KENDİ İSTEĞİ DIŞINDA DÜNYAYA GELEN, İMTİHAN EDİLİR Mİ

KENDİ İSTEĞİ OLMADAN DÜNYAYA GELEN BİR İNSANIN, İMTİHAN EDİLMESİ YANLIŞ MIDIR

 

Bilindiği gibi, insan varlık sahasına kendi isteği dışında gelir. İnsan dışındaki varlıklar da aynı durumdadır. Cansız varlıklar, bitkiler, hayvanlar, cinler ve meleklerin hepsi, kendi istekleri olmadan varlık âlemine gelmişlerdir.

Bu varlıkların içerisinde imtihana tabi tutulacak olanlar, cinler ve insanlarıdır. Cinler hakkında bizim bir bilgimiz yoktur. Hattâ Kur’an bahsetmemiş olsa, varlıklarını bile bilemeyiz. Bu sebeple biz, insanın imtihanı hususunu irdelemeye çalışacağız.

Allah, insana Kendi vasıflarından yansımalar vermiştir. Nitekim insanı, diğer varlıklardan ayıran en önemli özelliği, Yüce Yaradan’ın verdiği akıl, vicdan ve iradedir. İnsan, aklı ile düşünerek, kendisini bilme özelliğine sahiptir. İnsan, bilinen varlıklar içerisinde, kendine anlam bulabilen bir mahlûktur. Bu ve diğer vasıflarından dolayı insan, Allah’ın, yeryüzündeki vekil yöneticisidir.

Yüce Yaradan, insana verdiği bu vasıflara ilaveten ona özgürlük vermiştir. Görüldüğü gibi, Allah, insanı böylesine özelliklerle donatarak, kâinattaki bilinen ve bize Kur’an’da bildirilen varlıkların içerisinde,  üstün bir konuma getirmiştir. Belki de bu sebeplerle, evrenin ve dünyanın düzenini, insanın yaşamını sağlayacak şekilde oluşturmuştur. Kâinatta ve yeryüzünde mevcut olan cansız varlıkların özellikleri ve dünyadaki diğer canlı varlıkların yaşam kanunları, insana hizmet edecek şekilde planlanmıştır.

Ayrıca, Allah, insan hayatının kalitesini artırmak için, kişileri yalnız yaşamaktan kurtarmış ve toplum içerisinde yaşayacağı, sistemli bir yapı oluşturmuştur. Eğer insanlar da bitkiler gibi yalnız yaşasalardı, imtihana tabi tutulmaları, yeterince anlamlı olmazdı.

Diğer taraftan, eğer, Yüce Yaradan insanlara, akıl, vicdan ve irade vermeseydi, imtihana çekilmeleri anlamsız olurdu.

Benzer şekilde, eğer, Allah, insanları, düşüncelerinde ve davranışlarında hür bırakmasaydı, insanları imtihan etmesi kabul görmezdi.

Fakat bazı insanlar, “Allah’ın bize verdiği bu vasıfları, bize vermesini biz istemedik. Biz istemeden bize verilen bu özelliklerden dolayı imtihan edilmemiz yanlış olur” diye düşünebilir.

Onların bu fikirlerinin sağlamlık derecesini anlayabilmek için, Yüce Yaradan’ın bize verdiği akıl ve diğer özellikleri kullanarak, konuyu irdelemeye çalışalım.

Önce Allah’ın bizi imtihan ettiği hususları gözümüzün önüne getirelim. Bunu yapınca görürüz ki, Yüce Yaradan, bizi yapamayacağımız bir iş ile imtihan etmiyor.

Örneğin, bir çiftçiye, “gel bakalım, ata binmesini iyi öğrenebilmiş misin” demiyor. Bir tekstil işçisini, başka bir iş alanında imtihan etmiyor. Bir doktora, mühendislik hesapları sormuyor.

Peki, Allah, genel anlamda nelerden sınav yapıyor? Önce insanın kendi vücuduyla ilgili imtihan ediyor. Kişiye verdiği ve çok üstün özelliklerle donattığı vücudu, kişinin nasıl kullandığını sorguluyor.

Bizler, diyelim ki, aracımızı teslim ettiğimiz şoföre, makinemizi kullanacak operatöre, emanet ettiğimiz makineleri nasıl kullandıklarını sorguluyorsak, Yüce Yaradan da, bizden soruyor.

Biz aracımızı, nasıl, arızası bile olmadan servise götürüp baktırıyorsak, Allah da bize emanet ettiği vücudumuza bakmamızı istiyor.

Bilindiği gibi, bedensel lezzetler olan yeme-içme ve şehvet duygusu, insanlar için faydalıdır.  Yeme-içme lezzeti, insanın kendisini yaşatır. Şehvet lezzeti de, nesillerin oluşmasını sağlar. Dolayısıyla, insanlık devem eder.

Eğer, bedenimizin yeme-içme, şehvet gibi ihtiyaçlarını karşılamakta aşırı gidersek, iki yönde zarara uğrarız. Birincisi, doğrudan vücudumuzdaki hormon yapısı ile yağ-su-kemik-kas dengesini bozarak, kendi sağlığımızı kaybetmeye başlarız. Ya sağlıklı insanlardan daha az yaşarız ya da sıkıntı içerisinde ömür tüketiriz. İkincisi, tatminsiz hale geliriz.

Eğer, vücudumuzun yeme-içme, şehvet gibi ihtiyaçlarını karşılayamazsak, yine iki açıdan zarar görürüz. Birincisi, ölü gibi yaşarız veya erken yaşta ölürüz. İkincisi, bilhassa şehvet konusunda tatminsiz oluruz.

Yukarıda görüldüğü gibi, vücudumuzun ihtiyaçlarını aşırı karşılamamız ile karşılayamama mızın sonuçları, birbirine benzemektedir. Her ikisi de insanın aleyhinedir.

Eğer insan, şerefli bir nefse sahip olursa, huzur bulur. Çünkü şerefli nefis, bedenî lezzetlere, aklıselimin çizdiği sınırlar içerisinde yer verir. Ne tamah eder, ne de reddeder.

O halde, Yüce Yaradan’ın bize emanet ettiği vücudumuza, yine Allah’ın bize verdiği akıl, vicdan ve iradeyi kullanarak bakarsak, imtihandan başarıyla çıkarız. Buradan anlaşılan o ki, Allah, imtihanda bizim muvaffak olmamız için gerekli donanımı bize vermiştir. Bizim sonradan, ilave bilgiler edinmeye bile ihtiyacımız yoktur.

Demek ki, Allah’ın, bizi, Kendi verdiği vücut ile imtihan etmesi, aslında bizim bu dünyadaki yaşamımızın kalitesini artırmak içindir.

Allah’ın insanlardan hesap soracağı ikinci konu, birlikte yaşadığı diğer insanlarla ilişkileridir.

Bir insan, kendisine yapılmasını istemediği şeyleri başkalarına yaparsa, Allah’ın imtihanında başarısız olur. Dolayısıyla bu imtihan konusundan da anlaşılıyor ki, Yüce Yaradan, aslında insanın bizzat kendisini koruyor. Çünkü bize yapılmasını istemediğimiz şeyleri, biz başkalarına yapmazsak, onlar da bize aynı şekilde davranmak ihtiyacını hissederler. Bize, bizim onlara tavrımızdan daha kötü davrananlar, bizim karşımızda hep mahcup olurlar.

Şimdi, konuyu daha iyi kavramak için, kısaca, Allah’ın bize yasakladıklarına bir göz atalım. İlk olarak Enam Suresinin 151 ve 152inci ayetlerinde haram kılınan şeyleri hatırlayalım. Bize verilen emirler ve yapmamız gereken sorgulama şöyle:

  1. Fuhuş yapmayın: (Kim, kendi eşinin veya çocuklarının kendi bilgisi dâhilinde ve gözü önünde, fuhuş yapmasını ister?)
  2. Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin: (Kim, çocuğunu fakirlik korkusuyla öldüren bir kimseye iyi gözle bakar?)
  3. Haksız yere cana kıymayın: (Kim, kendisinin canına, hem de haksız yere kıyılmasını ister?)
  4. Yetim malını haksız yere yemeyin: (Hangi yetim, kendisine ait malları, kendi reşit değilken, başkasının yemesine iyi gözle bakar?)
  5. Anne babaya isyan etmeyin: (Hangi anne baba, kendilerinin yetiştirdiği çocuklarının, kendilerine isyan etmelerini ister?)
  6. Ölçü ve tartıyı tam adaletle yapın: (Kim, aldığı bir malı, tam ücret ödediği halde, eksik almaya yani kendi malından hırsızlık yapılmasına rıza gösterir?)
  7. Yalancı şahitlik yapmayın: (Kim, haklı olduğu bir davada veya konuda, yalancı şahitler yüzünden, haksız duruma düşmesini normal karşılar?)
  8. Allah’a (ve insanlara) verdiğiniz sözü tutun: (Kim, kendisine verilen sözlerin bazen Allah’ı da şahit tutarak verilmesine rağmen, yerine getirilmemesine, tam tersinin yapılmasına iyi gözle bakar?)
  9. Allah’a ortak koşmayın: (Hangi anne, çocuğunun, başka kadınları da aynı öz annesi yerine koyarak, onlara annesiymiş gibi davranmasına razı olur?)

Yukarıdaki yasaklar, muhtemelen Hz. Âdem’den itibaren bütün peygamberleri aracılığıyla, insanlara hatırlatılmış şeylerdir. Zaten bunlar hatırlatılmasaydı bile, Allah’ın insanlara verdiği vasıflar sayesinde, insanların birçoğu bu sonuçlara ulaşabilirdi.

İmtihana tabi tutulacağımız yasaklar konusunu işleyen bir başka ayet, Bakara Suresi 173’dür. Bu ayete göre, hayatiyetin devamı gibi bir zorunluluk olmadıkça, leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkasının adına kesileni yemek haramdır. Şimdi soralım: Kim, bu yasaklardan olan leş ve kan yemeyi ister?

Ayetteki yasaklardan, domuz eti yeme dışındakiler, muhtemelen başka peygamberler aracılığıyla da yasaklanmıştır. Domuz eti yememe konusu, Hz. Muhammed’in ümmetinin bir mensubu olduğunu gösteren bir rozet gibi algılanabilir. Ayrıca Hz. Âdem ve Hava’ya yasaklanan ağacın meyvesi gibi veya Yahudilere konulan Cumartesi av yasağı gibi, imanın ölçülmesinin bir yöntemi olarak düşünülebilir. Muhtemelen bizim henüz bilmediğimiz bir başka hikmeti de olabilir.

Yüce Yaradan’ın ayette belirttiği diğer bir yasak, Allah’ın adına değil, başkasının adına kesilenlerin yenilmesidir. Burada mantıksız bir talep yoktur. Çünkü hangi ebeveyn, çocuklarına aldıkları yiyecekleri, evlatlarının yemeyerek, aksine, başkalarının verdikleri yiyecekleri yemelerine, yerken de, onları ebeveynleri yerine koyarak övmelerine razı olur?

Bir başka yasak konusu, Nisa Suresi 29uncu ayette bahsedilir: “Ey inananlar, mallarınızı aranızda batılla yemeyin. Kendi rızanızla yaptığınız ticaret başka…” Ayetteki yasakla bağlantılı olarak şu soru sorulabilir: Kim, kendi rızası dışında ve haberi olmadan, kendi malını başkasının yemesine razı olur?

Bu konuyla bağlantılı olarak, daha birçok ayet irdelenebilir. Her ayetle ilgili olarak da, yukarıdaki soruların benzerleri sorulabilir. Bütün bu soruları sorduğumuzda görürüz ki, Allah’ın, bizi imtihan ederken bizden istediği, sadece, başkalarının bize yapmasını istemediğimiz şeyleri bizim başkalarına yapmamamız. Görüldüğü gibi, bu isteğin amacı bizi korumaktır. Dolayısıyla, bizim için bir imtihan olarak değerlendirilemez. Çünkü bir şekilde varlık âleminde bulunduğumuzu düşünüyorsak ve bizi bir yaratan olduğunu da kabul etmiyorsak bile, bizim birinci görevimiz, kendimizi korumak olur. Eğer bizim kendimizi, hem bedenen hem de sosyal ilişkiler açısından korumamızı, imtihan olarak kabul etsek bile, bu imtihana itiraz etmemiz yanlış olur. Çünkü kendimizi koruyoruz.

Peki, imtihanın amacı bizi korumak ise, Yüce Yaradan, neden imtihan edilmemizden bahsediyor? Bizi, bizden mi koruyor? Bu hususta fikir yürütebilmek için, aşağıdaki iki ayeti yorumlamak faydalı olacaktır.

43 Zuhruf Suresi 32: “Ey Muhammed! Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz taksim ettik. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye Biz onların bir kısmını diğerlerinden derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti, onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.”

16 Nahl Suresi 71: “Allah, rızık yönünden bir kısmınızı diğerlerinden üstün kıldı. Kendilerine bol rızık verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere vermiyorlar ki, onda eşit olsunlar. Durum böyle iken, Allah’ın nimetini inkâr mı ediyorlar?”

Zuhruf 32’de görüldüğü üzere, sosyal bir düzen kurabilmemiz, birbirimizin eksik yönlerini tamamlayarak takım olabilmemiz için, Allah, bizlerin derecelerimizi birbirimizden faklı kılmış. Muhtemelen aynı sebeplerle, Nahl 71’de belirtildiği üzere, bazılarımıza rızkı fazla vermiş. Ama fazla verdiklerine de bir şart koşmuş. Ve mealen şöyle demiş: “Sizin toplum olarak yaşamanızı sağlayacak iyi bir düzen kurabilmeniz için oluşturduğum bu derecelendirmeyi istismar etmeyin. Varlıklarınızı, diğer insanlarla paylaşın. Bilin ki, sahip olduklarınızın hepsi, Allah’ın size verdikleridir. Sizin kendinizin değildir.”

Şimdi bu ayetleri de dikkate alarak tekrar düşünelim. Bir yaratıcı olmadığını ve her şeyi kendisinin başardığını zanneden bir insanın ilk hedefi, kendini korumaktır. Kendini korumak için hep güçlü olmak isteyecektir. Dolayısıyla kendini korumak için her yolu mubah görecektir. Böyle bir durumda, daha fazla rızk verilen ve farklı özelliklere sahip olan bir insan, başkalarını ezmekte beis görmeyecektir.

İşte Yüce Yaradan’ın, bazı insanların ezilmelerini önlemek amacıyla imtihan ortamı oluşturması, aslında, olması gereken ve arzu edilen bir durumdur. Nitekim hayatının büyük bölümü, dini afyon olarak gören Marksist bir zihniyete sahip olan Mareşal Tito’nun, ölümünden kısa süre önce söylediği şu sözler, imtihan ihtiyacının dile getirilişidir:

“Yoldaşlar, ben ölüyorum artık… Ölümün ne derece korkunç bir şey olduğunu size anlatamam. Anlatsam bile sıhhatli ve genç olan sizler, bu yaşta bunu anlayamazsınız. Düşünün; ölmek, yok olmak… Toprağa karışmak ve dönmemek üzere gidiş… İşte bu çıldırtıyor beni… Dostlarımızdan, sevdiklerimizden, unvan ve makamlardan ayrılmak… Dünyanın güzelliklerini bir daha görememek… Ne korkunç bir şey anlamıyor musunuz?

Ben Allah’a, peygambere ve ahrete inanıyorum artık. Dinsizlik bir çare değil. Düşünün, şu kâinatın bir Yaratıcısı, şu muhteşem sistemin bir kanun koruyucusu olmalıdır…

Mazlumca gidenlerle, zalimce gidenlerin hesaplaşma yeri olmalıdır. Hakkını alamadan, cezasını görmeden gidiyorlar. Böyle keşmekeş olamaz. Ben bunu vicdanen hissediyorum. Öyle ki, milyonlarca suçsuz insanlarla yaptığımız eza ve zulümler, şu anda boğazıma düğümlenmiş bir vaziyette…

Nedense ölüm kapıya dayanmadan bunu idrak edemiyoruz. Belki de göz kamaştırıcı makamlar buna engel oluyor. Ben bu inancı taşıyorum yoldaşlarım, sizler de dersiniz deyin!”

