ENVER PAŞA ÜZERİNE 7

ENVER PAŞA ÜZERİNE 7

I. Dünya Savaşının sonunda, ABD’nin İngiliz ve Fransızlara yaptığı ciddi destekler sonucunda, Almanlar yenildiler. Türkler ise, tam o dönemde, Enver Paşanın kardeşi Nuri paşa komutasındaki Kafkas İslâm Ordusu ile Bakü’ye girmişlerdi. Eğer Almanlar biraz daha dayanabilselerdi, durum değişebilirdi. Fakat Bulgarlar da Selanik’te İtilaf Devletlerine yenilince, mecburen Türkler de yenilmiş oldu. Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemal Paşa Alman gemisiyle İstanbul’u terk ettiler.

Almanya’ya giden Enver Paşa, “artık her şey bitti” demedi. Köşesine çekilmedi. O dönemde Rusya’da Çarlar devrilmiş. Bolşevikler iktidar olmuştu. Çarlardan kurtulan Rusya’daki Türkler, kendi devletlerini kurmaya başlamışlardı. Ama hem orduları yoktu, hem tecrübeleri yoktu. Bu cumhuriyetlerden, önemli olanları, Başkurdistan ve Azerbaycan idi. İlkinin başında Zeki Velidi Togan, ikincisinde Mehmet Emin Resulzade vardı.

Enver Paşa yurt dışına çıktıktan sonra, Almanya, Moskova ve yeni Türk Cumhuriyetleri arasında adeta mekik dokudu. Bu gidiş gelişlerinde birkaç defa uçak kazası yaşadı. Hepsinden sağ kurtuldu. Hattâ birinde hapse düştü. Kendisi çok iyi resim yaptığından, hapishane müdürünün eşinin resmini yaptı. Hiç yılgınlık göstermedi. Yeni devletlerin ve diğer Müslümanların geleceğini tespit için toplanan İslâm konferanslarına katıldı.

Bu dönemde Anadolu’da, Türklerin Yeniden Diriliş Savaşı (Kurtuluş Savaşı) çabaları başlamıştı. Anadolu’nun ortasına sıkışmış kalmış olan az sayıdaki Türk, büyük bir mücadele başlatmıştı. Bu mücadelenin önemini bilen diğer Müslümanlar, kendi aralarında Anadolu hareketine yardım için para vs topluyorlardı. Bilhassa Hindistan Müslümanları (o zaman Pakistan ayrılmamıştı), Muhammed İkbal’in konuşmaları sayesinde ciddi yardımlar toplamıştı.

Enver Paşa, toplanan bu yardımların Anadolu’ya iletilmesi işinde görev aldı. Anadolu Harekâtının başındaki Mustafa Kemal’i çok iyi tanırdı. Onu beğendiği için, Trablusgarp’a çağırmıştı. Yurt dışına çıkarken de, Sadrazam Ahmet İzzet Paşadan, Mustafa Kemal’i Harbiye Nazırı yapmasını istemişti. Dolayısıyla Mustafa Kemal’in, başlattığı bu mücadeleyi başaracağına inanıyordu. Bu sebeple, Birinci Meclisteki bazı milletvekillerinin, kendisini Anadolu’ya çağırmalarına karşılık vermedi. Fakat Mustafa Kemal ile mektuplaşmalarını sürdürdü.

Elbette bu dönemde, Enver Paşa bazı çelişkili düşünceler yaşadı. Bilhassa, yeni kurulan Türk Cumhuriyetleriyle yakın ilgilenmesine kızan Bolşeviklerle arasının açılmasından sonra, Türkiye’ye geçmeyi tasarladığı günler oldu. Onu böyle düşünmeye sevk eden sebeplerden biri, 19 Mayıs 1919’da başlayan mücadelede henüz bir başarının elde edilememiş olmasıdır. Birinci ve İkinci İnönü Savaşlarındaki direnişlere rağmen, geri çekilme devam ediyordu. Henüz ordunun gücü, Yunan Kuvvetlerini durdurabilecek konumda değildi.

