MÜSLÜMAN DÜNYASININ SIKINTILARININ SEBEPLERİ

MATURİDİ ANLAYIŞININ TERK EDİLMESİNİN MÜSLÜMANLARIN HAYATLARINA ETKİLERİ

 

Bu sitede yayınlanan bir yazımızda ve “Tarihin Aydınlattığı Gelecek” adlı kitabımızda İslâm’ı yorumlayan Eşarilik ve Maturidilik anlayışlarını karşılaştırmış idik. Her iki kelâm mezhebi de çok fazla konuda fikir belirttikleri için biz sadece iman, kader, akıl ve mucize alanlarındaki anlayışlarını karşılaştırmıştık.

Konumuzu daha iyi kavrayabilmek için, karşılaştırmaları kısaca hatırlayalım. İman alanında; Eşariler, ameli olmayanın imanı olmayacağı anlamına gelecek bir şekilde iyi davranışları imanın ilk şekli şartı olarak kabul ederler. Maturidi ise, kalpten tasdiki yeterli bulur. Kalpten tasdik edenin fırsat buldukça iyi işleri kendiliğinden yapacağını savunur.

Dolayısıyla Eşariler etkin olunca hemen kedilerine bir ‘müslümanmetre’ yaptılar. Kendileri dışındaki Müslümanlara notlar verdiler. Cenneti ve Cehennemi kendi notlarına göre paylaştırdılar. Bazen daha ileri gittiler. İbni Sina, Farabi, İbni Rüşd gibi alimleri zındıklıkla (dıştan Müslüman, içten kâfir) suçladılar.

Kader konusunda; Eşarilere göre “Hayır ve şer Allah’tandır”. Kişinin cüz’i iradesi yoktur. Kötülük “Allah’ın kaza ve kaderidir”. Yani Yüce Yaradan, olacak her şeyin ne zaman ve ne şekilde olacağını (kaderi), ezelde tespit ve tayin etmiştir. Kaza ise; Ezelde takdir ve tayin edilenlerin, zamanı gelince Allah tarafından meydana getirilmesidir.)

Maturidi bu anlayışlara karşıdır. “Her şey Allah’tandır” der. Kulun cüz’i iradesi vardır. Yüce Yaradan kulun fiiline göre, o kul için Kendi fiilini yaratır. Dolayısıyla sorumluluk kişiye aittir.

Dolayısıyla Eşariler etkin olunca, Emevilerin ‘kadercilik’ anlayışı geri geldi. İnsanlar başlarındaki yöneticileri kaderleri olarak gördüler. İtiraz etmediler. Yöneticiler de kendi taraftarlarının yaptıkları kötülükleri, onların kaderi olarak gördüler, onlara ceza vermediler. Karşılarındakileri ise, imansız olarak niteleyerek cezalandırdılar. Sonuçta halk uyuşukluğa doğru yönlendirildi.

Akıl konusunda; Eşarilere göre, insan aklı sınırlıdır. İman akıldan üstündür. Maturidi ise, dini tebliğ olmasa bile düşünen bir insanın Allah’ın verdiği aklı ile Yüce Yaradan’ı bulabileceğini savunur. Ancak Maturudi de sadece aklın yetmeyeceğini düşünür. Çünkü bilginin kaynakları üçtür. Bunlar beş duyu, doğru haber ve aklın tefekkürüdür. Buradaki haber, zaruri ilim ve vahiy yoluyla Allah’ın kullarına aktardıklarıdır. Ohalde, akıl ve imanın birleşmesi ile en doğru yol elde edilir.

Dolayısıyla Eşariler etkili olunca, akıl küçümsendi. Her şey iman ile açıklandı. İman konusunda not veren kendileri olunca, insanları istedikleri gibi yönlendirdiler. Kur’an’ın yorumlarını ancak keramet sahibi kişilerin yapabileceğini iddia ettiler. Yorumları da kendi düşüncelerine göre yönlendirebilmek için, hadislere, rivayetlere sarıldılar. Böylece tabiri caizse, Allah’ın dini gitti, yerine kendi anlayışlarında yeni bir din geldi.

Mucize alanında; Eşarilere göre Allah’ın iradesiyle tabiatta her zaman değişiklikler ve doğaüstü olaylar olur. Mucize ve kerametler böyle açıklanır. Maturidiler ise, bunun mümkün olmadığını düşünür, “mucizeler akıl yoluyla açıklanabilir” derler. Mucizelerin sadece peygamberlere mahsus olduğunu düşünürler. Maturidiliğe göre Kur’an’ın kendisi bir akli mucizedir. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) geleceğinin İncil ve Tevrat’ta bildirilmesi hissi mucizedir.

Aslında mucize dediğimiz şeyler Allah nezdinde sıradan işlerdir. Allah yarattığı kâinatın düzgün işleyişi için kurallarını koymuştur. Ancak Yüce Yaradan Kendi koyduğu kurallara mahkûm değildir. Mahkûm olanlar yaratılanlardır. Yaratıcı her gün iş başındadır ve yeni şeyler yaratmaktadır.

Dolayısıyla Eşariler etkili olunca, ilmi araştırmalar azaldı. Çünkü mucizelerin ve kerametlerin bol olduğu bir kâinatta, ilmi araştırmanın bir anlamı yoktu. Araştırmaların ısrarla sürdürülmesi gerekirken, takılınan bir noktada, “demek ki bu iş Allah’ın bir hikmeti” denilerek araştırmalara son verildi. Hâlbuki zındıklıkla suçladıkları İbni Rüşd’e göre hikmet, sebepleri bilmektir. Kur’an ise en az dört ayetinde, “Allah’ın yasalarında bir değişiklik, bir bozulma bulamazsın” demektedir.

İnsanlara düşen görev, Allah’ın yarattıklarındaki düzenin işleyişini, olayların sebeplerini araştırmaktır. Yüce Yaradan’ın bizlere kâinatta gösterdiği örneklerden hareket ederek, insanlığın faydasına olacak araştırmaları yapmaktır.

Bu kısa yazıda açıklayamadığımız çok konuyu ve bizim akıl ettiğimizden daha fazlasını okurların düşündüğü inancındayım. Düşünen okurların; Müslümanların ilimde, insani anlayışta, hukukun uygulanmasında, demokrasi anlayışında neden Kur’an anlatımlarından çok uzak bir yerde olduklarını bulacaklarına inanıyorum. Hem de Müslüman ülkelerin çoğunda, Yüce Yaradan’ın bahşettiği yer altı ve yer üstü varlık zenginlikleri olmasına rağmen.

