SEVİYORUM, O HALDE VARIM

SEVİYORUM, O HALDE VARIM

 

Yukarıdaki söz, Decartes’ın “düşünüyorum, o halde varım” ifadesindeki eksikliği ortaya koymak içindir. Bu konuda Decartes’tan önce Aristo fikir beyan etmiştir. Aristo’ya göre, insan düşünen bir hayvandır.

Bilindiği gibi, Aristo’nun yaşadığı dönemde Atina’da yaşayanların çoğunluğunu köleler teşkil ediyordu. Atina şehrinin ezeli rakibi olan Sparta’nın ise yaklaşık yüzde doksanının köle olduğu ifade edilir. Aristo’nun kölelere bakışı ise nettir. Ona göre köleler, insan değil, hayvandır. Bu ifadesinden anlaşılan o ki, Aristo, tıpkı kendileri yani insanlar gibi vücutları olan, kendileri gibi yeyip içen yani fiziksel ve biyolojik olarak kendilerine benzeyen kölelerden faklı yönlerini aramış. Sonunda onlardan farklı tarafını, düşünüyor olması olarak belirlemiş.

Düşünür olarak bildiğimiz felsefecilerin bazısı, insanların hayvanlardan farkını, konuşmaları olarak görmüşlerdir. Bu nedenle de, Aristo’nun bakış açısından biraz farklı olarak, “insan, konuşan bir hayvandır” demişlerdir.

Aristo’dan uzun yüz yıllar sonra Decartes, var olmayı, düşünmekle özdeşleştirmiştir. Ona göre, düşünmeyen insan yok hükmündedir. Peki, bir insanın düşünen biri olup olmadığını nasıl anlayacağız? Yüce Yaradan hemen her insana akıl verdiğine göre, ya akıl sahibi olan her şahsı düşünen insan olarak niteleyeceğiz veya sadece bizim gibi düşünenleri, var yani yaşayan olarak kabul edeceğiz.

Decartes’ın sözünün bu cephesi, ayrı bir yazı konusudur. Biz bu makalemizde, yukarıdaki sözlerin başka açılardan irdelemesini yapmaya çalışacağız.

Felsefecilerin yukarıdaki sözleri, insanı basite indirgemektedir. Bu anlayış, insanı biyolojik hücreler düzeni gibi görmektedir. Hücrelerden oluşan insanı, fiziksel bir nesne gibi algılamaktadır. Tıpkı, aralarında onları birbirinden ayıran boşlukların olduğu atomlar şeklinde düşünmektir.

İnsan, gerçekten de, atom gibi, zerre gibi, tektir. Benzersiz bir zerre görünümündedir. Bu haliyle algılanışı, güçsüzdür. Hâlbuki insanda, bazen sınırı bile çizilemeyen güçler vardır. Akarsulardan, çağlayanlardan daha güçlüdür. Okyanusların gel-gitlerinden daha güçlü duygulara sahiptir. Sevgisiyle, nefretiyle güçlüdür. Bilhassa sevgisiyle, okyanus dalgaları gibi güçlüdür. Düşünüyor olması, insanı, çoğunlukla bu güce ulaştırmaz.

Dolayısıyla insan, fizikçilerin tarifindeki atom veya zerre değildir. İnsan, dalgalar oluşturabilecek zerredir. İnsanın oluşturduğu dalgalar, fizikçilerin tanımıyla, damlaların toplamından oluşmuş bir yapı değildir. Damlaların, yani zerrelerin bir araya gelmesinden güç oluşmaz. Gücü meydana getiren, zerrelerin yani insanların arasındaki ilişkiler ve duygulardır. Duygular olmadan güç oluşturamayız. Duygularımızın içerisinde en etkili güç meydana getireni, sevgidir. Nasıl, damlalar dalga oluşturmak için rüzgârın desteğine ihtiyaç duyarsa, insanlar da duygularından güç alırlar. Dalgaların oluşumunda, fırtına veya dipten gelen bir deprem ne görev ifa ederse, insanların güç oluşturmalarında sevgi de aynı görevi ifa eder.

Bazı felsefecilerin, yukarıda bahsettiğimiz insana bakışları, insanı bir “nesne” olarak görmek şeklindedir. İnsanı nesne olarak görürsek, nesnelerin bir araya gelmesinden oluşan topluluk, bir araya gelmiş hayvansal organizmalar konumunda olur. Dolayısıyla hiçbir ciddi güç oluşturamaz. Çünkü bu nesnelerin her biri, kendisi dışındaki bir güce bağlıdır. Eğer, bağlı oldukları güç veya makamdaki kişi de “nesne” gibi ise, durum hepten anlamsızlaşır.

Eğer insanı, biyolojik hücreler düzeni olarak görürsek, toplumu da biyolojik hücreler birliği olarak görmemiz gerekir. Hâlbuki hepimiz iyi biliyoruz ki, toplumlar, biyolojik hücreler birliği değildir.

Fakat şahısları, “insan” olarak yani “ilâhi yüzü olan insan” olarak görürsek, böyle insanların oluşturdukları topluluğun gücünün sınırı tahmin edilemez.

O halde, bir insan, konuşuyorsa ve hattâ düşünüyorsa değil, seviyorsa anlam ifade eder. Bir topluluk, birbirlerini görmeseler bile, duygusal bağlarla birbirlerine bağlanmışsa, güç ifade eder. Çünkü onlar, sahip oldukları ilâhi yüzlerini öne çıkarmışlardır. Onlar düşünceleriyle duygularını birleştirmişlerdir.

Elbette nefret duygusu da, insanlara ve topluluklara güç verir. Fakat onları anlamlı kılmaz.

Sosyal kategorisine gönderildi | SEVİYORUM, O HALDE VARIM için yorumlar kapalı

SAVAŞ VE BARIŞ ÜZERİNE

SAVAŞ VE BARIŞ ÜZERİNE

 

Savaş kavramından ne anlaşıldığı hususunda, insanlar arasında fikir farklılıkları çok azdır. Okumuşu okumamışı, genci ihtiyarı, erkeği kadını hepsinin düşüncesi arasında benzerlik vardır. Fakat barış kavramı için aynı fikri birlik yoktur.

Barış konusundaki en yaygın tarif, “savaş olmaması hali” olarak ifade edilir. Hâlbuki savaşın olmadığı ortamlarda barış vardır denilemez. Meselâ II: Dünya Savaşından sonra dünyada barış ortamı oluştu demek, gerçeği yansıtmaz. Nitekim gerçek bir barış ortamı olmadığını bilen düşünürler, SSCB’nin parçalanmasına kadar geçen bu zamanı, Soğuk Savaş dönemi olarak nitelemişlerdir. Dönemin böyle anılmasının esas sebebi, dünya siyasetinde etkili devletlerin, Varşova ve NATO şeklinde iki kampa ayrılmalarıdır. Birbirine zıt olarak nitelendirilen bu devletler, birbirleriyle doğrudan savaşmamışlardır. Fakat aralarındaki düşmanlık hissi değişmeden devam etmiştir. Bu sebeple olaylar, “perde arkası savaşları” şeklinde sürmüştür.

Dönemi Soğuk Savaş olarak nitelememizin sebebi, devletlerin önemli bir bölümünün birbirine zıt iki kampa ayrılması olduğuna göre, SSCB’nin ve Varşova Paktının dağıldığı ve Avrupa’daki “Demir Perde Ülkeleri” olarak nitelenen devletlerin bağımsızlıklarını kazandıkları ortamda Soğuk Savaşın bitmesi gerekirdi. Bitmedi. Sebepleri ve nitelikleri değişerek devam ediyor. Hattâ eskisine göre daha geniş alanda sürüyor.

Nasıl ki, tek parti veya tek adam tarafından yönetilmek istikrar sağlar denilemezse, görünüşte savaşın olmaması, barışın sağlandığı anlamına gelmez. Demek ki, barış, savaşın olmama hali değildir. Doğrudan savaşın olmadığı bir ortamda, eğer adaletsizlik hüküm sürüyorsa, barış olmaz, çatışma olur. O halde, bir yerde barış var diyebilmemiz için, orada adaletin etkin olarak var olması gerekir.

Bir kısım insanların, başkalarını ezdiği ve bir gurubun diğer guruplara da hükmettiği ortamda barış olmaz. O halde bir ortamda barış var diyebilmemiz için, orada birbirini ezmeye değil, birbiriyle kardeş olmaya hevesli insanların ve gurupların olması gerekir.

Yukarıdaki fikirlerimizi desteklemek için, dünyadaki olaylardan, kitaplar dolusu örnekler verebiliriz. Her okuyucu, sırtını geriye yaslayarak şöyle bir düşünse, çok sayıda örnek sıralayabilir.

Bütün bu misallerden ulaşacağımız sonuç şudur: Savaş ve barış önce kişinin içerisinde başlar. Her insan içerisinde hem nefis taşır, hem de ilâhi yansımalar barındırır. İnsanın sahip olduğu bu iki farklı özellik birbiriyle sürekli çatışma halindedir. Eğer, bunlar arasında denge kuramazsak, içimizdeki savaşı dışarıya yansıtırız. Eğer, nefsimizin isteklerini karşılarken ilâhi sınırlar içerisinde kalırsak, bu durum dışarıya barış olarak yansır.

O halde barış ortamını önce kendi içimizde sağlamalıyız. Eğer herhangi bir sebeple başlayan savaş ortamında bile bunu başarabilirsek, savaşın bitmesine vesile oluruz. Savaş sonrasında da gerçek barış ortamının oluşmasına katkı sağlarız. Diğer bir deyişle, savaş sırasında barış ortamının şartlarına uyduğumuz oranda barışı tesis ederiz. Savaş ortamında bile adaletli davranırsak, nefsimize yenilip başkalarını gereksiz yere ezmesek, barışa ulaşmamız kolaylaşır. Kurulacak barış ortamı uzun ömürlü olur.

Günümüzdeki siyasetçilerin ve yöneticilerin çoğunluğundaki anlayış, barış görüntüsü içerisinde savaşmayı tercih etmektir. Bu anlayışın hüküm sürdüğü bir ortamda, yönetilen kişiler barışı tesis etmek isteseler bile, başaramazlar. Bu nedenle yöneticilerin ve halkı önderlerinin içerisindeki kişilerden kendi içerisinde barışı tesis etmiş olanların desteğine ihtiyaç vardır. Eğer bu insanlar yükümlülüklerini yerine getirmeye başlarlar ve barışın şartlarını oluşturmak için çabalarlarsa, Yüce Yaradan’ın onları desteklemesi, insanları ezenleri cezalandırması her an mümkündür

Sosyal kategorisine gönderildi | SAVAŞ VE BARIŞ ÜZERİNE için yorumlar kapalı

İNSANOĞLUNUN ZEKÂSININ GÖSTERGELERİ NELERDİR

İNSANOĞLUNUN ZEKÂSININ GÖSTERGELERİ NELERDİR

 

Başlıktaki sorumuzu, Avustralya’nın yerlileri Aborjinlere sorarsak alacağımız cevap, maddeten kalkınmış veya kalkınmakta olan ülke insanlarınınkinden farklıdır. Aynı soruyu, Afrika’daki ilkel diye nitelediğimiz yerli kabilelere sorarsak alacağımız cevap, yine bizimkinden farklıdır. Fakat muhtemelen, birbirlerinden haberleri olmadan, birbirleri hakkında en ufak bilgileri olmadan yaşayan iki ayrı kıt’adaki yerlilerin verecekleri cevaplar, birbirlerine yakın olacaktır.

Bu soruyu, teknolojinin nimetlerinden yeterince faydalanmadan yaşayan yerli halka sorma imkânı bulan veya onları gözlemleyen insanların anlatımlarından bazı çıkarımlar yapabiliriz. Dolayısıyla onların muhtemel cevaplarını başka bir yazımızda ele alacağız.

Şimdi maddeten kalkınmış veya kalkınma çabası içerisinde olan ülkelerin insanları olarak bu sorulara bizler kendimiz cevap vermeye çalışalım. Çünkü gezegenimizin ve insanlığın geleceği üzerindeki tek etkili gurup biziz. Diğerleri milyonlarca yıldır yaşayan atalarımız gibi yaşamaya devam ediyorlar. Bu sebeple dünyamızın geleceği için ne fayda sağlayabilirler, ne de tehdit unsuru olabilirler.

Günümüz insanlığının en yaygın olan zekâ anlayışı, para kazanmak üzerinedir. Küreselleşen dünyamızda, iletişim araçlarının ulaştığı her yerdeki anlayış budur. Bizim, zeki olarak nitelediğimiz ve başarılı bulduğumuz insanlar, para kazanmasını becerenlerdir. Para kazanamayanlar, başarısız olarak görülür. Hemen her ülkede geçerli olan bir söz, “paran kadar konuş” ifadesidir. Belki de hiçbir söz, bunun kadar dünya çapında yaygın değildir. Dolayısıyla, günümüzde zekânın göstergelerinin başında “para kazanmak” gelmektedir.

Günümüz insanlığının bir başka zekâ göstergesi, “insanlar üzerinde etkili bir gücü ele geçirmeyi” başarmaktır. Her para kazanan insan bu gücü elde edemeyebilir. Bu nedenle, daha çok insana emreden, daha fazla insan üzerinde tesirli olan kişi, daha başarılı olarak görülmektedir.

