ZALİMİN DİNİ OLMAZ

İSLÂM, ZALİMİN KİMLİĞİNE VE DİNİNE BAKMAZ

 

Bakara Suresi 193: “Hiçbir zulüm ve baskı kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Onlar savaşmaya son verecek olurlarsa, artık düşmanlık yalnız zalimlere karşıdır.”

Yaratıcı bizlerden, zulüm ve baskı kalmayıncaya kadar zalimlerle savaşmamızı istiyor. Zulüm ve baskıları yapanlar için bir sınıflama yapmıyor. Putperestlere, başka dinlere inananlara, bazı milletlere karşı savaşın demiyor. Zulüm ve baskılara karşı savaşın diyor.

Ayette, ‘zulüm ve baskılara karşı dilinizle karşı çıkın’ demiyor. Zulüm ve baskıyı, ‘kalbinizden buğz edin’ de demiyor. ‘Savaşın’ diyor.

Hud Suresi 116: “Şimdi sizden önceki devirlerde, fazilet sahipleri yeryüzünden bozgunculuğu yasaklar olsalardı. Lakin onlardan kurtuluşa erdirdiğimiz pek az kimselerden başka yoktur. O zulmetmekte bulunanlar ise, şımartıldıkları refahın ardına düştüler ve hep suçlu oldular.”

Yüce Yaradan, bizden önceki fazilet sahiplerinin zalimlere, bozgunculara karşı yeterince mücadele etmediklerini anlatıyor. Fazilet sahibi insanlar zalimlere karşı gerekli mücadeleyi yapmadıkları için, içlerinden pek azı kurtuluşa eriyor. Hâlbuki bozguncuları engelleselerdi, belki de hepsi kurtuluşa ereceklerdi.

Ayete göre zulmedenler, şımartıldıkları refahın ardına düştükleri için hep suçlu oldular. Demek ki zulmedenler kendiliğinden zulümlerinden vazgeçmedikleri için, Yaratıcı onlara mal, mülk vererek şımarmalarının yolunu açtı. Zalimler şımardıkça zulümlerini artırdılar. Sonunda ‘hep suçlu’ oldular.

Eğer biz bozguncuları yeryüzünden yasaklamazsak, gelecek nesiller de bizleri sorumlu tutacak. Biz başka konularda bazı güzellikler bile yapmış olsak, belki de Allah bizlerden çok azımızı kurtuluşa erdirecek.

İnsanların bir kısmı da zalime karşı olmak şöyle dursun, zalimleri bilerek veya bilmeyerek desteklemektedir. Hud Suresi 96-97: “And olsun ki, Musa’yı da ayetlerimizle ve bir açık delil ile Firavuna ve ileri gelenlerine gönderdik. Bunlar Firavunun emrine uydular. Firavun emri ise, doğru değildir.”

Ayet açık bir ifadeyle Hz. Musa’yı sadece Firavuna değil, ileri gelenlerine de gönderdiğini beyan ediyor. İleri gelenlerin ‘açık delillere’ rağmen, Firavunun emrine uyduklarını anlatıyor. Eğer Firavun zulmünü kendisi tek başına uyguluyor olsaydı, Yaratıcı, Hz. Musa’yı sadece Firavuna yollardı. Demek ki Firavun zulmünü, çevresi olmadan gerçekleştiremiyor.

Yüce Yaradan zalimleri sınıflandırmadığı gibi, bu ayetinde de, Firavunun çevresindekileri sınıflandırmıyor. ‘Firavundan menfaatlendikleri için onun zulmüne isteyerek destek verenlere gönderdik’ demiyor. Benzer şekilde ‘çevresindekilerden bazıları Firavunun azabından korktukları için mecburen onu destekliyorlar, onları ayrı tuttuk’ demiyor. Aksine bizlere Firavunun karısı Asiye’yi örnek veriyor.

Dolayısıyla İslâm, zalimin kimliğine ve dinine bakmaz. Zalime destek verenlerin hangi sebeple verdiklerine de bakmaz. ‘Biz zalimi iyi insan olarak görüyorduk’ demememiz için bizi uyarıyor. İsra Suresi 36. Ayet: “Bir de bilmediğin bir şeyin ardınca gitme….”

Bakara 193’te “din yalnız Allah’ın oluncaya kadar savaşın” deniliyor. ‘Din, yalnız İbrahim’in, Musa’nın, İsa’nın veya Muhammed’in getirdiği olana kadar’ demiyor. Peygamberlerinin getirdiklerini insanları değiştirebileceğini bildiğinden “din yalnız Allah’ın olana kadar” diyor.

Ayetin sonunda “artık, düşmanlık yalnız zalimlere karşıdır” denilerek, zalimlerden başkasına düşmanlık yapılmasının yanlış olduğu vurgulanıyor. Yani “efendim şunlar Allah’ın gönderdiği dini tahrif ettiler, onlar bizim düşmanımızdır” denilmeyecek.

Ancak kendi tahrifatlarına dayanarak insanlara zulmederlerse, işte o zaman zalimlere gereken yapılmalıdır. Yoksa zalimlerden başka kimse düşman değildir. Aksine belki de, Allah’ın dini anlatıldığında, anlatanın örnekliğinin de etkisi, Yüce Yaradan’ın takdiri ile doğru yolu bularak, kardeşlerimiz olacaklardır.

Allah’ım, zalimlere karşı yaptığımız mücadelemizde bizlere hak ve adaletten ayrılmamamız için irade gücü ver. Hak ve adaletten ayrılmadığımız sürece bizleri muvaffak eyle.

Senin her şeye gücün yeter.

Genel kategorisine gönderildi | ZALİMİN DİNİ OLMAZ için yorumlar kapalı

EBU ZER VE EMEVİLER

EBU ZER, MUAVİYE VE EMEVİLERİN ACI SONU

(Not: Bu yazı Aralık 2013 tarihinde yayınlanmıştı. Silindiğinden, sadece son cümle  eklenerek aynen yayınlıyoruz.)

Ebu Zer, fakir ve küçük bir kabile olan Gifari kabilesine mensuptu. Gözü pek ve atak bir yapısı vardı. Kervanların yollarını kesip, onları soyarak, bazense çobanlık yaparak geçinirdi. Hz. Muhammed’i duyunca Mekke’ye giderek sorular sormuş, cevaplarını alınca oracıkta kendi isteğiyle Müslüman olmuştu. Sonraki hayatında varlıklarını fakirlerle paylaşmış, haksızlığa, debdebeye, kibirle övünmeye karşı onurlu duruşuyla en sadık sahabeler arasına girmişti.

