İNSANIN İÇİNDE HEM EVLİYALIK HEM EŞKIYALIK VARDIR

İNSANIN İÇİNDE HEM EVLİYALIK HEM EŞKIYALIK VARDIR

 

Bu konuda Tin Suresi şu bilgileri verir:

95/3: Ve bu güvenli beldeye andolsun ki,

  1. Biz insanı en güzel biçimde yarattık.
  2. Sonra da çevirdik aşağıların aşağısına attık.
  3. Ancak iman edip iyi işler yapanlar başka; onlar için devamlı bir mükâfat vardır.

Surenin dördüncü ayetinde, insanın en güzel biçimde yaratıldığını ifade ederken, hem görünüş olarak hem de mecazi anlamdaki yaratılıştan bahsedildiğini düşünüyoruz.

İnsan, sadece dış görünüş olarak bile düşünülebilecek en güzel şekillerdendir. Bedeninin dıştan görünüş olarak bile şekli, ölçüleri, fonksiyonelliği açısından mükemmeldir. Sima olarak ise, en güzel biçimdedir. Bütün sanatçılar bir araya gelseler, farklı bir sima tasarlamaları mümkün olabilir. Fakat güzellik açısından, mevcut simamızdan daha güzel olacağını iddia etmek çok zordur. Fonksiyonel olması bakımından ise, daha işlevli ve güzel bir sima tasarlamak mümkün değildir.

Ayette bahsedilen insandaki güzelliği, mecazi açıdan ele alalım. İç dünyamız açısından bakılınca, Yüce Yaradan’ın insanlara verdiği akıl, vicdan, irade gibi özellikler ve duygular tahayyül dahi edilemeyecek güzelliktedir. İnsana verilen özgürlük ise, oluşturulabilecek en güzel niteliktir.

Peki, insan her yönden en güzel bir şekilde yaratıldığına göre, surenin beşinci ayetini nasıl anlamalıyız? İnsanın “aşağıların aşağısına” atılmasından kastedilen nedir? Bu sorulara farklı cevaplar verecekler olabilir. Ama bütün cevapların ortak kanaati, insana verilen “nefis”tir. Eğer insanlar nefislerinin esiri olurlarsa, her türlü davranışı sergileyebilirler. Başkalarına her çeşit zararı verebilirler. Dolayısıyla, hareketleri insanlık dışı da olsa, çekinmeden yapabilirler. Böylece “aşağıların aşağısına” düşebilirler.

Surenin altıncı ayeti, iman edip iyi işler yapanlara mükâfat verileceğini ifade ediyor. Demek ki insan, iman eder ve nefsinin isteklerine direnerek iyi işler yaparsa, “en güzel biçimde” yaratılmanın gereğini yerine getirmiş olur.

Yukarıdaki sureden anlaşıldığına göre, insanın içerisinde, sanki birbirine zıt düşünen iki ayrı merkez var. Merkezin biri bize, açgözlülüğü, kibirliliği, kıskançlığı, yalancılığı, bencilliği, öfkeyi vs. öğütlüyor. Diğeri ise, sevgiyi, cömertliği, paylaşmayı, alçak gönüllülüğü, dostluğu, yardım severliği, merhameti, dostluğu vs. tavsiye ediyor. Yani bir merkez eşkıyalığa, diğer merkez evliyalığa yönlendiriyor

Bu iki merkezden hangisinin etkili olacağı, şartlara göre değişkenlik arzediyor. Normal şartlarda, o şahsın bizzat kendisi karar veriyor. Kendi özgür kararıyla seçimini yapıyor. Karşılaştığı zorluklara karşı sabırlı davranarak evliyalığa yönelebildiği gibi, hırslı hareket ederek eşkıya olabiliyor. Fakat insanlar, her zaman hür iradeleriyle hareket edemeyebiliyorlar. Günlük yaşamlarında bile, çeşitli sebeplerle baskı altında olabiliyorlar.

Bazen, topluluk içerisinde iken, içinde bulunduğu topluluğun anlayışı ve ruh hali etkili oluyor. Dolayısıyla kendi başına iken vereceği karardan farklı davranabiliyor. Bazen, üyesi olduğu gurubun etkisi oluyor. Gurubun genel anlayışının haricinde hareket etmek bir yana, çoğu zaman, farklı bir fikir bile beyan edemiyor. Bazen, savaş gibi uç örneklerde olduğu gibi, insan, normal zamandakinden farklı davranışlar sergileyebiliyor. Geçmiş davranışlarıyla benzeşmeyen kararlar alabiliyor.

İşte, bizim bu sitedeki yazılarımızın birçoğunun amacı, konumuzla ilgili olarak insanlara yardımcı olmaktır. Bizim gayemiz, insanın içerisindeki evliyalık özelliklerini öne çıkarabilmesi için, onlara yol göstermektir. Evliyalık hasletlerini harekete geçirmesine yardımcı olmaktır. Aslında bu yol göstermeleri Yüce Yaradan her devirde yapıyor. Bize düşen ilave davranış, insanlar için güzel örnekler oluşturmaktır.

Eğer bir insan, içerisindeki evliyalık yönünü öne çıkarmak için harekete geçer ve güzel işler yapmaya başlarsa, Yüce Yaradan, o kişiye yardımcı olacağını beyan etmektedir. Bu beyan sadece kitap sayfalarında kalmamaktadır. Yaşadıklarımızdan anladığımız kadarıyla, kendiliğinden harekete geçerek güzelliklere yönelen her insana, Allah yardımcı olmaktadır. Çevremize bu gözle baktığımızda, bu durumun her insan için geçerli olduğunu görürüz.

Eğer bir insan, içerisindeki eşkıyalığı öne çıkararak hareket eder ve masum insanlara zarar verirse, Yüce Yaradan, o şahsı cezalandıracağını beyan ediyor. Yine çevremizdeki gelişmeleri yakından izlediğimizde görürüz ki, Allah, böyle davrananlara bu dünyada da ceza vermektedir.

Yukarıda bahsettiğimiz mükâfat ve ceza hususlarında bu sitedeki yazılarımızda yeterince örnekler verdiğimizden, burada vermeyeceğiz.

Unutmayalım ki, insanın içerisindeki evliyalık ile eşkıyalık arasında ince bir çizgi vardır. İnançsız veya inancı zayıf bir insan evliya gibi davranırken birden eşkıya gibi hareket etmeye başlayabilir. Dolayısıyla aradaki bu sınırı daha güvenli hale getirmek için, Yüce Yaradan’ın gösterdiği yolları, mümkün olduğunca, içselleştirelim. Kızgın anlarımızda, Allah’ın varlığını düşünerek sabretmeye çalışalım.

Aradaki çizgiyi kalınlaştırmanın bir yolu da, karşımızdakini eşkıya gibi davranmaya zorlayacak işler yapmamamızdır. Bizler karşı tarafı cahil yerine koyarak, kendimizi çok zeki gibi görerek onları aldatmaya devam ettikçe ve sömürdükçe, aradaki çizgi her an aşılabilir. Bizim davranışlarımız neticesinde karşı taraf, evliyalıktan eşkıyalığa geçerse, aslında kabahat bizim olur. Çünkü karşı taraf, bizim, masum insanlara daha fazla zarar vermemizi önlemek için harekete geçmiş olur. Eğer karşı taraf, sadece bizim hatamızı cezalandırmakla kalmayarak, masum insanlara da zarar verir ve kendi şahsi menfaati doğrultusunda davranırsa, bu defa kabahatin bir kısmı ona da yazılır.

Demek ki bizler, hem kendimiz için hem de karşımızdakiler için, içimizdeki evliyalık ile eşkıyalık arasındaki sınırı güvenli hale getirmekle yükümlüyüz. Bu sorumluluk, bilhassa yönetim kademesindeki insanlar için daha çok geçerlidir.

Allah’ım, bizlere, güzel örnekler oluşturabilmemiz için sabır ve sebat ver.

Bizler güzel davrandıkça, lütfunu ve rahmetini bizlerden esirgeme Allah’ım.

Senin her şeye gücün yeter.

YAŞAM kategorisine gönderildi | İNSANIN İÇİNDE HEM EVLİYALIK HEM EŞKIYALIK VARDIR için yorumlar kapalı

AHİRET DÜŞÜNCESİ OLMAZSA, İNSAN HAYATI FACİAYA DÖNÜŞÜR

AHİRET DÜŞÜNCESİ OLMAZSA, İNSAN HAYATI FACİAYA DÖNÜŞÜR

 

Yüce Yaradan, kulları olan insanları başıboş bırakmamıştır. Hz. Âdem’den itibaren, insanlara yardımcı olmak için sürekli peygamberler görevlendirmiştir. Hz. Muhammed’e (s.a.v.) kadar kaç peygamberin geldiği bilinmemektedir. Fakat Müslüman âlimlerin tahminleri 124.000 civarında olduğu şeklindedir.

Demek ki, Allah, insanlara, kendi akıllarıyla bilemeyecekleri hususlarda da yardımcı olmuştur. İnsanların, akıllarını kullanarak ulaşamayacağı hususlardan en birisi, ahiret hayatı konusudur. İnsanlar bu konuda bazı fikirler yürütebilirler, ama gerçeğe ulaşma ihtimalleri çok azdır.

Bilindiği gibi Budizm ve Hinduizm, insanların akıl, vicdan ve iradelerini kullanarak oluşturdukları bir dini öğretidir. Bu öğretilerde, insanları güzel işlere yönlendirmek için, doğum ve ölümün çevrimli olduğu iddia edilmiştir. Her insanın geçmişte başka hayatlar yaşadığı ve gelecekte de başka vücutlarda dünyaya doğacağına inanılmıştır. Öğretinin sistemi, bu anlayış üzerine bina edilmiştir.

