ALLAH’IN EMİR VE YASAKLARININ, SEBEBİ VE HİKMETİ VAR MIDIR?

ALLAH’IN EMİR VE YASAKLARININ, SEBEBİ VE HİKMETİ VAR MIDIR?

 

Bu konu üzerinde Eşariler ve Cehmiler ile Mutezile, Maturidi ve Selefiler farklı düşüncelere sahiptirler. Birinci gurup yoktur derken, ikinci gurup vardır demektedir. Bu tasnifimize rağmen iki gurup içerisinde de ayrıntıda farklı fikirler mevcuttur.

Eşarilere göre, Allah’ın iradesi en üstün iradedir. Allah’ın iradesi mutlak hürdür ve sorumsuzdur. Dolayısıyla bazı sebep ve maslahatlarla (fayda) sınırlamak, Allah’ın şanına yakışmaz. Bu fikirde olunca Eşariler, ilâhi fiillerde hikmet ve fayda olduğunu reddederler. Onlara göre, ilâhi fiiller hikmet ve fayda icabı olması, Allah’ın bu hikmet ve maslahata muhtaç olması anlamına gelir. Dışarıdan gelecek bazı şeylere ihtiyacının olması, Allah’ın eksiklikten münezzeh olmasıyla bağdaşmaz.

Eşariler konuya bir başka açıdan bakarak şöyle derler: “Allah, Mevla ve maliktir, insan ise, O’nun kulu ve kölesidir. Dolayısıyla, Allah’ın emir ve yasaklarında sebep ve hikmet yoktur. Var olduğu ileri sürülen sebep ve hikmetler, dolaylıdır ve bizlere göre mevcuttur.”

Eşarilerin etkisi arttıkça, Mutezile zayıfladı. Sonunda ortadan kalktı. Eşariliğin kurucusu olmayan fakat onu sistemleştiren İmam Gazali’nin yayınlarıyla, felsefeciler de tutunamaz hale geldiler. Maturidiliğin kimi fikirlerini de, sultanlar, iktidarları için tehlike gördüklerinden benimsemediler. Böylece Eşariler, Müslüman dünyasında rakipsiz kaldı. Bu durum insanlar arasında sebep ve hikmet anlayışının iyice zayıflamasına yol açtı. Sebep ve hikmet, Allah’a mahsus olmayınca, insanlara ait olarak görüldü. Mutasavvıfların bir kısmı, bu anlayıştan kendi nam ve hesaplarına faydalandılar.  Keramet hikâyeleri anlatmaya başladılar. Halk okumamış olduğundan ve mutasavvıflara inandığından, keramet sahiplerinin mucize olaylarıyla dolu hikâyelerinden geçilmez oldu.

Çünkü artık, hikmet, Allah’ın olmadığına göre, ermiş insanların malı haline gelmişti. Hikmet sahibi ermişlerin iradeleri, tabiat kanunlarından üstün görülmeye başlandı. Ermişlerin iradeleri sayesinde, Kur’an’da anlatılan (Sebe) Melikesinin tahtının göz açıp kapayana kadar getirilmesi olayı gibi, çabuk ve kolay sonuç alınacağına inanılır oldu. Müslümanlık anlayışı rayından çıktı.

İşin ilginç tarafı, Gazali’nin bir başka konuyu açıklarken kullandığı ifadesi, Eşarilerin yukarıdaki anlayışıyla tam anlamıyla çelişmektedir. Salah-aslah yani, iyi-daha iyi gibi kâinatın yaratılışındaki var olan kötülükler hususunda, İmam Gazali şu ifadeyle savunma yapmıştı: “Dünyada mevcut olandan daha iyi, daha tam ve daha mükemmel olanı imkân dâhilinde değildir.” Gazali bu fikri ile Allah’ın kâinatı yaratırken, maslahat (fayda) ve hikmet üzerine yarattığını kabul etmektedir. Bu kabul, fakat Mutezile ile aynıdır. Fakat bu çelişki, halk tarafından fark edilmemiştir.

Maturidi ve Mutezile, Allah’ın fiil ve emirlerinin, maslahat ve sebeplerin tezahürü olduğunu düşünür. Bu fikri savunanlara göre, Allah, evreni yaratmadan ve bir emri vermeden önce, bunun sonuçlarını bildiğinden, hikmet ve iradesini güzel şeylerin olması için kullanır. Bu durum, O’nun bir kusuru olarak değerlendirilemez. Benzer şekilde, Allah’ın dışarıdan bir mecburiyet altına alındığını da göstermez. Allah, kendi iradesini, yine kendi hikmetiyle sınırlamış olur.

Allah’ın emrinin sonucunda, bir takım faydalar ve menfaatlerin olması, bu fayda ve menfaatlerin, Allah’ın zatı için olduğunu göstermez. Bütün bu faydalar, menfaatler ve zararlar, insanlar içindir. İnsanların, hem birbirleriyle hem de eşyalarla olan ilişkileri için geçerlidir.

Allah’ın emirleriyle ilgili sebepler ve hikmetler, kendisini en çok farz kılınan konularda gösterir. Bilindiği gibi, önce Allah’ın birliğine iman, sonra namaz, sonra oruç, sonra zekât ve en sonunda hac farz kılınmıştır. Bu sıralamadaki sebep ve hikmetler gayet açıktır. Dolayısıyla, neticeleri sebeplere bağlayan bizatihi Kur’an’ın kendisidir.

Maturidi ile Mutezlilenin ayrıldığı husus, Allah’ın hikmet sıfatının algılanışındadır. Maturidi, fiillerin hikmetli olmasının sebebini, Allah’ın lütfu ve rahmeti olarak görür. Allah’ın böyle davranmasını gerektiren bir zaruret olmadığını düşünür. Mutezile ise, fiillerin hikmetli olmasının sebebini, yaratıcı olmanın bir mecburiyeti olarak görür ve yukarıda belirttiğimiz gibi, şöyle ifade eder: “İnsanın menfaati ve maslahatına (faydasına) en uygun olan neyse, Allah’ın onu yaratması lâzım gelir.”

Geçmişteki âlimlerin fikirlerini, kısaca vermeye çalıştık. Bu konuyla ilgili kitapların, ağdalı ve anlaşılması zor ifadeler kullanmalarından dolayı, basitleştirmeye gayret ettik. Dolayısıyla, bizim bazı farklı anlatımlarımızın ve okuyucunun farklı anlamalarının olması mümkündür. Ayrıca aynı ekol içerisinde fikirleri birbirinden farklı âlimler vardır. Bu sebeplerle, konuyu daha derinlemesine anlamak isteyenler, başka kaynaklardan araştırırlarsa bu anlamda aksaklılar daha az olur.

Biz şimdi, yazının başlığıyla ilgili olarak, kendi fikrimizi aktarmaya çalışacağız. Her zaman olduğu gibi, konuyla ilgili düşüncelerimizi, Kur’an’dan anladıklarımızla oluşturmaya gayret edeceğiz.

Kur’an’ın birçok ayetinde, Yüce Yaradan, dünyayı insanlar için, yakın gök olarak nitelenen evreni de, dünyadaki düzenin sürekliliği için yarattığını beyan eder. Bu ifadelerden bizim anladığımız, Allah, sonsuz olan ilmi ile dünyayı ve evreni yaratırken bir sebep ve maslahat etrafında kurgulamış.

Yeryüzündeki insanları yaratmasının sebeplerini de Kur’an’ı Keriminde açıklamış. (Bu husustaki fikirlerimi, “Evrenin Yaratılış Sebebi Üzerine Düşünceler” başlıklı makalemde ifade etmiştim) Demek ki, insanların yaratılışı da, bazı sebeplere dayanıyor.

Maturidi’nin ifade ettiği gibi, neticeleri sebeplere bağlayan, bizatihi Kur’an’dır. Dolayısıyla Allah’ın yaratmasında sebep ve hikmet olduğunu söylersek, Kur’an’a uygun fikir beyan etmiş oluruz.

Peki, Yüce Yaradan’ın emir ve yasaklarında, maslahatın (fayda) düşünülüp düşünülmediğine nasıl karar vereceğiz? Tabii ki, bu konuda da Kur’an’a bakacağız.

Enam Suresi 6/12: “…Allah, rahmet etmeyi üzerine yazmıştır…”

Leyl Suresi 92/12: “Doğru yolu göstermek muhakkak bize aittir.”

Yine Kur’an ayetlerinde, insanlara yapılan tavsiyelerin devamında, Yüce Yaradan, “bilesiniz ki, bu sizin için daha hayırlıdır” der. Aslında başka ayetlere bile gerek kalmadan, yukarıdaki ikisinden, bir fikre varmak mümkün. Ayetlerden bizim anladığımız kadarıyla, Yüce Yaradan, yaptığının insanların faydasına olmasını arzu ediyor. Bu arzusunu, dışarıdan bir zorunluluk olarak değil, Kendisinin içinden gelerek yapıyor.

Bu açıdan bakılınca, Maturidi’nin “Allah’ın fiillerinin hikmetli olması, yine Allah’ın lütfu ve rahmetindendir” ifadesi büyük ölçüde doğru. Allah bu hikmetli fiilleri yapmazsa yapmaz. Hiçbir güç de, O’na dışarıdan zorlayamaz. Fakat Enam 12’deki ifadesine bakıldığında, Yüce Yaradan, insanlara lütfetme ve rahmet etmeyi, Kendi Kendisine görev addetmiş. Eğer, görev addetmeseydi, o zaman tam anlamıyla “Allah’ın lütfu ve rahmeti” olurdu.

Yukarıdaki iki ayete göre, Mutezilenin, “İnsanın menfaati ve maslahatına (faydasına) en uygun olan neyse, Allah’ın onu yaratması lâzım gelir” ifadesiyle, hikmetin sebebinin, Tanrılığın bir gereği olduğunu vurgulaması da, hem doğrudur hem yanlıştır. Doğru olması hali, Yaratıcının, yarattığı kullarını doğru yola iletmek için, Kendi Kendisini görevli addetmesinden de anlaşılmaktadır. Yanlışlığı ise, Yaratıcının, yaratılışta insanları eşit tuttuğu, onlara yol gösterdiği, bu amaçla ayrıca peygamberler gönderdiği halde, Allah’ı dinlemeyen, başkalarının kötülüğüne çalışan bazı insanların faydasına olacak işler yapmayı sürdürmesinin, Yaratıcılığın “adillik” vasıflarına uymamasındandır. Zaten, Yüce Yaradan da, kötülük yapan bozguncuları hem bu dünyada hem de ahirette cezalandırdığını beyan etmektedir.

