İSLÂM’DA BEDENİ CEZALAR

İSLÂM’DAKİ BEDENİ CEZALAR ÜZERİNE 1

 

Kur’an’da emredilen bedeni cezalar; zina ve/veya hırsızlık yapanlarla, namuslu kadınlara zina isnadında bulunanlara uygulanmak üzere zikredilmişlerdir. Bu hususla ilgili başka yazılarımızda, konuya Kur’an’ın genel bakışı açısından değerlendirme yapacağız. Ayrıca, bu cezaların insanlık onuruna ve yapısına ters olup olmadıklarını irdeleyeceğiz. Ancak bu yazımızda, doğrudan ilgili ayetleri ve onlardan da sadece zina ile ilgili olanlarını inceleyeceğiz.

Nur Suresi 2: “Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz sopa vurun; Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah dini(ni tatbik) hususunda sizi sakın acıma duygusu kaplamasın! Müminlerden bir grup da onlara uygulanan cezaya şahit olsun.”

Geçmişten günümüze devam eden yaygın anlayışta, zina sadece kadınlara mahsusmuş gibi algılanmaktadır. Aynı işi erkek yaparsa, çapkınlık olarak tanımlanırken, kadın yaptığında zina suçunu işlemiş olarak yaklaşılmaktadır. Hâlbuki 1400 yıl önce inen Allah’ın kelâmı Kur’an, zina suçunu yalnızca kadına isnat etmeyerek, erkeklere de aynı suçu yüklemektedir.

Kur’an’da belirtilen suç aynı olunca, uygulanması istenilen ceza da aynı olmuştur. Zina eden, ister erkek olsun, ister kadın olsun, her ikisi de yüz değnek sopa ile cezalandırılmaktadır. Dolayısıyla erkek, “çapkınlık yaptım” diyerek kurtulamamaktadır. Yani Kur’an, kadın ve erkeğin haklarını ve cezalarını aynı telâkki etmektedir. Hattâ erkeklere, zina hususunda daha ağır sorumluluklar yüklemektedir.

Nur 4:“Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup, sonra (bunu ispat için) dört şahit getiremeyenlere seksener sopa vurun ve artık onların şahitliğini hiçbir zaman kabul etmeyin. Onlar tamamen günahkârdırlar.”

Yüce Yaradan, toplumlardaki yaygın anlayışı en iyi bilendir. Zina suçlamasının erkeklere değil, kadınlara yapıldığını bildiğinden, kadınların haklarını korumak için, zina iftirası yapanlara çok ağır müeyyideler getirmektedir.

Ayet iftira edenler için cinsiyet belirtmemektedir. Namuslu kadınlara zina isnadında bulunanlar, erkek de olabilir, kadın da. İftiracı(lar) her kim olursa olsun, aynı ceza uygulanacaktır. Hem de cezanın şiddeti, zina yapanlarınkine yakındır. Hattâ aşağıdaki ayete göre, daha ağırdır.

Nur 23: “Namuslu, kötülüklerden habersiz mümin kadınlara zina isnadında bulunanlar, dünya ve ahirette lanetlenmişlerdir. Onlar için çok büyük bir azap vardır.”

Ayet yine, kadınları korumaktadır. Onlara iftira ederek zina isnadında bulunanları lânetlemektedir. İftiracılar, hem bu dünyada hem de ahirette lânetlenmektedir. Ayette ayrıca, iftiracılara uygulanacak azabın, sıradan günahkârlarınkine göre, çok daha büyük olacağı vurgulanmaktadır.

Yukarıda aktardığımız Nur Suresi 4üncü ayet ve aşağıdaki ayet birbirini desteklemektedir.

Nisa Suresi 15: “Kadınlarınızdan zina edenlere karşı, içinizden dört şahit getirin. Eğer onlar, şahitlik yaparlarsa, bu kadınları, ölüm alıp götürünceye kadar veya Allah onlara bir çıkış yolu açıncaya kadar evlerde hapsedin.”

Görüldüğü üzere, yukarıdaki ayet de kadınların haklarına vurgu yapmaktadır. Ayette sadece zina eden kadınların durumu anlatılmaktadır. Onların zina suçunu işlediklerinin ispat edilmesi için dört şahit istenilmektedir. Yüce Yaradan’ın dört şahit birden istemesi, muhtemelen iftiraların engellenmesi içindir. Çünkü her insanın takdir edeceği gibi, birbiriyle bağlantısız dört şahit getirmeleri zordur. Hem de iftira edenler için Allah’ın açık ayetleri var iken, çok daha zordur.

Bu zorluğu en iyi bilen Allah’tır. Bu sebeple Yüce Yaradan, zinaya meyilli olanların veya suçun tespiti için istenilenin çok zor olmasından yararlanarak, fuhşa meyledebileceklerin önünü kesmek için aşağıdaki ayetlerini göndermiş.

Nur Suresi 6: “Eşlerine zina isnadında bulunup da kendilerinden başka şahitleri olmayanlara gelince, onların her birinin şahitliği kendisinin doğru söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah adına yemin ederek şahitlik etmesidir.”

7: “Beşinci defa da, eğer yalan söyleyenlerden ise, Allah’ın lanetinin kendi üzerine olmasını dilemesidir.”

8: “Kadının, kocasının yalan söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah adına yemin ve şahitlik etmesi”,

9: “Beşinci defa da, eğer (kocası) doğru söyleyenlerden ise, Allah’ın gazabının kendi üzerine olmasını dilemesi kendisinden cezayı kaldırır.”

Yüce Yaradan, bu ayetlerinde şahidi olmayan erkek ve kadınlara hak tanımış.  Ama kendileri yalan söyledikleri takdirde, “Allah’ın lânetinin kendi üzerlerine olmasını dilemelerini” istemiştir. Dolayısıyla kişi yalan söylerse, hem de kendi isteği ile, Allah’ın gazabına muhatap olacaktır. Herkesin takdir edeceği gibi yüz sopa cezası (ki Tevrat’taki zina cezaları çok daha şiddetlidir, ancak asıl Tevrat bilinmemektedir)Yüce Yaradan’ın gazabının yanında devede pire bile olamaz. Dolayısıyla Allah’ın varlığını reddetmeyen ve bu ayetlerin kendisine hatırlatılacağı hiç bir insan, yalan şahitlik yapmayacaktır.

Yukarıdaki ayetlerdeki hükümler, toplumun genel ahlâkını ve saygınlığını korumayı hedeflemiştir. Yüce Yaradan, toplumun temelini teşkil eden ailenin yapısını da koruyacak ayetlerinde şöyle buyurmaktadır:

Nur Suresi 3: “Zina eden erkek, zina eden veya Allah’a ortak koşan bir kadından başkası ile evlenemez; zina eden bir kadınla da ancak zina eden veya Allah’a ortak koşan erkek evlenebilir. Bu, müminlere haram kılınmıştır.”

Ayet, zina eden birisiyle, etmeyen birinin evlenmesini istememektedir. Eşlerden birinin zina eden bir yapısının olması, ailenin temelini sarsar. Aile içerisinde sert tartışmalar veya olaylar olur. Sonunda aile parçalanır. Böyle ailelerin çocuklarının ruhi yapıları bozulur. Dolayısıyla bu durumdan hem madden hem de manen olmak üzere en çok zararı önce çocuklar görürler.  Her iki eşin de zina ettiğini tarafların bildiği ailelerde, tartışmalar şiddetli olmaz. Bu ailelerde çocuk olmayabilir. Varsa da, çocuklar işin farkında bile olmayabilirler.

Yüce Yaradan, hem kendilerine hâkim olamayarak zina eden insanların yanlışlarından dönmelerini sağlamak, hem de toplumu korumak için, zina edenleri ve zina isnadında bulunanları tövbe etmeye ve sonrasında ıslah olmaya çağırmaktadır.

Nisa Suresi 16: “Sizlerden zina edenlerin her ikisine de eziyet edin. Eğer onlar tövbe edip kendilerini ıslah ederlerse onlardan vazgeçin. Çünkü Allah tövbeleri kabul eden ve çok merhamet edendir.”

Nisa 5: “Ancak bundan (4üncü ayete göre, zina isnadında bulunduktan) sonra tövbe edip ıslah olanlar müstesnadır. Çünkü Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir.”

Yüce Yaradan, yukarıdaki ayetinde tövbe ettikten sonra ıslah olanların bağışlanacağını vurgulamaktadır. Ancak, her tövbeyi kabul etmediğini, hangilerini kabul edeceğini de aşağıdaki ayetleriyle bizlere bildirerek yol göstermektedir:

Nisa 17: “Ancak Allah’ın kabul etmesini vaat buyurduğu tövbe, o kimseler içindir ki, bilmeyerek günah işleyip, hemen tövbe edenlerin tövbesidir. İşte Allah bunların tövbelerini kabul eder. Allah âlimdir, hakîmdir. (Her şeyi bilendir, hikmet sahibidir)”.

