HÜKÜMET HARCAMALARI, AİLE HARCAMASINA BENZER

HÜKÜMETLERİN SARFETTİĞİ HER KURUŞ, SONUNDA VATANDAŞLARDAN ÇIKAR

Hükümetler halkın oylarıyla seçildikleri için, oy aldıklarının hoşuna gidecek işler yapmaya çalışırlar. Hükümet bütçelerini oluştururken ve harcama kalemlerini belirlerken, hep insanların gözünü boyayacak konuları belirlemeye çalışırlar.

İnsanların çoğunluğu bencildir. Kendini düşünür. Dolayısıyla, yaptıklarının ileride çocuklarına, torunlarına yansımasının nasıl olacağını düşünmez. Düşünenlerin bir çoğu da, gelecek için “Allah Kerim” diyerek kendi gününü kurtarmaya çalışır. Tıpkı Kur’an’da Yüce Yaradan’ın bizler için “siz peşini seviyorsunuz, bu dünyayı istiyorsunuz, hâlbuki asıl hayat ahiret hayatıdır” dediği gibi davranır.

İnsanların bu yapılarını bilen hükümetlerin çoğu, maliye politikalarını para-kredi sistemi üzerine kurarlar. Yaptıkları gereksiz harcamalardan ve yine yaptıkları yolsuzluklardan halkın hemen etkilenmemesi için, dışarıdan borç alırlar. Hükümetler dikkatlerini, halka yeni vergi çıkartmamaya verirler. Böylece, halkın tepkisini çekmezler.

Hâlbuki hükümetlerin harcadıkları her kuruş, eninde sonunda vatandaştan çıkar. Hükümetlerin harcamaları, elbette vatandaştan çıkacaktır. Fakat eğer bu harcamalar, öncelikli olmayan işler için yapıldıysa, kesinlikle vatandaşın aleyhine bir şekilde çıkar.  Ömrü ister kısa ister uzun olsun, hem kendinden hem de gelecek nesillerden çıkar.

Ancak vatandaş, bu durumu doğrudan algılayamaz. Aksine ülkenin geliştiğini düşünür. Ülkeler elbette gelişeceklerdir. Çünkü vatandaşlar boş durmuyorlar, birçoğu gece-gündüz demeden çalışıyorlar. Her çalışma bir katma değer üretir. Üretilen katma değerin kıymeti, ülkelere ve içeriğine göre değişir. Hammadde ağırlıklı, “yükte ağır, pahada hafif” üretimlerin katma değerleri düşük olur. Bilgi ağırlıklı, teknolojik üretimlerinki ise “yükte hafif, pahada ağır” olur. Sonuç olarak her çalışma, mutlaka mevcut duruma bir kıymet ekler.

Burada mesele, insanların ve ülkelerin, kendi çalışmalarının karşılığını alıp almadığı konusudur. Hükümetlerin yönetimlerdeki başarıları, burada ortaya çıkar. Bu sebeple hükümetlere, kendi vatandaşlarının çalışmalarını yerli yerinde değerlendirip değerlendirmediğine göre not verilmelidir. Yönetimler, öncelikli alanları daha iyi tespit eder ve daha verimli bir yöntemle değerlendirirse, vatandaşların refahlarındaki artış, mutlaka daha yüksek olacaktır.

Bir aile bütçesi veya bir şirket bütçesi yönetiminde nelerle karşılaşılırsa, hükümet idarelerinde de benzer olgularla karşılaşılır. Bir aile, sınırlı bütçesi ile yapacağı harcamalardaki öncelikleri iyi belirlemelidir. Diyelim ki bir aile, bütçesi ile ancak yiyecek, barınma ve giyinme masraflarını karşılayabilecek güçte. Ek bir gelir imkânı peşine düşmeden, mevcut bütçesinden lüks koltuk, TV vb harcamalar yaparsa, bütçesi açık verir.

Bütçelerindeki açıkları kapatmak için bazı yollar dener. Eğer atasından kalan bir miras varsa, onu yok pahasına da olsa satıp borcu kapatmaya çalışır. Bu şekilde borcunu kapatamazsa, başka kaynaklardan borç bulmaya uğraşır. Eğer aynı harcama mantığını sürdürür, kendini düzeltmezse, bu defa borcunu doğru dürüst ödeyemeyeceğinden, borcu bir diğer borçla kapatmaya çalışır. Bu süreç, bir süre sonra sadece faizleri bile ödeyemeyecek hale düşürür. Eğer bazı alacaklıları evdeki çocukların haline acırlar ve borcu silerlerse ne alâ. Değilse, ailenin sonu perişanlıktır. İşte benzer durum hükümet harcamaları için de geçerlidir. Ama ülkeler mücadelesinde borçları silen pek olmaz. Olanlar da aldatmacadır.

Sıkıntıya düşen aile, fazladan aldıklarını düşündükleri eşya, araba, ev gibi malları satarak borçlarını ödemek ister. Ama bu yöntem çoğu zaman işe yaramaz. Borçlar ve faizler artmış, aldıkları mallar ise, ikinci el durumuna düşmüş ve değer kaybetmiştir.

Bütçesi sarsılan aile, ek iş yapma peşine düşebilir. Fakat bu ek iş, sürekli olmaz. Geçici bir ferahlık getirir. Eğer aile, biraz ferahlamasını fırsat bilerek yeniden öncelikli olmayan alımlar için harcama yaparsa, artık onu geçici ek işler de kurtarmaz. Borç peşine düşer. Borç bulabilirse, sonunda yukarıda bahsedilen bataklığın içine düşer.

Hükümetlerin durumları da benzerdir. Öncelikleri tespit etmeden yapılan gereksiz harcamalar bütçeyi sarsar. Sarsılan bütçeyi denkleştirmek için, iki yöntem birden uygulanır. Birincisi, devletin daha önceden sahip olduğu varlıkları satmaktır. Fakat çoğunlukla bu varlıkların satışları yetmez. Çünkü bu varlıklar, aynı aile reisinin yaptığı gibi, mirasyedi şeklinde ucuza satılmıştır.

