İSLÂM VE HIRİSTİYANLIK TARİHİ ÜZERİNE 3

İSLÂM TARİHİ VE HIRİSTİYANLIK TARİHİNDEN ALINACAK BAZI DERSLER 3

 

Bu yazımızda, son peygamber Hz. Muhammed’in (s.a.v.), strateji, taktik ve insan ilişkilerini irdelemeye çalışacağız. Bizim bu incelememiz, peygamberin gerçekten böyle düşündüğünü göstermez. Çünkü biz, olayların sonuçlarına ve bize aktarılanlara göre karar verebiliriz. Yine de yanılgı payımızı azaltmak için, peygamberin Kur’an’a aykırı hareket etmeyeceğine inandığımızdan, olaylara Kur’an’la uyumu açısından bakmaya gayret ettik.

Hz. Muhammed’in kişiliğini daha iyi anlamak için, bu sitede daha önce yayınladığımız bazı makalelerimizin de gözden geçirilmesi faydalı olacaktır. Fakat bu yazımızda, konuyu farklı bir bakış açısıyla irdelemeye çalışacağız. İlgilenmek isteyenler için, önceki makalelerimizin başlıklarını veriyoruz:

“Hz. Muhammed’den Dersler”

“Hz. Muhammed’in Eğitim Yöntemleri”

“Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Örnekliği”

“Hz. Muhammed, Kızı Fatıma ve Kuzeni Ali’ye Hiçbir Toplumsal Ayrıcalık Yapmamıştır”

“Hz. Muhammed’in Evlilikleri Üzerine”

Biz, konumuzla ilgili olarak, Hz. Muhammed’in peygamberlik geldikten sonraki davranışlarını inceleyeceğiz. Fakat bunların bir çoğu, peygamberlik gelmeden önceki uygulamalarının devamı niteliğindedir. Peygamberlik öncesi de olmak üzere, hayatı boyunca yaptığı bu davranışlarının çoğunun, Allah’ın yardımı ve yol göstermesiyle oluşmuş oluşması ihtimali kuvvetlidir. Bizim açımızdan asıl olan, bize yol gösterecek uygulamalarını gözler önüne sermektir. Dolayısıyla, biz de benzer uygulamaları yaparsak, bize de Yüce Yaradan yol gösteriyor diye düşünebiliriz. Zaten biz böyle davranırsak, Allah’ın, bize de ayrıca yol göstereceğine inanıyorum

Hz. Muhammed, ilk vahyin gelmesinden sonra bir süre devamı gelmeyince, büyük ruhi sıkıntıya girer. Fakat Allah’ın yardımı ile bunu atlatır. Kendine güven gelir. Ancak çalışmalarını çok gizli yürütür. Öncelikle çok güvendiği insanlara açılır. Peygamberlik gelmeden önceki hayatının güzelliği, dostlarının kendisine inanmalarına vesile olur. Dostları da, kendilerine güvenen dostlarını, gizlice, ikna etmeye uğraşırlar. Bilhassa gençlik arkadaşı Hz. Ebubekir, köleleri sahiplerinden satın alarak, onlara İslâm’ı anlattı. Serbest bıraktı. Kendisi zengin olduğu için de üst tabaka içerisinde de İslâm’ı anlattı. Böylece yeni din, hem bazı zenginler hem de fakirler arasında yayılmaya başladı.

Eğer peygamber, ilk başlangıçta açıktan anlatmaya başlasaydı, muhtemelen gelişmeler olumsuz olurdu. Belki de, önce kendi sülalesi karşı çıkardı. Sülalelerinin menfaatlerine ters olan bu olayı başlamadan bitirirlerdi. Nitekim Şuara Suresi 214üncü ayetle “en yakın hısımlarını uyar” emri gelince, sülalesini çağırdı, anlattı. Amcası Ebu Leheb, çok sert bir cevap verdi ve diğer reisleri de yanına alarak toplantıyı terk etti. Hemen peygamberin aleyhine çalışmalara başladı. Bu durum, bizim “açıktan anlatsaydı, gelişmeler olumsuz olurdu” tahminimizi kuvvetlendiriyor.

Hz. Muhammed, açıktan çalışmamasına rağmen, katılanlar arttıkça konu duyulmaya başladı. Duyulma arttıkça, itirazlar da hızlandı. Bunun üzerine peygamber, İslâm’a girenlerin içerisinden bazılarını seçerek, yeni Müslüman Erkam’ın gözden ırak olan evinde toplantılar yapmaya başladı. Toplantıya katılanlara, gizlice ve sağlam eğitimler vermeye başladı. Amaç, bu guruptakilerin ruhani yüksek niteliklerini ve samimiyetlerini oluşturmaktı. Böylece bu insanlar, ileride zulüm görürlerse, işkencelere bile dayanarak sebat edebilirlerdi.

Bu şekilde eğitim verdiği insanlar, tek tip değildi. Çok farklı yapılardan geliyorlardı. Mekke’nin bütün kabilelerinden, toplumun her kesiminden (okumuş-okumamış, zengin-fakir, genç-yaşlı, kadın-erkek, hür-köle gibi) insanları bir araya getirmeye çalışıyordu. Peygamberin bu stratejisi başarılı oldu. Akrabalarını uyar emrinden sonra açıktan çalışmaya başlayınca, Müslümanlar üzerine saldırılar da başladı. Fakat etrafındaki çekirdeği temsil eden ve yetiştirdiği bu insanlar, kararlılık ve sabırla, reddedilmeye, dışlanmaya ve zulümlere dayandılar. İşkence görenler, diğer Müslümanları ihbar etmediler, onları korudular. Davalarından da dönmediler. Çok az sayıda bazı dönenler oldu. Ama onlar bu gurupta değillerdi.

Hz. Muhammed’in, Müslümanlığı kabul eden insanlara karşı çok ciddi şefkat hislerinin olması, onlara gelebilecek zararlardan dolayı büyük ruhi sıkıntılara girmesi, herkesin tahmin edeceği bir durumdur. Peygamber, bu hassas yapısına ve gözlerinin önünde işkence edilenlere karşı bir şey yapamamanın büyük acısıına rağmen, sabretti. Stratejisini bozmadı. Aksine, azmini korudu. İçindeki fırtınalara yenilip heyecanlı hareket etseydi, hem kimseyi kurtaramazdı hem de kabileler arasındaki kurallar gereği kendisi de büyük zarar görürdü. Belki de mücadele biterdi.

Peygamberin sahip olduğu bu derin maneviyat, sabır ve sebat elbette Yüce Yaradan’ın desteği sayesindedir. Fakat biz biliyoruz ki, Kur’an’da  Bakara 153, Enfal 46 ve 66 da, Allah, sabredenlerle beraber olduğunu vurguluyor. Demek ki biz de, Hz. Muhammed gibi, doğru yoldaki mücadelemizde başlangıçta sabredersek, Yüce Yaradan bizlerle de beraber olur.

Müslümanlar üzerindeki baskı artınca, peygamber yeni taktikler geliştirdi. Bazı Müslümanları Habeşistan’a yolladı. Bir önceki yazımızda da ifade ettiğimiz gibi, Habeşistan’ı seçmesi, peygamberin çok iyi bir dış çevre gözlemcisi olduğunu göstermektedir.

Bir önceki yazımızda bahsettiğimiz, peygamberin koruyucuları olan Hz. Hatice, Ebu Talip vefat edince, durumunun zorlaştığını gördü. Yeni bir strateji oluşturdu. Bir taraftan kendisine yeni bir koruyucu ararken, bir yandan da hicret edebileceği yer arayışına girişti. Medine’den Mekke’ye alış verişe gelen Evs ve Harzec kabilesinin insanlarıyla Mekke dışında Akabe denilen bölgede gizli gizli görüşmelere başladı. Bu iki kabile, birbirine rakipti. Ama Allah’ın yardımıyla, ikisi de peygamberi sevdi. Mekkeli Kureyşliler, bu görüşmelerden haberdar olmadılar. Eşi ve amcasının vefatından sonra bulduğu koruyucusu Mukim de vefat edince, bazı Müslümanları Medine’ye göndermeye başladı. Çünkü peygamber, ortamı hazırlamıştı.

Hicret için Allah’tan izin çıktığını öğrenince, hemen güzel bir kaçış planı yaptı. Önce ters istikamete doğru yola çıktı. Mağaraya saklanınca, geliş izlerini sildirdi. Peygamber böyle güzel planlar yapınca, Yüce Yaradan da onu korudu. Eğer peygamber, tedbirsiz hareket etse, muhtemelen onu yine korurdu. Fakat peygamberin, tedbirini aldıktan sonra kendini Allah’a teslim etmesi, Tevbe Suresi 40ıncı ayete göre, Yüce Yaradan’ın desteğini artırmıştı.

Hz. Muhammed’in insan ilişkileri de farklıydı. İnsanlara sevgiyle yaklaşırdı. Birisi ona elini uzattığında ilk çeken o olmazdı. İnsanlar ona gelerek, hata yaptıklarını itiraf ettiklerinde, hataları dini açıdan ne kadar büyük olursa olsun, onu yanına kabul eder ve onun için Allah’tan af dilerdi. Onların hatalarını başkalarına söylemezdi. Fakat hata yapanı, bir daha sefere çok daha titiz davranması ve disiplinli olması gerektiği hususunda uyarırdı. Ancak ihanet ederek diğer Müslümanların ve insanların zarar görmelerine sebep olanlara karşı, çok sert davranırdı. Bunun örnekleri Medine’deki yaşamında görülmüştür.

Hz. Muhammed’in Medine’ye hicretinden sonraki uygulamaları hususunu, bir sonraki yazımızda değerlendirmeye çalışacağız.

