HALKIN SORUMLULUĞU

HALK, HAYRINI ŞERRİNİ NASIL BİLEBİLİR?

Bir önceki yazımız aydın ve cahil denilince nelerin anlaşıldığı üzerineydi. Okuryazar olmanın insanı aydın yapmayacağını yaşayarak anlıyoruz. Cahilliğin en önemli göstergesinin, yeni bilgi öğrenmek ihtiyacını hissetmemek olduğunu da çevremizden örneklerle görüyoruz.

Okuryazar olmayan veya ilkokul mezunu insanlarımızdan “ben 50 tane üniversite mezununu cebimden çıkarırım” diyenlere ve okuryazar olduğu için kendini aydın zannedenlere hiçbir şey anlatılamaz. Bu tip şahıslar her dönemde var olmuştur. Fakat maalesef böyle insanların sayıları azalacağına giderek artıyor.

Bakınız, Mehmet Akif Ersoy, 14 Şubat 1913 Süleymaniye Camii Vaazında bu hususta şöyle söylüyor. (Tarih konusunda bazı kaynaklarda farklılıklar vardır.)

“Halk, hayrını şerrini bilmiyor. Çünkü büsbütün cahil. Biz okuryazar tabaka da, zavallıları büsbütün makûs yollara sevk edip duruyoruz! … Biz, hakikati dosdoğru göreceğimize, felâketimizin asıl sebeplerini bularak kendimizi kurtarmaya çalışacağımıza, kabahati şuna buna yüklemekle şunu bunu tenkit etmekle meşgul oluyoruz, vaktimizi, boşu boşuna israf ediyoruz… “

Mehmet Akif’in vaazı sırasında hiç söylemediği sözleri bahane ederek, kendisinden gazete ile alenen cevap isteyen birisine, aynı gazetede cevap veren Akif Bey, yazısına şöyle başlar: “Ben diniyle, imanıyla, ecdadıyla, evladıyla, hayatıyla, ruhuyla, hülâsa bir ferdi vatanına bağlayabilecek rabıtaların hepsiyle birden bu vatana bağlı adamım.”

  1. Abdülhamit Han, “tarih tekerrür etmez, tekrar eden insanların hatalarıdır” der. Demek ki, padişah II. Abdülhamit döneminde de, sonrasında da yapılan hataların temelinde o dönemin insanlarının yanlışları var. Bu yanlışların oluşmasının sebepleri ise, aynı.

Müslüman olan halk, Akif’in vaazları sırasında söylediği gibi, dinin “oku, öğren, araştır, düşün” şeklindeki emirlerini yerine getirmiyor. Sadece günlük geçimi peşinde koşuyor. İaşesinin de nereden ve nasıl geldiğini pek önemsemiyor. Buna rağmen görevini en iyi şekilde yaptığını zannediyor. Mehmet Akif vaazında böylelerine şöyle sesleniyor: “Öyle olsaydı, Allah, Müslümanları hiç dünyaya göndermez: Araf 172 inci ayetteki ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ imtihanını atlatanları doğrudan doğruya Cennetine geçirirdi!’

Daha önceki bazı yazılarımızda örneklerini verdiğimiz bazı ulema, menfaatleri uğruna dönemlerinin iktidarlarının (sultanlarının) yağcılıklarını yaparken verdikleri fetvalarla halkı yanlış yönlendiriyor. Diğer bazı ulemaları suçlayarak halkı birbirlerine düşürüyor.

Allah, bu konuda, Kur’an’ında, bizlere Hz. Muhammed’i (s.a.v.) göndermeden önceki insanlardan örnekler veriyor.

Araf 169: “Derken kitabı (Tevrat’ı) miras alan bozuk bir nesil bunların yerini aldı. Bize nasıl olsa mağfiret edilecek diyerek, şu alçak dünya malını alıyorlar, yine onun gibi bir mal ve rüşvet gelse onu da alırlar. Allah’a karşı haktan başka bir şey söylemeyeceklerine dair kendilerinden o kitabın hükmü üzere misak alınmamış mıydı? Ve onun içindekileri okuyup öğrenmemişler miydi? Oysa ahiret yurdu Allah’tan korkanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?”

Ayette, Yüce Yaradan’ın kutsal kitaplarından Tevrat’ı okuyanlar uyarılıyor. Kitabı okuyan bu kişiler, haktan başka bir şey söylememeleri gerekirken, dünya malı için rüşvet dâhil her yola başvuruyorlar. Dünya nimetlerini haksız bir şekilde paylaşırlarken kendilerine mağfiret edileceğini söylüyorlar.

Daha önceki yazılarımızda örneklerini verdiğimiz gibi, Tevrat’ı miras alan bozuk neslin yaptığının aynısını Kur’an’ı miras alan bozuk bir nesil de yapıyor. Onlar da “Müslüman zengin olmalı” sloganı eşliğinde dünya malı peşine düşüyorlar. Rüşveti “ganimet” olarak görüyorlar. Tıpkı, Yahudilerin, kendi soylarından başkasının mallarını helâl görenleri gibi.

Araf 169’da bahsedildiği üzere, kendilerine mutlaka mağfiret edileceğini düşünen Yahudiler gibi, bir takım Müslümanlar da Hz. Muhammed’in şefaat edeceğini ve kalbinde iman kırıntısı olanın Cennete gireceğini söylüyorlar.

Peki aydın geçinenler, halkın önderleriyiz diyenler böyle davranırlarsa, halk hakikati nasıl görecek?

Allah bu hususta bizlere aşağıdaki ayetleriyle yol gösteriyor.

İsra 36: “Bir de hiç bilmediğin bir şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz, gönül, bunların her biri yaptıklarından sorumludurlar.”

Zumer Suresi 9: ‘…De ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Ancak özü temiz olanlar anlar.’

