MAZLUMLARI KORUMA

ERDEMLİLER PAKTI (HİLFU’L- FUZULA)

 

Mekke ileri gelenlerinin 580’li yılların sonlarında yaptıkları bir anlaşmadır. Fazlılar hareketi olarak da bilinir. Hz. Muhammed bu toplantıya genç yaşta iken katılmıştır.

Tarık Ramazan’ın Peygamberin İzinde isimli eserinde anlattığı üzere, Mekke’de kabileler arası savaşların ve anarşinin artması üzerine böyle bir anlaşma yoluna gidildi. Toplantı, Abdullah bin Cudan’ın evinde yapıldı. Abdullah, hem Teym kabilesi reisiydi hem de Mekke kabileleri arasındaki iki büyük ittifaktan birinin mensubuydu.

Amaç, çatışmalara son vermekti. Aşiretçiliğin küçük hesaplarını bırakıp genel siyasi ve ticari menfaatlere dayalı bir şeref ve adalet anlaşması oluşturulmak istenilmişti. Bu toplantının sonunda zalimin değil, mazlumun yanında olmaya and içildi. Zalimin kimliğine, hangi kabileyle ittifak içerisinde olduğuna bakılmayacaktı.

Mazlumlar, akrabalık ilişkilerine bakılmaksızın ve iktidar kaygısına düşmeden desteklenecekti. Mazlum hakkını alana kadar bu destek sürecekti. Yani adalet ilkelerine saygı gösterilecekti. Pek çok kabile reisi ve üyesi, mazlumdan yana olmanın ve adaleti tesis etmenin ortak görevleri olduğuna dair yemin ettiler.

Bu antlaşma birkaç yönden bizlere ışık tutmaktadır. Birincisi günümüz dünyasında böyle bir antlaşmaya şiddetle ihtiyaç vardır. Dünyamızın bugünkü hali, son peygamberin gönderildiği günlere göre çok daha sıkıntılıdır.

İkincisi Hz. Muhammed’in (s.a.v.) peygamberliği sırasında bu antlaşma ile ilgili söyledikleri nedeniyledir. Ramazan’a göre önemli kaynaklarca doğrulanan bir hadisinde Hz. Muhammed: “Antlaşma yapıldığı sırada ben de Abdullah bin Cudan’ın evindeydim. O kadar harika bir olaydı ki, oradaki yerimi bir kızıl deve sürüsüne bile değişmezdim. Ve şu an, İslâm’dayken, orada bulunmam istense, seve seve katılırdım.”

Hz. Muhammed bu konuşmasıyla, hem antlaşmanın maddelerinin, cahiliye döneminin sapkın kabile anlayışlarına karşı önemini belirtmiştir hem de Müslüman olarak aynı toplantıya çağrılırsa hiç duraksamadan katılacağını vurgulamıştır.

Bu sözlerden anlaşıldığı gibi, adalet ilkesi ve mazlumların haklarının savunulması İslâm öncesindeki haliyle de olsa geçerlidir. Hz. Muhammed, adalet arayışlarını ve toplumun iyiliğini gözetenleri, o dönemde gayrimüslim olmalarına rağmen takdir etmiştir. Yani bir akdin geçerli olması için, sadece Müslümanların kendi aralarında yapılmış ve/veya İslâmi karakterde olmasının etik olarak geçerli olduğunu iddia eden görüşü reddetmiştir.

Demek ki, Hz. Muhammed’in getirdiği mesaj, başka değer sistemleriyle çatışan kapalı bir değer sistemi değildir. Hattâ insanlığın iyiliğine olan başka değer sistemleriyle çelişmemektedir. Dolayısıyla Müslümanlık kapalı bir referans dünyası kurup, onun içine hapsolmamıştır. İslâm’ın getirdiği mesajlar, insanlığın huzuru ve iyiliği için olduğundan evrenseldir.

Son peygamber Hz. Muhammed’in (s.a.v.) bir başka hadisi bu konuda doğabilecek tereddütleri ortadan kaldıracak niteliktedir. Ramazan’ın Müslim ve Buhari’den aktardığı hadis şöyle: “İslâm öncesi dönemde içinizden en iyi olanlar (yani insani ve ahlâki vasıflar olarak) İslâm’ı anlamak şartıyla, İslâm’da en iyi olanlarınızdır.”

Gerek Kur’an ve gerekse Hz. Peygamber, kişilerin insani ve ahlâki vasıflarını güçlendirmek için yol göstermiş, bu konularda umutsuzluğa düşülmesini istememiştir.

Erdemliler Paktının bir başka önemi, o toplantıda, genç Hz. Muhammed ile Hz. Ebubekir’in dost olmalarıdır. Bu dostluk taraflar Hakk’a yürüyene kadar sürmüştür. Hem İslâmiyet hem de insanlık, bu dostluktan kazançlı çıkmıştır.

Toplantıdan sonraki dönemdeki olaylar, o gün içilen antlara genel anlamda sadık kalındığını gösterir. Hz. Muhammed’in koruyuculuğunu üstlenen Ebu Talip’in vefatından sonra, kendisine Nevfel kabilesinin reisi Mutim gibi gayrimüslim bir koruyucu bulması da bir göstergedir.

Diğer taraftan Müslümanlar, silâhsız bir şekilde savaşılmayan haram aylarda umre için yola çıktılar. Mekkeliler, Müslümanların üzerine, fırsat bu fırsat silahları da yokken diyerek yok etmek üzere saldırmadılar. Mekke’ye girmelerine de izin veremezlerdi. Bu sebeple anlaşma yolunu aradılar. Sonunda Hudeybiye Barışı imzalandı. Mekkelilerin bu tavırları da, Erdemliler Paktının bir sonucudur.

Darısı günümüz insanlığının başına inşallah.

Genel kategorisine gönderildi | MAZLUMLARI KORUMA için yorumlar kapalı

MEDENİYET NEYİN İFADESİDİR?

MEDENİYET VE KÜLTÜR

 

Sosyologların birbirinden farklı olarak anlatmaya çalıştıkları bu iki kavramı, halk ayırt etmekte hep zorlanır. Halk nezdinde ikisi ile kastedilen şey, aynıdır. Mustafa Kemal ATATÜRK de her iki kavramla bahsedilenin aynı olduğunu düşünmektedir. Atatürk, eskilerin hars dediği kültürün üçayağı olduğunu belirterek şöyle tarif eder:

  1. Bir insan cemiyetinin devlet hayatında, 2. Fikir hayatında yani ilimde, içtimaiyatta, güzel sanatlarda, 3. İktisadi hayatta yani ziraatta, sanatta, ticarette, kara, deniz ve hava alanlarında yapabildikleri şeylerin genel toplamıdır.

Emil Durkheim’e göre medeniyet; en yüksek insani değerler yahut fikirler, duygular, inançlar ve hareket kuralları bütünüdür. Hâlbuki Ziya Gökalp; hisleri, hükümleri ve ülküleri harsa (kültür) dâhil eder. Aklı, ilmi, bilgiyi, metotları ve teknolojiyi medeniyetin cüzleri sayar. Gökalp’a göre kültür; ifadesini milli mefkûrelerde (ülkü) bulduğu zaman medeniyetten daha kuvvetlidir.

 Kültürün oluşmasında; o toplumu meydana getiren bireylerin özellikleri, hayalleri, toplumsal dayanışma anlayışları, yöneticilerinin tutumları, yaşadıkları bölgenin ekonomik kaynakları ve bütün bunların birbirleriyle ilişkileri çok önemlidir.

   Dolayısıyla medeniyet; manevi değerler olan hislerin, anlayışların, düşüncelerin; akıl, ilim, bilgi, teknoloji ile desteklenerek hayata geçirilmesidir.

 Ne tek başına manevi değerler, ne de yalnız maddi unsurlar, medeniyeti temsil edemezler.

Buraya kadar yazdıklarımız deyim yerindeyse biraz kitabi anlatımdır. Bana göre bu konuda en uygun tanımı, bir kasaba eşrafı olan Fahri Küpcü “Bir Çobanın Düşleri” adlı kitabında yapmıştır. Ona göre medeniyet; “insanların ruhen yükselmeleri ve eşyaların bu yükselen insanlara layık olabilecek kadar mükemmelleşmesidir.”

