İNSAN, KENDİ KÖTÜLÜĞÜNÜ İSTEMEKTE ACELECİDİR

İNSAN, KENDİ KÖTÜLÜĞÜNÜ İSTEMEKTE ACELECİDİR

 

Yazımızın başlığı, Kur’an ayetinin ifadesinden bir alıntıdır.

Rad Suresi 13/6: “Bir de senden, iyilikten önce kötülüğün acele gelmesini istiyorlar. Oysa onlardan önce ibret alınacak birçok azap gelip geçmiştir. Şüphesiz Rabbin, insanların zulümlerine rağmen bağışlama sahibidir. Bununla beraber Rabbinin azabı pek şiddetlidir.”

Gerçekten de bazı insanlar, başlarına kötülük getirecek adımlar atarlar. Günlük hayatlarındaki birçok uygulamaları bu yöndedir. Bu anlayıştaki insanlar, ister fakir olsunlar ister zengin, ister yönetilen olsunlar ister makam sahibi, çoğu zaman cahilliklerinden, kendi kötülüklerine davetiye çıkarmaktan geri durmazlar.

Yukarıdaki ayet, peygamberlere inanmayan bazı insanlardan “sözünde doğru isen, bahsettiğin kötülüğü bize getir” diyenleri uyarmak için indirilmiştir. Muhtemelen peygamberlerinden insanlar tarafından yalanlananların hepsine, yukarıdaki ayete benzer vahiy gelmiştir.

İnsanların çoğu, gözleriyle görmediklerine veya somut olmayan verilere inanmak istemezler. Bu sebeple, Peygamberlerden mucizeler göstermesini istemişlerdir. İstedikleri mucizeler de, kendi gözleriyle görecekleri “gökten mükellef bir sofra indirilmesi” gibi hususlardır. Hâlbuki karşılaştıkları olayları, hem kendilerinin hem de kendilerinden evvelkilerin yaşadıklarını akıl süzgecinden geçirerek değerlendirseler, Allah’ın varlığını kesin olarak kavrayacaklar.

İnsanların çoğu böyle bir irdelemeyi maalesef yapamamaktadır. Bu sebeple, kibirli bir şekilde davranmaktadır. Böyleleri, Yüce Yaradan’ın varlığına itiraz ederler. Gözleriyle görmedikleri veya ahirete gidip gelen biri olmadığı için inanmazlar. Kendisi gibi düşünenlerin varlığından cesaret alarak, daha fazla büyüklenirler. Kendilerini uyaranlarla alay ederler. “Allah’ınıza söyleyin, bahsettiğiniz kötülüğü bize getirsin” derler. Onları ikaz edenler peygamber değilse, sadece ayetleri örnek göstererek uyarılar yapıyorsa, inanmayanlar daha çok kibirlenirler.

Ancak insanların içerisinden bir kısmı, yaşadıklarını ve yaşananları irdeler, Yüce Yaradan’ın varlığını kavrarlar. Fakat yine de kibirlerine yenilirler. Onlar da, kendilerini ikaz edenlerden, kötülüğü hemen getirmesini isterler. Allah’ın varlığını kavrayanların bazısı da, Yüce Yaradan’ın bağışlayıcılığını farkederler. Bu vasfına güvenerek ve affedeceğini düşünerek, onlarda kötülüğün gelmesi için davetiye çıkarırlar. Hâl ve tavırları bu yöndedir.

İster bizim kısaca analiz etmeye çalıştığımız sebeplerle, isterse başka nedenlerden dolayı olsun, sonuçta kendi kötülükleri için davetiye çıkaranları, Yüce Yaradan uyarıyor. İyiliği istemelerini tavsiye ediyor. Gelmeyeceğini umdukları kötülüğü isteyenlere, tarihi incelemelerini salık veriyor. “Oysa onlardan önce ibret alınacak birçok azap gelip geçmiştir” diyerek, uyarıyor.

Yüce Yaradan, hem insanları ikaz ediyor, hem de cahilce bir cesaretle kötülük isteyenlere karşı, merhametinden dem vuruyor. İnsanların kendileri hakkında zulüm istercesine olan istekleri için, bir daha düşünmelerini temin amacıyla “şüphesiz Rabbin, insanların zulümlerine rağmen bağışlama sahibidir” diyerek bağışlayıcılığını vurguluyor.

Yüce Yaradan’ın yaptığı bu uyarıyı, kendi kötülüklerini isteyenleri bağışlamasını farklı yorumlayanlar her zaman çıkabilir. Her insan veya gurup, kendi işine geldiği gibi anlayabilir. Sonuçta uyarıyı dikkate almayabilir.

İşte Yüce Yaradan, böyle düşünenleri ayetin sonundaki “Bununla beraber Rabbinin azabı pek şiddetlidir” beyanıyla, ciddiyete davet ediyor. Net bir şekilde demek istiyor ki, siz uyarılara kulak asmazsanız, size uygulayacağım azap, çok şiddetli olacaktır. Eğer onlara yapacağı azap, normal bir azap olsaydı, “pek bir şiddetli olacak” ifadesini kullanmazdı.

Yanlıştan dönmeyenlere uygulanacak azap, eğer ahiret hayatında olsaydı, yine ifade şekli değişik olurdu. “Onlar ahirette cehenneme atılacaklar ve çok şiddetli biz azap uygulanacak”  benzeri açık bir ifade kullanılırdı. Demek ki, hatalarında ısrar edenlerin sonu, bu dünyada çok fena oluyor.

Yüce Yaradan, aklını başına toplayıp kendini düzeltenler için, ne yapacağını da bir başka ayetinde ifade ediyor.

 .Maide Suresi 5/93: “İman edip salih amel işleyenler, Allah’tan korktukları, imanlarında sebat ettikleri, salih amel işlemeye devam ettikleri, sonra Allah’tan sakındıkları, imanlarından ayrılmadıkları, yine Allah’tan korktukları ve iyilikte bulundukları müddetçe, daha önce yediklerinden dolayı kendilerine bir günah yoktur. Allah iyilikte bulunanları sever.”

Anlaşılan o ki, itiraz edenler iman edip güzel işler yaparlarsa, imanlarında maymun iştahlı davranmayıp sebat ederlerse, imanlarından ayrılmadan iyilikte bulunmayı sürdürürlerse, Allah, böylelerinin geçmiş suçlarını affediyor. Demek ki, kendisini devamlı olacak şekilde düzeltenlerin durumu, hiç düşünemeyecekleri kadar güzel oluyor.

Yüce Yaradan, yapılacak davranışların sonuçlarını gözler önüne serdikten sonra, seçimi insanlara bırakıyor. İnsanlar veya guruplar, ister kendilerini düzelterek salih amel işlemeyi sürekli hale getirirler ve her iki cihanda da kurtuluşa ererler, isterlerse, hatalarında ısrar ederek “çok şiddetli bir azabın” muhatabı olurlar. Ferdi olarak veya gurupça, bu dünyada cezalandırılarak ahirete gönderilirler. Ahirette de, cehennem azabına uğrarlar.

Seçim, tamamen, insanların veya gurupların inisiyatifindedir.

Allah’ım, insanların ve gurupların doğru yolu bulabilmeleri için, onlara yardımcı ol, yardımcı ol.

 

KUR'AN ÜZERİNE, YAŞAM kategorisine gönderildi | İNSAN, KENDİ KÖTÜLÜĞÜNÜ İSTEMEKTE ACELECİDİR için yorumlar kapalı

HEDEF EKONOMİYİ BÜYÜTMEK Mİ

HEDEF EKONOMİYİ BÜYÜTMEK Mİ, TOPLUMSAL HUZURU SAĞLAMAK MI

 

Bu sitede kısa süre önce yayınladığımız “GSYH Hesaplamalarından Anladıklarım” ve “Reklamın Amacı Üzerine” başlıklı yazılarımızda, küreselleşen dünyamızdaki ortak hedefin ekonomiyi büyütmek olmaya başladığını vurgulamıştık.

Ekonomiyi büyütmek hedef alınınca, etkisi sadece ticari alanda kalmamaya başladı. Her sahaya yayılıyor. Artık her alanda ekonomik hedefler güdülüyor. Tasarlanan bir işin hemen ne getirip ne götüreceği hesaplanıyor. Birisine Güleryüz mü gösterilecek veya kızgın bir davranış mı sergilenecek, hemen ekonomik anlamda getiri-götürü hesabı devreye giriyor.

Mimari açıdan güzel görünümlü bir bina mı yapılacak, hemen ziyaretçi sayısı gibi hesaplar yapılıyor. Dolayısıyla maksat, gelecek nesillere kalacak estetik bir eser olmaktan çıkıyor. Veya insanlara yardımcı olmak yerine menfaat ilişkisine dönüşüyor.

Eğitim ve sağlık konularında da benzer anlayış yayılıyor. Okullarımıza ve hastanelerimize birer ticarethane gibi bakıyoruz. Bu konuyu bir başka yazımızda inceleyeceğimizden, biz konumuzla ilgili olarak fikirlerimizi paylaşmaya devam edeceğiz.

Bilindiği gibi, piyasalar için asıl hedef “kâr” oldu. Ticaret yapanlar için elbette kâr hedeflenecektir. Bu anlayışın ayıplanacak bir yönü yoktur. Fakat soru, kâr birincil hedef mi olmalıdır sorusudur. Eğer birinci hedefimiz kâr etmek olursa, yaptığımız işin veya üretimin kalitesine bakmayız. Verdiğimiz hizmetin faydalılık durumuna bakmayız. Yaptığımız üretimde gerçek anlamda yenilik olup olmadığını düşünmeyiz.

Demek ki kâr, birinci hedef olursa sadece biz kazanırız. Başkaları kazanamayabilir ve hattâ zarar edebilir. Aslında bu davranışımız, bizim kazancımızın da kısa sürmesine sebep olabilir. Eğer kartel niteliğinde tekel değilsek, kazancımızın uzun dönemli olmasını beklememiz yanlış olur.

Hâlbuki birinci hedefimiz kaliteli mal üretmek ve kalite-fiyat dengesini sağlamak olursa, belki hızlı bir kazancımız olmaz, ama sürekli kazanç sağlarız. Yine yaptığımız bir üretimin veya verdiğimiz bir hizmetin faydalılığını esas alırsak, benzer durum olur. Belki az kâr ederiz fakat kârımız sürekli olur. Eğer gerçekten bir yenilik sağlayabilirsek, bu defa kârımız da artar.

