İSLÂM VE DENGE

İSLÂM, DENGE DİNİDİR

 

Yüce Yaradan’a teslim olmak anlamındaki İslâm, yalnızca insanlarda ruhi bir inanç sistemi oluşturarak, kişilere ahlâki bir terbiye vermeye çalışmaz. İslâm, sadece kâinatı Allah’ın yarattığını, bizim de evrenin yaratılışı üzerine düşünmemizi öğütleyen bir fikir hareketi de değildir.

Bu durum Yüce Yaradan’ın sözleri olan Kur’an’a bakıldığında kolayca görülür. Kur’an, bizlerin hem şahsi hem de toplum hayatımızla ilgili hüküm ve önerilerde bulunmaktadır.

Aranıldığında Kur’an’da ekonomik sistemle ilgili çok hüküm ve öneri bulunacaktır. Kur’an toplumsal bir düzen için ölçüler vermektedir. O’nda medeni ve cezai hukuk sistemi hüküm ve önerileri vardır. Devletlerarası ilişkiler için bilgiler mevcuttur. İslâm aynı zamanda bir fikri yönetici, beden ve ruh eğitimcisidir.

Her bir özelliği ayrı yazı konusu olan ve ileride ayrı ayrı irdeleyeceğimiz, Kur’an’ın getirdiği ve bizlere öğütlediği dengelerin bazılarını, kısaca şöyle sıralayabiliriz.

İslâm, kişinin bedeninin (nefsinin), aklının ve ruhunun ihtiyaçları arasında denge kurar. Bunlardan hiçbirini, diğerlerinin ihtiyaçlarına ezdirmez. Böyle olunca insanı, birbirine zıt ve çeşitli fikirlerle yönetmez. Yani İslâm’da bidat (çelişkili fikirler) yoktur.

İslâm’ın bir diğer denge kurduğu alan, madde ile manâ arasıdır. Dolayısıyla maddi güç ile ruhsal kuvvet arasında dengeli davranışı öğütler. Böylece ekonomik gösterge ile ahlâki gösterge arasında denge kurulmasını sağlar.

İslâm, insanların ve toplumların huzurunu ister. Bu sebeple oluşturmak istediği dengeleri, birbirine zıt menfaatlerin çatışması üzerine kurmaz. İslâm’ın denge temelini, ekonomik ihtiyaçlar da belirlemez. Dengenin temeli, karşılıklı rıza ve sevgi esasına dayanır.

Kişi veya kişilerin menfaati uğruna toplum düzeninin bozulmasını istemez. Toplumun huzurunu ve düzenini bozmadan her şahsın menfaatleri arasında denge kurmaya çalışır. Bu açıdan bakıldığında İslâm şahsi mülkiyeti kabul eder. Ama mülk verdiklerine mülkün asıl sahibinin Allah olduğunu hatırlatır ve başıboş bırakmaz.

İslâm, kişinin talepleri ile toplumun istekleri arasında da denge kurar. Bu öyle bir dengedir ki, kimse bir diğerine baskı kuramaz. Yani ne kişiler birbirlerine, ne kişiler topluma ne de toplum kişilere baskı kurabilir. Böyle olunca da hem kişi(ler) hem de toplum huzur bulur.

İslâm, benzer şekilde toplumdaki guruplar arasında ve milletler arasında dengeli davranmamızı ister. Sınıf ayrımını kabul etmez. Dolayısıyla gerek toplumların veya ret ettiği sınıfların, gerekse milletlerin sadece menfaatleri için birbirine tahakküm etmelerine engel olur.

Daha önceki bazı yazılarımızda belirtiğimiz gibi, İslâm ile ilim arasında bir çatışma yoktur. Aynı şekilde akıl ile din arasında da çatışma olmaz. Aksine akıl ile düşünenler ve ilimle araştıranlar, dinin öğretilerini daha net kabul ederler. Araştırmaları derinleştikçe onların kalpleri daha mutmain olur, yani yatışır. İmanları daha sağlamlaşır.

Zaten İslâm’ın gayelerinden birisi de, Yüce Yaradan’ın verdiği aklı hurafelerden kurtarmaktır.

Sonuç olarak denilebilir ki, İslâm’ın gayesi hayatın ta kendisidir.

Bakara Suresi 256. Ayet: “Dinde zorlama yoktur. Doğruluk, eğrilikten (sapıklıktan) kesin olarak ayrılmıştır. Artık her kim tağutu inkâr edip Allah’a iman ederse, o işte en sağlam tutamağa yapışmıştır; öyle ki onun için kopmak yok. Allah işitir, bilir.”

Allah’ım, Senin gönderdiğin ayetleri anlayabilmemiz için bizlere anlayış ihsan eyle.

Senin verdiğin öğütleri tutabilmemiz için, irade gücümüzü artır.

Senin her şeye gücün yeter.

Dini kategorisine gönderildi | İSLÂM VE DENGE için yorumlar kapalı

ZAYIF İNSAN

ZAYIF İNSAN KİMDİR?

 

Zayıf insanın özelliğini en kısa ve kapsamlı bir şekilde Muhammed İkbal şöyle yapar: “Zayıf insan, kendini muhafaza için aklını kullanarak hilelere başvurur.” Gerçekten de karşısındakini fikren alt edemeyen insanların başvuracağı yollardan biri hile yapmaktır. Çoğunlukla da bu hileler, hainlik şeklinde olur.

Bazı insanlar, karşısındakinin fikrini çürütemeyince, hemen fikir sahibini sert bir şekilde suçlarlar. Onların, varsa eski yaptıkları yanlışlarını söylemekle tehdit ederler. Nadiren de ortaya dökerler. Bunlar akıllarıyla değil, öfkeleriyle davrananlardır.

İkbal’in tanımına göre böyle insanlar, çok daha zayıf insan konumundadırlar. İşin garibi bu davranışlarını bir zekâ ürünü olarak sunarlar. Hâlbuki böyleleri en beceriksiz insanlardır. Ancak biat kültürüyle davrananların sayıları arttıkça, bu çok zayıf insanların yaptıkları böylesi hareketler çevrelerince takdir bile görür.

İkbal’in tanımındaki insanlar ise, hile yaparken akıllarını kullanırlar. Ama sadece akıllarını kullanırlar. Kalbini ve sezgilerini kullanamazlar. Çünkü zayıf insan artık nefisinin hükmü altına girmiştir.

Bu açıdan bakınca, İslâm, insani değerlerle hareket etmeyip içgüdüleriyle davrananları beşer olarak niteler. Bunlar beşer seviyesinden insan konumuna çıkamamışlardır. Dolayısıyla bu davranışlar İslâm’a göre, geri kamışlığın göstergesidir.

