KARAKTERİN ÖNEMİ VE OLUŞUMU

İNSAN, KARAKTERİNE GÖRE DAVRANIR

 

Yazının başlığı bir ayetin ilk cümlesidir. İsra Suresi 84. Ayet: “De ki: “Herkes kendi yapısına uygun işler görür. Rabbiniz, en doğru yolda olanı daha iyi bilir.”

İnsanların doğuştan gelen bazı özellikleri vardır. Kimi sakinliği sever, kimi hareketliliği. Bazısı cana yakın davranır, bazısı mesafeli olmayı yeğler. Ancak bunlar gibi bazı özelliklerin dışındakiler sonradan kazanılır. Sonradan kazanılanlar, ‘karakter’ olarak tanımlanır.

Çocuk uzmanlarının belirttiklerine göre, çocukların mantıkları 3 yaşından itibaren çalışmaya başlamaktadır. Mantık kullanımı olayları iyi-kötü, doğru-yanlış gibi anlayışları ayırmamıza destek olur. Ayrıca cisimler ve olaylar arasındaki farklılıkları anlamaya çalışmamıza yardım eder.

Yaygın olan bir atasözü şöyledir: “Bir kişi 7’sinde ne ise, 70’inde de o dur.” Atasözleri tecrübelerin ürünleridir. Kesin doğrudur denilemez. Ancak bir gerçeği ifade eder. Demek ki insanların çoğunun karakteri, 7 yaşında son şeklini alıyor ve sonrasında pek değişmiyor.

Dinler tarihine baktığımızda, Yüce Yaradan’ın elçileri aracılığıyla yaptığı tebliğleri işitip, düşünen insanlardan karakterinin bazılarını değiştirenler var. Ancak genel olarak karakterlerdeki değişimler zor ve değişenlerin sayısı az.

Demek ki bir insanın karakteri, 3 ile 7 yaş arasında şekilleniyor. Çoğu devletin ve ailenin, bu yaş dönemindekilere olan ilgisi ise maalesef yetersiz. Çocukların yetiştirilmelerinde her aile, her gurup, her anaokulu kendi fikrine göre bir yöntem uyguluyor. Bu karmaşa da, başka ortamlarda birbirleriyle karşılaşan çocuklar üzerinde olumsuz etki yapıyor. Düşünceleri netleşemiyor.

Diğer taraftan küreselleşen dünyada bilgisayar oyunları, çocuğun yapısının oluşmasına giderek daha fazla etki ediyor. Bu etki çocuğun karakterini istenilmeyen yönde etkileyebildiği gibi, net bir karakterin oluşmasını da önleyebiliyor. Hattâ çocuklar kararsızlaştığı için onları, 7 yaşından sonrasında bile etkilemeye devam ediyor.

Dolayısıyla “çocuğu bütün köy büyütür” diyen eski bir Afrika atasözünü “çocuğu bütün dünya büyütür” şeklinde değiştirmemiz yanlış olmaz herhalde. Bugün olmasa bile yakın bir gelecekte “çocuğu bütün dünya büyütür” sözünün daha geçerli olacağı beklenmelidir.

Durum böyle ise, çocuklarımızı ortak bir anlayış üzerine yetiştirmeye çalışmamız hepimizin faydasına olacaktır. Ortak anlayış için, Yüce Yaradan’ın halefi olan biz kulların üzerinde anlaşabileceğimiz tek kaynak, Kur’an’dır. Çünkü geldiğinden beri değişmeyen ve insanlık var oldukça değişmeyecek tek kaynak Kur’an’dır.

Ayrıca, bilindiği gibi Kur’an sadece iman esaslarını belirlemez. Hayatın her anında bizlere yol gösterecek fikirlerle doludur. Al-i İmran Suresi 138: “Kur’an, insanlara bir açıklama, korunup sakınanlara yol gösterici bir kılavuzdur.”

Enam Suresi 38 ve 114.cü ayetlerde Yüce Yaradan, Kur’an’da her şeyi ayrıntılarıyla anlattığını bildirmektedir. Nitekim Kur’an’ı ciddiyetle incelediğimizde, hayatımızın aile, iş, sosyal yaşam gibi her alanında bizlere yol gösterici fikirlerin olduğunu görürüz.

İnsanların Kur’an’ın açıklamaları konusundaki sıkıntıları, getirilen birbirinden çok farklı yorumlardır. Arap alfabesi ile yazılmış Kur’an tefsirlerinde bile bu farklılık vardır. Diğer dillere çevrilmeleri sırasında ise, hem çevirenin anlayışına hem de çevrilme sırasında faydalanılan kaynağa göre, yorumlar arasındaki farklar daha da artmaktadır.

Bu sebeple ilk yapılması gereken, Kur’an’ın mealleri ve tefsirlerinin diğer dillere çevrilmesi sırasında titiz bir çalışma yapmaktır. Bu konuda, diğer din ve öğreti olarak bilinen anlayışların ilgili yetkililerinin (rahip, haham, derviş, ilahiyatçı gibi) desteği gerekir.

Onlar hem insanlara bir hidayet ve rahmet olarak gönderilmiş olan Kur’an’ın açıklamalarının saptırılmadan aktarılmasına, hem de kendi düşüncelerindeki sonradan değişmiş ve yanlışa düşülmüş konuların düzeltilmesine nezaret etmelidirler. Çünkü başkalarına söylemeseler bile kendileri, Yüce Yaradan’ın tekliğini ve asıl kitabın Kur’an olduğunu bilirler. Eğer bu insanlar, kendi bildikleri gerçeği insanların da öğrenmelerine yardımcı olurlarsa, geçmiş hayatları nasıl olursa olsun, Yüce Yaradan nezdinde itibar kazanmaları ihtimalleri yüksektir. Çünkü böyle davranırlarsa, insanlığın geleceğinin huzurlu olmasında ciddi katkıları olacaktır.

Allah’ım, bu dünyaya bırakmak istediğimiz güzel eserler için bizlere yol göster, irade gücü ver, mücadele azmi ver, zihin açıklığı ver. Sabır ve sebat ver.

Genel kategorisine gönderildi | KARAKTERİN ÖNEMİ VE OLUŞUMU için yorumlar kapalı

MEVLANA’DAN ÖĞÜTLER

MEVLANA VE SULTAN İZZETTİN KEYKAVUS II

Mevlana Celaleddin-i Rumi, sultana ‘oğlum’ diye hitap etmektedir.  Yazdığı mektuplarla çeşitli konularda fikirlerini belirtmekte ve sultandan halk için isteklerde bulunmaktadır.

Ender Haluk Derince’nin hazırladığı “Mevlana ve Şems’ten hikâyeler” adlı eserinde bahsedilene göre, Sultan birgün ‘baba’ diye hitap ettiği Mevlana’yı medresede ziyaret eder. Mevlana ona pek ilgi göstermez. Dersini anlatmaya, öğrencilerine öğütler vermeye devam eder.

Bunun üzerine sultan, “Mevlana hazretleri bana bir öğüt versin” der. Mevlana, sultana döner:

“Sana ne öğüt vereyim? Sana çobanlık buyurmuşlar, sen kurtluk ediyorsun. Sana bekçilik buyurmuşlar, sen hırsızlık yapıyorsun. Allah seni sultan yaptı, sen şeytanın sözüyle hareket ediyorsun” diyerek sultanın bazı hatalarını yüzüne vurur.

Günümüzdeki kendini bilmez yöneticilerine böyle söylense ne yapacaklarını tahmin etmek zor değil. Derhal âlim bir zat olan Mevlana’yı zındık, terörist, darbeci vb ilan ederek cezalandırması ihtimali çok yüksektir.