Gerçekten bir yenilik yapmak, çok zordur. Çok az insan veya kurum bunu başarabilir. Bu sebeple, gerçekten yenilik yapılamayınca, insanları reklamlarla kandırmaktan başka çare kalmamaktadır. Bu konuda “Reklamın Amacı Üzerine” adlı makalemizde otomobil, çamaşır makinesi ve deterjanları, bulaşık makinesi ve deterjanları, telefon gibi alanlardan örnekler verdik. Yapılan yeniliğin, eski ürüne bir iki özelik eklemekten ibaret olduğunu vurguladık. Bütün bu yanlış sonuçların sebebi, ekonomiyi büyütmek hedefinden kaynaklandığını söylersek, çok yanılmış olmayız.

Asıl hedefin ekonomiyi büyütmek olmasının, bir başka açıdan baktığımızda, insanları kötü yönde etkilemeye başladığını görürüz. Gerek kendileri doğrudan “kâr” için çalışan insanlar, gerekse bu anlayıştaki bir firmada çalışanların önemli bir bölümü, huzursuz durumdalar. Yaptıkları işin önemli veya anlamlı olduğuna inananlar her geçen gün azalıyor. Yaptıkları işleri anlamsız, firmalarının amacını değersiz gören bu anlayış, zenginleşmiş ülkelerde daha yaygın. Çünkü fakirler, konuya henüz “ekmek parası” açısından yaklaşıyorlar.

Hedef, ekonomiyi büyütmek ve kazanmak olunca, insanlığa faydalı işler yapanlar daha az kazanmaya başladılar. Dünyanın neresinde olursa olsun bir borsacı veya finansçı daha çok kazanabiliyor. Benzer şekliyle halk deyimiyle “popçu” ve “topçu” olanlar da daha çok kazanıyorlar. Kimlerden daha çok kazanıyorlar dersek, ilim insanlarından, sağlık personelinden, eğitimcilerden. Elbette bu saydıklarımız içerisinde de yaptığı işe “getiri-götürü” açısından insanları kandırıp sömürerek, kazancını katlayanlar vardır. Fakat bunlar azınlıkta kalmaktadır.

Bu durumun kötülüğü, yeni nesillere yanlış örnek oluşturmasıdır. Gençler, insanların ve insanlığın faydasına çalışanlara, kendi kazancını öncelemeyenlere tabiri caizse “enayi” diye bakmaya başladılar. Hâlbuki hedef, “toplumsal değerleri muhafaza ederek kalkınmak” olaydı, bugün dünya ve insanlık çok daha güzel yerlerde olurdu. Huzur içerisinde yaşanırdı.

Geleceğimiz açısından çok tehlikeli olan bu anlayışı değiştirmeye çalışmak bizim görevimizdir.

Biz, insanlar meccanen çalışsın, kâr etmesinler demiyoruz. Finansçılar olmasın da diyemeyiz. Biliyoruz ki, iş hayatının işleyişinde finans sektörü olmadan, işlerin yürümesi çok zordur. Hattâ mümkün görünmemektedir. Bilhassa gelecekte finans sektörüne daha çok ihtiyaç duyulacaktır. Çünkü giderek şehir nüfusları artıyor ve dünya küreselleşiyor. Dolayısıyla hiç tanımadığımız insanlara satış yapmak zorunda kalıyoruz. Bu sebeple, finans sektörüne ihtiyaç var. Ama finans sektörü sadece kendi kârını düşünürse, kendine çeki düzen vermezse, ileride alternatif çözüm arayışlarının olması da ihtimal dâhilindedir.

Sadece kendi kârını azamileştirmeye çalışan hiçbir kişi veya kurum geleceğine güvenle bakamaz. Bir gün, kendilerinden daha hırslı ve daha güçlülerin çıkıp, düzenlerini bozabileceğini iyi bilirler.

Dolayısıyla hem kendi huzurları hem de toplumun huzuru için, birincil amaç “kâr” olmaktan çıkarılıp, “huzurlu ve kaliteli yaşam” olmalıdır.

Ekonomi, Sosyal kategorisine gönderildi | HEDEF EKONOMİYİ BÜYÜTMEK Mİ için yorumlar kapalı

ALLAH, HER İNSANA AYRI BİR ŞEREF VERMİŞTİR

ALLAH, HER İNSANA AYRI BİR ŞEREF VERMİŞTİR

 

Bu sitede yayınladığımız bazı yazılarımızda, insanlığın yaratılışı üzerine düşüncelerimizi okuyucularımızla paylaşmıştık. Yüce Yaradan’ın, Dünyayı, insan hayatına göre düzenlediğini, evrene de, dünyanın düzenini muhafaza edebilmesi için gerekli özellikler verdiğini düşündüğümüzü, Kur’an ayetlerinden ve ilim insanlarının bulgularından bazı örnekler vererek ifade etmiştik.

Yine konuyla bağlantılı bazı yazılarımızda, Allah’ın bize sunduğu bu imkânlara karşılık, sorumluluklarımız olduğunu belirtmiştik. Yüce Yaradan’ın, insanları, yarattığı diğer mahlûkatın çoğuna göre daha üstün kıldığını aktarmıştık. Bu durumun yükümlülüklerimizi artırdığını düşündüğümüzü yazmıştık. Sorumluluğumuzun, sadece, bizim hizmetimize sunulan yeryüzünü ve yakın göğü korumaya çalışmak olmadığını ifade etmiştik. İnsanların, diğer insanlara karşı da yükümlülükleri olduğunu vurgulamıştık.

Bir insanın sorumluluğunun, bir taraftan Yüce Yaradan’a kulluk etmek, diğer yandan da, haklının hakkını vermek olduğunu, Kur’an ayetlerinden misaller vererek gözler önüne sermiştik.

Allah, bu sorumluluğu, belli bazı gurup insanlara yüklemez. Akıl verdiği her bir insanın, bu iki görevle yükümlü olduğunu net bir ifadeyle vurgular.

Acaba, neden her bir insana ayrı görev yüklemiş olabilir?

Bu sorunun cevabı üzerine düşündükçe, “insan” deyip geçtiğimiz her birimizin ayrı bir şahıs olduğunu müşahede ederiz. Birbirimizden farklı olduğumuzun ilk belirtisini Kur’an şöyle açıklar. Kıyamet Suresi 75/4: “Evet bizim, onun parmak uçlarını bile düzenlemeye gücümüz yeter.”

Ayette tekil şahıs zamiri kullanılmıştır. Zaten önceki ve sonrasındaki ayetlerde de “insan” sözü tekildir. İnsanlar denilmez. Bugün hepimiz biliyoruz ki, her bir insanın parmak izi başka bir insanınkine benzememektedir. Muhtemelen geçmiş tarihte yaşamış insanlar ve gelecekte yaşayacak insanlarla da kıyaslandığında, hiç kimsenin parmak izi bir başkasıyla aynı değildir.

Rum Suresi 30/22: “Yine göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklı oluşu da O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz ki bunda bilenler için nice ibretler vardır.” Demek ki, dillerimiz ve renklerimiz de, mahsus farklı yaratılmıştır. Dillerimiz ve renklerimiz farklı iken simalarımız aynı mıdır? Birbiriyle vücudun dış görünüşü olarak tıpatıp aynı olan iki insan bulmak mümkün değildir. Ancak plastik cerrahi alanındaki teknolojik gelişmeler sonucu yapılacak ameliyatlarla birbirine benzetilmeye çalışılabilir.

Biz, vücudunun dış görünüşünü benzetsek bile, bedenin iç organlarının özellikleri mutlaka farklı olmaya devam edecektir. Bu farklılığı gidermek mümkün değildir. Ama biz yine de hayalperest bir duyguyla, ilimdeki gelişmelerin bu farklılığı da giderebileceğini düşünelim. Fiziki olarak birbirine benzettiğimiz bu iki insanın, duygusal ve ruhi yapısını birbirine benzetmemiz mümkün olmaz.

Demek ki, ilimdeki gelişmeler ne kadar ilerlerse ilerlesin, iki insanı fiziki olarak ve ruhen birbirinin aynısı yapmamız mümkün değildir. Her bir insan, eski bir deyimle “kendi nevi şahsına münhasırdır” dır. Hiçbir kimse, başka hiçbir kimseye benzemez.

Dolayısıyla Yüce Yaradan, her bir insana ayrı özellik vermiştir. Bu demektir ki, her insana ayrı bir paye, ayrı bir şeref vermiştir. Yeter ki, kişi bu durumun farkında olsun. Kendisindeki ayrı şerefin farkında olan kişi, davranışlarını bu temel üzerine bina etmeye çalışır. Hatalarını kendisinin görüp düzeltmesi, aslında kendi şerefine sahip çıkması anlamına gelir. Bu şekilde davranış sergileyen bir insan, erdemli bir şahsiyet olarak görülür. Buna uygun bir atasözü şöyledir: “Kişi, noksanını bilmek kadar irfan olamaz.”

 O halde hiç tanımadığımız bir insana karşı tavır sergilerken, önce, onun ayrı bir şerefe sahip olduğunu düşünerek güzel davranış sergilemelidir. Kendi şerefini taşıyamayan insanlar ise, uyarılmalı ve yol gösterilmelidir. Her şahıs için yapılacak uyarılar, kısmen farklılık arzedebilir. Çünkü her bir insanın yapısı farklıdır.

Ancak yapılan uyarılara ve gösterilen yollara rağmen, inatla, kendi şerefini, ayaklar altına kendisi alanlara taviz verilemez. Kendisine sahip çıkmayana, dışarıdan yapılabilecek yardımın bir sınırı vardır. Bu sınır aşıldığında, diğer insanları korumak için, gerekli cezayı vermekten çekinmemek gerekir.

Eğer bazı insanlar, kendilerinin ayrı bir şerefe sahip olduklarını görmezler ve birbirlerinin kopyası imiş gibi davranırlar, aynı yanlış davranışta birlikte ısrar ederlerse, hepsi birden aynı cezayı hak ederler. Kur’an ayetleri, insanlara yapılan tekil veya toplu uyarılar, yol göstermeler ve cezalar konusunda örneklerle doludur. Yüce Yaradan Kur’an’daki, Firavun ve Karun örneği ile, tekil cezalandırmaları, kavimlerin helâkı ve Nuh Tufanıyla, toplu cezalandırmaları bize hatırlatır ki, ders alalım.

