KUR’AN VE YORUMLARI

KUR’AN’I YORUMLAMA YÖNTEMLERİ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

 

Kur’an ayetlerini başkalarının da okuyacağı şekilde yorumlamak çok zordur. Büyük sorumluluk ister. Bu sorumluluk, hem Kitabın sahibi Allah’a karşı hem de insanlara karşı oluşur.

Benim gibi bazılarımız Kur’an’ı, bizim dilimize çevrilmiş meallerinden (birebir çevirisinden) okuyup anlamaya ve yorumlamaya çalışıyoruz. Burada birinci zorluk, meallerde kullanılan kelimelerin yerli yerinde seçilip seçilmediğidir. Mekân kelimesi olarak, İngilizcedeki place-location-space sözcüklerinden hangisi varsa ona göre yorum değişebilecektir.

Bir başka sorun, mealler arasındaki farklı aktarımlardır. Birinin “yaratmak” olarak yaptığı çeviriyi bir başkası “atamak” olarak yapmaktadır. Dolayısıyla yorumlarda değişmektedir.

Meallerin çoğunda Kur’an’da olmayan bazı kelimeler eklenmiştir. Bu konuda en meşhuru, Hz. Muhammed’e atfen Yüce Yaradan’ın söylediği iddia edilen “Habibim” kelimesi Kur’an’da yoktur.

Ayrıca meallerde parantez içerisine alınan açıklamalar vardır ki, bunların birçoğu Kur’an’da yoktur. Bilhassa hitap olarak hangi öznenin seçildiği, bazı sıfatların hangi kelimeyi nitelediği gibi konularda parantez kullanılır. Ama bunların çoğu yazarın kendi düşüncesidir.

Bütün bu zorlukları aşmaya çalışmak için, Kur’an’ın bütünlüğü içerisinde anlatmak istedikleri dikkate alınmalıdır. Anlatılmak istenileni daha gerçeğe yakın anlayabilmek için hem aklımızı hem de hayal gücümüzü birlikte kullanmaya gayret etmeliyiz.

İbn Arabi’ye göre Kur’an’ın bir ayetini iki kere aynı şekilde anlayan, ayeti doğru şekilde anlamamıştır. Ayrıca ayeti yorumlayan bir yazarın yazısını okuyan herkes ayeti farklı bir şekilde anlayabilir. Bu sebeple Arabi’ye göre, her yorumu onaylamak veya amele dönüştürmek zorunlu değildir. Ancak bu serbestlik sadece okuyucular içindir.

Yazıyı yazan yani Kur’an’ı yorumlayanın kendisi için yorumları amele dönüştürmek zaruridir. Benzer şekilde, bir şeyhe bağlı olanlar yani güvenilir olduğunu düşündüğü kişilerin sözlerini takip ve taklit edenler için şeyhlerinin yorumlarına uymak da, Arabi’ye göre zorunludur. Arabi bu düşüncesinde bize göre haklıdır.

Arabi, bir ayeti iki kere aynı şekilde anlayan, ayeti doğru anlamamıştır sözüne, kendisi de uymuştur. Zaman içerisinde savunduğu bazı fikirleri değişmiştir. Nitekim Arabi’yi anlamanın zorluğu sadece metinlerindeki bazen tasavvufi bazen felsefi nitelikli yüksek seviyede olduğu söylenen söylemleri değildir. Daima değişen bakışı ve üslubundaki yeniliklerdir. Zaten bu sebepten dolayı Oryantalistlerin çoğu, Arabi’yi çok tutarsız görmüşler ve önemsememişlerdir.

Bazı ayetler zaman içerisinde bilimde ve bilgide ilerlenildikçe, farklı yorumlanmıştır. “Acı su ile tatlı su arasına bir perde koymuşuzdur, iki deniz birbirine karışmaz” ayetinin yorumunu Hacı Bektaşi Veli gibi bir bilge insan, bu iki denizi Fars ve Rum denizleri olarak yorumlamıştır. Fakat Kaptan Kusto (Cousteau) keşfiyle bu yorumun değişmesine vesile olmuştur.

Kur’an’ın yorumunda halkı yanılgıya düşürenler, daha çok kendilerini âlim olarak görenlerdir. Bunu hem meallerle bizleri yanıltıyorlar hem de tefsirlerle kendilerini yanıltıyorlar.

Âlimleri yanılgıya düşüren hususların başında, hem taklitçilik hem de farklı olmak isteği gelmektedir. Asırlar öncesinden günümüze kadar geçmiş âlimleri taklit edenler için yorum kolaydır. Çünkü sorumluluğu başkasına atabilmişlerdir.

Farklı olmak isteyen âlimler, Arapçanın ayrıntılarına girerek, fark ortaya koymak isterler. Bilindiği gibi Arapçada bir kelime başka dillere nazaran daha çok ve birbirinden farklı anlamlara gelmektedir. (ör: alâk kelimesi) Ayrıca birçok farklı anlamlardaki kelimelerin kökleri aynı olabilmektedir. (ör: âlem, ilim, alâmet gibi faklı anlamlardaki kelimelerin kökleri aynı.

Bazı kelimeler (nefs gibi), Kur’an’ın birçok yerinde belirli tanımlılık edatı ile beraber ve bir isme referans verilmeden kullanılmıştır. Dolayısıyla böyle kullanımlarda nefs kelimesinin, insanın kendisi yani zatı için olduğu düşünülmüş ve çoğu âlim tarafından “ruh” olarak aktarılmıştır. Farklı düşünmeyi hedefleyen Arabi’ye göre nefs, ne ruhtur, ne bedendir. Ne de tamamıyla yeni bir şeydir. Nefs, aradadır.

Arapçada bazen bir kelimenin kök anlamı birbirinden farklıdır. Örneğin “azap” kelimesinin kök anlamı, tatlı ve hemfikir olmaktır. Dolayısıyla kelimenin kökü üzerinden yorum yapılınca çok faklı sonuçlara ulaşılabilir.

Bilindiği gibi Arapçada üç sesli harf vardır. Böyle olunca bazı kelimeleri farklı âlimler farklı okuyabilmektedirler. Örneğin boru kelimesi büro-boro-buru gibi çeşitli şekillerde okunabilmektedir.

İşte âlimler bu ve benzeri ayrıntılara daldıkça, bazen ayetin anlatmak istediğinden veya özünden ayrılabilmektedirler.

Âlimlerin Kur’an’ı yorumlarken farklı sonuçlara ulaşmalarının bir başka nedeni yorumları yaparken hadisleri (Hz. Muhammed’in sözleri) kullanmalarıdır. Hadis kullanımında iki yönden hataya düşülebilmektedir.

Birinci hata, hadis esas alınıp ayet ona uyarlanmaya çalışılırsa oluşmaktadır. Bu uyarlamada da, yukarıda belirttiğimiz, Arapçanın geniş dil biliminden faydalanılmaktadır.

Hadis kullanımında ikinci hata, kullanılan hadisin gerçek (sahih) hadis olduğunu vurgularken oluşur. Çok zorlamalı teviller yapılır. Bazen gerçekliği vurgulamak için, başka hadislerle desteklenmeye çalışılır.

Bir örnek verelim. “Allah’ı zikretmek hariç, bu dünya melundur. Dünyanın içindekiler de melundur” hadisi gerçek hadismiş gibi savunulur ve yorumlanır. İbn Arabi bu ayeti şöyle yorumlamıştır: “Kâinattaki ‘her şey’ Allah’ın zikridir. Bu yüzden ’hiçbir şey’ melun değildir. Zikrin simyası, melunu mübarek kılar. Zikrin yeri, Allah’ın bihakkın mevcut olduğu kalptir.”