Yukarıdaki bahsettiğimiz zekâ göstergelerine ulaşabilmek için, insanların izledikleri yolun önemi yoktur. İster doğru düzgün işler yapsınlar, isterse yalanlarıyla bu başarıyı yakalasınlar fark etmez. Hattâ bilhassa kalkınmakta olan ülkelerde, yalanlarıyla insanları parmağında oynatan kişi, daha zeki olarak nitelenir. Bu kişinin, halk deyimiyle “dolandırıcı” olması, onun zeki insan olarak görülmesini değiştirmez. Zengin insanları veya en üst makamlardaki birilerini dolandırmayı başaranlar, daha zeki olarak görülürler. Dolayısıyla, günümüzde zekânın göstergelerinden biri de, yalanlarıyla da olsa, gemisini yürütebilmektir. Yalanlarıyla, halk yığınlarını peşinde koşturmaktır.

Günümüz insanlarının birçoğunun nezdinde zekânın göstergesi, makine veya aletler yapmaktır. Bunları yapan insanın ayrıca para kazanıp kazanmadığına bakılmaksızın, onun zeki olduğuna hükmedilir. Patent veya faydalı model sahibi olmak, o insanın zeki olarak tanımlanması için yeterlidir. Elbette bunlara ilaveten para kazanırsa, toplum nezdindeki zekilik göstergesinin seviyesi artar.

Yukarıdaki göstergelerle ilgili anlayışlar, bizim bu hususlarda genelleştirme yapmamıza izin verecek kadar yaygındır. Fakat en yaygın zekâ göstergesi, doğa üzerinde etkili bir gücü ele geçirmeyi başarmaktır. Bazı tabii felâketler olan sel, yangın, zelzele gibi hususlarda etkili tedbir alanlar, maalesef, zeki olarak pek değerlendirilmezler. Fakat tarımsal ve hayvansal üretimdeki verimliliği artıracak şekilde tohumların GDO’ları ile oynayanlar, hormon kullananlar, daha zeki olarak görülürler. En azından, kendilerinin çok zeki olduklarını düşünürler. Bunda da haklıdırlar. Komşusunun tavuğu, 8-10 ayda kesilecek hale gelmezken, sadece 30-40 günde kesime tavuk gönderen kişi, kendini elbette zeki olarak görecektir. Komşusunun kırlarda yayılan ineği 200 kg gelmezken, kendi beslediği hayvanları 1000 kg gelen bir çoban, kendisini zeki olarak görmekte haklı duruma gelmektedir. Yaptığı bir buluşla, tabii afet konularında bir tedbir geliştirmediği halde, sel geçiş yolları üzerindeki arazisini imara aldırıp, binalar yapan kişi zeki, yapmayan beceriksiz olarak algılanmaktadır.

Yazımızın başlığıyla ilgili olarak verilebilecek örnekler çoktur. Okuyucuların, benim verebileceğim örneklerden daha fazlasını verecekleri kesindir. Bizim bu yazıdaki amacımız, insanlığın gidişatı ile ilgili olarak, insanları düşünmeye sevk etmektir. Zekâ anlayışımız, hepimizi, sadece kendini düşünen bir “bencil” haline getiriyor. Başka insanları ezmek, başarı sayılıyor.

Eğer insanların birbirlerini kandırmalarından, sahtekârlıklardan, aldatılmaktan, ezilmekten, ezmekten, yepyeni amansız hastalıkların ortaya çıkmasından, her an çıkması muhtemel bir büyük savaşın insanlığın sonunu getirme ihtimalinin güçlü olmasından memnun isek, zekâ anlayışımızı değiştirmeyelim. Devam edelim.

Eğer, bunlardan memnun değilsek ve insanlığın geleceğini güzelleştirmek için gayret sarf etmek istiyorsak, işe, zekâ göstergesi anlayışımızı değiştirmekle başlamalıyız.

Sosyal kategorisine gönderildi | İNSANOĞLUNUN ZEKÂSININ GÖSTERGELERİ NELERDİR için yorumlar kapalı

DİNİMİZİ DEĞİŞTİRMEYİ DEĞİL, İLK KAYNAKLARINDAN BESLENMESİNİ HEDEFLEMELİYİZ

DİNİMİZİ DEĞİŞTİRMEYİ DEĞİL, İLK KAYNAKLARINDAN BESLENMESİNİ HEDEFLEMELİYİZ

 

Günümüzde geniş kitlelerin kabul ettiği dinler, Yahudilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık, Hinduizm ve Budizm’dir. Bunların ilk üçü vahye dayalı, tek yaratıcı olan Allah’ın peygamberleri aracılığıyla insanlara yaptığı yol göstericiliğine dayanır.

Diğer ikisi vahye dayalı olarak bilinmez.  Fakat bu öğretileri inceleyen bazı İslâm mutasavvıfları, her ikisini de vahye dayalı olarak kabul etmişlerdir. Konunun böyle anlaşılmasındaki en önemli amil, Biruni’nin Hinduizm ile ilgili eserleridir. Bilindiği gibi, çağının en ünlü bilgini olan Biruni (973-1050), Gazneli Mahmut’un Hindistan seferleri sırasında onunla birlikte seyahat etmiştir. Hindistan’da kaldığı sürece Sanskritçe de öğrenen Biruni, Hinduizm’in ilk kaynaklarından istifade etmeye gayret etmiştir. Onun yazdığı eserler, İslâm âlimleri tarafından uzun süre kabul görmüştür. İlaveten araştırma yapılmamıştır.

Kökleri belki de dört bin yıl öncesine dayanan Hinduizm’in ilk yazılımları, Veda’lardır. M.Ö VII-VI. yüzyılda yazılan ve bazı farklı bakışlar içeren Upanişadlar, Vedaların içerisinde önemli bir yer işgal ederler. İslâm mutasavvıflarının bazısı, bu eserlerdeki bazı şiirleri Kur’an ayetleriyle karşılaştırdıklarında, arada benzerliklerin çok olduğunu görmüşlerdir. Benzerliklerin çokluğu, mutasavvıfları, Vedaların vahye dayalı olduğuna ikna etmiştir.

Benzer durum, Budizm için de söz konusudur. Bilindiği gibi Budizm, Hindistan’da doğmuştur. Başlangıçta, Hinduizm’in bir kolu olarak değerlendirilmiştir. Çünkü Budizm’in kurucusu kabul edilen Gautama Prensinin oğlu olan Siddharta’nın amacı, değişime uğradığını düşündüğü Hinduizm’de reform yapmaktır. Konuşmalarında genellikle Hinduizm’in ilk kaynaklarına atıf yapmıştır. Dinin getirildiği şekilsel törenlere itiraz eder. Âlemin ilksiz ve sonsuz olduğu, sonlu-sonsuz ilişkileri gibi metafizik konulara girmez. Bunların insanlara bir faydasının olmadığını düşünür.

Hindistan’da Upanişadların yazılımının tamamlandığı M.Ö VI. yüzyılda dünyaya gelen Siddharta’nın (M.Ö.560-480) öğretileri olan ve dine adını veren Buda (aydınlanmış, bilen), yaklaşık üç asır sonra imparator olan Asoka sayesinde, Hindistan sınırlarının dışına yayılmaya başlamıştır. Budizm’in öğretilerini benimseyen imparator, ülkenin her yanında Buda’nın ahlâkını uygulamanın gayreti içerisine girmiştir. Bununla da yetinmeyerek yetiştirdiği insanları, dini yaymaları için doğuya ve batıya elçi gibi göndermiştir. Asırlar sonrasında gelen İslâm mutasavvıflarının bazısı, Budizm’in öğretilerini okuyunca, Buda’yı yani Gautama Siddharta’yı, peygamber olarak değerlendirmişlerdir.

Dinlerdeki gelişimlerle ilgili olarak her okuyucunun az ya da çok bilgisi olduğu kesindir. Biz de bu sitede yayınladığımız birçok makalemizde bu hususlardaki fikirlerimizi ifade etmiştik. Bu sebeple, konuyu çok kısa olarak ele almakla yetinerek, yazımızın başlığına dönelim.

Yukarıda zikrettiğimiz beş dinin (Hinduizm, Budizm, Yahudilik, Hıristiyanlık, Müslümanlık) mensubu olan insanların önemli bir bölümünün hemfikir oldukları hususlar, iki başlıkta toplanabilir.

Birincisi, bütün dinlerin çıkış amacının insanları güzelliğe, erdemli davranışa, ahlâklı olmaya davet ettiği düşüncesidir.

İkincisi, bütün dinlerin anlatımlarının bozulmaya uğradığı, şekilsel törenler şekline büründüğü,  halkı ilgilendirmeyen ve anlamsız metafizik tartışmalara dönüştüğü inancıdır.

Konuya bir başka bakış açısından yaklaşmaya çalışalım. Bilindiği gibi, su, şekilsizdir. İçine girdiği kabın şeklini alır. Eğer kap renkli ise, dıştan bakılınca, su, o kabın renginde imiş gibi görünür.

Dinleri, su ile karşılaştırırsak, bütün dinler aynıdır, su gibidir. Dünya üzerindeki suların aralarında ne kadar fark varsa, dinlerin ilk çıkışlarındaki saflıkları arasında da, o kadar fark vardır. Fakat zamanla su, değişik kaplara konuldukça, dıştan görünüşte farklı algılanır.

Roger Garaudy’nin “Yaşayanlara Çağrı” kitabında aktardığı, İslâm mutasavvıflarından Hallac-ı Mansur’un (858-922) şu sözleri, yukarıdaki bakış açılarını ve hattâ çözümü bir araya toplamış gibidir:

“Çeşitli dinleri derinden incelediğimde, onların tek bir kökün saldığı birçok dal budak olduğunu gördüm. Dolayısıyla bir insandan falan dini kabul etmesini isteme, çünkü bu onu ana kökten koparıp ayırır. Bu ana kökün gelip onu bulması gerekir.”

Hallac’ın sözlerinden benim anladığım şunlar. Dinlerin dallarının köke dönmeleri beklenmemelidir. Kökün dalları beslemesi sağlanmalıdır. Aynı kökten beslenen dallar, birbirinden farklı şeyler üretmezler, birbirleriyle zıtlaşmazlar. Aynı kökten beslenmeleri onları birbirine karıştırmaz. Aksine birlikte güçlenirler. Ancak dallardan çıkan tali dallar ne kadar çok olursa, dallar güçsüz olur.

O halde, yapılması gereken, insanlardan dinlerini değiştirmelerini istemek değildir. Elbette kendiliğinden din değiştirmek isteyeceklere de bir şey denilemez. Fakat yapılması gereken, insanların, değişerek tanınmaz hale gelen dinlerin ilk kaynaklarından beslenmeleri için gayret sarf etmektir.

Bunu yapabilmek pek kolay değildir. Çünkü ilk kaynaklar ya tahrif edilmiştir ya da yazının dillerini bilen pek yoktur. Değişmeyen tek kaynak, Kur’an’dır. Ancak insanlardan Kur’an’ı kendi dillerinde okuyanlar çok azdır. Onlar da bazı yanlış tercümelerden dolayı, zorlanmaktadırlar. Kur’an hakkında yorum yapan din insanları da, yorumlarını Kur’an dışındaki kaynaklara (hadis, icma, kıyas, gelenek, tercih vb) dayanarak yaptıklarından, birbirlerinden çok farklı anlamlara ulaşmaktadırlar. Bu durum insanların kafalarını karıştırmaktadır. Çok daha kötü sonuçlar doğurmakta ve aynı dine inanan insanları bile, birbirleriyle sürekli çatıştırmaktadır. Bu duruma gelmiş insanların diğer dinlere bakışları ise, onları yok hükmünde veya düşman olarak görmek şeklinde olmaktadır.

Bu sebeple, dinlerin ilk kaynaklarındaki saflığı, insanlara aktaracak ve otorite olarak kabul görecek kurumlar kurulana kadar, şahıslar şöyle bir yol takip edebilirler.

Olayları ve konuları anlamaya çalışan bir kişi, karşılaştığı olayları karşısındakinin vicdanıyla görebilmeye uğraşmalıdır. Sonra, konuları kendi vicdanıyla düşünebilmelidir. Bunlara ilaveten, her davranışını oluştururken, bu düzenin bir yaratıcısı ve kurucusu olduğunu, bunları bizim istifademize sunan bir Yüce Yaradan’ın varlığını ve bu Yüce Yaradan’ın insanların hepsini gözleyerek, yaptıklarından haberdar olduğunun şuuruna varmalıdır.

Dini kategorisine gönderildi | DİNİMİZİ DEĞİŞTİRMEYİ DEĞİL, İLK KAYNAKLARINDAN BESLENMESİNİ HEDEFLEMELİYİZ için yorumlar kapalı

İNSANLIĞIN HÂKİM OLDUĞU TOPLUM OLUŞTURMAK

SİYASETİN GERÇEK AMACI, İNSANLIĞIN HÂKİM OLDUĞU TOPLUM OLUŞTURMAKTIR

Konumuzla bağlantılı olarak bu sitede yayınladığımız bir makalemizin başlığı “Küresel Uygarlığın Temelinde İnsanlık Oturmalı” şeklinde idi.

Bu sitede daha önce yayınladığımız, “Medeniyet ve Kültür” başlıklı yazımızda sosyologların tanımlarını irdeledikten sonra şöyle demiştik: “Dolayısıyla medeniyet; manevi değerler olan hislerin, anlayışların, düşüncelerin; akıl, ilim, bilgi, teknoloji ile desteklenerek hayata geçirilmesidir.”

Aynı yazımızda, Fahri Küpcü’nün bu konudaki tarifini de şöyle aktarmıştık: medeniyet; “insanların ruhen yükselmeleri ve eşyaların bu yükselen insanlara layık olabilecek kadar mükemmelleşmesidir.”

Medeniyetteki ilerleme halka; müzik, edebiyat ve yemek alanında çeşitliliğin olduğu, insanların duygularını dile getirebileceği şekilde farklı yapılara hitap ederek ve edep içerisinde ifa edilerek yansımalıdır.