Mesele bu kadar mantıklı iken, insanların bazısı acaba bu imtihan hususunu neden yanlış buluyorlar? Bu sorunun cevabının bir yönünü, Mareşal Tito yukarıda, “göz kamaştırıcı makamlar (ve zenginlikler)” olarak açıklamış. Başkalarını ezerek, hak yiyerek zengin olanlar veya makamlara gelenler, imtihan edilmek istemezler.

Sorunun bir diğer cevabı, dini anlatan bazı insanların, kendilerini Allah’ın yerine koyarak, insanlara her şeyi zorlaştıranların anlatımlarıdır. Yüce Yaradan, bu konuda bizleri şöyle uyarıyor.

5 Maide Suresi 87: “Ey inananlar, Allah’ın size helâl kıldığı güzel ve temiz yiyecekleri haram etmeyin. Çünkü Allah, sınırı aşanları sevmez.” Yüce Yaradan, Nahl 116 da benzer vurguyu yapar.

İnanan insanlar bazı şeyleri kendi düşüncelerine göre haram ilan ettikçe, insanlara yaşamı zorlaştırdıkça, insanların mallarını haksız yere yedikçe, bu ortamlardan bıkan insanlar, “bu imtihan da neyin nesi, zaten dünyaya gelmeyi biz istemedik” diye söylenirlerken, haklı konuma gelirler. Fakat onlar, Yüce Yaradan’a değil, Allah’ın dinini kendi menfaatlerine uyduran bazı insanlara kızmaktadırlar.

Diğer taraftan, Tevbe Suresi 34’de Yüce Yaradan, bizleri bazı din adamlarına karşı uyarıyor: “Ey iman edenler, şurası bir gerçektir ki, Yahudi hahamları ile Hristiyan rahiplerinin birçoğu, insanların mallarını haksız yere yerler ve onları Allah yolundan saptırırlar…”

Ayette bahsedilen haham ve rahiplerin davranışlarının aynısını, maalesef Kur’an’ı anlatmakla yükümlü olan imamların birçoğu da sergilemektedir.

Şimdi tekrar düşünelim. Din adamlarının birçoğunun bile, insanların mallarını haksız yere yedikleri, insanları Allah’ın yolundan saptırdıkları bir ortamda, Yüce Yaradan’ın, masum ve düzgün insanları korumak için kurduğu imtihan sistemini, kimler mantıksız olarak niteler? Kimler, itiraz eder? Herhalde yalnızca, başkalarını kandırarak hak yiyenler ve ezenler, yani kendilerini, akıl, vicdan ve iradelerinin değil, hormonlarının yönettiği insanlar itiraz ederler.

KUR'AN ÜZERİNE, YAŞAM kategorisine gönderildi | KENDİ İSTEĞİ DIŞINDA DÜNYAYA GELEN, İMTİHAN EDİLİR Mİ için yorumlar kapalı

ENVER PAŞA ÜZERİNE 5

ENVER PAŞA ÜZERİNE 5

 

 I. Dünya Savaşına girildikten sonraki ilk ciddi eylem, Sarıkamış Harekâtıdır. Bilindiği gibi Sarıkamış, 93 Harbinde II. Abdülhamit Han döneminde, Ruslara bırakılmıştı. Sarıkamış Savaşı, sadece bir savaş yeri ismi değildir. Sarıkamış Harekâtı, aslında bir kuşatma harekâtıdır. Bunu anlayan Rus General Michaevelevski, harekât sırasında ordusuna geri çekilme emri vermiştir.

Sarıkamış Harekâtının yapılmasının birinci sebebi, Bakü petrollerine ulaşmaktır. Enver Paşa ve İttihat Terakki, Almanlarla mecburen işbirliği yaptıklarının şuurundadır. Bakü petrolleri olmazsa, Almanlara mahkûm kalınacaktır. Almanlarla birlikte yaptıkları bu savaşı kazansalar bile, sonradan Almanlar Türklerle aralarını bozmaya kalkışırlarsa, nasıl karşı konulacaktır. Bu sebeple Enver ve İttihat Terakkinin görüşüne göre, önce Bakü petrollerine sonrasında da dünyadaki bütün Türklere ulaşmak şarttı. Çünkü Avrupalı ve Rus yazarların çoğunun görüşü, Türkleri Anadolu’dan dışarı atmaktı.

Günümüzden bakarak, Sarıkamış Harekâtının başarısızlıkla sonuçlandığını bildiğimiz için, Enver Paşanın bu fikrine itiraz ederek, onu hayalcilikle suçlamak kolaydır. Ama kendimize şu soruyu soralım. Savaşı Almanlar kazansaydı, Türkler, diğer Türklerle birlik hale gelmeselerdi ve Almanlar, Türkleri saf dışı bırakmak isteselerdi, bu defa biz, Enver Paşayı, ileriyi görememekle suçlamaz mıydık?

Nitekim savaşı Almanlar kazansaydı, sonucun böyle olacağının bir göstergesi I. Dünya Savaşının sonlarına doğru yaşanır. Enver Paşanın kardeşi olan ve Trablusgarp’tan beri yanında olan Nuri Paşa, komutanlığını yaptığı Kafkas İslâm Ordusu ile 15 Eylül 1918 de Bakü’ye girer. Türklerin bu başarısından korkan Almanlar, hemen Gürcistan ile bir anlaşma imzalarlar. Anlaşmanın en önemli maddesi; eğer Türkler, Gürcistan’a saldırırsa Almanlar, onları koruyacaktır. Görüldüğü gibi, daha savaş devam ederken, Almanlar, Enver Paşanın düşüncesini teyit etmişlerdir.

Sarıkamış Savaşının ikinci sebebi, Rus ordusunun arka tarafına sarkarak, onları iki ateş arasında bırakmaktır. Bilindiği gibi, Erzurum ve ilerisindeki vatan toprağı, 1878 yani 93 harbinde, Rusların eline geçmişti.

Sarıkamış Harekâtının kışın planlanmasının sebebini, böyle mücadelelere katılmış askeri uzmanlar, şöyle açıklarlar: “Rusların yiyecek, içecek, giyecek, yakacak ve cephane kaynakları, Türklere göre bitmez tükenmez derecede boldu. Bu yüzden taarruz yaza bırakılamazdı. Çünkü bahar geldiğinde, Rusları durdurmak mümkün olmayabilirdi. Erzurum’dan yola çıkacak 500.000 kişilik, levazım desteği güçlü bir Rus ordusu, soluğu boğazda alırdı.”

PKK mücadelesinde ünlenen Tümgeneral Osman Pamukoğlu Paşa da, mevsim konusunda benzer düşünceyi şöyle savunur: “Muharebede her mevsim ayrı ayrı kıymete sahip, kış mevsimi ise en kıymetlisidir.”

Başlangıçta Erzurum Köprüköy muharebesinde Türkler, Rusları yenerler. Erzurumlu araştırmacı yazar Nevzat Kösoğlu’nun, Şehit Enver isimli kitabında aktardığına göre, Sarıkamış Savaşı’nın kaybedilmesi, 7-8 tersliğin üst üste gelmesinden dolayıdır. Savaşın kaybedilmesindeki bu sebeplerin önemlilerinden birisi, Enver Paşa’nın sınıf arkadaşı olan 10uncu Kolordu Komutanı ve Enver gibi Sarayın damadı olan Hafız Hakkı Paşadır. Bu konuda Tuğgeneral Ziya Yergök (Sarıkamış kitabı s.123), “Hafız Hakkı Paşa, (10. Kolordu Komutanı) plana aykırı davranarak koskoca bir kolorduyu Allahüekber Dağları’na saplamasaydı, Sarıkamış kesin olarak alınır, geçici de olsa amaca ulaşılmış olurdu.” der. Fakat işin ilginç tarafı, Sarıkamış Savaşının kaybedilmesinde etkili olan Hafız Hakkı Paşa, Murat Bardakçı’nın aktardığına göre, tuttuğu günlüklerde hatasını anlamış ve “Yarabbi, bu felâkete ben sebep oldum, yine ben tamir edeceğim” diye yazmıştır. Fakat kısa süre sonra vefat etmiştir.

Bir diğer önemli sebep, Sarıkamış kalesinin önüne Enver Paşa ile birlikte gelen kuvvetlerin komutanlarının, askerin yorulduğunu söyleyerek ısrarla dinlenmesini istemeleridir. Enver Paşa gibi, bu konularda dur durak bilmeyen bir kişinin, insafa gelip, tamam demesi, aleyhe olmuştur. Yolda gelirken ısınıp terleyen askerler, durup uyumaya kalkışınca, birçoğu donmuştur. Muhtemeldir ki, bu olayda 4-5 bin er, şehit olmuştur.

Bütün bu gelişmelere rağmen, Sarıkamış Savaşının sonuçları, yeterince irdelenmemiştir. Enver Paşanın bazı hasımları, Enver’in ülkeden gidişinden sonra, Sarıkamış hakkında yanlış bilgiler ortaya atmışlardır. Savaşta, 90.000 askerin tek kurşun atmadan şehit olduğu iddiası otaya atılmıştır. Bu iddiayı 1922 yılında yazdığı kitapta ortaya atan Binbaşı Şerif Beydir. Binbaşı Şerif Bey de aynı Hafız Hakkı Paşa gibi, kendine verilen görevi yapmayanlardandır. Ancak kitabının çıktığı dönem, Anadolu’da Mustafa Kemal’in Yunanlılarla boğuştuğu devirdir. İşte bu ortamda, Enver Paşanın Anadolu’ya gelmesi ihtimalini bertaraf etmek için ortaya bu ve benzeri iddialar atıldı. İşin kabul edilmesi güç olan yanı, halen bu iddiaya inanılmasıdır.

Gerçeği öğrenmek isteyenler, Genel Kurmay Başkanlığının kayıtlarını araştırabilirler. Ordunun kayıtlarına göre, Türklerin şehit sayısı 23.500, kayıp ve kaçak sayısı ise 10.000 civarındadır. Rusların kaybı ise, 32.000 dolayındadır. Bu konuda bazı başka kaynaklarda farklı bilgiler verilmektedir. Fakat Türklerin kaybı için, en taraflı olanların verdiği, en fazla rakam, kayıp ve kaçaklar dâhil 55.000 kişidir. Zaten 3.üncü Ordunun muharip mevcudu 75.000’dir. Böyle savaşlarda sayıları tespit etmek gerçekten zordur. Çünkü savaş, kışın olmuştur. Şehit olanların naaşlarına, ulaşması zordur. Zaten savaş kaybedildiğinden naaşları arayamazlar. Diğer bir sebep, Balkan Bozgunu henüz askerlerin hatırlarındadır. Dolayısıyla cepheden kaçan asker sayısı çoktur. Kaçaklar da, kayıp veya şehit olarak kayda geçmiş olabilir.

Nitekim Sarıkamış Savaşındaki şehit sayısı farklılığı, aynen Çanakkale Harbiyle ilgili anlatımlarda da vardır. Çanakkale Savaşında 253.000 şehit olduğu söylenir. Hâlbuki Genel Kurmay kayıtlarına göre, Çanakkale’de şehit düşen asker sayısı 56.600 civarıdır. Gazilerin, hastaların, sakat kalanların, esirlerin, kayıpların ve kaçakların sayısı 196.000 civarındadır. Dolayısıyla, şehit sayısı hatası burada da yapılmıştır. Maalesef üzerinden bir asırdan fazla zaman geçmesine rağmen, bu savaşla ilgili olarak da, yanlış bilgilere inanılmaya devam edilmektedir.

Diğer taraftan Sarıkamış Savaşı, anlatılanların aksine, Türklerin lehine çok ciddi sonuçlar doğurmuştur. Ancak maalesef, bu husus yeterince irdelenmemiştir.

Savaş sırasında birçok olayı eleştiren, bazen Enver Paşanın yaptığı yanlışları da anlatan Tuğgeneral Ziya Yergök, bu konuda şöyle demektedir (s.126): “Umulmadık bir mevsimde umulmadık yerlerden yaptığımız bu harekât, Rusları telaşa düşürmüş ve onları, bizim ordumuza büyük önem vermeye zorlamıştır. Çar ailesinin önde gelen mensuplarından birinin bu Cephe Komutanlığına tayini, işin önemini açıkça göstermektedir. Hattâ denilebilir ki, Sarıkamış Cephesinde karşımıza fazla kuvvet çıkarılması, Çanakkale’de de müttefikleri durdurup, Rusya’ya gidecek yardımları engellememiz, Çarlığın devrilmesine ve Bolşevik ihtilâlinin başarıya ulaşmasına etki etmiştir.”

Aslında, Çanakkale cephesini müttefiklerin açmasının sebeplerinden birisi de, Türklerin Sarıkamış Cephesindeki başarılarından korkan Rusların, acil yardım getirilmesi için yeni cephe açılmasını istemeleridir. Osmanlının donanmasının hiçbir gücü olmadığı bilindiğinden, deniz yolunu kullanarak İstanbul’a girmek, kara savaşlarına göre daha kolaydı. Denizden gelecek bir yardım, Almanları iki ateş arasında bırakırdı.

Fakat İtilaf devletlerinin yeterince hesaba katmadıkları bir şey vardı. Osmanlı Hükümetinde 1914 başında Harbiye Nazırı olan Enver Paşa, Almanlardan hem en son teknoloji silahları almıştı, hem de para yardımı gelmişti. Çanakkale boğazı ve İstanbul Boğazı, dönemin en güçlü toplarıyla tahkim edilmişti. Sessizce hareket edebilen mayın döşeme gemisi ve dönemin üstün teknolojisine sahip iki denizaltı gemisine (Yavuz ve Midilli) sahip olunmuştu.

Boğazın tahkim edildiğini bilen, ama ne kadar tahkim edildiğini hesaplayamayan İtilaf Devletleri, 18 Mart 1915’te boğaza yöneldiler. İngiliz basını, “İstanbul, yakında çöplüğe dönüşecek” diye yazıyordu. İngiliz donanmasının dünyanın en büyük gücü olduğunu bilen diğer ülkeler, Osmanlının sonunun geldiğine inanıyorlardı. Fakat mağrur donanma, kara toplarının gücünden dolayı ilerleyemedi. Son olarak bütün güçleriyle yaptıkları saldırıda, kara topları ve mayınlar, sekiz gemilerini saf dışı bıraktı. Yenilmez denilen armada, geri çekildi. Dünya şaşkına döndü. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin halen övünerek kutladığı Çanakkale zaferi, işte bu şekilde oluşmuş bir zaferdir.

Denizden geçemeyenler karaya asker çıkararak saldırmak istediler. Dar alanda ölümüne kara savaşları başladı. Burada da, hem yeterince cephane ile teçhiz edilen hem de Enver Paşa, Mustafa Kemal gibi önderlerin mücadele azmiyle gayrete gelen Türk askerinin iman gücünü geçemediler.

Daha iki yıl önce, küçük devletçiklerin yendiği Osmanlı Ordusunu, büyük devletler yenemedilerse, bunun en önemli etkeni, Enver Paşanın uygulamalarıdır. O dönemde bazı yabancı yazarlar, Osmanlı ülkesine “Enverland” demeye başlamışlardı. Ordudaki bu yeni ruha, askerlerin verdiği ad “Enver Ruhu” idi. Ama bu övgü dolu sözleri duyan Enver’in yüzü kızarıyor, başını öne eğiyordu. Hâlbuki Avrupalı yazarların sözleri, gerçeği yansıtıyordu. Nitekim İngilizler, sadece Çanakkale’de değil, Kut’ül Amare’de de, Enver Paşanın amcası Halil Paşa komutasındaki Osmanlı ordusuna, 29 Nisan 1916 da yenildiler.

Enver Paşa konusunu sorgulamaya gelecek yazımızda devam edeceğiz.