Yüce Yaradan bizlerin beşer seviyesinden insan derecesine çıkabilmemiz için, insanlara sadece akıl vermekle yetinmemiştir. Aynı zamanda irade ve vicdan da vermiştir. İşte, iradesini ve vicdanını kullanmayan insan, zayıf insandır. Çünkü kendisine Allah’ın verdiği özellikleri, yani bir bakıma silahları kullanmamıştır.

Genel kabule göre İslâm, insanları, aklın anlayacağı, hissin idrak edeceği ve vicdanın inanabileceği sade bir yol ile Allah’a yöneltir. Hissini ve vicdanını kullanmayan insan Yüce Yaradan’a yönelemez. Allah’a yönelmeyen insanlar zaten zayıftırlar. İlaveten hileye başvuranlar daha zayıftırlar.

Dürüst insan sallansa da yıkılmaz. Hilebaz insan ilk sallantısında yıkılır. Çünkü temeli zayıftır. İnsan için geçerli olan bu düşünceler, insanlardan oluşan guruplar için de geçerlidir.

Hilebaz insanlar nasıl zayıf iseler, hilebaz guruplar ve devletler de aslında aynı zayıflıktadırlar. Tarih bunların örnekleriyle doludur. Fakat Kur’an diliyle söylersek, çoğu halen anlamamaktadırlar.

Allah, bozguncuların işlerini düzeltmez.

Allah, hainlerin hilelerini başarıya ulaştırmaz.

YAŞAM kategorisine gönderildi | ZAYIF İNSAN için yorumlar kapalı

YURTTA SULH CİHANDA SULH

“YURTTA SULH, CİHANDA SULH” NASIL KURULUR?

 

Atatürk ünlü “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” sözünü, komutanlığını kendisinin yaptığı vatan müdafaasından ve dünyanın gördüğü ilk küresel kapışmanın ardından söyleyebilecek büyüklüğe ve erdeme sahipti.

Hâlbuki Atatürk’ün çağdaşları olan Stalin, Hitler, Mussolini, Franko, Salazar gibi daha kalkınmış ülkelerin liderleri, sanki geçmişten ders almamışlardı. Halen insanları ve devletleri birbirlerine karşı kışkırtıyorlardı.

Sonuçta yaptıkları kışkırtmalar meyvesini verdi. Dünya tarihinde görülen en büyük savaş ve acılar yaşandı. Şimdi bütün bu acıların, kaybolan hayatların hesabını bu liderler nasıl verecekler?

Hz. Muhammed der ki; “Akıllı insan nefsine hâkim olandır.”

Peki, akıllı devlet nedir? Hattâ akıllı dünya nedir?

Bilindiği gibi Napolyon Fransız Devriminden sonraki dönemde iktidar oldu. Bu durum aslında kendisi için bir şans idi. Çünkü Fransa dışındaki halkların birçoğu, bu Devrime sıcak bakıyorlardı.

Ama Napolyon bu şansını kullanmadı. Aksine Devrimin ülke içinde açtığı yaraları, insanlara dış düşmanlar göstererek unutturabileceğini sandı. Sonunda Fransa’ya en çok kötülük eden liderler sıralamasında birinci sıraya yükseldi. Bu da yetmedi. O dönemde Fransa’nın en önemli düşmanı olan İngiltere’ye, İngiliz liderlerden daha faydalı olan bir insan durumuna düştü.

Hitler de dünyanın yaşadığı ilk küresel çatışmadan bir süre sonra iktidara geldi. O da I. Dünya Savaşındaki yenilginin Alman insanındaki oluşturduğu olumsuz konumu kullandı. İnsanlara dış düşmanlar göstererek, bütün suçu başkalarına atarak insanları kandırmaya çalıştı ve başardı.

Fakat Hitler’in kendi adına başardığı iş, dünyanın en acılı savaşlarını doğurdu. Hitler de tarihe, insanlık tarafından sürekli suçlanan insan olarak geçti.

Türkçe’ de bir söz vardır: “Yangına körükle gitmek!”

Dünyada yangına körükle giden bütün liderler ve devletler sonunda, mutlaka zarar görmüştür. Orta vadede zarar görmeyen yoktur. Liderlerin hayatları kısadır. Nefislerini tatmin etmek için insanları kandırabilirler. Ama devletlerin hayat süreleri liderlerle kaim değildir.

Günümüz dünyasında bazı liderler maalesef, terör örgütlerine örtülü destek vermektedirler. Kendi kamuoylarına ise, tam tersi açıklamalar yapmaktadırlar. Böyle liderler yukarıda saydığımız önderlerden daha tehlikelidirler.

Günümüzdeki bazı liderlerinin bu davranışlarından, bütün insanlık zarar görmektedir. Zararların daha büyüğünü çocuklarımız çekeceklerdir. Çünkü hem dünya huzur yüzü görmeyecektir, hem de liderlerin bu yapıları ortaya çıktıkça insanlar, kimseye güvenemeyeceklerdir. Hâlbuki güven yoksa huzur da yok demektir.

Ülke içinde yaşayan insanlardan ancak kışkırtıcı davranan liderlerine karşı ortak tavır almaları beklenebilir. Ama lider içten pazarlıklı ise ve bazen söylediğinin tam tersini, kimseye fark ettirmeden yapıyorsa halk ne yapsın?

Bu durumda görev, milletlerin düzgün önderlerine düşmektedir. Önce devletlerin önderleri, sonra dünya insanlığı ortak tavır almalıdır.

Bu ortak tavır için günümüz dünyasının şartları dikkate alındığında en uygun olan, Atatürk’ün veciz sözünü uygulamaya geçirecek ortamı oluşturmaktır.

Bunun için, insanlıktan anlamayıp terörü bir yaşam tarzı yapanlara ve içten pazarlıklı davrananlara elbette anladıkları şeklin en sertiyle ve dünya çapında ortaklaşa cevap verilmelidir. Tıpkı şairin dediği gibi; “Nush (nasihat) ile uslanmayana etmeli tekdir (ciddi ikaz), tekdirden anlamayanın hakkı kötektir (dayaktır).”

Ancak bunu yaparken masum insanların en az zarar görmeleri için gayret gösterilmelidir. Fakat kendi insanını ateşin içine atanlara taviz verilmemelidir.

Dünya insanlığının ve halkların, bir arada barış ve huzur içerisinde yaşayabilmeleri, ortak tavrın caydırıcılığına bağlıdır.

Genel kategorisine gönderildi | YURTTA SULH CİHANDA SULH için yorumlar kapalı

EMRE İTAAT

KİMLERİN EMRİNE İTAAT EDİLİR?

 

Emir vermek ve verilen emre itaat etmek, insanlığın kurduğu toplum düzeninin işleyişini sağlayan en önemli unsurudur. Emir verene karşılık emri uygulayanlar olmasa hiçbir sistem kurulamaz.