Peki, insanların ruhen yükselmelerinden ne anlamak gerekir? Bu soruya daha aydınlatıcı cevap verebilmek için bazı kavramların anlamları üzerinde uzlaşmamızda fayda var. Bu kavramlardan konumuzla ilgili olanları gıbta ve kıskançlıktır.

Çoğunlukla bu iki kavramın aynı anlama geldiği zannedilir. Bunların farklı olduklarını söyleyenler gıbtayı dışa dönük, kıskançlığı ise içe dönük kavramlar olarak tanımlarlar. Gıbtanın elde edilmesi arzulanan bir objeye dönük olduğunu, kıskançlığın ise, eldekini kaybetmemek başkasına kaptırmamak olduğunu vurgularlar.

Aslında her iki kavram da, hem dışa hem içe dönüktür. İkisi arasındaki temel fark şudur. Gıbta eden başkasında var olanı takdir eder, kendisi de ona ulaşmaya hattâ geçmeye çalışır. Kıskançlık yapan ise, Başkasının varlığına haset eder.

Kıskanç insan, fıkradaki kişi gibidir. Hani Yüce Yaradan birine “Benden ne istersen vereceğim, ama komşuna sana verdiğimin iki mislini vereceğim” demiş.  Adam düşünmüş, düşünmüş sonunda “Allah’ım benim bir gözümü kör et” demiş. İşte kıskançlık, böyle bir şeydir.

Avrupa’nın zenginlemesinin arka plandaki sebeplerini yeterince irdelemeyen bazı yazarlar, Türklerin modernleşmeyi sağlayamamasını, Türk insanının “başarı ihtiyacı” duymamasına bağlarlar. Onlara göre başarı ihtiyacını kıskançlık sağlar. Doğrudur. Ama sadece maddi varlığa olan kıskançlığın insanlığı getirdiği nokta maalesef, geleceğimiz için umut vermiyor.

Osmanlı Türk insanı, genel olarak, maddi konularda ne gıbta ne de kıskançlık etmemiştir. Çoğunluğun gıbta ettiği manevi hayattır. Bu sebeple Osmanlı Türklerinde tasavvuf anlayışı hem yaygınlaşmış hem de zenginleşmiş ve derinleşmiştir.

Tasavvuf alanındaki derinleşmenin sebebi, Türk insanının başarı ihtiyacını bu alanda hissetmesidir. Elbette Türk insanında da hırs vardı. Kiminin hırsı, onurlarını korumaya yönelikti. Kiminde, verdikleri sözü tutma üzerine idi. Kimisininki, çevresindekilere hizmet edebilmek içindi. Kimisinin hırsı, “İlay-ı Kelimatullah” ve “Nizam-ı Âlem” davası idi. Günümüz Türkiye’sinde maddi hırs ağır basmaya başlamıştır.

Ben sanayide atölyemi açtığımda (1983), duvara Yunus Emre’nin şu sözünü asmıştım: “Mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi” Yazıyı okuyanlar, iş hayatındaki tavırlarımı görenler bana “senin hiç hırsın yok mu?” diye sorarlardı. Ben de onlara, aslında çok hırslı bir insan olduğumu, ama hırsımın mal, mülk edinme alanında olmadığını anlatırdım. Meşhur sözdür: “Az mal yetişir, çok mal kâfi gelmez.”

Medeni insan, bilgi yüklü kişi değildir. İşe yaramayan bilgi ile yüklü olmayı, Yüce Yaradan bile Kur’an’da, “taşıdığı yükü bilmeyen eşeğe” benzetmektedir. Zengin insan, medenidir denilemez. Medeni insan ahlâken yüksek kişidir. Medeni devlet, vatandaşları huzur içerisinde yaşayan, adaletin tam uygulandığına inanılan devlettir. Maddi GSMH’sı yüksek olan değildir. Manevi GSMH’sı yüksek olandır.

Bazı Aydınlanmacı yazarlar medeniyeti, bilim ve felsefe alanındaki ilerleme olarak tanımlamaktadırlar. Hâlbuki bilim ve felsefe, halkın yaşayışına olumlu yönde katkıda bulunmuyorsa, hiçbir şeydir.

Medeniyetteki ilerleme ayrıca halka; müzik, edebiyat ve yemek alanında çeşitliliğin olduğu, insanların duygularını dile getirebileceği şekilde farklı yapılara hitap ederek ve edep içerisinde ifa edilerek yansımalıdır.

Sosyal kategorisine gönderildi | MEDENİYET NEYİN İFADESİDİR? için yorumlar kapalı

AKIL VE DÜŞÜNCE

KUR’AN DA ÇOK GEÇEN SÖZLER: “HİÇ AKIL ERDİRMEZ MİSİNİZ?” VE “HİÇ DÜŞÜNMEZ MİSİNİZ?”

(Not: Bu yazı Mart 2014 tarihinde yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen konuldu)

Allah, akıl vermediklerini sorumlu tutmuyor. Fakat akıl verdiklerinin de, akıllarını kullanmamaları ve düşünmemelerine kızıyor.

Kur’an’da akıllı olun demiyor. Akıl erdirin diyor. Akıl erdirmek, sadece incelemek değildir. Çevremizde var olanları ve olayları irdelemektir. Yani birşeyin; neden, niçin, nasıl olduğunu sorgulamak ve karşılaştırma yapmaktır. Hem bakmak hem görmektir. Kur’an’ın bazı ayetlerinde “Kendileri bir bakmıyorlar mı o deveye, nasıl yaratıldı? Göğe; nasıl yükseltildi? Dağlara; nasıl oturtulup kuruldu? Yere; nasıl yayılıp döşendi?” diyerek bizlere yol gösteriyor.

Kur’an’da bu şekilde “bakmıyorlar mı?”, “görmüyorlar mı?” şeklinde başlayıp en küçük yaratıktan yıldızlara kadar örnekler verilir. İnsanlardan akıl erdirmeleri istenir.

Bazı ayetlerin sonunda “hiç düşünmez misiniz?” diye sorulur. Zumer Suresi 9. Ayette Allah, “….hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” diyerek bilmek için gayret sarf edenler övülür.

Fakat ayetin sonunda “….ancak temiz akıllılar anlar” veya “…..ancak özü temiz olanlar düşünür” denilir.

Demek ki, akıl etmek ile düşünmek arasında fark var. İnsanlarda aklın merkezi ile düşüncenin merkezi farklı yerlerdir. Akıl genel anlamda, bilimsel bakışı tanımlar. Sorgulayan, araştıran, irdeleyen, karşılaştıran bir anlayışı temsil eder. Yani beynin faaliyetlerinin bütünüdür. Beyin daha çok bedenin isteklerine ayarlıdır.

Düşünce ise farklıdır. Bir insana “düşüncesiz” denildiğinde onun “akılsız” olduğu anlamı çıkmaz. Fatır Suresi 38. Ayet: “Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gaybını (geleceğini) bilendir. Şüphesiz O, göğüslerin özünü (gönüllerde ve/veya kalplerde olanı) hakkıyla bilendir.”

O halde özü temiz olmak ile kalbi temiz olmak aynı şey. Kalbi temiz olmayanlar düşünemiyorlar. Düşünemedikleri için görmüyorlar. Görmedikleri için akıllarını kullanamıyorlar. Demek ki, düşüncenin merkezi, kalptir.

Kant gibi bazı filozoflara göre ise, düşüncenin temeli ve merkezi “şuur”dur. Veya aynı filozofların yaptıkları diğer bir tasnifle “estetik akıl”dır. Bu filozoflar diğer aklı da, “pozitif akıl” olarak nitelerler. Fakat Kur’an’daki anlatımlar değerlendirilince, Kant gibi filozofların yaptıkları bu tasnif, insan denilen karmaşık yapıyı açıklamaya yetmemektedir.

Daha önceki bir yazımızda belirttiğimiz gibi, Semerkant’lı Türk Maturidi (öl. 944), imanın ilk şartını “kalple tasdik” olarak açıklar. “Ameli olmayan insan, eğer kalben tasdik etmişse iman etmiş sayılır” der. İyi işler yapmaması onu dinden çıkarmaz, sadece günahkâr olur diye açıklar. İyi amel yapabilmek için aklımıza, irademiz ile hâkim olmak gerekir. İradenin kaynağı ise, sadece akli ilimler olduğunda, çok az insan hakikate ulaşabilir. Çünkü insan nefsinin istekleri güçlüdür.