Bu öğreti dinleri hakkında bildiklerimizi çok kısa olarak paylaşarak, konuyu izah etmeye çalışalım. Budizm’deki hedef Nirvana’ya (Nibbana) ulaşmaktır. Doğum ve ölüm çevrimli olduğundan, öldükten bir sonraki doğumundaki hayatının kalitesini belirleyecek olan şey, mevcut yaşamındaki davranışlarındır. Bu hayatında nefsinin peşinde koşmuş isen, bir sonraki hayatında cezalandırılmış olarak bir hayat süreceksin. Eğer nefsine hâkim olur, güzel işler yaparsan, bir sonraki hayatında bunun sefasını süreceksin, huzurlu bir hayatın olacak. Ama asıl mutluluğu ve huzuru bulacağın hayat Nirvana olarak tanımlanmıştır. Nirvana her insanın ulaşmak isteyeceği en mutlu ve en huzurlu hayattır. Nirvana ile doğum son bulmaktadır. Bir daha dünyaya geliş olmayacaktır.

Doğum ve ölüm çevrimli olmakla birlikte, sayısı belli değildir. Dolayısıyla belki de, mevcut yaşadığın hayat Nirvana’dan önceki son hayattır. O halde, Nirvana’ya, yani en mutlu ve huzurlu hayata ulaşmak için, son şansını kullanıyor olabilirsin. Bu şansını iyi değerlendir. Nefsine hâkim ol. Güzel işler yap. Nirvana’ya kavuş.

Bu anlayış, Yüce Yaradan’ın bizlere aktardığı, doğum, ölüm konusu ve ahiret anlayışı ile uyuşmamaktadır. Fakat insanları, nefsine hâkim olarak güzel işlere yöneltme açısından temel mantık konusunda uyuşmaktadır. Hem Buda’nın kendi fikriyle ulaştığı anlayışta hem de Allah’ın bize aktardığı sistemde, sebep ve sonuç ilişkisi benzemektedir. Her iki halde de, mevcut yaşamında iyi şeyler yaparsan mükâfatlandırılacaksın, kötü işler yaparsan cezalandırılacaksın.

Hinduizm de benzer anlayışlar üzerine oluşturulmuştur. Hinduizm anlayışında insanlar, evrenin düzeni içerisinde belirli bir yer işgal ederler. İşgal ettikleri yerlere “kast” denilir ve dört ayrı kast vardır. Kast, aslında bizim anladığımız anlamda “sınıf” demektir. Mevcut yaşam içerisinde, bir sınıftan diğerine geçiş yapılamaz. “Dharma” adı verilen komik düzen içerisinde uyumlu yaşayan her insan, bir sonraki doğuşunda bir üst sınıfta hayat sürecektir. Eğer mevcut yaşamında konumuna itiraz eder, düzeni bozmaya çalışırsa, bir sonraki hayatında bir alt basamaktaki yaşama düşer. Eğer en zaten mevcut halde en alt basamaktaki kastta ise, dünyaya bir hayvanın vücudunda gelir.

Dolayısıyla, mevcut yaşamdaki konumuna sabretmek gerekir. Düzeni bozmamak ve sınıfına itiraz etmemek gerekir. Uyumlu yaşarsa, bir sonraki yaşamında bir üst sınıfa geçecektir. Hinduizm’deki en üst kast, mevcut yaşamında zaten her şeyin hâkimi olduğundan, dünyada cenneti yaşıyor gibidir. Yani Budizm’deki gibi, bu dünyada çile çekip, Nirvana’ya ulaşmaya çabalamaya gerek yoktur.

Hinduizm’deki en üst sınıfın, alttakileri boyundurukları altında tutabilmeleri için buldukları yöntem, ahiret anlayışıyla benzeşmektedir. Alt kasttakiler emirlere uyarlarsa mükâfatlandırılacaklar, emirlere karşı gelirlerse, cezalandırılacaklardır.

Şimdi biz kendi içimizden düşünelim. Eğer ahiret hayatı olmasaydı, insanlığın hali nasıl olurdu diyerek fikir yürütelim. Ahiret fikri olmasa idi, meydan zalimlere kalırdı. Dünyadaki mücadele, zalimler arasındaki güç savaşı halinde geçerdi. Güçleri az olanlar birleşerek, güçlü zalimlere karşı savaşırlardı. Ancak savaşlarda sıkça taraf değiştirmeler olurdu. Çünkü tek amaç, kendini kurtarmak olurdu. Güçsüz insanlar için dünya bir cehenneme dönerdi. Ama zalimler için de, benzer şekilde cehennem olurdu. Her zalim insan veya gurup, nereden geleceği belli olmayan ve her an olabilecek saldırı beklemekten, onlardan önce davranmak için çabalamaktan dolayı hayatını yaşayamazdı.

Bizim çok kısa olarak aktardığımız bu fikir yürütmenin çok daha fazlasını okuyucuların yapacağına inanıyorum. Okuyucularımızı, iki milyon yıldan eski tarihlerde var oldukları düşünülen Sapiens’ler konusuyla bağlantı kuracak şekilde fikir yürütmeye çağırıyoruz. Bilindiği gibi Sapiensler, aklı olan varlıklardır. Ama onlarda ahiret fikri olmadığı düşünülmektedir. Nitekim Kur’an’da Yüce Yaradan “Ben halefimi yaratacağım” deyince melekler itiraz etmişlerdir.

Bakara Suresi 30: Bir zamanlar Rabb’in meleklere: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. (Melekler): “A!.. Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz” dediler. (Rabb’in): “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.” dedi.

Meleklerin itirazlarından anlaşılan, daha eski devirlerde yaşayan Sapiens’ler kan döküp bozgunculuk yapmışlardır. İlk peygamber Hz.Âdem olduğuna göre, muhtemelen 30 çeşit diye anlatılan Sapiensler, yok olmuşlardır. Kuvvetle ihtimal, bunlarda ahiret fikri oluşmamıştır. Dolayısıyla bunların bir kısmı birbirlerini yok etmişlerdir. Bir kısmını ekolojik şartlar yok etmiştir.

Sapiensler konusunda fikir yürüten bazı bilim insanları, en son olarak 70 bin yıl önce başlayan Homo Sapienslerin varlığından bahsederler. Homo Sapiens, “akıllı insan” anlamındadır. Bilim insanların iddialarına göre, onlar da eskiden yaşayan Sapienslere benzemektedir. Tek farkları olarak, besin zincirinde yukarıya fırlamalarını ifade ederler.

Muhtemelen Melekler de, tam olarak bilim insanlarının iddia ettikleri gibi olmasa da, akıllı varlıkların yaşadıklarını bildiklerinden ve onların yaşam hikâyelerinden etkilendiklerinden itiraz etmişlerdir. Aslında bu itiraz, bizim anladığımız şekliyle değil, serzeniş şeklindedir.

Yüce Yaradan, peygamberleri aracılığıyla ahiret fikrini bizlere aktarınca, durum değişmiştir. Bazı insanlar, zalimlere karşı hak ve adalet mücadelesi yapmışlardır. Ahiret hayatındaki Cennete kavuşmak isteyenler, bu hedeften aldıkları cesaretle ciddi mücadeleler vermişlerdir. Böylece insanlık, birbirini yok etmeden günümüze kadar ulaşmıştır.

Ahiret hayatının bir başka anlamı daha vardır. Ahiret hayatında, bu dünyadan mazlum olarak gidenlerin intikamı alınacak ve zalimler ahirette cezalandırılacaktır. Eğer bu inanç olmasaydı, mazlumlar da yaşadıkları hayattan bıkarlar ve bazı zalimlerle birleşerek, onlar da zalimleşirlerdi. Böylece dünya yaşanmaz hale gelirdi. Ama böyle olmadı, güçsüz olan mazlumlar sabrettiler.

Yukarıda bahsettiğimiz fikirlerimizin bir kısmıyla bağlantılı olduğu için, bu sitede daha önce “Tito’dan Tarihi İtiraflar” başlığı altında verdiğimiz, Tito’nun sözlerinin bir kısmını tekrar hatırlayalım:

“Ben öldükten sonra toprak olacaksam, diriliş, ceza veya mükâfat yoksa benim yaptığım mücadelenin değeri nedir söyleyin bana? Ha yoldaşlarım kalbine gömülecekmişim veya alkışlanacakmışım neye yarar?

Mazlumca gidenlerle, zalimce gidenlerin hesaplaşma yeri olmalıdır. Hakkını alamadan, cezasını görmeden gidiyorlar. Böyle keşmekeş olamaz. Ben bunu vicdanen hissediyorum. Öyle ki, milyonlarca suçsuz insanlarla yaptığımız eza ve zulümler, şu anda boğazıma düğümlenmiş bir vaziyette…

Onların ahlarına kulak verecek bir merci olmalı… Yoksa insan teselliyi neren bulacak? Bunların bir açıklaması olmalı…”

 

Dini, Sosyal kategorisine gönderildi | AHİRET DÜŞÜNCESİ OLMAZSA, İNSAN HAYATI FACİAYA DÖNÜŞÜR için yorumlar kapalı

SIĞINABİLECEĞİMİZ BAŞKA YERYÜZÜ YOK

SIĞINABİLECEĞİMİZ BAŞKA YERYÜZÜ YOK

 

Başlıktaki konumuzla bağlantılı olarak, bu sitede bazı makaleler yazmış idik. Yüce Yaradan’ın, kâinatı dünya için, dünyayı da insan için kurguladığını düşündüğümüzü ifade etmiştik. Fikrimizi destekleyen Kur’an ayetlerinden örnekler vermiştik. Bir başka yazımızda, insanların, Allah’ın dünyadaki vekil yöneticileri olduğunu, yine ayetlerden örneklerle belirtmiştik.

Bu makaleyi ele almamızın önemli bir sebebi, son birkaç nesildir yaşananlardır. İnsanlık var olduğundan beri, son nesillere kadar geçen sürede, yeryüzünde ciddi bir tahribat olmamıştı. Fakat maalesef, son nesillerde tahribat başladı. Bilhassa yaşayan nesiller olarak, bizim dönemimizde tahribat çok hızlandı.

Yeryüzündeki tahribatlar tek yönlü değil. Belki öyle olsaydı, çözüm üretmemiz kolaylaşırdı. En etkili tahribat, yiyeceklerin genetikleri ile oynanmasıdır. Verimi artırmak için, tohumlarda, yumurtalarda ve spermlerde yapılan tahribatlar kalıcı etkiler oluşturuyor. Genetiği değiştirilen yiyecekler, insan vücudunda tahribata sebep oluyorlar. Kendi hücrelerimiz, yine bizim hücrelerimizin bazısını düşman olarak algılıyorlar.