Günümüzde bütün dünyada insanların ve insanlığın sıkıntıları had safhadadır. İnsanlığın huzur bulması, ilerlemesi, Kur’an’ı, doğrudan Kur’an’dan öğrenmek ve öğrendiklerimizi uygulamakla mümkündür. Diğer kutsal kitapların da, Kur’an tarafından tasdik edilmeyen kısımlarını terk ederek, insanlığın önünü açmak mümkündür.

Allah’ım bizlere Senin gönderdiğin ayetleri (kâinat, insan ve Kur’an ayetleri) anlayabilmemiz için anlayış ihsan eyle.

Dini kategorisine gönderildi | MÜSLÜMAN DÜNYASININ SIKINTILARININ SEBEPLERİ için yorumlar kapalı

KUR’AN’I ANLAMAKLA YÜKÜMLÜYÜZ

KUR’AN ALLAH KELÂMI DİYENLER, KUR’AN’I OKUYUP ANLAMAKLA YÜKÜMLÜDÜRLER

 

Kur’an’ın değişmeyen kutsal bir kitap olduğunu, akıl erdiren her insan kabul eder. Ezbere uygun bir yapısı vardır. Bu sebeple çok sayıda sıradan insanın ezberleyebildiği tek kitaptır.

Daha önceki kitaplara göre çok geniş kapsamlıdır. Bu özelliği ile insanların günlük yaşamlarına ve uygulamalarına yön verir. Her insan kendi hayatından kesitleri, Kur’an’da bulabilir. Dolayısıyla huzur bulmak isteyenler, Kur’an’ı anlamaları ve uygulamaları oranında başarılı olurlar.

Maalesef Kur’an okuyup anlamak isteyenler azınlıktadır. İnsanların çoğunluğu Kur’an’ı, ölülerinin arkasından okunulan bir kitap durumuna düşürmüştür. Hâlbuki Kur’an tamamen diriler içindir.

Kur’an’ı okuyup anlamak isteyen az sayıdaki insanın karşısına dikilen bir anlayış var. O da “Kur’an’ı kendi başına anlayamazsın, bir mürşit sana anlatmalıdır. Kendin okursan, günaha girmeyi bırak maazallah dinden bile çıkabilirsin” şeklindeki anlayıştır.

Hâlbuki Kur’an anlatım tekniğiyle, düşünebilen her insanın anlayabileceği bir yapıdadır. Yüce Yaradan insanlara düşünme yeteneğini vermiştir. Hiç kimse ben okusam da anlamam diyerek sorumluluğu başkalarına atamaz. Başkalarının anlattıklarıyla amel ettiğinin hesabını verirken, suçu onlara yükleyemez.

Kur’an her insanın kendisinden sorumlu olduğunu net bir şekilde vurgular. Dolayısıyla kişi, kendi hür iradesiyle aldığı her karardan, yaptığı her davranıştan doğrudan kendi sorumludur.

Sonuç olarak eğer bir insan “Kur’an Allah’ın kelâmıdır” diyorsa, O’nu okuyup anlamakla yükümlüdür. Anlamadığı bir şekilde Arapçasını okumak, manevi duygularını pekiştirmeye yarar. Ama hayatına yön vermeye fayda etmez.

Günümüzde çok farklı kişilerin Kur’an tefsirleri, yani geniş açıklamalı yayınları var. Ayrıca doğrudan okuyucunun kendi diline çevrilmiş meal denilen çevirileri var. Dolayısıyla faydalanılabilecek çok sayıda kaynak var. Kendi okuyup anladığını karşılaştırabileceği eserler var.

Bilhassa böyle bir ortamda, hiçbir Müslüman, Kur’an’ı okuyup anlama yükümlülüğünden kaçamaz. Hattâ Hz. Muhammed’in ümmeti dışındaki ümmetlerin önderleri de, bu yükümlülükten kaçamazlar. Çünkü Kur’an hemen her dile çevrilmiş durumdadır.

Dünyanın huzuru, Kur’an’ı kendi okuyup anlayan ve uygulayan insanların sayısının çoğalmasıyla artacaktır. Başkalarının anlatması, insanın kendi okuması kadar etkili olmaz. Çünkü insanlar çoğu zaman anlatanın kişiliğine bakarlar. “Madem Kur’an’da Yüce Yaradan böyle söylüyorsa, bize anlatan kişi kendi niye uygulamıyor” diye düşünürler. Dolayısıyla anlatımın etkisi azalır.

Maide Suresi 100: “De ki: ‘Pis ile temiz bir olmaz, pis olanın çokluğu tuhafına da gitse’ O halde ey temiz özü, düşünür beyni olanlar! Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.”

İnsanlar Kur’an’ı kendileri okuyup anlamadıkları için davranışları ve uygulamaları yanlış olabiliyor. Bu sebeple pis olan yani, yanlış davrananlar çoğunluğu oluşturuyor. O halde kendimizin özümüzün temiz olduğunu düşünüyorsak, düşünen bir beynimiz olduğunu iddia ediyorsak, Allah’tan korkmalıyız. Böylece kurtuluşa erebiliriz.

Hem Allah’tan korkmak hem de Yüce Yaradan’ı sevebilmek için, O’nun kelâmı olan Kur’an’ı doğrudan kendimiz okuyup anlamaya çalışmalıyız. Kur’an, kâinatı ve içindekileri araştırmaları için insanları teşvik eder. Araştıran insan öncelikle şirkten uzak durur. Sonrasında bilginin önemini kavrar. Böylece hem imanını bilgiye dayandırır, hem de kendini geliştirir. Dolayısıyla kendisine, çevresine ve insanlığa faydası artar.

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | KUR’AN’I ANLAMAKLA YÜKÜMLÜYÜZ için yorumlar kapalı

KUR’AN VE ATALARIMIZ

ATALARIMIZIN YOLUNDAN GİTMEK

 

İnsanlar çocukluklarından itibaren büyüklerini örnek almaya başlarlar. Gençlik dönemlerinde bu örneklik zayıflar. Sonrasında tekrar etkili olur. Günümüzde küreselleşen dünyada bu etkinin azaldığı düşünülür. Ama insanların yapısı değişmediği için, bu konuda da değişen fazla bir şey yoktur.

Orta yaştaki insanlar hayata bakışlarında yine, atalarını taklit ederler. Kendi çocuklarını yetiştirirken, atalarının kendileri çocukken ki davranışlarından etkilenirler. Eğer ciddi bir eğitim almadılarsa, işlerinde de atalarından gördükleri üzerine yürürler. Sosyal faaliyetlerinde de benzer durum geçerlidir.

