GEÇMİŞ, GEÇMİŞTİR

GEÇMİŞ GEÇMİŞTİR,  YETER Kİ SADECE ÇENEMİZ İŞLEMESİN

 

Bu konuda Kur’an bize şöyle yol gösteriyor. Maide Suresi 105inci ayet: “Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O zaman Allah, size yaptıklarınızı haber verecektir.”

Ayet iman edenlere sesleniyor. Ancak sonraki cümledeki “siz kendinizi düzeltin” ibaresi her insanı ilgilendiriyor. Ayet açıkça “başkalarının hesabını sizden sormazlar, siz kendinize bakın” diyor. Nitekim başka ayetlerde, her insanın kendisinden sorumlu olduğu sıkça vurgulanıyor.

Bu konuda “Kur’an’a göre başkalarının da günahlarından yüklenecek olanlar” başlıklı yazımızda, her insanın kendisinden sorumlu olduğunu, fakat Kur’an’a göre bir gurubun, başkalarının günahının bir kısmından da sorumlu olduğunu ayetlerle ifade etmiştik. Başkalarının günahlarının bir bölümünden sorumlu olanlar, ilimsizlikleri yüzünden başkalarını yolundan saptıranlardır.

Demek ki, biz her şeyden önce kendimizden sorumluyuz. Dolayısıyla yükümlülüğümüz önce kendimizi düzeltmektir. Biz doğru yolda olursak, yoldan sapan kimseler, bize zarar veremezler. Ancak bizim doğru yolda olduğumuzun göstergesi ne olacak? Sadece güzel konuşmakla doğru yolda olduğumuzu insanlara anlatabiliriz belki, ama Yüce Yaradan’a anlatamayız.

Sadece çenemiz işlerse, bir süre sonra insanların birçoğuna da anlatamayız. Nasıl yalnızca çenesi işleyen bir vücut yaşayamazsa, sadece çenesi işleyen guruplar ve milletler de yaşayamazlar. Tarih böyle bir olaya şahit olmamıştır.

Bu sebeple amellerimizin, konuşmalarımızı desteklemesi gerekir. Amellerimizin güzelleşmesi, geleceğimizi güzelleştirir. Geleceğimizin güzelleşmesi, sadece birey olarak değil, diğer insanlarla ortak çabamızla gerçekleşir.

Benzer şekilde, bir toplum içerisindeki gurupların geleceklerinin güzelleşmesi, diğer farklı anlayıştaki guruplarla ortak hareketine bağlıdır. Bir milletin geleceğinin güzelleşmesinin seviyesi, komşularıyla ve ilişkisinin var olduğu diğer milletlerle ne kadar ortak anlayışa ulaştıklarıyla doğru orantılıdır.

Eğer ortak anlayışa ulaşma çabası göstermezsek, en güçlü olduğumuzu zannettiğimiz bir anda, beklenmedik bir düşüş yaşarız. Tarih, böyle vakaların ders veren örnekleriyle doludur. Hiçbir kişi, kuruluş, gurup veya millet için tarihin ayrıcalık yaptığı görülmemiştir. Maazallah, gereken çabayı göstermezsek, değil kendimiz, gurubumuz veya milletimiz, dünyamızın ve insanlığın tamamının geleceği tehlikeye girer. Geri dönülemez bir yola girebiliriz.

Bu nedenle, artık “geçmiş, geçmiştir”.  Öncelikle kendimizin geçmişine takılıp kalmamamız şarttır. Sonra, diğer insanların geçmişlerine takılmamayı öğrenmeliyiz. Böyle davranmayı öğrenebilmemizin birinci şartı, mevcut kötü durumun oluşmasında hepimizin katkısının olduğunu kabul etmemizdir. Belki, katkı oranımız birbirimizden farklıdır. Ama bu farkın önemi yoktur. Önemli olan, mevcut kötü durumdan kurtulmak ve bir daha böyle durumlara düşmemek için gerekeni yapmaktır.

Çünkü gemi batarken kimin kurtulacağı belli olmaz. En güçlüler ve en zenginler bile gemiyle birlikte batabilirler. Titanik faciası, her yönüyle bize örnek olmalıdır. Batmaz denilen gemi, batmıştır.  Kaybolanlar arasında her mevkiden insan vardır. Bilhassa erkeklerdeki ölüm oranı, birinci sınıf yolcularda %67, ikinci sınıfta %92, üçüncü sınıfta %84 ve mürettebatta %78 gibi yüksek rakamlardır.

Örnekler bize gösteriyor ki, başkalarını tenkit ederek sorunu çözemeyeceğimiz gibi, kendi vicdanımızda da mesul olmamızı engelleyemeyiz. Artık ne susup oturmakla, ne de sadece çenemizi çalıştırmakla güzelliklere ulaşamayacağımızı tarih bize gösterdiğine göre, geçmişimizi unutarak, yeni ufuklara yönelmeliyiz.

Bütün insanlığın yaşayarak öğrendiği bir gerçek, bu konuda bize yol göstermelidir. Sadece dilleriyle değil, icraatlarıyla hak ve adalet mücadelesi verenlere Yüce Yaradan’ın her zaman yardımcı olduğu gerçeğini unutmazsak, inşallah hem ferden, hem millet bazında hem de dünya olarak güzel geleceğe ulaşırız.

Sosyal kategorisine gönderildi | GEÇMİŞ, GEÇMİŞTİR için yorumlar kapalı

MÜLKÜ DAĞITAN DA, GERİ ALAN DA ALLAH’TIR

ALLAH DİLEMEZSE, KİMSE, BİRİNİ ZENGİN DE EDEMEZ, BATIRAMAZ DA

 

Ali İmran Suresi 26: De ki: “Ey mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin. Dilediğinden de mülkü çeker geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini alçaltırsın. Hayır ve iyilik senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye hakkıyla gücü yetensin.”

Ayet gayet açıktır. Öncelikle mülkün asıl sahibinin kim olduğu sorusunu cevaplıyor. Bilindiği üzere bu dünyadan nice azametli zenginler, nice haşmetli krallar geldi geçti. Hiçbiri yanında bir şey götüremedi. Demek ki, mülkün asıl sahibi Yüce Yaradan’dır.

Mülk sahibi kim ise, o dilediğine verir veya vermez. Kendi kurallarının doğrultusunda hareket eder. Allah da ayetinde, Kendi kuralları doğrultusunda mülkü dağıttığını ifade ediyor. Dolayısıyla mülkü dağıtan kullar değil, Yüce Yaradan’dır. Kul sadece aracıdır. Aracılığı da Allah dilemezse yapamaz.

Bir insan, bir başkasına yardım etmek isteyebilir. Ama eğer bu yardımın o kişiye ulaşmasını Allah dilemezse, yardımı bir işe yaramaz. Bu durumu anlatan çok sayıda hikâye vardır.

Bunlardan birinde, Mahmud isimli bir padişah, güzel tavrını beğendiği bir fakire yardım etmek ister. Yardımı doğrudan eline vererek gururunu kırmamak için, çeşitli yöntemlerle yardım etmeye çalışır. Hepsinde bir bahane oluşur ve fakir kişi yardımı alamaz. Sonunda padişah, fakir kişinin eline kürek verir. Altınların olduğu karanlık hazine odasına girmesini ve hemen küreği daldırarak geri çıkmasını ister. Fakir kişi, aceleyle şaşırır ve küreği ters tutarak daldırır. Bunun üzerine padişah şöyle der: “Vermeyince Mabud, neylesin Mahmud”

Yardım etmek isteyenlerin tersine bir işlem olarak, bir insan, başkasını batırmak isteyebilir. Ama eğer Allah dilemezse batıramaz. Kur’an’da Hz. Musa ile Hızır olduğu varsayılan kişi arasındaki hikâyeler bu konuya bir örnektir.

