MÜMİNLER KARDEŞTİR

MÜMİNLER, BİRBİRLERİNİN DOSTLARIDIRLAR

 

Allah’ın gönderdiği peygamberlerin anlattıkları yoldan gidenler, Allah nezdinde Müslüman olarak görülürler. Yani, Yüce Yaradan’ın tekliğine inanan ve Allah’a teslim olan her anlayış, İslâm’dır. Bu konuda “İnsan ve Allah katında Din” başlıklı yazımızda Kur’an’dan ayetlerle örneklerini vererek açıklamalar yaptık.

Başlıktaki cümle, aşağıdaki ayetten alınmıştır.

Tövbe Suresi 71. “Erkek ve kadın bütün müminler birbirlerinin dostları ve velileridirler. İyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirirler, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunlara Allah, rahmetiyle muamele edecektir. Çünkü Allah azizdir, hakîmdir.”

Ayet, insanları ayırmıyor. Kavimlerden bahsetmiyor. Hıristiyan, Yahudi vb demiyor. Zenginlikten dem vurmuyor. Sadece erkeklere hitap etmiyor. ‘Erkek ve kadınlar birbirlerinin dostlarıdırlar, yeter ki mümin olsunlar’ diyor. Ayette ayrıca, Müslüman ile mümini ayırmak için, özelliklerinden bahsediyor.

Mümin olmanın birinci şartı iyiliği emretmek olarak belirtilmiş. İyilikten maksat hem bütün insanların iyiliği hem de kişinin kendi iyiliğidir. İnsanlar çoğu zaman, kendileri için iyi olanı bilemezler.

İsra Suresi 11: “İnsan hayra dua eder gibi şerre dua eder. İnsan çok acelecidir.” Ayet iki açıdan incelenebilir. İlkinde peygambere inanmayan bazı insanların “eğer doğruysan bize anlattığın şerri getir” şeklinde dalga geçmek için yaptıkları istektir. Ama esas olarak ikinci açıdır. İnsanın neyin kendisinin hayrına olduğunu bilemediğinden, gelecekte kendisi için şer olacak bir şeyleri istemesidir.

Yüce Yaradan, bizim aceleciliğimizi ve dünya nimetini sadece maddi açıdan gördüğümüzü bildiği için, erkek ve kadın olarak hepimize şöyle yol göstermiş:

Ahzab Suresi 35: “Şüphe yok ki Müslüman erkeklerle Müslüman kadınlar, mümin erkeklerle mümin kadınlar, itaat eden erkeklerle itaat eden kadınlar, sadık erkeklerle sadık kadınlar, sabreden erkeklerle sabreden kadınlar, mütevazı erkeklerle mütevazı kadınlar, sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar, oruç tutan erkeklerle oruç tutan kadınlar, ırzlarını koruyan erkeklerle ırzlarını koruyan kadınlar, Allah’ı çok zikreden erkeklerle Allah’ı çok zikreden kadınlar var ya, işte onlar için Allah bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”

Yukarıdaki ayet bize, iyiliğin neler olduğu konusunda bir fikir veriyor. Bu konuda başka ayetler de var. Ancak bu yazıdaki konumuz iyilikler olmadığından bahsetmeyeceğiz.

Tövbe 71’e göre müminler birbirlerini kötülükten vazgeçirmelidirler. Demek ki sadece iyiliği emretmek yetmiyor. Kötülüklerini engellemek gerekiyor. Bu engelleme şekli konusunda, münafıklar ve hainler için onları öldürmeye kadar izin vardır. Nisa 91, Tövbe 5 ve 12 gibi ayetler bu konularda hem emredicidir hem de bilgiler verir.

Ancak müminleri öldürmek yasaktır. Müminleri kötülükten vazgeçirmek için dostça yöntemler kullanılmalıdır. Kendisi kötülük yapan bir kişi, karşısındakini ikna edemez. Dolayısıyla insan önce kendini düzeltmelidir.

Ayetin devamında erkek ve kadın bütün müminlerin namazlarını kıldıklarından bahseder. Anlaşılan o ki, hakkıyla kılınan namazın insanları kötülükten alıkoyma ihtimali yüksek.

Ayette daha sonra, namazı kılanların zekâtı verdikleri vurgulanır. Demek ki zekât, erkek olsun kadın olsun bütün müminlerin görevidir. Böylece müminler arasında bir sevgi ve saygı bağı oluşur.

Ayet, mümin insanların Allah’a ve resulüne itaat ettiklerini anlatır. Kur’an, son peygamber olan Hz. Muhammed’e (s.a.v.) indiğinden resul kelimesi tekildir. Yoksa bütün peygamberler Yüce Yaradan’ın elçileridir. Allah’a itaat eden, aslında peygamberlerine de itaat etmiş olur.

Buradaki vurgu iki anlayışa yapılmıştır. İlki “Biz Muhammed’i tanımayız. Musa veya İsa’yı peygamber bilir, onlardan bildiğimize uyarız” diyenler için yapılmıştır. Onların da Hz. Muhammed’e uymaları istenmiştir. İkincisi müminlere yöneliktir. Onlara “Peygamber, Allah’ın yolundan başka bir yolda olamaz. Onun için Bana itaat ettiğiniz gibi, resulüme de itaat edin” diyerek gerçekleri anlatıp yol gösterilmiştir.

Yüce Yaradan, ayete uygun davranan erkek ve kadınlara merhametiyle muamele edeceğinin müjdesini veriyor. Bu müjdeyi başka ayetlerinde de pekiştiriyor.

Nahl Suresi 97: “Erkekten ve kadından, mümin olarak kim iyi amel işlerse muhakkak onu güzel bir hayat ile yaşatacağız ve yapmakta oldukları amellerin daha güzeliyle mükâfatlarını elbette vereceğiz.”

Nisa Suresi 124: “Erkek veya kadın, kim mümin olur da güzel amellerden işlerse, işte onlar cennete girerler. Zerre kadar da haksızlığa uğratılmazlar.”

Yüce Yaradan bütün bu ayetleri, başkalarına karşıdan öğüt verelim diye göndermiyor. Doğrudan kendimiz anlayalım, içselleştirelim ve uygulayalım diye gönderiyor. Zaten başkasına vereceğimiz en güzel öğüt, söyleyeceklerimizi önce kendimizin uygulamasıdır.

Allah’ım bizlere, Senin gönderdiğin ayetleri anlayabilmemiz için anlayış ihsan eyle.

Cemaat, Dini kategorisine gönderildi | MÜMİNLER KARDEŞTİR için yorumlar kapalı

ALLAH KATINDA DİN

İNSAN VE ALLAH KATINDA DİN NEDİR?

(Not: Bu yazı Mayıs 2014’te bu sitede yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz.)

Allah insanlara akıl, yani düşünme yeteneği ile birlikte sezgi ve konuşma özelliği vererek, insanlığı Dünyadaki halefi yapmıştır. İnsanlar sahip oldukları bu kabiliyetler sayesinde iyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yanlış, haklı-haksız gibi ayrımlar konusunda tartışmışlar ve ortak değerler oluşturmaya gayret etmişlerdir.