Yukarıdaki tanımlara bakarsak, politikacılardan medeniyet oluşumunu sağlamalarını beklememiz yanlış olur. Çünkü siyasetçilerin kişilere bakışı, “insan” değil, “nesne” veya “yolunacak kaz” anlayışındadır. Dolayısıyla, insanlığı esas alan yepyeni bir toplum oluşturmaya çalışmaları, menfaatlerine ters gelir.

Toplumları yeni bir anlayışa yönlendirmesi beklenenler; bilim insanları, sanatkârlar, gerçek din insanlarıdır. Fakat bu guruplar tek başlarına başarılı olamazlar. Bunlara hem halkın ileri gelenleri hem de politikacılar destek vermelidirler. Siyasilerin çoğunluğunun günümüzdeki uygulamalar ise, destek vermek değil, engelleme yönündedir.

Takdir edileceği gibi, yeni bir toplum sistemi oluşturabilmek için, önce eskisini yıkmak gerekir. Eski sistem tamamen yıkılmadan yenisi vücuda getirilemez. Dolayısıyla bu yeniliği politikacıların yapması çok zordur. Siyasilerin büyük çoğunluğunun hedefi “oy” almaktır. Oylarını artırmaları için, iktidardakiler toplumun içerisinde bulunduğu durumunu övecek, muhalefettekiler ise yerecektir.

Toplumların durumları ne iktidarın anlattığı gibidir, ne de muhalefetin aktardığı gibidir. Her ikisinin söylemlerinde gerçeği yansıtanlar olduğu gibi, tamamen ters olanlarda vardır. Dolayısıyla, her iki taraf da, kendi düşüncelerinin gerçek olduğuna halkı inandırabilmek için mutlaka yalan söyleyeceklerdir.

Bilhassa kalkınamamış ülkelerde muhalefet partileri iktidara gelirlerse, halka ilk söyleyecekleri söz, “enkaz devraldık” olacaktır. Herhangi bir konuda kendi hataları olduğunda, kabahati eski yönetime atacaklardır. Yani, yeni iktidara gelenler de, sistemi yalanlar üzerine kuracaklardır.

Yalanlar üzerine kurulacak yeni bir toplum sistemi, eskisinin aynısı olur. Değişen sadece yöneticilerdir, yani egemen konumunda olan insanlardır. Her değişen yeni egemen, eski egemenlerin taktiklerinin benzerlerini uygular. Böylece hiyerarşik düzendeki bozukluk aynen devam eder. Tam bir kısır döngü oluşur.

Bu kısır döngüden çıkmak için, kökten bir değişim şarttır. Değişimi yapabilecek olanlar, kurulması istenilen yeni toplum düzeninin istediği insan anlayışına uygun olanlardır. Kendileri farklı yapıda olanlar, bu değişimi başaramazlar. Onlar sadece ”mış gibi” anlatırlar.

İnsanlara “nesne” olarak bakanlar, yeni toplum düzenini kuramazlar. İnsanları “insan” olarak değerlendirenler kurabilirler. İnsanlarla gösteriş için istişare ediyor görünenler, yeni düzeni kuramazlar. İnsanlarla gerçek anlamda istişare edenler kurabilirler.

Makam ve mal hırsında olanlar insani ilişkilerin etkin olduğu bir toplum oluşturma gayretini bile gösteremezler. Halka hizmetin, Hakka hizmet olduğuna kalpten gelen bir şekilde inananlar, beklentilerini halktan değil, Haktan umanlar yeni bir insani toplum oluşturma yolunda ilerleyebilirler.

Eğer halkın önderleri içerisinde, “insani” ölçülere göre hareket edenlerin çabaları yetersiz kalırsa, düzgün yapıdaki politikacılar da, değişimi başaramazlar.

Eğer halkı dini bilgilerle aydınlatması gerekenler, dinlerinin gereklerini değil, kendi menfaatlerini esas alırlarsa, değişimi başaramazlar.

Tarih içerisinde böyle köklü değişimi başaran bazı toplumlar olmuştur. Müslümanlığın çıkışındaki Medine Toplumu, bunların başında gelir. Bu toplumun attığı temeller, geçmiş hiçbir devlet başarıları olmayan köylü Arapların çok kısa sürede imparatorluk kurmalarına sebep olmuştur.

Bu konuda diğer bir örnek, II. Göktürk Devleti’nin kuruluşudur. Yöneticilerin fikirlerinin anlatıldığı 730’lu yıllarda yazılan Orhun Anıtlarında şöyle denilmektedir: “…Bunca milleti, bunca ülkeyi düzene soktum. Oralarda artık kötülük yoktur, kargaşalık yoktur.”. Bilge Kağan da yazıtlarında şunları söylemektedir: “Ben, hali vakti yerinde bir millete kağan olmadım! İçeriden yiyeceksiz, dışarıdan giyeceksiz, güçsüz kalmış, yoksul bir millete kağan oldum. Küçük kardeşim Kül Tigin ile sözleştik. Babamızın kazandığı millet adı, millet sanı yok olmasın diye. Türk Milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım. Küçük kardeşim Kül Tigin ile iki Şad (Yabgu’ya yani hakan yardımcılığına eş bir unvan) ile ölesiye, bitesiye çalıştım. Toplanan milleti ateşe suya düşürmedim.”

Hakanla kardeşi bu inançlarla çalışınca, halk da onlara ayak uydurdu. Öylesine köklü değişiklikler oldu ki, tarihçiler II. Göktürk Devleti’nin yıkılışı için, “Ama bu yıkılışın önemi yoktu; Türk Dünyasına onu yüzyıllar boyunca hareket halinde tutacak bir atılım kazanılmıştı.” diyerek yapılanların önemini vurguladılar.

Günümüz yöneticileri, yukarıda verdiğimiz veya tarihte görülen başka örnekleri kendilerine rehber edinerek, Hak ve Adalet yolunda halka hizmete için ciddiyetle yürümeye başlarlarsa, halkın da önemli bir kısmı onlara uyacaktır. Böylece insani anlayış temeline dayanan yeni bir toplum oluşturulabilir.

Sosyal kategorisine gönderildi | İNSANLIĞIN HÂKİM OLDUĞU TOPLUM OLUŞTURMAK için yorumlar kapalı

ENVER PAŞA ÜZERİNE 7

ENVER PAŞA ÜZERİNE 7

I. Dünya Savaşının sonunda, ABD’nin İngiliz ve Fransızlara yaptığı ciddi destekler sonucunda, Almanlar yenildiler. Türkler ise, tam o dönemde, Enver Paşanın kardeşi Nuri paşa komutasındaki Kafkas İslâm Ordusu ile Bakü’ye girmişlerdi. Eğer Almanlar biraz daha dayanabilselerdi, durum değişebilirdi. Fakat Bulgarlar da Selanik’te İtilaf Devletlerine yenilince, mecburen Türkler de yenilmiş oldu. Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemal Paşa Alman gemisiyle İstanbul’u terk ettiler.

Almanya’ya giden Enver Paşa, “artık her şey bitti” demedi. Köşesine çekilmedi. O dönemde Rusya’da Çarlar devrilmiş. Bolşevikler iktidar olmuştu. Çarlardan kurtulan Rusya’daki Türkler, kendi devletlerini kurmaya başlamışlardı. Ama hem orduları yoktu, hem tecrübeleri yoktu. Bu cumhuriyetlerden, önemli olanları, Başkurdistan ve Azerbaycan idi. İlkinin başında Zeki Velidi Togan, ikincisinde Mehmet Emin Resulzade vardı.

Enver Paşa yurt dışına çıktıktan sonra, Almanya, Moskova ve yeni Türk Cumhuriyetleri arasında adeta mekik dokudu. Bu gidiş gelişlerinde birkaç defa uçak kazası yaşadı. Hepsinden sağ kurtuldu. Hattâ birinde hapse düştü. Kendisi çok iyi resim yaptığından, hapishane müdürünün eşinin resmini yaptı. Hiç yılgınlık göstermedi. Yeni devletlerin ve diğer Müslümanların geleceğini tespit için toplanan İslâm konferanslarına katıldı.

Bu dönemde Anadolu’da, Türklerin Yeniden Diriliş Savaşı (Kurtuluş Savaşı) çabaları başlamıştı. Anadolu’nun ortasına sıkışmış kalmış olan az sayıdaki Türk, büyük bir mücadele başlatmıştı. Bu mücadelenin önemini bilen diğer Müslümanlar, kendi aralarında Anadolu hareketine yardım için para vs topluyorlardı. Bilhassa Hindistan Müslümanları (o zaman Pakistan ayrılmamıştı), Muhammed İkbal’in konuşmaları sayesinde ciddi yardımlar toplamıştı.

Enver Paşa, toplanan bu yardımların Anadolu’ya iletilmesi işinde görev aldı. Anadolu Harekâtının başındaki Mustafa Kemal’i çok iyi tanırdı. Onu beğendiği için, Trablusgarp’a çağırmıştı. Yurt dışına çıkarken de, Sadrazam Ahmet İzzet Paşadan, Mustafa Kemal’i Harbiye Nazırı yapmasını istemişti. Dolayısıyla Mustafa Kemal’in, başlattığı bu mücadeleyi başaracağına inanıyordu. Bu sebeple, Birinci Meclisteki bazı milletvekillerinin, kendisini Anadolu’ya çağırmalarına karşılık vermedi. Fakat Mustafa Kemal ile mektuplaşmalarını sürdürdü.

Elbette bu dönemde, Enver Paşa bazı çelişkili düşünceler yaşadı. Bilhassa, yeni kurulan Türk Cumhuriyetleriyle yakın ilgilenmesine kızan Bolşeviklerle arasının açılmasından sonra, Türkiye’ye geçmeyi tasarladığı günler oldu. Onu böyle düşünmeye sevk eden sebeplerden biri, 19 Mayıs 1919’da başlayan mücadelede henüz bir başarının elde edilememiş olmasıdır. Birinci ve İkinci İnönü Savaşlarındaki direnişlere rağmen, geri çekilme devam ediyordu. Henüz ordunun gücü, Yunan Kuvvetlerini durdurabilecek konumda değildi.

Buna rağmen Enver Paşa, Anadolu’ya girmedi. Hâlbuki halk ve askerler halen onu, gözüpek bir komutan olarak seviyorlardı. Eğer girerse, tutuklanacağından korktuğunu düşünmek, onun gibi korkusuz bir insan için gerçekçi olmaz. Onun tek korkusu, zaten çok sınırlı güce sahip Anadolu halkının ve kurulmaya çalışılan ordunun birbirine rakip iki guruba bölünmesine sebep olmuş olmaktı. Bu sebeple, Anadolu’ya gelmedi. Fakat Türk Kuvvetlerinin, henüz net bir başarı elde edememiş olması ve hakkında basın aracılığıyla yapılan iftira dolu yayınlar, onu ruhen büyük bir sıkıntıya sokmuştu. Bu nedenle, Sakarya Savaşı sırasında, Batum’a gelerek, savaşın sonucunu bekledi. Eğer Türk ordusu bu savaşta yenilirse, Anadolu’ya gireceğini de açıkça beyan etti.

Sakarya Savaşına devam etmeden önce, Enver Paşa konusuyla bağlantılı olması açısından, bir hususu zikretmeden geçmeyelim. Doğu Cephesi Komutanı olan Kâzım Karabekir Paşa, bilhassa doğudaki matbuata, Enver Paşa aleyhine yazılar yazdırmaya başlamıştı. Onun Bolşevik olduğunu, erkeklerle kadınları aynı toplantıda topladığını yayıyordu. O bunları yazdırınca, başkaları da Enver’in Kızılordu ile Anadolu’ya gireceğini, Almanlardan ve Ruslardan külliyetli miktarlarda para aldığını, o paralarla keyfine baktığını yayıyorlardı. Paşanın bu yazıları niçin yazdırdığını bilemiyoruz. Belki de, Enver’in Anadolu’ya girmesinde, Karabekir Paşanın desteği var diye dedikodu çıkmasından korkuyordu. Çünkü halen etrafına, Enver Paşanın kendisini Divanı Harpten kurtardığı için onu sevdiğini söylüyordu. Fakat Enver Paşa sayesinde orduda kalan Kâzım Karabekir’in onun aleyhine yaptığı bu tavırlar, ileride karşısına çıkar.

Bilindiği gibi, Cumhuriyet kurulduktan sonra 1925 yılında, Atatürk’e İzmir’de suikast planı yapanların arasında olduğu iddiasıyla, Karabekir Paşa tutuklandı. İdam edilme tehlikesi oluştu. Ancak İsmet İnönü, Kâzım Karabekir’i kurtardı. Bu gelişmelerdeki yorumu okuyucuya bırakarak konumuza dönelim.

Sakarya Harbi, geceli gündüzlü 22 gün devam etti. Barutun bittiği yerde, süngü süngüye savaşıldı. Türkler açısından tam anlamıyla bir ölüm kalım savaşı oldu. İki taraf da, birbirini çok fazla hırpaladı. 13 Eylül 1921 de Türkler, Yunanlıları yenemeyeceklerini anladılar ve yavaş yavaş çekilmeye başladılar. Fakat Türkler, o kadar büyük bir azimle mücadele etmişlerdir ki, Yunanlılar kendilerinde ilerleyecek güç bulamadılar. Bu durumun bir sebebi de, Mustafa Kemal Atatürk’ün, bu savaşın sonuna doğru, askerlere verdiği yeni taktiksel emirdir. Atatürk, “Bundan sonra hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır, bu satıh bütün vatandır.” diyerek, uygun bir yer bulana kadar yapılan uzun mesafeli geri çekilişlerin önünü kesmiştir. Türk askeri, bu yeni emir üzerine, ilk bulduğu tepede durup çatışma düzeni aldı. Bu duruma şaşıran ve zaten takati azalmış olan Yunan kuvvetleri ilerleyemedi. Dolayısıyla düşmanın ilerleyişi, ilk defa durdurulmuş oldu.