Yüce Yaradan, insanların bir arada yaşayabilmeleri için bazılarının emir vermesi, bazılarının da aldığı emri uygulaması gerektiğini bildiğinden, insanları birbirinden farklı yaratmıştır.

Zuhruf Suresi 32. “Rabbinin rahmetini onlar mı bölüştürüyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için, (çeşitli alanlarda) kimini kimine, derece derece üstün kıldık. Rabbinin rahmeti, onların biriktirdikleri (dünyalık) şeylerden daha hayırlıdır.”

Nahl Suresi 71. “Allah bazınızı bazınıza rızıkta üstün kıldı, fazla verilenler rızıklarını ellerinin altındakine vermiyorlar ki eşit olsunlar. Şimdi Allah’ın nimetini mi inkâr ediyorlar?”

Eğer Allah, her insana aynı özelliği ve zenginliği verseydi, kim(ler) nasıl bir toplum düzeni kurabilirdi? Herkesin şef olduğu bir yerde ne düzen olur, ne de iş yapılır.

Yüce Yaradan insanların bazılarını derece olarak daha üstün kılarken, böylelerine de sorumluluklar yüklüyor.

Hz. Ömer bir gün, Müslüman topluma hitap ederken “dinleyiniz ve itaat ediniz” der. Müslümanlardan biri itiraz eder. “Giymekte olduğun şu elbisenin nereden geldiğini bize haber verene kadar, seni dinlemek ve sana itaat etmek bizim üzerimize lâzım değil” der.

Müslüman kişi bu sözü söyleyebilmektedir. Çünkü o, verilen emrin insanlığın lehine ve Allah’ın isteklerine uygun olmasının birinci şartının, emri verenin Yüce Yaradan’ın koyduğu kurallara uygun insan olması gerektiğini bilmektedir.

Hz. Ömer de bu kişiye bırakın çok sert karşılık vermeyi, itiraz bile etmez. Aksine insanları ikna etmek için gerçekleri söyler. Çünkü o, Allah katında insanların birbirine üstünlüğünün takvada, yani Allah’ın emirlerine uygunluk derecesinde olduğunu iyi bilmektedir. (Hucurat Suresi 13)

Bu sebeple Hz. Ömer, durumu izah eder. İzahı hakikate uygun bulan aynı şahıs, “emret şimdi, dinler ve itaat ederiz” der.

Demek ki emri alan kişi, emri verenin dürüstlüğünü sorgulamakla yükümlüdür. Emri veren de dürüst olmak zorundadır. Nitekim Hz. Ebubekir halife seçildiğinde Müslümanlara “Ben Allah’ın yolunda yürüdüğüm sürece bana itaat ediniz, Allah’ın yolundan ayrıldığımda bana itaat etmeniz gerekmez” demiştir.

Eğer İslâm böyle uygulanmazsa, şefinden müsteşarına, siyasetin en alt kademesinden Cumhurbaşkanına kadar tepeden inme baskılar uygulanır. Eğer baskıya maruz kalanlar baskıya karşı mukavemet etmezlerse, ya içe dönük bir yapıya dönerler ya da baskı kuranlarla birlik olurlar. Her ikisinde de şahsiyetleri silikleşir.

Silikleşen şahsiyetlerini kurtarmak için kendileri daha baskıcı olurlar. Emri uygulama pozisyonunda olup başkasına emri aktaracak konumları olmayanlar, şahsiyetlerini kurtarmak için kendi evlerinde baskıcı olurlar. Güçleri ancak eşlerine ve çocuklarına yeter.

Sonuçta kurumlar ve aileler bozuk bir yapıya bürünürler. Yeni yetişen çocuklar için durum çok daha tehlikeli olur. Çünkü şahsiyeti yara almış insanlar tarafından, hem ailede hem de kurumlarda baskı görürler. Dolayısıyla toplumun geleceği de tehlikeye girer.

İslâm’ın getirdiği önemli bir umde, zulme isyan etmek ve zalimlere karşı koymaya çalışmaktır.

İslâm, bağımsızlıktır. Sadece Yüce Yaradan’a kul olmaktır. Sadece Allah’ın kurallarını uygulayanların emrine itaat etmektir.

Yüce Yaradan, Hz. Musa’nın Firavuna verilen mal, mülk ve ihtişam konusunda serzenişte bulunması üzerine (Yunus 88), Yunus Suresi 89. ayetle: “Peki duanız kabul olundu. Siz yine istikamete doğruluğa devam edin ve kendini bilmeyenlerin yoluna uymayın.” buyurdu.

Demek ki huzurlu bir aile, huzurlu bir toplum, huzurlu bir dünya için bize düşen, istikamette doğru olmak, istikamette doğru olanlarla birlikte hareket etmek ve sadece onların emirlerine itaat etmektir. Böylece şahsiyeti yara almış insanları da düzelterek kurtarmaktır.

Allah’ım, bu dünyaya güzel eserler bırakabilmemiz için, mücadele azmimizi artır, irade gücümüzü artır, zihin açıklığımızı artır.

Senin her şeye gücün yeter.

Genel kategorisine gönderildi | EMRE İTAAT için yorumlar kapalı

EKONOMİDEKİ KISIR DÖNGÜ

ÜLKELERİN EKONOMİK ALANDAKİ YANLIŞLARI

 

Kalkınmış ülkelerin hepsinin ekonomik geçmişlerinde benzer uygulamalar var. Hepsi de sermaye birikimini sağlamak için önce devlet kuruluşları kurmuşlar. ABD ise, eyaletler şeklinde başlayıp sonradan birleşik devlet olduğundan, onlar biraz daha farklı bir yol izlemek zorunda kalmışlar. Onların da diğer gelişmiş devletlerle ortak yönleri var. Hepsi de kendi sanayilerini ve tarım üreticilerini korumak için gümrük duvarlarını yükseltmişler. Ama kendileri geliştikten sonra küreselleşmeyi savunmaya başladılar. Diğer ülkelere kalkınma stratejilerini tavsiye ettiler. Kendileri kalkınmış olduklarından diğer ülkelere yaptıkları tavsiyeler dikkate alındı.

Önce devletin ekonomiden çekilmesi gerektiğini savundular. Her şeyin özel sektöre bırakmasını istediler. Özelleştirme sloganı bütün zihinlere nakşedildi. Böylece nasıl olursa olsun devlet kurumlarının özelleştirilmesinin kârlı olduğu imajı oluşturuldu.