Dini, Hz. Muhammed kategorisine gönderildi | İSLÂM VE HIRİSTİYANLIK TARİHİ ÜZERİNE 3 için yorumlar kapalı

İSLÂM VE HIRİSTİYANLIK TARİHİ ÜZERİNE 2

İSLÂM TARİHİ VE HIRİSTİYANLIK TARİHİNDEN ALINACAK BAZI DERSLER 2

Bir önceki yazımızda Hıristiyanlığın başlangıç dönemi hakkında irdeleme yapmaya çalışmıştık. Bu makalemizde, İslâmiyet’in doğduğu devri ve bölgeyi irdelemeye çalışacağız.
Peygamberlerin arasında, yaşamı hakkında en çok veri sahibi olduğumuz, İslâm peygamberi Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hayatıdır. Hz. Muhammed’in doğduğu şehir Mekke’dir. Mekke, Arabistan yarımadasının iç bölgesindedir. Bu dönemde Arabistan’ın kuzey kısmında, Doğu Roma, yani Bizans ile Persler (Farslar) arasında egemenlik alanı çatışmaları vardı. Fakat Arabistan, hiçbirinin doğrudan etki alanında değildi. Arabistan’ın, büyük devletleri cezbedecek kaynakları yoktu ve büyük bölümü çöl idi. Dolayısıyla burasıyla ilgilenmiyorlardı.
Geçim kaynağı, kervanlarla yapılan ticaret ve Mekke’deki Kâbe’nin kutsal kabul edilmesinden dolayı yapılan ziyaretlerdi. Kervanların alış-veriş yaptıkları Şam gibi şehirler, Bizans bölgesi idi. Bu sebeple, Arabistan’da Bizans korkusu vardı. Ama Bizans’ın, Arabistan yarımadasında askeri gücü ve yetkili vali gibi bir otoritesi yoktu.
Mekke’de krallık gibi bir tek otorite de yoktu. Güneydeki Yemen’de bile bir otorite olmasına rağmen, Mekke’de aşiretler arasında iş bölümü şeklinde oluşan bir birlikte yönetim şekli vardı. Elbette daha etkili aşiretler vardı. Ama tek yetkili değillerdi. Dolayısıyla, bir orduları yoktu.
Bu durum, peygamber için iki açıdan şans oluşturdu. Birincisi, Bizans’ın kısmi etkisi olmasına rağmen, Konstantin’deki (İstanbul) Bizans yönetimine uzak bir bölgede olması sebebiyle, peygamberlik çıkışı doğrudan tehlike olarak görülmedi. İkincisi, bölgesel bir tek otorite de olmadığından, peygamberin ilk ortaya çıktığı yıllarda doğrudan ve sert bir engelleme ile karşılaşmadı.
Hz. Muhammed, peygamberliğini ilan ettikten sonra yaklaşık 12 yıl Mekke’de yaşadı. Çarşılarda rahatça dolaştı. İnsanlara kendisine gelen vahiylerden bahsetti. Onun anlattıklarına inanarak Müslüman olan bazı fakir insanlara, işkenceler yapıldı. Hattâ, Yemenli aile Yesir ve Sümeyye, Mekke’nin ortasında toprağa gövdeleri gömülerek işkence edildiler. İşkence, bütün şehir halkının ve peygamberin gözleri önünde günlerce sürdü. Sonunda zulümlere dayanamayarak ilk İslâm şehitleri oldular.
Diğer taraftan, Müslümanlığı kabul eden bazı fakir insanlar, Mekkelilerin zulümlerinin artması nedeniyle, Habeşistan’a göç ettiler. Bu göç, peygamberin izni ve yazdığı mektup ile oldu. Göç edilen yerin Habeşistan olarak seçilmesinin sebebi, kral Necaşi’nin, Allah’ın tekliğine inanan bir Hıristiyan olması ve Habeşistan’ın, Bizans güdümünde olmamasıdır. Nitekim Necaşi, ölümünden önce İslâmiyet’e ihtida etmiştir. Hâlbuki Yemen’e gidilseydi, Kızıldeniz’i geçmeye gerek yoktu. Ama orada, Mekke’deki aşiretler gibi ateist olan bir kral vardı. Kral tek yetkili olduğundan, gelenlerin hepsini öldürebilirdi. Dolayısıyla Habeşistan’ın varlığı, bir şans oluşturdu.
Mekke’de yaşayan Müslümanlara baskı ve işkenceler yapılmasına rağmen, peygambere dokunulmamıştır. Kendisine para ve iktidar (önemli bir göreve getirilme şeklinde) teklif edilmiştir. Bu teklifler işe yaramayınca, bazen, halktan bazı şahısların hakaretleri olmuştur. Fakat önemli bir etkisi olmamıştır. Bir defasında aşiret ileri gelenlerinden biri sözlü hakaret etmiştir. Bunun üzerine de Hz. Muhammed’in amcası Ebu Talip, karşı tarafa gereken cevabı vermiştir. Böylece muhtemel hakaretleri engellemiştir. Bir konuşmayla, peygambere yapılan aleyhe davranışları bitiren amcası Ebu Talip’in kendisi, Müslüman olmadığı gibi, Mekke’nin en güçlü sülalesinin bir ferdi de değildir. Peygamberin bir başka amcası Ebu Leheb, Hz. Muhammed’e karşı aşırı bir kin beslemektedir. Buna rağmen, Hz. Muhammed fiziki zulme maruz kalmamıştır.
Hz. Muhammed için mücadelenin zorlaşması, amcası Ebu Talip’in ve sadık eşi Hz. Hatice’nin arka arkaya vefat etmeleriyle başlamıştır. Hem kendisi hem de diğer Müslümanlar için bir koruyucu bulmak umuduyla gittiği Taif’te, aksine çocuklara taşlatılmıştır. Fakat vefat eden eşi Hz. Hatice’nin kabilesinin reisi Mutim, onun korumacılığını üstlenmiştir. Peygamber de normal çalışmalarını sürdürmüştür. Medine’den ve diğer yerlerden gelenlerle görüşmeler yapmıştır. Kâbe ziyaretleri ve namaz kılmaları devam etmiştir. Fakat yaklaşık iki yıl sonra Mutim de vefat etmiştir.
Bunun üzerine peygamber, bazı Müslümanları Medine’ye göndermeye başlamıştır. Müslümanların Medine’ye gitmelerini tehlike olarak gören Mekke’deki kabile reisleri toplanırlar. Peygamberi öldürmeye karar verirler. Hiçbir aşiretin cinayetle suçlanamaması için, her kabileden bir kişi seçerler. Amaç, Hz. Muhammed’i birlikte öldürerek peygamberin sülalesinin tepkisini çekmemek ve kan bedeli ödememektir.
Görüldüğü gibi, Hz. Muhammed’in dünyaya geldiği ortam, serpilip gelişmek için uygundu. Fakat kendisinden önceki birçok peygambere göre yaşadığı ortamın uygun olması, başarı için yeterli değildir. Uygun stratejilerin uygulanması çok önemlidir.
Elbette hepsinin başı, Yüce Yaradan’ın desteğidir. Fakat tahmin edileceği gibi, Allah, her peygamberine yardımcı olmuştur. Hz. Musa ve Hz. İsa, Hz. Süleyman gibi bazı peygamberlerine ise, ayrıca doğa üstü özellikler vermiştir. Fakat peygamberlerin başarısını, tamamen ve sadece Allah’ın yardımına bağlamamız, peygamberlere yapılabilecek büyük bir haksızlıktır. Bir fani olarak bizim anlamaya çalıştığımız, peygamberlerin kendilerinin uyguladıkları stratejilerdir. Ancak, diğer peygamberlerin hayatları hakkında yeterli bilgiye sahip değiliz. Bu nedenle, onların uygulamaları hakkında irdeleme yapamayız. Yapmaya kalkışmamız son derece yanlış olur.
Bu sebeple bir sonraki yazımızda, Hz. Muhammed’in uyguladığı stratejiler, taktikler ve insan ilişkilerinden bazıları hakkında, anlayabildiğimiz kadarıyla, kısaca bahsedeceğiz.

Genel kategorisine gönderildi | İSLÂM VE HIRİSTİYANLIK TARİHİ ÜZERİNE 2 için yorumlar kapalı

İSLÂM TARİHİ VE HIRİSTİYANLIK TARİHİ ÜZERİNE 1

İSLÂM TARİHİ VE HIRİSTİYANLIK TARİHİNDEN ALINACAK BAZI DERSLER 1

 

Museviliğin tarihindeki belgeler, diğerlerine göre çok azdır. Bu hususta elimize ulaşan belgeler de, yetersizdir. Ayrıca kutsal kitapları olan Tevrat, çok ciddi değişikliğe uğramıştır. En son yazımını, Yahudilerin Allah’ın oğlu dedikleri, fakat bir kâhin olan Azra (Kur’an’a göre Üzeyir) yapmıştır. Yahudilik konusundaki en emin bilgi, Kur’an’da bahsedilenlerdir. Buradaki bilgiler de, Yahudiliğin tarihini irdelemek için yetersizdir. Bu sebeple Musevilik, irdeleme dışında bırakılmıştır.

Hıristiyanlığın peygamberi, Hz. İsa’dır. Fakat kendisine, sağlığında dinini yerleştirmek ve devletini kurmak nasip olmamıştır. Hıristiyanlık, onun vefatından 300 yıl sonra, Roma Devletinde etkili hale gelmiştir. Dolayısıyla dinin öğretileri, peygamberinin anlatımıyla öğrenilmemiştir. Hz. İsa’ya inanan 12 Havari, yani dostlarının anlatımıyla yayılmaya başlamıştır.

Bu Havarilerin içerisinde en tesirli olanı, Aziz Pavlus’tur. Pavlus, çok muhafazakâr bir Yahudi tarikatına mensuptur. Hz. İsa’nın adını duyduğu ve ona çok kızdığı için, peygamberi öldürmek üzere yola çıkmıştır. Yolda gördüğünü söylediği bir rüya üzerine, hiç tanışmadan Hz. İsa’ya biat etmiştir. Peygamberin kendisini hiç görmemiş ve onunla hiç konuşmamıştır.

Fakat Hıristiyanlığın yayılmasındaki en etkili kişi olmuştur. Çünkü kendisi okuma-yazma bilmekteydi. Ailesi de, Roma Devletinin vatandaş olarak kabul ettiği, dönemine göre güçlü bir aileydi. Dolayısıyla diğer Havariler, ülke içerisinde sınırlı bölgelerde ve Roma Devletinin iznine tabi olarak dolaşabilirlerken, Pavlus imparatorluğun her köşesine gidebilmiştir.

Ayrıca, diğer Havarilerin çoğu, doğrudan Hz. İsa’dan duydukları bilgilerini sözlü olarak aktarırken, Aziz Pavlus, hiç görmediği peygamberin düşüncesidir diyerek anlattıklarını, yazıya dökmüştür. Sözlü anlatımlar, nesilden nesile aktarılırken zaman içerisinde ciddi değişikliklere uğramıştır. Anlatılanların bir kısmı da unutulmuş, akıllardan silinmiştir. Ama Pavlus’un kendi yazdığı mektuplar, çok az değişiklikle gelecek nesillere aktarılmıştır. Günümüz Hıristiyanlarının da en çok itibar ettiği belgeler, Aziz Pavlus’un yazdığı mektuplardır.

Dolayısıyla Hıristiyanlık anlayışının temeli, Hz. İsa’yı hiç görmemiş, onunla hiç sohbet etmemiş, başlangıçta onu öldürmek için yola çıkmış, sadece, gördüğünü söylediği bir rüya üzerine fikrini değiştirmiş bir kişinin anlattıklarına ve yazdıklarına dayanmaktadır. Bu durumun ne kadar sıhhatli olduğunu, daha sonraki gelişmelerden takibedelim.

Hıristiyanlık doğduğunda, Antik Helen Medeniyetinin izleri henüz silinmemişti. Roma Devleti, tam anlamıyla olmasa da, bu medeniyetin devamı niteliğinde çalışmalar yapmaktaydı. Kendilerine özel sayılabilecek dinleri vardı. Fethettikleri geniş bölgelere, kanun ve nizamı götürdüklerini iddia ediyorlardı.

