İSLÂM, KUR’AN’DIR

İSLÂM, KUR’AN’DAN İBARETTİR

 

Bizim bu sitede daha önce yayınladığımız yazıların birçoğunda, İslâm hakkındaki düşüncelerimizi belirttik. Bu amaçla yazdıklarımızın hemen hepsinde temel olarak, Kur’an hükümlerini almaya çalıştık. Başka kaynaklardan sadece Kur’an ile çelişmedikleri takdirde faydalandık.

Başlıktaki söz aslında başka bir açıklamaya ihtiyaç duymaz. İslâm’ı bilmeyen ve öğrenmek isteyen bir kişi için ilk tavsiyemiz Kur’an’ı okumasıdır. Eğer İslâm âlimleri denilen zatların yazdıkları ilmuhalleri önce okursa, kafası karışır. Kur’an’ı önyargılı olarak okumak zorunda kalır.

Günlük hayatın her alanına müdahale eden ilmuhallerde anlatılanları, Kur’an’da bulmaya çalışır. Her konuyu bulamaz. Bulamadıkları için, daha önce öğrendiği ilmuhal bilgisini doğrulayan Kur’an tercümeleri bulmaya çalışır. Buldukları da Kur’an’ın anlatımlarını, kendi düşüncelerini destekleyecek şekilde eğip-bükerek değiştiren tercümeler olur.

Bu sebeple Kur’an’ı okurken içinde kendi düşüncelerimizi bulmaya çalışmayalım. Kur’an ne anlatıyorsa, din odur. Kur’an yasak koyduysa, o fiil yasaktır. Yasaklamadıysa kişinin tercihine bırakılmıştır. Allah’ın insana verdiği akıl, irade ve vicdan ile o kişi ne karar verirse verir. Başkası ona, din adına karışamaz. Belki aldığı karar başkalarının veya kişinin kendisine zararlı ise, kararını eleştirebilir. Ama din böyle emrediyor diyemez.

Bazı ilim insanları, sırf kendi teorilerini güçlendirmek için Kur’an’ı incelerler. Bazı genel ayetleri, kendi savlarını destekleyecek şekilde yorumlamaya çalışırlar. Hâlbuki Kur’an, bir ilim kitabı ve rehberi değildir. Kur’an insanların o dönemde bilmedikleri bazı konuları açıklamıştır. Fakat her şeyi inceden inceye açıklasa, 600 sayfa olmazdı. Zaten Yüce Yaradan, Kendisinin ilmini yazmaya bütün denizler mürekkep olsa yetmez diyerek bizleri uyarıyor. Bizlere ilmin, araştırmanın, düşünmenin önemli olduğunu anlatmak için ayetlerinde sıkça vurgu yapıyor. Bizi yönlendiriyor. Böyle ayetlere bakınca Kur’an’ın, bazılarının iddia etikleri gibi, bilimi ret eden bir eser olmadığı hemen anlaşılıyor.

Diğer taraftan Kur’an, hayatın her anına müdahale ederek insana nefes alacak bir alan bırakmayan zulüm aracı değildir. Çünkü Kur’an, sadece geldiği kavme ve geldiği çağa yönelik değildir. Kur’an, insanlık var oldukça her dönem için geçerli bir rehberdir. Bilindiği gibi, her çağda insanların sosyal anlayışları farklı olmuştur ve farklı olmaya devam edecektir. Hattâ aynı çağda farklı milletlerin anlayışları birbirinden değişik olmuştur. Bazen birbirine zıt olmuştur.

Kur’an, bütün bu kültürel farklılıkları bilen bir Yüce Yaradan’ın kelâmı olduğuna göre, hepsine de hitap edecek yapıdadır. Bu sebeple toplumun huzurunu, insanların sağlığını ve huzurunu bozacak konularda net emirler içerir. Ancak, her kültür tarafından içselleştirilebilmesi için birçok konuda esnektir. Çünkü Allah kullarına zulmetmez. Kur’an’daki esneklik, Allah’ın ilminin ve rahmetinin bir göstergesidir.

Kur’an’da, Allah’ın kulları olan insanlara verdiği mantık anlayışına ters düşen bir şey bulunamaz. Kur’an’ın ayetleri arasında çelişki olmaz. Buna rağmen bazıları Kur’an’ı ve dolayısıyla dini, mantığa ters olaylar bütünü gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Hâlbuki Kur’an’da ne söylüyorsa İslâm o demektir. Ne eksik, ne fazla.

Kur’an, bir mitoloji kitabı değildir. Kimseye insanüstü bir varlık özelliği vermemiştir. Devletin en tepesindeki yönetici ile hiç görevi olmayan sıradan birini, önce insan olarak değerlendiren bir görüş belirtir. Dolayısıyla Kur’an, döneminin sosyal anlayışlarında devrim yapan, bir hidayet ve huzura çağrı rehberidir.

İslâm’a henüz girmemiş ve öğrenmek isteyenler dini Kur’an’dan araştırırlarsa, Yüce Yaradan’ın çizdiği gerçek yolu bulacaklardır. Diğer taraftan “ben Müslüman’ım diyenler” de, Kur’an’ı okuyup anlamakla yükümlüdürler. Hiç kimse “bana böyle anlatıldı, ben de onlara uydum” diyemez. Çünkü Allah Kur’an’ında sıkça “hiç düşünmez misiniz? Hiç akıl erdirmez misiniz?” diye bizleri uyarıyor.

Zaten Allah, Kendisinden başkalarının sözlerine bakmamamızı, Allah’tan başka evliya (dost) aramamızı Zumer Suresi 3 ve Araf Suresi 3 gibi ayetlerde vurguluyor.

Bilindiği gibi, Hıristiyanlık, Ortaçağ’ın sonlarına kadar, İncillerin Latince’ den başka dillere tercümesine izin vermedi. Din, ruhban sınıfının anlatımlarına kaldı. Papazlar, Kardinaller vb ne dedilerse, din o oldu. Sonuçta Avrupa 1000 yıl süren bir karanlığa gömüldü. Gerçi İnciller insan yazımı eserler olduğundan, diğer dillere çevrildikten sonra da insanları huzura ulaştıramadı. Ama hiç olmazsa, Avrupa karanlıktan çıktı.

Müslüman dünyasının durumunu ise, Türklerin Milli Marşının yazarı Mehmet Akif Ersoy ve Pakistan’ın ünlü şairi Muhammed İkbal’den öğrenelim. “İslâm Kur’an ise, ortada İslâm diye bir şey olmadığını söylemek zorundayız.”

Yüce Yaradan Kur’an’ında aynı surenin dört ayetinde, ısrarla aynı cümlelerle insanlara sesleniyor. Kamer Suresi 17-22-32-40ıncı ayetler: “And olsun ki Kur’an’ı düşünmek için kolaylaştırdık. Fakat düşünen mi var?”

Ankebut Suresi 51. ayet: “Kendilerine okunmakta olan Kitab’ı sana indirmemiz onlara yetmiyor mu?” Evet, biz de soralım. Kur’an bize yetmiyor mu da, başka şeyler arıyoruz.

Her şey ortada. Allah’ın sözü üzerine hiç kimse söz söyleyemez.