Batum’da bekleyen Enver Paşa bu sonucu haber alınca, kendi kendine “Mustafa bu işi başaracak” diyerek, Bakü’ye döndü. Bakü’deki dostlarına, kendisinin Orta Asya’ya giderek, oradaki Türklerin Ruslara karşı mücadelelerine destek vereceğini söyledi. Başta Zeki Velidi Togan, Mehmet Emin Resulzade, Kuşcubaşı Eşref olmak üzere hepsi itiraz ettiler. Orta Asya’daki Türklerde, okuma yazma oranı çok düşük idi. “Moskof’un oklunda çocuk okutulmaz” denildiği için, okula çocuklarını yollamıyorlar, kendi bildiklerince eğitiyorlardı. Bu sebeple fikren farklı çok yapılar vardı. Birbirlerine karşı anlayışsız davranıyorlardı. Bu ortam, aralarında düşmanlıklar oluşmasına sebep oluyordu. Bu nedenle, aralarında anlaşmaları mümkün görünmüyordu. Zaten orduları ve silah güçleri de yoktu. Dolayısıyla, böyle bir yapıda bir şey başarmanın mümkün olmadığını söylerler. Enver Paşayı vazgeçirmeye çalışırlar.

Orta Asya’daki Türklerin durumlarını, en iyi bilenlerden birisi de Enver Paşadır. Çünkü Enver Paşa ve arkadaşları, Ruslar ile İngilizlerin Reval şehrinde toplanarak, Osmanlıyı paylaşmak için anlaştıklarını öğrendikleri andan sonra, sürekli çözüm arayışı içerisinde olmuşlardır. Bu sebeple yönetimde etkili olmaya başladıkları andan itibaren Teşkilatı Mahsusa’yı, ileride neler yapılabileceğini tespit etmek amacıyla görevlendirmişlerdir. Bilhassa Enver Paşanın yakın arkadaşı olan Hacı Selim Sami, bu işlerle görevlendirilmişti. Dolayısıyla bu istihbarat kuruluşunun bu konularda topladığı bilgiler, Enver Paşaya da mutlaka geliyordu. İngiliz ve Rusların, Türkleri Anadolu’dan atmak niyetinde olduklarını bildiklerinden, Orta Asya’nın durumuyla daha yakından ilgilenmişlerdi.

Orta Asya’daki bütün bu yapıları bilmesine rağmen, Enver Paşa fikrinde ısrar eder. Vazgeçirmeye çalışanlar da ısrar ederler. Bunun üzerine Enver Paşa, şu tarihi sözünü söyler: “Doğu Türklüğü ile Batı Türklüğü arasında, asırlardır bağlar kopmuş durumda. Ben oraya gider, orada savaşırken ölürüm. Böylece Doğu Türklüğü ile Batı Türklüğü arasında köprü olurum.”

Enver Paşa her zaman yaptığı gibi, sözünün arkasında durdu. Orta Asya’ya gitti. Orada karşılaştığı pek çok ihanete rağmen mücadelesini sürdürdü. Nevzat Kösoğlu’nun Özbek Yazar Nabican Bakiyev’den aktardığı şu sözler, yapılanları anlatmaya yeterlidir: “Enver Paşa, Rus işgaline karşı, kimsenin o güne kadar yapamadığını gerçekleştirmiş, dağdaki çobanından beylere kadar halkı tek cephede birleştirmeyi başarmıştı. Bundan daha da önemlisi, yanında Türkiye’den gelme pek çok Osmanlı subayıyla, olağanüstü fedakârlıklar içinde, Türk âleminin tek kardeş, tek cephe olabileceğini, kendi hayatlarını şehit vererek ispat etmişlerdi.”

Hindistan Hilafet Komitesi de, Enver Paşa’nın Türkistan’daki mücadeleye bizzat iştirak ederek şehit olmasının bu davaya kutsiyet kazandırdığını ve bunun da Hindistan Müslümanlarını etkilediğini ifade etmiştir.

Enver Paşa’nın önünde iki önemli zorluk vardı. Birincisi bölge halkının ve yöneticilerinin cehaletidir. İkincisi, silah bulamamasıdır. Rus ve İngilizlerin sıkı denetimleri ve bölgenin fakir olması sonucu, birçok yerde mitralyözlere karşı kılıçla savaşmak zorunda kalınmıştır. Nitekim Afganistan’da Pamir Dağlarının eteklerindeki Çegen Tepesinde, 4 Ağustos 1922 de bu şekilde şehit oldu. Dağa gizlenmiş Rus mitralyözlerine karşı, yalın kılıç at sürerken şehadet şerbetini içti. Ruslar, saldıranların içerisinde onun olacağını düşünmediklerinden, onu öldürdüklerini anlayamadılar. Başını kesmediler, na’şını alıp götürmediler. Şehit olduğu yerde, sonradan türbe yapıldı. Bu dönemlerde yeni doğan çocukların adlarının önemli bir kısmına “Enver, Orta Asya Türkçesiyle Anvar” ismi verildi. Böylece, Enver Paşa, gerçekten arada köprü oldu.

Bu durum Sovyetlerin hiç hoşuna gitmedi. Onlar da, Viladimir Kordinin’e film yaptırdılar. Filmi adını “Enver Paşa, Türk Halkının Düşmanı” olarak belirlediler. Türkiye’deki bazı menfaatperestler de,  bu yalanlara eşlik ettiler.

Şimdi, Orta Asya’ya giderken söylediği sözü, kaç kişi söyleyebilir bir düşünelim. Bu sözü söyleyebilen kaç kişi, yaşadığı ihanetlere, oradaki Müslüman bir sultan olan Emir İbrahim Lakay tarafından hapse atılmasına rağmen, mücadelesini ısrarla sürdürebilir? Hem de Sarayın kızı olan eşi Naciye Sultan’a karşı sevgisini mektuplarında dile getirirken, eşinin yanında olmak yerine, verdiği bir sözü yerine getirmek için, ısrarla savaşmaya kaç kişi devam eder? Hem de görmediği tek erkek evladı var iken, kaç kişi, ağzından çıkan bir sözün peşinde ölüme gider? Yokluklar içerisinde boğuştuğu sırada, Afgan Hanı Emanullah’ın ısrarlarına rağmen, Afganistan’a gitmedi. Gitseydi, Han, onu el üstünde tutacak ve izzet ikram ile yaşatacaktı. Peki, kaç kişi, üstüne vazife olmayan bir bölgede, yokluklar ve ihanetler içerisinde mücadele ederken, kendisine ısrarla yapılan bu teklifi reddeder?

Sözlerine böylesine sadık olan ve ölümden hiç korkmayan bir insanın, Anadolu’ya tutuklanmaktan korktuğu için girmediğini düşünmek, ne kadar mantıklı olur?

O dönemde, Türklerin Yeniden Dirilişini sağlayabilecek iki kişi vardı. Biri Mustafa Kemal, diğeri Enver Paşadır. Eğer, Atatürk, ordudan istifa edip sivilleri giydiğinde, tek düzenli ordumuzun komutanı olan Kâzım Karabekir Paşa, “emrinizdeyim paşam” demeseydi, gelişmeler çok farklı olurdu. Eğer, Enver Paşa, her ne pahasına olursa olsun diyerek Anadolu’ya girmek isteseydi, ordudan atılmasını önlediği Kara Kâzım’a, “bana borcun var” diye farklı davranması için haber gönderirdi. Zaten Kara Kazım, yani Kazım Karabekir Paşa halen, etrafına “Enver benim hayatımı kurtardı” demekteydi. Enver’in talebine uyar ve Atatürk’ü tutuklatırdı. Yerine Enver geçer ve Sarayın damadı olduğu için de, Atatürk’ün karşılaştığı zorlukların birçoğuyla karşılaşmazdı. Enver Paşa, böyle bir şey istemedi. Ama Enver, Kazım Karabekir’e yazdığı mektupta, Kafkas İslâm Ordusuna katılmak üzere seçme subay göndermesini istemiştir.

Bizim bu sorgulamalarımızı ve olayları Mustafa Kemal Atatürk, bizzat yaşamıştır. Elbette Atatürk’ün, kendisi albay iken, yaşdaşı olduğu halde, Harbiye Nazırı ve Başkumandan vekili olan Enver Paşaya karşı bir kıskançlığı söz konusudur. Fakat bu kıskançlık, İslâmiyet’in bizlerde olmasını istediği kıskançlık şeklindedir. Karşısındaki kötüleyen değil, “ben daha iyisini, daha güzelini yapmalıyım” diyen bir anlayışla kıskanmaktır. Bir bakıma, gıpta etmektir.

Nitekim hiç kimse Enver Paşanın ağzından, Mustafa Kemal hakkında kötü bir söz duymamıştır. Mustafa Kemal Atatürk de, Enver Paşaya karşı aynı güzellikte davranmıştır. Cumhuriyetin kuruluşundan sonraki dönemde Adalet Bakanı olan Mahmut Esat Bozkurt’un aktardığına göre, bir milletvekili, Gazinin huzurunda konuşurken, Atatürk’e hoş görünmek için, Enver Paşanın aleyhine sözler söyler. Atatürk, merhum Enver’in aleyhine konuşan kişiyi derhal susturur ve şu veciz sözü söyler:

“O, bir güneş gibi doğmuş, bir gurup ihtişamıyla batmıştır. Arasını tarihe bırakalım”

Enver Paşanın insani yönünü Lübnanlı Arap aydınlardan Emir Şekip Aslan’dan okuyalım: “Enver Paşa, bir taraftan hiç kimseye baş eğmeyen bir şecaat ve kahramanlığın, diğer yandan ise utangaçlık, incelik, merhamet ve alçak gönüllülük gibi faziletleri bir arada toplamış bir kişiliğe sahipti. O, iş yapmayı, söz söylemeye tercih eder, sevinmekten ve övünmekten hoşlanmazdı. Onun rütbesi ve makamı yükseldikçe, alçak gönüllülüğü artıyordu. Kendisi son derece şecaat sahibi, dini bütün, eli ve beli tertemiz, hür seciyeli bir zât idi.”

Enver Paşayı gerçek yönüyle anlatmak için söylenebilecek çok söz vardır. Ama Atatürk’ün yukarıdaki sözü, hepsinin, çok kapsamlı bir özetidir, özüdür.

Enver Paşa, sevabıyla günahıyla başlı başına bir tarihtir. Hayatın akışı, onu, hızlı kararlar vermeye ve uygulamaya zorlamıştır. Her insanın aldığı kararların, faydalı ve zararlı yönleri vardır. Önemli olan, alınan kararlarda, Enver Paşa gibi davranmak ve hiçbir zaman kendini düşünmemektir.

Enver Paşa ve Mustafa Kemal Atatürk, çökmekte olan bir büyük Yüce Devleti ve diğer Müslümanları kurtarmak için ateşe atılan, büyük düşünen, tertemiz bir neslin mümtaz temsilcileridir. Osmanlı Devletinin kurucu nesli, nasıl övülmeyi hak ediyorsa, bu nesil de, aynısını fazlasıyla hak ediyor. Eğer o, aydın, bilgili ve korkusuz nesil olmasaydı, zaten çöken devletin yerine, Cumhuriyet kurulamazdı. Dünyadaki diğer esir Türkler ve Müslümanlar, esaretten kurtulmak için bu ölçüde bir mücadele veremezlerdi. Bu sebeplerle; küçük düşünenlerce, günlük yaşayanlarca, kendi menfaati peşinde koşanlarca o neslin eleştirilmesi düşünülemez.

Elbette gerçeğin tamamını sadece Allah bilir. Biz, kendi bildiklerimize ve sorgulayarak ulaştığımız sonuçlara göre, Allah’tan şöyle niyazda bulunuyoruz:

Allah’ım, Enver Paşanın taksiratlarını, tertemiz niyetlerle yaptığı salih amelleriyle karşıla. Onu, lütfunla, sonrakiler içerisinde iyi dille anılanlardan eyle. Enver Paşa döneminin nesli için de, yaptığımız aynı temennilerimizi, lütfunla, kabul eyle.

Allah, mekânlarını Cennet eylesin, ruhları şad olsun.

YAŞAM kategorisine gönderildi | ENVER PAŞA ÜZERİNE 7 için yorumlar kapalı

NEFSİNİ İLAH EDİNEN, KİMSEYE MERHAMET ETMEZ

NEFSİNİ İLAH EDİNEN, KİMSEYE MERHAMET ETMEZ

 

Bilindiği gibi, küreselleşmenin en önemli göstergesi, ulaşım ve iletişimdeki gelişmelerdir. Bu açıdan bakılınca çağımıza, medya ve iletişim çağı denilebilir. Bu özelliği nedeniyle de çağımız, nefsini ilah edinenler için bulunmaz nimetlere sahiptir. Çünkü nefsini ilah edinen bir kişi, çok meşhur olmayı, insanların sürekli kendisinden bahsetmesini ister. İletişim çağı, ona bu imkânı fazlasıyla verir.

Bu yapıdaki kişi, kendisinden bahsedilmesini sağlamak için, önce, başkalarının dedikodusunu yapar. Başkalarının başlarına kötü şeyler geldiğinde sevinir. Onların acziyete düşmelerinden zevk alır. Fakat kendisinin dedikodusunun yapılmasına şiddetle karşı çıkar. Kendi acziyetinden, kendi kötülüklerinden bahsedilmesini istemez. Sadece kendisini övenleri duymak ister. Sürekli takdir edilmek ister. Bu ruh hali, kendisini öyle bir noktaya taşır ki, övgülerini abartmayanları yetersiz bulmaya başlar. Böylelerini çevresinde oluşturduğu birinci halkadan çıkarır. Birinci halkanın içerisinde sadece dalkavukları bırakır.

