

İşte böylesine nimet verilen Hz. İbrahim bile, babası için bir şey yapamayacağını ifade etmiştir. Mümtehine Suresi 4: “İbrahim’de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel bir misal vardır, onlar kavimlerine demişlerdi ki: “Biz sizden ve sizin Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir.” Yalnız İbrahim’in babasına: “Senin için mağfiret dileyeceğim, fakat senin için Allah’tan (gelecek) hiçbir şeyi (önlemeye) gücüm yetmez.” demesi hariç. Rabbimiz! Yalnız sana dayandık, sana yöneldik. Dönüşümüz de ancak sanadır.”

Allah’ım, bizlerin şefaat beklentisiyle gevşek davrananlardan olmayıp, Kur’an’ı anlamaya yönelerek, Kur’an’ı içselleştirebilmemiz için, bizlere irade gücü ver.

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | ŞEFAAT VAR MI? için yorumlar kapalı

BAŞKALARININ GÜNAHLARINI YÜKLENMEK

KUR’AN’A GÖRE BAŞKALARININ DA GÜNAHLARINDAN YÜKLENECEK OLANLAR

(Not: Bu yazı Şubat 2014 tarihinde yayınlanmıştı. Silindiğinden son paragraf eklenerek aynen yayınlıyoruz.)

Yüce Yaradan sadece aklı olanları sorumlu tutmuştur. Her insan önce kendinden sorumludur. Allah peygamberlerini bile, “siz onlara gözcü değilsiniz, sizin göreviniz tebliğdir.” diyerek onların da, kendilerinden sorumlu olduklarını açıkça belirtmiştir.

Ancak Nahl Suresi 25. Ayette şöyle der: “Böylece kıyamet gününde kendi günahlarını tam olarak yüklendikleri gibi, ilimsizlikleri yüzünden saptırdıkları kimselerin günahlarının da bir kısmını yüklenirler. Dikkat et, yüklendikleri ne kötüdür.”

Yukarıdaki ayet, Allah’ı inkâr edenler için gelmiştir. Çünkü inkârcıların ileri gelenleri kendi menfaatleri zedeleneceği için halkı yanlış yönlendirmişlerdir.

Nitekim Hz. Muhammed’in tebliğe başladığı dönemde bölgede, Allah’a inanan guruplar vardı. Bunlar Hıristiyanlar, Yahudiler ve az sayıda Hz. İbrahim’in getirdiklerini savunan Haniflerdi. O dönemlerde Tevrat ve İncil’de geleceği bildirilen peygamber de bekleniliyordu. Ayrıca İslâmiyet, bütün insanların eşitliğini, kadınların haklarının olduğunu vurguladığı için, ilim sahiplerinden başka putperest kölelerin, fakirlerin, kadınların, helal kazanç peşinde koşanların da kısa sürede ve çatışmasız Müslümanlığı kabul etmeleri ihtimali kuvvetliydi.

Fakat insanlar Müslüman olup sorgulamaya başlarlarsa, toplumun ileri gelenleri halkı kandıramayacaklar, zenginliklerini ve konumlarını koruyamayacaklardı. Bu sebeple sürekli olarak halka baskı yapmaya çalıştılar. Baskılara direnenler çoğalınca yalanlarla halkı yanlış yönlendirdiler.

Günümüzde siyasilerin ve siyasetçilerin emrindeki bürokratların yaptıklarının inkârcıların davranışlarından farkı var mı? Onların da birçoğu Müslümanları yanlış yönlendirmiyorlar mı? Kendi menfaatlerini korumak için insanlara bilerek yalan söyleyip onları başkalarının üzerine salmıyorlar mı?

Halk İslâmiyet’in hükümlerine göre hareket etse, kendilerine uygulanacak en hafif cezanın recm edilmek olduğunu bildiklerinden halka yaptıklarının tam tersini söylemiyorlar mı?

Peki, önderlerinin her söylediğine inanarak başkalarına iftira atan ve yanlış davranışlarda bulunan halkın bunun sonucunda oluşan günahları ne olacak?

