KALKINMIŞ VE KALKINMA YOLUNDA OLMAK

KALKINMIŞ ÜLKELERLE DİĞERLERİ ARASINDAKİ ANLAYIŞ FARKLARI

 

Gençlik hareketlerinin yoğun olduğu bir dönemde üniversite öğrencisi idim. Yetiştiğim çevre ve ergenliğe geçiş dönemimdeki hayallerim, milliyetçi tarafta yer almama vesile oldu. Tarafımı isteyerek seçmiş olmam, sadece karşıt guruplara değil, kendi içimimizde de eleştirel yaklaşmamı sağladı.

Bizim karşımızda mücadele eden devrimci gurubun tam hâkimiyetinde olan ODTÜ’de, Ülkücü Gençlik Gurubunun başkanlığına talip olmam, isteyerek milliyetçilere katıldığımın bir göstergesidir. 1974 affından sonra eski devrimcilerin afla geri geleceği, dolayısıyla ciddi bir mücadelenin başlayacağı belli olmuş iken ve bizim gurubun bir başkanı var iken, başkanımızı pasif görerek bu göreve talip olmam, isteyerek katıldığımın diğer bir ciddi nişanesidir.

ODTÜ’deki bu görevim sırasında yaşadıklarım, olayları daha iyi kavramama yardımcı oldu. Gençliğin verdiği heyecanla, her olayı idealist gözlükle yorumluyorduk.  Bunun çok yanlış olduğunu yaşayarak gördük. Yaşça bizden büyük olanların çoğunun gençler gibi idealist olmayıp, menfaatleri peşinde koşan insanlar olduğunu müşahede ettik.

1975 yılı sonuna doğru başkanlığı devrederken, bazı konulardaki düşüncelerim farklılaşmaya başlamıştı. Öncelikle, dünyadaki mücadelenin Varşova Paktı ve NATO paktı arasında olmadığını anlamıştım. Dünyadaki mücadele, teknolojik üstünlük çabasıydı. Kalkınmışlar, Türkiye gibi ülkeleri iki yönden oyalıyorlardı.

Birincisi, üretici güçleri birbirine kırdırıyorlardı. Bizim gibi ülkelerin, üretime yönelik üniversiteli insan sayısı zaten az idi. Bu az olan insanlarımızı da guruplara ayırarak, birbirimizle kavga ettiriyorlardı. Biz iktidara gelsek, devrimci denilenleri saf dışı bırakacaktık. Onlar iktidara gelse, ülkücüleri üretimin dışına iteceklerdi. Dolayısıyla bizim gibi ülkelerin kalkınmaları pek mümkün görünmüyordu.

Teknolojik üstünlük mücadelesi veren kalkınmış ülkelerin, bizlere yönelik olarak kullandıkları ikinci yöntem, düşünmemizi engellemekti. Bunun da en kolay yolu bizleri üretimin paylaşılması üzerine tartıştırmaktı. Hiçbir gurup, hiçbir meslek birliği, üretimin artırılması tartışmasını yapmıyordu. Sadece var olan az miktardaki üretimin paylaşılmasının mücadelesini veriyorduk.

Aldatıldığımızı anlayarak üretimin artırılmasını konuşmak isteyenler ise, basit tartışmaların içerisine çekiliyordu. Kimse birbirini dinlemiyordu. Hattâ aynı gurup içerisindekiler birbirlerini dinlemiyorlardı. Aynı gurup üyeleri birbirlerini neredeyse hainlikle suçluyorlardı. Devrimciyiz diyenler, aralarında Maocu ve Leninci olarak birbirine düşman iki guruba ayrılmıştı. Ülkücüler de Türkçü ve Sünni olarak karşıt iki guruba bölünmüşlerdi. Dini guruplar arasındaki ayrımlar ise, daha fazla idi. Çünkü zengin olma hırsına kapılmışlardı. Her gurup, kendilerinin dışındakileri cehennemlik olarak görüyordu.

Sonuç olarak, düşünme yeteneğimizi giderek kaybettiğimizden kalkınmanın yollarını tartışamaz olmuştuk.

1980’den itibaren güya çatışmalar bitti. Liberal anlayış etkin olmaya başladı. Dünya ile uyum sağlamanın gereğine inanıldı. Kalkınmış ülkeler bize ne tavsiye ediyorlarsa, derhal onu uygulamaya başladık. Dolayısıyla düşünme ve araştırma yeteneğimizi yine kullanmadık.  Yine sorgulamadık. Yine bize söylenenleri yaptık.

 Hâlbuki kalkınmışlar bize, kendileri kalkınırken yaptıklarının tam tersini tavsiye ediyorlardı. Ellen Agustine’nin aktardığına göre Ekonomist ve Left Business Observer’in kurucusu Doug Henwood, 21 Ocak 2006’da kendisiyle yaptığı söyleşide şunları söylemiş:

“Bugün ülkelere dayattığımız yasaların hepsini zamanında ihlâl ettik. Ekonomimiz 20inci yüzyılın başında korumacı gümrük kurallarına dayalıydı. Ayrıca şimdilerde kutsal tuttuğumuz zihinsel mülkiyet haklarının hepsini de ihlâl ettik. Birleşik Devletler kimya sanayi, I. Dünya Savaşı’nda Alman patentlerini çalmamızla kuruldu. Amerikalı yayıncılar, 19uncu yüzyılda yabancı yazarların çalışmalarını izinlerini almadan, ya da telif ödemeden basmalarıyla kötü bir ün yapmıştı.

…Tepedeki evde oturuyorsanız, serbest rekabetin ve liberalleşmenin kural olarak gelmesini istersiniz. Tepeye giden yolda ilerleyen herkes, korumacıdır. Japonya, Batı Avrupa, Kanada, Birleşik Devletler için serbest ticaret iyidir. Ama gelişmeye çalışan yoksul ülkeler serbest ticaret rejiminin gereklerinin altından kalkamaz. Gelişmiş ülkelerden gelecek rekabetle yüzleşerek, sanayilerini geliştirmenin bir yolu yoktur. İmkânsızdır bu.”

İşin ilginç yanı, kalkınmaya çalışan ülkelerin büyük çoğunluğunda, hem Henwood’un anlattıkları geçerli, hem de 1975 sonunda yaptığım iki tespit de geçerli. Anlayışlarında değişen bir şey yok. Düşündüklerini zannediyorlar ama yine onların adına kalkınmışlar düşünüyor. Cesaretli konuşmalar yapıyorlar, ama sadece kendi içlerinde.

Ancak kalkınmış ülkeler fazla rahatlamasınlar. Çünkü dünyanın gidişatı değişmezse, insanlık hep birlikte batar. Bu durumdan da tabii olarak en çok zararı, en zenginler görür. Onlar hem bu dünyalıklarını kaybederler, hem de ahiretlerini.

Sosyal kategorisine gönderildi | KALKINMIŞ VE KALKINMA YOLUNDA OLMAK için yorumlar kapalı

KAPİTALİZMİN DOĞASI

EKONOMİK BUHRANLAR, KAPİTALİZMİN DOĞASI GEREĞİDİR

 

Kapitalizmin en revaçta olduğu dönemlerde, karşı fikir öne sürenlerin başında Karl Marks geliyordu. Marks, buhranların kapitalizme özgü olduğunu söylüyordu. Bu sebeple kendisi yeni bir sistem önerdi. Ancak kendi oluşturduğu sistem bir sonuç vermedi. Fakat, kapitalizm hakkındaki öngörüsü doğru çıktı.

Kapitalizm, bireysel ekonomik oyuncuların bencilce çıkarları peşinde koşmaları üzerine sistemleştirilmiştir. Bu sebeple hayvani duygularla işler. Bu işleyiş, servet oluşumunu hızlandırır. Ancak, kapitalizmi savunanların dikkatlerinden kaçan bir husus; aynı yapının ani yükseliş ve düşüşlere de imkân sağladığı konusudur.

Nitekim vahşi kapitalizmin uygulanışından günümüze kadar, geçmiş insanlık tarihinde örneği olmayan istikrarsızlık ve belirsizlikler baş göstermiştir. İşin ilginç yanı, kapitalizm, düştüğü istikrarsızlık ve ve belirsizliklerden kendi kendini yenileyerek çıkamamıştır.

1929 büyük buhrandan çıkış yolu, İngiliz iktisatçı John Maynard Keynes’in, devletin ekonomiye müdahale ederek talep yaratmasını istemesiyle aşılmaya çalışıldı. Bu fikrin uygulanması da hemen sonuç vermedi. 1933 yılına gelindiğinde 4 yıl öncesinin rakamlarına ulaşılamamıştı. Fakat o dönemde başlayan II.Dünya Savaşı hazırlıkları için oluşturulan yeni talepler sayesinde ekonomik buhrandan çıkıldı.

Yani kapitalizm, kendi kendini dengeye getiremedi, düzeltemedi. Ancak devlet müdahaleleri sayesinde, o da uzun sürede toparlandı. Bazı ekonomistlere göre, eğer FED yani ABD Merkez Bankası, zamanında ve doğru müdahaleyi yapsaydı, sorun çabuk atlatılırdı. Bize göre, bu iddia da doğru olsa sonuçta, yine kapitalizmi bir dış müdahale kurtarmış olacaktı. Dolayısıyla kapitalizm her halükârda, kendi kendini dengeye getiremeyecekti.

2008 ekonomik buhranından çıkabilmek için ise, devletin müdahalesi sadece talep yaratma alanında kalmadı. Devlet, özel sektöre büyük çaplı finansal destekler verdi. Bankaları, büyük üreticileri kurtarmaya çalıştı. Geniş çaplı teşvik yasaları çıkarıldı. Para arzı üzerindeki devlet denetimi artırıldı. Bütün bunlara rağmen çok sayıda devlet henüz sıkıntıyı atlatamadı.

Küresel anlamdaki iki buhranda da, aynı senaryo oluştu. Buhranları çıkaran, kapitalist sistemin kendisi, ama sistemi kurtaran, devlet oldu. Böyle ticareti herkes yapar.