Bir cephede, aynı ordunun birliklerinin birbirlerini düşman olarak algıladıklarını düşünün. Kara, hava ve deniz kuvvetlerinin birbirlerine yardım etmeleri beklenirken, kardeşlerini düşman olarak gördükleri için saldırdıklarını düşünün. Böyle bir ordunun değil savaşı kazanması, ayakta kalması bile mucizelere bağlıdır.

Yeryüzünde yaptığımız bir başka tahribat, kaynakların hoyratça kullanılmasıdır. Milyonlarca yılda oluşmuş yer altı zenginliklerini, birkaç nesilde bitirmeye çalışıyoruz. İnsanlığın var olduğu günden beri çok az faydalandıkları petrolü, doğalgazı, madenleri, mermerleri vs. birkaç nesilde bitirebilmek için gayret ediyoruz. Hem yerin altını boşaltıyoruz, hem ortadan kaldırmakta zorlanacağımız hurda araçlar, makineler oluşturuyoruz.

Bir diğer tahribat, çevre kirliliğidir. Hava ve su gibi hayati öneme sahip maddeleri kirletiyoruz. Doğayı kirletiyoruz. Yeryüzünü koruyan gökyüzünün yapısını bozmaya çalışıyoruz. Yavaş gibi görünmesine rağmen hızlı ilerleyen bu tahribat, insanlığın geleceği açısından çok önemlidir. Bir orduyu düşünelim. Ordunun silahları yoksa bir işe yaramaz. Silahlar da, onların içerisine yerleştirilen mermiler, toplar, füzeler vs. olmazsa bir işe yaramaz. Mermiler, silahların havası ve suyudur. Eğer mermilerimiz bozulursa, ya ateş almazlar veya silahın içerisinde patlarlar. Dolayısıyla, silahlarımız tahrip olurlar. Yani vücudumuz tahrip olur.

Son birkaç nesilde yapılan bir başka tahribat, insanlar arasındaki muhabbettir. İnsanlar arasındaki dostluk, arkadaşlık ve yardımlaşma gibi duygular giderek azalmaktadır. Kapitalizmin kâr hırsının çok etkili olduğu bu tahribat, insanlığın geleceği açısından çok önemlidir. Yine cephedeki bir orduyu düşünelim. Ordunun kumandanları arasında muhabbet, dostluk, yardımlaşma yoksa o ordunun yenilmesi kaçınılmazdır. Nitekim Türkler böyle bir durumu I. Balkan Savaşı sırasında yaşamışlardır. Ordunun komutanları, birbirlerine yardım etmemişlerdir. Çünkü birbirlerine karşı muhabbet beslemiyorlardı. Sonuçta Türk ordusu kendi tarihinin en inanılmaz yenilgisini aldı. Ancak aynı Türkler, bu mağlubiyetten sadece iki yıl sonra, Çanakkale’de, Dünya tarihinde ender görülen bir başarı kazandılar. İşte muhabbet bu kadar önemli bir etki yapar.

Son dönemde yapılan bir başka tahribat, ekonomik alandadır. Bizler ekonomik buhranlardan ders almadıkça, buhranların sayısı artıyor. Neredeyse her üç yılda, bir yerlerde ekonomik kriz meydana geliyor. Krizin vurduğu bölgeler ekonomik durgunluğa giriyor. Büyük çoğunluğu bu durgunluktan çıkamıyor. Biz ders almadıkça, muhtemel oluşacak ekonomik buhranların şiddeti de artacak.

Her ekonomik buhrandan sonra gözlemlenen bir olgu var. Her kriz sonrasında zenginlerin zenginlikleri, fakirlerin fakirlikleri artıyor. Yani, zenginler daha çok zenginliyor, fakirler daha da yoksullaşıyor. Bu durum, dünyanın birbirine olan düşmanlığını artırıyor. İnsanlar ve guruplar arasında artan düşmanlığın, ne zaman ve nasıl patlak vereceği tahmin edilemez. İnsanların içlerine attıkları bu kin duyguları ne kadar çok birikirse, patlamanın şiddeti de o kadar çok olur. Belki de hiç beklenilmeyen bir şey olur ve insanlığın sonunu getirir.

Dünyadaki tahribatlar için, başka alanlardan da örnekler verilebilir. Bilhassa, insanlığın ulaştığı silah gücünün yapacağı tahribat bile, tek başına yeterlidir. Ama bizim amacımız bazı hususlara dikkat çekmek olduğundan yukarıda verdiğimiz, örnekler yeterlidir.

Burada düşünmemiz gereken bir başka husus daha var. Bilindiği gibi insanlar yapıları gereği, sıkıştıkları yerde Yüce Yaradan’dan medet umarlar. Allah da, çoğu zaman sıkıntıda olanın duasına icabet ettiğini, Kur’an’ın da ifade etmektedir. Fakat Kur’an’da bize yapılan bazı uyarılar vardır. Bunlardan bir tanesi, Yüce Yaradan’ın yardımı gelip sıkıntımızı atlattığımızda, hemen Allah’ı unutup, eski yanlış yolumuza gittiğimiz uyarısıdır. Bir başka ikaz da, Yüce Yaradan’ın bize verdiği akıl, vicdan ve irade ile hareket etmemizdir. Biz eğer sahip olduğumuz bu değerleri iyilik yönünde kullanırsak, bize on misli iyilikle gelineceği, kötülükte kullanırsak misliyle cezalandırılacağımızdır. Bir diğer uyarı da, Firavun hadisesindedir. Bütün ikazlara ve kendisine gösterilen hünerlere rağmen Hz. Musa’ya inanmayan Firavun, öleceğini anlayınca, Yüce Yaradan’a inandığını söyler. Ama ölümün soğuk yüzünü gördükten sonra inandığı için, kabul edilmez.

Demek ki, insanlığı bitirme noktasına getirdiğimizde, hatamızı anlamamız bir işe yaramayacaktır. Yüce Yaradan muhtemelen insanlara yardım etmeyecektir. Bu durumun böyle olacağını, Kur’an’daki, bazı kavimlerle ilgili olarak anlatılan hikâyelerden tahmin edebiliriz. Kavimler uyarılmalarına rağmen, kendilerini düzeltmedikleri için helâk edilmişlerdir. Hattâ Yüce Yaradan, Nuh Tufanı oluşturmuştur.

O halde, vaziyetin ciddiliğini önceden anlayıp, kendimizi düzeltmemiz gerekiyor. Peki, bu anlayışı ve düzelmeyi kimler yapmalı? Biz böyle devam edelim, insanlığın mirasını har vurup harman savuralım, torunlarımız düzeltsin mi diyeceğiz? Yoksa kim düzeltirse düzeltsin, “bize ne” mi diyeceğiz?

Yazımızda çok kısa olarak aktardığımız gibi, yeryüzündeki tahribatın önemli bir kısmından sorumlu olanlar, yaşayan nesillerdir. Yani, günahkâr olan bizleriz. Belki de bizden öncekilerden de günahkâr olanlar vardı. Ama onlar ahirete gittiler ve günahlarının cezalarını çekecekleri muhakkaktır. Biz de günahkâr olduğumuza göre, biz de ahirete gidince cezamızı çekeceğiz. Hiçbir güç bizi cezadan kurtaramaz.

Bizi cezadan tek kurtarabilecek olan, Yüce Yaradan’dır. O da, bizim kendi akıl, vicdan ve irademizle yaptığımız davranışlarımızı değerlendirerek, kurtarmaya karar vereceğini, Kur’an’ında beyan ediyor. O halde, bizim, günahlarımızdan ve cezadan kurtulabilmemiz için çok güzel bir fırsat var.

Eğer, bu fırsatı iyi değerlendirirsek, hem bu dünyada iyi anılırız, hem de ahirette iyi karşılanırız. Seçim bizim.

Unutmayalım, bu kâinatta kaçıp sığınabileceğimiz bir başka yeryüzü ve ahirette kaçacağımız bir yer yok.

Genel kategorisine gönderildi | SIĞINABİLECEĞİMİZ BAŞKA YERYÜZÜ YOK için yorumlar kapalı

BORSALAR, DÜNYANIN EN BÜYÜK KUMARHANELERİ OLMA YOLUNDA

BORSALAR, DÜNYANIN EN BÜYÜK KUMARHANELERİ OLMA YOLUNDA

 

Tarık Elrıfai’nin “İslâmi Finans” adlı eserinde küresel borsalardaki türev piyasası ile ilgili rakamlar veriliyor. Yazarın, İsviçre merkezli Uluslararası Ödemeler Bankası verilerine dayanarak verdiği rakamlar şöyle: Haziran 2008 itibarıyla tüm küresel borsa dışı türev piyasasının kavramsal tutarı 683,7 trilyon dolar. Karşılaştırma yapabilmemiz için dünyadaki bütün ülkelerin GSYİH toplamını da vermiş; toplam 61,4 trilyon dolar.

Demek ki, 2008 yılındaki türev piyasası, küresel ekonomiden 11 kat daha büyük. Peki, ekonomik buhrandan sonra durum değişmiş mi diye soranlar için, 2013 sonu rakamlarını vermiş. Buhrandan beş yıl sonra türev ürün piyasasının boyutu, daha da artmış. Tam 710 trilyon dolara ulaşmış.

Peki, bu kadar inanılmaz boyutlara ulaşan türev piyasası ne demek? İnsanlar, hisse senedi, tahvil piyasaları hakkında az da olsa bilgi sahibiler. Ama türev ürün ne anlama geliyor, bilen çok az. Borsa ile bugüne kadar hiçbir ilgim olmadığından, bazı küçük bilgilerin dışında benim de bilgim yoktu.