Sıradan bir insanın iradesine hâkim olabilmesi için, nakli ilimlerle desteklenmesi gerekir. Çünkü asıl olan, bir kişinin toplum içerisindeki davranışlarının yani görüntünün güzelliği değildir. Hiçbir insanın görmediği ortamlarda yaptıklarının ve aldığı kararların güzelliği önemlidir. Nakli ilimlerin (dini bilgiler) insandaki merkezi, kalptir. İşte bu sebeple kalbi temiz olmayan, aklına hükmedemez. Dolayısıyla akıl, nefsin hâkimiyetine girer. Güzel düşünemez.

Buradan anlaşılan, kalbimizi temiz tutmaya çalışmamız gerektiğidir. Kalbin temiz olabilmesi için, dilimizle değil, kalbimizle inanmamız gerekiyor. Hayatımızda bütün işlerde başarı da, o işe bütün kalbimizle inanmaktan geçer.

Allah’ım, insanların hidayete erebilmeleri için iradelerine güç ver, onlara senin gönderdiğin ayetleri anlayabilmeleri için anlayış ihsan eyle.

Dini kategorisine gönderildi | AKIL VE DÜŞÜNCE için yorumlar kapalı

SERVET VE MEDENİYET

SERVET VE MEDENİYET İLİŞKİSİ

 

Ekonomistler serveti, para ve meta olarak tarif ederler. Servet artışının, para ya da meta artışı ile sağlanabileceğini düşünürler. Hâlbuki servet, sadece bunlar değildir. Günümüzde kişinin sahip olacağı asıl servetin, sağlık ve huzur olduğu anlaşılmaya başlanmıştır. Ancak biz yine de, manevi servet kısmının incelenmesini kişilerin kendi düşüncelerine bırakalım. Ekonomiyi matematiksel temele oturtmak isteyen ekonomistlerin dikkate almadığı; tecrübe, itibar, bilgi, tanınmışlık gibi etkenleri de bir tarafa bırakalım. Sadece maddi açıdan konuyu irdelemeye devam edelim.

Servetin bir göstergesi olan paranın artışını sağlamanın en az zahmetli ve etkin yolu, talan ve yağma yöntemidir. Bu uygulamayı tarih boyunca neredeyse bütün savaşlarda görürüz. Fakat tarihe baktığımızda, sadece talan yoluyla servetlerini artıran kişiler ve devletler, kısa sürede varlıklarının çoğunu kaybetmişlerdir.

Bu durumun en belirgin örneği, Amerika Kıtasının keşfi döneminde yaşananlardır. Güney ve Kuzeyiyle bu devasa kıtayı ilk keşfedenler, yerlilerin varlıklarını ve birikimlerini talan etmişlerdir. Aztekler, İnkalar ve Mayaların altın, gümüş ve hazineleri talan edilmiş, tapınakları yağmalanmıştır.

Fakat bu servet artışını meta artışı ile desteklemeyen devletler, bir süre sonra gerilemişlerdir. Örneğin İspanya dönemin birinci devleti iken, 1557 yılında halkından aldığı borçları (Juros adlı tahvillerle) ödeyemediği için iflasını istemiştir.

Servetin artışının diğer yolu meta artışı sağlamaktır. Meta artışı ancak üretim ile sağlanır. Amerika’nın ve Afrika’nın keşfi olayına sonradan dâhil olan İngiltere, İspanya’dan farklı olarak talan ile elde ettikleri serveti, üretimi artırmaya yöneltmiştir. Böylece, keşifler sırasında küçük bir devlet iken, hattâ Fransa ile yaptığı savaşlar sırasında çok daha fazla yıpranarak borç batağına batmış iken, sonrasında büyük bir imparatorluk kurmuştur.

Herkesin bildiği bir örnek olması açısından belirttiğimiz sadece bu durum bile, üretimin önemini yeterince göstermektedir.

Günümüzde dış talan ve yağmalar şekil değiştirdi. Zaten dış talanı, ancak kalkınmış ülkeler ve onların zenginleri yapabilmektedir. Diğer ülkelerin zenginleri ise, iç talanı tercih etmektedir.

İç talan, genel anlamda iki yolla yapılmaktadır. Birincisi, küçük tasarrufçuların birikimlerinin talanıdır. Bu, iki şekilde yapılmaktadır. Mevduat talanı ve toplanan vergilerin (doğrudan ve dolaylı) talanı şeklindedir.

İkincisi, arazi talanıdır. Bu talan da iki yolla yapılmaktadır. Hazine arazilerinin talanı ve imar oyunlarıyla küçük arazi sahiplerinin varlıklarının ucuza kapatılması şeklinde olmaktadır.

Yapılan talanların yapıldığı ülkede harcanması durumunda, o ülkenin toplam zararı daha az olur. Ama maalesef, talandan elde edilen paranın çoğu başka ülkelere aktarılmaktadır.

İster aynı ülkede kalsın, ister başka ülkeye aktarılsın, talanın zararı bütün insanlığa şamil olmaktadır. En büyük zarar da, talancı anlayışın halk arasında kabul görmeye başlamasıdır. Bu durum devam ederse dünya yaşanılamaz hale gelir.

Dünyanın yeni ve evrensel bir medeniyet anlayışına şiddetle ihtiyacı vardır. Talancı anlayışa sahip insanlardan, medeniyet oluşturacak bir anlayış çıkmaz. Bu kişiler isterlerse, herhangi bir dinin dindar bilinen insanları olsunlar, sonuç hüsran olur.

Yeni bir medeniyet anlayışı için Yüce Yaradan bizlere Kur’an’da yol göstermektedir. Allah, zenginliğin harama el sürülmeden elde edilmesini istemektedir. Malları üst üste yığmamızı istememektedir. Buradan anlaşılan, zenginliğimizi üretim yoluyla ve helâl bir yöntemle sağlamalıyız.

Güzel ve evrensel bir medeniyet oluşturabilmemiz için Yüce Yaradan’ın bizlere başka tavsiyeleri de var. Elde ettiğimiz zenginlikleri gurur, tamah ve gösterişe sapmadan sergilememizi salık (öğüt) veriyor. Bizim zenginliğimizin Allah’ın rast getirmesi ile olduğunu, bu sebeple varlığımızdan fakirleri kollamamızı istiyor. Hattâ emrediyor.

Yüce Yaradan’ın bize gösterdiği bu yollar, zenginliğimizin; kibir, gurur ve tahakküm aracı olarak bizim iç dünyamıza hükmetmesini engellemek içindir. Yani Allah’ın tavsiyeleri önce kişinin kendisinin huzuru içindir. Kendi huzurlu olmayan bir kişi, başkasının huzurlu olması için hiçbir şey yapamaz. Huzursuz insanlar da medeniyet oluşturamaz. (Medeniyet sözünden ne anladığımızı bir başka yazımızda ele alacağız.)

Ekonomi kategorisine gönderildi | SERVET VE MEDENİYET için yorumlar kapalı

AKIL VE VAHİY

AKLIN YOLU BİR MİDİR?

 

Akıl, Allah’ın insanlara bahşettiği en önemli özelliktir. Düşünebilme yeteneğidir. Bu sebeple Yüce Yaradan, yaptığı imtihandan sadece akıl sahiplerini sorumlu tuttuğunu ifade etmektedir. Akıl vermedikleri sınavdan muaftır.

Yüce Yaradan’ın kelâmı olarak günümüze kadar değişmeden gelen tek Kitap olan Kur’an, bu konuları yeterince açıklayıcı bir şekilde anlatır. İnsanların tavırlarını eleştirirken genellikle “hiç düşünmez misiniz?” veya “hiç akıl erdirmez misiniz?” ifadelerini kullanır.

Demek ki, her insan aynı şekilde düşünemiyor. Bazısı düz mantık yürüterek yolunu bulmaya çalışıyor. Kiminin bilgisi yetmiyor, kimi tembellik ediyor, kimi nefsini dinliyor, kimi duyularıyla hareket ediyor, sonuçta akılla aynı yere varılamıyor.

Aklı en çok öne çıkaranlar, Avrupalı Aydınlanmacılar olarak nitelenen insanlardır. Bu kişilerin böyle düşünmelerinin en önemli sebebi, dönemlerindeki bilim adamlarının üstün başarılarıdır. Galileo, Kepler, Kopernikus, Thyo Brache, Newton gibi köşe taşı ilim adamlarının etkisinde kalmışlardır.