Fakat Sultan İzzeddin Keykavus II tam tersini yapar. Ağlayarak dışarı çıkar. Medresenin kapısında ellerini tövbeler ederek şöyle söyler:

“Ey Allah’ım, Mevlana hazretleri bana sert sözler söylediyse de Senin için söyledi. Ben zavallı kul da bu alçak gönüllülüğü Senin sultanlığından ötürü gösteriyor ve sana yalvarıyorum. Bu iki riyasız kulun hatırına bana acı.”

Sonra şu iki beyti söyledi:

“Nemli olan gözümün yaşına, ateş ve gamla dolu olan yüreğime acı.”

Hikâyede bahsi geçen insanların yapıları incelendiğinde anlatılanların gerçeğe çok yakın oldukları anlaşılır. Sultanın tövbesinden inşallah ders alanlar çıkar. Hem kendilerini hem içerisinde bulundukları toplumları uçurumun kenarından kurtarırlar. Zaten kendi iradeleriyle böyle yapmazlarsa, Yüce Yaradan ve O’nun yeryüzündeki halifesi olan güzel insanlar, onlara gereken dersi vermek için hazır beklemektedirler. Böylelerinin ahiretteki konumları ise, Allah’ın takdirindedir.

Yüce Yaradan neylerse adil eyler.

Genel kategorisine gönderildi | MEVLANA’DAN ÖĞÜTLER için yorumlar kapalı

EN HUZURSUZ KİMSE

DÜNYADA EN HUZURSUZ KİMSE, KALBİNDE HASET VE KİN TAŞIYANDIR

 

(Not: Bu yazı Temmuz 2014 tarihinde yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz.)

İmam-ı Şafi’nin bu sözü hayatın gerçeklerindendir. Belki bu söze küçük bir düzeltme yapılabilir: “Dünyada en huzursuz insan, kalbinde en yoğun haset ve kin taşıyandır.”

Huzurlu insan kendisiyle barışık olandır. Böyle insanlar hayata ve olaylara güzel bakarlar. Son ana kadar sabrederler.

Kalbinde kin ve haset taşıyanlar ise, önce kendileriyle kavgalıdırlar. Çünkü her insanın içerisinde Allah’ın bizlere verdiği masumiyet ve güzellik vardır. İnsanlar, Yunus Emre’nin “bir ben vardır, benden içeri” deyişindeki gibidir.

Nitekim bazı insanları tarif ederken “içi, dışı bir insan” deriz. Hâlbuki kalbinde kin ve haset taşıyan insan bu duygularını gizlemek zorundadır. Toplum karşısında sürekli bir tiyatro sergilemek zorundadır.

Böyle insanlar basına ve başkalarına kapalı görüşmelerinde muhataplarına kalplerindeki kin ve hasedi kusarlar. Onları tehdit ederler. İmkân buldukça da cezalandırırlar. Bazen de kapalı kapılar arkasında kendilerinden daha güçlü olanlardan defalarca özür dilerler.

Aynı insanlar toplumun önüne çıktıklarında ise, tam tersine ihlaslı, masum bir insanmış gibi davranmaya çalışırlar. Fakat böyle çift kişilikli davranabilmek çok zordur. Bu sebeple bazen hata yaparlar. Toplum önünde de kinlerini kusarlar. İnsanları tehdit ederler.

Siyasette en başarılı olanlar toplum önünde iken, iç dünyalarının tam tersi davranmalarına rağmen, insanları kandırmasını başarabilenlerdir. Böylelerini de bazen Allah uyarır. Kiminin dili sürçer ve kişiye “ben çocuklarıma helâl lokma yedirmedim” dedirtir.

Meselâ bayrak indirme olayı gibi birçok olaylarda, ilk verdiği demecinin tam tersini ertesi gün verdirtir. Bütün bunlar Allah’ın uyarılarıdır. Bu ikazları anlayıp kendini düzeltenler önce iç huzura kavuşurlar. Sonra toplum önünde huzura kavuşurlar. Dolayısıyla toplum da huzura kavuşur.

Allah’ın yaptığı uyarıları dikkate almayanlar, tarihin çöplüğünde kendilerine yer ayırmış olurlar. Bazıları ise o kadar batağa batmıştır ki, uyarıları anlamazlar. Çevrelerinden anlayanları da sustururlar. Günü kurtarmak için mücadele ettikçe, daha çok batarlar. Battıkça başka çıkış yolumuz yok diyerek, kendileri dışında herkese savaş açarlar. Kendi çevrelerini de bu savaşın içerisine zorla sürüklerler. Kendi içlerinden yanlış yapıyoruz diyenlere de savaş açarlar.

Bunlar Allah’ın istediklerini yapıyormuş görünüp halkı aldatarak, Allah’ın yapmayın dediklerinin neredeyse hepsini yapıyorlar. Dolayısıyla yaptıkları savaş aslında, Allah’ın düzenine ve dolayısıyla Allah’a karşıdır. Allah’a karşı savaş illa Allah’ı inkâr ederek yapılmaz. Allah adına çalışıyormuş gibi yapıp insanları kandırmak da, aslında Allah’ı yok saymaktır.

Belki firavun bile bu kadar alçalmamıştı. Hz. Musa’ya hünerlerini göstermesi için fırsat vermişti. Ama ileride makamının gidebileceğini anlayınca değişti. Firavun da, konumunu korumak ve günü kurtarmak için savaştı. Çevresini de bu savaşa sürükledi. Kur’an’da bu konu şöyle anlatılır. “Firavun kavmini suya götürür gibi ateşe götürdü, ne fena yerdir orası”

Yunus 92: (Firavuna hitaben) “Bizde bugün seni bedeninle bir tepeye atacağız ki arkandan geleceklere bir ibret olacaksın! Şüphesiz ki insanların birçoğu ayetlerimizden gerçekten gafildirler.”

Ayetlerden gafil olmak sadece inkâr etmek değildir. Ayetleri bildiği halde toplum karşısında suret-i Hakk’tan görünüp, ayetlerin tam tersini yapmak da, ayetlerden gafilliktir. Hatta bilerek yapıldığı için daha kötüdür. Nitekim taammüden yani bilerek ve isteyerek öldürmeye teşebbüsün cezası, öldürmekten daha fazladır.

 Allah’ın, Kur’an’ındaki ibretleri sadece o kişilerle sınırlı değildir. İnsanlık tarihi, Allah’ın böyle ibretleriyle doludur. Umulur ki böyle insanların akılları başlarına , Firavun gibi, tam boğulmak üzere iken gelmez. Yoksa çevreleri de helak olabilir. Sonsuza kadar lanetlenebilirler.

Genel kategorisine gönderildi | EN HUZURSUZ KİMSE için yorumlar kapalı

HOŞGÖRÜ VE ZIDDI

TÜRKLERDE HOŞGÖRÜ VE KARŞITI

 

Daha önceki yazılarımızdan birinin başlığı “Türklerin hoşgörüyü evrenselleştirmesi” konusundaydı. Türkler gerçekten çok sabırlı ve hoşgörülü insanlardır. Halkların bir arada hoşgörü içerisinde yaşayabileceklerini uygulamalı olarak dünyaya göstermişlerdir. Dünya uygarlığına en büyük katkıları budur.

Ancak Türkler, tarihlerinin hiçbir döneminde şantaja boyun eğmemişlerdi. Hattâ Devlet-i Al-i’nin bekası için en sevdiklerini ve çocuklarını kendi elleriyle de olsa feda etmekten çekinmemişlerdir.

Bakara Suresi 251: “Derken Allah’ın izniyle onları tamamen bozdular. Davud, Calut’u öldürdü ve Allah kendisine mülk ve hikmet verdi ve daha dilediğinden ona öğretti. Allah’ın insanları birbiriyle defetmesi olmasaydı yeryüzü mutlak bozulmuş gitmişti. Fakat Allah’ın bütün akıl sahiplerine bir iyiliği vardır.”

