BİLİM VE BİLGELİK ÜZERİNE

BİLİM VE BİLGELİK ÜZERİNE

 

Bilim, evrende var olan nesneler hakkında bilgi elde etmemizi sağlar. Böylece nesneleri istediğimiz gibi kullanabilmek için teknikler oluşturmamıza imkân verir.

Bilgelik, nesneler ve araçlar üzerinde çalışmaz. Bilge, insani ve ilâhi amaçlar konusunda düşünür. Bilimin oluşturduğu araçları, bu amaca yönelik kullanır.

Bilim ve bilgelik konusundaki en yoğun tartışmalar M.Ö. VI. yüzyılda yapılmıştır. Bu dönemde Hinduizm, Budizm ve Taoizm geniş kitlelere ulaşmıştır. Bu tartışmalar, İskenderiye’ye ve oradan da kuzeye doğru yönelerek, Anadolu’da Ege kıyılarına kadar da ulaşmıştır. İyonyalı Pisagor ve Heraklit, doğudaki bu bilgelik tartışmalarının batıda öne çıkan simalarıdır. Pisagor, İskenderiye’deki fikri ortamlarda bulunmuştur. Sonrasında bugünkü İtalya tarafında yaşamıştır. Heraklit, Efes’te doğmuş ve orada vefat etmiştir.

Ancak günümüz coğrafyasındaki Yunanistan’a tarafına geçildikten sonra, madde ve ruh tartışmalarında bazı sapmalar olmuştur. Yedi Bilgeden sonraki dönemde Yunan düşüncesi, daha çok nesneleri yani somut varlıkları algılamaya öncelik vermiştir.

M.S. VII. Yüzyılın başlarında ortaya çıkan İslâm, insanın ilâhi bir yönünün olduğunu vurgulayarak, insanın bu ilâhi yüzünü korumayı hedef almıştır. İslâm’a göre insan, yeryüzünde Allah’ın halifesi yani vekil yöneticisidir. Görevi bir taraftan doğayı korumak, diğer taraftan da, tabiatı insana yararlı hale getirmektir. Dolayısıyla İslâm, bilgiyi, insani ve ilâhi gayelere göre düzenler. Bilgiyi bu yönlerde değerlendirir. Bu sebeple İslâm, bilimi, bilgelikten ayrı tutmaz. İslâm’da her ikisi, iç içe geçmiş bir birlikteliğe sahiptir.

Bu yapıyı İslâm’ın peygamberinde görmek mümkündür. Hz. Muhammed (s.a.v.) bir yandan hem ticaret yapmış hem savaşlarda ordusuna kumanda etmiş, diğer taraftan da peygamberlik görevini ifa etmiştir. Yani insanlara, insanın ilâhi yönünden bahsetmiş, onların davranışlarını bu minval üzerine yönlendirmiştir.

Peygamberin yeğeni ve damadı olan Hz. Ali, hem büyük bir savaşçıdır hem de büyük bir velidir. Müslüman kitleler arasında en çok takipçisi olan Hanefi Mezhebinin kurucusu kabul edilen Ebu Hanife, hem büyük bir tüccar hem de çok değerli bir âlimdir.

Hindistan Türk İmparatorluğunun kurucusu ve Emir Timur’un beşinci kuşaktan torunu olan Babür Şah, hem askeri, siyasi, idari bir dehadır, hem de çok büyük bir şairdir, ediptir. 1526’da Hindistan’daki İbrahim Ludi’nin 100.000 asker ve 1.000 filden oluşan ordusunu Panipat’ta mağlup etmiştir. Bundan sadece bir yıl sonra, ordusundaki asker toplamı (hepsi süvaridir) 13.500 kişi iken, 100.000 kişilik ve yüzlerce zırhlı filleri olan ortak Hint ordusunu yenmiştir. Her iki savaşta da hem askerlerinin kabiliyetleri hem de Babür’ün askeri dehası galibiyetleri getirmiştir.

Babür Şah’ın, Çağatay lehçesiyle yazdığı şiirleri, bu husustaki en büyük üstat olan Ali Şir Nevai’ye yaklaşır. Hatıralarını yazdığı Babür Name ise Türkçe nesrin harikalarından biridir. Bu nedenle, dünyanın büyük dillerinin hepsine çevrilmiştir.

Bilim ile bilgeliği birbirinden ayırarak değerlendirmek, dünya ile ahireti ayırmak anlamına gelir. Hâlbuki İslâm, dünya ve ahiret hayatını ayırmaz. Birbirine bağlantılı olduğunu sürekli vurgular. İnsanlara yol gösterirken bu vurguya atıfta bulunur. Yüce Yaradan, Kur’an’ında, insanların davranışlarının karşılığını verirken, hayatın bütününü dikkate alarak değerlendireceğini ifade etmektedir. Dolayısıyla dünya hayatı ve ahiret hayatı bir bütünün parçalarıdır. Dünyadaki davranışları, bir insanın, hem dünyadaki kalan ömrünün niceliğini, hem de ahiretteki yerini belirlemektedir.

Bu nedenle, bir insanın yaptığı fiilin dine uygun olup olmadığını değerlendirmek için, hayatın bütünlüğüne olan uyumunu dikkate almak gerekir. Eğer yapılan fiil, hayatın bütünlüğüne uymuyorsa, din dışıdır. Eğer insanın davranışı, hayatın bütününü kapsıyorsa, ilhamını bu bütünlükten alıyorsa, doğrudur, dinidir.

Bilgelikle bilimi ayırmayan İslâm, insanlara tek yönlü tavsiyelerde bulunmaz. Yani yalnız dua etmemizi veya sadece çalışmamızı öğütlemez. İslâm, hem çalışmamızı hem de dua etmemizi tavsiye eder.

İslâm, bilim yapılmasını teşvik eder. Bu hususta diğer kutsal kitaplara göre daha net tavır takınır. İlim ve hikmet üzerine yüzlerce ayet vardır. Bilimi teşvik eden İslâm, bilimciliğin bir din haline getirilmesine karşı çıkar.

39 Zumer Suresi 9uncu ayette “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” diye soran İslâm; hurafelere, zanlara ve boş inançlara karşı çıkar.

49 Hucurat Suresi 12: “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. …”

2 Bakara Suresi 78: “Bunların bir de ümmî kısmı vardır, kitabı bilmezler, ancak birtakım kuruntu yığınına, boş saplantılara kapılır ve zan içinde dolaşır dururlar…”

6 Enam Suresi 148: “… De ki: “Yanınızda bize çıkarabileceğiniz bir bilgi mi var? Siz, sadece zanna uyuyorsunuz ve siz sadece saçmalıyorsunuz.”

İslâm, maddeten kalkınmak adına zenginlerin istediklerini yapmalarına karşı çıkar. Helâl olmayan yollardan zengin olarak ulaşılan maddeten kalkınmayı, din dışı kabul eder. Zenginlerden de, fakirlere yardımcı olmalarını ister. Onlara, varlıklarını ihtiyaç sahipleriyle, yoksullarla paylaşmalarını tavsiye eder.

Bütün bunların sonunda şunu söyleyebiliriz: İslâm, bilimi ve bilimde ilerlemek için çaba sarf etmeyi, bilim ve bilgeliği bütünleştirmeyi, helâl yollardan zenginleşmeyi, fakirleri kollamayı tavsiye eder ve sosyal huzuru sağlamayı hedefler.

Genel kategorisine gönderildi | BİLİM VE BİLGELİK ÜZERİNE için yorumlar kapalı

BİLİM VE BİLİMCİLİK

BİLİM VE BİLİMCİLİK

 

Bilim, insanoğlunun, tabiat ve hayat şartlarıyla mücadelesinde başarılı olmasını sağlayan deneysel ve matematiksel yöntemlerin bütündür.

Bilimcilik, bilimin yöntemlerinin etkili sonuçlarını istismar ederek, bilimle ve bilimin gelecekte ulaşacağı varsayıla konumuyla ilgili hurafeler oluşturmaktır.

Bilimcilik, insanda var olan sevgi, iman, inanç, fedakârlık, özgürlük, sanatçılık gibi duygusal yönlerini yok sayarak insanı basite indirgemektir.

Bilimcilik, kendilerini bilim yapıyormuş gibi göstermeye çalışan ve kendi adlarına da konuşmayan felsefecilerin, yeni bir din arayışıdır.

Bilimcilik, bir ölçüye indirgeyemedikleri, düz mantık anlayışlarına sığdıramadıkları ve bir kavram içerisine hapsedemedikleri şeylerin hepsine, gerçek dışı damgası vurmaktır.

Bilimcilik, insanoğlunun zekâsını, sadece servet edinen, alet edevat yapan bir aygıt konumuna düşürmektir.

Bilimcilik, kavramlara, mantığa ve bilimsel kanunlara uygun bulmadığı şeyleri reddetmektir.

Bilimcilik, şairlerin hislerini, ressamların ufuklarını, âşıkların sevgilerini, peygamberlerin aktardıklarını kavrayamayacağından, bütün bunları yok farzetmektir.

Bilimcilik, bilimin ulaştığı bazı bilgilerin sonucunda oluşturduğu kanunların sınırlarını genişletir. Doğada geçerli oldukları ispatlanan kanun ve yöntemleri, insana da uygulamaya çalışır. Dolayısıyla bilimcilik, örneğin, genetikteki bilimsel gelişmeler sonucu oluşan sibernetik kanunları, evrimin geneline ve hattâ insanın evrimine uygulamaktır.

Bilimcilik, La Mettrie’nin “Makine İnsanı” adlı kitabındaki anlatımlarla, bilimin kanunlarını insana uygulamaktır. İnsanı, duygusal bir robot olarak bile değil, doğrudan makine gibi görmektir.

Bilimcilik, bazı strateji teknikleri açısından bilimsel olabilecek fikri akımları, tamamen bilimsel olarak anlatmaya çalışmaktır. Örneğin, sosyalizm bunlardan biridir. Bilimcilik, sosyalizmi tam bilimsel bir olgu olarak sunar. Fakat bir militanın, sosyalizm uğruna hayatını feda etmesi gerektiğini bilimsel yollarla ona anlatıp, onu ikna edemez. Çünkü bu bir inanç işidir. Bu bir tercih meselesidir. Dolayısıyla ikna edilebileceğini iddia eden bilimcilik, kendi dayandığı temelle, yani bilimle çelişir.

Bilimcilik, tutkular üzerinde araştırma yapan birisinin kendisinin de sevgi sahibi olacağını iddia etmektir. Hâlbuki bu araştırmayı yapan kişinin kendisinin sevgi sahibi olması hususu başka bir şeydir. Nasıl tarihi yazan bir araştırmacının tarihin seyrini değiştirmesi beklenmez ise, burada da durum aynıdır. Dolayısıyla bu iddiayı yapanlar yani bilimcilerin diğer konularda olduğu gibi, bu hususta da saçmaladıkları açıktır.

Bilimcilik canlılardaki bazı sonuçları kendi bilim alanlarına uygulamaya çalışmaktır. Örneğin, bilindiği gibi, canlılardaki büyüme, yaratılış kanununun bir sonucudur. Fakat bu temel sebebi dikkate almayan bir iktisatçı, eğer iktisaden büyümenin zorunlu olduğunu iddia ederse, bu durum, bilim yapmak değil, bilimcilik yapmaktır.