İkinci yöntem borç almaktır. Borçlar alınırken, aynı aile reisinin yaptığı gibi, aileye refah getirmekle övünülür. Borçlar ödenemeyince, tıpkı ailenin yaptığı gibi, bir taraftan bireylerden lüks harcamaların kısılması istenir, diğer yandan kimsenin haberi olmadan daha yüksek faizlerle borçlar uzatılır. Sürekli borç almak zorunda kalan, emir almaya da başlar. Borç verenlerin bazısı ailenin kızlarına göz koyar. Kız ailesini kurtarmak için mecburen onlarla evlenir. Hükümetlerden istenilenler ise bazen daha kötüdür. Ama vatandaş nelerin verildiğini bilmediğinden olay anlaşılmaz. Olayların birkaçı herhangi bir sebeple ortaya çıktığında, önce itiraz edilir, yalanlanır. Sonra çeşitli bahaneler üretilir. Bu arada da bir şekilde, ülke gündemini değiştirecek olaylar oluşturulur.

Aile ve hükümet karşılaştırması için eminim ki, okuyucular daha fazla örnekler vereceklerdir. Çünkü hemen her aile, bu durumu ya bizzat yaşamış, ya da çevresindeki bir ailenin yaşadığına tanık olmuştur. Bu sebeple bu konuyu, çözüm için bir cümle söyleyerek kapatmak isterim. Zaten ayrıntılı çözüm önerilerimi hem bu sitedeki bazı yazılarımda, hem de “Tarihin Aydınlattığı Gelecek” isimli kitabımda belirttim. Cümle şu:

Hükümetler cari masrafları azaltmaz, öncelikleri tespit etmez, bilimi ve sanayiyi geliştirmezse, vatandaşlar çalışmalarının karşılığı olan parayı alamazlar, borçtan kurtulamazlar, yeterince kalkınma olmaz.

Sosyal kategorisine gönderildi | HÜKÜMET HARCAMALARI, AİLE HARCAMASINA BENZER için yorumlar kapalı

ÖĞRETMENLİK ASİL VE ŞEREFLİDİR

ÖĞRETMENİN “İŞ”İ NEDİR?

Eğitim konusunu daha önce, “Eğitimin Merkezine İnsanlığı Koymak” ve “Eğitim Görmüş Bir İnsanın Özellikleri” başlıklı yazılarımızla irdelemiştik. Bu yazımızda çocuklarımızı yetiştiren öğretmenlerin durumunu ele alacağız.

Öğretmenlik de bir “iş”tir. Tıpkı doktorluk, muhasebecilik, mühendislikte olduğu gibi, Öğretmenliğin de bir sorumluluk alanı vardır. Öğretmenin “iş”i, yetiştirdiği öğrencileri vasıtasıyla, çevrede ve toplumda yüksek derecede zekâ istihsal etmektir. Bu iş, yukarıda saydığımız mesleklerinkinden çok daha önemlidir. Çünkü diğer meslekleri icra edecekler, öğretmenlerin yetiştirdiği çocuklar arasından çıkacaktır.

Bilhassa ilkokulların gaye ve görevi, bu zekâya sahip olanların sayısını mümkün mertebe artırmaktır. İlkokula başlayan bir çocuk işlenmeye hazır bir kum taneleri gibidir. Onları sadece kum olarak bırakırsak inşaatlara malzeme olurlar. Onları güzel bir şekilde işledikçe, giderek “cam” olurlar. İçlerinden bazıları elektronikte kullanılan “çip” olabilirler.

İşte, medeniyetimiz için ihtiyaç duyulan hüner ve zekânın pek çok çeşidini sağlamak öğretmenlerin “iş”idir. Dolayısıyla çok önemli bir “iş”tir. Öğretmenler bu işlerini yapabildikleri ölçüde, karakter istihsaline yardım ederler. Çocuklardaki karakter şekillenmesindeki önemli pay öğretmenlere aittir. Elbette bir Afrika atasözünde “bir çocuğu bütün köy büyütür” denildiği gibi, ailenin ve çevrenin de etkisi vardır. Ama ilgili bir öğretmenin etkisi, diğerlerinden fazladır.

İşte bu sebeple öğretmenlik ağır ve mesuliyetlidir. Ama aynı zamanda asil ve şereflidir. Elbette insanın sağlığıyla ilgilenen doktorluk, halkın geleceği için çalışan yöneticilik gibi meslekler de asil ve şereflidir. Ama hakkıyla yapılan öğretmenlik, diğerlerine göre daha asil ve şereflidir.

Tarihin Aydınlattığı Gelecek adlı kitabımda eğitim konusunu işlerken, sıra öğretmenlere geldiğinde düşüncelerimi aşağıdaki şekilde ifade etmiştim:

“Öğrencilerin eğitimi bu kadar önemli olduğuna göre, bu çocukları yetiştirecek öğretmenler daha ciddi ele alınmalıdır. Ülkede her isteyen kişi, çeşitli meslek veya iş sahibi olabilmelidir. Ama, her başvuranın öğretmenliğe alınması gerekmez. Öğretmenlerde bilginin dışında çocuklarla iletişim kurabilmek, gerektiğinde sabırlı davranabilmek gibi özellikler ayrıca aranılmalıdır. Günümüzde Türkiye’de meslek dışından gelenlere uygulanan pedagoji kursu, böyle bir değerlendirme için belirleyici olacak seviyede değildir. Daha ciddi ele alınmalıdır.

Öğretmenleri yetiştirecek kurumlar, yurt dışındaki benzer kuruluşlarla daha ciddi işbirliğinde olmalıdır. İhtiyaç duyulursa yurt dışından eğiticiler getirilmelidir. Gerek öğretmenleri yetiştirenler ve gerekse öğretmenler her iki-üç yılda bir düzenli olarak ve ciddi programlar eşliğinde geliştirme eğitimine tabi tutulmalıdır. Öğretmenlerin sözleşmeli olmaları uygundur. Sözleşmeleri en fazla iki-üç yıllık olabilir. Sözleşmenin iptali ya da uzatılmasına karar verecek kurulda, o okulun aile birliği derneği de etkili olarak bulunmalıdır.