Kehf Suresi 71: Bunun üzerine ikisi beraber yürüdüler. Nihayet gemiye bindikleri zaman, o kul (Hızır) gemiyi deldi. Musa, ona şöyle dedi: “Geminin içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu çok kötü bir iş yaptın.”

72: (Hızır:) “Sen benimle asla sabredemezsin, demedim mi?” dedi.

78: Hızır dedi ki: “İşte bu, seninle benim aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana o sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim.”

79: “Gemi, denizde çalışan bir kaç yoksula aitti. Onu kusurlu kılmak istedim, çünkü onların ilerisinde her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı.”

Anlaşılan o ki, kral olan kişi karşı tarafı düşünmeden, ellerinden tek servetleri olan mallarını alabiliyordu. Böylece hiç gözlerinin yaşına bakmadan insanları batırabiliyordu. Fakat Yüce Yaradan, birkaç yoksul insanın batmasını dilemediğinden, Kendi bulduğu bir yöntemle, onların varlıklarını muhafaza etmelerini sağlamış oldu.

Bu konuda bir başka güzel örnek, Hz. Yusuf’un hayatının anlatıldığı ayetlerdir. Hz. Yusuf’un kardeşleri, her türlü hin fikirlerle kardeşlerine tuzaklar kurdular. Onu kör bir kuyuya atarak, bu hayattan batıp gitmesini sağlamak istediler. Fakat Allah dilemediği için, kardeşleri kıtlık yıllarında perişan olurken Hz. Yusuf, devletin hazinesinden sorumlu kişi oldu. Kardeşlerine yardım etti.

Kur’an’da anlatılanlara, çevremizde yaşananlara rağmen ders almayan, öğüt almayanlar çoğunlukta. Bu kısır düşünceli insanları gördükçe, insan onların neden ders almadıklarını merak ediyor. Bu sorumuzun cevabını da Kur’an veriyor.

Müddesir Suresi 54: “Hayır, düşündükleri gibi değil! Şüphesiz bu (Kur’an) bir uyarıdır.”

55: “Artık kim dilerse ondan öğüt alır.”

56: “Bununla beraber Allah dilemedikçe onlar öğüt alamazlar. Koruyacak da O dur, bağışlayacak da.”

Kimlerin anlayıp öğüt alabileceklerini Zümer Suresi 9uncu ayetin sonundaki ifadeden anlıyoruz: “…Ancak temiz akıl sahipleri öğüt alırlar (anlarlar)”

Ayetin “Allah dilemedikçe onlar öğüt alamazlar” ifadesinin kapsadığı alan çok geniş. Biz yazımızın başlığıyla ilgili kısmını dikkate alacağız. Bizim alacağımız öğüt, başkaları eliyle haksız yere zengin olmaya çalışmak da yanlış, başkalarını batırmaya çalışmak da yanlış.

Müddesir Suresi 56ıncı ayetin sonundaki ifade bize bu hususta yol gösteriyor. “…Koruyacak olan da o dur, bağışlayacak olan da” Demek ki biz düzgün olursak, bizi haksız yere zengin etmek isteyenlere veya bizi haksız yere batırmak isteyenlere karşı koruyacak olan Allah’tır. Benzer şekilde, başkalarını haksız yere zengin etmeye çalışanları da veya başkalarını haksız yere batırmaya çalışanları da bağışlayacak olan, Yüce Yaradan’dır. Yeter ki, Kur’an’da gösterilen yollar takip edilsin.

Allah’ım, bizlere, Kur’an’ından öğüt alan kullarından olmak nasip eyle. Bizlerin gönlümüzü güzelliklere aç.

KUR'AN ÜZERİNE, Sosyal kategorisine gönderildi | MÜLKÜ DAĞITAN DA, GERİ ALAN DA ALLAH’TIR için yorumlar kapalı

SABIR, ERDEMDİR

SABIR, KÖTÜLÜKLERİ ENGELLERSE BİR ANLAM İFADE EDER

 

Sabır konusundaki bazı düşüncelerimizi, bu sitede yayınladığımız çeşitli yazıların içerisine serpiştirerek ifade etmiştik. Bu yazımızda konuyu toplu olarak ele alacağız.

Asr Suresinin ayetleri bu konuda bize yol gösteriyor:

  1. Asra yemin olsun ki,
  2. İnsan mutlaka ziyandadır.
  3. Ancak iman edenler, salih amel (iyi işler) işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye eden ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.

Ayette, iman edip birbirlerine sabrı tavsiye edenlerin ziyanda olmayacakları belirtiliyor. Ancak sabretme tavsiyesi ile birlikte, birbirlerine hakkı tavsiye etmeleri ve iyi işler yapmaları da isteniyor. Eğer tek başına sabretmek yeterli olsaydı, Allah, diğerlerinden bahsetmezdi. Demek ki, sabır ile hakkı savunma ve güzel işler yapma arasında bağlantı var. Demek ki sabır, miskin miskin oturup, başına gelenlere “kader” deyip katlanmak değil.

O halde sabır ne anlama gelmektedir? Bu sorunun cevabını verebilmek için çeşitli ayetleri, Kur’an’ın bütününde anlatılmak istenilenlerin ışığında irdelemek gerekiyor.

Sabır; Yüce Yaradan’ın kelâmı olan Kur’an’da anlatılan sabırdır.

Sabır; Allah yolunda, hak ve adalet yolunda, insanlığın güzel geleceği uğrunda, rahatını, uykusunu, malını ve canını feda edebilmektir.

Sabır; insanların güzel ahlâk sahibi olabilmeleri için, gayret etmek, örnek olarak yol gösterebilmektir.

Sabır; insanları kazanabilmek için, onların hatalarını düzeltmelerine yardımcı olarak, onlara zaman tanımak anlamında bekleyebilmektir.

Sabır; insanları yol bilmez hallerinden, şaşırmışlıktan çekip çıkararak, onları hakiki ilim ile tanıştırmanın mücadelesini verebilmektir.

Sabır; katlanmak değil, zorluklara göğüs gerebilmektir.

Sabır; nefsimizin isteklerine direnmektir.

Sabır; olası bir savaşa, her an ve en iyi bir şekilde hazır olabilmektir.

Sabır; hareket için en uygun zamanı bekleyebilmektir.

Sabır; insanlığın aleyhine çalışanları, aramıza nifak sokmak isteyenleri izleyerek beklemek değil, onları hak ettikleri bir şekilde cezalandırarak insanlığa nefes aldırmaktır.

Demek ki sabır, yazımızın başlığındaki gibi sadece kötülüğü engellemek de değildir. Hakkı savunmak ve adaletle davranmaktır. Sadece hakkı savunmak da değildir. Güzel işler yapabilecek cesareti ve sabrı gösterebilmektir. Sadece güzel işler yapmak da değildir. Kendisinin bilgisini geliştirecek metaneti ve mücadeleyi gösterip, çevresine ve insanlığa faydalı olma sabrını gösterebilmektir.

Kur’an’daki anlamıyla sabır, erdemdir. Kötülükleri giderir, iyiliklerin yolunu açar, güzel işler yapmayı arzulatır ve kılavuzluk yapar

Allah’ım, düz yolda yolumuzu şaşırmamamız için, lûtfunla bizlere sabır ve sebat ver.

Senin her şeye gücün yeter.