Sonra yabancı yatırımcıların ülkeye getirilmesinin şart olduğu işlendi. Yabancı yatırımcılar yerlilerden farklı tutularak göklere çıkarıldı. Elbette yabancı da olsa yatırım iyi bir şeydi. Ama yatırımlar ülkenin öncelikleri belirlenmeden yapıldı. Yatırımlarda yol, liman, elektrik santrali, baraj gibi konularla gayrimenkule ağırlık verildi. Çünkü bu alanlarda iş bittikten yıllar sonra yapılanların hesabını yapmak zordu. Böylece rüşvetin karşılıklı olarak rahatça döndüğü bir ortam oluşuyordu.

Sonuçta hem ülkenin yöneticileri, hem işe aracılık eden yerli özel sektör, hem de yabancı sermaye para kazanıyordu. Bu paralar borç olarak alındığından, halkı doğrudan etkilemiyordu. Aksine, halktan ağır vergilerle para toplanmadığı ve yapılan yatırımlardan halk bedava yararlandığı için sonuçtan halkta memnun oluyordu.

Ama alınan borçları; öncelikle teknik eğitime, üretime, arge çalışmalarına aktarmayan ekonomilerde giderek kırılgan bir yapı oluşuyordu. Çünkü yapılan devasa ve güya uzun dönem gelecek de düşünülerek yapılan alt yapı yatırımlarından geri dönüşüm, alınan borçların faizlerini bile ödemeye yetmiyordu.

Kırılganlık arttıkça, yani borçlar ödenemez oldukça, artık yabancı yatırımcılardan ülkeye yatırım yapmaları da istenmemeye başlanıyordu. Bu arada az sayıda ülkede üretim tesisi kuran yabancı yatırımcıların da ülkeye bıraktıkları zaten çok az oluyordu. Çünkü yabancı yatırımcıların kurdukları fabrikalar kazandıklarının vergilerini, en az vergi alan veya vergiden muaf tutan ülkelerdeki naylon şirketleri aracılığıyla oralarda ödüyorlardı. Yani fabrikaların olduğu ülkelerde ödemiyorlardı.

Dolayısıyla bu şekilde davranan ülkelerin yöneticileri, konumlarını sürdürebilmek için yabancı yatırımcıdan yatırım değil, sıcak para getirmesini istemeye başladılar. Ancak sıcak para ‘kara kaş kara göz’ için gelmezdi. Bu sebeple alınan borçlarla yapılan yol, liman, santral gibi yerler sıcak para getirenlere devredilmeye başlandı. Ama ülkeler çok sıkıntıya düştüklerinde sıcak para sahipleri karşısında direnemiyorlardı. Yapılan bu devirler çok düşük paralarla yapılıyordu. Yap-işlet-devret modellerinde de yatırımcıya ileride devlete büyük yükler getirecek garantiler veriliyordu. Sonuçta sistem yanlış kurulduğundan kırılganlık yine artmaya devam ediyordu.

Bu defa borsa, faiz, gayrimenkul alımı gibi konular için para getirmeleri istenmeye başlanıyordu. İşte asıl sıcak para, bu yolla gelen paraydı.

Bu hale gelmiş bir ülke artık, tam bir ekonomik kargaşa ortamına girmiş oluyordu. Bu durumda ülkenin karşısında iki seçenek kalıyordu. Birincisi Dünya Bankası ve IMF den yardım istemekti. Diğeri ise, dünyadaki kara para sahipleriyle anlaşmaya çalışmaktı. İlkini yaparlarsa, olumsuz cevap alma ihtimalleri kuvvetlidir. Bu cevap ekonominin kötü yönde fitilini ateşler. Halkta biat kültürü etkili olan ülkelerde pek bir farklılık olmaz. Sadece kapalı kapılar arkasında söylenmeler olur. Ama biat kültürü yoksa, halk hareketleri başlar. Ve o ülke gelişmenin bedelini daha hızlı bir düşüşle öder.

Bir ülkeye sıcak para şeklindeki yabancı sermaye akışının artması, o ülkenin yöneticilerinin üzerindeki yapancı baskısını daha da artırır. Çünkü ülkeyi yönetenler, yabancıların paralarını ülke dışına çıkarmaları durumunda iktidarda kalamayacaklarını bilirler. Dolayısıyla kısır bir döngünün içerisine girerler. Çemberin içi bataklıktır. Kurtulmak için çırpındıkça batma artar.

Ülkelerin bu durumlara düşmesindeki asıl sebep, modern küreselleşmiş mali sermaye sistemidir.

Bu sistem, bütün ülkelere benzer politikaları tavsiye eder. Asıl düşman olarak enflasyonu gösterir. Onun yok edilmesini ister. Ama bunu yapmak için gerekli politikaları da bilerek veya bilmeyerek yanlış uygulatır. Ticaretteki sınırlamaları kaldırtır. Sanayiyi özelleştirmelerini tavsiye eder. Ekonomiyi yeniden düzenletir.

Gerekenden, ihtiyaçtan daha büyük altyapı yatırımları yaptırır. Daha az vergilendirilme yapılmasını ister. Böylece zenginleri kollar. Genelde de kendi yandaşlarını ayrıca kollar. Vergi gelirlerinin dolaylı yollarla elde edilmesini öğütler. Böylece vatandaşın aldığı her tüketim malına yüksek vergiler konulur ve vergiyi zenginler değil vatandaşlar öder. Ama doğrudan ödemeyip mal alımında ödediği için, vatandaş da itiraz etmez.

Sonuçta ekonomiyi düzeltme için tavsiyeler yapanlar, o ülkeyi daha fazla borçlandırırlar. Bütün bu ve benzeri uygulamaları yaparken sabite yakın bir kur sisteminin korunmasını tavsiye ederler. Kur sistemini korumak için katı bir mali disiplin gerekir. Bu disiplinli uygulama vatandaşı ezer. Vatandaşın tepkisini azaltmak için bazı hükümetler, fakirlere maddi yardım yaparlar. Böyle yapan ülkelerde bir süre kargaşa olmaz. Aksine kendilerine yardım yapan yöneticileri desteklemeye devam ederler. Halka yardım yapmayan ülkelerde vatandaş sokaklara dökülür.

Hükümet yetkilileri ise; başlangıçtaki şişirilmiş gelişmeleri, Dünya Bankası ve IMF gibi yabancı kuruluşların da övmelerini fırsat bilerek, uygulamaların sonucunu değil, o dönemdeki elde edebilecekleri politik çıkarları düşünür.

Sonunda kabak vatandaşın başına patlar. Çünkü mevcut yönetim iktidardan gitse bile kendilerinin ve destekçilerinin zenginlikleri, şatafatları aynen sürmektedir. Hattâ kendileri iktidarda iken bazı muhalefeti de zengin ettiklerinden, muhalefet iktidara gelince onlara maddi destek vermeye devam eder.