18: Yoksa günah işleyip de kendisine ölüm gelince: “İşte ben şimdi tövbe ettim.” diyen kimselerin tövbesi kabul edilmez. Kâfir olarak ölenlerin de tövbeleri kabul edilmez. İşte bunlara ahirette can yakıcı bir azap hazırlamışızdır.

Günümüzde maddeten kalkınmış ülkelerin sorunlarının; fuhuş, uyuşturucu kullanımı ve aile parçalanmalarındaki artış olduğunu anladığımızda, İslâm’daki bedeni cezalar hakkında daha gerçekçi fikir yürütebiliriz.

Allah’ım, bizler Senin aciz ve günahkâr kullarınızız. Her an düz yolda yolumuzu şaşırabiliriz. Lütfen, bizden lûtfunu ve rahmetini esirgeme Allah’ım.

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | İSLÂM’DA BEDENİ CEZALAR için yorumlar kapalı

BİR KASABADAN İNSANLIK ÖRNEKLERİ

DUDU TEYZE’NİN İSTEĞİ “BENİM İÇİN ASKERDE NÖBET TUT”

 

(Bu yazı, İsmail Özgümüş’ün “Şarkikaraağaç’ın Bilinmeyen Değerleri” isimli kitabından aynen alınmıştır.)

            Dudu teyze atmış atmışbeş yaşlarında, fakir, eşini seneler önce kaybetmiş, ondan yadigâr kalan kızını da Ereğli’ye gelin etmiş, saf ve iyi yürekli, hakkına razı, sabırlı ve gayretli bir kadındı. İlçenin kenar mahallesinde, eski, tek katlı iki yer odadan oluşan toprak damlı, tek pencereli, bir de duvarda ki deliğe çamurla monte edilmiş tek tabak bir aydınlık camı olan bir odada otururdu. İkinci odayı da hem mutfak hem kiler, hem odunluk olarak kullanırdı. Çevreden topladığı ve hayır sahiplerinin verdiği ağaç dallarını, tahra ile zor keser, kalın olanlarını bitişik odaya, ince olanları da evinin avlusunda duvar kenarına düzgünce istif ederdi.

           Dudu teyzenin hiçbir geliri yoktu. Tarlası falan da yoktu ki, oradan hiç olmazsa ekmeklik buğdayı gelsin. Zaten bir boğazdı, ne yiyecekti ki. Komşusu Veli ağanın verdiği bir iki çuval buğday onun hem ekmeğine, hem bulguruna, hem de tarhanasına yetip de artıyordu bile. Ama ihtiyaçlar bununla kalmıyor ki.

             Bu mübarek kadın el harçlığını çıkarmak için zaman zaman yufka ekmeği yapan kadınların çağırması ile ekmek çevirmeye; mevsimine göre, afyon çapasına, haşhaş toplamasına, arpa ve burçak yolmasına ve de yığın yapmasına giderdi. Artık son zamanlarda yaşlanmıştı. Bu tür işlere gidemez olmuştu, daha doğrusu işinde yeterince verimli olamadığı için kendisini işe çağıranlar azalmıştı. Son zamanlarda onu işe çağıranlar da, Dudu teyzeye iş yaptırmaktan ziyade, onun onurunu zedelemeden ona para vererek yardımcı olmak için işe çağırıyorlardı. Nasıl çalışırsa çalışsın müdahale etmiyorlar, iş yerinde yenilen öğle yemeği ile onu ağırlayıp, yemekten kalan yiyeceklerden de bir paket yaparak “bunu da yarın yersin” diye eline yevmiyesi ile birlikte tutuşturuyorlardı.

           Ereğli deki kızı annesine karşı çok vefalı idi. sene de bir veya bazen iki defa ziyaretine gelir, ufak tefek hizmetini görür; gelirken getirdiklerinin yanı sıra, mahallinde gördüğü harçla, çay, şeker, tuz, yağ lüzumuna göre giyecek ihtiyacını kısmen giderirdi. Zaten kendisinin de maddi durumu pek de iyi sayılmazdı. Buna rağmen Ereğli’den gelip giden hemşeri olduğunda, onlarla annesine hediye bir şeyler gönderdiği eksik olmazdı. Annesini kendi yanına yani Ereğli’ye her ne kadar götürmek istediyse de o gitmez, “damadın evinde uzun süre kalınmaz, benim başımı sokacak bir yerim var koyup giden nur içinde yatsın” der, halinden hiç şikayet etmezdi.

      Son zamanlarına doğru nedendir bilinmez, Dudu teyzenin midesinde ve bağırsaklarında bir rahatsızlık meydana gelmişti. Kendi ifadesi ile bir abdestle iki vakit namaz kılamaz hale gelmiş, midesinde ve bağırsaklarında oluşan gazı zapt edemeyip etraftan duyulacak şekilde yellenir olmuştu. İlçede bir tek doktor vardı. Dudu teyzeye, seni doktora götürelim diyenlere, “doktor ne yapıverecek, ben bunca yaşa gelmişim, bundan sonra ufak tefek veya başka türlü şeyler olacak; ayağımızla gidecek değiliz ya öteye” cevabını verirdi.

            Dudu teyzenin bağırsak gazını tutamaması mahallede meşhur olmuştu. Kazara yellenenlere, Dudu teyze gibi veya Dudu teyzeyi geçtin yakıştırmaları yapılır olmuştu. Her ne kadar midesindeki şişkinliğe ve ondan kaynaklanan gaz oluşumuna ve sonuçta yellenmeye mani olamıyorsa da; etrafta toplum içerisinde, yanında birileri varken onları rahatsız etmemeye dikkat ediyor, hiç olmazsa biraz uzaklaşarak gazını savuşturuyordu.

            Bir gün mahallenin meydanında, kimsenin olmadığı zannettiği bir ortamda (Veli ağanın küçük oğlu Halil’i görmedi mi nedendir bilinmez) sesli bir şekilde yellendi. Bunu duyan Halil, Dudu teyzeye “Kocaman kadınsın utanmıyor musun yellenmeye, burada adamlar varken” dedi. Etrafına şöyle bir bakınan Dudu teyze, Halil’den başkasını göremedi ve “Hadi len, sen de adam mısın” cevabını verdi. Bu cevap Halil’in hiç hoşuna gitmedi.

             Veli ağanın küçük oğlu Halil o zaman 17- 18 yaşlarında idi. Sadık ustanın yanında terzi çıraklığı yapıyordu. Çıraklığı da ilerlemiş kalfalık seviyesine; pantolon, gömlek dikebilme aşamasına gelmişti. Ustası da ona hatırı sayılır bir haftalık ücret veriyordu. Halil askere gitmeden ustasından makas alacak, elbise kesmesini öğrenecek ve tam bir usta olacaktı. Askerde de, “ben terziyim” diyerek, orada rahat edecek, hem de mesleğini ilerletecekti.

            Halil orta boylu, sportmen yapılı, kendine güvenen, medeni cesareti yüksek yağız bir delikanlı idi. Yaşının ve mesleğinin seviyesine göre kendisine güveniyordu. Dudu teyzenin, ona “Sen de adam mısın” demesi delikanlılık gururunu incitmişti. Aslında Dudu teyzenin kusuruna bakmaması gerekirdi, ama incinmişti bir kere.

            Aradan günler haftalar geçti, bir gün mahallede, Halil, Dudu teyzeye rastladı. Ona karşı kalbi kırıktı, ama öcünü de almak için aklına bir muziplik geldi. Ona “Dudu teyze öbür mahalleden Mahmutların Halil Ereğli’den gelmiş, kızın onlarla sana bir şeyler göndermiş, gidip alacakmışsın.”İçinde hiç bir kötülük ve art niyet bulunmayan; Halil’i kırdığının ve üzdüğünün farkında dahi olmayan Dudu teyze bu habere inandı ve sevindi. Akşam üzerine doğru yaşlı haliyle şehrin bir başından öbür başındaki Mahmutların Halil’in evinin olduğu yürüyerek akşam ezanına doğru söylenen yere vardı. Kapının tomağını birkaç defa vurdu. Kapıyı Halil efendinin hanımı açtı. Dudu teyzeyi bu vakitte kapıda görünce hem şaşırdı hem eve buyur etti. Dudu teyze yukarı çıktı.

         Akşam yemeği vakti idi sofra hazırlanıyordu, hane halkı tamamdı, sofra kuruldu akşam yemeğine oturuldu. Yemek yenilip bitti. Hoşbeş ve sohbetten sonra yatsı vakti yaklaştı. Dudu teyze ev sahiplerinin konuyu bildikleri düşüncesi ile hiç bir şey söylememişti. Ev sahiplerinin de konu ile ilgili bir şey söyledikleri yoktu. Dudu teyze etti edemedi, ziyaretinin sebebini söyledi. “Vakit geç oldu, benim emaneti verin de daha fazla gecikmeden ben gideyim” dedi. Halil efendi, “ne emaneti dudu teyze” dedi. O, “siz Ereğli’den gelmişsiniz, bana benim kız sizinle bir paket göndermiş, o emaneti” dedi. Halil efendi:” Dudu teyze, biz Ereğli’den falan gelmedik, kim dedi bunu” dedi. Yok, teyze o sana her halde şaka yapmış, öyle bir şey yok dediler.