Türkler, Allah’ın bazılarını def etmesinde gönüllü olarak mücadele etmişlerdir. Ama ayetin sonundaki “Fakat Allah’ın bütün akıl sahiplerine bir iyiliği vardır” sözünü iyi anlayarak, bozgunculuğu bırakanlara geçmişlerini sorgulamayarak dokunmamışlardı.

 Emir Timur, Türk tarihinde “din yayıcı” unvanını almış bir sultandır. Timur, kendisinin büyüklüğünü tanıyanlara dokunmamıştır. Ancak kendisiyle anlaştıkları halde, arkasından tam tersine davrananlara karşı hiç acıması olmamıştır. Timur’un ünü bu acımasızlığındandı.

Kur’an’da Bakara 217’ye göre “fitne adam öldürmekten daha kötüdür”. Nisa Suresi 91: “Diğer birtakımlarını bulacaksınız ki hem sizden emin olmak, hem de kavimlerinden emin kalmak isterler. Fitneye sevk edildikçe de döner döner, içine atılırlar. Eğer bunlar sizden çekinmezlerse ve barışa yanaşıp saldırıdan ellerini çekmezlerse, kendilerini bulduğunuz yerde yakalayın ve öldürün. İşte bunlar aleyhinde açık bir yetki verdik.”

Allah insanları, elçileri aracılığıyla uzun süre uyarmıştır. Her defasında bir şans daha vermiştir. Ama halen yanlışında ısrar edenleri, helâk etmekten geri durmamıştır.

Kur’an hükümleri ve Türklerin davranışları gayet net. Akıl sahiplerine karşı hoşgörü, içten pazarlıklılara karşı tavizsiz mücadele.

Allah’ım, insanların doğru yolu bulabilmeleri için onlara yardımcı ol.

Genel kategorisine gönderildi | HOŞGÖRÜ VE ZIDDI için yorumlar kapalı

ALMANLAR VE ACI ÇEKENLER

AVRUPA’NIN DÜNYA ÜZERİNDEKİ ETKİSİNİ ÇOK AZALTAN ÖNEMLİ OLAYLAR

(Not: Bu yazı Ağustos 2014 tarihinde yayınlanmıştı. Silindiğinden çok küçük değişikliklerle tekrar yayınlıyoruz)

Bilindiği gibi Avrupalıların kurduğu ilk büyük devlet Roma İmparatorluğudur. Çevresine kanun ve nizamı götürmekle övünen bu devletin yıkılışı, Hun Türklerinin hükümdarı Atilla tarafından olmamıştır. Atilla, karşısında hiçbir güç kalmadığı halde, Roma’nın yağmalanmasına gönlü razı olmamış ve geri dönmüştür.

Roma İmparatorluğunu yıkan Alman (Germen) aşiret reisi Odoaker’dir. O dönemde Almanlar Kanun ve Nizam anlayışını, doğa kanunları niteliğinde ve her hak güçlünündür şeklinde algılıyorlardı.

Bu sebeple Almanlar sadece yıktılar. Yerine hiçbir şey koyamadılar. Bu sonuçla Avrupa 1000 yıl sürecek bir karanlığa gömüldü. Çünkü Kanun ve Nizam yerini, doğa kanunlarına ve din unsurunu keskin bir kılıç gibi kullanan Kiliseye bırakmıştı.

Avrupa’nın kaderi üzerinde etkili olan bir başka olay, Moğol Hanı Ögeday’ın 1241 yılındaki ölümüdür. Çünkü bu tarihte Ögeday’ın yeğeni Batu Han’ın askerleri, bugünkü Budapeşte ve Split şehirlerine kadar ilerlemişti.

Ancak Ögeday ölünce Batu Han, onun yerine geçerek büyük han olmak hayaliyle imparatorluğun merkezi Karakurum’a gitti. Seçilemedi, geri döndü. Ama eski hevesi kalmadığından Urallar bölgesinde kaldı.

Aslında Batu Han büyük han seçilseydi bile, bu durum Avrupa için çok önemli bir sonuç doğurmazdı. Çünkü Batu Han, asıl vatanından çok uzakta idi. İnsan ve levazım desteğinden yoksundu. Dolayısıyla ilerlemesi geçici olurdu. Nitekim Moğol ordusunun önemli bir bölümü Türklerden oluştuğundan ve Moğollar azınlıkta kaldığından, Batu Han dâhil yöneticiler ve diğerleri Müslüman oldular ve Türkleştiler.

Avrupa üzerinde etkili diğer bir olay, Türklerin Anadolu’dan Avrupa’ya geçip İstanbul’u da alarak batıya doğru ilerlemeleridir. Fakat ilginç olan şu ki, iki nedenle bu durum Avrupa’nın lehine olmuştur.

Birincisi, İstanbul’dan Avrupa’ya giden bilgin ve düşünürler, Avrupa’da Rönesans hareketinin başlamasında etkili olmuşlardır.

İkincisi ise Avrupa için hiç umulmadık bir mucize şeklinde, Avrupa’nın kaderinin iyi yönde değişmesine vesile olmuştur. Bilindiği gibi o dönem için zenginlik Doğu’da idi. Türkler, Avrupalıların zenginliğe ulaşacakları kısa yolu kapatmışlardı. Bu sebeple Kristof Kolomb, Macellan gibi bazı macera ruhu taşıyanlar, sürekli batıya giderek Hindistan’a ulaşmaya çalıştılar.

Fakat çok büyük bir mucize olarak Amerika kıtasını buldular. Benzer şekilde Afrika’nın, Cezayir çöllerinden aşağısında bilinmeyen geniş alanları buldular. Dünya üzerinde böyle toprakların var olması Avrupa için bir şans olmayabilirdi. Eğer bu yeni bölgelerdeki halk baruta sahip olsaydı, Avrupalılar hiçbir şey yapamazlardı. Çünkü gidecekleri çok uzak bölgelerde, levazım ve insan destekleri çok yetersiz kalırdı.

Ama bölge halklarının bırakın baruta sahip olmayı, kılıçları bile yoktu. Sadece okları vardı. Afrika’dakilerin ise okları bile yoktu. Sadece ahşap mızrakları vardı. Dolayısıyla yeni bölgelere giden Avrupalılar, oraların yeraltı ve yerüstü zenginliklerini acımasızca sömürdüler. Sadece Kuzey Amerika’da ilk 75 yıl içerisinde 25 milyon Kızılderili insanı öldürdüler. O dönemde İspanya’nın nüfusu 5 milyon, İngiltere’nin nüfusu 2,5 milyon idi.

Dolayısıyla Avrupa belki de dünya tarihinde bir daha yaşanılmayacak bir mucize gelişme olan keşifleri, Türklerin zorlaması sayesinde sağladı. Avrupalılar, kendi coğrafi şartlarına ve varlıklarına bakıldığında gelecek için hiçbir umut vermezken, yeni toprak keşifleri sayesinde çok aşırı zenginlediler. Yoksa Avrupa’nın, Almanların yaptığı tahribattan kurtulmaları mümkün değildi.

Avrupa’nın kaderini kötü etkileyen diğer bir olay, yine kendi içlerinden çıktı. Hattâ yine ilk olayın benzeri oldu. Alman birliğini sağlayan Prusya, Avrupa’nın kötü kaderini çizmeye başladı.

Önce I. Dünya Savaşını çıkardı. Avrupalılara dışarıdan hiçbir gücün yapamayacağı acıları yaşattı. Kimsenin yapamayacağı tahribatları yaptı. Bu sonuçtan ders çıkarmayınca, kısa bir süre sonra II. Dünya Savaşını başlattı. İlkinden daha büyük acılar ve tahribat yaşandı. Her iki savaşta da sadece Avrupa değil bütün dünya, Almanların aşırı kibri ve boş gururu sebebiyle acı çekti ve tahrip oldu.