Diğer taraftan, bir dönem yaptığı yanlışları anlayıp kendiliğinden düzelerek, salih amel işlemeye başlayan insanları affetmesi, Allah’ın, gerçek anlamda, lütfunun ve rahmetinin göstergesidir. Çünkü Yüce Yaradan’ın, Kendi üzerine görev addettiği husus, başlangıç içindir. Sonrasındaki rahmeti, “lüzum” veya “zaruret” sebebiyle değildir. Ayrıca, Kendisinin gösterdiği yolda yürüyen ve bozgunculara karşı mücadele eden insanları destekleyerek, onları muvaffak etmesi de, lüzum veya zaruret nedeniyle değildir. Tamamen, Kendisinin lütfu ve rahmeti sebebiyledir. Bakara 251 deki “bazılarını bazılarıyla defetmeseydik, dünyada huzur bozulurdu” beyanıyla bağlantılı olan bu destek, Kendi üzerine rahmeti yazması veya insanlara doğru yolu göstermesi göreviyle doğrudan ilgili değildir.

Yazımızın konusuyla ilgili olarak serdettiğimiz fikirlerimiz, Kur’an ayetlerinden, Allah’ın bize verdiği akıl, vicdan ve irade sayesinde anladıklarımızdır. Gerçeği, sadece ve sadece Yüce Yaradan bilir.

KUR'AN ÜZERİNE, Sosyal kategorisine gönderildi | ALLAH’IN EMİR VE YASAKLARININ, SEBEBİ VE HİKMETİ VAR MIDIR? için yorumlar kapalı

MAL EDİNME GÜDÜSÜ ÜZERİNE

MAL EDİNME GÜDÜSÜ ÜZERİNE

 

İnsanlarda mal edinme saiki olmasaydı, dünya anlamsız olurdu. Avcı-toplayıcı olarak nitelediğimiz atalarımızda bile, bir mal edinme güdüsünün olduğundan bahsedilebilir. Bu güdüyü, sadece mal edinme olarak değerlendirirsek eksik kalır. Bu güdü, aynı zamanda dünya nimetlerinden faydalanmaktır. Eğer, insanlarda dünya nimetlerinden faydalanma arayışı olmasaydı, dünya harap bir halde kalırdı. İnsanlar da perişan bir yaşam sürerlerdi.

Kur’an ayetlerine baktığımızda, Yüce Yaradan’ın, dünyayı, insanların istifade edeceği şekilde oluşturduğunu görmekteyiz. Hattâ bir yazımızda da belirttiğimiz gibi –en azından- evrenin yakın gök dediğimiz kısmındaki düzeni de, dünyada kurduğu nizamın sürekliliğini sağlamak için oluşturduğunu vurgulamıştık. Kur’an çeşitli ayetleriyle, dünya nimetlerinin insanların hizmetine sunulduğunu ifade etmektedir. Bu hususla ilgili çok sayıda ayetten, birkaçını örnek olarak görelim:

Bakara Suresi 29: “O, öyle bir yaratıcıdır ki, yeryüzünde ne varsa, hepsini sizin için yarattı…”

Araf Suresi 7/32: “De ki, Allah’ın kulları için çıkardığı ziyneti ve temiz ve hoş rızıkları kim haram etmiş?…”

Kasas Suresi 28/77: “Allah’ın sana ihsan ettiği bu servetle ahiret evini ara ve dünyadan da nasibini unutma…”

Peki, dünyadaki bunca nimet varken, Yüce Yaradan bize mal edinme güdüsü vermeseydi, bu nimetlerin ne anlamı olurdu? Sadece karnımızı doyurma güdümüz olsaydı, dünyada gelişme olur muydu? Toplumsal düzeni kurulabilir miydik?

İnsan hayatı, madde olmadan devam edemez. Mal olmadan inkişaf edemez. Beslenme, giyinme ve barınma gibi ihtiyaçlar, temeldir. Dünyanın varoluşundaki varlıklar, insanların hepsinde mevcut olan bu üç temel ihtiyacı karşılamaya yetmez. Bu sebeple ilave gayret lâzımdır. Çalışmak, üretmek ve yeni şeyler meydana getirmek gerekir.

İnsanlardaki mal edinme güdüsü, iki farklı temel üzerinde oturur. Birincisi, hırs ve ihtirastır. İkincisi ise, emel ve hevestir. Bunları birbirinden ayıran, gerçekleştirme yönteminin meşru ve ahlâki olup olmadığıdır.

Bu duygular, sadece zenginlerde olmaz. Fakirlerde de olur. Fakirlerden de, zengin olmak için gayret gösteren çok fazla sayıda insan vardır. Eğer kişi, meşru ve makul yollardan zengin olmaya çabalıyorsa, bu gayreti emel ve heves olarak nitelenir. Fakat insan, “her yol mübah” diyerek zengin olmaya çalışıyor, başkalarının hakkını yiyor, hile yapıyor, insanları kandırıyor, yalan söylüyorsa, bu şahsın gayreti, ihtiras olarak nitelenir. Fark buradadır. Hevesli kişi, mal mülk sahibi olmak için, böyle yollara tenezzül etmeden, şevkle çalışır, gayret eder. Ayrıca kazandığının da vergisini düzgün bir şekilde verir. İhtiras sahibi insan, kazandığının vergisini bile vermek istemez.

Allah, hırslı insanların ezdikleri kişileri kollayabilmek için, heves ve emel sahibi yaptığı insanlara ayrıca yol göstermektedir. Onlardan, zekât vermelerini ve mallarını infak ederek paylaşmalarını istemiştir.

Yüce Yaradan, yeryüzünün imar edilmesi ve insanların güzel medeniyetler oluşturabilmesi için, insanlara verdiği mal edinme emelinin yanında bir başka heves daha vermiştir. O da, güzele, kibara, zarife, narine olan hevestir. İşte bu sebeple, insanlar sadece, zorunlu ve gerekli ihtiyaçlarını karşılamak için mal mülk edinme gayretine düşmezler. Zarafete ve ziynete de heves ettiklerinden, kültür ve medeniyet dediğimiz olguları oluştururlar. Yine zarafet ve ziynet hevesleri sebebiyle,  oluşturdukları medeniyetlerini, sürekli inkişaf ettirirler.

İslâm, zarafet ve ziynet konusunda bizleri teşvik eder. Ancak bizleri dikkatli olmamız için uyarır.

Allah, bizlerin hevesle ve şevkle yaşamamız için, dünyayı ve insanların hayatını süslediğini vurgular. Kehf 18/46 da, “mal ve evlat, dünya hayatının süsüdür” der. Saffet 37/6 da, dünya semasını yıldızlarla süslediğini anlatır. Araf 7/32 de, bizler için ziynetler, süsler oluşturduğunu ifade eder. Hucurat 49/7 de bizlere imanı sevdirdiğini, iç dünyamızı imanla süslediğini beyan eder.

Bizlere böylesine güzellikler veren Yüce Yaradan, bizleri şeytana uymamamız hususunda uyarır. Şeytanın, bizlere, kötülüğü ve fena işleri çekici ve süslü gösterdiğini anlatır. Bu nedenle, dikkatli olmamız gerektiğini sıkça ikaz eder.

İşte heves ve hırs arasındaki fark da buradadır. Heves, Allah’ın gösterdiği yoldan gider. Hırs ise, şeytanın gösterdiği yoldan yürütür. İster emel sahibi olalım, ister ihtiraslı olalım, arzu ettiğimiz sonuca ulaşabiliriz de ulaşamayabiliriz de. Kısmetimiz değişmez. Ama ihtiras ve tamahın farkı, şahsımıza, ruhen ve güven açısından zarar vermesidir. Toplum düzenimizi sarsmasıdır.

Dolayısıyla, devletlerin en mühim sorumlulukları, bu hususlarla ilgili olanlardır. Devletler, insanlardaki yaşama heveslerini, mal mülk sahibi olma isteklerini söndürmemelidirler. Aksine, onlardaki bu hevesleri ve çalışma şevklerini canlı tutmaya gayret etmelidirler. Hırslı ve ihtiraslı insanların, emel ve heves sahibi düzgün kişileri ezmelerini önlemeye çabalamalıdırlar. Yaygın bir adalet ve ülke genelinde emniyet sağlamalıdırlar. İnsanlık ve medeniyet, ancak böyle inkişaf eder. Aksi takdirde, hırs ve ihtiras baskın gelirse; dostluk, akrabalık, vefa ve sadakat azalır. Bunlar bittikçe, insanlık kendi kendini yok etmeye doğru gider.

KUR'AN ÜZERİNE, YAŞAM kategorisine gönderildi | MAL EDİNME GÜDÜSÜ ÜZERİNE için yorumlar kapalı

İNSAN, KENDİ KÖTÜLÜĞÜNÜ İSTEMEKTE ACELECİDİR

İNSAN, KENDİ KÖTÜLÜĞÜNÜ İSTEMEKTE ACELECİDİR

 

Yazımızın başlığı, Kur’an ayetinin ifadesinden bir alıntıdır.

Rad Suresi 13/6: “Bir de senden, iyilikten önce kötülüğün acele gelmesini istiyorlar. Oysa onlardan önce ibret alınacak birçok azap gelip geçmiştir. Şüphesiz Rabbin, insanların zulümlerine rağmen bağışlama sahibidir. Bununla beraber Rabbinin azabı pek şiddetlidir.”

Gerçekten de bazı insanlar, başlarına kötülük getirecek adımlar atarlar. Günlük hayatlarındaki birçok uygulamaları bu yöndedir. Bu anlayıştaki insanlar, ister fakir olsunlar ister zengin, ister yönetilen olsunlar ister makam sahibi, çoğu zaman cahilliklerinden, kendi kötülüklerine davetiye çıkarmaktan geri durmazlar.

Yukarıdaki ayet, peygamberlere inanmayan bazı insanlardan “sözünde doğru isen, bahsettiğin kötülüğü bize getir” diyenleri uyarmak için indirilmiştir. Muhtemelen peygamberlerinden insanlar tarafından yalanlananların hepsine, yukarıdaki ayete benzer vahiy gelmiştir.

İnsanların çoğu, gözleriyle görmediklerine veya somut olmayan verilere inanmak istemezler. Bu sebeple, Peygamberlerden mucizeler göstermesini istemişlerdir. İstedikleri mucizeler de, kendi gözleriyle görecekleri “gökten mükellef bir sofra indirilmesi” gibi hususlardır. Hâlbuki karşılaştıkları olayları, hem kendilerinin hem de kendilerinden evvelkilerin yaşadıklarını akıl süzgecinden geçirerek değerlendirseler, Allah’ın varlığını kesin olarak kavrayacaklar.

