BAŞARI, HAYAT OKULUNDA ANLAŞILIR

MEZUNLARA NUTUK

(Bu yazı Nejat Muallimoğlu’nun Hitabet adlı kitabından son paragraf hariç aynen alıntıdır.)

Peyami Safa, Yeni Mecmua’nın 20 Haziran 1942 tarihli sayısında diyor ki: “Salahiyetim olsaydı, her sene üniversitenin ve yüksek mekteplerin son sınıf mezunlarını bir araya toplar, onlara, şu fikirleri kabul ettirmeye çalışırdım”:

            Tahsiliniz bugün sona eriyor, değil mi? Ellerinize tutuşturulan diplomanın en büyük yalanı budur. Tahsiliniz bugün bitmiyor, bilakis bugün başlıyor. On altı on yedi seneden beri size öğretilenlerin çoğu ihtisas bakımından lüzumsuzdur, bütün dünyada hâla yıkılmamış kötü bir öğretim sisteminin kurduğu geleneğe göre, hafızalarınıza istif edilmiş, unutulmaktan başka hiç bir şansları olmayan ölü bilgilerdir. Zekânız,  kokmuş bu malȗmat kadavralarını ne kadar çabuk atarsa, hürriyetine o kadar erken kavuşur. Mümkün olsaydı, size bugün diploma yerine bir hafıza müshili verir, ilmin bu molozlarını, ruhunuzun bağırsaklarından dışarıya çabuk defetmenize hizmet ederdim. Ellerinizde ki diploma, öğretim denilen, ne yazık ki ilacı henüz keşfedilmemiş müzmin bir hastalığın raporudur.

            Bugünden öteye ilk işiniz, kendinizi bu zoraki bilgi illetinin toksinlerinden kurtarmaya çalışmak olsun. Size ihtisas olarak öğrettiğimiz şeylerin bir kısmı lüzumsuz, bir kısmı yanlıştır. Bunların içinde pek azı ilerde, sizin için, düşünmek ve kültürünüzü derinleştirmek için malzeme olmaya yarar.

            Gençler, hayatta muvaffak olanlarla olmayanlara bakınız. Eğer ticaret gibi bir ameli mesleklerin zaferlerine bir göz atarsanız, bu şubede kazananların yüzde doksanının ticaret mektebinden mezun olmadıklarını görürsünüz. Bunlar, ticaretin hiçbir ders ve etüt kitabında izi olmayan bütün inceliklerini tecrübe mektebinde, hayat mektebinde öğrenmişlerdir. Doktorluk ve avukatlık gibi, yarı ameli ve yarı nazari mesleklerin kahramanlarına bakınız. Bunlar da, bilhassa diplomalarını aldıktan sonra kendi aşklarıyla ve tecessüsleriyle kitapların ve tecrübelerin üstüne kapanmış insanlardır.

            Ameli ve nazari, serbest ve resmi bütün mesleklerde geri kalmışların hayatına bakınız. Bunlar diplomalarını alır almaz, tahsilin bittiğini ve öğrenilecek hiçbir şeyin kalmadığını anlamışlardır. Hayat onların gözünde iki mevsimliktir. Biri ekme çağı ki tahsil çağıdır; öteki de biçme devresi ki, bütün ömür süren meslek devresidir. Bu devrede ekmek yok ve yalnız biçme var sanmışlardır. Hâlbuki asıl ekmek devresi tahsil çapından başlar ve biçme ameliyesini de içine alır.

            Şu mahalle doktoru niçin mi kazanmıyor? Muayenehanesine girip bakınız, cevap, yaldızlı bir çerçeve içinde duvarda asılıdır. Diploma! Zavallı hekim, bu diplomayı oraya astıktan sonra, hastalara bakmaktan başka yapılacak başka işi kalmadığına inanmıştır. Kütüphanesi tamtakırdır. Orada unutulmuş mektep bilgilerini hatırlatan bir kaç tıp lügatinden ve arkadaş tavsiyesiyle alınarak okunmayan bir kaç eserden başka bir şey göremezsiniz. Bu kitapların ciltlerini kaplayan bir parmak toz, hekimin bütün muvaffakiyetsizliklerini izah eden ve kendisinden başka herkesin görebileceği işarettir.

            Bütün bu zavallılar, beşikten mezara kadar süren hayat mektebinden başka mektep bulunmadığını ve diplomasını aldıkları mektebin asıl hayat mektebinin küçük ve kötü bir taklidinden başka bir şey olmadığını bilmeyenlerdir.

            Aramızda bu hakikati anlamayanlar, o zavallılar ordusuna katılacaklardır.

       İşte bugün hepiniz, size hiç bir suni mektebinizin veremeyeceği hiç bir müfredat programının kazandıramayacağı bilgileri ve görgüleri temin edecek büyük hayat mektebinin eşiğindesiniz. Bu mektepten çıkmak için ölmek lâzımdır. Yaşadığınız müddetçe, artık hocanıza yaranmak için değil, babanızın gönlünü hoş etmek için değil, iyi not almak için değil, sınıfta kalmamak için değil, yedikçe acıkan tecessüsünüzü doyurmak için öğrendikçe artan cehlinizi artırmak için, memleketinizin ve mesleğinizin şerefi için ve nihayet, kendi muvaffakiyetiniz için, program ve disiplin zoru ile değil, anlamak ve çalışmak aşkı ile durup dinlenmeden öğrenecek ve deneyeceksiniz.

      Asıl bugün mektebe başlıyorsunuz. Notları ve imtihanları olmayan bu büyük mektepten mezun olmak ve diploma almak yoktur. Çünkü ilim bitmez ve öğrenmek ihtiyacımız, varlığın sırları ve cehlimizin karanlıkları kadar sonsuzdur.

            Değerli fikir adamı Peyami Safa, üniversite mezunlarını uyaran güzel bir yazı kaleme almış. Bu yazıda anlatılmak istenilenler, yaptığı çalışmalarını halkın içerisinde test etmemiş bütün devlet yöneticileri, bürokratlar, öğretim üyeleri vb için de geçerlidir.

Genel, YAŞAM kategorisine gönderildi | BAŞARI, HAYAT OKULUNDA ANLAŞILIR için yorumlar kapalı

GELECEK İÇİN; KAN, TER VE GÖZYAŞI

İNSANLIĞIN GÜZEL GELECEĞİ İÇİN; KAN, TER VE GÖZYAŞI KAÇINILMAZDIR

 

Başlıktaki cümle, Winston Churchill’in “Güzel geleceğe ulaşmak isteyen ülkeler, kan, ter ve gözyaşına hazır olmalıdır” sözünün günümüze uyarlaması şeklindedir. Küreselleşen dünya, Churchill’in sözünü bu şekilde uyarlamamıza hem imkân vermektedir, hem de zorunlu kılmaktadır.

Bilindiği gibi, Amerikan Milli bayramlarından birisi, Hatırlama Günü (Memorial Day) olup, her yıl Mayıs ayının son pazartesi günü kutlanır. Bu bayram, General John Logan’ın 1868 yılında yayınladığı bildiriden beri kutlanmaktadır. Logan’ın muhtemel amacı, Amerikan İç Savaşının acılarını hatırlatarak, unutulmasını engellemekti. ( Bilindiği gibi Yüce Yaradan’ın kelâmı olan Kur’an da insanlara sıkça eski olayları hatırlatır.)