Genel kategorisine gönderildi | ENVER PAŞA ÜZERİNE 5 için yorumlar kapalı

ENVER PAŞA ÜZERİNE 4

ENVER PAŞA ÜZERİNE 4

I. Dünya Savaşı, iki imparatorluğun yıkılışına, ikisinin de düşüşüne sebep oldu. Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorlukları yıkıldı. Rusya, önce yıkıldı, sonra milliyetçi Marksistler sayesinde, SSCB olarak yeni bir imparatorluk şeklinde ortaya çıktı. Güneşi batmayan olarak tanımlanan İngiltere İmparatorluğu ise, güneşi batar hale geldi. 1919 yılında, ekonomik verilerin karşılaştırılmasında, ABD’ye geçildi.

Osmanlı Devletinin yıkılmasının sebeplerini yeterince irdelemeyenler, kabahati, I. Dünya Savaşına girilmesine yüklerler. Savaşa da, Enver Paşanın soktuğunu düşünenler, sürekli onu suçlarlar.

Bu suçlamanın ne kadar geçerli olduğunu daha net görebilmek için, I. Dünya Savaşına giriş ortamını irdelemeye çalışacağız. Geçen yazımızda, Osmanlı Devletinin durumu hakkında bilgi vermiştik. Devletin dışarıdan bakılınca çınar ağacı gibi göründüğü, ama içten “kof” olduğunu gözler önüne sermiştik. Bu bilgileri aktarmamızın amacı, devletin durumunu, Kanuni Sultan Süleyman dönemindeki gibi güçlü olduğunu, rakiplerin de yine o dönemdeki gibi zayıf olduğunu hayal ederek, “koca imparatorluğu batırdılar” diyenleri uyandırmaktır.

Daha gerçekçi bir analiz yapabilmek için, devletin halini öğrendikten sonra, o dönemin dış şartlarını irdeleyerek, savaşa girilse ne olurdu, girilmese ne olurdu veya hangi tarafta girilmeliydi sorularına cevap aramamızda fayda var.

Ruslar ile İngilizler, artık Osmanlı toprakları üzerinde anlaştıklarına göre, bu iki dev kuvvetin birleşmesinin karşısına, Osmanlı’nın hangi gücü çıkacaktı? Daha 1912 yılında yeni kurulmuş küçük Balkan Prensliklerine karşı, savaşmadan ve onursuzca İstanbul’a kadar çekilen ve Edirne’yi kaybeden ordu mu karşı koyacaktı? Yoksa Çanakkale’den dışarı çıkamayan donanma mı engelleyecekti? Veya döneminde en çok toprak kaybı yaşanmış olan padişah II. Abdülhamit Han iktidarda olsaydı, onun Duyunu Umumiye ’ye bile etkili olamayan denge politikası mı kurtaracaktı?

Diğer taraftan, İtilaf Devletleri yani İngiliz, Fransız ve Ruslar, dünyadaki bütün Müslümanları egemenlikleri altına alan devletler değil miydi? II. Abdülhamit Han döneminde yapılan 93 harbinin sonunda, Osmanlı’ya yardım için geçici olarak istediği Kıbrıs’a, İngiltere el koymamış mıydı? Hattâ bununla da yetinmeyerek, 1882’de Mısır’ı işgal etmemişler miydi? 1881’de de Fransızlar, hiçbir sebep yokken, özerk de olsa, Tunus’u Osmanlının elinden almamışlar mıydı? (Tunus, 1705 yılında özerk hale gelmişti.) İngiltere ve Fransa’ya borçlanan Osmanlı’nın, diplomat ve vatansever padişahı II. Abdülhamit Han, bu oldu-bittiler karşısında ne yapabilmişti?

İngilizler ve Ruslar, Osmanlı ülkesi üzerinde anlaştıklarına göre, savaşta onların safında olmak istenilirse, ne yapmak gerekirdi? Kapitülasyonları mı artırmak faydalı olurdu yoksa ülkenin bir bölümünü, savaş başlamadan onlara vermek mi çözüm idi?

Bütün bu şartlar değerlendirildiğinde, ortaya şöyle bir durum çıkıyordu. Almanların tarafını tutmak; İngiliz, Fransız ve Ruslara karşı öncelikle mali boyunduruktan kurtulmak için tek şanstı. Ayrıca Almanların para ve teknolojik silah desteğiyle, Ruslara karşı elde edilecek zafer, Müslüman olan Kafkas halkı ile Orta Asya üzerinde bir heyecan ve başkaldırı isteği yaratabilirdi.

(Aslında eğer, 1918 yılının başlarında Almanlar, Kâbil ile uğraşarak Hindistan’ı hedefleyeceklerine, Türkmenlere zamanında destek verebilselerdi, Orta Asya’nın tam anlamıyla bağımsızlığına kavuşması an meselesiydi.)

Eğer savaşta tarafsız kalınır ve harbi Almanlar kazanırsa, onların sömürge imparatorluğu heveslerine, doyumsuzluklarına, Orta Doğu ile ilgili arzularına, nasıl engel olunabilirdi?

Bütün bu hesaplara ve Almanlarla, Ruslara karşı, ortak savunma antlaşması imzalanmasına rağmen, Enver Paşa ve İttihatçı yöneticiler; İtilaf Devletleri ile en azından kendilerine bulaşmayan savaşta tarafsız kalmak için, görüşmelerini sürdürdüler. Ancak yolladıkları heyetleri, İtilaf Devletleri kabul etmediler. Çünkü Batının aklında kalan I. Balkan Savaşında Türklerin yaşadığı bozgun idi. Son bir asırdır, Osmanlı Devletini yıkılmaktan kurtaranlar, İtilaf Devletleri idi. Onlara göre artık Türkler bitmişti. Kızılderililer, İnkalar, Papular gibi tarihsel bir varlık olmalarına az kalmıştı. Zaten dünyada, Osmanlıdan başka, bağımsız ne bir Türk Devleti ne de Müslüman Devlet kalmamıştı. (İran, Ruslar ve İngilizler arasında sıkışıp kalmıştı) İtilaf Devletleri, İstanbul’a hangi ülkenin, hangi kapıdan, nasıl bir törenle gireceğini tartışıyorlardı.

Enver Paşa ve İttihat Terakki ileri gelenleri, bu sıkıntılı gelişmeye rağmen, ince politika yürüterek, harbin başlarındaki olayları, savaşın içine girmeden atlattılar. 29 Ağustos 1914’te Almanlar, Rusların Narev ordusunu hezimete uğrattı. 4 Eylül 1914’te Almanlar karşısında dayanamayan Fransızlar, başkentlerini Paris’ten Bordo’ya taşıdılar. Bu iki olay Almanların, beklenildiği gibi, savaşı kazanmak üzere oldukları havasını oluşturdu. Buna rağmen, İttihat Terakki Hükümeti, yine de savaşa girmedi. Ancak bu fırsattan istifade ederek, Kapitülasyonları kaldırdıklarını açıklayarak nabız yokladılar. Gelişmeleri beklemeye koyuldular. Savaşa girmekte isteksiz davrandılar.

Bu esnada Almanların oluşturduğu İttifak Devletleri (Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Bulgarlar), La Marne’da ve Galiçya’da başarısız oldular. (Yenilmediler ama karşı kuvvetler toparlanmaya başladığı için ilerleyemediler.) Bunun üzerine çaresiz kalan Almanlar, Türklere mutlaka ihtiyaçları olduğunu anladılar. Türklerin derhal savaşa girmelerini istediler. Sıkı pazarlıklar sonunda ve bilhassa imparator II. Wilhelm’in katkılarıyla, Almanlardan karşılıksız yardım sözü alındı. Türkler, bu pazarlığa mecburen girdiler. Çünkü Galiçya cephesindeki Alman başarısızlığının, Türklere zararı olurdu. Ruslar, Kafkaslardaki güçlerinin bir kısmını Galiçya’ya aktararak, Avusturya-Macaristan ordusunu yenerlerse, önleri açılır ve İstanbul’a kadar rahatça gelebilirlerdi. Galiçya’da başarı kazanacak Ruslar, aradaki Bulgarları da kolayca yenerlerdi. Aynı 93 Harbinde olduğu gibi hızla İstanbul’a doğru gelirlerdi. Belki de askerlerinin bir kısmını Kafkaslardan Erzurum’a aktarırlardı. Böylece, bütün Anadolu’yu geçerek İstanbul’a gelebilirlerdi. Yani İstanbul, iki ateş arasında kalırdı.

Sarıkamış’ta esir düşen ve sonradan kurtulup geri gelerek Tuğgeneral olan Ziya Yergök’e göre, Türkler, denize düşenin yılana sarılması gibi, böyle bir ittifaka girmeyi canlarına minnet bilmişlerdi. (Bu ortamın Körfez Savaşlarındaki, Libya’da Kaddafi’nin devrilmesindeki ve Suriye konusundaki Türk yöneticilerin tavırları ve Türkiye’nin zararlarıyla karşılaştırılmasında yarar vardır.)

PKK ile yapılan mücadelede başarılı harekâtlar yapan Tümgeneral Osman Pamukoğlu Paşa şöyle der: “Bütün planlar başlangıç içindir. Bir süre sonra işe yaramaz. Çünkü hareketler her şeyi yerinden oynatır.”

Diğer taraftan Avrupalı tarihçiler ve yazarlar, Ağustos ayında başlayan bu harbin, Noel’de biteceğine inanıyorlar ve yazılarında dile getiriyorlardı. Yukarıda cephelerle ilgili verdiğimiz bilgilerde görüldüğü gibi, Türklerin savaşa girmesinden önceki dönemde, Almanların bariz üstünlüğü vardı. (Nitekim eğer ABD, savaş devam ederken, İngiltere ve Fransa’ya maddeten ve teknolojik olarak yardım etmeseydi, harbin sonuna doğru asker yollamasaydı, bu savaşı Almanların kazanması ihtimali çok yüksekti.)

Şimdi kendimizi Enver Paşanın yerine koyalım. Acaba biz olsak ne yapardık diye düşünelim. İngilizler, Ruslar ve onların trenine binerek pay kapmak isteyen Fransızlar, Osmanlıyı pay etmekte anlaşmışlar. Osmanlı toprakları haricinde kalan bütün Türkleri ve Müslümanları da, bu üç ülke eziyor.

Eğer ortaya Almanya gibi yeni bir güç çıkmamış olsa, zaten yapabileceğin bir şey yok. Devletinin bitmesi an meselesi. Böyle bir ortamda yıkılan devletin yerine de, yeni bir Türk devleti kurmak mucizevi gelişmelere bağlı.

Şartlar irdelendiğinde, anlaşılan o ki, Almanlar, Türkler için bir umut. Avrupalı düşünürler bile onların kazanacağını tahminindeler. Buna rağmen, savaşa fiilen girmekte direniyorsun. Halen bütün taraflarla görüşmek için heyetler yolluyorsun. Çünkü Almanlara da bağlı kalmak istemiyorsun. (Sarıkamış Savaşının bir sebebi de, Almanlara olan bu güvensizliktir. Bu konuyu gelecek yazımızda irdelemeye çalışacağız.)

Günümüzle alakası olması bakımından, Enver Paşanın bir olayını nakledelim. Bilindiği gibi Enver Paşa, Sarayın damadıdır. Bir gün Enver’e, Saraydan bir akıl verirler. Artık aile kuracağı için, ailesinin geleceğini düşünmesi gerektiğini söylerler. Güzel bir arazi bulduklarını, arazinin fiyatının 23.000 lira olduğunu, Naciye Sultan’ın birikmiş 8.000 lirası olduğu için Enver’den 15.000 lira borç bulmasını isterler. Günümüzde, “tek yetkili güç idi” denilerek eleştirilen Enver, heyecanla Maliye Nazırı Cavit Beye gelir, 15.000 lirayı, kredi olarak ister. Cavit Bey, reddederken şöyle söyler: “Sen sıradan birisi değilsin. Sen “Enver”sin. Böyle bir kredi alman yanlış olur.” Bunun üzerine Enver Paşa, Nazıra hak verir, araziyi almaktan vazgeçer.

Bu ve benzeri tespitleri yaptıktan sonra, günümüz Türkiye’sine gelelim. Ve kendimize soralım: Açılım, Irak, Suriye, YPG, Barzani, uçak düşürme, Mavi Marmara, Cemaat faaliyetleri gibi olaylar karşısında ilk verdiği kararların, sonradan tam tersini alan ve ülkeyi zarara sokan yöneticileri takdir ediyor muyuz? Kendisinin, diğer ülke liderleri tarafından aldatıldığını ve ülkenin en büyük şehrine ihanet ettiğini söyleyen bir yöneticinin, “öz eleştiri yapma yüceliğini gösterdi” diyerek peşinden gitmeye devam ediyor muyuz? Henüz 14-15 yaşlarındaki çocuklarının bile, çok iyi iş becerisine sahip olduklarını söyleyerek, zenginlikleriyle övünen yöneticileri, “iş bitirici” olarak değerlendirip, başarılı buluyor muyuz?

Eğer bu sorulara cevabımız “evet” ise, ve beş dil bilen, dönülmesi gereken kararlar almayan, ikide bir “aldatıldım” deyip, sonra “merak etmeyin, ben hallederim” diye insanları teskin etmeye çalışmayan,  kendi menfaatine hiçbir maddi kazanç sağlamayan Enver Paşayı eleştiriyorsak, Kur’an’ı açalım ve Allah’ın bize nasıl bakacağını bir düşünelim. Sonra da, tekrar kendimize soralım: “Acaba bizim için, bizi bazı insanların takdir etmesi mi önemli, yoksa Allah’ın bizden razı olması mı?”

Bizim için, insanların bir kısmının bizi takdir etmesi önemli ise, zaten tek seçeneğimiz var demektir. O da, kendi kararlarımızı değil, başkalarını eleştirmeye ve kendimizi kandırmaya devam etmektir. Eğer, bizim için Allah’ın rızası önemli ise, yanlışımızdan dönelim, önce kendimizi eleştirelim. Sonra, Enver Paşayı ve diğerlerini, bu bakış açısıyla izleyerek değerlendirmeye devam edelim.

Genel kategorisine gönderildi | ENVER PAŞA ÜZERİNE 4 için yorumlar kapalı

ENVER PAŞA ÜZERİNE 3

ENVER PAŞA ÜZERİNE 3

 

İlk iki yazımızda aktardığımız Enver Paşa ile ilgili hususları, çok kısa olarak hatırlayalım. Makedonya dağlarında çete kovalamasındaki ciddiyetiyle ün saldı. Reval’de, Osmanlıyı paylaşma anlaşması yapıldığını duyunca, durumdan vazife çıkararak dağa çıktı. Meşrutiyet’in ilanında etkili olduğu için halk tarafından “hürriyet kahramanı” unvanı verildi. Osmanlı Hükumetinin gözden çıkardığı Trablusgarp’a, kendiliğinden ve arkadaşlarıyla birlikte gizlice giderek, orada Sunusilerden kurduğu kuvvetlerle İtalyanları durdurduğu için “İslâm’ın kurtarıcısı” gibi bakıldı. Enver Trablusgarp’ta savaşırken Edirne kaybedilince, yine kendiliğinden ve başaramazsa asi olmayı göze alarak hareket ettiği ve Edirne’nin geri alınmasını sağladığı için, “Edirne Fatihi” kabul edildi.

Fakat Enver Paşanın kafasında hep, Batılılar arasında çıkması muhtemel büyük paylaşım savaşı vardır. Osmanlı Topraklarının da paylaşımını içerecek olan büyük savaşın, her an çıkma ihtimali vardır. Bu sebeple, sürekli çözüm arayışı içerisindedir. Nihayet çözüm mevkisinde olacağı fırsat karşısına çıkar. Rütbeleri hızla yükseltilerek, kendisini 1 Ocak 1914’te Harbiye Nazırı yaparlar. Başkumandan Vekili görevi de verilir.