Görülüyor ki, 2008 buhranı için devletlerin yaptıkları müdahale, sahip oldukları büyük varlıkları, lakayt bir şekilde yöneten zenginleri korumanın ötesinde, ciddi bir işe yaramamış. Fakir devletler ve her devletteki fakir insanlar, daha çok zarar görmüşlerdir.

Bazı iktisatçılara göre, devletlerin destekleri, zombi (öldükten sonra diriltilen) bankalar ve zombi şirketler oluşturmuştur. Hattâ, güçlerinin çok üstünde borçlandıkları halde kurtarılan zombi vatandaşlar oluşturmuştur. Bunlar kendilerine çeki düzen vermek yerine, eski anlayışlarını sürdürmeye daha meyillidirler. Bu sebeple yeni bir buhranın temel taşlarını oluştururlar.

Devletin yaptığı bu müdahale, ilerisi için devletlere yeni yükler getirmektedir. Bu destekler, genel bütçe açıklarını artıracaktır. Genel bütçe açıkları, kamu borçlarındaki artışı tetikleyecektir. Özel sektör borçlanmalarına devlet garantisi verilmesi de, devlete yük getirmektedir. Bütün bu yükler, bir süre sonra kamu borçlarının sürdürülemez hale gelmesine vesile olacaktır.

Kamu borçlarını sürdürememek, ekonomik buhrana davetiye çıkarmaktır. Kamu borçlarını sürdürebilmek için para basmak, kısa vadede işe yarayabilir. Ama orta vadede daha etkili bir buhranın sebebi olabilir.

Ekonomi, sadece matematiksel verilerle yürümemektedir. Bu konuyla ilgili olarak ekonomik buhrandan önce yazdığım “Tarihin Aydınlattığı Gelecek” isimli kitabımdaki ifadelerimi, aynen aşağıda aktarıyorum:

“Sanal yani hayali ekonomi ile, gerçek yani üretici ekonomiyi uzlaştırmak zorundayız. Aksi taktirde insanlar, kendi duygu ve heyecanlarının fasit dairesi (sarmalı) içerisine girebilirler. Bu daireden çıkmaları çok zor olur ve insanlık can çekişebilir. Sanal ekonomi gerçek üretimin olmadığı ekonomidir. Aklın, mantığın, duyguların, duyarlığın yeri yoktur. Dolayısıyla sanal ekonomi, insanlığın geleceği için çok tehlikeli hale gelmektedir. Baudrillard’a göre spekülatörler, hayali değer yaratarak kazandıkça büyüyorlar. Büyüdükçe birbirleriyle birleşiyorlar. Birleştikçe karşı konulamaz oluyorlar. Böyle giderse hem insanlar hem de devletler, hayali değer yaratıcılarının oyun alanı olmaktan ileri gidemeyeceklerdir. (Bu konuda İslâmiyet’in bize öğütlediğinin kendime göre yorumunu, kitabın Türklerin Medeniyetinin Bugünkü Durumu bölümünde yaptım.)

Günümüzde bile sanal ekonomi alanında dönen günlük para akışı, mal ve hizmetler alanındaki dünya ticaretini finanse etmek için gerekli miktarın kat kat üstündedir.

Dünyanın bugünkü karmaşık şartlarında ekonomi biliminin genel bir çözüm getirmesi çok zor. Peter F. Drucker’e göre (s.167) küreselleşen dünya, Fransız Leon Walras’ın ekonomiyi matematiksel bir kalıba oturttuğu 1870’li yıllardan çok farklı yapıdadır. Yeni bir ekonomi kuramı geliştirebilmek için ekonomistler, aşağıdaki dört farklı yapıya tek bir ilke geliştirmek zorundalar:

  1. Fertlerin ve firmaların mikro (öz) ekonomik anlayışları (yani paranın devir hızı, kâr hırsı ya da girişimcilik yapıları, bazen alınan duygusal kararlar vb.),
  2. Milli devletlerin uyguladıkları makro (genel) ekonomi uygulamaları (yani para, kredi ve faiz oranları),
  3. Uluslar aşırı işletmeler (gerek sanal ekonomide gerekse üretimde süper güç ve tekeller oluşturmaya çalışan, milli olmayan şirketlerin farklı amaçları),
  4. Dünya ekonomisi (teknolojik gelişmelerin oluşturduğu küreselleşmenin, insanlar üzerindeki henüz belirlenemeyen etkisi).
  • Bütün bu birbirinden farklı yapıları tek bir “ilke” ile açıklayıp kuramsal hale getirmek çok güç görünüyor. Belki de bu fiili durum, ekonomiyi matematiksel bir denge bilimi olmaktan çıkaracaktır. Ekonominin sadece bölgesel ve kısa süreli kuramlar geliştirilmesine yol açacaktır. Nitekim, 1984-87 arasında ABD ekonomisinde uygulanan bazı politikalar, daha o zaman ekonomi kuramcılarını şaşırtan ve teorilere tamamen ters olan sonuçlar doğurdu. Hattâ aynı uygulamanın ABD halkı tarafından algılanışı ile Japonlar tarafından yorumlanışı birbirine tamamen zıt oldu. Ülkelerin anlayışları arasında her zaman böyle farklar vardır.”

Demek ki, ekonomi süreci, hem beyinle hem de yürekle birlikte götürülmelidir.

Bütün bu buhranlara ve dünyanın büyük çoğunluğunun yoksul kalmışlığına rağmen, yine de kapitalizmi savunanlar, sıklaşan ekonomik buhranlara alışmalıdırlar. Fakat kapitalizm bir gün kendi kendini dengede tutacak hayaliyle beklerken,dünya çapında oluşacak bir kargaşa ortamının sonucunda, inşallah hep birlikte batmayız.

Bu sebeple insanlık olarak mutlaka, bir çıkış yolu bulmalıyız. (Çıkış yolları konusunda, bu sitedeki birçok yazımızda, dolaylı ilgili olan fikirlerimizi belirttik. Belirtmeye devam edeceğiz.)

Ekonomi kategorisine gönderildi | KAPİTALİZMİN DOĞASI için yorumlar kapalı

ALLAH’IN VERDİĞİ NİMETLER

ALLAH’IN VERDİĞİ NİMETLERİ HATIRLAYALIM, O’NA VERDİĞİMİZ SÖZLERİ TUTALIM

 

Bakara 40: “Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi hatırlayın ve Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, Ben de size olan ahdimi yerine getireyim. Ve artık yalnız Benden korkun”

Bakara 145:“…Celâlim hakkı için, sana gelen bunca ilmin arkasından sen tutar da onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, o zaman hiç şüphesiz, sen de zalimlerden olursun.”

Bakara 209:“Size bunca deliller geldikten sonra yine kayarsanız, iyi bilin ki, Allah çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.”

Benzer konuları işleyen yukarıdaki üç ayet, farklı kişi ve guruplara hitap etmektedir. Ancak anlatılmak istenilen aynıdır. İlk ayet İsrailoğullarına hitaben gelmiştir. İkinci ayet, Hz. Muhammed’e hitap etmektedir. Üçüncü ayet ise, iman edenlere yapılmış bir uyarıdır.

Bilindiği gibi Kur’an’ın hitabı evrenseldir ve bütün zamanlar için geçerlidir. Dolayısıyla bu konuda sadece bir ayet olsaydı bile, bütün kişileri, gurupları, milletleri kapsardı. Fakat anlatılmak istenilenin öneminden dolayı olsa gerek, Allah, hem bir millete, hem bir peygamberine hem de bir ümmete ayrı ayrı hitap ederek, bizlere yol göstermektedir.

Ayetlerin bize anlattığı ilk öğreti, hiç kimsenin ve hiçbir gurubun Yüce Yaradan’ın nezdinde yanlış yapma ayrıcalığının olmadığıdır. Allah, Kur’an’da ahlâkını övdüğü peygamberi Hz. Muhammed’i dahi uyarmaktadır. Ona, Yüce Yaradan’ın peygamberine verdiği bunca ilimden sonra, yanlış içerisinde olanlara uymamasını öğütlemektedir. Onların isteklerine ve heveslerine uyduğu takdirde, zalimlerden olacağını vurgulamaktadır.

Bakara 209 da ise, iman edenlere seslenilmektedir. İman edenler, Peygamber gibi doğrudan olmasa da, çok sayıda delilleri, bizzat yaşayarak anlamışlardır. Yalnızca Bedir Savaşında yaşadıkları bile tek başına bütün delillere bedeldir. Yüce Yaradan, Bedir Harbinde Müslümanlara nasıl yardım ettiğini aşağıdaki ayetleriyle de anlatmıştır:

Ali İmran 123:“Andolsun, sizler güçsüz olduğunuz halde Allah size Bedir’de yardım etmişti. Allah’tan sakının ki, O’na şükretmiş olasınız.”

124: O zaman sen müminlere: “Rabbinizin size, indirilmiş üç bin melek ile yardım etmesi size yetmez mi?” diyordun.

125:“Evet, sabreder ve (Allah’tan) korkarsanız, onlar ansızın üzerinize gelseler, Rabbiniz size nişanlı nişanlı beş bin melekle yardım eder.”

126:“Allah, bunu size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Yardım, yalnız daima galip ve hikmet sahibi olan Allah katındandır.”

İşte bütün bu yardımları, bizzat yaşayarak anlayan Müslümanlar, ciddi biçimde uyarılıyor.Eğer kaytarır, gevşeklik gösterir ve şeytan onların başka tarafa kaymalarını sağlarsa,daima galip ve mutlak güç sahibi olanın sadece Allah olduğunu hatırlatıyor. Yani, Yüce Yaradan’ın yaptığı bunca yardıma rağmen, iki taraflı davranılırsa, karşılarında Allah’ı bulacakları ima ediliyor.

Allah karşımıza geçince neler olabileceği hususunda, tahmin yapabilmemiz için, Yüce Yaradan, İsrailoğullarından örnekler vererek bizleri bilgilendiriyor. Bakara Suresi 47-58 ayetleri arasındaki anlatılanlar, verilen nimetlerin diğer milletlere verilenlerden farkını ortaya koyuyor. Ancak buna rağmen, zalimlik yaptıklarını fakat yine de affedildiklerini anlatıyor. 59’uncu ayette ise, affedildikten sonra yine sözü değiştirmelerinden dolayı, onlara azap indirildiğini bahseder.