İç savaşlar bir ülke için en kötü anıları taşır. Bu sebeple, güzel bir gelecek kurmak istenilirse, bu kötü hatıralar sürekli hatırlanmalıdır. Dört yıl süren Amerikan İç Savaşını hatırlama çabaları, maalesef insanları yeterince uyaramamış. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının gerçekleşmiş olması, kimsenin ikazlardan ve hatırlama günlerinden etkilenmediğini göstermiştir.

Dünya ölçeğinde bakıldığında, Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının her ikisi de, bir dâhili savaştır harptir. Bu iki menfur olay, tarihteki bütün savaşların toplamı kadar acılara sebep olmuştur denilse yeridir. Dünyanın önde gelen milletlerinde savaşların acısını çekmeyen yok gibidir. Güçlü milletlerin, güya kendi aralarındaki mücadelesi sırasında sadece savaşan zenginler değil, savaşa taraf olmamış fakir ülkeler bile zarar görmüşlerdir.

Bu savaşlardan ders aldıklarını söyleyen yöneticiler, kendi anlayışları doğrultusunda çeşitli tedbirler almışlardır. Bunların başında, savaşlar sırasında ölen insanlarını hürriyet kahramanı ilan edip, onları anmak gelmiştir. Her ülke kendi mücadelesini haklı görmüş, bu sebeple kendi insanlarını kahraman ilan etmiştir.

Geçmiş savaşlarla ilgili kutlamalar yaparken, ilk iş, ölenler anısına anıtlar dikmek olmuştur. Bu uygulama, elbette her ülkenin kendisi açısından asil bir davranıştır. Ama o kadar. Sorunun çözümüne yardımcı olmamıştır. Aksine insanları birbirlerine kinlendirmiştir. Bu kinlenme, her zaman başka ülkenin insanlarına karşı olmamıştır. Bazen, aynı ülkede kendi içlerinde ayrışmaya sebep olmuştur.

Hatırlama Günlerinin amacı, geçmişte mücadele etmiş kendi insanlarını kahraman yaparken, diğer insanları kinlendirmek olmamalıdır. Hatırlama Günlerinde yeni nesillere, hürriyetin önemi anlatılmalıdır. Her insanın özgür olduğu üzerinde durulmalıdır. Nasıl ki Yüce Yaradan, insanı kararlarında ve davranışlarında özgür kılmış, sonrasında, kişinin kendi iradesiyle yaptığı yanlışları cezalandırmış ise, mütecavizlere karşı verilen mücadele sonunda elde edilen hürriyetin de, bir bedelinin olduğu vurgulanmalıdır.

Korkusuzca ve hür bir şekilde yaşamak için, gerektiğinde hayatlarımızı hürriyete adamaktan çekinmememiz gerektiği beyinlere nakşedilmelidir.

Unutulmamalı ki, bütün harplere son vermek, savaşa, her an ve güçlü bir şekilde hazır olmayı gerektirir. Fakat insanların huzurunu ve korkusuzca yaşayabilme hürriyetini sağlamak gibi ulvi bir amacı olmayan hazırlıklar ve savaşlar, bırakın harplere son vermeyi, aksine insanlar arasındaki mücadeleleri tetikler. Ulvi bir amacı olmayan böyle hazırlıkların ve savaşların; ferdi, bölgesel veya kitlesel olması sonucu değiştirmez. Hepsinde de, insanlar arasındaki kinleri artırır.

Dolayısıyla insanlığın güzel geleceği için, Churchill’in dediği gibi, kan, ter ve gözyaşına her an hazır olunmalıdır. Ancak bu hazır olma hali, sadece halktan beklenirse, ciddi bir olumlu sonuç alınamaz. Yöneticiler de kan, ter ve gözyaşına hazır olmalıdır. İdarecilerin tutum ve davranışları, sözde değil, öz de olmalıdır.

Yöneticilerinin de kendi hayatlarını hürriyete gerçekten adadığı ülkeler ve insanlık, sonunda mutlaka başarıya ulaşacaktır. Bu mücadele sırasında, belki de, ölümden korkan yöneticilerin bir kısmı yataklarında öldükleri için unutulurken, hürriyet uğruna hayatını adayanlar sağ kalıp kahraman olacaklardır.

Seçim bizim. Ya insanlığın güzel geleceği için korkmadan mücadele ederek tarihe onurlu bir şekilde geçeceğiz, ya da…

Sosyal kategorisine gönderildi | GELECEK İÇİN; KAN, TER VE GÖZYAŞI için yorumlar kapalı

EĞİTİMDEN BEKLENİLENLER

EĞİTİM GÖRMÜŞ BİR KİMSENİN ÖZELLİKLERİ

 

(Bu yazı, Columbia Üniversitesinin 1902-1945 yılları arasında tam 43 yıl rektörlüğünü yapmış Nicolay Murray Butler tarafından, 10 Haziran 1901 de yapılmıştır. Nejat Muallimoğlu’nun Hitabet adlı kitabından alıntıdır.)

…Eğitim görmüş insan kimdir? Onu, hangi belirtileri ile tanıyacağız?

Eğitim görmüş bir insanın belirtilerinden birincisi, ana dilini doğru ve kesin kullanabilmesidir. Bu önemli bir güç olmasına rağmen, eğitimdeki yeri oldukça yeni. Lisanın, eğitimdeki yeri ve önemi ancak, kültür Orta Çağlar’ın sonuna doğru merkeziyetçilikten kurtulmaya başladığı zaman anlaşıldı. Daha 1549 yılında Jacques du Bellay, Fransız dilinin incelenmesini şu yumuşak ifade ile destekliyordu: “Pekçoklarının sandığı kadar fakir bir dil değil.” Daha sonraları, Mulcaster, eğitim üzerindeki bir kitabını, niye Latince değil de İngilizce yazdığını ve onun eğitimdeki rol ve faydasını anlatırken de İngilizceyi savunmak mecburiyetinde kaldı.

Alman dilini, Grekçe ve İbranice ile aynı guruba alan Melanchthon, bu üç dilin de Latincenin eline su dökemeyeceğini söyledi. Gerçekte günümüz (1901deki) Alman İmparatoru’nun 1890 Berlin Eğitim Konferansı’nda, Alman eğitiminin milli bir tabandan mahrum bulunduğunu, lise ders programlarının temelini Almancanın oluşturması gerektiğini, öğretmenlerin vazifesinin, gençleri Grek veya Romalı olarak değil, Alman olarak yetiştirmeleri olduğunu, diğer bütün ders ve konuların Alman dili odak noktası çevresinde dönmeleri gerektiğini söyledikten sonradır ki, resmi eğitim programı gözden geçirildi ve Alman dili ve edebiyatı, ciddi bir surette incelenmeye başlandı.

Günümüzde ise, İngiliz üniversitelerinin ve hiç de az sayıda olmayan Amerikan üniversitelerinin tesiri gayet belirli olmasına rağmen, İngiliz dilinin incelenmesi hâlâ hafife alınıyor, hâlâ önemli görülmüyor, İngilizceye giden yolun Latinceden geçtiği bâtıl inancı hâlâ dipdiri.

Bir kimsenin İngiliz dilindeki melekesi, kullandığı kelimeler ve deyimlerle ölçülür. Pekçok dilden kelime almış İngilizcenin karakteri, gerekli ve kesin kelimeler kullanılmasına büyük bir imkân bahşediyor… Bundan böyle eğitim görmüş bir kimse, eğitimli olmanın gerekçesinden ötürü, en iyi yazılmış İngilizcenin devamlı bir okuyucusudur. O bilir ki, “kötü İngilizce işitir ve kötü İngilizce okursanız, hemen hemen hiç şüphe edilmez ki, İngilizceyi kötü konuşacak ve kötü yazacaksınız.” O, kendisini bu prensiplerle yönetir. Bir deyimin gücü ve yerinin gramerdeki ilişkisini takdir eder ve kendisinin üslûbunda, bu ikisi arasında bir denge muhafaza etmek suretiyle kendisinin maharetini gösterir.