Sonunda Avrupa liderliğini kaybetti. Eski gücüne ulaşma ihtimali de yok oldu.

Bu kötü vaziyeti ilk anlayan bir Alman yönetici olmadı. Bir Fransız olan De Gaulle, yanlıştan dönülmenin önemini anladı. Hemen çözüm üzerine odaklandı. Avrupa Birliğine giden yolun temellerini, Almanların o sıralardaki güçsüzlüklerinden kaynaklanan çekincelerine rağmen, attı.

Fakat Fransız De Gaulle’ün Avrupa Birliği için zorlukla attığı bu temeller ve çatı günümüzde çatırdıyor. İlginç olan bu çatırdamanın sebebinin, tarihin tekerrürü şeklinde yine Almanların  olmasıdır.

Eğer Avrupa ve Dünya bu defa durumu erken algılayıp tedbirini almazsa, yeni acılar yine bütün dünyada ve daha şiddetli yaşanabilir. Çekirge üç kereden fazla zıplarsa, dünya bu sonucu haketmiş demektir.

Ama artık “Bazılarını bazıları ile def etmeseydik, dünyada huzur bozulurdu” diyen Yüce Yaradan’ın desteği ve izniyle, maşa kullanmaktan başka birşey bilmeyen bozguncuların işleri inşallah düzelmeyecek ve hainlerin hileleri başarıya ulaşmayacaktır.  

Genel kategorisine gönderildi | ALMANLAR VE ACI ÇEKENLER için yorumlar kapalı

DİNİ TEBLİĞ BÜTÜN İNSANLIĞADIR

MUHAMMED (S.A.V) BÜTÜN İNSANLIĞA GÖNDERİLDİ

 

Hz. Peygamber Allah’ın tekliğine inanan ama ahlâkın zayıfladığı bir topluma gönderilmedi. Mekke şehrinde, çok tanrıya inanan putperestler, Museviler, Hz. İsa’nın yolundan gittiklerini düşünen Hıristiyanlar, Hz. İbrahim’in dini olarak tanımlanan Hanifler bir arada yaşıyorlardı. Dolayısıyla Hz. Muhammed bir gurubu değil, her inançtaki insanları gerçekle bilgilendirilmek için görevlendirildi. Nitekim Kur’an’ın Hz. Muhammed’e verdiği görev, bütün inanç sahiplerini Allah’ın tekliği inancında bir araya getirmektir.

Hz. Muhammed’i koruyan amcası Ebu Talip’in ölümünden sonra Hz. Peygamber, kendine müşriklerden (yani Allah’ın tekliğine inanmayanlardan) Nevfel kabilesinin reisi Mutim gibi bir koruyucu buldu. Dolayısıyla ilişkilerini sadece benzer dini yakınlıklar ve akrabalıklar temelinde değil, güven ve saygı temelinde kurdu.  Ne Hz. Peygamber ne de o dönemdeki Müslümanlar, sosyal ve insani münasebetlerini asla dindaşlarıyla sınırlamamıştır.

Hz. Peygamber diğer ülkelerin yöneticilerine yazdığı mektuplarda kendisinin “bütün canlıları uyarmak üzere bütün insanlığa gönderilen son elçi” olduğunu ifade etmiştir. Bu ifade aslında, bütün insanlığın Hz. Muhammed’in ümmeti olduğunu gösterir.

Bütün peygamberler tebliğle görevlendirilmişlerdir. Sadece son peygamber Hz. Muhammed tebliğ görevinden başka, Allah’a inanmamakla yetinmeyip zalimlik yapanlara karşı cihad ile de görevlendirilmiştir.

Demek ki, tebliği alan her insanın Allah’ın tekliğini kabul etmesi beklenmemektedir. Ama zalimlik yapmasına da müsaade edilmemektedir.

Diğer taraftan Allah Kur’an’da Bakara 251 de “…..Allah’ın insanların bazılarını bazılarıyla defetmesi olmasaydı, dünyada düzen bozulurdu” dediğine göre, dünyada insanların huzurunu sağlamakla görevlendirilip desteklenenler sadece peygamberlerle sınırlı değil.

İnsanlık var oldukça, zalimlik yapanlara, içten pazarlıklı davrananlara hadlerini bildirmek için Yüce Yaradan, bazı güzel insanları desteklemiştir ve destekleyecektir. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de, çevremizdeki bazı güzel insanlar da, Allah tarafından böyle ulvi bir amaçla destekleniyor olabilir.

Yüce Yaradan’ın bazılarını bazılarıyla def etmesi, def ettiklerine tebliğ yapılmayacak demek değildir. Tebliğ bütün insanlığadır. İnsanlık var oldukça tebliğ devam edecektir. Allah tebliğin devamlı olabilmesi için son Kitabı olan Kur’an’ı, sonsuzluğa kadar geçerli bir şekilde göndermiştir. Kitabın koruyuculuğunu da bizzat Kendisi üstlenmiştir.

Kur’an’ın varlığından haberi olan her insan, Kur’an’ı okumak ve anlamaya çalışmakla yükümlüdür. Anladıklarını da uygulamaya çalışmakla yükümlüdür. Hattâ Kur’an’ın varlığını duymayanlara bildirmekle de yükümlüdür. Bütün bu yükümlülüklerini yerine getiremezse, o kişi günahkâr durumuna düşer. Hesabını Allah’a verir. Biz insanlar olarak onları, diğerlerinden ayıramayız. Guruplandıramayız. Hepsi Hz. Muhammed’in ümmetidir.

Hem yükümlülüğünü yerine getirmeyip hem de içten pazarlıklı bir şekilde davranarak zalimlik yapar, masum insanlara zarar verirse, Kur’an’a göre onun cezasının bir kısmı bu dünyada da verilir. Yine Kur’an’da belirtildiği üzere onlar için ahiretteki azap daha fecidir. Böyle davranan kişi, isterse Hz. Muhammed’in amcası olsun fark etmez, cezalandırılır.

Allah’ım, insanların Senin gönderdiğin ayetleri anlayabilmeleri için onların iradelerine güç ver.

Dini kategorisine gönderildi | DİNİ TEBLİĞ BÜTÜN İNSANLIĞADIR için yorumlar kapalı

İSLÂM’DA KARİZMA

İSLÂM’IN KARİZMA ANLAYIŞINA BAKIŞI

Allah’ın bizlere bahsettiği bütün peygamberleri tevazu sahibi, gani gönüllü insanlardı. Yaşadıkları hayat içerisinde lüksün yeri yoktu. Kibir ve gurur onlardan uzaktı. Allah Kur’an’da şöyle seslenmektedir. “Yeryüzünde kibirle yürüme. Sen ne yeri yırtabilirsin ne de boyca dağlara erişebilirsin.”

Yüce Yaradan’ın elçileri de kibirlenmediler. Elbette maddi sıkıntı çektiler. Ama bu sıkıntılarının sebebi, varlıklarını inandıkları dava yolunda harcamalarıdır. Onlar yoruldular. Çünkü Allah’ın vahiylerini insanlara ulaştırmaları gerekiyordu. Onlar hoşgörülüydüler. Çünkü Allah “Benim rahmetim, gazabımdan fazladır” diyordu.

Elbette halktan biriydiler. Ama mücadelelerindeki cesaretleri, azimleri halktan farklıydı. İnandıkları dava uğruna hiç geri adım atmadılar. Aksine dönemlerinin en güçlü insanlarına karşı mücadele ettiler.