Yüce Yaradan, bizlerin, İsrailoğullarının başlarına gelenlerden ders almamızı istiyor.

Bakara 211:“İsrailoğullarına sor: Biz onlara ne kadar açık ayetler vermiştik. Fakat Allah’ın nimetini her kim kendisine geldikten sonra değiştirirse, şüphe yok ki, Allah’ın azabı çok şiddetlidir.”

Araf 165:“Onlar yapılan bunca nasihati unuttukları zaman, o kötülükten sakındıranları kurtardık, o zalimleri de fena hareketlerinden dolayı şiddetli bir azaba uğrattık.”

Ayetlerden anlaşılan o ki, Allah’ın bizlere gösterdiği deliller ne kadar açık ise, azabı da o kadar şiddetli olmaktadır. Bu durum ödül ve ceza yöntemine uymaktadır. Yapılan işleri bilerek daha güzel yaptıkça ödül de artar. Yapılan işleri bilerek daha fazla yanlış yaptıkça, ceza da artar.

Peki, bizlere gelen bunca ilime rağmen, biz hata yapmaya devam edersek ne olur? Zulmün önü açılır mı? Bu konuda Tövbe Suresi 32inci ayet bize bilgi veriyor:“Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar, Allah da razı olmuyor. Fakat kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlamayı diliyor.”

Demek ki, bize gelen nimetlerden ve ilimden sonra dönmemizin, insanlığın geleceğinde bir etkisi olmuyor. Biz cezalandırıldığımızla kalıyoruz. Allah, gelecek planlarını uygulamayı sürdürüyor.

Peki, biz cezalandırıldıktan sonra ne oluyor?

Nisa 133:“Ey insanlar! Eğer Allah dilerse sizi giderir de başkalarını getirir. Ve Allah, buna kadirdir.”

Maide 54:“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah yakında öyle bir toplum getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler; müminlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı da onurlu ve şiddetlidirler; Allah yolunda cihat eder, hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. Bu, Allah’ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Allah, geniş ihsan sahibidir, her şeyi çok iyi bilendir.”

Ayetler net olarak gösteriyor ki, Allah’a verdiği sözlerinden dönenleri, Yüce Yaradan gideriyor ve yerlerine yeni insanlar, yeni toplumlar getiriyor.

Allah’ım, bu dünyaya güzel eserler bırakabilmemiz için, irade gücü ver, mücadele azmi ver, cesaret ver, sabır ve sebat ver Allah’ım.

Senin her şeye gücün yeter.

Dini kategorisine gönderildi | ALLAH’IN VERDİĞİ NİMETLER için yorumlar kapalı

EKONOMİK BUHRANLAR VE BANKALAR

EKONOMİK BUHRANLARDA BANKALARIN ETKİSİ

Tarih boyunca, devletler ölçeğinde ekonomik buhranlara sıkça rastlanır. Ancak bölgesel buhranlar, 19uncu yüzyılın başlarından itibaren baş göstermiştir. Avrupalıların sömürgecilik anlayışı dünyaya yayıldıkça buhranlar dünya çapında etkili olmaya başlamıştır.

Geniş ölçekli olarak kabul edilebilecek ilk buhran, 1825-28 yılları arasında ortaya çıkmıştır. Bazı İngiliz bankaları, gelişmekte olan Latin Amerika ülkelerindeki yatırımların hisse senetlerini halka sattılar. Büyük reklamlarla şişirilen yatırımlar için halkın hisseleri kapıştığını gören bazıları işi dolandırıcılığa kadar vardırdılar. Dünya üzerinde var olmayan hayali bir ülkenin hisse senetlerini pazarladılar.

Bu buhran öncesinde bankaların davranışları, kendi kârlarını azamileştirmek adına, hayali değerler yaratarak halkı kandırmak şeklinde olmuştur. Ancak oluşan buhrandan hem kendileri, hem yatırımcılar hem de kısmen Brezilya hariç, Latin Amerika ülkeleri zarar görmüşlerdir.

19uncu yüzyılın bilinen en kapsamlı buhranı, 1873 yılında Viyana Borsasının çöküşüyle birlikte ortaya çıkmıştır. Bu sitede yayınladığımız “Dünyadaki Ekonomik Buhranın Sebepleri” adlı makalemizde belirttiğimiz gibi, Karl Marks bu buhran sayesinde gündeme gelmiştir. 1848 yılında Manifestosunu yayınlamasına rağmen Marks, sıradan bir gazeteci olarak hayatını sürdürmekteydi.

Bu buhran öncesinde 1857 yılında ABD’de başlayan ekonomik çöküntünün zararları henüz atlatılamadan gelen 1873 buhranı, kapitalizmin karşısında farklı bir anlayışın aranmasına vesile oldu. Böylece Karl Marks hatırlandı. Fikirleri hızla yayılmaya başladı.

Bu buhranın oluşmasının sebepleri sanki 1825 ekonomik çöküntü ile aynıdır. !825-28 buhranı sonrasında Latin Amerika ülkelerindeki yatırımlarını Avrupalı yatırımcılar, yatırımlarını geri çekmişlerdi. Yaklaşık 30 yıl boyunca bölgeye yeni yatırım yapmamışlardı. Fakat sonrasında önce ABD’den başlayarak tekrar Latin Amerika’ya yatırımlarına başladılar. Bilhassa GSMH’sından ordusuna sadece %3 civarında pay ayırarak aşırı zenginleyen İngiltere, bu yatırımlarda yine öncü oldu.

Yatırımcılar yine kendi öz sermayeleri ile değil, halka sattıkları hisse senetleri ile çok büyük yatırımlara giriştiler. Halka hisse senetlerini pahalıya satabilmek için yine bankaları kullandılar. Bankalar da yine hayali değerler yaratarak halkı kandırdılar.

Ancak bu defa olay sadece İngiltere ile sınırlı kalmadı. 1870 yılında Prusya, Fransa’yı yendi ve yüklü bir tazminat aldı. Prusya 1866 yılında da Avusturya’yı yenmiş ve kendisine bağlamıştı. Fransa’dan aldıkları tazminat ağırlıklı olarak, Prusya ve Avusturya’da borsadaki hisselere ve gayrimenkul yatırımlarına harcandı. Bu olayda da bankalar aracılık etti. Bu defa çöküş sadece Avrupa ile sınırlı kalmadı. Başta ABD olmak üzere Osmanlı Devleti, Paraguay gibi ülkeleri de etkiledi.

Bu buhranda da bankalar, hayali değer yaratıcılarına aracılık ederek ekonomik çöküntüyü tetiklemiş oldular. Sonuçta hem yatırımcıların birçoğu, hem bankaların bir kısmı hem de halk zarar etti.

1929 buhranı ise, neredeyse bütün dünyayı etkiledi. Bu defa çöküntü ABD’den başladı. 1907 ekonomik sıkıntıdan akıllanmayan bankalar, yine hisse senedi ve gayrimenkul konularında hayali değerleri satmayı sürdürdüler. !907 yılında aralarında birleşerek çöküntüyü atlatmışlardı. Fakat 1929 yılında halk bankalara aniden hücum ettiğinde her banka kendi derdine düştü. Merkez Bankası da onlara destek vermedi. Verdikleri kredileri geri istediler. Böylece çöküntüyü tetiklediler.

2008 genel buhranını hepimiz yaşadığımız için iyi biliyoruz. Sebepleri yine benzer. Yine hayali değer yaratılması, yine hisse senedi ve gayrimenkul fiyatlarındaki aşırı şişkinlik. Bunlar yetmezmiş gibi, yine kredilerin geri istenmesi, yine buhran öncesinde neredeyse yoldan geçene kredi verilirken yeni kredilerin aşırı zorlaştırılması gibi sebeplerle buhran derinleştirildi.

Bu sitedeki bazı yazılarımızda İslâm’ın bir denge dini olduğunu aktardık. Osmanlı Devletindeki davranışlardan birinin itidal olduğundan bahsettik. Fakat aynı Osmanlı Devletinin yöneticileri 1853’ten itibaren aldıkları borçları saraylar, yalılar, kasırlar yapmaya harcayınca devletin sonunu getirecek çöküntü başlamış oldu.

Demek ki, ekonomik buhranları en aza indirmek için, bankaların davranışlarını ciddi olarak gözden geçirmeleri gerekiyor. Önce aşırı rahat kredi verip, çöküntü alametleri görülmeye başlayınca tam tersine aşırı sıkmanın yanlışlığını göremezlerse buhranlar bitmez. Aksine sıklaşır.

Benzer şekilde hisse senedi ve gayrimenkul için karşılıkları var diye düşünülerek kolay kredi vermenin yanlışlığı görülmelidir. İhtisas bankacılığına yönlenmelidir. Olaylara itidalli yaklaşılmalıdır. Her zaman dengeli kararlar alınmalıdır. Böylece güvenin sarsılması önlenmelidir. Her alandaki bütün çöküntüler, güvenin sarsılmasıyla tetiklenir. Sonunda önlenemez hale gelir.

Ekonomi kategorisine gönderildi | EKONOMİK BUHRANLAR VE BANKALAR için yorumlar kapalı

ATATÜRK’ÜN GENÇLİĞE HİTABESİ

ATATÜRK’ÜN TÜRK GENÇLİĞİNE HİTABESİ

 

(Not: Bu yazı Ocak 2014’te yayınlanmıştı. Silindiğinden son paragraf hariç yeniden yayınlıyoruz.)

(Bu nutuk aslında bütün dünya için geçerlidir. Bu nutku sadece Türkiye bazında değil, genelde dünyanın bütününü kapsayacak şekilde, özelde ise başta siyasi partiler olmak üzere diğer kurumlar için yorumlayarak okursak çok daha faydalı olacaktır.)

Ey Türk Gençliği!

Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, iç ve dış düşmanların olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şartlarını düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şartlar, çok elverişsiz bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin temsilcisi olabilirler. Zorla ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şartlardan daha acı ve daha tehlikeli olmak üzere, memleketin dâhilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, işgalcilerin siyasi emelleriyle birleştirebilirler. Millet, fakirlik ve çaresizlik içinde yorgun ve bitkin düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu durum ve şartlar içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

Mustafa Kemal Atatürk

20 Ekim 1927

(Ey Dünya istikbalinin evladı! İşte bu durum ve şartlar içinde dahi, vazifen; İnsanlığın geleceğini kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, Allah’ın ipine sarılmaktır.)

 

 

 

Sosyal kategorisine gönderildi | ATATÜRK’ÜN GENÇLİĞE HİTABESİ için yorumlar kapalı

ALLAH’TAN ÜMİT KESİLMEZ

ALLAH’TAN ÜMİT KESİLMEZ

 

Yazımızın başlığı, bir halk deyişidir. Bu söz, iki yönlüdür. Birincisi, geçmişte hep yanlışların içerisinde olmuş, ama kendini düzeltmek isteyenler için geçerlidir. İkincisi, başa gelen haksızlıklara ve musibetlere sabredilmesi gerektiğini anlatır.

Kur’an’a göre gelmiş geçmiş bütün insanlık içerisinde, hata yapmayan insan yoktur.

Nahl Suresi 61: “Eğer Allah insanları zulümleri yüzünden hemen hesaba çekseydi, yeryüzünde kımıldayan tek canlı bırakmazdı. Fakat Allah onları, belli bir vakte kadar erteler. Müddetleri (ecelleri) geldiği zaman, onu ne bir saat erteleyebilirler, ne de öne alabilirler.”

Ayette, peygamberler dışında bir canlı kalmazdı denilmiyor. Demek ki, Allah’ın süzüp seçtiği peygamberler de, küçük de olsa hata yapmışlar. Peygamberlerin Kur’an’da belirtilen hatalarına baktığımızda, hatalarının, kendi nefislerini tatmin için isteklerde bulunup yanlış yapmak şeklinde olmadığını görürüz.

950 yıl yaşattığı peygamberini dinlemediler diye tufan oluşturarak, duası üzerine inanmayanları boğduğu, maddeten fakir peygamberi olan Hz. Nuh’ta da, bu durumu görüyoruz. Hz. Nuh, oğlu için Allah’a yalvarıp olumsuz cevap alınca, Hud Suresi 47’de Nuh: “Ey Rabbim! Ben bilmediğim bir şeyi istemiş olmaktan dolayı sana sığınırım. Sen beni bağışlamazsan, bana merhamet etmezsen ben hüsrana uğrayanlardan olurum” diyerek Yüce Yaradan’dan af diliyor.

Hz. Âdem’in, Cennetten kovulacak şekilde hata yapması sonrasında, Allah’tan öğrendikleri ile tövbe etmesi, Yüce Yaradan’ın da onun tövbesini kabul etmesi şeklinde gelişen olaylar da (Bakara Suresi 31-37), peygamberlerin hatalarına bir örnektir.

Kur’an’da en çok övülen peygamber Hz. İbrahim’dir. Buna rağmen o da Allah’tan babası için af dileme hatasını işlemiştir. Tövbe Suresi 114: “İbrahim’in babası için istiğfar etmesi de sırf ona vermiş olduğu bir sözden dolayı idi. Böyle iken onun bir Allah düşmanı olduğu kendisine açıklanınca o işten vazgeçti. Şüphesiz ki İbrahim, çok bağrı yanık, çok halim birisi idi.”

Kur’an’a göre, Hz. Musa, Allah ile konuşan ve mucizelerle desteklenen bir peygamberdir. Yine Kur’an’a göre, kendisine Allah tarafından bir ilim verilen kimse ile birlikte seyahat eden Hz. Musa, sabredemeyip sorularıyla ilim sahibi kişiyi kızdırmıştır. Bu büyük zat da (Müslümanların Hızır olarak varsaydıkları kişi), Hz. Musa’yı terk etmiş, onu yanından ayırmıştır.

Kur’an’da ahlâkı övülen bir diğer peygamber, Hz. Muhammed’dir. Fakat bazen o da hata yaptığı için Allah tarafından uyarılmıştır. Tahrim Suresi 1: “Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını arayarak Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi niçin sen kendine haram ediyorsun? Allah çok bağışlayan çok esirgeyendir.”

Hz. Muhammed ile ilgili olarak benzer konularda birkaç ayet daha var. Fakat Ahzab Suresi 37inci ayet, Allah’ın sevdiği bir peygamber olan Hz. Muhammed’in zihninden geçirdiği, ama kimseye açmadığı bir konu ile ilgilidir. Ayet: “Hem hatırla o vakti ki, o kendisine Allah’ın nimet verdiği ve senin de ikramda bulunduğun kimseye: “Hanımını kendine sıkı tut ve Allah’tan kork” diyordun da nefsinde Allah’ın açacağı şeyi gizliyordun. İnsanlardan çekiniyordun. Hâlbuki Allah, kendisini saymana daha lâyıktı. Sonra Zeyd o kadından ilişiğini kestiği zaman, biz onu sana eş yaptık ki, evlatlıklarının ilişkilerini kestikleri hanımlarını nikâhlamada müminlere bir darlık olmasın. Allah’ın emri de yerine getirilmiştir.”

Bilindiği gibi, insanın sadece yaptıklarını değil, zihninden geçenleri de Yüce Yaradan’ın işittiğini en iyi bilenler, Allah’ın peygamberleridir. Buna rağmen Kur’an’a göre Hz. Muhammed, zihninden geçeni saklayarak, evlatlığı Zeyd’e başka konuşmuştu.

Peygamberlerin bazılarının bu örnekleri, bizler için ders niteliğindedir. Allah, zihnimizden geçirdiklerimizi, başkaları görmeden yaptıklarımızı bilmektedir. Dolayısıyla, planlarımızı gizli yaptığımızı düşünerek, sadece kendimizi aldatırız.

O halde, peygamberler gibi, biz de af dileyelim. Bunca ilim ve destek verdiği peygamberlerini affeden Allah, bizleri de affedebilir. Yeter ki, insanlığın var olduğu günden beri bunca insanın yaptığı gibi, af diledikten sonra kendimize çeki düzen verelim. Kendimizi affettirecek işler yapalım. Ali İmran Suresi 135: “Ve onlar çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri zaman Allah’ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Allah’tan başka günahları kim bağışlayabilir? Bir de onlar, bile bile, işledikleri (günah) üzerinde ısrar etmezler.”

Günahları sadece Allah bağışlayabilir. İşledikleri günahlar üzerinde ısrar etmeyenleri, yalnızca Yüce Yaradan hidayete erdirebilir. Çevremize dikkatlice bakarsak, günahlarından dönerek güzel işler yapmış ve huzura ermiş çok insanın olduğunu görürüz. Yaptığı yanlışları itiraf ederek, Yüce Yaradan’dan ve haksızlık yaptığı insanlardan özür dileyen ve hatalarını telafi etmeye çalışarak, adaletli davranan kişiden daha huzurlu kim olabilir? Bu dünyada iç huzuru bulamayacaksak, yaşamamızın anlamı ne?

Neden biz de, günahlarımızda ısrar etmeyi bırakarak, her iki dünyada da huzur içerisinde yaşamayalım? Neden bu dünyada korku içerisinde, ahirette de azap içerisinde yaşayalım? Neden yanlışta ısrar edelim? Neden Allah’ın helâk ettiği kullar arasına girelim?

Unutmayalım ki, Allah’ın rahmeti geniştir. Yüce Yaradan, rahmetini kendi üzerine yazmıştır.

Allah’ım, kalplerimizi nurunla fetheyle. Gönlümüzü güzelliklere aç Allah’ım.

Senin her şeye gücün yeter.

YAŞAM kategorisine gönderildi | ALLAH’TAN ÜMİT KESİLMEZ için yorumlar kapalı

ALLAH DİLEMEZSE, BİZ DİLEYEMEYİZ

ALLAH DİLEMEZSE, BİZ DİLEYEMEYİZ

 

İnsan Suresi 30: “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Kuşkusuz Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

31: “Allah dilediğini rahmetine sokar. Zalimlere ise, acıklı bir azap hazırlamıştır.”

Tekvir Suresi.29: “Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemeyince, siz dileyemezsiniz.”

Müddesir Suresi 56: “Bununla beraber Allah dilemedikçe onlar öğüt alamazlar. Koruyacak da Odur, bağışlayacak da.”

İnsan Suresi 30uncu ayete göre, Allah dilemedikçe, biz dileyemeyiz. Ayetin devamında “kuşkusuz Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir” denilmektedir. Demek ki, Allah, hem bizim yaptıklarımızı ve aklımızdan geçirdiklerimizi bilendir, hem de hüküm ve hikmet sahibidir. Dolayısıyla bizim vereceğimiz hüküm, Yüce Yaradan’ın vereceği hükmün yanında geçersizdir.

Devam eden 31inci ayette, Allah’ın dilediğini rahmetine sokacağı ifade edilmektedir. Zalimlere ise, acıklı bir azap vardır. Kime rahmet edeceğini, kime azap edeceğini sadece Allah belirler. Dolayısıyla, asıl dileyen Yüce Yaradan’dır.

Müddesir Suresi 56ıncı ayette, öğüt alınabilmesinin bile, Allah’ın dilemesiyle olduğu ifade edilmektedir. Yüce Yaradan, bizim düşündüklerimizi ve yaptıklarımızı bilen olduğu için, bizim öğüt alma niyetinde olup olmadığımızı bilir. Dışımızdan öğüt almak ister bir görüntümüz olmasına rağmen, içimizden hiç niyetimiz yoksa Allah bizim öğüt almamızı dilemeyebilir.

Aynı ayetin devamında, “koruyacak da, bağışlayacak da Odur” denilerek, bizi kötülüklere karşı koruyacak olanın da, kötülük yapanlardan kendini düzeltmeyi içten isteyenleri bağışlayacak olanın da, sadece Allah olduğu vurgulanmaktadır.