Bilimcilik, sevdiği şey uğruna canını feda etmeyi “akılsızlık” olarak nitelemektir. Fakat insanın sahip olduğu aklı kullanarak deneysel çalışmalar yapmak ve bazı yeni bulgulara ulaşmak bilimdir.

Bilimcilik, bilim ile bilgelik arasındaki farkı anlayamamaktır.

Bilimcilik, bilimi, Yüce Yaradan’ın yerine koymaya çalışmaktır. Hâlbuki bir insanın bilimsel araştırmalarla elde edeceği daha çok bilgi, yapacağı buluş, onu, Yüce Yaradan’ın varlığını kabule ve duaya yaklaştırır.

Bütün bu yukarıda saydıklarımız ve akla gelebilecek başka sebepler göstermektedir ki, bilimcilik de bir dindir. Budizm, Hinduizm ve Semavi dinlerin temsilcilerinden, dinci olanların yaptıklarının aynısını, bilimciler de yaparlar. Hurafelere sarılırlar. Dincilerin dinleri düşürdükleri konuma, bilimciler de bilimi düşürürler.

Sonuç olarak bilimcilik, bilimi, halkın afyonu haline getirir. Tıpkı dincilerin, dini yaptıkları gibi olur.

Genel kategorisine gönderildi | BİLİM VE BİLİMCİLİK için yorumlar kapalı

SEVİYORUM, O HALDE VARIM

SEVİYORUM, O HALDE VARIM

 

Yukarıdaki söz, Decartes’ın “düşünüyorum, o halde varım” ifadesindeki eksikliği ortaya koymak içindir. Bu konuda Decartes’tan önce Aristo fikir beyan etmiştir. Aristo’ya göre, insan düşünen bir hayvandır.

Bilindiği gibi, Aristo’nun yaşadığı dönemde Atina’da yaşayanların çoğunluğunu köleler teşkil ediyordu. Atina şehrinin ezeli rakibi olan Sparta’nın ise yaklaşık yüzde doksanının köle olduğu ifade edilir. Aristo’nun kölelere bakışı ise nettir. Ona göre köleler, insan değil, hayvandır. Bu ifadesinden anlaşılan o ki, Aristo, tıpkı kendileri yani insanlar gibi vücutları olan, kendileri gibi yeyip içen yani fiziksel ve biyolojik olarak kendilerine benzeyen kölelerden faklı yönlerini aramış. Sonunda onlardan farklı tarafını, düşünüyor olması olarak belirlemiş.

Düşünür olarak bildiğimiz felsefecilerin bazısı, insanların hayvanlardan farkını, konuşmaları olarak görmüşlerdir. Bu nedenle de, Aristo’nun bakış açısından biraz farklı olarak, “insan, konuşan bir hayvandır” demişlerdir.

Aristo’dan uzun yüz yıllar sonra Decartes, var olmayı, düşünmekle özdeşleştirmiştir. Ona göre, düşünmeyen insan yok hükmündedir. Peki, bir insanın düşünen biri olup olmadığını nasıl anlayacağız? Yüce Yaradan hemen her insana akıl verdiğine göre, ya akıl sahibi olan her şahsı düşünen insan olarak niteleyeceğiz veya sadece bizim gibi düşünenleri, var yani yaşayan olarak kabul edeceğiz.

Decartes’ın sözünün bu cephesi, ayrı bir yazı konusudur. Biz bu makalemizde, yukarıdaki sözlerin başka açılardan irdelemesini yapmaya çalışacağız.

Felsefecilerin yukarıdaki sözleri, insanı basite indirgemektedir. Bu anlayış, insanı biyolojik hücreler düzeni gibi görmektedir. Hücrelerden oluşan insanı, fiziksel bir nesne gibi algılamaktadır. Tıpkı, aralarında onları birbirinden ayıran boşlukların olduğu atomlar şeklinde düşünmektir.

İnsan, gerçekten de, atom gibi, zerre gibi, tektir. Benzersiz bir zerre görünümündedir. Bu haliyle algılanışı, güçsüzdür. Hâlbuki insanda, bazen sınırı bile çizilemeyen güçler vardır. Akarsulardan, çağlayanlardan daha güçlüdür. Okyanusların gel-gitlerinden daha güçlü duygulara sahiptir. Sevgisiyle, nefretiyle güçlüdür. Bilhassa sevgisiyle, okyanus dalgaları gibi güçlüdür. Düşünüyor olması, insanı, çoğunlukla bu güce ulaştırmaz.

Dolayısıyla insan, fizikçilerin tarifindeki atom veya zerre değildir. İnsan, dalgalar oluşturabilecek zerredir. İnsanın oluşturduğu dalgalar, fizikçilerin tanımıyla, damlaların toplamından oluşmuş bir yapı değildir. Damlaların, yani zerrelerin bir araya gelmesinden güç oluşmaz. Gücü meydana getiren, zerrelerin yani insanların arasındaki ilişkiler ve duygulardır. Duygular olmadan güç oluşturamayız. Duygularımızın içerisinde en etkili güç meydana getireni, sevgidir. Nasıl, damlalar dalga oluşturmak için rüzgârın desteğine ihtiyaç duyarsa, insanlar da duygularından güç alırlar. Dalgaların oluşumunda, fırtına veya dipten gelen bir deprem ne görev ifa ederse, insanların güç oluşturmalarında sevgi de aynı görevi ifa eder.

Bazı felsefecilerin, yukarıda bahsettiğimiz insana bakışları, insanı bir “nesne” olarak görmek şeklindedir. İnsanı nesne olarak görürsek, nesnelerin bir araya gelmesinden oluşan topluluk, bir araya gelmiş hayvansal organizmalar konumunda olur. Dolayısıyla hiçbir ciddi güç oluşturamaz. Çünkü bu nesnelerin her biri, kendisi dışındaki bir güce bağlıdır. Eğer, bağlı oldukları güç veya makamdaki kişi de “nesne” gibi ise, durum hepten anlamsızlaşır.

Eğer insanı, biyolojik hücreler düzeni olarak görürsek, toplumu da biyolojik hücreler birliği olarak görmemiz gerekir. Hâlbuki hepimiz iyi biliyoruz ki, toplumlar, biyolojik hücreler birliği değildir.

Fakat şahısları, “insan” olarak yani “ilâhi yüzü olan insan” olarak görürsek, böyle insanların oluşturdukları topluluğun gücünün sınırı tahmin edilemez.

O halde, bir insan, konuşuyorsa ve hattâ düşünüyorsa değil, seviyorsa anlam ifade eder. Bir topluluk, birbirlerini görmeseler bile, duygusal bağlarla birbirlerine bağlanmışsa, güç ifade eder. Çünkü onlar, sahip oldukları ilâhi yüzlerini öne çıkarmışlardır. Onlar düşünceleriyle duygularını birleştirmişlerdir.

Elbette nefret duygusu da, insanlara ve topluluklara güç verir. Fakat onları anlamlı kılmaz.

Sosyal kategorisine gönderildi | SEVİYORUM, O HALDE VARIM için yorumlar kapalı

SAVAŞ VE BARIŞ ÜZERİNE

SAVAŞ VE BARIŞ ÜZERİNE

 

Savaş kavramından ne anlaşıldığı hususunda, insanlar arasında fikir farklılıkları çok azdır. Okumuşu okumamışı, genci ihtiyarı, erkeği kadını hepsinin düşüncesi arasında benzerlik vardır. Fakat barış kavramı için aynı fikri birlik yoktur.

Barış konusundaki en yaygın tarif, “savaş olmaması hali” olarak ifade edilir. Hâlbuki savaşın olmadığı ortamlarda barış vardır denilemez. Meselâ II: Dünya Savaşından sonra dünyada barış ortamı oluştu demek, gerçeği yansıtmaz. Nitekim gerçek bir barış ortamı olmadığını bilen düşünürler, SSCB’nin parçalanmasına kadar geçen bu zamanı, Soğuk Savaş dönemi olarak nitelemişlerdir. Dönemin böyle anılmasının esas sebebi, dünya siyasetinde etkili devletlerin, Varşova ve NATO şeklinde iki kampa ayrılmalarıdır. Birbirine zıt olarak nitelendirilen bu devletler, birbirleriyle doğrudan savaşmamışlardır. Fakat aralarındaki düşmanlık hissi değişmeden devam etmiştir. Bu sebeple olaylar, “perde arkası savaşları” şeklinde sürmüştür.

Dönemi Soğuk Savaş olarak nitelememizin sebebi, devletlerin önemli bir bölümünün birbirine zıt iki kampa ayrılması olduğuna göre, SSCB’nin ve Varşova Paktının dağıldığı ve Avrupa’daki “Demir Perde Ülkeleri” olarak nitelenen devletlerin bağımsızlıklarını kazandıkları ortamda Soğuk Savaşın bitmesi gerekirdi. Bitmedi. Sebepleri ve nitelikleri değişerek devam ediyor. Hattâ eskisine göre daha geniş alanda sürüyor.

Nasıl ki, tek parti veya tek adam tarafından yönetilmek istikrar sağlar denilemezse, görünüşte savaşın olmaması, barışın sağlandığı anlamına gelmez. Demek ki, barış, savaşın olmama hali değildir. Doğrudan savaşın olmadığı bir ortamda, eğer adaletsizlik hüküm sürüyorsa, barış olmaz, çatışma olur. O halde, bir yerde barış var diyebilmemiz için, orada adaletin etkin olarak var olması gerekir.

Bir kısım insanların, başkalarını ezdiği ve bir gurubun diğer guruplara da hükmettiği ortamda barış olmaz. O halde bir ortamda barış var diyebilmemiz için, orada birbirini ezmeye değil, birbiriyle kardeş olmaya hevesli insanların ve gurupların olması gerekir.

Yukarıdaki fikirlerimizi desteklemek için, dünyadaki olaylardan, kitaplar dolusu örnekler verebiliriz. Her okuyucu, sırtını geriye yaslayarak şöyle bir düşünse, çok sayıda örnek sıralayabilir.

Bütün bu misallerden ulaşacağımız sonuç şudur: Savaş ve barış önce kişinin içerisinde başlar. Her insan içerisinde hem nefis taşır, hem de ilâhi yansımalar barındırır. İnsanın sahip olduğu bu iki farklı özellik birbiriyle sürekli çatışma halindedir. Eğer, bunlar arasında denge kuramazsak, içimizdeki savaşı dışarıya yansıtırız. Eğer, nefsimizin isteklerini karşılarken ilâhi sınırlar içerisinde kalırsak, bu durum dışarıya barış olarak yansır.

O halde barış ortamını önce kendi içimizde sağlamalıyız. Eğer herhangi bir sebeple başlayan savaş ortamında bile bunu başarabilirsek, savaşın bitmesine vesile oluruz. Savaş sonrasında da gerçek barış ortamının oluşmasına katkı sağlarız. Diğer bir deyişle, savaş sırasında barış ortamının şartlarına uyduğumuz oranda barışı tesis ederiz. Savaş ortamında bile adaletli davranırsak, nefsimize yenilip başkalarını gereksiz yere ezmesek, barışa ulaşmamız kolaylaşır. Kurulacak barış ortamı uzun ömürlü olur.