Hıristiyanlık, önce Doğu Roma’da gelişti. Hz. İsa’dan sonraki dördüncü asırda bütün devlette etkili oldu. Tesirinin üst seviyede olduğu dönemde, Batı Roma Devleti, Almanlar tarafından yıkıldı. Doğu Roma, yani Bizans İmparatorluğu yaşamaya devam etti. Almanlar, yıktıkları devletin yerine geçemediler. Kendileri yeni bir devlet kuramadılar. Bu bölgede Hıristiyanlığın temsilcisi olan Kilise, Batı Roma Devletinin boşluğunu doldurdu. Hıristiyanlık birkaç yüzyıl içerisinde bütün Avrupa’ya yayıldı.

Kilisenin, Roma Devletinin yerine geçmesinden sonra, 1492 ile başlayan mucize keşiflerin sonrasındaki yüzyıla kadar, bütün Avrupa Ortaçağı yaşadı. Eski Antik Helen Medeniyeti tamamen unutuldu. Romalıların oluşturmaya çalıştığı yeni medeniyet de terkedildi. Bunlara ilaveten, Hıristiyanlığı temsil eden Kilisenin gücü, hiçbir yeni gelişmeye izin vermedi. Sonuçta Hıristiyanlık, bütün Avrupayı bin yıldan fazla süren karanlıkta bıraktı. Eğer, mucize niteliğinde olan keşifler olmasaydı ve Kilisenin etkisi kırılmasaydı, Avrupa’nın halen Ortaçağda kalabilirdi.

Hz. İsa’nın yol göstermesiyle yürünülmeyen, Aziz Pavlus’un anlatımlarıyla şekillenen ve Kilise sayesinde oluşan ruhban sınıfının egemenliğinde kalan Hıristiyanlık, Ortaçağı yaşarken, Doğu’da İslâmiyet doğdu.

Yüce Yaradan’ın son peygamberi, okuma-yazma bilmeyen, muhtemelen de okuma-yazmayı öğrenemeden vefat eden, yetim büyümüş bir insan idi. Evlenene kadar fakir yaşadı. Doğaüstü güçleri yoktu. Hâlbuki, Hz. İsa’nın döneminde, Hz. Zekeriya ve Hz. Yahya peygamberler vardı. Hz. İsa onların akrabasıydı. Allah, Hz. İsa’ya, her insana yaptığı gibi ruhundan üflemiş, fakat ona ayrıca doğaüstü özellikler de vermişti.

Ancak Hz. İsa, bir tarafta Roma İmparatorluğunun etkin gücü, diğer yanda Yahudilerin bitmeyen tutuculuğu ve güvenilmez davranışları arasında sıkıştı kaldı. Dinini yerleştiremedi, devletini kuramadı. Allah’tan aldığı vahiyleri aktardığı sözleri bile, ölümünden çok sonra kitap haline getirildi. Giderek, neredeyse her eli kalem tutan, bir kutsal kitap yazdı. Bin civarında Yeni Ahit yani İncil oluştu. M.S. 325 yılında İznik toplantısında kitaplar değerlendirildi. Hemen hepsi reddedildi. Dört adet İncil, geçerli kabul edildi. Bu dört İncil, birbirinden farklı anlatımlara sahipti. Bilhassa, Nuh tufanı, Hz. Musa’nın Mısır’dan çıkışı gibi bazı olaylar, Hz. İsa’nın soy kütüğü gibi konular çok faklı idi.

Bir din düşünün ki, birbirinden farklı dört kitabı olsun. Kitaplarda anlatılanlar farklı olduğu halde, hepsi de geçerli sayılsın. Böyle bir garabet durum, örneğin, Budizm’de de yoktur. Hatta ideolojilerde bile olmaz.

Bir din düşünün ki, kutsal kitaplarında peygamberlerini Allah’ın oğlu olarak kabul etsinler, fakat aynı peygamberin soy kütüğünü, babası Yusuf idi diyerek onun üzerinden devam ettirsinler. Görülüyor ki, Hıristiyanlığın kutsal kitaplarına göre Hz. İsa, hem Allah’ın oğlu, aynı zamanda da Yusuf’un oğlu. Bunu okuyanlar, nasıl karar verecekler? Kitapta yazılan diğer anlatımlara nasıl inanacaklar?

Çok kısa olarak aktardığımız bütün bunlar gösteriyor ki, Kilisenin dinle ilgisi olmayan ters tavırları olmasa bile; Hz. İsa’nın genç yaşta ölümü, kutsal kitabının Hz. İsa’dan uzun süre sonra ve peygamberi tanımayanlar tarafından yazılması, tek kutsal kitabın olmayışı, önce bin civarında olan, sonra dörde indirilen kitapların birbirinden farklı şeyler anlatması gibi sebeplerle, zaten Hıristiyanlık, ortaya bir devlet ve medeniyet koyamazdı.

Yazımızın başlığıyla ilgili konuları daha fazla dağıtmadan burada bitiriyoruz. Gelecek yazımızda, İslâmiyet’in doğuşundan sonra kısa süre içerisinde olan olayları ve etkenlerini, yine kısaca irdelemeye çalışacağız.

Dini kategorisine gönderildi | İSLÂM TARİHİ VE HIRİSTİYANLIK TARİHİ ÜZERİNE 1 için yorumlar kapalı

YENİ YILDA KENDİ KABUĞUMUZU, İÇTEN KIRMAMIZ DİLEĞİYLE

YENİ YILDA KENDİ KABUĞUMUZU, İÇTEN KIRMAMIZ DİLEĞİYLE

İnsanlık olarak yeni bir takvim yılının eşiğindeyiz. İnsanlar, her yeni yıla umutla girerler. Fakat büyük çoğunluk umduğunu bulamaz. Ömrü olanlar yeniden umutlanmak için yeni bir yılın girmesini beklerler. Dolayısıyla, insanların çoğu için umutlar, hep yeni gelecek yıllara kalır.
Elbette bizler, yeni yılda nelerle karşılaşacağımızı bilemeyiz. Gaybı, sadece ve sadece Yüce Yaradan bilir. Fakat daha mutlu ve huzurlu olabilmemiz için, bazı şeyleri değiştirmek bizim elimizde. Bu konuyla ilgili olarak yine bu sitede yayınladığımız “Kafaların İçi Değişirse, Dünya Değişir” başlıklı makalemizde bazı açılardan fikirlerimizi ifade ettik.
O yazımıza, Albert Einstein’ın: “Ön yargıları parçalamak, atomu parçalamaktan çok daha zordur” sözüyle başlamıştık. Kelimelerin sihirli olduğunu düşünerek , sözcüklerin peşine takıldığımızı vurgulamıştık. “devrim”, “inkilâp”, “özgürlük”, “demokrasi”, “sevgi”, “dost” gibi kelimeleri çok söyleyince, onları gerçekleştireceğimizi düşünmek yanlışlığına düştüğümüzü belirtmiştik. Yazımızı aşağıda vereceğimiz son paragrafı ile bitirmiştik:
Kur’an’da insanlara en çok yapılan tavsiyenin, düşünmemiz yani akıl yürütmemiz olduğunu dikkate aldığımız zaman değişimi başlatmış oluruz. Düşündükçe ve konulara Rahmani açıdan baktıkça, önce kendi kafamızın içinin değiştiğini göreceğiz. Biz değişirsek zaten dünya da değişecektir. Gücü, kelimelerde aramayıp kalbimizde arasak, sihirli formüle gerek kalmadan huzuru bulmuş oluruz.
Tabiat, değişime nereden başlamamız gerektiği hususunda bize sürekli yol göstermektedir. Bilindiği gibi, bir yumurta içten kırılırsa, yeni bir hayat başlar, dıştan kırılırsa, yumurtanın hayatı biter. Benzer şekilde bir başak tanesi içten çatlarsa, yeni bir hayat başlar, dıştan kırılırsa hayatı biter.
Bu durumu insanlara uygularsak, benzer sonuçlara ulaşırız. Bir insan kendi iç dünyasındaki kabuğunu içten çatlatırsa, yepyeni bir hayata merhaba diyebilir. Tamamen farklı bir insana dönüşebilir. Tarihte böyle insanların örnekleri çoktur. Aziz Pavlus, Hz. Ömer, Ebu Zer, Haild bin Velid, Buddha gibi insanlar sadece geniş kitlelerin bildiği birkaç örnektir.
Yeni yıla girerken, geçmiş dönemimizin muhasebesini, içimizden, kimseye duyurmadan, fakat ayna karşısında gözlerimizin içerisine bakarak yaparsak, umulur ki bizde de benzer değişimin temeli atılmış olur. Ayna karşısında kendimizle konuştuğumuzda, kendi şahsımıza saygı duymadıysak, gözlerimize bakarak konuşmayı sürdüremediysek, moralimizi bozmayalım.
Ayna karşısında yine kendi gözlerimizin içerisine bakarak, kendimizle konuşmaya devam edelim. Bu defa, hatalarımızı düşünmeye çalışalım. Kendimizi; aldattığımız, ezdiğimiz, hor gördüğümüz insanların yerine koyalım. Kendimizi onların yerine koyduğumuzda, bizim hakkımızda neler düşündüklerini hayal edelim.
Sonra bu hatalarımızı düzeltmek için, neler yapmamız gerektiğini düşünelim. Ayna karşısındaki kendimizle yaptığımız bu konuşmayı, kendimizden gurur duyacağımız davranışların ve anlayışların neler olacağını bulana kadar sürdürelim. Böyle yaparsak, yeni yılda daha huzurlu bir hayata merhaba diyebiliriz. Yoksa, içine düştüğümüz kısır döngüden çıkamayız. Yaşayan ölü gibi oluruz. Hem bu dünyamızı hem ahiretimizi kaybederiz.
Aziz Pavlus gibi Hz. İsa’yı, Hz. Ömer gibi Hz. Muhammed’i öldürmek için yola çıktıktan sonra rüya görmeyi beklemeye veya iç muhasebe yapmaya gerek yok. Veya Alfred Nobel gibi, gazetelerde yanlışlıkla yapılan, kendi ölüm ilanını ve hakkında yazılanları gördükten sonra muhasebe yapmaya da gerek yok. Onların nasıl muhasebe yaptıklarını, akıllarından neler geçirdiklerini düşünmek yeterli.
Ailemizin veya dostlarımız dediğimiz, ama gerçek durumlarını bilmediğimiz insanlar arasında yeni yıla girmeyi beklerken de, muhasebe yapabiliriz. Yapacağımız muhasebe sonrasında kendi kabuklarımızı kırarsak, gelecek yeni yıllarda, gerçek dostlar ve gerçek aile arasında yaşama imkânını yakalayabiliriz. Yeter ki Allah ömür versin.
Demek ki, umutla beklediğimiz yeni yılda daha huzurlu olabilmemiz, geçmişin muhasebesini gerçek anlamda yapabilmemize bağlı. Unutmayalım, biz insanlığa hizmet için, yani Yüce Yaradan’ın gösterdiği yola doğru bir adım atarsak, Allah bize daha fazla adım atar. Yani bize daha çok yol gösterir ve yardımcı olur.
Allah’ım, bizlere verdiğin akıl, vicdan ve iradeyi kullanarak yapacağımız iç muhasebemizde, lütfunla bizlere yardımcı ol. Yine lütfunla, bizlerin irade gücümüzü artır.