Ebu Zer, Hz. Osman’ın hilafeti esnasında halifenin gözünden düşmüştür. Osman bin Affan kendi akrabalarını İslâm Devletinin değişik vilayetlerine vali olarak tayin ediyor ve onlara devletin hazinesi olan Beytülmal’den kayırarak para aktarıyordu. Ebu Zer, her zaman yaptığı gibi, bu davranışın da İslâm anlayışına aykırı olduğu görüşünü savunuyordu. Bunun üzerine Şam’a sürüldü.

Ebu Zer Şam’da da tavizsiz tutumundan vazgeçmeyerek, Hz. Osman’ın yeğeni ve Şam vilayetinin valisi olan Muaviye bin Ebu Süfyan’ın şaşaalı hayat tarzını ve savurganlığını tenkit etti. Bunun üzerine Medine’ye geri gönderildi. Hz. Osman’ın Beytülmal’dan yaptığı usulsüz harcamalarını yine de tenkit etmekten vazgeçmeyince, doksan yaşlarındayken Medine çölü yakınındaki El-Rabaza kentine, eyersiz bir deve üzerinde, sadece tek kızı refakatinde sürgüne gönderildi. Sürgündeyken yalnız başına çölde vefat etti.

Hz. Osman’ın akrabalarını kayıran davranışları Müslümanların arasına nifak girmesine sebep oldu. Guruplaşmalar başladı. Sonunda Hz. Osman şehit edildi. Hz. Ali halife seçildi.

Muaviye, Hz. Osman’ın yeğeniydi. Hz. Ali’den, Hz. Osman’ın katillerini bulup cezalandırmasını istedi. Aralarında içtihat konusunda anlaşmazlık çıktı. Muaviye, Hz. Ali ile savaştı. Kendisinin halifeliğini ilan etti. Ama sonunda Hz. Ali halife kabul edildi. Hz. Ali şehit edildikten sonra Hz. Hasan halife seçildi. Muaviye bu durumu kabul etmedi. Savaştı. Sonunda tek halife oldu. Böylece Emevi hanedanlığını kurdu.

Artık Müslümanların tek halifesi olan Muaviye, hırsını dışarıya yöneltti. Müslümanların başlangıç heyecanlarının da etkisiyle, İslâm Devletinin sınırlarını Hindistan’dan Fas’a kadar genişletti. Yani görünüşte başarılı bir halife olmuştu. Ama Ebu Zer’in karşı çıktığı, Hz. Osman ile başlayan akrabalarını, yakın çevresini kayırarak zenginleştirme hataları, Muaviye ile doruğa çıktı.

Arap olmayan Müslümanlara yabancı anlamına gelen “Acem” denildi. Arap olmayanlar devlet görevlerine getirilmedi. Arap olanlardan da ya akrabalar, ya yağcılar, ya da fetihlerin nimetlerinden faydalanmak isteyenler görevlere getirildi.

Muaviye ölmeden önce oğlu Yezid’i halife tanımalarını emretti. Böylece halifelerin seçimle değil, babadan oğula geçmesi başladı. Sonuna kadar da halife olan sülaleler değişmesine rağmen, aynı anlayış devam etti.

Aslında Muaviye oğlunu halife seçin diyemeden vefat etseydi, muhtemelen değişen bir şey olmazdı. Çünkü Muaviye kendisine karşı çıkabilecek onura sahip bütün Müslüman ileri gelenlerini, sert bir şekilde sindirmişti. Karşısına çıkabilecek güç kalmamıştı. Muaviye’nin çevresinde sadece yağcılar, itibar değil ikbal peşinde koşanlar, kapı kulları kaldığından bunlar yine oğlu Yezid’i halife seçerlerdi. Böylece seçimle başa gelmiş görünürlerdi.

Hatta imkânlar olsaydı ve o dönemdeki halk oy kullansaydı yine Yezid seçilirdi. Çünkü ortada ganimetlerin getirdiği bir zenginlik vardı. Bu zenginlikten Emevi sülalesinin yöneticileri ve çevrelerindeki ikbal bekleyenler bolca faydalanıyorlar ve şatafat içerisinde yaşıyorlardı. Hem de Kuran’daki “Yiyiniz, içiniz ama israf etmeyiniz” emrine rağmen lüks içerisindeydiler. Fakat Emevi yöneticiler halkı da ihmal etmiyorlar, onlara da sus payı veriyorlardı. Halkın gözüne sokacak şekilde ibadet etmekten ve yetimlerin haklarını kuruşuna kadar koruduklarını söylemekten geri kalmıyorlardı. Ehli Sünnet’i de yanlış yapmakla suçluyorlardı.

Emevi hanedanı, Ebu Zer’in hayatından hiç ders almamış gibiydiler. Ebu Zer, Müslüman olmadan önce kötü işler yapıyordu. Müslümanlığın gerçek anlamda ne olduğunu Hz. Muhammed’den ve Kuran’dan öğrenince tamamen değişti. Çünkü yaşadığı hayatın kötülüklerini, pisliklerini çok iyi görmüştü. Yaptığının sonunun olmadığını anlıyordu.

Emevi hanedanının kurucusu Muaviye’nin babası Ebu Süfyan bin Haris ise, Mekke’nin fethine kadar Müslümanların amansız düşmanı bir kişiydi. Hz. Muhammed’in kendi iktidarını elinden almasına içerliyordu.

Bu anlayışta oldukları için Emeviler iktidar hırsına kapıldılar. Kendileri gibi düşünmeyen bütün Müslüman ileri gelenlerini dışladılar. Kendilerine itiraz eden ve uyaran herkesi çeşitli yollarla susturdular. Yolsuzluklarını ve debdebelerini sürdürdüler. Devletin kurallarını istedikleri gibi kendi menfaatlerine değiştirdiler. Bununla da yetinmediler, İslâm’ın kurallarını değiştirmeye başladılar.

Yükselen cılız itirazlar karşısında, kendilerinin doğru yolda olduklarını iddia ettiler. Buna rağmen kendilerinin hutbelerini dinleyen olmayınca o dönemin TV yayınları yerine geçen Cuma Hutbelerini, namazdan önceye aldılar. Zorla kendilerini dinletmeye çalıştılar. Böylece insanların düşüncelerine de hükmettiklerini zannettiler.