Durum bu hale gelince, nefsini ilah edinen kişi, artık gerçek bir zorba ve çekilmez bir zalim olur. Adil ve merhametli birini gördüğünde, ondan nefret eder. Çünkü adil ve merhametli insanlar çevrelerinde iyi anılırlar. Fakat zalim bir kişiyi dalkavukları dışında iyi anan pek olmaz. Bazen eski arkadaşlarından biri veya birkaçı, onun insanlar arasında giderek kötü tanınmaya başladığını ima ederler. Ama o, onlara da vaktiyle niye söylemediniz diye karşı çıkar. Onların kendisini kıskandıkları için böyle söylediklerini düşünür ve bildiğini yapar. Hâlbuki onlar geçmişte de benzer şeyleri söylemeye çalıştıkları için birinci halkadan uzaklaştırılmışlardır. Çevresinde kalanlar, onun duymak istediğini söyleyenlerdir. Çevresindekiler onun ne kadar adil ve merhametli olduğunu söylemektedirler. Bu söylenenlere giderek kendisi de inanıyormuş gibi tepki verir. Fakat gerçekler, gece yatağa yattığında peşini bırakmaz. İşte bu sebeple kendisinin yapamadığını yapan, adil ve merhametli insanları kıskanır ve onlardan nefret eder.

Bu kıskançlık ve nefret duyguları, giderek kendisini esir almaya başlar. Kendi çevresinde olmayan bazı insanlar, kendisinin yaptığı zalimlikleri ve olan bitenleri söylerler. Bu söylenenleri duyar, ama yalnızca kulağıyla duyar. Yüreğiyle duymaz. Duyduklarını sorgulayacak şuuru kapanmıştır. Bu durum, Yüce Yaradan’ın “onların kalplerini mühürledik” ifadesi ile örtüşmektedir.

Nefsini ilah edinen kişi, bazen, içine düştüğü kötü durumu anlar. Vaziyetini kurtarmak için, sahip olduklarını başkalarıyla paylaşır. O kişi eğer devletin imkânlarını kullanacak bir makamda ise, devletin varlıklarını da paylaşmaktan çekinmez. Böyle bir paylaşım yapmaktan maksadı, eğer, yardım ettiği insanların kendisini kutsamalarını sağlamaktır. Bu nedenle, yaptıklarını gösteriş içerisinde yapar. Gösterişini, en etkili reklamlarla destekler. Böylece kendisini kullarına lütfeden bir Tanrı gibi görmeye başlar.

Kendisini Tanrı gibi gördüğünü, elbette dile getirmez. Hattâ, çevresindekilerin fikri yapılarına uyması için, tam tersi şeyler bile söyleyerek, onların kalplerini fetheder. Peki, böyle bir kişinin insanları kandırıp kandırmadığı nasıl anlaşılır? Bir insanın, kendisini Tanrı gibi görmeye başlamasının bazı göstergeleri vardır. Birinci göstergesi, yardım ettiği, menfaat ilişkisi kurduğu insanları aşağılamasıdır. İkinci göstergesi, gücünü kaybettiğinde düşeceğinin ve bir daha kalkamayacağının korkusuyla, daha da gaddarlaşmasıdır. Üçüncü göstergesi, birinci derecede yakını bile olsalar, kendinden başka kimseye merhamet etmemesidir. Dördüncü göstergesi, eski dostlarını suçlaması ve daha önce düşman olduğu insanlarla veya guruplarla dost olmaya çalışmasıdır.

Görüldüğü gibi, nefsini ilahlaştıran kişi, bütün hıncını çevresinden çıkarmaktadır. Çevresi giderek mazlum durumuna düşmektedir. Fakat aslında, onun bu duruma gelmesinde, çevresi de suçludur. Çünkü çevresi, geçmişte zalim olduğunu bilmesine rağmen, ondan menfaatlenmek için, onun tanrılaşmasına göz yummuştur. Zalimin içine düştüğü, kendini Tanrı gibi görme serabından etkilenecek ikinci gurup, olaylara karşı duyarsız kalan ve “neme lazım” zihniyetini taşıyanlardır.

Artık, zalimin çevresindeki birinci halkadan başlayarak sonraki halkalar, zulme maruz kalırlar. Fakat bir şey yapamazlar. Çünkü zulümden paylarına düşene karşı duracak kuvveti kaybetmişlerdir. Eğer kendi nefsini ilah edinen bu kişiye, vaktiyle karşı çıkmış olsalardı, hem Allah indinde, hem de insanlar nezdinde haysiyetli konuma gelirlerdi. Şimdi ise, hem Yüce Yaradan indinde, hem de adalet ve merhamet sahibi insanlar nezdinde, onurlarını yitirdiklerinden, kendilerini çok güçsüz görmektedirler.

Durum şöyle tanımlanabilir. Kendi nefsini ilah edinen kişi, serap görmekte ve kendisini Tanrı gibi hissetmektedir. Tanrılar, ölümsüzdür. Bu sebeple o da, ölümsüz olmayı istemektedir. Hâlbuki kendisinin de mutlaka öleceğini bilmektedir. Fakat bilmemezlikten gelmektedir.

Bu arada, onu vaktiyle ilahlaştırmış olanlar, şimdi mazlum hale gelmişlerdir. Çünkü ilahlaştırdıkları insan onları aşağılamaktadır. Dalkavukların, neme lazımcıların aşırılıkları, dönmüş kendilerini vurmuştur. Bu defa onlar da kendilerinden daha alt konumdakilere, kendilerine davranıldığı gibi tavır koymaya başlarlar. Onlar da kendi çevrelerindekileri aşağılamaya başlarlar.

Gelinen bu ortam, kendini Tanrı gibi gören zorbanın ölümden korktuğu, geçmişte onun dalkavukluğunu yaptıkları halde mazlum hale düşenlerin, zalimliğe soyundukları bir ortamdır.

Artık kısır bir döngünün içerisine düşülmüştür. Bu çemberden çıkmak için tek çare, Allah’ın ipine sarılmaktır. Fakat çoğunda, bunu yapacak kudret kalmamıştır. Kendilerini çok aciz olarak görmeye başlamışlardır. Çünkü kimseye güvenemez olmuşlardır. Güvensizlik, onları yalnızlaştırmıştır. Karşıdan bakılınca hep birlikte imiş gibi görünürler. Fakat içten bakılınca hepsi yalnızdırlar.

Bu yalnızlıklarını ve acziyetlerini bastırmak için çabalamaya başlarlar. Fakat Yüce Yaradan’ın yol göstericiliğine sığınamazlarsa, bu gayretleri beyhudedir. Aksine, giderek, onlar da, sadece kulaklarıyla duymaya başlarlar. Yürekleriyle duyamazlar. Görürler, ama görmemezlikten gelirler. Hiçbir şey hissetmemeye başlarlar. Bu durum onları, daha da gaddarlaştırır. Gaddarlıkları arttıkça, yalnızlaşırlar. Yalnızlaştıkça, hissizleşirler. Hissizleştikçe, “benden sonrası tufan” anlayışına kapılırlar. Fakat bir gün bakarlar ki, kendileri son bulmadan tufan oluşmuştur. Bu tufan da, başkalarını değil, kendi arkadaşlarını ve kendilerini vurmuştur. Çünkü Allah zalimler güruhunu sevmez ve masumları korur.

Duymayan insan, kendi varlığından kaçıyor demektir. Kendisinden kaçan insan, bir gün en sıkıntılı zamanda kaçtığıyla karşılaşır. Tarih bütün bu anlattıklarımızın örnekleriyle doludur. O halde, zararın neresinden dönülürse kârdır.

Sayıları az da olsa, tarihte görülen güzel örnekler de vardır. Bunlar, tarihin en kirli sayfalarında yer almak üzereyken, ahirette en şiddetli cezaları hak eder duruma düşmüşken, kendilerine gelenlerdir. Onlar, insanların değil, Allah’ın rızasını kazanmaları gerektiğini anlamışlar ve derhal, Yüce Yaradan’ın istediği salih amelleri uygulamaya başlamışlardır.

Allah’ım, insanları ve kendilerini yalanlarıyla kandıranların, yanlışlarından dönerek, doğru yolu bulmaları ve güzel işler yapmaları için, iradelerine güç ver. Onların, çevrelerinin baskısından kurtulmaları için, mücadele azmi ver.

YAŞAM kategorisine gönderildi | NEFSİNİ İLAH EDİNEN, KİMSEYE MERHAMET ETMEZ için yorumlar kapalı

ENVER PAŞA ÜZERİNE 6

ENVER PAŞA ÜZERİNE 6

 

I. Dünya Savaşı devam ederken, Enver Paşa cepheleri ziyaret etmektedir. Ancak onun ziyaretlerinde, bazı gerçekler kendisinden gizlenebilmektedir. Bu arada Yakup Cemil de, sürekli cepheleri dolaşmaktadır. İhtiyaç olan yerlere gönderilmektedir. Hattâ bir defasında hapishanelerden bırakılan cinayet, ırza geçme gibi ağır suçlardan mahkûm olmuş insanlardan 2000 kişilik bir birlik kurarak, doğu cephesine destek vermişti. Böyle bir birliği, Yakup Cemil’den başkasının idare etmesi pek düşünülemezdi. Birlik içerisinde, 2000 civarındaki azılı mahkûma karşılık, sevk ve idareye yardımcı olmak için, yalnızca 10 kadar asker vardı. Bu haldeyken birliği, köylerin, kasabaların arasından yüzlerce kilometre yürüterek cepheye ulaşmıştı.

Babı Ali olayının kilit ismi olan Yakup Cemil, cephelerdeki askerlerin durumlarını daha rahat gözlemleyebilmiştir. 1916 yılının ortalarına doğru İstanbul’a döner. Enver Paşa ile görüşür. Cephelerdeki cephane, levazım durumlarının kötü olduğunu ve askerlerin morallerinin iyi olmadığını söyler. Almanlarla ortaklığı bırakıp, tek başımıza barış istememiz gerektiğini belirtir. Enver Paşa dâhil, diğer ileri gelenler bu teklifi kabul etmezler.

Eğer Enver Paşayı, gerçek verilerle eleştirmek istiyorsak, bu konu üzerinde durmalıyız. Nitekim İtalyanlar, her iki Dünya Savaşında da, harp devam ederken saf değiştirmişlerdir.

Şimdi düşünelim. Yakup Cemil ve bazı insanların bu teklifleri karşısında, yönetimde biz olsaydık ne yapardık, karar vermeye çalışalım. Ama daha savaşın devam ettiğini ve karşımızdaki İtilaf Devletlerinin, kayda değer bir başarıları olmadığını da unutmadan fikir yürütelim.

Fikir yürütebilmek için öncelikle araştıracağımız konu, tarihi bilgilerimiz olmalıdır. Tarihte Türklerin, bir savaşa beraber girdikleri dostlarını bırakarak, onları arkadan vurdukları bir örnek var mı diye aramalıyız. Sonrasında ise, “tarihte olmamış, ama her şeyin bir ilki vardır” diye düşünerek, kabul ettiğimizi varsayalım. Bu durumda savaşı, kesinlikle ve kısa sürede İtilaf Devletleri yani, İngiliz, Fransız ve Ruslar kazanırlardı. Bu üç ülke, savaş bittikten sonra, “ortağını arkadan vuran, yarın bizi de vurur” diyerek Türklerin üzerine gelirlerse, ne yapılabilirdi? İtalyanlar, Romanın mirasçısı gibi algılandıklarından ve aynı dine mensup olduklarından, onlar için böyle düşünülmeyebilir. Fakat İtilaf Devletlerinin Türklere bakışları çok farklıydı. Türkleri Anadolu’dan atmayı hedeflemişlerdi. Atilla Handan beri, Türklere karşı mesafeliydiler.

Demek ki, yapılacak tek şey vardı. O da savaşa devam etmekti. Buna ilaveten tedbir için, cephe sayısını mümkün olduğunca azaltmak, askeri planlar açısından faydalı olurdu. Örneğin, Yemen ve Arabistan’dan çekilmek, cepheyi çok daraltırdı. Hattâ Halep ve Kerkük’e kadar çekilerek, cepheyi oralarda tahkim etmek, levazım ve asker desteği açısından çok iyi olurdu. Yani bir nevi, Misakı Milli gibi olan sınırlarına gerileyerek, kuvvetlerimizi orada toplayıp, daha güçlü bir şekilde karşılık vermek, askerlik bakımından en mantıklısıydı.

Enver Paşayı eleştiren insanlar olarak, Enver Paşanın böyle bir çekilmeye karar verdiğini düşünelim. Türklerin çekildiği bölgeleri, elbette İngiliz ve Fransızlar işgal edeceklerdi. Eğer bu işgal olsaydı, bugünden geriye baktığımızda, acaba ne düşünürdük? Hicaz bölgesini, yani kutsal toprakları İngilizlere bırakıp çekildiği için Enver Paşayı suçlar mıydık, yoksa iyi yapmış mı derdik? Kudüs’ü İngiliz, Fransız ve Ruslara terk ettiği için, başka çaresi yoktu mu derdik?