İnsanların çoğunun kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettikleri dönemlerde, Allah uyarıcı olarak peygamberler görevlendirmiştir. Uyarıcıların sayılarının 124.000 civarında olduğu tahmin edilmektedir.

Uyarıcıların etkilerinin geçtiği dönemlerde insanlar, peşinde koştukları tanrı sayısını artırmışlardır. Bu durumun insanların melekler ile Tanrı arasındaki farkı ayırt edemeyerek, her tanrıya farklı bir yetki ve görev yüklemelerinden dolayı oluşması ihtimali kuvvetlidir. Çok tanrılı sistemler dikkatlice incelenirse insanların tanrıları, aslında meleklerin yerine koydukları anlaşılır.

İnsanların kendiliklerinden oluşturdukları dinlerin temeli de, tanrı kabul ettiklerine olan teslimiyetleridir. Anlaşılan o ki, Allah insanların yapılarına Yaratıcı arama ve O’na ulaşma fikrini yerleştirmiştir. İnsanlar da sürekli Yaratıcılarını aramışlardır.

Diğer taraftan Allah, Hz. Âdem’den itibaren bütün peygamberleri aracılığıyla hep aynı dini anlattırmıştır. Dinin temeli, Yüce Yaradan’a teslim olmaktır.

Allah son peygamberi Hz. Muhammed’e gönderdiği Kitabı, 23 yılda insanların sosyal ihtiyaçlarına, önemli sorularına cevap verecek ayrıntıları ihtiva edecek ve insanların sindirebilecekleri bir yapıda oluşturmuştur. Günümüze kadar da aslının aynısı olarak kalabilmiş Kitap, Kur’an’dır.

Al-i İmran 19. “Allah katında din İslam’dır! O kitap verilenlerin ayrılığa düşmeleri ise, sırf kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki ihtirastandır. Her kim Allah’ın ayetlerini inkâr ederse şüphe yok ki Allah çabuk hesap görendir.”

 Allah, bütün semavi dinlerin temelinin, Müslümanlık olduğunu Kur’an’da bizlere açıklıyor.

Bakara 140. Yoksa siz: “İbrahim de İsmail de İshak da, Yakub da, Esbat da (Yakub’un torunları) hep Yahudi veya Hıristiyan idiler” mi diyorsunuz? De ki: “Sizler mi daha iyi bileceksiniz, yoksa Allah mı? Allah’ın şahadet ettiği bir hakikati bilerek gizleyenden daha zalim kim olabilir? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.”

Bakara 136. Ve deyin ki: “ Biz Allah’a iman ettiğimiz gibi, bize ne indirildiyse İbrahim’e ve İsmail’e ve İshak’ ve Yakup’a ve Esbat’a (Yakup’un torunlarına) ne indirildiyse, Musa’ya ve İsa’ya ne verildiyse ve bütün peygamberlere Rablerinden olarak ne verildiyse hepsine iman ettik. O’nun Peygamberlerinden hiçbirisinin arasını ayırmayız ve biz ancak O’nun için boyun eğen Müslümanlarız.”

Al-i İmran 52. Bunun üzerine vaktâki İsa onların inkâr ettiklerini hissetti: “ kim benim Allah için yardımcılarım?” dedi. Havariler, “Biziz Allah için yardımcılar, biz Allah’a iman ettik, bizim imanı lekesiz Müslümanlar olduğumuza şahit ol” dediler.

Demek ki, Allah katında din tektir. O da Yüce Yaradan’a teslim olmaktır. Dolayısıyla O’nun yap dediklerini yapmak, yapma dediklerini yapmamaktır.

İnsanlar açısından da din, öncelikle sığınacak bir barınaktır. Yaratıcıya veya doğaüstü güçlere sığınmaktır. Günlük yaşam açısından din, toplumsal düzeni koruyacak, haksızlıkları azaltacak, insanın kendi ruh dengesini oluşturacak bir kurallar manzumesidir.

Sonuç olarak gerek insanlar gerekse Allah nezdinde din, teslim olmaktır. Allah, tek olduğunu, hiçbir ortağının olmadığını bize sıkça göstermiştir. Bu açıdan insanlar ve Allah açısından bakılınca din aynıdır. Yani Yüce Yaradan’a teslim olmaktır.

Yüce Yaradan, yarattığı kullarına zulmetmez. Aksine onların sağlıklı ve huzurlu olmalarını ister. Uyarıcılarını da, güzel ahlâkı temin etmek için gönderdiği biliniyor. İnsanların huzuruna yardımcı olacaklara Cennetini müjdeliyor. Başkalarının huzurunu bozanlara ise Cehennemini anlatıyor ki, ders alsınlar ve insanlara zarar vermesinler diye.

Allah yarattığı kullarına nefislerine hâkim olmaları için, her zaman fırsatlar veriyor. Kendisini düzeltenleri bağışlayabilmek için bizlere hep ümit veriyor.

Bakara 160. “Ancak tövbe edip, halini düzeltip hakkı söyleyenler başka. Ben onları bağışlarım. Ben tövbeleri çok kabul ederim, çok bağışlarım.”

Bakara 186: “Ve şayet kullarım sana Benden sorarlarsa muhakkak ki Ben çok yakınımdır. Bana dua edince duacının duasına icabet ederim. O halde onlarda benim davetime koşsunlar ve Bana hakkıyla iman etsinler ki, doğru yola gidebilsinler.”

Allah’ım, Sana hakkıyla iman edip, doğru yolu bulabilenlerin çoğalması için insanların iradelerine güç ver.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | ALLAH KATINDA DİN için yorumlar kapalı

ALLAH’IN VERDİĞİ ÖZGÜRLÜK

ALLAH İNSANLARA SINIRI ÇİZER, SINIRLAR İÇERİSİNDE SERBEST BIRAKIR

 

Fahri Küpcü “Bir Çobanın Düşleri” kitabında “Din, insanların zayıf omuzlarına Allah’ın yüklediği ağır bir yük değildir” der. Gerçek de böyledir. İslâm, insanları her iki dünyada da huzurlu kılmaya çalışır.

Ancak bazı insanlar çevresine daha dindar görünmek isterler. Sanki dinin istediği güzel ahlâkı çok iyi uyguluyorlar da, artık sıra ayrıntılara kafa yormaya gelmiş gibi davranırlar. Bu anlayış, bütün semavi dinlerde vardır. Ayrıntıların temeli, biçim yani şekilcilik üzerinedir.

Hâlbuki Yüce Yaradan’ın böyle ayrıntılara girerek, kullarına güçlük çıkarması düşünülemez. Zaten birçok ayette, dinin kolay olduğundan bahsedilir. Allah “Ben zorlaştırmam, insanlar birbirlerine zorlaştırır” diyerek, bu konuya da açıklık getirmektedir.

Maide 101: “Ey iman edenler! Açıklandığı zaman hoşunuza gitmeyecek olan şeylerden sormayın. Eğer onları Kur’an indirilirken sorarsanız size açıklanır. Halbuki Allah onlardan geçmiştir (onları affetti). Allah çok bağışlayandır ve çok merhametlidir.”