Hadislerin desteğiyle yapılan yorumların çoğunun sonu, Kur’an’da olmayan bazı sevapların sayılarla dağıtılmasıyla biter. 70 sevap, 1000 sevap kazanılması gibi. Böylece âlimler kendilerince ve Allah adına insanlara pay dağıtmaya başlıyorlar. Böyle bir dağıtımı da gayet normal olarak görüyorlar. Çünkü kendilerinden önceki âlimlerin çoğunun da aynı şeyi yaptığını görüyorlar. Hattâ böyle söyleyerek insanlara büyük iyilik yaptıklarına inanıyorlar.

Yorumlar bu şekilde karmaşıklaşınca haliyle din de giderek karmaşıklaşıyor. Örneğin; nefs, beden, ruh kelimelerinin anlamları sıradan bir insanın anlamayacağı bir şekilde aktarıldıkça, insanların kafaları iyice karışıyor.

Diğer taraftan Hallac-ı Mansur, İmam Gazali, İbn Arabi, Şems-i Tebrizi gibi derin düşünen âlimlerin bazı yorumlarını bırakın sıradan insanlar, onları inceleyen âlimler bile farklı anlıyorlar. Bazı yorumlarından anladıkları net bir şey olmuyor.

Örneğin vahdet-i vücud fikrini savunan âlimlerden Arabi’ye göre; “aslında Allah, hem mevcut hem namevcuttur. Ve ne mevcuttur ne de namevcuttur” Bu yargıya varan âlimler, Allah’ı iki gözle birden görmek gerektiğini söylüyorlar. Yani hem tenzih hem teşbih gözüyle bakmak gerektiği düşüncesinden hareket ediyorlar.

Âlimlerin gösterdiği bu açıdan bakınca, belki o söyleme varılabilir. Ama böyle bir söylemin sıradan vatandaşa hiçbir faydası yoktur. Hattâ âlimlere de yoktur. Aksine insanların durup dururken kafaları karışmaktadır.

Yüce Yaradan Kur’an’ında, “Ben zorlaştırmam, insanlar birbirine zorlaştırır” diyerek bizleri dikkatli olmamız için uyarıyor. Daha önceki “Kur’an’ın anlatım yöntemi” konusundaki yazımızda belirttiğimiz gibi, Kur’an anlatım dili halk dilidir. Verdiği örnekler halkın içinde yaşadığı veya halk tarafından bilinen olaylardır.

Elbette ilim sahiplerinin daha iyi anlayabileceği muhkem ayetler var. Âlimler bu konuda çalışmalıdır. Hattâ çalışma yapmalarının gereği Kur’an emridir. Ama âlimlerin söyledikleri hem daha anlaşılır olmalı, hem de Kur’an’ın bütün lâfzıyla çelişmemelidir. Ayrıca yapacakları yorumlara, önce kendilerinin uymak ve uygulamak zorunda olduklarını iyi bilmelidirler.

Allah’ım, bizleri, insanların diriltilecekleri gün utandırma.

Dini kategorisine gönderildi | KUR’AN VE YORUMLARI için yorumlar kapalı

İSLÂM’IN TEMELİ

İSLÂM DİNİNİN TEMEL İLKESİ “AHLÂKTIR, ADAPTIR”

 

Yazının başlığındaki bu ilkeler, Ehli Sünnetin görüşleridir. Dinin ibadet ve diğer uygulamalardaki biçimlerine Ehli Sünnetin bakışı, “biçimin insanı ahlâka götüren yoldan ibaret” olduğu şeklindedir. Buradan çıkan sonuç, biçim insanı ahlâka götürmüyorsa, faydasız bir ritüeldir. Biçim ahlâka götürmezse, namaz bir idman olur, oruç diyet olur, hac turistik seyahat olur.

İslâm dini içerisindeki bazı guruplar ibadet, namaz, hac gibi biçimleri nafile kabul etmişlerdir. Bu gurupların (veya tarikatların) böyle düşünmelerinin muhtemel sebebi, bazı insanların dinin temel ilkesi olarak biçimi öne çıkarmalarıdır. Biçimlerin dinin aslının yerine geçtiğini düşünen ve biçimleri nafile olarak kabul eden Karmatiler, 930 yılında Kâbe’yi yıkmaktan çekinmemişlerdir.

Karmatilerin bu yıkımından önce Hac için Kâbe’nin şart olmadığını söyleyen en meşhur kişi, Hallac-ı Mansur’dur (856-922). Hallac, Kâbe’nin kutsallığı yerine içe yönelik kutsallığı öne çıkarmıştır.

Aslında Hallac, Haccın ve Hacdaki seremoninin önemini vurgulamıştır. Ancak ona göre asıl Hac, Allah’ın sevgisini içinde hissetmek ve o sevgiye doğru gönülden yönelmektir. Ona göre gerçek secde edenlerin yöneldiği yer, bilgelik ve sevgi olmalıdır. Ancak Hallac’ın anlattıklarına bakarak şu kanaati rahatça söyleyebiliriz ki, o Kâbe’nin yıkılmasını asla tasvip etmezdi ve şiddetle karşı çıkardı.

Anlattıklarına bakılınca Hallac’ın amacının, insanların kalplerini temiz tutmaya çalışmak olduğu görülür. Hallac, eğer bir insan Hacca gidemezse, evinin kuytu bir yerinde sembolik Hac ritüeli uygulanıp, fakirler doyurulduğu takdirde, aynı sevabın kazanılmasının mümkün olduğunu düşünmüştür.

Ancak Hallac, ibadet ve namazın nafile olmayıp zorunlu olduğunu söylemiştir. Fakat bu zorunluluğa rağmen asıl olanın, Allah’a ulaşmak ve ruhu özgürleştirmek olduğunu düşünmüştür.

Bu açıdan bakınca, ahlâksız ve namussuz insan istediği kadar ritüele uysun, o kişi Hallac’a göre günahkârdır. Ahlâklı kişi, dürüst ve namuslu davranan mümin, biçime uymasa dahi, Allah’ın gözünde makbul biri olabilir der. Yani ona göre asıl ibadet, doğruluk ve dürüstlüktür.

Hallac, “vahdet-i vücud” yani vücudun tekliği anlayışını ısrarla savunan ilk kişidir. Daha sonraları İbn Arabi (1165-1240), bu anlayışı bir sistem içerisinde açıklamaya çalışmıştır. Ona göre tek bir vücud vardır, o da Allah’ındır. Yani vücud ile Allah özdeştir. Bu görüşe karşı çıkanlar ise bu anlayışın, Yüce Yaradan’ı insana indirgemek olduğunu söylemişlerdir. (Bu konudaki düşüncemin bir kısmını, “biz neyiz?” ve “niçin buradayız?” sorularına cevap verirken belirttim. Daha sonraki bazı yazılarımda da farklı yönlerden değineceğim) Hallac ve Arabi gibi düşünenlere göre asıl olan, Allah’ın rızasını kazanmaktır.

İslâm âlimleri bu ve benzeri konuları çok tartışmışlardır. Bu tartışmalarda birbirlerini sert bir şekilde suçlamışlardır. Günümüzde de aynı sert suçlama yanlışlığı devam etmektedir.