Enver Paşa ilk olarak, ordudan siyaseti ayırma çalışmalarına başlar. Çünkü I. Balkan Savaşında, Türk tarihinin en onursuz yenilgisinin alınmasının sebebini, orduya siyasetin girmesi olarak görür. Ordudaki subayların çoğu, İttihat ve Terakki Fırkası ile Hürriyet ve İtilaf Fırkasına mensuptu. Bu iki parti mensubu subayların arasındaki çekememezlik, acı yenilgiyi getirmişti.

Son bir asırdır büyük devletlerarasındaki anlaşmazlıklar nedeniyle ayakta kaldığı bilinen Osmanlının yaşadığı bu son yenilgi, bardağı taşıran damla olmuş ve Türklerin tarih boyunca oluşturdukları itibarı sıfırlamıştır. Artık Türklerin; Kızılderililer, Papular, İnkalar gibi tarihsel bir varlık haline geldiklerine kanaat getirilmiştir. Nitekim beklenen I. Dünya Savaşı başladığında, İngilizler, Fransızlar ve Ruslar, Türk heyetleriyle görüşmemişlerdir. Çünkü o sıralarda bu ülkelerin basını, İstanbul’a hangi kapıdan kimlerin ve nasıl bir törenle gireceğinin senaryolarını tartışmaktadır.

Bütün bunları gören Enver Paşa, siyasete karışmış 200 kadar komutanı, kibar uslubuyla ikna ederek ordudan ayırmıştır. Hattâ benzer konuşmayı Mustafa Kemal ile de yapmıştır. Ona mealen şöyle demiştir: “Mustafa, sen siyaseti seviyorsun. Ama biliyorsun ki, ordu içerisinde siyaset kötü sonuç oluşturdu. İstersen altı ay sonra Meclisi Mebusan’da ara seçimler olacak. Seni İstanbul’dan aday gösteririz. Meclise girersin. Karar senin.” Mustafa Kemal, “ülkenin bu zorlu döneminde, orduda kalmayı arzu ederim” der ve orduda kalır.

Atatürk ile ilgili bir hatıradan bahsetmişken, Enver Paşa ile Kâzım Karabekir arasında geçen bir olayı da nakletmek gerektiğine inanıyorum. Nevzat Kösoğlu’nun “Şehit Enver” kitabında aktardığına göre, Kâzım Karabekir, bir suçtan dolayı Divanı Harbe verilir. Sonuç aleyhine çıkar. Ordudan atılmasına karar verilir. Dosya, Harbiye Nazırı Enver Paşanın önüne gelir. Enver, “Kâzım, iyi çocuktur. Bu hatasını telâfi edeceğine ve memlekete hizmet edeceğine inanıyorum” diyerek evrakı iptal eder.

Enver Paşanın orduyu siyasetten ayırma gayretleri, sonuç verir. Zaten, kısa geçmişinde başardıklarından dolayı, genç subayların hayranlığını kazanmıştır. Orduya yeni bir ruh gelir. O dönemde bu ruha, “Enver Ruhu” denilir. Gerçekten de insanları yepyeni bir anlayışın ve heyecanın kapladığı, Çanakkale Savaşı sırasında görülür. Daha iki yıl önce tarihinin en onursuz yenilgisini alan ordu, destan yazmıştır. Bilindiği gibi, Osmanlının Trakya bölgesindeki yaklaşık 250.000 kişilik ordusunu yenen Balkan Devletlerinin bütün gücü, sadece ve sadece 17.000 asker idi. Bu askerler de beş farklı ülkeden oluşmuştu. Birbirlerinin dillerini bilmiyorlardı. Ağır silahlar, Osmanlı Askerlerin deydi. İşte bu ortamda yenilen bir ordu, Çanakkale’de dünyanın en büyük güçlerini mağlup etmişti. Türklerin öldüğünü düşünen rakipleri, hem denizde hem de karada acı bir mağlubiyet almışlardı.

Çanakkale zaferi olmasaydı, Türkiye Cumhuriyeti olmazdı. Zaten perişan halde olan Osmanlı Devletinin yerine, yeni bir devlet kurulamazdı. Dünya üzerindeki bütün Türkler, esir hale gelirdi. Bu fikrimizi daha iyi irdeleyebilmek için, devletin içinde bulunduğu şartları kısaca hatırlayalım.

Bir devlet düşünün ki, Almanların ıskartaya ayırdıkları eski bir Yunan Kuruvazörü, Osmanlı donanmasını Çanakkale boğazına hapsetmişti. Donanma boğazdan dışarı çıkamamıştı.

Bir devlet düşünün ki, 1881 de kurulan Duyunu Umumiye Reisliği, Devletten alacağını, zorla ve doğrudan kendisi tahsil ediyordu. Eksik vergi ödediğini düşündüğü Osmanlı vatandaşlarını, kendi kurduğu güvenlik güçleri öldürüyor, ülke dışındaki mazlumları korumakla ün salmış koca Osmanlı Devleti, kendi vatandaşı kendi ülkesinde öldürülürken, hiç bir şey diyemiyordu. Nitekim Yakup Cemil’in babası Ahmet Bey de, ayıngacı (tütün vergisi kaçakçısı) olduğu suçlamasıyla, Duyunu Umumiye tarafından öldürülmüştü.

Bir devlet düşünün ki, sanayi diye bir şeyi yoktu. Sanayi denilen üretimler, dikimevi ve benzeri şeyler idi. Bunların yüzde sekseni, özel sektörün idi. Özel sektördeki kuruluşların yüzde sekseni, mütegalliplere aitti. Sanayi işletmelerinin çoğu İstanbul’da, birkaçı Kocaeli’nde, biri İzmir’deydi.

Bir devlet düşünün ki, 1907 yılında, İngiltere’den yola çıkan bir otomobil, Edirne’den İstanbul’a bir haftada ancak gelebilmişti. Çünkü yollar ve dere geçişleri, kağnılara göre idi. Mecburen tahkim edilmesini bekleyince, yolculuk bir hafta sürdü.

Bir devlet düşünün ki, Almanlar, Fransa’daki askerlerini Romanya’daki Galiçya cephesine bir haftada aktarırken, Osmanlı Devleti, askerlerini Çanakkale’den Erzurum’a iki ayda zor götürmüştü.

Bir devlet düşünün ki, Paul Kennedy’nin verdiği rakamlara göre, Almanya’da okuma yazma bilmeyen neredeyse yok gibi iken, İstanbul ve Balkanlar dışında kalan Türklerin içerisinde, okuma yazma bilenler, parmakla gösteriliyordu.

Bir devlet düşünün ki, Almanya, daha Prusya Devleti iken, 1839’da kimya enstitüleri Avrupa’nın en ünlü eğitim yerleriydi. Genel Kurmayı, en çok kurmay subayın bulunduğu orduydu. Osmanlıda ise, halen kimya ile simya karıştırılıyordu. Muhtemelen kimya mühendisi de yoktu. Ordu kumandanlarının çoğu, I. Balkan Savaşında hezimete uğrayan bilgisiz insanlardı.

Bir devlet düşünün ki, kapütilasyon adı altında verdiği ticari tavizleri geri alamıyordu. Aksine, bize saldırmasınlar diye, her an yeni bir devlete ticari tavizler veriyordu.

Bir devlet düşünün ki, son dönemin en vatansever padişahlarından olan II. Abdülhamit Han, aynı kişiyi, Mehmet Sait Paşayı, tam yedi defa sadrazamlıktan azledip, yeniden sadrazam yapmak zorunda kalıyordu. Muhtemelen, padişahın büyük devletlerin arasında uyguladığı denge politikası sonucu maruz kaldığı baskılar, bu durumu  oluşturmuştur.

Bir devlet düşünün ki, bütün hayatta kalma umudunu, büyük devletlerin aralarında anlaşamamalarına bağlıyordu. Kendisinin hiç bir etkisi yoktu.

Bir devlet düşünün ki, tebaasındaki diğer halkların isyan etmemeleri için, umudunu onların birbiriyle kavgalı olmalarına bağlamıştı. Ayrıca, bu halkların ileri gelenleri İstanbul’da Sarayda maaşa bağlanmıştı. Örneğin, Arnavutların isyan ederek ayrılmalarını önlemek için, 500 civarında Arnavut, II. Abdülhamit Han’ın yaveri olarak görevlendirilmişti.

Bir devlet düşünün ki, padişahı, bütün bunları görüyor, aynı kendisi gibi vatansever olduklarından dolayı devletin batmaması için çareler arayan insanlarla birlikte hareket etmenin yollarını aramıyor, aksine onları hapse atmak için istihbarat teşkilatı kuruyordu.

Osmanlı Devletinin son dönemdeki en büyük talihsizliği, bu son maddedir. Eğer II. Abdülhamit Han ile kendisi gibi vatansever olan İttihat Terakki uzlaşsaydı, bambaşka sonuçlar ortaya çıkardı.

İşte böyle bir ortamda, büyük devletler, Osmanlıdan ve diğer ülkelerden daha fazla pay alabilmek adına, yapacakları güreşin öncesinde, sanki peşrev çekiyorlardı.

İşte Enver Paşa, böyle bir ortamda ve 33 yaşında iken Harbiye Nazırı olmuştu.

Sonunda beklenen savaş başladı. Savaşın başında Avrupalı yazarlar, Ağustos’ta başlayan savaşın Noel’de Almanların galibiyetiyle biteceğini yazmaya başladılar. Fakat beklenen olmadı. Harbin sonunda, ABD’nin katılması sebebiyle, önce Almanlar, sonra Bulgarlar ve nihayet Osmanlı Devleti yenilince, günah keçisi Enver Paşa oldu. Bu konuyu, bir sonraki yazımızda irdelemeye çalışacağız.

YAŞAM kategorisine gönderildi | ENVER PAŞA ÜZERİNE 3 için yorumlar kapalı

BİR İNSANIN, HAYATINI ANLAMLANDIRMASI ÜZERİNE

BİR İNSANIN, HAYATINI ANLAMLANDIRMASI ÜZERİNE

Başlıktaki konumuzla ilgili olarak bu sitede “Hayatın İlahi Bir Anlamı Olmazsa, Herşey Manasızlaşır” ve “Hayatımızı Anlamlandırarak Geleceğimizi Kurtarabiliriz” adlı iki makale yayınlamıştık. Bu iki yazımızda, konuya faklı açılardan yaklaşmaya çalışmıştık. Fakat her ikisinde de olayı İslâmi bakış açısından irdelemiştik. Bu yazımızda, uhrevi yönden değil, dünyevi açıdan incelemeye çalışacağız.
Bilindiği gibi, bir insanın dünyaya gelişi yani varoluşu, kendi isteği ve iradesi dışındadır. Kimimiz, neden dünyada bulunduğumuzu sorgulamaya genç yaşta başlarız, kimimiz böyle bir sorgulamayı daha geç yaşlarda, ihtiyarlık belimizi bükünce yaparız. Birçoğumuz, yaptığımız sorgulamadan bize yol gösterecek bir cevap bulamadan ölürüz.
Sorgulama yapanlarımızın bazısı, dünyaya gelişimizin bir anlamı olmadığını düşünür. Bu insanlara göre, dünyada varoluşumuzun belli sebepleri yoktur. Konuya böyle yaklaşınca, “dünyaya gelişimizin bir anlamı yoksa dünyanın da bir anlamı yoktur” sonucuna varılır. Bu durumda insan, önce, bu dünyadan azami ölçüde nemalanmak arzusuna kapılır. İstediği gibi yaşamaya başlar. Kendince, bu dünyada cenneti yaşamaya çalışır.
Fakat kendisine bu dünyayı cennet yaparken, başkalarının da aynı duygularla mücadele ettiğini görür. Menfaatler çatıştıkça, insanlar kendilerine cenneti oluşturmaya çalışırken, başkalarına cehennem yaşattıklarını farketmeye başlarlar. Rekabet dünyası, her bir kişinin kendine cennet oluşturabilmesi için, diğerlerine cehennemi yaşatmasını mecburi hale getirir. Hattâ bazı işlerde beraber hareket ettiği rakipleriyle de aynı şartlar geçerlidir.
Kendisine cenneti yaşatma mücadelesinde, bazıları daha başarılı olur. Daha zengin veya daha üst makama gelirler ya da daha meşhur olurlar. Fakat zenginliğin ya da meşhurluğun üst sınırı yoktur. Bu sebeple, akıl erdirip konumlarını düşünenleri, sonraları sıkılmaya başlarlar. Yukarıda bahsettiğimiz yazılarımızın ilkinde sorduğumuz şu soruları kendilerine sormaya başlarlar:
“Ben daha meşhur olacağım da, ne olacak?”
“Çok zengin olacağım da, sonrasında ne olacak?”
“Başkalarından daha üst makama oturacağım da, ne olacak?”
Bu sorulara cevap aranmaya başlayınca, varoluşumuza bakışımız da değişmeye yüz tutar. Dünyaya gelişimizin bir anlamı ve belli bir gayesi olmadığını düşünmeye devam etsek bile, görürüz ki, varoluş âlemindeki yani dünyadaki işleyiş, bir sebep üzerine olmaktadır. Her şey bir anlam çerçevesinde yürümektedir.
Dünyadaki bu işleyişi farkettiğimizde, kendimize şöyle bir soru sorma ihtiyacını duyarız: “Var oluşumumu yani varlığımı neye göre anlamlandırmalıyım?” Böyle bir soru, bizim için gerçekten de anlamlı bir soru haline gelmiştir. Çünkü hem kendimizin, hem de dünyadaki hayatın işleyişinin sebeplerinin anlamlı olduğunu görmüşüzdür.
Bütün bunları gördükten sonra sıra, kendimizi ve varlığımızı keşfetmeye gelir. Kendimizi keşfetmeye başladıkça, bu keşfe uygun olacak bazı hayat ilkelerini benimsememiz gerektiğini anlarız. Belirleyeceğimiz bu ilkeler, hayatımızı anlamlandırır. Ancak bu ilkelerin niteliği, bundan sonraki hayatımızın kalitesini de belirler.
Bugüne kadar insanı tarif eden çok sayıda sözler sarfedilmiştir. Bizim konumuzla bağlantılı olanı, bazı felsefecilerin insanı tanımlarken, kullandıkları şu ifadelerdir: “İnsan, sahip olduğu aklını kullanarak, kendine anlam bulan varlıktır.” Gerçekten de, bizi hayvanlar âleminden ayıran en önemli özelliğimiz budur. Konuşmamız ya da düşünmemiz değildir. Çünkü hayvanlar kendi aralarında çıkardıkları seslerle anlaşabilmekteler ve yapacakları hamleleri düşünebilmektedirler.
Peki, bu anlam nasıl bir şey olmalıdır? Anlamlı bir şey, ilkesiz olamayacağına göre, anlamımızın ilkeleri neler olmalıdır? Bu sorulara, ilahi tanımlar açısından bakmadan cevap aramaya çalışalım.
Her insan toplum içerisinde yaşadığına göre, ilkelerimiz, cemiyet hayatına uygun olmalıdır. Günümüzün ifadesiyle evrensel olmalıdır. Yani mümkün olduğu kadar kuşatıcı olmalıdır. Eğer oluşturacağımız ilkeler bu temeller üzerine bina edilirse, iç dünyamızda huzur buluruz. Eğer, evrensel değerlere uygun olmazsa, bir süre kendimizi kandırsak bile, sonunda mutlaka iç dünyamızda fırtınalar oluşmaya başlar. Huzursuz oluruz. Zevk aldığımızı zannettiğimiz davranışlarımız, bizi sıkmaya başlar. Dolayısıyla tekrar başa döneriz ve yukarıda kendimize sorduğumuz üç soruyu sormaya başlarız. “Çok zengin veya çok meşhur olacağım da sonra ne olacak?” gibi sorular bizi bunaltmaya başlar.
Bu bunalımdan kurtulamazsak, iki şeyden birini yaparız. Birincisi, daha güçlü olmak için başkalarını ezmeye devem ederiz. Bu durumda, kısır döngüden çıkamamış oluruz. İç huzurumuzu toparlamak bir yana, daha fazla huzursuz olmaya devam ederiz. Çok zengin veya çok meşhur olduğumuz için kimseye söyleyemediğimiz bu iç huzursuzluk, tabiri caizse, bizi içten yer bitirir.
İkinci yol, intihar etmeyi düşünmektir. Ancak bir insanın kendi canına son vermesi kolay bir şey olmadığından, bunu bazen gerçekleştiremeyiz. Bu durumda yaşantımız, sanki bir ölü haline dönüşür. Yani sonuçta her iki yol da aynı sonuca ulaşır. “Dıştan bakılınca heybetli bir çınar, içten bakılınca kof bir yapı” halinde yaşarız.
O halde, dünyada var oluşumumuzun bir sebebi olmadığını düşünsek bile, iç huzurumuzu yakalayabilmemiz için, kendimize belirleyeceğimiz hayat ilkeleri, evrensel nitelikte olmalıdır. İnsanları kuşatıcı olmasına gayret edilmelidir. Ancak ilkeleri belirleme gayretine, mümkün olduğu kadar erken yaşlarda girersek, çok daha huzurlu oluruz. Geçmiş hatalarımıza hayıflanarak, kendimizi üzmeyiz.

