TARİHİ, ANLAMA VE ANLATMA 2

TARİHÇİLİK VE TARİHİ İRDELEMENİN YÖNTEMLERİ 2

 

Günümüzde, tarihçiler arasındaki tartışmalar, ‘uzun dönem’ ve ‘kısa dönem’ tarihçiliği üzerine yoğunlaşmıştır. Yüz yıl öncesinde, tarihçilerin araştırdıkları ortalama tarih aralığı 75 yıl civarında imiş. Bu şekilde araştıranlar uzun dönem tarihçi olarak kabul ediliyorlar. 1970’lerden itibaren ise, araştırılan tarih aralığı 10 yıl civarına düşmüş. Bu tarihçilere de, kısa dönem tarihçisi deniliyor. Günümüzde tekrar uzun dönem tarihçiliğini savunanlar artmaya başlamış. Bu sebeple tartışmalar daha alevlenmiş durumda.

Aslında uzun dönem araştırmaların ortalamasının 75 yıl olmasının sebebi, bahsedilen bütün tarihçilerin Avrupalı veya Amerikalı olmasıdır. Eğer bu anketi yapanlar, araya Doğulu tarihçileri de katsalardı, ortalama yıl süresi uzun olurdu. Çünkü Doğunun tarihi geçmişi çok uzundur. İster Çin ister Türk tarihi olsun, milattan önceden başlar ve süreklilik arzeder. 1700’lü yıllara kadar da, dünya tarihinde etkilidirler.

Hâlbuki ABD’nin yazılabilecek tarihi, en fazla 300 yıldır. Dolayısıyla onların tarihini incelerken 75 yıl uzun dönemdir. Benzer durum Avrupa tarihi için de geçerlidir. Avrupa tarihi, Roma’nın güçlendiği ve etkili olduğu tarih olan M.Ö.100 ve M.S. 476 arasında başlar. Milattan önceki Helen tarihi, Avrupa tarihi değildir. Hem o dönemdeki halk kısmen farklıdır, hem de Helen Devletlerindeki anlayışlar, Avrupa’nın diğer bölgelerini etkilememiştir. Ayrıca da, toplam 150-200 yıl etkili olmuştur. Bu sebeple Avrupa tarihi, Romalıların yıkılışından 1492 keşiflerinin 100 yıl sonrasına kadar suskunluğa ve karanlığa girer. Dolayısıyla ciddiyetle incelemeye değer konuların tarihi yenidir, 400 yıllıktır.

Aslında tarihi irdelerken, asıl olan kısa veya uzun dönem aralığında incelemek değildir. Bundan daha önemli olan ve dikkat edilmesi gereken şeyler var. Tarihçiler, inceledikleri tarih aralığında, diğer bölgelerdeki aynı dönemde meydana gelen olaylarla karşılaştırma yapmalıdır. Benzer şekilde irdeledikleri dönemdeki olayları, geçmiş dönemlerdeki olaylarla karşılaştırmalıdırlar. Olayların sebeplerinin benzerliği üzerinde ciddiyetle durmalıdırlar.

Kısa dönem tarih incelemesinin bir avantajı, ayrıntılar hakkında bilgi edinmektir. Fakat tespit ettikleri bu davranışların, geçmişe bir tepki olarak mı, yoksa kendi dönemindeki değişen şartlardan mı oluştuğu konusunda fikir sahibi olmaya çalışılmalıdır. Aksi takdirde mikro tarih ayrıntıları faydalı olmaz. Olaylardan ders alınabilmesi ve halkın anlayabilmesi için ayrıntılarda boğulmamalı, sentez ve teoriden uzaklaşılmamalıdır.

Tarih anlatımları, okuyucuya kısa ve öz olarak sunulmalıdır. Yoksa okuyanı çok az olur. Okunmayan tarih bir işe yaramaz. Cam fanustaki süs gibi olur. Tarihi sevdirmek için, aktüel hale getirmek gerekir. Tarih anlatımlarının günlük gazete ve dergilerde yer alabilmesi sağlanmalıdır. Bunun için, tarih anlatımının, tablo ve grafiklerle ifade edilir hale getirilmesinde fayda vardır. Hattâ bununla da yetinmeyerek, yapılacak grafik ve çizelgeler, geleceğe doğru yönlendirilmelidir. Bilhassa çevre ve iklim konularında geleceğe yönelik grafiklerin kullanılması, hem daha mümkündür hem daha etkili olacaktır.

Dünyamızdaki değişim çok hızlı olduğundan, modelleme yapılamaz. Bu nedenle, uzun dönemli tarih anlatımında daha dikkatli olunmalıdır. Marksizm ve Annales ekolünün toptanlaştırıcı teorileri yanlıştır. Ancak insan yapısı değişmediğinden, yetkili kişilerin karar ve davranışları karşılaştırılarak bazı sentezlere ulaşılabilir. Thukydides de bu inançtan yola çıkarak anlatımını yapmıştı.

Günümüzdeki küreselleşme, tarihe bakış açımıza bazı yenilikler getirebilir. Küreselleşme öncesindeki tarihte, halk genel anlamıyla edilgen konumdaydı. Küreselleşmeyle birlikte, hem ülke halkının hem de uluslar arası sosyal gurupların etkileri giderek artmaktadır. Bu sebeple geçmiş tarihi irdelemelerimizi geleceğe yansıtırken bu durumu dikkate almazsak, yanılma ihtimalimiz artar.

Tarihçilik, sosyal bilimlerle aynı disiplin içerisinde değerlendirilmektedir. Bu durum makro tarih, yani uzun dönem tarihçiliği açısından bakılınca kısmen geçerli görülebilir. Ancak mikro tarih, yani kısa dönem tarihçiliği uygulamasıyla birlikte uzmanlaşmaya gidilmiştir. Yapılan araştırmalar daha akademik hale gelmiştir. Bu nedenle tarih anlatımı giderek halktan uzaklaşmıştır. Hâlbuki tarih, yapısı ve yöntemleri gereği, filoloji ve müzikolojiye daha yakındır.

Tarih, Amerikan tarihçi J. Franklin Jameson’ın dediği gibi, uzman tarihçilerin küçük bir loncasının bir mülkü değildir. Çicero’nun deyimiyle tarih, bir yaşam rehberidir.

Tarihi anlama ve anlatma konusunda faydalanabileceğimiz en değerli kaynak, Kur’an’dır. Yüce Yaradan, Kur’an’da, tarihi olayları farklı yönleriyle bizlere aktarmıştır. Anlatımlar, halkın anlayacağı dil ile yapılmıştır. Kur’an anlatımında zaman değil, düşünceler ve olaylar arasındaki bağlar öne çıkmıştır. Olaylar arasında karşılaştırma yapmamız, benzerlikleri görmemiz için bizlerden düşünmemiz istenmiştir. Böylece olayları kendimizin kavrayabilmesine imkân verilmiştir.

Tarihçiler de, halkın, tarihi kendisinin anlamasını, karşılaştırma yapmasını sağlamak için Kur’an ile benzer yöntemleri ve yukarıda bahsedilen metotları uygularlarsa daha başarılı olurlar. Nasıl ilimdeki gelişmeler, teknolojiye dönüşmeden halka faydalı hale gelmezse, tarihteki araştırmalar da, halkın kendi yaşamında faydalanacağı hale getirilmeden bir işe yaramazlar.

Sosyal kategorisine gönderildi | TARİHİ, ANLAMA VE ANLATMA 2 için yorumlar kapalı

TARİHİ ANLAMA VE ANLATMA

TARİHÇİLİK VE TARİHİ İRDELEMENİN YÖNTEMLERİ 1

Genel bir tanım olarak tarih; dünü anlatır, bugünü açıklar, yarını aydınlatır. Tarihin geleneksel amacı, yaşamı bütün yönleriyle öğretmektir. Yoksa tarih yazımı, kuru ve soyut çalışmalar değildir.