KUR'AN ÜZERİNE, Sosyal kategorisine gönderildi | SABIR, ERDEMDİR için yorumlar kapalı

ALLAH VE İNANANLAR GALİP GELECEKTİR

KUR’AN HÜKMÜ: “ALLAH VE PEYGAMBERLERİ MUTLAKA GALİP GELECEKTİR.”

 

Yazının başlığındaki hüküm, Mücadele Suresi 21inci ayette geçmektedir:Allah, ‘Şüphesiz Ben ve peygamberlerim galip geleceğiz’ diye yazmıştır. Şüphe yok ki, Allah muradından döndürülemez, mutlak güç sahibidir.”

Bir önceki ayette, Allah’a ve Onun peygamberine karşı gelenlerin, zelil yani aşağılık yaratıklar olduğunu bildirmektedir. Dolayısıyla yukarıdaki ayet, böyle insanlara karşı galip gelineceğinin müjdesini vermektedir.

21inci ayetin ifadesi, gerçekten de bir müjdedir. Yüce Yaradan ayetinde, önce Kendisinin galip geleceğini ifade etmektedir. Allah’ın galip gelmesi, mazlumlar için, haksızlığa uğrayanlar için, huzuru arayanlar için tam anlamıyla bir müjdedir. Bu sitede daha önce yayınladığımız “Allah, Rahmetini Üzerine Farz Kılmıştır” başlıklı yazımızda, Yüce Yaradan’ın, insanları Cennetine alabilmek için sürekli yardımcı olacağını ifade eden ayetlerinden örnekler vermiştik.

Yüce Yaradan, Leyl Suresi 12inci ayetinde: “Doğru yolu göstermek, muhakkak bize aittir” diyerek, insanlara devamlı yol gösterdiğini ifade etmektedir. Bu anlatım, Allah’ın insanlara doğru yolu göstermekte, Kendisinde sorumluluk hissettiğini ima eden bir ifadeyle yapılmıştır. Bu ifadeye ilaveten, Allah’ın mutlak galip geleceğinin net bir şekilde beyan edilmesi, insanlık için ayrı bir müjde konusudur.

Demek ki, Allah, zalimlerin, haksızlık yapanların, yolsuzluk yapanların, bütün bunları yaparken bir taraftan da tiyatro oynayarak kandıranların cezalarını bu dünyada da verecektir. Demek ki, haksızlığa uğrayanların haklarının bir bölümünü bu dünyada da almalarının önünü açacaktır.

Fakat Yüce Yaradan’ın böyle davranması için bizlerden bekledikleri şeyler de vardır. Bunların neler olduğunu Kendi kelâmı olan Kur’an’ında sıkça ifade etmiştir. Biz burada daha önce yayınladığımız “Hz. Musa’nın Duası” başlıklı yazımızın içerisinden bir örnek vermekle yetineceğiz.

Yunus Suresi 88.ayet: “Musa dedi ki; ‘Ey Rabbimiz! Sen Firavun’a ve kavmine dünya hayatında bir ziynet ve nice nice mallar verdin; yolundan saptırsınlar diye mi ey Rabbimiz? Ey Rabbimiz! Mallarını sil süpür ve kalplerini şiddetle sık. Zira o acı azabı görmedikçe iman etmeyecekler.”

  1. ayet: “Peki duanız kabul olundu. Siz yine istikamete doğruluğa devam edin ve kendini  bilmeyenlerin yoluna uymayın” buyurdu.

Bizler, istikametimizi doğrultur ve düzgün bir şekilde yürürsek, Yüce Yaradan mutlaka destekleyeceğini beyan ediyor.

 Ayetin devamında, Kendisinin galip geleceğine ilaveten “…Peygamberlerim de galip geleceğiz…” beyanı da, bu desteğin mutlak olacağının bir göstergesidir. Çünkü bütün peygamberler, Allah’ın gösterdiği yolda yürümüşlerdir. Bu sebeple bütün peygamberler kazanmışlardır. Hz. Musa, döneminin dünyadaki en güçlü insanı olan firavunu yenmiştir. Hz. İbrahim’i ateşe atmışlar ama yakamamışlardır. Sonrasında yüz yıldan fazla yaşamıştır. Hz. İsa, düşmanları tarafından öldürülememiştir. Takipçileri dünyanın bütün bölgelerinde vardır. Hz. Muhammed, yetim büyümüş iken, sağlığında devlet kurmuş ve başkanlığını yürütmüştür. Onun da takipçileri dünyanın her bölgesinde mevcuttur.

Ayette bahsedilen galip gelme hususu, sadece peygamberlerle sınırlı olmamıştır. Peygamberleri samimiyetle takip eden düzgün insanlar da, Allah’ın yardımıyla her zaman galip gelmişlerdir. Yüce Yaradan, dünyanın huzurunun bozulduğu anlarda düzgün insanları destekleyerek, onları galip getirmiştir.

Allah, insanlara bu kadar yardımcı olurken, bizlerdeki düşüncesizliğin savunulacak hiçbir tarafı yoktur. Yüce Yaradan’ın yardımını reddedersek, sadece kendimize yazık etmiş oluruz. Her iki dünyamızı da kaybederiz. Çünkü Allah, başka güzel insanları destekler ve bizim gibi yanlış içerisinde olanlara karşı galip gelerek, dünyadaki huzurun bozulmasını engeller. Desteklediği insanlar da, inşallah hem bu dünyada hem de ahrette huzur bulurlar.

Allah’ım, bu dünyaya bırakmak istediğimiz güzel eserler için, lütfunla, bizlere yol göster, mücadele azmi ver, zihin açıklığı ver.

Senin her şeye gücün yeter.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | ALLAH VE İNANANLAR GALİP GELECEKTİR için yorumlar kapalı

İBRET ALMAYANLAR, İBRETLİK OLURLAR

GEÇMİŞTEN İBRET ALMAYANLAR, GELECEKLER İÇİN İBRET OLURLAR

 

Başlıktaki söz, Mehmet Akif Ersoy’un bir vaazından uyarlanmıştır.  Şair ve mütefekkir bir insan olan Akif,  Balkan Savaşı sırasında toplumu “eğer geçmişten ibret almamakta devam edersek, Allah esirgesin, gelecekler için pek acıklı bir ibret olacağız” diye uyarıyor.

Akif’in yaptığı bu ikaz, Osmanlı Devleti Müslümanları içindir. Ancak biz bunun şahıslar ve guruplar için de geçerli olduğunu düşünüyoruz. Başka insanların başlarına gelenlerden ders almayanlar, bir gün başkalarına ibretlik olurlar. Dolayısıyla, kişiler de, guruplar da, toplumlar da başlarına gelen felaketlerin sebeplerini dışarıda aramamalıdırlar.

Uğranılan felaketlerin, yaşanan hüsranların sebebini kendimizde aramalıyız.  Kendi nefsimizi sorgulamalıyız. Eğer böyle yaparsak, çektiklerimizin kendi amellerimizin cezası olduğunu görürüz.

Rad Suresi 11inci ayet: “İnsanın önünde, arkasında dolaşan melekler vardır ki Allah’ın emriyle onu gözetirler. Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez. Allah, bir kavme kötülük diledi mi, artık o geri çevrilemez. Onlar için Allah’tan başka hiçbir yardımcı da yoktur.”

Ayet, önce, her bir insan ile ilgili bilgi veriyor. İnsanın önünde ve arkasında dolaşan melekler olduğunun bilgisini bizlere veriyor. Bu melekler, Allah’ın emriyle hareket ediyorlar. Yüce Yaradan, meleklere, takip ettiğiniz insanı koruyun diye emir verirse, koruyorlar. Eğer Allah, o insan için bir ceza uygun görmüş ise, verdiği emirle cezayı melekleri aracılığıyla uygulatıyor.