YAŞAM kategorisine gönderildi | BİR İNSANIN, HAYATINI ANLAMLANDIRMASI ÜZERİNE için yorumlar kapalı

ENVER PAŞA ÜZERİNE 2

ENVER PAŞA ÜZERİNE 2

 

İlk yazımızda tarihi olayları değerlendirirken yapılan yedi temel hatayı sıralamıştık. Aynı hatalara kendimiz düşmemeye çalışarak, Enver Paşa’nın Trablusgarp’a kadar olan hayatının kilometre taşlarını aktarmıştık.

Enver Paşa, 1911 yılının sonuna doğru Trablusgarp’a (Libya) geldiği zaman, Naciye Sultan ile nişanlı (sözlü) idi. Ayrıca “hürriyet kahramanı” idi. Bu sebeple, Trablusgarp’taki Sunusi aşireti tarafından çok iyi karşılanır. Kendisine padişah muamelesi yaparlar. Enver de, 5 vakit namazını kılmaya çalışan bir yapıda olduğundan ayrıca hürmet görür.

Enver Paşa hemen işe koyulur. Bir iki ay içerisinde, yaklaşık 25.000 kişilik bir Sunusi ordusu kurar. Osmanlı harbiye Nazırının bedevi dediği bu insanlardan ordu kurmak, çok zor olur. Çünkü ağır silahlar İtalyanlardadır. Dolayısıyla güç dengesi yoktur. Araplar, gayri ihtiyari, korku içerisindedir. Enver Paşa, insanların korkularını yenmeleri için, cephenin en önündedir. Top atışları ve şarapnallerin arasında, asker siperde iken, o ayağa kalkar ve bir sağa bir sola doğru gider gelir. Bir yandan da askerlere “korkmayın, biz Allah için, vatanımız için mücadele ediyoruz. Allah bizi korur” demektedir. Gerçekten de, kendisi hiç yaralanmaz. Böylece Sunusi aşiretinden kurduğu orduya da, güven gelir. İtalyanlar, kıyıdan yukarıya çıkamazlar.

Enver Paşa bu arada, bazı sevdiği arkadaşlarını da Trablusgarp’a çağırır. Çünkü kabiliyetli subaylara ihtiyaç vardır. Bunlardan biri de Mustafa’dır (Mustafa Kemal Atatürk). Gerçekten de Mustafa Kemal, askeri zekâsını ortaya koyar. Girdiği her muharebede, İtalyanlara üstün gelir.

Enver Paşa ve az sayıdaki arkadaşları tek başlarınadır. Yerli Sunusilerin, Enver Paşa’dan başka güvenecekleri hiç bir yer yoktur. Osmanlı, yeterince yardım gönderememektedir. Bu sebeple, Enver paşa kendine güvenen insanları terk edemez. Halbuki, I. Balkan Savaşı patlak vermiştir. Gelen haberler çok kötüdür. Osmanlı ordusu, Türk tarihinin en ağır yenilgisini almaktadır. Edirne, Bulgarların kuşatması altındadır.

Bunları duyan Enver Paşa, daha fazla dayanamaz. Sunusilerin liderlerinden izin ister. Onlar da gitmesine, gönül rahatlığıyla müsaade ederler. İstanbul’dan gelen arkadaşlarından bazılarını Trablusgarp’ta bırakır. İstanbul’a döner.

Derhal yetkililerle görüşmek ister. Sadrazam Kâmil Paşa ve Harbiye Nazırı Nazım Paşa’ya gider. Fakat Enver’i terslerler. Enver, İttihat Terakki ileri gelenleriyle meseleyi masaya yatırır. İstişareden, Babı Ali’ye gidilerek, hükümetin ciddiyetle uyarılması kararı çıkar. Başlarında Enver ve Talat Paşaların olduğu bir gurup, Cağaloğlundan yola çıkar. Yolda halktan katılımlar olur. Vardıklarında, hükümet toplantı halindedir. Toplantıdan dışarıya bazı bakanlar çıkarak, gelenlerle görüşürler.

Fakat Harbiye Nazırı Nazım Paşa, biraz da iri yarı bir kişi olmanın verdiği güvenle, gelenleri küfürle karşılar. Bütün hayatı boyunca kibarlığından taviz vermemiş olan Enver Paşa, makul bir şekilde, devletin ve halkın durumunu ve çözüm üretilmesi gerektiğini söyler. Nazım Paşa, yumuşamak yerine daha da sertleşir. Bu sırada, Enver’in yumuşak davranışı dolayısıyla işlerin sarpa sardığını düşünen Yakup Cemil, Nazım Paşa’yı vurur. Durumun vehametini anlayan Sadrazam Kâmil Paşa, görevinden istifa eder.

Yerine, Mahmut Şevket Paşa getirilir. Ancak bazı tarihçilerin iddia ettikleri gibi, bu yeni hükümet tam anlamıyla bir İttihat Terakki hükümeti değildir. İttihat Terakki’nin o dönemdeki iki önderi olan ve Babı Ali’ye görüşmeye giden Enver Paşa ile Talat Paşa, hükümette değillerdir. Bu hükümetin, İttihat Terakkinin tam hakimiyetinde olmadığını, biraz aşağıda Edirne meselesini aktarırken daha iyi anlayacağız.

Hükümetteki bu değişiklikten iki ay sonra, Şükrü Paşa komutasında 155 gündür kahramanca direnen Edirne, Bulgarlara teslim olur. Yeni hükümet, 30 Mart 1913’te imzaladığı Londra anlaşması ile, Edirne’yi resmen Bulgarlara bırakır.

Şimdi böyle bir ortamda, Enver Paşa’nın neler hissettiklerini düşünmeye çalışalım.

O Enver ki, Balkanların Dağlarında Rum, Arnavut ve Bulgar çetelerinin izini sürmüş. Cezalandırmadığı hemen hiç bir çete olmamış. Bütün çetelerin korkulu rüyası olmuş.

O Enver ki, Kolağası Resneli Niyazi ile dağa çıkmış, üzerlerine gönerilen hiç bir askeri kuvvet, onları yenememiş. Sonunda halk tarafından “hürriyet kahramanı” ilan edilmiş.

O Enver ki, İtalyanlar Trablusgarp’ı işgale başlayınca, Berlin’deki rahat yaşantısını bırakıp İstanbul’a gelmiş. Osmanlı Devleti “biz orasını gözden çıkardık” deyince, olaya kendi el atmış. Kaçak yollardan ve az sayıda arkadaşıyla, Trablusgarp’a gitmiş. Mühimmat ve silah açısından çok üstün olan İtalyan ordusunu, yerli halktan oluşturduğu kuvvetlerle sahil kenarlarına mıhlamış.

O Enver ki, Balkanları kaybedip, Edirne kuşatma altına alınınca, Trablusgarp’taki Sunusi liderlerinden müsaade alıp, İstanbul’a koşmuş. Hükümet onu dinlememiş. Topluca Babı Aliye gitmiş. Hükümetin değişmesine vesile olmuş. Ama bu yeni hükümet de beklediği gibi çıkmamış, Londra Anlaşmasıyla, Edirne’yi terk etmiş.

Kendi menfaati için hiç bir şey istemeyen, dini için, vatanı için hayatını hiçe sayan, beş vakit namazını cephede bile aksatmamaya çalışan, beş dil bilen bu insan, “artık buraya kadarmış, ne yapayım” diyerek, köşesine mi çekilseydi? Eğer böyle yapsaydı bile, Allah, yarın ona, neden köşesine çekildiğini sorduğunda, kendini savunabileceği cevabı zaten vardı.

Fakat Enver Paşa, kendi için değil, ama vatanı için, dini için çözüm üreten biriydi. Evine dönmedi. Hükümete yepyeni bir teklifle gitti. Teklif, mealen şöyleydi:

“Enver Paşa, kendisini seven insanlardan oluşan, yaklaşık 2-3 bin kişilik bir birlik kuracaktı. Aynı Trablusgarp’ta yaptığını uygulayacaktı. Kuşçubaşı Eşref, Süleyman Askeri gibi kapasiteli, Yakup Cemil gibi kendisi aç iken vatanı uğruna ölmekten bir an bile çekinmeyen arkadaşları, bu birliği yönetecekti. Bu birlik, hükümetten bağımsız olacaktı. Dolayısıyla, büyük devletler Osmanlı Hükümetine baskıya devam ettiklerinden, bu birlik yüzünden de baskı görmeyeceklerdi. Çete taktiğiyle savaşacak olan bu birlik Edirne’yi almayı başaramazsa, hükümet bunları asi ilan edecek, böylece büyük devletlerin baskısından kurtulacaktı.”

Hükümet içerisindeki konuştuğu arkadaşları, bu fikri onayladılar. Enver Paşa, ekibini topladı. Çete taktiğiyle mücadeleye başladı. 23 Temmuz 1913’te, Edirne’yi Bulgarlardan geri aldı. Sonra arkadaşları ilerleyerek, Gümülcine’yi ve İskeçe’yi de geri aldılar. Bu gelişmeler üzerine, büyük devletler Osmanlı Hükümetine baskı yapmaya başladılar. Baskılar sonucu Osmanlı Hükümeti, Edirne’nin geri alınmasından sonra bölgeye gönderdiği 6.000 civarıdaki Osmanlı askerini geri çağırdı.

Askerler ve komutanları, geri dönmeyi kabul etmediler. Bölge halkından da toplanan gönüllülerle birlikte sayıları 30.000’e yaklaşmıştı. Osmanlı Hükümetinin baskısı üzerine, Enver Paşanın arkadaşları Kuşçubaşı Eşref ve Süleyman Askeri, önce Garbi Trakya Hükümeti Muvakkatesi kurdular. Baskılar devam edince, 12 Eylül 1913’te Batı Trakya Türk Cumhuriyeti adıyla bir devlet kurdular. Bu devlet, tarihte cumhuriyet şeklinde kurulan ilk Türk devletidir.

Fakat, Osmanlı Hükümeti, büyük devletlerin baskılarına boyun eğer. Enver Paşa ve arkadaşlarının Edirne’yi geri aldıktan sonra kurdukları bu cumhuriyetin kurulduğu toprakları da, İstanbul anlaşmasıyla Bulgarlara verir. Böylece 25 Ekim 1913’te Cumhuriyet kendini fesheder.

Şimdi Enver Paşanın yerine kendimizi koyarak, geçmiş bütün olayları, film şeridi gibi, gözümüzün önünden geçirelim. Biz olsaydık, ne düşünürdük ve nasıl bir çözüm üretirdik diye kendimize soralım. Ama bu soruları, ayna karşısında soralım ve gözümüzü kendimizden kaçırmadan cevaplayalım.

Bunu yaparken Enver Paşanın Almanya’da tanıştığı insanlara yazdığı mektuplardaki mealen şu sözlerini de hafızamızda tutalım: “Reval’de yapılan anlaşma sonrası Osmanlı paylaşıldı. Bu paylaşımda yer almayan Almanya, giderek güçleniyor. Ben de pay isterim diyor. Büyük devletler arasında çok büyük bir paylaşım savaşı olacak. Paylaşım sadece bizim ülkemiz üzerinde olmayacak. Ama mihver, bizim ülkemiz olacak. Allah’tan niyazım odur ki, bize iki sene müsaade etsin ki, biz durumumuzu toparlayalım. Yoksa biteceğiz.”

Okuyucular, göz göre göre gelmekte olan ve Osmanlı Devleti için felâket oluşturacak bu ortamda ne yapılması gerektiğini, böylesine hızlı gelişen olaylar karşısında nasıl davranılması icap ettiğini düşünürken, gelecek yazımızda olayların devamını irdelemeye devam edeceğiz.