Demek ki, kimseye bağlı kalmadan kendimiz bilgi sahibi olmaya çalışacağız. Önder olarak bildiğimiz veya yönetici durumundaki insanların söylemlerini ve eylemlerini sorgulayacağız. Sorgulayabilmek, düşünebilmek için de “özü temiz” olmaya çalışacağız. Yoksa Benjamin Franklin’in “Halk yalanla avutanı, gerçekle korkutana tercih eder” sözündeki gibi davranırsak, desteklediğimiz önderlerimizin ve yöneticilerimizin her söylem ve eyleminden sorumlu oluruz.

Sosyal kategorisine gönderildi | HALKIN SORUMLULUĞU için yorumlar kapalı

AYDIN VE CAHİL

AYDIN İLE CAHİL AYRIMI, OKUMUŞLUK ORANI MIDIR?

(Not: Bu yazı Mayıs 2014’te bu sitede yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz.)

Tarihin Aydınlattığı Gelecek isimli kitabımın sunuş kısmında, bu konuda çok kısa tanımlama yaptım. Aydın insanın tanımını tarih boyunca düşünürlerin yaptıklarından daha dar anlamda ve aydın olmayı zorlaştırıcı bir üslupla yazdım.

Bu tanıma göre aydın, “dönüştüren insan” idi. Dünya tarihi incelendiğinde, bu anlamda aydın olabilmenin zorluğu anlaşılır. Bu sebeple tanımın sınırlarını, diğer düşünürler gibi, genişletmek gerekir.

Ortaçağın en geniş kapsamlı bilim insanlarından El Biruni’nin (973-1051)aydın tanımı, bu açıdan en uygun olanıdır. Biruni’ye göre aydın, aklî konulara yönelerek araştırmalar yapar. Görüş ve düşünüşe dayanır. Biruni, aydın insanların “düşünme usulleri” geliştirerek toplumları etkilemeleri gerektiğini savunur.

Hint ve Yunan aydınlarını incelediğinde her ikisinin de aklî konulara yönelerek araştırmalar yaptıklarını söyler. Bu açıdan birbirlerine benzediklerini düşünür. Ancak Hint aydınları içerisinde ilimleri guruplandırıp sınıflandıran filozoflar çıkmadığından ilmi konuların karışık ve hurafelerle dolu olabildiğine hükmeder.

Böyle durumlarda ilk etkilenen dini konular olur. Dini konular çok karmaşık halde sunulmaya başlar. Buna rağmen din adamları bu karmaşıklığa muhalefet ettirmezler. Onların bu baskıların sonunda araştırma ruhu ölür, taklit esas olur.

Tarihin Aydınlattığı Gelecek kitabımda cahil tanımını, “kendisinde bilgi eksikliği olmadığını düşünen” insan olarak yaptım. Bu açıdan bakılınca nice bilginler vardır ki, en cahilden daha cahil olabilir.

Demek ki, aydın ile cahili ayıran okuma fazlalığı değildir. Dolayısıyla aydın denilirken sadece üniversite mensubunun anlaşılması çok yanlıştır. Türkçede söylenen “kişi noksanını bilmesi kadar irfan olamaz” sözü ile yukarıdaki tanımlar birbirlerini desteklemektedir. Eksiklerini görüp tamamlamaya çalışmayan kişi, kendini geliştiremez ve cahil kalır.

Aristo gibi düşünürler demokrasinin iyi işleyebilmesi için, insanların anlayışlarının önemli olduğunu belirtmişlerdir. Zenginlerin ve fakirlerin demokrasisinin işlemeyeceğini iddia etmişlerdir. İyi bir demokrasi için orta hallilerin sayısının artması gerektiğini söylemişlerdir.

Bu düşüncelerinin mantığını, zenginlerin ve fakirlerin duyuları ve menfaatleri doğrultusunda hareket etmeleri düşüncesi oluşturmuştur. Düşünürlere göre, sadece orta halliler akıllarıyla hareket ederler.

Biruni ise, konuya başka açıdan yaklaşmıştır. Ona göre aydın aklıyla hareket ederken, halk, duyular alanından çıkmak istemez. Şekilde inat ve ısrar eder.

Günümüzdeki sorun; aydınlar ile halkın, zenginler ve fakirler için söylenenler gibi, aynı temelde yani duyular ve menfaatleri doğrultusunda  hareket etmeleridir.

Sosyal kategorisine gönderildi | AYDIN VE CAHİL için yorumlar kapalı

HZ. ÖMER VE DEMOKRASİ

ÖMER’İN DEMOKRASİ ANLAYIŞI VE GÜNÜMÜZ

 

(Not: Bu yazı Temmuz 2013’te bu sitede yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz)

Bilindiği gibi Hz. Ömer hilesiz bir seçimle işbaşına geldi. Seçildikten sonra Müslümanlara yaptığı ilk hutbe konuşmasında: “Eğer ben Allah’ın yolundan şaşar, hak ve adaletten ayrılırsam beni doğrultmak için ne yaparsınız” diye sordu. Halkın içerisinden bir kişi ayağa kalkarak kılıcını çekti ve Hz. Ömer’e dönerek “Seni bununla doğrulturum” dedi.

Bu cevap üzerine Hz. Ömer gözyaşları içerisinde Allah’a hamd etti. Halkın içerisinde,inandığı doğruları korkmadan uygulayan böyle insanlar olduğu için şükretti.

Bu olay karşısında Hz. Ömer, “Ben seçimle geldim. Halkın çoğunluğu sessiz kaldı. O halde sadece bir kişinin sözü geçersizdir. Hem halifenin huzurunda kılıç çeken birisi çapulcudur”demeyi hiç aklından geçirmedi. Aksine kendisini hak ve adalete davet edecek bir kişinin var olmasından dolayı Allah’a şükretti.Çünkü Hz. Ömer biliyordu ki, esas olan çoğunluk değil, hak ve adalet idi.