İlk çıkarılan türev ürünün adı CDO, yani teminatlı borç yükümlülüğü. Aslı, varlık destekli bir menkul kıymettir. Amaç, düşük kaliteli ipotekli konut kredilerini yatırımcılara satmaktır. En alt değerdeki ipotekli krediyi satabilmek için, yüksek kaliteli krediler ile harmanlanarak, aynı havuzda toplanıyor, birlikte satılıyorlar. Yatırımcılar, yüksek kaliteli ipotekli kredinin hatırına, CDO’ları satın almaya başlıyorlar.

Fakat Wall Street yöneticileri, satışların yeterli olmadığını düşünmüş olmalılar ki, 1994 yılında bir başka yöntem geliştirmişler. Kredi temerrüt takası, yani CDS adıyla yeni bir ürün geliştirmişler. Bu ürünün amacı, bir yatırımın temerrüde düşmesi veya kayıp yaşanması durumunda, satın alan kişiye bir sigorta sağlamak. Yani, ürünün aslı değil, türev bir finansal ürün. Bir aksilik durumunda, CDS’yi satan kişinin, satın alanın zararını telafi edeceğini belirttiği bir finansal takas anlaşması niteliğinde bir ürün. Temerrüde düşülmesi durumunda CDS’yi satanlar, temerrüde düşen krediyi satın alırlar ve satın alan bir geri ödeme almış olur.

Ürünün bu hali, yatırımcılara güven veriyor. Çünkü onlara koruma sağlanmış oluyor. Buraya kadar olan kısım, mantıklı gibi duruyor. Ancak bu güven ortamına rağmen, CDS’leri alanlar doğrudan konuyla bağlantılı kişiler veya kurumlar olacağından, satış miktarı artmasına rağmen yine Wall Street’in beklediği kâr elde edilmemiş olmalı ki, CDS’lerin satışını başkalarına da açmışlar. Borçtan doğrudan doğruya sigorta edilebilir çıkarı olmayanlara ve kredi araçlarına sahip olmayanlara da CDS satışı yapılabileceğini düşünmüşler. Bu şekildeki CDS’lere “çıplak CDS” ismini vermişler. Böylece ikinci bir Pazar yaratmışlar.

Muhtemelen, bu fikrin yatırımcılar tarafından benimsenmesinin sebebi, kredi verilirken ipotek edilen konutun fiyatlarının sürekli artması ve dolayısıyla CDS’lerin kazandırmaya devam etmesidir. Tahmin edileceği gibi, sürekli kazandırdığı düşünülen bir yatırımda, sigortanın bir önemi kalmaz. Dolayısıyla yatırımcı, aldığı türev ürünün sigortalı olup olmamasını umursamaz. Buna rağmen Wall Street, daha çok satış yapabilmek için, CDO ve CDS’leri bir havuza toplayarak, yatırımcıların risklerini azaltmış gibi göstermiş. Tıpkı başlangıçta, kaliteli ipotekler ile çöp ipotekleri aynı havuzda topladığında olduğu gibi, satışlarını artırmayı başarmış. 2007 yılına gelindiğinde, CDO ve CDS’lerin satışları, ABD Borsalarından NASDAQ’ın hacminin 10 katına çıkmış.

Yukarıdaki konunun daha iyi anlaşılabilmesi için, ticari hayattan ve futbol maçlarından benzetmelerle örnekler verelim.

Müteahhitlik yapan B şahsı, yaptığı evleri satmakta zorlanmaktadır. A kişisine evi vadeli satmaya çalışır. Evi alacak kişi maddeten güçsüz olduğundan, müteahhit olan B şahsı, evin değerini yüksek söyler. Ayrıca A kişisinden evi ipotek vermesini ister. Evin değeri daha az olmasına rağmen, A şahsı, ev sahibi olmanın heyecanıyla kabul eder. Müteahhit olan B şahsı, ipoteğin üzerine miktar yazdırmaz.

Bu alış-verişin sonrasında olaylar şöyle gelişiyor.

B şahsının, bir başkasına, C kişisine borcu vardır. Borcunu para olarak ödeyemediği için elindeki ipoteği teklif ediyor. C şahsı, B’nin ipotekli alacağı cirolaması şartıyla kabul ediyor. Çünkü ipotek miktarı yazılmadığından evin değeri artmaya devam ettikçe kazanacak. Bir sıkıntı olursa da, arkadaki cirodan dolayı zarara uğramayacaktır. Buraya kadar normal ticaret yürüyor. A şahsı ev sahibi olduğu için mecburen memnun olurken, B ve C şahısları da kazandıklarını düşündükleri için memnun oluyorlar.

Bu şahısların memnuniyetini dışarıdan gözleyen bazı yatırımcılar, bu pastadan pay kapmak istiyorlar. D, E, F gibi niteleyeceğimiz bu yatırımcılar, C şahsından bu ipotekli alacağı devralmak istiyorlar. Ancak C şahsı, bir şart öne sürüyor. Belgeyi size devrederken arkasını cirolamam diyor. Ev fiyatları artmaya devam ettiği için, kazanç net olarak göründüğünden, D, E, F gibi şahıslar kabul ediyorlar. Bunların kâr ettiğini gören başkaları da devreye giriyor. Bunlar da G, H, K olarak niteleyeceğimiz şahıslara satıyorlar. Zincir böylece uzuyor.

Bazen araya, kendi sermayesi olmayan yatırımcılar da giriyorlar. Her yeni yatırımcı, kendisinin daha akıllı olduğunu göstermek için yeni çözümler üretiyor. Ev fiyatları ülkedeki faiz oranlarından çok daha fazla artmaya devam ettiğinden, düşük faizli kredi çekiyorlar ve bu ipotekli alacağı devralıyorlar. Halk deyimiyle “çayın taşıyla, çayın kuşunu vurmak” istiyorlar. Sıfır sermaye ile kâr elde etmiş olmakla övünüyorlar.

Devreye giren bu yatırımcıların hepsi, ipotek edilen “ev”e güveniyorlar. Bu durumu hayatın içerisinden bir başka örnekle açıklamaya çalışalım. Bir futbol maçında, gol atan takımın oyuncuları sevinç gösterisi yaparken birbirlerinin üzerine atlayınca, nasıl attakinin canı çıkıyorsa, bizim ticarette de öyle oluyor. “Ev” bu ağırlığa dayanamıyor, çatırdamaya başlıyor. İlk çatırdamadan itibaren herkes elindeki evi birbirine vermeye çalışıyor.

Futbol maçındaki sevinç gösterisi sırasında altta ezilen futbolcu, “elini yere vurarak” üzerinden kalkmalarını istediğinde, üst taraftakiler kalkabilmek için altındakilere dayanarak kuvvet alarak kalkarlar. Dolayısıyla alttakileri eziyorlar. Normal durumlarda en alttaki fazla ezilmez. Bu nedenle birçok maçta aynı gösteri yapılır. Ama bazen, atılan gol çok önemlidir ve sevinç aşırı olur. Yedek kulübesindekiler ve hattâ bazı seyirciler de sevinç yumağına atlarlar. İşte bu durumda en alttaki ciddi zarar görür. İşte “ev” de, yani evi ilk satın alıp taksitlerini ödeyen kişi de, böylesine benzer bir ortamda ciddi zarar görür.

Bir futbol maçında futbolcular, ister sevinç gösterisi sırasında isterse başka bir sebeple sakatlanırlarsa, takımın yöneticileri, onların yerine yeni futbolcuları sahaya sürerler. Bilhassa sakatlanan futbolcuların ünlerine göre, onları hem bedava tedavi ettirirler hem de ücretlerini ödemeye devam ederler.

İşte devleti yönetenler de, ilk ev sahibini ezerlerken, diğerlerini büyüklüklerine, ünlerine göre kurtarmaya çalışıyor. En alttaki insan ezilirken, bu garibanın üzerinden para kazananların kazançları devam ediyor. Nasıl, bir futbolcu, transfer ücretinin dışında ayrıca oynadığı maç başı ücret almak üzere anlaştıysa, sakatlık süresince bu ücretlerden mahrum oluyorsa, bizim akıllı yatırımcılar da, bazen az miktarda zarar ediyorlar.

Ama evi ilk alan ve ödemeler yapabilmek için, büyük mücadele veren garibanın hem ev elinden gidiyor, hem de yaptığı ödemeler boşa çıkıyor. Devletler de, ona dönüp bakmıyor. Tıpkı, Yunus Emre’nin bu durumu hicvettiği bir şiirinde “şurda bir garip ölmüş diyeler, soğuk suyla yuyalar” dediği gibi oluyor.

Bilindiği gibi, maçlardaki sevinç gösterisi ilk önce golü atan futbolcunun kendisini yere atarak çimenlerde kaymasıyla başlıyor. Golü atan bu kişiye karşı kıskançlık duyan takım arkadaşları varsa, öncelikle onlar futbolcunun üzerine atlıyorlar. Atlarlarken de güya çok fazla sevinmiş gibi yaparak, diğer futbolcuları ve yedek kulübesini de tahrik ediyorlar. Böylece sevinç yumağı hızla büyüyor. Kendileri altta kalmamak için, kimseye farkettirmeden yumağın kenarına doğru kaçıyorlar. Kendileri ezilmeden, golü atanın ezilmesine vesile oluyorlar. Dolayısıyla golcünün üzerine ilk atlayan(lar)ın sahtekârlığı gözden kaçıyor.

İşte ekonomide de, CDO ve CDS’lerde, Wall Streeet’in ve bazı bankacıların yaptığı sahtekârlıklar, bu şekilde gözden kaçıyor. 2008 ekonomik buhranını araştıranlar tarafından, Wall Street’teki sahtekârlıkların nasıl yapıldığı üzerine çok sayıda kitap yazılması, denetim mekanizmalarının iyi çalışmadığını göstermektedir.

İşin ilginç tarafı, ekonomik buhran sırasında kurtarılan bankaların bazılarının, geçmişte yaptıkları sahtekârlıkların benzerlerini halen devam ettirmeleridir. Yani ne bankalar cephesinde ne de denetleyenler tarafında değişen bir şey yok. Bu duyarsızlık, bankaları, borsacıları ve bu alanlarda çalışan avukatları sevindirirken, insanların geleceğe karamsar bakmalarına sebep oluyor.