Tarihi anlatımdan ne anlamamız konusunda bize örneklik yapan –bilinen- en eski tarihçi Thukydides’tir. “Eserim, şu an yaşayanların beğenilerine hitap etmek için bir yazı parçası olmayıp, ilelebet payidar kalmak üzere kaleme alınmıştır” diyen yazarın, M.Ö 431 de Helen ülkesinde başlayan Peloponnesos savaşlarını anlatımı, günümüzde pek çok tarihçiye rehberlik yapmıştır. Onun anlatımından esinlenerek I. Dünya Savaşının başlama sebepleriyle benzerlik gösterdiği kanaatine varılmıştır.

Eski Yunanistan’daki bu savaş, diğerlerine uzak kuzey bölgedeki en küçük ve yeni bağımsız olmuş devletçik olan Epidamnus’taki, demokratlar ve oligarklar arasındaki iç mücadele sebebiyle başlamıştır. Sonrasında bütün Yunanistan’a yayılmıştır. Savaş, beklenilenden uzun sürmüş ve sonuçları açısından geri dönülemez değişikliklere sebep olmuştur.

Yunan yarımadasında iki büyük güç, Atina ve Sparta idi. Bu iki devlet, M.Ö. 480’de Perslere karşı birlikte savaşmışlar ve yenmişlerdi. Bölgedeki diğer iki güç olan Korfu ve Korinthos ise, göreceli olarak daha zayıf idiler. Epidamnus’taki iç savaşa önce bu iki güç bulaştı. Sonrasında bunlar, Atinalıları ve Spartalıları savaşmaya ikna ettiler.

Thukydides’e göre bu iki büyük gücün İkna edilmesinin arkasında yatan sebep, “savaşın kaçınılmaz olduğuna” olan inançtı. Savaşın kaçınılmaz olmasının düşünülmesinin sebebi ise, Atina veya Sparta’dan birisinin Korfu ya da Korinthos ile ittifak yapmasının, ittifak yapanı güçlendireceği anlayışıdır. Atina ve Sparta bu konuda birbirlerine güven duymadıklarından, Korfu ve Korinthos’un ittifak çağrılarına istemeyerek olumlu cevap verdiler.

Atina’nın başındaki Perikles’in fikirleri de, Atina’nın savaş kararı almasında etkili oldu. Perikles, Atinalılara  “Biz bir imparatorluğuz. Bir defa imparatorluk olduktan sonra konumumuzu koruyabilmek için, büyük riskler almaktan başka yapabileceğimiz fazla bir şey yok” diyerek onları ikna etti. Hâlbuki demokrat Atinalılar farklı düşünüyorlardı. Hattâ bunlar Spartalılara, “Bir savaş ne kadar uzarsa, bu dönemde oluşacak tesadüflerin savaş üzerindeki etkisi büyük olur” diyerek, onları savaştan vazgeçirmeye çalışıyorlardı. Buna rağmen Atinalılar, kaçınılmaz olarak telâkki ettikleri savaş kararı aldı.

Thukydides’in bu anlatımları, bütün tarihçiler için dikkate alınması gereken irdelemelerdir. Bazı tarihçiler, yazarın “savaşın kaçınılmaz olduğundan” dolayı çıktığını söylemesini eleştirebilirler. Bunu insanların doğası konusunda karamsar bir görüş olarak görebilirler. Ama Atinalıların ve Spartalıların yaşadığı güvenlik ikilemi her zaman var olmuştur. Sadece devletler arsında değil, kişiler ve guruplar arasında da görülmüştür. Çünkü Yüce Yaradan, insanların yapısını değiştirmemiştir.

Burada esas olan, tarihi olayları anlatırken Thukydides’in kullandığı irdeleme yöntemidir. Zaten kendisini bugünlere kadar taşıyan da budur. Ancak tarihçilerin çoğunun bu irdeleme yöntemlerini kullanmadığı açıktır.

Bu konuda Amerikalı tarihçi J. Franklin Jameson’ın Aralık 1912’deki “… Çalışma odamızın penceresinden dışarı bakıp, tarihi, uzman meslektaşların küçük bir loncasının bir mülkü olarak değil, milyonların meşru mirası olarak tasarlamaya razıysak…” sözleri, içine düştüğümüz durumu daha iyi anlatmaktadır.

Günümüzde, halka tarihi sevdirenler ve mümkün olduğunca öğretenler, tarihçi olmayan tarih yazarlarıdır. Çünkü bunlar tarihi, kuru ve sıkıcı anlatımlardan kurtararak aktüel hale getirirler.

Dünya için ortak bir gelecek aramak istiyorsak, geçmişe bakışımızın yöntemini değiştirmeliyiz. Bu bakış açısını mümkün olduğu kadar ortak hale getirmeliyiz. Bu konularda ve tarihi irdeleme yöntemlerinde yapılması gerekenler hususunu bir sonraki yazımızda ele alacağız.

Sosyal kategorisine gönderildi | TARİHİ ANLAMA VE ANLATMA için yorumlar kapalı

REFAH VE HUZUR İKİLEMİ

REFAH İÇERİSİNDE YAŞAMAK MI, HUZURLU YAŞAMAK MI?

 

Geçen yazımızın sonunda, gezegenimizin geleceğini korumak için seçim yapmamız gerektiğini ifade etmiştik. Refah içerisinde mi, yoksa huzur içerisinde mi yaşamak istediğimize karar vermemizin geleceğimizi şekillendireceğini belirtmiştik.

Eğer, geleceğimizi düşünmeyip, sadece kendi maddi refahımızı hedefleyecek isek, çocuk sahibi olmayı planlamamalıyız. Çünkü biz şimdiden, çocuklarımızın yaşamlarının bizden daha sağlıksız olması için çalışıyoruz demektir.

Eğer çocuk ve torun sahibi olmayı hedefliyorsak, oturup geriye yaslanarak ciddiyetle düşünmemiz gerektiğinin, bir yükümlülük olduğunu bilmeliyiz. Sorumluluğumuzun şuurunda isek, gelecek nesillerimizin oluşmasına uğraşmalıyız.

Bu sitede yayınladığımız “Zenginlik Nedir”, “İslâm’da İlim ve Zenginlik” ve “Zengin Kimlere Denir” başlıklı yazılarımızda refah içerisinde yüzen bir zengin olmanın insanı huzurlu yapmayacağı konusunda fikirlerimizi, gerçek yaşamdan örneklerle belirttik.

Zengin olmak isteği bir hırs haline gelirse, işte kişi için tehlike o zaman başlar. Çünkü artık zenginliğin sınırı ortadan kalkar. Hep daha zengin olmaya çabalar. Sahip olduğu serveti, geldiği makamı yetersiz görür. Bütün enerjisini daha üst makamlara gelebilmek için harcamaya başlar. Daha üst makam yoksa veya gelebileceğini düşünmezse, mevcut mevkisindeyken, yetkilerini artırmaya çalışır.

Bu duruma düşmüş kişilerin her çabası, hem diğer insanların hem de insanlığın aleyhine sonuçlar doğurur. Çünkü güçlü olma isteği, başkalarının haklarını, sağlıklarını ve yaşamlarını düşünmesini engeller. Kendisinin kazancı için başkalarının ölmesinin bile hiçbir önemi kalmaz. Artık böyleleri için, diğer insanların ölümlerinin, doğrudan veya tedrici olması arasında bir fark kalmaz. Yoluna çıktığını düşündüğü insanlar için ölüm emri vermekten bir an bile tereddüt etmez. Veya yaptığı ya da sattığı ürünlerin, insanların sağlıklarını bozarak ölümlerini çabuklaştıracağını bile bile o işi sürdürür.

Aslında bu yapıdaki insanların yaşamlarını yakından incelersek, en huzursuz kişiler olduklarını görürüz. Bu konuda diğer yazılarımızda, örneklerle açıklamalar yaptık. Refah içerisinde yaşamak isteyerek, gezegenimizi ve insanlığı tehlikeye atan kişilerin kendileri de huzurlu değillerse, o zaman, refah içerisinde yaşamanın ne anlamı var?