İnsanların çoğu böyle bir irdelemeyi maalesef yapamamaktadır. Bu sebeple, kibirli bir şekilde davranmaktadır. Böyleleri, Yüce Yaradan’ın varlığına itiraz ederler. Gözleriyle görmedikleri veya ahirete gidip gelen biri olmadığı için inanmazlar. Kendisi gibi düşünenlerin varlığından cesaret alarak, daha fazla büyüklenirler. Kendilerini uyaranlarla alay ederler. “Allah’ınıza söyleyin, bahsettiğiniz kötülüğü bize getirsin” derler. Onları ikaz edenler peygamber değilse, sadece ayetleri örnek göstererek uyarılar yapıyorsa, inanmayanlar daha çok kibirlenirler.

Ancak insanların içerisinden bir kısmı, yaşadıklarını ve yaşananları irdeler, Yüce Yaradan’ın varlığını kavrarlar. Fakat yine de kibirlerine yenilirler. Onlar da, kendilerini ikaz edenlerden, kötülüğü hemen getirmesini isterler. Allah’ın varlığını kavrayanların bazısı da, Yüce Yaradan’ın bağışlayıcılığını farkederler. Bu vasfına güvenerek ve affedeceğini düşünerek, onlarda kötülüğün gelmesi için davetiye çıkarırlar. Hâl ve tavırları bu yöndedir.

İster bizim kısaca analiz etmeye çalıştığımız sebeplerle, isterse başka nedenlerden dolayı olsun, sonuçta kendi kötülükleri için davetiye çıkaranları, Yüce Yaradan uyarıyor. İyiliği istemelerini tavsiye ediyor. Gelmeyeceğini umdukları kötülüğü isteyenlere, tarihi incelemelerini salık veriyor. “Oysa onlardan önce ibret alınacak birçok azap gelip geçmiştir” diyerek, uyarıyor.

Yüce Yaradan, hem insanları ikaz ediyor, hem de cahilce bir cesaretle kötülük isteyenlere karşı, merhametinden dem vuruyor. İnsanların kendileri hakkında zulüm istercesine olan istekleri için, bir daha düşünmelerini temin amacıyla “şüphesiz Rabbin, insanların zulümlerine rağmen bağışlama sahibidir” diyerek bağışlayıcılığını vurguluyor.

Yüce Yaradan’ın yaptığı bu uyarıyı, kendi kötülüklerini isteyenleri bağışlamasını farklı yorumlayanlar her zaman çıkabilir. Her insan veya gurup, kendi işine geldiği gibi anlayabilir. Sonuçta uyarıyı dikkate almayabilir.

İşte Yüce Yaradan, böyle düşünenleri ayetin sonundaki “Bununla beraber Rabbinin azabı pek şiddetlidir” beyanıyla, ciddiyete davet ediyor. Net bir şekilde demek istiyor ki, siz uyarılara kulak asmazsanız, size uygulayacağım azap, çok şiddetli olacaktır. Eğer onlara yapacağı azap, normal bir azap olsaydı, “pek bir şiddetli olacak” ifadesini kullanmazdı.

Yanlıştan dönmeyenlere uygulanacak azap, eğer ahiret hayatında olsaydı, yine ifade şekli değişik olurdu. “Onlar ahirette cehenneme atılacaklar ve çok şiddetli biz azap uygulanacak”  benzeri açık bir ifade kullanılırdı. Demek ki, hatalarında ısrar edenlerin sonu, bu dünyada çok fena oluyor.

Yüce Yaradan, aklını başına toplayıp kendini düzeltenler için, ne yapacağını da bir başka ayetinde ifade ediyor.

 .Maide Suresi 5/93: “İman edip salih amel işleyenler, Allah’tan korktukları, imanlarında sebat ettikleri, salih amel işlemeye devam ettikleri, sonra Allah’tan sakındıkları, imanlarından ayrılmadıkları, yine Allah’tan korktukları ve iyilikte bulundukları müddetçe, daha önce yediklerinden dolayı kendilerine bir günah yoktur. Allah iyilikte bulunanları sever.”

Anlaşılan o ki, itiraz edenler iman edip güzel işler yaparlarsa, imanlarında maymun iştahlı davranmayıp sebat ederlerse, imanlarından ayrılmadan iyilikte bulunmayı sürdürürlerse, Allah, böylelerinin geçmiş suçlarını affediyor. Demek ki, kendisini devamlı olacak şekilde düzeltenlerin durumu, hiç düşünemeyecekleri kadar güzel oluyor.

Yüce Yaradan, yapılacak davranışların sonuçlarını gözler önüne serdikten sonra, seçimi insanlara bırakıyor. İnsanlar veya guruplar, ister kendilerini düzelterek salih amel işlemeyi sürekli hale getirirler ve her iki cihanda da kurtuluşa ererler, isterlerse, hatalarında ısrar ederek “çok şiddetli bir azabın” muhatabı olurlar. Ferdi olarak veya gurupça, bu dünyada cezalandırılarak ahirete gönderilirler. Ahirette de, cehennem azabına uğrarlar.

Seçim, tamamen, insanların veya gurupların inisiyatifindedir.

Allah’ım, insanların ve gurupların doğru yolu bulabilmeleri için, onlara yardımcı ol, yardımcı ol.

 

KUR'AN ÜZERİNE, YAŞAM kategorisine gönderildi | İNSAN, KENDİ KÖTÜLÜĞÜNÜ İSTEMEKTE ACELECİDİR için yorumlar kapalı

HEDEF EKONOMİYİ BÜYÜTMEK Mİ

HEDEF EKONOMİYİ BÜYÜTMEK Mİ, TOPLUMSAL HUZURU SAĞLAMAK MI

 

Bu sitede kısa süre önce yayınladığımız “GSYH Hesaplamalarından Anladıklarım” ve “Reklamın Amacı Üzerine” başlıklı yazılarımızda, küreselleşen dünyamızdaki ortak hedefin ekonomiyi büyütmek olmaya başladığını vurgulamıştık.

Ekonomiyi büyütmek hedef alınınca, etkisi sadece ticari alanda kalmamaya başladı. Her sahaya yayılıyor. Artık her alanda ekonomik hedefler güdülüyor. Tasarlanan bir işin hemen ne getirip ne götüreceği hesaplanıyor. Birisine Güleryüz mü gösterilecek veya kızgın bir davranış mı sergilenecek, hemen ekonomik anlamda getiri-götürü hesabı devreye giriyor.

Mimari açıdan güzel görünümlü bir bina mı yapılacak, hemen ziyaretçi sayısı gibi hesaplar yapılıyor. Dolayısıyla maksat, gelecek nesillere kalacak estetik bir eser olmaktan çıkıyor. Veya insanlara yardımcı olmak yerine menfaat ilişkisine dönüşüyor.

Eğitim ve sağlık konularında da benzer anlayış yayılıyor. Okullarımıza ve hastanelerimize birer ticarethane gibi bakıyoruz. Bu konuyu bir başka yazımızda inceleyeceğimizden, biz konumuzla ilgili olarak fikirlerimizi paylaşmaya devam edeceğiz.

Bilindiği gibi, piyasalar için asıl hedef “kâr” oldu. Ticaret yapanlar için elbette kâr hedeflenecektir. Bu anlayışın ayıplanacak bir yönü yoktur. Fakat soru, kâr birincil hedef mi olmalıdır sorusudur. Eğer birinci hedefimiz kâr etmek olursa, yaptığımız işin veya üretimin kalitesine bakmayız. Verdiğimiz hizmetin faydalılık durumuna bakmayız. Yaptığımız üretimde gerçek anlamda yenilik olup olmadığını düşünmeyiz.

Demek ki kâr, birinci hedef olursa sadece biz kazanırız. Başkaları kazanamayabilir ve hattâ zarar edebilir. Aslında bu davranışımız, bizim kazancımızın da kısa sürmesine sebep olabilir. Eğer kartel niteliğinde tekel değilsek, kazancımızın uzun dönemli olmasını beklememiz yanlış olur.

Hâlbuki birinci hedefimiz kaliteli mal üretmek ve kalite-fiyat dengesini sağlamak olursa, belki hızlı bir kazancımız olmaz, ama sürekli kazanç sağlarız. Yine yaptığımız bir üretimin veya verdiğimiz bir hizmetin faydalılığını esas alırsak, benzer durum olur. Belki az kâr ederiz fakat kârımız sürekli olur. Eğer gerçekten bir yenilik sağlayabilirsek, bu defa kârımız da artar.

Gerçekten bir yenilik yapmak, çok zordur. Çok az insan veya kurum bunu başarabilir. Bu sebeple, gerçekten yenilik yapılamayınca, insanları reklamlarla kandırmaktan başka çare kalmamaktadır. Bu konuda “Reklamın Amacı Üzerine” adlı makalemizde otomobil, çamaşır makinesi ve deterjanları, bulaşık makinesi ve deterjanları, telefon gibi alanlardan örnekler verdik. Yapılan yeniliğin, eski ürüne bir iki özelik eklemekten ibaret olduğunu vurguladık. Bütün bu yanlış sonuçların sebebi, ekonomiyi büyütmek hedefinden kaynaklandığını söylersek, çok yanılmış olmayız.

Asıl hedefin ekonomiyi büyütmek olmasının, bir başka açıdan baktığımızda, insanları kötü yönde etkilemeye başladığını görürüz. Gerek kendileri doğrudan “kâr” için çalışan insanlar, gerekse bu anlayıştaki bir firmada çalışanların önemli bir bölümü, huzursuz durumdalar. Yaptıkları işin önemli veya anlamlı olduğuna inananlar her geçen gün azalıyor. Yaptıkları işleri anlamsız, firmalarının amacını değersiz gören bu anlayış, zenginleşmiş ülkelerde daha yaygın. Çünkü fakirler, konuya henüz “ekmek parası” açısından yaklaşıyorlar.

Hedef, ekonomiyi büyütmek ve kazanmak olunca, insanlığa faydalı işler yapanlar daha az kazanmaya başladılar. Dünyanın neresinde olursa olsun bir borsacı veya finansçı daha çok kazanabiliyor. Benzer şekliyle halk deyimiyle “popçu” ve “topçu” olanlar da daha çok kazanıyorlar. Kimlerden daha çok kazanıyorlar dersek, ilim insanlarından, sağlık personelinden, eğitimcilerden. Elbette bu saydıklarımız içerisinde de yaptığı işe “getiri-götürü” açısından insanları kandırıp sömürerek, kazancını katlayanlar vardır. Fakat bunlar azınlıkta kalmaktadır.