Sosyal kategorisine gönderildi | ENVER PAŞA ÜZERİNE 2 için yorumlar kapalı

ENVER PAŞA ÜZERİNE

ENVER PAŞA ÜZERİNE 1

Türkiye gibi ülkelerde, olaylar ve insanlar değerlendirilirken, duygusal bakış açısı ağır basıyor. Bilhassa, tarihte vuku bulmuş olayları değerlendirirken, bazı temel hatalar yapılıyor. Yedi başlık altında topladığımız bu irdeleme yöntemi hataları şunlardır:
Birincisi, geçmiş konular hakkında karar verilirken, olaylar olup bittiği için, artık bilinen sonuçlara göre fikir yürütülüyor. Hâlbuki geçmiş olaylarla ilgili bu fikri yürüten bizler, kendi yaşadığımız olaylar karşısında ne karar vereceğimizi şaşırıyoruz. Örneğin, I. Ve II. Körfez Savaşları, Suriye meselesi gibi I. Dünya Savaşı ortamına göre nispeten basit hususlarda verdiğimiz kararlar, Enver Paşa gibi insanları eleştirirken itiraz ettiğimiz tavırlarından çok daha fena.
İkincisi, devletin bütününü ilgilendiren ve hattâ devletler arası nitelikte vuku bulan olayların, tek etkenli olduğu düşünülüyor. “Falan kişi öyle değil, şöyle yapsaydı, sonuç şöyle olurdu” diye fikir yürütülüyor. Halbuki, sosyal olaylarda tek bir etken yoktur. Örneğin, en güçlü oldukları dönemlerinde Fatih Sultan Mehmet veya Kanuni Sultan Süleyman’ın, kendi ülkelerinin iç işleriyle ilgili olarak bile aldığı kararların birçoğu, uygulamada tam yerini bulmamıştır. Çünkü bir olayın bir çok etkeni vardır.
Üçüncüsü, sosyal olaylarda “tek doğru vardır” diye bir kural yoktur. Her alınan karar, içerisinde mutlaka hem güzellikleri, hem hataları içerir. Dolayısıyla sosyal hususlardaki kararlarda, daha çok insana faydalı, daha az insana zararlı olması için çaba sarf edilmelidir. Bazen fertlerin lehine olan bir karar, devletin zararına olabilir. Bazen devletin faydasına diye düşünülen bir karar, vatandaşlara zarar verebilir.
Dördüncüsü, alınan kararlar hakkında fikir yürütülürken, sadece kısa vadede elde edilen menfaat veya kayıplar dikkate alınmaktadır. Tarih boyunca görülmüştür ki, birçok ünlü padişahın bile aldığı bazı kararlar, kısa vadede faydalı sonuçlar vermiş, fakat uzun vadede zarara sebep olmuştur. Benzer şekilde, bazı eleştirilen sultanların aldıkları kararlar kısa vadede zararlı olmuş, ama uzun vadede fayda getirmiştir. (Hayır ve şerri Allah bilir)
Beşincisi, tarihi olayları irdelerken, sadece incelediğimiz ülkenin iç vaziyeti dikkate alınmaktadır. Ayrıca bunu yaparken bile, belli bir dönem esas alınmaktadır. Öncesi ve sonrasındaki hadiseler önemsenmemektedir. Örneğin, gençlik çağına 2000li yıllarda girmiş bir insan, günümüzden bakarak 1970li yılların gençliğinin yaşadıklarını irdelerse, onların hepsinin ruhsal dengeleri çok bozuk, katil ruhlu insanlar olduklarına kanaat getirir.
Altıncısı, devletlerarası boyutları olan olayları değerlendirirken, diğer devletlerin içlerinde oldukları şartlar dikkate alınmamaktadır. Bir misal verirsek, Mustafa Kemal Atatürk’ü despot bir yönetim gösterdi diye suçlayanlar, Onun çağdaşları olan Stalin’i, Hitleri, Mussolini’yi, Franco’yu, Salazar’ı ve hattâ İngiltere’deki Donald Mac Ramsey’i hiç karşılaştırmadıkları için aldanmaktadırlar.
Yedincisi, bir olayı etkileyen sebeplerinden birini ele alıp, bütün teorilerini onun üzerine inşa etmekdir. Nitekim, yukarı paragrafta verdiğimiz Atatürk örneğindeki, despot olduğu teorisi böyledir. Despotluk tanımı da, Stalin veya Hitler’in uygulamalarına göre değil, günümüzdeki demokrasi anlayışına göre tariflenmiştir. Bu yönüyle yedinci sebep, yani teoriyi etkenlerden sadece birinin üzerine kurma anlayışı, yukarıda saydığımız diğer altı sebebin hepsi için geçerlidir.
Şimdi Enver Paşa’yı irdelerken, yukarıda saydığımız bu temel hatalara düşmemeye çalışarak, gerçeğe ulaşmaya gayret edelim.
1881 Kasım ayında doğan Enver Paşa, 41 yaşında, 1922 yılında savaşırken öldü.
Harp Akademisini birincilikle bitirdi. Akademideki çoğu öğrenci gibi, Osmanlı devletinin güçsüzlüğüne üzülüyordu. İttihat ve Terakki (Birlik ve İlerleme) hareketine katıldı.
Orduya katıldığında ilk görev yeri Manastır idi. O dönem, Balkanlardaki Bulgar, Arnavut ve Rum çetelernin Türk köylerini ateşe verdikleri, Osmanlı Devletinin valilerinin ise, devletlerinin güçsüzlüğünün verdiği eziklikle, büyük devletleri kızdırmamak için şaşkın hareket ettikleri bir dönemdi. Zaten vali yardımcılarının, yerli halktan birinin olması mecburiyeti vardı. Köylerimize saldıran çete mensupları yakalanıp getirildiğinde, valiler, büyük devletlerin baskısına, vali yardımcılarının oyunlarına dayanamayarak ve içleri sızlayarak, katilleri serbest bırakmak zorunda kalıyorlardı.
Enver Paşa, aldığı görev gereği, köylerimize saldıran çetelerle amansız bir mücadele yaptı. Onları kendi bölgelerinin içlerine kadar takip etti. “Etrafımı sararlar, beni öldürürler” diye korkmadı. Devleti ondan ne istediyse, azamisini yaptı. Çeteler, elinden kurtulamadı. Çoğunu mücadele sırasında yoketti. Onun gittiği yörelerdeki köyler, rahat bir nefes aldı. Bu sebeple, Balkanlarda büyük bir nam saldı.
Enver Paşanın bu gayretini, günümüzde PKK ile olan mücadelede acaba kim başarabilmiştir? Eğer böyle bir yiğit çıksaydı, o bölgedeki köylülere rahat bir nefes aldırsaydı, bu kişiye toplumun bakışı nasıl olurdu.
Enver Paşa, Balkanlardaki çözümü, Meşrutiyet idaresine geçilmesinde görür. 1908 yılının ikinci yarısında, Meşrutiyetin ilan edilmesi için yaptığı mücadeleye, mecburen hız verir. Çünkü İngilizler ve Rusların 9 Haziran 1908 de Reval’de yaptıkları anlaşma, kamuoyunda duyulur. O güne kadar birbirine düşman olan İngilizler ve Ruslar, Osmanlı Devletini paylaşmak için anlaşmışlardır. Durumun vahametini gören Enver Paşa, daha fazla dayanamaz. Çünkü bütün genç subaylar gibi Enver de, yakın tarihimizi iyi bildikleri için geleceğimizden endişelidir.
Bilindiği gibi, 1829 yılında Edirne’ye kadar ilerleyen Ruslarla çok ağır bir anlaşma yapılmak zorunda kalınmıştı. Bu olaydan kısa bir süre sonra 1833 yılında, Osmanlı Devletinin uzak bir vilayeti olan Mısır’ın valisi, Kavalalı Mehmet Ali Paşa idi. Osmanlıya kızdığı için, oğlu İbrahim komutasında bir ordu gönderdi. Devletin uzaktaki bir valisinin oğlu, Osmanlı ordusunu Konya’da yendi. İstanbul’a doğru ilerlemeye başladı. Bu durumdan devleti kim kurtardı dersiniz. Osmanlıyı kendi valisinden, dört sene önce ülkeyi işgale kalkışan Ruslar kurtardı. Osmanlı yönetimim durumunu kurtardıktan bir süre sonra, İngilizler ve Fransızlardan destek aldı. Rusların bizi kurtarmaları karşılığında istemeye başladıkları kabul edilemez talepleri, durdurulmaya çalışıldı. Bu defa da, yenilerin istekleri başladı. Tanzimat ilan edildi. İngiliz ve Fransızların Osmanlı Devletini korumaları devam etti. Kırım Savaşında, Osmanlı ile birlikte Ruslara karşı savaştılar.
Kırım Savaşı yenilgisini hazmedemeyen Ruslar, 1877-78 yılında tekrar harekete geçti. Yeşilköy’e kadar geldiler. Savaşın başlarında Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa’ya ve Şıpka Geçidini tutan Süleyman Paşaya yardım göndermeyen Sultan II. Abdülhamit Han, ağır yenilgi üzerine, İngiliz, Fransız ve hattâ Almanları devreye soktu. Büyük bir toprak kaybıyla da olsa İstanbul ve Edirne kurtarıldı.
Bu savaştan sonra İngilizler, Rusların Osmanlı üzerindeki hareketlerini yasakladı. Ruslar bir daha üzerimize gelemediler. Doğuya yöneldiler. Doğuda da, Japonlarla yaptıkları savaşı kaybettiler. Bunun üzerine İngilizlerle anlaşmak zorunda kaldılar. İngilizler de, Almanların hızlı gelişmesinden rahatsızdılar. Dolayısıyla bu ikili menfaatleri gereği aralarında anlaştılar.
Şimdi İngilizlerle Ruslar aralarında Osmanlıyı paylaşmak için Reval’de anlaştıklarına göre, devleti kime kurtarttıracaktık. Acilen bir şeyler yapılması gerekiyordu. II. Abdülhamit Hanın büyük devletlerarasındaki denge politikası, temelden çökmüştü. Bizi paylaşmak için anlaşanlar arasında, bizi korumaları için ancak toprağımızın yarısını, taraflardan birine bizim kendiliğimizden vermemiz gerekirdi.
Bu durumu şöyle tasavvur edelim. Günümüzde ABD ve Rusya, Türkiye’yi paylaşmak için aralarında anlaşsalar, biz ne yapardık? Bizi yöneten ve ülkeyi borç batağına sokmuş, Irak’ın kuzeyindeki referandumdan sonra bir günde Kerkük’ten çıkarılan bir PKK ile bile baş edememiş yöneticilere mi güvenirdik? Böylesine başarısız konumdaki yöneticilerin, büyük devletlerin ülkeyi paylaşmalarını engellemenin bir yolunu bulmalarını, evimizde oturur bekler miydik?
Enver’in dönemindeki durum, günümüzden daha kötüydü. Alınan borçlarla saraylar (Yıldız, Dolmabahçe), kasırlar ve yalılar vs yapılmıştı. Ne ordumuz, ne de donanmamız güçlendirilmemişti. Bırakın denizaltı gemisini, bir Kuruvazörümüz bile yoktu.
Ama har vurup harman savurduğumuz borçlarımızı ödeyebilmek için, Muharrem Kararnamesiyle kurulan Duyunu Umumiye Reisliğine, vergilerimizi bile doğrudan tahsil etme yetkisini vermiştik. Hattâ vergisini ödeyemeyen Osmanlı tebaasını, devlete sormadan Duyunu Umumiyenin kendisinin kurduğu silahlı birliğinin öldürmesine izin veren bir yasa çıkarmıştık. Mısır’ın, Tunus’un, Bosna’nın işgaline de ses çıkaramamıştık.
Böyle bir yönetim örneği karşısında dururken, Enver’in keyfine bakıp, evinde veya kışlasında oturması mı uygun olurdu? Enver, devletinin ona verdiği çete kovalama görevini en üst seviyede yerine getirmiş bir kişi iken, sessiz kalabilir miydi? İşte bütün bunlar, Enver’i ve arkadaşlarını harekete geçirdi.
Selanik’e gitti, dağa çıkan Resneli Niyazi’ye katıldı. Padişah, bunların üzerine ne kadar kuvvet ve hattâ ordu gönderdiyse de, isyanı bastıramadı. Bir ay gibi kısa bir süre sonra, padişah II. Abdülhamit Han, Meşrutiyeti ilan emek mecburiyetinde kaldı. Bu olaylar sonunda Enver, artık “hürriyet kahramanı”dır.
1909 yılının Mart ayı başlarında, Berlin’e askeri ateşe olarak tayin edildi. Dolayısıyla 31 Mart Vakasında Türkiye’de değildi. Olaydan bir süre sonra geldi. Ancak kısa bir süre sonra, geri görevine gitti.
Berlin’de görevi başında iken, İtalyanlar Trablusgarp’a yani bugünkü Libya’ya asker çıkardı. Bunu haber alan Enver Paşa, kimseye haber vermeden İstanbul’a döner. Doğrudan Harbiye Nazırı Mahmud Şevket Paşa’ya gider. Bazı tarihçilerin iddia ettikleri gibi, iktidarda İttihat ve Terakki’nin doğrudan kendi adamları yoktur. Kendi genç üyelerinin doğrudan göreve gelmesinin, ülkede kamplaşmaya yol açacağı düşünülür. Şevket Paşa gibi, kendi fikirlerine yakın insanlar tercih edilir. Bu sebeple Nazır ile samimiyeti vardır. Ayrıca Enver, o sırada artık sarayın damat adayıdır. Naciye Sultan ile söz kesilmiştir.
Nazıra, derhal Trablugarp’a asker göndermemiz gerektiğini söyler. Şevket Paşa, Osmanlı Devletinin orada sadece bin civarında askeri olduğunu ifade eder. Ayrıca, Trablusgarp’ın doğu sınırındaki Mısır’ın İngilizlerin, batı sınırındaki Tunus’un ise Fransızların işgalinde olduğuna dikkat çeker. Harbiye Nazırı sonra şöyle devam eder: “devlet olarak, bırakalım oraya gönderebileceğimiz bir donanmayı, Trablusgarp’a askerlerimizi taşıyacak gemilerimiz bile yok”.
Gerçekten de Osmanlı Devletinin hali perişan idi. Donanmamız, Plevne Savaşında kullanılmayarak Rusların önü açılmış, sonrasında yine İstanbul’da çakılı kalmıştı. Nitekim kısa bir süre sonraki Balkan Savaşı sırasında sadece bir Yunan kuruvazörü, Çanakkale boğazının çıkışını tuttuğu için, donanmamız boğazdan dışarı çıkamamıştı. Bu konuda fikir yürüten askeri uzmanlar, eğer donanma boğazdan dışarı çıksaydı, en fazla bir (sadece bir) saatin içerisinde tamamen yok olurdu demişlerdir.
Nitekim 18 Mart 1915 Çanakkale Deniz Zaferi, Almanlardan 1914 yılında alınan ve dönemin en güçlü silahları olan toplarla, mayınların desteğiyle kazanılmıştır. Yoksa, Türkün iman gücüne ve savaşma azmine rağmen, dönemin en güçlü ve en büyük savaş gemilerini batırmaya imkânları yetmeyebilirdi.
Görüldüğü gibi, Osmanlı Harbiye Nazırı Mahmud Şevket Paşa, tamamen gerçekçi davranmıştı. Hiç bir asker gönderemeyeceğimizi, Trablusgarp’ı kurtaramayacağımızı kabul etmişti. Bu sebeple, Enver Paşa’ya, “biz orayı gözden çıkardık” diyerek sözünü noktalamıştı.
Enver Paşa’nın cevabına geçmeden önce kendimizi sorgulayalım. Acaba bu ortamda biz olsaydık ne yapardık? Bu soruya cevap verirken, daha 1990 ların ortasında Bosna’da yıllar süren katliamlara (en meşhuru Srebrenitsa katliamı), güçlü Türkiye Devleti ve petrol zengini Müslüman devletler ne yaptılar, bir düşünelim. Veya benzer tarihlerde sınırımızın yanındaki Irak’ta Saddam Hüseyin, Türklere ve Kürtlere karşı kimyasal silah kullanıp katliam yaparken, Türkler ve diğer Müslümanlar neler yaptı, bir araştıralım. Sınırımıza yakın Telafer’de 2004 ve 2005’te yapılan katliamlara nota bile veremediğimizi dikkate alalım.
Türkiye’nin toprağı sayılan Süleyman Şahın mezarını, gece yarısı YPG’nin koruması altında açıp, Şahın kemiklerini kaçırdığımız sırada ordumuzun dünyanın dördüncü büyük ordusu olduğunu hatırlayalım. Bir terör örgütünün sınırımıza kadar yaklaşıp işgal ettiği Kobani’den Türkiye topraklarına top atışları yaptığını, bizim buna bir şey yapamadığımızı hatırlayalım. Kobaniyi kurtarmak için neden YPG ve PYD yi çağırdığımızı araştıralım.
Konuyu daha fazla dağıtmadan Enver Paşa’nın cevabına dönelim. Paşa aynen şöyle söyler: “Orada tek umutları biz olan mazlum insanlar var, onları yalnız bırakamayız.”
Şimdi durup, bu ortamda böyle bir cevap veren insanın kişiliği üzerine biraz fikir yürütelim. Sonra böyle cevap verebilen şahsiyetlerden kaç kişiyi tanıyoruz düşünelim.
Eğer, Enver Paşa böyle bir söz sarf etmemiştir diye düşünüyorsak, olayların devamını izleyerek, kararımızı tekrar gözden geçirelim. Enver Paşa’nın, bu cevabı verirken amacı hava atmak değildir. Yürekten konuşur. Sözünün altını doldurur. Nazırın bu cevabıyla karşılaşan Enver, “Ne yapalım, devletimiz bir şey yapamıyorsa, ben ne yapabilirim? Geri Berlin’e döneyim. Keyfime bakayım” demez. Kendisine biraz maddi destek verildiği takdirde, yanına alacağı arkadaşlarıyla birlikte, Trablusgarp’a gideceğini, Nazırın bedevi dediği Sunusilerden ordu kurarak İtalyanları durduracağını söyler. Maddi destek verilir. Yanına arkadaşlarını alır. Tebdili kıyafetlerle yola çıkarlar. Gurubun bir kısmı İngiliz toprağı olan Mısır üzerinden, az bir kısmı da, Fransız toprağı olan Tunus üzerinden kaçak olarak tehlikeli ve maceralı yolculuklardan sonra, çöl tarafından Trablusgarp’a ulaşırlar.
Bundan sonrasını gelecek makalemizde inceleyeceğiz.

Sosyal kategorisine gönderildi | ENVER PAŞA ÜZERİNE için yorumlar kapalı

İSLÂM TARİHİ VE HIRİSTİYANLIK TARİHİ ÜZERİNE 8

İSLÂM TARİHİ VE HIRİSTİYANLIK TARİHİNDEN ALINACAK BAZI DERSLER 8

 

Önceki yazılarımızda, İslâmiyet ve Hıristiyanlığın tarihinden kısaca bahsettik. Hıristiyanlığın tarihinden az bahsetmemizin sebebi, Hz. İsa’dan sonra bu dinin anlatımının, Hz. İsa’nın aktardıkları ile daha başlangıçta farklılık arzetmesidir. Elbette, şahıslar olarak Hıristiyanlığın özünü anladıkları için, dinin kurallarına uygun yaşayan insanlar olmuştur. Fakat bilhassa Roma Devletinin dininin Hıristiyanlık olmasıyla birlikte, din tamamen önce Romalı siyasilerin denetimine girmiştir. Bu konuda Batılı bazı teologların söyledikleri ünlü bir söz şöyledir: “Roma, Hıristiyanlaşmadı. Hıristiyanlık, Romalılaştı.”