Günümüzdeki siyasetçilerin ve yöneticilerin çoğunluğundaki anlayış, barış görüntüsü içerisinde savaşmayı tercih etmektir. Bu anlayışın hüküm sürdüğü bir ortamda, yönetilen kişiler barışı tesis etmek isteseler bile, başaramazlar. Bu nedenle yöneticilerin ve halkı önderlerinin içerisindeki kişilerden kendi içerisinde barışı tesis etmiş olanların desteğine ihtiyaç vardır. Eğer bu insanlar yükümlülüklerini yerine getirmeye başlarlar ve barışın şartlarını oluşturmak için çabalarlarsa, Yüce Yaradan’ın onları desteklemesi, insanları ezenleri cezalandırması her an mümkündür

Sosyal kategorisine gönderildi | SAVAŞ VE BARIŞ ÜZERİNE için yorumlar kapalı

İNSANOĞLUNUN ZEKÂSININ GÖSTERGELERİ NELERDİR

İNSANOĞLUNUN ZEKÂSININ GÖSTERGELERİ NELERDİR

 

Başlıktaki sorumuzu, Avustralya’nın yerlileri Aborjinlere sorarsak alacağımız cevap, maddeten kalkınmış veya kalkınmakta olan ülke insanlarınınkinden farklıdır. Aynı soruyu, Afrika’daki ilkel diye nitelediğimiz yerli kabilelere sorarsak alacağımız cevap, yine bizimkinden farklıdır. Fakat muhtemelen, birbirlerinden haberleri olmadan, birbirleri hakkında en ufak bilgileri olmadan yaşayan iki ayrı kıt’adaki yerlilerin verecekleri cevaplar, birbirlerine yakın olacaktır.

Bu soruyu, teknolojinin nimetlerinden yeterince faydalanmadan yaşayan yerli halka sorma imkânı bulan veya onları gözlemleyen insanların anlatımlarından bazı çıkarımlar yapabiliriz. Dolayısıyla onların muhtemel cevaplarını başka bir yazımızda ele alacağız.

Şimdi maddeten kalkınmış veya kalkınma çabası içerisinde olan ülkelerin insanları olarak bu sorulara bizler kendimiz cevap vermeye çalışalım. Çünkü gezegenimizin ve insanlığın geleceği üzerindeki tek etkili gurup biziz. Diğerleri milyonlarca yıldır yaşayan atalarımız gibi yaşamaya devam ediyorlar. Bu sebeple dünyamızın geleceği için ne fayda sağlayabilirler, ne de tehdit unsuru olabilirler.

Günümüz insanlığının en yaygın olan zekâ anlayışı, para kazanmak üzerinedir. Küreselleşen dünyamızda, iletişim araçlarının ulaştığı her yerdeki anlayış budur. Bizim, zeki olarak nitelediğimiz ve başarılı bulduğumuz insanlar, para kazanmasını becerenlerdir. Para kazanamayanlar, başarısız olarak görülür. Hemen her ülkede geçerli olan bir söz, “paran kadar konuş” ifadesidir. Belki de hiçbir söz, bunun kadar dünya çapında yaygın değildir. Dolayısıyla, günümüzde zekânın göstergelerinin başında “para kazanmak” gelmektedir.

Günümüz insanlığının bir başka zekâ göstergesi, “insanlar üzerinde etkili bir gücü ele geçirmeyi” başarmaktır. Her para kazanan insan bu gücü elde edemeyebilir. Bu nedenle, daha çok insana emreden, daha fazla insan üzerinde tesirli olan kişi, daha başarılı olarak görülmektedir.

Yukarıdaki bahsettiğimiz zekâ göstergelerine ulaşabilmek için, insanların izledikleri yolun önemi yoktur. İster doğru düzgün işler yapsınlar, isterse yalanlarıyla bu başarıyı yakalasınlar fark etmez. Hattâ bilhassa kalkınmakta olan ülkelerde, yalanlarıyla insanları parmağında oynatan kişi, daha zeki olarak nitelenir. Bu kişinin, halk deyimiyle “dolandırıcı” olması, onun zeki insan olarak görülmesini değiştirmez. Zengin insanları veya en üst makamlardaki birilerini dolandırmayı başaranlar, daha zeki olarak görülürler. Dolayısıyla, günümüzde zekânın göstergelerinden biri de, yalanlarıyla da olsa, gemisini yürütebilmektir. Yalanlarıyla, halk yığınlarını peşinde koşturmaktır.

Günümüz insanlarının birçoğunun nezdinde zekânın göstergesi, makine veya aletler yapmaktır. Bunları yapan insanın ayrıca para kazanıp kazanmadığına bakılmaksızın, onun zeki olduğuna hükmedilir. Patent veya faydalı model sahibi olmak, o insanın zeki olarak tanımlanması için yeterlidir. Elbette bunlara ilaveten para kazanırsa, toplum nezdindeki zekilik göstergesinin seviyesi artar.

Yukarıdaki göstergelerle ilgili anlayışlar, bizim bu hususlarda genelleştirme yapmamıza izin verecek kadar yaygındır. Fakat en yaygın zekâ göstergesi, doğa üzerinde etkili bir gücü ele geçirmeyi başarmaktır. Bazı tabii felâketler olan sel, yangın, zelzele gibi hususlarda etkili tedbir alanlar, maalesef, zeki olarak pek değerlendirilmezler. Fakat tarımsal ve hayvansal üretimdeki verimliliği artıracak şekilde tohumların GDO’ları ile oynayanlar, hormon kullananlar, daha zeki olarak görülürler. En azından, kendilerinin çok zeki olduklarını düşünürler. Bunda da haklıdırlar. Komşusunun tavuğu, 8-10 ayda kesilecek hale gelmezken, sadece 30-40 günde kesime tavuk gönderen kişi, kendini elbette zeki olarak görecektir. Komşusunun kırlarda yayılan ineği 200 kg gelmezken, kendi beslediği hayvanları 1000 kg gelen bir çoban, kendisini zeki olarak görmekte haklı duruma gelmektedir. Yaptığı bir buluşla, tabii afet konularında bir tedbir geliştirmediği halde, sel geçiş yolları üzerindeki arazisini imara aldırıp, binalar yapan kişi zeki, yapmayan beceriksiz olarak algılanmaktadır.

Yazımızın başlığıyla ilgili olarak verilebilecek örnekler çoktur. Okuyucuların, benim verebileceğim örneklerden daha fazlasını verecekleri kesindir. Bizim bu yazıdaki amacımız, insanlığın gidişatı ile ilgili olarak, insanları düşünmeye sevk etmektir. Zekâ anlayışımız, hepimizi, sadece kendini düşünen bir “bencil” haline getiriyor. Başka insanları ezmek, başarı sayılıyor.

Eğer insanların birbirlerini kandırmalarından, sahtekârlıklardan, aldatılmaktan, ezilmekten, ezmekten, yepyeni amansız hastalıkların ortaya çıkmasından, her an çıkması muhtemel bir büyük savaşın insanlığın sonunu getirme ihtimalinin güçlü olmasından memnun isek, zekâ anlayışımızı değiştirmeyelim. Devam edelim.

Eğer, bunlardan memnun değilsek ve insanlığın geleceğini güzelleştirmek için gayret sarf etmek istiyorsak, işe, zekâ göstergesi anlayışımızı değiştirmekle başlamalıyız.

Sosyal kategorisine gönderildi | İNSANOĞLUNUN ZEKÂSININ GÖSTERGELERİ NELERDİR için yorumlar kapalı

DİNİMİZİ DEĞİŞTİRMEYİ DEĞİL, İLK KAYNAKLARINDAN BESLENMESİNİ HEDEFLEMELİYİZ

DİNİMİZİ DEĞİŞTİRMEYİ DEĞİL, İLK KAYNAKLARINDAN BESLENMESİNİ HEDEFLEMELİYİZ

 

Günümüzde geniş kitlelerin kabul ettiği dinler, Yahudilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık, Hinduizm ve Budizm’dir. Bunların ilk üçü vahye dayalı, tek yaratıcı olan Allah’ın peygamberleri aracılığıyla insanlara yaptığı yol göstericiliğine dayanır.

Diğer ikisi vahye dayalı olarak bilinmez.  Fakat bu öğretileri inceleyen bazı İslâm mutasavvıfları, her ikisini de vahye dayalı olarak kabul etmişlerdir. Konunun böyle anlaşılmasındaki en önemli amil, Biruni’nin Hinduizm ile ilgili eserleridir. Bilindiği gibi, çağının en ünlü bilgini olan Biruni (973-1050), Gazneli Mahmut’un Hindistan seferleri sırasında onunla birlikte seyahat etmiştir. Hindistan’da kaldığı sürece Sanskritçe de öğrenen Biruni, Hinduizm’in ilk kaynaklarından istifade etmeye gayret etmiştir. Onun yazdığı eserler, İslâm âlimleri tarafından uzun süre kabul görmüştür. İlaveten araştırma yapılmamıştır.

Kökleri belki de dört bin yıl öncesine dayanan Hinduizm’in ilk yazılımları, Veda’lardır. M.Ö VII-VI. yüzyılda yazılan ve bazı farklı bakışlar içeren Upanişadlar, Vedaların içerisinde önemli bir yer işgal ederler. İslâm mutasavvıflarının bazısı, bu eserlerdeki bazı şiirleri Kur’an ayetleriyle karşılaştırdıklarında, arada benzerliklerin çok olduğunu görmüşlerdir. Benzerliklerin çokluğu, mutasavvıfları, Vedaların vahye dayalı olduğuna ikna etmiştir.

Benzer durum, Budizm için de söz konusudur. Bilindiği gibi Budizm, Hindistan’da doğmuştur. Başlangıçta, Hinduizm’in bir kolu olarak değerlendirilmiştir. Çünkü Budizm’in kurucusu kabul edilen Gautama Prensinin oğlu olan Siddharta’nın amacı, değişime uğradığını düşündüğü Hinduizm’de reform yapmaktır. Konuşmalarında genellikle Hinduizm’in ilk kaynaklarına atıf yapmıştır. Dinin getirildiği şekilsel törenlere itiraz eder. Âlemin ilksiz ve sonsuz olduğu, sonlu-sonsuz ilişkileri gibi metafizik konulara girmez. Bunların insanlara bir faydasının olmadığını düşünür.

Hindistan’da Upanişadların yazılımının tamamlandığı M.Ö VI. yüzyılda dünyaya gelen Siddharta’nın (M.Ö.560-480) öğretileri olan ve dine adını veren Buda (aydınlanmış, bilen), yaklaşık üç asır sonra imparator olan Asoka sayesinde, Hindistan sınırlarının dışına yayılmaya başlamıştır. Budizm’in öğretilerini benimseyen imparator, ülkenin her yanında Buda’nın ahlâkını uygulamanın gayreti içerisine girmiştir. Bununla da yetinmeyerek yetiştirdiği insanları, dini yaymaları için doğuya ve batıya elçi gibi göndermiştir. Asırlar sonrasında gelen İslâm mutasavvıflarının bazısı, Budizm’in öğretilerini okuyunca, Buda’yı yani Gautama Siddharta’yı, peygamber olarak değerlendirmişlerdir.