YAŞAM kategorisine gönderildi | YENİ YILDA KENDİ KABUĞUMUZU, İÇTEN KIRMAMIZ DİLEĞİYLE için yorumlar kapalı

ALLAH’IN VERDİĞİ İTAAT ETMEME HÜRRİYETİ

ALLAH, İNSANA, İTAAT ETMEME HÜRRİYETİ VE GÜCÜ DE VERMİŞTİR

 

Bütün semavi dinlerin ortak anlatımlarından birisi, Yüce Yaradan’ın insanlara seçme hürriyeti verdiğidir. Bir insanın yapabileceği en net seçim, bir şeyi kabul etmesi veya reddetmesidir. Kabul etmek, aynı zamanda o şeye inanmaktır. Rddetmek de, aynı zamanda o şeyi inkâr etmektir.

18 Kehf Suresi 29: “Ve de ki: O hak Rabbimizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin…”

Allah’ın sözü olan bu ayetten çok net anlaşılacağı gibi, insan kabul etmekte veya reddetmekte serbesttir. Dilerse Yüce Yaradan’ı bile reddedebilme hakkına sahiptir.

Bilindiği gibi, günlük yaşamımızda bile, yaptığımız her seçimin bir karşılığı vardır. O halde bizim, Allah’ı kabul etme veya reddetmemizin de bir karşılığı olacaktır. Yüce Yaradan, Kendisini inkâr etmemiz durumunda, bu karşılığın ne olacağını aynı ayetin devamında şöyle ifade etmektedir: “Çünkü Biz, zalimler için öyle bir ateş hazırlamışız ki, duvarları, çepeçevre onları içine alacaktır. Eğer feryat edip yardım isteseler, erimiş maden gibi yüzleri haşlayan bir su ile cevap verilir. O ne kötü bir içecek ve ne kötü bir dayanma yeri!”

Allah, ayetinde yaptığı bazı tasvirlerle, Kendisini inkâr edenleri ahiret hayatında cezalandıracağını beyan etmektedir.

İnkâr ettiğimiz takdirde ceza çekeceksek, acaba biz de karşı tarafa az da olsa zarar verebilirmiyiz? Yani, biz Yüce Yaradan’ı inkâr edince, Ona bir zararımız dokunabilr mi? Bu konuda Kur’an şöyle diyor.

3 Ali İmran Suresi 131: Göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah’ındır. Sizden önce kendilerine kitap verilenlere de, size de “Allah’a karşı gelmekten sakının” diye tavsiye ettik. Eğer inkâr ederseniz, (bilin ki) göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah’ındır. Allah, zengindir,  övülmeye layıktır.

Aynı surenin bir başka ayetinde, yine benzer şeyden bahseder. Aşağıda verdiğimiz bu ayette, öncekine ilave bir husus vardır. O da, Allah’ı kabul etmemizin, sadece kendi iyiliğimiz için olduğu hususudur.

3 Ali İmran 170: “Ey insanlar! Peygamber size Rabbinizden hakkı (gerçeği) getirdi. O halde, kendi iyiliğiniz için iman edin. Eğer inkâr ederseniz bilin ki, göklerdeki her şey, yerdeki her şey Allah’ındır. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

Ayetlerden anlaşılacağı gibi, Yüce Yaradan’ı, kendi iyiliğimiz için kabul ederek iman etmeliyiz. Onu kabul etmeyerek inkâr edersek, Allah’a hiçbir zararımız olmaz. Sadece kendimize zararımız olur.

Peki, bize Kendisini reddetme hürriyeti veren Allah, bu fikrimizi icra edebilmemiz için gerekli gücü de vermiş midir?

11 Hud Suresi 15: “Her kim dünya hayatını ve güzelliklerini isterse biz onlara amellerinin karşılığını orada tamamen öderiz. Bu hususta kendilerine bir densizlik yapılmaz.”

Ayetten anlaşıldığına göre, Allah’ı inkâr ederek, sadece dünya nimetlerini isteyenlere, diledikleri verilmektedir. Yani dünya nimetlerinden faydalanabilmeleri için gerekli güç ile desteklenmektedirler. Hattâ dünyadaki güzelliklere ulaşmak için, gerekli amelleri, kendilerine Allah’ın verdiği kuvvet sayesinde işleyenlere, bu amellerinin karşılığı tastamam verilmektedir.

Dolayısıyla Yüce Yaradan, insanlara, hem Kendisini inkâr etme hürriyeti vermektedir, hem de bu özgürlüğü ifa edecek güç vermektedir.

Ancak bu güç, bütün ömrümüz için geçerli olmayabilir:

30 Rum Suresi 54: “Allah, sizi güçsüz olarak yaratan, sonra güçsüzlüğün ardından bir güç veren, sonra gücün ardından bir güçsüzlük ve yaşlılık verendir. O, dilediğini yaratır. O, hakkıyla bilendir, hakkıyla kudret sahibidir.”

Yine Yüce Yaradan’ın bize verdiği zaman, bizim lehimize olmayabilir:

3 Ali İmran 178: “İnkâr edenler, kendilerine vermiş olduğumuz mühletin, sakın kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz, onlara ancak günahları artsın diye mühlet veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.”

Demek ki, inkâr edenlere verilen süre, aslında onların aleyhine. Böyleleri için dünyada geçirdikleri her an, onların günahlarını artıyor. Günahlar arttıkça da, ceza olarak verilecek azap daha bir alçaltıcı oluyor. Bu durum Fatır Suresi 39uncu ayette de, net bir şekilde ifade ediliyor.

İnkâr edenlerden bazıları, kendilerinde itaat etme veya etmeme hürriyeti, ve gücü olmadığını, bazı güç ve mevki sahibi insanlar tarafından zorlandıklarını iddia ederler. Böylece, kendilerini temize çıkararak, işlenen suçların günahını, kendilerinden daha güçlü olan diğer insanlara yüklenmesini isterler. Kur’an bu hususta çok açık bir şekilde açıklamalar yapmıştır. Daha önceki bazı yazılarımızda, bu konularla ilgili ayetlerden örnekler verdik. Müminun 47inci ayet ve devamı, zayıf olanların ahirete vardıklarında, güçlüleri suçlamasının işe yaramayacağını beyan etmektedir.

Doğrudan bu makalemizin konusuyla ilgili bir ayet şöyledir:

39 Zumer Suresi 7. “Eğer inkâr ederseniz, şüphesiz ki Allah sizin iman etmenize muhtaç değildir. Ama kullarının inkâr etmesine razı olmaz. Eğer şükrederseniz sizin için buna razı olur. Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın yükünü yüklenmez. Sonra dönüşünüz ancak Rabbinizedir. O da size yaptıklarınızı haber verir. Çünkü O, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilir.”

Demek ki Yüce Yaradan, bizim Kendisini inkâr etmemize razı değil. Suçu başkasına yüklememizin de mümkün olmayacağını, “hiçbir günahkâr, başka bir günahkârın yükünü yüklenmez” diyerek net bir şekilde beyan ediyor.

Bu sebeple, Yüce Yaradan’ın bize verdiği ve nasıl kullanacağımız bize bağlı olan, itaat etme veya etmeme hürriyeti ile, bir şeyler ortaya koyma gücünü, inşallah, Allah’ın öğütleri doğrultusunda kullanalım. Çevremizdeki insanlara da, bu hususta yardımcı olalım. Onların, inkâr edenlerin değil, şükredenlerin içerisine girmelerine vesile olmaya gayret edelim.

Allah’ım, insanların, Senin onlara verdiğin seçme hürriyetini ve seçtiklerini ifa etme gücünü, Senin öğütlerin doğrultusunda kullanabilmeleri için, onlara irade gücü ver.

Senin her şeye gücün yeter.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | ALLAH’IN VERDİĞİ İTAAT ETMEME HÜRRİYETİ için yorumlar kapalı

TORUNLARIMIZA KARŞI YÜKÜMLÜLÜĞÜMÜZ

TORUNLARIMIZI DİNDAR VEYA ATEİST YAPMAK BİZİM ELİMİZDE

 

Elbette torunlarımızın dindar veya ateist olmaları tamamen bize bağlı değildir. Gencin kendisinin araştıran biri olup olmaması, arkadaşlarının etkisi, Yüce Yaradan’ın o şahsın davranışlarına vereceği karşılık gibi hususlar da tesirlidir. Fakat ebeveynler ve çevre olarak bizim etkimiz çok daha fazladır.

Bilindiği gibi, dünyamız küresel bir köy haline geliyor. Kitle ulaşımında ve iletişimde hızlı gelişmeler var. Bilhassa, internet vasıtasıyla, araştırma yetenekleri gelişiyor. Bütün bunlar, çocuklarımızın daha şimdiden konuları sorgulamalarına sebep oluyor.

Eğer biz onlara dini konuları anlatırken, bize 40-50 yıl önce anlatıldığı gibi anlatırsak, nasıl karşılık alacağımızı kısaca görmeye çalışalım. Çoğumuz, eskiden bize anlatılanlara halen inanmaktayız. Dolayısıyla torunlarımıza ve gençlere de aynısını anlatıyoruz. Birkaç kısa örnek verelim:

Hoca Ahmet Yesevi hazretlerinin dergâhında, yetiştirdiği öğrencilerinin (mürid) olduğunu hepimiz biliyoruz. Öğrencilerden yetiştiklerine ve “el almaya” hazır hale geldiklerine inanılanlar, dergâhtan gönderilirlermiş. Bu öğrenciler için, bazı veda törenleri yapıldıktan sonra, Yesevi Hoca, odanın içerisinde yanmakta olan taş şöminenin önüne geçermiş. Ocakta yanmakta olan odun parçalarından birini eline alırmış. Sonra bu odunu fırlatırmış. Daha sonra öğrencisine döner ve git bu odunun düştüğü yeri bul, senin görev yerin orası dermiş. Derviş anlayışındaki öğrencisi de, ateşi takip eder, bulur ve oraya yerleşirmiş.

Hâlbuki, bir nevi casusluk (çaşıtlık) ağı oluşturan dervişler, hangi bölgeye ne vasıfta derviş gerektiğinin bilgisini dergâha ulaştırıyorlardı. O bölgelere gönderilecek öğrenciler de, gerekli bilgilerle donatılıyorlardı.

Anlatılan bir başka örnek, Hz. Mevlana ile ilgilidir. İşin ilginç yanı, ben bu hikâyeyi 40-50 yıl önce değil, Kasım 2017 yılında Mevlana’yı uzun yıllar araştıran ve topladığı bilgileri, ülkenin entelektüel bir gurubuna anlatan ilâhiyat hocasından dinledim.