Veya Mısır’ı, Kıbrıs’ı İngilizlere bırakan, Balkanları ve Erzurum’dan ötesini ise 1877-78 deki “93 Harbi” sonrası Ruslara bırakan, dolayısıyla en çok toprak kaybının yaşandığı II. Abdülhamit Han dönemi için, “hiç toprak kaybı yaşanmadı” dediğimiz gibi, “buralar, Enver’in zamanında kaybedilmedi” yalanını mı yayardık? Ya da 93 Harbinde, Plevne’ye donanmayı göndermeyerek ve karadan da ciddi bir takviye yollamayarak İstanbul’u koruyacağını düşünen, ama Plevne kaybedilince, düşmanın hızla Çatalca’ya kadar geldiğini görünce, İstanbul’u kurtarmak için İngilizlerden yardım isteyen II. Abdülhamit Hanı övdüğümüz gibi, Enver’i de metheder miydik?

II. Abdülhamit Han döneminde kaybedilen Mısır’ı, İngilizlerden geri almak için yaptığı kanal harekâtında başarısız olununca, Cemal Paşayı şiddetle eleştiriyoruz. Peki, Enver Paşaya da, niye Anadolu dururken, uzaktaki ve sadece yöneticilerin Türk olduğu, halkı da Arap kökenli bölgelere askerimizi yolladın diye kızar mıydık?

Bu sorulara ayna karşısında ve gözümüzü kendimizden kaçırmadan cevap verdiysek, Enver Paşayı izlemeye devam edelim.

Rusya’da, 1917 Ekim Devrimiyle Çarlar devrildi. Rusların savaştığı doğu cephesi çöktü. Savaşın ibresi Almanlara doğru döndü. Bunun üzerine ABD, İngiliz ve Fransızlara verdiği desteği hem artırdı, hem de hızlandırdı. Bu yardımların sayesinde, savaşın seyri 1918 de Almanların aleyhe döndü. İtilaf Devletlerine, ABD’den silah, para, yiyecek gibi yardımlar zaten geliyordu. Ama Ruslar çökünce, ABD, askerini de Avrupa’ya yollamaya başladı. Denizden de kuşatılan ve halkı açlıkla karşı karşıya kalan Almanlar, 3 Ekim 1918’de, ABD Başkanı Woodrow Wilson’a başvurarak ateşkes istediler. Dikkat edilirse, Almanlar, ateşkes için İngilizlere başvurmadılar. ABD’ye başvurdular. 

Bu sırada Selanik’i savunan Bulgarlar, 29 Eylül’de yenilince, İstanbul için tehlike başladı. Hem Almanların savaşı bırakmaları hem de Selanik’in düşmesi üzerine, İttihat Terakki barış istedi. Onlar da Wilson’ın, yayınladığı prensiplere uyacağını düşünüyorlardı. Böyle olmadığını anlayınca, barış isteği için başvuran Talat Paşa Hükümeti istifa etti. ABD ve İtilaf Devletlerinin, İttihat Terakkiye olan kızgınlığını bilen üç önder, barış anlaşmasını yeni bir hükümetin yapması durumunda, dayatılacak şartların daha hafif olacağını düşünmüşlerdi. Fakat galipler yumuşamadılar. Çünkü kızgınlıkları İttihat Terakkiye değil, onların dirilttiği Türk Milletine idi. Bilhassa Churchill, hem kendi siyasi geleceğini bitirme noktasına gelen Enver Paşaya kızıyor, hem de öldü dediği Türklerin yeniden dirilmelerini hazmedemiyordu.

Mondros Mütarekesinin şartlarının çok ağır olduğunu gören Enver Paşa ile birlikte Talat Paşa ve Cemal Paşa, üç gün sonra Alman gemisiyle İstanbul’u terk ettiler. 1917’ye kadar Sadrazamlık yapan Said Halim Paşa, İstanbul’da kalmayı yeğledi. İngilizler İstanbul’u işgal edince Malta’ya sürüldü. İttihat Terakkinin üç önderinden oldukları için her şeyin hâkimi oldukları iddia edilen Enver Paşa, beş yıla yakın Harbiye Nazırlığı ve Baş Kumandan Vekilliği yaptı. Hiç Sadrazamlık yapmadı. Talat Paşa önce Hariciye Nazırlığı sonra, bir yıl civarında Sadrazamlık yaptı. Cemal Paşa ise sadece Bahriye Nazırlığı yaptı.

Enver Paşanın konumunu ve halet-i ruhuyesini daha iyi anlamak için Yakup Cemil’in idam edilmesi olayına çok kısaca değinmekte fayda var. Yakup Cemil, gözünü budaktan sakınmayan, şahsi hiçbir menfaat peşinde koşmayan, başardıklarını anlatmayı küçüklük sayan, sözünü de kimseden esirgemeyen ama kabadayı mizaçlı birisiydi. Bu sebeple, Talat Paşa ve İttihat Terakki Genel Merkezi ondan çekiniyordu. Yakup, daha İstanbul’a gelmeden, onun aleyhine çalışmalara başlamışlardı. İstanbul’a geldiğinde, yazımızın başında belirttiğimiz gibi “savaşı bitirmemiz şart” diyerek Enver Paşa dâhil hepsini uyardı. Teklifine olumlu cevap alamadığını görünce, muhtemelen kendince plan yaptı. Talat Paşa hükumetini devirerek, yerlerine yeni bir hükumet kurmayı hedefledi. Başaramadı. Tutuklandı. Daha sonra çıkarıldığı mahkemedeki sorgusu sırasında, Sadrazam olarak, Mustafa Kemal, Fethi (Okyar) veya Cemal Paşadan birini yapmak istediğini söyleyecekti. Aynı 1913’teki Babı Ali vakası gibi yapacaktı. Kafasındaki muhtemel tarih, 23 Eylül 1916 idi.

Bu gelişmelere rağmen, Enver Paşanın, Yakup Cemil’e olan güveni sarsılmadı. Onu kaymakamlık görevine getirmeyi düşündü. Ama İttihat Terakki içerisinde büyük efendi olarak bilinen Talat Paşa, Yakup Cemil’den çok çekindiği için çeşitli oyunlar kurguladı. Enver ile arasını açmaya çalıştı. Başaramadı. Hattâ mahkeme son safhasındayken, Enver Paşanın devlet işlerini görüşmek üzere Almanya’ya gitmesi gerekiyordu ve giderken “ben dönene kadar Yakup Cemil hakkında mahkeme kararı ne olursa olsun, uygulanmasın” demişti. Fakat Enver’in yokluğunda Talat Paşa, Yakup Cemil’i idam ettirmeyi başardı. Yakup Cemil ile birlikte, Enver Paşaya yakın birçok kişi daha çeşitli hapis cezaları aldı.

Yakup Cemil olayı, İttihat Terakki ileri gelenleri arasındaki uyuşmazlıkların bir göstergesidir. Bilhassa Enver Paşa ile Talat Paşanın arasındaki anlaşmazlığın belirtisidir. Dolayısıyla sadece bir Harbiye Nazırı ve Genel Kurmay Başkanı olan Enver Paşayı, her şeyin tek hâkimi olarak değerlendirerek suçlarsak, iddialarımızın temelinin yanlış olduğunu söyleyerek, bizi inandırıcı bulmazlar. Bu suçlama, belki Talat Paşa için yapılsa, daha inandırıcı olur. Çünkü Talat Paşa, “büyük efendi” konumundadır ve Almanların Talat Paşa ile daha iyi anlaştıkları bilinmektedir. Nitekim Yakup Cemil, Almanlarla ortaklığı bozmak için çalıştığından, Talat Paşanın düşmanlığını kazandı diye düşünülebilir. Bilindiği gibi Yakup Cemil, Almanların Türklere kumanda etmesine, her yerde yüksek sesle itiraz etmiştir. Ayrıca Almanlar, mahkemenin bütün safhalarını takip etmişlerdir.

Bu olayda Enver Paşanın suçlanabileceği şey, idamın gerçekleştirilmesinden sonra, Yakup Cemil’in hanımı ve iki kızıyla devletin ilgilenmemesidir. Fakir bir insan olan Yakup’un ailesi de, idamdan sonra çok fakirlik çekmiştir. Devletine hizmetleri olan birisi, bazen kendi başına buyruk hareket etmiş, kabadayı yöntemi ile günlük çözümlerin peşine düşmüş, devlet düzenine tam uyum sağlayamamış bile olsa, vatanını çok sevmiş, kendi menfaatini düşünmeden, kimseye haksızlık etmeden, dürüstçe ve ölümüne mücadele etmiş bir insanın ailesini, devlet açıkta bırakmamalıydı. Bu durum, hem Enver Paşanın, hem İttihat Terakki Hükumetinin, hem de Padişahın ayıbıdır. Nice sonra, ailesine kişi başına 33 kuruştan, 99 kuruş maaş bağlanmıştır. Bu miktar bile, çok yetersiz kalmıştır.

Enver Paşanın yurt dışına gittikten sonraki faaliyetlerini, bir sonraki yazımızda irdeleyeceğiz.

Genel kategorisine gönderildi | ENVER PAŞA ÜZERİNE 6 için yorumlar kapalı

KENDİ İSTEĞİ DIŞINDA DÜNYAYA GELEN, İMTİHAN EDİLİR Mİ

KENDİ İSTEĞİ OLMADAN DÜNYAYA GELEN BİR İNSANIN, İMTİHAN EDİLMESİ YANLIŞ MIDIR

 

Bilindiği gibi, insan varlık sahasına kendi isteği dışında gelir. İnsan dışındaki varlıklar da aynı durumdadır. Cansız varlıklar, bitkiler, hayvanlar, cinler ve meleklerin hepsi, kendi istekleri olmadan varlık âlemine gelmişlerdir.

Bu varlıkların içerisinde imtihana tabi tutulacak olanlar, cinler ve insanlarıdır. Cinler hakkında bizim bir bilgimiz yoktur. Hattâ Kur’an bahsetmemiş olsa, varlıklarını bile bilemeyiz. Bu sebeple biz, insanın imtihanı hususunu irdelemeye çalışacağız.

Allah, insana Kendi vasıflarından yansımalar vermiştir. Nitekim insanı, diğer varlıklardan ayıran en önemli özelliği, Yüce Yaradan’ın verdiği akıl, vicdan ve iradedir. İnsan, aklı ile düşünerek, kendisini bilme özelliğine sahiptir. İnsan, bilinen varlıklar içerisinde, kendine anlam bulabilen bir mahlûktur. Bu ve diğer vasıflarından dolayı insan, Allah’ın, yeryüzündeki vekil yöneticisidir.

Yüce Yaradan, insana verdiği bu vasıflara ilaveten ona özgürlük vermiştir. Görüldüğü gibi, Allah, insanı böylesine özelliklerle donatarak, kâinattaki bilinen ve bize Kur’an’da bildirilen varlıkların içerisinde,  üstün bir konuma getirmiştir. Belki de bu sebeplerle, evrenin ve dünyanın düzenini, insanın yaşamını sağlayacak şekilde oluşturmuştur. Kâinatta ve yeryüzünde mevcut olan cansız varlıkların özellikleri ve dünyadaki diğer canlı varlıkların yaşam kanunları, insana hizmet edecek şekilde planlanmıştır.

Ayrıca, Allah, insan hayatının kalitesini artırmak için, kişileri yalnız yaşamaktan kurtarmış ve toplum içerisinde yaşayacağı, sistemli bir yapı oluşturmuştur. Eğer insanlar da bitkiler gibi yalnız yaşasalardı, imtihana tabi tutulmaları, yeterince anlamlı olmazdı.

Diğer taraftan, eğer, Yüce Yaradan insanlara, akıl, vicdan ve irade vermeseydi, imtihana çekilmeleri anlamsız olurdu.

Benzer şekilde, eğer, Allah, insanları, düşüncelerinde ve davranışlarında hür bırakmasaydı, insanları imtihan etmesi kabul görmezdi.

Fakat bazı insanlar, “Allah’ın bize verdiği bu vasıfları, bize vermesini biz istemedik. Biz istemeden bize verilen bu özelliklerden dolayı imtihan edilmemiz yanlış olur” diye düşünebilir.

Onların bu fikirlerinin sağlamlık derecesini anlayabilmek için, Yüce Yaradan’ın bize verdiği akıl ve diğer özellikleri kullanarak, konuyu irdelemeye çalışalım.

Önce Allah’ın bizi imtihan ettiği hususları gözümüzün önüne getirelim. Bunu yapınca görürüz ki, Yüce Yaradan, bizi yapamayacağımız bir iş ile imtihan etmiyor.

Örneğin, bir çiftçiye, “gel bakalım, ata binmesini iyi öğrenebilmiş misin” demiyor. Bir tekstil işçisini, başka bir iş alanında imtihan etmiyor. Bir doktora, mühendislik hesapları sormuyor.

Peki, Allah, genel anlamda nelerden sınav yapıyor? Önce insanın kendi vücuduyla ilgili imtihan ediyor. Kişiye verdiği ve çok üstün özelliklerle donattığı vücudu, kişinin nasıl kullandığını sorguluyor.

Bizler, diyelim ki, aracımızı teslim ettiğimiz şoföre, makinemizi kullanacak operatöre, emanet ettiğimiz makineleri nasıl kullandıklarını sorguluyorsak, Yüce Yaradan da, bizden soruyor.

Biz aracımızı, nasıl, arızası bile olmadan servise götürüp baktırıyorsak, Allah da bize emanet ettiği vücudumuza bakmamızı istiyor.

Bilindiği gibi, bedensel lezzetler olan yeme-içme ve şehvet duygusu, insanlar için faydalıdır.  Yeme-içme lezzeti, insanın kendisini yaşatır. Şehvet lezzeti de, nesillerin oluşmasını sağlar. Dolayısıyla, insanlık devem eder.