Ayet gayet açık. Eğer soru sorulursa, onlar açıklanır. Açıklananlara uymakla sorumlu olunulduğundan gereksiz ve ağır bir yük yüklenilmiş olunur. Onun için sormayın deniliyor.

Ayetin sonunda Yüce Yaradan, Kendisinin çok bağışlayan ve merhamet eden olduğunu vurgulayarak, bizlere Kur’an’da açıklamadığı davranış ve uygulamalarımızdan sorumlu olmadığımızı belirtiyor.

Kur’an’ın anlattıkları incelendiğinde, Allah’ın yasakladığı her şeyin kötü olduğu anlaşılıyor. Fakat Yüce Yaradan’ın, insanlar için zararlı olacak her fiili yasaklamadığını da görüyoruz. Allah’ın yasaklamadığı bu alanlar, bizlere tanınan özgürlük alanıdır.

Yüce Yaradan insanlara akıl, irade ve vicdan verdiği için, insanı birçok konuda özgür bırakmıştır. Gereksiz sorular sorarak bu özgürlüğümüzü kendi kendimize daraltmayalım. Hayatımızı kendimiz zorlaştırmayalım.

Allah’ın bizlere verdiği özgürlüğü, güzel ahlâk çerçevesi içerisinde kullanalım. Özgürlük sınırları içerisindeki davranışların seçimi, insanın kendisine aittir. Bilindiği gibi, Allah fiilini insanın seçimine göre oluşturur. Ama Allah’ın aksine açıklama yapmadığı bu sınırlar içerisinde akıl, irade ve vicdanımızı kullanarak hareket edersek, bize ilave bir ceza gelmez.

Dolayısıyla Kur’an’da açıklanmayan konularda ‘hadis, icma, kıyas, imam, şeyh vb şöyle diyor’ diyerek onların açıklamalarına mahkûm olmayalım. Aklımıza takılan konularda, doğrudan Allah’ın kelâmı olan Kur’an’a bakalım. Aksi takdirde, hem kendimize hayatı zorlaştırmış hem de sorumluluk almış oluruz.

Nahl 89: “…Bu kitabı da, her şeyi açıklayan ve Müslümanlara doğruyu gösteren bir rehber, bir rahmet kaynağı ve bir müjdeleyici olarak indirdik.”

Demek ki Kur’an, Yüce Yaradan’ın bizler için gerekli gördüğü her şeyi açıklıyor. Açıklamadıklarının üzerinde gereksiz sorularla ve yorumlarla hayatı çekilmez hale getirmeyelim.

Nahl Suresi 89uncu ayete göre, Kur’an doğruyu gösteren bir rehber. Ama sıradan bir rehber değil, rahmet kaynağı bir rehber. Aynı zamanda Müslümanlar için, müjde niteliğinde bir kitap. Şimdi düşünelim, çileli bir hayatı sıradan bir insanın bile müjde olarak takdim etmesi mümkün mü? Peki, merhametlilerin en hayırlısı olan Yüce Yaradan’ın aksini düşündüğünü söylemek, Allah’a zalimlik isnat etmek değilse nedir?

Amirlerimizin bize çizdikleri sınırlar içerisinde özgür olabilmek için çabalayan insanlar olarak, Yüce Yaradan’ın verdiği özgürlüğü neden kullanmayalım? Zaten bize çizilmiş olan sınırları neden daraltalım?

Biz, Kur’an’da açıklanmadığı halde, namaz kılarken ellerimizin, ayaklarımızın ve parmaklarımızın konumuna yoğunlaşmayalım. Namaz sırasında başkası hakkında hinlik düşünmemeye yoğunlaşalım.

Biz, Kur’an’da açıklanmadığı halde, gusül abdesti sırasında toplu iğne başı kadar kuru yer kalmasın, dişimizin dolgusu abdestlerimizi sakatlamasın diye yoğunlaşmayalım. Gusül abdestini zina yaptıktan sonra almak durumuna düşmemeye yoğunlaşalım.

Biz, Kur’an’da açıklanmayan hangi hayvan etinin haram olduğuna yoğunlaşmayalım. Kürkleri daha değerli oluyor diyerek, anne karnındaki veya yeni doğmuş küçücük hayvanları öldürtmeme üzerine yoğunlaşalım. Meyvelere, sebzelere hormon vererek, insanlığı ölüme sürüklememe üzerine yoğunlaşalım.

Genel kategorisine gönderildi | ALLAH’IN VERDİĞİ ÖZGÜRLÜK için yorumlar kapalı

ALLAH’IN DOSTLUĞUNU KAZANABİLMEK

MUTTAKİ HER İNSAN, ALLAH’IN DOSTLUĞUNU KAZANMAYA ADAYDIR

 

Muttaki, sakınan anlamındadır. Kötülüklerden sakındığı için korunandır. Konuyu daha ayrıntılı incelemenin en uygun yolu, Kur’an’ın anlatımlarına bakmaktır.

Bakara Suresi 2: “İşte o kitap, bunda şüphe yok, muttakiler (kötülükten korunacaklar) için hidayettir.

3: “Onlar ki gayba iman edip namazı dürüst kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan (Allah yolunda) harcarlar.”

4: “Ve onlar ki hem sana indirilene iman ederler, hem senden önce indirilene. Ahirete de bunlar kesinlikle iman ederler.”

Demek ki, kötülükten korunmak isteyenlerin sığınacakları en güzel liman Kur’an’dır. Kur’an, onlar için bir hidayettir. Bir rehberdir.

Surenin 4 düncü ayetinde sakınmak ve kötülükten korunmak isteyen kişinin öncelikle, hem Kur’an’a hem de Allah’ın daha önceki peygamberlerine indirilene inanması gerektiğini vurgular.

Ancak önceki kitaplar tahrif edildiğinden, o kitaplarda yazılanların hangisinin doğru olduğunu bilemeyiz. Yüce Yaradan bu konuda da bize yol gösteriyor. Enam Suresi 92. ayetle: “İşte bu da bizim indirdiğimiz bir kitap! Feyzi ve bereketi dünyayı tutacak, evvelki kitapları bu tasdik etmedikçe, muteber sayılmayacak…..” diyerek, hakem kitabın Kur’an olduğunu vurguluyor.

Bakara Suresinin 3üncü ayetinde ise sakınmak isteyenlerin neler yapması gerektiğini anlatır. Namazı dürüst kılmaları ve kazançlarından Allah yolunda harcamalarını ister. Allah yolunda harcamaktan maksadın, insanlara yardım etmek olduğunu anlatmaya gerek yok herhalde.

Al-i İmran 134: “O (Allah’tan hakkıyla) korkanlar, bollukta ve darlıkta Allah için harcarlar, öfkelerini yutarlar, insanları affederler. Allah iyilik edenleri sever.

135: “Ve onlar çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri zaman Allah’ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Allah’tan başka günahları kim bağışlayabilir? Bir de onlar, bile bile, işledikleri (günah) üzerinde ısrar etmezler.”