Bu durumun kötülüğü, yeni nesillere yanlış örnek oluşturmasıdır. Gençler, insanların ve insanlığın faydasına çalışanlara, kendi kazancını öncelemeyenlere tabiri caizse “enayi” diye bakmaya başladılar. Hâlbuki hedef, “toplumsal değerleri muhafaza ederek kalkınmak” olaydı, bugün dünya ve insanlık çok daha güzel yerlerde olurdu. Huzur içerisinde yaşanırdı.

Geleceğimiz açısından çok tehlikeli olan bu anlayışı değiştirmeye çalışmak bizim görevimizdir.

Biz, insanlar meccanen çalışsın, kâr etmesinler demiyoruz. Finansçılar olmasın da diyemeyiz. Biliyoruz ki, iş hayatının işleyişinde finans sektörü olmadan, işlerin yürümesi çok zordur. Hattâ mümkün görünmemektedir. Bilhassa gelecekte finans sektörüne daha çok ihtiyaç duyulacaktır. Çünkü giderek şehir nüfusları artıyor ve dünya küreselleşiyor. Dolayısıyla hiç tanımadığımız insanlara satış yapmak zorunda kalıyoruz. Bu sebeple, finans sektörüne ihtiyaç var. Ama finans sektörü sadece kendi kârını düşünürse, kendine çeki düzen vermezse, ileride alternatif çözüm arayışlarının olması da ihtimal dâhilindedir.

Sadece kendi kârını azamileştirmeye çalışan hiçbir kişi veya kurum geleceğine güvenle bakamaz. Bir gün, kendilerinden daha hırslı ve daha güçlülerin çıkıp, düzenlerini bozabileceğini iyi bilirler.

Dolayısıyla hem kendi huzurları hem de toplumun huzuru için, birincil amaç “kâr” olmaktan çıkarılıp, “huzurlu ve kaliteli yaşam” olmalıdır.

Ekonomi, Sosyal kategorisine gönderildi | HEDEF EKONOMİYİ BÜYÜTMEK Mİ için yorumlar kapalı

ALLAH, HER İNSANA AYRI BİR ŞEREF VERMİŞTİR

ALLAH, HER İNSANA AYRI BİR ŞEREF VERMİŞTİR

 

Bu sitede yayınladığımız bazı yazılarımızda, insanlığın yaratılışı üzerine düşüncelerimizi okuyucularımızla paylaşmıştık. Yüce Yaradan’ın, Dünyayı, insan hayatına göre düzenlediğini, evrene de, dünyanın düzenini muhafaza edebilmesi için gerekli özellikler verdiğini düşündüğümüzü, Kur’an ayetlerinden ve ilim insanlarının bulgularından bazı örnekler vererek ifade etmiştik.

Yine konuyla bağlantılı bazı yazılarımızda, Allah’ın bize sunduğu bu imkânlara karşılık, sorumluluklarımız olduğunu belirtmiştik. Yüce Yaradan’ın, insanları, yarattığı diğer mahlûkatın çoğuna göre daha üstün kıldığını aktarmıştık. Bu durumun yükümlülüklerimizi artırdığını düşündüğümüzü yazmıştık. Sorumluluğumuzun, sadece, bizim hizmetimize sunulan yeryüzünü ve yakın göğü korumaya çalışmak olmadığını ifade etmiştik. İnsanların, diğer insanlara karşı da yükümlülükleri olduğunu vurgulamıştık.

Bir insanın sorumluluğunun, bir taraftan Yüce Yaradan’a kulluk etmek, diğer yandan da, haklının hakkını vermek olduğunu, Kur’an ayetlerinden misaller vererek gözler önüne sermiştik.

Allah, bu sorumluluğu, belli bazı gurup insanlara yüklemez. Akıl verdiği her bir insanın, bu iki görevle yükümlü olduğunu net bir ifadeyle vurgular.

Acaba, neden her bir insana ayrı görev yüklemiş olabilir?

Bu sorunun cevabı üzerine düşündükçe, “insan” deyip geçtiğimiz her birimizin ayrı bir şahıs olduğunu müşahede ederiz. Birbirimizden farklı olduğumuzun ilk belirtisini Kur’an şöyle açıklar. Kıyamet Suresi 75/4: “Evet bizim, onun parmak uçlarını bile düzenlemeye gücümüz yeter.”

Ayette tekil şahıs zamiri kullanılmıştır. Zaten önceki ve sonrasındaki ayetlerde de “insan” sözü tekildir. İnsanlar denilmez. Bugün hepimiz biliyoruz ki, her bir insanın parmak izi başka bir insanınkine benzememektedir. Muhtemelen geçmiş tarihte yaşamış insanlar ve gelecekte yaşayacak insanlarla da kıyaslandığında, hiç kimsenin parmak izi bir başkasıyla aynı değildir.

Rum Suresi 30/22: “Yine göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklı oluşu da O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz ki bunda bilenler için nice ibretler vardır.” Demek ki, dillerimiz ve renklerimiz de, mahsus farklı yaratılmıştır. Dillerimiz ve renklerimiz farklı iken simalarımız aynı mıdır? Birbiriyle vücudun dış görünüşü olarak tıpatıp aynı olan iki insan bulmak mümkün değildir. Ancak plastik cerrahi alanındaki teknolojik gelişmeler sonucu yapılacak ameliyatlarla birbirine benzetilmeye çalışılabilir.

Biz, vücudunun dış görünüşünü benzetsek bile, bedenin iç organlarının özellikleri mutlaka farklı olmaya devam edecektir. Bu farklılığı gidermek mümkün değildir. Ama biz yine de hayalperest bir duyguyla, ilimdeki gelişmelerin bu farklılığı da giderebileceğini düşünelim. Fiziki olarak birbirine benzettiğimiz bu iki insanın, duygusal ve ruhi yapısını birbirine benzetmemiz mümkün olmaz.

Demek ki, ilimdeki gelişmeler ne kadar ilerlerse ilerlesin, iki insanı fiziki olarak ve ruhen birbirinin aynısı yapmamız mümkün değildir. Her bir insan, eski bir deyimle “kendi nevi şahsına münhasırdır” dır. Hiçbir kimse, başka hiçbir kimseye benzemez.

Dolayısıyla Yüce Yaradan, her bir insana ayrı özellik vermiştir. Bu demektir ki, her insana ayrı bir paye, ayrı bir şeref vermiştir. Yeter ki, kişi bu durumun farkında olsun. Kendisindeki ayrı şerefin farkında olan kişi, davranışlarını bu temel üzerine bina etmeye çalışır. Hatalarını kendisinin görüp düzeltmesi, aslında kendi şerefine sahip çıkması anlamına gelir. Bu şekilde davranış sergileyen bir insan, erdemli bir şahsiyet olarak görülür. Buna uygun bir atasözü şöyledir: “Kişi, noksanını bilmek kadar irfan olamaz.”

 O halde hiç tanımadığımız bir insana karşı tavır sergilerken, önce, onun ayrı bir şerefe sahip olduğunu düşünerek güzel davranış sergilemelidir. Kendi şerefini taşıyamayan insanlar ise, uyarılmalı ve yol gösterilmelidir. Her şahıs için yapılacak uyarılar, kısmen farklılık arzedebilir. Çünkü her bir insanın yapısı farklıdır.

Ancak yapılan uyarılara ve gösterilen yollara rağmen, inatla, kendi şerefini, ayaklar altına kendisi alanlara taviz verilemez. Kendisine sahip çıkmayana, dışarıdan yapılabilecek yardımın bir sınırı vardır. Bu sınır aşıldığında, diğer insanları korumak için, gerekli cezayı vermekten çekinmemek gerekir.

Eğer bazı insanlar, kendilerinin ayrı bir şerefe sahip olduklarını görmezler ve birbirlerinin kopyası imiş gibi davranırlar, aynı yanlış davranışta birlikte ısrar ederlerse, hepsi birden aynı cezayı hak ederler. Kur’an ayetleri, insanlara yapılan tekil veya toplu uyarılar, yol göstermeler ve cezalar konusunda örneklerle doludur. Yüce Yaradan Kur’an’daki, Firavun ve Karun örneği ile, tekil cezalandırmaları, kavimlerin helâkı ve Nuh Tufanıyla, toplu cezalandırmaları bize hatırlatır ki, ders alalım.

Allah’ım, insanların Senin gösterdiğin ve huzura giden yolları anlayarak, yanlıştan dönmeleri için, onlara irade gücü ver.

KUR'AN ÜZERİNE, YAŞAM kategorisine gönderildi | ALLAH, HER İNSANA AYRI BİR ŞEREF VERMİŞTİR için yorumlar kapalı

KURAN’DAN ANLADIKLARIM

KURAN’DAN ANLADIKLARIM

 

(Not: Bu yazı Aralık 2013’te bu sitede yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz.)

Allah Kuran’ında “bazı insanların kötülüklerini diğer bazılarıyla savmasaydık, düzen bozulurdu” der. Ama birçok ayette de helak ettiği kavimlerden bahseder.

Acaba kötülükleri önlemek için, her zaman bazı insanları neden desteklememiş de kavimleri helak etmiştir. Kuran’a baktığımızda, o bölgelerin insanlarına Allah’ın hidayet teklif ettiğini (yani doğruyu görmeleri için imkân verdiğini), ama büyük çoğunluğunun kabul etmeyip reddettiğini anlarız.

Allah sunduğu hidayet imkânına sırt çeviren o insanların kalplerini mühürlüyor. Onlara dünya nimetlerini süslü gösteriyor. Sonunda hepsini helak ediyor. Zaten helak etmese de o insanlar huzuruna geldiklerinde, gereken cezayı vereceğini taahhüt ediyor.

Hâlbuki Allah, Kuran’da Hz. Musa’nın ağzından “Allah, bozguncuların işlerini düzeltmez.” ve Hz. Yusuf’un ağzından “Allah hainlerin hilesini başarıya ulaştırmaz” buyuruyor.

Allah böyle bir taahhüdü, bozguncuların ve hainlerin karşısında iyiliği, dürüstlüğü temsil eden peygamberler ve onlarla birlikte olan insanlar olduğu için yapıyor.

Demek ki dünyada iyiliği, adaleti tesis etme mücadelesi veren yeterince insan olduğunda, Allah bu insanları Kendisinin dünyadaki halefleri olarak görüyor. Böyle insanlarla mücadele eden bozguncuların, münafıkların ve hainlerin hilelerini başlarına geçiriyor.