Demek ki, insanı koruyan da, cezasını belirleyip uygulatan da Allah. Hiçbir fani kişilik, bir insanı kendi başına koruyamaz. Aynı şekilde, hiçbir fani beşer, bir insana kendi başına ceza veremez. Velev ki, ceza vermek isteyen bu kişi Yüce Yaradan’ın peygamberleri bile olsa, aynı kural geçerlidir. Aksi olsaydı, Allah ayetinde açıklık getirirdi veya Kur’an’ın başka bir ayetinde açıklardı.

Yüce Yaradan’ın korumayı murat ettiği bir insan hakkında, bir peygamber dahi ceza vermek istese, hiçbir sonuç çıkmaz. Allah, kulunu korur. Dolayısıyla o kişi hakkında verilen kararın haklı veya haksız olduğu böylece anlaşılır. Hakkında peygamberin veya Allah’a yakın diye bilinen bir başka insanın ceza verdiği bir insanı, Allah koruduysa, peygamberin ve diğerlerinin aldığı karar haksızdır anlamı çıkar. Korumadı ise, karar haklı demektir. Bu mantık sadece, Allah’ın korumayı murat ettiği kişiler için geçerlidir.

Diğer taraftan peygamberler gibi, Yüce Yaradan’ın elçileri olan insanlar, haksız karar almazlar. Eğer peygamber bile olsalar, haksız yere ve Allah’ın korumayı murat ettiği bir insana ceza vermeyi dilemiş olurlarsa, Yüce Yaradan, derhal o peygamberini cezalandırır. Bütün peygamberler de bu durumu en iyi bilenler oldukları için, böyle haksız kararlar almazlar. Hak ve adaletten ayrılan kararlar almaktan, Allah’a sığınırlar. Nitekim bilinen tarihte de, peygamberlerin yaptıkları böyle yanlışlar yoktur.

Yüce Yaradan, bütün peygamberlerini, Kur’an’da bizlere gösterdiği yoldan yürümeleri için desteklemiştir. Dolayısıyla bütün peygamberlerin takip ettikleri yol, Kur’an’da toplu hale getirilerek anlatılan yoludur. Peygamberlerle ilgili olarak anlatılacak başka hikâyeler geçersizdir.

Bir kul olarak bize düşen, Allah’ın ayetlerini içselleştirerek, peygamberlerini yürüttüğü yoldan yürümeye çalışmaktır. Yanlış yolda giden hiç kimsenin, Yüce Yaradan nezdinde ayrıcalığı yoktur.

Rad Suresi 11inci ayetin devamında ise, Yüce Yaradan toplumlara sesleniyor. “Bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe, Allah onların durumunu değiştirmez” diyerek bizim düşünmeye yönlendiriyor.

Her bir insanın önünde, arkasında dolaşan melekler olduğuna göre, bireylerden oluşan bütün toplumun yaptıkları da kontrol altında demektir. Dolayısıyla Allah, tolum içerisinde her bir insanı ayrı değerlendiriyor. Ama kişiler kendi benliklerini bırakarak toplum psikolojisinin peşine bilinçsizce takılırlarsa, o zaman bütün kavim aynı uygulamayı hak ediyor. Eğer toplum içerisinde, toplumun psikolojisinden etkilenmeyerek, Allah’ın gösterdiği yoldan gidenler olursa, Yüce Yaradan, rahmetiyle onları kavimlerinden ayrı tutarak koruyup kurtardığını, ayetlerinde sıkça beyan ediyor.

Ayetin devamı, “Allah, bir kavme kötülük diledi mi, artık o geri çevrilemez. Onlar için Allah’tan başka hiçbir yardımcı da yoktur.” Demek ki Yüce Yaradan, sabrının sonunda o topluluk için ceza vermeyi murat ettiği zaman, o ceza geri çevrilemiyor. Nasıl bir kişi için Allah’ın aldığı ceza kararı çevrilemiyorsa, toplumun tamamı için de hiç kimse bir şey yapamıyor. “Artık onlar için Allah’tan başka yardımcı yoktur” ibaresi hiç kimsenin cezayı engelleyemeyeceğini ifade ediyor.

Burada “onlar için Allah’tan başka yardımcı yoktur” ifadesine dikkatimizi yoğunlaştırmamızda fayda var. Yüce Yaradan bu son cümleyi başka şekillerde de ifade edebilirdi. “Allah’ın her şeye gücü yeter” diyebilirdi. “Hiçbir kavmin gücü, Allah’ın gücüne yetişemez” diyebilirdi. Ama Yüce Yaradan, “onlar için Allah’tan başka yardımcı yoktur” ibaresini kullanmış. Demek ki Allah, halen o kavme bir hak daha tanıyor. Muhtemelen” gelin, Allah’ın size gösterdiği yoldan ilerleyin, eğer böyle yaparsanız size yardımcı olurum” şeklinde bir son uyarı yapıyor. O ikazları dikkate alarak kendilerini düzelten toplumlara, bir şekilde yardımcı oluyor.

Merhum Mehmet Akif, yazının başlığındaki bu uyarısını, kendi ifadesiyle “üç beş dua ve üç beş uydurma hadis ezberleyince kendini hoca zanneden” ve “hani vaiz denilen maskaralar var ya” diye nitelediği insanlar için yapıyor. Dolayısıyla Kur’an’ın anlatmak istediklerini bilmeyen,  cahiller ve halkı yanlış yönlendiren yarı okumuşlar için yapıyor.

Allah, Osmanlı Devletinin içerisindeki Mehmet Akif gibi, Enver Paşa gibi, Atatürk gibi, Elmalılı Hamdi Yazır gibi, Ömer Seyfettin gibi isimleri saymakla bitmeyen güzel insanların gayretlerine en güzel şekilde cevap verdi ve ortaya yeni bir devlet çıktı. Böylece, tarihe başkaları için ibretlik vakalar zinciri olmaktan kurtardı. O dönemde hiçbir bağımsız Türk Devletinin ve hiçbir bağımsız başka Müslüman ülkenin olmadığı bir ortamda, halka rehberlik ederek, kendi menfaatlerini düşünmeden mücadele eden o bahtiyar önderler olmasaydı, utanç verici Balkan Bozgunundan sonra, Akif’in deyimiyle, Türkler de; eski Mısırlılar, eski Hintliler ve eski Yunanlılar gibi tarihsel varlıklar olabilirdi.

Merhum Akif’in döneminde yaşayan halkın, kısmen de olsa kendini savunacağı bir dal var. O devirde Kur’an’ın Türkçe tefsirleri ve Türkçe mealleri yok denecek kadar az idi. Ama şimdi her bir insanın kolayca ulaşabileceği kadar çok. Bu konuda internet emrimizde. Her çeşit meal ve tefsir var.

Eğer biz halen cehalet içerisinde olursak, Kur’an’ı okuyanlarımız kendi menfaatleri doğrultusunda davranırlar ve konuşmalarıyla halkı yanlış yönlendirirlerse, maazallah, Akif’in uyarısı gerçek olur.

Akif’in ikazları, bir dönem ile sınırlı değildir. Bizim devrimiz için de, gelecek nesiller için de geçerlidir. Bu uyarı; hem her bir insan için, hem guruplar için, hem de milletler için geçerlidir. İsterse kişi kendisini evliya gibi görsün, isterse gurup kendilerini en dindar olarak düşünsün, isterse millet kendilerini en takva sahibi olarak telâkki etsin, hiç fark etmez. Çünkü Allah, insanların birbirinden sakladıkları bütün gerçekleri bilir. Karşılığını da gerçeklere göre verir. Ama derhal, ama sonra verir. O Allah’ın ilmindedir. Bizim bilmemiz gereken, cezanın mutlaka verileceğidir. Diğer taraftan kendilerini düzelterek güzel ameller işleyenlere de, Allah’ın yardım edeceğini vaat ettiğini unutmamalıyız.