Eğitim görmüş bir kimsenin ikinci belirtisi, yerleşmiş düşünce ve hareketlerin ifadesi olan kibar ve nazik tavırlardır.  “Tavırlar,” Addison’un dediği gibi, bir kimsenin davranışlarını ve nasıl yetiştirildiğini gösterir.” Hâttâ daha fazlasını gösterir… Hakikaten eğitim görmüş erkek ve kadınların tavırları, entellektüel ve ahlâki inançların dışa vurmuş belirtileridir… Karakterin yanılmaz bir ölçü ve sınavı, dünyanın, şu veya bu sebepten ötürü kendisinden aşağı biri diye kabul ettiklerine karşı tavırdır. Bir kimsenin, kendi eşitlerine veya üstündekilere karşı tavırları, kolayca ve kesinlikle yorumlanamayacak çeşitli saiklerle şekillenir. İnsanı insan yapan, tavırları olmamakla beraber, bir kimsenin ne olduğunu tavırları gösterir.

Eğitim görmüş bir insanın üçüncü belirtisi olarak, düşünme gücü ve âdetinin yerleşmiş olması gerektiğini söyleyeceğim. Biz modernler, bilhassa Amerikalılar, tefekkür etme âdetini ve ona dayalı yüce vasıfları kaybetmiş olmakla suçlandırılıyoruz. Aceleci ve meşgul hayatımızdan, birbirinden faklı ilgilerimizden ötürü ve buhar ve elektrik, zaman ve mekânı ortadan kaldırdığından, bu kaybın önüne geçilemeyeceğini söyleyenler var.

Eğer bu doğru ise –ki bazı noktalarda doğru olmadığını inkâr etmek de zor- eğitimin için, gayretlerimizi iki misline çıkarmamız gerekecek. Sınavdan geçmemiş bir hayat, Sokrat’ın ısrarla üzerinde durduğu gibi, yaşanmaya değer beşeri bir hayat değildir. Kendi şahsı hakkında hiçbir soru tevcih etmeyen, hadiselerin gerisinde yatan sebepleri aramayan ve hadiseleri, istikbaldeki hiçbir gayeye bağlamayan, prensiplerin hayatî meseleleri üzerinde durmayan, kendisi içinde ve dışında olup-bitenler hakkında hiçbir yorum yapmayan bir hayat, hiç de beşeri bir hayat değildir; bir hayvanın hayatıdır… Eğitimli bir insanın inandığı hayat standartları vardır; beşerî tecrübeden geçmiştir ve yeni tekliflerin tartıldığı bir kafaya sahiptir. Bu standartlar, ancak düşünme ile elde edilir. Disiplinsiz bir kafa, gelip geçici bir modanın ve zahiren makul görülen her doktrinin kurbanıdır. Böyle bir insan, devamlıca hüküm verme form’larından, kendisine karakter kazandıracak form’lardan mahrumdur.

Eğitim görmüş bir insanın dördüncü belirtisi olarak, büyüme ve gelişme gücünü göstereceğim. Belirli bir kafa tipi vardır ki, belirli bir noktaya kadar eğitildiği vakit, artık kristalize olmuşcasına bir daha ileri gitmeyi reddeder. Bu tür bir kafa, eğitimli olmanın temel şartlarından birini ortaya koyamaz. Belki çok şey elde etti ve çok şey vaat etti; ama şu veya bu sebeplerden ötürü, vaatler yerine getirilemez. Böylesine bir kafa, ölmüş bir kafa sayılamazsa da, büyülenmişcesine kendisinden geçmiş bir kafadır.

Uzun bir hayat boyunca devamlıca büyüyen ve gelişen bir kafa, şaheser bir manzara arzeder. Geniş görüşler, derin sezgiler, büyüme gelişmenin başarılarıdır.

Eğitim görmüş bir insanın beşinci belirtisi olarak, bir şeyi, bir işi yapma gücünü söyleyeceğim… Gerçekten eğitim görmüş bir insan, bir bakıma, verimli de olmak zorunda. Kafası ile, dili ile, veya eli ile bildiklerini ifade edebilmeli ve böylece dünyayı, bulduğundan daha iyi bir şekilde terk etmeli. Bir şeyler yapınız ve onları iyi yapınız; bildiklerinizi esaslı ve yararlı bir tarzda ifade ediniz; eserler veriniz ve devamlıca hissetmekten veya hislerle cümbüş yapmaktan kaçınınız.

İşte bir kimsenin gerçekten eğitimli olup olmadığının ve kendisini, olup-bitenlerden iyice haberdar olan, beceriksizlik diye tanımlayabileceğimiz yapmacık ve sahte eğitimden ayıran hususlar bunlardır.

Belirttiğim bu beş özellik, şu halde, eğitim görmüş bir insanın özellikleridir; ana dilin doğru ve kesin kullanılması; yerleşmiş düşünce ve hareketlerin ifadesi olan terbiyeli ve nazik tavırlar; tefekkür edebilme gücü; büyüme ve gelişme gücü; verimlilik veya bir işi yapabilme gücü.

Bu özelliklere sahip olmayan bir kimse, gerçek bir eğitim görmüş sayılmaz ve bildikleri, ne kadar vasi (geniş, bol) olursa olsun, değersizdir; zira bütün o bildikleri, ancak bir müzeyi döşeyebilir, gelişmiş bir beşeri yaratığı değil.    

  

Sosyal kategorisine gönderildi | EĞİTİMDEN BEKLENİLENLER için yorumlar kapalı

İNSANLIĞIN SORUMLULUĞU

DÜNYAMIZIN GELECEĞİ İÇİN SORUMLULUK ÜSTLENMEK

 

Dünyamızın küreselleşmesinin çok önemli bir sonucu daha ortaya çıktı. Görüldü ki, insanların yaşadıkları sorunların pek azı bölgesel niteliktedir. Çözüm bekleyen meselelerin önemli bir kısmı, küresel ölçektedir.

Yüce Yaradan’ın insanlara verdiği özellikler, tarih boyunca değişmemiştir. İnsanın bedensel ve zekâ yapısı, sahip olduğu nefis gibi özellikler dünyanın her yerinde aynıdır. Maddeten kalkınmış bir ülkenin insanı ile fakir bir ülkenin insanı benzer yapıya sahiptir.

Dünyanın herhangi bir bölgesinde yaşayan maddeten orta halliler, mantıklarıyla hareket etmeye meyillidirler. Yine her bölgedeki zenginler, duygusaldırlar. Yani menfaatleri doğrultusunda hareket etmeye meyillidirler. Aynı şekilde, fakirler de duygusaldırlar. Onlar da menfaatleri doğrultusunda davranmaya meyillidirler.

Elbette nefsi ile yaptığı mücadelede başarılı olan, dolayısıyla menfaatini değil, Allah’ın rızasını ve toplumun menfaatini düşünen zenginler ve fakirler de vardır. Benzer şekilde menfaati peşinde koşan orta halliler de mevcuttur. Fakat bunlar bizim genelleme yapmamıza engel olacak oranda değildir. Bu genelleme, dünyanın bilinen tarihi olan M.Ö.500üncü yıldan günümüze değişmemiştir.