Allah, gerçek faildir. İrade ve kudret sahibidir. İnsan, Allah’ın verdiği kadar irade ve kudret sahibidir. Akıl baliğ olan her insan edilgen değil, etkendir. Seçme hürriyetine sahiptir. Seçtiği yolda, ancak kendisine Allah’ın verdiği irade ve kudreti kullanarak bir şeyler yapabilir.

Allah da, insan da tasarruflarında bağımsızdır. İnsan, Allah’ın tasarrufuna müdahalede bulunamaz. Ama Allah, insanın tasarrufuna müdahalede bulunabilir. Bu müdahalenin zamanını ve zeminini sadece Allah belirler.

Yüce Yaradan’ın, insanın hangi seçimine destek verip, hangisini engelleyeceği konusunda biz bir şey diyemeyiz. Biz sadece Kur’an’a bakarak bazı fikirler yürütebiliriz. Bazen sevdiği kullarını zalimlerden korumak için müdahalede bulunur. Bazen mazlumları korumak için. Bazen de, insanları yanlıştan döndürerek doğru yolu bulabilmelerine vesile kılmak için müdahale eder. Bu tür müdahaleleri, her insan kendi hayatında yaşar. Kimisi anlar, kimisi anlayamaz. Anlayan ve gereğini yapan bağışlanır. Anlamayan ve yanlışta devam eden azap çeker.

Allah, insanın fiillerine, sık karışmaz. Her halükârda niyet edilen fiilin sorumluluğu, seçimi yapan insana aittir. Sonuçta, ödülü veya cezayı da, insanın kendisi hak eder. Allah, bilgisi doğrultusunda, insanın seçimine dilemesiyle imkân verir veya imkân vermez.

Bunu yapmak Yüce Yaradan’a kolaydır. Yukarıda belirttiğimiz gibi, Allah, gerçek faildir. İrade ve kudret sahibidir. İnsan ise, Allah’ın verdiği kadar irade ve kudret sahibidir. Yani Allah’ın irade ve kudreti sınırsız, insanlarınki Allah’ın çizdiği sınırlar içerisindedir. Mal, mülk, ihtişam bu sınırları genişletmez. Bu güçlerin yanlış kullanımı belki de, Allah’ın Kendi verdiği bu sınırları daraltılmasına sebep olur.

Allah’ım, Senden ilmini bilmediğimiz isteklerde bulunmaktan, Sana sığınırız.

Aldığımız kararlarda, hak ve adaletten ayrılmaktan, Sana sığınırız.

Sen, her şeyi bilensin.

Senin her şeye gücün yeter.

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | ALLAH DİLEMEZSE, BİZ DİLEYEMEYİZ için yorumlar kapalı

ECEL SABİT MİDİR

İNSANLARIN YAŞAMLARI, EZELDE Mİ BELİRLENMİŞTİR

 

İsra Suresi 99: “Onlar, gökleri ve yeri yaratan Allah’ın, kendilerinin aynı olan insanları yaratmaya da kadir olduğunu görüp bilmediler mi? Allah onlar için şüphe edilmeyen bir vade takdir etmiştir. Fakat zalimler, inkârlarında yine de ısrar ederler.” Demek ki bizim için belli bir süre takdir edilmiştir. Bu süreden de kesinlikle şüphe edilmez.

Enam Suresi 2: “Sizi çamurdan yaratan, sonra size bir ecel takdir eden O’dur. Tayin edilen bir ecel de (kıyamet zamanı) O’nun katındadır. Sonra bir de şüphe ediyorsunuz.”

Ayetler gayet nettir. Allah, insanlar için hem bu dünyada hem de ahirette belli bir ecel süresi tayin etmiştir. Enam 2deki ifadelere bakıldığında, ahiret hayatının da sonsuz olmayıp süreli olduğu anlaşılır. Ama bu sürenin, dünya hayatı ile mukayese edilemeyecek kadar çok uzun bir zaman olduğunu, konu ile ilgili diğer ayetlerden anlıyoruz. Dolayısıyla ahiret için, ebedi hayat tabiri kullanılması normaldir.

Araf Suresi 34. “Her ümmetin bir eceli vardır. O ecel geldiğinde, ne bir ân erteleyebilirler, ne de öne alabilirler.” Demek ki her ümmetin de, tıpkı insanlar gibi, belli bir ecel süreleri var. Bu süreleri, ertelemek ya da öne almak ümmetin yetkisinde değil.

Rad Suresi 38: “Andolsun ki, biz senden önce de peygamberler gönderdik. Onlara da eşler ve çocuklar verdik. Allah’ın izni olmadan herhangi bir ayet getirmek ise hiçbir peygamberin haddi değildir. Her ecel için bir yazı vardır.”

39: “Allah dilediğini imha eder, dilediğini de yerinde bırakır. Ana kitap O’nun katındadır.”

Rad Suresinin bu ayetlerinden anlaşılan, her ecel için Allah nezdinde bir yazı vardır. Ama bu yazının ne olduğu hakkında ayrıntılı açıklama olmadığından, bu yazının sadece ecel süresiyle ilgili olması ihtimali kuvvetlidir. Ayete göre Yüce Yaradan, Kendi katındaki ve Kendisinin takdir ettiği yazıların dilediğini imha eder, dilediğini yerinde bırakır.

Nahl Suresi 61. Eğer Allah insanları zulümleri yüzünden hesaba çekseydi, yeryüzünde kımıldayan tek canlı bırakmazdı. Fakat Allah onları, belli bir vakte kadar erteler. Müddetleri (ecelleri) geldiği zaman, onu ne bir saat erteleyebilirler, ne de öne alabilirler.”

Yunus Suresi 11: “Eğer Allah, insanlara, hayrı çarçabuk istedikleri gibi, şerri de alelacele verseydi, onların hemen ecellerini getiriverirdi. Fakat bize kavuşmayı ummayanları kendi hallerine bırakırız da azgınlıkları içinde bocalayıp giderler.”

Nahl 61 ve Yunus 11 de bahsedilenlerle Rad 39 da anlatılanlar aynı mahiyette. Yani Allah dilerse, bize takdir ettiği ecelleri öne çeker ve hemen getirir, dilerse erteler. Bu yetki tamamen Yüce Yaradan’ındır.

Bu konuda, doğrudan ifade edilmemekle birlikte, dolaylı olarak aynı şeyden bahsedilen bazı ayetler var.

Nuh Suresi 2: Dedi ki, “ey kavmim! Gerçekten ben size açık bir uyarıcıyım”.

3: Şöyle ki, “Allah’a kulluk edin, ondan korkun ve bana itaat edin.”

4: “Günahlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir süreye kadar ertelesin. Kuşkusuz Allah’ın takdir ettiği süre gelince ertelenmez. Eğer bilseydiniz.”

Hz. Nuh, 2 ve 3üncü ayetlerde insanları Allah’a kulluk etmeye ve Yüce Yaradan’ın elçisi olması dolayışla kendisine de itaat etmeye çağırıyor. Eğer bunları yaparsanız günahlarınız bağışlanır diyor. Ayrıca konumuzla ilgili olarak, ecellerinizi belli bir süreye kadar erteler diyor. Bu ayetten de anlaşılan Allah, insanlar için takdir ettiği eceli dilerse erteler.

Konumuzla dolaylı ilgili bir başka anlatımlar var. Aşağıdaki ayetler, Hz. Musa’nın yol arkadaşı ile birlikte yaptığı yolculukları anlatır. Yol arkadaşı, Allah’ın kendisine ilim verdiği bir kişidir.

Kehf Suresi 74: Yine yola koyuldular. Nihayet bir erkek çocukla karşılaştıklarında, adam (hemen) onu öldürdü. Mûsâ, “Bir cana karşılık olmaksızın suçsuz birini mi öldürdün? Andolsun çok kötü bir iş yaptın!” dedi.

Hz. Musa yol arkadaşının sabrını taşıran sorular sormaya devam edince, o da yolculukta neden bazı konularda öyle davrandığını açıklamaya başlar.

Kehf 80. “Oğlana gelince, anası babası mümin insanlardı. Onları azgınlığa ve küfre sürüklemesinden korktuk.”

81: “Böylece, Rablerinin onlara, bu çocuğun yerine daha hayırlı ve daha merhametli bir çocuk vermesini diledik.”

Yukarıda incelediğimiz Nuh Suresi 4üncü ayette, insanlar inkârlarından vazgeçselerdi, ecelleri geri bırakılacaktı. Yani ömürleri uzayacaktı. Kehf Suresindeki ilgili ayetlere göre, oğlanın anne babasına kötülük yapması ihtimali ağır basınca, eceli öne alınıyor. Ecellerdeki bütün bu ileri ve geri almaları sadece Allah yapıyor.

Demek ki, Allah katında insanlar ve ümmetler için takdir edilen bir ecel var. Ancak bu süre değişmez bir kural değil. Yüce Yaradan, insanların tavırlarına göre, isterse bu süreyi azaltıyor, isterse uzatıyor. Yetki tamamen ve tamamen her şeyi yaratan Allah’ındır.

YAŞAM kategorisine gönderildi | ECEL SABİT MİDİR için yorumlar kapalı

ALLAH HER ŞEYİ BİLİR

ALLAH’IN HER ŞEYİ BİLMESİ ÜZERİNE

 

Bizler insanlar olarak, Yüce Yaradan’ın bize verdiği ilim kadarıyla bilebilir, yine verdiği akıl kadarıyla düşünebiliriz. Gerçeği, her şeyin yaratıcısı olan Allah bilir. Bizler, her konuda olduğu gibi, bu konuda da bize verilen akılla ve bize gönderilen Kur’an ile yürüyerek fikir oluşturmaya çalışacağız.

Bakara Suresi 29: “O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra göğe yöneldi, onları yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi bilir.”

Ayette bahsedilenin konumuzla ilgili olanını daha net anlamak için, aşağıdaki ayetleri de incelemekte fayda var.

30: Bir zamanlar Rabbin meleklere: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. (Melekler): “A! Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz Seni överek tespih ediyor ve seni takdis ediyoruz” dediler. (Rabbin): “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.” dedi.