Dolayısıyla sonunda iyiler galip geliyor. Ama iyilerin iyi görünürken aslında içten pazarlıklı oldukları, birlikte ve cesaretle hareket etmediği durumlarda, bozguncuların, hainlerin ve bunlara ses çıkarmayanların hepsini helak ediyor. Yerlerine yeni kavimler getiriyor.

Hattâ Nuh Tufanında olduğu gibi, gerek duyarsa bir gemi dışındaki dünyanın bütün insanlarını helak edip yerlerine yenilerini getiriyor.

Demek ki bizler kendimiz, kötülerle ve halkı kandırarak kendi nefsani düzenlerini sürdürürken bir de kendilerinin doğru yolda olduklarını iddia edenlerle mücadele etmeliyiz. Mücadele etmezsek, adaleti tesis etmeye çabalamazsak, bizler de helak olabiliriz. Allah bizlerin yerine yeni insanlar getirir.

Eğer mücadele edersek, Allah’ın dünyadaki halifeleri olmaya layık oluruz, iyilik galip gelir. Bizlere de, hem bu dünyada hem de öbür dünyada iyiliklere ve güzelliklere mazhar olma fırsatı verir.

O halde oturduğumuz yerden her şeyi Allah’tan ve başkalarından beklemeyip, Allah’ın bizlere verdiği akıl, irade ve cesaretle ilkelerimizden ödün vermeden hak ve adaletin tesisi için çalışmalıyız.

Sosyal kategorisine gönderildi | KURAN’DAN ANLADIKLARIM için yorumlar kapalı

KUR’AN, HİÇBİR KAVMİ VEYA ÜMMETİ TOPTAN KÖTÜLEMEZ

KUR’AN, HİÇBİR KAVMİ VEYA ÜMMETİ TOPTAN KÖTÜLEMEZ

KUR’AN, İNKÂRCILARI VE İKİYÜZLÜLERİ KÖTÜLER

 

Kur’an’a dayandıklarını iddia ederek, Yahudilerin ve Hıristiyanların tamamını suçlayanlar, her dönemde var olmuşlardır. Muhtemelen var olmaya devam edeceklerdir. Bu suçlamaları yapan insanlar, genelde tek bir ayete dayanırlar. Ayetten ne anladıklarını da yüz yıllardır yapılan bazı Kur’an tefsirlerine dayandırırlar. Yani böyle düşünenler, sanki birbirlerinin kopyacısıdırlar.

Okudukları ayetin tercümesinin Kur’an’ın özüne ters olup olmadığını bile sorgulamazlar. Kur’an’ı yorumlamanın zorlukları hakkında bu sitede yayınladığımız “Kur’an Yorumlama Yöntemleri Üzerine Düşünceler” adlı makalemizde fikirlerimizi aktardık. Yine bir başka makalemiz olan “Kur’an’da Çelişkili İfadeler Var mıdır” isimli yazımızda çeşitli örnekler verdikten sonra, kanaatimizi şu şekilde ifade ettik: “Görüldüğü gibi, Kur’an ayetlerinde çelişki yoktur. Ayetlerin anlamlarıyla ilgili olarak yapılan irdeleme ve inceleme hatası vardır.”

Hâlbuki başka gurupları toptan suçlayan bu insanlar, Kur’an’da aynı konuda çok farklı ifadeler içeren ayetleri de görüyorlar. Ama niye birbirine zıt olan ayetler var diye sorgulamıyorlar. Sorgulasalar, hatanın kendilerinde olduğunu anlayacaklar.

Müslümanlar böyle hatalar yapınca, Kur’an’da hata arayanlar da onların yaptıkları yorumlardan hareketle, Kur’an üzerine eleştiri yapıyorlar. Eğer Kur’an’da çelişkili ifadeler olsaydı, Kur’an’ın parça parça yani ayetler şeklinde indiği dönemde bu durum fark edilirdi. Bilindiği gibi o dönemde sadece Mekke’deki puta tapanlar yoktu. Bölgede Yahudiler ve Hıristiyanlar da vardı. Her gurubun içerisinde bulunan ve Kur’an’ı yanlışlamak isteyen insanlar vardı. O dönemde yaşayan insanların, bugünkülerden daha az zeki olduklarını da kimse iddia edemez. O insanların, sonraki asırlardaki itirazcılara göre avantajları, Kur’an’ın parça parça inmesiydi. Dolayısıyla Kur’an’ın bütünündeki ana fikre bakılması imkânı da yoktu. Onlar açısından böylesine uygun bir ortamda bile, itirazlarına bir mesnet bulamadılar. İtiraz edenlerin de büyük çoğunluğu, sonradan Müslüman oldular.

Yazımızın başlığındaki konuya dönersek, Yahudi ve Hıristiyanları suçlayanların Maide Suresi 51inci ayeti örnek verdiklerini görürüz. Suçlamaları yapanların kullandıkları tercüme şöyle:  “Ey inananlar! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğruya iletmez.”

Arapçayı pek bilmeyen insanlar olarak, ayetteki kelimelerin anlamlarını ele alarak konuyu irdeleyelim. Ayetin Arapçası şöyle: “Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettehızûl yehûde ven nasârâ evliyâe ba’duhum evliyâu ba’d(ba’din) ve men yetevellehum minkum fe innehu minhum innallâhe lâ yehdîl kavmez zâlimîn(zâlimîne).”

Ayete baktığımızda, “dost” olarak tercüme edilen kelimenin ayette “evliya” olarak geçtiğini görmekteyiz. Herhangi bir Müslümana “evliya” kimdir diye sorsak, alacağımız en net cevap “Allah dostu” şeklinde olacaktır. Yahudileri niteleyen kelime ise “yehud” şeklinde ifade edilmiştir. Bu beyan, Kur’an’ın diğer birçok ayetinde geçen “beni İsrail” yani İsrailoğulları tanımından farklıdır. Bu konuda Yaşar Nuri Öztürk’ün “İnsanlığı Kemiren İhanet Dincilik” adlı kitabından daha geniş bilgi edinebilirler.

Demek ki ayette, iman edenlere sesleniliyor ve Yahudileri (İsrailoğulları değil) ve Hıristiyanları evliya olarak görmeyin. Buradan anlaşılıyor ki, Yahudi ve Hıristiyanların arasında kendi şeriatları içerisinde evliya gibi insanlar olsa bile, onlar Müslümanların evliyası olamazlar. Çünkü her birinin şeriatı ve ümmeti farklıdır.

Nitekim aynı sure içerisinde üç ayet öncesinde yapılan açıklama, bizim bu fikrimizi kuvvetlendirmektedir. Maide.48: “Sana da (ey Muhammed) geçmiş kitapları tasdik eden ve onları kollayıp koruyan Kitabı (Kur’an’ı) hak ile indirdik. Onların aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Onların arzu ve heveslerine uyarak, sana gelen haktan sapma. Biz, her biriniz için bir şeriat ve yol belirledik. Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı, fakat size verdiklerinde sizi denemek istedi. Öyleyse iyiliklere koşun. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O, ihtilafa düştüğünüz şeyleri size haber verir.”

Ayet gayet net bir ifade kullanıyor. Kur’an’ın, yine Allah’ın indirdiği diğer kutsal kitapları koruyup kolladığını belirtiyor. Kitaplarını koruyup kollamak, aynı zamanda bu kitapları uygulayanları koruyup kollamaktır. Ayetteki diğer bir net ifade, her bir kutsal kitap takipçileri için ayrı bir şeriat ve yol belirlendiğidir. “Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı” ifadesi de, farklı kitaplara inananların evliya olarak görülmemesi gerektiğini netleştiriyor.

Maide Suresinin 51inci ayetinin Arapçasına baktığımızda “ba’duhum evliyâu ba’d(ba’din)” ifadesini görmekteyiz. İlk kelime “onların bazısı” demektir. İkinci kelime zaten belli, evliya anlamındadır. Üçüncü kelime de bazısı olarak tercüme edilmektedir. Şimdi bu bilgilerin ışığında ayete tekrar bakalım. Bizim bu ifadelerden anladığımız, Yüce Yaradan’ın, ayetinde, “onların bazısı, bazısının evliyasıdır” dediğidir. Demek ki ayette, “birbirlerinin” sözü yoktur.

Ayetin buraya kadar olan kısmından anlaşılan o ki, sadece Müslümanlar için değil, hem Yahudiler hem de Hıristiyanlar, birbirlerinin evliyası olamazlar. Yahudi’nin evliyası, yine Yahudi bir kişi, Hristiyan’ın evliyası yine Hıristiyan bir aziz olabilir. Çünkü hepsinin şeriatı ve yolu ayrıdır.

Eğer Yüce Yaradan, başka bir anlamı olan ifade kullanmak isteseydi, bunu yapmaya bütün insanların toplamından daha çok gücü yeterdi. Eğer bir Yahudi’nin evliyasının bir Hıristiyan olabileceğini veya tersinin geçerli olduğunu beyan etmek isteseydi, hem 51inci ayette kullandığı ifadeyi farklı ifade ederdi, hem de Maide 48 de ayrı şeriat ve yoldan bahsetmezdi.

Zaten aynı surenin 69uncu ayeti, hiç kimsenin Yahudi ve Hıristiyanları toptan suçlayamayacağının net bir ifadesidir. Maide 69: “Muhakkak ki inananlar, Yahudiler, Sabiiler ve Hıristiyanlardan kim Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve güzel amel işlerse, onlar için bir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.”

Bakara 62 gibi daha birçok ayetle de çok benzer ifadelerle desteklenen bu ayet gayet nettir. İster Müslüman, ister Sabii, ister Yahudi, ister Hıristiyan olsun, her kim ki, Allah’a ve ahiret gününe iman eder, güzel işler yaparsa, onlar için bir korku yoktur. Onlar ahirette mahzun da olmayacaklardır.

Demek ki, asıl olan, Yüce Yaradan’a ve ahirette hesaba çekileceğine inanarak güzel işler yapmaktır. Ama ikiyüzlülük yapanlar, yüze gülüp arkadan kuyu kazmaya çalışanlar, Allah’ın ayetlerini çarpıtanlar, yani kendilerini herkesten akıllı zannedenler, unutmasınlar ki, Allah, her şeyi bilir ve görür. Ne yapılırsa, karşılığını da mutlaka ama mutlaka verir.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | KUR’AN, HİÇBİR KAVMİ VEYA ÜMMETİ TOPTAN KÖTÜLEMEZ için yorumlar kapalı

GSYH HESAPLAMALARINDAN ANLADIKLARIM

GSYH HESAPLAMALARINDAN ANLADIKLARIM

 

Bu sitede GSYH ile bağlantılı olarak, çeşitli bakış açılarından yazılar yazdık. Maddi hesaplarla elde edilen GSYH dışında “manevi GSYH” diye nitelendirdiğimiz ölçülerin de olması gerektiğini vurguladık Bu makalemizde ise, konuyu bir başka açıdan değerlendirmeye çalışacağız.