             Yorulduğuna mı üzülsün, gece vakti evine nasıl gideceğine mi yansın. çaresiz akşam yemeği için kendisini misafir ettikleri için dualar edip, düşüne düşüne, ağır ağır; geldiği bunca yolu gece vakti geri gitti. Gitti, ama o Halil’e de çok kızdı ve fena halde kırıldı. Kendi kendine karar verdi; artık onun adını anmayacak, babası veli ağanın ve annesi Fatma hanımın hiç bir yardımını kabul etmeyecekti.

            Halil, Dudu teyzeye yaptığı bu lüzumsuz davranışın Dudu teyzeyi nasıl yaraladığının farkında bile değildi. Bazen sokakta gördüğünde ona laf atıyor; Dudu teyze de duymazdan veya görmezden gelip hiç cevap vermiyor ve ilgilenmiyordu.

           Aradan epeyi vakit geçti. Halil’in askere gitme zamanı geldi. Her şeyiyle hazırlandı, artık yarın askere gidecekti. Bütün akrabaları, arkadaşları ve komşuları ile vedalaştı. Yörede askere gidenin eline kına yakılırdı. Halil en son, elinin kınası ile Dudu teyzeye Allah’a ısmarladığa gitti. elini öpüp vedalaşmak istedi. Dudu teyze Halil’e elini vermedi. “Ne yüzle sen benim elimi öpeceksin, ihtiyar halimle beni öbür mahalleye yolladın, ele güne mezelendirdin” dedi. Halil, Dudu teyzenin kendisine olan soğukluğunun sebebini o zaman anladı ve özür dileyerek hakkını helal etmesini istedi. Dudu teyze o zaman asaletinin zirvesinin görüntüsünü verdi. Bana bak kara oğlan dedi, “askerde, sabahın en erken vaktinde, yani teheccüt vaktinde, benim için yedi nöbet tutacaksın, o zaman sana hakkımı helal ederim” dedi.

           Bunun üzerine Halil de ağlayarak Dudu teyzeye sarıldı, defalarca ellerini öptü, onun için istediği nöbeti tutacağına söz verdi, helalleştiler ve ayrıldılar.

        Halil ertesi gün askere gitti. Askerlik süresince bir defa izinli geldi. İzinli gelişinde Dudu teyzeye hediye bir kutu lokum getirmişti. O lokumun maddiyatı bir yana, kara oğlan asker haliyle bana hediye getirmiş diye pek memnun olmuştu. Halil, Dudu teyzeye, daha önce söz verdiği şekilde onun için nöbet tuttuğunun tekmilini verdi. Tekrar sarıldı, tekrar ellerini öptü, yeniden helalleştiler ve ayrıldılar. Bu görüşme onların son görüşmesi oldu. Halil teskereli geldiğinde Dudu teyze vefat etmişti.

(Kahramanımız Halil (Kılcan) efendi de, 2008 de vefat etmiştir. Allah rahmet eylesin)

Sosyal kategorisine gönderildi | BİR KASABADAN İNSANLIK ÖRNEKLERİ için yorumlar kapalı

KAPİTALİZM VE ÇÖZÜM ARAYIŞLARI

KAPİTALİZM İNSANLIĞIN DÜŞMANI İSE, ÇÖZÜM NEDİR

 

Bu sitede yayınladığımız “Ekonomik Buhranlar, Kapitalizmin Doğası Gereğidir”, “Ekonomik Buhranlarda Bankaların Etkisi” ve “Dünyadaki Ekonomik Buhranın Sebepleri” başlıklı yazılarımızda kapitalizmi ve sonuçlarını değişik açılardan incelemeye çalıştık.

Dünyanın en meşhur ekonomistlerinden Keynes’in, kapitalizm konusunda 1933 yılındaki sözlerini, Nouriel Roubini “Kriz Ekonomisi” adlı kitabında sayfa 19da şöyle aktarır: “Kendimizi savaştan (Birinci Dünya Savaşı) sonra içinde bulduğumuz çürümüş uluslar arası bireyci kapitalizm, bir başarı değildir. Zekice değil, güzel değil, adil değil, erdemli değil; ve bekleneni de vermiyor. Kısacası hoşumuza gitmiyor ve artık küçümsemeye başlıyoruz. Ama yerine ne koyabileceğimizi düşündüğümüzde, kafamız aşırı derecede karışıyor.”

Roubini kitabının sonuç bölümünde, çözüm konusundaki fikirlerinin uygulama yöntemini, sayfa 279-80 de şöyle özetler: (Yazara göre, krizler yüzyılda bir olmamıştır. ABD kurulduğu günden bu yana, düzenli olarak ciddi bankacılık krizleri ve diğer finansal felâketlerin acısını çekmiştir) “Son afet bu tehlikeli yanılsamanın bittiğini gösteriyor. Aynı zamanda Pax Americana’nın yolunu açmış olduğu finansal istikrarın da sonunu işaret ediyor. Sonraki yıllarda ABD’nin gücü erirken, küresel ekonomiye istikrar getirebilmek için, diğer gelişmekte olan güçlerle işbirliği yapabilecek güçlü bir süper güç bulunmaması halinde krizler daha sık görülebilir ve daha öldürücü hale gelebilir.”

Yazar kitabında kapitalist sistemle ilgili bazı uygulamalarla ilgili olarak, kendine göre ve kimisinde mantıklı görünen tekliflerde bulunmaktadır. Ancak 2008 krizini önceden öngörmüş değerli bir ekonomistin bu önerileri, sorunun temelden çözümünü sağlamamaktadır. Tıpkı Keynes gibi başka bir yol düşünemediğinden, genel anlamıyla pansuman tedbirler niteliğindedir.

Bu yaklaşım, tıpkı, hemen bütün İslâm âlimlerinin, İslâm’ın, 7inci yüzyılda dünyadaki anlayışa getirdiği, yöneticileri istişarelerle seçme devrimini dikkate almayarak, toplum düzeninin düzgün yürümesi için, sadece sultanların adil davranmalarının faydasını dile getirmelerine benzemektedir.  Bilinen bütün âlimler, İslâm’ın kaynağına inerek değil, mevcut düzene pansuman yaparak çözüm aramışlardır.

Kapitalizm için çözüm arayışları da benzer şekilde gelişmektedir. Sadece Karl Marks, farklı bir pencereden bakmıştır. Fakat o da, insanlığın temel hürriyetlerinden biri olan mülk edinme özgürlüğünü yok sayarak çözüm peşine koşmuştur. Dolayısıyla daha baştan kaybetmeye mahkûm olmuştur.

Kapitalizmin, “kendi kendisinin kurdu” olmasının sebeplerinden birisi, kazanç için her türlü hilenin sakıncasız görülmesidir. Kazançlarını azamileştirmek isteyenler, amaçlarına ulaşmak için hiçbir kural tanımamaktadırlar. Hayvanlar âlemindeki “güçlünün güçsüzü yediği” sistemde bile, kapitalizminki kadar hile uygulanmamakta, bencil davranılmamaktadır.

Kapitalist sistemde, güçlülerin güçsüzlere yaptıkları tehditler, şantajlar, saldırılar sıradan vaka haline gelmiştir. Kapitalistlerin en masumları, kendilerinin şişirdikleri değerleri pazarlamak adına, halkı kandırabilmek için çeşitli yalanlara başvurmaktan çekinmeyenlerdir. Kapitalizmde güçlüler eğer başarırlarsa, başkalarına hiç pay vermek istememektedirler. Nitekim Allah Nisa Suresi 53’te şöyle der: “Yoksa onların mülkten bir payı mı vardır. Eğer öyle olsaydı, insanlara bir çekirdeğin zerresini bile vermezlerdi.”

İşin ilginç yanı, kapitalistler hileli mücadelelerine rağmen, eğer başaramazlarsa, devlet tarafından kurtarılmayı beklemektedirler.

Güçlünün güçsüzü kural tanımadan ezme anlayışının, futbol maçlarında veya başka müsabakalarda da geçerli olduğunu düşünelim. Hiçbir seyir zevki olmayacağı gibi, çoğu maçlarda hem saha içerisinde hem de saha dışında kanlı kargaşa çıkardı. İşte vahşi kapitalizmin de oluşturduğu ortam budur. Kargaşaların çok şiddetli olmamasının sebeplerinden birisi, fakirlerin güçsüzlüğü, devletlerin ve zenginlerin ceberrutluğudur.