Osmanlı Türk Devletinde de önemli kararlar Divan’da alınırdı. Eğer Divan’da padişahın yapmak istediği işe, olumlu destek veren olmazsa, o karar alınamazdı.

Hunlarda ve Göktürk Devletlerinde önemli kararlar Haziran ayında yapılan Kurultay’da alınırdı. Kurultay’a bütün boylar çağrılırdı. Hatta bu Kurultayların ölen Hakanın yerine geleni kabul etmediği bile oldu.Çin kaynaklarından alınan bilgilere göre; 581 yılında ölen Göktürk hakanı Ta-Po kendinden sonra yerine Ta-lo-pien’in geçmesini istemişti. Ama o dönemde Göktürklerin Toy denilen meclisi, uygulama töreye uymadığı için Ta-lo-pien’in hakanlığını reddetti.

Gelişmekte olan ülkelerde seçimlerin nasıl yapıldığını insanlar biliyor. Hattâ ABD’de, Bush’un ilk seçildiğinde çöp varillerinden oylar toplanıldığını dünya gördü. ABD’de bunlar oluyorsa, gelişmekte olan ülkelerdeki seçimlerde neler olur. Zaten sandıkta oy verenlerin, oy verdikleri insanın her davranışını desteklemeleri de düşünülemez.

Meclisler, konseyler, kurultaylar, başkanların düşüncelerini tasdik yerleri değildir. İstişarelerle kararların alındığı yerlerdir. Meclislerin, konseylerin görevi de aldıkları kararı önce kendilerinin uygulamalarıdır.

Allah peygamberimize Al-i İmran suresi 159. Ayette:” ……. İşinde sahabelerine görüşlerini sor. Sonra da azmettin mi artık Allah’a tevekkül et.” Diyor.

Al-i İmran 120. Ayette ise :” Size bir iyilik dokunursa (Allah’a kalpten inanmayanların) fenalarına gider. Başınıza bir musibet gelirse onunla sevinirler. Eğer siz sabırlı olur ve iyi korunursanız, onların hileleri size hiçbir zarar veremez, çünkü Allah onları kendi amelleriyle kuşatmıştır.” Zaten ayette bahsedilen insanlar haddi aştıkları için Allah tarafından kalpleri mühürlenmiş kişilerdir. (Yunus suresi 74. Ayet)

Tahrim Suresi 9. Ayet:” Ey peygamber! Kâfirler ve münafıklarla cihat et, onlara karşı sert davran, onların varacakları yer cehennemdir.”

O halde, huzurlu ve yaşanabilir dünya kurmaya inançlı insanlar birbirlerine kenetlenirlerse, aşamayacakları engel yoktur. Asıl olan yanlış yapanlara gerekli cevabı verirken bile, intikam duygusundan arınarak hak ve adaletten ayrılmadan karar alabilmek, alınan kararların arkasında durabilmektir.

Aksi halde paspas olmayı kabul etmiş oluruz.

Sosyal kategorisine gönderildi | HZ. ÖMER VE DEMOKRASİ için yorumlar kapalı

ALLAH’IN MÜMİNLERE YARDIMI

ALLAH MÜMİNLERE YARDIM EDER

Yazımızın başlığındaki müminler sözüne dikkat edelim. Başlık “Allah Müslümanlara Yardım Eder” şeklinde değil. Eğer Müslümanlara yardım etseydi, İslâm dünyası yer altı zenginliklerine rağmen, sıkıntı içerisinde olmazdı.

Müslüman ile mümin arasındaki fark konusunda, Kur’an’da çeşitli ayetlerde bilgi verilmektedir. Bu hususta bu sitedeki çeşitli yazılarımızda ve “Müslüman olmanın, imanın, ibadetin, müminliğin şartları” adlı yazımızda Kur’an ayetlerinden örneklerle fikirlerimizi belirttik.

Yüce Yaradan’ın, müminlere yardım ettiği yöntemlerden bir tanesi hakkındaki fikrimizi, bir önceki yazımızda ifade etmiştik. Allah’ın, iyi niyetli insanların kalplerine bazı fikirleri indirerek yardımcı olduğunu ayetlerden örneklerle vermiştik. Benzer şekilde kötülük düşünmekten vazgeçmeyenlerin kalplerine de, onları bataklığa sürükleyecek fikirler indirdiğini ifade etmiştik.

Aşağıdaki ayetlerde ise, Allah, müminlere yardım edişiyle ilgili bir başka yöntem hakkında bizi aydınlatmaktadır.

Ali İmran 124: O zaman sen müminlere: “Rabbinizin size, indirilmiş üç bin melek ile yardım etmesi size yetmez mi?” diyordun.

125: “Evet, sabreder ve (Allah’tan) korkarsanız, onlar ansızın üzerinize gelseler, Rabbiniz size nişanlı beş bin melekle yardım eder.”

Arka arkaya gelen iki ayet de gayet açık. Allah her iki ayetinde de müminlere melekleri ile yardım ettiğini net bir şekilde anlatıyor. Müminlerin düşmanları aniden saldırsalar bile, Yüce Yaradan dilerse, derhal nişanlı beş bin melekle müminlere yardım edeceğini ifade ediyor. Ayetin ifadesinden anlaşılan, bu yardımın, Allah’ın bir lütfu olmaktan ziyade, bir taahhüt anlamında olduğunu gösteriyor. Çünkü bize olan Allah’ın lütfu, bizim mümin olabilmemiz için bize yaptığı yardımdadır.

Ayetin başlangıç cümlesindeki ifade tarzı da dikkat çekiyor. Bu yardımın, sabredenler ve Allah’a karşı gelmekten sakınanlara yapılacağını vurguluyor. Bu ifade, bir önceki ayette geçen mümin sözünün bir başka şekilde anlatımıdır.