Buna rağmen Enver Paşa, Anadolu’ya girmedi. Hâlbuki halk ve askerler halen onu, gözüpek bir komutan olarak seviyorlardı. Eğer girerse, tutuklanacağından korktuğunu düşünmek, onun gibi korkusuz bir insan için gerçekçi olmaz. Onun tek korkusu, zaten çok sınırlı güce sahip Anadolu halkının ve kurulmaya çalışılan ordunun birbirine rakip iki guruba bölünmesine sebep olmuş olmaktı. Bu sebeple, Anadolu’ya gelmedi. Fakat Türk Kuvvetlerinin, henüz net bir başarı elde edememiş olması ve hakkında basın aracılığıyla yapılan iftira dolu yayınlar, onu ruhen büyük bir sıkıntıya sokmuştu. Bu nedenle, Sakarya Savaşı sırasında, Batum’a gelerek, savaşın sonucunu bekledi. Eğer Türk ordusu bu savaşta yenilirse, Anadolu’ya gireceğini de açıkça beyan etti.

Sakarya Savaşına devam etmeden önce, Enver Paşa konusuyla bağlantılı olması açısından, bir hususu zikretmeden geçmeyelim. Doğu Cephesi Komutanı olan Kâzım Karabekir Paşa, bilhassa doğudaki matbuata, Enver Paşa aleyhine yazılar yazdırmaya başlamıştı. Onun Bolşevik olduğunu, erkeklerle kadınları aynı toplantıda topladığını yayıyordu. O bunları yazdırınca, başkaları da Enver’in Kızılordu ile Anadolu’ya gireceğini, Almanlardan ve Ruslardan külliyetli miktarlarda para aldığını, o paralarla keyfine baktığını yayıyorlardı. Paşanın bu yazıları niçin yazdırdığını bilemiyoruz. Belki de, Enver’in Anadolu’ya girmesinde, Karabekir Paşanın desteği var diye dedikodu çıkmasından korkuyordu. Çünkü halen etrafına, Enver Paşanın kendisini Divanı Harpten kurtardığı için onu sevdiğini söylüyordu. Fakat Enver Paşa sayesinde orduda kalan Kâzım Karabekir’in onun aleyhine yaptığı bu tavırlar, ileride karşısına çıkar.

Bilindiği gibi, Cumhuriyet kurulduktan sonra 1925 yılında, Atatürk’e İzmir’de suikast planı yapanların arasında olduğu iddiasıyla, Karabekir Paşa tutuklandı. İdam edilme tehlikesi oluştu. Ancak İsmet İnönü, Kâzım Karabekir’i kurtardı. Bu gelişmelerdeki yorumu okuyucuya bırakarak konumuza dönelim.

Sakarya Harbi, geceli gündüzlü 22 gün devam etti. Barutun bittiği yerde, süngü süngüye savaşıldı. Türkler açısından tam anlamıyla bir ölüm kalım savaşı oldu. İki taraf da, birbirini çok fazla hırpaladı. 13 Eylül 1921 de Türkler, Yunanlıları yenemeyeceklerini anladılar ve yavaş yavaş çekilmeye başladılar. Fakat Türkler, o kadar büyük bir azimle mücadele etmişlerdir ki, Yunanlılar kendilerinde ilerleyecek güç bulamadılar. Bu durumun bir sebebi de, Mustafa Kemal Atatürk’ün, bu savaşın sonuna doğru, askerlere verdiği yeni taktiksel emirdir. Atatürk, “Bundan sonra hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır, bu satıh bütün vatandır.” diyerek, uygun bir yer bulana kadar yapılan uzun mesafeli geri çekilişlerin önünü kesmiştir. Türk askeri, bu yeni emir üzerine, ilk bulduğu tepede durup çatışma düzeni aldı. Bu duruma şaşıran ve zaten takati azalmış olan Yunan kuvvetleri ilerleyemedi. Dolayısıyla düşmanın ilerleyişi, ilk defa durdurulmuş oldu.