Ancak Aydınlanmacılar bile, aklın yolu ile bilimin yolunu aynı olarak görmemişlerdir. Nitekim sloganları “Aklını kendin kullanarak cesaretini göster” şeklinde olmuştur. Eğer akıl ve bilimin yolunu aynı görselerdi, sloganları daha değişik olurdu. (Ör: “Bilimsel düşünerek aklını kullanma cesaretini göster” veya kısaca “Bilimsel düşünme cesaretini göster”)

Aslında aklını kendi kullanma cesaretini gösterenlerin aynı sonuca varmaları çok zordur. İstişarelere de bu nedenle ihtiyaç vardır. Farklı sonuçlar çıktığında da, insanlar kendi akıllarını daha iyi görürler. Nitekim “akıllar pazara çıkmış, herkes kendi aklını almış” deyişi bir gerçeğin ifadesidir.

Aydınlanmacıların en etkin insanı olan Kant, “Aydınlanma Nedir?” adlı risalesiyle Aydınlanmanın tarifini yapmıştır. Kant “insanın kendi kabahati yüzünden içine düşmüş olduğu durumdan kurtulup rüştünü ispat etmesinin, aklını kullanmaya başlamasıyla mümkün olduğunu” savunur.

Hâlbuki sadece aklı kullanarak başarılı sonuç alınsaydı, insanlar çok daha az kabahat işlerlerdi. İşledikleri kabahatten de kurtulmaları daha kolay olurdu. Ama çok fazla insan kabahat işliyor, işlediğini fark ediyor, fakat daha büyüklerini işlemeye devam ediyor. Çünkü aklı kendisine “kabahatin ortaya çıkarsa daha kötü olursun” veya “eğer işlediğin bir kabahatten dolayı taviz verirsen, devamı çorap söküğü gibi gelir” şeklinde yol gösteriyor ve yönlendiriyor. Kimisi ise, aklını kullanarak kısa yoldan geri dönüyor.

Üç yüz yıl önce akıl ile bilim arasında, nedensellik ilişkisinin bir akıl ilişkisi olduğu düşünülüyordu. Ama bu düşünce günümüzde tartışılmaya başlandı. Çünkü her bilim dalının kendine has ve izafi (göreceli) bir takım ilkeleri olduğu kabul edildi. Dolayısıyla her bilim için farklı bir rasyonalite (aklileşme) olduğu, bu nedenle bilim alanında da “aklın yolunun bir” olmadığı anlaşıldı.

Doğa bilimleri, sosyal bilimler, ekonomi ilmi farklı rasyonalitelere sahiptirler. Bunlar bir tek akıl ilkesine irca edilemezler. Diğer taraftan akıl yürütme; insanın bilgisine, görgüsüne, nefsine hâkimiyetine, içinde bulunduğu ortama göre insandan insana değişir.

Eğer aklın yolu farklı ise, insanların huzuru bulabilmeleri için gerekli olan şey nedir? İnsanların akılları ve duyuları sayesinde sahip oldukları bilgi ve özellikler, huzuru bulabilmeleri için yeterli midir?

İnsanlık tarihine bakıldığında, yeterli olmadığı net bir şekilde müşahede edilir. Akla yol gösteren iradedir. İradenin beslendiği kaynak sadece pozitif bilimler ve duyular olursa, akıl yolunu şaşırır.

Dolayısıyla iradeyi destekleyecek başka bir kaynağa daha ihtiyaç vardır. Bu ilave kaynak, vahiy yoluyla bildirilen dini bilgilerdir. Vahiy, Allah’ın sözüdür. Allah, her şeyi bilendir. Dolayısıyla kullarına yol gösterecek en emin kaynaktır.

Yüce Yaradan, vahiylerinin anlaşılabilmesi için insanlara verdiği akla hitap eder. Tıpkı Hz. Mevlâna’nın “sen ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anlayabildiği kadardır” deyişindeki mantıkla, Yüce Yaradan vahyini sıradan insanların anlayabileceği şekilde bildirmiştir.

İslâm’ın yorumlanmasında güzel eserler bırakmış olan Maturidi’ye göre, dini tebliğ olmasa da kişi akılla Allah’ı bulabilir. Ancak peygamberler gönderilmeden, Allah’ın insanların iyiliği için gönderdiği hükümleri, bir insan tek başına bilemez. Çünkü Maturidi’ye göre ve gerçekte bilginin kaynağı üçtür. Beş duyu, doğru haber ve aklın tefekkürü bilginin kaynaklarıdır. Burada bahsedilen doğru haber, hem ilimle elde edilen hem de vahiy yoluyla Allah’ın kullarına aktardıklarıdır.

İşte; vahiy ile aklın, bilimin ve duyuların birleşmesi sonucu ulaşılacak yol, “bir”dir. Diğer hepsi çıkmaz sokaktır veya bataklığa giden yoldur.

Allah’ım, bizlere irade gücü ver, Senin gönderdiğin ayetleri anlayabilmemiz için anlayış ihsan eyle.

Sen “hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” diyorsun, bizlerin bilenlerden olmamız için bizlere çalışma ve araştırma azmi ver.

Bizleri düşünen, akıl erdiren kullarının arasına kat!

Allah’ım, Senin her şeye gücün yeter.

 

Dini kategorisine gönderildi | AKIL VE VAHİY için yorumlar kapalı

İLİM VE HİKMET’İN SAHİBİ ALLAH’TIR

AMAÇSAL NEDENSELLİK

(Bu yazı son paragraf hariç www.mucizeler.com adresinden alıntıdır.)

(Yazı Ocak 2014 tarihinde bu sitede yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen veriyoruz.)

Furkan Suresi 45. Ayet: “Görmedin mi Efendini (Rabbini), gölgeyi nasıl uzatmıştır. Eğer dileseydi onu hareketsiz kılardı. Nitekim Güneş’i ona delil kıldık.”

Allah ayette gölgeyi yarattığını söylemekte, sonra ise Güneş’in, gölgenin varlığı için bir neden kılındığına işaret etmektedir. Yani Allah gölgenin varlığının, Güneş’in var olmasının kaçınılmaz bir sonucu olmadığını, gölgenin varlığının tamamen Allah’ın tasarımının bir sonucu olduğunu söylemektedir. Ayette gölge ile Güneş’in varlık ilişkisi kabul edilmekte ve bu nedensel bağlantının yaratıldığına dikkat çekilmektedir. Yani Kuran’ın ortaya koyduğu model; Hume gibi nedensel bağlantıyı yok kabul eden septiklerden de, Evren’i tesadüfen var olan nedensel kuralların determinizmiyle açıklamaya çalışan görüşlerden de ayrılmaktadır.

Nedensellik, bilim adamlarının temel ilgi konularındandır. Nedensellik, algılanan Evren’i birbirine bağlayan unsurdur. Dünyamızı bir kaostan ibaret olmaktan kurtaran, Evren’in neden-sonuç ilişkileriyle işlemesidir. Neden-sonuç ilişkileri olmasa, hayatımız bir rüyadan daha karışık olurdu. Fizik, kimya gibi bilimler nedenselliği sorgusuz kabul eder. Bu bilimlerin kullanılmasıyla yapılan uçaklar, uydular, televizyonlar hep neden-sonuç ilişkisine güvenin sonucudur.

Kuran nedenselliği kabul eder. Birçok ayette “Sünnetullah” (Allah’ın âdeti) diye işaret edilen de neden-sonuç ilişkisine bağlı Evren’de işletilen kurallardır. Kitabımızın ilerleyen bölümlerinde de göreceğimiz gibi Kur’an, Evren’de var olan matematiksel düzene işaret eder; bu da neden-sonuç ilişkilerinin matematiksel bir düzenle işlemesi demektir.

Evren’de işleyen neden-sonuç yasalarını fiziksel, kimyasal formüllerle ifade eden bilim adamları ile Kuran’ın söyledikleri arasında bu noktada hiçbir zıtlık yoktur.