Sabretmenin birçok anlamı vardır. Bunlardan biri, kâfirlerin baskılarına rağmen Allah’ın varlığına inanmakta ısrar etmektir. Aynı surenin 122 ve 123üncü ayetleri, Yüce Yaradan’ın varlığına inananların, Allah’ı inkâr edenlere göre güçsüz olduklarından bahseder. Hattâ müminlerin içerisinden, bu zayıflıklarını gören iki gurubun bozulmaya yüz tuttuğunu anlatır. Demek ki, karşıdakilere göre daha güçsüz durumda oldukları halde, Allah’a inançlarından hiçbir şey kaybetmeyenler, sabredenlerdir.

Ayet, sabrettikleri gibi, aynı zamanda, Allah’tan sakınarak yaşayanlara hitap etmektedir. Buradan anlaşılan; sabreden ve Allah’tan korkanlar, mümin olarak kabul edilmektedirler.

Ali İmran 150: “Hayır! Sizin Mevlânız Allah’tır. O yardımcıların en hayırlısıdır.”

Yukarıdaki ayetten önceki ayette, iman edenlere hitap ediliyor. 150inci ayette de sizin sözüyle, iman edenler kastediliyor. İman edenlerin sahibinin, efendisinin Allah olduğunu ifade ediyor. Dolayısıyla Yüce Yaradan, sahibi solduğu müminlere elbette yardım edecektir. Nitekim ayetin devamında, yardım edenlerin en hayırlısının Allah olduğu vurgulanıyor.

Allah’ın her şeye gücü yettiği için, O, müminlere yardım etmek dilerse, bizim bilemeyeceğimiz ve anlayamayacağımız yöntemlerle gerçekleştirir. Yüce Yaradan’ın sadece “ol” demesi yeterlidir.

Allah’ım, sabredenlerin ve Senden sakınanların, bozgunculara ve hainlere karşı mücadelesinde bugüne kadar yardımcı olduğun gibi, lütfunla bundan sonra da yardımcı ol Allah’ım.

KUR'AN ÜZERİNE, Sosyal kategorisine gönderildi | ALLAH’IN MÜMİNLERE YARDIMI için yorumlar kapalı

ALLAH’IN KALPLERE İNDİRDİKLERİ

ALLAH, PLANLARININ BAZILARINI, İNSANLARIN KALPLERİNE MÜDAHALE EDEREK UYGULAR

 

Bu sitede yayınladığımız “İnsanların Özgürlüğü Üzerine” ve “Allah Her Şeyi Bilir” başlıklı yazılarımızda, Yüce Yaradan’ın, insanları fikirlerinde ve kararlarında özgür bıraktığını, Kur’an ayetlerinden örnekler vererek aktarmaya çalışmıştık.

İnsanların hür olarak aldıkları kararların sonucunda Allah, onları mükâfatlandıracağını veya cezalandıracağını bildiriyor. Ödül ve cezanın bu dünyada da olduğunu, yine Kur’an’dan öğreniyoruz. Bu hususlarda, bu sitede çeşitli yazılar yazdığımız için burada ayrıntıya girmeyeceğiz.

Hiç şüphesiz ki, Allah’ın her şeye gücü yeter. Yüce Yaradan bir şeyin olmasını dilerse sadece “ol” demesi yeterlidir. Peki, acaba Yüce Yaradan bu dünyadaki ödül ve cezayı nasıl gerçekleştiriyor olabilir? Bu konuda, Kur’an’da anlatılan bazı yöntemler var. Biz burada, Kur’an ayetlerinden konumuzla ilgili olanlarını ele alacağız. Allah’ın bize verdiği akıl ile yorumlayarak fikir yürüteceğiz. Kur’an’da bahsedilen diğer yöntemler hakkında, başka bir yazımızda irdeleme yapacağız.

Bakara 93: “Hani, Tûr’u tepenize dikerek sizden söz almıştık, “Size verdiğimiz Kitaba sımsıkı sarılın; ona kulak verin” demiştik. Onlar, “Dinledik, karşı geldik” demişlerdi. İnkârları yüzünden buzağı sevgisi onların kalplerine sindirilmişti. Onlara de ki: eğer mümin kişilerseniz, imanınızın size emrettiği şey ne kötüdür.”

Ayet, Allah’a söz verdikleri halde inkâr eden Yahudilere yöneliktir. Allah, onların inkârlarının cezasını vermek için plan yapıyor. Onların kalplerindeki hastalığı artırıyor.

Bakara 10: “Kalplerinde hastalık vardır. Allah da onların hastalığını arttırmıştır. Yalan söylemelerine karşılık onlara elem verici bir azap vardır.”

Demek ki Yüce Yaradan, yalan söyleyen ve kalplerinde hastalık olanlardan kendini düzeltme yoluna gitmeyenlere, ceza olarak, hastalıklarını artırıyor. Sonrasında da yalan söylemelerine karşılık, onlara elem verici bir azap hazırlıyor.

Hicr 12: “Biz o küfrü suçluların kalbine işte böyle sokarız.” Ayetlerde görüldüğü üzere Allah, suçlu olarak nitelediği insanlara, artık acımıyor. Kalplerine güzel düşünceler sokmuyor. Aksine, yanlış yolda ilerlemelerine aracı oluyor.

Allah; inkâr edenlere, yalancılara ve zalimlere ceza verebilmek için, başka bazı insanlara yardımcı oluyor. Yardımcı olduğu insanların ortak özelliği doğru yolu arayan kişiler olmalarıdır.

Ali İmran 103. “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun (bu) nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki, doğru yola eresiniz.”