Öğretmenlerin gelirlerinin ailelerini rahatça geçindirebilecek seviyede olmasına gayret edilmelidir. Okul bünyesinde açılacak öğrenciyi geliştirme ve destekleme kursları, öğretmenler için ek bir gelir kaynağı olabilir. Meslek liselerinde uygulanacak döner sermaye sistemi de öğretmenler için ek bir gelir kaynağı olacaktır.”

Bu sebeple öğretmenlerimiz, kendilerini sıradan bir görevli, herhangi bir işteki memur gibi görmemelidirler. Hem sorumluluklarının hem de itibarlı konumlarının farkına varmaya çalışmalıdırlar. Sürekli olarak kendilerini geliştirmeye çalışmalıdırlar. Çünkü çağ çok hızlı değişiyor. Üretim ve iletişim şartlarındaki hızlı değişim, hayata bakışı etkiliyor. Çağın bu özelliğine en hızlı ayak uyduranlar da, çocuklardır. Bir öğretmen “iş”inde on yıl önce çok başarılı idi ama, kendini geliştirmediyse, artık ondan bırakın başarıdan bahsetmeyi, “öğretmenliğe layık bir insandır” demek bile zorlaşmış olabilir.

Öğretmenlerimizin kendilerini geliştirmelerine yardımcı olacak ilk gurup öğrencilerin aileleridir. Aileler de kendi sorunlarını okula taşımadan, kendi çocuklarının daha iyi bir insan, daha kabiliyetli bir fert olabilmeleri için, öğretmenlerle uyum içerisinde çalışmaya gayret etmelidirler. Birbirlerinin rakibi olmayıp, aynı hedefe yürüdüklerinin farkına varmalıdırlar. Hem kendilerini hem de çocuklarını birlikte geliştirme çabası içerisinde olmalıdırlar.

Konumuzla ilgili olarak yine bu sitede yayınladığımız “Örnek Tarihi Şahsiyetler” başlıklı yazımızın içerisindeki Abraham Lincoln’un, “oğlumun öğretmenine” diyerek yazdığı mektubu okursak, öğretmenlerin “iş”i hakkında daha geniş fikir sahibi oluruz.

Sosyal kategorisine gönderildi | ÖĞRETMENLİK ASİL VE ŞEREFLİDİR için yorumlar kapalı

HALKIN SORUMLULUĞU

HALK, HAYRINI ŞERRİNİ NASIL BİLEBİLİR?

Bir önceki yazımız aydın ve cahil denilince nelerin anlaşıldığı üzerineydi. Okuryazar olmanın insanı aydın yapmayacağını yaşayarak anlıyoruz. Cahilliğin en önemli göstergesinin, yeni bilgi öğrenmek ihtiyacını hissetmemek olduğunu da çevremizden örneklerle görüyoruz.

Okuryazar olmayan veya ilkokul mezunu insanlarımızdan “ben 50 tane üniversite mezununu cebimden çıkarırım” diyenlere ve okuryazar olduğu için kendini aydın zannedenlere hiçbir şey anlatılamaz. Bu tip şahıslar her dönemde var olmuştur. Fakat maalesef böyle insanların sayıları azalacağına giderek artıyor.

Bakınız, Mehmet Akif Ersoy, 14 Şubat 1913 Süleymaniye Camii Vaazında bu hususta şöyle söylüyor. (Tarih konusunda bazı kaynaklarda farklılıklar vardır.)

“Halk, hayrını şerrini bilmiyor. Çünkü büsbütün cahil. Biz okuryazar tabaka da, zavallıları büsbütün makûs yollara sevk edip duruyoruz! … Biz, hakikati dosdoğru göreceğimize, felâketimizin asıl sebeplerini bularak kendimizi kurtarmaya çalışacağımıza, kabahati şuna buna yüklemekle şunu bunu tenkit etmekle meşgul oluyoruz, vaktimizi, boşu boşuna israf ediyoruz… “

Mehmet Akif’in vaazı sırasında hiç söylemediği sözleri bahane ederek, kendisinden gazete ile alenen cevap isteyen birisine, aynı gazetede cevap veren Akif Bey, yazısına şöyle başlar: “Ben diniyle, imanıyla, ecdadıyla, evladıyla, hayatıyla, ruhuyla, hülâsa bir ferdi vatanına bağlayabilecek rabıtaların hepsiyle birden bu vatana bağlı adamım.”

  1. Abdülhamit Han, “tarih tekerrür etmez, tekrar eden insanların hatalarıdır” der. Demek ki, padişah II. Abdülhamit döneminde de, sonrasında da yapılan hataların temelinde o dönemin insanlarının yanlışları var. Bu yanlışların oluşmasının sebepleri ise, aynı.

Müslüman olan halk, Akif’in vaazları sırasında söylediği gibi, dinin “oku, öğren, araştır, düşün” şeklindeki emirlerini yerine getirmiyor. Sadece günlük geçimi peşinde koşuyor. İaşesinin de nereden ve nasıl geldiğini pek önemsemiyor. Buna rağmen görevini en iyi şekilde yaptığını zannediyor. Mehmet Akif vaazında böylelerine şöyle sesleniyor: “Öyle olsaydı, Allah, Müslümanları hiç dünyaya göndermez: Araf 172 inci ayetteki ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ imtihanını atlatanları doğrudan doğruya Cennetine geçirirdi!’

Daha önceki bazı yazılarımızda örneklerini verdiğimiz bazı ulema, menfaatleri uğruna dönemlerinin iktidarlarının (sultanlarının) yağcılıklarını yaparken verdikleri fetvalarla halkı yanlış yönlendiriyor. Diğer bazı ulemaları suçlayarak halkı birbirlerine düşürüyor.

Allah, bu konuda, Kur’an’ında, bizlere Hz. Muhammed’i (s.a.v.) göndermeden önceki insanlardan örnekler veriyor.