Hiçbir ülkenin ekonomik durumu kalıcı olarak iyi değildir. En güçlü ekonomiler bile savaşlara gerek kalmadan, sadece bölgesel bir krizin etkisi ve dedikodu ile çökebilir. Çünkü en kalkınmış ülkenin borçlarının GSMH’sına oranları, çevrilmesi zor ve kırılgan bir yapı oluşturmaktadır.

Kurtuluş reçetesi, bütün dünyanın zengin-fakir ayrımı yapmadan ortak hareket etmeleridir. Çünkü herkes aynı gemidedir. Ayrıca zenginlerin kaybedecekleri, fakirlere göre çok fazladır.

Ekonomi kategorisine gönderildi | EKONOMİDEKİ KISIR DÖNGÜ için yorumlar kapalı

BAYRAMLAR SEVGİYİ PEKİŞTİRMEK İÇİNDİR

BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN

 

(Not: Bu yazı 2013 Kurban Bayramında yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen Yayınlıyoruz.)

Bayramlar, anlayanlar için, Barışın habercisidir. Gerçek anlamdaki sevgi, saygı ve dostluğu pekiştirmek için bir fırsattır. İnşallah kalbi temiz insanlar, bu fırsatı iyi değerlendireceklerdir.

Kalbi mühürlenmiş olanlar ise, elbette sadece dilleriyle güzel sözler söyleyerek, halkı kandırmaya devam edeceklerdir. Ama böyleleri iyi bilmeliler ki, artık dünya insanlığı uyandı. İçten pazarlıklı olanlar her yerde bilinmeye başlandı. Aynı kandırmacayı devam ettirmeleri giderek zorlaşıyor. Çok yakında, kandırdıkları insanlar tarafından cezalandırılabilirler.

Kimileri de maddi güçlerine güvenerek, gizlice etrafa ölüm kusmaya devam etmeye çalışıyorlar. Bunlar bilinmediklerini zannetmesinler. Bayramların güzelliğini bozmamak için sabrediliyor.

Bunlar yine bilmeliler ki, bir insan ancak Allah dilerse ölebilir. Allah dilemedikçe kimse ölemez. Ama Allah’ın dilediğini de, hiçbir güç ölümden ve cezadan kurtaramaz.

Bayramlar böyle insanlar için, inşallah bir düşünme ve kendilerini sorgulama vesilesi olur. Bunların da sonunda kendilerine huzur getirecek yolu bulmaları dileğiyle, bayramların anlamını ruhunda hisseden bütün insanların Bayramlarını Kutlarız.

Genel kategorisine gönderildi | BAYRAMLAR SEVGİYİ PEKİŞTİRMEK İÇİNDİR için yorumlar kapalı

MÜSLÜMAN DÜNYASININ SIKINTILARININ SEBEPLERİ

MATURİDİ ANLAYIŞININ TERK EDİLMESİNİN MÜSLÜMANLARIN HAYATLARINA ETKİLERİ

 

Bu sitede yayınlanan bir yazımızda ve “Tarihin Aydınlattığı Gelecek” adlı kitabımızda İslâm’ı yorumlayan Eşarilik ve Maturidilik anlayışlarını karşılaştırmış idik. Her iki kelâm mezhebi de çok fazla konuda fikir belirttikleri için biz sadece iman, kader, akıl ve mucize alanlarındaki anlayışlarını karşılaştırmıştık.

Konumuzu daha iyi kavrayabilmek için, karşılaştırmaları kısaca hatırlayalım. İman alanında; Eşariler, ameli olmayanın imanı olmayacağı anlamına gelecek bir şekilde iyi davranışları imanın ilk şekli şartı olarak kabul ederler. Maturidi ise, kalpten tasdiki yeterli bulur. Kalpten tasdik edenin fırsat buldukça iyi işleri kendiliğinden yapacağını savunur.

Dolayısıyla Eşariler etkin olunca hemen kedilerine bir ‘müslümanmetre’ yaptılar. Kendileri dışındaki Müslümanlara notlar verdiler. Cenneti ve Cehennemi kendi notlarına göre paylaştırdılar. Bazen daha ileri gittiler. İbni Sina, Farabi, İbni Rüşd gibi alimleri zındıklıkla (dıştan Müslüman, içten kâfir) suçladılar.

Kader konusunda; Eşarilere göre “Hayır ve şer Allah’tandır”. Kişinin cüz’i iradesi yoktur. Kötülük “Allah’ın kaza ve kaderidir”. Yani Yüce Yaradan, olacak her şeyin ne zaman ve ne şekilde olacağını (kaderi), ezelde tespit ve tayin etmiştir. Kaza ise; Ezelde takdir ve tayin edilenlerin, zamanı gelince Allah tarafından meydana getirilmesidir.)

Maturidi bu anlayışlara karşıdır. “Her şey Allah’tandır” der. Kulun cüz’i iradesi vardır. Yüce Yaradan kulun fiiline göre, o kul için Kendi fiilini yaratır. Dolayısıyla sorumluluk kişiye aittir.

Dolayısıyla Eşariler etkin olunca, Emevilerin ‘kadercilik’ anlayışı geri geldi. İnsanlar başlarındaki yöneticileri kaderleri olarak gördüler. İtiraz etmediler. Yöneticiler de kendi taraftarlarının yaptıkları kötülükleri, onların kaderi olarak gördüler, onlara ceza vermediler. Karşılarındakileri ise, imansız olarak niteleyerek cezalandırdılar. Sonuçta halk uyuşukluğa doğru yönlendirildi.

Akıl konusunda; Eşarilere göre, insan aklı sınırlıdır. İman akıldan üstündür. Maturidi ise, dini tebliğ olmasa bile düşünen bir insanın Allah’ın verdiği aklı ile Yüce Yaradan’ı bulabileceğini savunur. Ancak Maturudi de sadece aklın yetmeyeceğini düşünür. Çünkü bilginin kaynakları üçtür. Bunlar beş duyu, doğru haber ve aklın tefekkürüdür. Buradaki haber, zaruri ilim ve vahiy yoluyla Allah’ın kullarına aktardıklarıdır. Ohalde, akıl ve imanın birleşmesi ile en doğru yol elde edilir.

Dolayısıyla Eşariler etkili olunca, akıl küçümsendi. Her şey iman ile açıklandı. İman konusunda not veren kendileri olunca, insanları istedikleri gibi yönlendirdiler. Kur’an’ın yorumlarını ancak keramet sahibi kişilerin yapabileceğini iddia ettiler. Yorumları da kendi düşüncelerine göre yönlendirebilmek için, hadislere, rivayetlere sarıldılar. Böylece tabiri caizse, Allah’ın dini gitti, yerine kendi anlayışlarında yeni bir din geldi.