Enfal 63: “Müminlerin kalplerini birbirlerine O ısındırdı. Yoksa yeryüzünde ne varsa sen hepsini harcasaydın yine de onların kalplerini ısındıramazdın. Lâkin Allah, kalplerini kaynaştırdı. Muhakkak ki, O azizdir, hâkimdir.”

Yukarıdaki iki ayetten anlaşılan, birbirine düşman olan ama doğru yolu bulmaya çalışan insanların kalplerini birbirlerine Yüce Yaradan ısındırıyor. Kalplerini birbirine birleştirdiği bu insanları destekleyerek, kalplerini mühürlediği insanları cezalandırıyor.

Yazının başından itibaren örnek verdiğimiz ayetlerden anlaşılan, Yüce Yaradan, insanların hür olarak aldıkları kararlar doğrultusunda karşılığını veriyor. Biz güzelliklere ulaşmak istersek, bizim kalbimize bu fikrimizi destekleyecek düşünceler indiriyor. Biz kötülük peşinde koşarsak, kendimizi düzeltmeye çalışmazsak, Allah da aynı yöndeki düşünceleri kalbimize indiriyor. Allah, bizlerin kalbine, küfür fikrini indirmeye başladıysa, artık biz suçlu olarak nitelenmiş oluyoruz. Sonunda mutlaka azaba uğratılıyoruz.

Allah’ım, Senin gönderdiğin ayetleri anlayabilmemiz için, bizlere anlayış ihsan eyle.

KUR'AN ÜZERİNE, YAŞAM kategorisine gönderildi | ALLAH’IN KALPLERE İNDİRDİKLERİ için yorumlar kapalı

İYİLİK YAPMANIN ŞEKLİ

İYİLİK YAPMAYI ÖNCE KENDİMİZE ÖNERELİM

 

Bakara 44: “İnsanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz? Hâlbuki kitabı (Tevrat’ı) okuyorsunuz. Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?”

Ayet, Hz. Muhammed (s.a.v.) döneminde Medine şehrinde yaşayan Yahudilere hitap ediyor. Ancak Kur’an’ın evrenselliği dikkate alındığında bu uyarının, geçmiş ve gelecek bütün insanlara yapıldığı görülür.

Ayetin ikazları birkaç açıdan ele alınabilir. Birincisi, başkalarına iyilik yapmayı emrederken, kendimizin iyilik yapmamamızı eleştirmesidir. Demek ki, önce kendimiz iyilik yaparak örnek olacağız ki, başkaları da bizim söylediklerimizi dikkate alsınlar. Aksi takdirde, “ele verir talkımı, kendi yutar salkımı” deyiminde anlatılmak istenilen duruma düşeriz.

İkinci olarak dikkatimizi çeken husus, Allah’ın gönderdiği bütün kitapların benzer şeyleri emrettiğidir. Nitekim ikinci cümleden, Tevrat’ı okuyanların Kur’an’ı teyit etmelerinin beklendiği anlaşılmaktadır.

Üçüncü uyarı ise, Allah’ın ayetlerini gördükleri halde, halen aklını başına almayanlara yapılmaktadır. Anlatılan ve yaşanan bunca olaydan sonra halen aklımızı başımıza almamamız kınanmaktadır.

Kur’an’da iyilik yapmanın kendimiz için faydalı olduğu hususunda sıkça bilgi verilmektedir. Bazı örnek ayetler aşağıda verilmiştir.

Bakara 112: “Hayır, hayır! Kim özü iyilik dolu olarak yüzünü Allah’a tertemiz döndürür ve teslim ederse, işte onun Rabbi katında ecri vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun da olacak değiller.”

Nisa 125: “İyilik yaparak kendisini Allah’a teslim eden ve İbrahim’in dinine dosdoğru olarak tâbi olan kimseden, din bakımından daha iyi kim olabilir? Allah, İbrahim’i dost edinmişti.”

İsra 7: “Eğer iyilik ederseniz, kendinize iyilik etmiş olursunuz ve eğer kötülük ederseniz yine kendinizedir…”

Demek ki, bütün kazançlar iyiliği yapan kişinin doğrudan kendisine yazılmaktadır. Yapılan iyiliklere muhatap olanların ne gibi faydaları olduğu hakkında ise, hiçbir ayet yoktur.

İyiliği emretmenin iyi bir şey olduğunu teyit eden ayet şöyledir:

Ali İmran 104: “İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa eren onlardır.“

Ayet, iyiliği emretmenin güzel bir şey olduğunu anlatıyor. Ama kurtuluşa ermek için, sadece iyiliği emretmenin yeterli olmadığını vurguluyor. İnsanlara iyiliği emredeceğiz, onları hayra çağıracağız. Fakat onları, kötülükten de men edeceğiz. Yani onların kötülük yapmalarına engel olacağız. Kendi aramızda, kötülük yapanları engelleyen bir topluluk oluşturacağız.  Ancak böyle yaparsak, kurtuluşa erebileceğiz.

Kur’an’da iyilik konusundaki ayetleri dikkatlice incelediğimizde, şu sonuçlara ulaşıyoruz.

Öncelikle kendimiz iyilik yapacağız. Böylece başkalarına örnek olduktan sonra onlardan iyilik yapmalarını isteyeceğiz. Fakat insanlardan sadece iyilik yapmalarını istememiz de yeterli değil. İnsanların içerisinden kötülük yapanları engellemeye çalışacağız. Bunun için de, iyilik yapanlar olarak, kötülük yapanları engellemek adına bir gurup oluşturacağız.

Bütün bunları yaparsak, Yüce Yaradan tarafından kurtuluşa erdirilenler arasına girebileceğiz. Allah’ın kurtuluşa erdirdikleri insanlar aynı zamanda, bu dünyada da iyilikle anılanlar arasına gireceklerdir. Dolayısıyla; kendileri iyilik yapan, başkalarına da iyiliği emreden ve kötülük yapanları engelleyen insanlar, iki dünya mutluluğunu da elde etme şansını yakalayacaklardır.