Araf 169: “Derken kitabı (Tevrat’ı) miras alan bozuk bir nesil bunların yerini aldı. Bize nasıl olsa mağfiret edilecek diyerek, şu alçak dünya malını alıyorlar, yine onun gibi bir mal ve rüşvet gelse onu da alırlar. Allah’a karşı haktan başka bir şey söylemeyeceklerine dair kendilerinden o kitabın hükmü üzere misak alınmamış mıydı? Ve onun içindekileri okuyup öğrenmemişler miydi? Oysa ahiret yurdu Allah’tan korkanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?”

Ayette, Yüce Yaradan’ın kutsal kitaplarından Tevrat’ı okuyanlar uyarılıyor. Kitabı okuyan bu kişiler, haktan başka bir şey söylememeleri gerekirken, dünya malı için rüşvet dâhil her yola başvuruyorlar. Dünya nimetlerini haksız bir şekilde paylaşırlarken kendilerine mağfiret edileceğini söylüyorlar.

Daha önceki yazılarımızda örneklerini verdiğimiz gibi, Tevrat’ı miras alan bozuk neslin yaptığının aynısını Kur’an’ı miras alan bozuk bir nesil de yapıyor. Onlar da “Müslüman zengin olmalı” sloganı eşliğinde dünya malı peşine düşüyorlar. Rüşveti “ganimet” olarak görüyorlar. Tıpkı, Yahudilerin, kendi soylarından başkasının mallarını helâl görenleri gibi.

Araf 169’da bahsedildiği üzere, kendilerine mutlaka mağfiret edileceğini düşünen Yahudiler gibi, bir takım Müslümanlar da Hz. Muhammed’in şefaat edeceğini ve kalbinde iman kırıntısı olanın Cennete gireceğini söylüyorlar.

Peki aydın geçinenler, halkın önderleriyiz diyenler böyle davranırlarsa, halk hakikati nasıl görecek?

Allah bu hususta bizlere aşağıdaki ayetleriyle yol gösteriyor.

İsra 36: “Bir de hiç bilmediğin bir şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz, gönül, bunların her biri yaptıklarından sorumludurlar.”

Zumer Suresi 9: ‘…De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Ancak özü temiz olanlar anlar.’

Demek ki, kimseye bağlı kalmadan kendimiz bilgi sahibi olmaya çalışacağız. Önder olarak bildiğimiz veya yönetici durumundaki insanların söylemlerini ve eylemlerini sorgulayacağız. Sorgulayabilmek, düşünebilmek için de “özü temiz” olmaya çalışacağız. Yoksa Benjamin Franklin’in “Halk yalanla avutanı, gerçekle korkutana tercih eder” sözündeki gibi davranırsak, desteklediğimiz önderlerimizin ve yöneticilerimizin her söylem ve eyleminden sorumlu oluruz.

Sosyal kategorisine gönderildi | HALKIN SORUMLULUĞU için yorumlar kapalı

AYDIN VE CAHİL

AYDIN İLE CAHİL AYRIMI, OKUMUŞLUK ORANI MIDIR?

(Not: Bu yazı Mayıs 2014’te bu sitede yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz.)

Tarihin Aydınlattığı Gelecek isimli kitabımın sunuş kısmında, bu konuda çok kısa tanımlama yaptım. Aydın insanın tanımını tarih boyunca düşünürlerin yaptıklarından daha dar anlamda ve aydın olmayı zorlaştırıcı bir üslupla yazdım.

Bu tanıma göre aydın, “dönüştüren insan” idi. Dünya tarihi incelendiğinde, bu anlamda aydın olabilmenin zorluğu anlaşılır. Bu sebeple tanımın sınırlarını, diğer düşünürler gibi, genişletmek gerekir.

Ortaçağın en geniş kapsamlı bilim insanlarından El Biruni’nin (973-1051)aydın tanımı, bu açıdan en uygun olanıdır. Biruni’ye göre aydın, aklî konulara yönelerek araştırmalar yapar. Görüş ve düşünüşe dayanır. Biruni, aydın insanların “düşünme usulleri” geliştirerek toplumları etkilemeleri gerektiğini savunur.

Hint ve Yunan aydınlarını incelediğinde her ikisinin de aklî konulara yönelerek araştırmalar yaptıklarını söyler. Bu açıdan birbirlerine benzediklerini düşünür. Ancak Hint aydınları içerisinde ilimleri guruplandırıp sınıflandıran filozoflar çıkmadığından ilmi konuların karışık ve hurafelerle dolu olabildiğine hükmeder.

Böyle durumlarda ilk etkilenen dini konular olur. Dini konular çok karmaşık halde sunulmaya başlar. Buna rağmen din adamları bu karmaşıklığa muhalefet ettirmezler. Onların bu baskıların sonunda araştırma ruhu ölür, taklit esas olur.

Tarihin Aydınlattığı Gelecek kitabımda cahil tanımını, “kendisinde bilgi eksikliği olmadığını düşünen” insan olarak yaptım. Bu açıdan bakılınca nice bilginler vardır ki, en cahilden daha cahil olabilir.

Demek ki, aydın ile cahili ayıran okuma fazlalığı değildir. Dolayısıyla aydın denilirken sadece üniversite mensubunun anlaşılması çok yanlıştır. Türkçede söylenen “kişi noksanını bilmesi kadar irfan olamaz” sözü ile yukarıdaki tanımlar birbirlerini desteklemektedir. Eksiklerini görüp tamamlamaya çalışmayan kişi, kendini geliştiremez ve cahil kalır.

Aristo gibi düşünürler demokrasinin iyi işleyebilmesi için, insanların anlayışlarının önemli olduğunu belirtmişlerdir. Zenginlerin ve fakirlerin demokrasisinin işlemeyeceğini iddia etmişlerdir. İyi bir demokrasi için orta hallilerin sayısının artması gerektiğini söylemişlerdir.

Bu düşüncelerinin mantığını, zenginlerin ve fakirlerin duyuları ve menfaatleri doğrultusunda hareket etmeleri düşüncesi oluşturmuştur. Düşünürlere göre, sadece orta halliler akıllarıyla hareket ederler.

Biruni ise, konuya başka açıdan yaklaşmıştır. Ona göre aydın aklıyla hareket ederken, halk, duyular alanından çıkmak istemez. Şekilde inat ve ısrar eder.