Yüce Yaradan, Kur’an’ında bizlere dünya hayatı ve ekonomi konularında da sıkça yol gösteriyor. Bunlardan bazılarını farklı başlıklardaki yazılarımızda dile getirdik. Burada, yazı konusuyla daha ilgili olanlarına değineceğiz.

Nisa Suresi.2: “Öksüzlere mallarını verin ve kötüsünü (onlara vererek) iyisiyle değiştirmeyin. Onların mallarını, kendi mallarınıza karıştırıp yemeyin. Zira bu, büyük bir günahtır.” 10nuncu ayet: “Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, muhakkak ki karınlarını ateşle doldurmuş olurlar ve cehennemi boylarlar.”

Demek ki, biz daha çok kazanacağız diye, güçsüzleri ezmeyeceğiz. Onların mallarını haksız yere yemeyeceğiz. Allah güçsüzleri ezerek kazancımızı artırmamızı yasaklıyor.

Yüce Yaradan, kazandıklarımızı harcarken de nasıl davranmamız gerektiği konusunda bizlere yol gösteriyor. Furkan 67: “Ve onlar ki, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik ederler; ikisi arasında orta bir yol tutarlar.”

Diğer taraftan bazılarımıza verilen fazla rızık, Yüce Yaradan’ın vermesi sebebiyledir. Allah, rızkı fazla verdiklerinin, az verdiklerine yardım etmelerini emrediyor. Nahl Suresi 71: “Allah, rızık yönünden bir kısmınızı diğerlerinden üstün kıldı. Kendilerine bol rızık verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere vermiyorlar ki, onda eşit olsunlar. Durum böyle iken Allah’ın nimetini inkâr mı ediyorlar?”

Görüldüğü üzere, Kur’an’ göre Yüce Yaradan, insanların mülk sahibi olmalarını istiyor. Ama helâl yollardan kazanmamızı öğütlüyor. Enam 152: “… Ölçüyü ve tartıyı tam adaletle yapın…” Bakara 276: “Allah faizi mahveder, oysa sadakaları bereketlendirir. Allah günahta ve inkârda direnen hiç kimseyi sevmez.”

Demek ki, bizler Allah’ın gösterdiği yollardan yürüyerek de fazla rızık sahibi, yani zengin olabiliriz. Zengin olmak için başkalarını ezmemiz gerekmez. Ayrıca biz kazandıklarımızı dağıttıkça, Yüce Yaradan, kazancımızı bereketlendirerek artırdığını bize ayetleriyle bildiriyor.

İnsanlık olarak, Allah’ın bizlere gösterdiği yoldan yürürsek, belki yine, küçük çaplı enflasyon, işsizlik, bazı malların arzında eksiklik vb olabilir. Teknolojik gelişme bugünkü hızında ilerlemeyebilir. Ama buhranlar olmaz. Zengin ile fakir arasında uçurum olmaz. İnsanlar acı çekmez. Dolayısıyla kargaşa çıkmaz. Zengin de fakir de huzurlu bir hayat sürer. Kapitalist sistemde zenginler diken üstünde yaşarlarken, fakirler nefret duygularıyla birlikte yaşamaktadır. Dolayısıyla iki taraf da patlamaya hazır bomba gibidirler.

Allah’ım, Senin gösterdiğin yolda harcanmak üzere mülk ve saltanat ver.

Ekonomi kategorisine gönderildi | KAPİTALİZM VE ÇÖZÜM ARAYIŞLARI için yorumlar kapalı

İSLÂM AÇISINDAN NAKÖRLÜK

KUR’AN’DA NANKÖRLÜK ÜZERİNE ANLATIMLAR

 

Kur’an, insanlardaki nankörlük anlayışını sıkça vurgular. Ayetlerde anlatılan nankörlük, Yüce Yaradan’ın verdiği nimetleri inkâr ederek, Allah’tan yüz çevirmektir.

İsra Suresi 67: “Denizde başınıza bir felaket geldiği zaman, Allah’tan başka yalvardığınız bütün putlar kaybolur. Allah sizi tehlikeden kurtarıp karaya çıkarınca da yüz çevirirsiniz. Zaten insan çok nankördür.”

Demek ki, insanların bazısı Allah’ı başları sıkışınca hatırlamaktadırlar. Sıkıntıya düşen her insan, sadece Yüce Yaradan’a yalvarır. Ondan yardım diler. Allah’tan başka yalvardığı bütün putlar ortadan kaybolur. Mal, mülk, para, makam, evlat gibi putların hiçbiri insana yardım edemez. Bu gerçeği gören insan, yardım alabilmek umuduyla yalnızca Yüce Yaradan’dan talepte bulunur.

Fakat ayete göre, Allah insanı tehlikeden kurtardığı zaman, insan hemen eski haline döner. Enine boyuna yalvardığı Allah’tan yüz çevirir. Verdiği bütün sözleri unutur. İşte Yüce Yaradan, böyle davrananların nankör olduklarını vurguluyor.

Böyle yapan insanları, sonraki ayetleriyle uyarıyor:

68: (Denizden karaya çıktığınızda)” O’nun sizi karada yerin dibine geçirmeyeceğinden yahut üzerinize taş yağdıran bir kasırga göndermeyeceğinden emin misiniz? Sonra kendinize bir vekil de bulamazsınız.”

69: “Yoksa sizi tekrar denize döndürüp de üzerinize kasırgalar göndermeyeceğinden ve böylece ettiğiniz nankörlük sebebiyle sizi boğmayacağından emin misiniz? Sonra bu yaptığımıza karşı, bizim aleyhimize size yardım edecek bir koruyucu bulamazsınız.”

Ayetlerde, Allah’ın nankörleri cezalandırmak için kullanabileceği yöntemler hakkında bilgi veriyor. Yüce Yaradan’ın insanları cezalandırmayı dilemesi durumunda, cezayı önlemek için hiçbir yardımcı bulamayacaklarının altını çiziyor. Hiç kimsenin Allah’a karşı bizi koruyamayacağını, kafamıza nakşedercesine, her iki ayetin sonunda da tekrarlıyor.

İbrahim 34: “O, Kendisinden isteyebileceğiniz her şeyi size verdi. Allah’ın nimetini saymak isterseniz sayamazsınız! Doğrusu insan çok zalim, çok nankördür.”

Allah’ın insanlara verdiği nimet her insan için geçerlidir. Çünkü yakın gök ile dünyanın yapısını ve düzenini insanların faydalanması için oluşturmuştur. İsra Suresi 70inci ayete göre, insanları yarattıklarının birçoğundan üstün kılmıştır.

Bazı kullarına ise, diğer bazılarına göre daha fazla nimet vermiştir. Kendilerine daha fazla nimet verilenlerin sorumlulukları daha fazladır. Onların nankörlük etmeleri durumunda cezaları daha ağır olur.

Nitekim Yüce Yaradan, peygamberi Hz. Muhammed’i bile, nankörlere uymaması için uyarır: İnsan Suresi 24: “O halde Rabbinin hüküm vermesi için sabret. Onlardan hiçbir günahkâra yahut nanköre itaat etme.” Demek ki itaat, yalnızca Allah’adır.

Allah, kendine itaat edenleri sevip koruduğunu şu ayetiyle ifade etmiştir. Hac Suresi 38: “Şüphesiz Allah, inananları savunur. Çünkü Allah hain ve nankörlerin hiçbirini sevmez.” Demek ki Yüce Yaradan, hainlerin ve nankörlerin hiçbirini sevmemektedir. Böylelerine geçmişte verdiği cezaları hatırlatarak, onları doğru yola gelmeye davet eder: İbrahim Suresi 28: “Allah’ın nimetlerine nankörlükle karşılık veren ve sonunda milletlerini helak yurduna konduranları görmedin mi?”

Yüce Yaradan, nankörlük edenlerle ilgili en vurucu ifadeyi İbrahim Suresi 8inci ayetinde peygamberi Musa’nın ağzından şöyle belirtir: “Musa dedi ki: Siz ve yeryüzünde bulunanların hepsi nankörlük etseniz, iyi biliniz ki Allah hepinizden zengindir, hamdedilmeye layıktır.”

Allah’ım, bizlerin nankörlük eden kullarından olmamamız için, bizlere yol göster, irade gücü ver, zihin açıklığı ver.

Bizleri nankörlere karşı savunduğun kulların arasına kat.

Senin her şeye gücün yeter.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | İSLÂM AÇISINDAN NAKÖRLÜK için yorumlar kapalı

İSLÂM’A GÖRE ÜMMİLİK

DİNİ BİLGİLERDE ÜMMİ OLMAK

 

Ümmi sözü, genel olarak, anasından doğduğu gibi kalan anlamında kullanılır. Hz. Muhammed (s.a.v.) için söylenen ümmi sözüyle de, Peygamberin okuma yazma bilmemesi kastedilmiştir. Aşağıdaki ayetlerde ise, insanların dini bilgilerinin seviyesi kastedilmiştir.