Genel kategorisine gönderildi | İBRET ALMAYANLAR, İBRETLİK OLURLAR için yorumlar kapalı

DEMOKRASİ ÜZERİNE

DEMOKRASİ, SEÇİMLERİN YAPILMASINDAN İBARET “ELEKTOKRASİ” DEĞİLDİR

 

Başlıktaki söz Joseph s. Nye’a ait. Bu sitede yayınladığımız “İslâm ve Demokrasi” ve “Demokrasi Bir Rejimin Adı mıdır” başlıklı yazılarımızda konu hakkındaki fikirlerimizi belirttik. Bu yazımızda farklı bir açıdan yaklaşmaya çalışacağız.

Günümüzde, demokrasi yönetiminden bahseden tanımlar genelde, demokrasinin ne olmadığı üzerinden yapılıyor. Demokrasinin ne olmadığı üzerinde daha çok fikir birliği sağlanıyor. Çünkü demokrasinin ne olduğu konusunda somut düşüncelerin oluşması hem kolay olmuyor, hem de üzerinde ortak anlayış sağlanamıyor.

Bir ülkede totaliter bir rejim yoksa parlamento seçimleri yapılıyorsa, o rejimin adına, demokrasi deniliyor. Bir ülkede Pazar ekonomisi uygulanıyorsa, o memlekette demokrasi sistemi vardır diye düşünülüyor. Böyle olunca da, ülkeye dışarıdan sermaye girişini sağlayan, yabancı yatırımcı getiren yöneticilere demokrasi şampiyonu gibi bakılıyor. İsterse o yöneticiler, kendileri de bu sermayelerden pay aldıkları için ülke kaynaklarını yabancılara peşkeş çeksinler, hiç fark etmiyor, demokrasi kahramanları olarak görülüyor.

Benzer anlayışlar maddeten kalkınmış ülkelerin insanlarında da gözleniyor. Kalkınmış ülke insanlarının demokrasiden bekledikleri en önemli olgu, ülkenin ekonomik gücünü devam ettirmek olarak algılanıyor. Halkın yöneticilerinden beklediği şeylerin başında ekonomik göstergelerdeki başarı oluyor. Halk, ülkenin parasının sağlam olmasını bekliyor. Uluslar arası rekabet güçlerinin artırılmasını istiyor. Kalkınma arttıkça, yeni teknolojileri geliştirme gücünün de artmasını talep ediyor. Ülkedeki Dış Ticaret Açığı Dengesi ile Cari Açık Dengesinin kurulmasını istiyor.

Vatandaşına bu imkânları sağlayan yönetimler, en demokrat yöneticiler olarak övülüyor. Yöneticiler bunları yaparken isterse, en dikta rejimlerle ve hattâ terörist guruplarla ekonomik işbirliği yapsınlar, hiçbir önemi olmuyor. Yeter ki, vatandaşın ekonomik durumu bozulmasın, mümkünse daha iyiye gitsin isteniyor.

Fakir halkı, çeşitli yalanlar ve küçük maddi desteklerle ikna ederek oylarını almakla, demokrasinin gereği yerine getirilmiş oluyor. Dolayısıyla, ülkenin ileri gelenlerine ve münevver insanlarına danışmaya gerek kalmadığı düşünülüyor. Onların fikirlerini almamanın demokrasiyi zedelemeyeceği, aksine asıl olan halkın oyu olduğu için, demokrasinin tam olarak uygulandığı düşünülüyor.

Demokrasiyi tanımlayabilmek için alt sistemleri üzerinde anlaşabilmekte fayda var. Demokrasinin alt bileşenleri; ekonomik, siyasi, hukuki, kültürel olarak dört başlıkta toplanabilir. Dini anlayış, kültür içerisinde değerlendirilebilir. Dolayısıyla bir ülkenin demokrasi ile idare edildiğinin göstergelerini, de bu alt sistemlerde aramak gerekir.

Demokrasinin ekonomik açıdan en belirgin göstergesi, zenginler ile fakirler arasındaki karşılaştırmalardır. Demokrasi ile idare edilen bir ülkede zengin ile fakirlerin maddi güçleri arasındaki fark giderek azalmalıdır. Benzer şekilde, çok zengin ile çok fakir insanların sayıları da azalma eğiliminde olmalıdır.

Siyasi açıdan en belirgin göstergesi, ülkenin ve halkın geleceğini ilgilendiren kararların, farklı görüşlere sahip çevrelerde tartışılması sonucunda alınmasıdır. Bu uygulamanın, uluslar arası önemli konularda da gerçekleştirilmesidir.

Demokrasi, karşımızdakini ötekileştirmeden, saygı duymak ve kulak vermektir. Bunu hem yönetici olarak, hem de fert olarak yapmaktır. Kişilerdeki demokratlık anlayışı ne kadar gelişirse, demokrasi o kadar iyi işler. Hukuka saygı bu şekilde yaygınlaşır.

Demokrasiyi, karşılıklı çıkarların dengelenmesi veya çıkarlar birliği olarak görmek hatalıdır. Demokrasi, değerler birliği ve kültürel birliktir. Dolayısıyla demokrasinin iyi işleyebilmesi için, tüketim toplumu anlayışının törpülenmesi gerekir. Aksi taktirde ticari bir hapishaneye dönen dünyamızda, demokrasinin yerleşmesi çok zordur.

Eğer yukarıdaki şartları oluşturamazsak, demokratikleşmenin, demokrasinin işleyiş ilkelerine indirgenmesini önleyemeyiz. Böylece yöneticilerimiz, halkın efendisi haline gelirler. Çeşitli yalanlarla ve oyunlarla, kendi menfaatlerini halkın çıkarlarının önünde tutarlar.

Diğer taraftan bir ülkedeki münevverlerin toplumda saygınlık kazanabilmeleri, otoriter halkçılıkla yaptıkları mücadele ile doğru orantılıdır.

Şurası kesin bir gerçektir ki, demokrasi mücadelesi dünya çapında verilmediği zaman, ülkelerin kendi başlarına demokratikleşmesi çok zor olur.

Demokrasinin alt bileşenleri olan ekonomik, siyasi, hukuki, kültürel konularda demokratikleşmenin sağlanması, ilgili Kur’an hükümlerine uyulmasıyla doğru orantılıdır. Kur’an anlatımlarında, ekonomideki infak, siyasetteki emaneti ehline verme, hukuktaki düşmanınıza karşı bile adaletli davranma, kültürdeki halka en faydalı insanın takva olarak Allah’a en yakın olan insan olması gibi konular bizlere demokrasiyi yerleştirmemiz için umut ışıklarıdır.

Sosyal kategorisine gönderildi | DEMOKRASİ ÜZERİNE için yorumlar kapalı

TARİHİ, ANLAMA VE ANLATMA 2

TARİHÇİLİK VE TARİHİ İRDELEMENİN YÖNTEMLERİ 2

 

Günümüzde, tarihçiler arasındaki tartışmalar, ‘uzun dönem’ ve ‘kısa dönem’ tarihçiliği üzerine yoğunlaşmıştır. Yüz yıl öncesinde, tarihçilerin araştırdıkları ortalama tarih aralığı 75 yıl civarında imiş. Bu şekilde araştıranlar uzun dönem tarihçi olarak kabul ediliyorlar. 1970’lerden itibaren ise, araştırılan tarih aralığı 10 yıl civarına düşmüş. Bu tarihçilere de, kısa dönem tarihçisi deniliyor. Günümüzde tekrar uzun dönem tarihçiliğini savunanlar artmaya başlamış. Bu sebeple tartışmalar daha alevlenmiş durumda.