Batum’da bekleyen Enver Paşa bu sonucu haber alınca, kendi kendine “Mustafa bu işi başaracak” diyerek, Bakü’ye döndü. Bakü’deki dostlarına, kendisinin Orta Asya’ya giderek, oradaki Türklerin Ruslara karşı mücadelelerine destek vereceğini söyledi. Başta Zeki Velidi Togan, Mehmet Emin Resulzade, Kuşcubaşı Eşref olmak üzere hepsi itiraz ettiler. Orta Asya’daki Türklerde, okuma yazma oranı çok düşük idi. “Moskof’un oklunda çocuk okutulmaz” denildiği için, okula çocuklarını yollamıyorlar, kendi bildiklerince eğitiyorlardı. Bu sebeple fikren farklı çok yapılar vardı. Birbirlerine karşı anlayışsız davranıyorlardı. Bu ortam, aralarında düşmanlıklar oluşmasına sebep oluyordu. Bu nedenle, aralarında anlaşmaları mümkün görünmüyordu. Zaten orduları ve silah güçleri de yoktu. Dolayısıyla, böyle bir yapıda bir şey başarmanın mümkün olmadığını söylerler. Enver Paşayı vazgeçirmeye çalışırlar.

Orta Asya’daki Türklerin durumlarını, en iyi bilenlerden birisi de Enver Paşadır. Çünkü Enver Paşa ve arkadaşları, Ruslar ile İngilizlerin Reval şehrinde toplanarak, Osmanlıyı paylaşmak için anlaştıklarını öğrendikleri andan sonra, sürekli çözüm arayışı içerisinde olmuşlardır. Bu sebeple yönetimde etkili olmaya başladıkları andan itibaren Teşkilatı Mahsusa’yı, ileride neler yapılabileceğini tespit etmek amacıyla görevlendirmişlerdir. Bilhassa Enver Paşanın yakın arkadaşı olan Hacı Selim Sami, bu işlerle görevlendirilmişti. Dolayısıyla bu istihbarat kuruluşunun bu konularda topladığı bilgiler, Enver Paşaya da mutlaka geliyordu. İngiliz ve Rusların, Türkleri Anadolu’dan atmak niyetinde olduklarını bildiklerinden, Orta Asya’nın durumuyla daha yakından ilgilenmişlerdi.

Orta Asya’daki bütün bu yapıları bilmesine rağmen, Enver Paşa fikrinde ısrar eder. Vazgeçirmeye çalışanlar da ısrar ederler. Bunun üzerine Enver Paşa, şu tarihi sözünü söyler: “Doğu Türklüğü ile Batı Türklüğü arasında, asırlardır bağlar kopmuş durumda. Ben oraya gider, orada savaşırken ölürüm. Böylece Doğu Türklüğü ile Batı Türklüğü arasında köprü olurum.”

Enver Paşa her zaman yaptığı gibi, sözünün arkasında durdu. Orta Asya’ya gitti. Orada karşılaştığı pek çok ihanete rağmen mücadelesini sürdürdü. Nevzat Kösoğlu’nun Özbek Yazar Nabican Bakiyev’den aktardığı şu sözler, yapılanları anlatmaya yeterlidir: “Enver Paşa, Rus işgaline karşı, kimsenin o güne kadar yapamadığını gerçekleştirmiş, dağdaki çobanından beylere kadar halkı tek cephede birleştirmeyi başarmıştı. Bundan daha da önemlisi, yanında Türkiye’den gelme pek çok Osmanlı subayıyla, olağanüstü fedakârlıklar içinde, Türk âleminin tek kardeş, tek cephe olabileceğini, kendi hayatlarını şehit vererek ispat etmişlerdi.”

Hindistan Hilafet Komitesi de, Enver Paşa’nın Türkistan’daki mücadeleye bizzat iştirak ederek şehit olmasının bu davaya kutsiyet kazandırdığını ve bunun da Hindistan Müslümanlarını etkilediğini ifade etmiştir.