33: (Allah) “Ey Âdem, bunlara onları isimleriyle haber ver.” dedi. Bu emir üzerine Âdem onlara isimleriyle onları haber verince, (Allah): “Ben size, Ben göklerin ve yerin gayblarını bilirim, sizin açıkladığınızı da, içinizde gizlediğinizi de bilirim” dememiş miydim?” dedi.

Üç ayeti birlikte değerlendirdiğimizde Yüce Yaradan’ın bizlere anlatmak istedikleri daha netleşiyor. Bakara 33üncü ayetinde Allah, yerin ve göklerin gaybını yani, geleceğini bilirim diyor. Demek ki Yüce Yaradan, göklerde ve yerde bundan sonra ne olacağını tamamen biliyor. Sebebini de 29uncu ayetteki ifadeden anlayabiliyoruz. Yeri, yerdeki her şeyi ve gökleri yaratan Allah, fiziksel, kimyasal, biyolojik vb kuralları bizzat Kendisi koymuştur. Dolayısıyla, evrende gelecekte olacak her şeyi bilmesi doğaldır.

Ancak aynı ayetin dikkat çeken bir tarafı, insanlar için söyledikleridir. Allah, göklerin ve yerin geleceğini bilirim dedikten sonra “sizin açıkladığınızı da, içinizde gizlediğinizi de bilirim” diyerek devam ediyor. Bu açıklamada, bizim yani insanların, ne açıklayacaklarını ya da ne gizleyeceklerini bilirim demiyor. Bizlerin içimizden düşündüklerimizi ve bazen iki kişi arasında da olsa açıkladıklarımızı bildiğini vurguluyor. Ne düşüneceğimizi bildiğini söylemiyor.

Yukarıdaki ayetleri destekleyen ve ilave bilgi veren bir ayet; Hac Suresi 70: “Bilmez misin ki, Allah, gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir. Şüphesiz bunlar bir kitaptadır. Hiç şüphe yok ki bunlar Allah’a pek kolaydır.”

Ayette, “gökte ve yerde ne varsa” diyor. Ne düşünülecekse veya insanlar ne yapacaksa denilmiyor. Yine ayete göre, Allah nezdindeki kitapta, sadece gökte ve yerde olanlar yazılı. İnsanların ne yapacakları yazılı denilmiyor.

İnsanın özgürlüğü konulu makalemizde verdiğimiz bazı ayetleri, konumuz açısından incelemek için burada tekrar vereceğiz. Taha Suresi 43: “Firavuna gidin, çünkü o gerçekten azdı.”

44: “Varın da ona yumuşak söz söyleyin; olur ki, öğüt dinler yahut korkar.”

Ayete göre Allah, Firavunun hangi yolu seçeceğini, yani öğüt mü dinleyecek yoksa korkacak mı önceden bilmiyor ki, “olur ki, öğüt dinler yahut korkar” diyerek ihtimallerden bahsediyor.

45: (Musa ile Harun) “Rabbimiz! Onun bize kötülük yapmasından veya azgınlığını artırmasından korkarız” dediler.

46: Allah buyurdu ki: “Korkmayın, zira Ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm.”

Bu ayette de Yüce Yaradan, rahat bir tavırla, “korkmayın, o size bir kötülük yapmayacak” demiyor. “Korkmayın, zira Ben sizinle beraberim, işitir ve görürüm” diyerek peygamberlerine moral veriyor. Dolayısıyla, olayların gelişimine göre, ihtiyaç olursa, peygamberlerine yardım edeceğini ifade ediyor.

Aşağıdaki ayetlere ve benzeri başka ayetlere baktığımızda ise, yukarıdakilerden farklı bir ifade ile karşılaşıyoruz. Kur’an’da çelişki olması düşünülemeyeceğine göre, konuyu anlayabilmek için aşağıdaki ayetleri irdeleyelim.

Bakara 6: “Şu muhakkak ki inkâr edenleri uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir. Onlar inanmazlar.”

Nisa 155: “Verdikleri sözden dönmeleri, Allah’ın ayetlerini inkâr etmeleri, haksız yere peygamberlerini öldürmeleri ve “kalplerimiz kılıflıdır” demelerinden dolayı (başlarına türlü belalar verdik). Doğrusu Allah, inkârları sebebiyle onların kalplerini mühürlemiştir. Pek azı hariç onlar inanmazlar.”

Ayetlerden anladığımıza göre, Yüce Yaradan, inkârlarında ısrar edenlerin kalplerini mühürlüyor. Bu sebeple, kalpleri mühürlenenler artık, çok yönlü düşünme kabiliyetlerini kaybediyorlar. Olaylara tabiri caizse, değirmen çeviren atlarınki gibi, tek yöne bakan gözle bakıyorlar. Dolayısıyla sanki müzik aleti konumuna düşüyorlar. Müzik aletlerinde nereye hangi şekilde basınca nasıl ses çıkacağı bilinir.

İşte Yüce Yaradan da, böyleleri için Kendi fikrini söylüyor. “Onlar inanmazlar” diyor. Bu cümlede bile “onlar inanmayacaklar” demiyor. Nitekim Nisa 155 ayette “pek azı hariç inanmazlar” diyerek, yine de bir açık kapı bırakıyor. Çünkü bahsedilen konu, Allah’ın Kendisinin özgür irade verdiği insanlarla ilgilidir. Dolayısıyla insanların hepsi müzik aleti gibi olmadığından, bazen kendilerine verilen özgür düşünce yeteneğini kullanarak farklı davranabileceğinden, hepsinin kesin olarak ne yapacağını bilmek mümkün değildir. Hür bir insanın kendisi bile, gelecekte vereceği her kararı için tahmin yapamaz.

İşte Allah da, Bakara 6 ve Nisa 155’te, insanların inanma konusundaki kararları hakkında tahminlerini belirtiyor. Bu sebeple kelimelerinde –inanmayacaklar ya da pek azı inanacak gibi- gelecek kurgusu yapmıyor.

Aşağıdaki Yunus Suresi 40ıncı ayeti farklı tercüme eden mealler var. Bunlardan birisi, benim de tercümelerini çok kullandığım Elmalılı Hamdi Yazır’ın sadeleştirilmiş mealidir.  Yunus 40: “Onlardan ona (Kur’an’a) inanacaklar da var, inanmayacaklar da var. Rabbin fesatçıları en iyi bilendir.”

Tek başına bu meali okuduğumuzda yukarıda bahsettiğimiz ayetlerden farklı bir durum karşımıza çıkıyor. Ancak aynı tefsircinin aynı ekipçe sadeleştirilmiş Kur’an baskısında, takip eden ayetlere baktığımızda yukarıdaki sadeleştirmenin yanlışlığını anlıyoruz.

Yunus 41: Eğer seni inkâr etmeyi sürdürürlerse, de ki; “Benim amelim bana, sizin ameliniz de size aittir. Benim yapacağım sizi ilgilendirmez, sizin yapacağınız da beni ilgilendirmez.”

42: “İçlerinden seni dinlemeye gelenler de var. Sen, sağırlara, üstelik akılsız da olanlara dinletebilir misin?”

43: “İçlerinden sana bakanlar da var. Fakat sen, körlere, üstelik basiretleri de yoksa hidayet edip yol gösterebilecek misin?”

44: “Şurası kesindir ki Allah, insanlara zerre kadar zulmetmez. Ne var ki, insanlar kendi kendilerine zulmedip duruyorlar.”

Dolayısıyla devam eden ayetlere baktığımızda, 40ıncı ayetin yukarıdaki mealinin yanlışlığı ortaya çıkıyor. Aksi varit olsa, 41inci ayette “Eğer seni inkâr etmeyi sürdürürlerse, de ki” şeklinde bir ifade olmaz. “Onlar inkâr etmeyi sürdürecekler” şeklinde ifade olur.

Bu sebeple 40ıncı ayeti aşağıdaki gibi tercüme eden mealler, Kur’an’ın bütününe uygundur. Yunus 40: “İçlerinden öylesi var ki ona (Kur’an’a) inanır; yine onlardan öylesi de var ki ona inanmaz. Rabbin bozguncuları daha iyi bilendir.”

Yine, birçok mealde aynı şekilde tercüme edilen bir ayet var ki, bizim yukarıda anlattığımız kalbi mühürlenenler hakkında daha net bilgi veriyor.

Hud Suresi 36: Ayrıca Nuh’a şöyle vahyettik: “Bil ki kavminden şimdiye kadar iman etmiş olanlardan başka artık kimse iman etmeyecektir. Onun için yaptıkları şeylerden dolayı kederlenme.”

Yüce Yaradan’ın bize bildirdiği üzere Hz. Nuh, 950 yıl yaşamıştır. Yukarıdaki ayetteki vahiy, bu sürenin sonunda gönderilmiştir. Dolayısıyla artık, geçen bu uzun sürenin sonunda, kalbi mühürlenenlerin içerisinden kendini düzeltme ihtimali olan kalmamıştır. Allah’ın sabrının da bir sınırı vardır. Bu sınırın, insanların kendi içlerinden güzel şeyler düşünmeleriyle de bağlantısı vardır.

Bakara 96: “Elbette onları insanların hayata en hırslı, en düşkün olanları olarak bulacak, hatta müşriklerden bile daha düşkün bulacaksın. Onların her biri bin sene ömür sürmeyi arzular, oysa uzun yaşamak kendisini azaptan kurtarıp uzaklaştıracak değildir. Allah, onların neler yaptığını görüp duruyor.”

Yüce Yaradan, insanların göğüslerinde düşündüklerini ve göğüslerinin özünü bildiği için, onların iflah olmayacaklarına karar verdiğinde, diğer insanlara zarar vermelerini önlemek için gerekirse hepsinin helâkına karar veriyor.

Hud 37: “Gözetimimiz altında ve vahyimize göre gemiyi yap. Zulmedenler hakkında bana bir şey söyleme. Çünkü onlar suda boğulacaklardır.” İnkâr edenleri en iyi Yüce Yaradan bildiğinden, Hz. Nuh’a onlar için bir şey talep etmemesini öğütlüyor.