Gelelim Kur’an’ın bu konulardaki aktardıklarına. İslâm, helâl yoldan elde edilecek zenginliğe karşı değildir. Hz. Muhammed (s.a.v.) peygamber olduğunda zengin bir tüccar idi. Hz. Ebubekir Müslüman olduğunda zengin idi. Hanefi mezhebinin temelini atan İmamı Azam Ebu Hanife, zengin bir tüccar olarak yaşadı. Helâl yollar, Yüce Yaradan’ın kurduğu düzen içerisinde kalan, başkalarına, insanlığa ve dünyamıza zarar vermeyen, hattâ onlara da kazandıran gelir yöntemleridir.  Bu konuda “İslâm’da Çalışmanın Önemi” ve “İslâm’ın Üretime Bakışı” başlıklı yazılarımızda fikirlerimizi belirttik.

Helâl yoldan ve başkalarına da faydalı olarak kazanmak teşvik edilmiştir. Ancak israf etmek yasaklanmıştır. Enam Suresi 141, Araf Suresi 31 de “…Allah, israf edenleri sevmez” denilmiştir.

Gezegenimizdeki yaşamın geleceğini korumak “israf etmeyiniz” emrini uygulamakla başlar, infak ediniz emriyle perçinlenir.

Bakara 215: “Ey Muhammed! Sana nereye infak edeceklerini soruyorlar. De ki: Hayır olarak verdiğiniz nafaka, ana baba, yakınlar, öksüzler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Hayır (yardım) olarak daha ne yaparsanız herhalde Allah onu bilir.”

Bakara 219: “Ey Muhammed! Sana şarap ve kumardan soruyorlar. De ki: Bu ikisinde büyük bir günah, bir de insanlar için bazı menfaatler vardır. Fakat günahları, menfaatlerinden daha büyüktür. Yine sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: İhtiyaçtan fazlasını (vazgeçtiklerinizi, sizi sıkmayanı) infak edin. İşte böylece Allah, size ayetlerini açıklıyor. Umulur ki siz düşünürsünüz.”

Bakara 262: “Allah yolunda mallarını infak eden, sonra verdiklerinin arkasından başa kakmayı, gönül incitmeyi uygun görmeyen kimselerin Rableri yanında mükâfatları vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar, üzülmeyeceklerdir.”

Eğer Kur’an hükümlerine göre hayatımıza yön vermeye çalışırsak, refah ile huzur arasında bir denge kurduğumuzu göreceğiz. Birini, diğerine tercih etmek zorunda kalmayacağız. Refah anlayışımız, törpülenecek. Başkalarına, insanlığa ve gezegenimize zarar vermeden refah ve huzur içerisinde yaşamayı öğreneceğiz. Belki de böylesine imrenilecek bir dünya hayatı yaşamaktan daha önemlisi olarak, ebedi ahret hayatında da, Bakara Suresi 262inci ayetin muhatabı olma ihtimalimiz güçlenecek.

Genel, YAŞAM kategorisine gönderildi | REFAH VE HUZUR İKİLEMİ için yorumlar kapalı

GEZEGENİMİZİN VE İNSANLIĞIN GELECEĞİ

GEZEGENİMİZİN VE İNSANLIĞIN GELECEĞİ ÜZERİNE

 

Bu sitede daha önce yayınladığımız “Kalkınmanın Boyutları” ve “Maddi ve Manevi GSYİH Birlikte Olmalıdır” başlıklı yazılarımızda, kalkınmaktan ne anlamamız gerektiği üzerine fikirlerimizi ifade ettik.

Kapitalizm konusunu işlediğimiz yazılarımızdan “Ekonomik Buhranlar, Kapitalizmin Doğası Gereğidir” başlıklı olanında, hepimizin geleceğini ilgilendiren hususlardaki fikirlerimizi belirttik. Yine bu sitede yayınladığımız “Kapitalizm İnsanlığın Düşmanı ise, Çözüm Nedir?” başlıklı yazımızda, çözüm için bazı tekliflerimiz oldu. Bu konuda bizlere yol gösteren Kur’an ayetlerinden örnekler verdik.

Bu yazımızda konuyu bir başka açıdan ele alacağız.

Gezegenimizin ve insanlığın sorunları elbette çok sayıdadır.  Ancak bunlardan bazıları, günümüzde daha çok öne çıkmaktadır. Gezegenimizin öne çıkan sorunlarının başında, iklimleri, gezegenimizin kendi kendini tamir yeteneğini azaltan yapay gazları ve çevre kirliliği oluşturan üretimleri görmekteyiz. Diğer bir önemli sorunu ise, tarım alanında uygulanan yapaylıklardır. Diğer taraftan insanlığın en önemli sorunu, eşitsizliktir.

İlk iki meselenin geleceğimizi nasıl etkileyeceği konusunda, uzmanlar ve ilim insanları gerekli bilgileri vermeye çalışıyorlar. Çevre kirliliği başlığı altında toplayabileceğimiz bu sorunlar, gezegenimizin yaşam alanı olma kabiliyetini azaltmaktadır. Tarım alanındaki yapaylıklar ise, kanser başta olmak üzere birçok tehlikeli hastalığın, insanlığın başına musallat olmasına sebep olmaktadır.

İlk iki sorun, hem dünyada var olan eşitsizlikten kaynaklanmaktadır hem de eşitsizliği artırmaktadır. Eşitsizliğin artması, insanlardaki refah içerisinde yaşama hırsını tetiklemektedir. Zaten refah içerisinde olan zenginler, daha fazla refah içerisinde yaşamanın yollarını ararken, fakirlerin çoğu da, refah içerisinde yaşayabilmenin yöntemleri peşine düşmektedir.

Aslında sorunların çoğunluğu bu anlayıştan beslenmektedir. Çünkü refah içerisinde yaşama isteği, insanlarda, “maddi refah için her yol sakıncasızdır” anlayışının oluşmasını sağlamaktadır. Dolayısıyla kişiler, maddi refahlarını artırabilmek için, çevre kirliliği meydana getirmiş olmanın veya tarımda ve gıda üretiminde insan sağlığına zararlı maddeleri kullanmasının bir sakıncasını görmemektedir.

Refah arttıkça, çevre kirliliği ve gıdadaki sağlığa zararlı üretimler de artmaktadır. Bunlar arttıkça, hem iklimler değişmekte hem hastalıklar artmaktadır. Bunların sonucunda da eşitsizlik artmaktadır. Dolayısıyla, gezegenimizin geleceğini koruma anlayışı ile maddi refah, birbiriyle ters orantılıdır. Gezegenimizin ve insanlığın geleceğini kurtarmak için önümüzdeki en etkili yol, maddi refah talebimizi törpülemektir.

Elbette, refah içerisinde yaşamayı bırakmayacağız. Fakat sadece maddi gücümüzü artırarak veya yaptığımız tüketimin pahalılığıyla saygınlık kazanılabileceği yalanına inanmayacağız. Bu uygulamalar dalkavuk saygınlığı kazandırır. Yani yüzümüze övgüler döktürür. Ama arkamızdan sövgüler söyletir.

İnsanlar ve insanlık olarak, bir seçim yapmak zorundayız. Refah içerisinde mi, yoksa huzur içerisinde mi yaşamak istediğimiz hususunda vereceğimiz karar geleceğimizi belirleyecektir. Bu konuyu ve önerilerimizi bir başka yazımızda ele alacağız.

Genel, YAŞAM kategorisine gönderildi | GEZEGENİMİZİN VE İNSANLIĞIN GELECEĞİ için yorumlar kapalı

KAZA VE KADER

KAZA VE KADER ÜZERİNE

 

Bu konuyu, daha önce bu sitede “İnsanın Özgürlüğü Üzerine”, “İnsanların Yaşamları Ezelde mi Belirlenmiştir” ve “Allah Dilemezse Biz Dileyemeyiz” başlıklarıyla değişik yönlerden irdeleyen yazılarımızı yayınlamıştık. Burada, konuya başka bir açıdan bakacağız.

