İNSANLIĞIN YENİ YILINI KUTLARIM

YENİ YILA YENİLENEREK GİREBİLMEMİZ UMUDUYLA BÜTÜN İNSANLIĞIN YENİ YILINI KUTLARIM

Allah’ım, kalplerinin mühürlenmiş olduğunu düşünen kullarının helâk olmamaları için, onlara lütfunla hidayetini sun. Onların kendilerini düzelterek salih ameller işleyebilmeleri için iradelerine güç ver.

Allah’ım, Senin rızanı kazanmak için çabalayanları lütfunla, salih kullarının arasına kat. Onları, sonrakiler içerisinde iyi dille anılanlardan eyle. Bu güzel kullarını, Naim Cennetinin varislerinden yap. Onları, insanların diriltilecekleri gün utandırma.

Senin her şeye gücün yeter.

Amin.

Genel kategorisine gönderildi | İNSANLIĞIN YENİ YILINI KUTLARIM için yorumlar kapalı

SULTAN II. ABDÜLHAMİD’İN TAHTTAN İNDİRİLMESİ

SULTAN ABDÜLHAMİD’İ KENDİ YETİŞTİRDİKLERİ “HÂL ETTİ”

 

Sultan II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesi kararı, Meclisi Milli de alındı. Bu sırada meclis başkanı Said Paşa idi. Henüz partileşmemiş olan İttihat ve Terakki Cemiyeti taraftarları kendi adayları olmadığından, Said Paşanın Meclis Başkanlığını desteklemişlerdi. Sultanla ilgili olarak Paşanın önünde iki seçenek vardı. İlki padişahın tahttan kendisinin feragat etmesi, diğeri “hâl etme” yani tahttan indirme idi. Meclis bu iki seçenek üzerinde karar almak için oylama bekliyordu.

Ancak Said Paşa, birinci şıkkı gündeme getirmedi. Oylamaya sunmadı. Doğrudan tahttan indirilmesi seçeneğini oylattı. Bunu yaparken de kendini “hürriyet kahramanı” gibi görüyordu.

Meclisi kendi düşünceleri konusunda yönlendiren Said Paşa ile Abdülhamid Han gençliklerinden beri tanışıyorlardı. Abdülhamid padişah olur olmaz, onu Mabeyn Başkâtibi yaptı. Bu makam günümüzdeki Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği ile eşdeğerdedir. Paşayı beğenmiş olmalı ki sonra makamını yükseltti, Sadrazam yaptı. Said Paşa Abdülhamit döneminde tam yedi defa Sadrazamlık makamına geldi ve gitti.

Belki yaşadıklarından dolayı, belki de yapısından dolayı, çok vehimli bir kişiliğe sahip oluğu söylenir. Bu sebeple Sultan Abdülhamid’in kurduğu hafiye teşkilatının fikir babası olduğu iddia edilir.

İşte II: Abdülhamid’in sıfırdan alıp Başbakan yaptığı bu Said Paşa, padişahın doğrudan tahttan indirilmesini oylattı. Oylamadan sonra sıra, bu kararı padişaha kimlerin tebliğ edeceğinin belirlenmesine gelmişti. Ama kişilerin seçimi de aynı şekilde bir kargaşa içerisinde ve hızla yapıldı. Önlerden birisi dört şahsın ismini teklif etti. Said Paşa başka teklifleri beklemeden hemen oylamaya geçti. Alkışlar içerisinde 4 kişi güya seçildi.

Seçilen dört kişiden biri olan Aram Efendi, listede oluşunu, isminin teklif edildiğinde öğrendiğini anlatır. Aram Efendi, Katolik Ermenilerden olduğu için denge politikası izleyen Abdülhamid tarafından geçmişte itibar görmüş bir kişidir.

Heyette yer alan Esad Toptani Paşa, Arnavut asıllıdır. Abdülhamid jandarma teşkilatında nefer olan bu kişiyi önce Yanya Komutanı sonra paşa yaptı. Sultan Abdülhamid Arnavutların devlete isyan etmemesi için kendisine 500 civarında Arnavut’u yaver yapmıştı. Esad Paşa da zengin bir aileye mensup olduğundan taltif edildi.