Aslında bu yapılan uygulama, atalara tam bağımlı olmamak şartıyla faydalıdır. Tecrübelerden istifade etmek iyidir. Ancak bilindiği gibi, tecrübe sahibi olabilmek zordur. En önemli şartı, olayları karşılaştırabilmek için, düşünme yeteneğini geliştirmektir. Eğer her yeni nesil atalarına körü körüne tam bağımlı olsaydı insanlık gelişmezdi.

Yüce Yaradan Kur’an’da bu konuda bize yol gösteriyor. Bakara Suresi 170: “Onlara: “Allah’ın indirdiğine uyun! denildiği vakit de “Hayır! Atalarımızı neyin üzerinde bulduksa ona uyarız.” dediler. Ya ataları bir şeye akıl erdiremez ve doğruyu seçemez idiyseler de mi?”

Ayet bize, atalarımızın dediklerini sorgulamamız gerektiğini hatırlatıyor. Belki atalarımız bir şeye akıl erdiremez ve doğruyu seçemez bir durumda olabilirler. Eğer biz tamamen atalarımıza uyarsak yarın ahirette Allah’ın huzuruna vardığımızda, biz onları suçlayacağız. Ama Kur’an’a göre atalarımız da bizleri suçlayacaklar. “Sizin kendi aklınız yok muydu? Kendiniz düşünemiyor muydunuz?” diyecekler.

Bu ayet, indiği günlerdeki Allah’ı inkâr eden Kureyşlileri uyarmak için inmiştir. Ancak Kur’an sonsuzluğa kadar geçerli olduğundan, bu ayet de, her dönem için ve her gurup için geçerlidir.

Günümüzde semavi dinlere inananların çoğunluğu, tahrif edilmiş bir dini uygulamaya çalışmaktadırlar. Önceki bazı yazılarımızda belirttiğimiz gibi, değişmeyen tek kutsal kitap Kur’an’dır. Fakat bazı Müslümanlar, Kur’an’ı değiştiremeyince hadis, icma, kıyas diyerek ayetlerin açıklamalarını aslından farklılaştırarak yapmışlardır.

Böylece ilk halinde devam eden din kalmamıştır. İşin garibi bu durumu çoğunluk kabul etmesine rağmen, değiştirmek için gayret göstermemektedir. Bu gayreti gösterenleri de, atalarına ihanetle suçlamaktadırlar. Tarihteki bazı âlimlerin yorumlarını örnek göstererek, “bizim onlar gibi olmamız mümkün değilken, nasıl farklı bir anlayış içerisinde olursun” denilmektedir.

Birçok insan kendi gençliğinde köyünün hocasından duyduklarını, atalarından işittiklerini baz alarak, asıl olan Kur’an’dır diyenleri rastgele suçlamaktadırlar. Hâlbuki Bakara Suresinin 170.nci ayeti gayet açıktır. “Allah’ın indirdiğine uyun” denilmektedir.

Enam Suresi 38 ve 114.ncü ayetlerinde Yüce Yaradan, indirdiği kitapta her şeyi inceden inceye açıkladığını bildirmektedir. Yani Kur’an açıktır. Kur’an’ın teyit etmedikleri geçerli değildir. Nitekim Enam 92. ayette “İşte bu da bizim indirdiğimiz bir kitap! Feyzi ve bereketi dünyayı tutacak, evvelki kitapları bu tasdik etmedikçe, muteber sayılmayacak…..” denilerek Kur’an’ın tek kaynak olduğu vurgulanmaktadır.

Diğer kutsal kitaplar için geçerli olan bu ayetin; hadis, icma, kıyas gibi yan kaynaklar için çok daha fazla geçerli olacağı açıktır. Bu yan kaynakları Kur’an tasdik etmedikçe, muteber sayılamazlar. Bu yan kaynakları falan ünlü kişinin veya atalarımızın dile getirmiş olmaları, onların doğru olduklarını göstermez. Doğruluk testindeki tek gösterge, Kur’an’dır.

Eğer halen Kur’an’da indirilene değil de, atalarımızın söylediklerine ve uygulamalarına uyarsak, 170.nci ayette suçlanan insanların konumuna düşeriz. Maazallah bilinçsiz bir şekilde bilmeden Yüce Yaradan’a şirk koşar hale düşeriz. Allah’ın tekliğine, kitaplarına, peygamberlerine, meleklerine ve ahirete inancımız bile zedelenir,

İnançlardaki zedelenme ve şirk koşmanın masum yönleri konusuna başka bir yazımızda değineceğiz. Bu yazının konusu, körü körüne atalarımıza uymamızın yanlışlığını Kur’an ayetleriyle göstermektir.

Allah’ım, Senin gönderdiğin ayetleri anlayabilmemiz için bizlere anlayış ihsan eyle.  

Senin her şeye gücün yeter.

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | KUR’AN VE ATALARIMIZ için yorumlar kapalı

ALLAH’A HESAP VEREBİLMEK

SEMAVİ DİNLER ARASINDAKİ DÜŞMANLIĞIN HESABINI, ALLAH’A NASIL VERECEĞİZ?

 

Yüce Yaradan’ın gönderdiği dinlere inananlar arasında düşmanlık oluşmasının iki temel sebebi var. Birincisi yeni gelen peygamberin getirdiği şeriatla birlikte eskisinin iptal olduğunun düşünülmesidir. İkincisi de, önceki peygamberin getirdiklerine inananların, yeni gelen peygamberi Allah’ın elçisi olarak kabul etmemeleridir.

Bu konudaki gerçekleri daha iyi anlayabilmemiz için, Kur’an’a bakmamız yeterlidir. Yeryüzünde orijinalliği bozulmamış tek kutsal kitap Kur’an’dır.  Kur’an’daki Enam Suresi 92. ayetle: “İşte bu da bizim indirdiğimiz bir kitap! Feyzi ve bereketi dünyayı tutacak, evvelki kitapları bu tasdik etmedikçe, muteber sayılmayacak…..” denilmesinin sebebi, diğer kutsal kitapların tahrif edilmiş olmalarıdır.

Yoksa Allah’ın tekliğine inanarak Allah’tan gelenlere iman edip, güzel işler yapanların korunacağı Kur’an’da sıkça bahsedilmektedir. Fakat kitapları tahrif ederek Üzeyir’i ve Hz. İsa’yı Allah’ın oğlu şeklinde algılayanları da Yüce Yaradan, “kahrolasıcalar, nereden saptırıyorlar” hitabıyla uyarmaktadır.

Kâfirun Suresi 6. Ayette buyrulan “sizin dininiz size, benim dinim bana” sözü sadece Allah’ı tanımayanlar için geçerli değildir. Bütün semavi dinlerin mensupları için de geçerlidir. Zaten Yüce Yaradan, “Allah dileseydi sizleri tek bir ümmet olarak yaratırdı” diyerek bu durumu açıklığa kavuşturmaktadır.