Öncelikle kaza ve kader kavramlarının üzerinde anlaşılan ortak anlamlara bakalım.  Kaza kelimesi sözlükte “hüküm, emir, yaratma” anlamındadır. Kader kelimesi lügatte, “miktar, ölçü, bir şeyi bir ölçüye göre tayin ve tesis etmek ve bir hikmete göre yapmak” manasındadır.

Bu iki kavramın sözlük anlamları üzerinde, kelâmcılar ittifak etmişlerdir. Zaten Kur’an’da da benzer anlamlar vardır. Kur’an’da kaza; yaratma, musallat etme, haber verme, emretme gibi anlamlara gelmektedir. Kader ise; miktar, ölçü, bir şeyi bir ölçüye ve bir hikmete göre yapmaktır. (Fussilet 12, Sebe 14, İsra 14, İsra 23)

Fakat işin ilginç tarafı, kelâmcılar anlamlarında ittifak ettikleri bu iki kelimenin kullanılışı konusunda, iki guruba ayrılmışlardır. Kaza ve kader kelimelerini birbirinin tam tersi yerlerde kullanmışlardır. Tıpkı bakmak ve görmek arasındaki anlam kargaşası gibi, kaza ve kader arasında da birbirinin yerine kullanılan kavram kargaşası oluşmuş.

Kelâmcıların çoğuna göre kaza, ezelde verilen hükümdür. Kader ise devam eden zaman içerisinde verilen hükümdür. Diğer bir deyimle, kaza, Levh-i Mahfuz’da yazılmıştır. Kader ise şartlar oluştukça Kaza’nın ayrı ayrı varoluşudur.

Diğer bir kısım kelâmcılara göre ise kader, kâinattaki bütün varlık ve olayları Allah’ın bir ölçüye göre tayin etmesidir. Kaza ise, ezelde belirlenenlerin zamanı gelince Yüce Yaradan’ın takdiriyle yerine getirilmesidir.

Aslında sorun da tam buradadır. Yani hem terimlerde, hem de tanımlarındadır.

Konunun daha da ilginç bir tarafı var. O da, günümüzde kullanılan kader kelimesinin, Kur’an’a uymayan bir anlamda kullanılmasıdır. Hz. Muhammed (s.a.v.) döneminde kullanılan kader kelimesinin, günümüzde kullanılan kader sözü ile bir ilgisi yoktur. Peygamberimiz döneminde kullanılan kader kavramı, Kur’an’daki anlamındaydı. Sonradan yapılan eklemelerle, kader kelimesinin kuşattığı alan genişletilerek, insanların, neticesinden mesul oldukları fiillerinin de önceden belirlendiği şeklinde bir anlama getirildi.

Kader kavramındaki bu farklı algılama, İslâm âlimleri arasındaki yorumların farklılaşmasına sebep oldu. Hz. Muhammed’den sonraki bu değişme, cüzi irade kavramının reddedilmesine vesile oldu.

Konunun bir başka ilginç tarafı, Maturidiliğin ve Eşariliğin bu kelimeleri aynı sözlük anlamlarıyla ifade etmeleridir. Her iki anlayışa göre de Yüce Yaradan, olacak her şeyin ne zaman ve ne şekilde olacağını (kaderi), ezelde tespit ve tayin etmiştir. Kaza ise; Ezelde takdir ve tayin edilenlerin, zamanı gelince Allah tarafından meydana getirilmesidir.

Buna rağmen iki tarafın da yorumları birbirinden farklıdır. Fakat Maturidi’nin açıklamalarına bakılınca, aralarındaki farkın, Maturidi’deki kader kavramının Kur’an’daki tanımlara daha uygun olduğu anlaşılıyor.

Maturidi’ye göre, kulun cüz’i iradesi vardır. Yüce Yaradan kulun fiiline göre, o kul için Kendi fiilini yaratır. Dolayısıyla sorumluluk kişiye aittir.

Dolayısıyla Eşariler etkin olunca, Emevilerin ‘kadercilik’ anlayışı geri geldi. İnsanlar başlarındaki yöneticileri kaderleri olarak gördüler. İtiraz etmediler. Yöneticiler de kendi taraftarlarının yaptıkları kötülükleri, onların kaderi olarak gördüler, onlara ceza vermediler. Karşılarındakileri ise, imansız olarak niteleyerek cezalandırdılar. Sonuçta halk uyuşukluğa doğru yönlendirildi.

Hz. Ali’nin Sıffın Savaşları döneminde söylediği düşünülen bir sözü şöyle: “Kaza zorunlu, kader de kesin değildir. Öyle olsaydı sevap (vaad) ve ceza (vaid) batıl olur, ortadan kalkardı. İyi kişi iyiliğin sevabına, yaratılış itibarıyla kötü kişiden daha layık değildir. Kötü kişi, kötülüğün akıbetine, iyi kişiye göre daha elverişli yaratılmamıştır.”

Hz. Ali’nin söylediği ifade edilen bu sözler, Kur’an’ın anlatımlarıyla uyuşuyor. Konuyla ilgili olarak yazımızın ilk paragrafında belirttiğimiz başlıklardaki yazılarımızda, Kur’an’dan ayetlerle açıklamalar yaptığımız için, burada bahsetmeyeceğiz.

Anne babadan genlerle birçok kabiliyet çocuklara geçiyor. Benzer şekilde bazı hastalıklar genlerle çocuklara taşınabiliyor. Ama kabiliyet ve hastalıkların tamamı taşınmadığı gibi, her çocukta farklı taşındığı için, kaderimiz baştan çizilmemiş oluyor.

Bu sebeple geleceğimizi kurabilmemiz, yanlış bulduklarımızı değiştirebilmemiz için, mücadele etmemizin anlamı ortaya çıkıyor. Böylece insanlığın gelişimi sağlanıyor. Yüce Yaradan’ın imtihanı da, adil bir şekle bürünüyor.

Kur’an’da olmadığı halde Peygamberimizden sonra, kaza ve kader kavramlarına eklenen anlamlar, Allah’ın adilliği anlayışına gölge düşürmektedir. Yüce Yaradan, zerre kadar haksızlık yapmayacağına göre, bizler kavramlara verdiğimiz anlamları tekrar gözden geçirmeliyiz. İnsanlar için baştan yazılan kader, kâinattaki fiziksel, kimyasal, biyolojik vb kurallardır. Değişmeyen bu kurallar, bizim kaderimizdir.

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | KAZA VE KADER için yorumlar kapalı

KALKINMANIN BOYUTLARI

KALKINMANIN BOYUTLARI

 

Bu sitede yayınladığımız, “maddi ve manevi GSYİH birlikte olmalıdır” başlıklı yazımızda, kalkınmanın boyutlarını, maddi ve manevi alan olarak değerlendirmiştik. O yazımızda da belirttiğimiz gibi, kalkınmanın göstergesi olarak tek başına maddi GSYİH yeterli değildir. Güvenlik, sağlık, huzur gibi konuların, manevi kalkınmanın göstergeleri olduğunu belirtmiştik.

Bu yazımızda konuyu biraz daha farklı yönlerden irdelemeye çalışacağız.

Ülkelerin kalkınmışlıkları karşılaştırılırken, ya GSYİH veya kişi başına düşen milli gelir miktarları üzerinden fikir yürütülür. Bu rakamlar elbette önemlidir. Ancak bu rakamlar kadar mühim olan bir başka husus, bu zenginliğin dağılımıdır. Ülkenin zenginliğinden, kimlerin ne oranda pay aldıkları, önemli bir göstergedir. En yüksek gelire sahip %1 veya %10luk gurubun, maddi gelişmişlikten ne kadar pay aldığı önemli olmakla birlikte, aynı şekilde önemli olan bir husus da, en düşük gelire sahip %5, %10 veya %20nin zenginlikten aldığı pay da çok mühimdir.