Ayetler gayet açık olduğundan ilave bir şey söylemeye gerek yok.

Maide 55. “Sizin asıl dostunuz Allah’tır, O’nun Resulüdür ve namazlarını kılan zekâtlarını veren ve rükû eden müminlerdir.”

56: “Kim Allah’ı, O’nun Resulünü ve müminleri dost edinirse, (iyi bilsin ki) Allah’ın taraftarları galip geleceklerdir.”

Nisa Suresi 45: “Allah, sizin düşmanlarınızı çok daha iyi bilir. Allah, dost olarak yeter. Allah, yardımcı olarak da yeter.”

Tövbe Suresi 71: “Erkek ve kadın bütün müminler birbirlerinin dostları ve velileridirler. İyiliği emrederler, kötülükten vazgeçirirler, namazı kılarlar, zekâtı verirler, Allah’a ve Resulüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Çünkü Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Yukarıdaki ayetlerin hepsi bütün insanlara sesleniyor. İyiliği emreden, kötülükten vazgeçiren, namazı kılan, zekâtı veren, Allah’a ve elçisine itaat eden insanları dot edinin diyor. Böylece kendinizi korumanız daha kolaylaşır demek istiyor.

Bu arada ayette, dost ve veli olacak kişilerin hangi özelliklerinden bahsedildiğine dikkat edelim. Ticari olarak değil, güzel ahlâk açısından örnekler veriyor. Hata yaptıysak bile tövbe ederek dönmemizi bekliyor. Günahları “Allah’tan başka kim bağışlayabilir?” diye de tövbe edenleri bağışlayabileceğini belirtiyor. Fakat zalimlerle dost olmamızı kesinlikle istemiyor.

Casiye Suresi 19: “Çünkü onlar, Allah’a karşı sana asla bir fayda sağlayamazlar. Şüphesiz zalimler birbirinin dostlarıdır. Allah ise, kendisine karşı gelmekten sakınanların dostudur.”

Demek ki Yüce Yaradan’ın gösterdiği yoldan giden erkek ve kadınları dost edindiğimiz ve ayetlerdeki işleri yaptığımız zaman, bizim asıl dostumuz Allah oluyor.

 Allah’ın taraftarlarının galip geleceklerini, Maide Suresi 56 da  müjdeliyor.

Sonuç olarak Yüce Yaradan bütün insanlara “güzel ahlâk sahibi olur, muttaki olursanız, Allah’ın dostu olabilirsiniz” diyerek, insanlar arasında ayrım yapmadığını beyan ediyor. Allah’ın dostluğunu kazananların da, hem huzur bulacaklarını hem de galip geleceklerini beyan ediyor.

Allah’ım, insanların Senin dostluğunu kazanabilmeleri için, onların irade güçlerini artır, akıllarını ve vicdanlarını iyilik yönünde kullanmalarına yardım et. Onları, zalimlerle birlik olmaktan koru.

Senin her şeye gücün yeter.

Genel kategorisine gönderildi | ALLAH’IN DOSTLUĞUNU KAZANABİLMEK için yorumlar kapalı

DİNLERİ NE TEMSİL EDER

DİNLERİ SIRADAN İNSANLAR DEĞİL, KUTSAL KİTAPLAR TEMSİL EDER

 

Bilindiği gibi, bütün dinler ve öğretiler tahrif edilmişlerdir. İlk orijinal söylemlerine uygun yaşamaya çalışan insanlar her dinde vardır. Ancak bunlar çok azınlıktadır. Buna rağmen çoğunluk, aslı bozulmuş olan dinini savunurken, kendisinin o dinin dindar bir ferdi olduğunu iddia eder.

Böyle kişiler diğer dinlere inananları düşman olarak görürler. Eğer başka dinlerdeki insanlara güçleri yetmezse, kendi dinine inananları düşman bellerler. Hayat felsefelerini düşmanlık üzerine kurarlar. Yahudilik, Hıristiyanlık, Budizm, Hinduizm dâhil bütün din ve öğretilerde böyle davranan insanlar çoktur. Ancak günümüzde yanlış davranışlarıyla daha çok Müslüman bilinenler öne çıkmaya başladılar.

Son peygamber olan Hz. Muhammed (s.a.v.) sanki bu durumu önceden görmüş gibi, Kur’an’da ümmetinden şikâyet etmiştir. Ümmetinden şikâyet ettiği tek ayet, Furkan Suresi 30uncu ayettir. Ayette “Peygamber de ‘Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı terk ettiler’ demektedir” denilmektedir.

Gerçekten de Müslümanların kafasını karıştıracak o kadar çok dini eser var ki, Kur’an sanki bu binlerce kitaptan biri haline geldi. Hâlbuki Kur’an, Allah’ın kelâmıdır. Dolayısıyla dinin tek kaynağıdır. Diğer kaynak Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hayatıdır. Ancak peygamberin hayatı da Kur’an’ın kopyası gibi olduğundan sonuçta tek kaynak Kur’an’dır.

Bir tarafta Beytülmalden mal aşırmayın diyen bir Kur’an var, diğer tarafta yolsuzluğa boğazına kadar batmış ama Müslümanlığı kimseye bırakmayanlar var.

Bir tarafta israf etmeyiniz, ihtiyaçtan fazlasını infak ediniz diyen bir Kur’an var, diğer tarafta israfta, lükste sınır tanımayan ama Müslüman geçinmeye devam edenler var.

Bir tarafta bir insanı haksız yere öldürmeyi bütün insanlığı öldürmekle bir tutan Kur’an var, diğer tarafta canlı bombalarla masum insanları öldüren, bunu yaparken de maşa olarak kullanıldığını görmeyerek, aksine İslâm’a hizmet ettiğini düşünenler var.

 Yüce Yaradan Müslümanları sıkça uyarıyor. Maide 8: “Ey iman edenler Allah için duran hâkimler ve adalet numunesi şahitler olunuz ve sakın bir topluluğa buğzunuz (kininiz) sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adalet edin takvaya en yakın odur. Allah’tan korkun muttaki olun; çünkü Allah her ne yaparsanız haberdardır.”

Uyarılara, nasihatlere aldırmayanlara ne yapacağını da Kur’an’ında açıkça beyan ediyor.

Secde Suresi 22: “Rabbinin ayetleriyle nasihat edilip de sonra onlardan yüz çeviren kimseden daha zalim de kim olabilir? Muhakkak ki biz suçlulardan intikam alırız.”

Secde Suresinin bu ayeti, hem Müslüman olduklarını söyledikleri halde Rabbinin nasihatlerinden yüz çevirenleri kapsıyor, hem de Müslüman olmayanlardan zaman zaman Allah’ın ayetleri ile nasihat edildikleri halde dinlemeyenleri kapsıyor. Yüce Yaradan her iki guruptan da, muhakkak intikam alacağının sözünü veriyor.

Muhakkak ki en şaşmaz söz, tek olan Allah’ın sözüdür.