Bakara Suresi 78:Bunların bir de ümmî takımı vardır; Kitabı (Tevrat’ı) bilmezler. Onların bütün bildikleri bir sürü kuruntulardır. Onlar sadece zanda bulunurlar.”

Ayette, kendilerine indirilen Tevrat’ı bilmeyen, ama sanki biliyormuş gibi davranan (yani bilmediklerini, bilmeyen) cahiller için ümmi denilmiştir. Yüce Yaradan, bu cahillerin bütün bildiklerinin, kendi kurdukları kuruntuları olduğunu bize bildirmektedir. Böylelerinin sadece zanda bulunduklarına dikkatimizi çekmektedir.

Kur’an’da bize verilen örnek, Allah’ın indirdiği kutsal kitaplarından birisi içindir. Fakat Yüce Yaradan’ın gönderdiği bütün kutsal kitapları kapsar. Eğer Allah, son peygamberini ve dolayısıyla son Kitabını gönderdiğini beyan etmemiş olsaydı, bir süre sonra yeni bir kitap gönderseydi, ayetteki “Kitabı” sözü ile, Kur’an betimlenmiş olurdu.

Aslında ayetteki “Kitabı” sözü, bu durumun bir işaretidir. Yani, Allah’ın bütün kitaplarını kapsar. Kitap sözü ile kastedilenin Tevrat olduğunu, tefsirciler önceki ayetlerin gelişinden çıkartıyorlar ki, bu çıkarım doğrudur. Diğer taraftan “Kitabı” sözüyle bütün kutsal kitapların kastedildiğini, takibeden ayetleri inceleyince daha net anlıyoruz.

79: “Vay o kimselere ki, elleriyle Kitabı yazarlar, sonra da onu az bir karşılığa değişmek için, “Bu, Allah’ın katındandır” derler. Vay ellerinin yazdıklarından ötürü onların haline! Vay kazandıklarından dolayı onların haline!”

Yüce Yaradan, Kur’an’ın korunmasını Bizzat üstlendiği için, kimse değiştirememiştir. Fakat bazıları, başka bir yöntem kullanarak, Kitapta anlatılmak istenilenleri değiştirmişlerdir. Bunu yaparken, insanların çoğunluğunun okuma yazma bilmemesinden yararlanmışlardır. Kur’an’ı okumayan insanlara, kendi fikirlerini Kur’an’ın anlattığı şeymiş gibi aktarmaya çalışmışlardır.

Bu sırada Kur’an’ı kendisi okuyup anlamaya çalışanları ise, 21inci yüzyılda bile, “sakın ha, sen kendin anlayamazsın, yanlış anlarsın, sonra maazallah dinden çıkarsın” gibi safsatalarla korkutanların sayısı çoktur. Bu uyarılara rağmen korkmayıp okuyanları ve anladıklarını anlatanları ise, münafıklık, zındıklık ve hattâ kâfirlikle suçlamışlar, böylece sindirmeye çalışmışlardır.

Kur’an’ı yeniden yazamayan, ama Peygamber efendimizi kullanarak, onun hadisi diye uydurdukları çok sayıda sözlerle ayetlerin anlamını değiştirenler, yaptıkları bu değişiklikleri az bir paraya satmışlardır. Hat tâ cenaze vb evlerde Kur’an okuyarak para kazananlar çoğunluktadır. Tabiatıyla az bir paraya kazanmayıp,, çok kazananlar da olmuştur. Her anlatımlarına “Bismillâhirrahmanirrahim” diyerek başlamaları, dinleyenler açısından, anlattıklarının Allah katından olduğu intibasını vermişlerdir.

78inci ayetten anlaşıldığına göre, Tevrat’taki değişiklikleri sadece hahamlar yapmamıştır. Diğer insanlardan da yapanlar olmuştur. Aynı şekilde, Kur’an’ın anlattıklarında değişiklikler yapanlarda sadece hocalar olmayıp diğer insanlardan da vardır. İşte Yüce Yaradan, böylelerinin halleri için “Vay ellerinin yazdıklarından ötürü onların haline! Vay kazandıklarından dolayı onların haline!” diyerek hem onları, hem de onlara karşı bizleri uyarmaktadır.

Ayetlerde “Kitabı” sözü ile sadece Tevrat’ın değil, Kur’an’ın da bahsedildiğini yine takibeden ayetten de anlamaktayız. 80: Bir de dediler ki: “Bize sayılı birkaç günden başka asla ateş azabı dokunmaz”. De ki; “Siz Allah’tan bir ahit mi aldınız? Böyle ise Allah sözünden dönmez. Yoksa siz Allah’a karşı bilemeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”

Bilindiği gibi, Kur’an’ı anlattıklarını söyleyen ve Hz. Muhammed’in ümmetinden olan hocalarının çoğu, “Peygamber efendimiz şefaat edecek, kalbinde iman kırıntısı olan Cennete girecek” demektedirler. Kalbinde iman kırıntısı olarak kastettikleri de, herhalde hocaların kendileri değil, halkın çoğunluğunu teşkil eden biz günahkârlarız. Onların çoğunluğu kendilerini, ömürleri boyunca hep dini anlattıklarından, namazlarını kıldıklarından, zaten cenneti neredeyse garantilemiş hissetmektedirler.

Öyle olmasalar, Cuma namazını eda etmek için Camiye giden insanlara, haşlayan bir tavırla hitap edip “siz, sadece Cuma namazını kılıp, diğerlerini kılmayarak Cennete gireceğinizi zannediyorsanız aldanıyorsunuz” demezler. Veya, diyenleri ikaz ederler. Hattâ bununla yetinmeyerek,  “namaz kılarken pantolonunu yukarı çekenlerin veya secdeden kalkarken sağ ayak başparmakları yerden kalkanların namazları kabul olmaz. Namaz dinin direğidir. Sizin namazınız yok hükmünde olduğundan, siz dinden çıktınız” sözlerini hiç söylemezler. Söyleyenleri uyarırlar.

Bizlerle ilgili olarak böyle hükümler verirlerken, kendileri namaz kılarken bunlara dikkat ettikleri için, namazlarının kabul olunduğuna inanırlar. Namaz dinin direği olduğuna göre, onların anlayışıyla, kendilerine Cennet garanti demektir. Bazı hanımların inançlarına göre ise, onların başlarını örtmeleri, Cennete gitmeleri için yeterlidir.

Dolayısıyla, Hz. Muhammed’in ümmetinden namazlarını kılanların veya başlarını örtenlerin çoğunluğunun fiili anlayışı, 80ninci ayetteki “Bize sayılı birkaç günden başka asla ateş azabı dokunmaz” sözü ile benzerdir. Böyle düşünenlere, Yüce Yaradan, cevabı bize bırakmayarak ayetinin devamında yine Kendisi veriyor: De ki; “Siz Allah’tan bir ahit mi aldınız? Böyle ise Allah sözünden dönmez. Yoksa siz Allah’a karşı bilemeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?”

Devam eden ayette de, gerçekleri bize şöyle bildiriyor. 81: “Evet kim bir günah işlemiş de kendi günahı kendisini her yandan kuşatmış ise, işte öyleleri ateş ehlidirler ve orada ebedî kalıcıdırlar.”

Ayetteki “kendi günahı, kendisini her yandan kuşatmış ise” sözüne dikkat etmemizde fayda var. Acaba başka hangi günahlarımız, bizleri, Allah’ın ayetlerinin anlamlarını değiştirerek anlatmaktan ve uygulamaktan daha fazla kuşatabilir?

Ey Rabbimiz, eğer unuttuk ya da yanıldıysak bizi tutup sorguya çekme!.. Ey Rabbimiz, bize gücümüzün yetmeyeceği yükü de yükleme! Bağışla bizi, mağfiret et bizi, rahmet et bize! Sensin bizim Mevla’mız, kâfir kavimlere karşı yardım et bize. (Bakara 286’dan)

Allah’ım, Kur’an hükümlerine aykırı davranışlarda, bulunmaktan Sana sığınırız.

 

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | İSLÂM’A GÖRE ÜMMİLİK için yorumlar kapalı

İNKÂR EDENLER, MUTLAKA YENİLECEKLERDİR

İNKÂR EDENLER, MUTLAKA YENİLGİYE UĞRAYACAKLARDIR

 

Yazımızın başlığı Ali İmran Suresi 12inci ayetten alınmadır. Ayet: İnkâr edenlere de ki: “Siz mutlaka yenilgiye uğrayacak ve toplanıp cehenneme doldurulacaksınız. Orası ne fena yataktır!”

Allah Kur’an’ında, birçok konuda taahhütlerde bulunur. Ali İmran Suresi 9uncu ayette olduğu gibi, birçok ayetinde “Allah, vaadinden dönmez” der. Dolayısıyla en hak vaat ve en şaşmaz vaat, Allah’ın vaadidir.

Yukarıdaki ayet, inkâr edenlerin ve büyüklenerek kibirlenenlerin cehennem ile cezalandırılacağından bahseder. Fakat bir önceki ayete baktığımızda, cezalandırmanın sadece ahrette olmadığı anlaşılır.