Yüce Yaradan, hem daha öncekilere verdiklerinin tahrif olmasından, hem de insanların kültür ve bilgilerindeki değişikliklerden dolayı yeni bir peygamberi göndermiştir. Eskiler içerisinden Allah’ın tekliğine inanan, Yüce Yaradan’ın bütün peygamberlerini bir gören anlayıştaki insanları da, koruması altına aldığını beyan etmiştir.

Allah, kendisinin tabi olduğu peygamberden sonra gelen peygamberleri kabul etmeyenleri de, ihtirasları sebebiyle böyle davrandıklarını buyurmuştur. Al-i İmran Suresi 19. Ayet: “Allah katında din İslam’dır! O kitap verilenlerin ayrılığa düşmeleri ise, sırf kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki ihtirastandır. Her kim Allah’ın ayetlerini inkâr ederse şüphe yok ki Allah çabuk hesap görendir.”

Demek ki, diğer peygamberleri kabul etmemek, insanların kendi ihtiraslarından kaynaklanıyor.

Semavi dinlere mensup insanlar, diğerlerinin peygamberlerini kabul etmedikleri ve onlar da kendilerinin peygamberini ret ettikleri için, birbirlerini dinsiz olarak niteliyorlar. Nitekim önceki yazılarımızda bahsettiğimiz gibi, Haçlı Seferlerinde her iki taraf da, birbirlerini Allah’ı inkâr eden olarak görmüştür.

Toplumlarda; kâfir, gâvur, gayr-i Yahudi, gayr-i Hıristiyan, gayr-i Müslim gibi kelimeler yanlış algılanmaktadır. Bu tanımlar, diğer peygamberlerin ümmetleri için söylenirse yanlış olur. Çünkü onların içerisinde, gerçek anlamda Allah’ın tekliğine, bütün kitaplarına, bütün peygamberlerine, meleklerine, ahirete inanan insanlar da var.

Kâfir veya gâvur deyimi aslında ateist olanları nitelemek içindir. Yani Yüce Yaradan’ı inkâr edenlere yöneliktir. Budizm gibi öğretilerin mensupları Allah’ı inkâr etmedikçe, ateist kabul edilmezler. Zaten bunların öğretileri ile Yüce Yaradan’ın tavsiyeleri birbiriyle çelişmez.

Maalesef bugüne kadar semavi dinlerin mensupları arasında temeli olmayan çok tartışmalar yapılmıştır. Bu tartışmaların birçoğu, kavgayla sonuçlanmıştır. Bu kavgalardan insanlık madden ve manen çok zarar görmüştür.

Bugün bizim önümüzde bütün açıklığıyla Kur’an varken ve tarihte yapılan hataları görmüşken, hatadan dönmezsek bizim suçumuz daha fazla olur. Bizler de tıpkı kendilerine ayetler okunduğu halde, atalarından gördüğünü savunan insanlar gibi oluruz. Hâlbuki Yüce Yaradan, böyle insanların beyinsiz olduklarını ifade ediyor.

Eğer bizler kendimizi beyni olanlar içerisine katıyorsak, düşünen aklı olanlar kategorisindeyiz diyorsak, atalarımızdan gördüğümüzü devam ettirmemeliyiz. Allah’ın korumasında olan ve her şeyin inceden inceye açıklandığı beyan edilen Kur’an’ı esas almalıyız.

Küreselleşen dünyada hiçbir toplum önderi “benim Kur’an’dan haberim yok. Böyle bir kitap olduğunu bilmiyorum diyemez. Yine küreselleşen dünyada Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ümmetinden hiçbir önder, ortada Kur’an dururken, gayr-i Müslim herkesi ateist olarak suçlayamaz.

Eğer böyle yapmaya devam ederse, suçladıklarının dünyasında Kur’an düşmanlığı başlar. Böylece Müslümanım diyen kişi kendi davranışıyla, dünyada Kur’an düşmanlığı oluşturmuş olur. Böyle bir durumun hesabını da hiçbir Müslüman, Allah’a veremez.

Allah’ım, Senin huzuruna yüz akı ile gelebilmemiz için bizlere irade gücü ver, zihin açıklığı ver, ilim ve hikmet ver.

Genel kategorisine gönderildi | ALLAH’A HESAP VEREBİLMEK için yorumlar kapalı

İSLÂM VE MÜSLÜMAN

BÜTÜN SEMAVİ DİNLER İSLÂMİYET’TİR

 

İslâm, Allah’a teslim olmaktır. Müslüman, Allah’a teslim olan kişi demektir. Bütün peygamberler, benzer şeyleri bahsetmişlerdir. Yüce Yaradan Kur’an’ında Nisa Suresinde, gönderdiği peygamberlerinin konumunu şöyle anlatır:

150. ayet: “O kimseler ki ne Allah’ı tanırlar, ne peygamberlerini ve o kimseler ki Allah’ı tanımak lakin peygamberlerini tanımayıp ayırmak isterler ve o kimseler ki “Peygamberlerin arasında bazısına inanırız, bazısını tanımayız“ derler ve böylece küfür ile iman arası bir yol tutmak isterler.”

151. ayet: “İşte bunlar gerçekten kâfirdirler. Biz de kâfirler için aşağılayıcı bir azap hazırlamışızdır.”

152. ayet: “Allah’a ve peygamberlerine iman eden ve peygamberlerinden hiçbirinin arasında ayırmayan kimselere gelince işte bunların yarın kendilerine mükâfatlarını vereceğiz. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.”

Kur’an’dan anladığımıza göre iman; Allah’ın tekliğine, kutsal kitaplara, bütün peygamberlerine, meleklere, ahirete birlikte inanmaktır. Yüce Yaradan bunlardan bir kısmına iman edip diğerlerine iman etmeyi, kabul etmediğini beyan ediyor. Demek ki, iman bir bütündür.

Bütün peygamberler, her insanın “peygamber efendileridir”. Bütün peygamberlerin getirdiği şeriat iman açısından aynıdır. Herhangi bir peygamberin getirdiği ve sonradan değiştirilmemiş şeriata uyan kişi, Kur’an’da Müslüman kabul edilmektedir.

Zaten Allah’ın tekliğine inanan kişi, O’nun yarattığı diğer şeylere de inanır. Bu sebeple Müslüman olmanın tek şartı kelime-i tevhittir. Bir kimse kendi iradesiyle ve diliyle “LÂİLAHEİLLAALLAH” yani “ALLAH’TAN BAŞKA İLÂH YOKTUR, YALNIZ ALLAH VARDIR” derse, o kişi Müslüman kabul edilmektedir.