Şehirlerde yaşayanların gelirleri ile kırsal alanda yaşayanların kazançları arasındaki farkın miktarı ve oranı önemlidir. Benzer şekilde, şehir ve köyde yaşayanların gelirleri ve giderleri arasındaki fark yani tasarruf imkânları da mühimdir.

Diğer taraftan, şehirlerde yaşayanların eğitim ve sağlık imkânlarının, kırsal alandakilere göre farklılığının oranı ve miktarı önemlidir. Benzer şekilde, çevre şartlarının ve altyapıların karşılaştırılmaları da mühimdir.

Kısaca ifade edersek, maddi kalkınmanın ülke sathındaki dağılımı önemlidir. Aynı şekilde sosyal kalkınmanın yurt genelindeki yapısı mühimdir.

Kalkınmışlığı gösteren bir başka boyut daha vardır. O da, insanlarının kalkınmışlık durumlarının karşılaştırılmasıdır. Bu karşılaştırma, hem fert olarak yapılmalıdır hem de toplum olarak değerlendirilmelidir. Ülkenin kalkınmasının, vatandaşlarının fert olarak kabiliyetlerinin artırılmasına katkısı önemlidir. Vatandaşlarının organizasyon yapma becerileri, anlatılan bir işi kavrama kabiliyetleri gibi hususlarda, maddi kalkınmadan olumlu yönde ne kadar etkilendikleri, kalkınmışlığın bir göstergesidir. Kalkınmışlığın, kişilerin okuma alışkanlıklarını ne oranda arttırdığı önemlidir.

Kalkınmışlığın bir önemli göstergesi de, güzel sanatlar alanındaki verilerdir. Kalkınmışlık, önce edebiyat alanında etkisini gösterir. Edebiyat denilince sadece şiir, hikâye ve roman yazarlığı akla gelmez. Fikri yazılar ile kültürel konuları işleyen ve gelecek nesillere de katkıda bulunacak eserlerin miktarı da çok önemlidir.

Diğer taraftan, vatandaşlarının ferden, müzik ve resim gibi konulardaki kabiliyetlerinin ne ölçüde arttığı da mühimdir. Bu iki alan doğal kabiliyetlere daha çok bağlıdır. Ancak, yine de kalkınma ile –diğer konular ile aynı oranda olmasa bile- ilgilidir.

Kalkınmışlığın etkileri, vatandaşların toplum olarak davranışlarında da görülür. Toplum olarak, bir konu hakkındaki tepkilerinin şekli önemlidir. Kalkınmışlık toplumları, sabırlı davranmaya ve mantıklı düşünmeye yönlendirir. Kalkınmışlık, toplumun spor alanındaki kabiliyetinin yaygınlaşmasıyla da ölçülür. Kişilerin ferden yaptıkları müzik ve resimlerden, toplumun olumlu yönde ne kadar etkilendikleri de, kalkınmışlığın bir göstergesi olarak görülebilir.

Sonuç olarak kalkınmışlık, hem maddi hem manevi alanda olmalıdır. Hem fertlerin becerilerini geliştirmeli, hem de yeni karşılaştıkları bir işin veya sorunun üstesinden gelmelerine yardımcı olmalıdır. Kalkınmışlık, bütün vatandaşlar arasında dengeli yayılmalıdır. Vatandaşlar arasında, gerek maddi, gerekse sosyal seviye açısından var olan farkı azaltmalıdır. Kişileri fikren geliştirmelidir. Toplumların, tabiri caizse, dolduruşa gelmelerini önlemelidir. Önderlerinin, toplumu olumlu yönde etkilemelerini sağlamalıdır.

Allah’ım, kendimize, toplumumuza ve insanlığa faydalı olacak bir kalkınma mücadelesi içerisinde olabilmemiz için, bizlere yardımcı ol.

Ekonomi kategorisine gönderildi | KALKINMANIN BOYUTLARI için yorumlar kapalı

DÜNYA BARIŞI

DÜNYA BARIŞINI OLUŞTURMANIN YÖNTEMLERİ

 

Dünya Barışı ancak, farklı inanış ve anlayışların birbirlerine hoşgörülü yaklaşımlarıyla tesis edilebilir. Farklı guruplar, gerek kendi içlerindeki, gerekse birbirlerine karşı uygulamalarında adalet üzerine hareket ederlerse barış perçinlenir. Hak, adalet ve hoşgörü barışın temelidir. Ancak, hukuku uygulayarak haksızlıkları önleyecek güç olmazsa yine barış olmaz.

Ancak günlük hayatımızda veya yönetici isek, ilgili kararlarımızda hoşgörüyü, hak ve adaleti tesis etmek zordur. Bazı konularda net düşünceler oluşabilir. Fakat birçok konuda net bir fikir sahibi olmak zordur.

Ceza verilmesi gereken durumlarda hoşgörü göstermek, zafiyet oluşturur. Benzer şekilde, hoşgörülü olunması gereken yerlerde, ceza verilmesi de yanlış olur. Bu sebeple kararlarımızı alırken mümkün olduğu kadar hassas davranmalıyız.

Hak ve adalet kelimeleri, kulağa hoş gelen güzel kavramlardır. Ama birçok durumda uygulamak çok zordur. Bu zorluk iki yönde kendini gösterir. Birincisi, hak ve adaletli kararın hangisi olduğu hususunda, aynı gurup içerisinde farklı fikirler ortaya çıktığı için, seçim zordur. İkincisi, hak ve adaletli davranışın ne olduğunu birlikte belirlesek bile, aldığımız karar ile menfaatlerimiz birbirine zıt ise, uygulamakta çok zorlanırız.

Bütün bu zorlukları, her insan kendi hayatında yaşamıştır. Birçok ünlü felsefeci bu konularda fikir yürütmüştür. Fakat düşünen insan olan bu felsefeciler de, çoğu zaman kararsız kalmışlardır. Bazen, kendilerinin aldıkları kararları, hayatlarının sonraki kısmında değiştirmişlerdir. Hattâ, önceki fikirlerinin tam tersini savunmuşlardır.

Diğer taraftan, felsefeciler arasında çok şiddetli tartışmalar olmuştur. Birbirlerinin, hayata ve insanlığa bakışlarını eleştirmişlerdir. Felsefeciler,  “niçin?” sorusuna cevap aramışlardır. Ancak, insanları tatmin edici cevaplar bulunamamıştır. Eğer bulsalardı, öncelikle kendi fikirleriyle bir süre sonra çatışmazlardı. Eğer bulsalardı, birbirlerini eleştirmezler veya uzlaşma sağlanırdı. Böyle bir durum hiç olmadı, gerçekleşmesi de beklenilmiyor. Çünkü felsefeyi en özlü bir şekilde tanımlayan söz: “felsefe, yolda olmaktır” deyişidir.

Bu durumda, başvurabileceğimiz tek kaynak kalmaktadır. O da Kur’an’dır. Yani Allah’ın kelâmıdır.  Ancak, Kur’an’ı yorumlayan din adamlarının birbirinden farklı olan fikirlerine bakılınca, burada da bir sorun olduğu anlaşılmaktadır. Birçok din adamının, diğer bazılarını zındıklıkla suçlayan tavırlarına bakıldığında, meselenin büyüklüğü daha iyi anlaşılmaktadır.

Bu sitede, din adamlarının fikirlerindeki bu tip sorunlar ve çözümleri konusunda çok farklı başlıklar altında yazılar yazdık. Dolayısıyla bu yazımızda bu yönlere girmeyeceğiz.

Sorunları azaltabilmek için, Kur’an’ı, başkalarının bize anlatmasını beklemeden, önce kendimiz okuyacağız. Bıkmadan defalarca okuyacağız. Aklımıza takılan soruları, din adamlarına soracağız. Artık bizim de konu hakkında bilgimiz olduğundan, onların cevaplarını sorgulayabileceğiz. Eğer bizim doğru dürüst bir bilgimiz ve fikrimiz oluşmadan, sadece din adamının cevabıyla hareket edersek, biz de aynı yanılgıya düşeriz. Biz de, o din adamı gibi, başka din adamlarını suçlarız. Biz de, belki de Kur’an’da olmayan fikirleri, var gibi algılar ve yanılgı içerisinde oluruz. Hem de yanıldığımızı bilmeden, kendimizi en doğrusunu biliyor zannederek.