Eğer, bedenimizin yeme-içme, şehvet gibi ihtiyaçlarını karşılamakta aşırı gidersek, iki yönde zarara uğrarız. Birincisi, doğrudan vücudumuzdaki hormon yapısı ile yağ-su-kemik-kas dengesini bozarak, kendi sağlığımızı kaybetmeye başlarız. Ya sağlıklı insanlardan daha az yaşarız ya da sıkıntı içerisinde ömür tüketiriz. İkincisi, tatminsiz hale geliriz.

Eğer, vücudumuzun yeme-içme, şehvet gibi ihtiyaçlarını karşılayamazsak, yine iki açıdan zarar görürüz. Birincisi, ölü gibi yaşarız veya erken yaşta ölürüz. İkincisi, bilhassa şehvet konusunda tatminsiz oluruz.

Yukarıda görüldüğü gibi, vücudumuzun ihtiyaçlarını aşırı karşılamamız ile karşılayamama mızın sonuçları, birbirine benzemektedir. Her ikisi de insanın aleyhinedir.

Eğer insan, şerefli bir nefse sahip olursa, huzur bulur. Çünkü şerefli nefis, bedenî lezzetlere, aklıselimin çizdiği sınırlar içerisinde yer verir. Ne tamah eder, ne de reddeder.

O halde, Yüce Yaradan’ın bize emanet ettiği vücudumuza, yine Allah’ın bize verdiği akıl, vicdan ve iradeyi kullanarak bakarsak, imtihandan başarıyla çıkarız. Buradan anlaşılan o ki, Allah, imtihanda bizim muvaffak olmamız için gerekli donanımı bize vermiştir. Bizim sonradan, ilave bilgiler edinmeye bile ihtiyacımız yoktur.

Demek ki, Allah’ın, bizi, Kendi verdiği vücut ile imtihan etmesi, aslında bizim bu dünyadaki yaşamımızın kalitesini artırmak içindir.

Allah’ın insanlardan hesap soracağı ikinci konu, birlikte yaşadığı diğer insanlarla ilişkileridir.

Bir insan, kendisine yapılmasını istemediği şeyleri başkalarına yaparsa, Allah’ın imtihanında başarısız olur. Dolayısıyla bu imtihan konusundan da anlaşılıyor ki, Yüce Yaradan, aslında insanın bizzat kendisini koruyor. Çünkü bize yapılmasını istemediğimiz şeyleri, biz başkalarına yapmazsak, onlar da bize aynı şekilde davranmak ihtiyacını hissederler. Bize, bizim onlara tavrımızdan daha kötü davrananlar, bizim karşımızda hep mahcup olurlar.

Şimdi, konuyu daha iyi kavramak için, kısaca, Allah’ın bize yasakladıklarına bir göz atalım. İlk olarak Enam Suresinin 151 ve 152inci ayetlerinde haram kılınan şeyleri hatırlayalım. Bize verilen emirler ve yapmamız gereken sorgulama şöyle:

  1. Fuhuş yapmayın: (Kim, kendi eşinin veya çocuklarının kendi bilgisi dâhilinde ve gözü önünde, fuhuş yapmasını ister?)
  2. Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin: (Kim, çocuğunu fakirlik korkusuyla öldüren bir kimseye iyi gözle bakar?)
  3. Haksız yere cana kıymayın: (Kim, kendisinin canına, hem de haksız yere kıyılmasını ister?)
  4. Yetim malını haksız yere yemeyin: (Hangi yetim, kendisine ait malları, kendi reşit değilken, başkasının yemesine iyi gözle bakar?)
  5. Anne babaya isyan etmeyin: (Hangi anne baba, kendilerinin yetiştirdiği çocuklarının, kendilerine isyan etmelerini ister?)
  6. Ölçü ve tartıyı tam adaletle yapın: (Kim, aldığı bir malı, tam ücret ödediği halde, eksik almaya yani kendi malından hırsızlık yapılmasına rıza gösterir?)
  7. Yalancı şahitlik yapmayın: (Kim, haklı olduğu bir davada veya konuda, yalancı şahitler yüzünden, haksız duruma düşmesini normal karşılar?)
  8. Allah’a (ve insanlara) verdiğiniz sözü tutun: (Kim, kendisine verilen sözlerin bazen Allah’ı da şahit tutarak verilmesine rağmen, yerine getirilmemesine, tam tersinin yapılmasına iyi gözle bakar?)
  9. Allah’a ortak koşmayın: (Hangi anne, çocuğunun, başka kadınları da aynı öz annesi yerine koyarak, onlara annesiymiş gibi davranmasına razı olur?)

Yukarıdaki yasaklar, muhtemelen Hz. Âdem’den itibaren bütün peygamberleri aracılığıyla, insanlara hatırlatılmış şeylerdir. Zaten bunlar hatırlatılmasaydı bile, Allah’ın insanlara verdiği vasıflar sayesinde, insanların birçoğu bu sonuçlara ulaşabilirdi.

İmtihana tabi tutulacağımız yasaklar konusunu işleyen bir başka ayet, Bakara Suresi 173’dür. Bu ayete göre, hayatiyetin devamı gibi bir zorunluluk olmadıkça, leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkasının adına kesileni yemek haramdır. Şimdi soralım: Kim, bu yasaklardan olan leş ve kan yemeyi ister?

Ayetteki yasaklardan, domuz eti yeme dışındakiler, muhtemelen başka peygamberler aracılığıyla da yasaklanmıştır. Domuz eti yememe konusu, Hz. Muhammed’in ümmetinin bir mensubu olduğunu gösteren bir rozet gibi algılanabilir. Ayrıca Hz. Âdem ve Hava’ya yasaklanan ağacın meyvesi gibi veya Yahudilere konulan Cumartesi av yasağı gibi, imanın ölçülmesinin bir yöntemi olarak düşünülebilir. Muhtemelen bizim henüz bilmediğimiz bir başka hikmeti de olabilir.

Yüce Yaradan’ın ayette belirttiği diğer bir yasak, Allah’ın adına değil, başkasının adına kesilenlerin yenilmesidir. Burada mantıksız bir talep yoktur. Çünkü hangi ebeveyn, çocuklarına aldıkları yiyecekleri, evlatlarının yemeyerek, aksine, başkalarının verdikleri yiyecekleri yemelerine, yerken de, onları ebeveynleri yerine koyarak övmelerine razı olur?

Bir başka yasak konusu, Nisa Suresi 29uncu ayette bahsedilir: “Ey inananlar, mallarınızı aranızda batılla yemeyin. Kendi rızanızla yaptığınız ticaret başka…” Ayetteki yasakla bağlantılı olarak şu soru sorulabilir: Kim, kendi rızası dışında ve haberi olmadan, kendi malını başkasının yemesine razı olur?

Bu konuyla bağlantılı olarak, daha birçok ayet irdelenebilir. Her ayetle ilgili olarak da, yukarıdaki soruların benzerleri sorulabilir. Bütün bu soruları sorduğumuzda görürüz ki, Allah’ın, bizi imtihan ederken bizden istediği, sadece, başkalarının bize yapmasını istemediğimiz şeyleri bizim başkalarına yapmamamız. Görüldüğü gibi, bu isteğin amacı bizi korumaktır. Dolayısıyla, bizim için bir imtihan olarak değerlendirilemez. Çünkü bir şekilde varlık âleminde bulunduğumuzu düşünüyorsak ve bizi bir yaratan olduğunu da kabul etmiyorsak bile, bizim birinci görevimiz, kendimizi korumak olur. Eğer bizim kendimizi, hem bedenen hem de sosyal ilişkiler açısından korumamızı, imtihan olarak kabul etsek bile, bu imtihana itiraz etmemiz yanlış olur. Çünkü kendimizi koruyoruz.

Peki, imtihanın amacı bizi korumak ise, Yüce Yaradan, neden imtihan edilmemizden bahsediyor? Bizi, bizden mi koruyor? Bu hususta fikir yürütebilmek için, aşağıdaki iki ayeti yorumlamak faydalı olacaktır.

43 Zuhruf Suresi 32: “Ey Muhammed! Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz taksim ettik. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye Biz onların bir kısmını diğerlerinden derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti, onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.”

16 Nahl Suresi 71: “Allah, rızık yönünden bir kısmınızı diğerlerinden üstün kıldı. Kendilerine bol rızık verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere vermiyorlar ki, onda eşit olsunlar. Durum böyle iken, Allah’ın nimetini inkâr mı ediyorlar?”

Zuhruf 32’de görüldüğü üzere, sosyal bir düzen kurabilmemiz, birbirimizin eksik yönlerini tamamlayarak takım olabilmemiz için, Allah, bizlerin derecelerimizi birbirimizden faklı kılmış. Muhtemelen aynı sebeplerle, Nahl 71’de belirtildiği üzere, bazılarımıza rızkı fazla vermiş. Ama fazla verdiklerine de bir şart koşmuş. Ve mealen şöyle demiş: “Sizin toplum olarak yaşamanızı sağlayacak iyi bir düzen kurabilmeniz için oluşturduğum bu derecelendirmeyi istismar etmeyin. Varlıklarınızı, diğer insanlarla paylaşın. Bilin ki, sahip olduklarınızın hepsi, Allah’ın size verdikleridir. Sizin kendinizin değildir.”

Şimdi bu ayetleri de dikkate alarak tekrar düşünelim. Bir yaratıcı olmadığını ve her şeyi kendisinin başardığını zanneden bir insanın ilk hedefi, kendini korumaktır. Kendini korumak için hep güçlü olmak isteyecektir. Dolayısıyla kendini korumak için her yolu mubah görecektir. Böyle bir durumda, daha fazla rızk verilen ve farklı özelliklere sahip olan bir insan, başkalarını ezmekte beis görmeyecektir.

İşte Yüce Yaradan’ın, bazı insanların ezilmelerini önlemek amacıyla imtihan ortamı oluşturması, aslında, olması gereken ve arzu edilen bir durumdur. Nitekim hayatının büyük bölümü, dini afyon olarak gören Marksist bir zihniyete sahip olan Mareşal Tito’nun, ölümünden kısa süre önce söylediği şu sözler, imtihan ihtiyacının dile getirilişidir:

“Yoldaşlar, ben ölüyorum artık… Ölümün ne derece korkunç bir şey olduğunu size anlatamam. Anlatsam bile sıhhatli ve genç olan sizler, bu yaşta bunu anlayamazsınız. Düşünün; ölmek, yok olmak… Toprağa karışmak ve dönmemek üzere gidiş… İşte bu çıldırtıyor beni… Dostlarımızdan, sevdiklerimizden, unvan ve makamlardan ayrılmak… Dünyanın güzelliklerini bir daha görememek… Ne korkunç bir şey anlamıyor musunuz?

Ben Allah’a, peygambere ve ahrete inanıyorum artık. Dinsizlik bir çare değil. Düşünün, şu kâinatın bir Yaratıcısı, şu muhteşem sistemin bir kanun koruyucusu olmalıdır…

Mazlumca gidenlerle, zalimce gidenlerin hesaplaşma yeri olmalıdır. Hakkını alamadan, cezasını görmeden gidiyorlar. Böyle keşmekeş olamaz. Ben bunu vicdanen hissediyorum. Öyle ki, milyonlarca suçsuz insanlarla yaptığımız eza ve zulümler, şu anda boğazıma düğümlenmiş bir vaziyette…

Nedense ölüm kapıya dayanmadan bunu idrak edemiyoruz. Belki de göz kamaştırıcı makamlar buna engel oluyor. Ben bu inancı taşıyorum yoldaşlarım, sizler de dersiniz deyin!”

Mesele bu kadar mantıklı iken, insanların bazısı acaba bu imtihan hususunu neden yanlış buluyorlar? Bu sorunun cevabının bir yönünü, Mareşal Tito yukarıda, “göz kamaştırıcı makamlar (ve zenginlikler)” olarak açıklamış. Başkalarını ezerek, hak yiyerek zengin olanlar veya makamlara gelenler, imtihan edilmek istemezler.

Sorunun bir diğer cevabı, dini anlatan bazı insanların, kendilerini Allah’ın yerine koyarak, insanlara her şeyi zorlaştıranların anlatımlarıdır. Yüce Yaradan, bu konuda bizleri şöyle uyarıyor.

5 Maide Suresi 87: “Ey inananlar, Allah’ın size helâl kıldığı güzel ve temiz yiyecekleri haram etmeyin. Çünkü Allah, sınırı aşanları sevmez.” Yüce Yaradan, Nahl 116 da benzer vurguyu yapar.

İnanan insanlar bazı şeyleri kendi düşüncelerine göre haram ilan ettikçe, insanlara yaşamı zorlaştırdıkça, insanların mallarını haksız yere yedikçe, bu ortamlardan bıkan insanlar, “bu imtihan da neyin nesi, zaten dünyaya gelmeyi biz istemedik” diye söylenirlerken, haklı konuma gelirler. Fakat onlar, Yüce Yaradan’a değil, Allah’ın dinini kendi menfaatlerine uyduran bazı insanlara kızmaktadırlar.

Diğer taraftan, Tevbe Suresi 34’de Yüce Yaradan, bizleri bazı din adamlarına karşı uyarıyor: “Ey iman edenler, şurası bir gerçektir ki, Yahudi hahamları ile Hristiyan rahiplerinin birçoğu, insanların mallarını haksız yere yerler ve onları Allah yolundan saptırırlar…”

Ayette bahsedilen haham ve rahiplerin davranışlarının aynısını, maalesef Kur’an’ı anlatmakla yükümlü olan imamların birçoğu da sergilemektedir.