Hz. Mevlana dergâhındaki odasında geceleri namaz kılar dua edermiş. Yine böyle birgün, Mevlana hazretleri secdedeyken odasının kapısı biraz aralıkmış. Oğlu ve dergâhın ileri gelenleri odanın yanından geçerken bakmışlar ki, Mevlana secdeye kapanmış. Geri geldiklerinde yine aynı durumdaymış. Merak etmiler, ara sıra takip etmişler. Mevlana hazretlerinin secdeden hiç kalkmadığını anlamışlar. Bunun üzerine içeriye girmişler. Bir de ne görsünler? Mevlana hazretleri ağlayıp durduğu için, gözyaşları donmuş. Sakalının üzerinden donarak yere ulaşmış. Donan gözyaşları sebebiyle sakalı yere yapışmış. Hz. Mevlana donmuş sakalını yerden kurtaramadığı için kalkamıyormuş. Hemen sıcak su falan getirmişler ve Mevlana’yı kaldırmışlar.

Mevlana ile ilgili olarak böyle bir hikâyeyi anlatan ve onu dinleyen entelektüel hocaların da tasdik ettikleri bu uzman hocanın, çokça namaz kıldığına inanıyorum. Fakat kendisi, alnını secdeye koyduğunda, gözlerinin çenesinden daha alt irtifada kaldığına dikkat etmemiş olmalı ki, gözyaşının nereye gideceğini hesaplayamamış. Ayrıca donma konusundaki fizik ve kimya kurallarıyla hiç ilgisi olmadığı anlaşılıyor. Sunumu bittikten sonra bu uzman hocaya, “biraz da Hz. Mevlana’nın fikirlerinden bahseder misiniz?” diye sorduğumda, “Mevlana, bir okyanustur, neresini anlatayım” diyerek konuyu kapattı. Böylece 20 yıllık araştırmalarının sonuçlarından faydalanamadık.

Gençliğimizde bize anlatılan bir başka örnek, Yavuz Sultan Selim Han ile ilgili. Yavuz, doğu seferinde Şah İsmail’i yendikten sonra, güneye yönelir. Mısırdaki Memlûk Türk Devleti üzerine yürür. Bu yürüyüş sırasında ordunun tamamının meşhur Sina çölünü geçmesi gerekmektedir. Vezirlerden (mareşal) Hüseyin Paşa dahil itirazlar yükselir. Çünkü bu çölü daha önceki Moğollar, Emir Timur gibi cihangirler geçmekten çekinmişlerdir. Fakat Yavuz Sultan Selim, 13 günde çölü geçer. Çölde iken, askerlerden birisi tesadüfen bir su kaynağı bulur. Fakat bu su ile ancak kendi matarasını doldurabilir. Su dolu matarasını alır ve hemen padişahın çadırına koşar. Elindeki suya padişahının kendinden daha çok ihtiyacı olduğunu düşünür. Padişaha haber verirler. Yavuz, çadırın dışına çıkar. Mataradaki suyu içmeyerek herkesin gözü önünde yere döker. Dökerken de askerlerine şöyle seslenir: “Askerim susuz ise, ben de susuzum” Bu hikâyeyi anlatanlar da bize döner şöyle derler: “İşte bu anlayışlar ve duygular sayesinde Sina çölü geçildi.”

Hâlbuki, Yavuz’un Sina Çölünü geçerken uyguladığı levazım yöntemleri, yakın zamana kadar, dünyadaki bazı ciddi Harp Akademilerinde ders olarak veriliyordu.

Adlarına hikâyeler düzenlenen bu insanlar, Allah’a kalpten inanan, dürüst, güzel işler yapmaya gayret eden kişilerdi. Fakat onları bu şekilde tanıtmaya kalkışmak, öncelikle, bu mümtaz kişilere hakaret etmekle eşdeğerdir.

Yüce Yaradan, elbette, Kendisine kalpten inanan, dürüst ve güzel işler yapmaya çabalayan insanlara yardım eder. Yaptığı bu yardımlarda, kullarını korumak için, bize göre doğaüstü olan durumlar oluşturabilir. Fakat, yardımlarının hikâyelerde anlatıldığı şekilde olacağını iddia etmek, Allah’ın peygamberleri aracılığıyla bize aktardıklarını, hiç anlamadığımızı gösterir.

Verdiğimiz örnekleri “uç” misal olarak bulanlar olabilir. Ama eğer düşünürsek, masum gibi görünen birçok hikâyenin ve din ileri gelenlerinin koydukları zorlaştırıcı kuralların, tam anlamıyla küreselleşecek bir dünyada yaşayacak olan torunlarımız tarafından, mantıklı bulunması ihtimali çok zayıftır.

Yukarıda çok kısa olarak aktardığım bu örneklerin benzerinden, binlercesi insanların sohbetlerini süslemektedir. Böyle hikâyeler, sadece Hz. Muhammed’in ümmetinde anlatılmaz. Benzerleri, Hz. İsa ve Hz. Musa’nın ümmetinde de var. Hem de çok sayıda. Bilhassa Kilisenin anlatımları, yukarıdaki hikâyelere çok benzer. Bu durum sadece semavi dinlerde değil, Budizm’de de var. Onlar da, Buda heykellerinin karşısına geçip, heykelden, oğlunu veya kızını evlendirmesini, işlerini düzeltmesini vs istiyor. Onlarda da, dervişlerin doğaüstü hikâyeleri dillerde dolaşıyor.

Demek ki sorun, sadece bir gurubun değil. Bütün insanlığın. Dolayısıyla hep birlikte çözüm üretmeliyiz. Eğer, Yüce Yaradan’ın bize verdiği aklı, vicdanı ve iradeyi kullanarak, Onun gösterdiği yolda yürürsek, çözüme ulaşabiliriz.

Bizim, gençlere bazı şeyleri anlatabilmemiz için, iki temel şart vardır. Birincisi, Allah’ın Kur’an’ında sıkça “hiç düşünmez misiniz? Hiç akıl erdirmez misiniz?” diyerek, bizi yönlendirmesine uymak ve düşünerek, akıl erdirerek konuşmaktır. İkincisi ise, Yüce Yaradan’ın gösterdiği yoldan yürümeye çalışarak, dürüst davranarak, güzel işler yaparak Onun rızasını kazanmaya uğraşırken, çevremiz için güzel örnek oluşturmaya gayret etmektir. Bu iki özellik bir arada olmazsa, torunlarımızın seçimlerinden biz sorumlu oluruz. Bu iki vasıftan ne kadar fire verirsek, torunlarımız da o kadar fire verir.

Anonim bir deyiş olan “biz dünyayı, torunlarımızdan borç aldık” sözü gereği, torunlarımızın güzel gelecekleri için gayret sarfetmekle yükümlüyüz.

Allah’ım, bizlere aklımızı kullanabilmemiz için zihin açıklığı ver. Dürüstlükten ayrılmayarak salih ameller işleyebilmemiz için irade gücü ver, sabır ve sebat ver.

Sosyal kategorisine gönderildi | TORUNLARIMIZA KARŞI YÜKÜMLÜLÜĞÜMÜZ için yorumlar kapalı

MEŞRUTİYET VE CUMHURİYET DÖNEMİ 2

MEŞRUTİYET VE CUMHURİYET DÖNEMİ ÖNDERLERİNİN KARŞILAŞTIRMASI 2

 

Önceki yazımızda, fikir insanlarını karşılaştırmıştık. Meşrutiyet dönemi fikir insanlarının eserlerindeki kalitenin, Cumhuriyet dönemininkine göre daha iyi olduğu kanaatine varmıştık. Elbette Cumhuriyet döneminde de güzel düşünürler var, fakat öncekiler oran olarak daha kapasiteli demiştik. Yoksa Meşrutiyet dönemi yazarlarının da birçok eksikleri, hataları vardı. Fakat onlar, devirlerindeki bilgiye ulaşmanın günümüze göre daha zor olması ve yaşadıkları dönemde devletin çöküşünü gözlemlemeleri dolayısıyla hızlı düşünmeleri zorunluluğu sebebiyle mazur görülebilirler.

Nitekim 1833 yılında, Osmanlı Devletinin bir valisi olan Kavalalı Mehmet Paşanın oğlu İbrahim’in komutasındaki bir ordu, Mısır gibi uzak diyarlardan gelerek, koca devletin ordusunu Konya’da yenmiş ve İstanbul’a ilerlemeye başlamıştı. İngiliz ve Fransızlar duruma ilgisiz kalmışlardı. Padişah ve devlet erkanı, son çare olarak, “denize düşen yılana sarılır” diyerek, son dönemlerdeki ezeli düşmanları Ruslardan yardım istemişlerdi. Koca İmparatorluğu, uzak bir yerdeki valisinin oğlunun elinden Rusya kurtarmıştı.

Tabii Rusya da, bunun karşılığını almak için harekete geçmişti. Ruslar, Kudüs’teki Ortadokslara haklar verilmesini istemiş, aksi takdirde Osmanlı Devletini bitireceklerini ima etmişlerdi. Valisi ile başa çıkamayan bir devletin, Rusya ile baş etmesi düşünülemezdi. 1828-29 yılında yaşananlar daha tazeliğini koruyordu.

Koca İmparatorluk, bu durumdan kurtulabilmek için Mustafa Reşit Paşa vasıtasıyla, Fransız ve İngilizleri ikna etmeye çalıştı. İngiltere henüz Hindistan’ı tam işgal etmemiş ve dünya siyasetine ağırlığını koyacak duruma gelmemişti. Osmanlı Devletinin yöneticileri, onları ikna etmeyi başardılar. Devletlerini yıkılmaktan kurtardılar. Fakat karşılığında 1839’da Gülhane Hattı Humayun’u ilan edildi. Bu olaydan sonra devletin bütün politikası, güçlü devletler arasındaki rekabeti takip etmek, böylece devletlerini yıkılmaktan kurtarmak oldu.

İlk defa Mustafa Reşit Paşa’nın ciddiyetle uygulayarak devletin kurtulmasını sağladığı bu denge politikasını, diğer bütün padişahlar da takip ettiler. Artık, denge politikasını en iyi takip eden padişah, en başarılı padişah haline geldi. (Nitekim, II. Abdülhamit Han’ı övenler, onun eğitimde yaptığı güzel işleri görmezler, sadece uyguladığı denge politikasını methederler. Hâlbuki, bu denge politikası, belki devleti ayakta tutmuştur, ama son yüzyıldaki en büyük toprak kaybı, onun zamanında meydana gelmiştir. Fakat eğitimdeki güzel işleri sayesinde yetişen gençler, yıkılan devletin yerine yenisini kurmuşlardır. Ülkenin şanssızlığı, II. Abdülhamit Han ile bu gençlerin birbirlerini düşman gibi görmeleri, uzlaşmamalarıdır.)