Kur’an’a baktığımızda, Yüce Yaradan, peygamberlerine “gidin onlara anlatın, haber verin, siz sadece uyarıcı ve müjdecisiniz” diyor. Ama sonunda, onlardan söylenenleri kabul etmeyenlere zor kullandırmıyor. Peygamberlerine, Kâfirun Suresi 6ıncı ayetle “sizin dininiz size, bizim dinimiz bize” diyerek onlardan uzaklaşmalarını tavsiye ediyor. Dolayısıyla Allah, farklılıklara hoşgörü ile bakılmasını istiyor. Diğer taraftan Hucurat Suresi 13’te, bizleri, boylara ve kabilelere Kendisinin ayırdığını, bizzat Yüce Yaradan söylüyor. Yani birçok konudaki farklılıklarımız, doğuşumuzla birlikte bizimle.

Maide 8’de “… Bir kavme olan kininiz sakın ha sizi adaletsizliğe sevketmesin…” buyruluyor. Nisa Suresi 58’de ise, Allah, bizden emanetleri ehline vermemizi istiyor. Maide 106’da, akrabamız da olsa şahitliğimizi hiçbir karşılığa değişmememizi emrediyor.  Nisa 135: ”Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. (Onları sizden çok kayırır.) Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın…” diyerek daha ayrıntılı bilgi veriyor.

Enam 152’de, ölçüyü ve tartıyı tam yapmamız isteniyor. Bakara 262’de mallarımızı, başa kakmadan ve gönül incitmeden infak etmemiz isteniyor. Nahl 71: “Allah, rızık yönünden bir kısmınızı diğerlerinden üstün kıldı. Kendilerine bol rızık verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere vermiyorlar ki, onda eşit olsunlar. Durum böyle iken Allah’ın nimetini inkâr mı ediyorlar?” Bu ayet bize, sahip olduğumuz maddi zenginliklerin, sadece kendi gayretimizle olmadığını vurguluyor. Zenginliğin tamamen bize ait olmadığını anlayınca, paylaşmak kolay olur. Paylaşılınca kavga değil, barış olur.

 Yüce Yaradan, bizden adil davranışlar bekliyor. Mümtehine 8. “Allah, sizi, din konusunda sizinle savaşmamış, sizi yurtlarınızdan da çıkarmamış kimselere iyilik etmekten, onlara âdil davranmaktan men etmez. Şüphesiz Allah, âdil davrananları sever.”

Yüce Yaradan, bizlere adaletli,  hoşgörülü ve yardımsever olmamızı, kinle hareket etmememizi öğütlüyor. Ama haddi aşarak saldıranlara karşı da gereken cevabı gerektiğinde en sert biçimde vermemizi istiyor. Peygamberlerini inkâr etmekle kalmayarak, peygamberlerinin beraberindekilere kötülük yapanları bizzat Allah en sert bir şekilde cezalandırıyor.

Bizlere bu şekilde yol gösterirken, dünyanın huzurunu bozmak isteyenlere karşı mücadeleye çağırıyor: Hac 40 ve Bakara 251 ile “bazılarını bazılarıyla defetmeseydik, dünyada huzur bozulurdu” diyerek, bizden, dünyada huzuru sağlamak için, zalimlere karşı mücadele etmemizi istiyor.

Aşağıdaki ayet, genel bir özet gibidir:

Bakara 177: “İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) değildir. Asıl iyilik, Allah’a, ahret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.”

Yazımızın kısa alanında, Kur’an’dan bu kadar örnek verebildik. Eğer, Kur’an’ı kendimiz bıkmadan okursak, çok daha fazlasını göreceğiz. Defalarca okuduğumuzda anlayacağız ki, bizim için, hem kendi iç dünyamızdaki barışı, hem de dünya barışını tesis edecek yol, Kur’an’ın tavsiye ettiği yoldur.

Bu hususlardaki uygulamalarla ilgili olarak, Türk tarihi bize rehberlik edecek örneklerle doludur. Türklerin uyguladıkları ve dünya uygarlığına kazandırdıkları, anlayana hoşgörülü, anlamayana keskin kılıç misali, ama her halükârda adil yönetim anlayışına, bugünkü dünyanın daha çok ihtiyacı vardır. Bu konularda, “Tarihin Aydınlattığı Gelecek” adlı kitabımızda kısa örnekler verilmiştir.

Genel kategorisine gönderildi | DÜNYA BARIŞI için yorumlar kapalı

KUR’AN, DİNİ AÇIKLAMAKTA YETERSİZ Mİ Kİ

KUR’AN, DİNİ AÇIKLAMAKTA YETERSİZ MİDİR Kİ, HADİSLERE İHTİYAÇ OLSUN

Ankebut Suresi 51. ayet: “Kendilerine okunmakta olan Kitab’ı sana indirmemiz onlara yetmiyor mu?” Evet, biz de soralım. Kur’an bize yetmiyor mu da, başka şeyler arıyoruz.

Yüce Yaradan Kur’an’ında aynı surenin dört ayetinde, ısrarla aynı cümlelerle insanlara sesleniyor. Kamer Suresi 17-22-32-40ıncı ayetler: “And olsun ki Kur’an’ı düşünmek için kolaylaştırdık. Fakat düşünen mi var?”

Bu sitede yayınladığımız “İslâm, Kur’an’dan İbarettir”, “Hadislerin Güvenilirlikleri Üzerine”, “Kur’an Yorumları üzerine”, “Hz. Muhammed’in (s.a.v.) din konusundaki sözleri Kur’an’a aykırı olamaz” başlıklı yazılarımızda bu hususlarda çeşitli örnekler verdik. Bu yazımızda, konuyu farklı bir açıdan inceleyeceğiz.

Türkler, İmamı Azam dedikleri Ebu Hanife’yi (699-767) severler. Türklerin çoğunluğu, onun temelini attığı Hanefi mezhebine mensuptur. Asıl ismi Numan bin Sabit olan Ebu Hanife’nin, Arap asıllı olmadığı kesindir. Atalarının Afganistan tarafından Kûfe’ye gelmiş olmaları dolayısıyla, Türkler, Ebu Hanife’yi kendilerine yakın hissetmişlerdir.

Türkler, aynı zamanda, Buhara doğumlu olduğu için bir Türk olduğunu düşündükleri İmam Buhari’yi (810-870) de severler. (Hâlbuki o dönemde Buhara’da Samanoğulları Devleti vardı. Dolayısıyla kesin bir şey söylenemez.) Onun hadis kitaplarının en sahih yani en gerçek ve doğru hadisleri aktardığına inanırlar. Bu sebeple ona Sahih-i Buhari derler. Bu inanış öylesine güçlüdür ki, İmam Buhari’nin hadis kitaplarından bir tane hadisi reddedenin, dinden çıkacağını düşünen çok sayıda din adamı vardır.

Fakat işin tuhaf tarafı, İmam Buhari, kendisinden 100 yıl önce yaşamış olan Ebu Hanife’nin gayri sika, yani güvenilmez olduğunu beyan etmiştir. Bu sebeple de yazdığı hadis kitaplarında, ondan tek bir hadis bile nakletmemiştir.

Türklerin, biri diğerine zıt iki din âlimini de çok sevdiği dikkate alınınca, bir soru akla geliyor. Aynı insan, İmam-ı Azam olarak düşündüğü bir âlimin mezhebine mensup olmakla övünürken, peşinden gittiği Ebu Hanife’yi güvenilmez bularak ondan hadis hiç nakletmeyen İmam Buhari’yi nasıl en güvenilir hadis nakil yazarı olarak görebilir? Ya da, Sahihi Buhari diyerek çok güvendiği kişinin, güvenilmez bulduğu bir insanın temelini attığı mezhebin mensubu olmaktan nasıl gurur duyabilir? Bu çelişki nasıl izah edilebilir?