Dolayısıyla dünyanın her bölgesindeki sorunun temeli aynıdır. Fakir ülkelerdeki yalancılık, sahtekârlık, insanları baskı altına alma anlayışı hangi temellere dayanıyorsa, zengin ülkelerdeki gasp, hırsızlık, uyuşturucu kullanımı, aile parçalanması, fuhuş gibi anlayışlar da benzer temellere dayanmaktadır.

Demek ki, dünyamızın güzel geleceği için, ortak çözümler üretmek zorundayız. Bulduğumuz çözümleri dünya insanlığı olarak hep birlikte uygulamaya koymalıyız. Geçmişte bu imkân çok azdı. Ama günümüzdeki küreselleşme, bize ortak hareket etme fırsatını sunuyor.

Küreselleşmenin olmadığı 200 küsur yıl önce, Tom Paine’nin söylediklerini gerçekleştirmeye, bugün bizler çok daha yakınız. Paine diyor ki: “Dünyayı yeniden oluşturacak bir güce sahibiz. Peki, ne bekliyoruz?”

Nefsine karşı yaptığı mücadelede başarılı olan her insan, dünyanın geleceğini güzelleştirmekle yükümlüdür. Bu yapıdaki her insan, aynı zamanda dünyanın yeniden oluşturulması için mücadele edebilecek güce sahiptir. Yeter ki kendisi gibi olanlarla birlikte hareket edebilsin. Yüce Yaradan Hac Suresi 40ıncı ayette güzel bir amaçla birlikte mücadele eden insanları destekleyeceğini taahhüt ediyor.

Ortak hareketin bağlayıcı düsturu, hak ve adalettir. Bu konuda rehberimiz, Kur’an olmalıdır.

Maide Suresi 8: “Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz. Bir kavme olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevketmesin. Adaletli olun, çünkü o, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”

O halde, kendi küçük gurubumuz içerisindeki yalancıları, sahtekârları, fuhşu, hırsızlığı değil, hakkı ayakta tutmalıyız. Bu konuda Yüce Yaradan bize şöyle yol gösteriyor:

Nisa Suresi 135: “Ey iman edenler! Adaleti ayakta tutan ve kendiniz, anababanız ve yakın akrabanız aleyhine de olsa, yalnız Allah için şahitlik eden kimseler olunuz. Zira zengin de olsa, fakir de olsa, Allah ikisine de (sizden) daha yakındır. Nefsinizin arzusuna uyarak adaletten uzaklaşmayın. Eğer (şahitlik ederken) dilinizi eğer, bükerseniz veya çekinirseniz, şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”

Harekete geçme konusunda karar veremiyorsak, kendimize şu iki soruyu sormalıyız.

Birincisi; Eğer, biz yapmazsak, kim?

İkincisi; Eğer şimdi yapılmazsa, ne zaman?

Sosyal kategorisine gönderildi | İNSANLIĞIN SORUMLULUĞU için yorumlar kapalı

ZALİMLER KORKAKTIRLAR

ZALİMLER ÖLÜMDEN KORKARLAR

 

İnsanların yapılarını ve düşüncelerini, en iyi, Yüce Yaradan bilir. Bu konuda daha önceki bazı yazılarımızda Kur’an’dan ayetlerle örnekler verdik. Yine başlık konumuzla ilgili olarak Kur’an’a bakacağız.

Bakara Suresi 94: “De ki; Allah yanında, ahiret yurdu (cennet) başkalarının değil de yalnızca sizin ise, eğer iddianızda da sadık iseniz haydi hemen ölümü temenni ediniz, ölmeyi cana minnet biliniz.”

95: “Fakat elleriyle işledikleri yüzünden onu hiçbir zaman temenni edemeyecekler. Allah o zalimleri bilir.”

96: “Elbette onları insanların hayata en hırslı, en düşkün olanları olarak bulacak, hatta müşriklerden bile daha düşkün bulacaksın. Onların her biri bin sene ömür sürmeyi arzular, oysa uzun yaşamak kendisini azaptan kurtarıp uzaklaştıracak değildir. Allah, onların neler yaptığını görüp duruyor.”

Bakara Suresi 94üncü ayette Allah, Cennete sadece kendilerinin gideceğine inanan insanlara sesleniyor. “Eğer iddianıza sadık iseniz ve Cennete gideceğinize kalpten inanıyorsanız, hemen ölümü isteyiniz”, diyor. Bir sonraki ayette de, onların aslında zalim olduklarını, zalimliklerini kendileri iyi bildikleri için de ölümü hiçbir zaman temenni edemeyeceklerini vurguluyor.

96ıncı ayet ise, bu kişilerin gerçek yapılarını anlatıyor. Onların en hırslı ve hayata en bağlı insanlar olduğunu vurguluyor. Bu hırslı ve hırslarının sonucu olarak zalim kişilerin, bin yıl yaşamak istediklerini, ama uzun yaşasalar bile onların azaptan kurtulamayacaklarını net bir ifade ile açıklıyor.

Diğer insanlara karşı tiyatro oynayarak kendi zalimliklerini gizlemeye çalışsalar bile, Allah’ın onların neler yaptıklarını gördüğünü belirtiyor. Demek ki, zalimler, başka insanlarla konuşurken, kendilerini Cennete gidecekmiş gibi göstermelerine rağmen, ölümden korkuyorlar. Aksine herkesten on kat fazla yaşamak istiyorlar.

 Ölümden korkan zalimlerin, genellikle koruma duvarları arasında, sağlam kaleler arkasında yaşamayı tercih ettiklerini, ama bu gayretlerinin hiçbir işe yaramayacağını, Kur’an, bize şu ayetle açıklıyor.

Nisa Suresi 78: ‘Her nerede olursanız olun ölüm size yetişir, son derece sağlam kaleler içinde de bulunsanız yine kurtulamazsınız. Onlara bir iyilik erişirse “Bu, Allah’tandır” derler, bir kötülüğe uğrarlarsa, “Bu, senin yüzündendir.” derler. Ey Muhammed! De ki: “Hepsi Allah’tandır.” Bu topluma ne oluyor ki, hiç söz anlamaya yanaşmıyorlar?’

Yüce Yaradan, zalimler nerede olurlarsa olsunlar, ölümün onlara yetişeceğini, en sağlam yerlerde bile olsalar, ölümden kurtulamayacaklarını bizlere açıklıyor. Bu zalimler, başlarına iyi şeyler geldiğinde, bunu kendi kabiliyetleri sonucu olarak Allah’ın onlara verdiğini düşünüyorlar. Ama başlarına bir kötülük gelince de, kendilerini doğru yola, Allah’ın gerçek yoluna çağıran Hz. Muhammed’i (s.a.v.) suçluyorlar. Başlarına gelen kötülüğün sebebi olarak, kendilerini Yüce Yaradan’ın gösterdiği yola çağıran bu güzel insanı görüyorlar.

Allah, onların bu düşüncelerinin yanlış olduğunu vurgulayarak, başlarına gelen iyiliğin de, kötülüğün de, Allah’tan olduğunu ifade ediyor. Ayetin sonunda “Bu topluma ne oluyor ki, hiç söz anlamaya yanaşmıyorlar?” ifadesiyle, onlardan, kendilerini Allah’ın yoluna çağıran güzel insanı dinlemelerini öğütlüyor. Hz. Muhammed’i dinlememelerinin kendilerinin aleyhine olacağını vurgulamak için “bu topluma ne oluyor ki” diyor.