Hz. Musa, Firavuna kafa tuttu. Hâlbuki Firavun, halkın tanrı gibi gördüğü biriydi. O günün şartlarında dünyanın hâkimi olarak algılanıyordu. İnsanlar onun uğrunda ölmekten hiç çekinmiyordu. Öldürün emrini hiç düşünmeden uyguluyorlardı. Yani Hz. Musa böyle bir Firavuna kafa tuttu.

Hz. İsa, Allah’ın ona verdiği güçle daha doğar doğmaz, “Ben peygamberim, bana uyun” diyordu. Bebekliği, çocukluğu ve gençliği inandığı davası uğrunda mücadele ile geçti.

Hz. Muhammed, önce dönemin en güçlü Arap önderi Ebu Süfyan’a karşı mücadele etti. Sonra Habeş büyüğü Necaşi Eshame’a, Bizans büyüğü Heraklius’a, Pers büyüğü Kisra’ya (II. Hüsrev Perviz) gönderdiği mektuplarla onları ve askerlerini kendisine uymaya ve Allah’a iman etmeye davet etti. Mektuplarında dönemin protokol kaidelerine hiç uymadı.

Yani peygamberlerin hepsi mücadele çemberinden geçen delikanlı insanlardı.

Peki, elçilerin karşısındaki insanların ve hattâ İslâmiyet’i diliyle kabul edenlerin ama içten farklı davrananların durumları nasıl idi? Münafikun Suresi 4: “Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerine kulak verirsin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kereste gibidirler. Her kuvvetli sesi kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın! Allah onları kahretsin! Nasıl da (haktan) çevriliyorlar!”

Ayet gayet açıktır. Onları gördüğümüzde kalıpları hoşumuza gider. Onlar elbise giydirilmiş kereste gibidirler. Bakışları, yürüyüşleri, duruşları karizmatiktir. Onlar konuşunca, sözlerine kulak veririz. Onların peşinden gideriz. Sözlerinin yalan olup olmadığını incelemeyiz.

Onlar, her kuvvetli sesi, kendi aleyhlerinde sanırlar. Başka düşüncelere tahammülleri yoktur. Başka söylemleri söyleyenleri, aralarında barındırmazlar. Ellerinden gelse yok etmeye çalışırlar.

Böyle karizmatik görüntülü olanların hangi soydan geldikleri Allah nezdinde önemsizdir. Tebbet Suresi 1. Ayet: “Ebu Leheb’in elleri kurusun, kurudu da.” Bu ayette adı geçen kişi Hz. Muhammed’in amcasıdır. Ama Kur’an’da lanetlenmiştir.

Yüce Yaradan böylelerinin bizim için düşman olduklarını yukarıdaki ayette beyan ediyor. Onlardan sakınmamızı istiyor. Çünkü bunların yalanları hiç bitmez. Hilelerinin sonu hiç gelmez. Hainlik yapmaktan hiç çekinmezler. Böyle davranmalarının sebebi, bulundukları mevkileri ve güçlerini kaybetmemektir. Bunlar ahireti kaybettiklerini bildikleri için, “bari dünyayı kaybetmeyelim” düşüncesiyle “her yol mubahtır” diyerek ayakta kalmaya çalışırlar.

Fakat başaramazlar. Çünkü ilgili ayetin sonunda “Allah onları kahretsin” denildiği için onların başarılı olma ihtimali yoktur. Bu konuda Kur’an’da Rad 34 ve Tövbe 74 de onlar için bu dünyada da biz azap olduğu, ahiretteki azabın deha feci olduğu belirtilir.

Allah Kur’an’da, Cennete kimlerin gidebileceğini belirtmiştir. Şura Suresi 90. ayet: “O gün Cennet, takva sahiplerine yaklaştırılır.” Yani asıl olan Allah’a inanarak, O’nun emirleri ve yasakları doğrultusunda hareket etmektir. İslâm’da karizma takva sahibi olmaktır. Gerisi yalandır. Dünyevi karizma, mevki, güç ve zenginliğin hiçbiri, eğer Hakk’ın yolunda harcanmadıysa bir işe yaramaz.

Allah’ım, bizlere, Senin yolunda harcanmak üzere mülk ve saltanat ver. Seni daha iyi anlamak için, ilim ve hikmet ver.

Dini kategorisine gönderildi | İSLÂM’DA KARİZMA için yorumlar kapalı

“ESMA”NIN ANLAMI

ALLAH’IN ÂDEM’E ÖĞRETTİĞİ ‘ESMA’

 

Bakara Suresi 31. ayette “Allah, Âdem’e bütün esmayı öğretti” denilmektedir. Âlimlerin hemen tamamı bu ayetin anlamını Allah’ın Âdem’e, Kendisinin ve bütün varlıkların (özellikle eşyaların) isimlerini öğrettiği şeklinde anlamlandırmışlar ve yorumlamışlardır.

Kur’an’da verilen bilgiye göre, Hz. Âdem Cennette idi. Bu durumda, öğretilen eşyaların isimlerinin Cennetteki varlıklar olması gerekir. Kur’an, Cennetin tasvirini yaparken ‘altından ırmaklar akan şeklinde insanların bildiği varlıklarla anlatır. Ancak Cennet hayatının dünya hayatından çok farklı olduğunu bildirir. Dolayısıyla Cennetteki varlıklar ile yeryüzündekiler farklar vardır. Bu durumda Hz. Âdem yeryüzüne indirildiğinde yeryüzündeki bütün varlıkların isimlerinin tekrar öğretilmesi gerekir. Kur’an’da bu konuda bir bilgi yoktur.

Diyelim ki yeryüzündeki bütün eşyaların isimleri öğretildi. Hz. Âdem hayatı boyunca hiç görmediği varlıkların isimlerini Yüce Yaradan’ın hikmetiyle aklında tuttu. Peki, çocukları, torunları, torunlarının torunları ilh., bu isimleri nasıl akıllarında tuttular. Hiç görmedikleri varlıkları gelecek nesillere nasıl tarif ettiler de yeni bir varlığı ilk gören nesil ona Hz. Âdem’in nesiller önce söylediği ismini verdi?

Diyelim bütün bunlar Allah’ın bir hikmetiyle oldu. Peki, Yüce Yaradan sonradan yüzlerce farklı dil oluşmasına ve Kendi verdiği isimlerin değiştirilmesine neden izin verdi?

Hz. Âdem’in ve sonraki nesillerin yeryüzündeki, Cennetteki bütün varlıkların isimlerini bilmeleri onların hayatta kalma mücadelelerinde ne işlerine yarar?

Bu sorular çoğaltılabilir. Ama mantıklı ve Kur’an’ın bütününe uygun cevap aradığımızda esma’nın, sadece isimler anlamında olması ihtimali çok zayıftır. O halde “esma”dan maksat ne olabilir? Kur’an aracılığıyla incelemeye çalışalım.

Allah, meleklere bazı eşyaların isimlerini sorduğunda melekler, “Senin bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur” derler. Aynı şeyleri Âdem’e sorunca,  o isimleri söyler. Böylece Yüce Yaradan Hz. Âdem’in üstün yönünü meleklere göstermiş olur. Meleklerden de, Âdem’e saygı ile eğilmelerini emreder. İblis hariç hepsi eğilirler.

Demek ki Yüce Yaradan insana meleklerden farklı özellikler vermiştir. Böylece Meleklerin insana saygı duymalarını sağlamıştır. Kur’an’a göre Allah insana, Kendi ruhundan üflemiştir. Yani Kendi ilminden insana gerekli olan küçük bir kısmını vermiştir. Meleklere de bazı bilgiler verdiğini yine, Meleklerin yukarıdaki cevaplarından öğreniyoruz.