Yunus Suresi ve Hud Suresinin ilgili ayetlerinden de anlaşılacağı üzere, Allah insanların hepsinin gelecekte ne karar vereceklerini bildiğini belirtmiyor. Kalplerini mühürledikleri için genel bir tahmin yapıyor. Fakat Hz. Nuh’u inkâr konusunda, net bir kanaat belirtiyor. Çünkü 950 yıl, kanaatleri netleştirmek için fazlasıyla yeterli bir süredir.

Kur’an ayetlerinin tercümelerine bakmaya devam ettiğimizde, yine ilk bakışta anlattıklarımızdan farklı anlamı olan bir ayetle karşılaşıyoruz.

Bakara 255: “Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O daima diridir (hayydır), bütün varlığın idaresini yürütendir (kayyumdur). O’nu ne gaflet basar, ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Onundur. İzni olmadan huzurunda şefaat edecek olan kimdir? O, kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir. Onlar ise, O’nun dilediği kadarından başka ilminden hiç bir şey kavrayamazlar. O’nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kucaklamıştır. Onların her ikisini de görüp gözetmek O’na bir ağırlık vermez. O çok yücedir, çok büyüktür.”

Ayetin tercümesinde bazı yanlış anlamalara meydan verecek anlatımlar var. Buna rağmen biz yine de mevcut anlatımın üzerine irdeleme yapalım. Ayetin siyahla yazdığımız bölümünde Yüce Yaradan, “Kendisinin izni olmadan kim şefaat edebilir” diye soruyor. Bu sorunun sorulmasının geçerli olduğu yer, ancak ahiret hayatıdır. Şefaat konusu, bu dünyada yaşanırken değil, kıyamet günü gündeme gelecektir. Dolayısıyla, insanların hepsi ahirete intikal etmiş olacaklardır.

İşte Yüce Yaradan, biz insanlar ahirete vardığımızda “O, kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir” demektedir. Allah bizim bu dünyada yaptıklarımızın gizlisini de açığını da, zaten bilmektedir. Bu bilgileri ışığında ve zerre kadar haksızlık etmeden, bizim ahiret hayatımızın nasıl olacağının kararını da, bizzat Allah’ın Kendisi verecektir. Dolayısıyla bizim arkamızdakini yani, ahiretteki geleceğimizi de elbette ve sadece Yüce Yaradan bilir.

Kur’an ayetlerini incelemeye devam ettiğimizde, yine ilk bakışta konumuz açısından farklı algılanan bir başka ayetle karşılaşıyoruz.

Enbiya Suresi 28: “Allah, onların önlerindekini de arkalarındakini de (yaptıklarını da yapacaklarını da) bilir. Onlar, O’nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler ve hepsi O’nun korkusuyla titrerler.”

Ama sağlıklı bir yoruma ulaşmak adına, ayette “onların” denilirken, kimlerin kastedildiklerini anlamalıyız. Bunun için hemen önceki ayetlere bakmak gerekiyor.

26: (Böyle iken) “Rahman, çocuk edindi” dediler. O, böyle şeylerden uzaktır, yücedir. Hayır, (evlat diye niteledikleri) o melekler ikrama erdirilmiş kullardır.

27: “Onlar Allah’tan önce söz söylemezler ve hep O’nun emriyle iş görürler.“

Demek ki, Yüce Yaradan’ın “onların” diyerek kastettikleri, yaptıklarını ve yapacaklarını bildiğini söylediği, insanlar değil, meleklermiş. Melekler, Allah’ın emrinin dışına çıkmaktan korkuyla titredikleri ve meleklere de emirleri sadece Allah verdiği için, meleklerin gelecekte ne yapacaklarını, Yüce Yaradan’ın bilmesi kadar doğal bir şey yoktur.

Kur’an ayetlerini incelemeye devam ederken, çoğu tercümede konumuzla ilgili olarak farklı algılanabilecek iki ayete rastlıyoruz. Biz aşağıda, çok farklı tercümelerden kelimelerin aslına daha uygun olanını yazdık.

Taha Surasi 103: “Kendi aralarında gizli olarak görüşecekler. Orada sadece on (Arapçası, aşrâ) kaldınız” (On kelimesinin yanında yevm yoktur. Dolayısıyla on gün veya on dönem diye tercüme edilmesi yanlış olur.)

104: Aralarında ne konuştuklarını en iyi biz biliriz. Görüşü en üstün olan: “Siz ancak bir gün kaldınız”.

Anlatılan bu olay, bir önceki ayete göre, kıyamet günü olacaktır. Taha 102: “Sura üfürüleceği gün ki biz suçluları o gün, (gözleri korkudan) göyermiş olarak mahşerde toplayacağız.”

Dolayısıyla ayette bahsedilen konuşma gayretleri mahşerde yapılmış olacağından, Allah’ın, insanların aralarında görüşeceklerini söylemesi doğaldır. Şu yaşadığımız dünyada bile, birbirimizle karşılaştığımız her yerde hemen dedikodu yapıyorsak, mahşerde de yapmamız gayet normaldir.

Dünyada ne kadar kaldığımız konusunda mahşerde belirtilecek fikirlerin, on veya bir gün gibi rakamlar olması da normaldir. Nitekim Müminun Suresi 112: (Allah inkârcılara) “Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?” diye sorar.113: “Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık. İşte bilenlere sor.” derler.

Diğer taraftan Kehf Suresindeki gençler, mağarada ne kadar kaldıkları konusunda aralarında görüşmüşler ve benzer şeyleri söylemişlerdir. Zaten ayetlerin konumuzla ilgili olan kısımları, fiillerdeki gelecek veya geniş zaman ifadeleridir. Fakat gün konularını da dikkatinize sunmamızın nedeni, Kur’an tercümelerindeki farklılıkların kaynağının Kur’an değil, tercüme edenlerin yorumları olduğunu vurgulamaktır.

Kur’an ayetlerinde yine konuyu farklı algılatabilecek bir ayetle karşılaşıyoruz. Kasas Suresi 56: (Resulüm!) “Sen sevdiğini hidayete eriştiremezsin; bilakis, Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi O bilir.”

Ayetten anlaşılan şudur.  Allah insanların zihinlerinde aldıkları kararları ve içlerinden geçirdikleri düşüncelerini bildiği için, iyiye yönelenlere hidayet verebilir. Biz, diğer insanlar olarak, o kişinin iç durumunu bilmediğimizden, görünüşte yaptıklarına ve söylediklerine göre karar vereceğimizden yanılabiliriz. Dolayısıyla “hidayete girecek olanları en iyi O bilir” sözü gayet doğaldır. Gerçekleşmemiş gelecek bilgisine göre değil, mevcut durumdaki düşüncelerin bilgisine göre karar verilecektir. Karar verecek olan da sadece Allah’tır. Bu sebeple, Kendisinin kimi hidayete erdireceğini -hem düşüncelerimizi hem de yaptıklarımızı bilmesinden ve kararı da Kendisi vereceğinden dolayı- elbette, sadece Yüce Yaradan bilecektir.

Yukarıda yazdıklarımızın dışında, Allah’ın, olayları, konuşulanları, göğüslerde gizlenenleri ve her şeyi bildiğini ifade eden çok fazla sayıda ayet vardır. Kur’an’daki bu ayetlerden konumuz açısından aynı anlama gelenlerini yazımızda zikretmeye gerek duymadık. İsteyenlerin bakmaları için bazılarının numaralarını veriyoruz: 2/77, 2/158, 2/181, 2/215, 2/224, 2/227, 2/235, 2/256, 2/270, 3/92, 4/45, 13/8, 15/24, 16/91, 22/68, 23/51, 23/92, 24/18, 24/21, 24/29, 27/74, 28/69, 29/45, 29/60, 30/54, 31/16, 31/23, 31/34, 33/1, 33/51, 34/2, 35/8, 35/38, 36/76, 39/7, 40/19, 41/36, 42/12, 42/50, 43/84, 44/5, 47/30, 49/7, 49/18, 51/30, 57/4, 57/6, 64/4, 67/13, 87/7

Yukarıda, Kur’an ayetlerini, Allah’ın bize verdiği akıl ve özgür düşünme yeteneği çerçevesinde irdeleyerek yaptığımız incelemelerden, şu sonuçlara varıyoruz. Gökleri ve yeri, yani kâinatı yaratan Yüce Yaradan, evrendeki sistemlerin işleyişleriyle ilgili olarak gelecekte olacak her şeyi bilir. Fakat kalplerini mühürlediği insanların haricindeki kullarının, ne karar verecekleri konusunun, Allah’ın bilgisi dışında olduğudur. Buna karşın Allah, gizli ya da açık her kararımızı bilir.

Kullarının, onlara, Kendisinin verdiği özgür iradeleri ile ne karar vereceklerini Allah’ın bilmemesi, Yüce Yaradan’a bir eksiklik getirmez. Çünkü insanlar kendi hür iradeleriyle hangi davranışı seçmiş olurlarsa olsunlar, her hareketleri Allah’ın külli iradesi sınırları içerisinde gerçekleşir. Hiç kimse Allah’ın yardımı olmadan Onun fiziksel, kimyasal, biyolojik vb kurallarının hilafına hareket edemez.

Diğer bir açıdan baktığımızda, eğer Allah dilerse, sevdiği kullarına tuzak kuranların tuzaklarını başlarına geçirir. Bozgunculuk ve hainlik yapmak isteyen insanlar, Allah dilemezse, Allah’ın sevdiği kullarına karşı, hiçbir başarı gösteremezler. Tıpkı Hz. İbrahim’in ateşe atılışında, tıpkı Hz. İsa’nın çarmıha gerilişinde, tıpkı Hz. Muhammed’in evinin etrafını sararak öldürülmek istenilmesinde başarısız oldukları gibi başarısız olurlar. Dolayısıyla insanlar özgür iradeleriyle hangi yolu seçerlerse seçsinler, Allah’ın külli iradesi dışında hiçbir şey olmaz. Allah, insanların verdiği her türlü gizli kararı bilir, bazen hemen cevap verir, bazen bekler ve gerektiğinde gerekeni yapar. Allah bir zalimliği engellemek isterse, anında önler.