Gelelim Hanbeli mezhebine mensup olduğunu söyleyenlerin durumuna. Ahmed bin Hanbel’in (780-855), 30.000 hadisi topladığı ”El-Müsned” isimli kitabı vardır. Tıpkı Ebu Hanife gibi, o da dönemin iktidarının yağcısı olmamıştır. Bu sebeple, Ebu Hanife’yi cezalandıran anlayışla aynı olan iktidardaki halife sultanlar tarafından cezalandırılmıştır. Abbasi halifeleri, Ahmed bin Hanbel’in suçu olarak, Kur’an’a mahlûk dememesini göstermişlerdir.

Hanbeli mezhebi, Sünni anlayış tarafından genel kabul görmüş dört ana mezhepten birisidir. Bu mezhebin mensupları da, İmam Buhari’nin hadis kitaplarına olan güvenlerini belirtmek için, “Sahihi Buhari” yani “gerçekleri yazan Buhari” diye bahsederler.

Bu mezhebin temelini atan Ahmed bin Hanbel, Basra’da doğup Bağdat’ta ölmüştür. Bu sebeple hadisleri nakledecek insanların yaşadığı bölgededir. Dolayısıyla, 30.000 hadisi toplayan bu insan, “esbabı nuzul konusunda, tek bir doğru hadis yoktur” demiştir. Yani, “Kur’an ayetlerinin indirilmesine sebep olan olayları ve konuları düzgün anlatan, tek bir doğru hadis yoktur” demektedir.

Hadis konusundaki ilginçliğin bir başka yönü daha vardır. Dört halifeden ve en düzgün sahabelerden olan Ebu Zer’den doğrudan yazıya dökülen hiçbir hadis yoktur. Onların isminin geçtiği hadislerin hepsi şöyle başlarlar: “Birgün Hz. Ali ( veya diğer bir isim) ile oturuyorduk. Şöyle bir konu açıldı. Bunun üzerine Hz. Ali şöyle söyledi…” Yani hadisleri anlatan kendileri değil, hepsinde başkalarıdır. Zaten Sahih-i Buhari’nin Hicri 256 yılında vefat ettiğini düşünürsek, hadisleri aktaranlar olayı yaşayanlar değildir. 250 yıl ara olduğuna göre, her 40 yılda bir neslin diğer nesle bilgi aktardığını varsaysak, 6 nesil geçmesi gerekir. Dolayısıyla toplanan hadisler, sahabelerden dinleyenlerden dinleyenlerin, dinlediğini anlatanlardan duyanların, duyduklarını anlatanlardan duyanların, anlattıklarıdır. Dolayısıyla hadislerin, gerçekten Peygamberimiz Hz. Muhammed’e ait olduğu konusu, çok su götürür.

Yazımızın başındaki Ankebut Suresi 51inci ayet, hadisler hususunda bu sitede yazdığımız bütün yazıların özeti gibidir: “Kendilerine okunmakta olan Kitab’ı sana indirmemiz onlara yetmiyor mu?”

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | KUR’AN, DİNİ AÇIKLAMAKTA YETERSİZ Mİ Kİ için yorumlar kapalı

GSYİH NASIL ÖLÇÜLÜR

MADDİ VE MANEVİ GSYİH BİRLİKTE OLMALIDIR

Bu konuda “Tarihin Aydınlattığı gelecek” isimli kitabımda aşağıdaki düşüncelerimi paylaşmıştım. (Ekonomi-Maliye- Vergi bölümü, sayfa 310)

      “Türkiye’de Gayri Safi Milli Hasıla, Gayri Safi Yerli Üretimden fazla olmaktadır. Bunun nedeni Avrupa’da çalışan insanlarımızın ve müteahhitlerimizin dışarıdan Türkiye’ye getirdikleri artık değerdir. Ancak yabancıların Türkiye’deki borsa vb. yatırımları ile bilhassa gayri menkul alımları artmaktadır. Yabancıların Türkiye’de elde ettikleri gelirleri arttıkça ve bunlar yurt dışına bir şekilde çıktıkça, durum Türkiye’nin aleyhine dönecektir. Nitekim, kitabın dördüncü baskısından önce, 2007’de bunun yanlışlığı rakamlarla görülmeye başlanmıştır.

Türkiye’de üretim bazındaki GSMH ile harcama temelli GSMH birbirine eşit değildir. Vatandaşların harcamalarının, gelirin en az iki katı olduğu tahmin edilmektedir. Bu durum aşağıdaki sebeplerden kaynaklanır.

  1. Kayıt dışı ekonomi yoğundur,
  2. Devletin harcamaları çok şişmiştir,
  3. Özel sektör yatırım harcamaları şişmiştir. Naylon fatura çoğalmıştır.

Aslında milletlerin konumlarını karşılaştırırken, sadece GSMH rakamları ve elektrik tüketiminin kullanılması yanlıştır. Ayrıca manevi GSMH diyebileceğimiz güvenlik, sağlık, huzur gibi konular da değerlendirilmelidir.

Zaten, günümüzde dünyada yapılan GSMH hesapları da eksiktir. Ülkede oluşturulan, ama GSMH hesaplarında görülmeyen değerler vardır. Yemeğinizi kendiniz yaptığınızda, çocuğunuzu evde kendiniz yetiştirdiğinizde, evdeki tamiratları kendiniz yaptığınızda, kendi dikişinizi diktiğinizde, kitap okuduğunuzda, fikir tartışmaları yaptığınızda, bedelsiz olarak sosyal faaliyetlerde bulunduğunuzda, başkalarına manevi destek verdiğinizde, vb. olaylarla aslında bazen dolaylı, bazen doğrudan üretime destek veriyorsunuz. Ama bu faaliyetleriniz GSMH hesapları içerisine girmiyor. Halbuki aynı faaliyetleri kendi yapmayarak dışarıya ücretle yaptıranların harcamaları hesaplamaya alınıyor.”

Yukarıdaki fikirlerin ışığında değerlendirecek olursak;

Gelişmişlik, tek başına, bir ülkenin dünya ekonomisi içerisinde kaçıncı sırada olduğu ile ölçülemez.

Gelişmişlik, tek başına, kişi başına düşen milli gelir ile ölçülemez.

Gelişmişlik, tek başına kişi başına düşen elektrik tüketimiyle ölçülemez.

Gelişmişlik, tek başına, insani gelişmişlik ile ölçülemez.

Gelişmişlik, tek başına, sosyal yaşamla ölçülemez.

Gelişmişlik, tek başına, bireylerin mutluluk ve huzurluluk oranıyla ölçülemez.

Uzun söze gerek yok. Kalkınma ve gelişmişlik, bütün yönleriyle birlikte olmalıdır. Gelişmişlik, maddi ve manevi alanda ele ele yürümelidir. Tıpkı insanların büyümeleri gibi, dengeli olmalıdır. Aksi takdirde bir tarafı aksak kalır.

Bir ülkenin maddi ve manevi gelişmişliğindeki dengesizlik oranı arttıkça, o ülkenin sıkıntıları da artar. Ülkelerin sıkıntıları ise, bulaşıcıdır. Diğer ülkeleri, dolayısıyla dünyayı etkiler.

Ekonomi kategorisine gönderildi | GSYİH NASIL ÖLÇÜLÜR için yorumlar kapalı

KERAMETİ İLMİYE VE KERAMETİ KEVNİYE

KERAMETİ İLMİYE, KERAMETİ KEVNİYEDEN DAHA HAYIRLIDIR

Başlıktaki söz, İsmail Hakkı Bursevi’ye aittir. Bursevi’ye göre, yer altındaki madeni keşfeden bir mühendis, mezardaki ölünün berzahtaki (ruhlar âlemi anlamında) konumunu keşfeden bir veliden daha hayırlı bir iş görmüştür. Dolayısıyla ilim, en büyük keramettir. Kevni kerametten daha üstündür.