Yüce Yaradan insanı, yeryüzünün halifesi yapmıştır. Halifesinin bu görevi yerine getirebilmesi için de ona, gerekli ve yeterli ilmi vermiştir. Bu sebeple insana akıl vermiştir. Ayrıca, halife olacak birinin ahlâklı olması gerekir. Allah insanların güzel ahlâklı olabilmeleri için onlara, ayrıca irade ve vicdan vermiştir.

Kur’an’da, Allah’ın “onda bir azim bulamadık” dediği Hz. Âdem, iradesini kullanamamış, yaklaşılmasının istenilmediği ağaca yaklaşmıştır. Ayrıca şeytanın sözünü dinlerken aklını kullanamamıştır. Şeytan Âdem’in yasaklanan ağaca yaklaşmasını istediğinde, kendisine bu nimetleri bahşeden birisine vicdanen bu durumu danışması gerekirken, vicdanını kullanamamış ve Yüce Yaradan’a danışmamıştır.

Bunun üzerine Cennetten şeytanla birlikte ve birbirlerine düşman olarak kovulmuşlardır. Daha sonra Bakara Suresi 37. ayete göre “Derken, Âdem Rabbinden birtakım kelimeler aldı, bunun üzerine tövbesini kabul etti. Şüphesiz O, tövbeleri çok kabul edendir, çok bağışlayandır.”

Ayette Yüce Yaradan için, terbiye edici anlamındaki “Rab” kelimesi kullanılmıştır. Demek ki Allah, Âdem’i terbiye için ilave kelimeler, yani özellikler verdi. Muhtemelen Âdem’e verdiği akıl, irade ve vicdanını güçlendirdi. Allah’ın verdiği ilave özellikler sayesinde hatasını anladı ve tövbe etti, affını istedi. Yüce Yaradan onun tövbesini kabul etti.

Buradan anlaşıldığına göre, Yüce Yaradan Âdem’e önce Cennet hayatında yetecek kadar bir ilim vermişti. Ama onu yeryüzüne indirince, ilave kelimeler verdi. Yani ilave akıl, irade ve vicdan verdi. Böylece Hz. Âdem hiç bilmediği yeryüzünde yaşam mücadelesini verdi ve Yüce Yaradan’ın yardımıyla başarılı oldu.

Hz. Âdem her yeni karşılaştığı varlıkla ilgili olarak, aklını kullandı, eşyayı inceledi, varlığın konumunu kavramaya çalıştı. Sonunda o varlıkla ilgili ne yapması gerektiğine karar verdi. Elbette bu dönemde Yüce Yaradan ona hep yarımcı oldu.

Sonuç olarak “esma” sözünün tek anlamı, eşyaların isimleri değildir. Allah, Kendisinin ve yarattıklarının isimlerinden Hz. Âdem’e mutlaka bazı şeyler öğretmiştir. Ama Kur’an’a göre asıl öğrettiği şey, olayları kavrama ve karar verme, onları güzele yönlendirme kabiliyetidir. Yüce Yaradan bizlere verdiği bu özelliklerden dolayı bizleri yeryüzünün halifesi yapmıştır. Bakara 38’de bahsettiği üzere bizlere uyarıcı uyarıcılar göndererek, destek vereceğini belirtmiştir.

Sadece söyleneni ezberleyen ve düşünmeden taklit eden bir kişiyi hiçbir insan halefi yapmaz. Ancak emir eri ve tetikçisi yapar. Allah’ın yarattığı insanlar böyle uygularken, merhametlilerin en hayırlısı olan Yüce Yaradan sadece ezberlediğini bilen birilerini mi halefi yapar. Öyle düşünse, sadece öğretileni bilen konumunda olan melekler zaten var iken, herhalde onları yapardı.

Allah’ım, bizlere verdiğin akıl, irade ve vicdan için sonsuz kereler hamd olsun.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | “ESMA”NIN ANLAMI için yorumlar kapalı

KUR’AN VE YORUMLARI

KUR’AN’I YORUMLAMA YÖNTEMLERİ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

 

Kur’an ayetlerini başkalarının da okuyacağı şekilde yorumlamak çok zordur. Büyük sorumluluk ister. Bu sorumluluk, hem Kitabın sahibi Allah’a karşı hem de insanlara karşı oluşur.

Benim gibi bazılarımız Kur’an’ı, bizim dilimize çevrilmiş meallerinden (birebir çevirisinden) okuyup anlamaya ve yorumlamaya çalışıyoruz. Burada birinci zorluk, meallerde kullanılan kelimelerin yerli yerinde seçilip seçilmediğidir. Mekân kelimesi olarak, İngilizcedeki place-location-space sözcüklerinden hangisi varsa ona göre yorum değişebilecektir.

Bir başka sorun, mealler arasındaki farklı aktarımlardır. Birinin “yaratmak” olarak yaptığı çeviriyi bir başkası “atamak” olarak yapmaktadır. Dolayısıyla yorumlarda değişmektedir.

Meallerin çoğunda Kur’an’da olmayan bazı kelimeler eklenmiştir. Bu konuda en meşhuru, Hz. Muhammed’e atfen Yüce Yaradan’ın söylediği iddia edilen “Habibim” kelimesi Kur’an’da yoktur.

Ayrıca meallerde parantez içerisine alınan açıklamalar vardır ki, bunların birçoğu Kur’an’da yoktur. Bilhassa hitap olarak hangi öznenin seçildiği, bazı sıfatların hangi kelimeyi nitelediği gibi konularda parantez kullanılır. Ama bunların çoğu yazarın kendi düşüncesidir.

Bütün bu zorlukları aşmaya çalışmak için, Kur’an’ın bütünlüğü içerisinde anlatmak istedikleri dikkate alınmalıdır. Anlatılmak istenileni daha gerçeğe yakın anlayabilmek için hem aklımızı hem de hayal gücümüzü birlikte kullanmaya gayret etmeliyiz.

İbn Arabi’ye göre Kur’an’ın bir ayetini iki kere aynı şekilde anlayan, ayeti doğru şekilde anlamamıştır. Ayrıca ayeti yorumlayan bir yazarın yazısını okuyan herkes ayeti farklı bir şekilde anlayabilir. Bu sebeple Arabi’ye göre, her yorumu onaylamak veya amele dönüştürmek zorunlu değildir. Ancak bu serbestlik sadece okuyucular içindir.

Yazıyı yazan yani Kur’an’ı yorumlayanın kendisi için yorumları amele dönüştürmek zaruridir. Benzer şekilde, bir şeyhe bağlı olanlar yani güvenilir olduğunu düşündüğü kişilerin sözlerini takip ve taklit edenler için şeyhlerinin yorumlarına uymak da, Arabi’ye göre zorunludur. Arabi bu düşüncesinde bize göre haklıdır.

Arabi, bir ayeti iki kere aynı şekilde anlayan, ayeti doğru anlamamıştır sözüne, kendisi de uymuştur. Zaman içerisinde savunduğu bazı fikirleri değişmiştir. Nitekim Arabi’yi anlamanın zorluğu sadece metinlerindeki bazen tasavvufi bazen felsefi nitelikli yüksek seviyede olduğu söylenen söylemleri değildir. Daima değişen bakışı ve üslubundaki yeniliklerdir. Zaten bu sebepten dolayı Oryantalistlerin çoğu, Arabi’yi çok tutarsız görmüşler ve önemsememişlerdir.

Bazı ayetler zaman içerisinde bilimde ve bilgide ilerlenildikçe, farklı yorumlanmıştır. “Acı su ile tatlı su arasına bir perde koymuşuzdur, iki deniz birbirine karışmaz” ayetinin yorumunu Hacı Bektaşi Veli gibi bir bilge insan, bu iki denizi Fars ve Rum denizleri olarak yorumlamıştır. Fakat Kaptan Kusto (Cousteau) keşfiyle bu yorumun değişmesine vesile olmuştur.