Roma Devletinin yıkılması sonrasında, yeni bir büyük devlet kurulamamıştır. Böylece Hıristiyan Dünyası, Kilisenin oyuncağı olmuştur. Kilise, hem din işlerini hem de devlet işlerini yönetti. Hıristiyanlık Âlemine Orta Çağı yaşattı. Bilhassa I. Haçlı Seferi sonucunda Kudüs’ün alınmasıyla, gücü zirveye çıktı. Fakat Kudüs, geri kaybedilince, Kilise itibar kaybetmeye başladı. Aslen ilahiyatçı papaz olan Salisbury’li John (1115!-1180) ve Aquinumlu Thomas (1225-1274) gibi insanlar, Kilise ile uyum içerisinde davranarak, kısmen de olsa yenilikçi fikirlerini söyleyebildi.

Daha sonra krallar, Kiliseye iki kılıç kuramı dedikleri anlayışı kabul ettirdiler. Yani din işleri Kilisede, savaş işleri krallarda olacaktı. Aslında bu kuramda bile krallar, savaşı Kilise adına yapacaklardı. Uzun süre, gerçekten de böyle oldu.

Romanın yıkılışından tek yetkili güç olan Kilise, kendisine karşı çıkabilecek her kişi ve guruba yaptığı baskıları giderek artırmaya çalıştı. İki kılıç kuramı da sadece orduyu yönetenlerin Kilise adına, ama kendilerinin karar vermesi şeklinde gelişti. 1492 keşifleri ile birlikte Kilise adına yapılan bu baskı, yeni keşfedilen topraklarda da uygulanmaya başlamıştır. Yeni bulunan bölgelerin yerlileri, başlangıçta din adına, sonrasında kazanç uğruna katledilmişlerdir.

Yeni bölgeleri sömürerek zenginleşen Avrupalı bir kesim, Kilisenin yanlışlarını terennüm etmeye başlamışlardır. Böylece Kilisenin etki alanı daraltılmıştır. Elinden devlet yönetimi de alınan Kilise, daha çok dini konularla ilgilenmek, dünya işlerinin bir kısmını yeni zenginlere bırakmak mecburiyetinde kalmışlardır. Fakat bu zengin gurubun hakimiyeti, dünya için çok daha kötü sonuçlar oluşturmuştur. Tamamen maddeci görüşe sahip olan bu guruplar, insanlığı perişan etmişlerdir. Kilise, bu duruma müdahale etmemiştir. Onların bir kısmı, zengin sınıfla işbirliği yapmayı tercih etmiştir. Zaten mülk zengini olan Kilise daha çok zenginleşmiştir. Günümüz insanlığının sıkıntılarının temelinde, bunların uygulamaları vardır.

Hıristiyanlığın, insanlığın faydasına bir şey veremediği bu dönemde, İslâm, Klasik  Çağını yaşamıştır. Fakat bir süre sonra İslâmiyet de, Kur’an dışında kaynaklar olarak, hadis, icma, kıyas, rey, örf, tercih diyerek, kendini belli kalıpların içerisine hapsetmiştir. Böylece Müslümanlar, Orta Çağa gerilemişlerdir.

Hıristiyanlıktaki ruhban sınıfı gibi, İslâmiyete de aynı işlevi gören ulema sınıfı oluşmuştur. Hıristiyanlıktaki ruhban sınıfı, onları Orta Çağdan çıkarmamıştır. Müslümanlardaki ulema sınıfı başlangıçta, Müslümanlara Klasik Çağı yaşatmış. Fakat onlar da, giderek ruhbanlık konumuna gelmişler ve İslâmiyeti Klasik Çağdan Orta Çağa düşürmüşlerdir.

Elbette bütün Kilise mensupları veya bütün Müslüman ulema aynı hataları işlememiştir. Fakat, genel anlayış böyledir. Her ikisi de, insanların kalpten gelen inanışlarını zedelediler. Dinde, hem zorlama hem de zorbalık yaptılar.

Kilisenin temsil ettiği ruhban sınıfı, Müslüman ulemanın, siyasetçilere yani devleti yönetenlere yakın olanlarından bazı hususlarda daha başarılı olmuşlardır. Kilisenin Müslüman ulemaya göre becerisi, Hıristiyanlığın merasimlerini ve ibadetlerini belirgin bir şekle sokmaları oldu. Müslüman ulema, bunu da yapamadı. Namaz kılınışında, Cuma Namazı rekat sayısında, Kandil gecesi kutlamalarında, dini günlerin hangileri olduğunda, Ramazan ve Bayram günlerinin başlangıcı gibi belirgin hususlarda bile ortak bir noktaya gelemediler. Biraz aşağıda göreceğimiz gibi, devletler, mezhepler, cemaatler ve tarikatlar farklı uygulamalar yaptılar. Farklı guruplara mensup Müslüman ulema, muhtemelen kendi cehaletlerini örtmek için, diğer gurupları kötülediler, onlardan ayrı davrandılar. Sadece biat edecek insan yetiştirmeye çalıştılar. Düşünerek sorgulayanları, önce dışladılar, eğer gelip biat etmemişse, zulmettiler.

Müslümanlığın nasıl değişime uğradığını, Hıristiyanlığa göre daha geniş anlatmaya çalıştık. Uygulamaların ve hataların temel sebeplerini irdelemeye gayret ettik. Müslümanların günümüzdeki sorunları ise, çok daha zorlu.

Neredeyse her Müslüman kimlikli devlet, farklı öğretiler peşinde. Müslümanlığın iki ana gurubu olan Sünniler ve Şiiler kendi eğitim ve öğretim sistemlerini kurmuşlar. Dini kendilerine göre anlatıyorlar. İlk gurup, evliya dediği insanları kutsayarak günahsız olarak görürken, ikinciler, Ayetullahları günahsız olarak görüyorlar.

Kur’an’ın son ayetlerinden olan Nasr Suresinde, Hz. Muhammed’e “Allah’ın yardımı ve fetih (Mekke fethi) geldiğinde ve insanların bölük bölük Allah’ın dinine girdiğini gördüğünde, Rabbine hamd ederek tespihte bulun ve O’ndan bağışlama dile. Çünkü O, tövbeleri çok kabul edendir.” denilerek, günahları için mağfiret dilemesi isteniyor. Bu ayette peygamberden bağışlanmasını dilemesi istenmesine rağmen, günümüz Müslümanları, kendi evliya veya Ayetullahlarını peygamberin de üzerine çıkararak, günahsız olarak ilan ediyor.

Sünnilerin, genel kabul gören dört mezhebi var. Her mezhebin içerisinde sayısız cemaatler ve sayısız tarikatlar var. Aynı şehirde, hattâ aynı kasabada yan yana yaşayan bu tarikatlar, kendi din eğitimlerini kendileri veriyorlar. Hepsi kendisine Müslüman diyor. Ama, Camileri ayrı, hocaları ayrı, okulları ayrı, öğretmenleri ayrı, öğrenci yurtları ayrı, üniversiteleri ayrı, öğretim üyeleri ayrı, devlette hâkim oldukları kurumlar ayrı, işyerleri ayrı, hastaneleri ayrı. Velhasıl dünyaya ve ahirete bakışları ayrı.

Böyle olunca da, birbirlerine karşı düşman hale geliyorlar. Her gurup Hz. Muhammed’e atfedilen, fakat asılsız olan bir hadisi kendince yorumluyor. Hadis şöyle: “Benden sonra ümmetim 73 fırkaya ayrılacak. Fakat bunların 72si Cehennemlik, sadece biri Cennetlik olacak.” Dolayısıyla her gurup, kendini Cennetlik, diğerlerini Cehennemlik olarak görüyor.

Eğer herhangi bir sebeple, devletin bir kurumuna, bir tarikatın yerine bir başka tarikat hâkim olursa, eski tarikat mensuplarını hiç düşünmeden siliyor. Yapılanları görünce zannedersiniz ki, önceki tarikat mensupları ya kâfir ya da insan bile değil. Hâlbuki sorarsanız, aynı dine mensuplar.

Devlet dairesindeki üniversite mezunu tarikat mensupları böyle gaddar davranınca, daha az okumuşları, hiç düşünmeden birbirlerinin üzerine el bombası, dinamit vs atabiliyor. Karşısındakini öldürmekten çekinmiyorlar. Haydi diyelim ki, karşısındakiler kendileriyle mücadele ediyor. Onun için öldürüyor. Ama, Pazar yerinde veya başka bir yerdeki insanların üzerine bomba atarken neyi düşünüyorlar? Oradakilerin suçunu ne olarak görüyorlar?

Demek ki, her gurubun kendi eğitimini kendisinin vermesi, Camilerini, okullarını, işyerlerini, hastanelerini ayırmalarının sonuçları, hem insanlığın hem de Müslümanlığın aleyhine olmaktadır.

Günümüzdeki bir başka büyük tehlike, siyasi İslâm ile dini İslâm’ın iç içe olmasıdır. Artık yazılan eserler, şiirler, Kur’an yorumları, ilmihaller vs hepsi farklılaşıyor.

Müslümanlar zaten Orta Çağa gerilemişlerken, bir de birbirleriyle ayrışıyorlar. Müslümanlar bu durumda iken, Hıristiyanlar farklı değiller. Onların da farklı Kiliseleri ayrı eğitim veriyorlar. Katolikler, Protestanlar ve Ortodokslar arasındaki düşmanlık sürüyor.

Bu durumu net anlatan ve yakın zamana kadar Belfast’ta yaygın olan bir hikâyeyi, daha önce aktarmıştık. Hikâye şöyle: “Belfast’ta bir vatandaş akşam karanlığında evine doğru gitmektedir. Arkasından sırtına bir silah dayanır. Arkadaki sorar. Söyle bakalım, Katolik misin, Protestan mısın? Adam sesi titreyerek, ben ateistim der. Arkasındaki adam silahı sırtına dürterek tekrar sora. Söyle bakalım, Katolik ateist misin, yoksa Protestan ateist misin?”

Dünyamızın ve insanlığın bu durumlarını toparlamazsak, geleceğimiz tehlikede. Dünya insanları olarak, hem bu dünyada rezil olacağız, hem de ahirette daha acıklı bir azabı tadacağız. Seçim bizim.

Dini kategorisine gönderildi | İSLÂM TARİHİ VE HIRİSTİYANLIK TARİHİ ÜZERİNE 8 için yorumlar kapalı

İSLÂM VE HIRİSTİYANLIK TARİHİ ÜZERİNE 7

İSLÂM TARİHİ VE HIRİSTİYANLIK TARİHİNDEN ALINACAK BAZI DERSLER 7

 

Önceki yazımızda, Müslüman ulemanın, bir konuda hüküm verirken faydalandığı kaynaklar hakkındaki fikirlerimizi paylaştık. Kur’an dışındaki diğer yararlanılan kaynaklardan hadis, icma ve kıyas üzerinde durduk. Bu yazımızda rey, örf, tercih (istihsan) gibi kaynaklar hakkındaki düşüncelerimizi ifade etmeye çalışacağız.

Reycilik, günümüzdeki anlamıyla akılcılık demektir. Akıl, her insanda farklıdır. Ayrıca, her insan aklını kullanırken, nefsine uyacak kararlar alabilir. Veya daha önceden yaptığı bir kabahatin ortaya çıkmasını önlemek isteyebilir. Akla yol gösteren, iradedir. Akıllı bir insanın iradesinin de, aynı güçte olduğunu söylemek güçtür.

Dolayısıyla akıl, kişiden kişiye ve aynı kişinin içinde bulunduğu şartlara göre farklıdır. Bizden önce falan ulema başka türlü akıl yürüterek bir hükme varmışsa, bizim onu aynen kabul etmemiz yanlış olur. Bu nedenle, başka birinin akıl yürütmesiyle vardığı sonucu sorgulamaktan çekinmemeliyiz. Eğer biz de aklımızı kullanarak, bazı âlimlerin vardığı hükme varıyorsak, hem verilen hükmün doğruluğuna hem de kendimize olan güvenimiz artar. Farklı bir sonuca varırsak, bu sonucun Kur’an’ın ruhuna ters olup olmadığını düşünmeliyiz. Kur’an’ın bize aktardığı ahlâk ve salih amel tanımlarına uygunsa, yani bir sebebe dayanıyorsa, eski âlimlere değil, kendimize inanmalıyız.

Demek ki, diğer kaynak olan rey yani akıl, değişkendir. Bu özelliğine rağmen, bilgili insanlar arasında güzel istişareler yapılarak, aklın doğru kullanımı sağlanabilir. Asıl olan istişarelerdir. Bu sebeple, bizden önceki dönemlerde  yaşamış başka birinin akıl yürüttüğü bir hususta, şahıs olarak biz de akıl yürütebiliriz. Ama bizim yürüttüğümüz aklı da, başkaları kabul etmeyebilir. Dolayısıyla, akıl yani rey de, tek kişi tarafından gerçekleştirildiyse, güvenilir bir kaynak değildir.

Bizler, ister geçmişte yaşamış olan, isterse günümüzdeki bazı ulemanın fikirlerini aynen kabul ederek uygulamaya çalışmamalıyız. Eğer böyle yaparsak, Kur’an ayetlerine aykırı davranmış oluruz. Kur’an’da en çok sorulan “hiç düşünmez misiniz?” ve “hiç akıl erdirmez misiniz?” sorularına verecek cevap bulamayız. Sessiz kalırız. Suskunluğumuz, düşünmediğimiz anlamına gelir. Diğer taraftan, Bakara Suresi 170inci ayetteki “Onlara, “Allah’ın indirdiğine uyun!” denildiğinde, “Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuza uyarız!” derler. Peki ama, ataları bir şey anlamayan, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı?” sorusunun muhatabı oluruz.

Bu konuda günümüz Kur’an tercümelerinden bir örnek vererek, meselenin ne kadar ciddi olduğuna dikkat çekelim. Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığının Kur’an tefsir kitabı var. Bunu internet ortamında okuyucunun bilgisine sunmuşlar. Kitabı hazırlayan yorumcuların, muhtemelen hepsi de Arapça biliyorlardır. Böyle bir ortamda yazılan Kur’an mealinde, Nisa Suresi 155inci ayetin tercümesine bakalım. Ayetin çevirisinde, ayetin son cümlesi için “Artık onlar inanmazlar” denildikten sonra sayfanın altına, 30 numaralı dipnot düşülmüş.

Dipnottaki açıklama aynen şöyle: ‘Ayetin son cümlesi, “pek azı inanır” veya “onlar pek az inanırlar” şeklinde de tercüme edilebilir.’

Böylesine basit bir konuda akıl yürüten ve din adamı olan aynı kişiler, tercümeyi bu kadar farklı çevirirlerse, insanlardan kendilerinin yorumlarına güvenmelerini nasıl isteyebilirler?

Bu din adamları, diğer taraftan da, Kur’an’ı, kendisi okuyarak anlamaya çalışan şahısları, günah işlemekle suçluyorlar. Bu suçlama durumun vehametini daha da artıyor.

Demek ki, bazı din adamlarının akıl yürütmeleri ve bunların Arapça bilmeleri, bırakın ayetlerden doğru hüküm çıkarmak için yeterli olmasını, ne denildiğini anlamak için bile kâfi değil.

Kur’an yorumlarında aklı kullanmada, daha çok kabul görecek çıkar yol, dini konularda bilgi sahibi ve aynı zamanda dürüst bir yaşamı olan bir kişinin başkanlığında, pozitif ilimler ve sosyal disiplinlerin bilgili ve kaliteli insanlarının birlikte istişare etmeleridir.