Yüce Yaradan, böyle zalimlerden oluşan bir toplumun yapısını da aşağıdaki ayetiyle gözler önüne seriyor.

Haşr 14: “Size hepsi toplanarak savaş yapamazlar, ancak müstahkem mevkilerde veya duvarlar, siperler arkasından yaparlar. Aralarında çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları toplu sanırsın, hâlbuki kalpleri dağınıktır. Bu onların akıl etmez bir topluluk olmalarındandır.”

Ayetten anlaşıldığına göre, zalimler, kendilerinden başka kimseye güvenmezler. Dışarıdan bakıldığında birlikteymiş gibi görünürler. Menfaatleri olduğu sürece beraberlermiş gibi davranırlar. Ama ayetin anlatımıyla, aslında aralarındaki çekişme şiddetlidir. Biz onları toplu sanırız. Fakat toplu değildirler. Kalpleri çok dağınıktır. Kalpleri dağınık olanlardan dostluk beklenilmez. Aksine birbirlerinin yüzlerine gülüp, arkalarından kuyularını kazmaları beklenilir ki gerçek durum da böyledir.

Ayetin anlatımıyla zalimler, aklı erdirmez bir topluluktur. Akıl erdirselerdi, onları Allah’ın yoluna çağıran emin insan Hz. Muhammed’i dinlerlerdi. Fakat onlar, bırakın dinlemeyi, kendilerini kurtuluşa davet eden insana karşı savaş açıyorlar. Bu savaşı da, açıktan yapma cesaretini gösteremiyorlar. Ancak müstahkem mevkilerin veya siperlerin arkasından hainlik yapmaya çalışıyorlar. Hainliği bile, maşaları aracılığıyla yapıyorlar.

Ama zalimlerin unuttukları bir şey var. Allah, zalimleri sevmez. Sevmediklerini de cezalandırır. Araf Suresi 165: “Onlar yapılan bunca nasihati unuttukları zaman, o kötülükten sakındıranları kurtardık, o zalimleri de fena hareketlerinden dolayı şiddetli bir azaba uğrattık.”

Demek ki Yüce Yaradan, nasihatleri dinlemeyen zalimleri helâk ederken, zalimleri kötülüklerden sakındırmaya çalışanları kurtarıyor.

İnsanlara tiyatro oynayabilirler, ama Yüce Yaradan’a asla. O halde zalimliğe devam etmek ile Allah’tan af dileyerek kendimizi düzeltmek arasındaki seçim kendilerinin.

Allah’ım, Senin gösterdiğin yolları anlayabilmemiz için, bizlere anlayış ver. Zalimlerin hidayete erebilmeleri için, onlara irade gücü ver.

Genel, YAŞAM kategorisine gönderildi | ZALİMLER KORKAKTIRLAR için yorumlar kapalı

İSLÂM VE FELSEFE

İSLÂM İLE FELSEFE ARASINDAKİ FARK

 

Bu sitede yayınladığımız “Doğu Batı Anlayışları Üzerine” başlıklı yazımızda Avrupalı felsefecilerden bahsetmiş ve söyle yazmıştık:

Schopenhauer, Nietzche ve Michel Henry gibi filozoflar aynı soruyu sormuşlardır: “Yaşam, nasıl oldu da kendi kendini yok eder hale geldi?”

Avrupalı düşünürlerin fikirleri bütün dünyayı etkiledi. Fakat bu etkiler, yaşamı anlamlı kılmak yönünde olmadı. Aksine insan ve insanlar arası ilişkileri perişan etti.

Hâlbuki yaşamın bu duruma düşmesinde, Avrupalı fikir insanlarının etkileri çok büyük olmuştur. Yanılgılarında üç temel bakış hatası olmuştur.

Birinci hata, olayların etmenlerinden sadece birini (bazen ikisini) esas alarak, teorilerini sadece bu etmenin üzerine kurmalarıdır.

İkincisi ise, olayların sadece bir dönemini, yani bir kesitini ele almaları ve teorilerini bunun üzerine inşa etmeleridir.

Üçüncüsü, dar bir bölge içerisindeki gelişen olayları irdelemeleridir.

Felsefecilerin üç farklı hatalarını açıklamaya çalıştıktan sonra, yazıyı şöyle bitirmiştik:

“Sonuç olarak şunu söylemek mümkündür. Kimisi kendisiyle çelişen, kimisi kısa süre sonra eleştirilen ve kimisi kendi sordukları sorulara bile doyurucu cevap bulamayan düşünürlerin yönlendirmeleri, insanlığın faydasına olmamıştır. Hattâ Nietzche’nin güçlülük istenci gibi anlayışlar, insanlığın aleyhine olmuştur.”

Yine bu sitede yayınladığımız  “Hakkın Yansıması” isimli yazımızda da konuyu bir başka açıdan ele alarak şu ifadeleri kullanmıştık:

“Doğal bilimlerle uğraşanlar, her şeyin hesap üzerine yaratıldığını ve kendi sınırlarının olduğunu deneylerle görürler. Bu sebeple onlar sadece “nasıl” sorusuna cevap ararlar. Felsefe, sosyoloji, psikoloji gibi sosyal bilimler ise, “niçin” sorusuna cevap arama iddiasındadırlar. Hâlbuki “niçin” sorusuna cevap vermek dinlerin ve Yüce Yaratıcının işidir. Nitekim felsefeyi en iyi tanımlayan söz “felsefe yapmak, yolda olmaktır” deyimidir. Dolayısıyla felsefe sürekli cevap alamaz. Cevabı bulduğunda felsefe biter.

Sorulacak asıl soru, günümüzde insanlığın huzuru için neler yapılabileceğidir. Bu sorunun tılsımlı bir cevabı yoktur. Ama yapılabilecek çok farklı alanlarda ve çok sayıda uygulamalar vardır.”

Diğer bazı yazılarımızda da konuyla bağlantılı fikirlerimizi belirtmiştik. Hepsinde de ulaştığımız sonuç,  dünyanın her yerinde edilgen, kimliksiz ve “iki arada, bir derede” şeklinde tabir edilecek “ne o, ne öteki” olamayarak arada kalmış insan sayısı hızla artmakta olduğudur. Bu sebeple fazla örnek vermeden yazı başlığımızı doğrudan ilgilendiren farkı irdeleyeceğiz.

İslâm ile felsefe arasındaki temel fark, felsefenin normlarının soyut olması, hattâ normunun olmamasına karşılık, İslâm’ın somut normlarının olmasıdır. Felsefenin normlarının soyut olması, çoğu zaman, aynı felsefecinin hayatının farklı dönemlerinde birbirine zıt fikirler savunmasına sebep olmuştur.

Hâlbuki İslâm’ın bu yapısı, insanların ikileme düşmelerini engeller. Allah insanları özgür yaratmıştır. Ancak onların yanlışa düşmelerini önlemek için, bazı önemli alanlarda insanlara somut yollar göstermiştir. Böylece her insanın kendi düşüncesine ve menfaatine göre davranarak, toplumu kargaşaya sürüklemelerini engellemeye çalışmıştır.

Yüce Yaradan’ın bizlere öğütlediği sistemde izafiliğe yer yoktur. İzafilik olmayınca, kargaşa da olmaz. Fikri veya fiili kargaşanın olduğu yerde İslâm uygulanmıyor, Kur’an’a uyulmuyor demektir.