Fakat bu davranışları aksine insanlarda öfkenin birikmesine yol açtı. Öfke sonunda patladı. Müslüman halktaki fetih heyecanının doruk noktada olduğu yıllarda, o dönemlere göre kısa sayılabilecek bir süre olan 90 yıl sonra iktidardan indirildiler. İndirenler Peygamberimizin amcası Abbas’ın soyundan gelen Abbasilerdi. Ama buna rağmen Emevilerin yaptıkları karşısında hırslarını alamadılar ve Emevi hanedanının yaşayan ve vefat etmişleri dâhil, birçoğuna Müslümanlığa yakışmayacak bir hırsla zulmettiler.

Günümüzde Ebu Zer, çektiği bütün sıkıntılara, dışlanmalara rağmen en sadık sahabelerden biri olarak bilinir. Hakkında güzel dualar edilir. Ama bütün mezhepler Muaviye’yi, İslâmiyet’i dünyevi hırslarına alet ederek rayından çıkarmış biri olarak görür.

Kuran, ecirlerimizin kıyamet gününe kadar süreceğinin müjdesini verdiğine göre tarihten ders alıp almamak artık bize kalmış. Yani Allah’ın bize gösterdiği iki yoldan birini seçmek tamamen bizim elimizde. Başkalarını suçlayamayız.

Ebu Zer, henüz soyguncu iken Peygamberimizin cevapları karşısında Müslümanlığı kabul edince Peygamberimiz bile şaşırarak “Allah dilediğine hidayet veriyor” demiştir. İşte işin can alıcı noktası buradadır.

Her ne kadar yanlışlıklar yapmış olursak olalım, yanlışlarımızdan dönerek, davranışlarımızda Allah’ın hidayetine mazhar olacak değişikliği gösterebilmemiz duasıyla…

Yoksa her iki dünya da, cehennem olur.

Genel kategorisine gönderildi | EBU ZER VE EMEVİLER için yorumlar kapalı

İYİLİKLERİN KARŞILIĞI

İYİLİK YAP DENİZE AT, BALIK BİLMEZSE ‘HÂLİK’ BİLİR

 

Başlıktaki Türk atasözü aslında, Türklerin tarih boyunca sahip oldukları bir anlayıştır. 730’lu yıllarda yazılan Orhun Anıtlarında, Bilge Kağan’ın sözlerinde bu anlayışı görmek mümkündür.

Balkan Bulgar Türklerinin hakanı Kurum Han’ın 810’lu yıllardaki sözleri de, bu anlayışın göstergesidir. “Doğru insanı ve yalancıyı Tanrı bilir. Biz Bulgarlar, Hıristiyanlar (Bizanslılar) için çok iyilikler yaptık. Ancak onlar bunu çabuk unuttu. Fakat Tanrı biliyor.”

İyilik yapmanın güzelliğine, Yüce Yaradan’ın kelâmı olan Kur’an’da çok dikkat çekilir. İyilik konusundaki ayetlerin sayısı çok fazladır. (Rahman 60, Mü’minun 61, Mürselât 44, Mücadele 9, Kasas 54 Zumer 10, Kasas 84 vb.) Ayetlerin hemen hepsi iyiliği över bir yapıdadır. Aşağıda bazılarını vereceğimiz bu ayetleri okuyunca insan, hayatın anlamının ‘iyilik yapmak’ olduğunu düşünür.

Enam Suresi 160: “Kim bir iyilik yaparsa, ona on katı vardır. Kim de bir kötülük yaparsa, o da sadece o kötülüğün misliyle cezalandırılır ve onlara zulmedilmez.”

Zumer 34: “Onlar için Rableri katında diledikleri her şey vardır. İşte bu, iyilik yapanların mükâfatıdır.”

Ayetlerin bazısından anlaşılan, iyilik yapanların mükâfatları sadece ahiret hayatında verilmemektedir. Allah bu dünya hayatında da, yapılan iyiliğin karşılığını vermektedir. Ancak çoğunlukla verilen bu karşılık, iyilik yapan insanın eliyle olmamaktadır.

İşte, başlıktaki atasözü bunu anlatmaktadır. Allah aşağıdaki ayetle bizlere, “iyilik yaptığım bazı insanlardan tersine nankörce davranışlar gördüm” diye düşünmememizi öğütlüyor.

Bakara Suresi 148: “Herkesin yöneldiği bir yön vardır. Herkes kendi yönüne döner. Haydi, hep hayırlara koşun, yarışın! Nerede olsanız Allah hepinizi bir araya getirir. Şüphesiz, Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.”

Demek ki, her insanın yöneldiği ayrı bir yön vardır. İyilik edilen kişinin yönü, iyilikle karşılık vermek yönünde olmayabilir. Dolayısıyla bizler, iyiliğimize karşılık kötülük görsek bile, başkalarına yine iyilik yapmaktan geri durmamalıyız.

Eğer biz bu anlayışta olursak, ayette bahsedildiği gibi Yüce Yaradan, iyilik yapanları birbiriyle karşılaştırır. Dolayısıyla bizler iyilik yapmaya devam ettikçe, iyilikseverleri bir araya getirerek, yanlışa düşmemeleri için bu dünya hayatında koruma altına alabilir.

Bazı insanlar, dünyanın pırıltılı zevklerine dalarak yeterince iyilik yapmamış olabilirler. Hattâ çoğu zaman insanlara kötülük yapmış olabilirler. Allah, bu insanlara da kapıyı açık tutuyor ve Kur’an’ında böylelerine yol gösteriyor.

Neml Suresi 11: “Ancak kim zulmeder de (kötülük yapar) sonra (yaptığı) kötülüğün yerine iyilik yaparsa bilsin ki şüphesiz Ben çok bağışlayıcıyım, çok merhamet edenim.”

O halde hangi konumda olursak olalım, umudumuzu yitirmeyelim. Yeter ki yanlışımızdan dönerek, iyilik yapacak zamanı bulabilelim. Yüce Yaradan “sapkınlardan başkasının umudunu kesmeyeceğini” belirtmektedir.