Dinlerdeki gelişimlerle ilgili olarak her okuyucunun az ya da çok bilgisi olduğu kesindir. Biz de bu sitede yayınladığımız birçok makalemizde bu hususlardaki fikirlerimizi ifade etmiştik. Bu sebeple, konuyu çok kısa olarak ele almakla yetinerek, yazımızın başlığına dönelim.

Yukarıda zikrettiğimiz beş dinin (Hinduizm, Budizm, Yahudilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık) mensubu olan insanların önemli bir bölümünün hemfikir oldukları hususlar, iki başlıkta toplanabilir.

Birincisi, bütün dinlerin çıkış amacının insanları güzelliğe, erdemli davranışa, ahlâklı olmaya davet ettiği düşüncesidir.

İkincisi, bütün dinlerin anlatımlarının bozulmaya uğradığı, şekilsel törenler şekline büründüğü,  halkı ilgilendirmeyen ve anlamsız metafizik tartışmalara dönüştüğü inancıdır.

Konuya bir başka bakış açısından yaklaşmaya çalışalım. Bilindiği gibi, su, şekilsizdir. İçine girdiği kabın şeklini alır. Eğer kap renkli ise, dıştan bakılınca, su, o kabın renginde imiş gibi görünür.

Dinleri, su ile karşılaştırırsak, bütün dinler aynıdır, su gibidir. Dünya üzerindeki suların aralarında ne kadar fark varsa, dinlerin ilk çıkışlarındaki saflıkları arasında da, o kadar fark vardır. Fakat zamanla su, değişik kaplara konuldukça, dıştan görünüşte farklı algılanır.

Roger Garaudy’nin “Yaşayanlara Çağrı” kitabında aktardığı, İslâm mutasavvıflarından Hallac-ı Mansur’un (858-922) şu sözleri, yukarıdaki bakış açılarını ve hattâ çözümü bir araya toplamış gibidir:

“Çeşitli dinleri derinden incelediğimde, onların tek bir kökün saldığı birçok dal budak olduğunu gördüm. Dolayısıyla bir insandan falan dini kabul etmesini isteme, çünkü bu onu ana kökten koparıp ayırır. Bu ana kökün gelip onu bulması gerekir.”

Hallac’ın sözlerinden benim anladığım şunlar. Dinlerin dallarının köke dönmeleri beklenmemelidir. Kökün dalları beslemesi sağlanmalıdır. Aynı kökten beslenen dallar, birbirinden farklı şeyler üretmezler, birbirleriyle zıtlaşmazlar. Aynı kökten beslenmeleri onları birbirine karıştırmaz. Aksine birlikte güçlenirler. Ancak dallardan çıkan tali dallar ne kadar çok olursa, dallar güçsüz olur.

O halde, yapılması gereken, insanlardan dinlerini değiştirmelerini istemek değildir. Elbette kendiliğinden din değiştirmek isteyeceklere de bir şey denilemez. Fakat yapılması gereken, insanların, değişerek tanınmaz hale gelen dinlerin ilk kaynaklarından beslenmeleri için gayret sarf etmektir.

Bunu yapabilmek pek kolay değildir. Çünkü ilk kaynaklar ya tahrif edilmiştir ya da yazının dillerini bilen pek yoktur. Değişmeyen tek kaynak, Kur’an’dır. Ancak insanlardan Kur’an’ı kendi dillerinde okuyanlar çok azdır. Onlar da bazı yanlış tercümelerden dolayı, zorlanmaktadırlar. Kur’an hakkında yorum yapan din insanları da, yorumlarını Kur’an dışındaki kaynaklara (hadis, icma, kıyas, gelenek, tercih vb) dayanarak yaptıklarından, birbirlerinden çok farklı anlamlara ulaşmaktadırlar. Bu durum insanların kafalarını karıştırmaktadır. Çok daha kötü sonuçlar doğurmakta ve aynı dine inanan insanları bile, birbirleriyle sürekli çatıştırmaktadır. Bu duruma gelmiş insanların diğer dinlere bakışları ise, onları yok hükmünde veya düşman olarak görmek şeklinde olmaktadır.

Bu sebeple, dinlerin ilk kaynaklarındaki saflığı, insanlara aktaracak ve otorite olarak kabul görecek kurumlar kurulana kadar, şahıslar şöyle bir yol takip edebilirler.

Olayları ve konuları anlamaya çalışan bir kişi, karşılaştığı olayları karşısındakinin vicdanıyla görebilmeye uğraşmalıdır. Sonra, konuları kendi vicdanıyla düşünebilmelidir. Bunlara ilaveten, her davranışını oluştururken, bu düzenin bir yaratıcısı ve kurucusu olduğunu, bunları bizim istifademize sunan bir Yüce Yaradan’ın varlığını ve bu Yüce Yaradan’ın insanların hepsini gözleyerek, yaptıklarından haberdar olduğunun şuuruna varmalıdır.

Dini kategorisine gönderildi | DİNİMİZİ DEĞİŞTİRMEYİ DEĞİL, İLK KAYNAKLARINDAN BESLENMESİNİ HEDEFLEMELİYİZ için yorumlar kapalı

İNSANLIĞIN HÂKİM OLDUĞU TOPLUM OLUŞTURMAK

SİYASETİN GERÇEK AMACI, İNSANLIĞIN HÂKİM OLDUĞU TOPLUM OLUŞTURMAKTIR

Konumuzla bağlantılı olarak bu sitede yayınladığımız bir makalemizin başlığı “Küresel Uygarlığın Temelinde İnsanlık Oturmalı” şeklinde idi.

Bu sitede daha önce yayınladığımız, “Medeniyet ve Kültür” başlıklı yazımızda sosyologların tanımlarını irdeledikten sonra şöyle demiştik: “Dolayısıyla medeniyet; manevi değerler olan hislerin, anlayışların, düşüncelerin; akıl, ilim, bilgi, teknoloji ile desteklenerek hayata geçirilmesidir.”

Aynı yazımızda, Fahri Küpcü’nün bu konudaki tarifini de şöyle aktarmıştık: medeniyet; “insanların ruhen yükselmeleri ve eşyaların bu yükselen insanlara layık olabilecek kadar mükemmelleşmesidir.”

Medeniyetteki ilerleme halka; müzik, edebiyat ve yemek alanında çeşitliliğin olduğu, insanların duygularını dile getirebileceği şekilde farklı yapılara hitap ederek ve edep içerisinde ifa edilerek yansımalıdır.

Yukarıdaki tanımlara bakarsak, politikacılardan medeniyet oluşumunu sağlamalarını beklememiz yanlış olur. Çünkü siyasetçilerin kişilere bakışı, “insan” değil, “nesne” veya “yolunacak kaz” anlayışındadır. Dolayısıyla, insanlığı esas alan yepyeni bir toplum oluşturmaya çalışmaları, menfaatlerine ters gelir.

Toplumları yeni bir anlayışa yönlendirmesi beklenenler; bilim insanları, sanatkârlar, gerçek din insanlarıdır. Fakat bu guruplar tek başlarına başarılı olamazlar. Bunlara hem halkın ileri gelenleri hem de politikacılar destek vermelidirler. Siyasilerin çoğunluğunun günümüzdeki uygulamalar ise, destek vermek değil, engelleme yönündedir.

Takdir edileceği gibi, yeni bir toplum sistemi oluşturabilmek için, önce eskisini yıkmak gerekir. Eski sistem tamamen yıkılmadan yenisi vücuda getirilemez. Dolayısıyla bu yeniliği politikacıların yapması çok zordur. Siyasilerin büyük çoğunluğunun hedefi “oy” almaktır. Oylarını artırmaları için, iktidardakiler toplumun içerisinde bulunduğu durumunu övecek, muhalefettekiler ise yerecektir.

Toplumların durumları ne iktidarın anlattığı gibidir, ne de muhalefetin aktardığı gibidir. Her ikisinin söylemlerinde gerçeği yansıtanlar olduğu gibi, tamamen ters olanlarda vardır. Dolayısıyla, her iki taraf da, kendi düşüncelerinin gerçek olduğuna halkı inandırabilmek için mutlaka yalan söyleyeceklerdir.

Bilhassa kalkınamamış ülkelerde muhalefet partileri iktidara gelirlerse, halka ilk söyleyecekleri söz, “enkaz devraldık” olacaktır. Herhangi bir konuda kendi hataları olduğunda, kabahati eski yönetime atacaklardır. Yani, yeni iktidara gelenler de, sistemi yalanlar üzerine kuracaklardır.

Yalanlar üzerine kurulacak yeni bir toplum sistemi, eskisinin aynısı olur. Değişen sadece yöneticilerdir, yani egemen konumunda olan insanlardır. Her değişen yeni egemen, eski egemenlerin taktiklerinin benzerlerini uygular. Böylece hiyerarşik düzendeki bozukluk aynen devam eder. Tam bir kısır döngü oluşur.

Bu kısır döngüden çıkmak için, kökten bir değişim şarttır. Değişimi yapabilecek olanlar, kurulması istenilen yeni toplum düzeninin istediği insan anlayışına uygun olanlardır. Kendileri farklı yapıda olanlar, bu değişimi başaramazlar. Onlar sadece ”mış gibi” anlatırlar.

İnsanlara “nesne” olarak bakanlar, yeni toplum düzenini kuramazlar. İnsanları “insan” olarak değerlendirenler kurabilirler. İnsanlarla gösteriş için istişare ediyor görünenler, yeni düzeni kuramazlar. İnsanlarla gerçek anlamda istişare edenler kurabilirler.

Makam ve mal hırsında olanlar insani ilişkilerin etkin olduğu bir toplum oluşturma gayretini bile gösteremezler. Halka hizmetin, Hakka hizmet olduğuna kalpten gelen bir şekilde inananlar, beklentilerini halktan değil, Haktan umanlar yeni bir insani toplum oluşturma yolunda ilerleyebilirler.

Eğer halkın önderleri içerisinde, “insani” ölçülere göre hareket edenlerin çabaları yetersiz kalırsa, düzgün yapıdaki politikacılar da, değişimi başaramazlar.

Eğer halkı dini bilgilerle aydınlatması gerekenler, dinlerinin gereklerini değil, kendi menfaatlerini esas alırlarsa, değişimi başaramazlar.

Tarih içerisinde böyle köklü değişimi başaran bazı toplumlar olmuştur. Müslümanlığın çıkışındaki Medine Toplumu, bunların başında gelir. Bu toplumun attığı temeller, geçmiş hiçbir devlet başarıları olmayan köylü Arapların çok kısa sürede imparatorluk kurmalarına sebep olmuştur.

Bu konuda diğer bir örnek, II. Göktürk Devleti’nin kuruluşudur. Yöneticilerin fikirlerinin anlatıldığı 730’lu yıllarda yazılan Orhun Anıtlarında şöyle denilmektedir: “…Bunca milleti, bunca ülkeyi düzene soktum. Oralarda artık kötülük yoktur, kargaşalık yoktur.”. Bilge Kağan da yazıtlarında şunları söylemektedir: “Ben, hali vakti yerinde bir millete kağan olmadım! İçeriden yiyeceksiz, dışarıdan giyeceksiz, güçsüz kalmış, yoksul bir millete kağan oldum. Küçük kardeşim Kül Tigin ile sözleştik. Babamızın kazandığı millet adı, millet sanı yok olmasın diye. Türk Milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım. Küçük kardeşim Kül Tigin ile iki Şad (Yabgu’ya yani hakan yardımcılığına eş bir unvan) ile ölesiye, bitesiye çalıştım. Toplanan milleti ateşe suya düşürmedim.”