Allah’ım, bizlerin kurtuluşa erebilmemiz için, mücadele azmi ver, irade gücü ver, sabır ve sebat ver.

Senin her şeye gücün yeter.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | İYİLİK YAPMANIN ŞEKLİ için yorumlar kapalı

YENİ YIL MESAJI

YENİ BİR YILIN HUZUR GETİRMESİ, ANCAK, GEÇMİŞ YILIN MUHASEBESİNİ YAPARAK ÇIKARACAĞIMIZ DERSLERİ UYGULAMAYA ÇALIŞIRSAK, GERÇEKLEŞİR

Genel kategorisine gönderildi | YENİ YIL MESAJI için yorumlar kapalı

İNSAN ZAYIF YARATILMIŞTIR, AMA

İNSAN ZAYIF YARATILMIŞTIR, AMA

 

Yüce Yaradan, insanı, dünyadaki vekil yöneticisi olması için yarattığını beyan etmektedir. Yine Kur’an’dan öğrendiğimize göre, Allah, insanlara yüklediği bu görevi ifa ederlerken onları imtihan etmektedir. Sınavı başarıyla geçenleri ödüllendireceğini taahhüt etmektedir. Benzer şekilde, imtihanda muvaffakiyet gösteremeyenleri cezalandıracağını da net bir tavırla ifade etmektedir.

Bu imtihan sürecinde insanları zorlayan en önemli unsur, nefisleridir. Bu nefsi insanlara, Yüce Yaradan vermiştir. İnsanlara böyle bir zorlayıcı unsur veren Allah’ın, bizlere yardımcı olmaması düşünülemez. Nitekim Yüce Yaradan, insanlara sürekli yardımcı olmaya çalışmıştır. Bu konuda, daha önceki yazılarımızda “Allah, Rahmetini Üzerine Farz Kılmıştır” başlığı altında fikirlerimizi aktarmıştık.  Ayrıca konumuzla dolaylı ilgili olan başka yazılarımızda, Allah’ın rahmetinin genişliği ve Allah’ın rahmetinden umut kesilmeyeceğini belirten Kur’an ayetlerinden örnekler vermiştik.

Bu yazımızda, başlığımızla doğrudan ilgili ayetleri irdelemeye çalışacağız.

Nisa 26: “Allah, sizlere bilmediklerinizi bildirmek, sizden öncekilerin yollarını size göstermek ve tövbenizi kabul etmek istiyor. Allah, her şeyi çok iyi bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

Ayete göre, Allah bize yol gösteriyor. Bize bilmediklerimizi anlatarak doğru yolu bulmamıza yardımcı olmak istiyor. Bazı şeyleri bilmeden önce yaptığımız hatalar için tövbe etmemizi bekliyor. Tövbe ettiğimiz takdirde, tövbemizi kabul etmeye hazır olduğunu vurguluyor.

Tövbe ile ilgili diğer bazı ayetlerden anlaşıldığına göre, Yüce Yaradan nezdinde geçerli olan tövbe, Allah’tan özür diledikten sonra yanlıştan dönerek güzel işler yapmaktır.

Konumuzla ilgili bir diğer ayet şöyle; Nisa Suresi 28: “Allah, (yükümlülüklerinizi) sizden hafifletmek istiyor. Çünkü insan sabır ve tahammül bakımından zayıf yaratılmıştır.”

Yazımızın başlığıyla birebir ilgili olan bu ayet, konuyu daha net ifade ediyor. Allah, bizleri vekil yönetici yaparken, bizlere bazı yükümlülükler de getiriyor. Bu sorumlulukları yerine getirirken zorlanacağımızı biliyor. Bizi yaratan Kendisi olduğu için, bizim sabır ve tahammül bakımından zayıf olduğumuzu en iyi bilen Allah’tır. İşte, Yüce Yaradan bize yüklediği sorumluluklarımızı bizden hafifletmek istiyor. Diğer bir ifadeyle yükümlülüklerimizi yerine getirmeye çalışırken bizlere yardımcı oluyor.

Yüce Yaradan’ın bizlere yardımcı olacağı bir başka hususu şu ayetle anlıyoruz. Nisa 31: “Eğer siz, yasaklandığınız büyük günahlardan sakınırsanız, diğer kusurlarınızı örter, sizi güzel bir makama koyarız.”

Büyük günahlar konusunda bu sitede yayınladığız “Haramı ve Helâli Sadece Allah Belirler” başlıklı yazımızda ve bazı diğer yazılarımızın içerisinde Kur’an’dan ayetlerden örnekler vererek düşüncelerimizi belirtmiştik.

Görülüyor ki Yüce Yaradan her an bizlere yardımcı olmak için bizden bir adım bekliyor. Biz bir adım attığımız takdirde Allah bize on katıyla karşılık veriyor. Enam Suresi 160: “Kim iyilik getirirse, ona o (getirdiği)nin on katı vardır. Kim kötülük getirirse, sadece onun dengiyle cezalandırılır; onlar haksızlığa uğratılmazlar.”

Allah’ım, vekil yöneticilik görevimizi layıkıyla yerine getirebilmemiz için, bizlere yardımcı ol Allah’ım.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | İNSAN ZAYIF YARATILMIŞTIR, AMA için yorumlar kapalı

BAŞARI, HAYAT OKULUNDA ANLAŞILIR

MEZUNLARA NUTUK

(Bu yazı Nejat Muallimoğlu’nun Hitabet adlı kitabından son paragraf hariç aynen alıntıdır.)