Genel, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | İSLÂM, KUR’AN’DIR için yorumlar kapalı

HZ. İSA’NIN DURUMU

HZ. İSA’NIN, KIYAMETTEN ÖNCE DİRİLTİLECEĞİ ÜZERİNE

 

İslâm’da diri insan ile ölü insanın anlamları hakkındaki düşüncelerimizi önceki bir yazımızda belirtmiştik. Yazının sonunda Hz. İsa konusunu ayrıca irdeleyeceğimizi ifade ettiğimizden, bu yazıyı kaleme aldık.

Bilindiği gibi yazılarımızda, değişmeyen tek kaynak kitap olan Kur’an’ın anlatımları üzerinden fikir yürütmeye çalışıyoruz. Böyle yaparak, bilgi adı altındaki söylenti kirliliğinden en az etkilenmeye gayret ediyoruz.

Bahse konu olan yazımızda Al-i İmran 185: “Her nefis ölümü tadacaktır. Ecirleriniz ancak kıyamet günü tamamlanacak…” ve Ankebut 57: “Her nefis ölümü tadacak, sonra döndürülüp bize getirileceksiniz.“ ayetlerinin açık hükümlerine dikkati çekmiştik.

Ayetlerdeki kesin ifadeye göre, her nefis ölümü tadacak. Sonra döndürülüp Yüce Yaradan’a götürüleceğiz. Ayetlerdeki ifadeyle ecirlerimiz kıyamet günü tamamlanacağına göre, döndürülüp Allah’a götürülmemiz de kıyamet günü, yani din günü olacaktır.

Eğer kıyametten önce diriltilecek olanlar olsaydı, Yüce Yaradan Kur’an’ında bu konuyu daha açık bir ifade ile bizlere anlatırdı. Enam 38 ve 114üncü ayetlerde her şeyi ayrıntılarıyla açıkladığını söyleyen Yaratıcı herhalde bu konuda bizleri merakta bırakmaz, kesin bir dille bilgi verirdi.

Biz Hz. İsa’nın durumu hakkında daha net bir fikre sahip olmak için, yine Kur’an’a bakalım. Ahzab Suresi 40: “Muhammed, sizin adamlarınızdan (erkeklerinizden) hiçbirinin babası değildir. Ama Allah’ın Resulü (elçisi) ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkiyle bilendir.”

Bilindiği gibi Hz. İsa da Yüce Yaradan’ın bir resulü ve peygamberidir. Eğer iddia edildiği gibi kıyametten önce diriltilerek dünyaya gelecek olsa, yine peygamber olarak gelecektir. Zira peygamberlik yapmış bir kişiyi, Allah’ın daha alt bir sıfatla göndermesi düşünülemez.

Bu durumda Hz. İsa’nın kıyametten önce dünyaya gelmesi, Ahzab 40ıncı ayetin açık hükmünü yok saymak olur. En hafif deyimle bu durum Kur’an ile çelişir. Kur’an’ın bu hükmü ise çok nettir. Bu hükümle çelişen olaylar olamayacağına göre, Hz. İsa’nın kıyametten önce dünyaya gelmesi diye bir şey olmayacak demektir.

Yine Kur’an’a bakalım. Meryem Suresi 33: “Doğduğum gün, öleceğim gün ve dirileceğim gün selam ve emniyet benim üzerimedir.”  Önceki ayetler Hz. İsa ile ilgili olduğundan, buradaki söz Hz. İsa’ya aittir.

Ayette bahsedilen üç önemli gün, her insan için de geçerli olan günlerdir. Dirileceğim gün dediği kıyamet günü yani din günündeki diriltilmedir. Eğer Hz. İsa için özel bir başka gün olsaydı, herhalde Yüce Yaradan bu ayetinde bahsederdi. En azından “kıyametten önce dirileceğim gün” şeklinde bir ifade olurdu. Bu ayetten de net olarak anlaşılıyor ki, Hz. İsa’nın kıyametten önce diriltilmesi diye bir şey yok.

Bazı insanlar Hz. İsa’nın ölmediğini savunarak, “zaten ölmediğine göre, dünyaya gelmesi için diriltilmesi gerekmeyecek” demektedirler. Meryem 33’teki ifadelerde bu konuda bir netlik olmadığını iddia etmektedirler. Aslında ayet dikkatli irdelenirse, Hz. İsa’nın her halükârda kıyametten önce öleceği anlaşılır. Ama biz yine de Kur’an’da daha ayrıntılı ve net ifadeler var mı bakalım.

Maide Suresi 116: “Ve Allah demişti ki: “Ey Meryemoğlu İsa, sen mi insanlara: ‘Beni ve annemi, Allah’tan başka iki tanrı edinin’ dedin?”. “Hâşâ, dedi, sen yücesin, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer demiş olsam, sen bunu bilirsin, sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben ise senin nefsinde olanı bilmem, çünkü gaybları bilen yalnız sensin, sen!”.

117: “Ben onlara sadece, Senin bana emrettiklerini söyledim. Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin, dedim. Aralarında olduğum müddetçe onlara şahit idim, fakat Sen beni vefat ettirince onları gözetleyen yalnız Sen oldun. Sen her şeyi görensin.”

İlk ayette Hz. İsa, insanlara “tek tanrının Allah olduğunu” söylediğini ifade ediyor. 117nci ayette ölmeden önce çevresindeki insanlara neler anlattığını söylüyor. Aralarında olduğu müddetçe onlara şahit olduğunu fakat Allah kendisini vefat ettirince insanları gözetleyemediğini ifade ediyor.

Burada iki ifade yan yana. İlkinde Hz. İsa’nın vefat ettirildiği kesin bir şekilde anlatılıyor. İkincisinde Hz. İsa öldüğü için insanları artık kendisinin gözetleyemediğini söylüyor. Eğer Hz. İsa diri olsaydı, herhalde insanları gözetlerdi.

Al-i İmran 55: “O zaman Allah şöyle dedi: “Ey İsa, şüphesiz ki seni öldüreceğim, seni Kendime yükselteceğim ve seni inkârcılardan temizleyeceğim. Hem sana uyanları, kıyamete kadar o küfredenlerin üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz Banadır, ayrılığa düştüğünüz hususlarda aranızda hükmedeceğim”.

Ayete göre Hz. İsa, Allah tarafından vefat ettirildi. İnkârcılardan temizlendi. Yüce Yaradan ona uyanları kıyamete kadar küfredenlerden üstün tutulacak. (En azından bugüne kadar üstün tutulduğunu biliyoruz.) Ayetin sonunda “sonra dönüşünüz Banadır” denilerek, Hz. İsa’yı da diğer bütün insanlarla bir tuttuğunu gösteriyor. Bütün insanlar aynı din gününde Yüce Yaradan’a döndürülecek.

Nisa Suresi 157: Bir de “Biz Allah’ın peygamberi Meryem oğlu İsa Mesih’i öldürdük” demeleridir. Oysa onu ne öldürdüler, ne de astılar. Fakat öldürdükleri kimse, onlara İsa gibi gösterildi. Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, ondan yana tam bir kuşku içindedirler. O hususta bir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Onu kesinlikle öldürmediler.”

Belki de insanları yanıltan, bu ayetteki onu kesinlikle öldürmediler ifadesidir. Hâlbuki bu ayetin anlatımları, Hz. İsa’yı öldürmek isteyenlerin aslında başkasını öldürdükleridir. Maide 117 ve Al-i İmran 55 ‘teki ifadeler nettir. Hz. İsa, Yüce Yaradan tarafından vefat ettirilmiştir. Dolayısıyla onu öldürmek isteyenler tarafından öldürülmemiştir.