Enver Paşa’nın önünde iki önemli zorluk vardı. Birincisi bölge halkının ve yöneticilerinin cehaletidir. İkincisi, silah bulamamasıdır. Rus ve İngilizlerin sıkı denetimleri ve bölgenin fakir olması sonucu, birçok yerde mitralyözlere karşı kılıçla savaşmak zorunda kalınmıştır. Nitekim Afganistan’da Pamir Dağlarının eteklerindeki Çegen Tepesinde, 4 Ağustos 1922 de bu şekilde şehit oldu. Dağa gizlenmiş Rus mitralyözlerine karşı, yalın kılıç at sürerken şehadet şerbetini içti. Ruslar, saldıranların içerisinde onun olacağını düşünmediklerinden, onu öldürdüklerini anlayamadılar. Başını kesmediler, na’şını alıp götürmediler. Şehit olduğu yerde, sonradan türbe yapıldı. Bu dönemlerde yeni doğan çocukların adlarının önemli bir kısmına “Enver, Orta Asya Türkçesiyle Anvar” ismi verildi. Böylece, Enver Paşa, gerçekten arada köprü oldu.

Bu durum Sovyetlerin hiç hoşuna gitmedi. Onlar da, Viladimir Kordinin’e film yaptırdılar. Filmi adını “Enver Paşa, Türk Halkının Düşmanı” olarak belirlediler. Türkiye’deki bazı menfaatperestler de,  bu yalanlara eşlik ettiler.

Şimdi, Orta Asya’ya giderken söylediği sözü, kaç kişi söyleyebilir bir düşünelim. Bu sözü söyleyebilen kaç kişi, yaşadığı ihanetlere, oradaki Müslüman bir sultan olan Emir İbrahim Lakay tarafından hapse atılmasına rağmen, mücadelesini ısrarla sürdürebilir? Hem de Sarayın kızı olan eşi Naciye Sultan’a karşı sevgisini mektuplarında dile getirirken, eşinin yanında olmak yerine, verdiği bir sözü yerine getirmek için, ısrarla savaşmaya kaç kişi devam eder? Hem de görmediği tek erkek evladı var iken, kaç kişi, ağzından çıkan bir sözün peşinde ölüme gider? Yokluklar içerisinde boğuştuğu sırada, Afgan Hanı Emanullah’ın ısrarlarına rağmen, Afganistan’a gitmedi. Gitseydi, Han, onu el üstünde tutacak ve izzet ikram ile yaşatacaktı. Peki, kaç kişi, üstüne vazife olmayan bir bölgede, yokluklar ve ihanetler içerisinde mücadele ederken, kendisine ısrarla yapılan bu teklifi reddeder?

Sözlerine böylesine sadık olan ve ölümden hiç korkmayan bir insanın, Anadolu’ya tutuklanmaktan korktuğu için girmediğini düşünmek, ne kadar mantıklı olur?

O dönemde, Türklerin Yeniden Dirilişini sağlayabilecek iki kişi vardı. Biri Mustafa Kemal, diğeri Enver Paşadır. Eğer, Atatürk, ordudan istifa edip sivilleri giydiğinde, tek düzenli ordumuzun komutanı olan Kâzım Karabekir Paşa, “emrinizdeyim paşam” demeseydi, gelişmeler çok farklı olurdu. Eğer, Enver Paşa, her ne pahasına olursa olsun diyerek Anadolu’ya girmek isteseydi, ordudan atılmasını önlediği Kara Kâzım’a, “bana borcun var” diye farklı davranması için haber gönderirdi. Zaten Kara Kazım, yani Kazım Karabekir Paşa halen, etrafına “Enver benim hayatımı kurtardı” demekteydi. Enver’in talebine uyar ve Atatürk’ü tutuklatırdı. Yerine Enver geçer ve Sarayın damadı olduğu için de, Atatürk’ün karşılaştığı zorlukların birçoğuyla karşılaşmazdı. Enver Paşa, böyle bir şey istemedi. Ama Enver, Kazım Karabekir’e yazdığı mektupta, Kafkas İslâm Ordusuna katılmak üzere seçme subay göndermesini istemiştir.