Günümüzdeki sorun; aydınlar ile halkın, zenginler ve fakirler için söylenenler gibi, aynı temelde yani duyular ve menfaatleri doğrultusunda  hareket etmeleridir.

Sosyal kategorisine gönderildi | AYDIN VE CAHİL için yorumlar kapalı

HZ. ÖMER VE DEMOKRASİ

ÖMER’İN DEMOKRASİ ANLAYIŞI VE GÜNÜMÜZ

 

(Not: Bu yazı Temmuz 2013’te bu sitede yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz)

Bilindiği gibi Hz. Ömer hilesiz bir seçimle işbaşına geldi. Seçildikten sonra Müslümanlara yaptığı ilk hutbe konuşmasında: “Eğer ben Allah’ın yolundan şaşar, hak ve adaletten ayrılırsam beni doğrultmak için ne yaparsınız” diye sordu. Halkın içerisinden bir kişi ayağa kalkarak kılıcını çekti ve Hz. Ömer’e dönerek “Seni bununla doğrulturum” dedi.

Bu cevap üzerine Hz. Ömer gözyaşları içerisinde Allah’a hamd etti. Halkın içerisinde,inandığı doğruları korkmadan uygulayan böyle insanlar olduğu için şükretti.

Bu olay karşısında Hz. Ömer, “Ben seçimle geldim. Halkın çoğunluğu sessiz kaldı. O halde sadece bir kişinin sözü geçersizdir. Hem halifenin huzurunda kılıç çeken birisi çapulcudur”demeyi hiç aklından geçirmedi. Aksine kendisini hak ve adalete davet edecek bir kişinin var olmasından dolayı Allah’a şükretti.Çünkü Hz. Ömer biliyordu ki, esas olan çoğunluk değil, hak ve adalet idi.

Osmanlı Türk Devletinde de önemli kararlar Divan’da alınırdı. Eğer Divan’da padişahın yapmak istediği işe, olumlu destek veren olmazsa, o karar alınamazdı.

Hunlarda ve Göktürk Devletlerinde önemli kararlar Haziran ayında yapılan Kurultay’da alınırdı. Kurultay’a bütün boylar çağrılırdı. Hatta bu Kurultayların ölen Hakanın yerine geleni kabul etmediği bile oldu.Çin kaynaklarından alınan bilgilere göre; 581 yılında ölen Göktürk hakanı Ta-Po kendinden sonra yerine Ta-lo-pien’in geçmesini istemişti. Ama o dönemde Göktürklerin Toy denilen meclisi, uygulama töreye uymadığı için Ta-lo-pien’in hakanlığını reddetti.

Gelişmekte olan ülkelerde seçimlerin nasıl yapıldığını insanlar biliyor. Hattâ ABD’de, Bush’un ilk seçildiğinde çöp varillerinden oylar toplanıldığını dünya gördü. ABD’de bunlar oluyorsa, gelişmekte olan ülkelerdeki seçimlerde neler olur. Zaten sandıkta oy verenlerin, oy verdikleri insanın her davranışını desteklemeleri de düşünülemez.

Meclisler, konseyler, kurultaylar, başkanların düşüncelerini tasdik yerleri değildir. İstişarelerle kararların alındığı yerlerdir. Meclislerin, konseylerin görevi de aldıkları kararı önce kendilerinin uygulamalarıdır.

Allah peygamberimize Al-i İmran suresi 159. Ayette:” ……. İşinde sahabelerine görüşlerini sor. Sonra da azmettin mi artık Allah’a tevekkül et.” Diyor.

Al-i İmran 120. Ayette ise :” Size bir iyilik dokunursa (Allah’a kalpten inanmayanların) fenalarına gider. Başınıza bir musibet gelirse onunla sevinirler. Eğer siz sabırlı olur ve iyi korunursanız, onların hileleri size hiçbir zarar veremez, çünkü Allah onları kendi amelleriyle kuşatmıştır.” Zaten ayette bahsedilen insanlar haddi aştıkları için Allah tarafından kalpleri mühürlenmiş kişilerdir. (Yunus suresi 74. Ayet)

Tahrim Suresi 9. Ayet:” Ey peygamber! Kâfirler ve münafıklarla cihat et, onlara karşı sert davran, onların varacakları yer cehennemdir.”

O halde, huzurlu ve yaşanabilir dünya kurmaya inançlı insanlar birbirlerine kenetlenirlerse, aşamayacakları engel yoktur. Asıl olan yanlış yapanlara gerekli cevabı verirken bile, intikam duygusundan arınarak hak ve adaletten ayrılmadan karar alabilmek, alınan kararların arkasında durabilmektir.

Aksi halde paspas olmayı kabul etmiş oluruz.

Sosyal kategorisine gönderildi | HZ. ÖMER VE DEMOKRASİ için yorumlar kapalı

ALLAH’IN MÜMİNLERE YARDIMI

ALLAH MÜMİNLERE YARDIM EDER

Yazımızın başlığındaki müminler sözüne dikkat edelim. Başlık “Allah Müslümanlara Yardım Eder” şeklinde değil. Eğer Müslümanlara yardım etseydi, İslâm dünyası yer altı zenginliklerine rağmen, sıkıntı içerisinde olmazdı.

Müslüman ile mümin arasındaki fark konusunda, Kur’an’da çeşitli ayetlerde bilgi verilmektedir. Bu hususta bu sitedeki çeşitli yazılarımızda ve “Müslüman olmanın, imanın, ibadetin, müminliğin şartları” adlı yazımızda Kur’an ayetlerinden örneklerle fikirlerimizi belirttik.

Yüce Yaradan’ın, müminlere yardım ettiği yöntemlerden bir tanesi hakkındaki fikrimizi, bir önceki yazımızda ifade etmiştik. Allah’ın, iyi niyetli insanların kalplerine bazı fikirleri indirerek yardımcı olduğunu ayetlerden örneklerle vermiştik. Benzer şekilde kötülük düşünmekten vazgeçmeyenlerin kalplerine de, onları bataklığa sürükleyecek fikirler indirdiğini ifade etmiştik.