Sonuç olarak Kur’an’ın hükümlerine göre her peygamber gibi, her canlı gibi, Hz. İsa da ölmüştür. Her nefis gibi o da, kıyamet günü tekrar diriltilecektir. Kıyamet öncesinde dünyaya gelmeyecektir.

Hz. İsa’nın diriliği konusu, “İslâm’da diri insan…” yazımızda anlatıldığı gibi, her salih amel işleyen takva sahibi insanın diriliği ile aynıdır.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | HZ. İSA’NIN DURUMU için yorumlar kapalı

MÜMİNLER KARDEŞTİR

MÜMİNLER, BİRBİRLERİNİN DOSTLARIDIRLAR

 

Allah’ın gönderdiği peygamberlerin anlattıkları yoldan gidenler, Allah nezdinde Müslüman olarak görülürler. Yani, Yüce Yaradan’ın tekliğine inanan ve Allah’a teslim olan her anlayış, İslâm’dır. Bu konuda “İnsan ve Allah katında Din” başlıklı yazımızda Kur’an’dan ayetlerle örneklerini vererek açıklamalar yaptık.

Başlıktaki cümle, aşağıdaki ayetten alınmıştır.

Tövbe Suresi 71. “Erkek ve kadın bütün müminler birbirlerinin dostları ve velileridirler. İyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirirler, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunlara Allah, rahmetiyle muamele edecektir. Çünkü Allah azizdir, hakîmdir.”

Ayet, insanları ayırmıyor. Kavimlerden bahsetmiyor. Hıristiyan, Yahudi vb demiyor. Zenginlikten dem vurmuyor. Sadece erkeklere hitap etmiyor. ‘Erkek ve kadınlar birbirlerinin dostlarıdırlar, yeter ki mümin olsunlar’ diyor. Ayette ayrıca, Müslüman ile mümini ayırmak için, özelliklerinden bahsediyor.

Mümin olmanın birinci şartı iyiliği emretmek olarak belirtilmiş. İyilikten maksat hem bütün insanların iyiliği hem de kişinin kendi iyiliğidir. İnsanlar çoğu zaman, kendileri için iyi olanı bilemezler.

İsra Suresi 11: “İnsan hayra dua eder gibi şerre dua eder. İnsan çok acelecidir.” Ayet iki açıdan incelenebilir. İlkinde peygambere inanmayan bazı insanların “eğer doğruysan bize anlattığın şerri getir” şeklinde dalga geçmek için yaptıkları istektir. Ama esas olarak ikinci açıdır. İnsanın neyin kendisinin hayrına olduğunu bilemediğinden, gelecekte kendisi için şer olacak bir şeyleri istemesidir.

Yüce Yaradan, bizim aceleciliğimizi ve dünya nimetini sadece maddi açıdan gördüğümüzü bildiği için, erkek ve kadın olarak hepimize şöyle yol göstermiş:

Ahzab Suresi 35: “Şüphe yok ki Müslüman erkeklerle Müslüman kadınlar, mümin erkeklerle mümin kadınlar, itaat eden erkeklerle itaat eden kadınlar, sadık erkeklerle sadık kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, mütevazı erkeklerle mütevazı kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkeklerle ırzlarını koruyan kadınlar, Allah’ı çok zikreden erkeklerle Allah’ı çok zikreden kadınlar var ya, işte onlar için Allah bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”

Yukarıdaki ayet bize, iyiliğin neler olduğu konusunda bir fikir veriyor. Bu konuda başka ayetler de var. Ancak bu yazıdaki konumuz iyilikler olmadığından bahsetmeyeceğiz.

Tövbe 71’e göre müminler birbirlerini kötülükten vazgeçirmelidirler. Demek ki sadece iyiliği emretmek yetmiyor. Kötülüklerini engellemek gerekiyor. Bu engelleme şekli konusunda, münafıklar ve hainler için onları öldürmeye kadar izin vardır. Nisa 91, Tövbe 5 ve 12 gibi ayetler bu konularda hem emredicidir hem de bilgiler verir.

Ancak müminleri öldürmek yasaktır. Müminleri kötülükten vazgeçirmek için dostça yöntemler kullanılmalıdır. Kendisi kötülük yapan bir kişi, karşısındakini ikna edemez. Dolayısıyla insan önce kendini düzeltmelidir.

Ayetin devamında erkek ve kadın bütün müminlerin namazlarını kıldıklarından bahseder. Anlaşılan o ki, hakkıyla kılınan namazın insanları kötülükten alıkoyma ihtimali yüksek.

Ayette daha sonra, namazı kılanların zekâtı verdikleri vurgulanır. Demek ki zekât, erkek olsun kadın olsun bütün müminlerin görevidir. Böylece müminler arasında bir sevgi ve saygı bağı oluşur.

Ayet, mümin insanların Allah’a ve resulüne itaat ettiklerini anlatır. Kur’an, son peygamber olan Hz. Muhammed’e (s.a.v.) indiğinden resul kelimesi tekildir. Yoksa bütün peygamberler Yüce Yaradan’ın elçileridir. Allah’a itaat eden, aslında peygamberlerine de itaat etmiş olur.

Buradaki vurgu iki anlayışa yapılmıştır. İlki “Biz Muhammed’i tanımayız. Musa veya İsa’yı peygamber bilir, onlardan bildiğimize uyarız” diyenler için yapılmıştır. Onların da Hz. Muhammed’e uymaları istenmiştir. İkincisi müminlere yöneliktir. Onlara “Peygamber, Allah’ın yolundan başka bir yolda olamaz. Onun için Bana itaat ettiğiniz gibi, resulüme de itaat edin” diyerek gerçekleri anlatıp yol gösterilmiştir.

Yüce Yaradan, ayete uygun davranan erkek ve kadınlara merhametiyle muamele edeceğinin müjdesini veriyor. Bu müjdeyi başka ayetlerinde de pekiştiriyor.

Nahl Suresi 97: “Erkekten ve kadından, mümin olarak kim iyi amel işlerse muhakkak onu güzel bir hayat ile yaşatacağız ve yapmakta oldukları amellerin daha güzeliyle mükâfatlarını elbette vereceğiz.”

Nisa Suresi 124: “Erkek veya kadın, kim mümin olur da güzel amellerden işlerse, işte onlar cennete girerler. Zerre kadar da haksızlığa uğratılmazlar.”

Yüce Yaradan bütün bu ayetleri, başkalarına karşıdan öğüt verelim diye göndermiyor. Doğrudan kendimiz anlayalım, içselleştirelim ve uygulayalım diye gönderiyor. Zaten başkasına vereceğimiz en güzel öğüt, söyleyeceklerimizi önce kendimizin uygulamasıdır.

Allah’ım bizlere, Senin gönderdiğin ayetleri anlayabilmemiz için anlayış ihsan eyle.

Cemaat, Dini kategorisine gönderildi | MÜMİNLER KARDEŞTİR için yorumlar kapalı

ALLAH KATINDA DİN

İNSAN VE ALLAH KATINDA DİN NEDİR?

(Not: Bu yazı Mayıs 2014’te bu sitede yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz.)