Sosyal kategorisine gönderildi | İSLÂM VE FELSEFE için yorumlar kapalı

İSLÂM’DA SUÇ VE CEZA DENGESİ

İSLÂM’DA SUÇ VE CEZA ARASINDAKİ DENGE

 

Kur’an’da belirtilen cezalara baktığımız zaman, cezanın suça denk olmasına özen gösterildiği anlaşılmaktadır. İslâm Ceza Hukuku bu temel üzerine kurulmuştur. Bu anlayışı aşağıdaki ayetlerde görebilmekteyiz.

Bakara 194: “Hürmetli ay hürmetli aya ve bütün hürmetler birbirine karşılıktır. O halde kim size saldırdıysa, siz de ona yaptığı saldırının aynıyla saldırın da, ileri gitmeye Allah’tan korkun ve bilin ki Allah, takva sahipleriyle beraberdir.”

Nisa 123: “(İş), ne sizin kuruntunuza, ne de kitap ehlinin kuruntusuna göredir. Kötülük yapan, o yüzden cezalandırılır. O, kendisine Allah’tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı bulabilir.”

Yunus 27: “Kötülük kazanmış olanlara gelince, kötülüğün cezası, misli kadardır. Ve onları bir aşağılılık ve eziklik kaplar. Onları Allah’ın azabından koruyacak başka hiçbir kurtarıcı da yoktur. Yüzleri karanlık gecelerden bir parçaya bürünmüş gibidir. İşte onlar cehennem ehlidir. Orada ebedî kalacaklardır.”

Nahl 126: “Eğer ceza verecek olursanız, size yapılan azap ve cezanın misli ile ceza verin. Ama sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır.”

Hac 60: “Bu böyledir, kim kendisine yapılan cezaya aynı ile karşılık verir de, sonra yine kendisine zulüm yapılırsa, muhakkak ki, Allah ona yardım eder. Allah şüphesiz çok af edicidir, çok bağışlayıcıdır.”

Mümin 40: “Her kim bir kötülük yaparsa, ona ancak yaptığının bir misli ile ceza verilir. Erkek veya kadın, her kim de mümin olarak iyi bir amel işlerse, işte onlar cennete girerler. Orada kendilerine hesapsız rızık verilir.”

Şura 40: “Bir kötülüğün cezası yine onun gibi bir kötülüktür, ama kim affeder, bağışlarsa onun mükâfatı Allah’a aittir. Şüphesiz ki Allah, zalimleri sevmez.”

Yukarıdaki ayetlere baktığımızda konuya iki açıdan yaklaşıldığını görürüz. Birincisi, sadece kişilerin haklarına yönelik suçlarla ilgili öğütlerdir. İkincisi, hem kişiyi hem toplumu ilgilendiren suçlarla ilgili emirlerdir

İşlenen suçlar yalnızca kişinin kendisini ilgilendiriyorsa, hakkı gasbedilen insana misliyle karşılık verme yetkisi verilmiştir. Ancak mağdur olan şahsa yapılan tavsiye, aynıyla cevap vermeden önce sabredip beklemektir. Gerekirse affetmektir. Eğer affederse, onun mükâfatı Allah’a aittir.

Kendisine azap edilen kişiye misliyle karşılık vermesi hakkı verilirken, daha ileri giderek zalim olmaması istenilmektedir. Demek ki, şahsa karşı işlenen suçlarda, suç ile ceza arasında bir denge oluşturulmaktadır. Denge kurulduktan sonra, suç işleyen kişiyi kazanabilmek adına, affetmeyi tavsiye etmektedir.

Fakat affedilen şahıs, dönüp benzer suçları tekrar işlerse, artık o zalimlerden olmuş olur. Zalimleri de, Allah sevmez. Onlar artık helâk edilmek dâhil, her türlü cezayı hak etmiş olurlar. Çünkü cezanın amacı, yaptığı kesinleşmiş suçlunun başkalarına da örnek olacak şekilde cezalandırılması ve cezanın caydırıcı olmasıdır. Suç ile ceza arasında denge olmazsa, adalet sağlanmamış olur.

Suç ve ceza arasındaki denge ile ilgili ayetlerdeki ikinci husus, hem kişiyi hem de toplumu etkileyen suçlar konusundadır. Yunus Suresi 27inci ayette bahsedilen suçlular böyleleridir. Onları bir zillet kaplar, onlar aşağılık bir yapıya bürünürler. Allah onları cezalandırmak istediğinde, hiç kimse onlara yardım edemez.

Enam Suresi 47: De ki: “Söyler misiniz bana! Size Allah’ın azabı ansızın veya açıkça gelirse, zalim toplumdan başkası mı helak olur?” Ayete göre Yüce Yaradan zalim olmayanları helâk etmemektedir.

Yüce Yaradan, toplumu etkileyecek ölçekte suç işleyenlere düzelmeleri için zaman verdiğini beyan etmektedir. Onlara verdiği mühleti değerlendirmeyerek, suç işlemekte ısrar edenlere verdiği ceza pek çetin olmaktadır.

Araf Suresi 183: “Ayrıca ben onlara mühlet de veririm. Fakat benim tuzak kurup helâk edişim pek çetindir.” İse, Kur’an’daki cezaların amacı, öncelikle aile yapısını ve toplumsal yapıyı korumaktır. Bunu yaparken de yukarıdaki ayetlerden anlaşıldığı gibi, suç ve ceza arasında bir denge oluşturmaktadır. Cezanın şiddeti, suçun şiddetine ve etkilediği alana göre oluşturulmaktadır. Böylece hem suçu işleyen nezdinde, hem suça muhatap olan kişide, hem de toplum vicdanında bir sızlama oluşmamaktadır. Her iki taraf da adaletin tesis edildiğini düşünebilmektedir.

Kur’an, bazı cezaların tayin edilmesini insanlara bırakmamıştır. Günümüzde ise, cezaları hukukçular belirlemektedir. Uygulanan cezalar asırlardır sürekli değişmektedir. Hattâ aynı ülkede çok kısa aralıklarla değişmektedir. Bazı ülkelerde. sıkça af çıkarmak zorunda kalınmaktadır. Böyle olunca, insanlardaki adalete olan inanç giderek azalmaktadır. Suçlu da, mağdur da, toplum da, uygulamalardan tatmin olmamaktadır. Suç ve suçlu sayısının nüfusa oranı her geçen gün artmaya devam etmektedir.

İslâm’daki suç ve ceza arasındaki dengeyi aşağıdaki ayet özetlemiş gibidir.

Nebe Suresi 26: “Bir ceza ki tam yaptıklarına uygun.”

Sosyal kategorisine gönderildi | İSLÂM’DA SUÇ VE CEZA DENGESİ için yorumlar kapalı

CEZALANDIRMA DEĞİL, KAZANMA

İSLÂM’IN AMACI, CEZALANDIRMAK DEĞİL, KAZANMAKTIR

 

Daha önce yayınladığımız, “İslâm’da Bedeni Cezalar Üzerine” başlıklı yazılarımızda, İslâm’ın ceza hukukunun bir kısmı hakkındaki fikirlerimizi belirtmiştik. Bu yazımızda konuyu bir başka açıdan ele alacağız.

İslâm, bedeni bir cezanın uygulanabilmesi için, ispat şartını getiriyor. İspat etmenin şartlarını da öylesine zorlaştırıyor ki, masum insanlara iftira atılmasını önlemeye çalışıyor. Bu anlayışı, günümüzde ülkelerin çoğunluğunda uygulanan ceza hukuku sistemiyle karşılaştıralım.