Aşağıdaki ayetlerde ise, Allah, müminlere yardım edişiyle ilgili bir başka yöntem hakkında bizi aydınlatmaktadır.

Ali İmran 124: O zaman sen müminlere: “Rabbinizin size, indirilmiş üç bin melek ile yardım etmesi size yetmez mi?” diyordun.

125: “Evet, sabreder ve (Allah’tan) korkarsanız, onlar ansızın üzerinize gelseler, Rabbiniz size nişanlı beş bin melekle yardım eder.”

Arka arkaya gelen iki ayet de gayet açık. Allah her iki ayetinde de müminlere melekleri ile yardım ettiğini net bir şekilde anlatıyor. Müminlerin düşmanları aniden saldırsalar bile, Yüce Yaradan dilerse, derhal nişanlı beş bin melekle müminlere yardım edeceğini ifade ediyor. Ayetin ifadesinden anlaşılan, bu yardımın, Allah’ın bir lütfu olmaktan ziyade, bir taahhüt anlamında olduğunu gösteriyor. Çünkü bize olan Allah’ın lütfu, bizim mümin olabilmemiz için bize yaptığı yardımdadır.

Ayetin başlangıç cümlesindeki ifade tarzı da dikkat çekiyor. Bu yardımın, sabredenler ve Allah’a karşı gelmekten sakınanlara yapılacağını vurguluyor. Bu ifade, bir önceki ayette geçen mümin sözünün bir başka şekilde anlatımıdır.

Sabretmenin birçok anlamı vardır. Bunlardan biri, kâfirlerin baskılarına rağmen Allah’ın varlığına inanmakta ısrar etmektir. Aynı surenin 122 ve 123üncü ayetleri, Yüce Yaradan’ın varlığına inananların, Allah’ı inkâr edenlere göre güçsüz olduklarından bahseder. Hattâ müminlerin içerisinden, bu zayıflıklarını gören iki gurubun bozulmaya yüz tuttuğunu anlatır. Demek ki, karşıdakilere göre daha güçsüz durumda oldukları halde, Allah’a inançlarından hiçbir şey kaybetmeyenler, sabredenlerdir.

Ayet, sabrettikleri gibi, aynı zamanda, Allah’tan sakınarak yaşayanlara hitap etmektedir. Buradan anlaşılan; sabreden ve Allah’tan korkanlar, mümin olarak kabul edilmektedirler.

Ali İmran 150: “Hayır! Sizin Mevlânız Allah’tır. O yardımcıların en hayırlısıdır.”

Yukarıdaki ayetten önceki ayette, iman edenlere hitap ediliyor. 150inci ayette de sizin sözüyle, iman edenler kastediliyor. İman edenlerin sahibinin, efendisinin Allah olduğunu ifade ediyor. Dolayısıyla Yüce Yaradan, sahibi solduğu müminlere elbette yardım edecektir. Nitekim ayetin devamında, yardım edenlerin en hayırlısının Allah olduğu vurgulanıyor.

Allah’ın her şeye gücü yettiği için, O, müminlere yardım etmek dilerse, bizim bilemeyeceğimiz ve anlayamayacağımız yöntemlerle gerçekleştirir. Yüce Yaradan’ın sadece “ol” demesi yeterlidir.

Allah’ım, sabredenlerin ve Senden sakınanların, bozgunculara ve hainlere karşı mücadelesinde bugüne kadar yardımcı olduğun gibi, lütfunla bundan sonra da yardımcı ol Allah’ım.

KUR'AN ÜZERİNE, Sosyal kategorisine gönderildi | ALLAH’IN MÜMİNLERE YARDIMI için yorumlar kapalı

ALLAH’IN KALPLERE İNDİRDİKLERİ

ALLAH, PLANLARININ BAZILARINI, İNSANLARIN KALPLERİNE MÜDAHALE EDEREK UYGULAR

 

Bu sitede yayınladığımız “İnsanların Özgürlüğü Üzerine” ve “Allah Her Şeyi Bilir” başlıklı yazılarımızda, Yüce Yaradan’ın, insanları fikirlerinde ve kararlarında özgür bıraktığını, Kur’an ayetlerinden örnekler vererek aktarmaya çalışmıştık.

İnsanların hür olarak aldıkları kararların sonucunda Allah, onları mükâfatlandıracağını veya cezalandıracağını bildiriyor. Ödül ve cezanın bu dünyada da olduğunu, yine Kur’an’dan öğreniyoruz. Bu hususlarda, bu sitede çeşitli yazılar yazdığımız için burada ayrıntıya girmeyeceğiz.

Hiç şüphesiz ki, Allah’ın her şeye gücü yeter. Yüce Yaradan bir şeyin olmasını dilerse sadece “ol” demesi yeterlidir. Peki, acaba Yüce Yaradan bu dünyadaki ödül ve cezayı nasıl gerçekleştiriyor olabilir? Bu konuda, Kur’an’da anlatılan bazı yöntemler var. Biz burada, Kur’an ayetlerinden konumuzla ilgili olanlarını ele alacağız. Allah’ın bize verdiği akıl ile yorumlayarak fikir yürüteceğiz. Kur’an’da bahsedilen diğer yöntemler hakkında, başka bir yazımızda irdeleme yapacağız.

Bakara 93: “Hani, Tûr’u tepenize dikerek sizden söz almıştık, “Size verdiğimiz Kitaba sımsıkı sarılın; ona kulak verin” demiştik. Onlar, “Dinledik, karşı geldik” demişlerdi. İnkârları yüzünden buzağı sevgisi onların kalplerine sindirilmişti. Onlara de ki: eğer mümin kişilerseniz, imanınızın size emrettiği şey ne kötüdür.”

Ayet, Allah’a söz verdikleri halde inkâr eden Yahudilere yöneliktir. Allah, onların inkârlarının cezasını vermek için plan yapıyor. Onların kalplerindeki hastalığı artırıyor.

Bakara 10: “Kalplerinde hastalık vardır. Allah da onların hastalığını arttırmıştır. Yalan söylemelerine karşılık onlara elem verici bir azap vardır.”