Allah’ım, insanların Senin gösterdiğin ve huzura giden yolları anlayarak, yanlıştan dönmeleri için, onlara irade gücü ver.

KUR'AN ÜZERİNE, YAŞAM kategorisine gönderildi | ALLAH, HER İNSANA AYRI BİR ŞEREF VERMİŞTİR için yorumlar kapalı

KURAN’DAN ANLADIKLARIM

KURAN’DAN ANLADIKLARIM

 

(Not: Bu yazı Aralık 2013’te bu sitede yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz.)

Allah Kuran’ında bazı insanların kötülüklerini diğer bazılarıyla savmasaydık, düzen bozulurdu der. Ama birçok ayette de helak ettiği kavimlerden bahseder.

Acaba kötülükleri önlemek için, her zaman bazı insanları neden desteklememiş de kavimleri helak etmiştir. Kuran’a baktığımızda, o bölgelerin insanlarına Allah’ın hidayet teklif ettiğini (yani doğruyu görmeleri için imkân verdiğini), ama büyük çoğunluğunun kabul etmeyip reddettiğini anlarız.

Allah sunduğu hidayet imkânına sırt çeviren o insanların kalplerini mühürlüyor. Onlara dünya nimetlerini süslü gösteriyor. Sonunda hepsini helak ediyor. Zaten helak etmese de o insanlar huzuruna geldiklerinde, gereken cezayı vereceğini taahhüt ediyor.

Hâlbuki Allah, Kuran’da Hz. Musa’nın ağzından “Allah, bozguncuların işlerini düzeltmez.” ve Hz. Yusuf’un ağzından “Allah hainlerin hilesini başarıya ulaştırmaz” buyuruyor.

Allah böyle bir taahhüdü, bozguncuların ve hainlerin karşısında iyiliği, dürüstlüğü temsil eden peygamberler ve onlarla birlikte olan insanlar olduğu için yapıyor.

Demek ki dünyada iyiliği, adaleti tesis etme mücadelesi veren yeterince insan olduğunda, Allah bu insanları Kendisinin dünyadaki halefleri olarak görüyor. Böyle insanlarla mücadele eden bozguncuların, münafıkların ve hainlerin hilelerini başlarına geçiriyor.

Dolayısıyla sonunda iyiler galip geliyor. Ama iyilerin iyi görünürken aslında içten pazarlıklı oldukları, birlikte ve cesaretle hareket etmediği durumlarda, bozguncuların, hainlerin ve bunlara ses çıkarmayanların hepsini helak ediyor. Yerlerine yeni kavimler getiriyor.

Hattâ Nuh Tufanında olduğu gibi, gerek duyarsa bir gemi dışındaki dünyanın bütün insanlarını helak edip yerlerine yenilerini getiriyor.

Demek ki bizler kendimiz, kötülerle ve halkı kandırarak kendi nefsani düzenlerini sürdürürken bir de kendilerinin doğru yolda olduklarını iddia edenlerle mücadele etmeliyiz. Mücadele etmezsek, adaleti tesis etmeye çabalamazsak, bizler de helak olabiliriz. Allah bizlerin yerine yeni insanlar getirir.

Eğer mücadele edersek, Allah’ın dünyadaki halifeleri olmaya layık oluruz, iyilik galip gelir. Bizlere de, hem bu dünyada hem de öbür dünyada iyiliklere ve güzelliklere mazhar olma fırsatı verir.

O halde oturduğumuz yerden her şeyi Allah’tan ve başkalarından beklemeyip, Allah’ın bizlere verdiği akıl, irade ve cesaretle ilkelerimizden ödün vermeden hak ve adaletin tesisi için çalışmalıyız.

Sosyal kategorisine gönderildi | KURAN’DAN ANLADIKLARIM için yorumlar kapalı

KUR’AN, HİÇBİR KAVMİ VEYA ÜMMETİ TOPTAN KÖTÜLEMEZ

KUR’AN, HİÇBİR KAVMİ VEYA ÜMMETİ TOPTAN KÖTÜLEMEZ

KUR’AN, İNKÂRCILARI VE İKİYÜZLÜLERİ KÖTÜLER

 

Kur’an’a dayandıklarını iddia ederek, Yahudilerin ve Hıristiyanların tamamını suçlayanlar, her dönemde var olmuşlardır. Muhtemelen var olmaya devam edeceklerdir. Bu suçlamaları yapan insanlar, genelde tek bir ayete dayanırlar. Ayetten ne anladıklarını da yüz yıllardır yapılan bazı Kur’an tefsirlerine dayandırırlar. Yani böyle düşünenler, sanki birbirlerinin kopyacısıdırlar.

Okudukları ayetin tercümesinin Kur’an’ın özüne ters olup olmadığını bile sorgulamazlar. Kur’an’ı yorumlamanın zorlukları hakkında bu sitede yayınladığımız “Kur’an Yorumlama Yöntemleri Üzerine Düşünceler” adlı makalemizde fikirlerimizi aktardık. Yine bir başka makalemiz olan “Kur’an’da Çelişkili İfadeler Var mıdır” isimli yazımızda çeşitli örnekler verdikten sonra, kanaatimizi şu şekilde ifade ettik: “Görüldüğü gibi, Kur’an ayetlerinde çelişki yoktur. Ayetlerin anlamlarıyla ilgili olarak yapılan irdeleme ve inceleme hatası vardır.”

Hâlbuki başka gurupları toptan suçlayan bu insanlar, Kur’an’da aynı konuda çok farklı ifadeler içeren ayetleri de görüyorlar. Ama niye birbirine zıt olan ayetler var diye sorgulamıyorlar. Sorgulasalar, hatanın kendilerinde olduğunu anlayacaklar.

Müslümanlar böyle hatalar yapınca, Kur’an’da hata arayanlar da onların yaptıkları yorumlardan hareketle, Kur’an üzerine eleştiri yapıyorlar. Eğer Kur’an’da çelişkili ifadeler olsaydı, Kur’an’ın parça parça yani ayetler şeklinde indiği dönemde bu durum fark edilirdi. Bilindiği gibi o dönemde sadece Mekke’deki puta tapanlar yoktu. Bölgede Yahudiler ve Hıristiyanlar da vardı. Her gurubun içerisinde bulunan ve Kur’an’ı yanlışlamak isteyen insanlar vardı. O dönemde yaşayan insanların, bugünkülerden daha az zeki olduklarını da kimse iddia edemez. O insanların, sonraki asırlardaki itirazcılara göre avantajları, Kur’an’ın parça parça inmesiydi. Dolayısıyla Kur’an’ın bütünündeki ana fikre bakılması imkânı da yoktu. Onlar açısından böylesine uygun bir ortamda bile, itirazlarına bir mesnet bulamadılar. İtiraz edenlerin de büyük çoğunluğu, sonradan Müslüman oldular.

Yazımızın başlığındaki konuya dönersek, Yahudi ve Hıristiyanları suçlayanların Maide Suresi 51inci ayeti örnek verdiklerini görürüz. Suçlamaları yapanların kullandıkları tercüme şöyle:  “Ey inananlar! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğruya iletmez.”

Arapçayı pek bilmeyen insanlar olarak, ayetteki kelimelerin anlamlarını ele alarak konuyu irdeleyelim. Ayetin Arapçası şöyle: “Yâ eyyuhâllezîne âmenû lâ tettehızûl yehûde ven nasârâ evliyâe ba’duhum evliyâu ba’d(ba’din) ve men yetevellehum minkum fe innehu minhum innallâhe lâ yehdîl kavmez zâlimîn(zâlimîne).”

Ayete baktığımızda, “dost” olarak tercüme edilen kelimenin ayette “evliya” olarak geçtiğini görmekteyiz. Herhangi bir Müslümana “evliya” kimdir diye sorsak, alacağımız en net cevap “Allah dostu” şeklinde olacaktır. Yahudileri niteleyen kelime ise “yehud” şeklinde ifade edilmiştir. Bu beyan, Kur’an’ın diğer birçok ayetinde geçen “beni İsrail” yani İsrailoğulları tanımından farklıdır. Bu konuda Yaşar Nuri Öztürk’ün “İnsanlığı Kemiren İhanet Dincilik” adlı kitabından daha geniş bilgi edinebilirler.

Demek ki ayette, iman edenlere sesleniliyor ve Yahudileri (İsrailoğulları değil) ve Hıristiyanları evliya olarak görmeyin. Buradan anlaşılıyor ki, Yahudi ve Hıristiyanların arasında kendi şeriatları içerisinde evliya gibi insanlar olsa bile, onlar Müslümanların evliyası olamazlar. Çünkü her birinin şeriatı ve ümmeti farklıdır.

Nitekim aynı sure içerisinde üç ayet öncesinde yapılan açıklama, bizim bu fikrimizi kuvvetlendirmektedir. Maide.48: “Sana da (ey Muhammed) geçmiş kitapları tasdik eden ve onları kollayıp koruyan Kitabı (Kur’an’ı) hak ile indirdik. Onların aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet. Onların arzu ve heveslerine uyarak, sana gelen haktan sapma. Biz, her biriniz için bir şeriat ve yol belirledik. Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı, fakat size verdiklerinde sizi denemek istedi. Öyleyse iyiliklere koşun. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O, ihtilafa düştüğünüz şeyleri size haber verir.”

Ayet gayet net bir ifade kullanıyor. Kur’an’ın, yine Allah’ın indirdiği diğer kutsal kitapları koruyup kolladığını belirtiyor. Kitaplarını koruyup kollamak, aynı zamanda bu kitapları uygulayanları koruyup kollamaktır. Ayetteki diğer bir net ifade, her bir kutsal kitap takipçileri için ayrı bir şeriat ve yol belirlendiğidir. “Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı” ifadesi de, farklı kitaplara inananların evliya olarak görülmemesi gerektiğini netleştiriyor.

Maide Suresinin 51inci ayetinin Arapçasına baktığımızda “ba’duhum evliyâu ba’d(ba’din)” ifadesini görmekteyiz. İlk kelime “onların bazısı” demektir. İkinci kelime zaten belli, evliya anlamındadır. Üçüncü kelime de bazısı olarak tercüme edilmektedir. Şimdi bu bilgilerin ışığında ayete tekrar bakalım. Bizim bu ifadelerden anladığımız, Yüce Yaradan’ın, ayetinde, “onların bazısı, bazısının evliyasıdır” dediğidir. Demek ki ayette, “birbirlerinin” sözü yoktur.