Eskiden gayri safi milli hâsıla olarak bahsedilirken, son yıllarda gayri safi yurt içi hâsıla olarak değerlendirilmeye başlandı. Aslında hasıla sözü, tarım ürünleri, yani mahsul anlamında kullanılırdı. Sonradan başka hasılatlar da eklenildi. Böyle olunca, bir ülkede GSYH hesabının gerçeğini bilen uzman sayısı bir elin parmakları kadar kaldı.

GSYH konusun bilgi veren Rutger Bregman “Gerçekçiler için Ütopya” adlı kitabında şöyle demektedir. “GSYH hesaplamaları çok karışıktır. Giderek de içinden çıkılmaz hale getirilmektedir. Birleşmiş Milletlerin 1953 yılında GSYH’yi bulmak için yayınladıkları yönerge elli sayfadan az iken, 2008’deki son baskı, tam 722 sayfadır.”

Bu demektir ki, GSYH’nin nasıl belirlendiğini tam olarak bilen şahıs sayısı dünya çapında da çok az. Ekonomi profesörlerinin bile çok zorlandığı bir durum var. Çünkü GSYH verilerini toplamak zor. Bu veriler arasındaki ilişkileri kurmak yine ayrı bir zorluk. Bu verilerden hangilerinin kabul edileceği, hangilerinin reddedileceğine karar varmak ise çok daha zor. Bir ülkenin GSYH hesaplamasında belki de yüzlerce defa yapılması gereken bu tercihler, objektif değerlendirmelere uygun değil. Bu sebeple, sübjektif olarak yapılıyor. Bu şekilde sübjektif yöntemlerle yapılan GSYH hesaplamalarını, hesaplayanlardan başkasının anlaması zor. Aynı verileri, birbirinden habersiz farklı gurupların eline versek, her gurup ayrı sonuç çıkarır.

Böyle olmasının temel nedeni, “ekonomi” sözünden ne anladığımız hususundaki muğlaklıktır. Eskiden ekonomiden kasıt, üretim idi. Hattâ, yazının başında belirttiğimiz gibi, sadece tarım ürünleri üretimi idi. Fakat modern iktisadın kurucusu olan Adam Smith, bu tanıma imalat konusunu da eklemişti. Ancak her Nobel ödüllü veya ünlü! ekonomist yeni eklemeler yapınca, ekonomi kavramının anlamı değişti. Günümüzdeki modern ekonominin üçte ikisi, hizmet alanından sağlanmaktadır. Bu durumu modern iktisadın kurucusu Adam Smith görseydi, ne düşünürdü bilemeyiz, ama ekonomi kavramının şimdiki anlamını bilemezdi herhalde.

Günümüzdeki algılanışta “ekonomi”, artık üretilen nesneler değildir. Ekonomi, sadece bir fikir, bir soyut kavramdır. Dolayısıyla, soyut bir şeyi nasıl ölçebilirseniz, GSYH’yi de ancak o kadar ölçebilirsiniz.

GSYH kavramının temelini atan kişi, Rus asıllı Amerikalı Profesör Simon Kuznets. Belki kendisi de şaşırmıştır, ama GSYH fikri, çok hızlı kabul gördü. Bu fikir öyle hızlı gelişti ki, Rutger Bregman’a göre, bazı tarihçiler, atom bombasının bile, GSYH’nin önemi yanında sönük kaldığını ifade ettiler.

Bregman bu durumu bazı rakamlar vererek açıklıyor. 1900’lerin başlarında ABD’de ekonomist kadrosunda çalışan kimse yok iken, bundan kırk yıl sonra, tam 5.000 kişi çalışır hale gelmiş. 1950’lerden itibaren de ekonomistler, ülkenin en aranılan insanları haline gelmişler. Gazeteler, ya spor konularında haberleriyle ya da bünyelerindeki ekonomistlerle etkilerini artırmaya başlamışlar.

Sayıları hızla artan ekonomistler, belki de, toplumda yeni kazandıkları yerlerini korumak adına, yeni anlayışlar ve hedefler oluşturmuşlar. Geçmiş dönemlerde ve hattâ Keynes, Kuznets gibi dönemlerine damga vuran insanların yetiştiği 1900’lü yılların başlarında bile, ekonomi denildiğinde “toplum” akla gelirdi. Hedef, toplumun gelişmesi idi. Fakat 1950’lerden sonra ekonomistlerin hedefi, “ekonomiyi büyütmek” oldu. Bu hedefi de, daha dar bir alana hapsettiler. Hedef artık, GSYH’yi büyütmek oldu.

Peki, büyütülmek istenilen GSYH’den ne anlamalıyız. Çok karmaşık olan GSYH hesaplamalarını biz tam bilemeyeceğimiz için, kamuoyu önünde açıklanan bazı bilgiler ışığında fikirlerimizi belirteceğiz.

Uygulamalardan yola çıkarak, genel anlamda GSYH için şöyle bir tanım yaparsak, herhalde yanılmamış oluruz. Üzerinde fiyat olan her şey, GSYH’ye dâhildir. Üzerinde fiyat olmazsa, hesaplamalara girmez.

Aldığımız bir nesne veya hizmet için herhangi bir ücret ödediysek, GSYH’ye faydamız olur. Ücret vermemişsek veya ödediğimiz halde bunu resmileştirmemişsek, GSYH hesaplarına hiçbir katkımız olmaz. Ödediğimiz ücreti, gerçeğinden düşük göstermişsek, katkımız daha az görünür.

Bu hususta bazı örnekler vererek, GSYH hesaplamalarının sonuçlarını anlamaya çalışalım.

Evde veya işyerinde, işlerimizi kendimiz görüyorsak, başkasına ücret ödemiyorsak, GSYH’ye hiçbir faydamız olmuyor demektir. Bir ev hanımı, evindeki temizlik ve yemek işlerini kendisi yapıyorsa, GSYH hesaplayanlarına göre kötü bir vatandaştır. Ama temizlik için, resmen ücret ödeyerek başkasını çalıştırırsa iyi bir vatandaştır. Ailecek yenilen yemekleri evde kendisi yapmak yerine dışarıda restoranlarda yemeğe giderlerse, GSYH hesaplayıcıları tarafından iyi bir eş olarak değerlendirilir.

Bir anne çocuğunu anne sütü ile besliyorsa, GSYH’ciler açısından kötü bir annedir. Ama hazır satılan çocuk mamaları ile besliyorsa, GSYH hesaplayıcılarının takdirini kazanır.  Çocuklarının dersleriyle ilgilenen, evde onlarla vakit geçiren, onların iyi bir fert olması için emek veren aileler, GSYH hesaplayıcılarının istemediği davranışları sergilemişlerdir. Çünkü ebeveynlerin bu yaptıkları GSYH hesaplarına girmez.

Hâlbuki bu ebeveynler, çocuklarıyla ilgilenmeselerdi, onların uyuşturucuya veya kumarhanelere alışmasının önünü açsalardı, çocuklarına özel öğretmen tutsalardı veya dershaneye gönderselerdi, GSYH hesaplarını artırırlardı. Böylece GSYH hesaplayıcıları tarafından takdir edilirlerdi.

Eğer, sağlıklı olabilmek için kendine dikkat ediyorsan, yürüyüşler yapıyorsan, her insanın yakalanma ihtimali olan kansere yakalanmamışsan, dolayısıyla hastanelere pek gitmiyorsan, GSYH hesaplamalarına girmeyeceğin için, onlar açısından kötü bir vatandaşsın demektir. Ama kendine bakmaz, üşütür, obez olur, vb sebeplerle hastalanıp hastanelere gidersen, tahliller ve sayısız işlemler yaptırdıktan sonra, başka organlarına zarar verebilecek ilaçları alırsan, GSYH’cilere göre iyi vatandaşsındır.

Bir hasta, tekerlekli sandalyede veya yatalak konumda iken, ona aile fertleri evde kendileri bakıyorlarsa, GSYH yerinde sayıyor demektir. Ama hastayı, rehabilitasyon (iyileştirme) merkezlerine veya bakımevlerine atarlarsa, GSYH’nin artmasına hizmet etmiş olurlar. Aynı zamanda kendileri de sıkıntıdan kurtulmuş olurlar.

“Ev kedisi” tabir edilen bir yapın varsa, dışarıda gözün yoksa batakhanelere gitmiyorsan, zina yapmıyorsan, GSYH hesaplarına bir katkın yok demektir. Ama gözün dışarıda olur, dışarıda her türlü ahlak dışı işleri yapabileceğin merkezlere gidersen, GSYH hesaplarını artıracağın için, faydalı vatandaş olursun.

Uysal bir vatandaş isen, GSYH’ye ciddi bir faydan yok denilebilir. Hâlbuki suç işlersen, ortağınla anlaşamayıp ayrılırsan, borcunu ödemezsen, eşinden boşanırsan, GSYH’ye katkın artar. Çünkü avukatlara, muhasebecilere ödemeler yapmak zorunda kaldığın için GSYH’yi artırmış olursun.

Uysal bir vatandaş olarak trafik kurallarına uyuyorsan, ceza almıyorsan, kaza yapmıyorsan, GSYH hesaplayanlarınca kötü bir vatandaşsın demektir. Yollar bozuksa, trafik lâmbaları sıkça söndüğü için trafik kitleniyorsa, GSYH artıyor demektir. Ne kadar çok benzin satılır, ne kadar çok tamirat işi çıkarsa, GSYH o kadar artar.

Ayağını yorganına göre uzatıp kredi almadan, faiz vermeden yaşıyorsan, GSYH’ye katkın az olur. Ama kredi alır, harcamalarını ayarlayamaz çok harcarsan, GSYH’ye katkın artar. Eğer, aldığın kredileri zamanında değil de gecikmeli olarak ödüyorsan, katkın daha çok artar. Kredi olarak verilen paralar, GSYH hesaplayıcılarının çok sevdiği bir şeydir. Çünkü ekonomi çarkını çevirmeye yarar. Hâlbuki bankalar tarafından, gerçekte olmayan paralar kredi olarak verilmiştir. Bizim aldığımız bu krediler, bankanın kendi öz sermayesinden verilmemektedir. Bu durumu, devlet para basmasına benzetebiliriz.