Aslında uzun dönem araştırmaların ortalamasının 75 yıl olmasının sebebi, bahsedilen bütün tarihçilerin Avrupalı veya Amerikalı olmasıdır. Eğer bu anketi yapanlar, araya Doğulu tarihçileri de katsalardı, ortalama yıl süresi uzun olurdu. Çünkü Doğunun tarihi geçmişi çok uzundur. İster Çin ister Türk tarihi olsun, milattan önceden başlar ve süreklilik arzeder. 1700’lü yıllara kadar da, dünya tarihinde etkilidirler.

Hâlbuki ABD’nin yazılabilecek tarihi, en fazla 300 yıldır. Dolayısıyla onların tarihini incelerken 75 yıl uzun dönemdir. Benzer durum Avrupa tarihi için de geçerlidir. Avrupa tarihi, Roma’nın güçlendiği ve etkili olduğu tarih olan M.Ö.100 ve M.S. 476 arasında başlar. Milattan önceki Helen tarihi, Avrupa tarihi değildir. Hem o dönemdeki halk kısmen farklıdır, hem de Helen Devletlerindeki anlayışlar, Avrupa’nın diğer bölgelerini etkilememiştir. Ayrıca da, toplam 150-200 yıl etkili olmuştur. Bu sebeple Avrupa tarihi, Romalıların yıkılışından 1492 keşiflerinin 100 yıl sonrasına kadar suskunluğa ve karanlığa girer. Dolayısıyla ciddiyetle incelemeye değer konuların tarihi yenidir, 400 yıllıktır.

Aslında tarihi irdelerken, asıl olan kısa veya uzun dönem aralığında incelemek değildir. Bundan daha önemli olan ve dikkat edilmesi gereken şeyler var. Tarihçiler, inceledikleri tarih aralığında, diğer bölgelerdeki aynı dönemde meydana gelen olaylarla karşılaştırma yapmalıdır. Benzer şekilde irdeledikleri dönemdeki olayları, geçmiş dönemlerdeki olaylarla karşılaştırmalıdırlar. Olayların sebeplerinin benzerliği üzerinde ciddiyetle durmalıdırlar.

Kısa dönem tarih incelemesinin bir avantajı, ayrıntılar hakkında bilgi edinmektir. Fakat tespit ettikleri bu davranışların, geçmişe bir tepki olarak mı, yoksa kendi dönemindeki değişen şartlardan mı oluştuğu konusunda fikir sahibi olmaya çalışılmalıdır. Aksi takdirde mikro tarih ayrıntıları faydalı olmaz. Olaylardan ders alınabilmesi ve halkın anlayabilmesi için ayrıntılarda boğulmamalı, sentez ve teoriden uzaklaşılmamalıdır.

Tarih anlatımları, okuyucuya kısa ve öz olarak sunulmalıdır. Yoksa okuyanı çok az olur. Okunmayan tarih bir işe yaramaz. Cam fanustaki süs gibi olur. Tarihi sevdirmek için, aktüel hale getirmek gerekir. Tarih anlatımlarının günlük gazete ve dergilerde yer alabilmesi sağlanmalıdır. Bunun için, tarih anlatımının, tablo ve grafiklerle ifade edilir hale getirilmesinde fayda vardır. Hattâ bununla da yetinmeyerek, yapılacak grafik ve çizelgeler, geleceğe doğru yönlendirilmelidir. Bilhassa çevre ve iklim konularında geleceğe yönelik grafiklerin kullanılması, hem daha mümkündür hem daha etkili olacaktır.

Dünyamızdaki değişim çok hızlı olduğundan, modelleme yapılamaz. Bu nedenle, uzun dönemli tarih anlatımında daha dikkatli olunmalıdır. Marksizm ve Annales ekolünün toptanlaştırıcı teorileri yanlıştır. Ancak insan yapısı değişmediğinden, yetkili kişilerin karar ve davranışları karşılaştırılarak bazı sentezlere ulaşılabilir. Thukydides de bu inançtan yola çıkarak anlatımını yapmıştı.

Günümüzdeki küreselleşme, tarihe bakış açımıza bazı yenilikler getirebilir. Küreselleşme öncesindeki tarihte, halk genel anlamıyla edilgen konumdaydı. Küreselleşmeyle birlikte, hem ülke halkının hem de uluslar arası sosyal gurupların etkileri giderek artmaktadır. Bu sebeple geçmiş tarihi irdelemelerimizi geleceğe yansıtırken bu durumu dikkate almazsak, yanılma ihtimalimiz artar.

Tarihçilik, sosyal bilimlerle aynı disiplin içerisinde değerlendirilmektedir. Bu durum makro tarih, yani uzun dönem tarihçiliği açısından bakılınca kısmen geçerli görülebilir. Ancak mikro tarih, yani kısa dönem tarihçiliği uygulamasıyla birlikte uzmanlaşmaya gidilmiştir. Yapılan araştırmalar daha akademik hale gelmiştir. Bu nedenle tarih anlatımı giderek halktan uzaklaşmıştır. Hâlbuki tarih, yapısı ve yöntemleri gereği, filoloji ve müzikolojiye daha yakındır.

Tarih, Amerikan tarihçi J. Franklin Jameson’ın dediği gibi, uzman tarihçilerin küçük bir loncasının bir mülkü değildir. Çicero’nun deyimiyle tarih, bir yaşam rehberidir.

Tarihi anlama ve anlatma konusunda faydalanabileceğimiz en değerli kaynak, Kur’an’dır. Yüce Yaradan, Kur’an’da, tarihi olayları farklı yönleriyle bizlere aktarmıştır. Anlatımlar, halkın anlayacağı dil ile yapılmıştır. Kur’an anlatımında zaman değil, düşünceler ve olaylar arasındaki bağlar öne çıkmıştır. Olaylar arasında karşılaştırma yapmamız, benzerlikleri görmemiz için bizlerden düşünmemiz istenmiştir. Böylece olayları kendimizin kavrayabilmesine imkân verilmiştir.

Tarihçiler de, halkın, tarihi kendisinin anlamasını, karşılaştırma yapmasını sağlamak için Kur’an ile benzer yöntemleri ve yukarıda bahsedilen metotları uygularlarsa daha başarılı olurlar. Nasıl ilimdeki gelişmeler, teknolojiye dönüşmeden halka faydalı hale gelmezse, tarihteki araştırmalar da, halkın kendi yaşamında faydalanacağı hale getirilmeden bir işe yaramazlar.

Sosyal kategorisine gönderildi | TARİHİ, ANLAMA VE ANLATMA 2 için yorumlar kapalı

TARİHİ ANLAMA VE ANLATMA

TARİHÇİLİK VE TARİHİ İRDELEMENİN YÖNTEMLERİ 1

Genel bir tanım olarak tarih; dünü anlatır, bugünü açıklar, yarını aydınlatır. Tarihin geleneksel amacı, yaşamı bütün yönleriyle öğretmektir. Yoksa tarih yazımı, kuru ve soyut çalışmalar değildir.

Tarihi anlatımdan ne anlamamız konusunda bize örneklik yapan –bilinen- en eski tarihçi Thukydides’tir. “Eserim, şu an yaşayanların beğenilerine hitap etmek için bir yazı parçası olmayıp, ilelebet payidar kalmak üzere kaleme alınmıştır” diyen yazarın, M.Ö 431 de Helen ülkesinde başlayan Peloponnesos savaşlarını anlatımı, günümüzde pek çok tarihçiye rehberlik yapmıştır. Onun anlatımından esinlenerek I. Dünya Savaşının başlama sebepleriyle benzerlik gösterdiği kanaatine varılmıştır.