Genel kategorisine gönderildi | DİNLERİ NE TEMSİL EDER için yorumlar kapalı

İSLÂM’A GÖRE ÖLÜ VE DİRİ İNSAN

İSLÂM’A GÖRE DİRİ İNSAN, AHİRET İÇİN ÇALIŞMA YAPANDIR

 

Enam Suresi 122: “Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine, insanlar arasında yürüyeceği bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, hiç, karanlıklar içinde kalmış, bir türlü ondan çıkamamış kimsenin durumu gibi olur mu? İşte kâfirlere, işlemekte oldukları çirkinlikler böyle süslü gösterilmiştir.”

Ayette bahsedilen ölü iken diriltilen insan, fiziki olarak öldükten sonra diriltilen değildir. Kendisine nur verilen kişidir. Nur verilmesi, Allah’ın hidayete erdirmesi anlamındadır. Hidayete eren insan artık, ihtiyaç fazlası dünya nimetleri yerine, gerçek ahiret nimetlerine ulaşmak için çalışır. Bu çabasıyla insanlar arasında saygı duyulan bir şahsiyet haline gelir.

Ayete göre, kâfirlere işlemekte oldukları çirkinlikler süslü gösterilmiştir. Bu sebeple sadece dünyevi nimetlerin peşinde koşarlar. Para, makam, şehvet hırsıyla çabalayan kişi, bunlara ulaştıkça zevklenir. Zevklendikçe hevesi ve hırsı artar. O kişi artık, para, makam ve şehvetin esiri olmuştur. Esir insan, karanlıklar içerisinde demektir. Eğer bir gün durumunu anlamazsa, içine düştüğü karanlıklardan çıkamaz.

Karanlıklar içerisinde kalmış bir insanın ölüden farkı yoktur. O, yaşayan bir ölüdür. Ahiret için kendisine faydalı olacak doğru dürüst birşey yapmamıştır. Kalbi durup bedeni toprakla buluşunca, arkasından onu hayırla anacak kimse de olmayacaktır. Dolayısıyla yaşadığı sürece ahiret için çalışmadığı gibi, toprağa düşünce arkasından onun ahiretine artı puan yazdıracak hiç kimse çıkmadığından ahiret defteri kapanmış olacaktır.

Ayete göre Yüce Yaradan’ın hidayet verdiği kişi de, hidayete ulaşmadan önce, çirkinlikleri süslü gösterilen insanlarla aynı konumdaydı. O da, ihtiyaç dışındaki dünya nimetlerinin peşindeydi. Dolayısıyla o da karanlıklar içerisindeydi. Bu sebeple o da, yaşayan bir ölü idi. Doğru yolu bulup ahiret için de çalışmaya başlayınca, İslâm açısından diri bir insan haline geldi.

Bakara Suresi 154: “Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler. Ancak siz bunu bilemezsiniz.” Al-i İmran Suresi 169 uncu ayette de, benzer ifade vardır. Yüce Yaradan bu ayetlerde Allah yolunda öldürülenlerin diri olduklarını vurgulamaktadır. Dirilikten ne anlamamız gerektiğini ise “Ancak bunu siz bilmezsiniz” diyerek, belki de konunun fiziki değil, mecazi bir anlamı olduğunu anlatmak istiyor.

Bu ayetlerde bahsedilenleri daha iyi anlayabilmemiz için bir başka ayete bakalım. Muhammed Suresi 4: “…..Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların amellerini asla boşa çıkarmayacaktır.” Yüce Yaradan burada Allah yolunda öldürülenlerin ölü olduklarını, ama gelecek bir zamanda, yani “din gününde” onların amellerini boşa çıkarmayacağını beyan ediyor.

Ayetlerden anlaşılan, Allah yolunda öldürülenler de, bedensel fonksiyonları durmuş her insan gibi ölüdürler. Ancak onlar, arkalarından dünya durdukça hayırla anılacaklardır. Böylece halen, ahiret için artı puan toplamaya devam etmiş olacaklardır.

İşte sadece dünya nimeti peşinde koştuktan sonra ölenlerle, Allah yolunda öldürülenler arasındaki fark tam olarak budur. Kehf 46ıncı ayette bahsedilen servet ve çocukları kendilerine süslü gösterilenler, Enam 122 de söylenildiği gibi, zaten yaşarken ölü idiler. Bedensel fonksiyonları bitip toprağa kavuşunca, artık onlar için her şey bitmiştir. Yaşarken ahiret için pek bir şey biriktirememişlerdir. Öldükten sonra ise belki de ahiret için aleyhlerine olacak şekilde kötü anılacaklardır. Yani her iki halde de ölüdürler.

Allah yolunda öldürülenlerin ise, ahiret için kazançları devam etmektedir. Sanki kendileri diridirler de, ahiret için çalışmaya devam ediyorlarmış gibi bir ortam olmaktadır.

Al-i İmran 185: “Her nefis ölümü tadacaktır. Ecirleriniz ancak kıyamet günü tamamlanacak; o vakit kim ateşten uzaklaştırılıp cennete konulursa işte o murada ermiştir. Yoksa dünya hayatı aldatıcı metadan başka bir şey değildir.”

Ankebut 57: “Her nefis ölümü tadacak, sonra döndürülüp bize getirileceksiniz.“ Eğer şehitler veya Allah’ın elçileri bizim anladığımız anlamda ölü olmasaydı, ayetlerde bu durum açıklanırdı. Demek ki ayrım yok. Her nefis ölümü tadacak. Sonra her nefis döndürülüp, Ona getirilecek. Hesap orada görülecek. O güne kadar ise, kişinin amel defteri açık olabilecek.

Ecirlerimiz kıyamet günü tamamlanacaksa, Yüce Yaradan’a döndürülmemiz de o gün olacaktır. Bu durum sadece Allah yolunda öldürülenler için değil, bu dünyada iken ölümsüz işler yapan her inanan insan için geçerlidir.

Kehf Suresi 46: “Mallar ve evlatlar, dünya hayatının süsüdür. Baki kalacak salih ameller (ölümsüz işler) ise, Rabbinin katında, sevap olarak da ümit olarak da daha hayırlıdır.”

Hz. İsa için de aynı ölü-diri durumu geçerlidir. Ama bu husus ayrı bir yazı ile irdelenecektir.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | İSLÂM’A GÖRE ÖLÜ VE DİRİ İNSAN için yorumlar kapalı

ALLAH’IN SÖZÜNÜN ÜZERİNE SÖZ OLAMAZ

MUHAMMED’İN DİN KONUSUNDAKİ SÖZLERİ, KUR’AN’A AYKIRI OLAMAZ

 

Hz. Muhammed (s.a.v.), gençliğinden itibaren örnek bir şahsiyet olmuştur. Ancak nihayetinde o da bir insandır. Yaptığı işlerde ve aldığı kararlarda hata yapabilir. Fakat dinle ilgili olarak Kur’an’a aykırı hiçbir söz söylemesi mümkün değildir.

Hakka Suresi 38, 39, 40. “Görebildiklerinize ve göremediklerinize yemin ederim ki, o (Kur’an), hiç şüphesiz çok şerefli bir elçinin (Allah’tan alıp tebliğ ettiği) sözüdür.”