Hâlbuki Kur’an, çoğu konuda nettir ve akıl sahibi her insanın anlayacağı yapıdadır. Kur’an’a bakıldığında Müslüman olmanın şartı “lâilaheillaallah” demektir. Böylece Yüce Yaradan’ın tekliğine, peygamberlerin hepsine, meleklere ve ahirete inandığını beyan etmektir.

Mümin olmanın şartları ise, Allah’ın gösterdiği yoldan gitmektir. Emirlerine uymaktır. Emirleri sadece namaz, oruç, hac, zekât değildir. İyilik yapmak, sözünde durmak, anlaşmalara uymak, sıkıntılara sabretmek, adaletli olmak, haklının hakkını vermek gibi hususlar da emirlerin içerisindedir. Ayrıca Allah’ın yasaklarına da uymak gerekir. Yüce Yaradan bizlere; ‘zinaya yaklaşmayın, yetim malına yaklaşmayın (dikkat edilirse, bu iki konudaki yasak için, yapmayın denmez, zinaya yaklaşmayın denir, yani oynaşmayın, sevgi ve saygı sınırını iyi belirleyin istenir), kul hakkı yemeyin, beytülmaldan (hazineden) haksız kazanç sağlamayın’ diyor.

Yüce Yaradan’ın bizlere verdiği emir ve yasakların amacı, bizleri yüksek ahlâka ulaştırmaktır.

Ancak görüldüğü gibi, emir ve yasaklara uymak insanoğlu için zordur. Bir insan hem inanıyorum der hem de emir ve yasaklara uymazsa, iç huzuru kalmaz. Yaşama isteği azalır. Kendi şahsiyetine olan saygısını kaybeder.

İşte bütün bu zorlukları aşmanın en kolay yolu, dinin biçimlerine yani ritüellerine uymaktır. Kabul edileceği gibi, bir şeyi şeklen yapmak hem kolaydır hem de insanı rahatlatır. Nitekim sabah evden çıkarken ilk adımını sağ ayağıyla atan insan, o gün işlerinin düzgün gideceğinin inancıyla rahatlar. Eğer sonraki saatlerde kötü bir şeyler olursa, olanları kadere bağlar.

Yüce Yaradan’ın emir ve yasaklarına uymak, halk için olduğu gibi âlimler için de zordur. Hattâ daha zordur. Çünkü onlar daha göz önündedirler. Her hataları görülür ve büyütülür. Bu sebeple emir ve yasaklara uyamayan âlimler de biçime önem verirler. Böylece halkı biçime uymaya yönlendirirler. Hâlbuki âlimlerden beklenen biçim olarak değil, ahlâk olarak örnek olacak sabrı göstermeleridir.

Biçime uymak, zaten halkın da işine gelir. Çünkü zor hayat şartlarında “ahlâkın kestirme yollarına sapmadan” yürümek çok zordur. Dolayısıyla halk biçime uymayı daha çok benimser. Âlimlerden de bu konularda destek alınca, tamamen iç huzuruna kavuşurlar.

Biçime uymak giderek öyle öne çıkar ki, artık ritüeller dinin yerine geçer. İslâm dini erkekler için takke-tespih-takunyaya, kadınlar için türbana indirgenir. Yani bu biçimlere uyanlar artık, kendilerinin Cennete gideceğine inanır hale gelirler.

Hattâ biraz daha ileri gidenleri olur. Cennete ancak kendileri gibi biçimlere uyanların gidebileceğini düşünürler. Eğer biçime uyanlar bir tarikatın veya bir cemaatin üyesi iseler, kendi küçük guruplarından başkasının, biçime uysalar bile, Cennete gidemeyeceğini söylerler. Böyle düşünenlerden bazıları daha da ileri giderler. Kendilerinin sadece biçime uymadıklarını, diğer tarikatların mensuplarının ise yalnız biçime uyduklarını düşünerek, onları zındık veya kâfir gibi görürler.

İkisi de İslâm olan bir gurubun üyesinin, bir başka gurubun üyesini “Allahüekber” diyerek öldürmeye teşebbüsü, ölümü bekleyenin ise ölürken “Lâilaheillallah” kelime-i tevhidini söylemesi bu sebeptendir.

Allah’ım, her şeyin gerçeğini gören ve bilen olarak, Senin istediğin ahlâkla ahlâklanabilmemiz için bizlere yol göster, mücadele azmi ver, irade gücü ver, zihin açıklığı ver, sabır ve sebat ver.

Dini kategorisine gönderildi | İSLÂM’IN TEMELİ için yorumlar kapalı

BAYRAM

BÜTÜN İNSANLIĞIN KURBAN BAYRAMINI KUTLARIM

BİZLERE; SEVGİNİN, SAYGININ, MADDİ VE MANEVİ SOSYAL YARDIMLAŞMANIN YOLLARINI GÖSTERDİĞİ İÇİN YÜCE YARADAN’A SONSUZ KERELER HAMD EDERİM

Genel kategorisine gönderildi | BAYRAM için yorumlar kapalı

ŞAHSİYETLİ İNSAN

ŞAHSİYETLİ İNSAN VE YETİŞTİRİLMESİ

 

İnsanlığın ortak hedefi, şahsiyetli insan sayısını artırmak olmalıdır. Çünkü şahsiyetli insanların etkili olmadığı guruplar ve toplumlar, yaşayan bir ölü gibidirler. Hâlbuki şahsiyetli insanlar için “kendi şahsiyetlerine olan saygılarını kaybetmek” ölümden beterdir.

İnsanları yetiştirirken duyulan bu ihtiyaç, günümüz dünyasında çok daha acildir. Küreselleşen dünyamızda kitle iletişim ve ulaşım araçlarındaki hız, her geçen gün artmaktadır. Bu durum, dünyanın bir tarafındaki olan bir olayın, süratle başka bölgeleri etkilemesine vesile olmaktadır. Böylece olayların akışını hızlandırmaktadır.

Dünyadaki olayların süratli akışı, yöneticilere büyük sorumluluklar yüklemektedir. Bu sorumlulukların altından kalkılabilmesi, şahsiyetli insan sayısının artmasıyla doğru orantılıdır.

Şahsiyetli insan, “içinde bulunduğu gurup veya toplum benim için neler yapmalı” diye düşünmez. “Ben gurubum ve toplum için neler yapmalıyım” diye düşünür. Böylece sorumluluk altına girer. Kendi kendine durumdan vazife çıkarır. Sonuçta da çözüm üretir.

Bir insanın şahsiyetli olup olmadığı, elbette nutuklarından anlaşılmaz. Karşıdan bakılınca dinci ile dindarı, yalancı ile dürüstü velhasıl insanları ayırmak çok zordur. Atalarımız “uzaktan davulun sesi kulağa hoş gelir” derler. Bir insanın yapısını anlayabilmek için, onun günlük yaşamını uzaktan değil, yakından incelemek gerekir.

Şahsiyetli bir insanın günlük yaşamının geçtiği yerlerde; adalet, karşılık beklemeden yardımseverlik, vefa duygusu, haysiyet eşitliği gibi anlayışlar vardır. Eğer yakından dikkatle bakıldığında bunlar yoksa atılan nutukların hiçbir önemi yoktur.

Her insan hakkında elbette Yüce Yaradan kararını ve hükmünü verecektir. Yetkili ve sorumlu mevkide bulunanlar için ise, Allah’ın haricinde, tarih de kararını verecektir. Şahsiyetli insan, Yüce Yaradan ve tarihten önce kendi vicdanında doğru kararlar vermekle yükümlü olduğunu bilir.