Sapkınların durumuna düşersek, Firavun’un başına gelenler bize iyi bir ders olmalıdır. Allah’ın bize aktardığı gibi, Firavun boğulacağını anlayınca inadından vazgeçti. “Ben de Musa’nın Allah’ına inandım” dedi. Ama Yüce Yaradan “Ya öyle mi! şimdi ha!” diyerek inanmasını kabul etmedi.

Allah’ım, insanların gönderdiğin ayetleri anlayabilmeleri için onlara anlayış ihsan eyle.

Şüphesiz, Senin her şeye gücün yeter.

Genel kategorisine gönderildi | İYİLİKLERİN KARŞILIĞI için yorumlar kapalı

TİTO’NUN SON DÜŞÜNCELERİ

TİTO’DAN TARİHİ İTİRAFLAR

 

(Not: Bu yazı Kasım 2013 tarihinde yayınlanmıştı. Silindiğinden son paragraf eklenerek aynen yayınlıyoruz.) 

Salih Gökkaya, komünizm fırtınalarının bütün dünyayı kasıp kavurduğu bu günlerin birinde “Türkiye Komünist Talebe Teşkilatı Başkanı” sıfatıyla Yugoslavya Devlet başkanı Mareşal Josifp Broz Tito’nun (1892- 1980) şeref misafiri olarak Belgrad’a davet edilir.

Ömrünün son günlerini geçirmekte olan Tito’yu ziyaret ettiklerinde, hayatını komünizme adayan bu ihtiyar liderin pişmanlık içinde dudaklarından dökülen şu itiraflar, apayrı bir tarihi kıymet ifade etmektedir:

Yoldaşlar, ben ölüyorum artık… Ölümün ne derece korkunç bir şey olduğunu size anlatamam. Anlatsam bile sıhhatli ve genç olan sizler, bu yaşta bunu anlayamazsınız. Düşünün; ölmek, yok olmak… Toprağa karışmak ve dönmemek üzere gidiş… İşte bu çıldırtıyor beni… Dostlarımızdan, sevdiklerimizden, unvan ve makamlardan ayrılmak… Dünyanın güzelliklerini bir daha görememek… Ne korkunç bir şey anlamıyor musunuz?

Yoldaşlarım, sizlere açık bir kalple itirafta bulunmak istiyorum: Ben öldükten sonra toprak olacaksam, diriliş, ceza veya mükâfat yoksa benim yaptığım mücadelenin değeri nedir söyleyin bana? Ha yoldaşlarımın kalbine gömülecekmişim veya alkışlanacakmışım neye yarar?

Ben mahvolduktan sonra, beni alkışlayanların takdir sesleri, kabirde vücudumu parçalayan yılan ve çıyanları insafa getirir mi? Söyleyin bu gidiş nereye? Bunun izahını Marks, Engels, Lenin yapamıyor.

İtiraf etmek zorundayım;  Ben Allah’a, peygambere ve ahrete inanıyorum artık. Dinsizlik bir çare değil. Düşünün, şu kâinatın bir Yaratıcısı, şu muhteşem sistemin bir kanun koruyucusu olmalıdır…

Mazlumca gidenlerle, zalimce gidenlerin hesaplaşma yeri olmalıdır. Hakkını alamadan, cezasını görmeden gidiyorlar. Böyle keşmekeş olamaz. Ben bunu vicdanen hissediyorum. Öyle ki, milyonlarca suçsuz insanlarla yaptığımız eza ve zulümler, şu anda boğazıma düğümlenmiş bir vaziyette…

Onların ahlarına kulak verecek bir merci olmalı… Yoksa insan teselliyi neren bulacak? Bunların bir açıklaması olmalı…

Marks bu mevzuda halt işlemiş. Uyuşturmuş beynimizi.

Nedense ölüm kapıya dayanmadan bunu idrak edemiyoruz. Belki de göz kamaştırıcı makamlar buna engel oluyor. Ben bu inancı taşıyorum yoldaşlarım, sizler de dersiniz deyin!”

Tito’nun idrak ettiği bu anlayışın darısı, Müslüman bir ülkede doğduğu için Müslüman diye bilinen ama, göz kamaştırıcı makamlarının ve zenginliklerinin uyuşturduğu beyinleriyle, Allah’ı unutanların başına.

Genel kategorisine gönderildi | TİTO’NUN SON DÜŞÜNCELERİ için yorumlar kapalı

DEĞİŞEN DÜNYA

DEĞİŞEN DÜNYAYA AYAK UYDURMAK

(Not: Bu yazı Nisan 2014 tarihinde yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz.)

Derler ki; “Tarih, bir riski hesap etmeniz ya da bir fırsat üzerinde düşünmeniz için gereken zamandan daha hızlı değişiyor.”

İşte tam bu sebeple, değişen dünyaya ayak uydurmanın yegâne yolu, sürekli öğrenmek ve öğrendiklerinden ders çıkararak uygulamaya geçirmektir.

Değişimi anlamayan yöneticiler ne yaparlar? Böyle yöneticiler, büyük bir saflık içinde güvenlik elemanlarına ve elektronik kapı anahtarlarına bel bağlarlar. Oysa temizlikçiler, sekreterler, personel kadrosunun çeşitli kademelerinde bulunan kişiler, kendilerine para teklif edilerek ya da şantajla baştan çıkarılabilirler.

Bazıları da insanları kandırmayı sürdürerek ayakta kalmaya çalışırlar. Hâlbuki bütün dünyada kabul gören bir anlayış şöyle der: “Herkesi bir zaman kandırabilirsiniz, hattâ bazılarını her zaman kandırabilirsiniz. Ama herkesi her zaman kandıramazsınız.”

Değişen dünyada başarılı olması beklenen yöneticiler, sorunları örterek yok sayanlar veya sorunun bir parçası olanlar olmayacaklardır. Geleceğin yöneticileri çözüme odaklanmış, çözümlerini hak ve adalet üzerine düşünen insanlar olacaktır.

İnsanları kandırarak ayakta durmaya çalışan yöneticiler için hem bu dünyada mutlaka azap vardır, hem de ahirette onları sorgu beklemektedir. Ama hak ve adaletle çözüme odaklanmış yöneticiler için iki dünya mutluluğu bir arada olur. İnsanlara hizmet etmiş olmanın zevkini, huzurunu ve itibarını bu dünyada yaşarlar. Ahirette de sorgularını kolayca geçmeleri beklenir.