Allah insanlara akıl, yani düşünme yeteneği ile birlikte sezgi ve konuşma özelliği vererek, insanlığı Dünyadaki halefi yapmıştır. İnsanlar sahip oldukları bu kabiliyetler sayesinde iyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış, haklı-haksız gibi ayrımlar konusunda tartışmışlar ve ortak değerler oluşturmaya gayret etmişlerdir.

İnsanların çoğunun kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettikleri dönemlerde, Allah uyarıcı olarak peygamberler görevlendirmiştir. Uyarıcıların sayılarının 124.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir.

Uyarıcıların etkilerinin geçtiği dönemlerde insanlar, peşinde koştukları tanrı sayısını artırmışlardır. Bu durumun insanların melekler ile Tanrı arasındaki farkı ayırt edemeyerek, her tanrıya farklı bir yetki ve görev yüklemelerinden dolayı oluşması ihtimali kuvvetlidir. Çok tanrılı sistemler dikkatlice incelenirse insanların tanrıları, aslında meleklerin yerine koydukları anlaşılır.

İnsanların kendiliklerinden oluşturdukları dinlerin temeli de, tanrı kabul ettiklerine olan teslimiyetleridir. Anlaşılan o ki, Allah insanların yapılarına Yaratıcı arama ve O’na ulaşma fikrini yerleştirmiştir. İnsanlar da sürekli Yaratıcılarını aramışlardır.

Diğer taraftan Allah, Hz. Âdem’den itibaren bütün peygamberleri aracılığıyla hep aynı dini anlattırmıştır. Dinin temeli, Yüce Yaradan’a teslim olmaktır.

Allah son peygamberi Hz. Muhammed’e gönderdiği Kitabı, 23 yılda insanların sosyal ihtiyaçlarına, önemli sorularına cevap verecek ayrıntıları ihtiva edecek ve insanların sindirebilecekleri bir yapıda oluşturmuştur. Günümüze kadar da aslının aynısı olarak kalabilmiş Kitap, Kur’an’dır.

Al-i İmran 19. “Allah katında din İslam’dır! O kitap verilenlerin ayrılığa düşmeleri ise, sırf kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki ihtirastandır. Her kim Allah’ın ayetlerini inkâr ederse şüphe yok ki Allah çabuk hesap görendir.”

 Allah, bütün semavi dinlerin temelinin, Müslümanlık olduğunu Kur’an’da bizlere açıklıyor.

Bakara 140. Yoksa siz: “İbrahim de İsmail de İshak da, Yakub da, Esbat da (Yakub’un torunları) hep Yahudi veya Hıristiyan idiler” mi diyorsunuz? De ki: “Sizler mi daha iyi bileceksiniz, yoksa Allah mı? Allah’ın şahadet ettiği bir hakikati bilerek gizleyenden daha zalim kim olabilir? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.”

Bakara 136. Ve deyin ki: “ Biz Allah’a iman ettiğimiz gibi, bize ne indirildiyse İbrahim’e ve İsmail’e ve İshak’ ve Yakup’a ve Esbat’a (Yakup’un torunlarına) ne indirildiyse, Musa’ya ve İsa’ya ne verildiyse ve bütün peygamberlere Rablerinden olarak ne verildiyse hepsine iman ettik. O’nun Peygamberlerinden hiçbirisinin arasını ayırmayız ve biz ancak O’nun için boyun eğen Müslümanlarız.”

Al-i İmran 52. Bunun üzerine vaktâki İsa onların inkâr ettiklerini hissetti: “ kim benim Allah için yardımcılarım?” dedi. Havariler, “Biziz Allah için yardımcılar, biz Allah’a iman ettik, bizim imanı lekesiz Müslümanlar olduğumuza şahit ol” dediler.

Demek ki, Allah katında din tektir. O da Yüce Yaradan’a teslim olmaktır. Dolayısıyla O’nun yap dediklerini yapmak, yapma dediklerini yapmamaktır.

İnsanlar açısından da din, öncelikle sığınacak bir barınaktır. Yaratıcıya veya doğaüstü güçlere sığınmaktır. Günlük yaşam açısından din, toplumsal düzeni koruyacak, haksızlıkları azaltacak, insanın kendi ruh dengesini oluşturacak bir kurallar manzumesidir.

Sonuç olarak gerek insanlar gerekse Allah nezdinde din, teslim olmaktır. Allah, tek olduğunu, hiçbir ortağının olmadığını bize sıkça göstermiştir. Bu açıdan insanlar ve Allah açısından bakılınca din aynıdır. Yani Yüce Yaradan’a teslim olmaktır.

Yüce Yaradan, yarattığı kullarına zulmetmez. Aksine onların sağlıklı ve huzurlu olmalarını ister. Uyarıcılarını da, güzel ahlâkı temin etmek için gönderdiği biliniyor. İnsanların huzuruna yardımcı olacaklara Cennetini müjdeliyor. Başkalarının huzurunu bozanlara ise Cehennemini anlatıyor ki, ders alsınlar ve insanlara zarar vermesinler diye.

Allah yarattığı kullarına nefislerine hâkim olmaları için, her zaman fırsatlar veriyor. Kendisini düzeltenleri bağışlayabilmek için bizlere hep ümit veriyor.

Bakara 160. “Ancak tövbe edip, halini düzeltip hakkı söyleyenler başka. Ben onları bağışlarım. Ben tövbeleri çok kabul ederim, çok bağışlarım.”

Bakara 186: “Ve şayet kullarım sana Benden sorarlarsa muhakkak ki Ben çok yakınımdır. Bana dua edince duacının duasına icabet ederim. O halde onlarda benim davetime koşsunlar ve Bana hakkıyla iman etsinler ki, doğru yola gidebilsinler.”

Allah’ım, Sana hakkıyla iman edip, doğru yolu bulabilenlerin çoğalması için insanların iradelerine güç ver.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | ALLAH KATINDA DİN için yorumlar kapalı

ALLAH’IN VERDİĞİ ÖZGÜRLÜK

ALLAH İNSANLARA SINIRI ÇİZER, SINIRLAR İÇERİSİNDE SERBEST BIRAKIR

 

Fahri Küpcü “Bir Çobanın Düşleri” kitabında “Din, insanların zayıf omuzlarına Allah’ın yüklediği ağır bir yük değildir” der. Gerçek de böyledir. İslâm, insanları her iki dünyada da huzurlu kılmaya çalışır.

Ancak bazı insanlar çevresine daha dindar görünmek isterler. Sanki dinin istediği güzel ahlâkı çok iyi uyguluyorlar da, artık sıra ayrıntılara kafa yormaya gelmiş gibi davranırlar. Bu anlayış, bütün semavi dinlerde vardır. Ayrıntıların temeli, biçim yani şekilcilik üzerinedir.

Hâlbuki Yüce Yaradan’ın böyle ayrıntılara girerek, kullarına güçlük çıkarması düşünülemez. Zaten birçok ayette, dinin kolay olduğundan bahsedilir. Allah “Ben zorlaştırmam, insanlar birbirlerine zorlaştırır” diyerek, bu konuya da açıklık getirmektedir.

Maide 101: “Ey iman edenler! Açıklandığı zaman hoşunuza gitmeyecek olan şeylerden sormayın. Eğer onları Kur’an indirilirken sorarsanız size açıklanır. Halbuki Allah onlardan geçmiştir (onları affetti). Allah çok bağışlayandır ve çok merhametlidir.”