Esnafların piri Ahi Evran’ın “kişi vicdanını kendine gözcü yapar” dediği gibi, şahsiyetli insan da vicdanını kendine gözcü yapar. Başkalarının söylemlerine değil, vicdanının sesine kulak verir.  Haklıya, mazluma ve mağdura karşı boynu kıldan incedir. Ama haksıza ve zalime karşı hidrojen bombası gibidir.

Şahsiyetli insan sayısını artırmak için, Kur’an’ın yani Yüce Yaradan’ın gösterdiği yoldan gitmek gerekir. İnsanlara önce genel çerçeve çizilmelidir. Yoksa onların kendi hür iradeleriyle hareket etmelerine fırsat verilmelidir.

Şahsiyetli insan sayısını artırmak için ayrıca, istişare kurumunun aileden başlayarak her yerde kurumlaşmasını sağlamaya çalışmak gerekir. Ancak istişareler, mutlaka bilgi temeline dayanmalıdır.

Günümüzdeki birçok toplumda şahsiyetli insanlar sıkıntı içerisindeler. Bu sıkıntı maddi sorunlar değildir. Elbette maddi açıdan sıkıntı içerisinde olanlar vardır. Fakat şahsiyetli insanlar bunları dert etmezler.

Onlarınki, olayları gördükleri halde fazla bir şey yapamamanın sıkıntısıdır. Yani ruhi sıkıntıdır. Bu sıkıntının azaltılması, dünyanın her yerindeki şahsiyetli insanların bir şekilde birbirlerine destek olmalarıyla sağlanabilir. Zaten var olan bu bağ genişletilerek, daha etkili hale getirilmelidir. Bazen, uzun süre sabırlı olmayı gerektiren bu çalışma mutlaka sonuç verir.

Unutmayalım ki, eğer zor işlere katlanamazsak, kolay işler insanları da, gurupları da, devletleri de, dünyayı da felâketlere doğru sürükler.

Genel kategorisine gönderildi | ŞAHSİYETLİ İNSAN için yorumlar kapalı

KAFALARIN İÇİ

KAFALARIN İÇİ DEĞİŞİRSE, DÜNYA DEĞİŞİR

 

Albert Einstein: “Ön yargıları parçalamak, atomu parçalamaktan çok daha zordur” derken kafaların içinin değişiminin zorluğunu vurgulamaktadır.

Bu sitenin sahibi ben dâhil çoğumuz, hayatımızın belli dönemlerinde olaylara ön yargılı olarak yaklaştık. Bir konu hakkında fikir beyan ederken, geniş açıdan bakamadık. Olayın ayrıntılarını dikkate almadık. Fikirlerimizi kendi ön yargılarımız doğrultusunda dile getirdik.

Ön yargı ile söylediğimiz fikrimizin kabul görmesi için de, sonradan altını doldurmaya çalıştık. Fikrimizin boş olduğu anlaşılmasın diye içini doldurmaya çalışırken, kimimiz ilmi kullandık. Kimimiz toplumda yaygın olan insan tiplerinin anlayışlarını, savunmamızın temeli yaptık.

Örneğin menfaati olmasa niye böyle yapsın dedik. Veya Mevlana Celaleddin Rumi’nin Şemsi Tebrizi ile ilişkisinin mahiyetini anlamaya çalışmadan başka manâlar yüklemeye çalıştık. Hz. Muhammed’in evliliklerinin altında başka sebepler aradık. Kimimiz ise sezgilerimiz böyle söylüyor diyerek, fikrimize destek bulmaya çalıştık.

Önemli bir bölümümüz kelimelerin peşine düştük. Kelimelerin gücü olduğunu zannettik. Kelimelere kafamızın içindeki anlamları yüklemeye gayret ettik. Biz bir konu hakkında kendi kelimelerimiz ile fikir beyan edince, o hususun gerçekte öyle olacağına inandık.

Devrim, inkılap gibi sözleri söyleyerek, her şeyi değiştirebileceğimizi zannettik. Özgürlükten bahsedince toplumda hürriyetin yerleşeceğini sandık. Demokrasi deyince, her şeyi çözeceğimizi düşündük. Hukukun üstünlüğü deyince, hukuksuz bir olay olmayacağını varsaydık.

Bazı kelimelerin anlamlarını daralttık. Sevgi deyince, Allah sevgisini ve Allah için sevmeyi unuttuk. Sevgiyi, iki insan arasındaki düşük şehvet duygusuna indirgedik. Dost deyince, Yüce Yaradan’ın Hz. İbrahim’i dost edinmesini unuttuk. Menfaat ilişkisi içerisine hapsettik.

Kelimelerin gücünün peşine düşenlerimiz, aynı zamanda sihirli formüller peşinde koştu. Şirketleri, gurupları ve ülkeleri kurtaracak sihirli formüller aradı. İnsanlık, denediği bütün sihirli formüllerden acılar çekti ve büyük kayıplar verdi.

Hâlbuki toplumların yapısı çok karmaşık idi. Bu çapraşık toplum yapısını basite indirgemeden sihirli formül üretemeyeceğimizden, asıl büyük yanlışa düştük. İnsanlar arasındaki ve toplumların arasındaki ilişkileri sadece ekonomik temele indirgedik. Çözümlerimizi bu temele göre geliştirdik.

Bazen karmaşıklığı azaltmak için sorunu bir tek kuru bir iman temeline indirgedik. Allah’a inanıyoruz dersek her şeyi çözeceğimizi, düzelteceğimizi zannettik. Yüce Yaradan’ın yarattığı kullarının yapısını en iyi bilen olacağını, bizleri, toplum düzeni kurabilmemiz için, faklı özelliklerde yarattığını dikkate almadık. Kutsal Kitapları ya değiştirdik, ya da yorumunu farklı yaptık.

Kur’an’da insanlara en çok yapılan tavsiyenin, düşünmemiz yani akıl yürütmemiz olduğunu dikkate aldığımız zaman değişimi başlatmış oluruz. Düşündükçe ve konulara Rahmani açıdan baktıkça, önce kendi kafamızın içinin değiştiğini göreceğiz. Biz değişirsek zaten dünya da değişecektir. Gücü, kelimelerde aramayıp kalbimizde arasak, sihirli formüle gerek kalmadan huzuru bulmuş oluruz.

Nurunla kalplerimizi fetheyle, gönlümüzü güzelliklere aç Allah’ım.

Şüphesiz Senin her şeye gücün yeter.

Genel kategorisine gönderildi | KAFALARIN İÇİ için yorumlar kapalı

HZ. MUHAMMED’İN ÖRNEKLİĞİ

HZ. MUHAMMED’İN (s.a.v) EĞİTİM YÖNTEMLERİ

 

Son peygamber olması dolayısıyla yaşadığı hayat hakkında en fazla bilgimiz olanı, Hz. Muhammed’dir. Peygamberlik öncesi ve sonrasındaki bütün hayatı insanlığa örnek olacak şekilde geçmiştir. Zaten Kur’an da bu durumu teyit eder.

Bu sitede yayınlanan bir yazımızda Hz. Muhammed’den öğreneceğimiz dersler konusunu işlemiş idik. Bu yazımızda konuya farklı bir açıdan bakacağız.

Hz. Muhammed’in sütanneye verilişinden sonraki hayatı, Onu, peygamber olduktan sonraki eğitici yaklaşımlarına hazırlamıştır. Elbette Yüce Yaradan seçtiği bu kulunu, peygamberlik vermeden önce ve sonra birçok olayda çeşitli vesilelerle korumuştur. Ancak Kendisinin bazı kararları ve yaptığı işlerdeki uygulamaları Onu, hayat mektebinde pişirmiştir. Çünkü Hz. Muhammed işlerini rutin bir yapıda değil, sorgulayarak, düşünerek yapmıştır.