Hakanla kardeşi bu inançlarla çalışınca, halk da onlara ayak uydurdu. Öylesine köklü değişiklikler oldu ki, tarihçiler II. Göktürk Devleti’nin yıkılışı için, “Ama bu yıkılışın önemi yoktu; Türk Dünyasına onu yüzyıllar boyunca hareket halinde tutacak bir atılım kazanılmıştı.” diyerek yapılanların önemini vurguladılar.

Günümüz yöneticileri, yukarıda verdiğimiz veya tarihte görülen başka örnekleri kendilerine rehber edinerek, Hak ve Adalet yolunda halka hizmete için ciddiyetle yürümeye başlarlarsa, halkın da önemli bir kısmı onlara uyacaktır. Böylece insani anlayış temeline dayanan yeni bir toplum oluşturulabilir.

Sosyal kategorisine gönderildi | İNSANLIĞIN HÂKİM OLDUĞU TOPLUM OLUŞTURMAK için yorumlar kapalı

ENVER PAŞA ÜZERİNE 7

ENVER PAŞA ÜZERİNE 7

I. Dünya Savaşının sonunda, ABD’nin İngiliz ve Fransızlara yaptığı ciddi destekler sonucunda, Almanlar yenildiler. Türkler ise, tam o dönemde, Enver Paşanın kardeşi Nuri paşa komutasındaki Kafkas İslâm Ordusu ile Bakü’ye girmişlerdi. Eğer Almanlar biraz daha dayanabilselerdi, durum değişebilirdi. Fakat Bulgarlar da Selanik’te İtilaf Devletlerine yenilince, mecburen Türkler de yenilmiş oldu. Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemal Paşa Alman gemisiyle İstanbul’u terk ettiler.

Almanya’ya giden Enver Paşa, “artık her şey bitti” demedi. Köşesine çekilmedi. O dönemde Rusya’da Çarlar devrilmiş. Bolşevikler iktidar olmuştu. Çarlardan kurtulan Rusya’daki Türkler, kendi devletlerini kurmaya başlamışlardı. Ama hem orduları yoktu, hem tecrübeleri yoktu. Bu cumhuriyetlerden, önemli olanları, Başkurdistan ve Azerbaycan idi. İlkinin başında Zeki Velidi Togan, ikincisinde Mehmet Emin Resulzade vardı.

Enver Paşa yurt dışına çıktıktan sonra, Almanya, Moskova ve yeni Türk Cumhuriyetleri arasında adeta mekik dokudu. Bu gidiş gelişlerinde birkaç defa uçak kazası yaşadı. Hepsinden sağ kurtuldu. Hattâ birinde hapse düştü. Kendisi çok iyi resim yaptığından, hapishane müdürünün eşinin resmini yaptı. Hiç yılgınlık göstermedi. Yeni devletlerin ve diğer Müslümanların geleceğini tespit için toplanan İslâm konferanslarına katıldı.

Bu dönemde Anadolu’da, Türklerin Yeniden Diriliş Savaşı (Kurtuluş Savaşı) çabaları başlamıştı. Anadolu’nun ortasına sıkışmış kalmış olan az sayıdaki Türk, büyük bir mücadele başlatmıştı. Bu mücadelenin önemini bilen diğer Müslümanlar, kendi aralarında Anadolu hareketine yardım için para vs topluyorlardı. Bilhassa Hindistan Müslümanları (o zaman Pakistan ayrılmamıştı), Muhammed İkbal’in konuşmaları sayesinde ciddi yardımlar toplamıştı.

Enver Paşa, toplanan bu yardımların Anadolu’ya iletilmesi işinde görev aldı. Anadolu Harekâtının başındaki Mustafa Kemal’i çok iyi tanırdı. Onu beğendiği için, Trablusgarp’a çağırmıştı. Yurt dışına çıkarken de, Sadrazam Ahmet İzzet Paşadan, Mustafa Kemal’i Harbiye Nazırı yapmasını istemişti. Dolayısıyla Mustafa Kemal’in, başlattığı bu mücadeleyi başaracağına inanıyordu. Bu sebeple, Birinci Meclisteki bazı milletvekillerinin, kendisini Anadolu’ya çağırmalarına karşılık vermedi. Fakat Mustafa Kemal ile mektuplaşmalarını sürdürdü.

Elbette bu dönemde, Enver Paşa bazı çelişkili düşünceler yaşadı. Bilhassa, yeni kurulan Türk Cumhuriyetleriyle yakın ilgilenmesine kızan Bolşeviklerle arasının açılmasından sonra, Türkiye’ye geçmeyi tasarladığı günler oldu. Onu böyle düşünmeye sevk eden sebeplerden biri, 19 Mayıs 1919’da başlayan mücadelede henüz bir başarının elde edilememiş olmasıdır. Birinci ve İkinci İnönü Savaşlarındaki direnişlere rağmen, geri çekilme devam ediyordu. Henüz ordunun gücü, Yunan Kuvvetlerini durdurabilecek konumda değildi.

Buna rağmen Enver Paşa, Anadolu’ya girmedi. Hâlbuki halk ve askerler halen onu, gözüpek bir komutan olarak seviyorlardı. Eğer girerse, tutuklanacağından korktuğunu düşünmek, onun gibi korkusuz bir insan için gerçekçi olmaz. Onun tek korkusu, zaten çok sınırlı güce sahip Anadolu halkının ve kurulmaya çalışılan ordunun birbirine rakip iki guruba bölünmesine sebep olmuş olmaktı. Bu sebeple, Anadolu’ya gelmedi. Fakat Türk Kuvvetlerinin, henüz net bir başarı elde edememiş olması ve hakkında basın aracılığıyla yapılan iftira dolu yayınlar, onu ruhen büyük bir sıkıntıya sokmuştu. Bu nedenle, Sakarya Savaşı sırasında, Batum’a gelerek, savaşın sonucunu bekledi. Eğer Türk ordusu bu savaşta yenilirse, Anadolu’ya gireceğini de açıkça beyan etti.

Sakarya Savaşına devam etmeden önce, Enver Paşa konusuyla bağlantılı olması açısından, bir hususu zikretmeden geçmeyelim. Doğu Cephesi Komutanı olan Kâzım Karabekir Paşa, bilhassa doğudaki matbuata, Enver Paşa aleyhine yazılar yazdırmaya başlamıştı. Onun Bolşevik olduğunu, erkeklerle kadınları aynı toplantıda topladığını yayıyordu. O bunları yazdırınca, başkaları da Enver’in Kızılordu ile Anadolu’ya gireceğini, Almanlardan ve Ruslardan külliyetli miktarlarda para aldığını, o paralarla keyfine baktığını yayıyorlardı. Paşanın bu yazıları niçin yazdırdığını bilemiyoruz. Belki de, Enver’in Anadolu’ya girmesinde, Karabekir Paşanın desteği var diye dedikodu çıkmasından korkuyordu. Çünkü halen etrafına, Enver Paşanın kendisini Divanı Harpten kurtardığı için onu sevdiğini söylüyordu. Fakat Enver Paşa sayesinde orduda kalan Kâzım Karabekir’in onun aleyhine yaptığı bu tavırlar, ileride karşısına çıkar.

Bilindiği gibi, Cumhuriyet kurulduktan sonra 1925 yılında, Atatürk’e İzmir’de suikast planı yapanların arasında olduğu iddiasıyla, Karabekir Paşa tutuklandı. İdam edilme tehlikesi oluştu. Ancak İsmet İnönü, Kâzım Karabekir’i kurtardı. Bu gelişmelerdeki yorumu okuyucuya bırakarak konumuza dönelim.

Sakarya Harbi, geceli gündüzlü 22 gün devam etti. Barutun bittiği yerde, süngü süngüye savaşıldı. Türkler açısından tam anlamıyla bir ölüm kalım savaşı oldu. İki taraf da, birbirini çok fazla hırpaladı. 13 Eylül 1921 de Türkler, Yunanlıları yenemeyeceklerini anladılar ve yavaş yavaş çekilmeye başladılar. Fakat Türkler, o kadar büyük bir azimle mücadele etmişlerdir ki, Yunanlılar kendilerinde ilerleyecek güç bulamadılar. Bu durumun bir sebebi de, Mustafa Kemal Atatürk’ün, bu savaşın sonuna doğru, askerlere verdiği yeni taktiksel emirdir. Atatürk, “Bundan sonra hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır, bu satıh bütün vatandır.” diyerek, uygun bir yer bulana kadar yapılan uzun mesafeli geri çekilişlerin önünü kesmiştir. Türk askeri, bu yeni emir üzerine, ilk bulduğu tepede durup çatışma düzeni aldı. Bu duruma şaşıran ve zaten takati azalmış olan Yunan kuvvetleri ilerleyemedi. Dolayısıyla düşmanın ilerleyişi, ilk defa durdurulmuş oldu.

Batum’da bekleyen Enver Paşa bu sonucu haber alınca, kendi kendine “Mustafa bu işi başaracak” diyerek, Bakü’ye döndü. Bakü’deki dostlarına, kendisinin Orta Asya’ya giderek, oradaki Türklerin Ruslara karşı mücadelelerine destek vereceğini söyledi. Başta Zeki Velidi Togan, Mehmet Emin Resulzade, Kuşcubaşı Eşref olmak üzere hepsi itiraz ettiler. Orta Asya’daki Türklerde, okuma yazma oranı çok düşük idi. “Moskof’un oklunda çocuk okutulmaz” denildiği için, okula çocuklarını yollamıyorlar, kendi bildiklerince eğitiyorlardı. Bu sebeple fikren farklı çok yapılar vardı. Birbirlerine karşı anlayışsız davranıyorlardı. Bu ortam, aralarında düşmanlıklar oluşmasına sebep oluyordu. Bu nedenle, aralarında anlaşmaları mümkün görünmüyordu. Zaten orduları ve silah güçleri de yoktu. Dolayısıyla, böyle bir yapıda bir şey başarmanın mümkün olmadığını söylerler. Enver Paşayı vazgeçirmeye çalışırlar.

Orta Asya’daki Türklerin durumlarını, en iyi bilenlerden birisi de Enver Paşadır. Çünkü Enver Paşa ve arkadaşları, Ruslar ile İngilizlerin Reval şehrinde toplanarak, Osmanlıyı paylaşmak için anlaştıklarını öğrendikleri andan sonra, sürekli çözüm arayışı içerisinde olmuşlardır. Bu sebeple yönetimde etkili olmaya başladıkları andan itibaren Teşkilatı Mahsusa’yı, ileride neler yapılabileceğini tespit etmek amacıyla görevlendirmişlerdir. Bilhassa Enver Paşanın yakın arkadaşı olan Hacı Selim Sami, bu işlerle görevlendirilmişti. Dolayısıyla bu istihbarat kuruluşunun bu konularda topladığı bilgiler, Enver Paşaya da mutlaka geliyordu. İngiliz ve Rusların, Türkleri Anadolu’dan atmak niyetinde olduklarını bildiklerinden, Orta Asya’nın durumuyla daha yakından ilgilenmişlerdi.