Ayetin buraya kadar olan kısmından anlaşılan o ki, sadece Müslümanlar için değil, hem Yahudiler hem de Hıristiyanlar, birbirlerinin evliyası olamazlar. Yahudi’nin evliyası, yine Yahudi bir kişi, Hristiyan’ın evliyası yine Hıristiyan bir aziz olabilir. Çünkü hepsinin şeriatı ve yolu ayrıdır.

Eğer Yüce Yaradan, başka bir anlamı olan ifade kullanmak isteseydi, bunu yapmaya bütün insanların toplamından daha çok gücü yeterdi. Eğer bir Yahudi’nin evliyasının bir Hıristiyan olabileceğini veya tersinin geçerli olduğunu beyan etmek isteseydi, hem 51inci ayette kullandığı ifadeyi farklı ifade ederdi, hem de Maide 48 de ayrı şeriat ve yoldan bahsetmezdi.

Zaten aynı surenin 69uncu ayeti, hiç kimsenin Yahudi ve Hıristiyanları toptan suçlayamayacağının net bir ifadesidir. Maide 69: “Muhakkak ki inananlar, Yahudiler, Sabiiler ve Hıristiyanlardan kim Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve güzel amel işlerse, onlar için bir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.”

Bakara 62 gibi daha birçok ayetle de çok benzer ifadelerle desteklenen bu ayet gayet nettir. İster Müslüman, ister Sabii, ister Yahudi, ister Hıristiyan olsun, her kim ki, Allah’a ve ahiret gününe iman eder, güzel işler yaparsa, onlar için bir korku yoktur. Onlar ahirette mahzun da olmayacaklardır.

Demek ki, asıl olan, Yüce Yaradan’a ve ahirette hesaba çekileceğine inanarak güzel işler yapmaktır. Ama ikiyüzlülük yapanlar, yüze gülüp arkadan kuyu kazmaya çalışanlar, Allah’ın ayetlerini çarpıtanlar, yani kendilerini herkesten akıllı zannedenler, unutmasınlar ki, Allah, her şeyi bilir ve görür. Ne yapılırsa, karşılığını da mutlaka ama mutlaka verir.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | KUR’AN, HİÇBİR KAVMİ VEYA ÜMMETİ TOPTAN KÖTÜLEMEZ için yorumlar kapalı

GSYH HESAPLAMALARINDAN ANLADIKLARIM

GSYH HESAPLAMALARINDAN ANLADIKLARIM

 

Bu sitede GSYH ile bağlantılı olarak, çeşitli bakış açılarından yazılar yazdık. Maddi hesaplarla elde edilen GSYH dışında “manevi GSYH” diye nitelendirdiğimiz ölçülerin de olması gerektiğini vurguladık Bu makalemizde ise, konuyu bir başka açıdan değerlendirmeye çalışacağız.

Eskiden gayri safi milli hâsıla olarak bahsedilirken, son yıllarda gayri safi yurt içi hâsıla olarak değerlendirilmeye başlandı. Aslında hasıla sözü, tarım ürünleri, yani mahsul anlamında kullanılırdı. Sonradan başka hasılatlar da eklenildi. Böyle olunca, bir ülkede GSYH hesabının gerçeğini bilen uzman sayısı bir elin parmakları kadar kaldı.

GSYH konusun bilgi veren Rutger Bregman “Gerçekçiler için Ütopya” adlı kitabında şöyle demektedir. “GSYH hesaplamaları çok karışıktır. Giderek de içinden çıkılmaz hale getirilmektedir. Birleşmiş Milletlerin 1953 yılında GSYH’yi bulmak için yayınladıkları yönerge elli sayfadan az iken, 2008’deki son baskı, tam 722 sayfadır.”

Bu demektir ki, GSYH’nin nasıl belirlendiğini tam olarak bilen şahıs sayısı dünya çapında da çok az. Ekonomi profesörlerinin bile çok zorlandığı bir durum var. Çünkü GSYH verilerini toplamak zor. Bu veriler arasındaki ilişkileri kurmak yine ayrı bir zorluk. Bu verilerden hangilerinin kabul edileceği, hangilerinin reddedileceğine karar varmak ise çok daha zor. Bir ülkenin GSYH hesaplamasında belki de yüzlerce defa yapılması gereken bu tercihler, objektif değerlendirmelere uygun değil. Bu sebeple, sübjektif olarak yapılıyor. Bu şekilde sübjektif yöntemlerle yapılan GSYH hesaplamalarını, hesaplayanlardan başkasının anlaması zor. Aynı verileri, birbirinden habersiz farklı gurupların eline versek, her gurup ayrı sonuç çıkarır.

Böyle olmasının temel nedeni, “ekonomi” sözünden ne anladığımız hususundaki muğlaklıktır. Eskiden ekonomiden kasıt, üretim idi. Hattâ, yazının başında belirttiğimiz gibi, sadece tarım ürünleri üretimi idi. Fakat modern iktisadın kurucusu olan Adam Smith, bu tanıma imalat konusunu da eklemişti. Ancak her Nobel ödüllü veya ünlü! ekonomist yeni eklemeler yapınca, ekonomi kavramının anlamı değişti. Günümüzdeki modern ekonominin üçte ikisi, hizmet alanından sağlanmaktadır. Bu durumu modern iktisadın kurucusu Adam Smith görseydi, ne düşünürdü bilemeyiz, ama ekonomi kavramının şimdiki anlamını bilemezdi herhalde.

Günümüzdeki algılanışta “ekonomi”, artık üretilen nesneler değildir. Ekonomi, sadece bir fikir, bir soyut kavramdır. Dolayısıyla, soyut bir şeyi nasıl ölçebilirseniz, GSYH’yi de ancak o kadar ölçebilirsiniz.

GSYH kavramının temelini atan kişi, Rus asıllı Amerikalı Profesör Simon Kuznets. Belki kendisi de şaşırmıştır, ama GSYH fikri, çok hızlı kabul gördü. Bu fikir öyle hızlı gelişti ki, Rutger Bregman’a göre, bazı tarihçiler, atom bombasının bile, GSYH’nin önemi yanında sönük kaldığını ifade ettiler.

Bregman bu durumu bazı rakamlar vererek açıklıyor. 1900’lerin başlarında ABD’de ekonomist kadrosunda çalışan kimse yok iken, bundan kırk yıl sonra, tam 5.000 kişi çalışır hale gelmiş. 1950’lerden itibaren de ekonomistler, ülkenin en aranılan insanları haline gelmişler. Gazeteler, ya spor konularında haberleriyle ya da bünyelerindeki ekonomistlerle etkilerini artırmaya başlamışlar.

Sayıları hızla artan ekonomistler, belki de, toplumda yeni kazandıkları yerlerini korumak adına, yeni anlayışlar ve hedefler oluşturmuşlar. Geçmiş dönemlerde ve hattâ Keynes, Kuznets gibi dönemlerine damga vuran insanların yetiştiği 1900’lü yılların başlarında bile, ekonomi denildiğinde “toplum” akla gelirdi. Hedef, toplumun gelişmesi idi. Fakat 1950’lerden sonra ekonomistlerin hedefi, “ekonomiyi büyütmek” oldu. Bu hedefi de, daha dar bir alana hapsettiler. Hedef artık, GSYH’yi büyütmek oldu.

Peki, büyütülmek istenilen GSYH’den ne anlamalıyız. Çok karmaşık olan GSYH hesaplamalarını biz tam bilemeyeceğimiz için, kamuoyu önünde açıklanan bazı bilgiler ışığında fikirlerimizi belirteceğiz.

Uygulamalardan yola çıkarak, genel anlamda GSYH için şöyle bir tanım yaparsak, herhalde yanılmamış oluruz. Üzerinde fiyat olan her şey, GSYH’ye dâhildir. Üzerinde fiyat olmazsa, hesaplamalara girmez.

Aldığımız bir nesne veya hizmet için herhangi bir ücret ödediysek, GSYH’ye faydamız olur. Ücret vermemişsek veya ödediğimiz halde bunu resmileştirmemişsek, GSYH hesaplarına hiçbir katkımız olmaz. Ödediğimiz ücreti, gerçeğinden düşük göstermişsek, katkımız daha az görünür.

Bu hususta bazı örnekler vererek, GSYH hesaplamalarının sonuçlarını anlamaya çalışalım.

Evde veya işyerinde, işlerimizi kendimiz görüyorsak, başkasına ücret ödemiyorsak, GSYH’ye hiçbir faydamız olmuyor demektir. Bir ev hanımı, evindeki temizlik ve yemek işlerini kendisi yapıyorsa, GSYH hesaplayanlarına göre kötü bir vatandaştır. Ama temizlik için, resmen ücret ödeyerek başkasını çalıştırırsa iyi bir vatandaştır. Ailecek yenilen yemekleri evde kendisi yapmak yerine dışarıda restoranlarda yemeğe giderlerse, GSYH hesaplayıcıları tarafından iyi bir eş olarak değerlendirilir.

Bir anne çocuğunu anne sütü ile besliyorsa, GSYH’ciler açısından kötü bir annedir. Ama hazır satılan çocuk mamaları ile besliyorsa, GSYH hesaplayıcılarının takdirini kazanır.  Çocuklarının dersleriyle ilgilenen, evde onlarla vakit geçiren, onların iyi bir fert olması için emek veren aileler, GSYH hesaplayıcılarının istemediği davranışları sergilemişlerdir. Çünkü ebeveynlerin bu yaptıkları GSYH hesaplarına girmez.

Hâlbuki bu ebeveynler, çocuklarıyla ilgilenmeselerdi, onların uyuşturucuya veya kumarhanelere alışmasının önünü açsalardı, çocuklarına özel öğretmen tutsalardı veya dershaneye gönderselerdi, GSYH hesaplarını artırırlardı. Böylece GSYH hesaplayıcıları tarafından takdir edilirlerdi.

Eğer, sağlıklı olabilmek için kendine dikkat ediyorsan, yürüyüşler yapıyorsan, her insanın yakalanma ihtimali olan kansere yakalanmamışsan, dolayısıyla hastanelere pek gitmiyorsan, GSYH hesaplamalarına girmeyeceğin için, onlar açısından kötü bir vatandaşsın demektir. Ama kendine bakmaz, üşütür, obez olur, vb sebeplerle hastalanıp hastanelere gidersen, tahliller ve sayısız işlemler yaptırdıktan sonra, başka organlarına zarar verebilecek ilaçları alırsan, GSYH’cilere göre iyi vatandaşsındır.