Örneğin çobanlık yaptığı dönemde yalnızlığı yaşamıştır. Yalnızlığı, Ona sabırlı olmasını öğretmiştir. Sabrederek yalnız başına geçen zamanlarında tefekkür etmiştir. Böylece düşünme gücünü geliştirmiştir. Bütün bunlar olurken ani tehlikelere karşı daima uyanık olması gerektiğini anlamıştır.

Yüce Yaradan’ın peygamberlik vermeden önce, Onu korurken uyguladığı inceliği, Hz. Muhammed ilk başlarda fark etmemiştir. Ancak peygamberlik geldikten sonra yaşadığı olayları, çocukluğunda ve gençliğinde yaşadıklarıyla birleştirdikçe, Allah’ın uyguladığı inceliği ve dikkat dağıtma yöntemini daha iyi anlamıştır. Bunları anladıkça kendisi de benzer metotları, Sahabelerini eğitirken uygulamaya çalışmıştır.

Yüce Yaradan, Hz. Muhammed’i korurken Onun, kendisini suçlu hissetme saplantısından uzak olmasını sağlamıştır. Hz. Peygamber de aynı yöntemi Sahabelerini eğitirken kullanmıştır. Onlarda, günah ve suçluluk saplantısına girmeden, güzel bir ahlâk anlayışı oluşturmaya çalışmıştır.

Bilhassa ilk Sahabelerini eğitirken onların sağduyusuna hitap etmeye uğraşmıştır. Onlara verdiği emirleri anlamalarına yönelik bir eğitim uygulamıştır. Bütün bunları Yüce Yaradan’ın yaptığı gibi benzer incelikle uygulamaya gayret etmiştir.

Hz. Muhammed’in bu uygulamaları insanlara ahlâk duygusunun nasıl bir yöntemle verilmesi gerektiğine güzel bir örnektir. İnsanların sadece yaptırım veya yasaklama yoluyla eğitilmeyeceğini bizlere göstermiştir. Elbette Hz. Muhammed de, içten pazarlıklı olanlara bir süre daha sabretmiştir. Ama halen kendilerini düzeltmeyenlere Allah’ın Kur’an’da belirttiğine benzer bir şekilde yaptırım ve yasaklar uygulamıştır.

Hz. Peygamberin sabırla yaptığı bu uygulamaları, Sahabenin eğitiminde etkili olmuştur. Görüldüğü gibi bu eğitim yöntemi sabır ister. Adım adım ilerlemeye tahammül ister. Bunlar da yetmez, fazladan gayret ister.

Gayret ederken kararları, aceleci bir tavırla değil, günün deyimiyle empati yaparak vermek gerekir. Yani mümkün olduğu kadar anlayışla davranılmalıdır. İşte Hz. Muhammed böyle davrandığı için Sahabelerindeki ahlâk duygusu derinlemesine gelişmiştir.

Yüce Yaradan’ın da yardımıyla Sahabelerin büyük çoğunluğu, geçmiş hayatlarıyla benzeşmeyen insanlar olmuşlardır. Hz. Muhammed ile tanıştıktan sonraki hayatlarında çoğu Sahabe, gelecek nesillere örnek insan haline gelmişlerdir. Günümüze kadar hepsi hayırla yad edilmiştir. İnsanlık var oldukça aynı şekilde hatırlanmaya ve övgüyle bahsedilmeye devam edeceklerdir.

Hâlbuki bu Sahabelerin büyük çoğunluğu, Hz. Muhammed ile tanışmasalardı, ölümlerinden sonra belki de hiç bilinmeyeceklerdi.

Hz. Muhammed’in yaşadığı hayatı (yetimliği, çobanlığı vb) ve iş alanındaki çalışmaları, Kendisinde derin bir bağımsızlık duygusu da oluşturmuştur. Bu duygunun oluşmasında Hz. Hatice’nin önemli bir yeri vardır. Zaten belki başka bir yazımızda inceleyeceğimizde görülecektir ki, Hz. Hatice, Yüce Yaradan tarafından Hz. Muhammed’in karşısına çıkarılmış bir işaret gibidir.

Hz. Muhammed’deki derin bağımsızlık duygusu Onun, hem ticaretinde hem de sosyal faaliyetlerinde başarılı olmasına vesile olmuştur.

Bizlere düşen, Hz. Muhammed’i bir insan olarak görmek ve Onun güzel örnekliğini irdelemektir. Onu inceledikçe ve benzer bir şekilde uygulamaya çalıştıkça, kendimizdeki olumlu gelişmeler hemen fark edilecektir.

Allah’ım, Hz. Muhammed’in ahlâkıyla ahlâklanabilmemiz için bizlere yol göster, mücadele azmi ver, irade gücü ver, cesaret ver. Bizlere sabır ve sebat ver.

Genel, Hz. Muhammed kategorisine gönderildi | HZ. MUHAMMED’İN ÖRNEKLİĞİ için yorumlar kapalı

İNSANLIĞIN ORTAK DİNİ İSLÂMDIR

BÜTÜN DİNLER, YARATICIYA ULAŞMAK İÇİNDİR

 

Bu sitede Semavi Dinler konusunda birkaç yazı yayınlandı. Tek yaratıcı olan Allah tarafından bizlere yol göstermek üzere ulaştırılan bilgiler konusunda bilgiler verildi. Yüce Yaradan’ın, insanlar birbirleriyle çatışsınlar diye farklı bilgiler, yani dinler göndermeyeceği vurgulandı.

Sonuçta bütün Semavi Dinlerin aynı kökten geldiği, hepsinin İslâm olduğu üzerinde duruldu. İslâm, kelime anlamı olarak Allah’a teslim olmak olduğundan, böyle yapanlara yani Yüce Yaradan’ın yolundan gerçekten gidenlere Müslüman denileceği belirtildi.

Konuya birde, Semavi olmadığı düşünülen dinler ve öğretiler açısından bakalım. Acivika’lardan Cain’lere, Buda’dan Hinduizm’e, Helen bilgelerinden Konfüçyüs’e, Taoculuktan Yoga’ya, Samkhya mezhebinden Brahmancılığa kadar bütün arayışlar, insanların ve insanlığın daha huzurlu olması için yapılmıştır.

Helen bilgeleri ve Taoculuk doğayı incelemeye ağırlık verdiler. Bilgeler ve Konfüçyüs, erdem anlayışı üzerine derinlemesine araştırmalar yaptılar. Taocular ise, “Tanrıya giden gerçek yol” anlamında kullandıkları Tao’ya erişebilmek için, doğaya uygun bir şekilde yaşamak gerektiğini savundular. İnsanların doğa ve toplumla ilgili olarak koydukları birçok kuralı, insanların yaptıkları “dalavereci icatlar” olarak nitelediler.

Diğer düşünce sistemleri ise, incelemelerinin merkezine insanı koydular. İnsanın madde ve ruh şeklinde iki ayrı yönünün olduğunu düşündüler. Ruhu maddeden kurtarmanın yollarını aradılar.

Bazıları, nefis denilen arzuların insanlara acı verdiğine kanaat getirdiler. Acıdan kurtulmak için, nefsi yenmek gerektiğini söylediler. Bazıları kaderin önemini vurguladılar. Kimisi, iç huzuru elde edebilmek için tefekkür etmek gerektiğinin üzerinde durdular.