Orta Asya’daki bütün bu yapıları bilmesine rağmen, Enver Paşa fikrinde ısrar eder. Vazgeçirmeye çalışanlar da ısrar ederler. Bunun üzerine Enver Paşa, şu tarihi sözünü söyler: “Doğu Türklüğü ile Batı Türklüğü arasında, asırlardır bağlar kopmuş durumda. Ben oraya gider, orada savaşırken ölürüm. Böylece Doğu Türklüğü ile Batı Türklüğü arasında köprü olurum.”

Enver Paşa her zaman yaptığı gibi, sözünün arkasında durdu. Orta Asya’ya gitti. Orada karşılaştığı pek çok ihanete rağmen mücadelesini sürdürdü. Nevzat Kösoğlu’nun Özbek Yazar Nabican Bakiyev’den aktardığı şu sözler, yapılanları anlatmaya yeterlidir: “Enver Paşa, Rus işgaline karşı, kimsenin o güne kadar yapamadığını gerçekleştirmiş, dağdaki çobanından beylere kadar halkı tek cephede birleştirmeyi başarmıştı. Bundan daha da önemlisi, yanında Türkiye’den gelme pek çok Osmanlı subayıyla, olağanüstü fedakârlıklar içinde, Türk âleminin tek kardeş, tek cephe olabileceğini, kendi hayatlarını şehit vererek ispat etmişlerdi.”

Hindistan Hilafet Komitesi de, Enver Paşa’nın Türkistan’daki mücadeleye bizzat iştirak ederek şehit olmasının bu davaya kutsiyet kazandırdığını ve bunun da Hindistan Müslümanlarını etkilediğini ifade etmiştir.

Enver Paşa’nın önünde iki önemli zorluk vardı. Birincisi bölge halkının ve yöneticilerinin cehaletidir. İkincisi, silah bulamamasıdır. Rus ve İngilizlerin sıkı denetimleri ve bölgenin fakir olması sonucu, birçok yerde mitralyözlere karşı kılıçla savaşmak zorunda kalınmıştır. Nitekim Afganistan’da Pamir Dağlarının eteklerindeki Çegen Tepesinde, 4 Ağustos 1922 de bu şekilde şehit oldu. Dağa gizlenmiş Rus mitralyözlerine karşı, yalın kılıç at sürerken şehadet şerbetini içti. Ruslar, saldıranların içerisinde onun olacağını düşünmediklerinden, onu öldürdüklerini anlayamadılar. Başını kesmediler, na’şını alıp götürmediler. Şehit olduğu yerde, sonradan türbe yapıldı. Bu dönemlerde yeni doğan çocukların adlarının önemli bir kısmına “Enver, Orta Asya Türkçesiyle Anvar” ismi verildi. Böylece, Enver Paşa, gerçekten arada köprü oldu.

Bu durum Sovyetlerin hiç hoşuna gitmedi. Onlar da, Viladimir Kordinin’e film yaptırdılar. Filmi adını “Enver Paşa, Türk Halkının Düşmanı” olarak belirlediler. Türkiye’deki bazı menfaatperestler de,  bu yalanlara eşlik ettiler.

Şimdi, Orta Asya’ya giderken söylediği sözü, kaç kişi söyleyebilir bir düşünelim. Bu sözü söyleyebilen kaç kişi, yaşadığı ihanetlere, oradaki Müslüman bir sultan olan Emir İbrahim Lakay tarafından hapse atılmasına rağmen, mücadelesini ısrarla sürdürebilir? Hem de Sarayın kızı olan eşi Naciye Sultan’a karşı sevgisini mektuplarında dile getirirken, eşinin yanında olmak yerine, verdiği bir sözü yerine getirmek için, ısrarla savaşmaya kaç kişi devam eder? Hem de görmediği tek erkek evladı var iken, kaç kişi, ağzından çıkan bir sözün peşinde ölüme gider? Yokluklar içerisinde boğuştuğu sırada, Afgan Hanı Emanullah’ın ısrarlarına rağmen, Afganistan’a gitmedi. Gitseydi, Han, onu el üstünde tutacak ve izzet ikram ile yaşatacaktı. Peki, kaç kişi, üstüne vazife olmayan bir bölgede, yokluklar ve ihanetler içerisinde mücadele ederken, kendisine ısrarla yapılan bu teklifi reddeder?

Sözlerine böylesine sadık olan ve ölümden hiç korkmayan bir insanın, Anadolu’ya tutuklanmaktan korktuğu için girmediğini düşünmek, ne kadar mantıklı olur?

O dönemde, Türklerin Yeniden Dirilişini sağlayabilecek iki kişi vardı. Biri Mustafa Kemal, diğeri Enver Paşadır. Eğer, Atatürk, ordudan istifa edip sivilleri giydiğinde, tek düzenli ordumuzun komutanı olan Kâzım Karabekir Paşa, “emrinizdeyim paşam” demeseydi, gelişmeler çok farklı olurdu. Eğer, Enver Paşa, her ne pahasına olursa olsun diyerek Anadolu’ya girmek isteseydi, ordudan atılmasını önlediği Kara Kâzım’a, “bana borcun var” diye farklı davranması için haber gönderirdi. Zaten Kara Kazım, yani Kazım Karabekir Paşa halen, etrafına “Enver benim hayatımı kurtardı” demekteydi. Enver’in talebine uyar ve Atatürk’ü tutuklatırdı. Yerine Enver geçer ve Sarayın damadı olduğu için de, Atatürk’ün karşılaştığı zorlukların birçoğuyla karşılaşmazdı. Enver Paşa, böyle bir şey istemedi. Ama Enver, Kazım Karabekir’e yazdığı mektupta, Kafkas İslâm Ordusuna katılmak üzere seçme subay göndermesini istemiştir.

Bizim bu sorgulamalarımızı ve olayları Mustafa Kemal Atatürk, bizzat yaşamıştır. Elbette Atatürk’ün, kendisi albay iken, yaşdaşı olduğu halde, Harbiye Nazırı ve Başkumandan vekili olan Enver Paşaya karşı bir kıskançlığı söz konusudur. Fakat bu kıskançlık, İslâmiyet’in bizlerde olmasını istediği kıskançlık şeklindedir. Karşısındaki kötüleyen değil, “ben daha iyisini, daha güzelini yapmalıyım” diyen bir anlayışla kıskanmaktır. Bir bakıma, gıpta etmektir.

Nitekim hiç kimse Enver Paşanın ağzından, Mustafa Kemal hakkında kötü bir söz duymamıştır. Mustafa Kemal Atatürk de, Enver Paşaya karşı aynı güzellikte davranmıştır. Cumhuriyetin kuruluşundan sonraki dönemde Adalet Bakanı olan Mahmut Esat Bozkurt’un aktardığına göre, bir milletvekili, Gazinin huzurunda konuşurken, Atatürk’e hoş görünmek için, Enver Paşanın aleyhine sözler söyler. Atatürk, merhum Enver’in aleyhine konuşan kişiyi derhal susturur ve şu veciz sözü söyler:

“O, bir güneş gibi doğmuş, bir gurup ihtişamıyla batmıştır. Arasını tarihe bırakalım”

Enver Paşanın insani yönünü Lübnanlı Arap aydınlardan Emir Şekip Aslan’dan okuyalım: “Enver Paşa, bir taraftan hiç kimseye baş eğmeyen bir şecaat ve kahramanlığın, diğer yandan ise utangaçlık, incelik, merhamet ve alçak gönüllülük gibi faziletleri bir arada toplamış bir kişiliğe sahipti. O, iş yapmayı, söz söylemeye tercih eder, sevinmekten ve övünmekten hoşlanmazdı. Onun rütbesi ve makamı yükseldikçe, alçak gönüllülüğü artıyordu. Kendisi son derece şecaat sahibi, dini bütün, eli ve beli tertemiz, hür seciyeli bir zât idi.”

Enver Paşayı gerçek yönüyle anlatmak için söylenebilecek çok söz vardır. Ama Atatürk’ün yukarıdaki sözü, hepsinin, çok kapsamlı bir özetidir, özüdür.

Enver Paşa, sevabıyla günahıyla başlı başına bir tarihtir. Hayatın akışı, onu, hızlı kararlar vermeye ve uygulamaya zorlamıştır. Her insanın aldığı kararların, faydalı ve zararlı yönleri vardır. Önemli olan, alınan kararlarda, Enver Paşa gibi davranmak ve hiçbir zaman kendini düşünmemektir.

Enver Paşa ve Mustafa Kemal Atatürk, çökmekte olan bir büyük Yüce Devleti ve diğer Müslümanları kurtarmak için ateşe atılan, büyük düşünen, tertemiz bir neslin mümtaz temsilcileridir. Osmanlı Devletinin kurucu nesli, nasıl övülmeyi hak ediyorsa, bu nesil de, aynısını fazlasıyla hak ediyor. Eğer o, aydın, bilgili ve korkusuz nesil olmasaydı, zaten çöken devletin yerine, Cumhuriyet kurulamazdı. Dünyadaki diğer esir Türkler ve Müslümanlar, esaretten kurtulmak için bu ölçüde bir mücadele veremezlerdi. Bu sebeplerle; küçük düşünenlerce, günlük yaşayanlarca, kendi menfaati peşinde koşanlarca o neslin eleştirilmesi düşünülemez.

Elbette gerçeğin tamamını sadece Allah bilir. Biz, kendi bildiklerimize ve sorgulayarak ulaştığımız sonuçlara göre, Allah’tan şöyle niyazda bulunuyoruz:

Allah’ım, Enver Paşanın taksiratlarını, tertemiz niyetlerle yaptığı salih amelleriyle karşıla. Onu, lütfunla, sonrakiler içerisinde iyi dille anılanlardan eyle. Enver Paşa döneminin nesli için de, yaptığımız aynı temennilerimizi, lütfunla, kabul eyle.

Allah, mekânlarını Cennet eylesin, ruhları şad olsun.

YAŞAM kategorisine gönderildi | ENVER PAŞA ÜZERİNE 7 için yorumlar kapalı

NEFSİNİ İLAH EDİNEN, KİMSEYE MERHAMET ETMEZ

NEFSİNİ İLAH EDİNEN, KİMSEYE MERHAMET ETMEZ

 

Bilindiği gibi, küreselleşmenin en önemli göstergesi, ulaşım ve iletişimdeki gelişmelerdir. Bu açıdan bakılınca çağımıza, medya ve iletişim çağı denilebilir. Bu özelliği nedeniyle de çağımız, nefsini ilah edinenler için bulunmaz nimetlere sahiptir. Çünkü nefsini ilah edinen bir kişi, çok meşhur olmayı, insanların sürekli kendisinden bahsetmesini ister. İletişim çağı, ona bu imkânı fazlasıyla verir.

Bu yapıdaki kişi, kendisinden bahsedilmesini sağlamak için, önce, başkalarının dedikodusunu yapar. Başkalarının başlarına kötü şeyler geldiğinde sevinir. Onların acziyete düşmelerinden zevk alır. Fakat kendisinin dedikodusunun yapılmasına şiddetle karşı çıkar. Kendi acziyetinden, kendi kötülüklerinden bahsedilmesini istemez. Sadece kendisini övenleri duymak ister. Sürekli takdir edilmek ister. Bu ruh hali, kendisini öyle bir noktaya taşır ki, övgülerini abartmayanları yetersiz bulmaya başlar. Böylelerini çevresinde oluşturduğu birinci halkadan çıkarır. Birinci halkanın içerisinde sadece dalkavukları bırakır.