11inci ayet: “Gidişatları, Firavun soyunun ve daha öncekilerin gidişatı gibidir. Onlar, ayetlerimizi yalan saymışlardı. Bunun üzerine Allah da onları işledikleri günahlar yüzünden yakalayıp alaşağı etti. Allah, cezası çetin olandır.”

Kur’an’da verilen örneklerin en bilineni Firavunun başına gelendir. Çünkü cesedi Süveyş kanalının kazısı yapılırken bulunmuştur. Kur’an’a göre Firavun, büyüklenerek “bakalım Musa’nın Tanrısı onu kurtarabilecek mi” diyerek Musa ve arkadaşlarının üzerine saldırmıştır. Kendi sahip olduğu gücü, Musa ile beraber olanların görünürdeki gücüyle karşılaştırınca, kendinin mutlak galip olacağını düşünmüştür.

Ama bilindiği gibi, alaşağı olmuştur. Kendisi ve beraberindekiler denizde boğulmuşlardır. Yani bu dünyada da cezalarını çekmişlerdir. İnkâr edenlerin ve münafıkların sonlarının aynen böyle olacağını, Rad Suresi 34üncü ve Tövbe Suresi 74üncü ayetlerde de bizlere bildirmektedir. Her iki ayette de meal olarak “onlar için bu dünyada da bir azap vardır, ahretteki azap ise, daha fecidir” denilerek, her iki dünyada da cezalandırılacakları ifade edilmektedir.

Böyle insanlara, bu dünyada sahip oldukları varlıklarının hiçbir faydası yoktur. Ali İmran Suresi 10uncu ayet: “Gerçek şu ki, kâfirlere, Allah’tan gelecek bir zararı, ne malları, ne de evlatları engelleyemez. İşte onlar, o ateşin yakıtı olacaklar.“

Eğer çevremize dikkatlice bakarsak, Yüce Yaradan’ın bizim bizzat algılayabileceğimiz bir şekilde, böyle örnekleri çok sayıda oluşturduğunu görürüz. Örneklerin sayısının çok olmasının sebebi, bizim ders almamızı kolaylaştırmak içindir. Tabii ki, anlayanlar içindir.

Halen anlamak isteyenler için, yapılabilecek bir güzellik yoktur. Bakara Suresi 6: “Şu muhakkak ki, inkâr edenleri uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir. Onlar inanmazlar.”

Yüce Yaradan, inanmayıp inkâr edenler haddi aşınca Nuh Tufanı oluşturmaktan çekinmemiştir. Hiçbir örnek rastgele veya maksatsız verilmemiştir.

Allah’ım, dünyevi varlıklarına dayanarak kibirlenenlerden, isteyenlere, doğru yolu bulabilmeleri için, anlayış ihsan eyle ve irade gücü ver.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | İNKÂR EDENLER, MUTLAKA YENİLECEKLERDİR için yorumlar kapalı

İNSAN BAŞIBOŞ MU BIRAKILMIŞTIR?

İNSAN, KENDİSİNİN BAŞIBOŞ BIRAKILACAĞINI MI SANIR?

 

Yukarıdaki başlık, Kıyamet Suresi 36ıncı ayetten aynen alınmıştır. Aynı surenin bir sonraki ayetinde Yüce Yaradan, bizlere, “o dökülen bir meniden az bir su değil miydi” diye sorar. Bizim hayatımızın başlangıcını hatırlatır. Bizi o halden, yani mikroskopla bile zor görülecek kadar az bir sıvıdan yaratarak şekil veren Allah’ın her şeye gücünün yeteceğini vurgular. Dolayısıyla bizleri başıboş bırakmayacağını hatırlatır.

Aslında Yüce Yaradan bunları Kur’an’ında bizlere anlatmasa bile, bizler Onun bize verdiği muhteşem ötesi özelliklerimizle, yani akıl, vicdan ve irade ile anlarız. Anlamakla kalmaz, bizi yaratan bu yüce gücün insanları başıboş bırakmayacağını anlarız. Anlarız anlamasına da, yanlışlarımızın cezalandırılacağını pek düşünmeyiz. Çevremizdeki olayları iyi incelemediğimizden “yapanın yanına kâr kalıyor” zannederiz.

Hâlbuki Yüce Yaradan, her şeyi bilir, ama zamanını bekler. Belki zerrece hata olmaması için, her şeyin netleşmesini gözler. Belki de insanların yanlışlarından dönebilmeleri için sabreder. Ama insanları kesinlikle başıboş bırakmamıştır. Günün birinde ansızın gereğini yapar.

Kıyamet Suresi 24: “O gün birtakım yüzler de asıktır.”

25: “Bel kemiklerini kıran bir felakete uğratılacaklarını anlarlar.”

İşte o gün gelmeden Allah’ın rahmetine sığınmak gerektir. İnsanların çoğunun yanılgıları, azabın kendilerine sanki hiç gelmeyeceğini düşünmeleridir. Bir ölüm haberini duyan ve hattâ vefat eden tanıdığı kişi için taziye evine giden insan bile, ölümün sanki sadece o ölen için olduğunu düşünür. Kendisine kondurmaz. Diliyle “ölüm hepimiz için” diye söylese bile, kalbiyle daha kendisi için çok zaman olduğunu düşünür.

Hâlbuki Yüce Yaradan ayetleriyle bütün insanlara seslenmektedir. Yine Kıyamet Suresinin bazı ayetleri bizi şöyle uyarmaktadır.

30: “İşte o gün sevk, ancak Rabbinedir. “

31: “Fakat o, ne sadaka verdi, ne namaz kıldı.”

32: “Fakat yalanladı ve döndü.”

33: “Sonra da çalım sata sata ailesine gitti.”

34: “Gerektir o bela sana, gerek.”

35: “Evet, gerektir o bela sana gerek.”

Allah, “kasıla kasıla ailesine gidenleri” uyarıyor. Ama biz anlamak istemiyoruz. Çünkü biz “peşin” olarak telâkki ettiğimiz bu dünyayı seviyoruz. “Veresiye” olarak gördüğümüz geleceği hiç hesaba katmıyoruz.

Biz kendi kendimize ne düşünürsek düşünelim. Her şeyi bilen, gözleyen Yüce Yaradan’ın planları esastır. Onun planlarının yanında bizimkilerin hiçbir hükmü yoktur.

Fil Suresi 1: “Görmedin mi Rabb’in fil sahiplerine ne yaptı?”

2: “Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı?”

Kendini büyük gören her kibirli insanın, Allah’ın desteklediği insanlara karşı kuracakları tuzaklar, boşa çıkmaya mahkûmdur.

Araf Suresi 183: “Ayrıca ben onlara mühlet de veririm. Fakat benim tuzak kurup helâk edişim pek çetindir.”

Allah’ım, bizlerin Senin gösterdiğin yolda yürüyebilmemiz için, bizlere irade gücü ver, sabır ve sebat ver.

Senin her şeye gücün yeter.

Dini, YAŞAM kategorisine gönderildi | İNSAN BAŞIBOŞ MU BIRAKILMIŞTIR? için yorumlar kapalı

YENİLENME VE DEĞİŞİM

YENİLENME, ÖNCE İNSANIN KENDİSİNDEN BAŞLAR

 

Bu sitede yayınladığımız “kafaların içi değişirse, dünya değişir” başlıklı yazımıza şöyle başlamıştık: ‘Albert Einstein: “Ön yargıları parçalamak, atomu parçalamaktan çok daha zordur” derken kafaların içinin değişiminin zorluğunu vurgulamaktadır.’

Değişim ile yenilenme terimleri birbirine yakın anlamdadır. Bu nedenle her insan bu iki terimi farklı tanımlayabilir. Biz, değişimi, içteki yenilenmenin dışa yansıması olarak değerlendireceğiz.

Bir insanın, çevresinde gelişen olaylarla ilgili bakışını ve kanaatini değiştirmesi çok zordur. Bu zorluk insanın kendi konumundan gelir. Kişi, eğer, kendisiyle ilgili kanaatini muhafaza ediyorsa, olaylara bakışını da muhafaza eder. Kendisine bakışı değişirse, olaylara bakışı da değişir.

İnsanlar için en zor işlerden birisi, kendisini yenileyebilmektir. Kişiler için kullandıkları eşyalarını, evlerini yenilemek olağan bir iştir. Ama kendine bakışı yenilemek çok zordur.

İnsanlara sahte davranışlar sergilerken onları ezerek zenginliğine zenginlik, gücüne güç katan bir şahıs, kendisini çok başarılı olarak görür. Dolayısıyla kendisiyle gurur duyar. Bu yapıdaki bir kişinin, birgün kendisini, ezdiği ve kandırdığı insanların yerine koyduğunu düşünelim. Kendisine, onların bakış açısıyla baktığını varsayalım. Kişi bu irdelemeyi ne kadar ciddi yaparsa, kendisinde o kadar yenilenme olacaktır.