Mucize alanında; Eşarilere göre Allah’ın iradesiyle tabiatta her zaman değişiklikler ve doğaüstü olaylar olur. Mucize ve kerametler böyle açıklanır. Maturidiler ise, bunun mümkün olmadığını düşünür, “mucizeler akıl yoluyla açıklanabilir” derler. Mucizelerin sadece peygamberlere mahsus olduğunu düşünürler. Maturidiliğe göre Kur’an’ın kendisi bir akli mucizedir. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) geleceğinin İncil ve Tevrat’ta bildirilmesi hissi mucizedir.

Aslında mucize dediğimiz şeyler Allah nezdinde sıradan işlerdir. Allah yarattığı kâinatın düzgün işleyişi için kurallarını koymuştur. Ancak Yüce Yaradan Kendi koyduğu kurallara mahkûm değildir. Mahkûm olanlar yaratılanlardır. Yaratıcı her gün iş başındadır ve yeni şeyler yaratmaktadır.

Dolayısıyla Eşariler etkili olunca, ilmi araştırmalar azaldı. Çünkü mucizelerin ve kerametlerin bol olduğu bir kâinatta, ilmi araştırmanın bir anlamı yoktu. Araştırmaların ısrarla sürdürülmesi gerekirken, takılınan bir noktada, “demek ki bu iş Allah’ın bir hikmeti” denilerek araştırmalara son verildi. Hâlbuki zındıklıkla suçladıkları İbni Rüşd’e göre hikmet, sebepleri bilmektir. Kur’an ise en az dört ayetinde, “Allah’ın yasalarında bir değişiklik, bir bozulma bulamazsın” demektedir.

İnsanlara düşen görev, Allah’ın yarattıklarındaki düzenin işleyişini, olayların sebeplerini araştırmaktır. Yüce Yaradan’ın bizlere kâinatta gösterdiği örneklerden hareket ederek, insanlığın faydasına olacak araştırmaları yapmaktır.

Bu kısa yazıda açıklayamadığımız çok konuyu ve bizim akıl ettiğimizden daha fazlasını okurların düşündüğü inancındayım. Düşünen okurların; Müslümanların ilimde, insani anlayışta, hukukun uygulanmasında, demokrasi anlayışında neden Kur’an anlatımlarından çok uzak bir yerde olduklarını bulacaklarına inanıyorum. Hem de Müslüman ülkelerin çoğunda, Yüce Yaradan’ın bahşettiği yer altı ve yer üstü varlık zenginlikleri olmasına rağmen.

Günümüzde bütün dünyada insanların ve insanlığın sıkıntıları had safhadadır. İnsanlığın huzur bulması, ilerlemesi, Kur’an’ı, doğrudan Kur’an’dan öğrenmek ve öğrendiklerimizi uygulamakla mümkündür. Diğer kutsal kitapların da, Kur’an tarafından tasdik edilmeyen kısımlarını terk ederek, insanlığın önünü açmak mümkündür.

Allah’ım bizlere Senin gönderdiğin ayetleri (kâinat, insan ve Kur’an ayetleri) anlayabilmemiz için anlayış ihsan eyle.

Dini kategorisine gönderildi | MÜSLÜMAN DÜNYASININ SIKINTILARININ SEBEPLERİ için yorumlar kapalı

KUR’AN’I ANLAMAKLA YÜKÜMLÜYÜZ

KUR’AN ALLAH KELÂMI DİYENLER, KUR’AN’I OKUYUP ANLAMAKLA YÜKÜMLÜDÜRLER

 

Kur’an’ın değişmeyen kutsal bir kitap olduğunu, akıl erdiren her insan kabul eder. Ezbere uygun bir yapısı vardır. Bu sebeple çok sayıda sıradan insanın ezberleyebildiği tek kitaptır.

Daha önceki kitaplara göre çok geniş kapsamlıdır. Bu özelliği ile insanların günlük yaşamlarına ve uygulamalarına yön verir. Her insan kendi hayatından kesitleri, Kur’an’da bulabilir. Dolayısıyla huzur bulmak isteyenler, Kur’an’ı anlamaları ve uygulamaları oranında başarılı olurlar.

Maalesef Kur’an okuyup anlamak isteyenler azınlıktadır. İnsanların çoğunluğu Kur’an’ı, ölülerinin arkasından okunulan bir kitap durumuna düşürmüştür. Hâlbuki Kur’an tamamen diriler içindir.

Kur’an’ı okuyup anlamak isteyen az sayıdaki insanın karşısına dikilen bir anlayış var. O da “Kur’an’ı kendi başına anlayamazsın, bir mürşit sana anlatmalıdır. Kendin okursan, günaha girmeyi bırak maazallah dinden bile çıkabilirsin” şeklindeki anlayıştır.

Hâlbuki Kur’an anlatım tekniğiyle, düşünebilen her insanın anlayabileceği bir yapıdadır. Yüce Yaradan insanlara düşünme yeteneğini vermiştir. Hiç kimse ben okusam da anlamam diyerek sorumluluğu başkalarına atamaz. Başkalarının anlattıklarıyla amel ettiğinin hesabını verirken, suçu onlara yükleyemez.

Kur’an her insanın kendisinden sorumlu olduğunu net bir şekilde vurgular. Dolayısıyla kişi, kendi hür iradesiyle aldığı her karardan, yaptığı her davranıştan doğrudan kendi sorumludur.

Sonuç olarak eğer bir insan “Kur’an Allah’ın kelâmıdır” diyorsa, O’nu okuyup anlamakla yükümlüdür. Anlamadığı bir şekilde Arapçasını okumak, manevi duygularını pekiştirmeye yarar. Ama hayatına yön vermeye fayda etmez.

Günümüzde çok farklı kişilerin Kur’an tefsirleri, yani geniş açıklamalı yayınları var. Ayrıca doğrudan okuyucunun kendi diline çevrilmiş meal denilen çevirileri var. Dolayısıyla faydalanılabilecek çok sayıda kaynak var. Kendi okuyup anladığını karşılaştırabileceği eserler var.

Bilhassa böyle bir ortamda, hiçbir Müslüman, Kur’an’ı okuyup anlama yükümlülüğünden kaçamaz. Hattâ Hz. Muhammed’in ümmeti dışındaki ümmetlerin önderleri de, bu yükümlülükten kaçamazlar. Çünkü Kur’an hemen her dile çevrilmiş durumdadır.

Dünyanın huzuru, Kur’an’ı kendi okuyup anlayan ve uygulayan insanların sayısının çoğalmasıyla artacaktır. Başkalarının anlatması, insanın kendi okuması kadar etkili olmaz. Çünkü insanlar çoğu zaman anlatanın kişiliğine bakarlar. “Madem Kur’an’da Yüce Yaradan böyle söylüyorsa, bize anlatan kişi kendi niye uygulamıyor” diye düşünürler. Dolayısıyla anlatımın etkisi azalır.