Bir hasta, tekerlekli sandalyede veya yatalak konumda iken, ona aile fertleri evde kendileri bakıyorlarsa, GSYH yerinde sayıyor demektir. Ama hastayı, rehabilitasyon (iyileştirme) merkezlerine veya bakımevlerine atarlarsa, GSYH’nin artmasına hizmet etmiş olurlar. Aynı zamanda kendileri de sıkıntıdan kurtulmuş olurlar.

“Ev kedisi” tabir edilen bir yapın varsa, dışarıda gözün yoksa batakhanelere gitmiyorsan, zina yapmıyorsan, GSYH hesaplarına bir katkın yok demektir. Ama gözün dışarıda olur, dışarıda her türlü ahlak dışı işleri yapabileceğin merkezlere gidersen, GSYH hesaplarını artıracağın için, faydalı vatandaş olursun.

Uysal bir vatandaş isen, GSYH’ye ciddi bir faydan yok denilebilir. Hâlbuki suç işlersen, ortağınla anlaşamayıp ayrılırsan, borcunu ödemezsen, eşinden boşanırsan, GSYH’ye katkın artar. Çünkü avukatlara, muhasebecilere ödemeler yapmak zorunda kaldığın için GSYH’yi artırmış olursun.

Uysal bir vatandaş olarak trafik kurallarına uyuyorsan, ceza almıyorsan, kaza yapmıyorsan, GSYH hesaplayanlarınca kötü bir vatandaşsın demektir. Yollar bozuksa, trafik lâmbaları sıkça söndüğü için trafik kitleniyorsa, GSYH artıyor demektir. Ne kadar çok benzin satılır, ne kadar çok tamirat işi çıkarsa, GSYH o kadar artar.

Ayağını yorganına göre uzatıp kredi almadan, faiz vermeden yaşıyorsan, GSYH’ye katkın az olur. Ama kredi alır, harcamalarını ayarlayamaz çok harcarsan, GSYH’ye katkın artar. Eğer, aldığın kredileri zamanında değil de gecikmeli olarak ödüyorsan, katkın daha çok artar. Kredi olarak verilen paralar, GSYH hesaplayıcılarının çok sevdiği bir şeydir. Çünkü ekonomi çarkını çevirmeye yarar. Hâlbuki bankalar tarafından, gerçekte olmayan paralar kredi olarak verilmiştir. Bizim aldığımız bu krediler, bankanın kendi öz sermayesinden verilmemektedir. Bu durumu, devlet para basmasına benzetebiliriz.

Ülkede yangın çıkmaz, sel ve deprem felâketleri olmazsa, GSYH normal seyrinde devam eder. Ama yangınlar çoğalır, sel ve depremler ne kadar çok tahribat yaparsa, onarım ve yenisi için yapılacak harcamalar, GSYH’yi o oranda artırır.

Küreselleşen dünyada internetin ve iletişimin yaygınlaşması, aslında GSYH hesaplayıcılarının hiç hoşuna gitmez. Eskiden, bilgi edinmek için ansiklopediler, kitaplar alırdık. Benzer şekilde, müzik dinlemek için para ödeyerek ilgili aygıtlarını satın alırdık. İnternet sayesinde, artık bunlara ödediğimiz paralar iyice azaldı. İster herhangi bir hastalığımız konusunda, ister yapmak istediğimiz bir işle ilgili yöntemler konusunda bilgi toplamamız da artık bir tık uzaklığında.

Eğer uzaklardaki aile efradımızla veya dostlarımızla telefon aracılığıyla konuşuyorsak, GSYH’ye az da olsa katkımız olur. Ama internetteki sistemler üzerinden (skype, ovoo gibi) konuşuyorsak, isterse saatlerce hem de görüntülü görüşelim, ek bir ücret ödemiyoruz. Dolayısıyla GSYH, yerinde sayıyor.

Gezegenimizin temiz havasını muhafaza etmek için ağaç diker, çiçek eker, yeşil alan oluşturur, fakat bunları kesip satmazsak GSYH’ye bir faydamız olmaz. Diğer taraftan, yaptığımız bir imalattan daha çok kâr elde etmek için, havanın kirlenmesine aldırmazsak, yaptığımız üretim GSYH’nin artmasına vesile olur. İşin ilginç yanı, kirlettiğimiz havayı kısmen temizlemek için yapılan masraflar da GSYH’yi ayrıca artırır.

Bir ülkenin toprak genişliği az, nüfusu çok ise, bu durum GSYH’nin artması için istenilen bir ortamı oluşturur. Çünkü gayrimenkul fiyatları, diğer benzer ülkelere göre daha yüksektir. Böylece o memleketin GSYH’si benzer şartlardaki diğer ülkelerinkinden fazla çıkar.

Bizim yukarıda sıraladığımız bu örneklerin çok daha fazlasını, hayatın içerisinden gelen her okuyucu verecektir. Bu sebeple, biz örnekleri burada bitirerek, işin bir başka boyutunu ele alacağız.

Hedefleri toplumu geliştirmek değil, sadece “ekonomiyi büyütmek” olan ekonomistler, GSYH hesaplamalarının sınırını her yıl daha fazla genişletmelerine rağmen, arzu ettikleri sonuca ulaşamadıklarını düşünmüş olmalılar ki, yeni bir yöntem geliştirdiler. Yukarıda saydığımız şekliyle, GSYH’yi artırmak için, vatandaşı suç işlemeye, çocuklarıyla ilgilenmemeye, sağlığını korumamaya, hastalarına bakmamaya, trafik kurallarına uymamaya yönlendirmeleri yetmedi.

“Ekonomiyi büyütmek” adına, GSYH hesaplamalarına, mafyanın, karaborsacıların, vergi kaçıranların yaptıkları ekonomik faaliyetleri de ilave ettiler. Tabiatıyla bu faaliyetlerin tamamı hakkında, mafyanın kendisi bile tam bir hesap yapamadığı için, GSYH hesaplayıcıları da tahminler yürüterek sorunu çözdüler. Böylece halk bir gecede ve yattığı yerde zengin oldu. İşin en ilginç yanı, bu tuhaf hesaplama yönteminin uygulamaya başlatıldığı bütün ülkelerin halkı -en azından iktidar taraftarları- GSYH’deki artışı ciddi bir sevinçle karşılanmasıdır.

Bu yazımızdan ve aynı konuyla ilgili önceki makalelerimizden anlaşılan o ki, GSYH uygulaması kesinlikle hatalıdır. GSYH rakamları bu haliyle, bir ülkenin gerçek gücünü göstermez. Mutlaka başka sistemler ve yöntemler bulunmalıdır. Yeri ve zamanı geldikçe çözüm konusundaki fikirlerimizi paylaşmaya devam edeceğiz.

Ekonomi kategorisine gönderildi | GSYH HESAPLAMALARINDAN ANLADIKLARIM için yorumlar kapalı

TOPLUMSAL VE KİŞİSEL SORUNLARIN TEMELİNDE EŞİTSİZLİK VARDIR

TOPLUMSAL VE KİŞİSEL SORUNLARIN TEMELİNDE EŞİTSİZLİK VARDIR

 

Bilindiği gibi, bir insanın istek ve arzularını belirleyen en etkili unsur, nefsidir. Nefsin isteklerini yönlendiren ve tesirli olan etkenlerden biri, çevredir. Kişi, seçimini yaparken, çevresindeki insanların hem sahip olduklarından hem de onların yaptıklarından etkilenir. Bu etkilenme, hepimiz için geçerlidir. Değişen, sadece etkilenme oranımızdır.

Bir insanın, çevresinden etkilenmesinin oranını belirleyen en önemli şey, iradesidir. Kişi çevresinden gelen etkilere, iradesine hâkimiyeti yönünde cevap verir. İradesine hâkimiyeti arttıkça, etkilenmesi azalır. Bir şahsın iradesini kullanabilmesi, sahip olduğu bilgilerin kaynağına olan güvenle doğru orantılıdır. Eğer, iradesini besleyen kaynak, ilâhi nakillerden öğrendiği bilgiler olursa, ilk akla gelen, o kişinin iradesine daha çok hâkim olacağı şeklindedir. Fakat gerçekte böyle olmamaktadır.

İlâhi kaynaklardan geldiğine inandığı nakli bilgileri öğrenmesine rağmen, insanların iradelerine hâkim olmakta zorlanmalarının sebebi, yine çevresidir. Bir kişi, ilâhi kaynaklarda yazılı olan bilgilerin birçoğunu bilmesine rağmen, yine de çevresinin etkisiyle davranır. Çevresindeki benzer bilgilere sahip olan diğer insanların davranışlarıyla, aynı yönde hareket eder. Yani, ilâhi kaynaklar hakkında bilgisi olan kişinin bile, istek ve arzularını etkileyen en önemli etken çevresidir. Dini bilgilere sahip bir insan, “dini bütün” olarak gördüğü bir başkasının davranışlarını takip eder. İnsanlar, dini bütün insanın tavsiyelerine ve anlattıklarına değil, onun davranışlarına bakarlar. Çünkü yaptığı tavsiyeleri değil, onun davranışlarını, kendi nefislerinin isteklerine daha uygun bulurlar. Diğer bir deyimle, tavsiye ettiği ve sabır isteyen şeyler değil, o şahsın yaptığı ve kendi anlattıklarıyla çelişen davranışlarına uymak, insanların işine gelir.

İstek ve arzularımız hususunda, çevremizden ne kadar etkilendiğimizle ilgili bir oran vermek çok zordur. Belki de verilemez. Ama bu etkilenmenin, ergenlik çağındaki gençlerde, yaşlılara göre daha fazla olduğu açıkça görülmektedir. Ergenlik çağındaki gençlerin çevrelerinden etkilenmeleri, yine kendi yaşıtlarından olmaktadır. Daha yaşlı insanların davranışları gençleri daha az etkilemektedir. Bu husustaki bazı fikirlerimizi “Şımartılan Yeni Nesli Bekleyen Gelecek” isimli makalemizde ifade etmiştik. Zaten çevremizdeki gençlere şöyle bir “alıcı gözle” baktığımızda, birbirlerinden ne kadar çok etkilendiklerini müşahede ettiğimizi görürüz.