Bu anlayış Kur’an’da ve Hz. Muhammed’in (s.a.v.) veda hutbesinde aynen bu şekildedir. Bundan sonrası için o kişinin, Cennet veya Cehenneme gideceği konusu bizim değil, Yüce Yaradan’ın kararına bağlıdır. Hattâ peygamberlerinin de karışamayacakları bir durumdur.

Unutulmamalı ki, gerçekleri sadece Allah ölçer. Biz insanlara verilen ilim ve bilgi Yüce Yaradan’ın verdiğiyle sınırlıdır. Asıl ilim O’nun yanındadır. Dolayısıyla hüküm ve hikmet sahibi yalnız O dur.

Namaz, oruç, zekât bütün semavi dinlerde vardır. Hz. Zekeriya’nın ve Hz. Meryem’in kıldığı namaz şekli ana hatlarıyla Hz. Muhammed’in kıldığı ile aynıdır. (Ali İmran 39 ve 43. ayetler)

Namaz, oruç, zekât ve hac her dinde olmasına rağmen, bunları İslâm’ın şartları arasında saymak yanlış olur. İslâm’ın tek şartı “LÂİLAHEİLLAALLAH” demektir. Yani Yüce Yaradan’ın emrine bağlanmaktır. Diğerleri, kulların kazançlarına ve olgunlaşmalarına sebep olur. Bunlar; zina, yetim malı gibi bazı konularda Allah’ın yapmamızı istediği emirlerindendir.

Bunlar ve diğer emirler iyi bir Müslüman olmak için ilave yapılması gerekenlerdir. Zaten namaz, oruç ve hac şahsın kendisi ile Yüce Yaradan arasındadır. Kişinin iman ettiği halde, tembelliği veya başka bir sebeple bu ibadetleri yapamaması veya eksik yapması onu dinden çıkarmaz.

Yüce Yaradan her insanı İslâm fıtratı üzerine dünyaya getirmektedir. Ancak kişi bu gerçeği bilemez. Fakat insan, Allah’ın verdiği akıl sayesinde hep bir yaratıcı arar. Eğer yukarıda saydığımız namaz, oruç, zekât ve hac İslâm’ın şartı olsaydı, bunları eksik yapan veya hiç yapamayan insanlar, gayrimüslim olurlardı. Hâlbuki insan, ancak Allah’ın tek yaratıcı olduğunu kendi iradesiyle ret ederse, o zaman dinden çıkar.

Aslında iman ettikten sonra iyi bir Müslüman (yani mümin) olabilmek için Kur’an’a göre geçerli şart, iyi işler yapmaktır. Yani, Allah’ın yap dediklerini yapmak, yapma dediklerini yapmamaktır.

Genel kategorisine gönderildi | İSLÂM VE MÜSLÜMAN için yorumlar kapalı

KENDİNİ ALDATANLAR

ALLAH’I VE MÜMİNLERİ ALDATMAYA ÇALIŞANLAR

 

Aşağıdaki ayetler Bakara Suresinden alınmıştır.

  1. ayet: “İnsanlar içinden kimileri de vardır ki: ‘Allah’a ve ahiret gününe iman ettik’ derler; hâlbuki iman etmiş değillerdir.”
  2. ayet: “Allah’ı ve müminleri aldatmaya çalışırlar, hâlbuki sadece kendilerini aldatırlar da farkına varmazlar.”
  3. ayet: “Kalplerinde bir hastalık vardır da Allah hastalıklarını artırmıştır ve yalancılık ettikleri için bunlara pek acı bir azap vardır.”
  4. ayet: “Hem bunlara ‘yeryüzünü fesada vermeyin’ denildiği zaman, ‘Biz ancak ıslah edicileriz’ derler.”
  5. ayet: “Doğrusu bunlar, ortalığı ifsad edenlerdir, lâkin şuurları yok (Farkında değillerdir.)
  6. ayet: “Yine bunlara ‘insanların iman ettiği gibi iman edin’ denildiği zaman: ‘Biz o beyinsizlerin iman ettikleri gibi mi iman edelim?’ derler. Doğrusu beyinsizler kendileridir fakat bilmezler.”
  7. ayet: “Bir de iman edenlerle karşılaştılar mı: ‘Amenna!’ (iman ettik) derler ve kendi şeytanlarıyla baş başa kaldılar mı ‘Emin olun biz sizinle beraberiz, biz ancak alay ediyoruz’ derler.”
  8. ayet: “Asıl, Allah onlarla alay ediyor da azgınlıkları içinde bocalarken onları (tuğyana) sürüklüyor.”
  9. ayet: “Bunlar işte öyle kimselerdir ki, hidayet karşılığında sapıklığı satın almışlardır da ticaretleri kâr etmemiştir, doğru yolu tutmuş da değillerdir.”

Yukarıdaki ayetlerden anlaşıldığına göre bazı insanlar, Allah’ın oluşturmak istediği huzurlu ve adaletin hâkim olduğu bir dünya için mücadele edenlerle beraber görünüyorlar. Fakat aslında beraber değiller.

Birlikte oldukları insanlarla beraberken, “biz sizinle beraberiz” diyorlar. Ama kendi aralarında bir araya geldiklerinde “biz o beyinsizler gibi değiliz” diyerek kendilerinin çok akıllı olduklarını düşünüyorlar.

Yüce Yaradan, böylelerini uyarıyor. Hidayete çağırıyor. Doğru yola gelmelerini istiyor. Eğer onlar halen eski düşüncelerinde ısrar ederlerse, hidayet karşısında sapkınlığı satın almış olacaklarını ve ticaretlerinin kâr etmeyeceğini hatırlatıyor.

Böyle insanların yanlış yolda yürümelerinin sebeplerinden en önemlisi, Allah adına kendilerini doğru yola çağıran insanın konumudur. Son peygamber Hz. Muhammed, yetim büyümüş, nispeten fakir bir kişidir. Toplum içerisinde resmi olarak başkanlık benzeri bir görevi yoktur. Onun bu hali bazı insanların kibirlenerek, “biz onun peşinden mi gideceğiz” düşüncesiyle yanlışa sapmalarına sebep oluyor. Hâlbuki yolundan gidecekleri Hz. Muhammed değil, Yüce Yaradan’dır. Peygamber sadece Allah ile insanlar arasında bir köprüdür.

Yüce Yaradan, bu insanları net olarak uyarıyor. Onların sadece kendilerini aldattıklarını görmelerini istiyor. Yeryüzünü fesada vermemelerini öğütlüyor. Onların “biz sadece ıslah edicileriz” diyerek, Allah’ı ve müminleri kandırmaya çalışmaktan vazgeçmelerini istiyor.