  1. “O, bir şairin sözü değildir. Ne de az inanıyorsunuz!”
  2. “Bir kâhinin sözü de değildir. Ne de az düşünüyorsunuz!”
  3. “O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmedir.”

44, 45. “Eğer (Peygamber) bize isnat ederek bazı sözler uydurmuş olsaydı, mutlaka onu kudretimizle yakalardık.”

  1. “Sonra da onun şah damarını mutlaka keserdik.”
  2. “Hiçbiriniz de bu cezayı engelleyip ondan savamazdı.”
  3. “Şüphesiz Kur’an, Allah’a karşı gelmekten sakınanlara bir öğüttür.”

Kur’an’ın bütünü incelendiğinde başka hiçbir peygambere bu sertlikte uyarı yapılmadığı görülür. Kur’an’da örnekliğiyle övdüğü peygamberine, neden diğer elçilere söylenenlerden daha sert ikaz yapılmış olabilir.

Bilindiği gibi, diğer peygamberlerine gönderdiği kitaplar tahrif edilmişti. Bu son Kitabının korumasını Yüce Yaradan Kendisi üstlenmişti. Kur’an’ın indiği o dönemde, Allah’ın koruması altındaki bir Kitabın sözlerinin tahrif edileceği hayal bile edilemezdi. Ama gaybı tek bilen Allah, tahrifatın peygamberin sözlerini değiştirerek veya söylemediği şeyleri söylemiş gibi göstererek yapılmaya çalışılacağını biliyordu.

Bu sebeple yaptığı bu uyarıyı aslında, övdüğü Hz. Muhammed’e (s.a.v.) değil, peygamberi aracılığıyla Müslümanlara yapmıştı. Müslümanlara, “peygamber, Kur’an’a aykırı olarak bazı uydurulmuş sözler söyleseydi, onun şah damarını keserdik. Dolayısıyla peygamber Kur’an’dan farklı hiçbir şey söyleyemez. Peygamberin dinle ilgili bütün sözleri, Kur’an ile tamamen uyumludur” gerçeğini göstermek istiyordu.

O halde Kur’an’ı yorumlarken Kur’an’ın değil, peygamberin sözlerini esas almaya çalışmamız büyük bir hatadır. Peygamber özel hayatında, özel işlerinde hatalı söz söylemiş olabilir. Ama din konusunda Kur’an’dan farklı bir şey söylemeleri mümkün değildir.

Eğer bizler, Peygamberimizin vefatından sonra toplanılmasına dört mümin halifenin izin vermediği hadislere “aktaranlar güvenilir insanlardır” diyerek inanırsak, önce Yüce Yaradan’a hakaret etmiş oluruz. Herhangi bir insanın Allah’tan daha güvenilir olmasını (haşa!) nasıl düşünebiliriz?  Allah’ın elçisi olan bir peygamberin, din konusunda, Kur’an’dan daha güvenilir olmasını nasıl bekleyebiliriz?

Yunus Suresi 36: “Onların çoğu ancak zannın ardından gider. Oysa zan, hak namına hiçbir şeyin yerini tutmaz. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarını hakkıyla bilendir.”

Bizler, peygamberin sözleridir diyerek, Kur’an ile karşılaştırma yapmadan, duyduğumuz veya bir kitapta okuduğumuz sözlere göre yorum yaparsak, sadece zannın ardından gitmiş oluruz. Oysa zan, hak namına hiçbir şeyin yerini tutamaz.

Yunus Suresi 109. (Ey Muhammed!) “Sana vahyolunana uy ve Allah hükmünü verinceye kadar sabret. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.”

Ayet Hz. Muhammed’e (s.a.v.) ve onun aracılığıyla bütün insanlarla inananlara hitap ediyor. Vahyolunana yani, Kur’an’a uy diyor. Uyarsanız da uymazsanız da Allah hükmü verinceye kadar bekleyin, sabredin diyor.

Bize düşen Allah’ın hükmü gelmeden önce tekrar düşünmektir. Yüce Yaradan’ın bizlere verdiği aklı kullanmaktır. Eğer kullanmazsak aşağıdaki ayetin muhatabı oluruz.

Yunus Suresi 100: “…..Allah pisliği (azabı) akıllarını kullanmayanların üzerine yağdırır.”

Allah’ım, bizlere verdiğin akıl, irade ve vicdanı, Senin gösterdiğin yolda kullanabilmemiz için bizlere yardımcı ol.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | ALLAH’IN SÖZÜNÜN ÜZERİNE SÖZ OLAMAZ için yorumlar kapalı

DİNLERDEKİ BAĞNAZLIK

DİNLERDEKİ BAĞNAZLIK, ANNE-BABA DİNİNE İNANMAKTAN GELİR

 

İnsanların büyük çoğunluğu, anne-babasının dinindendir. Anne-babası Budist olduğu için Budist’tir. Ataları Hıristiyan ise, çocuklar da Hıristiyan’dır. Müslüman ise, Müslüman’dır. Yahudi ise, Yahudi’dir. Velhasıl çocukların büyük çoğunluğu anne-babasından ne öğrendi ise, onu savunmaktadır.

Hâl böyle olunca, insanlar dinlerinin gerçek öğretilerini öğrenmeye ihtiyaç duymamaktadır. Anne-babasından öğrendikleri ile yetinmektedir. Bazı ebeveynler çocuklarının dinlerini daha iyi öğrenmeleri için din adamlarına gönderirler. Gönderdikleri Derviş, Papaz, Hoca, Haham her kim ise, anne-babanın din anlayışında olan kimselerdir. Ebeveynlerin çocuklarını, kendi anlayışından faklı düşünen din adamlarına gönderdiklerine pek rastlanmaz. Ancak çocuklar, anne-babasından habersiz giderlerse başka.

Yüce Yaradan doğuştan iman etmekle sonradan iman etmenin farkını bize şöyle gösteriyor. Nisa 136: “Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, derin bir sapıklığa düşmüş olur.”

Ayetin başındaki “Ey iman edenler!” sözünü yok sayarak ayeti anlamaya çalışalım. “Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin.” Bu Beyan ile Yüce Yaradan insanları iman etmeye davet ediyor.

 “Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, derin bir sapıklığa düşmüş olur.” Bu açıklama ile de iman etmeyip inkâr edenlerin konumunu ifade ediyor.

Şimdi ayetin başındaki “Ey iman edenler!” hitabı ile anlamaya çalışalım. Allah, zaten iman etmiş olanlara, “iman edin” diye sesleniyor. Burada bir çelişki olabilir mi? Kur’an ayetlerinde hiçbir çelişki olmaz.

O halde Yüce Yaradan, bizlerin anlamadan, irdelemeden iman etmemizi istemiyor. Bizlerden bilerek, hür irademizle seçerek yani gerçekten inanarak iman etmemizi istiyor. Allah nezdinde gerçek iman sahibi, şüphe etmekten korkmayıp araştıran, inceleyen sonunda Yüce Yaradan’ın gösterdiği yolu seçen kişidir.