Demek ki Yüce Yaradan, yalan söyleyen ve kalplerinde hastalık olanlardan kendini düzeltme yoluna gitmeyenlere, ceza olarak, hastalıklarını artırıyor. Sonrasında da yalan söylemelerine karşılık, onlara elem verici bir azap hazırlıyor.

Hicr 12: “Biz o küfrü suçluların kalbine işte böyle sokarız.” Ayetlerde görüldüğü üzere Allah, suçlu olarak nitelediği insanlara, artık acımıyor. Kalplerine güzel düşünceler sokmuyor. Aksine, yanlış yolda ilerlemelerine aracı oluyor.

Allah; inkâr edenlere, yalancılara ve zalimlere ceza verebilmek için, başka bazı insanlara yardımcı oluyor. Yardımcı olduğu insanların ortak özelliği doğru yolu arayan kişiler olmalarıdır.

Ali İmran 103. “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun (bu) nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki, doğru yola eresiniz.”

Enfal 63: “Müminlerin kalplerini birbirlerine O ısındırdı. Yoksa yeryüzünde ne varsa sen hepsini harcasaydın yine de onların kalplerini ısındıramazdın. Lâkin Allah, kalplerini kaynaştırdı. Muhakkak ki, O azizdir, hâkimdir.”

Yukarıdaki iki ayetten anlaşılan, birbirine düşman olan ama doğru yolu bulmaya çalışan insanların kalplerini birbirlerine Yüce Yaradan ısındırıyor. Kalplerini birbirine birleştirdiği bu insanları destekleyerek, kalplerini mühürlediği insanları cezalandırıyor.

Yazının başından itibaren örnek verdiğimiz ayetlerden anlaşılan, Yüce Yaradan, insanların hür olarak aldıkları kararlar doğrultusunda karşılığını veriyor. Biz güzelliklere ulaşmak istersek, bizim kalbimize bu fikrimizi destekleyecek düşünceler indiriyor. Biz kötülük peşinde koşarsak, kendimizi düzeltmeye çalışmazsak, Allah da aynı yöndeki düşünceleri kalbimize indiriyor. Allah, bizlerin kalbine, küfür fikrini indirmeye başladıysa, artık biz suçlu olarak nitelenmiş oluyoruz. Sonunda mutlaka azaba uğratılıyoruz.

Allah’ım, Senin gönderdiğin ayetleri anlayabilmemiz için, bizlere anlayış ihsan eyle.

KUR'AN ÜZERİNE, YAŞAM kategorisine gönderildi | ALLAH’IN KALPLERE İNDİRDİKLERİ için yorumlar kapalı

İYİLİK YAPMANIN ŞEKLİ

İYİLİK YAPMAYI ÖNCE KENDİMİZE ÖNERELİM

 

Bakara 44: “İnsanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz? Hâlbuki kitabı (Tevrat’ı) okuyorsunuz. Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?”

Ayet, Hz. Muhammed (s.a.v.) döneminde Medine şehrinde yaşayan Yahudilere hitap ediyor. Ancak Kur’an’ın evrenselliği dikkate alındığında bu uyarının, geçmiş ve gelecek bütün insanlara yapıldığı görülür.

Ayetin ikazları birkaç açıdan ele alınabilir. Birincisi, başkalarına iyilik yapmayı emrederken, kendimizin iyilik yapmamamızı eleştirmesidir. Demek ki, önce kendimiz iyilik yaparak örnek olacağız ki, başkaları da bizim söylediklerimizi dikkate alsınlar. Aksi takdirde, “ele verir talkımı, kendi yutar salkımı” deyiminde anlatılmak istenilen duruma düşeriz.

İkinci olarak dikkatimizi çeken husus, Allah’ın gönderdiği bütün kitapların benzer şeyleri emrettiğidir. Nitekim ikinci cümleden, Tevrat’ı okuyanların Kur’an’ı teyit etmelerinin beklendiği anlaşılmaktadır.

Üçüncü uyarı ise, Allah’ın ayetlerini gördükleri halde, halen aklını başına almayanlara yapılmaktadır. Anlatılan ve yaşanan bunca olaydan sonra halen aklımızı başımıza almamamız kınanmaktadır.

Kur’an’da iyilik yapmanın kendimiz için faydalı olduğu hususunda sıkça bilgi verilmektedir. Bazı örnek ayetler aşağıda verilmiştir.

Bakara 112: “Hayır, hayır! Kim özü iyilik dolu olarak yüzünü Allah’a tertemiz döndürür ve teslim ederse, işte onun Rabbi katında ecri vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olacak değiller.”

Nisa 125: “İyilik yaparak kendisini Allah’a teslim eden ve İbrahim’in dinine dosdoğru olarak tâbi olan kimseden, din bakımından daha iyi kim olabilir? Allah, İbrahim’i dost edinmişti.”

İsra 7: “Eğer iyilik ederseniz, kendinize iyilik etmiş olursunuz ve eğer kötülük ederseniz yine kendinizedir…”

Demek ki, bütün kazançlar iyiliği yapan kişinin doğrudan kendisine yazılmaktadır. Yapılan iyiliklere muhatap olanların ne gibi faydaları olduğu hakkında ise, hiçbir ayet yoktur.

İyiliği emretmenin iyi bir şey olduğunu teyit eden ayet şöyledir:

Ali İmran 104: “İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa eren onlardır.“

Ayet, iyiliği emretmenin güzel bir şey olduğunu anlatıyor. Ama kurtuluşa ermek için, sadece iyiliği emretmenin yeterli olmadığını vurguluyor. İnsanlara iyiliği emredeceğiz, onları hayra çağıracağız. Fakat onları, kötülükten de men edeceğiz. Yani onların kötülük yapmalarına engel olacağız. Kendi aramızda, kötülük yapanları engelleyen bir topluluk oluşturacağız.  Ancak böyle yaparsak, kurtuluşa erebileceğiz.

Kur’an’da iyilik konusundaki ayetleri dikkatlice incelediğimizde, şu sonuçlara ulaşıyoruz.