Acıyı yenme, iç huzuru elde etme konusunda belki de en kapsamlı yöntemi Buda anlattı. Bunlar sırasıyla;

Doğru görüş, doğru karar, doğru ve iyi söz, doğru davranış, doğru iş, doğru çaba, doğru hafıza, doğru gözlem.

Bütün araştırmalar, insanların davranışlarının karşılığı olarak, ceza ve ödül verilmesinin gerektiğini vurguladılar. Kimine göre ceza ve ödül, ruhun bir başka bedende yeniden dünyaya gelmesiyle verilecekti.

Türkler, ceza ve ödülü Tanrının bizzat Kendisinin vereceğine inandılar. Bilge Kağan’ın Orhun Anıtlarında söylediği gibi, “Zamanı Tanrı yapar, Tanrı yaşar. İnsanoğlu ölümlüdür” diyerek Tanrının ölümsüzlüğüne vurgu yaptılar.

Balkan Bulgar Türklerinin hakanı Kurum Han 810’lu yıllarda, “Doğru insanı ve yalancıyı Tanrı bilir. Bulgarlar, Hıristiyanlar için çok çalıştılar. Ancak onlar bunu çabuk unuttu. Fakat Tanrı biliyor” derken, ödül ve cezanın her şeyden haberdar olan Tanrı’ya ait olduğunu vurguladılar.

Hazar Türklerinin hakanı, 862 yılında kendisini ziyaret eden Aziz Kyrillos’a, Hıristiyanların Tanrının üçlü kişiliğine (trinity) inandıkları halde, kendilerinin tek Tanrıya inandıklarını söyleyerek, tek Yaratıcı inancında olduklarını gösterdiler.

Acaba Allah peygamberler göndermeden insanlar bunları nasıl ayrıntılarıyla birlikte düşünebildiler? Tabii ki, Yüce Yaradan’ın verdiği akıl sayesinde düşündüler. Nefislerini, yani arzularını nasıl dizginleyebildiler? Elbette ki, Allah’ın verdiği irade sayesinde arzularını yendiler. Erdemliliği, iyilikleri nasıl tanımlayıp önerebildiler? Yüce Yaradan’ın verdiği vicdan sayesinde anladılar.

Demek ki Yüce Yaradan bizleri uyarmak için hiç elçi göndermese bile, insanlar Yaratıcının varlığına doğru düşüncelerini yöneltebilirler. Allah’ın verdiği irade ve vicdan sayesinde, hak ve adaletle davranabilirler.

Fakat Yüce Yaradan kullarına yardımcı olmak için peygamberler ve kitaplar göndermiştir. Gönderdiği bilgilerin din tacirlerince tahrif edilmeleri üzerine son Kitabı olan Kur’an’ı indirmiştir. Bu Kitabının korumasını da Kendisi üstlenmiştir.

Kur’an, insanlığın çocukluk evrelerini geçerek, buluğ çağına geldiği bir dönemde indirildiğinden hem ayrıntılı olmuş hem de insanlık var oldukça geçerli olacak bir yapı oluşmuş. Bir insanın huzurlu olmak için, yaşamı boyunca kullanabileceği yol gösterici bilgilere sahip bir hüviyete bürünmüş.

Huzurlu bir gelecek isteyen her insan ve dolayısıyla insanlık, Kur’an’ı Yüce Yaradan’ın verdiği akıl, irade ve vicdan eşliğinde irdelerse, ortak bir sonuca ulaşabilir. O halde “düşünen bütün insanlığın ortak dini İslâm’dır, yani Yüce Yaradan’ın gösterdiği yoldan gitmektir” demek, gerçeğin dikkatlerden kaçan bir ifadesi olacaktır.

Allah’ım, insanların hidayete erebilmeleri için, onlara irade gücü ver. Senin gönderdiğin ayetleri anlayabilmeleri için, anlayış ihsan eyle. Senin verdiğin akıllarını kullanabilmeleri için, onlara yardımcı ol.

Dini kategorisine gönderildi | İNSANLIĞIN ORTAK DİNİ İSLÂMDIR için yorumlar kapalı

ASIL KÂR NEDİR?

ALLAH’IN VADETTİĞİ KÂR NE OLABİLİR?

 

Bakara Suresi 268. “Şeytan sizi fakirlikle korkutup, çirkin çirkin şeylere teşvik ediyor; Allah ise lütfundan bir mağfiret ve fazla bir kâr vaat buyuruyor. Allah’ın kudreti geniş, ilmi çoktur.”

Ayetten anlaşıldığına göre, şeytan insanları maddi açıdan fakir kalmakla korkutuyor. Fakirlikten kurtulmamız için, şeytan bizleri, her yol mubahtır (sakıncasızdır) anlayışı ile çirkin şeylere yönlendiriyor. Çirkin şeylerden kasıt, Allah’ın yapmayın dedikleridir.

Yüce Yaradan bizlerin zengin olmamıza karşı çıkmıyor. Ama “Müslüman zengin olmalı” slogan oluşturarak çirkin yollarla zengin olmamızı istemiyor. Nitekim çevremizi yakından incelediğimizde, bu yöntemleri kullanarak zengin olanların, zenginlediklerinde artık sadece dillerinde Müslüman olduklarını görmekteyiz.

Allah’ın, istemediği yöntemlerle zengin olanlar, kalplerini temiz tutamıyorlar. Çünkü kalplerindeki Allah inancı ve sevgisi yerini dünya malı ve zevkine bırakıyor. Kalpler sevgiyle dolmayınca katılaşıyor.

Bu durumdan kurtulabilmemiz, Yüce Yaradan’ın bizlere gösterdiği yola girmekle olur. Ayetin devamında, Allah bizlere lütfundan bir bağışlanma vaat ediyor. Eğer O’nun dediklerini yaparsak, bizlere mağfiret ediyor. Hatalarımızı affediyor. Ayrıca Allah’ın yolundan gidersek, bizlere fazla bir kâr vaat buyuruyor.

Acaba bizlere vaat ettiği kâr, sadece bizim anladığımız anlamda maddi enginlik midir? Bu soruya uygun bir cevap verebilmek için Kur’an’ın bütününe bakmak gerekir. Kur’an, zenginliğin hem bu dünya için hem de ahiret için geçerli olduğunun altını çizer. Allah’ın kudreti ve ilmi geniş olduğu için, bizim nasıl olacağını aklımızla anlayamayacağımız bir ahiret hayatını oluşturması O’na kolaydır.

Diğer taraftan servet, nasıl sadece mal ve evlat çokluğu değil, para+bilgi+tecrübe+iyi tanınma gibi etkenler servetin göstergeleri ise, zenginlik de sadece maddi güç değildir. Allah bize olan kâr vaadini bazen, sağlık ve huzur şeklinde bize aktarır. İnsanların çoğu, gerçek zenginliğin, sağlık ve huzur olduğunu ancak yaşlandıkları zaman anlamaktadırlar. Ama yine de kalpleri katılaştığından, maddi güç peşinde koşmaktan geri durmamaktadırlar.

Yüce Yaradan böylelerini uyarıyor. Asıl kârın ahiret hayatında olduğunu hatırlatarak, ölüm gelmeden doğru yola girmemizi öğütlüyor. Eğer ahiret hayatının varlığını dikkate almazsak, hatamızı anlamamıza rağmen kendimizi düzeltmemiz çok zor olur.