Bizim bu sorgulamalarımızı ve olayları Mustafa Kemal Atatürk, bizzat yaşamıştır. Elbette Atatürk’ün, kendisi albay iken, yaşdaşı olduğu halde, Harbiye Nazırı ve Başkumandan vekili olan Enver Paşaya karşı bir kıskançlığı söz konusudur. Fakat bu kıskançlık, İslâmiyet’in bizlerde olmasını istediği kıskançlık şeklindedir. Karşısındaki kötüleyen değil, “ben daha iyisini, daha güzelini yapmalıyım” diyen bir anlayışla kıskanmaktır. Bir bakıma, gıpta etmektir.

Nitekim hiç kimse Enver Paşanın ağzından, Mustafa Kemal hakkında kötü bir söz duymamıştır. Mustafa Kemal Atatürk de, Enver Paşaya karşı aynı güzellikte davranmıştır. Cumhuriyetin kuruluşundan sonraki dönemde Adalet Bakanı olan Mahmut Esat Bozkurt’un aktardığına göre, bir milletvekili, Gazinin huzurunda konuşurken, Atatürk’e hoş görünmek için, Enver Paşanın aleyhine sözler söyler. Atatürk, merhum Enver’in aleyhine konuşan kişiyi derhal susturur ve şu veciz sözü söyler:

“O, bir güneş gibi doğmuş, bir gurup ihtişamıyla batmıştır. Arasını tarihe bırakalım”

Enver Paşanın insani yönünü Lübnanlı Arap aydınlardan Emir Şekip Aslan’dan okuyalım: “Enver Paşa, bir taraftan hiç kimseye baş eğmeyen bir şecaat ve kahramanlığın, diğer yandan ise utangaçlık, incelik, merhamet ve alçak gönüllülük gibi faziletleri bir arada toplamış bir kişiliğe sahipti. O, iş yapmayı, söz söylemeye tercih eder, sevinmekten ve övünmekten hoşlanmazdı. Onun rütbesi ve makamı yükseldikçe, alçak gönüllülüğü artıyordu. Kendisi son derece şecaat sahibi, dini bütün, eli ve beli tertemiz, hür seciyeli bir zât idi.”

Enver Paşayı gerçek yönüyle anlatmak için söylenebilecek çok söz vardır. Ama Atatürk’ün yukarıdaki sözü, hepsinin, çok kapsamlı bir özetidir, özüdür.

Enver Paşa, sevabıyla günahıyla başlı başına bir tarihtir. Hayatın akışı, onu, hızlı kararlar vermeye ve uygulamaya zorlamıştır. Her insanın aldığı kararların, faydalı ve zararlı yönleri vardır. Önemli olan, alınan kararlarda, Enver Paşa gibi davranmak ve hiçbir zaman kendini düşünmemektir.

Enver Paşa ve Mustafa Kemal Atatürk, çökmekte olan bir büyük Yüce Devleti ve diğer Müslümanları kurtarmak için ateşe atılan, büyük düşünen, tertemiz bir neslin mümtaz temsilcileridir. Osmanlı Devletinin kurucu nesli, nasıl övülmeyi hak ediyorsa, bu nesil de, aynısını fazlasıyla hak ediyor. Eğer o, aydın, bilgili ve korkusuz nesil olmasaydı, zaten çöken devletin yerine, Cumhuriyet kurulamazdı. Dünyadaki diğer esir Türkler ve Müslümanlar, esaretten kurtulmak için bu ölçüde bir mücadele veremezlerdi. Bu sebeplerle; küçük düşünenlerce, günlük yaşayanlarca, kendi menfaati peşinde koşanlarca o neslin eleştirilmesi düşünülemez.

Elbette gerçeğin tamamını sadece Allah bilir. Biz, kendi bildiklerimize ve sorgulayarak ulaştığımız sonuçlara göre, Allah’tan şöyle niyazda bulunuyoruz:

Allah’ım, Enver Paşanın taksiratlarını, tertemiz niyetlerle yaptığı salih amelleriyle karşıla. Onu, lütfunla, sonrakiler içerisinde iyi dille anılanlardan eyle. Enver Paşa döneminin nesli için de, yaptığımız aynı temennilerimizi, lütfunla, kabul eyle.

Allah, mekânlarını Cennet eylesin, ruhları şad olsun.

Bu yazı YAŞAM kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.