İnsanlar yaşlandıkça da, çevrelerinin etkisinde kalırlar. Ama bu defa yaşı ilerlemiş şahısların istek ve arzularını belirleyen en önemli amil, çevrelerindeki eşitsizlik olmaktadır. Çevremizde gördüğümüz eşitsizliğin miktarı arttıkça, bu durum giderek, bütün davranışlarımıza yansımaktadır. Elbette çevredeki eşitsizlikten, her insan aynı yönde ve aynı oranda etkilenmez. İrade dediğimiz güç, burada da devreye girer. Fakat göstereceğimiz irade, bizim sadece eşitsizlikten etkilenme şiddetimizi belirlemez. Bizim etkilenme yönümüze de tesir eder.

Çevremizdeki zenginleri görerek, kimimiz hırs yapar ve daha çok gayret ederek kendimizi de zengin yapmaya çabalarız. Kimimiz kısa yolu tercih eder, zenginlerden çalarak maddi sıkıntımızı aşmaya uğraşırız. Günümüz insanlarında görülen ve depresyon diye nitelediğimiz hastalığın bile en önemli sebebi, çevremizde gördüğümüz eşitsizliktir. Psikologların para kazanmalarının altında yatan nedenlerin başında, insanların yaşadıkları eşitsizlik gelmektedir. Psikiyatriste gidenlerin bir kısmının sorunlarının temelinde, onların çocukluklarında yaşadıkları olaylardan etkilendikleri kanaati vardır. Eğer böyle bir sebep var ve çok etkiliyse, bu nedenin temelinde de o insanların çocukken yaşadıkları eşitsizlikler vardır. Yaşadıkları bu eşitsizlik, hem doğrudan kendilerinin yaşadıkları olabilir, hem de ebeveynlerinin, çevrelerindeki eşitsizliklerden etkilenerek çocuklarına karşı oluşturdukları hatalı davranışlarıdır.

İnsanların hayata bakışlarını etkileyenlerin başında, eşitsizlik gelir. Zenginlere, kurallara, siyasete bakışımızı eşitsizlik şekillendirir. Ülkedeki kurumlara olan güven, toplumdaki eşitsizlikle doğru orantılıdır. Bir ülkede adaletin işleyip işlemediğine yani adalete güven konusunda, kararımızı etkileyen en önemli faktör, eşitsizlik hakkındaki düşüncemizdir.

Aile içerisindeki davranışlarımıza bile tesir eden en önemli amil, eşitsizliktir. Aile içerisindeki eşitsizlik, sadece maddi açıdan değildir. Gösterilen sevgi, güleryüz veya azarlama gibi davranışların eşit dağıtılmamasından da ileri gelir. Mutluluğumuzu olumsuz yönde etkileyen önemli faktörlerden birisi de yine, eşitsizliktir. Bazı insanların içki ve uyuşturucuya başlamalarının temelinde, yaşadıkları eşitsizlik vardır.

Hattâ bazı insanların zayıf veya obez olmalarının temelinde bile eşitsizlik vardır. Kimi insan, yiyecek bulamadığından yiyemez ve zayıf kalır. Kimi şahıslar da, kolay kazandığından çok yer şişman olur. Kimisi ise, çevresindekilerin kilolarından etkilenerek zayıf veya obez olur. Eşitsizliğin etkilediği diğer davranışlarımız konusunda, burada ayrıntılı bilgi vermemize gerek yoktur. Biz bazı konulardan bahsetsek bile, okuyucularımız mutlaka, eşitsizlikten etkilenen birçok yeni alan olduğunu bizden daha iyi göreceklerdir.

Elbette her davranışımızın temeli sadece eşitsizlik değildir. Ama sorunlarımız eşitsizlikle doğru orantılıdır. Bütün araştırmalar, eşitsizlik azaldıkça, sorunlarımızın da azaldığını ortaya koymaktadır. Fakat işin ilginç tarafı, eşitsizlik arttıkça, sorunlarımız içinden çıkılmaz bir hâl almaktadır.

Eşitsizliğin sebep olduğu bu sonuçlar, sadece ülke içi bir sorun değildir. Eşitsizlik, insanları önce, aile içerisinde etkilemeye başlar. Yakın çevresindekilerin davranışlarını etkileyerek devam eder, sonrasında bütün dünyaya yayılır.

Bu nedenle, kişisel yapımızdaki düzgünlüğün ve insanlığın geleceğindeki güzelliklerin önündeki en önemli engel eşitsizliktir. Bu eşitsizlik, sadece fakirleri etkilememektedir. Terazinin ağır kefesindeki zenginleri ve güçlüleri de olumsuz yönde etkilemektedir. Bu etkilenmenin nasıl olduğu hususunda, “zenginlik üzerine” bu sitede yazdığımız çeşitli makalelerimizde düşüncelerimizi belirttik.

Bütün insanlar, az veya çok, eşitsizlikten etkilendiğine ve insanlar arasındaki nefretin en önemli kaynağı eşitsizlikler olduğuna göre, çözüm üretmek de hepimizin sorumluluğundadır. Eşitsizliğin, sadece maddi alanda değil, sözlerimizin tutulup tutulmaması, duygularımızın karşı tarafa yansıtılması gibi manevi alanlarda da olduğu gerçeği, hepimizin sorumlu olduğumuzun bir göstergesidir. İster zengin olalım ister fakir, ister sevgi sahibi olalım ister kin dolu olalım, her birimizin yapabileceği şeyler vardır. Yapılabilecekler konusunda, zaten çeşitli makalelerimizde çözüm tekliflerimizi serdettik. Konunun sırası geldikçe, yeni çözümler hakkındaki fikirlerimizi aktarmaya devam edeceğiz.

Sosyal kategorisine gönderildi | TOPLUMSAL VE KİŞİSEL SORUNLARIN TEMELİNDE EŞİTSİZLİK VARDIR için yorumlar kapalı

KURALLARI SADECE İNSANLAR KOYARSA, DÜZEN KURULAMAZ

KURALLARI SADECE İNSANLAR KOYARSA, DÜZEN KURULAMAZ

 

23 Müminun Suresi 71: “Eğer Hak, onların kötü arzu ve isteklerine uysaydı, mutlaka gökler ve yer ile bunlarda bulunan kimseler bozulur giderdi. Hayır, biz onlara şan ve şereflerini getirdik; fakat onlar kendi şereflerine sırt çevirirler.”

Yukarıdaki ayetin başında Yüce Yaradan net bir ifade kullanıyor. Eğer diyor “Tanrı, insanların bazılarının kötü arzu ve isteklerine uysaydı, mutlaka gökler ve yer ile bunların arasında bulunan kimseler bozulur giderdi.”

Ayetin ilk ifadesi, göklerin ve yerin de bozulacağı şeklindedir. Bu anlatımı iki farklı açıdan değerlendirmek mümkündür. Birincisi, cansız olarak nitelediğimiz varlıklardaki bozulmadır. Bu durumu Fussilet Suresi 11inci ayetinden anlamaktayız:

41 Fussilet 11. Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi. Ona ve yerküreye: “İsteyerek veya istemeyerek buyruğuma gelin.” dedi. Her ikisi de: “İsteyerek geldik” dediler.

Demek ki, göğün ve yerkürenin birlikte olması seçimini onlara bırakmadı. Eğer onlara bıraksaydı, bir düzen kurulamazdı. Bazı ateistlerin doğadaki düzenin kendiliğinden olduğunu iddia etmelerinin bir anlamı olmadığını, bu sitede yayınladığımız “Evrenin Yaratılış Sebepleri Üzerine” başlıklı makalemizde ünlü bilim insanlarının bulgularından ve bazı düşünürlerinin ifadelerinden faydalanarak ifade etmeye çalışmıştık.

İkincisi, insanların bilimdeki gelişmeleri hırslarının aracı yapmalarıyla gerçekleşebilir. Nitekim yerküredeki doğal düzen aksamaya başlamıştır. Bu gidişin durdurulmaması halinde, insanlık olarak geleceğimizin karanlık olduğu inancı genel kabul görmektedir. Bu nazik durumu fark eden bazı guruplar şimdiden vaziyeti düzeltmek için çalışmalara başlamışlardır.

Beklenildiği gibi, insanların bilimsel çalışmaları hızlanarak sürecektir. Bilim insanlarının elde ettikleri bazı yeni bulguları, kendi şahsi hırsları uğrunda kullanacak bazı şahıslar ise, her zaman olacaktır. İleride elde edilecek yeni bulguların, yanlış insanların kötü kullanımıyla, yerküreyi saran atmosfere nasıl bir kötü etki yapacağı bilinemez. Hattâ atmosfer dışında daha geniş alanda bile kötü etkisi görülebilir.

Ayetin devamında, gökler ve yerin haricinde ikisi arasında bulunan kimselerin de bozulacağından bahsedilmektedir. Ayetteki “kimseler” ibaresinden ne anlayacağımızı belirlemek için Kur’an’a bakalım. Kur’an’a göre bu ifadeyle, insanlar, cinler ve melekler kastedilmektedir. Meleklerin bozulmasının mümkün olmadığını düşünebiliriz. Ama unutmayalım ki, şeytan da bir melektir.

Ayetteki “kimseler” sözüyle başka kastedilen şuurlu varlıklar da olabilir. Bu durumu biz bilmiyoruz. Fakat aşağıdaki ayetin ifadelerinden bazı şuurlu varlıkların olabileceğinin sinyalini alıyoruz:

17 İsra Suresi 70:  “Andolsun ki biz, insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık. Karada ve denizde taşıtlara yükledik ve temiz yiyeceklerden onları rızıklandırdık. Onları (insanları) yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.”

Bu ayetle ilgili düşüncelerimizi “Allah’ın Bizleri Vekil Yönetici Kıldığı Yeryüzüne, Sahip Çıkalım” başlıklı makalemizde ifade ettiğimizden burada bahsetmeyeceğiz.

Aslında, ayette bahsedilen “kimseler” sözünü biz insanlara söylenmiş olarak değerlendirmemiz, daha uygun olur. Çünkü bizim için önemli olan, biz insanların konumudur. Asıl olan, bizim bu ayetten ne öğrendiğimiz ve ne ders alacağımızdır.