Diğer taraftan, eğer Yüce Yaradan, insanların ne yapacaklarını ezelde biliyorsa, Onun peygamberler göndermesinin mantığı ne olabilir? Ezelden azgın olduklarını ve değişmeyeceklerini bildiği bir kavmi, gönderdiği peygamberini dinlemediler diye helâk etmesi, Allah’ın hangi vasfıyla bağdaşır? İnsanlara yasaklar koyarak bu yasaklardan kaçınmalarını öğütlemesi, Kendisine itaat edilmesini istemesi, bu arada insanların her yaptıklarını meleklerine kayda aldırması nasıl izah edilebilir? Bu soruları kolayca çoğaltabiliriz.

Bazı insanların yukarıdaki sorular çerçevesinde, Yüce Yaradan’ın kötü olduğunu düşündürtecek yorumları, Allah’ın yüceliğinden hiçbir şey eksiltmez. Allah, her türlü kötü vasıftan tamamen münezzehtir. Allah’ın her şeye gücü yeter. Allah, bir şeyin olmasını istediğinde, Onun sadece “ol” demesi yeterlidir.  Dilerse, insanlara verdiği özgürlüğü iptal eder. Herkesi tek bir ümmet veya tek tip düşünen varlık yapar. Böylece, insanların ne düşüneceğini de bilmiş olur.

Yazımızın giriş bölümünü tekrar edersek, gerçeği, her şeyin yaratıcısı olan Allah bilir. Biz, Yüce Yaradan’ın verdiği aklı, özgür irademizle kullanarak, Allah’ın kelâmı olan Kur’an’dan anladıklarımızı aktarmaya çalıştık.

Allah’ım, bizlere, Seni daha iyi anlamak ve anlatmak için ilim ve hikmet ver.

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | ALLAH HER ŞEYİ BİLİR için yorumlar kapalı

ÖZGÜR DÜŞÜNCE

İNSANIN ÖZGÜRLÜĞÜ ÜZERİNE

 

İnsanın özgür iradesinin olup olmadığı üzerine fikir yürüten filozoflar, birbirine tamamen zıt savunmalar yaparlar. Bu tartışmalara katılan psikologların da durumları aynı zıtlıktadır.

Determinizm açısından konuyu irdeleyenler, insanların özgür iradelerinin olmadığını savunurlar. Bunlar fiziksel determinizm ile psikolojik determinizm arasındaki ilişkiyi incelerken, kendileri de bir ikilemin yani çıkmazın içerisine girdiklerini farkederler. Çünkü bunlar da ruh, zihin ve bireyin ne tür bir şey olduğunu ve bedenlerle ilişkilerinin neler olduğu hakkında, kendilerini bile tatmin edecek netlikte bir cevap verememektedirler.

Hümanist olarak nitelenebilecek filozoflar ve psikologlar, insanın, davranışlarını tamamen özgür bir şekilde kendi istek ve eğilimlerine göre yönlendirdiğini düşünürler. Hattâ insanı, bunları dilediği gibi geliştirme imkânına sahip bir varlık olarak tanımlarlar.

Bizce bu zıt fikirlerin oluşmasının temel nedeni, bazılarının, insanı duygusal bir robot gibi değerlendirmesidir. Hâlbuki insan, daha karmaşık bir yapıda yaratılmıştır. İnsanın psikolojik yapısı, fiziksel yapısı kadar net değildir. Dolayısıyla insanın psikolojik yapısını formüle etmeye kalkarsak, irdelediğimiz konuda derinleştikçe, kendi fikirlerimizle çelişmeye başlarız.

Bilindiği gibi, aynı insanın psikolojik davranışı, zamana ve şartlara göre değişir. Bir insan, gençliğinde, orta yaşlarında ve ileri yaşlarında aynı konulara aynı tepkileri vermez. Nitekim meşhur filozofların bazısı kendi hayatları içerisinde, birbirine zıt fikirleri savunmuşlardır.

Bir insanın, aynı konuda, kimsenin görmediği ortamdaki tepkisi ile toplum içerisindeki tepkisi farklıdır. Bu toplumun kendi arkadaş gurubu olması halindeki davranışıyla, kendinden farklı fikirdeki insanlar arasında bulunmasındaki tepkisi farklıdır. Hattâ kendi arkadaş gurubu içerisinde, ilişkileri daha sıkı veya daha çok sevdiği, ya da menfaat bağlarının daha yoğun olduğu insanların bulunmasına göre, tepkisi yine değişir.

Aynı insanın aynı konuda, aldığı üzüntülü bir haberden ya da sevinçli bir haberden sonraki tepkileri değişik olur. Bir insan, kısa bir süre önce benzer bir olayı yaşamış ve kazık yediğini düşünmüşse, tepkisi farklı, kazık yediğini o an düşünmemişse tepkisi farklı olur.

Aynı insanın, aynı konuda, farklı tepki verebileceğini yaşayarak göreceğimiz bu durumların örneklerini çoğaltabiliriz. Ama sonuç olarak, aynı yere çıkarız. İnsanların psikolojileri formüle edilemez. Tıpkı, dünya ekonomisinin formüle edilemeyeceği gibi. Nasıl, dünya ekonomisini formüle etmeye kalkışan ekonomistler, kendileriyle çelişmek ve yanılmak durumunda kalırlarsa, insan psikolojisini formüle etmeye kalkan filozoflar da çıkmaz sokakta kalırlar.

Filozoflar arasındaki bu zıt fikirler, İslâm kelamcıları arasında da aynen vardır. Onlar da, ilâhi irade ve güç ile insani irade ve güç arasındaki ilişkileri incelemişlerdir. Kimileri, insani iradenin olmadığını, insanın fiillerinin ilâhi irade tarafından belirlendiğini savunmuşlardır. Kimileri de, hem ilâhi iradenin hem de insani iradenin olduğunu savunmuşlardır. Ancak, iki irade arasındaki ilişki konusunda net bir ayrım yapamamışlarıdır. Dolayısıyla külli irade ve cüz’i irade konuları hep tartışmalı olmuştur.

Bizler bu konularda, sadece Yüce Yaradan’ın Kur’an’ında gösterdiği yoldan yürümeye çalışarak fikirlerimizi oluşturacağız. Bilindiği gibi, Kur’an’da en çok geçen sözlerden birisi de “hiç düşünmez misiniz? veya “hiç akıl erdirmez misiniz?” sorularıdır. Eğer Allah, insanlara özgür düşünme kabiliyeti vermemişse, neden bizlerden düşünmemizi istesin? Yüce Yaradan’ın, yarattığı kullarıyla alay etmesi düşünülebilir mi?

Diğer taraftan herkesin kabul ettiği bir husus, eğer bir insan düşünebiliyorsa, o insan özgür demektir. Kendi düşünme kabiliyetini başkasına devretmiş yani başkalarının fikirleriyle hareket eden insan özgür değildir. Ancak, bir insanın düşüncesini başkasına ipotek etmiş olması, o insanda, özgür düşünme kabiliyeti yoktur anlamına gelmez. Çünkü Allah, akıl verdiği her insana düşünme kabiliyeti vermiştir.

Yüce Yaradan, insanları, kararlarını alırken serbest bırakmıştır. Kur’an’da bu durumu anlatan çok sayıda ayet vardır. Biz, Hz. Musa ve karşısındakileri irdelediğimiz geçen yazımızda, Firavun ile ilgili olarak yazdığımız ayetleri tekrar hatırlatmakla yetineceğiz.

Araf Suresi 130: “Gerçekten biz, Firavun sülâlesini, senelerce kıtlık ve gelir noksanlığı içinde tutup kıvrandırdık ki, düşünüp ibret alsınlar.”

131: “Fakat kendilerine iyilik geldiği zaman, işte bu bizim hakkımızdır, dediler, başlarına bir kötülük gelince de, işte bu Musa ile yanındakilerin uğursuzluğu yüzünden, dediler. İyi bilin ki, onların uğursuzluğu Allah katındandır. Lâkin çoğu bunu bilmezler.”

Taha Suresi 43-44: “Firavuna gidin, çünkü o çok azdı. Varın ona yumuşak söz söyleyin, belki nasihat dinler veya korkar.”

Yüce Yaradan yukarıdaki üç ayetinde de Firavun ve çevresindekilerin düzgün bir şekilde düşünmeleri için fırsatlar vermiştir. Onları kararlarında serbest bırakmıştır. Hattâ Araf 134-136ıncı ayetlere göre, onların verdikleri kararları doğrultusunda Kendisinden istediklerini yerine getirmiştir.

Araf Suresi 134: Ne zaman ki, azap üzerlerine çöktü, dediler ki, “Ey Musa! Bizim için Rabbine dua et, sana olan ahdi hürmetine eğer bizden bu azabı kaldırır uzaklaştırırsan, yemin olsun ki, sana kesinlikle iman edeceğiz. Ve İsrailoğullarını seninle birlikte göndereceğiz.”

135: “Ne zaman ki, belli bir süreye kadar onlardan azabı kaldırdık, derhal yeminlerini bozdular.”

136: “Biz de, ayetlerimizi inkâr ettikleri ve onlara kulak vermedikleri için kendilerinden intikam aldık da hepsini denizde boğduk.”

Ayetlerde anlatıldığına göre, Firavun ve ekibi, Allah’tan, kendilerinden azabı kaldırması karşılığında, özgür iradeleriyle bazı sözler verirler. Yüce Yaradan da, onların üzerinden azabı kaldırır. Fakat onlar, yine kendi hür iradeleriyle yeminlerini bozarlar. Hem burada belirtildiği gibi yeminlerini bozmaları, hem de diğer bazı ayetlerde anlatıldığı şekliyle, Hz. Musa’nın uyarıları karşısında sürekli oyunbozanlık yapmaları birleşince, Allah da hepsini helâk eder?

Eğer Yüce Yaradan, onları uyardıktan sonra kararlarında özgür bırakmasaydı ve onlar kararlarında gerçekten özgür olmasalardı, neden onları helâk etsindi? Kendi üzerine rahmetini farz kılan bir Allah’ın, gerçek anlamda özgürlük vermediği insanları, cezalandırması veya ödüllendirmesinin ne anlamı olurdu?

Genel kategorisine gönderildi | ÖZGÜR DÜŞÜNCE için yorumlar kapalı