Kur’an’ın yorumunda halkı yanılgıya düşürenler, daha çok kendilerini âlim olarak görenlerdir. Bunu hem meallerle bizleri yanıltıyorlar hem de tefsirlerle kendilerini yanıltıyorlar.

Âlimleri yanılgıya düşüren hususların başında, hem taklitçilik hem de farklı olmak isteği gelmektedir. Asırlar öncesinden günümüze kadar geçmiş âlimleri taklit edenler için yorum kolaydır. Çünkü sorumluluğu başkasına atabilmişlerdir.

Farklı olmak isteyen âlimler, Arapçanın ayrıntılarına girerek, fark ortaya koymak isterler. Bilindiği gibi Arapçada bir kelime başka dillere nazaran daha çok ve birbirinden farklı anlamlara gelmektedir. (ör: alâk kelimesi) Ayrıca birçok farklı anlamlardaki kelimelerin kökleri aynı olabilmektedir. (ör: âlem, ilim, alâmet gibi faklı anlamlardaki kelimelerin kökleri aynı.

Bazı kelimeler (nefs gibi), Kur’an’ın birçok yerinde belirli tanımlılık edatı ile beraber ve bir isme referans verilmeden kullanılmıştır. Dolayısıyla böyle kullanımlarda nefs kelimesinin, insanın kendisi yani zatı için olduğu düşünülmüş ve çoğu âlim tarafından “ruh” olarak aktarılmıştır. Farklı düşünmeyi hedefleyen Arabi’ye göre nefs, ne ruhtur, ne bedendir. Ne de tamamıyla yeni bir şeydir. Nefs, aradadır.

Arapçada bazen bir kelimenin kök anlamı birbirinden farklıdır. Örneğin “azap” kelimesinin kök anlamı, tatlı ve hemfikir olmaktır. Dolayısıyla kelimenin kökü üzerinden yorum yapılınca çok faklı sonuçlara ulaşılabilir.

Bilindiği gibi Arapçada üç sesli harf vardır. Böyle olunca bazı kelimeleri farklı âlimler farklı okuyabilmektedirler. Örneğin boru kelimesi büro-boro-buru gibi çeşitli şekillerde okunabilmektedir.

İşte âlimler bu ve benzeri ayrıntılara daldıkça, bazen ayetin anlatmak istediğinden veya özünden ayrılabilmektedirler.

Âlimlerin Kur’an’ı yorumlarken farklı sonuçlara ulaşmalarının bir başka nedeni yorumları yaparken hadisleri (Hz. Muhammed’in sözleri) kullanmalarıdır. Hadis kullanımında iki yönden hataya düşülebilmektedir.

Birinci hata, hadis esas alınıp ayet ona uyarlanmaya çalışılırsa oluşmaktadır. Bu uyarlamada da, yukarıda belirttiğimiz, Arapçanın geniş dil biliminden faydalanılmaktadır.

Hadis kullanımında ikinci hata, kullanılan hadisin gerçek (sahih) hadis olduğunu vurgularken oluşur. Çok zorlamalı teviller yapılır. Bazen gerçekliği vurgulamak için, başka hadislerle desteklenmeye çalışılır.

Bir örnek verelim. “Allah’ı zikretmek hariç, bu dünya melundur. Dünyanın içindekiler de melundur” hadisi gerçek hadismiş gibi savunulur ve yorumlanır. İbn Arabi bu ayeti şöyle yorumlamıştır: “Kâinattaki ‘her şey’ Allah’ın zikridir. Bu yüzden ’hiçbir şey’ melun değildir. Zikrin simyası, melunu mübarek kılar. Zikrin yeri, Allah’ın bihakkın mevcut olduğu kalptir.”

Hadislerin desteğiyle yapılan yorumların çoğunun sonu, Kur’an’da olmayan bazı sevapların sayılarla dağıtılmasıyla biter. 70 sevap, 1000 sevap kazanılması gibi. Böylece âlimler kendilerince ve Allah adına insanlara pay dağıtmaya başlıyorlar. Böyle bir dağıtımı da gayet normal olarak görüyorlar. Çünkü kendilerinden önceki âlimlerin çoğunun da aynı şeyi yaptığını görüyorlar. Hattâ böyle söyleyerek insanlara büyük iyilik yaptıklarına inanıyorlar.

Yorumlar bu şekilde karmaşıklaşınca haliyle din de giderek karmaşıklaşıyor. Örneğin; nefs, beden, ruh kelimelerinin anlamları sıradan bir insanın anlamayacağı bir şekilde aktarıldıkça, insanların kafaları iyice karışıyor.

Diğer taraftan Hallac-ı Mansur, İmam Gazali, İbn Arabi, Şems-i Tebrizi gibi derin düşünen âlimlerin bazı yorumlarını bırakın sıradan insanlar, onları inceleyen âlimler bile farklı anlıyorlar. Bazı yorumlarından anladıkları net bir şey olmuyor.

Örneğin vahdet-i vücud fikrini savunan âlimlerden Arabi’ye göre; “aslında Allah, hem mevcut hem namevcuttur. Ve ne mevcuttur ne de namevcuttur” Bu yargıya varan âlimler, Allah’ı iki gözle birden görmek gerektiğini söylüyorlar. Yani hem tenzih hem teşbih gözüyle bakmak gerektiği düşüncesinden hareket ediyorlar.

Âlimlerin gösterdiği bu açıdan bakınca, belki o söyleme varılabilir. Ama böyle bir söylemin sıradan vatandaşa hiçbir faydası yoktur. Hattâ âlimlere de yoktur. Aksine insanların durup dururken kafaları karışmaktadır.

Yüce Yaradan Kur’an’ında, “Ben zorlaştırmam, insanlar birbirine zorlaştırır” diyerek bizleri dikkatli olmamız için uyarıyor. Daha önceki “Kur’an’ın anlatım yöntemi” konusundaki yazımızda belirttiğimiz gibi, Kur’an anlatım dili halk dilidir. Verdiği örnekler halkın içinde yaşadığı veya halk tarafından bilinen olaylardır.

Elbette ilim sahiplerinin daha iyi anlayabileceği muhkem ayetler var. Âlimler bu konuda çalışmalıdır. Hattâ çalışma yapmalarının gereği Kur’an emridir. Ama âlimlerin söyledikleri hem daha anlaşılır olmalı, hem de Kur’an’ın bütün lâfzıyla çelişmemelidir. Ayrıca yapacakları yorumlara, önce kendilerinin uymak ve uygulamak zorunda olduklarını iyi bilmelidirler.

Allah’ım, bizleri, insanların diriltilecekleri gün utandırma.

Dini kategorisine gönderildi | KUR’AN VE YORUMLARI için yorumlar kapalı

İSLÂM’IN TEMELİ

İSLÂM DİNİNİN TEMEL İLKESİ “AHLÂKTIR, ADAPTIR”

 

Yazının başlığındaki bu ilkeler, Ehli Sünnetin görüşleridir. Dinin ibadet ve diğer uygulamalardaki biçimlerine Ehli Sünnetin bakışı, “biçimin insanı ahlâka götüren yoldan ibaret” olduğu şeklindedir. Buradan çıkan sonuç, biçim insanı ahlâka götürmüyorsa, faydasız bir ritüeldir. Biçim ahlâka götürmezse, namaz bir idman olur, oruç diyet olur, hac turistik seyahat olur.