Rakip devletler arasındaki rekabeti kullanma siyaseti, sahneye Almanya’nın çıkıp güçlendikten sonra dengeleri bozmasına kadar, kör-topal, devam etti. 1908 de Reval’de Almanlara karşı ve Osmanlı topraklarını paylaşma hususunda bütün devletler anlaşınca, (bunun sebepleri üzerine çeşitli yazılarımızda değinmiştik) bizim denge politikamız bir işe yaramaz hale geldi. Bu durumda tek sarılınacak güç olan Devletin ordusunun, ne kadar güçsüz olduğu acı bir yenilgiyle anlaşıldı. Uzak bir valisinin oğlu karşısında alınan onursuz yenilginin daha beteri, bu defa I. Balkan Savaşında yaşandı.

Çünkü başta padişahlar olmak üzere devleti yönetenler, sadece dışarıdaki güçlü devletlerin kapılarını aşındırmışlar, böylece ülkelerini ayakta tutmaya çalışmışlardı. Fakat bu dönemde; kendi ordularının, ekonomik ortamlarının, sanayilerinin, eğitim sistemlerinin iyileşmesi için çok az şey yaptıkları, dolayısıyla, kötüye gidişin daha hızlandığı anlaşılmış oldu. 1854’ten itibaren alınan borçların çoğu, üst tabakanın daha lüks yaşaması için harcandı. Yine de borçların bir kısmıyla, Sultan Abdülaziz döneminde, deniz kuvvetleri yenilendi. Fakat bu donanmanın bir bölümünü bile, Plevne Savunması sırasında yardıma gönderme basireti gösterilmedi. Bu duruma itiraz eden Şıpka Geçidi kahramanı Süleyman Paşa, II. Abdülhamit Han ve ekibi tarafından görevden alındı. Plevne’deki Gazi Osman Paşa ise, kaderiyle başbaşa bırakıldı. 1878 yılında Plevne düşünce, Ruslar İstanbul Yeşilköy’e kadar hiç mukavemet görmeden geldiler. İstanbul’un işgalini ve devletin bitmesini, ağırlıklı olarak, İngilizler önledi.

1833’teki yenilgiden sonra devleti, önce Rusya, sonrasında İngiltere ve Fransa kurtarmıştı. Fakat I. Dünya Savaşı çıkararak Osmanlı Devletini pay etmek isteyenler, bu defa bizi kurtaran devletlerin hepsi idi. Yani eski rakip devletler, hep birlikte Osmanlı Devletini boğmaya gelmişlerdi. Artık, bizi onlardan kurtaracak bir devlet de, görülmüyordu. Çünkü bu güçlü devletler, yeni rakip Almanya’yı, karadan ve denizden sardıklarını düşünüyorlardı. Ayrıca ABD’nin maddi desteğini de almışlardı. (Not: Bu durumdan Türkleri kurtarabilecek tek güç, Yüce Allah idi. Çünkü savaşı Almanya kazansa bile, benzer tehlike vardı. Nitekim Yüce Yaradan, aşağıda bahsedeceğimiz isimlerin dürüstlüğünü görünce, onları destekledi. Tarihsel bir kalıntı yapılmak istenilen millet, yeniden hayat buldu.)

Büyük devletler, bu heyecanla ve güle oynaya, Çanakkale boğazına geldiler. İstanbul’u işgal edip, Rusya’ya yardım ulaştıracaklardı. Fakat beklenmedik şeyler oldu. Öldü dedikleri insanlar, Çanakkale destanını yazdılar. Dönemin en güçlü devletleri, hem denizde hem de karada yenildiler.

Biz de bu yazımızda, batmakta olan devletin yerine, sağlam temellere dayanan yeni bir devlet kuran bu genç önderleri irdelemeye çalışacağız.

Meşrutiyet döneminin önderlerini inceledikçe görüyoruz ki, bu insanların hemen hepsi birkaç dil biliyorlar. Hem Batı dillerinden birini hem de Doğu dillerinden birini biliyorlar. Sürekli kitap okuyorlar. Okudukları kitapların bir kısmı ilk kaynaktan, tercüme değil. Cephelerdeyken bile kitap okuyanları var. Bilgisine güvendikleri yabancı insanlarla mektuplaşıyorlar. Mektuplarında, hem dünyanın genel siyasi durumu üzerinde fikir beyan ediyorlar, hem de insanlığın geleceğiyle ilgili fikri tartışmaları yapıyorlar.

İnceledikçe yine farkediyoruz ki, bazı önderler, hem devlet yöneticisi hem de aynı zamanda eserleri olan fikir insanı konumundalar. I. Meşrutiyetin önemli isimlerinden Ziya Paşa ve 1917 yılına kadar sadrazamlık yapan Sait Halim Paşa, böylesine kabiliyeti olan insanlardan en meşhur olanlarıdır.

Abdülhamit’in açtığı eğitim kurumlarında yetişen devlet adamlarının içerisinden, öne çıkmış olanların bir çırpıda sayabileceklerimiz şunlar: Enver Paşa, Mustafa Kemal Atatürk, Cemal Paşa, Talat Paşa, Kazım Karabekir, Fevzi Çakmak, İsmet İnönü, Rauf Orbay. Ancak bu saydığımız isimler, sadece ön safta olanlardır. Yoksa bunların arkalarında destekçileri olan çok fazla sayıda kaliteli insan olmasaydı, yeni bir millet ve yeni bir devlet kurulamazdı.

Yukarıdaki insanlari çeşitli yönlerden eleştirmek mümkündür. Bu kişiler de birbirlerini eleştirmişlerdir. Ancak eleştirilecek yönlerinin olması, onların güzel vasıflarını örtmez. Bu insanların ortak özelliklerinin bazısını yukarıda ifade ettik. Birkaç dil bilmeleri, çok kitap okumalarından, cephedeyken bile okumayı bırakmadıklarından bahsettik. Bu saydığımız özelliklere hepsi sahip değildi. Fakat hepsinin ortak özelliği, dürüst olmalarıydı. Kendi menfaatlerini zerrece düşünmeden, ülkeleri için ve canlarını feda edercesine mücadele etmeleriydi. Bu mümtaz insanlar, dünyadaki olayları iyi süzebilecek bilgi seviyesinde olduklarından, hataları olmalarına rağmen, sonunda bir milleti diriltmeyi başardılar. Tarihin şahit olmadığı bir inkilâbı gerçekleştirdiler. Türk İnkilâbı oluşturdular.

Ne Roma İmparatorluğunun yıkılışında, ne Fransa’daki numaralandırılan Cumhuriyetlerde, ne İngiliz İmparatorluğunun kuruluşunda, ne ABD’nin kuruluşunda, ne Almanya Devletinin ortaya çıkışında, ne Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun yıkılışında, ne SSCB’nin kuruluşunda ve yıkılışında, ne Mao Devriminde, böylesine bir köklü inkilâp yaşanmadı. Bir milletin yeniden doğuşu gibi önemli bir gelişme sağlanamadı. Belki alfabe değiştirilmesi, dilin sadeleştirilmesi gibi hususlarda aceleci davranıldığı, zamana yayılmadığı için yanlışlıklar yapıldı, fakat, yeniden bir yapılanma sağlandı.

Cemil Meriç “çürümüş bir toplumdan dev çıkmaz” der. Meşrutiyet döneminde, dünya çapında devler çıkmadı, fakat günümüzle kıyasla, çok sayıda ülke çapında dev yetişti. Tarihten silinmek istenilen bir milleti dirilterek, yeni devleti, Cumhuriyet şeklinde onlar kurdu. Eğer Cemil Meriç’in sözüne katılırsak, demek ki Meşrutiyet döneminde henüz toplum tam çürümemiş. Günümüzde ülke çapında bile devler pek çıkmadığına göre, toplumda çürüme artmış.

Küreselleşen dünyamızda, Türkiye’nin yaşadıkları diğer ülkelerin çoğunluğu için de geçerlidir denilebilir. Çünkü küreselleşme, daha çok, şahsi menfaatleri kollama mücadelesine dönüştü. Menfaati peşinde koşan insanlar, ne kadar bilgili olurlarsa olsunlar, milletlerine ve insanlığa faydalı olamazlar.

Sosyal kategorisine gönderildi | MEŞRUTİYET VE CUMHURİYET DÖNEMİ 2 için yorumlar kapalı

MEŞRUTİYET VE CUMHURİYET DÖNEMİ 1

MEŞRUTİYET VE CUMHURİYET DÖNEMİ FİKİR İNSANLARININ KARŞILAŞTIRMASI 1

 

Yazımızın konusu, Türklerin 150 yıldır yaşadıkları fikri ortamın irdelenmesidir. Osmanlı Türk Devleti’nin ayakta kalabilmek için çırpındığı dönem ile bu mücadelenin sonunda kurdukları Cumhuriyet dönemi incelenecektir. Bizim, başka halklarla ilgili olarak böyle bir araştırma yapmamız, en hafif deyimiyle, izansızlık olur. Ancak her millet, bu karşılaştırmanın benzerini kendi tarihlerinin uygun kesitleriyle yaparsa, ihtimaldir ki, benzer neticelere ulaşacaklardır. Çünkü 1850 li yıllardan itibaren dünyamız önderler açısından küreselleşmeye başladı. Bu demektir ki, o tarihten beri her milletin önderleri, ya etkilendiler, ya da etkilediler.

Bu yazımızda fikir insanlarını karşılaştırmaya çalışacağız. Sonraki makalemizde ise, yönetim kademesindekileri ele alacağız. Ancak bilinmelidir ki, bizim incelememiz insanları yargılamak için değildir. Bir durum tespiti yaparak, insanların, sebepler üzerinde fikir yürüterek düşünmelerini sağlamaktır. Yoksa her insanın neler yaptığını, yanlışlarını, güzelliklerini Yüce Yaradan bilmektedir. Yargılama sadece ve sadece Allah’ın uhdesindedir. Biz, Yüce Yaradan’ın bize verdiği akıl, vicdan ve irademizi kullanarak, tarihten ders çıkarmaya çalışacağız.

Şimdi Meşrutiyet döneminin fikir insanlarının bazılarının isimlerini ele alalım. Bu mümtaz insanların neler yaptıkları, yazımızın konusu değildir. İsteyenler, bilgilere kolayca ulaşabilir.