Ayette insanlar arasındaki düzenin bozulmasının sebebi olarak, Yüce Yaradan’ın bazı insanların kötü arzu ve isteklerini yerine getirmesi şeklinde ifade edilmiştir. Ayetin devamından anlaşıldığına göre, Allah, bazı insanların kötü arzularına hiçbir zaman uymaz. Aksine insanları yeryüzündeki vekil yöneticisi olarak gördüğü için, onlara şan ve şeref vermeye çalışır. İnsanların şan ve şeref elde edebilmeleri için de, onlara zaman zaman elçiler göndermiştir. Son olarak da Hz. Muhammed (s.a.v.) aracılığıyla insanlara yol gösterici olarak Kur’an’ı göndermiştir.

Kur’an’a uyarsak insanlık olarak huzur buluruz. Bu konuda yine bu sitede yayınladığımız çok sayıda makalemizde fikirlerimizi ifade ettik. Zaten okuyucularımız, Yüce Yaradan’ın kendilerine verdiği akıl, vicdan ve irade sayesinde, hiçbir açıklamaya gerek kalmadan, huzur bulmak için Allah’ın gösterdiği yoldan gitmeleri gerektiğini kavrayacaklardır.

İnsanların bazısı, Kur’an hükümlerinin yerine, bilimsel yöntemlerle kurallar ortaya koyarak da huzura erişebileceklerini düşünürler. Bu anlayış, bazı dönemlerde geçerli imiş gibi görünebilir. Fakat unutulmamalıdır ki, bilimsel kuralların en önemli özelliği yanlışlanabilir olmalarıdır. Çünkü yanlışlanabilir olmazsa bilim ilerlemez. Yeni bilgi ve bulgulara ulaşılamaz.

Diyelim ki bilimsel bakış açısından bir kural koyduk. Ancak bu kuralın ne kadar bir süre geçerli olacağı belli olmaz. Ne zaman yanlışlanırsa, o an yeni kural devreye girer. Bu durumda, haram ve helali belirleyen, yasak veya geçerli olan anlayışları kapsayan kurallar, sık sık yanlışlandıkları için sürekli değişirler. Hattâ sadece zaman içerisinde değil, yaşanılan bölgeye göre de değişirler.

Böylesine değişken kuralların olması, insanların inançlarını zayıflatır. Nasıl davranmaları gerektiği hususunda, aralarında hiçbir zaman anlaşamazlar. Anlaşabilecekleri bir temel kurallar zinciri olmayınca, insanların huzur bulmaları düşünülemez.

Demek ki, insanların huzurlu bir yaşam sürdürebilmeleri için, adil ve rahmeti bol bir Yaratıcının belirlediği evrensel kurallara ihtiyaç vardır.

Allah’ım, insanların, Senin koyduğun kuralları anlayıp uygulayarak huzur bulabilmeleri için, onlara lütfunla, yardımcı ol Allah’ım, yardımcı ol Allah’ım, yardımcı ol Allah’ım.

Senin her şeye gücün yeter Allah’ım.

Sosyal kategorisine gönderildi | KURALLARI SADECE İNSANLAR KOYARSA, DÜZEN KURULAMAZ için yorumlar kapalı

ŞIMARTILAN YENİ NESLİ BEKLEYEN MUHTEMEL GELECEK

ŞIMARTILAN YENİ NESLİ BEKLEYEN MUHTEMEL GELECEK

 

Sosyologlar ailelerin yapısından bahsederken, eskiden “pederşahi” olarak tanımlarlardı. Diğer bir deyimle “ataerkil” aile şeklindeydi. Günümüz için ise, bu anlayış değişti. Artık ailelerin yapıları “çocukşahi” olarak niteleniyor. 1980’lerden itibaren maddeten kalkınmış ülkelerde başlayan bu değişim, küreselleşmenin etkisiyle bütün dünyaya hızla yayılıyor.

Artık aileler çocuklarını yetiştirirken onlara “sen özelsin” hissini veriyorlar. Çocuklarına bu duyguyu vermeye çalışan aileler eskiden de vardı. Ama gençlerin içerisinde ,kendilerini bu şekilde “özel” görenlerin sayısı hızla artıyor. ABD’de yapılan araştırmalarda 1950’lerde kendini “özel” gören ergenlik çağındaki gençlerin oranı %12 civarında iken, günümüzdeki gençlerin %80’i “özel” olduklarına inanmış. Bu anlayıştaki gençler, ne isterlerse olabileceklerini düşünüyorlar.

Çocuklara “sen özelsin” denilince veya öyle davranılınca, çocukların seçimlerine karışılmıyor. Neredeyse, aldıkları her karar, aileleri tarafından madden ve manen destekleniyor. Bu durum, gençlerin özsaygılarını artırıyor. Özsaygıları aratan gençlerin çoğu, kendisini akıllı ve çekici olarak tanımlıyor. Elbette kendilerini bu şekilde görmelerinin faydası var. Ama bu anlayışları narsizmle beslenirse zararlı olur. Hem kendileriyle hem de çevreleriyle barışık olamazlar.

Çünkü hayata atıldıklarında karşılaştıkları ortamlar ve olaylar, düşündüklerinden çok farklı olmaktadır. Gençler, yaşları ilerledikçe, bir taraftan katı ve acımasız bir rekabetle karşılaşıyorlar. İşsizlik ne demektir öğrenmeye başlıyorlar. İşsiz kalmaları, kendilerinin özel olmadığını, sert bir şekilde anlamalarına sebep oluyor. Böylece dünyanın, yani hayatın soğuk yüzüyle karşılaşıyorlar. Bir taraftan da, dünyadaki sınırsız gibi görülen imkânlarını fark etmeye başlıyorlar. Böylece hayatın soğuk yüzü ile dünyanın sınırsız imkânları arasında bocalamaya başlıyorlar.

Bu bocalamaları, başarısızlıklarını artırıyor. “Sen özlesin”, “sen ne istersen olabilirsin” diyerek yetişen gençler, başarısızlıkla karşılaştıklarında şaşırıyorlar. Suçu kendilerinde aramak yerine, önce ebeveynlerini sonra çevrelerindekileri suçlamaya başlıyorlar.

1990’lardan itibaren, bu durumlarla karşılaşan gençlerin sayıları giderek artıyor. Üst üste birkaç başarısızlık yaşayan gençlerde gelecek kaygıları başlıyor. ABD gibi ülkelerde yapılan araştırmalar, gençlerdeki gelecek kaygısının boyutlarının tahmin edilenden fazla olduğunu gösteriyor. Araştırmalara göre, 1950’lerde psikoloğa giden psikiyatri hastalarının gelecek kaygıları, 1990’lardaki ergenlik çağı gençliğininkinden daha az imiş. Yani gençlerdeki kaygı, eski dönemdeki hastalardan fazla.

Anlaşılan o ki, yaşadıkları rahat ve zengin sayılabilecek ortamlara rağmen, ergenlik çağındaki gençler arasında, depresyon sorunu çok yaygınlaşmaktadır. Bu hususu araştıran Dünya Sağlık Örgütü, endişe etmemiz gereken bir tahmin yürütüyor. Dünya Sağlık Örgütüne göre, 2030 yılında, depresyon, hastalık sebepleri arasında bir numaraya yükselecek. Depresyonun tetikleyeceği diğer hastalıklar ve sorunlar hakkında, bu sitede yayınladığımız “Maddi Kalkınma Hırsının Getirdiği Bazı Sıkıntılar” başlıklı makalemizde fikirlerimizi ifade etmiştik.

Çocuklukları ve ergenlik çağlarına benzemeyen bir dünya ile karşılaşan gençler, erken yaşta çöküntü yaşamaya başlıyorlar. Çünkü mücadele güçleri yetersiz. Çünkü zorluk yaşamamışlar. Bilindiği gibi, yoksulluk sınırında olmayan bir insanı, yaşadığı sıkıntılar güçlendirir. Hâlbuki “sen özelsin”, “sen ne istersen olabilirsin” denilerek yetişen gençler, kolayca kariyer yapacaklarını düşlüyorlar. Fakat genç yaşta, kariyer sahibi olmak yerine, kariyer çöküntüsü yaşamaya başlıyorlar.

Çocuklara ve gençlere öğütlediğimiz bir başka husus da “kendin ol” tembihidir. Bu öğüdü alan genç, çıtayı yükseltiyor. Çıtayı yükselttikçe, bu defa, ulaşmakta zorlanıyor. Zorlandıkça, tatminsizlik başlıyor. Tatminsizlik, iş beğenmemeyi doğuruyor. İş beğenmeme işsizliği tetikliyor. “Sen özelsin” diye yetişen bir genç için işsizlik demek, yukarıda ifade ettiğimiz depresyon demektir. Son araştırmalar, gençlerde, antidepresan ilaçların kullanımının hızla arttığını gösteriyor.

Peki, gençler bütün bunları yaşarken bizler ne yapıyoruz? Konulara nasıl yaklaşıyoruz? Bizim yaklaşımımız gençlerin sorunlarına çözüm olacak yönde değil. Biz (ve diğer gençler) , gençlerin yaşadıkları tatminsizlik, işsizlik ve sinirlilik gibi sorunları, ferdi meseleler olarak değerlendiriyoruz. Kişinin kendi yapısıyla ilişkilendiriyoruz. Hâlbuki gençlerin yaşadıkları bu sorunların hepsi, hepimizin yaşayabileceği toplumsal sıkıntılardır.  Biz, meseleyi kişiselleştirerek değerlendirince, gençlere tavsiyelerimiz de o yönde oluyor. Genç, işinden tatmin olmadıysa, başka bir iş bul diyoruz. Eğer genç kendini mutlu hissetmiyorsa, bir psikoloğa gitmesi veya mutluluk veren gıda, ilaç gibi şeyler kullanmasını öğütlüyoruz. Hastalanmışsa, doktora gitmesini veya ilaç almasını söylüyoruz.

Yani tavsiyelerimizin hemen hepsi, sivrisineklerle ilgili. Bataklığı kurutmayı hiç düşünmüyoruz. Dolayısıyla hem gençlerin o an yaşadığı sorunlara ciddi bir faydamız olmuyor, hem de gelecek kaygılarını gideremiyoruz.