Durum bu hale gelince, nefsini ilah edinen kişi, artık gerçek bir zorba ve çekilmez bir zalim olur. Adil ve merhametli birini gördüğünde, ondan nefret eder. Çünkü adil ve merhametli insanlar çevrelerinde iyi anılırlar. Fakat zalim bir kişiyi dalkavukları dışında iyi anan pek olmaz. Bazen eski arkadaşlarından biri veya birkaçı, onun insanlar arasında giderek kötü tanınmaya başladığını ima ederler. Ama o, onlara da vaktiyle niye söylemediniz diye karşı çıkar. Onların kendisini kıskandıkları için böyle söylediklerini düşünür ve bildiğini yapar. Hâlbuki onlar geçmişte de benzer şeyleri söylemeye çalıştıkları için birinci halkadan uzaklaştırılmışlardır. Çevresinde kalanlar, onun duymak istediğini söyleyenlerdir. Çevresindekiler onun ne kadar adil ve merhametli olduğunu söylemektedirler. Bu söylenenlere giderek kendisi de inanıyormuş gibi tepki verir. Fakat gerçekler, gece yatağa yattığında peşini bırakmaz. İşte bu sebeple kendisinin yapamadığını yapan, adil ve merhametli insanları kıskanır ve onlardan nefret eder.

Bu kıskançlık ve nefret duyguları, giderek kendisini esir almaya başlar. Kendi çevresinde olmayan bazı insanlar, kendisinin yaptığı zalimlikleri ve olan bitenleri söylerler. Bu söylenenleri duyar, ama yalnızca kulağıyla duyar. Yüreğiyle duymaz. Duyduklarını sorgulayacak şuuru kapanmıştır. Bu durum, Yüce Yaradan’ın “onların kalplerini mühürledik” ifadesi ile örtüşmektedir.

Nefsini ilah edinen kişi, bazen, içine düştüğü kötü durumu anlar. Vaziyetini kurtarmak için, sahip olduklarını başkalarıyla paylaşır. O kişi eğer devletin imkânlarını kullanacak bir makamda ise, devletin varlıklarını da paylaşmaktan çekinmez. Böyle bir paylaşım yapmaktan maksadı, eğer, yardım ettiği insanların kendisini kutsamalarını sağlamaktır. Bu nedenle, yaptıklarını gösteriş içerisinde yapar. Gösterişini, en etkili reklamlarla destekler. Böylece kendisini kullarına lütfeden bir Tanrı gibi görmeye başlar.

Kendisini Tanrı gibi gördüğünü, elbette dile getirmez. Hattâ, çevresindekilerin fikri yapılarına uyması için, tam tersi şeyler bile söyleyerek, onların kalplerini fetheder. Peki, böyle bir kişinin insanları kandırıp kandırmadığı nasıl anlaşılır? Bir insanın, kendisini Tanrı gibi görmeye başlamasının bazı göstergeleri vardır. Birinci göstergesi, yardım ettiği, menfaat ilişkisi kurduğu insanları aşağılamasıdır. İkinci göstergesi, gücünü kaybettiğinde düşeceğinin ve bir daha kalkamayacağının korkusuyla, daha da gaddarlaşmasıdır. Üçüncü göstergesi, birinci derecede yakını bile olsalar, kendinden başka kimseye merhamet etmemesidir. Dördüncü göstergesi, eski dostlarını suçlaması ve daha önce düşman olduğu insanlarla veya guruplarla dost olmaya çalışmasıdır.

Görüldüğü gibi, nefsini ilahlaştıran kişi, bütün hıncını çevresinden çıkarmaktadır. Çevresi giderek mazlum durumuna düşmektedir. Fakat aslında, onun bu duruma gelmesinde, çevresi de suçludur. Çünkü çevresi, geçmişte zalim olduğunu bilmesine rağmen, ondan menfaatlenmek için, onun tanrılaşmasına göz yummuştur. Zalimin içine düştüğü, kendini Tanrı gibi görme serabından etkilenecek ikinci gurup, olaylara karşı duyarsız kalan ve “neme lazım” zihniyetini taşıyanlardır.

Artık, zalimin çevresindeki birinci halkadan başlayarak sonraki halkalar, zulme maruz kalırlar. Fakat bir şey yapamazlar. Çünkü zulümden paylarına düşene karşı duracak kuvveti kaybetmişlerdir. Eğer kendi nefsini ilah edinen bu kişiye, vaktiyle karşı çıkmış olsalardı, hem Allah indinde, hem de insanlar nezdinde haysiyetli konuma gelirlerdi. Şimdi ise, hem Yüce Yaradan indinde, hem de adalet ve merhamet sahibi insanlar nezdinde, onurlarını yitirdiklerinden, kendilerini çok güçsüz görmektedirler.

Durum şöyle tanımlanabilir. Kendi nefsini ilah edinen kişi, serap görmekte ve kendisini Tanrı gibi hissetmektedir. Tanrılar, ölümsüzdür. Bu sebeple o da, ölümsüz olmayı istemektedir. Hâlbuki kendisinin de mutlaka öleceğini bilmektedir. Fakat bilmemezlikten gelmektedir.

Bu arada, onu vaktiyle ilahlaştırmış olanlar, şimdi mazlum hale gelmişlerdir. Çünkü ilahlaştırdıkları insan onları aşağılamaktadır. Dalkavukların, neme lazımcıların aşırılıkları, dönmüş kendilerini vurmuştur. Bu defa onlar da kendilerinden daha alt konumdakilere, kendilerine davranıldığı gibi tavır koymaya başlarlar. Onlar da kendi çevrelerindekileri aşağılamaya başlarlar.

Gelinen bu ortam, kendini Tanrı gibi gören zorbanın ölümden korktuğu, geçmişte onun dalkavukluğunu yaptıkları halde mazlum hale düşenlerin, zalimliğe soyundukları bir ortamdır.

Artık kısır bir döngünün içerisine düşülmüştür. Bu çemberden çıkmak için tek çare, Allah’ın ipine sarılmaktır. Fakat çoğunda, bunu yapacak kudret kalmamıştır. Kendilerini çok aciz olarak görmeye başlamışlardır. Çünkü kimseye güvenemez olmuşlardır. Güvensizlik, onları yalnızlaştırmıştır. Karşıdan bakılınca hep birlikte imiş gibi görünürler. Fakat içten bakılınca hepsi yalnızdırlar.

Bu yalnızlıklarını ve acziyetlerini bastırmak için çabalamaya başlarlar. Fakat Yüce Yaradan’ın yol göstericiliğine sığınamazlarsa, bu gayretleri beyhudedir. Aksine, giderek, onlar da, sadece kulaklarıyla duymaya başlarlar. Yürekleriyle duyamazlar. Görürler, ama görmemezlikten gelirler. Hiçbir şey hissetmemeye başlarlar. Bu durum onları, daha da gaddarlaştırır. Gaddarlıkları arttıkça, yalnızlaşırlar. Yalnızlaştıkça, hissizleşirler. Hissizleştikçe, “benden sonrası tufan” anlayışına kapılırlar. Fakat bir gün bakarlar ki, kendileri son bulmadan tufan oluşmuştur. Bu tufan da, başkalarını değil, kendi arkadaşlarını ve kendilerini vurmuştur. Çünkü Allah zalimler güruhunu sevmez ve masumları korur.

Duymayan insan, kendi varlığından kaçıyor demektir. Kendisinden kaçan insan, bir gün en sıkıntılı zamanda kaçtığıyla karşılaşır. Tarih bütün bu anlattıklarımızın örnekleriyle doludur. O halde, zararın neresinden dönülürse kârdır.

Sayıları az da olsa, tarihte görülen güzel örnekler de vardır. Bunlar, tarihin en kirli sayfalarında yer almak üzereyken, ahirette en şiddetli cezaları hak eder duruma düşmüşken, kendilerine gelenlerdir. Onlar, insanların değil, Allah’ın rızasını kazanmaları gerektiğini anlamışlar ve derhal, Yüce Yaradan’ın istediği salih amelleri uygulamaya başlamışlardır.

Allah’ım, insanları ve kendilerini yalanlarıyla kandıranların, yanlışlarından dönerek, doğru yolu bulmaları ve güzel işler yapmaları için, iradelerine güç ver. Onların, çevrelerinin baskısından kurtulmaları için, mücadele azmi ver.

YAŞAM kategorisine gönderildi | NEFSİNİ İLAH EDİNEN, KİMSEYE MERHAMET ETMEZ için yorumlar kapalı

ENVER PAŞA ÜZERİNE 6

ENVER PAŞA ÜZERİNE 6

 

I. Dünya Savaşı devam ederken, Enver Paşa cepheleri ziyaret etmektedir. Ancak onun ziyaretlerinde, bazı gerçekler kendisinden gizlenebilmektedir. Bu arada Yakup Cemil de, sürekli cepheleri dolaşmaktadır. İhtiyaç olan yerlere gönderilmektedir. Hattâ bir defasında hapishanelerden bırakılan cinayet, ırza geçme gibi ağır suçlardan mahkûm olmuş insanlardan 2000 kişilik bir birlik kurarak, doğu cephesine destek vermişti. Böyle bir birliği, Yakup Cemil’den başkasının idare etmesi pek düşünülemezdi. Birlik içerisinde, 2000 civarındaki azılı mahkûma karşılık, sevk ve idareye yardımcı olmak için, yalnızca 10 kadar asker vardı. Bu haldeyken birliği, köylerin, kasabaların arasından yüzlerce kilometre yürüterek cepheye ulaşmıştı.

Babı Ali olayının kilit ismi olan Yakup Cemil, cephelerdeki askerlerin durumlarını daha rahat gözlemleyebilmiştir. 1916 yılının ortalarına doğru İstanbul’a döner. Enver Paşa ile görüşür. Cephelerdeki cephane, levazım durumlarının kötü olduğunu ve askerlerin morallerinin iyi olmadığını söyler. Almanlarla ortaklığı bırakıp, tek başımıza barış istememiz gerektiğini belirtir. Enver Paşa dâhil, diğer ileri gelenler bu teklifi kabul etmezler.

Eğer Enver Paşayı, gerçek verilerle eleştirmek istiyorsak, bu konu üzerinde durmalıyız. Nitekim İtalyanlar, her iki Dünya Savaşında da, harp devam ederken saf değiştirmişlerdir.

Şimdi düşünelim. Yakup Cemil ve bazı insanların bu teklifleri karşısında, yönetimde biz olsaydık ne yapardık, karar vermeye çalışalım. Ama daha savaşın devam ettiğini ve karşımızdaki İtilaf Devletlerinin, kayda değer bir başarıları olmadığını da unutmadan fikir yürütelim.