Kendisiyle gurur duymak, Yüce Yaradan’ın bizlere verdiği çok hoş ve doyumsuz bir özelliktir. Ancak bu gurur duyma, vicdanen müsterih olacak şekilde gerçekleşmelidir. Vicdanen müsterih olma konusunda, bize düşman olan insanların bakış açısıyla baktıktan sonra karar verilmelidir. Eğer onların açılarından bakamayacak isek, Allah’ın bizlere gösterdiği yolları içimize sindirmeye çalışmamız da faydalı olur.

Unutmayalım ki, kendimizi yenilemeden hayatımızı yenileyemeyiz. Hayatımızı yenileyemezsek, “yalancının mumu yatsıya kadar yanar” misali, hiç ummadığımız bir anda karanlıklar içerisinde kalırız. Oradan da çıkamayız. Hâlbuki kendimize bakış açımızı değiştirirsek, sanki ölü iken yeniden dirilmiş gibi oluruz.

Enam Suresi 122: “Ölü iken (hidayetle) dirilttiğimiz, kendisine insanlar arasında yürüyecek bir nur (ışık) verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp, ondan çıkamayan kimse gibi olur mu? Fakat kâfirlere, yaptıkları çirkinlikler, böyle süslü gösterilir.”

Allah’ım, bizlerin yaptığımızı süslü görüp, karanlıklardan çıkamayanlardan olmamamız için, Senin gösterdiğin ayetleri anlayacak anlayış ihsan eyle.

Senin her şeye gücün yeter.

YAŞAM kategorisine gönderildi | YENİLENME VE DEĞİŞİM için yorumlar kapalı

KALKINMIŞ VE KALKINMA YOLUNDA OLMAK

KALKINMIŞ ÜLKELERLE DİĞERLERİ ARASINDAKİ ANLAYIŞ FARKLARI

 

Gençlik hareketlerinin yoğun olduğu bir dönemde üniversite öğrencisi idim. Yetiştiğim çevre ve ergenliğe geçiş dönemimdeki hayallerim, milliyetçi tarafta yer almama vesile oldu. Tarafımı isteyerek seçmiş olmam, sadece karşıt guruplara değil, kendi içimimizde de eleştirel yaklaşmamı sağladı.

Bizim karşımızda mücadele eden devrimci gurubun tam hâkimiyetinde olan ODTÜ’de, Ülkücü Gençlik Gurubunun başkanlığına talip olmam, isteyerek milliyetçilere katıldığımın bir göstergesidir. 1974 affından sonra eski devrimcilerin afla geri geleceği, dolayısıyla ciddi bir mücadelenin başlayacağı belli olmuş iken ve bizim gurubun bir başkanı var iken, başkanımızı pasif görerek bu göreve talip olmam, isteyerek katıldığımın diğer bir ciddi nişanesidir.

ODTÜ’deki bu görevim sırasında yaşadıklarım, olayları daha iyi kavramama yardımcı oldu. Gençliğin verdiği heyecanla, her olayı idealist gözlükle yorumluyorduk.  Bunun çok yanlış olduğunu yaşayarak gördük. Yaşça bizden büyük olanların çoğunun gençler gibi idealist olmayıp, menfaatleri peşinde koşan insanlar olduğunu müşahede ettik.

1975 yılı sonuna doğru başkanlığı devrederken, bazı konulardaki düşüncelerim farklılaşmaya başlamıştı. Öncelikle, dünyadaki mücadelenin Varşova Paktı ve NATO paktı arasında olmadığını anlamıştım. Dünyadaki mücadele, teknolojik üstünlük çabasıydı. Kalkınmışlar, Türkiye gibi ülkeleri iki yönden oyalıyorlardı.

Birincisi, üretici güçleri birbirine kırdırıyorlardı. Bizim gibi ülkelerin, üretime yönelik üniversiteli insan sayısı zaten az idi. Bu az olan insanlarımızı da guruplara ayırarak, birbirimizle kavga ettiriyorlardı. Biz iktidara gelsek, devrimci denilenleri saf dışı bırakacaktık. Onlar iktidara gelse, ülkücüleri üretimin dışına iteceklerdi. Dolayısıyla bizim gibi ülkelerin kalkınmaları pek mümkün görünmüyordu.

Teknolojik üstünlük mücadelesi veren kalkınmış ülkelerin, bizlere yönelik olarak kullandıkları ikinci yöntem, düşünmemizi engellemekti. Bunun da en kolay yolu bizleri üretimin paylaşılması üzerine tartıştırmaktı. Hiçbir gurup, hiçbir meslek birliği, üretimin artırılması tartışmasını yapmıyordu. Sadece var olan az miktardaki üretimin paylaşılmasının mücadelesini veriyorduk.

Aldatıldığımızı anlayarak üretimin artırılmasını konuşmak isteyenler ise, basit tartışmaların içerisine çekiliyordu. Kimse birbirini dinlemiyordu. Hattâ aynı gurup içerisindekiler birbirlerini dinlemiyorlardı. Aynı gurup üyeleri birbirlerini neredeyse hainlikle suçluyorlardı. Devrimciyiz diyenler, aralarında Maocu ve Leninci olarak birbirine düşman iki guruba ayrılmıştı. Ülkücüler de Türkçü ve Sünni olarak karşıt iki guruba bölünmüşlerdi. Dini guruplar arasındaki ayrımlar ise, daha fazla idi. Çünkü zengin olma hırsına kapılmışlardı. Her gurup, kendilerinin dışındakileri cehennemlik olarak görüyordu.

Sonuç olarak, düşünme yeteneğimizi giderek kaybettiğimizden kalkınmanın yollarını tartışamaz olmuştuk.

1980’den itibaren güya çatışmalar bitti. Liberal anlayış etkin olmaya başladı. Dünya ile uyum sağlamanın gereğine inanıldı. Kalkınmış ülkeler bize ne tavsiye ediyorlarsa, derhal onu uygulamaya başladık. Dolayısıyla düşünme ve araştırma yeteneğimizi yine kullanmadık.  Yine sorgulamadık. Yine bize söylenenleri yaptık.

 Hâlbuki kalkınmışlar bize, kendileri kalkınırken yaptıklarının tam tersini tavsiye ediyorlardı. Ellen Agustine’nin aktardığına göre Ekonomist ve Left Business Observer’in kurucusu Doug Henwood, 21 Ocak 2006’da kendisiyle yaptığı söyleşide şunları söylemiş:

“Bugün ülkelere dayattığımız yasaların hepsini zamanında ihlâl ettik. Ekonomimiz 20inci yüzyılın başında korumacı gümrük kurallarına dayalıydı. Ayrıca şimdilerde kutsal tuttuğumuz zihinsel mülkiyet haklarının hepsini de ihlâl ettik. Birleşik Devletler kimya sanayi, I. Dünya Savaşı’nda Alman patentlerini çalmamızla kuruldu. Amerikalı yayıncılar, 19uncu yüzyılda yabancı yazarların çalışmalarını izinlerini almadan, ya da telif ödemeden basmalarıyla kötü bir ün yapmıştı.

…Tepedeki evde oturuyorsanız, serbest rekabetin ve liberalleşmenin kural olarak gelmesini istersiniz. Tepeye giden yolda ilerleyen herkes, korumacıdır. Japonya, Batı Avrupa, Kanada, Birleşik Devletler için serbest ticaret iyidir. Ama gelişmeye çalışan yoksul ülkeler serbest ticaret rejiminin gereklerinin altından kalkamaz. Gelişmiş ülkelerden gelecek rekabetle yüzleşerek, sanayilerini geliştirmenin bir yolu yoktur. İmkânsızdır bu.”

İşin ilginç yanı, kalkınmaya çalışan ülkelerin büyük çoğunluğunda, hem Henwood’un anlattıkları geçerli, hem de 1975 sonunda yaptığım iki tespit de geçerli. Anlayışlarında değişen bir şey yok. Düşündüklerini zannediyorlar ama yine onların adına kalkınmışlar düşünüyor. Cesaretli konuşmalar yapıyorlar, ama sadece kendi içlerinde.

Ancak kalkınmış ülkeler fazla rahatlamasınlar. Çünkü dünyanın gidişatı değişmezse, insanlık hep birlikte batar. Bu durumdan da tabii olarak en çok zararı, en zenginler görür. Onlar hem bu dünyalıklarını kaybederler, hem de ahiretlerini.

Sosyal kategorisine gönderildi | KALKINMIŞ VE KALKINMA YOLUNDA OLMAK için yorumlar kapalı

KAPİTALİZMİN DOĞASI

EKONOMİK BUHRANLAR, KAPİTALİZMİN DOĞASI GEREĞİDİR

 

Kapitalizmin en revaçta olduğu dönemlerde, karşı fikir öne sürenlerin başında Karl Marks geliyordu. Marks, buhranların kapitalizme özgü olduğunu söylüyordu. Bu sebeple kendisi yeni bir sistem önerdi. Ancak kendi oluşturduğu sistem bir sonuç vermedi. Fakat, kapitalizm hakkındaki öngörüsü doğru çıktı.