Eğer ilgililer, bu konudaki duyarsızlıklarını sürdürürlerse, borsaların dünyanın en büyük kumarhaneleri olduğuna herkes tarafından inanılacağı ve hem kendilerine hem de dünyaya zarar vereceği günlere davetiye çıkarmış olurlar.

Ekonomi kategorisine gönderildi | BORSALAR, DÜNYANIN EN BÜYÜK KUMARHANELERİ OLMA YOLUNDA için yorumlar kapalı

EKONOMİK BUHRANDAN DERS ALINDI MI?

EKONOMİK BUHRANDAN DERS ALINDI MI?

 

Bu konuda karar verebilmek için, günümüzdeki uygulamalara kısaca bakmak gerekiyor. Ekonomik buhranlarla ilgili olarak bu sitede yayınladığımız bazı yazılarımızda, bankaların ekonomik kriz üzerindeki tetikleyici etkilerinden bahsetmiştik. Verdikleri kredileri acele geri çağırarak bunalımı hızlandıran bankaların önemli bir kısmı, devletleri tarafından kurtarılmışlardı.

Ekonomik kriz öncesinde, borsacılar ve bankacılar, en yüksek ücretleri alıyorlardı. Günümüzdeki bankacılar, neredeyse o dönemdeki ücretlerinden daha yüksek ödemeler almaya başladılar. Yani, ödenen ücretlere bakıldığında 2008 buhranından, en azından, bankacılar açısından ders alınmış gibi görünmüyor.

Bankaların sermaye tamponları, eski döneme göre daha düşük. Diğer taraftan bankalar birleşerek büyümeye devam ediyorlar. 2008 ekonomik buhranında, gördük ki, bazı büyük bankalar, sırf “batmalarına izin verilemeyecek kadar büyük” oldukları için kurtarılmışlardı. Demek ki, günümüzde değişen bir şey yok. Birleşerek büyüyen ve yüksek ücretler ödemeye devam eden bankalar, ileride oluşabilecek bir buhran anında, “mecburen” kurtarılacaklar. Şimdiden görünen o ki, tarih tekerrür edecek.

Bankacılara bu durum hatırlatıldığında, hepsinin yaptığı tek bir savunma var. O da, “başka alternatif olmadığı” şeklindedir. Hâlbuki 2008 ekonomik buhranı başladığında hepsi şaşkın haldeydi. Nitekim bankacıların aksakalı olan ABD Merkez Bankasının efsanevi başkanı Alan Greenspan de benzer durumdaydı. Gazetecilere açıklama yapamadığı için, duruma hayret ettiğini ifade etmekten başka bir şey söyleyememişti. Fakat aradan birkaç yıl geçip, bankacılar rahatlayınca bu defa, benzer sorulara kendinden emin cevaplar vermeye başladı.

Greenspan, ekonomik buhran öncesindeki uygulamalarında bir hata olmadığını ifade ederek, fikirlerinde bir yanlışlık bulunmadığının altını çiziyordu. Çünkü ona göre, başka alternatif yoktu.

Demek ki, bir uygulama dibe vurmadan insanlar çözüm arayışını düşünemiyorlar. Demek ki Avrupa, iki Dünya Savaşı yaşayarak dibe vurmasaydı, günümüzdeki Avrupa Birliği fikri ortaya çıkmayacaktı. Demek ki, alternatif aranılması için bütün sisteminin çökmesi bekleniyor veya gerekiyor. Aslında, eğer, ekonomik kriz sırasında devletler bankaları kurtarmasalardı, bütün bankalar domino taşı etkisiyle devrilerek batabilirlerdi. Bankacıların ve bankacılığın bugünkü halini görünce, “bankacılık sistemi batsaydı da, yepyeni ve farklı bir çözüm aransaydı” diye düşünenler  artıyor.

Çünkü anlaşılan o ki, henüz buhranın sebepleri tam anlaşılamamış. Ekonomik krize doğru gidişi başlatan borsalar ve bankacılar, durumdan ders almamışlar. O dönemlere göre daha iyi şartlarda yaşıyorlar. Ama bu yaşama “yaşamak” mı demek gerekir, yoksa “uyku halinde yaşamak” mı demek gerekir siz takdir edin.

Sonradan yapılan araştırmalar gösterdi ki, 2008 ekonomik buhranını tetikleyenler asıl ürünler değil, türev ürünlerdir. Bu ürünlerin ne olduğunu halen anlamak zor. Belki tam olarak anlayan kişi sayısı, bir elin parmaklarını geçmez. Dolayısıyla halk hiç anlamıyor. Ama halk, bankacılar “bu iyidir” dedikleri için satın almışlar. Bankalara bunları satan Wall Street borsacıları da, konuyla ilgili şeffaf ve yükümlülükler içeren bir yönetmelikler oluşturmamışlar. Kendi kârlarını azamileştirmeyi hedeflemişler.

Bu hususu bir başka yazımızda ayrıca irdelemeye çalışacağız. Ancak, bizi, bu yazı konusuyla bağlantılı olarak ilgilendiren soru şu: “Peki, günümüzde bu hatadan dönüldü mü?”. Cevap, “maalesef halen hata devam ediyor”. Hattâ diğer tahvil veya hisse senedi piyasalarından daha büyük hacme sahip. Ama halen şeffaf değil, halen konuyu tam bilen yok. Halen kimlerin ne kadar sorumlu olduğu bilinmiyor.

Geçmiş bütün ekonomik krizlerde benzer hataların geçerli olduğu, sonradan yapılan incelemelerden anlaşılmasına rağmen, köklü bir çözüm düşünülmüyor. Sadece faiz oranlarıyla oynayarak günü kurtarmaya çalışılıyor.

Yazımızın buraya kadar olan kısmına bakılarak, bizim, bankalara düşman olduğumuz düşünülmesin. Ticari sistemin büyümesinde elbette bankaların payları var. Ama bankaların bu katkısı, tahmin edilenden çok az. Bankalar büyüttükleri sistemden, diğer bir ifadeyle, pastadan aslan payını kendilerine ayırıyorlar.

Ticari ortamın zorlaştığı, kârların azaldığı dönemlerde bile, en çok kâr edenler, bankalar oluyor. Hattâ, üretici firmaların bile bilançolarına bakılınca, üretimden elde ettikleri kârlardan daha fazlasını sair gelirler dedikleri faiz, borsa gibi alanlardan sağlıyorlar. Ekonomik buhran aniden hızlanınca, üretici şirketler batıyorlar, ama bankaların çoğunu devlet kurtarıyor. Sonuçta bankalar yine kazanıyor. Bankacılar yine yüksek gelir elde etmeyi sürdürüyorlar.

Bankalar, borsa simsarlarıyla aynı konuma düştüler. Borsa simsarları servet oluşturmayı bıraktılar, servet kaydırması yapıyorlar. Maalesef, bankalar da aynı şekilde servet kaydırması yapıyorlar.

İşin ilginç yanı, finansçıların ve bankacıların, servet kaydırarak kendilerinin zengin olmaya devam etmeleri. Son dönemlerde bu guruba, avukatlar da katıldılar. Onlar da kolay para kazanmanın yolunu bulmuşçasına, servet kaydırma işlerine giriştiler. Avukatlardaki bu yöneliş, bankacıları ve finansçıları da mutlu ediyor. Her türlü sahtekârlığı yaptıktan sonra kanun önünde aklanıyorlar. Hem kazanmaya devam ediyorlar, hem de toplum önünde aklanıyorlar.

Bankacılar ve finansçıların iki yönlü olarak kazanmalarını sağlayan avukatlar da, giderek daha çok dava alıyorlar. Onlar da daha fazla kazanıyorlar. Sonuçta bu üç gurup, doğru dürüst bir katma değer yaratmadan para kazanmaya devam ediyorlar.

Ekonomik krizlerden ders alınmadığının bir başka göstergesi daha var. Bu gösterge dünyanın büyük çoğunluğu için geçerli. Bilindiği gibi, teknolojideki gelişmeler, gerek tarımda gerekse sanayide verimliliği artırdı. Dolayısıyla üretim miktarları, bütün ülkelerde arttı. Ancak, halen yanlış giden bir şeyler var. Halen finans sektörü, tarım ve sanayiden çok daha fazla kazanıyor. Halen finans sektörünün işlem hacmi, tarım sektörünün 8-10 katı büyüklükte.

Bütün bunlar gösteriyor ki, 2008 ekonomik buhranından yeterince ders alınmamıştır. Dolayısıyla yeni buhranların oluşması an meselesidir. Bu hususta zaman verilemez. Fakat kesin olan bir şey var ki, bizleri hazırlıksız yakalayacak yeni bir ekonomik kriz, 2008’den çok daha yıkıcı olacaktır.

O halde bütün dünya olarak hazırlıklı olalım. Bir ülkenin kendi başına hazırlıklı olması hem mümkün değil, hem de bir işe yaramaz. Hep birlikte hazırlanmalı, hep birlikte hareket etmeliyiz.

Ekonomi kategorisine gönderildi | EKONOMİK BUHRANDAN DERS ALINDI MI? için yorumlar kapalı

BAYRAM KUTLAMASI

BAYRAMLAR, NE KADAR ÇOK İNSANA BAYRAM HAVASI YAŞATABİLDİĞİMİZ İLE ÖLÇÜLÜR. BU ÖLÇÜNÜN FARKINDA OLAN BÜTÜN İNSANLARIN VE İNSANLIĞIN BAYRAMINI KUTLARIM.

Genel kategorisine gönderildi | BAYRAM KUTLAMASI için yorumlar kapalı

İNSANLAR, ÜLKELER VE DÜNYA, SADECE DIŞARIDAN DEĞİŞTİRİLEMEZLER

İNSANLAR, ÜLKELER VE DÜNYA, SADECE DIŞARIDAN DEĞİŞTİRİLEMEZLER

 

Bu sitedeki yayınlarımızda, günün yazısının anlamıyla eşleşen sözler de yayınlıyoruz. Bunlardan birisi de, Atilla Han’ın şu sözüdür: “Hiç kimse bir Hun’un kendisi için yapmadığını onun adına yapamaz.”