Peyami Safa, Yeni Mecmua’nın 20 Haziran 1942 tarihli sayısında diyor ki: “Salahiyetim olsaydı, her sene üniversitenin ve yüksek mekteplerin son sınıf mezunlarını bir araya toplar, onlara, şu fikirleri kabul ettirmeye çalışırdım”:

            Tahsiliniz bugün sona eriyor, değil mi? Ellerinize tutuşturulan diplomanın en büyük yalanı budur. Tahsiliniz bugün bitmiyor, bilakis bugün başlıyor. On altı on yedi seneden beri size öğretilenlerin çoğu ihtisas bakımından lüzumsuzdur, bütün dünyada hâla yıkılmamış kötü bir öğretim sisteminin kurduğu geleneğe göre, hafızalarınıza istif edilmiş, unutulmaktan başka hiç bir şansları olmayan ölü bilgilerdir. Zekânız,  kokmuş bu malȗmat kadavralarını ne kadar çabuk atarsa, hürriyetine o kadar erken kavuşur. Mümkün olsaydı, size bugün diploma yerine bir hafıza müshili verir, ilmin bu molozlarını, ruhunuzun bağırsaklarından dışarıya çabuk defetmenize hizmet ederdim. Ellerinizde ki diploma, öğretim denilen, ne yazık ki ilacı henüz keşfedilmemiş müzmin bir hastalığın raporudur.

            Bugünden öteye ilk işiniz, kendinizi bu zoraki bilgi illetinin toksinlerinden kurtarmaya çalışmak olsun. Size ihtisas olarak öğrettiğimiz şeylerin bir kısmı lüzumsuz, bir kısmı yanlıştır. Bunların içinde pek azı ilerde, sizin için, düşünmek ve kültürünüzü derinleştirmek için malzeme olmaya yarar.

            Gençler, hayatta muvaffak olanlarla olmayanlara bakınız. Eğer ticaret gibi bir ameli mesleklerin zaferlerine bir göz atarsanız, bu şubede kazananların yüzde doksanının ticaret mektebinden mezun olmadıklarını görürsünüz. Bunlar, ticaretin hiçbir ders ve etüt kitabında izi olmayan bütün inceliklerini tecrübe mektebinde, hayat mektebinde öğrenmişlerdir. Doktorluk ve avukatlık gibi, yarı ameli ve yarı nazari mesleklerin kahramanlarına bakınız. Bunlar da, bilhassa diplomalarını aldıktan sonra kendi aşklarıyla ve tecessüsleriyle kitapların ve tecrübelerin üstüne kapanmış insanlardır.

            Ameli ve nazari, serbest ve resmi bütün mesleklerde geri kalmışların hayatına bakınız. Bunlar diplomalarını alır almaz, tahsilin bittiğini ve öğrenilecek hiçbir şeyin kalmadığını anlamışlardır. Hayat onların gözünde iki mevsimliktir. Biri ekme çağı ki tahsil çağıdır; öteki de biçme devresi ki, bütün ömür süren meslek devresidir. Bu devrede ekmek yok ve yalnız biçme var sanmışlardır. Hâlbuki asıl ekmek devresi tahsil çapından başlar ve biçme ameliyesini de içine alır.

            Şu mahalle doktoru niçin mi kazanmıyor? Muayenehanesine girip bakınız, cevap, yaldızlı bir çerçeve içinde duvarda asılıdır. Diploma! Zavallı hekim, bu diplomayı oraya astıktan sonra, hastalara bakmaktan başka yapılacak başka işi kalmadığına inanmıştır. Kütüphanesi tamtakırdır. Orada unutulmuş mektep bilgilerini hatırlatan bir kaç tıp lügatinden ve arkadaş tavsiyesiyle alınarak okunmayan bir kaç eserden başka bir şey göremezsiniz. Bu kitapların ciltlerini kaplayan bir parmak toz, hekimin bütün muvaffakiyetsizliklerini izah eden ve kendisinden başka herkesin görebileceği işarettir.

            Bütün bu zavallılar, beşikten mezara kadar süren hayat mektebinden başka mektep bulunmadığını ve diplomasını aldıkları mektebin asıl hayat mektebinin küçük ve kötü bir taklidinden başka bir şey olmadığını bilmeyenlerdir.

            Aramızda bu hakikati anlamayanlar, o zavallılar ordusuna katılacaklardır.

       İşte bugün hepiniz, size hiç bir suni mektebinizin veremeyeceği hiç bir müfredat programının kazandıramayacağı bilgileri ve görgüleri temin edecek büyük hayat mektebinin eşiğindesiniz. Bu mektepten çıkmak için ölmek lâzımdır. Yaşadığınız müddetçe, artık hocanıza yaranmak için değil, babanızın gönlünü hoş etmek için değil, iyi not almak için değil, sınıfta kalmamak için değil, yedikçe acıkan tecessüsünüzü doyurmak için öğrendikçe artan cehlinizi artırmak için, memleketinizin ve mesleğinizin şerefi için ve nihayet, kendi muvaffakiyetiniz için, program ve disiplin zoru ile değil, anlamak ve çalışmak aşkı ile durup dinlenmeden öğrenecek ve deneyeceksiniz.

      Asıl bugün mektebe başlıyorsunuz. Notları ve imtihanları olmayan bu büyük mektepten mezun olmak ve diploma almak yoktur. Çünkü ilim bitmez ve öğrenmek ihtiyacımız, varlığın sırları ve cehlimizin karanlıkları kadar sonsuzdur.

            Değerli fikir adamı Peyami Safa, üniversite mezunlarını uyaran güzel bir yazı kaleme almış. Bu yazıda anlatılmak istenilenler, yaptığı çalışmalarını halkın içerisinde test etmemiş bütün devlet yöneticileri, bürokratlar, öğretim üyeleri vb için de geçerlidir.