Kapitalizm, bireysel ekonomik oyuncuların bencilce çıkarları peşinde koşmaları üzerine sistemleştirilmiştir. Bu sebeple hayvani duygularla işler. Bu işleyiş, servet oluşumunu hızlandırır. Ancak, kapitalizmi savunanların dikkatlerinden kaçan bir husus; aynı yapının ani yükseliş ve düşüşlere de imkân sağladığı konusudur.

Nitekim vahşi kapitalizmin uygulanışından günümüze kadar, geçmiş insanlık tarihinde örneği olmayan istikrarsızlık ve belirsizlikler baş göstermiştir. İşin ilginç yanı, kapitalizm, düştüğü istikrarsızlık ve ve belirsizliklerden kendi kendini yenileyerek çıkamamıştır.

1929 büyük buhrandan çıkış yolu, İngiliz iktisatçı John Maynard Keynes’in, devletin ekonomiye müdahale ederek talep yaratmasını istemesiyle aşılmaya çalışıldı. Bu fikrin uygulanması da hemen sonuç vermedi. 1933 yılına gelindiğinde 4 yıl öncesinin rakamlarına ulaşılamamıştı. Fakat o dönemde başlayan II.Dünya Savaşı hazırlıkları için oluşturulan yeni talepler sayesinde ekonomik buhrandan çıkıldı.

Yani kapitalizm, kendi kendini dengeye getiremedi, düzeltemedi. Ancak devlet müdahaleleri sayesinde, o da uzun sürede toparlandı. Bazı ekonomistlere göre, eğer FED yani ABD Merkez Bankası, zamanında ve doğru müdahaleyi yapsaydı, sorun çabuk atlatılırdı. Bize göre, bu iddia da doğru olsa sonuçta, yine kapitalizmi bir dış müdahale kurtarmış olacaktı. Dolayısıyla kapitalizm her halükârda, kendi kendini dengeye getiremeyecekti.

2008 ekonomik buhranından çıkabilmek için ise, devletin müdahalesi sadece talep yaratma alanında kalmadı. Devlet, özel sektöre büyük çaplı finansal destekler verdi. Bankaları, büyük üreticileri kurtarmaya çalıştı. Geniş çaplı teşvik yasaları çıkarıldı. Para arzı üzerindeki devlet denetimi artırıldı. Bütün bunlara rağmen çok sayıda devlet henüz sıkıntıyı atlatamadı.

Küresel anlamdaki iki buhranda da, aynı senaryo oluştu. Buhranları çıkaran, kapitalist sistemin kendisi, ama sistemi kurtaran, devlet oldu. Böyle ticareti herkes yapar.

Görülüyor ki, 2008 buhranı için devletlerin yaptıkları müdahale, sahip oldukları büyük varlıkları, lakayt bir şekilde yöneten zenginleri korumanın ötesinde, ciddi bir işe yaramamış. Fakir devletler ve her devletteki fakir insanlar, daha çok zarar görmüşlerdir.

Bazı iktisatçılara göre, devletlerin destekleri, zombi (öldükten sonra diriltilen) bankalar ve zombi şirketler oluşturmuştur. Hattâ, güçlerinin çok üstünde borçlandıkları halde kurtarılan zombi vatandaşlar oluşturmuştur. Bunlar kendilerine çeki düzen vermek yerine, eski anlayışlarını sürdürmeye daha meyillidirler. Bu sebeple yeni bir buhranın temel taşlarını oluştururlar.

Devletin yaptığı bu müdahale, ilerisi için devletlere yeni yükler getirmektedir. Bu destekler, genel bütçe açıklarını artıracaktır. Genel bütçe açıkları, kamu borçlarındaki artışı tetikleyecektir. Özel sektör borçlanmalarına devlet garantisi verilmesi de, devlete yük getirmektedir. Bütün bu yükler, bir süre sonra kamu borçlarının sürdürülemez hale gelmesine vesile olacaktır.

Kamu borçlarını sürdürememek, ekonomik buhrana davetiye çıkarmaktır. Kamu borçlarını sürdürebilmek için para basmak, kısa vadede işe yarayabilir. Ama orta vadede daha etkili bir buhranın sebebi olabilir.

Ekonomi, sadece matematiksel verilerle yürümemektedir. Bu konuyla ilgili olarak ekonomik buhrandan önce yazdığım “Tarihin Aydınlattığı Gelecek” isimli kitabımdaki ifadelerimi, aynen aşağıda aktarıyorum:

“Sanal yani hayali ekonomi ile, gerçek yani üretici ekonomiyi uzlaştırmak zorundayız. Aksi taktirde insanlar, kendi duygu ve heyecanlarının fasit dairesi (sarmalı) içerisine girebilirler. Bu daireden çıkmaları çok zor olur ve insanlık can çekişebilir. Sanal ekonomi gerçek üretimin olmadığı ekonomidir. Aklın, mantığın, duyguların, duyarlığın yeri yoktur. Dolayısıyla sanal ekonomi, insanlığın geleceği için çok tehlikeli hale gelmektedir. Baudrillard’a göre spekülatörler, hayali değer yaratarak kazandıkça büyüyorlar. Büyüdükçe birbirleriyle birleşiyorlar. Birleştikçe karşı konulamaz oluyorlar. Böyle giderse hem insanlar hem de devletler, hayali değer yaratıcılarının oyun alanı olmaktan ileri gidemeyeceklerdir. (Bu konuda İslâmiyet’in bize öğütlediğinin kendime göre yorumunu, kitabın Türklerin Medeniyetinin Bugünkü Durumu bölümünde yaptım.)

Günümüzde bile sanal ekonomi alanında dönen günlük para akışı, mal ve hizmetler alanındaki dünya ticaretini finanse etmek için gerekli miktarın kat kat üstündedir.

Dünyanın bugünkü karmaşık şartlarında ekonomi biliminin genel bir çözüm getirmesi çok zor. Peter F. Drucker’e göre (s.167) küreselleşen dünya, Fransız Leon Walras’ın ekonomiyi matematiksel bir kalıba oturttuğu 1870’li yıllardan çok farklı yapıdadır. Yeni bir ekonomi kuramı geliştirebilmek için ekonomistler, aşağıdaki dört farklı yapıya tek bir ilke geliştirmek zorundalar:

  1. Fertlerin ve firmaların mikro (öz) ekonomik anlayışları (yani paranın devir hızı, kâr hırsı ya da girişimcilik yapıları, bazen alınan duygusal kararlar vb.),
  2. Milli devletlerin uyguladıkları makro (genel) ekonomi uygulamaları (yani para, kredi ve faiz oranları),
  3. Uluslar aşırı işletmeler (gerek sanal ekonomide gerekse üretimde süper güç ve tekeller oluşturmaya çalışan, milli olmayan şirketlerin farklı amaçları),
  4. Dünya ekonomisi (teknolojik gelişmelerin oluşturduğu küreselleşmenin, insanlar üzerindeki henüz belirlenemeyen etkisi).
  • Bütün bu birbirinden farklı yapıları tek bir “ilke” ile açıklayıp kuramsal hale getirmek çok güç görünüyor. Belki de bu fiili durum, ekonomiyi matematiksel bir denge bilimi olmaktan çıkaracaktır. Ekonominin sadece bölgesel ve kısa süreli kuramlar geliştirilmesine yol açacaktır. Nitekim, 1984-87 arasında ABD ekonomisinde uygulanan bazı politikalar, daha o zaman ekonomi kuramcılarını şaşırtan ve teorilere tamamen ters olan sonuçlar doğurdu. Hattâ aynı uygulamanın ABD halkı tarafından algılanışı ile Japonlar tarafından yorumlanışı birbirine tamamen zıt oldu. Ülkelerin anlayışları arasında her zaman böyle farklar vardır.”

Demek ki, ekonomi süreci, hem beyinle hem de yürekle birlikte götürülmelidir.

Bütün bu buhranlara ve dünyanın büyük çoğunluğunun yoksul kalmışlığına rağmen, yine de kapitalizmi savunanlar, sıklaşan ekonomik buhranlara alışmalıdırlar. Fakat kapitalizm bir gün kendi kendini dengede tutacak hayaliyle beklerken,dünya çapında oluşacak bir kargaşa ortamının sonucunda, inşallah hep birlikte batmayız.

Bu sebeple insanlık olarak mutlaka, bir çıkış yolu bulmalıyız. (Çıkış yolları konusunda, bu sitedeki birçok yazımızda, dolaylı ilgili olan fikirlerimizi belirttik. Belirtmeye devam edeceğiz.)

Ekonomi kategorisine gönderildi | KAPİTALİZMİN DOĞASI için yorumlar kapalı