 Gençlerimizdeki kendilerinin “özel” oldukları anlayışını değiştirmek için bir şey yapmıyoruz. İşin ilginç yanı, günümüzde kendilerini farklı olarak gören gençler, aksine birbirlerine daha çok benziyorlar. Beğendikleri birkaç tane yemek çeşidi var. Onlar da ayaküstü yenilenler. Yani yemek çeşitleri bile sınırlı ve birbirine benziyor. Okudukları kitaplar, dinledikleri müzikler de birbiriyle aynı. Çünkü çok satanlar listesini takip ederek alıyorlar. İzledikleri diziler, “reyting” yani, izlenme oranları sonuçlarına göre belirleniyor. Gittikleri filmler de benzer. Tiyatroya zaten pek gitmiyorlar. Giyim kuşamları da birbirinin kopyası gibi. Konuşmalarını dinlerseniz, aralarında bir fark görmekte zorlanırsınız.  Kullandıkları kelime sayısı bile çok sınırlı. Bir konuyu anlatış tarzları neredeyse tıpatıp benziyor. İnternette yaptıkları gezintilere bakarsanız ve tıkladıkları konuları incelerseniz, gençlerin birbirlerine ne kadar çok benzediklerini hayretle müşahede edersiniz.

Yukarıda sıraladığımız açılardan karşılaştırma yaparsak, eskilerin, kendilerini “özel” gören gençlere göre, birbirlerinden farklı daha çok yönlerinin olduğunu görürüz.

Elbette gençlerin hepsi bu konumda değil ve bu sıkıntıları yaşamıyor. Bazı çok zeki veya ailesi güçlü gençler, başarılı oluyorlar. Ama bu gençlerin çoğunun çalıştıkları işlerde, insanlığın faydasına olacak şeyler yaptıklarını görüp gururlanmak istersek, hüsrana uğrarız. Üretimi artıracak, insanlığa faydalı buluşlar yapabilecek kapasitedeki gençlerin bir kısmı, aksine,  kendileri maddeten kazanırken diğer insanların zararına olacak konularda çalışıyorlar. Matematikte ve fizikte dehâ seviyesinde bazı gençler, Google, amazon, facebook gibi yerlerde çalışırken, insanlara reklamları tıklatmanın yolları üzerinde kafa yoruyorlar. Bu reklamların hemen hiç birisi de, gerçek ihtiyaca cevap veren ürünlerle ilgili değil.

Aslında çok önemli olan bu konunun elbette başka yönleri de var. Onları da sırası geldikçe irdelemeye devam edeceğiz.

Gençlik, Sosyal kategorisine gönderildi | ŞIMARTILAN YENİ NESLİ BEKLEYEN MUHTEMEL GELECEK için yorumlar kapalı

ENERJİ TÜKETİMİ, BÜYÜME VE İSTİHDAM İLİŞKİLERİ

ENERJİ TÜKETİMİ, BÜYÜME VE İSTİHDAM İLİŞKİLERİ

 

Ülkelerin maddi gelişmişlikleri kıyaslanırken temel alınan birinci değer, kişi başına düşen gelir tutarıdır. İkinci göstergesi de, enerji tüketimidir. Enerji tüketimi ile milli gelir arasındaki ilişkinin benzer oranda bir doğru orantı içerdiği düşünülür. Enerji kullanımındaki artışın, büyümeyi sağlayacağı varsayılır. Büyümenin de doğal olarak, hem istihdamı hem de milli geliri artıracağı hesaplanır.

Konumuzla ilgili olarak çok fazla istatistik vermeyeceğiz. Bazı sanayileşmiş ülkelerden kısaca örnekler vereceğiz. Her okuyucu kendi ülkesindeki rakamlara ulaşırsa, sonucun bizim vereceğimiz rakamlar doğrultusunda geliştiğini görecektir.

Sanayileşmiş ülkelerin başlarında eski haliyle Batı Almanya gelir. Batı Almanya’da 1965-75 yılları arasında konumuzla ilgili bir hesaplama yapılır. Bu on yıllık dönemde, sınai üretimin %41,2 arttığı görülür. Buna karşılık, enerji tüketiminin sadece %11,9 arttığı anlaşılır.

Benzer hesaplama Fransa’da da yapılır. Fransa’da aynı dönem için sanayi üretimindeki %41 civarında bir artış için, enerji tüketimi %18,9 artar.

Demek ki, sanayi üretimindeki artış, enerji kullanımına göre katlayarak artmıştır. Bu ilişki, doğru orantı olarak tanımlanamaz. “Aralarındaki ilişki aynı doğrultudadır” şeklinde bir ifade daha doğru olacaktır.

Tüketilen enerji ile istihdam arasındaki ilişkiyi gösteren bir araştırmayı ABD Ford Vakfı yapmış. Vakfın araştırma yaptığı 15 sanayi dalı, sanayinin kullandığı enerjinin %45’ini tüketmektedir. Fakat bu 15 sanayi dalının, sanayideki istihdamın sadece %6’sını sağlamaktadır.

Buradan da anlaşılan odur ki, enerji tüketimi ile istihdam arasındaki ilişki bizim düşündüğümüzden farklı gelişmektedir. Çok enerji tüketiliyor olması, çok istihdam sağlamamaktadır.

Bu durumun çeşitli sebepleri vardır. Verimlilikte sağlanan artış, enerji kullanımını artırmadan, üretimi çoğaltmaktadır. Otomatik makinelere geçiş, birim üretim başına olan enerji tüketimini azaltmaktadır. Bu sisteme geçiş aynı zamanda istihdamı da ters yönde etkilemektedir. Benzer şekilde robot kullanımı da öncelikle istihdamı azaltmaktadır. Robotlar enerji kullanımını da azaltmaktadır.

Hâlbuki verimlilikteki artışlar, otomatik makinelere geçiş, robot kullanımı gibi hususlar, maddi büyümeyi artırırlar. Ancak maddi büyüme artmasına rağmen, enerji tüketimi bazen çok daha az artmakta, bazen ise azaltmaktadır. Benzer şekilde, maddi büyümedeki artış, istihdamı da aynı oranda artırmamaktadır. Hattâ bazen daha da azaltmaktadır.

Büyüme, enerji tüketimi ve istihdam arasındaki ilişkinin çok daha farklı olduğunun gözlemlenmesi de mümkündür. Maddeten kalkınmış ülkelerde 2000’li yıllarda izlenen bir durum, maddi büyümede artış görülürken, enerji kullanımında ve istihdamda azalma görülmektedir. Bu durumun sebebini halk deyişiyle şöyle açıklayabiliriz. Sanayileşmesini çok ileriye taşımış ülkeler artık üretimlerini de “yükte ağır, pahada hafif” imalatlardan, “yükte hafif, pahada ağır” konulara yönlendirmişlerdir. Bu sebeple üretimin parasal boyutu ve dolayısıyla büyüme artarken, hem enerji tüketimi hem de istihdam düşmektedir.

Bu sonuç, ülkeler arasındaki maddi büyüme makasının küçüklerin aleyhine olacak şekilde açılmasına sebep olmaktadır. Fakat sadece bu sonuçla kalmamaktadır. İstihdamın azalması, aynı ülke içerisinde işsizlerin artmasına sebep olmaktadır. Artan işsizliğin oranını düşürebilmek için, işsiz kalan insanlar hizmet sektöründe istihdam edilmektedir. İnşaat, temizlik, güvenlik gibi alanlarda istihdam edilen insanların elde edebilecekleri gelirler, “yükte hafif, pahada ağır” işlerde veya “finans” sektöründe çalışanlara göre çok daha az olmaktadır.

Çalışanlar arasındaki bu ücret farklılıkları, gelir dağılımındaki eşitsizliği artırmaktadır. Günümüzde ABD’de, kişi başına düşen gelir 40.000 dolar civarındadır. Fakat bilindiği gibi, Amerika Birleşik Devletlerinde kişiler arasında gelir farklılığı çok yüksektir. En zengin ve en fakir %20 arasındaki farkın en yüksek olduğu sanayileşmiş ülke, ABD’dir. Bu sebeple ABD, Toplumsal Sorunlar Endeksinde, kalkınmış ülkeler arasındaki en kötü yerdedir.

Benzer kişi başı gelire sahip olan Norveç ise, Toplumsal Sorunlar Endeksinde, Japonya’dan sonraki en iyi durumdadır. Çünkü gelir dağılımındaki eşitsizlik, yani en yüksek %20 ile en düşük %20 arasındaki fark, Japonya ve komşusu Finlandiya’dan sonra en düşük olan ülkedir. İsveç de farkın düşük olduğu bir ülkedir. Fakat hem Finlandiya’nın hem de İsveç’in kişi başına düşen milli gelirleri Norveç’ten düşüktür.

Bu sitede daha önce yayınladığımız “Maddi ve Manevi GSYİH Birlikte Olmalıdır” başlıklı makalemizde bu konulardaki fikirlerimizi ifade etmiştik. Sadece kişi başına düşen milli gelir ve enerji tüketimi ile kıyaslama yapmanın yanlışlığını belirtmiştik. Manevi GSMH diyebileceğimiz sağlık, güvenlik ve huzur gibi hususların da karşılaştırılması gerektiğini vurgulamıştık. Gelişmişliğin göstergeleri olarak serdettiğimiz düşüncelerimizi, aynen şöyle sıralamıştık:

“Gelişmişlik, tek başına, bir ülkenin dünya ekonomisi içerisinde kaçıncı sırada olduğu ile ölçülemez.

Gelişmişlik, tek başına, kişi başına düşen milli gelir ile ölçülemez.

Gelişmişlik, tek başına kişi başına düşen elektrik tüketimiyle ölçülemez.

Gelişmişlik, tek başına, insani gelişmişlik ile ölçülemez.

Gelişmişlik, tek başına, sosyal yaşamla ölçülemez.

Gelişmişlik, tek başına, bireylerin mutluluk ve huzurluluk oranıyla ölçülemez.

Uzun söze gerek yok. Kalkınma ve gelişmişlik, bütün yönleriyle birlikte olmalıdır. Gelişmişlik, maddi ve manevi alanda ele ele yürümelidir. Tıpkı insanların büyümeleri gibi, dengeli olmalıdır. Aksi takdirde bir tarafı aksak kalır.

Bir ülkenin maddi ve manevi gelişmişliğindeki dengesizlik oranı arttıkça, o ülkenin sıkıntıları da artar. Ülkelerin sıkıntıları ise, bulaşıcıdır. Diğer ülkeleri, dolayısıyla dünyayı etkiler.”

Gerçekten de uzun söze gerek yok!

Ekonomi kategorisine gönderildi | ENERJİ TÜKETİMİ, BÜYÜME VE İSTİHDAM İLİŞKİLERİ için yorumlar kapalı