Genel, YAŞAM kategorisine gönderildi | BAŞARI, HAYAT OKULUNDA ANLAŞILIR için yorumlar kapalı

GELECEK İÇİN; KAN, TER VE GÖZYAŞI

İNSANLIĞIN GÜZEL GELECEĞİ İÇİN; KAN, TER VE GÖZYAŞI KAÇINILMAZDIR

 

Başlıktaki cümle, Winston Churchill’in “Güzel geleceğe ulaşmak isteyen ülkeler, kan, ter ve gözyaşına hazır olmalıdır” sözünün günümüze uyarlaması şeklindedir. Küreselleşen dünya, Churchill’in sözünü bu şekilde uyarlamamıza hem imkân vermektedir, hem de zorunlu kılmaktadır.

Bilindiği gibi, Amerikan Milli bayramlarından birisi, Hatırlama Günü (Memorial Day) olup, her yıl Mayıs ayının son pazartesi günü kutlanır. Bu bayram, General John Logan’ın 1868 yılında yayınladığı bildiriden beri kutlanmaktadır. Logan’ın muhtemel amacı, Amerikan İç Savaşının acılarını hatırlatarak, unutulmasını engellemekti. ( Bilindiği gibi Yüce Yaradan’ın kelâmı olan Kur’an da insanlara sıkça eski olayları hatırlatır.)

İç savaşlar bir ülke için en kötü anıları taşır. Bu sebeple, güzel bir gelecek kurmak istenilirse, bu kötü hatıralar sürekli hatırlanmalıdır. Dört yıl süren Amerikan İç Savaşını hatırlama çabaları, maalesef insanları yeterince uyaramamış. Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının gerçekleşmiş olması, kimsenin ikazlardan ve hatırlama günlerinden etkilenmediğini göstermiştir.

Dünya ölçeğinde bakıldığında, Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarının her ikisi de, bir dâhili savaştır harptir. Bu iki menfur olay, tarihteki bütün savaşların toplamı kadar acılara sebep olmuştur denilse yeridir. Dünyanın önde gelen milletlerinde savaşların acısını çekmeyen yok gibidir. Güçlü milletlerin, güya kendi aralarındaki mücadelesi sırasında sadece savaşan zenginler değil, savaşa taraf olmamış fakir ülkeler bile zarar görmüşlerdir.

Bu savaşlardan ders aldıklarını söyleyen yöneticiler, kendi anlayışları doğrultusunda çeşitli tedbirler almışlardır. Bunların başında, savaşlar sırasında ölen insanlarını hürriyet kahramanı ilan edip, onları anmak gelmiştir. Her ülke kendi mücadelesini haklı görmüş, bu sebeple kendi insanlarını kahraman ilan etmiştir.

Geçmiş savaşlarla ilgili kutlamalar yaparken, ilk iş, ölenler anısına anıtlar dikmek olmuştur. Bu uygulama, elbette her ülkenin kendisi açısından asil bir davranıştır. Ama o kadar. Sorunun çözümüne yardımcı olmamıştır. Aksine insanları birbirlerine kinlendirmiştir. Bu kinlenme, her zaman başka ülkenin insanlarına karşı olmamıştır. Bazen, aynı ülkede kendi içlerinde ayrışmaya sebep olmuştur.

Hatırlama Günlerinin amacı, geçmişte mücadele etmiş kendi insanlarını kahraman yaparken, diğer insanları kinlendirmek olmamalıdır. Hatırlama Günlerinde yeni nesillere, hürriyetin önemi anlatılmalıdır. Her insanın özgür olduğu üzerinde durulmalıdır. Nasıl ki Yüce Yaradan, insanı kararlarında ve davranışlarında özgür kılmış, sonrasında, kişinin kendi iradesiyle yaptığı yanlışları cezalandırmış ise, mütecavizlere karşı verilen mücadele sonunda elde edilen hürriyetin de, bir bedelinin olduğu vurgulanmalıdır.

Korkusuzca ve hür bir şekilde yaşamak için, gerektiğinde hayatlarımızı hürriyete adamaktan çekinmememiz gerektiği beyinlere nakşedilmelidir.

Unutulmamalı ki, bütün harplere son vermek, savaşa, her an ve güçlü bir şekilde hazır olmayı gerektirir. Fakat insanların huzurunu ve korkusuzca yaşayabilme hürriyetini sağlamak gibi ulvi bir amacı olmayan hazırlıklar ve savaşlar, bırakın harplere son vermeyi, aksine insanlar arasındaki mücadeleleri tetikler. Ulvi bir amacı olmayan böyle hazırlıkların ve savaşların; ferdi, bölgesel veya kitlesel olması sonucu değiştirmez. Hepsinde de, insanlar arasındaki kinleri artırır.

Dolayısıyla insanlığın güzel geleceği için, Churchill’in dediği gibi, kan, ter ve gözyaşına her an hazır olunmalıdır. Ancak bu hazır olma hali, sadece halktan beklenirse, ciddi bir olumlu sonuç alınamaz. Yöneticiler de kan, ter ve gözyaşına hazır olmalıdır. İdarecilerin tutum ve davranışları, sözde değil, öz de olmalıdır.

Yöneticilerinin de kendi hayatlarını hürriyete gerçekten adadığı ülkeler ve insanlık, sonunda mutlaka başarıya ulaşacaktır. Bu mücadele sırasında, belki de, ölümden korkan yöneticilerin bir kısmı yataklarında öldükleri için unutulurken, hürriyet uğruna hayatını adayanlar sağ kalıp kahraman olacaklardır.

Seçim bizim. Ya insanlığın güzel geleceği için korkmadan mücadele ederek tarihe onurlu bir şekilde geçeceğiz, ya da…

Sosyal kategorisine gönderildi | GELECEK İÇİN; KAN, TER VE GÖZYAŞI için yorumlar kapalı