Maide Suresi 100: “De ki: ‘Pis ile temiz bir olmaz, pis olanın çokluğu tuhafına da gitse’ O halde ey temiz özü, düşünür beyni olanlar! Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.”

İnsanlar Kur’an’ı kendileri okuyup anlamadıkları için davranışları ve uygulamaları yanlış olabiliyor. Bu sebeple pis olan yani, yanlış davrananlar çoğunluğu oluşturuyor. O halde kendimizin özümüzün temiz olduğunu düşünüyorsak, düşünen bir beynimiz olduğunu iddia ediyorsak, Allah’tan korkmalıyız. Böylece kurtuluşa erebiliriz.

Hem Allah’tan korkmak hem de Yüce Yaradan’ı sevebilmek için, O’nun kelâmı olan Kur’an’ı doğrudan kendimiz okuyup anlamaya çalışmalıyız. Kur’an, kâinatı ve içindekileri araştırmaları için insanları teşvik eder. Araştıran insan öncelikle şirkten uzak durur. Sonrasında bilginin önemini kavrar. Böylece hem imanını bilgiye dayandırır, hem de kendini geliştirir. Dolayısıyla kendisine, çevresine ve insanlığa faydası artar.

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | KUR’AN’I ANLAMAKLA YÜKÜMLÜYÜZ için yorumlar kapalı

KUR’AN VE ATALARIMIZ

ATALARIMIZIN YOLUNDAN GİTMEK

 

İnsanlar çocukluklarından itibaren büyüklerini örnek almaya başlarlar. Gençlik dönemlerinde bu örneklik zayıflar. Sonrasında tekrar etkili olur. Günümüzde küreselleşen dünyada bu etkinin azaldığı düşünülür. Ama insanların yapısı değişmediği için, bu konuda da değişen fazla bir şey yoktur.

Orta yaştaki insanlar hayata bakışlarında yine, atalarını taklit ederler. Kendi çocuklarını yetiştirirken, atalarının kendileri çocukken ki davranışlarından etkilenirler. Eğer ciddi bir eğitim almadılarsa, işlerinde de atalarından gördükleri üzerine yürürler. Sosyal faaliyetlerinde de benzer durum geçerlidir.

Aslında bu yapılan uygulama, atalara tam bağımlı olmamak şartıyla faydalıdır. Tecrübelerden istifade etmek iyidir. Ancak bilindiği gibi, tecrübe sahibi olabilmek zordur. En önemli şartı, olayları karşılaştırabilmek için, düşünme yeteneğini geliştirmektir. Eğer her yeni nesil atalarına körü körüne tam bağımlı olsaydı insanlık gelişmezdi.

Yüce Yaradan Kur’an’da bu konuda bize yol gösteriyor. Bakara Suresi 170: “Onlara: “Allah’ın indirdiğine uyun! denildiği vakit de “Hayır! Atalarımızı neyin üzerinde bulduksa ona uyarız.” dediler. Ya ataları bir şeye akıl erdiremez ve doğruyu seçemez idiyseler de mi?”

Ayet bize, atalarımızın dediklerini sorgulamamız gerektiğini hatırlatıyor. Belki atalarımız bir şeye akıl erdiremez ve doğruyu seçemez bir durumda olabilirler. Eğer biz tamamen atalarımıza uyarsak yarın ahirette Allah’ın huzuruna vardığımızda, biz onları suçlayacağız. Ama Kur’an’a göre atalarımız da bizleri suçlayacaklar. “Sizin kendi aklınız yok muydu? Kendiniz düşünemiyor muydunuz?” diyecekler.

Bu ayet, indiği günlerdeki Allah’ı inkâr eden Kureyşlileri uyarmak için inmiştir. Ancak Kur’an sonsuzluğa kadar geçerli olduğundan, bu ayet de, her dönem için ve her gurup için geçerlidir.

Günümüzde semavi dinlere inananların çoğunluğu, tahrif edilmiş bir dini uygulamaya çalışmaktadırlar. Önceki bazı yazılarımızda belirttiğimiz gibi, değişmeyen tek kutsal kitap Kur’an’dır. Fakat bazı Müslümanlar, Kur’an’ı değiştiremeyince hadis, icma, kıyas diyerek ayetlerin açıklamalarını aslından farklılaştırarak yapmışlardır.

Böylece ilk halinde devam eden din kalmamıştır. İşin garibi bu durumu çoğunluk kabul etmesine rağmen, değiştirmek için gayret göstermemektedir. Bu gayreti gösterenleri de, atalarına ihanetle suçlamaktadırlar. Tarihteki bazı âlimlerin yorumlarını örnek göstererek, “bizim onlar gibi olmamız mümkün değilken, nasıl farklı bir anlayış içerisinde olursun” denilmektedir.

Birçok insan kendi gençliğinde köyünün hocasından duyduklarını, atalarından işittiklerini baz alarak, asıl olan Kur’an’dır diyenleri rastgele suçlamaktadırlar. Hâlbuki Bakara Suresinin 170.nci ayeti gayet açıktır. “Allah’ın indirdiğine uyun” denilmektedir.

Enam Suresi 38 ve 114.ncü ayetlerinde Yüce Yaradan, indirdiği kitapta her şeyi inceden inceye açıkladığını bildirmektedir. Yani Kur’an açıktır. Kur’an’ın teyit etmedikleri geçerli değildir. Nitekim Enam 92. ayette “İşte bu da bizim indirdiğimiz bir kitap! Feyzi ve bereketi dünyayı tutacak, evvelki kitapları bu tasdik etmedikçe, muteber sayılmayacak…..” denilerek Kur’an’ın tek kaynak olduğu vurgulanmaktadır.

Diğer kutsal kitaplar için geçerli olan bu ayetin; hadis, icma, kıyas gibi yan kaynaklar için çok daha fazla geçerli olacağı açıktır. Bu yan kaynakları Kur’an tasdik etmedikçe, muteber sayılamazlar. Bu yan kaynakları falan ünlü kişinin veya atalarımızın dile getirmiş olmaları, onların doğru olduklarını göstermez. Doğruluk testindeki tek gösterge, Kur’an’dır.

Eğer halen Kur’an’da indirilene değil de, atalarımızın söylediklerine ve uygulamalarına uyarsak, 170.nci ayette suçlanan insanların konumuna düşeriz. Maazallah bilinçsiz bir şekilde bilmeden Yüce Yaradan’a şirk koşar hale düşeriz. Allah’ın tekliğine, kitaplarına, peygamberlerine, meleklerine ve ahirete inancımız bile zedelenir,

İnançlardaki zedelenme ve şirk koşmanın masum yönleri konusuna başka bir yazımızda değineceğiz. Bu yazının konusu, körü körüne atalarımıza uymamızın yanlışlığını Kur’an ayetleriyle göstermektir.