Abdülhak Hamit (1852-1937), Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962), Ahmet Haşim (1883-1933), Ahmet Mithat Efendi (1844-1912), Celal Nuri İleri (1877-1939), Cevdet Paşa (1822-1895), Ebuzziya Tevfik (1849-1913), Namık Kemal (1840-1888), Neyzen Tevfik (1878-1953), Mehmet Akif Ersoy (1873-1936), Rıza Tevfik (1869-1949), Tevfik Fikret (1867-1915), Ömer Seyfettin (1882-1918), Ziya Gökalp (1876-1924), Fatma Aliye (1862-1936), Yahya Kemal Beyatlı (1884-1958), Muallim Naci (1850-1893), Şehbenderzade (Filibeli) Ahmet Hilmi (1865-1914), Necip Fazıl Kısakürek (1904-1983), Peyami Safa (1899-1961), Nazım Hikmet (1902-1963)

Yukarıdaki fikir insanları birbirinden farklı düşünen kişilerdi. Hattâ bazıları, birbirleriyle karşılıklı olarak düşünce savaşı yapmışlardı. Bilhassa Mehmet Akif Ersoy ile Tevfik Fikret ve Peyami Safa ile Nazım Hikmet arasındaki atışmalar çok şiddetli imiş. Cemil Meriç,, bu kişiler arasındaki tartışmaların, günümüze yansımalarını çok garip bulur. Ona göre, Tevfik Fikret ve Nazım Hikmet varlıklı aristokrat çocukları oldukları halde, Türkiye’de onlara sol kesim sahip çıkmıştır. Mehmet Akif Ersoy ve Peyami Safa, maddeten güçsüz ailelerden gelmelerine ve sömürgeciliğe karşı net tavır sergilemelerine rağmen, sağ kanat sahiplenmiştir.

Peyami Safa ile Nazım Hikmet’in yaşadığı dönem, diğerlerinden sonradır. Dolayısıyla kavramların karıştırıldığı devrede yaşamışlardır. Paşazade Nazım Hikmet’in, Türkiye’yi terk edip SSCB’ye (Rusya) gitmesi de bu algılamayı güçlendirmiştir.

Belki Türkiye’deki sağ ve sol kavramları ile Avrupa’daki farklı olduğundan böyle olmuştur diye düşünülebilir. Ama daha etkili sebep, iki tarafın da günümüzdeki taraftarlarının, savundukları yazarların fikirlerini anlamamalarıdır. İki taraf da, söylenenleri ciddiyetle irdelememiştir. Yazarları ve fikir insanlarını, kendi ideolojilerinin bakış açısıyla değerlendirmişlerdir. Ya toptan reddetmişler ya da toptan bağırlarına basmışlardır. Bu hal bile, Cumhuriyet döneminde yetişen insanların olaylara bakışlarının daha sığ olduğunu gösterir.

Eğer bu sağ-sol algılamasından maksat, konuya dini açıdan bakmak ise, bu bakışın yanlışlığını, 1915 yılında Türkocağında konuşurken, ölüm döşeğindeki Tevfik Fikret’i savunan feylesof Dr. Rıza Tevfik, “iman bir şekil meselesi değildir, kişinin davranışlarına ve amellerine bakmak gerekir” diyerek ortaya koyar. Rıza Tevfik’in, bahtsız bir şekilde Sevr anlaşmasını imzalamış olması, onun bu konudaki sözlerinin yanlış olduğuna işaret etmez. Bir insan, namaz kılıyor diye dindar, içki içiyor diye kâfir olamaz. Eğer, “sağ” demekten maksat, dindarlık nitelemesi ise, bunun ölçüsünü net bir şekilde koymak zor. Ölçüyü sadece, Allah tayin eder. Biz insanların davranışlarına ve amellerine bakarak fikir yürütebiliriz.

Konuya bu açıdan bakınca Meşrutiyet dönemi fikir insanları ile sonrakilerin farkı ortaya çıkıyor. Bu farkın oluşmasının sebeplerinden biri, bilhassa 1800’lü yıllarda dünyaya gelenlerin, hem batı dillerinden hem de aynı zamanda doğu dillerinden bir veya birkaçını çok iyi derecede biliyor olmalarıdır. Böylece hem geçmişlerini ilk kaynaklarından inceleyebiliyorlar, hem de Batının fikir insanlarını yine ilk kaynaktan takip edebiliyorlardı.

Günümüz insanında ise böyle bir durum yok. Belki bu durumun bir sebebi, yazımızdaki ani değişiklik ve akabinde dilimizdeki sadeleştirme hastalığına tutulmamızdır. Sebebi ne olursa olsun, günümüzde toplumun önündeki aydınlarımız, ya sadece Batı dili veya çok az saydakiler de, yalnızca Arapça biliyorlar. Hattâ birçoğu bunlardan birini bile bilmiyor. Diyelim ki tarih içerisinde Türk ve Ermeni ilişkilerini araştırıyorlar, ama ne Ermenice biliyorlar ne de Osmanlı kaynaklarını birinci elden takip edebilecek donanıma sahipler.

Dil bilmeyenlerimiz, bu açıklarını kapatabilmek için, farklı düşüncedeki yazarların eserlerini inceleyebilirler. Fakat bunu da yapmıyorlar. Kendilerinin düşüncelerine yakın gördükleri insanların eserleriyle yetiniyorlar ve karşı tarafı bu kısır bilgiyle suçluyorlar.

Ayrıca Meşrutiyet dönemi ziyalılarının hemen hepsi de, ülkenin gidişatının kötü olduğunu görüyor ve çözüm arıyorlardı. Dolayısıyla, yazıları birbirini karalamaktan ziyade, çözüm teklif etmeye yönelikti. Meşrutiyet dönemi yazar ve fikir insanlarının içerisindeki kendi menfaatini ön plana alanların oranı, günümüz insanlarınınkine göre, muhtemeldir ki, onda bir oranındadır. Yani günümüz yazar ve fikir insanlarının büyük çoğunluğu, günlük kazanç peşindedir. Hâlbuki Meşrutiyet dönemindekiler, kendi kapasiteleri ölçüsünde, ülkenin sorunları için çözüm peşindeydiler. Belki fikirlerinden dolayı suçlandılar, ama nezaketlerinden çok az taviz verdiler. Birbirlerine verdikleri çok sert cevaplar bile, günümüze göre, nazikane yazılar olarak değerlendirilebilir.

Meşrutiyet dönemi insanları arasında, yukarıda ismini zikredemediğimiz çok sayıda güzel şahsiyetler daha vardı. Bunların bazıları, yazılı olarak çok az eser verdiler. Hâlbuki bilgi ve gözlem açısından okyanus gibiydiler. Bu insanlar, evlerinde yaptıkları sohbet toplantıları ile, çok sayıda insanın yetişmesine vesile oldular. O nesillerin sohbet toplantısı alışkanlığını, günümüzde de devam ettiren son güzel insan, merhum Yılmaz Öztuna idi. Malesef günümüzde böyle insanlar ya yok, yahut da ortaya çıkamıyorlar. Meydana çıkamamalarının bir sebebi, siyasi yöneticilerle ters fikri savunurlarsa, cezalandırılmakta olmalarıdır. Diğeri ise, bilhassa internet sayesinde herkesin kendini “âllame” olarak görmesidir. Kendini böyle gören insanlar, sadece ileri yaştakiler değildir. Gençler de benzer tuzağın içerisine düşmüş durumdalar. Artık, kendilerinin her şeyi bildiğini, bilgiye ihtiyacının olmadığını düşünenler, hergün hızla artmaktadır.

Meşrutiyet dönemi fikir insanlarının genel bilgi seviyesi, günümüz aydınlarına göre daha yüksek idi. Belki de günümüz insanı günlük geçim derdine daha düşkün olduğundan, dar alanda bilgi sahibi olmayı yeğliyor. Belli bir konuda ihtisaslaşmış gibi göründüğü veya kendi anlayışındaki insanların ruhlarını okşadığı için, eserleri daha çok para kazandırıyor. Ama maalesef fikirleri daha sığ kalıyor.

Bizim yukarıdaki karşılaştırmamız, Meşrutiyet döneminde kapasiteli olan fikir insanlarının günümüze göre, oran olarak daha fazla sayıda olduğunu ortaya koymak içindir. Yoksa günümüzde de, güzel insanlar vardır. 2000 li yıllardan itibaren, arayış içerisine giren aydınların sayısı artmaya başlamıştır. Eğer bunlar, kendilerini, Meşrutiyet dönemi insanları gibi yetiştirirler, kendi menfaatlerini değil de insanlığı düşünürler ve bilgilerini insanlarla tevazu içerisinde paylaşırlarsa, bundan sadece Türkiye değil, insanlık da kazançlı çıkar.

Sosyal kategorisine gönderildi | MEŞRUTİYET VE CUMHURİYET DÖNEMİ 1 için yorumlar kapalı

SİYASETÇİLERİN ANLAYIŞLARI ÜZERİNE

DÜNYAMIZIN GÜZEL GELECEĞİ İÇİN SİYASETÇİ ANLAYIŞI

 

Günümüzde siyasetçilerin önemli bir bölümü, kendi yaptıkları güzel işleri anlatarak güçlenmeye çalışmıyorlar. Karşılarındaki rakipleri kötüleyerek öne çıkmaya uğraşıyorlar.

Diyelim ki, iki rakip siyasetçinin halk nezdindeki seviyesi aynı olsun. İkisi de, kendilerinin daha önce yaptıklarını halka anlatarak öne geçmeye çabalamıyorlar. Diğerini dışlayarak, onu suçlayarak, ona çamur atarak, onun halk nezdindeki seviyesini aşağıya çekmeye uğraşıyorlar. Eğer rakibini daha aşağıya düşürebilirse, kendisinin üstteymiş gibi görüneceklerini düşünüyorlar.

Bu sebeple, politikacılar için bütün dünyada geçerli olan söz şöyle: “Politikacılar, dışladıklarıyla güçlenirler.”

Günümüz siyasetçilerinin bir diğer hatası da, dış politikayı iç siyasete alet etmeleridir. Bu yanlışlığı, bazen, iç politikada zor duruma düştükleri zaman, mahsus yaparlar. Böyle durumlarda, karşı ülkenin üst yöneticisinin, sizin ülkeniz hakkında hatalı bir davranış sergilemesine bile gerek yoktur. Eğer zor durumda olan lider bu yola başvuruyorsa, halkın kafasını bulandıracak bir bahane  bulacak kadar yeteneği var demektir.

Bazen de, zor durumda olmadıkları halde, daha çok oy kazanmak amacıyla bu yola baş vururlar. Her iki halde de, belki kendileri kazanabilirler, halkın veya taraftarlarının desteğini alabilirler. Halk gösteriler yaparak, karşı ülkenin aleyhine sokaklara çıkabilir. Fakat, halkın ve üst yöneticilerin bu hatalı davranışları, karşı ülkeyi ince planlar yapmaya yönlendirir. Sonuçta, önderlerinin yanlışının peşinden giden böyle ülkeler, her zaman kaybeder. Çünkü genellikle duygusal davranan ülkelerin maddi güçleri zayıftır. Dış borçları çok fazladır. Borçlu insan, alacaklısı olana, toplum önünde bağırıp çağırabilir ama, başka hiçbir şey yapamaz. Aksine, borcundan dolayı, gidip özür dilemek ve daha fazla bedel ödemek zorunda kalır. Dolayısıyla politikacılar, yapamayacakları şeyleri, “yapıyoruz, yapacağız” diyerek anlatmamalıdır.