Kur’an’daki birçok ayette görüleceği gibi, bunların fesatlığı bırakarak doğru yola gelmeleri halinde onları affedebileceğini belirtiyor. Fakat içlerinden kibirlerine yenilerek yanlışta ısrar edenleri de, şiddetle cezalandıracağını net bir şekilde ifade ediyor.

İnsanların; bırakın fısıltılarını, kalbinden geçenleri dâhi bilen Yüce Yaradan, insanları uyarırken, kendi iradeleriyle seçimlerini yapmaları için fırsat veriyor. Bazen de sabrediyor ki, herkes eteğindeki taşları ortaya döksün.

Allah’ım Senin yolunda yürümeye çalışanlar için ve insanlık için Senin yanında en hayırlısı ne ise, onu oluştur. Allah’ım, Sen bir şeyin olmasını istediğinde sadece “ol” demen yeterli.

Senin her şeye gücün yeter.

Genel kategorisine gönderildi | KENDİNİ ALDATANLAR için yorumlar kapalı

GAYRET VE EMEK

HUZURLU BİR DÜNYA İÇİN GAYRET VE EMEK GEREKİR

 

Huzurlu bir dünya önce, kişinin iç dünyasında başlar. Sonra ailesine, çevresine, milletine ve nihayet bütün insanlığa şamil olur. Önderler, insanları gayretli olmaya yönlendirmek isterler. Nitekim Atatürk, “bizim bir tek şeye ihtiyacımız vardır, o da çalışmaktır” diyerek emeğin önemini vurgulamıştır. Ancak önderler, söylediklerini yaşadıkları oranda insanları etkilerler.

Amerikan Başkanlarından Theodore Roosevelt, 1899 yılında Lincoln’ün doğduğu eyalet olması dolayısıyla, Chicago’daki konuşmasında bu konulara şöyle değinmiştir:

“….Şu halde, vatandaşlarım, ben size ülkemizin sizden rahat bir hayat değil, çok çalışma ve gayret isteyen bir hayat beklediğini söylüyorum… Eğer biz aylakça durur ve bekler, eğer tembelcesine kolay bir hayatın, bayağı ve kalitesiz âsude bir hayatın peşinde gidersek, eğer biz hayatlarımızı tehlikeye atmaktan korkar ve aziz tuttuğumuz şeyleri kaybetmeyi göze alarak mücadeleden kaçınırsak, daha cesur ve daha güçlü insanlar, bizi geçecek ve dünyayı kendi hâkimiyetleri altına alacaklardır. Bundan böyle, gayret isteyen bir hayattan kaçınmayacağımıza, vazifemizi iyi ve erkekçesine yerine getirmeye, söz ve hareketlerimizle vicdanımızın sesini canlı tutmaya, hem namuslu hem cesur olmaya, yüksek ideallere pratik metodlarla varmaya kendimizi adayalım. Hepsinin üstünde, haklı ve yerinde bir mücadele gerektiği takdirde, ülkemizde ve ülkemizin dışında, ister ahlâki ister fizikî olsun, mücadeleden kaçmayalım; çünkü ancak mücadele sayesinde, ancak zor ve tehlikeli gayretler neticesinde bir gün, kelimenin tam anlamıyla, büyük bir millet ve ülke olacağız.”

Roosevelt bu söylevini, Amerika’nın geleceği ile ilişkilendirmişti. Ancak 1963 yılında bir başka Amerikan Başkanı Kennedy bu ilişkiyi dünyaya taşıyarak şöyle diyordu:

“Ben, Amerika için büyük bir istikbal görüyorum. Ülkemizin askeri gücünün, halkımızın ahlâki bağları ile sınırlandırıldığı bir istikbal; ülkemizin refah ve zenginliğinin, halkımızın zekâsı ile kısıtlandırıldığı bir istikbal; ülkemizin güç ve kudretinin, halkımızın gayesi ile sınırlandırıldığı bir istikbal. Ben, Amerika’nın zarafet ve güzellikten korkmayacağı bir istikbal görüyorum. Ben, sadece demokrasi ve insanların büyük bir çoğunluğu için güvenlik içindeki bir dünyayı değil, insanlar arasındaki ayrılık ve farklara da yer veren bir dünyayı görüyorum.”

Demek ki; ailemiz, çevremiz, milletimiz ve insanlık bizden, çok çalışma ve gayret isteyen bir hayat bekliyor. Önderler insanlara bu konuda örnek olurlarsa, halk onları takip edecektir.

Demek ki huzurlu bir dünya istiyorsak, bilhassa önderler olarak bizler, aylakça durup bekleyerek tembelce davranmayacağız, hayatımızı tehlikeye atmaktan korkmayacağız, mücadeleden çekinmeyeceğiz. Vazifemizi iyi ve erkekçesine yerine getireceğiz. Söz ve hareketlerimizle vicdanımızın sesini canlı tutacağız. Hem namuslu hem cesur olmaya, yüksek ideallere pratik metotlarla varmaya kendimizi adayacağız.

Eğer dünyanın her yerinde benzer davranışları sergileyen insanlarla ve önderlerle birlik hareket edersek, Kennedy’nin gördüğü dünyanın daha ilerisini görürüz. Yüksek ideallere ulaşabilmek için önce hak etmek gerekir. Hak etmek için önce kendimizden başlayarak cesurca sorgulamak gerekir. Sonra aramızda namusluca istişare etmek gerekir. Ama en önemlisi, istişarelerle aldığımız kararları mutlaka uygulamak gerekir.

Genel kategorisine gönderildi | GAYRET VE EMEK için yorumlar kapalı

MÜNAFIK KİMDİR

ALLAH MÜNAFIKLAR İÇİN BİZLERİ UYARIYOR

 

(Not: Bu yazı 11.06.2013 tarihinde yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen veriyoruz)        

Allah bizlerin münafıkları bilemeyeceğimizi, ancak Allah hepsinin bütün yaptıklarından haberdar olduğunu bize müjdeliyor.

            Münafıkları biz tam bilemeyeceğimiz için Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v) bu konuda nelere dikkat etmemiz gerektiğini bize şöyle anlatıyor:

            “Dört haslet vardır ki, kimde bu hasletler bulunursa o kimse halis münafıktır. O dört haslet şunlardır: Kendisine bir şey emanet edildiğinde ihanet eder. Konuşunca yalan söyler. Söz verince sözünde durmaz. Bir konu da taraf olduğunda haddi aşar, haksızlık yapar, iş düşmanlığa dönüştürür.”

      Bu hasletlere sahip yönetici insanlar bir süre halkı kandırabilir. Halkın sevgi tezahüratları içerisinde dolaşabilirler. Halkın, kendisinin yaptığını zannettiği işlerle övünebilirler. Dindar görünebilirler.