Fikir yürütebilmek için öncelikle araştıracağımız konu, tarihi bilgilerimiz olmalıdır. Tarihte Türklerin, bir savaşa beraber girdikleri dostlarını bırakarak, onları arkadan vurdukları bir örnek var mı diye aramalıyız. Sonrasında ise, “tarihte olmamış, ama her şeyin bir ilki vardır” diye düşünerek, kabul ettiğimizi varsayalım. Bu durumda savaşı, kesinlikle ve kısa sürede İtilaf Devletleri yani, İngiliz, Fransız ve Ruslar kazanırlardı. Bu üç ülke, savaş bittikten sonra, “ortağını arkadan vuran, yarın bizi de vurur” diyerek Türklerin üzerine gelirlerse, ne yapılabilirdi? İtalyanlar, Romanın mirasçısı gibi algılandıklarından ve aynı dine mensup olduklarından, onlar için böyle düşünülmeyebilir. Fakat İtilaf Devletlerinin Türklere bakışları çok farklıydı. Türkleri Anadolu’dan atmayı hedeflemişlerdi. Atilla Handan beri, Türklere karşı mesafeliydiler.

Demek ki, yapılacak tek şey vardı. O da savaşa devam etmekti. Buna ilaveten tedbir için, cephe sayısını mümkün olduğunca azaltmak, askeri planlar açısından faydalı olurdu. Örneğin, Yemen ve Arabistan’dan çekilmek, cepheyi çok daraltırdı. Hattâ Halep ve Kerkük’e kadar çekilerek, cepheyi oralarda tahkim etmek, levazım ve asker desteği açısından çok iyi olurdu. Yani bir nevi, Misakı Milli gibi olan sınırlarına gerileyerek, kuvvetlerimizi orada toplayıp, daha güçlü bir şekilde karşılık vermek, askerlik bakımından en mantıklısıydı.

Enver Paşayı eleştiren insanlar olarak, Enver Paşanın böyle bir çekilmeye karar verdiğini düşünelim. Türklerin çekildiği bölgeleri, elbette İngiliz ve Fransızlar işgal edeceklerdi. Eğer bu işgal olsaydı, bugünden geriye baktığımızda, acaba ne düşünürdük? Hicaz bölgesini, yani kutsal toprakları İngilizlere bırakıp çekildiği için Enver Paşayı suçlar mıydık, yoksa iyi yapmış mı derdik? Kudüs’ü İngiliz, Fransız ve Ruslara terk ettiği için, başka çaresi yoktu mu derdik?

Veya Mısır’ı, Kıbrıs’ı İngilizlere bırakan, Balkanları ve Erzurum’dan ötesini ise 1877-78 deki “93 Harbi” sonrası Ruslara bırakan, dolayısıyla en çok toprak kaybının yaşandığı II. Abdülhamit Han dönemi için, “hiç toprak kaybı yaşanmadı” dediğimiz gibi, “buralar, Enver’in zamanında kaybedilmedi” yalanını mı yayardık? Ya da 93 Harbinde, Plevne’ye donanmayı göndermeyerek ve karadan da ciddi bir takviye yollamayarak İstanbul’u koruyacağını düşünen, ama Plevne kaybedilince, düşmanın hızla Çatalca’ya kadar geldiğini görünce, İstanbul’u kurtarmak için İngilizlerden yardım isteyen II. Abdülhamit Hanı övdüğümüz gibi, Enver’i de metheder miydik?

II. Abdülhamit Han döneminde kaybedilen Mısır’ı, İngilizlerden geri almak için yaptığı kanal harekâtında başarısız olununca, Cemal Paşayı şiddetle eleştiriyoruz. Peki, Enver Paşaya da, niye Anadolu dururken, uzaktaki ve sadece yöneticilerin Türk olduğu, halkı da Arap kökenli bölgelere askerimizi yolladın diye kızar mıydık?

Bu sorulara ayna karşısında ve gözümüzü kendimizden kaçırmadan cevap verdiysek, Enver Paşayı izlemeye devam edelim.

Rusya’da, 1917 Ekim Devrimiyle Çarlar devrildi. Rusların savaştığı doğu cephesi çöktü. Savaşın ibresi Almanlara doğru döndü. Bunun üzerine ABD, İngiliz ve Fransızlara verdiği desteği hem artırdı, hem de hızlandırdı. Bu yardımların sayesinde, savaşın seyri 1918 de Almanların aleyhe döndü. İtilaf Devletlerine, ABD’den silah, para, yiyecek gibi yardımlar zaten geliyordu. Ama Ruslar çökünce, ABD, askerini de Avrupa’ya yollamaya başladı. Denizden de kuşatılan ve halkı açlıkla karşı karşıya kalan Almanlar, 3 Ekim 1918’de, ABD Başkanı Woodrow Wilson’a başvurarak ateşkes istediler. Dikkat edilirse, Almanlar, ateşkes için İngilizlere başvurmadılar. ABD’ye başvurdular. 

Bu sırada Selanik’i savunan Bulgarlar, 29 Eylül’de yenilince, İstanbul için tehlike başladı. Hem Almanların savaşı bırakmaları hem de Selanik’in düşmesi üzerine, İttihat Terakki barış istedi. Onlar da Wilson’ın, yayınladığı prensiplere uyacağını düşünüyorlardı. Böyle olmadığını anlayınca, barış isteği için başvuran Talat Paşa Hükümeti istifa etti. ABD ve İtilaf Devletlerinin, İttihat Terakkiye olan kızgınlığını bilen üç önder, barış anlaşmasını yeni bir hükümetin yapması durumunda, dayatılacak şartların daha hafif olacağını düşünmüşlerdi. Fakat galipler yumuşamadılar. Çünkü kızgınlıkları İttihat Terakkiye değil, onların dirilttiği Türk Milletine idi. Bilhassa Churchill, hem kendi siyasi geleceğini bitirme noktasına gelen Enver Paşaya kızıyor, hem de öldü dediği Türklerin yeniden dirilmelerini hazmedemiyordu.

Mondros Mütarekesinin şartlarının çok ağır olduğunu gören Enver Paşa ile birlikte Talat Paşa ve Cemal Paşa, üç gün sonra Alman gemisiyle İstanbul’u terk ettiler. 1917’ye kadar Sadrazamlık yapan Said Halim Paşa, İstanbul’da kalmayı yeğledi. İngilizler İstanbul’u işgal edince Malta’ya sürüldü. İttihat Terakkinin üç önderinden oldukları için her şeyin hâkimi oldukları iddia edilen Enver Paşa, beş yıla yakın Harbiye Nazırlığı ve Baş Kumandan Vekilliği yaptı. Hiç Sadrazamlık yapmadı. Talat Paşa önce Hariciye Nazırlığı sonra, bir yıl civarında Sadrazamlık yaptı. Cemal Paşa ise sadece Bahriye Nazırlığı yaptı.

Enver Paşanın konumunu ve halet-i ruhuyesini daha iyi anlamak için Yakup Cemil’in idam edilmesi olayına çok kısaca değinmekte fayda var. Yakup Cemil, gözünü budaktan sakınmayan, şahsi hiçbir menfaat peşinde koşmayan, başardıklarını anlatmayı küçüklük sayan, sözünü de kimseden esirgemeyen ama kabadayı mizaçlı birisiydi. Bu sebeple, Talat Paşa ve İttihat Terakki Genel Merkezi ondan çekiniyordu. Yakup, daha İstanbul’a gelmeden, onun aleyhine çalışmalara başlamışlardı. İstanbul’a geldiğinde, yazımızın başında belirttiğimiz gibi “savaşı bitirmemiz şart” diyerek Enver Paşa dâhil hepsini uyardı. Teklifine olumlu cevap alamadığını görünce, muhtemelen kendince plan yaptı. Talat Paşa hükumetini devirerek, yerlerine yeni bir hükumet kurmayı hedefledi. Başaramadı. Tutuklandı. Daha sonra çıkarıldığı mahkemedeki sorgusu sırasında, Sadrazam olarak, Mustafa Kemal, Fethi (Okyar) veya Cemal Paşadan birini yapmak istediğini söyleyecekti. Aynı 1913’teki Babı Ali vakası gibi yapacaktı. Kafasındaki muhtemel tarih, 23 Eylül 1916 idi.

Bu gelişmelere rağmen, Enver Paşanın, Yakup Cemil’e olan güveni sarsılmadı. Onu kaymakamlık görevine getirmeyi düşündü. Ama İttihat Terakki içerisinde büyük efendi olarak bilinen Talat Paşa, Yakup Cemil’den çok çekindiği için çeşitli oyunlar kurguladı. Enver ile arasını açmaya çalıştı. Başaramadı. Hattâ mahkeme son safhasındayken, Enver Paşanın devlet işlerini görüşmek üzere Almanya’ya gitmesi gerekiyordu ve giderken “ben dönene kadar Yakup Cemil hakkında mahkeme kararı ne olursa olsun, uygulanmasın” demişti. Fakat Enver’in yokluğunda Talat Paşa, Yakup Cemil’i idam ettirmeyi başardı. Yakup Cemil ile birlikte, Enver Paşaya yakın birçok kişi daha çeşitli hapis cezaları aldı.

Yakup Cemil olayı, İttihat Terakki ileri gelenleri arasındaki uyuşmazlıkların bir göstergesidir. Bilhassa Enver Paşa ile Talat Paşanın arasındaki anlaşmazlığın belirtisidir. Dolayısıyla sadece bir Harbiye Nazırı ve Genel Kurmay Başkanı olan Enver Paşayı, her şeyin tek hâkimi olarak değerlendirerek suçlarsak, iddialarımızın temelinin yanlış olduğunu söyleyerek, bizi inandırıcı bulmazlar. Bu suçlama, belki Talat Paşa için yapılsa, daha inandırıcı olur. Çünkü Talat Paşa, “büyük efendi” konumundadır ve Almanların Talat Paşa ile daha iyi anlaştıkları bilinmektedir. Nitekim Yakup Cemil, Almanlarla ortaklığı bozmak için çalıştığından, Talat Paşanın düşmanlığını kazandı diye düşünülebilir. Bilindiği gibi Yakup Cemil, Almanların Türklere kumanda etmesine, her yerde yüksek sesle itiraz etmiştir. Ayrıca Almanlar, mahkemenin bütün safhalarını takip etmişlerdir.

Bu olayda Enver Paşanın suçlanabileceği şey, idamın gerçekleştirilmesinden sonra, Yakup Cemil’in hanımı ve iki kızıyla devletin ilgilenmemesidir. Fakir bir insan olan Yakup’un ailesi de, idamdan sonra çok fakirlik çekmiştir. Devletine hizmetleri olan birisi, bazen kendi başına buyruk hareket etmiş, kabadayı yöntemi ile günlük çözümlerin peşine düşmüş, devlet düzenine tam uyum sağlayamamış bile olsa, vatanını çok sevmiş, kendi menfaatini düşünmeden, kimseye haksızlık etmeden, dürüstçe ve ölümüne mücadele etmiş bir insanın ailesini, devlet açıkta bırakmamalıydı. Bu durum, hem Enver Paşanın, hem İttihat Terakki Hükumetinin, hem de Padişahın ayıbıdır. Nice sonra, ailesine kişi başına 33 kuruştan, 99 kuruş maaş bağlanmıştır. Bu miktar bile, çok yetersiz kalmıştır.

Enver Paşanın yurt dışına gittikten sonraki faaliyetlerini, bir sonraki yazımızda irdeleyeceğiz.

Genel kategorisine gönderildi | ENVER PAŞA ÜZERİNE 6 için yorumlar kapalı