Fakat unutulmamalıdır ki Kuran nedenselliğe onay vermekle beraber, nedenselliği bir amaçlılık içinde tarif eder. Neden-sonuç ilişkisinde nedenler sonuçlardan önce geldikleri halde; sonuç önceden tasarlanmıştır. Yani amaç önceden bilindiği için Kuran, amaçsal nedenselliği savunmaktadır. Kuran’ın açıkladığı amaç-araç zincirinde amaç Allah’ın bilgisi dâhilinde oluşur, tesadüfler bu işe karışamaz, araç yaratıcı olamaz. Kuran nedenselliği kabul ederken, nedenselliğin tanrılaştırıldığı görüşlere onay vermez. Gölgenin varlığı Güneş’in var olmasının kaçınılmaz sonucu değildir; Güneş’i Yaratan, gölgenin Güneş’in yaratılması sonucu var olacağını tasarlamıştır. Kuran’ın sunduğu, yaratılan neden-sonuç ilişkileriyle işleyen Evren modelidir.

PROTEİNİN OLASILIĞI VE AMAÇSAL NEDENSELLİK

Nedensellik kanunlarını tanrılaştıran ateistlerin görüşleriyle, nedensellik kanunlarının Allah tarafından yaratıldığını söyleyen Kuran’ın görüşlerini, somut bir örnek çerçevesinde inceleyelim. Örnek olarak kanımızdaki oksijeni akciğerlerden hücreye taşıyan hemoglobin proteinini ele alalım. Dine inanan bir kişi de, inanmayan bir ateist de kana oksijeni bu maddenin taşıdığını kabul etmektedir.

Peki, her iki taraf da aynı nedenin aynı sonucu oluşturduğunu kabul ediyorsa aradaki fark nedir? Fark şudur: Ateist, var olan bu nedenin bir amaç gözetilerek yaratıldığını kabul etmediği için hemoglobinin yaratılışını tesadüflere, yani amaçsızlığa bağlamak zorundadır. Kuran’a inanan bir kişiyse (Allah’ın gönderdiği diğer dinler, Hıristiyanlık, Musevilik için de aynısı geçerlidir) amaçsal nedenselliğe inandığı için hemoglobinin varlığının amaç gözetilerek, bir kasıtla yaratıldığını, tesadüfen oluşmadığını savunur.

Peki, kimin haklı olduğunu nasıl çözeceğiz? Öyle bir hakem bulalım ki hem doğa bilimlerine, hem felsefeye karşı en üst derecede saygınlığa sahip olsun. Bu hakemin matematik olmasına herhalde kimsenin itirazı olmaz. Ne felsefe içinde matematiğe ciddi bir karşı koyma olabilir, ne de doğa bilimlerinde (doğa bilimleri zaten matematiğe dayanırlar).

Mademki tartışmamız tesadüfen oluşma veya amaçlı oluşmada düğümlendi; hemoglobin proteini örneğinde, bu proteinin tesadüfen oluşmasının olasılığını inceleyip bu sorunu çözmeye çalışalım. Proteinler bildiğiniz gibi amino asitlerin arka arkaya gelmeleri sonucunda oluşurlar. Amino asitlerin oluşturduğu bu sırada, bir tek amino asidin yer değiştirmesiyle protein, protein olmaktan çıkar ve görevini yapamaz. (Örneğin orak-hücre kansızlığı denen öldürücü hastalık, hemoglobinin tek bir amino asidinin değişikliğinden kaynaklanır.) İnsan vücudunda 20 amino asit vardır. Bir hemoglobin proteini ise 574 amino asidin belli bir sırayla arka arkaya gelmesiyle oluşur. İnsan vücudundaki amino asitlerin bu proteini oluşturmak için arka arkaya geldiğini düşünelim: Bu proteinin birinci sırasındaki amino asidin tesadüfen oluşma olasılığı 1/20’dir, ikinci sıradaki amino asidin oluşma olasılığı 1/20×1/20 dir. Proteinin bir bütün olarak oluşma olasılığı ise 1/20574’tür.

Matematikten anlayanlar bu sayının imkansız demek olduğunu hemen anlayacaklardır. Fakat biz yine de bu sayının neden imkansız olduğunu göstermeye çalışalım. Uzay’da tahmin edilen atom altı parçacık sayısı 1080’dir. Yani bu sayı Evren’de var olan en büyük sayıdır. Evren’in tahmin edilen ömrü ise 15 milyar yıldır. Evren 15 milyar yıl x 365 (gün) x 24 (saat) x 60 (dakika) x 60 (saniye) = 473,040,000,000,000,000 saniye ömründedir. Evrende var olan parçacık sayısını (1080) Evren’de var olan saniye (1018 civarı) ile çarparsak 1098 civarında bir sayıya ulaşırız. (10100’ün bile 1098’in 100 katı olduğunu unutmayın. 20574 ise telaffuz edilemeyecek kadar büyük bir sayıdır ve 1098’den kat, kat, kat… büyüktür.) Bu sayı şunu ifade etmektedir: Evren’de var olan tüm parçacıklar (elektron, proton gibi) eğer birer amino asit olsaydılar ve Evren’de var olan her saniye bir defa hemoglobin atomunu oluşturmaya kalksaydılar, yine de tek bir hemoglobin atomu bile oluşamazdı.

Sonuç olarak nedenlerin amaçsal olarak yaratıldığını inkâr edenler matematik karşısında mağlup olmuşlardır. Üstelik bu olasılık hesabı, amino asitlerin var olduğu, tüm amino asitlerin canlı bünyede kullanılan sol elli amino asitler olduğu, proteinin gerekli üç boyutlu katlanmasının gerçekleştiği, protein oluşunca işlemlerin dondurulmasının gerekliliği gibi etkenlerin hepsi yok kabul edilerek yapıldı. Tüm bu aşamalar olasılığa eklense, imkansız olan daha da imkansızlaşırdı. Fakat eldeki sayı öyle bir imkansızlığı ifade etmektedir ki matematikten anlayan bir kimse için bu yeterlidir. İşte tesadüfen oluşması imkansız bu hemoglobin proteinini, vücudumuz her saniye milyarlarca adet olarak üretmektedir. Evet, yanlış okumadınız. Her saniye ve milyarlarca!

Tesadüfcü, materyalist görüşe göre hemoglobin tesadüfen oluşan bir nedendir, bu neden sayesinde oksijen hücrelere gider. Kuran’ın verdiği zihniyetle bakan bir insana göre; hemoglobin bir amaca göre yaratılmış bir nedendir, bu neden sayesinde oksijen hücrelere gönderilmekte, böylece nedensellik Allah tarafından yaratılmaktadır.

Hemoglobin için verdiğimiz bu örneği vücudumuzdaki diğer işleyişlerden hayvanların ve bitkilerin dünyasına, oradan Dünya’mızın içindeki oluşlardan Uzay’a kadar genişletebiliriz. Tüm bu alanlarda nedensellik kuralları bir amaçsallık çerçevesinde işletilmektedir.

NEDENSELLİĞİN NEDENİ NE OLABİLİR?

Nedenselliğin neden var olduğunu “Nedensellik olmasaydı ne olurdu” sorusunu sorarak bulabiliriz. Nedensellik olmasaydı düşünmek de, yemek yemek de, yürümek de mümkün olmazdı. Evren’in nedensellik olmadan var olup olamayacağı bir yana, nedensellik olmadan bizim Evren’i anlayamayacağımız kesindir. Yemek yemek için karnımızın acıkması bir nedendir. Yemek yemek için buzdolabını açmamız ve yemeği almamız da bir nedendir. Yediğimiz yemeği önümüze koyduğumuzda yerçekimine bağlı bir şekilde önümüzde durması, yuttuğumuz lokmanın midemize gitmesi de nedenselliğe bağlıdır. Evren’de var olan yaratılışları da nedensellik kurallarına göre düşünür ve kavrarız. Böylece Allah’ın sanatının güzelliğini, Allah’ın bilgisinin sınırsızlığını kavramamıza yarayan Evren incelememiz de nedenselliğe dayanır.

Nedensellik kurallarının anlaşılabilirliği de Allah’ın zihnimize verdiği yetenekler ve bu kuralları anlaşılır kılması sayesindedir. Düşüncelerimiz nedensellik çerçevesinde oluşur. Zihnimizin akıl yürütme süreçleri nedenselliğe dayanır. Evren’de var olan nedensel bağlantılar çok basit olsaydı, birçok insan Evren’deki mükemmel yaratılışı takdir edemeyebilirdi. Eğer Evren’deki yaratılışlar var olandan çok karmaşık olsalardı ve nedensel bağlantıları çözemeseydik; Evren’i kavrayamayacağımız için Evren’in yaratıcısını da iyice tanıyamama tehlikemiz doğardı. Kısacası Evren’in var olan şekilde neden-sonuç ilişkileriyle bağlanması da Allah’ın mükemmel planı sonucudur.