          Ama Allah’ın bir vaadi var. Al-i İmran suresi 188. Ayette Allah: “o ettiklerine sevinen ve yaptıkları işle övülmeyi seven kimseleri de sakın azaptan azade sanma, hem onlara acı bir azap vardır.” Buyuruyor.

            Nisa Suresi 142. Ayet: “Her zaman münafıklar Allah’a hile yapmaya çalışırlar. Allah da başlarına geçirir. Namaza kalktıkları vakit de üşene üşene kalkarlar, halka gösteriş yaparlar, yoksa Allah’ı pek az hatıra getirirler.”

          Al-i İmran Suresi 161. Ayet: “……Her kim hıyanet eder; ganimet ve hasılattan bir şey aşırırsa boynuna aldığını kıyamet günü yüklenir getirir…….”

           Münafıkları halk bilemez. Ancak münafık yöneticileri yakından takip edenler, biraz bilebilirler. Eğer onlar da münafık yöneticiye alet oluyorlarsa aynı konuma kendileri de düşerler.

      Allah Tevbe Suresi 84. Ayette münafıklar için peygamberimize (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Ve içlerinden ölen birinin asla namazını kılma ve kabrinin üzerinde durma…..”

        Münafıklar ve yardımcıları kendilerini iyi bilirler. Onlar eğer, Peygamberimizin (s.a.v.) veya Dört Halife döneminde yeni fethedilen bir ülkeye yönetici olarak tayin edildiklerini ve halka başka din düşmanlarına başka davrandıklarını düşünürlerse Ahiretten önce bu dünyada başlarına neler gelebileceğini daha iyi hesap edebilirler.

          Umulur ki, düşünürler ve Allah’ın huzuruna gitmeden hatalarından dönerler.

Genel kategorisine gönderildi | MÜNAFIK KİMDİR için yorumlar kapalı

İNSAN ÇİFT KİŞİLİK TAŞIR

BİR BEN VARDIR BENDEN İÇERÜ

 

Daha önce yayınladığımız “Mutluluk ve Huzur” başlıklı yazımızda, Yunus Emre’nin bu sözünü de ifade ettik. İnsanların huzurlu olabilmeleri için pratikte neler yapılabileceği üzerine fikrimizi belirttik. Bu yazımızda nispeten söze, farklı bir açıdan bakmaya çalışacağız.

Türk halk düşünürü Yunus Emre’nin bu sözü her insan için geçerlidir. İnsanlar, tabiri caizse çift kişiliklidir. İnsanın içerisinde hem evliyalığa hem de eşkıyalığa giden yol aynı anda mevcuttur. Bu iki faklı kişiliğe giden yolun arasında da ince bir çizgi vardır.

Çoğu insanın hayatının önemli bir bölümü, bu iki kişilik arasındaki mücadele ile geçer. Bazen bu mücadele, savaşa dönüşür. Dolayısıyla insanın iç dünyasında bunalımlar oluşur. Bazıları bu bunalımları atlatamaz. Atlatanlar iki farklı sonuca ulaşırlar.

Kimileri nefislerini dinler, egosunu şişirir. Böylece yönünü eşkıyalık tarafına yöneltir. Bu yolun başlangıcında kişi, karamsar ve şüpheci bir kimliğe bürünür. Karamsarlık umutsuzluğu, şüphecilik ise güvensizliği tetikler. Bu ikisi birleşince hayat anlamsız ve sıkıntılı bir hal alır.

Bu yola giren insan belki, maddi güce ulaşır. Ancak karamsar bakışı nedeniyle bu gücünü kaybetmekten korkar. Şüpheciliği sebebiyle, çevresindekileri, yüzüne gülen ama arkasından kuyusunu kazan insanlar olarak görür. Dolayısıyla ömrü diken üstünde durmakla geçer.

Yönünü yolun sonu eşkıyalık olan tarafa çeviren kişilerden, huzur bulanlara rastlanmaz. Çünkü içlerindeki “diğer ben” bazen ortaya çıkar. Kişiyi aldığı kararlar ve uygulamaları için eleştirir. Dolayısıyla zaman zaman kendini bir iç kavganın içerisinde bulur. Böyle anlarda tekrar bunalıma girer.

Bireylerinin büyük bir kısmının, kendi iç dünyasında bunalım yaşadığı toplumlar da, aynı duruma düşerler. O toplum da bunalıma girer. Eğer kendi iç dünyalarında bunalım yaşayan şahıslar o ülkenin etkili yöneticileri iseler, o toplumun kendi mücadelesiyle bunalımdan kurtulması giderek imkânsızlaşır.

Bunalımı atlatanların ulaştığı diğer sonuç, kendi içinde duygusal arınmaya ulaşmaktır. Bu yolun son mertebesi, evliyalıktır. Bu yola giriş için ilk şart, her ne konumda olunursa olunsun, verdiği nimetler için Yüce Yaradan’a teşekkür etmektir. Diğer bir deyimle her şart altında Allah’a hamd etmektir.

Şükran duygusuyla işe başlayan insan, daha güzel nimetlere ulaşmak için çaba göstermek gerektiğini anlar. Çalışırken nefsinin değil, Yüce Yaradan’ın isteklerini ön planda tutmaya gayret eder.

Böylece gönül zenginliğine ulaşır. Başkalarının hakkını yemeden, onları sıkıntıya sokmadan ulaşabildiği nimetlerle mutlu olur. Giderek küçük şeylerden mutlu olmasını öğrenir. Bu durum kendisinin huzur bulmasına vesile olur.

Huzurlu insan kendisini geliştirmeyi başarır. Kendini geliştiren kişi, şahsi dönüşümünü başlatmış demektir. Kendini dönüştüren insan, çevresini dönüştürmeye başlar. Bu yapıya ulaşmış insanların sayıları arttıkça, toplumdaki dönüşüm hızlanır.

O halde, kendisiyle barışık insanların sayılarını artırmak için, kişilerin iç dünyalarındaki savaşlarında onlara yardımcı olmak gerekir. İnsanları bu mücadelelerinde yalnız bırakırsak, yollarını şaşırma ihtimalleri kuvvetlenir.

İnsanların yollarını şaşırmalarının bir başka önemli sebebi, bu konuda kötü örnek olan yöneticilerin çokluğudur. Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig adlı eserinde “halk bozulursa onları beyler düzeltir. Beyler bozulursa onları kim düzeltir.” dediği gibi, yöneticilerin önemi çok fazladır.