Ayet gayet açık. Eğer soru sorulursa, onlar açıklanır. Açıklananlara uymakla sorumlu olunulduğundan gereksiz ve ağır bir yük yüklenilmiş olunur. Onun için sormayın deniliyor.

Ayetin sonunda Yüce Yaradan, Kendisinin çok bağışlayan ve merhamet eden olduğunu vurgulayarak, bizlere Kur’an’da açıklamadığı davranış ve uygulamalarımızdan sorumlu olmadığımızı belirtiyor.

Kur’an’ın anlattıkları incelendiğinde, Allah’ın yasakladığı her şeyin kötü olduğu anlaşılıyor. Fakat Yüce Yaradan’ın, insanlar için zararlı olacak her fiili yasaklamadığını da görüyoruz. Allah’ın yasaklamadığı bu alanlar, bizlere tanınan özgürlük alanıdır.

Yüce Yaradan insanlara akıl, irade ve vicdan verdiği için, insanı birçok konuda özgür bırakmıştır. Gereksiz sorular sorarak bu özgürlüğümüzü kendi kendimize daraltmayalım. Hayatımızı kendimiz zorlaştırmayalım.

Allah’ın bizlere verdiği özgürlüğü, güzel ahlâk çerçevesi içerisinde kullanalım. Özgürlük sınırları içerisindeki davranışların seçimi, insanın kendisine aittir. Bilindiği gibi, Allah fiilini insanın seçimine göre oluşturur. Ama Allah’ın aksine açıklama yapmadığı bu sınırlar içerisinde akıl, irade ve vicdanımızı kullanarak hareket edersek, bize ilave bir ceza gelmez.

Dolayısıyla Kur’an’da açıklanmayan konularda ‘hadis, icma, kıyas, imam, şeyh vb şöyle diyor’ diyerek onların açıklamalarına mahkûm olmayalım. Aklımıza takılan konularda, doğrudan Allah’ın kelâmı olan Kur’an’a bakalım. Aksi takdirde, hem kendimize hayatı zorlaştırmış hem de sorumluluk almış oluruz.

Nahl 89: “…Bu kitabı da, her şeyi açıklayan ve Müslümanlara doğruyu gösteren bir rehber, bir rahmet kaynağı ve bir müjdeleyici olarak indirdik.”

Demek ki Kur’an, Yüce Yaradan’ın bizler için gerekli gördüğü her şeyi açıklıyor. Açıklamadıklarının üzerinde gereksiz sorularla ve yorumlarla hayatı çekilmez hale getirmeyelim.

Nahl Suresi 89uncu ayete göre, Kur’an doğruyu gösteren bir rehber. Ama sıradan bir rehber değil, rahmet kaynağı bir rehber. Aynı zamanda Müslümanlar için, müjde niteliğinde bir kitap. Şimdi düşünelim, çileli bir hayatı sıradan bir insanın bile müjde olarak takdim etmesi mümkün mü? Peki, merhametlilerin en hayırlısı olan Yüce Yaradan’ın aksini düşündüğünü söylemek, Allah’a zalimlik isnat etmek değilse nedir?

Amirlerimizin bize çizdikleri sınırlar içerisinde özgür olabilmek için çabalayan insanlar olarak, Yüce Yaradan’ın verdiği özgürlüğü neden kullanmayalım? Zaten bize çizilmiş olan sınırları neden daraltalım?

Biz, Kur’an’da açıklanmadığı halde, namaz kılarken ellerimizin, ayaklarımızın ve parmaklarımızın konumuna yoğunlaşmayalım. Namaz sırasında başkası hakkında hinlik düşünmemeye yoğunlaşalım.

Biz, Kur’an’da açıklanmadığı halde, gusül abdesti sırasında toplu iğne başı kadar kuru yer kalmasın, dişimizin dolgusu abdestlerimizi sakatlamasın diye yoğunlaşmayalım. Gusül abdestini zina yaptıktan sonra almak durumuna düşmemeye yoğunlaşalım.

Biz, Kur’an’da açıklanmayan hangi hayvan etinin haram olduğuna yoğunlaşmayalım. Kürkleri daha değerli oluyor diyerek, anne karnındaki veya yeni doğmuş küçücük hayvanları öldürtmeme üzerine yoğunlaşalım. Meyvelere, sebzelere hormon vererek, insanlığı ölüme sürüklememe üzerine yoğunlaşalım.

Genel kategorisine gönderildi | ALLAH’IN VERDİĞİ ÖZGÜRLÜK için yorumlar kapalı

ALLAH’IN DOSTLUĞUNU KAZANABİLMEK

MUTTAKİ HER İNSAN, ALLAH’IN DOSTLUĞUNU KAZANMAYA ADAYDIR

 

Muttaki, sakınan anlamındadır. Kötülüklerden sakındığı için korunandır. Konuyu daha ayrıntılı incelemenin en uygun yolu, Kur’an’ın anlatımlarına bakmaktır.

Bakara Suresi 2: “İşte o kitap, bunda şüphe yok, muttakiler (kötülükten korunacaklar) için hidayettir.

3: “Onlar ki gayba iman edip namazı dürüst kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah yolunda) harcarlar.”

4: “Ve onlar ki hem sana indirilene iman ederler, hem senden önce indirilene. Ahirete de bunlar kesinlikle iman ederler.”

Demek ki, kötülükten korunmak isteyenlerin sığınacakları en güzel liman Kur’an’dır. Kur’an, onlar için bir hidayettir. Bir rehberdir.

Surenin 4 düncü ayetinde sakınmak ve kötülükten korunmak isteyen kişinin öncelikle, hem Kur’an’a hem de Allah’ın daha önceki peygamberlerine indirilene inanması gerektiğini vurgular.

Ancak önceki kitaplar tahrif edildiğinden, o kitaplarda yazılanların hangisinin doğru olduğunu bilemeyiz. Yüce Yaradan bu konuda da bize yol gösteriyor. Enam Suresi 92. ayetle: “İşte bu da bizim indirdiğimiz bir kitap! Feyzi ve bereketi dünyayı tutacak, evvelki kitapları bu tasdik etmedikçe, muteber sayılmayacak…..” diyerek, hakem kitabın Kur’an olduğunu vurguluyor.

Bakara Suresinin 3üncü ayetinde ise sakınmak isteyenlerin neler yapması gerektiğini anlatır. Namazı dürüst kılmaları ve kazançlarından Allah yolunda harcamalarını ister. Allah yolunda harcamaktan maksadın, insanlara yardım etmek olduğunu anlatmaya gerek yok herhalde.

Al-i İmran 134: “O (Allah’tan hakkıyla) korkanlar, bollukta ve darlıkta Allah için harcarlar, öfkelerini yutarlar, insanları affederler. Allah iyilik edenleri sever.

135: “Ve onlar çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri zaman Allah’ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Allah’tan başka günahları kim bağışlayabilir? Bir de onlar, bile bile, işledikleri (günah) üzerinde ısrar etmezler.”

Ayetler gayet açık olduğundan ilave bir şey söylemeye gerek yok.

Maide 55. “Sizin asıl dostunuz Allah’tır, O’nun Resulüdür ve namazlarını kılan zekâtlarını veren ve rükû eden müminlerdir.”

56: “Kim Allah’ı, O’nun Resulünü ve müminleri dost edinirse, (iyi bilsin ki) Allah’ın taraftarları galip geleceklerdir.”