Bir insandaki değişim, tamamen dışarıdan oluşturulamaz. Mutlaka o şahsın da, kendi içinden gelerek bazı şeyleri arzu etmesi gerekir. Böylece, içten gelen bu isteklerle harekete başlayan insana, dışarıdan yardım etmek isteyenlerin uğraşları bir sonuç verir. Bilhassa, “insanlık anlayışı, hoşgörü, çalışkanlık” gibi hasletler, dışarıdan dikte etmekle kazanılamaz.

Konumuzla ilgili bir Türk özdeyişi de şöyledir: “Yanmadık ocağa, (inatla yanmayan ocağa) çıra kütüğü dayasanız, yine yanmaz!”

Bu durum, sadece insanlar için geçerli olmayıp, ülkeler için de geçerlidir. Hattâ bu durum bütün dünya insanlığı için de geçerlidir. Bilindiği gibi, insanlığa dışarıdan yardım edebilecek tek güç, kâinatın yaratıcısı olan Allah’tır. Yüce Yaradan’ın, her şeye gücü yeter. Dolayısıyla isterse, bütün insanları madden ve özellikler açısından eşit konuma getirebilir. Fakat bu durum, bizlerin özgürlüğümüzü kaybetmemize ve sosyal düzenimizin bozulmasına yol açar. Bütün sistemimiz değişir. Kimse kimseyi çalıştıramaz. Böylece, insanlık olarak, çok kısa sürede eskisinden daha kötü duruma düşeriz.

O halde Yüce Yaradan’dan, insanlığa, mevcut yapı içerisinde kalarak yardım etmesini istememiz daha uygundur. Ancak, böyle bir yardımın gerçekleşebilmesinin tek yolu, bu değişikliği, bizim içimizden gelerek istememizdir.

Kur’an, bu konuda bize yol göstermektedir. Enam Suresi 6/160: “Kim iyilik getirirse, ona o (getirdiği)nin on katı vardır. Kim kötülük getirirse, sadece onun dengiyle cezalandırılır; onlar haksızlığa uğratılmazlar.”

Benzer şekilde, hiçbir ülke, kendi içerisinden gelerek harekete geçmedikçe, dışarıdan ona yardım edilemez. Hiçbir ülke, bir başkasını, dışarıdan destekle zenginleştiremez. Zaten zenginleştirmek de istemez. Hiçbir ülke bir başkasını dışarıdan müdahale ile medenileştiremez.

Bir memleketin insanlarının giyim kuşamlarının değişmesi, kafalarının içinin de değiştiğini göstermez. Bir ülkedeki insanların kibar davranışlar sergilemeleri, onların içten gelen samimi bir davranış sergilediklerini göstermez. Bir ülkedeki insanların kurallara uyuyor olmaları, onların kurallara ve diğer insanlara saygı gösterdiği anlamına gelmez.

Eğer bir insan, kendisi gibi giyinmeyenlere karşı, içinden kızıyorsa veya kendini güçlü hissettiği bir ortamda dışarıdan anlaşılacak şekilde sert bir tavır sergiliyorsa, o şahıs için olumlu sözler söylenemez.

Eğer bir insan, kendisinden daha fakir ve daha az özellikli insanlar karşısında ve/veya güçlü olduğu bir konumda kibar davranışlar sergilemiyorsa, o insana kibar denilemez.

Eğer bir insan, kendi ülkesinde kurallara uyuyor fakat aynı kurallara uyulmadığını gördüğü bir başka ülkede uymuyorsa, o insan kuralları içselleştirememiş demektir.

Bu yapıdaki insanların ortak özellikleri kibirli oluşlarıdır. Kendisi ile benzer güçtekilere karşı kibrini kullanamamaktadır. Bu sebeple kibirli olduğu anlaşılmamaktadır. Fakat kibirli olmaktan daha tehlikelisi, ayrıca yalancı da olmalarıdır. Bir yanlışı yaptıkları halde, karşı taraf ispatlayana kadar, yaptığını reddetmesi, her yeni delil karşısında bahanelere sarılmasıdır. Artık net bir şekilde ispatlanınca da, sadece kafasını öne eğmesi, kendisini düzeltmeye uğraşmamasıdır. İnsanlar için geçerli olan bu durum, ülkeler için de geçerlidir.

Bir ülkenin, iş disiplini olan çalışkan insanlara sahip olması hasebiyle maddeten kalkınması, o ülkenin kibirlilik seviyesini artırmaktan başka bir işe yaramamaktadır. Kibirliliği artan bu ülkeyi yönetenler de, kendilerini en üstün olarak görmeye başlamaktadır. Böylece gözleri körelmektedir.

Her ülkenin bu konumlara düştüğü yıllar vardır. Bu kibre kapılan her insan gibi, her ülke de, sonunda Yüce Yaradan’ın sillesini yemiştir. Kimisi hatasını anlayıp kendini düzeltmiş, kimisi hataları başkalarına yükleyerek, yanlışına devam etmiştir. Geçmiş devirlerde bir ülkenin hatasının sonuçları, çevresiyle sınırlı kalıyordu. Çünkü en hızlı ulaşım aracı “at” idi. Örneğin, Roma Devleti’nin yıkılışının etkisi sınırlı kaldı. Ama dünya, motorize olmaya başladıkça, daha geniş bölgeleri etkilemeye başladı. Nitekim olaylar, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı diye nitelendi. Günümüzde ise, bütün dünya, jet veya İnternet hızıyla etkilenecek hale geldi.

Dolayısıyla sorun, sadece o insanın veya o ülkenin meselesi olmaktan çıktı. Bütün insanlığı ilgilendirir oldu. Bu sebeple, çözümü hep birlikte aramalıyız. Yanlışı birlikte düzeltmeliyiz. Fakat bizim dışarıdan yaptıklarımızın ve uyarılarımızın işe yaraması için, o insan veya ülkenin, kendi içerisinde de değişimi başlatması şarttır. Değişimi içlerinde başlatmayanlar, sadece kendilerine zarar verirler. Çünkü artık, insanlık tarihten ders çıkarmaya başladı. Aynı tip hataların, giderek artan zararlarla sonuçlanması, insanları, “Tarihin Aydınlattığı Geleceği” kurmaya doğru yöneltti.

Sosyal kategorisine gönderildi | İNSANLAR, ÜLKELER VE DÜNYA, SADECE DIŞARIDAN DEĞİŞTİRİLEMEZLER için yorumlar kapalı

İMAN VE AKIL İLİŞKİSİ

İMAN VE AKIL İLİŞKİSİ

 

Bu sitede yayınladığımız konuyla bağlantılı “Akıl-Vahiy Dayanışması” başlıklı yazımızda fikirlerimizi ifade etmiştik. Bu yazımızda konuyu biraz daha farklı zaviyeden irdelemeye çalışacağız.

Bizler, Yüce Yaradan’ın verdiği akıl sayesinde hayatımızı idrak ederiz. Karşılaştığımız nesnelerin ve olayların sebeplerini, sahip olduğumuz akıl ile araştırırız. Yine aklımızı kullanarak, “gayeleri” de araştırırız. Allah’ın akıl verdiği her şahıs, sebepler ve gayeler üzerine düşünür. Bazılarımız konular üzerinde daha az düşünür. Bazılarımız, derinlemesine düşünmeye çabalar. Aklının bütün gücünü kullanmaya gayret eder.

Fakat hepimiz yaşayarak biliyoruz ki, aklımız bir yerde tıkanır. Sebepler ve gayeleri bazen kavrayamayız. Bazen ise, ulaştığımız sonuçlar, bize mantıklı gelmez. Hâlbuki mantık sistemini oluşturan da bizim aklımızdır. Dolayısıyla cevaplar hususunda bazen aciz kalması normaldir. Çünkü bizim sahip olduğumuz aklı veren Yüce Yaradan, bizim ihtiyacımız oranında vermiştir. Zaten her insanın aklını kullanma kapasitesi de farklıdır. En yüksek kapasite ile kullanan bile, aklıyla her olayı anlayamaz.

Bir tarafta, en az on milyar ışık yılı büyüklüğünde bir evren var. Diğer tarafta hücre içinde, bir milimetrenin yüz milyonda birinden (femtometre) küçük maddeler var. Cansız maddelerde elektronlar var. Hepsinin çok ilginç özellikleri var. Bu özellikler, kâinattaki o madde veya canlı var olduğundan beri aynı yapıda, aynı işi görüyor.

Arılar, var olduklarından beri aynı işi, hiç sıkılmadan, yapıyorlar. Arılar, kovanlara yumurtalarını bırakıyorlar. Yumurtadan çıkan her yeni arı, aynı görevini yerine getiriyor. İşçi arı bal yapıyor, petek oluşturuyor, asker arı, onları koruyor. Bir kovandaki yumurtadan çıkan arı, başka kovana gitmiyor. Gün boyu dolaştıktan sonra, yan yana dizilmiş kovanların içerisinden kendi kovanını buluyor.

Örümcekler, sineği bütünüyle yiyor. Kanadını, ayaklarını, her tarafını yiyor. Sonra yedikleri çok sağlam bir halat olarak çıkıyor. Bu halatlarla da matematik bir hesap üzerine ağ haline getiriyor.

Başka örnekler vermeye gerek yok. Bütün bunları aklımızla çözemeyiz. Biz sadece, arılardaki bal yapma mekanizması nasıl çalışıyor, örümcekteki incecik sağlam halat nasıl oluşuyor konularını araştırabiliriz. Elde ettiğimiz bulgularla, işleyiş hakkında fikir yürütebiliriz. Fakat bütün bunların sebepleri ve gayeleri üzerine fikir yürütmeye başladığımızda bir yerde tıkanırız. Dünyada yaşayan canlıların tamamı için fikir yürütmeye kalkışamayız. Çünkü henüz denizlerde ve karada yaşayan canlıların tamamı hakkında bilgimiz yok. Bilmediğimiz nice canlılar var.

Sadece canlılar değil, cansız maddelerle ilgili olarak da, bilmediğimiz nice şeyler var. Bilimsel araştırmalar ilerledikçe, bildiğimizi zannettiğimiz bir maddenin, yepyeni özelliklerini gözlemliyoruz. Dolayısıyla cansız maddelerin de varlıklarının sebep ve gayeleri hakkında fikir yürütmemiz çok zor.