Ülkede yangın çıkmaz, sel ve deprem felâketleri olmazsa, GSYH normal seyrinde devam eder. Ama yangınlar çoğalır, sel ve depremler ne kadar çok tahribat yaparsa, onarım ve yenisi için yapılacak harcamalar, GSYH’yi o oranda artırır.

Küreselleşen dünyada internetin ve iletişimin yaygınlaşması, aslında GSYH hesaplayıcılarının hiç hoşuna gitmez. Eskiden, bilgi edinmek için ansiklopediler, kitaplar alırdık. Benzer şekilde, müzik dinlemek için para ödeyerek ilgili aygıtlarını satın alırdık. İnternet sayesinde, artık bunlara ödediğimiz paralar iyice azaldı. İster herhangi bir hastalığımız konusunda, ister yapmak istediğimiz bir işle ilgili yöntemler konusunda bilgi toplamamız da artık bir tık uzaklığında.

Eğer uzaklardaki aile efradımızla veya dostlarımızla telefon aracılığıyla konuşuyorsak, GSYH’ye az da olsa katkımız olur. Ama internetteki sistemler üzerinden (skype, ovoo gibi) konuşuyorsak, isterse saatlerce hem de görüntülü görüşelim, ek bir ücret ödemiyoruz. Dolayısıyla GSYH, yerinde sayıyor.

Gezegenimizin temiz havasını muhafaza etmek için ağaç diker, çiçek eker, yeşil alan oluşturur, fakat bunları kesip satmazsak GSYH’ye bir faydamız olmaz. Diğer taraftan, yaptığımız bir imalattan daha çok kâr elde etmek için, havanın kirlenmesine aldırmazsak, yaptığımız üretim GSYH’nin artmasına vesile olur. İşin ilginç yanı, kirlettiğimiz havayı kısmen temizlemek için yapılan masraflar da GSYH’yi ayrıca artırır.

Bir ülkenin toprak genişliği az, nüfusu çok ise, bu durum GSYH’nin artması için istenilen bir ortamı oluşturur. Çünkü gayrimenkul fiyatları, diğer benzer ülkelere göre daha yüksektir. Böylece o memleketin GSYH’si benzer şartlardaki diğer ülkelerinkinden fazla çıkar.

Bizim yukarıda sıraladığımız bu örneklerin çok daha fazlasını, hayatın içerisinden gelen her okuyucu verecektir. Bu sebeple, biz örnekleri burada bitirerek, işin bir başka boyutunu ele alacağız.

Hedefleri toplumu geliştirmek değil, sadece “ekonomiyi büyütmek” olan ekonomistler, GSYH hesaplamalarının sınırını her yıl daha fazla genişletmelerine rağmen, arzu ettikleri sonuca ulaşamadıklarını düşünmüş olmalılar ki, yeni bir yöntem geliştirdiler. Yukarıda saydığımız şekliyle, GSYH’yi artırmak için, vatandaşı suç işlemeye, çocuklarıyla ilgilenmemeye, sağlığını korumamaya, hastalarına bakmamaya, trafik kurallarına uymamaya yönlendirmeleri yetmedi.

“Ekonomiyi büyütmek” adına, GSYH hesaplamalarına, mafyanın, karaborsacıların, vergi kaçıranların yaptıkları ekonomik faaliyetleri de ilave ettiler. Tabiatıyla bu faaliyetlerin tamamı hakkında, mafyanın kendisi bile tam bir hesap yapamadığı için, GSYH hesaplayıcıları da tahminler yürüterek sorunu çözdüler. Böylece halk bir gecede ve yattığı yerde zengin oldu. İşin en ilginç yanı, bu tuhaf hesaplama yönteminin uygulamaya başlatıldığı bütün ülkelerin halkı -en azından iktidar taraftarları- GSYH’deki artışı ciddi bir sevinçle karşılanmasıdır.

Bu yazımızdan ve aynı konuyla ilgili önceki makalelerimizden anlaşılan o ki, GSYH uygulaması kesinlikle hatalıdır. GSYH rakamları bu haliyle, bir ülkenin gerçek gücünü göstermez. Mutlaka başka sistemler ve yöntemler bulunmalıdır. Yeri ve zamanı geldikçe çözüm konusundaki fikirlerimizi paylaşmaya devam edeceğiz.

Ekonomi kategorisine gönderildi | GSYH HESAPLAMALARINDAN ANLADIKLARIM için yorumlar kapalı

TOPLUMSAL VE KİŞİSEL SORUNLARIN TEMELİNDE EŞİTSİZLİK VARDIR

TOPLUMSAL VE KİŞİSEL SORUNLARIN TEMELİNDE EŞİTSİZLİK VARDIR

 

Bilindiği gibi, bir insanın istek ve arzularını belirleyen en etkili unsur, nefsidir. Nefsin isteklerini yönlendiren ve tesirli olan etkenlerden biri, çevredir. Kişi, seçimini yaparken, çevresindeki insanların hem sahip olduklarından hem de onların yaptıklarından etkilenir. Bu etkilenme, hepimiz için geçerlidir. Değişen, sadece etkilenme oranımızdır.

Bir insanın, çevresinden etkilenmesinin oranını belirleyen en önemli şey, iradesidir. Kişi çevresinden gelen etkilere, iradesine hâkimiyeti yönünde cevap verir. İradesine hâkimiyeti arttıkça, etkilenmesi azalır. Bir şahsın iradesini kullanabilmesi, sahip olduğu bilgilerin kaynağına olan güvenle doğru orantılıdır. Eğer, iradesini besleyen kaynak, ilâhi nakillerden öğrendiği bilgiler olursa, ilk akla gelen, o kişinin iradesine daha çok hâkim olacağı şeklindedir. Fakat gerçekte böyle olmamaktadır.

İlâhi kaynaklardan geldiğine inandığı nakli bilgileri öğrenmesine rağmen, insanların iradelerine hâkim olmakta zorlanmalarının sebebi, yine çevresidir. Bir kişi, ilâhi kaynaklarda yazılı olan bilgilerin birçoğunu bilmesine rağmen, yine de çevresinin etkisiyle davranır. Çevresindeki benzer bilgilere sahip olan diğer insanların davranışlarıyla, aynı yönde hareket eder. Yani, ilâhi kaynaklar hakkında bilgisi olan kişinin bile, istek ve arzularını etkileyen en önemli etken çevresidir. Dini bilgilere sahip bir insan, “dini bütün” olarak gördüğü bir başkasının davranışlarını takip eder. İnsanlar, dini bütün insanın tavsiyelerine ve anlattıklarına değil, onun davranışlarına bakarlar. Çünkü yaptığı tavsiyeleri değil, onun davranışlarını, kendi nefislerinin isteklerine daha uygun bulurlar. Diğer bir deyimle, tavsiye ettiği ve sabır isteyen şeyler değil, o şahsın yaptığı ve kendi anlattıklarıyla çelişen davranışlarına uymak, insanların işine gelir.

İstek ve arzularımız hususunda, çevremizden ne kadar etkilendiğimizle ilgili bir oran vermek çok zordur. Belki de verilemez. Ama bu etkilenmenin, ergenlik çağındaki gençlerde, yaşlılara göre daha fazla olduğu açıkça görülmektedir. Ergenlik çağındaki gençlerin çevrelerinden etkilenmeleri, yine kendi yaşıtlarından olmaktadır. Daha yaşlı insanların davranışları gençleri daha az etkilemektedir. Bu husustaki bazı fikirlerimizi “Şımartılan Yeni Nesli Bekleyen Gelecek” isimli makalemizde ifade etmiştik. Zaten çevremizdeki gençlere şöyle bir “alıcı gözle” baktığımızda, birbirlerinden ne kadar çok etkilendiklerini müşahede ettiğimizi görürüz.

İnsanlar yaşlandıkça da, çevrelerinin etkisinde kalırlar. Ama bu defa yaşı ilerlemiş şahısların istek ve arzularını belirleyen en önemli amil, çevrelerindeki eşitsizlik olmaktadır. Çevremizde gördüğümüz eşitsizliğin miktarı arttıkça, bu durum giderek, bütün davranışlarımıza yansımaktadır. Elbette çevredeki eşitsizlikten, her insan aynı yönde ve aynı oranda etkilenmez. İrade dediğimiz güç, burada da devreye girer. Fakat göstereceğimiz irade, bizim sadece eşitsizlikten etkilenme şiddetimizi belirlemez. Bizim etkilenme yönümüze de tesir eder.

Çevremizdeki zenginleri görerek, kimimiz hırs yapar ve daha çok gayret ederek kendimizi de zengin yapmaya çabalarız. Kimimiz kısa yolu tercih eder, zenginlerden çalarak maddi sıkıntımızı aşmaya uğraşırız. Günümüz insanlarında görülen ve depresyon diye nitelediğimiz hastalığın bile en önemli sebebi, çevremizde gördüğümüz eşitsizliktir. Psikologların para kazanmalarının altında yatan nedenlerin başında, insanların yaşadıkları eşitsizlik gelmektedir. Psikiyatriste gidenlerin bir kısmının sorunlarının temelinde, onların çocukluklarında yaşadıkları olaylardan etkilendikleri kanaati vardır. Eğer böyle bir sebep var ve çok etkiliyse, bu nedenin temelinde de o insanların çocukken yaşadıkları eşitsizlikler vardır. Yaşadıkları bu eşitsizlik, hem doğrudan kendilerinin yaşadıkları olabilir, hem de ebeveynlerinin, çevrelerindeki eşitsizliklerden etkilenerek çocuklarına karşı oluşturdukları hatalı davranışlarıdır.

İnsanların hayata bakışlarını etkileyenlerin başında, eşitsizlik gelir. Zenginlere, kurallara, siyasete bakışımızı eşitsizlik şekillendirir. Ülkedeki kurumlara olan güven, toplumdaki eşitsizlikle doğru orantılıdır. Bir ülkede adaletin işleyip işlemediğine yani adalete güven konusunda, kararımızı etkileyen en önemli faktör, eşitsizlik hakkındaki düşüncemizdir.

Aile içerisindeki davranışlarımıza bile tesir eden en önemli amil, eşitsizliktir. Aile içerisindeki eşitsizlik, sadece maddi açıdan değildir. Gösterilen sevgi, güleryüz veya azarlama gibi davranışların eşit dağıtılmamasından da ileri gelir. Mutluluğumuzu olumsuz yönde etkileyen önemli faktörlerden birisi de yine, eşitsizliktir. Bazı insanların içki ve uyuşturucuya başlamalarının temelinde, yaşadıkları eşitsizlik vardır.