Gelelim konunun bir başka boyutuna. Her türlü hak yemeyi ve hatta ihaneti yapıp, halka tam tersini söyleyerek insanları birbirine düşürenler Müslüman olarak mı ölürler?

Türklerde ilk başlarda Maturidilik anlayışı vardı. Ama sonraları giderek Eşarilik anlayışı ağır geldi ve Maturidilik neredeyse kalmadı. Maturidi, imanın kalben tasdikini yeterli görür, salih amel işlemeyi şart koşmaz. Salih amel işlemeyenlerin dinden çıkmayacaklarını, sadece günahkâr olacaklarını söyler.

Fakat Maturidi’nin döneminde (öl.944) şimdiki gibi Beytülmal’ı talan eden, devletine ve milletine ihanet ederek dış devletlerle anlaşan, bütün bunları sakladığı gibi tam tersini söyleyerek insanları yanlış yönlendirenler yoktu. Dolayısıyla Maturidi’nin bu yorumu normal insanlar içindi.

Eşarilik imanın şartı olarak kalple tasdiki yeterli görmez. Ameli olmayanın imanı olmaz der. Yapılan işler imanın ilk şekli şartıdır. İmanın kaynağı vahiydir. Vahye uymayarak tersine davranan dinden çıkar.

Maturidi’ye göre, şu an mümin olan bir Müslüman kişi ölürken kâfir olursa, küfür üzere ölmüş olur. Yani o kişinin geçmişi Müslümandır. Hâlbuki Eşari’ye göre küfür üzere ölen kişi, hiç Müslüman olmamış kabul edilir, ömür boyu ve daima kâfir yaşamış kabul edilir.

Şimdi, düşünelim. Kişi Allah’ın yapma dediklerini yapıyor. Yüce Yaradan’ın Benim huzuruma kul hakkıyla gelme ikazını duymazlıktan gelip, şahsi ikbal ve menfaati için insanların haklarını ve Beytülmal’ı yiyor. Hatta kendi menfaati uğruna yabancılarla milletinin aleyhine anlaşmalar yapıyor. Bu yaptıkları yetmezmiş gibi, halka tam tersini söyleyip onları başkalarının üzerine kışkırtıyor. Bütün bunları yapan insanın Allah’a inanıyorum demesinin nasıl bir anlamı olur?  Bu durumda hangi sıfata sahip olacaklarını, savunageldikleri Eşariliğe göre kendileri yorumlasalar acaba ne derler?

 Unutmayalım! Allah’ın rahmeti geniştir. Yeter ki, tövbe edip dönsünler, halktan özür dilesinler, cezalarına razı olsunlar ve bundan sonra salih amel işlesinler.

Meryem Suresi 60-61. Ayetler: “Ancak tövbe edip inanan ve salih amel işleyenler başka. Onlar cennete, Rahman’ın, kullarına gıyaben vaat ettiği ’Adn’ cennetlerine girecekler ve hiçbir haksızlığa uğratılmayacaklardır. Şüphesiz O’nun vaadi kesinlikle gerçekleşir.”

Yoksa başlarına ne geleceğini Enbiya Suresi 1. Ayet anlatıyor: “İnsanların hesaba çekilmeleri yaklaştı. Hâlbuki onlar gaflet içinde yüz çevirmekteler.”

Ayet insanlara sesleniyor. Dolayısıyla başkalarının günahlarını yüklenme sorumluluğu bütün insanlar için geçerli. İster Allah’a inanan Müslüman, Hıristiyan, Musevi gibi guruplardan olsunlar, isterse Budizm ve Hinduizm gibi öğretilerin takipçisi olsunlar, ister tamamen inkârcı olsunlar, sonuç değişmez. Anlaşılan o ki, her insan, ilimsizlikleri yüzünden yolundan saptırdıkları her insanın günahının bir kısmından sorumlu tutulacaktır.

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | BAŞKALARININ GÜNAHLARINI YÜKLENMEK için yorumlar kapalı