Ülkelerin çoğunda, bilhassa devlet ile vatandaş arasında uygulanan hukuk anlayışı, “Biz insanları suçlayalım, onlar suçsuzluğunu ispat etsinler” şeklindedir. İşin ilginç tarafı, devlet, vatandaşını ciddi hiçbir bilgiye dayanmadan suçlayarak, onu hapse atıyor. Aniden hapse girmiş bir insandan da, kendisinin suçsuzluğunu ispat etmesini istiyor.

Hâlbuki İslâm Ceza Hukukunda, namuslu bir kadına zina isnat ettiği halde, ispat için dört şahit getiremeyenlere, seksen sopa vurulması isteniyor (Nur Suresi 4). Günümüzde ise, tam tersi oluyor. Suçlayan sopa atıyor, suçlanan ise suçsuzluğunu ispat etme hakkını bile kullanacak imkânı bulamıyor.

Şimdi düşünelim. Acaba hangi uygulama insan onuruna ve insan haklarına daha uygun? Hangi uygulama, mağduru ve mazlumu daha çok koruyor? Hangi uygulama insanlara daha şefkatli?

İslâm, toplum düzenini hırsızlığı azaltacak bir yapıda şekillendiriyor. Bütün nimetleri verenin Allah olduğunu vurguladıktan sonra, kendisine Allah tarafından fazla nimet verilenlerin, sahip oldukları varlıklarını az nimet verilenlerle paylaşmalarını emrediyor (Nahl Suresi 71 ve Bakara Suresi 274 gibi). Bu emirleri uygulayan bir toplumda bile, suçu ispat için zor şartlar getiriyor.

Günümüzde ise, aynı ülke içerisinde zenginler ile fakirler arasındaki fark giderek açılıyor. Zengin mahalleler ile fakir mahalleler yan yana oluşmuş. Zenginler, fakirleri değil, kendi nefislerini düşünüyorlar. Dünya geneline bakıldığında, zengin ülkeler ile fakir devletlerin arasındaki fark da giderek açılıyor.

Şimdi düşünelim. Acaba hangi ortam inanları hırsızlığa ve diğer suçlara daha çok iter? Hangi uygulama, insanı ve toplumu korumayı hedeflemiştir? Bataklığı kurutmak mı daha iyidir? Yoksa bataklıkta uygun bir yaşama ortamı bulan sinekleri cezalandırmaya çalışmak mı?

Diğer taraftan bu sitedeki birçok yazımızda, Allah’ın rahmetinin genişliğinden bahsettik. Tövbe ederek güzel işler yapanların affedilme ihtimallerine Kur’an’dan örnekler verdik.

Şimdi düşünelim. Bataklık kurutulmuş olmasına rağmen suç işleyeni, bedeni ceza ile cezalandırmak mı, onun tövbe etmesine ve kendini düzeltmesine daha çok fırsat verir? Yoksa hapse atıp orada bedavaya beslerken, hapishanede suç işlemeye daha meyilli olacak ortamlarda tutulması mı daha çok fırsat verir? Diğer bir deyişle hangi uygulama insanı daha çok kazamaya yöneliktir?

İnsanı kazanmak için sadece nasihat etmek, çoğu zaman yeterli olmaz. Onlara kendilerini düzeltebilecekleri bir ortam sunmak gerekir. Sadece güvenlik güçleriyle suçları önlemeye çalışmak, sonunda güvenlik güçlerinin kendilerinin bile suça meyilli hale gelmelerine sebep olur.

Diğer taraftan İslâm anlayışında, bir mümin, Allah’ın yasakladığı suçları işlemiş olarak Yüce Yaradan’ın huzuruna gitmekten hayâ eder. Hicap duyar. Bir mümin, zina vb fiillerin suç olmaktan çıktığı bir ülkede yaşasa dâhi, Allah korkusuyla o suçu işlemekten imtina eder. Dolayısıyla kalpten inanan bir mümin için, dünyevi cezaların var veya yok olması, onun kendini suçtan sakındırması olgusunu değiştirmez. Bu sebeple mümin bir insan, kazanılmış insanların en güzellerindendir.

Sonuç olarak İslâm, insanları kazanmak için hem kişilere yol gösterir, hem de bataklıkları kurutmanın yöntemlerini öğütler. Bütün bunlara rağmen suç işlemekte ısrar edenleri de, insan onurunu ve haklarını ayaklar altına aldığı için şiddetle cezalandırır.

Sosyal kategorisine gönderildi | CEZALANDIRMA DEĞİL, KAZANMA için yorumlar kapalı

İSLÂM’DA TÖVBENİN GEÇERLİLİĞİ

İSLÂM’DA TÖVBENİN GEÇERLİLİĞİ

 

İslâm’da tövbe etmenin önemi Kur’an’da sıkça vurgulanır. Rahmeti Kendi üzerine yazdığını beyan eden Yüce Yaradan, insanları Cennetine alabilmek için onlara fırsatlar verir. Çünkü amaç, insanların doğru yola girmelerini sağlamaktır. Çeşitli uyarılarına rağmen halen suç işlemekte ısrar edenleri, şiddetli bir şekilde cezalandıran Allah, tövbe edip güzel işler yapanları affedeceğini belirtmektedir.

Daha önce yayınladığımız “İslâm’da Bedeni Cezalar Üzerine” konulu yazılarımızın ilkinde zina konusundaki tövbe ile ilgili ayetlerden örnekler vermiştik. Nisa Suresi 5,16,17 ve 18inci ayetlerin meallerini vererek şöyle demiştik:

Nisa Suresi 16: “Sizlerden zina edenlerin her ikisine de eziyet edin. Eğer onlar tövbe edip kendilerini ıslah ederlerse onlardan vazgeçin. Çünkü Allah tövbeleri kabul eden ve çok merhamet edendir.”

Nisa 5: “Ancak bundan (4üncü ayete göre, zina isnadında bulunduktan) sonra tövbe edip ıslah olanlar müstesnadır. Çünkü Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir.”

Yüce Yaradan, yukarıdaki ayetinde tövbe ettikten sonra ıslah olanların bağışlanacağını vurgulamaktadır. Ancak, her tövbeyi kabul etmediğini, hangilerini kabul edeceğini de aşağıdaki ayetleriyle bizlere bildirerek yol göstermektedir:

Nisa 17: “Ancak Allah’ın kabul etmesini vaat buyurduğu tövbe, o kimseler içindir ki, bilmeyerek günah işleyip, hemen tövbe edenlerin tövbesidir. İşte Allah bunların tövbelerini kabul eder. Allah âlimdir, hakîmdir. (Her şeyi bilendir, hikmet sahibidir)”.

18: Yoksa günah işleyip de kendisine ölüm gelince: “İşte ben şimdi tövbe ettim.” diyen kimselerin tövbesi kabul edilmez. Kâfir olarak ölenlerin de tövbeleri kabul edilmez. İşte bunlara ahirette can yakıcı bir azap hazırlamışızdır.

Kur’an’da tövbelerin bağışlanmasıyla ilgili olarak, neredeyse her konuda bir ayet vardır. Bir kötülük yaptıktan sonra, Allah’tan bağışlanma dileyenler için örnek şöyledir:

Nisa 110: “Kim bir kötülük işler yahut nefsine zulmeder, sonra da Allah’tan bağışlanmasını dilerse, Allah’ı bağışlayıcı ve esirgeyici bulur.”