Demek ki asıl kâr, Yüce Yaradan’ın gösterdiği yoldan gidilerek elde edilmektedir. Bu durumu anlatan başka ayetler de vardır.

Bakara Suresi 276. “Allah faizi mahveder de sadakaları artırır; Hem Allah günah yüklenici, israfçı kâfirlerin hiç birini sevmez.”

Faizi bu dünyada, hem insanın kendisi yaşarken hem de mirasçısı aracılığıyla mahveder. Ancak faizi mahveder denilmesi, sadece faiz alanı iflas ettirir anlamında değildir. Elbette bazılarını batırır. İflas ettirdikleri gerçeği anlarlarsa, düzelme ihtimalleri olur. Anlamazlarsa, aynen devam ederler.

Faizi mahvetmenin diğer bir anlamı, faiz yiyeni mahvetmedir. Zaten böyle insanların ahirette, Cehenneme girerek mahvolacaklarını Yüce Yaradan bize bildiriyor. Bu dünyada ise, işlerindeki aksaklıklar, zarar etme, hesapsız geliri ‘har vurup harman savurma’ yöntemiyle harcama gibi yollarla kısmen mahvediyor. Ama asıl olarak, kişinin kendisinde sağlık, huzur ve güven sorunları başlıyor ve genelde bitmiyor.

Bakara Suresi 284. “Allah’ındır hep göklerdeki ve yerdeki. Siz nefislerinizi açsanız da gizleseniz de Allah sizi onunla hesaba çeker; sonra dilediğine mağfiret eyler, dilediğine de azap Allah her şeye kadirdir.”

Yani bizim maddi servetimizin hepsi aslında Allah’ındır. Bizlere başkasına göre fazla verdiyse, az verdiklerinin haklarını verme görevini bize yüklemiştir. Görevden gizli ve açık şekilde kaçanları hesaba çekeceğini vurgulamaktadır.

Ayetteki dilediğine mağfiret etme ve azap etme konusu, keyfi bir uygulama için değildir. Önceki ayetlere ve Kur’an’ın geneline bakıldığında keyfi bir durum görülmez. Allah her şeyi bir hesapla yarattığı gibi, her uygulaması bir hesap ve plan sonucundadır.

Allah bizleri sürekli uyarır. Uyarılar karşısında kendini düzeltip iyi işler yapanları affeder. Bazılarımızı ise, afettikten sonra imtihan eder. İmtihanda başarısız olanlara yine azap eder. Yani Yüce Yaradan’ın bizlere olan davranışları, imtihan neticesinde oluşur.

Çok zaman da, sevdiği kullarını da imtihan için maddi güç, sağlık ve huzurlarıyla sınar. Nitekim Nisa 79 da, “sana iyilikten ne gelirse bil ki Allah’tandır, kötülükten ne gelirse anla ki sendendir” denilmesinin sebebi budur.

Çünkü Allah kullarına sadece iyilik etmek ister. Akıl, irade ve vicdanımızı bunu için vermiştir. Peygamberleri göndermesinin önemli bir sebebi de budur. Ama iyilik ettiği kullarından karşılığını da aynen bekler. Cevabımız kötülük şeklinde gelirse, Yüce Yaradan da bize aynen karşılık verir.

Allah’ım, Senin vaat buyurduğun kârı elde edebilmemiz için, bizlerin anlayışımızı ve irade gücümüzü artır.

Genel kategorisine gönderildi | ASIL KÂR NEDİR? için yorumlar kapalı

AYDIN VE CAHİL

AYDIN İLE CAHİL AYRIMI, OKUMUŞLUK ORANI MIDIR?

(Not: Bu yazı 2014 yılı mayıs ayında yayınlanmıştı, silindiğinden tekrar veriyoruz)

Tarihin Aydınlattığı Gelecek isimli kitabımın sunuş kısmında, bu konuda çok kısa tanımlama yaptım. Aydın insanın tanımını tarih boyunca düşünürlerin yaptıklarından daha kısa ama aydın olmayı zorlaştırıcı bir üslupla yazdım.

Bu tanıma göre aydın, “dönüştüren insan” idi. Dünya tarihi incelendiğinde, bu anlamda aydın olabilmenin zorluğu anlaşılır. Bu sebeple tanımın sınırlarını, diğer düşünürler gibi, genişletmek gerekir.

Ortaçağın en geniş kapsamlı bilim insanlarından El Biruni’nin (973-1051)aydın tanımı, bu açıdan ey uygun olanıdır. Biruni’ye göre aydın, aklî konulara yönelerek araştırmalar yapar. Görüş ve düşünüşe dayanır. Biruni, aydın insanların “düşünme usulleri” geliştirerek toplumları etkilemeleri gerektiğini savunur.

Hint ve Yunan aydınlarını incelediğinde her ikisinin de aklî konulara yönelerek araştırmalar yaptıklarını söyler. Bu açıdan birbirlerine benzediklerini düşünür. Ancak Hint aydınları içerisinde ilimleri guruplandırıp sınıflandıran filozoflar çıkmadığından ilmi konuların karışık ve hurafelerle dolu olabildiğine hükmeder.

Böyle durumlarda ilk etkilenen dini konular olur. Dini konular çok karmaşık halde sunulmaya başlar. Buna rağmen din adamları bu karmaşıklığa muhalefet ettirmezler. Onların bu baskıların sonunda araştırma ruhu ölür, taklit esas olur.

Tarihin Aydınlattığı Gelecek kitabımda cahil tanımını, “kendisinde bilgi eksikliği olmadığını düşünen” insan olarak yaptım. Bu açıdan bakılınca nice bilginler vardır ki, en cahilden daha cahil olabilir.

Demek ki, aydın ile cahili ayıran okuma fazlalığı değildir. Dolayısıyla aydın denilirken sadece üniversite mensubunun anlaşılması çok yanlıştır. Türkçede söylenen “kişi noksanını bilmesi kadar irfan olamaz” sözü ile yukarıdaki tanımlar birbirlerini desteklemektedir. Eksiklerini görüp tamamlamaya çalışmayan kişi, kendini geliştiremez ve cahil kalır.

Aristo gibi düşünürler demokrasinin iyi işleyebilmesi için, insanların anlayışlarının önemli olduğunu belirtmişlerdir. Zenginlerin ve fakirlerin demokrasisinin işlemeyeceğini iddia etmişlerdir. İyi bir demokrasi için orta hallilerin sayısının artması gerektiğini söylemişlerdir.

Bu düşüncelerinin mantığını, zenginlerin ve fakirlerin duyuları ve menfaatleri doğrultusunda hareket etmeleri düşüncesi oluşturmuştur. Düşünürlere göre, sadece orta halliler akıllarıyla hareket ederler.

Biruni ise, konuya başka açıdan yaklaşmıştır. Ona göre aydın aklıyla hareket ederken halk, duyular alanından çıkmak istemez. Şekilde inat ve ısrar eder.

Günümüzdeki sorun; aydınlar ile halkın, zenginler ve fakirler için söylenen gibi, aynı temelde yani duyular ve menfaatleri doğrultusunda  hareket etmeleridir.

Toplumların gelişebilmeleri ve huzur bulabilmeleri, aydınların halktan kopmadan halkı etkilemeleriyle olur. Aydın, halkın duygularını küçümsememeli, onların içerisindeki ferasetli insanlardan birşeyler almalıdır. Aydın; erdemli davranışları, halkın rahatça anlayabileceği görüşleri ve uygulamalarıyla halkı etkilemelidir.