Eski Yunanistan’daki bu savaş, diğerlerine uzak kuzey bölgedeki en küçük ve yeni bağımsız olmuş devletçik olan Epidamnus’taki, demokratlar ve oligarklar arasındaki iç mücadele sebebiyle başlamıştır. Sonrasında bütün Yunanistan’a yayılmıştır. Savaş, beklenilenden uzun sürmüş ve sonuçları açısından geri dönülemez değişikliklere sebep olmuştur.

Yunan yarımadasında iki büyük güç, Atina ve Sparta idi. Bu iki devlet, M.Ö. 480’de Perslere karşı birlikte savaşmışlar ve yenmişlerdi. Bölgedeki diğer iki güç olan Korfu ve Korinthos ise, göreceli olarak daha zayıf idiler. Epidamnus’taki iç savaşa önce bu iki güç bulaştı. Sonrasında bunlar, Atinalıları ve Spartalıları savaşmaya ikna ettiler.

Thukydides’e göre bu iki büyük gücün İkna edilmesinin arkasında yatan sebep, “savaşın kaçınılmaz olduğuna” olan inançtı. Savaşın kaçınılmaz olmasının düşünülmesinin sebebi ise, Atina veya Sparta’dan birisinin Korfu ya da Korinthos ile ittifak yapmasının, ittifak yapanı güçlendireceği anlayışıdır. Atina ve Sparta bu konuda birbirlerine güven duymadıklarından, Korfu ve Korinthos’un ittifak çağrılarına istemeyerek olumlu cevap verdiler.

Atina’nın başındaki Perikles’in fikirleri de, Atina’nın savaş kararı almasında etkili oldu. Perikles, Atinalılara  “Biz bir imparatorluğuz. Bir defa imparatorluk olduktan sonra konumumuzu koruyabilmek için, büyük riskler almaktan başka yapabileceğimiz fazla bir şey yok” diyerek onları ikna etti. Hâlbuki demokrat Atinalılar farklı düşünüyorlardı. Hattâ bunlar Spartalılara, “Bir savaş ne kadar uzarsa, bu dönemde oluşacak tesadüflerin savaş üzerindeki etkisi büyük olur” diyerek, onları savaştan vazgeçirmeye çalışıyorlardı. Buna rağmen Atinalılar, kaçınılmaz olarak telâkki ettikleri savaş kararı aldı.

Thukydides’in bu anlatımları, bütün tarihçiler için dikkate alınması gereken irdelemelerdir. Bazı tarihçiler, yazarın “savaşın kaçınılmaz olduğundan” dolayı çıktığını söylemesini eleştirebilirler. Bunu insanların doğası konusunda karamsar bir görüş olarak görebilirler. Ama Atinalıların ve Spartalıların yaşadığı güvenlik ikilemi her zaman var olmuştur. Sadece devletler arsında değil, kişiler ve guruplar arasında da görülmüştür. Çünkü Yüce Yaradan, insanların yapısını değiştirmemiştir.

Burada esas olan, tarihi olayları anlatırken Thukydides’in kullandığı irdeleme yöntemidir. Zaten kendisini bugünlere kadar taşıyan da budur. Ancak tarihçilerin çoğunun bu irdeleme yöntemlerini kullanmadığı açıktır.

Bu konuda Amerikalı tarihçi J. Franklin Jameson’ın Aralık 1912’deki “… Çalışma odamızın penceresinden dışarı bakıp, tarihi, uzman meslektaşların küçük bir loncasının bir mülkü olarak değil, milyonların meşru mirası olarak tasarlamaya razıysak…” sözleri, içine düştüğümüz durumu daha iyi anlatmaktadır.

Günümüzde, halka tarihi sevdirenler ve mümkün olduğunca öğretenler, tarihçi olmayan tarih yazarlarıdır. Çünkü bunlar tarihi, kuru ve sıkıcı anlatımlardan kurtararak aktüel hale getirirler.

Dünya için ortak bir gelecek aramak istiyorsak, geçmişe bakışımızın yöntemini değiştirmeliyiz. Bu bakış açısını mümkün olduğu kadar ortak hale getirmeliyiz. Bu konularda ve tarihi irdeleme yöntemlerinde yapılması gerekenler hususunu bir sonraki yazımızda ele alacağız.

Sosyal kategorisine gönderildi | TARİHİ ANLAMA VE ANLATMA için yorumlar kapalı

REFAH VE HUZUR İKİLEMİ

REFAH İÇERİSİNDE YAŞAMAK MI, HUZURLU YAŞAMAK MI?

 

Geçen yazımızın sonunda, gezegenimizin geleceğini korumak için seçim yapmamız gerektiğini ifade etmiştik. Refah içerisinde mi, yoksa huzur içerisinde mi yaşamak istediğimize karar vermemizin geleceğimizi şekillendireceğini belirtmiştik.

Eğer, geleceğimizi düşünmeyip, sadece kendi maddi refahımızı hedefleyecek isek, çocuk sahibi olmayı planlamamalıyız. Çünkü biz şimdiden, çocuklarımızın yaşamlarının bizden daha sağlıksız olması için çalışıyoruz demektir.

Eğer çocuk ve torun sahibi olmayı hedefliyorsak, oturup geriye yaslanarak ciddiyetle düşünmemiz gerektiğinin, bir yükümlülük olduğunu bilmeliyiz. Sorumluluğumuzun şuurunda isek, gelecek nesillerimizin oluşmasına uğraşmalıyız.

Bu sitede yayınladığımız “Zenginlik Nedir”, “İslâm’da İlim ve Zenginlik” ve “Zengin Kimlere Denir” başlıklı yazılarımızda refah içerisinde yüzen bir zengin olmanın insanı huzurlu yapmayacağı konusunda fikirlerimizi, gerçek yaşamdan örneklerle belirttik.

Zengin olmak isteği bir hırs haline gelirse, işte kişi için tehlike o zaman başlar. Çünkü artık zenginliğin sınırı ortadan kalkar. Hep daha zengin olmaya çabalar. Sahip olduğu serveti, geldiği makamı yetersiz görür. Bütün enerjisini daha üst makamlara gelebilmek için harcamaya başlar. Daha üst makam yoksa veya gelebileceğini düşünmezse, mevcut mevkisindeyken, yetkilerini artırmaya çalışır.

Bu duruma düşmüş kişilerin her çabası, hem diğer insanların hem de insanlığın aleyhine sonuçlar doğurur. Çünkü güçlü olma isteği, başkalarının haklarını, sağlıklarını ve yaşamlarını düşünmesini engeller. Kendisinin kazancı için başkalarının ölmesinin bile hiçbir önemi kalmaz. Artık böyleleri için, diğer insanların ölümlerinin, doğrudan veya tedrici olması arasında bir fark kalmaz. Yoluna çıktığını düşündüğü insanlar için ölüm emri vermekten bir an bile tereddüt etmez. Veya yaptığı ya da sattığı ürünlerin, insanların sağlıklarını bozarak ölümlerini çabuklaştıracağını bile bile o işi sürdürür.

Aslında bu yapıdaki insanların yaşamlarını yakından incelersek, en huzursuz kişiler olduklarını görürüz. Bu konuda diğer yazılarımızda, örneklerle açıklamalar yaptık. Refah içerisinde yaşamak isteyerek, gezegenimizi ve insanlığı tehlikeye atan kişilerin kendileri de huzurlu değillerse, o zaman, refah içerisinde yaşamanın ne anlamı var?