Hattâ bazı insanların zayıf veya obez olmalarının temelinde bile eşitsizlik vardır. Kimi insan, yiyecek bulamadığından yiyemez ve zayıf kalır. Kimi şahıslar da, kolay kazandığından çok yer şişman olur. Kimisi ise, çevresindekilerin kilolarından etkilenerek zayıf veya obez olur. Eşitsizliğin etkilediği diğer davranışlarımız konusunda, burada ayrıntılı bilgi vermemize gerek yoktur. Biz bazı konulardan bahsetsek bile, okuyucularımız mutlaka, eşitsizlikten etkilenen birçok yeni alan olduğunu bizden daha iyi göreceklerdir.

Elbette her davranışımızın temeli sadece eşitsizlik değildir. Ama sorunlarımız eşitsizlikle doğru orantılıdır. Bütün araştırmalar, eşitsizlik azaldıkça, sorunlarımızın da azaldığını ortaya koymaktadır. Fakat işin ilginç tarafı, eşitsizlik arttıkça, sorunlarımız içinden çıkılmaz bir hâl almaktadır.

Eşitsizliğin sebep olduğu bu sonuçlar, sadece ülke içi bir sorun değildir. Eşitsizlik, insanları önce, aile içerisinde etkilemeye başlar. Yakın çevresindekilerin davranışlarını etkileyerek devam eder, sonrasında bütün dünyaya yayılır.

Bu nedenle, kişisel yapımızdaki düzgünlüğün ve insanlığın geleceğindeki güzelliklerin önündeki en önemli engel eşitsizliktir. Bu eşitsizlik, sadece fakirleri etkilememektedir. Terazinin ağır kefesindeki zenginleri ve güçlüleri de olumsuz yönde etkilemektedir. Bu etkilenmenin nasıl olduğu hususunda, “zenginlik üzerine” bu sitede yazdığımız çeşitli makalelerimizde düşüncelerimizi belirttik.

Bütün insanlar, az veya çok, eşitsizlikten etkilendiğine ve insanlar arasındaki nefretin en önemli kaynağı eşitsizlikler olduğuna göre, çözüm üretmek de hepimizin sorumluluğundadır. Eşitsizliğin, sadece maddi alanda değil, sözlerimizin tutulup tutulmaması, duygularımızın karşı tarafa yansıtılması gibi manevi alanlarda da olduğu gerçeği, hepimizin sorumlu olduğumuzun bir göstergesidir. İster zengin olalım ister fakir, ister sevgi sahibi olalım ister kin dolu olalım, her birimizin yapabileceği şeyler vardır. Yapılabilecekler konusunda, zaten çeşitli makalelerimizde çözüm tekliflerimizi serdettik. Konunun sırası geldikçe, yeni çözümler hakkındaki fikirlerimizi aktarmaya devam edeceğiz.

Sosyal kategorisine gönderildi | TOPLUMSAL VE KİŞİSEL SORUNLARIN TEMELİNDE EŞİTSİZLİK VARDIR için yorumlar kapalı

KURALLARI SADECE İNSANLAR KOYARSA, DÜZEN KURULAMAZ

KURALLARI SADECE İNSANLAR KOYARSA, DÜZEN KURULAMAZ

 

23 Müminun Suresi 71: “Eğer Hak, onların kötü arzu ve isteklerine uysaydı, mutlaka gökler ve yer ile bunlarda bulunan kimseler bozulur giderdi. Hayır, biz onlara şan ve şereflerini getirdik; fakat onlar kendi şereflerine sırt çevirirler.”

Yukarıdaki ayetin başında Yüce Yaradan net bir ifade kullanıyor. Eğer diyor “Tanrı, insanların bazılarının kötü arzu ve isteklerine uysaydı, mutlaka gökler ve yer ile bunların arasında bulunan kimseler bozulur giderdi.”

Ayetin ilk ifadesi, göklerin ve yerin de bozulacağı şeklindedir. Bu anlatımı iki farklı açıdan değerlendirmek mümkündür. Birincisi, cansız olarak nitelediğimiz varlıklardaki bozulmadır. Bu durumu Fussilet Suresi 11inci ayetinden anlamaktayız:

41 Fussilet 11. Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi. Ona ve yerküreye: “İsteyerek veya istemeyerek buyruğuma gelin.” dedi. Her ikisi de: “İsteyerek geldik” dediler.

Demek ki, göğün ve yerkürenin birlikte olması seçimini onlara bırakmadı. Eğer onlara bıraksaydı, bir düzen kurulamazdı. Bazı ateistlerin doğadaki düzenin kendiliğinden olduğunu iddia etmelerinin bir anlamı olmadığını, bu sitede yayınladığımız “Evrenin Yaratılış Sebepleri Üzerine” başlıklı makalemizde ünlü bilim insanlarının bulgularından ve bazı düşünürlerinin ifadelerinden faydalanarak ifade etmeye çalışmıştık.

İkincisi, insanların bilimdeki gelişmeleri hırslarının aracı yapmalarıyla gerçekleşebilir. Nitekim yerküredeki doğal düzen aksamaya başlamıştır. Bu gidişin durdurulmaması halinde, insanlık olarak geleceğimizin karanlık olduğu inancı genel kabul görmektedir. Bu nazik durumu fark eden bazı guruplar şimdiden vaziyeti düzeltmek için çalışmalara başlamışlardır.

Beklenildiği gibi, insanların bilimsel çalışmaları hızlanarak sürecektir. Bilim insanlarının elde ettikleri bazı yeni bulguları, kendi şahsi hırsları uğrunda kullanacak bazı şahıslar ise, her zaman olacaktır. İleride elde edilecek yeni bulguların, yanlış insanların kötü kullanımıyla, yerküreyi saran atmosfere nasıl bir kötü etki yapacağı bilinemez. Hattâ atmosfer dışında daha geniş alanda bile kötü etkisi görülebilir.

Ayetin devamında, gökler ve yerin haricinde ikisi arasında bulunan kimselerin de bozulacağından bahsedilmektedir. Ayetteki “kimseler” ibaresinden ne anlayacağımızı belirlemek için Kur’an’a bakalım. Kur’an’a göre bu ifadeyle, insanlar, cinler ve melekler kastedilmektedir. Meleklerin bozulmasının mümkün olmadığını düşünebiliriz. Ama unutmayalım ki, şeytan da bir melektir.

Ayetteki “kimseler” sözüyle başka kastedilen şuurlu varlıklar da olabilir. Bu durumu biz bilmiyoruz. Fakat aşağıdaki ayetin ifadelerinden bazı şuurlu varlıkların olabileceğinin sinyalini alıyoruz:

17 İsra Suresi 70:  “Andolsun ki biz, insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık. Karada ve denizde taşıtlara yükledik ve temiz yiyeceklerden onları rızıklandırdık. Onları (insanları) yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.”

Bu ayetle ilgili düşüncelerimizi “Allah’ın Bizleri Vekil Yönetici Kıldığı Yeryüzüne, Sahip Çıkalım” başlıklı makalemizde ifade ettiğimizden burada bahsetmeyeceğiz.

Aslında, ayette bahsedilen “kimseler” sözünü biz insanlara söylenmiş olarak değerlendirmemiz, daha uygun olur. Çünkü bizim için önemli olan, biz insanların konumudur. Asıl olan, bizim bu ayetten ne öğrendiğimiz ve ne ders alacağımızdır.

Ayette insanlar arasındaki düzenin bozulmasının sebebi olarak, Yüce Yaradan’ın bazı insanların kötü arzu ve isteklerini yerine getirmesi şeklinde ifade edilmiştir. Ayetin devamından anlaşıldığına göre, Allah, bazı insanların kötü arzularına hiçbir zaman uymaz. Aksine insanları yeryüzündeki vekil yöneticisi olarak gördüğü için, onlara şan ve şeref vermeye çalışır. İnsanların şan ve şeref elde edebilmeleri için de, onlara zaman zaman elçiler göndermiştir. Son olarak da Hz. Muhammed (s.a.v.) aracılığıyla insanlara yol gösterici olarak Kur’an’ı göndermiştir.

Kur’an’a uyarsak insanlık olarak huzur buluruz. Bu konuda yine bu sitede yayınladığımız çok sayıda makalemizde fikirlerimizi ifade ettik. Zaten okuyucularımız, Yüce Yaradan’ın kendilerine verdiği akıl, vicdan ve irade sayesinde, hiçbir açıklamaya gerek kalmadan, huzur bulmak için Allah’ın gösterdiği yoldan gitmeleri gerektiğini kavrayacaklardır.

İnsanların bazısı, Kur’an hükümlerinin yerine, bilimsel yöntemlerle kurallar ortaya koyarak da huzura erişebileceklerini düşünürler. Bu anlayış, bazı dönemlerde geçerli imiş gibi görünebilir. Fakat unutulmamalıdır ki, bilimsel kuralların en önemli özelliği yanlışlanabilir olmalarıdır. Çünkü yanlışlanabilir olmazsa bilim ilerlemez. Yeni bilgi ve bulgulara ulaşılamaz.

Diyelim ki bilimsel bakış açısından bir kural koyduk. Ancak bu kuralın ne kadar bir süre geçerli olacağı belli olmaz. Ne zaman yanlışlanırsa, o an yeni kural devreye girer. Bu durumda, haram ve helali belirleyen, yasak veya geçerli olan anlayışları kapsayan kurallar, sık sık yanlışlandıkları için sürekli değişirler. Hattâ sadece zaman içerisinde değil, yaşanılan bölgeye göre de değişirler.

Böylesine değişken kuralların olması, insanların inançlarını zayıflatır. Nasıl davranmaları gerektiği hususunda, aralarında hiçbir zaman anlaşamazlar. Anlaşabilecekleri bir temel kurallar zinciri olmayınca, insanların huzur bulmaları düşünülemez.

Demek ki, insanların huzurlu bir yaşam sürdürebilmeleri için, adil ve rahmeti bol bir Yaratıcının belirlediği evrensel kurallara ihtiyaç vardır.

Allah’ım, insanların, Senin koyduğun kuralları anlayıp uygulayarak huzur bulabilmeleri için, onlara lütfunla, yardımcı ol Allah’ım, yardımcı ol Allah’ım, yardımcı ol Allah’ım.

Senin her şeye gücün yeter Allah’ım.

Sosyal kategorisine gönderildi | KURALLARI SADECE İNSANLAR KOYARSA, DÜZEN KURULAMAZ için yorumlar kapalı