Eğer aydın olduğunu düşünen bir kişi, halkı iyi yönde etkilemiyorsa, aydın değildir demektir.

Bugünlerde aydınlar ile halkın birbirlerine benzer davranış sergilemelerinin temel sebebi, dünyanın ticari bir hapishaneye dönmeye başlamasıdır. Bu gidiş, insanlığın kendi kendisini kemirmesidir.

Eğer aydınlar görüş ve düşüncelerini menfaat peşine düşmeden erdemlik temeline dayandırırlar ve söylediklerini yaşamaya çalışırlarsa, dünya huzur bulacaktır. Dolayısıyla aydınların artık ellerini taşın altına koymaları gerekir.

Aydın tanımlarından da anlaşılacağı üzere, gerçek aydınlar toplumun her sosyal diliminde olabilir. Onların okumuşluk derecelerini gösteren unvanları olmayabilir. Resmi veya görünür makamlarda olabilecekleri gibi olmayabilirler de.

Kendisini toplumun önderi olarak görmenin ağır sorumluluğunu hissederek mücadele eden herkes, aslında birer aydındır. Dolayısıyla her aydın gibi, örnek bir insan olmaya gayret etmelidir.

Bütün bu önder insanların gayretlerini tetikleyecek olanlar da, “aydın, dönüştüren insandır” tanımına uygun olanlardır.

Bizler sorumluluğumuzun gereğini cesaretle yerine getirmezsek, önce kendimizle çelişiriz. İçimizde fırtınalar kopmaya başlar. Biraz daha gecikirsek, bu defa ileride kendimizi suçlamaktan, kendi kendimizi helâk ederiz.

Aydınız diyenler bu hale düşerlerse, insanlığın da kendi kendini helâk etmesi kaçınılmaz son olur. Ama Yüce Yaradan’ın huzuruna varıldığında, olayların farkında oldukları halde gereğini yapmayan aydın geçinenlerin suçlarının, halka nazaran daha fazla olacağını Kur’an bize haber veriyor.

Rad Suresi 37. ayette Allah, Hz. Muhammed’e hitaben: “Ve işte biz o Kur’an’ı, böyle Arapça bir hüküm olmak üzere indirdik! Kasem olsun ki eğer sen sana vahiyle gelen bir ilimden sonra onların hevalarına (arzularına) uyacak olursan, sana Allah’tan ne bir dost vardır, nede koruyacak.”

Nahl Suresi 25: “Şunun için ki, kıyamet günü kendi günahlarını kâmilen yüklendikten başka, ilimsizlikleri yüzünden saptırdıkları kimselerin veballerinden bir kısmını da yüklenecekler. Bak ne fena yük yükleniyorlar.”

Allah’ım, bizleri sorumluluklarını cesaretle yerine getirerek Sen’in huzuruna yüz akıyla gelenlerden eyle. Geçmiş hatalarımızdan af diliyor ve Sen’in merhametine sığınıyoruz. Bizlere mağfiret eyle. Şüphesiz ki Sen, merhametlilerin en hayırlısısın.

Genel kategorisine gönderildi | AYDIN VE CAHİL için yorumlar kapalı

İSLÂM AHLÂKINA DOĞRU

ASRISAADET ORTAMI, ŞİMDİ DAHA YAKIN

 

İslâmiyet, insanların şehvet gibi düşük duygulara gömülmüş ruhlarını, insanlığın iftihar edeceği yüksek zirvelere yükseltmiştir. Bu ruhi akım, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) güzel örnekliğiyle önce ashabında, sonra diğer insanlarda mucizeye benzer bir değişime sebep olmuştur. Bu değişimin zirve örnekleri Ebu Zer ve Hz. Ömer’dir.

Bu ruhi akım yavaşladıkça, insanlar kendi yüce ufuklarından uzaklaşmaya başladılar. Uzaklaşıldıkça moraller bozuldu. Bu arada İslâm’ın gerçek ruhunu muhafaza edebilmiş olan insanlar yine hep var oldu.

Ancak bu güzel insanlardan bazıları, “Bizim Asrısaadette gerçekleştirilenleri gerçekleştirebilmemiz için, bizzat Hz. Peygamber’in ve ashabının var olmasına muhtacız” düşüncesine kapıldılar.

Hâlbuki günümüzdeki genel duruma baktığımızda, bu kaygı yersizdir. Günümüzde insanlık âlemi artık, yüzyıllardır yaşadığı kötü tecrübelerden ders almış görünüyor. Ahlâki değerlerin evrenselleşebilmesi için gerekli zemin, eskiye göre daha iyi. Dolayısıyla Hz. Muhammed’in ve ashabının ulaştığı zirveye, geçmişe nazaran daha yakınız.

Günümüzde birçok ülke, bir dönem cinselliği serbest bırakmanın faturasını çok pahalıya ödedi. Bu milletler içerisinde, erkek-kadın ilişkilerinin daha seviyeli olmasını savunan ve uygulayanların sayısı giderek artıyor. Kadın-erkek ilişkilerini saygı çerçevesinde yürütenler artarken, halen eski düşük şehvet duygularıyla hareket edenlere yapılan kınanmalar da artıyor.

Diğer taraftan demokrasi uygulamalarında yanlış yapan, yolsuzluğa veya soysuzluğa bulaşan yöneticileri azleden veya cezalandıran devletler de artıyor. Bu milletlerin ulaştığı konum, Hz. Ebubekir’in “yanlış yaparsam beni dinlemeyin” ve Hz. Ömer’in “Hak’tan ayrılırsam beni düzeltiniz” şeklindeki ve o dönemlere göre mucize sayılabilecek davranışlarına ulaştıklarını gösterir.

Dünyada henüz bu sistemi kuramamış devletler, elbette var. Ama onların vatandaşları içten içe kaynıyor. Yanlış yapan yöneticilere karşı tavır alanlar artıyor. Birçok devlette, halkın durumu patlama noktasına yakın.

Asrısaadete ulaşabileceğimizin bir başka göstergesi, zalimler konusundaki dünyanın geldiği noktadır. Rusya’da Çarların baskısına karşı çıkanlardan biri olan Stalin’in insanlara yaptığı zulmü savunan kimse yok. Üstün ırk hayaliyle insanlığa ve kendi milletine en büyük acıları çektiren Hitler’ler artık halkları peşlerine takamaz.

Bir başka açıdan bakıldığında, bilindiği gibi, İslâmiyet sosyal adalet anlayışını getirmiştir. Sosyal adalet o dönem için, hem anlaşılması hem de uygulanılması zor bir konu idi. Günümüzde ise, dünyanın hemen her yerinde bu amaçla kurulmuş vakıfların ve derneklerin sayısı her gün hızla artıyor. Ayrıca sosyal adalet kavramını kendisine temel ilke edinerek uygulama gayretinde olan devlet ve siyasetçi sayısı da artıyor.

O dönemin müşriklerinin günümüzün kötülerine göre daha seviyesiz olması, moralleri bozabilir. Ama moralleri bozmayalım. Çünkü yukarıda saydığımız şartlar, güzel düşünen insanların daha başarılı olacaklarının göstergeleridir. Yeter ki güzel insanlar inançla, ısrarla, hak ve adaletten ayrılmadan yollarına devam etsinler.

Hz. Muhammed’in bir hadisine göre; “Muhakkak ki Allah katındaki Cihadın en yücesi, zalimlere karşı hak ve adaletle yapılan mücadeledir.”

Genel kategorisine gönderildi | İSLÂM AHLÂKINA DOĞRU için yorumlar kapalı