Size karşı aşağılayıcı bir şekilde davranan ülkeye verilecek en güzel cevap, sabırla ve planlı çalışmaktır. Böylece, ülke olarak güçlenilir ve bağımlılık azaltılır. Sabırla yürütülen bu çalışma sırasında, karşı ülke ile ekonomik ve sosyal ilişkileri artırmak yararlı olur. Böyle yapılırsa, ülkenin hareket kabiliyeti artar. Karşı ülkenin halkının bir kısmının desteği bile sağlanabilir.

Ülkeler, diğer ülkelerle çok iyi geçinmek zorunda değildir. Fakat saldırılara maruz kalmadıkça ve mecbur olmadıkça, hiçbir ülkeyle kötü olmamak gerekir. Diğer yandan, karşımızdaki devletleri küçük görmek yanlıştır. Uluslararası sistem dinamiktir. Hangi ülkenin güç kaybına uğrayacağı, hangisinin kuvvetleneceği kesin bilinemez. Nasıl, bugün büyük bildiğimiz şirketler yarın küçülebiliyorsa, devletler de öyledir.

Bu sebeple dış politikalar, kişilerin kararlarıyla yürütülemezler. Daha az hata yapmak için, devletlerin dış politikalarını yönlendirmede, meclislerinin yanında üniversiteler ve devletle maddi bağı olmayan sivil kuruluşlar da etkin olmalıdır.

Üniversiteler ve sivil toplum kuruluşları da, çalışmalarında ve raporlarında, duygusal davranmamalıdır. Araştırmalarını görüş ayrılıkları üzerine değil, görüş benzerlikleri üzerine yoğunlaştırmalıdır. Ülkelerin halkları arasında, amaç birlikteliğini oluşturmanın yollarını aramalıdır. Bilgi kirliliğini azaltmaya çalışmalıdır. Eğer yönetimler, farklı yapıdaki üniversite ve sivil toplum kuruluşlarından bilgi toplarsa, zaten raporların duygusal olması ihtimali azalır. Böylece ülke önderlerinin şahsi davranışlarının sınırı daraltılmış olur.

Dış politika alanındaki davranışları sınırlandırılan bir üst yönetici, iç siyasette de, kendine çeki düzen vermek zorunda kalacaktır. Artık, rakiplerini dışlayarak güçlenmenin devrinin kapandığını, kendi yapacaklarını anlatmasının ve geçmişte yaptığı güzel işleri örnek verebilmesi gerektiğinin şuuruna varacaktır.

Küreselleşen dünyada birlikte yaşanılacaksa, fedakârlıklar ve hoşgörü karşılıklı olmalıdır. İnsanların bu anlayışa daha çabuk gelebilmeleri, siyasetçilerin eski mentalitelerini bırakarak, yukarıda bahsettiğimiz yeni yöntemleri kavramaları ve halka aktarmaları faydalı olacaktır. Adeta bir köy haline gelmeye başlayan yer küremizde, insanlar arasındaki düşmanlıkların giderek azalması, beklenen bir durumdur.

Eğer yöneticiler, halen düşmanlıkları körüklemeye devam ederlerse, bir süre sonra, taraftarlarının sayılarının azaldığını, kendilerini sevenlerin değil, kızanların çoğaldığını göreceklerdir.

Zaman içerisinde halkların bilgi seviyesinin artacağını söylemek kehanet olmaz. Ayrıca kitle ulaşım araçlarındaki gelişmeler dolayısıyla, halkların birbirleriyle daha fazla temas edecekleri de bir gerçektir. Bilgilenen ve birbirini daha yakından tanıyan halk, düşünmeye başlar. Düşünen insan şuurlu hareket eder. Yer yüzünde şuurlu insan sayısı arttıkça, günümüz siyasetçileri başarısız olurlar ve elenirler.

Dolayısıyla geleceğin siyasetçisi ile günümüzdekinin anlayışları çok farklı olacaktır. Günümüz siyasetçisi, dışlayarak, saldırarak, yıkarak güçlenirken, geleceğin siyasetçisi, benzerlikleri araştırarak, yaparak, insanlara hoşgörü ile yaklaşarak, ama icabettiğinde gerekli sert cevabı vererek güçlenecektir.

O halde günümüz siyasetçilerinin içinden, gelecekte de politikada kalmak isteyenler, kesinlikle anlayışlarını değiştirmek zorundadırlar. Yoksa, gelecekleri de yoktur.

Sosyal kategorisine gönderildi | SİYASETÇİLERİN ANLAYIŞLARI ÜZERİNE için yorumlar kapalı

FİTNE, SADECE ZALİMLERİ ETKİLEMEZ

FİTNE (NİFAK), SADECE ZALİMLERİ ETKİLEMEZ

 

Fitnenin sözlük anlamı, kargaşa ve karışıklıktır. Fitne sokmanın anlamı, ara bozmaktır. Nifak sokmanın anlamı da, ara bozmaktır. Bu sebeple, yazımızın konusunu da dikkate alarak ikisini bir anlamda kullandık.
Fitne konusundaki bazı ayetleri, daha önce yayınladığımız “Fitne Üzerine” başlıklı yazımızda ele almıştık. İlgili makalemizin bir paragrafı, aynen şöyle idi:
“Fakat Kur’an’ın diğer anlatımlarına bakıldığında, makam ve mevki sahibi olanlara daha fazla sorumluluk yüklendiğini görmekteyiz. Bu hususta “İslâm’da Devlet Yönetimi ve Siyaset” başlıklı yazımızda fikirlerimizi ifade ettik. Ayrıca yine bu sitede yayınladığımız “Yöneticilik, kibirlenme yeri değil, kendinden başkalarının da sorumluluğunu yüklenme yeridir” başlıklı yazımızda da konu hakkında bilgi verdik Hattâ “Yöneticiler Geçici, Milletler Kalıcıdır” başlıklı yazımızda da, yanlış içerisinde olan yöneticileri uyaracak şekilde düşüncelerimizi serdettik.”
Bu yazımızda, konuyu bir başka açıdan irdelemeye çalışacağız. İrdelememizde, yine Kur’an’ın rehberliğine baş vuracağız.
8 Enfal Suresi 25: “Ve öyle bir fitneden sakının ki, içinizden yalnızca zulüm yapanlara dokunmakla kalmaz. Ve bilin ki, Allah’ın cezası şiddetlidir.”
Surenin bir önceki ayeti, iman edenlere seslenmektedir. Fakat bilindiği gibi, fitneye maruz kalmak konusu, genel olarak, bütün insanları kapsar. Bu sebeple, ayetin hitap ettiği kitlenin, bütün insanlar olduğunu düşünmemiz yanlış olmaz.
Ayet, “öyle bir fitneden sakının ki” demekle, fitneleri de sınıflandırmaktadır. Bu sınıflandırmanın, fitnenin etki alanının genişliğiyle ilgili olduğu anlaşılmaktadır. Anlaşılan o ki, fitnenin etki alanı genişledikçe, zarar verdiği insanların sayısı artmaktadır.
Bazı fitneler, sadece fitneyi çıkaranlara zarar vermekte iken, bazı fitneler, belki de bütün topluma zarar vermektedirler. Tevbe Suresi 47inci ayet, fitne çıkaranları, zalimler olarak nitelemektedir. Eğer, fitne çıkardığı için zalim olarak nitelenen şahıs, bir ülkenin en üst yöneticisi ise, zararı ülkede yaşayanlar da görürler. Demek ki, üst seviyedeki idarecilerin oluşturduğu bazı fitneler, yalnızca kendilerine dokunmamaktadır.
O halde, böyle bir fitneyi engellemeye çalışmak, ülkedeki bütün insanların görevi olarak görülebilir. Fakat bilindiği gibi, teşkilatsız insanlar, kendi günlük dertlerinin dışına çıkarak, böyle bir görevi yerine getirmeye çalışsalar bile, başarılı olamazlar. Bu nedenle, asıl sorumluluk, halkın önderi durumundaki insanlarındır. Halkın önderleri arasında da, bulundukları mevkilere seçimle gelmiş olanlar, öncelikle yükümlüdürler. Çünkü bunlar, halktan yetki alırlarken, böyle konular için sözler verdiklerinden dolayı seçilmişlerdir.
Halktan yetki alarak seçimle gelmiş olan bu insanlar, yükümlülüklerini yerine getirmezlerse, sorumluluk, “durumdan vazife çıkarması” gereken insanlara geçer. Eğer bir ülkede, “durumdan vazife çıkaracak” kapasiteli insanlar yoksa veya mevcut olmalarına rağmen organize olamıyorlarsa, o ülkenin başına her türlü musibetin gelmesi normal karşılanmalıdır.
Günümüzde, dünyamız küreselleşerek, adeta büyük bir köy halini almıştır. Bir köyde meydana gelen bir vaka, kısa sürede bütün köyde duyulur. Olayın şiddetine göre de köyü etkiler. Bazı olaylar, köyün genelini tesiri altına alır. Eğer olay, sevinçli bir konuda olursa, etkisi sınırlı olur. Fakat fitne ve nifak şeklinde olursa, daha hızlı yayılır. Tesir alanı da daha geniş olur.
Dolayısıyla, çıkarılan fitne bütün dünyayı etkileyecek konumdaysa, sorumluluk bütün dünyanın insanlarına aittir. Dünyadaki bütün insanların tepki göstermeleri kargaşa yaratır. Bu sebeple, fitneyi önleme görevi yine dünyanın bütün üst yöneticilerine aittir. Ancak yöneticiler, sorumluluklarını yerine getirirlerken çok dikkatli olmalıdırlar.
Fitneyi bertaraf etmeye çalışalım derlerken, “yangına körükle giderlerse”, kendileri de zalim durumuna düşerler. Çünkü onlar, daha büyük bir fitne çıkarmış olurlar. Böylece onlar da, önlenmesi gereken zalimler güruhuna eklenirler. Üst yöneticiler bu duruma düşerlerse, o zaman yükümlülük yine, “durumdan vazife çıkarması gereken” insanlara düşer.
Eğer, bütün dünyayı etkileyecek bir fitne oluştuğunda, yetkililer, yeterince hızlı ve adil davranırlarsa, olaydan sadece zalimler etkilenirler. Yeterince hızlı olurlar, fakat adil olamazlarsa, fitne toplumu etkilemeye devam eder. Zarar görenler artar. Sonunda, kendileri de zarar görenler kervanına katılırlar. Böyle bir sonuç, hiç kimseye fayda getirmez. Tıpkı, küpün içerisine kafasını sokup çıkaramayan ineğin kafasını çıkarmak için, önce ineğin kafasını kesen, yine çıkaramayınca küpü kıran insanların durumuna düşülür.
Fitneyi engellemeye çalışmazsak ve engelleyemezsek, Enfal Suresi 25inci ayetin sonundaki ifade geçerlidir: “Bilin ki, Allah’ın cezası şiddetlidir.”

Allah’ım, Sana inanıyor ve Sana güveniyoruz. Bizleri, fitnecilere karşı muvaffak eyle, adaletten ayrılmamamız için, bizlere irade gücü ver.

Sosyal kategorisine gönderildi | FİTNE, SADECE ZALİMLERİ ETKİLEMEZ için yorumlar kapalı