Keramet, aslında genel anlamda, “kâinatın yaratılışının mucizesi” anlamındadır. Fakat halk arasındaki algılanışı farklıdır. Halka göre keramet, Peygamberlerin ve bazı kişilerin, şaşılacak işler yapması, mucize niteliğinde sonuçlar doğuracak hallerinin olmasıdır. Halkın anlayışına göre, keramet sahibi bir kişi havada uçabilir veya aynı anda iki faklı yerde görülebilir.

Kevniye, kevn yani varlık alemiyle ilgili demektir. Dolayısıyla kevni keramet sahibi olduğu düşünülen bir şahsın, başkasının kalbini okuyabildiğine inanılır. Diyelim ki bir şeyhin müritlerinden (öğrencilerinden) birisi, herhangi bir üst yönetici veya tacir hakkında, kendi yaşadıklarına binaen, onun dürüst olmadığını düşünmektedir. Fakat şeyhi, “ben onun kalbine baktım, kalbi temiz”  derse, mürit açısından sorun kalmaz. Artık, o yönetici veya tüccar hakkında fikri değişir ve onları dürüst insan olarak değerlendirir. Hele bir de şeyhi hakkında “onu aynı anda hem Kâbe’de hem de mahalledeki camide namaz kılarken görmüşler” diye bir şayia varsa, şeyhinin her dediği geçerli olur. Velev ki, o mürit, karşı tarafın yolsuzluk ve soysuzluğunu gözüyle görmüş olsa dahi.

Hâlbuki bu sitede yayınladığımız “Maturidi anlayışının terk edilmesinin Müslümanların hayatlarına etkileri” başlıklı yazımızda bu konuda şöyle demiştik: “Aslında mucize dediğimiz şeyler, Allah nezdinde sıradan işlerdir. Allah, yarattığı kâinatın düzgün işleyişi için kurallarını koymuştur. Ancak, Yüce Yaradan, Kendi koyduğu kurallara mahkûm değildir. Mahkûm olanlar yaratılanlardır. Yaratıcı, her gün iş başındadır ve yeni şeyler yaratmaktadır.”

Yüce Yaradan, elbette, sevdiği kullarını korumak için, insanların mucize olarak değerlendirecekleri hususları oluşturur. Ancak peygamberleri dâhil hiçbir kuluna, başkasının kalbini okuma özelliği vermemiştir. İnsanların kalbini, ancak ve ancak Allah okur. İnsanların kalplerine bir düşünceyi ancak Yüce Yaradan indirir. İnsanların kalplerini ancak Yüce Yaradan mühürler.

Hud Suresi 120: “Peygamberlere ait haberlerden kalbini yatıştıracak olanlardan her türlüsünü sana kıssa olarak anlatıyoruz. Bunda da sana bir hakikat, müminlere de bir öğüt ve ibret gelmiştir.” Demek ki, kalplerimizi yönlendirecek olan, Allah’tır.

Kehf Suresi 28: “Nefsince de, sabah akşam rızasını isteyerek Rablerine yalvaranlarla beraber candan sabret. Sen dünya hayatının süsünü isteyerek onlardan gözlerini ayırma. Kalbini, bizi anmaktan gafil kıldığımız, nefsinin kötü arzusuna uymuş ve işi hep aşırılık olan kimseye uyma.”

Eğer Allah’ın çok sevdiği bir kulu olan Hz. Muhammed (s.a.v.) insanların kalplerini okuyabilseydi, Yüce Yaradan’ın uyarmasına gerek kalmadan kendisi onlardan, yani nefsinin kötü arzusuna uyan insandan uzaklaşırdı.

Aşağıdaki Abese Suresinin ilk 11 ayeti de, benzer konu hakkındadır. Hz. Muhammed, çarşıda karşılaştığı bir Kureyş ileri gelenini ikna etmek için uğraşırken, o sırada gelen bir âmâ ile ilgilenmez. İşte Yüce Yaradan, bu durumun yanlışlığını aşağıdaki ayetleriyle anlatır.

80.1.(Peygamber) Yüzünü ekşitti ve döndü.

80.2. Kendisine âmâ geldi, diye.

80.3. Ne bilirsin, belki o temizlenecek?

80.4. Veya öğüt belleyecek de öğüt ona fayda verecek.

80.5. Ama buna ihtiyaç hissetmeyene gelince,

80.6. Sen ona yöneliyorsun.

80.7. Onun temizlenmemesinden sana ne?

80.8. Ama sana can atarak gelen,

80.9. Allah’tan korkarak gelmişken,

80.10. Sen onunla ilgilenmiyorsun.

80.11. Hayır hayır, sakın. Çünkü o Kur’ân bir öğüttür.

Eğer Hz. Peygamber, karşısındaki Kureyş ileri geleninin kalbini okuyabilseydi, hiç böyle bir hata yapar mıydı? Elbette yapmazdı.

Peki, Allah, son peygamberine vermediği bu özelliği, hangi şeyhe vermiş olabilir? Eğer bu soruyu birbirinden haberi olmadan farklı şeyhlerin müritlerine soracak olursak, hepsi de kendi şeyhlerinde bu vasfın olduğunu söyleyecek, başka kimsede kalp okuma özelliğinin olmadığını ifade edecektir.

Yine bu sitede yayınladığımız, “Allah, planlarının bazılarını, insanların kalplerine müdahale ederek uygular” ve “Allah müminlere yardım eder” başlıklı yazılarımızda, kalpleri okuyan ve bilen Allah’ın, bu bilgileri doğrultusunda mümin kullarına nasıl yardım ettiği hakkındaki tahminlerimizi, Kur’an’dan ayetlerle ifade etmeye çalışmıştık.

Yazımızın başlığındaki sözün sahibi Bursevi, 1652-1725 yılları arasında yaşamıştır. İlmi eserlerinin çokluğuna rağmen, halk arasında tasavvufçu yönüyle tanınmıştır. Bu sebeple, kendisinin keramet sahibi bir veli olduğuna inanılır. İlmi araştırmaları hakkındaki eserleri de yeterince korunamadığından, günümüze çok azı ulaşmıştır.

Bu durum tıpkı, Ebu Hanife’nin konumuna benzemektedir. Ebu Hanife, reyci yani akıl ve kıyasla fikir yürütüyor diye itham edilerek ölümüne sebep olacak kadar cezalandırıldığı halde, günümüzde hadisçi olarak tanınmaktadır. Hattâ günümüzdeki Hanefi Mezhebi mensubu din adamlarının önde gelenleri, reyciliğin dinen yasak olduğunu ve bunların din yıkıcı olarak kabul edileceklerini sürekli vurgularlar. (Ebu Hanife’nin durumu konusunda, “İmam Gazali Neden Önemli” başlıklı yazımızda kısaca bilgi vermiştik.)

İsmail Hakkı Bursevi ve İmamı Azam Ebu Hanife gibi âlimleri bize bu şekilde tanıtanlar da muhtemeldir ki, başkalarının kalplerini okuduklarını iddia eden bazı din önderleridir.

Kur’an ayetlerinde olmayan konuları varmış gibi değerlendirerek, kerameti kevniyeden bahsetmek, en hafif deyimiyle yanlıştır. İnsanlar için keramet, yani şaşılacak işler yapmak, sadece ilimle ilgilenilerek elde edilir. Allah’ın kurduğu sistemi anlamaya çalışırken edindiğimiz bilgilerle yapacağımız buluşlar, cihazlar, aletler vb şeylerle insanlığa fayda sağlarız. Bizim kevni keramet veya mucize olarak değerlendirdiğimiz şeyler, yalnızca Allah’ın dilemesiyle gerçekleşen işlerdir.

Allah’ım, bizler, Senin bize verdiğin özelliklerle sınırlıyız. Senin yanında aciz kullarınızız. Senin ise, her şeye gücün yeter.

Genel kategorisine gönderildi | KERAMETİ İLMİYE VE KERAMETİ KEVNİYE için yorumlar kapalı