Her insanın içerisinde hem evliyalık hem de eşkıyalık anlayışı barınır. Bunların arasında ince bir çizgi vardır. Bu sebeple insanları önce kazanmak için gayret sarf edilmelidir. İnsanları kaybetmek, onlara tek seçenek olarak eşkıyalığı bırakmak kolaydır. Biz zor olana talip olarak onları kazanmaya çalışmalıyız.

Fakat insanları kazanmaya çalışmanın sınırını bilemezsek bu defa başka masum insanların da zarar görmesine vesile oluruz. Bu sebeple nasihatten, uyarıdan anlamayanları insanlara ibret olacak şekilde cezalandırmalıyız.

Allah’ım; geçmişinin yanlışlarından kurtulmak isteyenlere yardım et, onlara yol göster, iradelerini güçlendir, sabır ve sebat ver. Geçmiş hatalarını görerek yanlıştan dönenlere de, mağfiret et Allah’ım.

Yaşanabilir bir dünya için cesaretle mücadele ederek hak ve adaletle hükmedenleri de, Naim Cennetinin varislerinden yap Allah’ım.

Genel kategorisine gönderildi | DEĞİŞEN DÜNYA için yorumlar kapalı

ALLAH KÂİNATI İNSAN İÇİN KURGULAMIŞ

ALLAH, YAKIN KÂİNATI DÜNYA İÇİN, DÜNYAYI İNSAN İÇİN KURGULAMIŞ İKEN, İNSAN NE YAPIYOR?

 

Fussilet Suresi 10. “O, dört gün içinde (dört evrede), yeryüzünde yükselen sabit dağlar yarattı, orada bolluk ve bereket meydana getirdi ve orada rızık arayanların ihtiyaçlarına uygun olarak rızıklar takdir etti.”

  1. “Sonra duman hâlinde bulunan göğe yöneldi; ona ve yeryüzüne, ‘İsteyerek veya istemeyerek gelin’ dedi. İkisi de, ‘İsteyerek geldik’ dediler.”
  2. “Böylece onları, iki günde (iki evrede) yedi gök olarak yarattı ve her göğe kendi işini bildirdi (kanunlarını vahyetti). Yakın göğü ışıklarla donattık ve onu bozulmaktan koruduk. İşte bu, mutlak güç sahibi ve hakkıyla bilen Allah’ın takdiridir.”

Ayetlerin anlattığına göre Yaratıcı, yedi gök yaratmış. Dünyaya yakın göğü ışıklarla donatmış. Bizim kâinat dediğimiz belki de, ayette yakın gök olarak bahsedilen ve ışıklarla donatılan bölgedir. Allah, Kendi oluşturduğu bu bölgeyi de koruma altına alarak, dünyanın düzeninin bozulmasını önlemiştir.

Nahl Suresi 12. “O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Bütün yıldızlar da O’nun emri ile sizin hizmetinize verilmiştir. Şüphesiz bunlarda aklını kullanan bir millet için ibretler vardır.”

Biz yakın göğe sonsuz dediğimize göre, yedi gök kavramını hayal bile edemeyiz. Yaratıcı, dünyanın sisteminin tıkır tıkır işleyebilmesi için bizim sonsuz dediğimiz kâinatı yaratmış. Günümüzde bilim insanları araştırdıkça bu gerçeği daha iyi anlıyorlar.

Nahl 5. “Hayvanları sizin için yarattı….”

  1. “Sizin için yeryüzünde çeşitli renk ve biçimlerle yarattığı şeyleri de sizin hizmetinize verdi. Öğüt alan bir toplum için bunda ibretler vardır.”
  2. “O, taze et yemeniz ve takınacağınız süs eşyası çıkarmanız için denizi sizin hizmetinize verendir. Gemilerin orada suyu yara yara gittiğini görürsün. (Bütün bunlar) O’nun lütfundan nasip aramanız ve şükretmeniz içindir.”

Ayetlerden anlaşılan, Yüce Yaradan yeryüzündeki bütün canlı ve cansız varlıkları da biz insanlar için kurgulamış. Dünyadaki her şeyi insanların hizmetine vermiş. Yeryüzündeki bu hizmetin hiç aksamaması için, aklımızın almayacağı sonsuzluktaki kâinatı oluşturmuş.

Bir insanın yaşaması için yapılanları hayal bile etmemiz mümkün değil. Allah’ın kurduğu düzendeki mükemmelliği zaten anlayamayız. Ama hiç olmazsa insanların bakış ölçeğiyle baktığımızda, bizim için Yüce Yaradan’ın yaptıklarını hayal etmeye çalışalım.

Sonra da, bize iyilik yapan bir başka kişiye karşı neler hissettiğimizi düşünelim. Tam donmak üzere olduğumuz sırada tesadüfen gelip bizi kurtaran birisine ömür boyu minnettar kalırdık.

Peki, hayal bile edemediğimizden sonsuz diye nitelediğimiz bir sistemi, hem de birkaç kişi için değil, bütün insanlar için hiç eksiksiz olarak oluşturan Allah’a nasıl şükretmeliyiz?  İnsanlar olarak bizlerin bozmaya çalıştığımız ekolojik düzeni, bize rağmen koruyan Yüce Yaradan hakkında ne düşünmeliyiz?

Yeryüzündeki canlıların en üstünü kıldığı için, bizlere akıl, irade ve vicdan verdiği için ne yapmalıyız? Bize ve bizden doğacak bütün çocuklarımıza, torunlarımıza da aynı yapıyı vereceğini bildiğimiz Yüce Yaradan’a nasıl karşılık vermeliyiz?

Allah’ım, verdiğin nimetlere layık kullar olabilmemiz ve bu dünyaya güzel eserler bırakabilmemiz için, bizlere, gösterdiğin yolları anlayacak anlayış ihsan eyle.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | ALLAH KÂİNATI İNSAN İÇİN KURGULAMIŞ için yorumlar kapalı

ALLAH’IN ORDULARI

SAFFAT SURESİ 173: “BİZİM ORDULARIMIZ MUTLAKA GALİP GELECEKTİR.”

(Not: Bu yazı Mart 2014’te yayınlanmıştı, silindiğinden tekrar yayınlıyoruz.)

Allah kâinatı oluştururken sonradan yaratacağı sanki, insanlara göre sistemini kurmuştur. İnsanların da huzurlu yaşayabilmeleri için sürekli yardımcı olmuştur. Bu yardımları bizlere verdiği akıl ve duygular sistemiyle zaten süreklidir.