Nisa Suresi 45: “Allah, sizin düşmanlarınızı çok daha iyi bilir. Allah, dost olarak yeter. Allah, yardımcı olarak da yeter.”

Tövbe Suresi 71: “Erkek ve kadın bütün müminler birbirlerinin dostları ve velileridirler. İyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirirler, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Çünkü Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Yukarıdaki ayetlerin hepsi bütün insanlara sesleniyor. İyiliği emreden, kötülükten vazgeçiren, namazı kılan, zekâtı veren, Allah’a ve elçisine itaat eden insanları dot edinin diyor. Böylece kendinizi korumanız daha kolaylaşır demek istiyor.

Bu arada ayette, dost ve veli olacak kişilerin hangi özelliklerinden bahsedildiğine dikkat edelim. Ticari olarak değil, güzel ahlâk açısından örnekler veriyor. Hata yaptıysak bile tövbe ederek dönmemizi bekliyor. Günahları “Allah’tan başka kim bağışlayabilir?” diye de tövbe edenleri bağışlayabileceğini belirtiyor. Fakat zalimlerle dost olmamızı kesinlikle istemiyor.

Casiye Suresi 19: “Çünkü onlar, Allah’a karşı sana asla bir fayda sağlayamazlar. Şüphesiz zalimler birbirinin dostlarıdır. Allah ise, kendisine karşı gelmekten sakınanların dostudur.”

Demek ki Yüce Yaradan’ın gösterdiği yoldan giden erkek ve kadınları dost edindiğimiz ve ayetlerdeki işleri yaptığımız zaman, bizim asıl dostumuz Allah oluyor.

 Allah’ın taraftarlarının galip geleceklerini, Maide Suresi 56 da  müjdeliyor.

Sonuç olarak Yüce Yaradan bütün insanlara “güzel ahlâk sahibi olur, muttaki olursanız, Allah’ın dostu olabilirsiniz” diyerek, insanlar arasında ayrım yapmadığını beyan ediyor. Allah’ın dostluğunu kazananların da, hem huzur bulacaklarını hem de galip geleceklerini beyan ediyor.

Allah’ım, insanların Senin dostluğunu kazanabilmeleri için, onların irade güçlerini artır, akıllarını ve vicdanlarını iyilik yönünde kullanmalarına yardım et. Onları, zalimlerle birlik olmaktan koru.

Senin her şeye gücün yeter.

Genel kategorisine gönderildi | ALLAH’IN DOSTLUĞUNU KAZANABİLMEK için yorumlar kapalı

DİNLERİ NE TEMSİL EDER

DİNLERİ SIRADAN İNSANLAR DEĞİL, KUTSAL KİTAPLAR TEMSİL EDER

 

Bilindiği gibi, bütün dinler ve öğretiler tahrif edilmişlerdir. İlk orijinal söylemlerine uygun yaşamaya çalışan insanlar her dinde vardır. Ancak bunlar çok azınlıktadır. Buna rağmen çoğunluk, aslı bozulmuş olan dinini savunurken, kendisinin o dinin dindar bir ferdi olduğunu iddia eder.

Böyle kişiler diğer dinlere inananları düşman olarak görürler. Eğer başka dinlerdeki insanlara güçleri yetmezse, kendi dinine inananları düşman bellerler. Hayat felsefelerini düşmanlık üzerine kurarlar. Yahudilik, Hıristiyanlık, Budizm, Hinduizm dâhil bütün din ve öğretilerde böyle davranan insanlar çoktur. Ancak günümüzde yanlış davranışlarıyla daha çok Müslüman bilinenler öne çıkmaya başladılar.

Son peygamber olan Hz. Muhammed (s.a.v.) sanki bu durumu önceden görmüş gibi, Kur’an’da ümmetinden şikâyet etmiştir. Ümmetinden şikâyet ettiği tek ayet, Furkan Suresi 30uncu ayettir. Ayette “Peygamber de ‘Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı terk ettiler’ demektedir” denilmektedir.

Gerçekten de Müslümanların kafasını karıştıracak o kadar çok dini eser var ki, Kur’an sanki bu binlerce kitaptan biri haline geldi. Hâlbuki Kur’an, Allah’ın kelâmıdır. Dolayısıyla dinin tek kaynağıdır. Diğer kaynak Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hayatıdır. Ancak peygamberin hayatı da Kur’an’ın kopyası gibi olduğundan sonuçta tek kaynak Kur’an’dır.

Bir tarafta Beytülmalden mal aşırmayın diyen bir Kur’an var, diğer tarafta yolsuzluğa boğazına kadar batmış ama Müslümanlığı kimseye bırakmayanlar var.

Bir tarafta israf etmeyiniz, ihtiyaçtan fazlasını infak ediniz diyen bir Kur’an var, diğer tarafta israfta, lükste sınır tanımayan ama Müslüman geçinmeye devam edenler var.

Bir tarafta bir insanı haksız yere öldürmeyi bütün insanlığı öldürmekle bir tutan Kur’an var, diğer tarafta canlı bombalarla masum insanları öldüren, bunu yaparken de maşa olarak kullanıldığını görmeyerek, aksine İslâm’a hizmet ettiğini düşünenler var.

 Yüce Yaradan Müslümanları sıkça uyarıyor. Maide 8: “Ey iman edenler Allah için duran hâkimler ve adalet numunesi şahitler olunuz ve sakın bir topluluğa buğzunuz (kininiz) sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adalet edin takvaya en yakın odur. Allah’tan korkun muttaki olun; çünkü Allah her ne yaparsanız haberdardır.”

Uyarılara, nasihatlere aldırmayanlara ne yapacağını da Kur’an’ında açıkça beyan ediyor.

Secde Suresi 22: “Rabbinin ayetleriyle nasihat edilip de sonra onlardan yüz çeviren kimseden daha zalim de kim olabilir? Muhakkak ki biz suçlulardan intikam alırız.”

Secde Suresinin bu ayeti, hem Müslüman olduklarını söyledikleri halde Rabbinin nasihatlerinden yüz çevirenleri kapsıyor, hem de Müslüman olmayanlardan zaman zaman Allah’ın ayetleri ile nasihat edildikleri halde dinlemeyenleri kapsıyor. Yüce Yaradan her iki guruptan da, muhakkak intikam alacağının sözünü veriyor.

Muhakkak ki en şaşmaz söz, tek olan Allah’ın sözüdür.

Genel kategorisine gönderildi | DİNLERİ NE TEMSİL EDER için yorumlar kapalı

İSLÂM’A GÖRE ÖLÜ VE DİRİ İNSAN

İSLÂM’A GÖRE DİRİ İNSAN, AHİRET İÇİN ÇALIŞMA YAPANDIR

 

Enam Suresi 122: “Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine, insanlar arasında yürüyeceği bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, hiç, karanlıklar içinde kalmış, bir türlü ondan çıkamamış kimsenin durumu gibi olur mu? İşte kâfirlere, işlemekte oldukları çirkinlikler böyle süslü gösterilmiştir.”

Ayette bahsedilen ölü iken diriltilen insan, fiziki olarak öldükten sonra diriltilen değildir. Kendisine nur verilen kişidir. Nur verilmesi, Allah’ın hidayete erdirmesi anlamındadır. Hidayete eren insan artık, ihtiyaç fazlası dünya nimetleri yerine, gerçek ahiret nimetlerine ulaşmak için çalışır. Bu çabasıyla insanlar arasında saygı duyulan bir şahsiyet haline gelir.