İşte insanların çoğunluğu bilerek, seçerek gerçek anlamda iman etmedikleri için, bütün dinler ve öğretiler tahrif oluyor. Yüce Yaradan insanların bu kolaycılığını bildiği için son gönderdiği Kitabı olan Kur’an’ın korumasını bizzat Kendisi üstleniyor. Böylece bizlere araştırmak, irdelemek, karşılaştırma yapmak için güvenilir bir kaynak sunuyor.

Kur’an’ı koruma altına almasına rağmen, Müslümanlık tahrif olmuş durumda. Müslüman olmayan bir insan, Müslümanların genel haline bakarak Müslüman olmaz. Düşünelim ki Kur’an’ı Allah koruma altına almasaydı, gerçeği aramak isteyen bir kişi nasıl hakikate ulaşacaktı?

Kutsal Kitapları inceledikçe kafası karışan, karasız kalan hakikat yolcusu, çevresinde güvendiği insanların anlattıklarını esas alacaktı. Bir süre sonra güvendiği dağlara kar yağdığını görürse, bütün dünyası yıkılacaktı.

Şükürler olsun ki Yüce Yaradan, gemiciler ve gece yol alanlar için kutup yıldızını sabit tuttuğu gibi, dinlerin karanlığında yol alanlar için Kur’an’ı değişmeden muhafaza ediyor.

Genel kategorisine gönderildi | DİNLERDEKİ BAĞNAZLIK için yorumlar kapalı

HARAM VE CEZASI

KİTAP’IN BİR KISMINA İNANMAYAN, BU DÜNYADA DA REZİL OLUR

Bakara 85: “Sizler öyle kimselersiniz ki, birbirinizi öldürüyorsunuz, içinizden bir kesime karşı kötülük ve zulümde yardımlaşarak; size haram olduğu hâlde onları yurtlarından çıkarıyorsunuz. Ve şayet size esir olarak gelirlerse fidyeleşmeye kalkıyorsunuz. Hâlbuki çıkarılmaları size haram kılınmıştı. Yoksa siz Kitap’ın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka bir şey değildir. Kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine uğratılırlar. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.”

85’ten önceki ayetler İsrailoğullarından bahsediyor. Dolayısıyla 85inci ayet de, onlara yöneliktir. Ancak bilindiği gibi, Allah’ın sözleri hem evrenseldir hem de bütün zamanları kapsar.

Ayet öncelikle, benzer inançta olan kimselere karşı yapılan yanlış uygulamalara dikkati çekiyor. “Birbirinizi öldürüyorsunuz” diyor. Günümüzde böyle olaylar maalesef bütün dünyanın gözü önünde oluyor. “İçinizden bir kesime karşı kötülük ve zulümde yardımlaşarak; size haram olduğu hâlde onları yurtlarından çıkarıyorsunuz” ifadesi dünyanın birçok bölgesinde halen geçerli.

“Ve şayet size esir olarak gelirlerse fidyeleşmeye kalkıyorsunuz” ifadesinin günümüzdeki açılımı, “ne isterseniz yaparız, yeter ki bizi batırmayın” diyenlerden istenilen fidyelerdir.

Ayetteki “Hâlbuki çıkarılmaları size haram kılınmıştı” sözü, Allah’ın tekliğine inanan her insanın inançlarından dolayı, ister müşriklerce ister yine Allah’a inandığını söyleyenlerce, yurtlarından çıkarılmasının yasak olduğu anlamındadır. Allah Müslümanlara, onları yurtlarından çıkaranlara karşı savaşmalarını emretmiştir.

Ayetlerin evrenselliği dikkate alındığında, insanların neye inanırsa inansınlar, inançlarından dolayı yurtlarından çıkarılmalarının yanlış olduğu anlamını çıkarabiliriz. Allah’a inananların, yine Allah’a inandığını söyleyenler tarafından çıkarılmaları ise, haramdır.

“Yoksa siz Kitap’ın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?” sözüyle, Allah’ın haram kıldıkları arasından işimize geleni yapmak, gelmeyeni yapmamak anlayışı kastediliyor.

Bu sitede daha önce yayınladığımız “Haram ve Helâli Allah Belirler” başlıklı yazımızdaki Kur’an’da haram kılınan davranışlar;

En’am 151 ve 152. ayetler: “De ki: Gelin Rabbinizin size (neleri) haram kıldığını okuyayım” (Aşağıdakiler ayetteki net açıklamaların maddeler halinde sıralanışıdır.)

  1. Allah’a ortak koşmak (Piyasa Tanrısının peşinden gidip zenginlemeye çalışmak dâhil)
  2. Anne babaya isyan etmek (Devletin geçmiş yöneticilerini haksız yere suçlamak dâhil)
  3. Fakirlik korkusuyla çocuklarını öldürmek (Kendi yaptığı yolsuzluğa çocuklarını da karıştırmak dâhil)
  4. Fuhuş yapmak (Göstermelik nikâh yapılanlar dâhil)
  5. Haksız yere cana kıymak (Teröristlere destek vermek dâhil)
  6. Yetim malını haksız yemek (Yetimlerin hakları olan devlet malından haksız yemek dâhil)
  7. Ölçü ve tartıyı tam adaletle yapmamak (Rüşvet karşılığı iş almak, iş vermek ve imar planları yapmak dâhil)
  8. Yalancı şahitlik (Halkın önünde konuşurken, gerçekte yaptıklarının tam tersini söylemek dâhil)
  9. Allah’a verilen sözü tutmamak (Halkın önünde konuşurken, Allah’ı şahit tutarak verilen sözler dâhil)

Yüce Yaradan, haram kıldığı işleri yapanların sonunun ne olacağını, 85inci ayetin sonunda söylüyor. “Artık sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka bir şey değildir. Kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine uğratılırlar. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.”

Demek ki haram kılınan işleri yaparak, Allah’ın Kitabının bir kısmına inanıp bir kısmına inanmadığımızı göstermiş oluyoruz. Bu davranışımızın karşılığında Yüce Yaradan bizleri sadece ahirette cezalandırmıyor. Bizleri bu dünyada da rezil ediyor. Biz yaptığımız haram işleri insanlardan sakladığımızı zannediyoruz. Ama ayette “Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir” deniliyor.

Allah’ım, en hak vaat ve en gerçek vaat Senin vaadindir. Senin vaadinin üzerine vaat olamaz.

Allah’ım, Senin huzuruna yüz akıyla gelebilmemiz için bizlere yol göster, irade gücü ver.

Genel kategorisine gönderildi | HARAM VE CEZASI için yorumlar kapalı

İSLÂM’DA HİCRETİN ANLAMI

İSLÂM’DA HİCRETİN GAYESİ, PISIRIK DEĞİL, HÜR İNSAN OLUŞTURMAKTIR

 

İslâm’a göre insan, sadece Yüce Yaradan karşısında acizdir. Fakat bir insanın diğer insanlar karşısındaki acizliğine, ezikliğine karşıdır.