Ancak akıllarını nefislerinin emrine verenleri de uyarmak için, her dönem uyarıcılar göndermiştir. Allah, doğrudan görevlendirdiği uyarıcıların haricinde çok sayıda insana, ilkeli davranışlarından dolayı destek vererek, onların insanlara güzel örnek olmalarına, insanları uyarmalarına vesile olmuştur.

Bütün bu uyarılarından anlamayanları, yolsuzlukları ve soysuzlukları kendileri yaptıkları halde başkalarını suçlu gösterenleri, halka imanlı (suret-i Hak’tan) görünüp tam tersini yapanları da, en sert şekilde cezalandırmıştır. Allah’ın asıl askerleri her zaman galip gelmiştir.

Allah’ın doğrudan gönderdiği uyarıcıların dışındaki bazı güzel insanlar da, insanlığın geleceği için çaba sarf etmişlerdir. Fazla bilinmeyen birkaç örnek verelim:

JONATHAN SWİFT

İnsanlığın kurtuluşunu ancak ve ancak iyilik ve merhametin diriltilmesinde, Tanrıya karşı içten bir sevgi ve saygı duyulmasında gören Güliver tiplemesinin yazarı, yazdığı yazılarında ki tüm kahramanlar aslında kendisidir.

Swift, Londra’da parti mensuplarını, politikacıları, bakanları, milletvekillerini, saray adamlarını yakından incelemiştir. Bu insanların çoğundaki korkunç derecede çirkin bir hal almış olan partiler ve mezhepler arası kavgaların ve çıkarcılığın iğrenç diye nitelediği iç yüzünü görmüştü. Toplumların çürük temellere dayandığını anlamıştı. Yüksek mevkilere gelmek için hiçbir hileden çekinmeyen, kendi çıkarlarını toplum çıkarlarından üstün tutan, hiçbir iyiliğin kadrini bilmeyen, birbirini kıskanan ama birbirinin yüzüne gülen, bilgisiz, ahlaksız, soysuz kimseler karşısında nefretle geriye çekilmiş, bir devleti asıl bu gibi insanların yıkacağı kanaatine varmıştı.

 “Bu dünyada bedel ödemeden ahirette güzelliğe ulaşılamaz.”

SHAKESPEARE

Tiyatroda hizmetçi iken kendini geliştirdi. Bu dünyada cefa olmadan sefanın yaşanamayacağını, yaşansa bile öncekine göre haz alınamayacağını savundu.

Zira kötüler önce mutsuz kişilerdir. Neden başka intikamlara yol açacak olan intikama başvurmalı? diyerek insanlara yol göstermeye çalıştı.

ISAAC NEWTON

Bilimde Allah’a ulaşmaya çalışan adamların içerisinde anıldı.

“Kendimi çok mesut ve bahtiyar hissediyorum. Çünkü Yaratıcının ne olduğunu, O’nun bize neler verdiğini ve bizim de gerek birbirimize karşı ne gibi sorumluluklar taşıdığımızı kâinatın gücü ve muhteşem ışığı altında açıkça görebiliyorum.”

Newton hiçbir zaman gururlanmaz, kendini övmezdi: “Ben ne yaptımsa, benden önce gelen devlerin omuzlarına oturarak yaptım” derdi.

DOSTOYEVSKİ

“Evet, ölüm zor ama birde ebediyen bu yeryüzünde yaşayacağınız düşünsenize… Çekilmez be! Vallahi çekilmez” diyen Dostoyevski’nin haksız olduğunu düşünen var mıdır? Çünkü her hayat içerisinde huzur kadar güçlükleri ve acıları da barındırır.

Tembellik onun harcı değildir. Mutluluk içerisinde bir an olsun gevşemesine, dinlemesine imkân yoktur, çünkü yolu sonsuza kadar uzanmaktadır.

Evinin duvarına şu ibareyi asmıştı: “Bu evde makam, şan şöhret para geçerli değildir.”

LEON TOLSTOY

“On cilt felsefe kitabı yazmak, bir tek ilkeyi uygulamaktan daha kolaydır.”

Gerçek mutluluğun namuslu yaşamak olduğunu söyleyen Tolstoy, hayatın anlamının sevgiye dayanan çabada gizli olduğunu ifade etti.

Tolstoy denilince akla sabır gelir. O, “Deha, sabırdır” sözünü açarak şöyle demiştir: “Elbette ki öyledir, ama sadece sıkıntılara sabırlı bir kimse olmak manasında değil; elindeki işi, ona koyabileceğin her şeyi koymadan bırakmamak manasındadır.”

Tolstoy: “İsa gibi, Muhammed gibi, Buda gibi, Konfüçyüs gibi merhamet ve bilge sahibi insanların yeryüzüne Allah tarafından gönderildiklerine inanıyorum.”

Hepsi de zorluklara karşı ilkelerinden taviz vermeden mücadele etmiş insanlara verilecek örnekler çok. Hepsinden Allah razı olsun. Diğerlerini biz kendimiz araştıralım. Kendimiz dersler çıkaralım.

“Zararın neresinden dönülürse kârdır” derler. Allah da sonsuz merhametiyle bizleri zarardan dönmeye davet ediyor. Zumer Suresi 35. ayet: “Çünkü Allah onların daha önce yaptıkları amelin en kötüsünü bile kefaretle örtüp, onlara yaptıklarının en güzeliyle karşılık vermek için.”

Dünyaya güzel eserler bırakmaya çabalayarak iyi anılmak da bizim seçimimiz, Neron, Nemrut, Firavun, Karun vb. gibi anılmak da bizim seçimimiz.

Ahirette Allah’ın bize vereceği karşılık ise, zaten kaçınılmaz. İster kabul edelim, ister etmeyelim. Fakat insanların dikkat etmediği bir husus; bu dünyada yaptıklarımızın bir bölümünün karşılığını, Allah’ın bizlere bu dünyada verdiğidir.

Bakara 251: “…..Allah’ın bazı insanları bazılarıyla def etmesi olmasaydı, yeryüzünde huzur kalmazdı…”

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | ALLAH’IN ORDULARI için yorumlar kapalı

İLİM VE ZENGİNLİK

İSLÂM’DA İLİM VE ZENGİNLİK

Bu dünyada, insanların istedikleri iki tür servet vardır. Birisi ilimdir. Diğeri mülktür.