Ayete göre, kâfirlere işlemekte oldukları çirkinlikler süslü gösterilmiştir. Bu sebeple sadece dünyevi nimetlerin peşinde koşarlar. Para, makam, şehvet hırsıyla çabalayan kişi, bunlara ulaştıkça zevklenir. Zevklendikçe hevesi ve hırsı artar. O kişi artık, para, makam ve şehvetin esiri olmuştur. Esir insan, karanlıklar içerisinde demektir. Eğer bir gün durumunu anlamazsa, içine düştüğü karanlıklardan çıkamaz.

Karanlıklar içerisinde kalmış bir insanın ölüden farkı yoktur. O, yaşayan bir ölüdür. Ahiret için kendisine faydalı olacak doğru dürüst birşey yapmamıştır. Kalbi durup bedeni toprakla buluşunca, arkasından onu hayırla anacak kimse de olmayacaktır. Dolayısıyla yaşadığı sürece ahiret için çalışmadığı gibi, toprağa düşünce arkasından onun ahiretine artı puan yazdıracak hiç kimse çıkmadığından ahiret defteri kapanmış olacaktır.

Ayete göre Yüce Yaradan’ın hidayet verdiği kişi de, hidayete ulaşmadan önce, çirkinlikleri süslü gösterilen insanlarla aynı konumdaydı. O da, ihtiyaç dışındaki dünya nimetlerinin peşindeydi. Dolayısıyla o da karanlıklar içerisindeydi. Bu sebeple o da, yaşayan bir ölü idi. Doğru yolu bulup ahiret için de çalışmaya başlayınca, İslâm açısından diri bir insan haline geldi.

Bakara Suresi 154: “Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler. Ancak siz bunu bilemezsiniz.” Al-i İmran Suresi 169 uncu ayette de, benzer ifade vardır. Yüce Yaradan bu ayetlerde Allah yolunda öldürülenlerin diri olduklarını vurgulamaktadır. Dirilikten ne anlamamız gerektiğini ise “Ancak bunu siz bilmezsiniz” diyerek, belki de konunun fiziki değil, mecazi bir anlamı olduğunu anlatmak istiyor.

Bu ayetlerde bahsedilenleri daha iyi anlayabilmemiz için bir başka ayete bakalım. Muhammed Suresi 4: “…..Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların amellerini asla boşa çıkarmayacaktır.” Yüce Yaradan burada Allah yolunda öldürülenlerin ölü olduklarını, ama gelecek bir zamanda, yani “din gününde” onların amellerini boşa çıkarmayacağını beyan ediyor.

Ayetlerden anlaşılan, Allah yolunda öldürülenler de, bedensel fonksiyonları durmuş her insan gibi ölüdürler. Ancak onlar, arkalarından dünya durdukça hayırla anılacaklardır. Böylece halen, ahiret için artı puan toplamaya devam etmiş olacaklardır.

İşte sadece dünya nimeti peşinde koştuktan sonra ölenlerle, Allah yolunda öldürülenler arasındaki fark tam olarak budur. Kehf 46ıncı ayette bahsedilen servet ve çocukları kendilerine süslü gösterilenler, Enam 122 de söylenildiği gibi, zaten yaşarken ölü idiler. Bedensel fonksiyonları bitip toprağa kavuşunca, artık onlar için her şey bitmiştir. Yaşarken ahiret için pek bir şey biriktirememişlerdir. Öldükten sonra ise belki de ahiret için aleyhlerine olacak şekilde kötü anılacaklardır. Yani her iki halde de ölüdürler.

Allah yolunda öldürülenlerin ise, ahiret için kazançları devam etmektedir. Sanki kendileri diridirler de, ahiret için çalışmaya devam ediyorlarmış gibi bir ortam olmaktadır.

Al-i İmran 185: “Her nefis ölümü tadacaktır. Ecirleriniz ancak kıyamet günü tamamlanacak; o vakit kim ateşten uzaklaştırılıp cennete konulursa işte o murada ermiştir. Yoksa dünya hayatı aldatıcı metadan başka bir şey değildir.”

Ankebut 57: “Her nefis ölümü tadacak, sonra döndürülüp bize getirileceksiniz.“ Eğer şehitler veya Allah’ın elçileri bizim anladığımız anlamda ölü olmasaydı, ayetlerde bu durum açıklanırdı. Demek ki ayrım yok. Her nefis ölümü tadacak. Sonra her nefis döndürülüp, Ona getirilecek. Hesap orada görülecek. O güne kadar ise, kişinin amel defteri açık olabilecek.

Ecirlerimiz kıyamet günü tamamlanacaksa, Yüce Yaradan’a döndürülmemiz de o gün olacaktır. Bu durum sadece Allah yolunda öldürülenler için değil, bu dünyada iken ölümsüz işler yapan her inanan insan için geçerlidir.

Kehf Suresi 46: “Mallar ve evlatlar, dünya hayatının süsüdür. Baki kalacak salih ameller (ölümsüz işler) ise, Rabbinin katında, sevap olarak da ümit olarak da daha hayırlıdır.”

Hz. İsa için de aynı ölü-diri durumu geçerlidir. Ama bu husus ayrı bir yazı ile irdelenecektir.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | İSLÂM’A GÖRE ÖLÜ VE DİRİ İNSAN için yorumlar kapalı

ALLAH’IN SÖZÜNÜN ÜZERİNE SÖZ OLAMAZ

MUHAMMED’İN DİN KONUSUNDAKİ SÖZLERİ, KUR’AN’A AYKIRI OLAMAZ

 

Hz. Muhammed (s.a.v.), gençliğinden itibaren örnek bir şahsiyet olmuştur. Ancak nihayetinde o da bir insandır. Yaptığı işlerde ve aldığı kararlarda hata yapabilir. Fakat dinle ilgili olarak Kur’an’a aykırı hiçbir söz söylemesi mümkün değildir.

Hakka Suresi 38, 39, 40. “Görebildiklerinize ve göremediklerinize yemin ederim ki, o (Kur’an), hiç şüphesiz çok şerefli bir elçinin (Allah’tan alıp tebliğ ettiği) sözüdür.”

  1. “O, bir şairin sözü değildir. Ne de az inanıyorsunuz!”
  2. “Bir kâhinin sözü de değildir. Ne de az düşünüyorsunuz!”
  3. “O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmedir.”

44, 45. “Eğer (Peygamber) bize isnat ederek bazı sözler uydurmuş olsaydı, mutlaka onu kudretimizle yakalardık.”

  1. “Sonra da onun şah damarını mutlaka keserdik.”
  2. “Hiçbiriniz de bu cezayı engelleyip ondan savamazdı.”
  3. “Şüphesiz Kur’an, Allah’a karşı gelmekten sakınanlara bir öğüttür.”

Kur’an’ın bütünü incelendiğinde başka hiçbir peygambere bu sertlikte uyarı yapılmadığı görülür. Kur’an’da örnekliğiyle övdüğü peygamberine, neden diğer elçilere söylenenlerden daha sert ikaz yapılmış olabilir.