Ateistlerin düştüğü en büyük yanılgı; nedensellik kurallarındaki nedenlerin tesadüfen oluştuğunu düşünmelerinden dolayı, sonucu da tesadüflere bağlamalarıdır. Nitekim hemoglobin proteini gibi çok basit bir örnek için bile tesadüfün nasıl imkânsız olduğunu ispatladık. Eğer neden-sonuç ilişkilerindeki nedenlerin, tesadüfen oluşmadığı anlaşılırsa, Evren’deki tüm sonuçların Allah’ın eseri olduğu iyice anlaşılır. Nedenselliği yaratılan bir süreç olarak değil bizzat kendisini bir yaratıcı olarak gören materyalist ateizm, maddeyi ve maddenin içindeki nedensellik kanunlarını tanrılaştırmıştır. Tesadüf düşüncesi elenince; Evren’deki tüm varlıklar otomatik olarak sonsuz bir ilmin, sonsuz bir kudretin sonucu olurlar. Yaratılış aşamalarının içinde oluştuğu zaman kavramında tesadüfi oluşumların hayal edilmesi, ateistlerin sonsuzdan beri var olan Yaratıcıyı kavramalarını engellemiştir. Tesadüf kavramı yok edilince görülen her bilgi sonsuzdan beri var olmaya terfi eder. Çünkü var olan bir nesnenin veya bilginin tesadüfen oluştuğunu iddia edenler, bu tesadüfleri zamanın içindeki bir sürece bağlarlar. Tesadüf yok olunca var olanlar, sonsuzdan beri var olanın bilgisiyle gerçekleşmiş demektir. Böylece Evren’in daima var olanın yarattığı bir süreç (nedensellik kanunları çerçevesinde) olduğu anlaşılır. Evren’in Allah’ın yarattığı bir süreç olduğu Kur’an’daki en temel mesajlardandır ve yüzlerce ayette bu tema işlenir.

Alfred WEBER, Felsefe Tarihi kitabında şöyle der: “Bir şey Tanrı onu yasak ettiği için kötü değildir, kötü olduğu için Tanrı onu yasak etmiştir.” Yani Yüce Yaradan, Evreni oluştururken de, insanların toplum düzenlerinde huzur bulmalarını sağlamak için de, ’amaçsal nedensellik’ yöntemini kullanmıştır. Tanrı her ‘neden’i ve her kuralı, bir amaç için oluşturmuştur.

Genel kategorisine gönderildi | İLİM VE HİKMET’İN SAHİBİ ALLAH’TIR için yorumlar kapalı

SEMAVİ DİNLER VE İLİM

SEMAVİ DİNLER İLERLEMEYE ENGEL Mİ?

 

Öncelikle ilerleme sözüyle ne kastedildiğini anlamak gerekir. İlerlemeden maksat, günümüz dünyasında olduğu gibi, demokrasi ortamının boşluklarından faydalanarak; gasp, hırsızlık, fuhuş, uyuşturucu kullanımı, boşanmalar, insanları kandırarak ve ezerek zenginleme, zengin-fakir arasındaki farkın çok açılması vb hususların artması ise, semavi dinler (Yüce Yaradan’ın buyrukları) bunlara engeldir.

Eğer ilerlemeden amaç, pozitif bilimlerdeki yeni bilgilerin elde edilmesi ise, hemen cevap vermek yanlış olur. Daha kabul edilebilir bir cevap için önce konuyu irdelemek gerekir.

Musevilik ve Hıristiyanlık olarak adlandırılan semavi dinlerin kutsal kitaplarının tahrif olduğunda hemen herkes hemfikirdir. Bu sebeple, bunların kutsal kitaplarından net örnek verilemiyor. Diğer taraftan Kur’an’daki Enam Suresi 92. ayetle: “İşte bu da bizim indirdiğimiz bir kitap! Feyzi ve bereketi dünyayı tutacak, evvelki kitapları bu tasdik etmedikçe, muteber sayılmayacak…..” diyerek bu durumu açıklığa kavuşturuyor.

Ayetten ilk anlaşılan Kur’an’ında diğerleri gibi (Zebur, Tevrat, İncil) Allah tarafından indirildiğidir. Kur’an’ın feyzi ve bereketi dünyayı tutacaktır. İkinci olarak Kur’an’dan önceki kitapların tahrif edildiklerinin Yüce Yaradan tarafından ifade edilmesidir. Dolayısıyla diğer kitapların hükümlerinin Kur’an ile çelişmesi durumunda, onlar muteber değildir. Çelişkili konularda sadece Yüce Yaradan’ın koruyuculuğundaki Kur’an’ın hükümleri muteberdir.

Allah’ın Hz. İsa’ya verdiği, hastaları iyileştirme gibi özellikler, belki de insanları araştırmaya yöneltmek içindi. Fakat Bizans’ın (esas olarak Roma İmparatorluğunun) tavırları belki de araştırma düşüncesinin oluşmasının önüne geçti. Bizans, önceleri Hz. İsa’nın izinden gidenlere karşı çok acımasızca baskı yaptı. İnsanlar hayatlarını doğru dürüst yaşayamadılar. Sonra Bizans devlet olarak kendileri Hıristiyan oldu. Bu defa Hz. İsa’yı, kendilerinin daha önce inandıkları eski tanrılarından biri imiş gibi değerlendirdiler. Tanrının tekliğini ret ettiler.

Bu anlayışa itiraz eden İskenderiyeli papaz Airus’u (318) ve Nestirius’u (428) cezalandırdılar. Cezaların etkisiyle Tanrının tekliğini savunma cesaretini uzun süre kimse gösteremedi.

Dolayısıyla Tanrı yerine koydukları Hz. İsa’nın yaptıklarını insanların yapması mümkün olmadığından, araştırmaya yönelmediler. Aslında Bizans’ın Hıristiyan olması hem dinin yayılmasını yavaşlattı (Avrupalılar arasında yayılma uzun sürdü, 13. asra kadar devam etti.) hem de dinin manevi yani ahlâki yönünü tahrif etti.

Andrew Greeley’in deyimiyle Avrupa, Hıristiyan olmadı. Hıristiyanlık Avrupalılaştı.

Hıristiyanlığın Roma imparatorluğu içerisinde yayılması sırasında oluşan bu düşünce ve kısa süre sonra İmparatorluğun yıkılması birleşince, pozitif ilimlerde gerileme başladı. Avrupa’da başka güçlü devlet ortaya çıkmayınca, Kilise en büyük güç oldu. Sonuçta gerileme deniz aşırı sömürgelerden artık değerlerin gelmesine ve zenginleyen burjuva sınıfının ortaya çıkışına kadar sürdü.

Müslümanlığın seyri daha farklı oldu. Hz. Muhammed (s.a.v.) kendi sağlığında dini yerleştirdi, devletini kurdu. Bunun sonucunda Hıristiyanlığın aksine Müslümanlar, pozitif ilimlerde ilerlediler. Arapların İslâmiyet öncesi ve sonrasındaki ilimle ilgilerine bakıldığında bu durum daha iyi anlaşılır. Benzer durum Türkler için de geçerlidir.

Yüce Yaradan Kur’an’ında, âlimlerin Kendisine (Allah’a) daha çok yaklaştığını anlatır. Kur’an’da en çok geçen sözler, ilim ve hikmetle ilgili olanlardır. İkinci olarak çok geçen sözler “hiç düşünmez misiniz?”, “hiç akıl erdirmez misiniz?” şeklindedir.

Zumer Suresi 9. ayet: “….Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” diyerek bilginin ve araştırmanın önemini vurgular. Peygamberimize atfedilen bir hadis: “İlim Çin’de de olsa gidiniz, alınız” şeklindedir. Demek ki Kur’an ve hayatı Kur’an’ın uygulaması gibi olan Hz. Muhammed, pozitif ilimlerdeki çalışmaları teşvik etmektedir.

Günümüzde Müslüman dünya pozitif ilimlerin neredeyse çekirdeğini, diğer bir deyişle zihniyetini kaybetmiş durumdadır. Hâlbuki aynı insanların aynı buyrukları yorumlayıp uygulayan ataları, ilimde zamanlarının en ilerisi olmuşlardı.