Şimdi tekrar düşünelim. Din adamlarının birçoğunun bile, insanların mallarını haksız yere yedikleri, insanları Allah’ın yolundan saptırdıkları bir ortamda, Yüce Yaradan’ın, masum ve düzgün insanları korumak için kurduğu imtihan sistemini, kimler mantıksız olarak niteler? Kimler, itiraz eder? Herhalde yalnızca, başkalarını kandırarak hak yiyenler ve ezenler, yani kendilerini, akıl, vicdan ve iradelerinin değil, hormonlarının yönettiği insanlar itiraz ederler.

KUR'AN ÜZERİNE, YAŞAM kategorisine gönderildi | KENDİ İSTEĞİ DIŞINDA DÜNYAYA GELEN, İMTİHAN EDİLİR Mİ için yorumlar kapalı

ENVER PAŞA ÜZERİNE 5

ENVER PAŞA ÜZERİNE 5

 

 I. Dünya Savaşına girildikten sonraki ilk ciddi eylem, Sarıkamış Harekâtıdır. Bilindiği gibi Sarıkamış, 93 Harbinde II. Abdülhamit Han döneminde, Ruslara bırakılmıştı. Sarıkamış Savaşı, sadece bir savaş yeri ismi değildir. Sarıkamış Harekâtı, aslında bir kuşatma harekâtıdır. Bunu anlayan Rus General Michaevelevski, harekât sırasında ordusuna geri çekilme emri vermiştir.

Sarıkamış Harekâtının yapılmasının birinci sebebi, Bakü petrollerine ulaşmaktır. Enver Paşa ve İttihat Terakki, Almanlarla mecburen işbirliği yaptıklarının şuurundadır. Bakü petrolleri olmazsa, Almanlara mahkûm kalınacaktır. Almanlarla birlikte yaptıkları bu savaşı kazansalar bile, sonradan Almanlar Türklerle aralarını bozmaya kalkışırlarsa, nasıl karşı konulacaktır. Bu sebeple Enver ve İttihat Terakkinin görüşüne göre, önce Bakü petrollerine sonrasında da dünyadaki bütün Türklere ulaşmak şarttı. Çünkü Avrupalı ve Rus yazarların çoğunun görüşü, Türkleri Anadolu’dan dışarı atmaktı.

Günümüzden bakarak, Sarıkamış Harekâtının başarısızlıkla sonuçlandığını bildiğimiz için, Enver Paşanın bu fikrine itiraz ederek, onu hayalcilikle suçlamak kolaydır. Ama kendimize şu soruyu soralım. Savaşı Almanlar kazansaydı, Türkler, diğer Türklerle birlik hale gelmeselerdi ve Almanlar, Türkleri saf dışı bırakmak isteselerdi, bu defa biz, Enver Paşayı, ileriyi görememekle suçlamaz mıydık?

Nitekim savaşı Almanlar kazansaydı, sonucun böyle olacağının bir göstergesi I. Dünya Savaşının sonlarına doğru yaşanır. Enver Paşanın kardeşi olan ve Trablusgarp’tan beri yanında olan Nuri Paşa, komutanlığını yaptığı Kafkas İslâm Ordusu ile 15 Eylül 1918 de Bakü’ye girer. Türklerin bu başarısından korkan Almanlar, hemen Gürcistan ile bir anlaşma imzalarlar. Anlaşmanın en önemli maddesi; eğer Türkler, Gürcistan’a saldırırsa Almanlar, onları koruyacaktır. Görüldüğü gibi, daha savaş devam ederken, Almanlar, Enver Paşanın düşüncesini teyit etmişlerdir.

Sarıkamış Savaşının ikinci sebebi, Rus ordusunun arka tarafına sarkarak, onları iki ateş arasında bırakmaktır. Bilindiği gibi, Erzurum ve ilerisindeki vatan toprağı, 1878 yani 93 harbinde, Rusların eline geçmişti.

Sarıkamış Harekâtının kışın planlanmasının sebebini, böyle mücadelelere katılmış askeri uzmanlar, şöyle açıklarlar: “Rusların yiyecek, içecek, giyecek, yakacak ve cephane kaynakları, Türklere göre bitmez tükenmez derecede boldu. Bu yüzden taarruz yaza bırakılamazdı. Çünkü bahar geldiğinde, Rusları durdurmak mümkün olmayabilirdi. Erzurum’dan yola çıkacak 500.000 kişilik, levazım desteği güçlü bir Rus ordusu, soluğu boğazda alırdı.”

PKK mücadelesinde ünlenen Tümgeneral Osman Pamukoğlu Paşa da, mevsim konusunda benzer düşünceyi şöyle savunur: “Muharebede her mevsim ayrı ayrı kıymete sahip, kış mevsimi ise en kıymetlisidir.”

Başlangıçta Erzurum Köprüköy muharebesinde Türkler, Rusları yenerler. Erzurumlu araştırmacı yazar Nevzat Kösoğlu’nun, Şehit Enver isimli kitabında aktardığına göre, Sarıkamış Savaşı’nın kaybedilmesi, 7-8 tersliğin üst üste gelmesinden dolayıdır. Savaşın kaybedilmesindeki bu sebeplerin önemlilerinden birisi, Enver Paşa’nın sınıf arkadaşı olan 10uncu Kolordu Komutanı ve Enver gibi Sarayın damadı olan Hafız Hakkı Paşadır. Bu konuda Tuğgeneral Ziya Yergök (Sarıkamış kitabı s.123), “Hafız Hakkı Paşa, (10. Kolordu Komutanı) plana aykırı davranarak koskoca bir kolorduyu Allahüekber Dağları’na saplamasaydı, Sarıkamış kesin olarak alınır, geçici de olsa amaca ulaşılmış olurdu.” der. Fakat işin ilginç tarafı, Sarıkamış Savaşının kaybedilmesinde etkili olan Hafız Hakkı Paşa, Murat Bardakçı’nın aktardığına göre, tuttuğu günlüklerde hatasını anlamış ve “Yarabbi, bu felâkete ben sebep oldum, yine ben tamir edeceğim” diye yazmıştır. Fakat kısa süre sonra vefat etmiştir.

Bir diğer önemli sebep, Sarıkamış kalesinin önüne Enver Paşa ile birlikte gelen kuvvetlerin komutanlarının, askerin yorulduğunu söyleyerek ısrarla dinlenmesini istemeleridir. Enver Paşa gibi, bu konularda dur durak bilmeyen bir kişinin, insafa gelip, tamam demesi, aleyhe olmuştur. Yolda gelirken ısınıp terleyen askerler, durup uyumaya kalkışınca, birçoğu donmuştur. Muhtemeldir ki, bu olayda 4-5 bin er, şehit olmuştur.

Bütün bu gelişmelere rağmen, Sarıkamış Savaşının sonuçları, yeterince irdelenmemiştir. Enver Paşanın bazı hasımları, Enver’in ülkeden gidişinden sonra, Sarıkamış hakkında yanlış bilgiler ortaya atmışlardır. Savaşta, 90.000 askerin tek kurşun atmadan şehit olduğu iddiası otaya atılmıştır. Bu iddiayı 1922 yılında yazdığı kitapta ortaya atan Binbaşı Şerif Beydir. Binbaşı Şerif Bey de aynı Hafız Hakkı Paşa gibi, kendine verilen görevi yapmayanlardandır. Ancak kitabının çıktığı dönem, Anadolu’da Mustafa Kemal’in Yunanlılarla boğuştuğu devirdir. İşte bu ortamda, Enver Paşanın Anadolu’ya gelmesi ihtimalini bertaraf etmek için ortaya bu ve benzeri iddialar atıldı. İşin kabul edilmesi güç olan yanı, halen bu iddiaya inanılmasıdır.

Gerçeği öğrenmek isteyenler, Genel Kurmay Başkanlığının kayıtlarını araştırabilirler. Ordunun kayıtlarına göre, Türklerin şehit sayısı 23.500, kayıp ve kaçak sayısı ise 10.000 civarındadır. Rusların kaybı ise, 32.000 dolayındadır. Bu konuda bazı başka kaynaklarda farklı bilgiler verilmektedir. Fakat Türklerin kaybı için, en taraflı olanların verdiği, en fazla rakam, kayıp ve kaçaklar dâhil 55.000 kişidir. Zaten 3.üncü Ordunun muharip mevcudu 75.000’dir. Böyle savaşlarda sayıları tespit etmek gerçekten zordur. Çünkü savaş, kışın olmuştur. Şehit olanların naaşlarına, ulaşması zordur. Zaten savaş kaybedildiğinden naaşları arayamazlar. Diğer bir sebep, Balkan Bozgunu henüz askerlerin hatırlarındadır. Dolayısıyla cepheden kaçan asker sayısı çoktur. Kaçaklar da, kayıp veya şehit olarak kayda geçmiş olabilir.

Nitekim Sarıkamış Savaşındaki şehit sayısı farklılığı, aynen Çanakkale Harbiyle ilgili anlatımlarda da vardır. Çanakkale Savaşında 253.000 şehit olduğu söylenir. Hâlbuki Genel Kurmay kayıtlarına göre, Çanakkale’de şehit düşen asker sayısı 56.600 civarıdır. Gazilerin, hastaların, sakat kalanların, esirlerin, kayıpların ve kaçakların sayısı 196.000 civarındadır. Dolayısıyla, şehit sayısı hatası burada da yapılmıştır. Maalesef üzerinden bir asırdan fazla zaman geçmesine rağmen, bu savaşla ilgili olarak da, yanlış bilgilere inanılmaya devam edilmektedir.

Diğer taraftan Sarıkamış Savaşı, anlatılanların aksine, Türklerin lehine çok ciddi sonuçlar doğurmuştur. Ancak maalesef, bu husus yeterince irdelenmemiştir.

Savaş sırasında birçok olayı eleştiren, bazen Enver Paşanın yaptığı yanlışları da anlatan Tuğgeneral Ziya Yergök, bu konuda şöyle demektedir (s.126): “Umulmadık bir mevsimde umulmadık yerlerden yaptığımız bu harekât, Rusları telaşa düşürmüş ve onları, bizim ordumuza büyük önem vermeye zorlamıştır. Çar ailesinin önde gelen mensuplarından birinin bu Cephe Komutanlığına tayini, işin önemini açıkça göstermektedir. Hattâ denilebilir ki, Sarıkamış Cephesinde karşımıza fazla kuvvet çıkarılması, Çanakkale’de de müttefikleri durdurup, Rusya’ya gidecek yardımları engellememiz, Çarlığın devrilmesine ve Bolşevik ihtilâlinin başarıya ulaşmasına etki etmiştir.”

Aslında, Çanakkale cephesini müttefiklerin açmasının sebeplerinden birisi de, Türklerin Sarıkamış Cephesindeki başarılarından korkan Rusların, acil yardım getirilmesi için yeni cephe açılmasını istemeleridir. Osmanlının donanmasının hiçbir gücü olmadığı bilindiğinden, deniz yolunu kullanarak İstanbul’a girmek, kara savaşlarına göre daha kolaydı. Denizden gelecek bir yardım, Almanları iki ateş arasında bırakırdı.

Fakat İtilaf devletlerinin yeterince hesaba katmadıkları bir şey vardı. Osmanlı Hükümetinde 1914 başında Harbiye Nazırı olan Enver Paşa, Almanlardan hem en son teknoloji silahları almıştı, hem de para yardımı gelmişti. Çanakkale boğazı ve İstanbul Boğazı, dönemin en güçlü toplarıyla tahkim edilmişti. Sessizce hareket edebilen mayın döşeme gemisi ve dönemin üstün teknolojisine sahip iki denizaltı gemisine (Yavuz ve Midilli) sahip olunmuştu.

Boğazın tahkim edildiğini bilen, ama ne kadar tahkim edildiğini hesaplayamayan İtilaf Devletleri, 18 Mart 1915’te boğaza yöneldiler. İngiliz basını, “İstanbul, yakında çöplüğe dönüşecek” diye yazıyordu. İngiliz donanmasının dünyanın en büyük gücü olduğunu bilen diğer ülkeler, Osmanlının sonunun geldiğine inanıyorlardı. Fakat mağrur donanma, kara toplarının gücünden dolayı ilerleyemedi. Son olarak bütün güçleriyle yaptıkları saldırıda, kara topları ve mayınlar, sekiz gemilerini saf dışı bıraktı. Yenilmez denilen armada, geri çekildi. Dünya şaşkına döndü. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin halen övünerek kutladığı Çanakkale zaferi, işte bu şekilde oluşmuş bir zaferdir.

Denizden geçemeyenler karaya asker çıkararak saldırmak istediler. Dar alanda ölümüne kara savaşları başladı. Burada da, hem yeterince cephane ile teçhiz edilen hem de Enver Paşa, Mustafa Kemal gibi önderlerin mücadele azmiyle gayrete gelen Türk askerinin iman gücünü geçemediler.

Daha iki yıl önce, küçük devletçiklerin yendiği Osmanlı Ordusunu, büyük devletler yenemedilerse, bunun en önemli etkeni, Enver Paşanın uygulamalarıdır. O dönemde bazı yabancı yazarlar, Osmanlı ülkesine “Enverland” demeye başlamışlardı. Ordudaki bu yeni ruha, askerlerin verdiği ad “Enver Ruhu” idi. Ama bu övgü dolu sözleri duyan Enver’in yüzü kızarıyor, başını öne eğiyordu. Hâlbuki Avrupalı yazarların sözleri, gerçeği yansıtıyordu. Nitekim İngilizler, sadece Çanakkale’de değil, Kut’ül Amare’de de, Enver Paşanın amcası Halil Paşa komutasındaki Osmanlı ordusuna, 29 Nisan 1916 da yenildiler.

Enver Paşa konusunu sorgulamaya gelecek yazımızda devam edeceğiz.

Genel kategorisine gönderildi | ENVER PAŞA ÜZERİNE 5 için yorumlar kapalı