Gelelim Kur’an’ın bu konulardaki aktardıklarına. İslâm, helâl yoldan elde edilecek zenginliğe karşı değildir. Hz. Muhammed (s.a.v.) peygamber olduğunda zengin bir tüccar idi. Hz. Ebubekir Müslüman olduğunda zengin idi. Hanefi mezhebinin temelini atan İmamı Azam Ebu Hanife, zengin bir tüccar olarak yaşadı. Helâl yollar, Yüce Yaradan’ın kurduğu düzen içerisinde kalan, başkalarına, insanlığa ve dünyamıza zarar vermeyen, hattâ onlara da kazandıran gelir yöntemleridir.  Bu konuda “İslâm’da Çalışmanın Önemi” ve “İslâm’ın Üretime Bakışı” başlıklı yazılarımızda fikirlerimizi belirttik.

Helâl yoldan ve başkalarına da faydalı olarak kazanmak teşvik edilmiştir. Ancak israf etmek yasaklanmıştır. Enam Suresi 141, Araf Suresi 31 de “…Allah, israf edenleri sevmez” denilmiştir.

Gezegenimizdeki yaşamın geleceğini korumak “israf etmeyiniz” emrini uygulamakla başlar, infak ediniz emriyle perçinlenir.

Bakara 215: “Ey Muhammed! Sana nereye infak edeceklerini soruyorlar. De ki: Hayır olarak verdiğiniz nafaka, ana baba, yakınlar, öksüzler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. Hayır (yardım) olarak daha ne yaparsanız herhalde Allah onu bilir.”

Bakara 219: “Ey Muhammed! Sana şarap ve kumardan soruyorlar. De ki: Bu ikisinde büyük bir günah, bir de insanlar için bazı menfaatler vardır. Fakat günahları, menfaatlerinden daha büyüktür. Yine sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: İhtiyaçtan fazlasını (vazgeçtiklerinizi, sizi sıkmayanı) infak edin. İşte böylece Allah, size ayetlerini açıklıyor. Umulur ki siz düşünürsünüz.”

Bakara 262: “Allah yolunda mallarını infak eden, sonra verdiklerinin arkasından başa kakmayı, gönül incitmeyi uygun görmeyen kimselerin Rableri yanında mükâfatları vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar, üzülmeyeceklerdir.”

Eğer Kur’an hükümlerine göre hayatımıza yön vermeye çalışırsak, refah ile huzur arasında bir denge kurduğumuzu göreceğiz. Birini, diğerine tercih etmek zorunda kalmayacağız. Refah anlayışımız, törpülenecek. Başkalarına, insanlığa ve gezegenimize zarar vermeden refah ve huzur içerisinde yaşamayı öğreneceğiz. Belki de böylesine imrenilecek bir dünya hayatı yaşamaktan daha önemlisi olarak, ebedi ahret hayatında da, Bakara Suresi 262inci ayetin muhatabı olma ihtimalimiz güçlenecek.

Genel, YAŞAM kategorisine gönderildi | REFAH VE HUZUR İKİLEMİ için yorumlar kapalı

GEZEGENİMİZİN VE İNSANLIĞIN GELECEĞİ

GEZEGENİMİZİN VE İNSANLIĞIN GELECEĞİ ÜZERİNE

 

Bu sitede daha önce yayınladığımız “Kalkınmanın Boyutları” ve “Maddi ve Manevi GSYİH Birlikte Olmalıdır” başlıklı yazılarımızda, kalkınmaktan ne anlamamız gerektiği üzerine fikirlerimizi ifade ettik.

Kapitalizm konusunu işlediğimiz yazılarımızdan “Ekonomik Buhranlar, Kapitalizmin Doğası Gereğidir” başlıklı olanında, hepimizin geleceğini ilgilendiren hususlardaki fikirlerimizi belirttik. Yine bu sitede yayınladığımız “Kapitalizm İnsanlığın Düşmanı ise, Çözüm Nedir?” başlıklı yazımızda, çözüm için bazı tekliflerimiz oldu. Bu konuda bizlere yol gösteren Kur’an ayetlerinden örnekler verdik.

Bu yazımızda konuyu bir başka açıdan ele alacağız.

Gezegenimizin ve insanlığın sorunları elbette çok sayıdadır.  Ancak bunlardan bazıları, günümüzde daha çok öne çıkmaktadır. Gezegenimizin öne çıkan sorunlarının başında, iklimleri, gezegenimizin kendi kendini tamir yeteneğini azaltan yapay gazları ve çevre kirliliği oluşturan üretimleri görmekteyiz. Diğer bir önemli sorunu ise, tarım alanında uygulanan yapaylıklardır. Diğer taraftan insanlığın en önemli sorunu, eşitsizliktir.

İlk iki meselenin geleceğimizi nasıl etkileyeceği konusunda, uzmanlar ve ilim insanları gerekli bilgileri vermeye çalışıyorlar. Çevre kirliliği başlığı altında toplayabileceğimiz bu sorunlar, gezegenimizin yaşam alanı olma kabiliyetini azaltmaktadır. Tarım alanındaki yapaylıklar ise, kanser başta olmak üzere birçok tehlikeli hastalığın, insanlığın başına musallat olmasına sebep olmaktadır.

İlk iki sorun, hem dünyada var olan eşitsizlikten kaynaklanmaktadır hem de eşitsizliği artırmaktadır. Eşitsizliğin artması, insanlardaki refah içerisinde yaşama hırsını tetiklemektedir. Zaten refah içerisinde olan zenginler, daha fazla refah içerisinde yaşamanın yollarını ararken, fakirlerin çoğu da, refah içerisinde yaşayabilmenin yöntemleri peşine düşmektedir.

Aslında sorunların çoğunluğu bu anlayıştan beslenmektedir. Çünkü refah içerisinde yaşama isteği, insanlarda, “maddi refah için her yol sakıncasızdır” anlayışının oluşmasını sağlamaktadır. Dolayısıyla kişiler, maddi refahlarını artırabilmek için, çevre kirliliği meydana getirmiş olmanın veya tarımda ve gıda üretiminde insan sağlığına zararlı maddeleri kullanmasının bir sakıncasını görmemektedir.

Refah arttıkça, çevre kirliliği ve gıdadaki sağlığa zararlı üretimler de artmaktadır. Bunlar arttıkça, hem iklimler değişmekte hem hastalıklar artmaktadır. Bunların sonucunda da eşitsizlik artmaktadır. Dolayısıyla, gezegenimizin geleceğini koruma anlayışı ile maddi refah, birbiriyle ters orantılıdır. Gezegenimizin ve insanlığın geleceğini kurtarmak için önümüzdeki en etkili yol, maddi refah talebimizi törpülemektir.

Elbette, refah içerisinde yaşamayı bırakmayacağız. Fakat sadece maddi gücümüzü artırarak veya yaptığımız tüketimin pahalılığıyla saygınlık kazanılabileceği yalanına inanmayacağız. Bu uygulamalar dalkavuk saygınlığı kazandırır. Yani yüzümüze övgüler döktürür. Ama arkamızdan sövgüler söyletir.

İnsanlar ve insanlık olarak, bir seçim yapmak zorundayız. Refah içerisinde mi, yoksa huzur içerisinde mi yaşamak istediğimiz hususunda vereceğimiz karar geleceğimizi belirleyecektir. Bu konuyu ve önerilerimizi bir başka yazımızda ele alacağız.

Genel, YAŞAM kategorisine gönderildi | GEZEGENİMİZİN VE İNSANLIĞIN GELECEĞİ için yorumlar kapalı