İşte, aklımızın tıkandığı yerlerde, peygamberler aracılığıyla bizlere iletilen nakli bilgiler devreye girer. İlk peygamber Hz. Âdem’den son peygamber Hz. Muhammed’e kadar, her birine gelmiş olan vahyin bizlere yansıması, imandır. İman olmadan, sebep ve gayeler hakkında yürüteceğimiz fikirler, askıda kalır.

Yaptığı bilimsel araştırmalarda ulaştığı sonuçları ve işleyişteki muhteşem düzeni gören bir kişinin imanı daha derin olur. İmanı derinleştiren bir başka husus, kendimizi ve çevremizdeki varlıkları sorgulamamızdır. Sadece canlı cansız varlıkları değil, olayları da sorguladıkça, imanımız derinleşir. Yüce Yaradan’dan şüphe duyan hangi insan bu sorgulamayı yaparsa yapsın, aklına takılan şüpheyi yener ve imanı güçlenir.

Kur’an’da, Bakara 260 da, Hz. İbrahim, kalbinin yatışması için, Allah’tan, ölüleri nasıl dirilteceğini göstermesini ister. Yüce Yaradan, makul karşılar ve gereğini yapar. Hz. İbrahim’in kalbi mutmain olur, imanı güçlenir. Bizler, Hz. İbrahim gibi bir konumda olamayız. Dolayısıyla, Allah’ın bize doğrudan cevap vermesini bekleyemeyiz. Fakat bizler, yaşadığımız bazı olayları bu gözle irdelersek, Yüce Yaradan’ın, Kendi varlığını bizim gözlerimizin önüne serdiğini görürüz. İrdeledikçe imanımız pekişir. İmanımız güçlendikçe, aklımızı Allah’ın gösterdiği yolda kullanmaya gayret ederiz. Hinlik düşünmeyi bıraktıkça, aklımızın daha iyi çalıştığının farkına varırız.

Sonuç olarak, iman, aklın bittiği yerde devreye girer ve sınırlı aklımıza sınırsız kapılar açar.

Dini kategorisine gönderildi | İMAN VE AKIL İLİŞKİSİ için yorumlar kapalı

İSLÂM’DA SAVAŞ VE BARIŞ ÜZERİNE

İSLÂM’DA SAVAŞ VE BARIŞ ÜZERİNE

 

Bu sitede yayınladığımız “Savaş ve Barış Üzerine” başlıklı makalemizde, konuyu kavramlar açısından değerlendirerek, fikirlerimizi ifade etmiştik. Bu yazımızda hem daha farklı bir pencereden hem de İslâm açısından irdelemeye çalışacağız.

Bilindiği gibi İslâm, barış ve huzur dinidir. Müslüman bilinen bazı insanların ve devletlerin uygulamalarındaki kimi farklılıklar, bu gerçeği örtemez. Bu sebeple, Müslüman öncelikle kendisiyle barışık olmalı ve kendisi huzur bulmalıdır ki, toplum huzurlu olsun. Müslüman bir fert, kendi iç barışından sorumludur. Aynı şekilde toplumun huzuruyla ilgilenmekle de yükümlüdür. Bu yükümlülük sadece yöneticiler için değil, her bir Müslüman kişi için de geçerlidir.

İslâm’da “bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” anlayışı yoktur. Hattâ günah seviyesinde hatadır. İslâm’da, her bir Mümin, önce kendisi güzel örnek oluşturmakla yükümlüdür. Sonra çevresine, “Hakkı tavsiye” etmekten sorumludur. Bununla da yetinmeyerek insanlara “iyiyi emir, kötüyü men” etmeye gayret etmelidir. Hülâsa, Allah’ın emirlerini insanlara anlatmak, her bir müminin görevlerinin en başlarında gelmelidir. Hiçbir maddi menfaat gütmeden insanları uyarmaya, onları irşada çabalamalıdır. Dolayısıyla “bana ne” veya “benden önce yöneticiler, yetkililer var, onlar yapsın” demesi mümin olma vasfını kaybetmesine sebep olur.

O halde, bir Müslüman, önce, kendi içerisindeki barışı ve huzuru sağlamak için savaşmalıdır. Kendi nefsiyle savaşarak, kendi içerisinde sulh olmalıdır. Kendi içerisindeki kötülükleri yenmiş ve barışı sağlamış bir Müslüman, çevresine yönelerek, etrafındaki kötülüklerle savaşarak toplumsal barışın sağlanmasına katkıda bulunmalıdır. Her fert bu savaşı, kendi gücü ve kapasitesi nispetinde yapmalıdır.

Bir Müslüman, gücü yettiğince, kötülüğü doğrudan engellemelidir. Buna gücü yetmezse veya konumu farklı ise, diliyle ya da yazılarıyla müdahale etmelidir. Buna da gücünün yetmeyeceğini düşünüyorsa, durumu yetkililere ve ilgililere bildirmelidir. Bilgi vermekle de kalmayarak, sonucu takip ederek gerekenin yapıldığını anlayana kadar uğraşını sürdürmelidir.

Yukarıdaki üç farklı yönteme rağmen, Allah’ın rızasını kazanmak isteyen bir Müslüman, kötülüğü doğrudan engelleyecek gücü kendisinde aramak, bulamadıysa, o güce ulaşabilmek için gayret etmekle yükümlüdür. İslâm’da pısırıklık yoktur. Unutmayalım ki, Yüce Yaradan, kimseye gücünün üzerinde bir yük yüklemez. Toplumsal barışı sağlama yükünü kendiliğinden yüklenen insana da, Allah, yükü kaldırmada yardımcı olur.

Bilindiği üzere bir Afrika atasözünde “bir çocuğu, bütün köy yetiştirir” denilir. İslâm’daki anlayış da buna benzerdir. Ama bir ilavesi vardır. Müdahale çift yönlüdür. Yani hem bütün köy, her bir çocuğun yetişmesi için, hem de bir kişi, bütün köyün barış ve huzuru için çabalamakla yükümlüdür.

İslâm, devletlerarasındaki savaş ve barış ilişkilerini de derinlemesine ele alır. Buradaki anlayış da, fert ile toplum arasında yukarıda bahsettiğimiz ilişkilere benzerdir. İslâm, devletlerarasındaki ilişkilerde de barışı hedefler. Ancak, barışı temin maksadıyla, her an savaşa hazır bir güçte olunmasını, Müslümanların da düşmanın silahıyla silahlanmasını ister. Fakat bu gücü, ganimet uğruna veya şöhret için karşı tarafa saldırmakta kullanmayı yasaklar.

Nasıl, bir insandan, kendi nefsinin aşırı arzularına ve başkalarına zarar verebilecek isteklerine karşı cihat etmesi istenildiyse, İslâm ordusundan da, kendisini savunma, zulmü ortadan kaldırma, Hak ve Adaleti tesis etme maksadıyla savaşması istenilir.

Hakkı ve Adaleti tesis etmek isteyenler, mücadeleleri sırasında yukarıdaki anlayışa uygun davranmaya çalışmalıdırlar. Gerek bir bölgede gerekse dünyada, barışı tehdit eden, kötülük tohumları eken guruplar ve devletler olursa, bunlar önce uyarılmalıdır. Kendilerini düzeltmeleri için fırsat tanınmalıdır. Bütün ikazlara ve gösterilen hoşgörüye rağmen, inatla kötülük peşinde koşanlar ise cezalandırılmalıdır. Bu uygulama, Yüce Yaradan’ın Kur’an’daki anlatımına uygundur.

Nasıl fertler, toplumda huzurun sağlanması hususunda sorumlu iseler, Hak ve Adaleti tesis etmekle yükümlü güçler de, aynı sorumlulukla hareket etmek durumundadırlar. Müdahale için kötülerin hareket etmelerini beklemek, takdir edilen bir davranıştır. Fakat bazen masum insanların ölmesini önlemek ve barışı korumak için, harekete geçmelerini beklemek gerekmez. (Enfal 8/58) Yeterli bilgi toplanmış ve yapacakları kötülüklerin planları öğrenilmişse, hemen durum istişare edilir. Cezalandırmak için ortak bir kanaat oluşursa, kötülük yapacakların hareket etmelerini beklemek yanlış olur. Bilhassa, defalarca uyarılanlar, söz verdikleri halde bozanlar veya onların şürekâsı bu kötülükleri planlıyorlarsa, hiç beklemeden ve aniden cezalandırılmalıdır. (Tevbe 9/12). Kötülük peşindeki bu insanlara, geçmişte yapılan ikazların dozuna göre, cezanın şiddeti artırılabilir. Nitekim böyleleri için, Allah’ın helâk cezası, ansızın gelmiştir. Cezalandırma işlemi, kötülük planlarından gerçekten haberi olmayanlara uygulanmaz. Haberi olmasına rağmen planlayanlarla birlikte hareket etmeyenler ise, bildiklerini haber vermedikleri için, son defa uyarılır.

Her şeyi bilen Yüce Yaradan, kendilerini düzeltmemekte ısrar ederek kötülük yapmayı sürdürenleri helâk ederken, haksızlık yapmamıştır. (Yunus 10/44) Biz de haksızlık yapmamak için, elde ettiğimiz bilgileri aramızda hızla istişare etmeliyiz. İstişare sonunda bir karar aldıysak, Allah’a tevekkül ederek kararımızı uygulamalıyız. (Ali İmran 3/159) İlgili kurullarda istişare edildikten sonra adım atılırsa, Kur’an’daki savaş ve barış anlatımlarına uygun bir davranış sergilenmiş olunur.