Öncelikle kendimiz iyilik yapacağız. Böylece başkalarına örnek olduktan sonra onlardan iyilik yapmalarını isteyeceğiz. Fakat insanlardan sadece iyilik yapmalarını istememiz de yeterli değil. İnsanların içerisinden kötülük yapanları engellemeye çalışacağız. Bunun için de, iyilik yapanlar olarak, kötülük yapanları engellemek adına bir gurup oluşturacağız.

Bütün bunları yaparsak, Yüce Yaradan tarafından kurtuluşa erdirilenler arasına girebileceğiz. Allah’ın kurtuluşa erdirdikleri insanlar aynı zamanda, bu dünyada da iyilikle anılanlar arasına gireceklerdir. Dolayısıyla; kendileri iyilik yapan, başkalarına da iyiliği emreden ve kötülük yapanları engelleyen insanlar, iki dünya mutluluğunu da elde etme şansını yakalayacaklardır.

Allah’ım, bizlerin kurtuluşa erebilmemiz için, mücadele azmi ver, irade gücü ver, sabır ve sebat ver.

Senin her şeye gücün yeter.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | İYİLİK YAPMANIN ŞEKLİ için yorumlar kapalı

YENİ YIL MESAJI

YENİ BİR YILIN HUZUR GETİRMESİ, ANCAK, GEÇMİŞ YILIN MUHASEBESİNİ YAPARAK ÇIKARACAĞIMIZ DERSLERİ UYGULAMAYA ÇALIŞIRSAK, GERÇEKLEŞİR

Genel kategorisine gönderildi | YENİ YIL MESAJI için yorumlar kapalı

İNSAN ZAYIF YARATILMIŞTIR, AMA

İNSAN ZAYIF YARATILMIŞTIR, AMA

 

Yüce Yaradan, insanı, dünyadaki vekil yöneticisi olması için yarattığını beyan etmektedir. Yine Kur’an’dan öğrendiğimize göre, Allah, insanlara yüklediği bu görevi ifa ederlerken onları imtihan etmektedir. Sınavı başarıyla geçenleri ödüllendireceğini taahhüt etmektedir. Benzer şekilde, imtihanda muvaffakiyet gösteremeyenleri cezalandıracağını da net bir tavırla ifade etmektedir.

Bu imtihan sürecinde insanları zorlayan en önemli unsur, nefisleridir. Bu nefsi insanlara, Yüce Yaradan vermiştir. İnsanlara böyle bir zorlayıcı unsur veren Allah’ın, bizlere yardımcı olmaması düşünülemez. Nitekim Yüce Yaradan, insanlara sürekli yardımcı olmaya çalışmıştır. Bu konuda, daha önceki yazılarımızda “Allah, Rahmetini Üzerine Farz Kılmıştır” başlığı altında fikirlerimizi aktarmıştık.  Ayrıca konumuzla dolaylı ilgili olan başka yazılarımızda, Allah’ın rahmetinin genişliği ve Allah’ın rahmetinden umut kesilmeyeceğini belirten Kur’an ayetlerinden örnekler vermiştik.

Bu yazımızda, başlığımızla doğrudan ilgili ayetleri irdelemeye çalışacağız.

Nisa 26: “Allah, sizlere bilmediklerinizi bildirmek, sizden öncekilerin yollarını size göstermek ve tövbenizi kabul etmek istiyor. Allah, her şeyi çok iyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

Ayete göre, Allah bize yol gösteriyor. Bize bilmediklerimizi anlatarak doğru yolu bulmamıza yardımcı olmak istiyor. Bazı şeyleri bilmeden önce yaptığımız hatalar için tövbe etmemizi bekliyor. Tövbe ettiğimiz takdirde, tövbemizi kabul etmeye hazır olduğunu vurguluyor.

Tövbe ile ilgili diğer bazı ayetlerden anlaşıldığına göre, Yüce Yaradan nezdinde geçerli olan tövbe, Allah’tan özür diledikten sonra yanlıştan dönerek güzel işler yapmaktır.

Konumuzla ilgili bir diğer ayet şöyle; Nisa Suresi 28: “Allah, (yükümlülüklerinizi) sizden hafifletmek istiyor. Çünkü insan sabır ve tahammül bakımından zayıf yaratılmıştır.”

Yazımızın başlığıyla birebir ilgili olan bu ayet, konuyu daha net ifade ediyor. Allah, bizleri vekil yönetici yaparken, bizlere bazı yükümlülükler de getiriyor. Bu sorumlulukları yerine getirirken zorlanacağımızı biliyor. Bizi yaratan Kendisi olduğu için, bizim sabır ve tahammül bakımından zayıf olduğumuzu en iyi bilen Allah’tır. İşte, Yüce Yaradan bize yüklediği sorumluluklarımızı bizden hafifletmek istiyor. Diğer bir ifadeyle yükümlülüklerimizi yerine getirmeye çalışırken bizlere yardımcı oluyor.

Yüce Yaradan’ın bizlere yardımcı olacağı bir başka hususu şu ayetle anlıyoruz. Nisa 31: “Eğer siz, yasaklandığınız büyük günahlardan sakınırsanız, diğer kusurlarınızı örter, sizi güzel bir makama koyarız.”

Büyük günahlar konusunda bu sitede yayınladığız “Haramı ve Helâli Sadece Allah Belirler” başlıklı yazımızda ve bazı diğer yazılarımızın içerisinde Kur’an’dan ayetlerden örnekler vererek düşüncelerimizi belirtmiştik.

Görülüyor ki Yüce Yaradan her an bizlere yardımcı olmak için bizden bir adım bekliyor. Biz bir adım attığımız takdirde Allah bize on katıyla karşılık veriyor. Enam Suresi 160: “Kim iyilik getirirse, ona o (getirdiği)nin on katı vardır. Kim kötülük getirirse, sadece onun dengiyle cezalandırılır; onlar haksızlığa uğratılmazlar.”

Allah’ım, vekil yöneticilik görevimizi layıkıyla yerine getirebilmemiz için, bizlere yardımcı ol Allah’ım.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | İNSAN ZAYIF YARATILMIŞTIR, AMA için yorumlar kapalı