Müslümanlığın günümüze kadar yaşadığı serüveni incelendiğinde, ilerlemeye engel olanın din olmadığı anlaşılıyor. İlerlemeye engel olan, dinin yorumları ve uygulamalarındaki yanlışlıklardır. Bu durum hem Hıristiyanlık hem de Müslümanlık için geçerlidir. Hz. Musa dönemi hakkında yeterince bilgimiz olmadığından yapılacak yorumlar yetersiz kalır.

Pozitif bilimlerle din birlikte olursa, insanlığın huzuru artar. Çünkü asıl olan bilimin insanlığın yararına kullanılmasıdır. Daha önceki yazılarımızda belirttiğimiz gibi, bilim “nasıl” sorusuna, din ise “niçin” sualine cevap arar. İnsanlığın huzuru da, bu iki sorunun birbirini destekledikleri ve tamamladıkları oranda artar.

Genel kategorisine gönderildi | SEMAVİ DİNLER VE İLİM için yorumlar kapalı

ALLAH’IN DESTEKLEDİKLERİ VE KÖSTEKLEDİKLERİ

ALLAH BİR GURUBU DESTEKLERSE, ONLARI KİMSE ENGELLEYEMEZ

ALLAH BİR GURUBU KÖSTEKLERSE, ONLARA KİMSE YARDIM EDEMEZ

 

(Bu yazı 2013’de bu sitede yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen veriyoruz.)

Yukarıdaki başlık Kuran ayetlerinden uyarlanmıştır. Allah’ın kişi ve guruplar için gönderdiği fermanlarındandır.

12 Eylül ihtilâli öncesinde ülkücü gençlerin büyük çoğunluğu, karınları aç iken inançları doğrultusunda ölümüne mücadele ettiler. Ama gönülden bağlı oldukları partinin yöneticilerinin bir kısmının aynı anlayışta olmadıkları, 12 Eylül ihtilaliyle ancak anlaşıldı.

Ülkücü gençlerin çoğu, abi bildikleri insanlara bütün karıştıkları olayları samimiyetle anlatıyorlardı. Ama bir süre sonra bazıları, nasıl olduğunu anlamadıkları bir şekilde, tutuklanyordu. Bunları tutuklayanlar, ülkücü gençlerin karıştıkları olayları neredeyse ayrıntılarıyla biliyorlardı.

Fakat o günlerin heyecanı içerisinde, çoğunluk bunun sebeplerini düşünemedi. Hâlbuki “abi” dediklerinin bazıları kendilerini kurtarmak için gençleri ele veriyorlardı. Abilerin bazıları ise zaten başka yerlerin adamlarıydı. Veya başka abilerin yerlerinde gözleri vardı. Böylece kendileri yükselebileceklerdi.

Ülkücüleri tuzağa düşüren bu abiler, bazen gençleri kurtarmak için yardım ediyorlarmış gibi davrandılar. Ama gerçekte yardım etmediler. Hapse düşenlerin çoğunluğu, kendi ve sevenleriyle başbaşa kaldılar. Hepsi de maddeten güçsüzdüler. Bir olaya gönderilirken, ‘sana bir şey olursa ailene bakarız’ denilenler oldu. Fakat çoğuna bakılmadı. Ailelerden bazısı, şikâyet etmeyi gururuna yediremedi. Bir kısmı şikâyet edince tehdit edildi ve susmak zorunda kaldı.

O günlerde net anlaşılmayan bu durum, 12Eylül ihtilalinden sonra netleşti. Çünkü ülkücü gençlerin bazıları, kendilerinden istenilen bilgileri veya kendi istekleriyle hazırladıkları raporları, kendi el yazılarıyla abilerine veriyorlardı. Abilerine güvenleri tamdı. Onların da, kendileri gibi samimi olduklarını düşünüyorlardı. Aslında aynı durum abiler arasında da oluyordu. Bazı samimi abiler de, diğerlerinin tuzağına düştüler.

Fakat bazı abilerin samimi olmadıklarını tutuklandıklarında gördüler. Bu defa kendilerini kurtarabilecekleri bir durum da yoktu. Ortada sözler değil, kendi el yazıları vardı. İnkâr etmeleri mümkün değildi.

Bu anlattıklarımızın yazının başlığıyla ilgisine gelelim. Ülkücü gençlerin çoğunluğu Allah’ın desteklemesi ihtimali kuvvetli bir davranış içerisindeydiler. Ama yöneticilerin bir kısmı tam tersi idi. Böyle olunca Allah desteklemedi. En çok şehit veren bir hareket, etkili bir konuma gelemedi. Öz eleştiri bile yapamadı.

Günümüzde ise, zaten fazla genç kalmadı. Küreselleşen dünyada onların da idealistlikleri eskilerin oranından az. Yöneticilerde ise, kendi menfaatinin ve zevklerinin peşine düşenlerin oranı eskilere göre artmış.

Önceki yazımızda tarihten üç olayın benzerliklerini aktarmıştık. Bunlar Peygamberimizin ve sahabelerinin mücadeleleri, Osmanlı’nın beylikten devlete geçişi, Türklerin yeniden diriliş mücadeleleri idi. İşte bu üç tarihi olayda da mücadele edenler, Allah’ın desteğine mazhar olacak davranışları sergilemişlerdi. Allah da onları muvaffak kılmıştı.

Ne zaman ki, sonradan gelenlerde sapma oldu. Allah desteğini çekti. Onlara kimse yardım edemedi. Emeviler ve hattâ Abbasiler kötü bir isim bırakarak silindiler. Osmanlı ise, dönemin karada en güçlü devleti olan Almanya’nın desteğine rağmen, ayakta kalamadı. Fakat halk henüz Allah’ın rızasını kazanma kaygısında olduğundan, onlar tamamen bitmediler. Yeniden dirildiler.

Unutmayalım, Allah Enfal Suresi 24. Ayette “…….Allah gerçekten kişi ile kalbinin arasına girer.” derken gerçekten kelimesini kullanarak bizlere aslında en gerçek yolu gösteriyor. İçten pazarlıklı olmayın diyor.

Hicr Suresi 56. Ayette, Hz. İbrahim’in konuşması aktarılıyor: “ Rabimin rahmetinden sapkınlardan başka kim ümit keser? dedi”. Demek ki Allah’tan ümit kesilmez. Yeter ki, yanlışlarımızdan dönelim.

Yanlışlarından dönenleri, eskilerden bazıları elbet tehdit edeceklerdir. Ama onların tehdidi önemli değildir. Allah’ın tehdidi en gerçek olandır. Nitekim Ali İmran Suresi 175. Ayette: “……Şeytan sadece kendi dostlarını korkutur. Siz ondan korkmayın da Bana isyandan korkun….”

Genel kategorisine gönderildi | ALLAH’IN DESTEKLEDİKLERİ VE KÖSTEKLEDİKLERİ için yorumlar kapalı

AKRABAYA İLTİMAS

KUR’AN’DA AKRABAYA YARDIM VAR, AMA İLTİMAS YASAK

 

Yüce Yaradan’ın Kur’an’ında, kavim içerisindeki ilişkilere ve akrabalık bağlarına önem verdiğini, konuyu birçok ayetinde bizlere aktarmasından anlıyoruz. Ayetlerde yardım edileceklerin başına akrabaları, yakınları belirtir. Sonra yoksullar, yolda kalmışlar gibi diğerlerini sayar. (Örneğin; Bakara 177, İsra 26 gibi)

Allah, peygamberleri için hep “….’ı kavmine gönderdik” demektedir. Peygamberlerin gönderiliş sebepleri hep aynıdır. İnsanları uyararak doğru yola çekmektir. Böylece peygamberi dinleyecek insanların her iki dünyada da huzur bulmalarını sağlamaktır. Yani insanlara iyilik yapmaktır.

Her şeye gücü yeten Yüce Yaradan elbette peygamberlerine başka diller öğretmeye kadirdir. Eğer kendi kavmi peygamberi dinlemezse, dünyayı dolaşarak başkalarına da Allah’ın buyruklarını aktarmasını isteyebilir. Belki de başkaları daha anlayışlı davranabilir. Fakat hiçbir peygamber başka kavimlere anlatmamıştır.

Demek ki, iyilik yapılacakların listesinde kavim önemlidir. Akraba ise daha önceliklidir. Nitekim Hz. Muhammed’e (s.a.v) artık durumu açıklaması söylenildiğinde, önce akrabalarından başlaması buyurulmuştur.