Bilindiği gibi, diğer peygamberlerine gönderdiği kitaplar tahrif edilmişti. Bu son Kitabının korumasını Yüce Yaradan Kendisi üstlenmişti. Kur’an’ın indiği o dönemde, Allah’ın koruması altındaki bir Kitabın sözlerinin tahrif edileceği hayal bile edilemezdi. Ama gaybı tek bilen Allah, tahrifatın peygamberin sözlerini değiştirerek veya söylemediği şeyleri söylemiş gibi göstererek yapılmaya çalışılacağını biliyordu.

Bu sebeple yaptığı bu uyarıyı aslında, övdüğü Hz. Muhammed’e (s.a.v.) değil, peygamberi aracılığıyla Müslümanlara yapmıştı. Müslümanlara, “peygamber, Kur’an’a aykırı olarak bazı uydurulmuş sözler söyleseydi, onun şah damarını keserdik. Dolayısıyla peygamber Kur’an’dan farklı hiçbir şey söyleyemez. Peygamberin dinle ilgili bütün sözleri, Kur’an ile tamamen uyumludur” gerçeğini göstermek istiyordu.

O halde Kur’an’ı yorumlarken Kur’an’ın değil, peygamberin sözlerini esas almaya çalışmamız büyük bir hatadır. Peygamber özel hayatında, özel işlerinde hatalı söz söylemiş olabilir. Ama din konusunda Kur’an’dan farklı bir şey söylemeleri mümkün değildir.

Eğer bizler, Peygamberimizin vefatından sonra toplanılmasına dört mümin halifenin izin vermediği hadislere “aktaranlar güvenilir insanlardır” diyerek inanırsak, önce Yüce Yaradan’a hakaret etmiş oluruz. Herhangi bir insanın Allah’tan daha güvenilir olmasını (haşa!) nasıl düşünebiliriz?  Allah’ın elçisi olan bir peygamberin, din konusunda, Kur’an’dan daha güvenilir olmasını nasıl bekleyebiliriz?

Yunus Suresi 36: “Onların çoğu ancak zannın ardından gider. Oysa zan, hak namına hiçbir şeyin yerini tutmaz. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarını hakkıyla bilendir.”

Bizler, peygamberin sözleridir diyerek, Kur’an ile karşılaştırma yapmadan, duyduğumuz veya bir kitapta okuduğumuz sözlere göre yorum yaparsak, sadece zannın ardından gitmiş oluruz. Oysa zan, hak namına hiçbir şeyin yerini tutamaz.

Yunus Suresi 109. (Ey Muhammed!) “Sana vahyolunana uy ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”

Ayet Hz. Muhammed’e (s.a.v.) ve onun aracılığıyla bütün insanlarla inananlara hitap ediyor. Vahyolunana yani, Kur’an’a uy diyor. Uyarsanız da uymazsanız da Allah hükmü verinceye kadar bekleyin, sabredin diyor.

Bize düşen Allah’ın hükmü gelmeden önce tekrar düşünmektir. Yüce Yaradan’ın bizlere verdiği aklı kullanmaktır. Eğer kullanmazsak aşağıdaki ayetin muhatabı oluruz.

Yunus Suresi 100: “…..Allah pisliği (azabı) akıllarını kullanmayanların üzerine yağdırır.”

Allah’ım, bizlere verdiğin akıl, irade ve vicdanı, Senin gösterdiğin yolda kullanabilmemiz için bizlere yardımcı ol.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | ALLAH’IN SÖZÜNÜN ÜZERİNE SÖZ OLAMAZ için yorumlar kapalı

DİNLERDEKİ BAĞNAZLIK

DİNLERDEKİ BAĞNAZLIK, ANNE-BABA DİNİNE İNANMAKTAN GELİR

 

İnsanların büyük çoğunluğu, anne-babasının dinindendir. Anne-babası Budist olduğu için Budist’tir. Ataları Hıristiyan ise, çocuklar da Hıristiyan’dır. Müslüman ise, Müslüman’dır. Yahudi ise, Yahudi’dir. Velhasıl çocukların büyük çoğunluğu anne-babasından ne öğrendi ise, onu savunmaktadır.

Hâl böyle olunca, insanlar dinlerinin gerçek öğretilerini öğrenmeye ihtiyaç duymamaktadır. Anne-babasından öğrendikleri ile yetinmektedir. Bazı ebeveynler çocuklarının dinlerini daha iyi öğrenmeleri için din adamlarına gönderirler. Gönderdikleri Derviş, Papaz, Hoca, Haham her kim ise, anne-babanın din anlayışında olan kimselerdir. Ebeveynlerin çocuklarını, kendi anlayışından faklı düşünen din adamlarına gönderdiklerine pek rastlanmaz. Ancak çocuklar, anne-babasından habersiz giderlerse başka.

Yüce Yaradan doğuştan iman etmekle sonradan iman etmenin farkını bize şöyle gösteriyor. Nisa 136: “Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, derin bir sapıklığa düşmüş olur.”

Ayetin başındaki “Ey iman edenler!” sözünü yok sayarak ayeti anlamaya çalışalım. “Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin.” Bu Beyan ile Yüce Yaradan insanları iman etmeye davet ediyor.

 “Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, derin bir sapıklığa düşmüş olur.” Bu açıklama ile de iman etmeyip inkâr edenlerin konumunu ifade ediyor.

Şimdi ayetin başındaki “Ey iman edenler!” hitabı ile anlamaya çalışalım. Allah, zaten iman etmiş olanlara, “iman edin” diye sesleniyor. Burada bir çelişki olabilir mi? Kur’an ayetlerinde hiçbir çelişki olmaz.

O halde Yüce Yaradan, bizlerin anlamadan, irdelemeden iman etmemizi istemiyor. Bizlerden bilerek, hür irademizle seçerek yani gerçekten inanarak iman etmemizi istiyor. Allah nezdinde gerçek iman sahibi, şüphe etmekten korkmayıp araştıran, inceleyen sonunda Yüce Yaradan’ın gösterdiği yolu seçen kişidir.

İşte insanların çoğunluğu bilerek, seçerek gerçek anlamda iman etmedikleri için, bütün dinler ve öğretiler tahrif oluyor. Yüce Yaradan insanların bu kolaycılığını bildiği için son gönderdiği Kitabı olan Kur’an’ın korumasını bizzat Kendisi üstleniyor. Böylece bizlere araştırmak, irdelemek, karşılaştırma yapmak için güvenilir bir kaynak sunuyor.

Kur’an’ı koruma altına almasına rağmen, Müslümanlık tahrif olmuş durumda. Müslüman olmayan bir insan, Müslümanların genel haline bakarak Müslüman olmaz. Düşünelim ki Kur’an’ı Allah koruma altına almasaydı, gerçeği aramak isteyen bir kişi nasıl hakikate ulaşacaktı?

Kutsal Kitapları inceledikçe kafası karışan, karasız kalan hakikat yolcusu, çevresinde güvendiği insanların anlattıklarını esas alacaktı. Bir süre sonra güvendiği dağlara kar yağdığını görürse, bütün dünyası yıkılacaktı.

Şükürler olsun ki Yüce Yaradan, gemiciler ve gece yol alanlar için kutup yıldızını sabit tuttuğu gibi, dinlerin karanlığında yol alanlar için Kur’an’ı değişmeden muhafaza ediyor.

Genel kategorisine gönderildi | DİNLERDEKİ BAĞNAZLIK için yorumlar kapalı