İslâm âlimlerinin Kur’an yorumlarında faydalandığı diğer bir kaynak, örftür. Örf yani adetler ve gelenekler, toplumlara göre değişirler. Aynı cemiyet içerisinde bile, yaşanılan yere göre değişir. Bazen aynı bölgede yaşayanlar arasında bile, fakir veya zengin olmaya göre değişir.

Çölde yaşayan bir Müslümanın örfü, köyde yaşayanla veya şehirde yaşayanla bir olmaz. Çünkü örf dediğimiz şey, dini olan ile tarihi olanın karışımıdır. Örf, hiçbir zaman tek başına dini ve tek başına tarihi olarak ifade edilemez. Arabistan’da yaşayan bir Müslümanın örfüyle, Fas’ta yaşayanınki aynı değildir. Türkiye’de yaşayan bir Müslümanın örfüyle, Kazakistan’da yaşayanınki de aynı değildir. Türkiye’nin Ege Denizi kıyısındaki sayfiye yerlerinde yaşayanınki ile, Doğu Anadolu’nun bir şehrinde yaşayanın örfü aynı değildir. Hâlbuki dışarıdan bakıldığında bunlar, hem tarihi hem de dini açıdan aynıdırlar. Aynı yıllarda ama değişik yerlerde ve farklı şartlarda yaşayan Müslümanların örfü aynı değil iken, yüz yıllar öncesi yaşamış olanlarınki ile nasıl aynı olabilir?

Demek ki örf de, Kur’an tefsirinde güvenilir bir kaynak değildir.

Müslüman ulemanın Kur’an yorumlarında faydalandığı bir diğer kaynak tercihtir. Tercih yani istihsan, anlamından da anlaşılacağı gibi, kişiden kişiye, cemaatten cemaate, devletten devlete değişir. Müslüman âlimler, tercih konusunda da birbirleriyle anlaşamamışlardır. Bir konuda hüküm verirken bazıları, ferdin iyiliğini tercih etmişler, bazıları ise, toplumun maslahatını tercih etmişlerdir. Bazı ulema, açıkladığı bir ayetin yorumunu, faydacılık veya uygulanabilirlik açısından karara bağlamış, bazıları bunları dikkate hiç almayarak, Allah’ın hükmü esastır demiştir. Dolayısıyla verilen hükümler de birbirinden çok farklı olmuştur.

Konuya bir başka açıdan bakalım. Bir atalar sözü olan “ehemmi, mühime tercih etmek” hususunda ulema, neyin ehem ve neyin mühim olduğu konusunda, çoğu zaman fikir birliğine varmamışlardır.

Diğer bir zaviyeden bakıldığında, bazı ulema “bahis konusu dini mübin ise, gerisi boştur. Ferdin hakları ve insan hakları dikkate alınmaz, yani tercih edilmez” demişlerdir. Bazıları ise, Kur’an’ın insana verdiği değeri dikkate alarak, insan haklarını tercih etmişlerdir.

Demek ki, tercihler de güvenilir kaynaklar değildir.

Dini kategorisine gönderildi | İSLÂM VE HIRİSTİYANLIK TARİHİ ÜZERİNE 7 için yorumlar kapalı

İSLÂM VE HIRİSTİYANLIK TARİHİ ÜZERİNE 6

İSLÂM TARİHİ VE HIRİSTİYANLIK TARİHİNDEN ALINACAK BAZI DERSLER 6

 

Yahudilerin ve Hıristiyanların kendilerine peygamberleri aracılığıyla gelen vahiyleri, nasıl değiştirdikleri hususunda net bir bilgiye sahip değiliz. Yahudiliğin geliştiği dönemler, destanların etkili olduğu devirlerdir. Bu sebeple değişme, sanki beklenen bir durumdur. Hıristiyanlığın ise, daha başlangıcında tek İncil olmamıştır.

Her ikisinde de değişimi din adamlarının yaptıklarını aşağıdaki Kur’an ayetlerinden anlıyoruz.

9 Tevbe Suresi 30: Yahudiler, “Uzeyir Allah’ın oğlu” dediler, Hıristiyanlar da “Mesih Allah’ın oğlu”, dediler. Bu onların kendi ağızlarıyla uydurdukları sözlerdir. Daha önce inkâra sapmış olanların sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin, nasıl da saptırıyorlar!

31: “ Onlar, Allah’ı bırakıp, hahamlarını, rahiplerini Rab edindiler. Meryem oğlu Mesih’i de Rab edindiler. Oysa, bunlar da ancak, bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır.

34: “Ey iman edenler, şurası bir gerçektir ki, Yahudi hahamları ile Hıristiyan rahiplerinin bir çoğu insanların mallarını haksız yere yerler ve Allah yolundan saptırırlar…”

Son ayetten anlaşılacağı gibi, din adamları kendilerini, dünya nimetleri ile ilgileri yokmuş gibi gösterirlerken, bir çoğu böyle değilmiş. Aksine, insanların mallarını hem de haksız yere yemişler. Sadece insanların paralarını ve mallarını yemekle kalsalar, sadece kendilerini ilgilendirir. Ama onlar, insanları Allah’ın yolundan da saptırmışlar. Bunu belki de, kendi kazançlarını sürekli hale getirebilmek için yapmışlardır. Allah’ın gerçek emirlerini söyleseler, kendilerine kazanç sağlayamayacakları için de böyle davranmış olabilirler.

Yüce Yaradan, bütün insanları aynı fıtrat üzerine yarattığına göre, Müslüman din adamlarından da benzer şeyler beklenmelidir. Onların da birçoğu, halka kendilerini çok dürüst gibi gösterirken, halkın mallarını haksız yere yiyebilirler. Aklı başında hiç kimse, Yahudi ve Hıristiyan din adamları böyle yaparlar, Müslüman din adamları yapmaz diyemez. Bilhassa günümüz dünyasında, hiç kimse diyemez. Hattâ, Müslüman din adamlarının bir çoğu bile,  diyemez.

Müslümanlar, asrı saadet dedikleri Hz. Muhammed’in döneminde böyle şeylerin olmadığını düşünürler. Doğrudur. Fakat bunun sebebi, peygamberin ve çevresindeki gerçekten dürüst sahabelerin yakın takipleri dolayısıyla yeterince fırsat bulunamamasıdır.

Nitekim halkın malını haksız yere yemek isteyenler, Hz. Muhammed’in vefatından sonra biraz daha rahatlamışlardır. Ama asıl rahatlamaları, Muaviye’nin halife yani din adamlarının en üst makamı olduğu dönemde başlamıştır. Hâlbuki Muaviye de bir sahabedir. Hem de vahiy kâtibi görevinde olan bir sahabedir. Nitekim, bu özelliğinden dolayı, hatalarına rağmen Muaviye, kendisinden sonra gelen halifelerin içerisinde ortalama kalitenin biraz üzerindedir.

Ebu Hureyre, Hz. Muhammed’in sohbetlerine 3 yıl katılma şerefine erişmiş genç ve fakir bir sahabedir. Bu sebeple Hz. Ömer, onu vali olarak atamıştır. Ama görevi sırasında halkın parasını haksız yere yediğini tespit edince, derhal görevinden almış ve cezalandırmıştır. Ancak aynı şahıs, Halife Muaviye döneminde baştacı olmuştur. Bu dönemde, Ebu Hureyre ile aynı şekilde davranan bir çok sahabe, haksız kazanç sağlamışlardır.

Sayıları az da olsa, sahabelerin içerisinden böyle insanlar çıkabiliyorsa, Muaviye gibi sahabelerden olan bir halifenin devrinde bunlar oluyorsa, sonraki dönemlerde daha fazla sayıda insanın haksız kazanç sağlamaya çalışması kaçınılmazdır. Bilhassa da, hem halife hem siyasetçi olan kişilerin içerisinden, haksız yere halkın parasını yiyen ve halkı, Allah yolundan saptıran insanların çıkmaları, vakayı adiyedendir.

İslâmiyet’teki bu bozulmayı fark eden bazı ulema, Kur’an’da açık olmadığı düşünülen bazı hükümlerin geçerli olması için, bütün âlimlerin, aynı sahabelerde olduğu gibi, o karar üzerinde ittifak etmeleri gerektiğini söylemişlerdir. Ancak bu anlayış, bilhassa Muaviye dönemi ile birlikte uygulanamaz hale gelmiştir. Çünkü yukarıda söylediğimiz gibi, Ebu Hureyre gibi insanların Muaviye’den olan menfaat beklentileri, gerçekleri değil, sultanın menfaatini koruma yönünde fikir beyan etmelerine sebep olmuştur. Dürüst ulemanın bir bölümü bu hükümlere katılmamıştır.

Halifenin istediği gibi hüküm vermeyenler giderek dışlanmışlardır. Bu dürüst ulema, Halife tarafından, halka kötü olarak tanıtılmıştır. Bu durumda olanların en meşhur örneği, İmamı Azam Ebu Hanife’dir. İmamı Azam, dönemin iktidarı Abbasilerin halifesi olan Mansur’un  başkadılık teklifini kabul etmemiştir. “Ben sultanın tasdik makamı olmam” diyerek reddetmiştir. Bunun üzerine çeşitli cezalara çarptırılmış, hapislere düşmüş. Sonunda hapiste vefat etmiştir. Dönemin halife sultanları, İmamı Azamın vefatıyla bile rahatlamamışlardır. Onun isminin bahsedilmesini, yüz yıl boyunca yasaklamışlardır.

Bütün bu ve bunun gibi meselelerden anlaşıldığı gibi, artık bir hüküm üzerinde bütün ulema arasında “icma” edilmesi mümkün olmamıştır. İcma, sadece dönemin iktidarının tasdikleyicisi olan ve ulema olarak nitelenen din adamlarının, kendi aralarındaki birlikteliği haline gelmiştir.

Bilindiği gibi, günümüz Müslüman âlimlerinin bir konuda hüküm verirlerken faydalandıkları kaynaklar; Kur’an, Hz. Muhammed’e atfedilen sözler (hadisler), icma, kıyas, rey, örf ve istihsandır (tercih).

Muaviye’nin halifeliğinden itibaren, herhangi bir dönemdeki bir Müslüman âlime, bir konu hakkındaki fikrinin sorulduğunu düşünelim. Bu âlim dürüst birisi olsun. Soruyla ilgili olarak da Kur’an’da net bir hüküm bulmuş olsun. Fakat bu hüküm, iktidarın ve ileri gelenlerin aleyhine ise, önünde iki yol vardır. Ya Allah’tan korkacak ve gerçeği söyleyecektir. O zaman da çeşitli cezalara çarptırılacaktır. Belki de öldürülecektir. Yahut da, kendisinden önceki meşhur bir veya birkaç ulemanın bu konudaki kararlarına sığınacaktır. Onlar, kendisinden farklı fikir beyan etmişlerse, “onların bir bildiği vardır, ben onlar kadar meşhur değilim” gibi mülâhazalarla, kendini ikna edecek ve kendi gerçek fikrini söylemeyecektir.

Dürüst bir âlim bile bu hale düşüyorsa, Tevbe Suresi 34üncü ayetteki gibi, menfaat peşinde koşanlar, acaba neler yaparlar. Yıllar ilerledikçe, âlimlerin uğradıkları bu olaylar silsile halinde devam eder.

Nitekim, hadis kitabı yazarlarının içerisinde, en sahih yazar olarak bilinen İmam Buhari’nin kitabında, Ebu Hureyre’den aktarılan 466 adet hadis olduğu söylenir. Buhari’nin güvenilir bir kişi olduğu hususu, o kadar yayılmıştır ki, onun kitabından bir hadisi reddedenin dinden çıkacağı iddia edilmiştir. Bu iddiaya inanan aynı insanlar, aynı hadis kitabındaki, Hz. Muhammed’in ahirette Müslümanlara şefaat edeceğini, kalbinde iman kırıntısı bile olanın Cennete gireceği sözüne de inanmışlardır. Aralarında çelişki olup olmadığını bile sorgulamamışlardır.

İmam Buhari, böyle kitap yazınca, ilmihal kitapları yazanların işleri kolaylaşmıştır. Onlar da Hz. Muhammed’e atfedilen hadisleri göstererek, Müslümanların davranışlarının kurallarını, sınırlarını belirleyen ilmihalleri kolayca ve hiç bir suçlanmaya maruz kalmadan yazmışlardır. Nitekim, Hilmi Işık bu konuda şöyle der: “Eğer, ilmihal kitaplarından Ebu Hureyre’nin aktardığı söylenen hadisleri çıkarırsak, geriye bir şey kalmaz.”

Görüldüğü gibi, sabit ve değişmez olan tek kaynak Kur’an’dır. Hadisler, aktaranlara ve aktaranlardan dinleyenlerin aktardıklarına göre değişmektedir. Aynı hadis kitabında birbiriyle çelişen hadisler çok miktarda vardır. Hadislere dayanılarak, orta namazın hangisi olduğuna bile karar verilememiştir. Dört ayrı fikir belirmiştir. Ayrıca bazı hadislerdeki ifadeler, kitaptan kitaba farklılık arzetmektedir.

Gelelim icma konusuna. İcma, Hz. Muhammed döneminde, sahabelerin üzerinde ittifak etmeleri idi. Sonradan ulema arasındaki görüş birliği olarak değişti. Ancak yukarıda örneklerini verdiğimiz gibi, Hz. Muhammed’den sonra ve bilhassa ilk dört halifeden sonra, ulema arasında icma yani fikir birliği hiç olmamıştır. Aynı zamanda halifelik görevini de yürüten sultanların baskıları, fikir birliğini engellemiştir. O dönemlerde bütün Müslümanların tek çatı altında oldukları düşünülürse, çok daha sonraki dönemlerde icma olma ihtimali daha zayıflar, ancak belli bazı konularda olabilir. Bugün ise, çok farklı devletlerin, bazı soysuz siyasetçilerin, çoğu menfaatçi din insanlarının olduğu bir devirdeyiz. Diyelim ki, geçmiş dönemlerde hırsızlık yapana veya zina suçu işleyene verilecek cezalar hususunda icma olabilirdi. Fakat günümüzün çok renkli dünyasında çok az konuda icma olması beklenir.

Ancak yine de, çoğu konularda icma hususunda fikir birliği olabilir. Bunun için, icma edilen konudaki hükmün, sebeplere dayandırılması gerekir. Sebebe ve araştırma sonuçlarına dayanmayan bir icma geçerli olmaz. Meselâ, çok değerli bir Müslüman âlimi olan Hacı Bektaşi Veli, Makalat adlı eserinde, denizlerin birbirine karışmadığı şeklindeki ayetin açıklamasını şöyle yapar: “Bu iki denizin biri Fars denizidir, diğeri Rum denizidir. Bunlar birbirlerine karışmazlar.” Uzun süre kabul gören ve üzerinde icma edilen bu görüşün yanlışlığı, Kaptan Kusto (Cousteau) sayesinde bugün net bir şekilde bilinmektedir.

Kıyas konusu da, çok başvurulan bir husustur. Günümüzdeki bazı yargıtay kararlarına atıfta bulunularak açılan emsal davaları, bu niteliktedir. Halbuki, örnek verilen olayların temel sebeplerinin aynı olması ihtimali zayıftır. Ayrıca olayların gelişmeleri de farklıdır. Hem yaşanan bölgelerin, hem şartların hem de devirlerin ve anlayışların farklı olduğu düşünülürse, kıyas yapmanın bizi doğru sonuca götürmeyeceği hemen anlaşılır. Bilhassa günümüzde, kıyas yönteminin hiç güvenilir olmayacağı açıktır.

Müslüman din adamlarının faydalandığı kaynaklardan; rey, örf ve tercih (istihsan) gibi hususları sonraki yazımızda irdelemeye çalışacağız.

Dini kategorisine gönderildi | İSLÂM VE HIRİSTİYANLIK TARİHİ ÜZERİNE 6 için yorumlar kapalı