Hz. Muhammed’in (s.a.v.) bir hadisine göre Allah’ın “ilmi isteyene, zenginliği istediğime veririm” dediği ifade edilir. Bu hadiste olduğu gibi, Allah’ın zenginliği istediğine verdiğini düşündüren bazı ayetler; Sebe 36, Rum 37, Zumer 52, Ankebut 62’dir. Bu ayetlerde “Bilmiyorlar mı ki Allah, rızkı dilediğine bol bol verir, dilediğinden de kısar. Şüphesiz, bunda inanan bir kavim için ibretler vardır. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir” şeklinde birbirine yakın anlamda ifadeler vardır.

Rızkı veren Allah’tır. Hattâ Kur’an, kendi rızkını taşıyamayacak kadar küçük yaratıkların bile rızkını Yüce Yaradan’ın verdiğini görmemizi istemektedir. Dolayısıyla bize düşen Yüce Yaradan’ın ilmini sorgulamak değil, bir önceki yazımızda belirtildiği gibi çalışmaktır.

Çalışıyorum, ama zengin olamıyorum diye hayıflanmak da yanlıştır, bu zenginliği ben kendim kazandım diye kibirlenmekte yanlıştır. İkisi de Allah’ın müminlerde görmek istemediği anlayıştır. Yüce Yaradan insanları farklı özelliklerde yaratmıştır. Kendisine fazla nimet verdiği her insandan da, az nimet verdiği insanlara haklarını vermesini emretmiştir. Aslında mümin bir kişi bilir ki, haklının hakkını vermesi, kendi lehinedir.

Bakara 245. “Kimdir Allah’a güzel bir borç verecek o kimse ki, Allah da o borcu kendisine kat kat ödesin. (Rızkı) Allah daraltır ve genişletir. Ancak O’na döndürüleceksiniz.”

Bakara 219, Hadid 11 ve 18, Teğabün 17, Müzemmil 20 gibi ayetlerde de aynı konu benzer ifadeler ile anlatılmıştır.

Demek ki, bize rızkı veren Yüce Yaradan’dır. Bize verdiği rızkı ihtiyaç sahibi insanlara dağıtırsak, Allah’a borç vermiş oluyoruz. Bu ne güzel bir lütuftur. Veren Allah, dağıtan biz, ama karşılığında kat kat fazlasını alan yine biziz. Çünkü Allah Kendisine bu borcu verene, kat kat ödeyeceğini ifade etmektedir.

Allah bizim verdiğimiz borcun ödemesini ister bu dünyada isterse ahirette yapar. Enfal Suresi 67: “…Siz dünya malını istiyorsunuz, Allah ise Ahreti kazanmanızı diliyor ve Allah azizdir, hâkimdir.” Dolayısıyla Yüce Yaradan her şeyi hakkıyla bilendir.

Diğer taraftan “Allah rızkı daraltır ve genişletir” derken, zenginlerin hep zengin kalmayacağını, fakirlerin de hep fakir kalmayacağını, kulların çalışmalarına ve niyetlerinin ne olduğuna bağlı olarak, durumlarının değişeceğini ifade etmektedir.

Ayet “sonunda O’na döndürüleceksiniz” diyerek bu dünyadaki mülk ve ilimin, Allah’ın emirleri doğrultusunda harcanılmadığı sürece, hiçbir şeye yaramayacağını ifade etmektedir.

Necm 33-34: “Yüz çevireni ve malından biraz verip sonra cimrilik edeni gördün mü?” diye sorar. Kur’an’ın geneline bakıldığında Yüce Yaradan, cimrilik yapmayın demektedir (İsra 29 gibi). Necm Suresi 33 ve 34ncü ayetlerin sonundaki “gördün mü?” sorusundan, cimrilik edenlerin bu dünyada da cezalandırıldıkları anlaşılmaktadır. Nitekim cimrilerin servetlerini sürekli artırdıkları görülmemiştir. Ayrıca cimriler, ihtiyaçları için bile servetlerini harcarken tereddüt ederler.

Al-i İmran Suresi 180: “Allah’ın fazlından kendilerine bahşettiği şeye cimrilik edenler, sakın onu kendilerine hayırlı sanmasınlar. Hayır! O, onlar için bir şeydir; yarın kıyamet günü o kıskandıkları mal boyunlarına dolandırılacak. Kaldı ki göklerin ve yerin mirası hep Allah’ındır. Ve Allah her ne yaparsanız haberdardır.”

Kur’an insanlar için “hayrı ister gibi şerri istemektedirler” der. Biz geleceği bilmeyiz. Geleceğin ilmi sadece Yüce Yaradan’ın yanındadır. Dolayısıyla Yüce Yaradan’dan zenginliği değil, bizim için hayırlı olanı istemek gerekir.

Bilindiği gibi Yüce Yaradan, ilim sahiplerine Kur’an’da ayrı bir önem vermektedir. Ta-Ha Suresi 114. Ayet: (Hz. Muhammed’e hitaben)… ‘Rabbim, benim ilmimi artır’ de!” Ayrıca Bakara Suresi 269. ayet: “Allah, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verildiyse ona çok hayır verilmiştir. Ancak, öz akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar.”

Ayetlerden anlaşılan, insanın sahip olduğu servet açısından bakılınca, ilim ve hikmet verilenlere daha çok hayır verilmiş oluyor. Mülk ise her an geri alınabiliyor. Yine Kur’an’a göre, fazla mülk verilenler yoldan çıkıp azabiliyorlar. Böylece hem bu dünyada huzursuz oluyorlar, hem de ahiretlerini zora sokuyorlar.

Allah’ım, Seni daha iyi anlamak ve anlatmak için, ilim ve hikmetimizi artır. Senin yolunda harcanmak üzere, mülk ve saltanatımızı artır.

Genel kategorisine gönderildi | İLİM VE ZENGİNLİK için yorumlar kapalı

İSLÂM VE ÇALIŞMA

İSLÂM’DA ÇALIŞMANIN ÖNEMİ

 

Kur’an’a baktığımızda, insanların isteklerine ulaşabilmeleri için Yüce Yaradan’ın en önemli şartının, çalışmaları olduğunu görürüz.

Necm Suresi 39: “İnsan için ancak çalıştığı vardır.”, 40: “Şüphesiz onun çalışması ileride görülecektir.”, 41: “Sonra çalışmasının karşılığı kendisine tastamam verilecektir.”