Diğer taraftan, eğer, ikazlara uyarak kendilerini düzeltirlerse, artık, barış sağlanmış demektir ve onlara dokunulmaz. (Enfal 8/61). Af dileyerek kendini düzeltip güzel işler yapanlara, eski yaptıklarını bahane ederek saldırmak, İslâm’a göre zalimliktir. Bize saldıranlara karşı da olsa, haksız saldırıda bulunmak da İslâm’a aykırıdır. (Bakara 2/190)

Sonuç olarak, İslâm, bir barış ve huzur dinidir. Yüce Yaradan, bizi, barış ve huzuru hem kendi içimizde hem de toplum hayatımızda sağlamakla yükümlü tutmaktadır. Kendi nefsimize karşı savaşta, Yüce Yaradan’ın yol göstericiliğine ve desteğine ihtiyacımız vardır. Toplumsal huzurunu ve barışı sağlamak için de, hem Onun desteğine ve yol göstericiliğine, hem de güçlü olmaya ihtiyacımız vardır. Kendiliğimizden başarma ihtimalimiz zayıftır. Allah, gerek kendi içimizde ve gerekse toplum hayatımızda barış ve huzuru sağlamak için mücadele etmek isteyen ve gayret gösteren her insana, yol gösterecektir inşallah.

Dini, Sosyal kategorisine gönderildi | İSLÂM’DA SAVAŞ VE BARIŞ ÜZERİNE için yorumlar kapalı

DÜNYA KÜRESELLEŞTİKÇE ÇALIŞMA SAATLERİMİZ ARTIYOR

DÜNYA KÜRESELLEŞTİKÇE ÇALIŞMA SAATLERİMİZ ARTIYOR

 

Günümüzden yüz yıl önce fikir beyan eden ekonomistler, yaşadığımız şu günlerde haftalık çalışmanın 15 saate ineceğini iddia ediyorlardı. O dönemin en meşhur ekonomisti olan Keynes, bu hususta başı çekiyordu. Şu günlerde yaşayan bizlerin en büyük sorununun can sıkıntısı olacağını vurguluyorlardı. 1929 daki büyük ekonomik buhran için çözüm ürettiği zannedilen, bu nedenle dünya çapında üne kavuşan John Maynard Keynes, böyle düşününce diğerlerinin farklı fikir beyan eden pek çıkmadı. Farklı düşünenler olmuşsa da, o günlerin yaygın fikrine ters düştüklerinden, “cahillikle” suçlanarak susturulmaları ihtimali kuvvetlidir. Çünkü o dönemde sadece ekonomistler değil, bazı siyaset bilimcileri ve politikacılar da aynı fikri paylaşmakta beis görmüyorlardı.

Böyle düşünmelerinin kökeni eskilere dayanıyordu. Karl Marks da, boş vakitlerimizin çok olacağı bir dünya hayal ediyordu. ABD’nin kurucularından olan Benjamin Franklin de, günün birinde, günde dört saat çalışmanın yeterli olacağını söylüyordu.

Gerçekten de, bilhassa maddeten kalkınmış ülkelerden başlamak üzere, çalışma saatleri azalmaya devam etti. Ancak 1980’li yıllarda, çalışma saatlerindeki düşüş durdu. 1990’lı yıllarla birlikte, tekrar artmaya başladı. Resmi olarak haftalık çalışma saati süresi (mesai) artmıyor. Fakat çalışılan süre artıyor.

Gelecek plancıları, insanların boş vakitlerinde neler yapmaları gerektiği konusunda tartışıyorlardı. Boş vaktin ahlâksızlık, aylaklık, kişisel şiddette artış gibi sorunlar çıkaracağını bahsedenler çoğunlukta idi. Bazıları ise, 2000’li yıllardaki bir erkeğin, evinde eşiyle sohbet keyfi yaşayacağını düşlemişti. Fakat tam tersi oldu. Kadınlar da iş hayatına girdi. Kalkınmış ülkelerde, kadınların maaş almaya başlamalarının sonucunda aile gelirlerine katkısı, 50 yıl öncesinde %5 civarında iken %40’lara tırmandı. Bu durum gelişmekte olan ülkelerde de değişmeye başladı. Dolayısıyla evde sohbet yapacak zamanları azaldı. Çünkü her iki eş eve yorgun gelmeye başladı. Diğer taraftan, Televizyon sektöründeki gelişmeler sonucu, evde iken de sohbet yapılamaz oldu.

İşin ilginç yanı, çalışma sürelerindeki bu artış sadece fakir ülkelerde olmadı, zengin devletlerdeki çalışma miktarları da arttı. Sohbetlerdeki azalma ise, televizyonun girdiği her ülkede mevcut.

Bu durumun sebeplerini irdelediğimizde, çok farklı etkenler olduğunu görüyoruz. Ancak aşağıda belirteceğimiz nedenlerin temelinde yatan gerçeğe bakınca, hepsini “küreselleşme” başlığı altında toplayabiliriz.

Çalışma saatlerimizin artmasının altında yatan en önemli sebep, tüketme hırsımızdır. Bu sitede yayınladığımız bazı yazılarımızda tüketim anlayışımız konusunu irdelemiştik. Günümüzdeki tüketim anlayışının, ihtiyaçtan değil “hava atmaktan” kaynaklandığını ifade etmiştik. Tüketmedeki bu algılama, kredi kartlarıyla birleşince, harcama kalemlerimizdeki sınır kalkıyor. Harcamanın sınırı kalkınca, çalışma saatlerindeki sınır da sürekli üste çekiliyor.

Bundan bir asır önceki “vakit” anlayışı değişti. Vakit, “nakittir” anlayışı hâkim olmaya başladı. Vakit, “nakit” olunca, bu deyiş bizim kamçımız oldu. Hepimizin yaşayarak gördüğü gibi, küreselleşme, insanları, dostluk ilişkilerini geliştirmeye yöneltmedi. Aksine, insanlar arasındaki rekabeti geliştirdi. Rekabet ortamı, tüketimi tetikledi. Sonuçta üst paragrafta ifade ettiğimiz gibi, tüketim de çalışma saatlerimizi artırdı.

Çalışma süremizi artıran bir başka etken, internet kullanımı, akıllı telefonlar ve bilgisayarlardaki gelişmeler. İnternete bağlı akıllı telefonlar ve bilgisayarlar, bizleri mesai saatleri dışında da ulaşabilir yapıyor. Bize ulaşanlar, bizden cevap bekliyorlar. Onlara vereceğimiz cevaplar için çoğunlukla ek çalışma yapmamız gerekiyor. Böylece, mesai dışında da çalışmak mecburiyetinde kalıyoruz. Hem de fazla mesai ücreti almadan.

Çalışma süremizin artmış görünmesinin başka sebepleri de var. Eskiden para karşılığı olmadan yaptığımız bazı şeyler, çağımızda ayrı bir “iş” olarak görülüyor. Bu nedenle karşılığında para kazanıyoruz. Eskiden sanatla, bilimle ve sporla uğraşanlar, bunu hobi niteliğinde görüyorlardı. Dolayısıyla para kazanma hırsıyla yapmıyorlardı. Şimdi ise, neredeyse tamamen bir kazanç kapısı oldu.

Eskiden, vakıflar kurarak veya vakıflarda görev yaparak insanlara yardımcı olmak, hayırsever davranışlar sergilemek parasız yapılan aktivitelerdi. Günümüzde ise, para alınarak yapılmaktadır. Eskiden dostlar, birbirlerinin “psikoloğu” idi. Bu destekleri için hiç para almazlar, belki de kendileri para harcardı. Günümüzde bu işi yapmak da kazanç kapısı oldu. Bütün bu kazanç kapıları, çalışma saatlerimizin artmasına vesile oldu.

Bundan yüz yıl ve daha öncesinde, çalışmanın fakirlerin işi olduğu düşünülürdü. Zenginlerin çalışması ayıplanırdı. Zenginler kendileri çalışmaz, kâhyaları veya yardımcıları aracılığıyla fakirleri çalıştırırlardı. Bu anlayış değişti. Değişmekle kalmadı, günümüzde tam tersine döndü.

Çağımızda, toplumda saygınlık kazanmak isteyen bir kişi, işlerinin çok yoğun olduğundan dem vurmak zorundadır. Çünkü yoğunluk, toplumda saygınlık kazanmanın bir sembolü haline geldi. Bu anlayış, sadece beyaz yakalı çalışanlar için geçerlidir diye düşünenlerimiz olabilir. Fakat öyle değil. Patronlar için de geçerli. Bilhassa teknolojik üretim konularında çalışan patronlar ve çalışanları, yoğun çalışmaktan gurur duyuyorlar. Rutger Bregman’ın aktardığına göre, 1980’lerde Apple çalışanları “Haftada 90 saat çalışıyorum ve buna bayılıyorum!” yazılı tişörtler giyiyordu.

İş yükünün çokluğundan yakınmak, kendini önemli biri gibi göstermenin bir yolu olunca, başkaları da bu yolu kullanmaya başladılar. Çalıştığı iş yerinde akşama kadar doğru dürüst bir iş yapmayıp internette veya sosyal medyada dolaşan gençler de, bu yöntemi kullanıyorlar. Çünkü gençler arasında da, tembellik, işsizlikten daha hor görülüyor.

Keynes ve diğerlerinin çalışma saatleri konusundaki tahminleri şimdilik tutmadı. Ama insanların zenginleyecekleri hususundaki savları, belki de onların düşündüğünden daha fazlasıyla gerçekleşti. Kalkınmış ülkeler eskiye kıyasla çok zenginledi. Orta halli memleketler bile, geçmişlerine kıyasla zenginlediler. Fakat maalesef günümüzün sorunu stres, gerginlik ve geleceğe karşı duyulan belirsizliktir. Yani eskilerin düşündükleri gibi boş vakit sıkıntısı değil.

Bu durumda atalarımızın sorunları ile bizimkiler yer değiştirmiş gibi görünüyor. Atalarımız fakir idiler, ancak, Batıdaki ezilen işçilerin dışındakilerin, bolca boş vakitleri vardı. Biz ise genel anlamda atalarımıza göre zenginiz, fakat Sakıp Sabancı’nın deyimiyle “zaman fukarasıyız”.

Yani bir türlü dengeye gelemedik. Gelecek planlarımızda bu denge konusunu dikkate almazsak, huzur bulmamız çok zor.

YAŞAM kategorisine gönderildi | DÜNYA KÜRESELLEŞTİKÇE ÇALIŞMA SAATLERİMİZ ARTIYOR için yorumlar kapalı