Günümüzde dünyasında, yöneticilerin kötü örneklikleri giderek artıyor. Böyle yöneticilerin elinde demokrasi, bir zulüm aracı olmaya başlıyor. Bu sebeple beyleri yani yöneticileri düzeltmek için, bütün dünya birbirleriyle işbirliği yapmalıdır. Aksi takdirde, küreselleşen ve şehirleri hızla büyüyerek denetimsiz bir köy halini alan bir dünyada toplumlar, tek başlarına kötü örnek yöneticilerle baş edemezler.

Bu sebeple bütün dünyanın beyleri birlik hareket etmelidir. Önce beylerden kötü örnek olanlar uyarılmalıdır. Kendilerini uyarılara rağmen düzeltmeyenleri cezalandırmaktan çekinilmemelidir. Böylelerinin yerine, güzel örnek olabilecekler getirilmelidir. Bu uygulama sadece siyasi önderler için değil, diğer alanlardaki önderler için de yapılmalıdır.

Beyler düzeltildikçe insanlara iç mücadelelerinde yardımcı olacak faaliyetler yapılmalıdır. Bu faaliyetler konusunda farklı yazılarımızda değişik yönlerden yapılabilecekleri belirttiğimizden burada bahsetmeyeceğiz.

İnsanlara yardımcı olabilmek için, onlardan kendi mücadeleleriyle düzelenleri bağışlamak faydalıdır. Artık onun geçmişi Allah’la kendisi arasındadır. Bizim insanlara yardımcı olmaktaki amacımız, insanlardaki çift kişilikten, evliyalığa giden yolu etkin hale getirmektir.

Böylece insanları tek kişiliğe yönlendirerek, onların iç savaş yaşamalarını önlemeye çalışmaktır. Bu sayede, hem insanı hem toplumu daha huzurlu kılmanın ortamı sağlanmış olur.

Genel kategorisine gönderildi | İNSAN ÇİFT KİŞİLİK TAŞIR için yorumlar kapalı

KISSADAN HİSSELER

OSMANLI’DAN HİKÂYELER

 

Bilindiği gibi, Kanuni Sultan Süleyman döneminde Osmanlı Türk Devletinin gücünün zirvesine çıkmıştır. Dolayısıyla Muhteşem Süleyman olarak da bilinen padişah, gücün zirvesindedir. Avrupa ülkelerinin kralları, onunla muhatap olamazlar. Kanuni’nin sadrazamına eşit seviyede görüldüklerinden, ancak sadrazamı ile görüşebilirler.

İşte bu Muhteşem Süleyman, Cuma Vural’ın “Osmanlı’dan Hikâyeler” kitabından aktardığına göre, zaman zaman devletin geleceğini düşünür. Acaba günün birinde Osmanoğulları da inişe geçer, çökmeye yüz tutar mı diye düşüncelere dalar.

Böyle durumlarda her zaman danıştığı sütkardeşi Yahya Efendi’ye bu konuyu açmaya karar verir. Yahya Efendi, âlim bir kişidir. Güzel bir hatla aşağıdaki mektubu yazar ve Yahya Efendi’ye gönderir.

“Sen ilahi sırlara vakıfsın. Bizi de aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları’nın akıbeti nasıl olur? Bir gün çöküntüye uğrar mı?”

Mektubu alan Yahya Efendi’nin cevabı çok kısa ve şaşırtıcıdır;

“Neme lâzım be Sultanım!”

Topkapı Sarayı’nda bu cevabı hayretle okuyan Sultan Süleyman buna herhangi bir anlam veremez. “Acaba bu cevapta bizim bilemediğimiz bir mana var mıdır?” diye düşünür. Nihayet kalkar Yahya Efendi’nin Beşiktaş’taki dergâhına gelir ve der ki:

Ne olur mektubuma cevap ver. Bizi ve sorumu ciddiye al.”

Yahya Efendi şöyle bir bakar: “Sultanım sizin sorunuzu ciddiye almamak kabil mi? Ben sorunuz üzerine iyice düşündüm ve kanaatimi size açıkça arz ettim.”

Kanuni; “İyi ama ben bu cevaptan bir şey anlamadım. Sadece ‘Neme lâzım be Sultanım’ demişsiniz. Sanki beni böyle işlere karıştırma der gibi.”

Yahya Efendi bu cevaptan sonra şu açıklamayı yapar:

“Sultanım! Bir devlette zulüm yayılırsa, haksızlık şayi olsa, işitenler de ‘neme lâzım’ deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil çobanlar yese, bilenler de bunu söylemeyip sussa, fakirlerin, yoksulların, muhtaçların, kimsesizlerin feryadı göklere çıksa da bunu taşlardan başka kimse işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve yıkılma da böylece kaçınılmaz olur.”

Bunları dinlerken ağlayan padişah, söyleneni başını sallayarak tasdik eder. Sonra da Allah’a kendisini ikaz eden bir âlim olduğu için şükreder. Bu türlü ikazlardan geri kalmaması için tembih ettikten sonra oradan ayrılır.

Cuma Vural’ın derlediği hikâye aynen böyle olmayabilir. Ama Osmanlı Türk Devleti’nin genel uygulamalarına bakılınca, öz olarak doğru olduğu anlaşılır. Nitekim devlet kendiliğinden ve az bir dış müdahale ile çökmemiştir. 1492 keşifleriyle zenginleyen ve güçlenen Avrupa’nın baskısına rağmen ayakta kalmıştır. Hem de, Avrupalıların üstün askeri güçlerine ilâveten, Osmanlı bünyesindeki farklı gurupları kışkırtmalarına, devletin içindeki bazı şahısların yanlış uygulamalarına karşın yaşamışlardır.

Günümüzdeki sorunların yaygınlığı ve benzerliği, sadece bir devletin geleceğini düşünmenin ötesindedir. Hızlı şehirleşme ile iletişim ve ulaşımdaki gelişmeler sayesindeki küreselleşme, sorunları ortak hale getirmiştir. Çöküş tehlikesi bütün dünya için geçerlidir. Yani insanlığın geleceği tehlikededir. Hiçbir devlet kendisini bu çöküşten soyutlayamaz.

Sultan Süleyman kendi döneminde, atalarının yaptığı gibi, dünyaya nizam verme çabasındaydı. Bu sebeple devletinin geleceği dünyayı da ilgilendiriyordu. Benzer şekilde Yahya Efendi’nin cevabı da günümüzde, bütün dünya ülkeleri ve dünya için geçerlidir.

Çöküşü durdurmanın ve huzurlu bir dünya oluşturmanın yolu basittir. Sorunların ortak olduğunun şuuruyla birlikte ve kararlı bir şekilde hareket etmek, çözüme ulaşmak için yeterlidir.

Genel kategorisine gönderildi | KISSADAN HİSSELER için yorumlar kapalı