Demek ki, hem Allah’tan dileyeceğiz, hem de çalışacağız. Çünkü Necm 39’a göre, insan için çalışmasından başka bir kazancı yoktur. Yani atadan kalan mirası harcayarak veya başkalarından bekleyerek geçen tembel bir hayatın İslâm’da yeri yoktur. Yüce Yaradan’ın elçileri bile, tebliğ görevlerini aksatmayacak şekilde çalışmaya gayret sarf etmişlerdir.

Necm 40 ncı ayette “onun çalışması ileride görülecektir” derken çalışanların sabırlı olmalarını istemektedir. Çalışmaların meyvelerinin ileride mutlaka alınacağını işaret etmektedir.

Nitekim bir sonraki ayette, insanın çalışmasının karşılığının tastamam verileceği beyan edilmiştir. Yani çalışmamızın hiçbir kısmı heder olmayacaktır. Karşılığı tastamam verilecektir.

Al-i İmran Suresi 195: “Rableri, onlara şu karşılığı verdi: “Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden hiçbir çalışanın amelini zayi etmeyeceğim…..”

Ayetlere baktığımızda Yüce Yaradan, çalışan kadın veya erkek her insanın emeğini boşa çıkarmayacağını vadediyor. Bu emek ister ilim yolunda, ister zenginlik yolunda, isterse din uğrunda olsun. Ama yeter ki, Allah’ın gösterdiği yolda ve O’nun bildirdiği yöntemlerle olsun.

Aksi takdirde yine Kur’an deyimiyle, yaptığımız iyilikler bile heba olabilir. Yani boşa gidebilir. Dolayısıyla iyi niyetle çalışmamız, Yüce Yaradan’ın bizden yapmamızı istediği en önemli emirlerdendir.

Allah’ım, Senin istediğin gibi çalışabilmemiz için, bizlere sağlık ve huzur ver. Mücadele azmi ver.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | İSLÂM VE ÇALIŞMA için yorumlar kapalı

TARİHTEN DERSLER

TARİHTEN ÇIKARILACAK DERSLER

(Not: Bu yazı Eylül 2013’te yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz.)

Türk ve İslâm tarihinde birbirine benzeyen üç konu vardır.

Birincisi, Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) başarısı. Kendisi yetim büyümesine ve okuma-yazma bilmemesine rağmen sağlığında dini yerleştirdi. Devletini kurdu. Allah bütün peygamberlerini desteklemiştir. Hattâ Hz. Süleyman, Hz. Davut, Hz. Musa, Hz. İsa gibi peygamberlere mucizeler vermiştir. Ama din ve devlet konusunda en başarılısı Hz. Muhammed’dir. (s.a.v.)

İkincisi, Osmanlı’nın beylikten devlete geçişidir. En küçük beylik iken Türklerin en büyük devletini ve medeniyetini kurmuştur. Bu durumu, günümüzde Türk Dünyası içerisinde Nahcivan’ın böyle bir şeyi başarması ihtimali ile karşılaştırabiliriz.

Üçüncüsü, Türklerin Yeniden Diriliş Savaşıdır. Anadolu’da çok küçük bir alana sıkışan Türklerden başka bağımsız olarak, ne bir Müslüman Devlet ne de bir Türk Devleti vardır. Artık Türklerin de Papualar, İnkalar, Kızılderililer gibi tarihsel varlık olacağı inancı hâkim iken, Türkler yeniden dirilmiş, devletlerini modern çağa uygun olarak kurmuşlardır..

Bizim ders aldığımız bu üç çok önemli olayın, ortak özelliklerinden bazılarını şöyle sıralayabiliriz.

  1. Önderler şahsi menfaatlerini düşünmemişlerdir.
  2. İnsanları davalarına kesin inançlıdır.
  3. İçlerinde toplumun her kesiminden insan vardır. Böylece her kesime hitap edebilmişlerdir. Her kesimi hızla organize edebilmişlerdir.
  4. Kararlarında ve uygulamalarında düşmanları dâhil herkese adaletle hükmetmişlerdir.
  5. Önemli kararlarda birbirleriyle istişare etmişlerdir. İstişare sonuçlarını hiç düşünmeden uygulamışlardır.
  6. İstihbarat konusuna çok önem vermişlerdir.
  7. Hareketlerin lideri olanlar, kendi ilgili kurullarından bir konu hakkında aldıkları bir yetkiyi, işi sonuçlandırana kadar kullanmışlardır. İlgili kurulları sıkça toplayıp aynı konuda, bir daha meşgul etmemişlerdir.
  8. İyilikten anlayana hoşgörü ve sabırla yaklaşmışlardır. Ancak anlamayanlara karşı acımasız davranmışlardır.
  9. Mücadelelerinde ölümden hiç korkmamışlar, hep Allah’ı ve Cennet’e gidebilmeyi düşünmüşlerdir.

Lider ve ekipler aynı yapıda olunca başarılar da kendiliğinden gelmiştir.

Karşılarına çıkan nice güçlü görünümlü zalimler, yok oldular. Nice kendini çok zeki zanneden hilebaz, içten pazarlıklı, insanları konuşarak kandırdığını, korkutarak sindirdiğini zannedenler önlerine çıktılar. Ama karşılarına çıkanların hepsi, bir hiç olduklarını yaşayarak gördüler.

Enam Suresi 129. Ayette Allah şöyle ferman buyuruyor: “……. Şüphesiz Allah, yalancı ve nankör olanları doğru yola iletmez.”

Ama içten pazarlıklı olanların bazıları gerçekleri görerek yanlışlarından döndüler. İşte onlar hem bu dünyada huzur buldular, hem de ahiret için umutlandılar.

Allah enam Suresi 123. Ayette: “…… Hâlbuki onlar hilekârlığı ancak kendilerine yaparlar. Ama farkında olmuyorlar” diyerek içten pazarlıklıları uyarıyor. Ama anlamayanlar halen kendi arkadaşlarına karşı bile, içten pazarlıklı bir hilekârlık yapmaya devam ediyorlar.

Allah’ım, insanların hidayete erebilmeleri için onların iradelerine güç ver, onlara Senin gönderdiğin ayetleri anlayabilmeleri için anlayış ihsan eyle.

Genel kategorisine gönderildi | TARİHTEN DERSLER için yorumlar kapalı