Allah’ım, Senin gönderdiğin ayetleri anlayabilmemiz için bizlere anlayış ihsan eyle.  

Senin her şeye gücün yeter.

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | KUR’AN VE ATALARIMIZ için yorumlar kapalı

ALLAH’A HESAP VEREBİLMEK

SEMAVİ DİNLER ARASINDAKİ DÜŞMANLIĞIN HESABINI, ALLAH’A NASIL VERECEĞİZ?

 

Yüce Yaradan’ın gönderdiği dinlere inananlar arasında düşmanlık oluşmasının iki temel sebebi var. Birincisi yeni gelen peygamberin getirdiği şeriatla birlikte eskisinin iptal olduğunun düşünülmesidir. İkincisi de, önceki peygamberin getirdiklerine inananların, yeni gelen peygamberi Allah’ın elçisi olarak kabul etmemeleridir.

Bu konudaki gerçekleri daha iyi anlayabilmemiz için, Kur’an’a bakmamız yeterlidir. Yeryüzünde orijinalliği bozulmamış tek kutsal kitap Kur’an’dır.  Kur’an’daki Enam Suresi 92. ayetle: “İşte bu da bizim indirdiğimiz bir kitap! Feyzi ve bereketi dünyayı tutacak, evvelki kitapları bu tasdik etmedikçe, muteber sayılmayacak…..” denilmesinin sebebi, diğer kutsal kitapların tahrif edilmiş olmalarıdır.

Yoksa Allah’ın tekliğine inanarak Allah’tan gelenlere iman edip, güzel işler yapanların korunacağı Kur’an’da sıkça bahsedilmektedir. Fakat kitapları tahrif ederek Üzeyir’i ve Hz. İsa’yı Allah’ın oğlu şeklinde algılayanları da Yüce Yaradan, “kahrolasıcalar, nereden saptırıyorlar” hitabıyla uyarmaktadır.

Kâfirun Suresi 6. Ayette buyrulan “sizin dininiz size, benim dinim bana” sözü sadece Allah’ı tanımayanlar için geçerli değildir. Bütün semavi dinlerin mensupları için de geçerlidir. Zaten Yüce Yaradan, “Allah dileseydi sizleri tek bir ümmet olarak yaratırdı” diyerek bu durumu açıklığa kavuşturmaktadır.

Yüce Yaradan, hem daha öncekilere verdiklerinin tahrif olmasından, hem de insanların kültür ve bilgilerindeki değişikliklerden dolayı yeni bir peygamberi göndermiştir. Eskiler içerisinden Allah’ın tekliğine inanan, Yüce Yaradan’ın bütün peygamberlerini bir gören anlayıştaki insanları da, koruması altına aldığını beyan etmiştir.

Allah, kendisinin tabi olduğu peygamberden sonra gelen peygamberleri kabul etmeyenleri de, ihtirasları sebebiyle böyle davrandıklarını buyurmuştur. Al-i İmran Suresi 19. Ayet: “Allah katında din İslam’dır! O kitap verilenlerin ayrılığa düşmeleri ise, sırf kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki ihtirastandır. Her kim Allah’ın ayetlerini inkâr ederse şüphe yok ki Allah çabuk hesap görendir.”

Demek ki, diğer peygamberleri kabul etmemek, insanların kendi ihtiraslarından kaynaklanıyor.

Semavi dinlere mensup insanlar, diğerlerinin peygamberlerini kabul etmedikleri ve onlar da kendilerinin peygamberini ret ettikleri için, birbirlerini dinsiz olarak niteliyorlar. Nitekim önceki yazılarımızda bahsettiğimiz gibi, Haçlı Seferlerinde her iki taraf da, birbirlerini Allah’ı inkâr eden olarak görmüştür.

Toplumlarda; kâfir, gâvur, gayr-i Yahudi, gayr-i Hıristiyan, gayr-i Müslim gibi kelimeler yanlış algılanmaktadır. Bu tanımlar, diğer peygamberlerin ümmetleri için söylenirse yanlış olur. Çünkü onların içerisinde, gerçek anlamda Allah’ın tekliğine, bütün kitaplarına, bütün peygamberlerine, meleklerine, ahirete inanan insanlar da var.

Kâfir veya gâvur deyimi aslında ateist olanları nitelemek içindir. Yani Yüce Yaradan’ı inkâr edenlere yöneliktir. Budizm gibi öğretilerin mensupları Allah’ı inkâr etmedikçe, ateist kabul edilmezler. Zaten bunların öğretileri ile Yüce Yaradan’ın tavsiyeleri birbiriyle çelişmez.

Maalesef bugüne kadar semavi dinlerin mensupları arasında temeli olmayan çok tartışmalar yapılmıştır. Bu tartışmaların birçoğu, kavgayla sonuçlanmıştır. Bu kavgalardan insanlık madden ve manen çok zarar görmüştür.

Bugün bizim önümüzde bütün açıklığıyla Kur’an varken ve tarihte yapılan hataları görmüşken, hatadan dönmezsek bizim suçumuz daha fazla olur. Bizler de tıpkı kendilerine ayetler okunduğu halde, atalarından gördüğünü savunan insanlar gibi oluruz. Hâlbuki Yüce Yaradan, böyle insanların beyinsiz olduklarını ifade ediyor.

Eğer bizler kendimizi beyni olanlar içerisine katıyorsak, düşünen aklı olanlar kategorisindeyiz diyorsak, atalarımızdan gördüğümüzü devam ettirmemeliyiz. Allah’ın korumasında olan ve her şeyin inceden inceye açıklandığı beyan edilen Kur’an’ı esas almalıyız.

Küreselleşen dünyada hiçbir toplum önderi “benim Kur’an’dan haberim yok. Böyle bir kitap olduğunu bilmiyorum diyemez. Yine küreselleşen dünyada Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ümmetinden hiçbir önder, ortada Kur’an dururken, gayr-i Müslim herkesi ateist olarak suçlayamaz.

Eğer böyle yapmaya devam ederse, suçladıklarının dünyasında Kur’an düşmanlığı başlar. Böylece Müslümanım diyen kişi kendi davranışıyla, dünyada Kur’an düşmanlığı oluşturmuş olur. Böyle bir durumun hesabını da hiçbir Müslüman, Allah’a veremez.

Allah’ım, Senin huzuruna yüz akı ile gelebilmemiz için bizlere irade gücü ver, zihin açıklığı ver, ilim ve hikmet ver.

Genel kategorisine gönderildi | ALLAH’A HESAP VEREBİLMEK için yorumlar kapalı