İslâm dini içerisindeki bazı guruplar ibadet, namaz, hac gibi biçimleri nafile kabul etmişlerdir. Bu gurupların (veya tarikatların) böyle düşünmelerinin muhtemel sebebi, bazı insanların dinin temel ilkesi olarak biçimi öne çıkarmalarıdır. Biçimlerin dinin aslının yerine geçtiğini düşünen ve biçimleri nafile olarak kabul eden Karmatiler, 930 yılında Kâbe’yi yıkmaktan çekinmemişlerdir.

Karmatilerin bu yıkımından önce Hac için Kâbe’nin şart olmadığını söyleyen en meşhur kişi, Hallac-ı Mansur’dur (856-922). Hallac, Kâbe’nin kutsallığı yerine içe yönelik kutsallığı öne çıkarmıştır.

Aslında Hallac, Haccın ve Hacdaki seremoninin önemini vurgulamıştır. Ancak ona göre asıl Hac, Allah’ın sevgisini içinde hissetmek ve o sevgiye doğru gönülden yönelmektir. Ona göre gerçek secde edenlerin yöneldiği yer, bilgelik ve sevgi olmalıdır. Ancak Hallac’ın anlattıklarına bakarak şu kanaati rahatça söyleyebiliriz ki, o Kâbe’nin yıkılmasını asla tasvip etmezdi ve şiddetle karşı çıkardı.

Anlattıklarına bakılınca Hallac’ın amacının, insanların kalplerini temiz tutmaya çalışmak olduğu görülür. Hallac, eğer bir insan Hacca gidemezse, evinin kuytu bir yerinde sembolik Hac ritüeli uygulanıp, fakirler doyurulduğu takdirde, aynı sevabın kazanılmasının mümkün olduğunu düşünmüştür.

Ancak Hallac, ibadet ve namazın nafile olmayıp zorunlu olduğunu söylemiştir. Fakat bu zorunluluğa rağmen asıl olanın, Allah’a ulaşmak ve ruhu özgürleştirmek olduğunu düşünmüştür.

Bu açıdan bakınca, ahlâksız ve namussuz insan istediği kadar ritüele uysun, o kişi Hallac’a göre günahkârdır. Ahlâklı kişi, dürüst ve namuslu davranan mümin, biçime uymasa dahi, Allah’ın gözünde makbul biri olabilir der. Yani ona göre asıl ibadet, doğruluk ve dürüstlüktür.

Hallac, “vahdet-i vücud” yani vücudun tekliği anlayışını ısrarla savunan ilk kişidir. Daha sonraları İbn Arabi (1165-1240), bu anlayışı bir sistem içerisinde açıklamaya çalışmıştır. Ona göre tek bir vücud vardır, o da Allah’ındır. Yani vücud ile Allah özdeştir. Bu görüşe karşı çıkanlar ise bu anlayışın, Yüce Yaradan’ı insana indirgemek olduğunu söylemişlerdir. (Bu konudaki düşüncemin bir kısmını, “biz neyiz?” ve “niçin buradayız?” sorularına cevap verirken belirttim. Daha sonraki bazı yazılarımda da farklı yönlerden değineceğim) Hallac ve Arabi gibi düşünenlere göre asıl olan, Allah’ın rızasını kazanmaktır.

İslâm âlimleri bu ve benzeri konuları çok tartışmışlardır. Bu tartışmalarda birbirlerini sert bir şekilde suçlamışlardır. Günümüzde de aynı sert suçlama yanlışlığı devam etmektedir.

Hâlbuki Kur’an, çoğu konuda nettir ve akıl sahibi her insanın anlayacağı yapıdadır. Kur’an’a bakıldığında Müslüman olmanın şartı “lâilaheillaallah” demektir. Böylece Yüce Yaradan’ın tekliğine, peygamberlerin hepsine, meleklere ve ahirete inandığını beyan etmektir.

Mümin olmanın şartları ise, Allah’ın gösterdiği yoldan gitmektir. Emirlerine uymaktır. Emirleri sadece namaz, oruç, hac, zekât değildir. İyilik yapmak, sözünde durmak, anlaşmalara uymak, sıkıntılara sabretmek, adaletli olmak, haklının hakkını vermek gibi hususlar da emirlerin içerisindedir. Ayrıca Allah’ın yasaklarına da uymak gerekir. Yüce Yaradan bizlere; ‘zinaya yaklaşmayın, yetim malına yaklaşmayın (dikkat edilirse, bu iki konudaki yasak için, yapmayın denmez, zinaya yaklaşmayın denir, yani oynaşmayın, sevgi ve saygı sınırını iyi belirleyin istenir), kul hakkı yemeyin, beytülmaldan (hazineden) haksız kazanç sağlamayın’ diyor.

Yüce Yaradan’ın bizlere verdiği emir ve yasakların amacı, bizleri yüksek ahlâka ulaştırmaktır.

Ancak görüldüğü gibi, emir ve yasaklara uymak insanoğlu için zordur. Bir insan hem inanıyorum der hem de emir ve yasaklara uymazsa, iç huzuru kalmaz. Yaşama isteği azalır. Kendi şahsiyetine olan saygısını kaybeder.

İşte bütün bu zorlukları aşmanın en kolay yolu, dinin biçimlerine yani ritüellerine uymaktır. Kabul edileceği gibi, bir şeyi şeklen yapmak hem kolaydır hem de insanı rahatlatır. Nitekim sabah evden çıkarken ilk adımını sağ ayağıyla atan insan, o gün işlerinin düzgün gideceğinin inancıyla rahatlar. Eğer sonraki saatlerde kötü bir şeyler olursa, olanları kadere bağlar.

Yüce Yaradan’ın emir ve yasaklarına uymak, halk için olduğu gibi âlimler için de zordur. Hattâ daha zordur. Çünkü onlar daha göz önündedirler. Her hataları görülür ve büyütülür. Bu sebeple emir ve yasaklara uyamayan âlimler de biçime önem verirler. Böylece halkı biçime uymaya yönlendirirler. Hâlbuki âlimlerden beklenen biçim olarak değil, ahlâk olarak örnek olacak sabrı göstermeleridir.

Biçime uymak, zaten halkın da işine gelir. Çünkü zor hayat şartlarında “ahlâkın kestirme yollarına sapmadan” yürümek çok zordur. Dolayısıyla halk biçime uymayı daha çok benimser. Âlimlerden de bu konularda destek alınca, tamamen iç huzuruna kavuşurlar.

Biçime uymak giderek öyle öne çıkar ki, artık ritüeller dinin yerine geçer. İslâm dini erkekler için takke-tespih-takunyaya, kadınlar için türbana indirgenir. Yani bu biçimlere uyanlar artık, kendilerinin Cennete gideceğine inanır hale gelirler.

Hattâ biraz daha ileri gidenleri olur. Cennete ancak kendileri gibi biçimlere uyanların gidebileceğini düşünürler. Eğer biçime uyanlar bir tarikatın veya bir cemaatin üyesi iseler, kendi küçük guruplarından başkasının, biçime uysalar bile, Cennete gidemeyeceğini söylerler. Böyle düşünenlerden bazıları daha da ileri giderler. Kendilerinin sadece biçime uymadıklarını, diğer tarikatların mensuplarının ise yalnız biçime uyduklarını düşünerek, onları zındık veya kâfir gibi görürler.

İkisi de İslâm olan bir gurubun üyesinin, bir başka gurubun üyesini “Allahüekber” diyerek öldürmeye teşebbüsü, ölümü bekleyenin ise ölürken “Lâilaheillallah” kelime-i tevhidini söylemesi bu sebeptendir.

Allah’ım, her şeyin gerçeğini gören ve bilen olarak, Senin istediğin ahlâkla ahlâklanabilmemiz için bizlere yol göster, mücadele azmi ver, irade gücü ver, zihin açıklığı ver, sabır ve sebat ver.

Dini kategorisine gönderildi | İSLÂM’IN TEMELİ için yorumlar kapalı