Peki, akrabaya ve kavme gösterilecek bu ilginin sınırları var mı? Enam Suresi 38 ve 114. ayetlerde her şeyin inceden inceye anlatıldığının söylendiği Kur’an’da, bu konuda ne denilmektedir?

Enam Suresi 152: “Ve yetim malına yaklaşmayın, ancak rüştüne erişinceye kadar en güzel suretle başka. Ölçeği tartıyı tam ve denk tutun, bir nefse ancak gücünün yettiğini teklif ederiz. Söz sahibi olduğunuz vakit de adaleti gözetin, velev akrabanız olsun, Allah’a verdiğiniz sözü yerine getirin. İşittiniz ya işte size o bunları ferman buyurdu. Gerektir ki düşünür tutarsınız.”

Allah’ın bizlere buyruğu, hak ve adaletten ayrılmamamızdır. Yüce Yaradan bu konuda akrabamız da olsa taviz vermememizi istiyor. Bu konuda Kendisine verdiğimiz sözü tutmamızı emrediyor. Bir diğer deyişle ferman buyuruyor.

Yüce Yaradan’ın bizlere yol gösterici olarak peygamberleri aracılığıyla gönderdiği pek çok ayet, daha çok tavsiye niteliğindedir. Ancak bu ayette ferman buyrulmaktadır. Yani konu belki de, İslâm’ın şartları arasına girebilecek kadar ciddidir.

Nitekim yaşantısı Kur’an’ın uygulaması gibi olan Hz. Muhammed bu konuda hiç taviz vermemiştir. Ganimetin beşte biri kendisine verildiği halde, kızı Hz. Fatma ve damadı Hz. Ali’ye iltimas yapmamıştır. Hattâ kızının kendisine gelerek, fakirliklerinin çalışmalarını çok zorlaştırdığından serzenişte bulunmasına ve destek istemesine rağmen taviz vermemiştir.

Hâlbuki fakirliklerinin önemli bir sebebi, peygamberin kızı ve damadı olmalarıydı. Çünkü fakirlere hizmet etmekten hem kendilerine kazanç sağlayacak iş yapamıyorlardı, hem de var olanlarını harcıyorlardı. Aslında bu sayede Yüce Yaradan’ın rızasını kazanıyorlardı. Eğer, babalarından iltimas ile destek almış olsalardı, Allah’ın rızasını kazanmaları tehlikeye girebilirdi. Bazı durumlarda ise tam tersi olabilir. Normalde Cennete gitme ihtimali az olan akrabalar, sırf peygamberlerin yakınları oldukları için zarar gördüklerinde, Cennete gitme ihtimalleri kuvvetlenmiştir.

Tövbe 60. Ayet: “Sadakalar Allah’tan bir farz olarak ancak fakirlere, düşkünlere, onlar üzerinde çalışan (onlara yardımcı olan kuruluş)lara, kalpleri ısındırılacak olanlara, kölelik altında bulunanlara, borçlulara, Allah yoluna ve yolcuya mahsustur. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

 Kavimlere iltimas olmayacağını da, Arap’ın Arap olmayana veya Arap olmayanın Arap’a üstünlüğünün olmadığını, üstünlüğün takvada yani, Allah’ın emirlerine uymakta olduğunu anlatan ifadelerden anlıyoruz. Ayrıca peygamberlerin kendilerini dinlemeyen kavimlerin helâk edilmeleri için dua etmeleri de, kişinin kavmine iltimas geçmeyeceğinin bir göstergesidir. Yalnız burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır. Peygamberler hemen dua etmemişlerdir. Sabırla insanları kazanmaya uğraşmışlardır.

Bilindiği gibi, insanları kazanmak esastır. Ama zordur. Sabırla düzelmeleri için uğraşmak gerekir. Hâlbuki helâk olmaları, bir an içerisinde olmuştur. Hiçbiri ne olduğunu anlayamamıştır.

Yüce Yaradan bizden, beslediğimiz kinin bizi tecavüze sevk etmemesini, iyilik ve takva üzerine yardımlaşmamızı istiyor. Günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmamızdan men ediyor. (Maide 2)

Sonuç olarak, akrabamız ve kavmimiz hizmet etmemiz için öncelikli guruplar. Ancak hak ve adaletten ayrılmadan hizmet etmemiz şartıyla. Biz hak ve adaletten ayrılmadığımız halde karşı taraf iltimas istemede ısrar ederse, bu durumun Yüce Yaradan’ın hoşlanmadığı bir ısrar olduğunu bilmelidir. Allah’ın hoşuna gitmeyen davranışların sonu hep hüsran olmuştur.

Genel kategorisine gönderildi | AKRABAYA İLTİMAS için yorumlar kapalı

ALLAH’IN NURU

ALLAH NURUNU TAMAMLAYACAĞINI VAAD EDİYOR

(Saff Suresi 8. Ayet)

(Bu yazı daha önce yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen tekrarlıyoruz)

Bu olaya ne kadar çok insan vesile olursa, Allah’ın o kadar çok hoşuna gideceğinden, onları Cennetiyle ödüllendireceğinden şüphemiz yoktur.

Allah dileseydi, insanların gönlünden kötülük yapma duygusunu silerdi. Dünya mekânı da Cennet gibi olurdu. Ama Allah, Kutsal Kitaplarında insanlara seçme hakkını tanıdığını anlatıyor. Ahiretin yanında bir yol ağzı gibi olduğunu belirttiği Dünya hayatının, insanlar için bir imtihan yeri olduğunu sıkça hatırlatıyor.

İnsanlar bireysel olarak kötülüklerle mücadele ederlerse etki alanları sınırlı kalır. Ama birleşirlerse, yanlış yolda olanlara galip gelebilirler. Eğer birleştikten sonra kurumlaşırlarsa, başarıları daha uzun süreli olur.

Allah Hz. Muhammed’e, peygamberliği verişinden yaklaşık altı yıl sonra dinini açıkla emrini verdiğinde, kendisine şöyle buyuruyordu: “……..Biz seni alaya alanların şerrini (kötülüklerini) senden uzaklaştıracağız. Ayrıca Feth Suresi 3. ayette: “Ve benzersiz bir muzafferiyet ile seni Allah, Mansur ve muazzez kılacak.” diye buyurarak müjdeliyordu.

Allah’ın böyle bir taahhüdü olmasına ve Hz. Muhammed, en gerçek vaadin Allah’ın sözü olduğunu kesin bilmesine rağmen tembellik etmedi. Peygamberimiz mücadelesinde dünyevi strateji ve taktikleri uygulamak için arkadaşlarıyla birlikte üstün bir gayret gösterdi.

Türklerde bu durumu anlatan bir atasözü vardır. Der ki: “Eşeğini önce sağlam kazığa bağla, sonra Allah’a emanet et.”

Allah yatana değil, çalışana vereceğini beyan ediyor. Eğer insanın çalışkanlığı kendi menfaati içinse, Allah ona sadece dünya nimetlerinden vereceğini belirtiyor. Bu nimetleri de yalnız maddi güç olarak vereceğini, huzur vermeyeceğini örnekliyor.

Eğer insanın çalışkanlığı, iyi niyetle ve adaletli bir şekilde insanlığa hizmet içinse, Allah ona her iki dünyada da güzellik imkânı sunduğunu belirtiyor.

İşte bizim amacımız, iki dünyada da güzelliklere ulaşabilmenin mücadelesini vermektir. Eğer mücadelemizi kurumlaştırırsak, biz öldükten sonra o kurumların yapacakları güzel işlerden bizim hanemize yazılanların olacağını, Allah müjdeliyor.

Böylece öldükten sonra da dünyada bırakacağımız sevdiklerimiz tarafından, gururla anılmamız mümkün olacak. Ayrıca, bütün insanlar tarafından sevgiyle anılacağız. Dolayısıyla Cennette Allah’ın “salih kullarına” komşu olma ihtimalini artıracağız.

Benim yorumlarıma göre bu durum, semavi dinlerde olsun olmasın, Yüce Yaradan olan Allah’ın birliğine, O’nun her şeyin ilki ve sonu olduğuna inanan ve ona göre davranan her kişi için geçerlidir.

Bizler, gerek kişiler olarak gerekse kurumlar olarak, adaletli olmakla yükümlüyüz.

Genel kategorisine gönderildi | ALLAH’IN NURU için yorumlar kapalı