Aşağıdaki ayet büyük günahlardan kaçınanların küçük kusurlarının affedileceğiyle ilgilidir. Ama ayetteki vurgulama, yalan yere kendimizi temize çıkarmamamızı öğütlemektedir. Necm Suresi 32: “Onlar ki günahın büyüklerinden ve çirkin işlerden kaçınırlar, yalnız bazı küçük kusurlar hariç. Şüphesiz Rabbinin affı geniştir. O, sizi daha topraktan yarattığı zaman ve siz annelerinizin karınlarında bulunduğunuz sırada, sizi en iyi bilendir. Bunun için kendinizi temize çıkarmayın. Çünkü O, kötülükten sakınanı daha iyi bilir.”

Nasr Suresi 3: “Rabbini överek tesbih et, O’ndan bağışlanmanı dile, çünkü O, tövbeleri çok kabul edendir.” Bu ayet Hz. Muhammed ile ilgilidir. Ama her insan için de geçerlidir. Bağışlanma dilerken Rabbimizi övmemiz istenilmektedir.

Bakara Suresi 160: “Ancak tövbe edip halini düzelterek gerçeği söyleyenler başka. İşte onları ben bağışlarım. Ben çok merhamet ediciyim, tövbeleri çokça kabul ederim.” Ayetteki vurgulama, tövbe edip halini düzeltmenin, gerçeği söylemekle gerçekleşeceği üzerinedir.

Bakara 279: “Eğer böyle yapmazsanız, o zaman Allah ve Resulü tarafından size savaş açılmış olduğunu bilin. Eğer tövbe ederseniz, sermayeleriniz sizindir. Haksızlık etmezseniz, haksızlığa da uğramazsınız.” Bir önceki ayette faiz almanın kötülüğünden bahsedilir. 279uncu ayetteki vurgulama, tövbe ederek, faizden yani haksız kazançtan vazgeçmeleri durumunda, sermayelerinin kendilerinde kalacağı üzerinedir.

Aşağıdaki ayet, bağışlanma konusuyla ilgili ayetlerin özeti gibidir.

Ali İmran 89: “Ancak bundan sonra tövbe edip kendini düzeltenler başka. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayan ve çok esirgeyendir.”

Eğer bizler tövbe edip, Allah’ın gösterdiği yolda yürümeye başlarsak, meleklerin bile bizim bağışlanmamız için Yüce Yaradan’dan niyazda bulunacaklarını, Kur’an bize müjdeliyor.

Mümin 7: Arşı taşıyanlar ve onun etrafındakiler (melekler), Rablerini hamd ile tesbih ederler ve O’na inanırlar. İman etmişler için de şöyle bağışlanma dilerler: “Ey Rabbimiz! Rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O, tövbe edip senin yoluna uyanları bağışla, onları cehennem azabından koru.”

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | İSLÂM’DA TÖVBENİN GEÇERLİLİĞİ için yorumlar kapalı

İSLÂM’DA BEDENİ CEZALAR 3

İSLÂM’DAKİ BEDENİ CEZALAR ÜZERİNE 3

 

İslâm’daki sopa, uzuv kesme ve kısas cezalarına ilişkin yapılan eleştirilerin başında, bu cezaların insan onuruna uygun olmadığı savunmasıdır.

İslâm’ın yani Allah’ın, insanlara verdiği değer ve onlara bahşettiği özellikleri konusunda bu sitede birçok makale yayınladık. “Allah’ın yeryüzündeki halefi, insandır”, “Allah, insanlara, daha başka neler lûtfedebilirdi?”, “İnsanın özgürlüğü üzerine”, “İslâm’da insan hakları, bir zorunluluktur”, “Allah, rahmeti kendi üzerine farz kılmıştır”, “Allah, yakın kâinatı dünya için, dünyayı insan için kurgulamış iken, insan ne yapıyor?”, “İnsanların varlık sebepleri üzerine düşünceler”, “Hakk’ın yansıması”, “İslâm, zalimin kimliğine bakmaz” gibi başlıklar altında yayınladığımız yazılarımızda İslâm’ın insana verdiği önemi çeşitli yönleriyle vurguladık.

Allah’ın yarattığı varlıkların içerisinde, insanın, şerefli bir yerinin olduğunu, Kur’an bize anlatıyor. Yüce Yaradan, insanları özgür ve onurlu bir varlık olarak yarattığını, yine Kur’an’ında vurguluyor. Allah, insanlara, sınırlı bir şekilde de olsa, Kendi yansımasını, diğer bir deyimle kendi özelliklerinin küçük bir kesitini verirken, neden onları onursuz bir ceza ile cezalandırsın?

Kâinatın düzenini, dünya için, dünyanın sistemini de insan için oluşturan Yüce Yaradan, canlı ve cansız bütün mahlûkatı insanın hizmetine vermişken, neden insanın onuruyla oynasın?

İffetli kadınlara zina isnat ettiği halde dört şahit getiremeyenlere seksen sopa vurulmasını emrederek, kadınların onurlarını koruyan Yüce Yaradan, niye insanların onurunu kırsın?

İnsanı, yeryüzünde vekil yönetici olarak yaratan ve ondan haklının hakkını vermesini isteyen Allah, niçin insanlara haksız bir ceza versin?

Yarattığı insanlara, yukarıda saydığımız ve daha sayamadığımız nimetlerini verirken, insanları, Kendisine iman eden ve etmeyen olarak ayırmadan nimetleri dağıtan Yüce Yaradan’ın, insanların onurlarıyla oynayacağını nasıl düşünebiliriz?

Allah, dünyadaki vekil yöneticisi yaptığı insandan bazı şeyler istemiştir. İsteklerin başında onurlu davranması gelmektedir (Maide 54). İnsandan kendi onurunu koruması istenmektedir. İnsanlardan, onurlarını zedeleyici, kendilerini küçük düşürücü hareketlerden kaçınması istenilmiştir.

Başkasının malını habersizce çalmayı, başka insanların şahsiyetleriyle oynamayı, namuslu kadınlara zina isnat etmeyi, zina ederek aile ve toplum düzenini bozmayı, başkalarını bilerek ve haksız yere öldürmeyi veya sakat bırakmayı, insan onuruyla bağdaştırmak mümkün müdür?

Başkalarına ve topluma haksız bir şekilde zarar veren davranışları, kendi onuruyla bağdaştıran insanlar, Allah’ın emrettiği bu cezanın onursuz olduğunu iddia etme durumunda değillerdir.

Böylesine çirkin davranışları insan onuruyla bağdaştırmayan medeni ve kültürlü insanlar ise, zaten, başkalarına ve topluma haksız yere kötülük etmezler. Dolayısıyla bedeni cezalara hiçbir zaman muhatap olmazlar.

Yarattığı kullarının faydasına olan şeyleri en iyi bilen, Yüce Yaradan’dır. Bu açıdan bakılınca, bedeni cezalar aslında, insan onurunu korumaya yöneliktir. Gerçekçi bir şekilde düşünürsek, bahse konu bedeni cezaların tavizsiz uygulanacağını bilen bir insanın önünde iki seçenek oluşur. Birincisi suçu işlemekten kaçınmaktır. Böylece, suç işlemeyerek, onurunu korumuş olacaktır. İkincisi, herhangi bir sebeple suçu işlemek durumuna düşerse, cezasını Allah’tan bir karşılık olarak çekeceğinden, tekrar eski haline dönmüş ve bir daha aynı suçu işlemeyeceğinden, onurunu kurtarmış olacaktır.

Allah’ım, bizler Senin aciz kullarınızız. Dolayısıyla her an yanlışa düşebiliriz. Lütfen bizlerden rahmetini ve lûtfunu esirgeme Allah’ım.

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | İSLÂM’DA BEDENİ CEZALAR 3 için yorumlar kapalı