Nisa Suresi 97: “Kendilerine yazık eden insanlara, melekler canlarını alırken ‘Neler yaptınız bakalım?’ diye sorarlar. Onlar da ‘Biz yeryüzünde aciz düşürülmüştük, zavallı ve ezilmiş kimselerdik’ diye cevap verirler. Bu sefer melekler ‘Allah’ın arzı (yeryüzü) geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya’ derler. Onların varacakları yer cehennemdir. Orası dönülecek yerlerin en kötüsüdür.”

Bilindiği gibi Kur’an bütün insanlığa gelmiştir ve Allah’ın koruması altında insanlık var oldukça geçerlidir. Dolayısıyla bu ayeti, sadece Mekke’deki müşriklerin baskılarından dolayı, Müslümanlara hicret etmelerinin tavsiyesi şeklinde almak yanlış olur.

Ayette bahsedilen bir insanın kendisine yazık etmesi, Allah’ın gösterdiği yoldan gitmemesi ile gerçekleşir. Yüce Yaradan’ın gösterdiği yoldan yürümeyenlere melekler sormaktadırlar “İnancınız için neler yaptınız?” Yani “Allah’ın gösterdiği yoldan gittiniz mi? Gitmediniz mi? Anlatın bakalım” derler.

Allah’ın yolundan gitmeyenler hemen, “elektrikler kesildi onun için çalışamadım” diyen öğrenciler gibi mazeret uydururlar. “Biz yeryüzünde aciz düşürülmüştük, baskı altındaydık” diyerek kendilerini savunduklarını zannederler.

Güya baskı altında oldukları için ellerinden bir şey gelmediğini söylerler. Günümüzdekilerin ise genel söylemi, çalıştıkları yerde üstlerinin emirlerine uymak zorunda kaldıklarını iddia etmektir. Aksi takdirde işlerini veya dernek vb yönetimindeki yerlerini kaybedecekleri söylerler.

Söylem bu olunca; aldıkları rüşvete, uyguladıkları hukuksuzluklara, yaptıkları adaletsizliklere, kendilerinden güçsüz konumda olanlara baskı yapmalarına kılıf bulduklarını düşünerek affedilmeyi beklerler. Çünkü böyle söyleyerek halkı kandırabildiklerinden, Yüce Yaradan’ı da kandıracaklarını zannederler.

Günümüzdeki mazeret üretenlerden bazıları, din âlimiyim diye geçinen birilerinin fetvalarına sığınmaya çalışırlar. Söz gelimi, aldıkları rüşvetin rüşvet değil, ganimet olduğu fetvasına uygun hareket ettiklerini iddia ederler.

Hâlbuki rüşvet alanların, haksızlık yapanların ellerinde Allah’ın kelâmı olan Kur’an-ı Kerim varken, başkalarını dinledikleri için kurtuluşları yoktur. Çünkü melekler ayetteki sözleri, rüşvet alarak veya vererek güç kazanmış olanlara değil,  baskılar karşısında işini kaybetmekten korkanlara söylemektedirler. “Allah’ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!” sözüne zavallı, ezilmiş durumdakiler muhataptır. Rüşvet alarak, makam sahibi olarak güçlendikleri halde kendinden zayıf konumdakileri ezenlere söylenmemiştir.

Dolayısıyla Yüce Yaradan, kısmen aciz durumda olanların uyduruk mazeretler üretmelerini kabul etmezken, güçlü durumda olduğu halde Allah’ın yolundan ayrılanların durumlarının daha feci olması kaçınılmazdır. “Bize böyle emredildi” diyerek her türlü adaletsizliği, haksızlığı yaparken, insanlara şiddet uygularken makamını ve zenginliğini kullananların vay haline.

Çünkü Yüce Yaradan böyle mazeret üreten, biz aciz idik, zavallıydık, elimizden bir şey gelmedi diyenlere, “Onların varacakları yer cehennemdir. Orası dönülecek yerlerin en kötüsüdür” sözleriyle cehennemin yolunu göstermektedir.

Nisa Suresi 100: “Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde gidecek çok yer de bulur, genişlik de (bol miktarda imkân da). Kim Allah’a ve Peygamberine hicret etmek amacıyla evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse, şüphesiz onun mükâfatı Allah’a düşer. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”

Ayet gayet açıktır. İşimi kaybetmekten korktum. Sahip olduğum varlıklarımı terk edemedim. Ailem vardı, onların sorumluluğu vardı. Veya yönetimden ayrılsaydım yerime daha kötü biri gelebilirdi. Bu gibi sözlerin hepsi bahanedir. Allah bize yeryüzünün genişliğini gösteriyor. Sadece kendi kavmimizin yaşadığı yer veya ülkeniz demiyor. Bütün yeryüzünü işaret ediyor. Bütün insanlara diyor ki: “sen yeryüzünün halifesisin. Bir dünya vatandaşısın. Yeryüzünde istediğin yere gidebilirsin.”

Ayete göre “başka yere gidersem aç kalırım” diyemezsin. Yüce Yaradan her yerde imkân   bulabileceğimizi vurguluyor. Zaten günümüzde insanlara inançları yönünden ciddi baskı uygulayan yerler çok azdır. Bu sebeple çoğu zaman, ülkeni terk etmen gerekmemektedir. Ayrıca eğer Allah’ın gösterdiği yoldan gidebilmek için hicret ederken yolda ölüm sana yetişirse, onun da mükâfatı Yüce Yaradan’a aittir deniliyor.

Demek ki İslâm, pısırık ve zavallı davranışları kabul etmiyor. Haksızlıklar ve zulümler karşısında sessiz kalanlar, Allah’a inandığını söyleseler bile cehenneme gidebilecekler.

Hicret konusunda Yüce Yaradan bir istisna getirmiştir. Nisa 98: “Ancak gerçekten zayıf ve güçsüz olan, çaresiz kalan ve hicret etmeye yol bulamayan erkekler, kadınlar ve çocuklar başkadır (müstesnadır).”

Ayetin müstesna tuttuğu insanlar, yukarıda anlatılan “aldığımız emir gereği mecburen insanlara adaletsiz davrandık, gücümüzün yettiklerine şiddet uyguladık” diyenlerin gazabına uğrayan, gerçekten güçsüz kişilerdir.

Allah “Biz, Musa’yı Firavuna ve ileri gelenlerine gönderdik. İleri gelenler Firavunun emrini dinledi. Hâlbuki Firavun yanlıştı….” diyor. Bu ayetle “biz emir eriydik” diyenleri ikaz ediyor. Bir ayet sonrasında da “Firavun kıyamette kavmini suya götürür gibi ateşe götürdü….” diyerek böylelerinin sonlarını hatırlatıyor.

“Biz acizdik, emre uymak zorundaydık” diye mazeret üreten erkeklere de, Firavunun karısı Asiye’yi örnek veriyor. Tabii örnekleri görecek gözü olanlara. Anlayacak kalbi olanlara.

Genel kategorisine gönderildi | İSLÂM’DA HİCRETİN ANLAMI için yorumlar kapalı