Padişahın bu tedbirlerine rağmen Balkan Savaşında diğer halklarla beraber Arnavutlar da isyan ettiler. Esad Paşa bu isyan sırasında Osmanlı taraftarı gibi görünerek kurduğu tuzakla İşkodra Kumandanı Hasan Rıza Paşayı öldürttü. Bir ara kendi kurduğu Merkezi Arnavutluk Cumhuriyetinin başına bile geçti. Ancak o dönemdeki büyük güçler kabul etmedi.

Heyetteki Arif Hikmet Paşa ise Gürcü kökenliydi. 93 harbi denilen 1877-78 Rusya Savaşında Kafkasya’dan kaçarak İstanbul’a sığınan bir aileye mensuptu. Sultan Abdülhamid bu kişiyi önce yaveri yaptı. Daha sonra Arif Hikmet Paşayı Ayan üyesi yani senatör yapan yine Padişahın kendisidir.

Heyetin son üyesi Yahudi asıllı Emanuel Karasu’dur. Abdülhamid’in koruması altındaki çevresinde olmayan tek kişi Emanuel’dir. Ancak Musevilere bazı haklar alabilmek için padişaha iyi davranılması gerektiğini savunmuştur. Fakat Musevi Yurdu konusunda sonuç alınamayınca vazgeçmiştir.

Selânik doğumlu bir avukat olan Emanuel Karasu daha sonra İttihat ve Terakki Cemiyetine girmiştir. Bu Cemiyete girdiğinde savunduğu fikir, “Türk Musevileri önce Türk, sonra Musevi’dir” şeklindeydi. Böylece bilhassa Talat Paşayı etkisi altına aldı.

Fakat sonraki hayatına bakılınca Emanuel’in menfaat peşinde koşan bir kişi olduğu ihtimali artmıştır. Birinci Dünya Savaşı sırasında ordunun iaşe müfettişliğine tayin edilmiştir. Bu görevi sırasında  zimmetine çok yüklü para geçirdiği söylenir.

Tarih, dünü anlatır, bugünü açıklar, yarını aydınlatır. Ancak her insan tarihten, sadece kendi idraki ve basireti kadar faydalanabilir.

Genel kategorisine gönderildi | SULTAN II. ABDÜLHAMİD’İN TAHTTAN İNDİRİLMESİ için yorumlar kapalı

KADIN YÖNETİCİ

İSLÂM’DA KADIN YÖNETİCİ KONUSU

 

Kur’an’da, erkeklerle kadınların yapı farkları çeşitli ayetlerde işlenir. Ancak iman, inanç ve salih amel işleme gibi konularda, birçok ayetinde hem erkeklere hem de kadınlara birlikte hitap edilmiştir. İslâm, Mümin erkeklerle mümin kadınlara aynı gözle bakılmıştır.

Önceki yazılarımızdan “Müminler Birbirlerinin Dostlarıdır” makalemizdeki iki ayete, konumuzla ilgili açıdan bakmak için tekrar hatırlayalım.

Nisa 124: “Erkek veya kadın, kim mümin olur da güzel amellerden işlerse, işte onlar cennete girerler. Zerre kadar da haksızlığa uğratılmazlar.”

Nahl 97. Erkekten ve kadından, mümin olarak kim iyi amel işlerse muhakkak onu güzel bir hayat ile yaşatacağız ve yapmakta oldukları amellerin daha güzeliyle mükâfatlarını elbette vereceğiz.

 “Erkek ve kadın, kim mümin olur da güzel ameller işlerse” cümlesi, iki ayette de aynı. Aynı kişiler aynı güzel işleri yaptığında, ilk ayette cennet vaat ediliyor. İkinci ayette cennet bahsedilmiyor. Güzel bir hayat yaşatılacağı bahsediliyor. Bilindiği gibi İslâm’a göre hayat iki yerde var. Dünyada ve ahirette. “Dünya hayatı ahiret hayatı yanında bir yol ağzı kadardır” diyerek dünya hayatını yok farzetmek yanlış olur.

Zaten Yüce Yaradan güzel ameller işleyen erkek ve kadın müminlere sadece cennette karşılığını verecek olsaydı, ikinci ayeti göndermezdi. Veya ikinci ayetinde de net bir şekilde cennette yaşatacağından bahsederdi.

Yusuf Has Hacib’in eseri olan Kutadgu Bilig’de; bu dünyada mal, mülk veya makam sahibi olup, halka adaletle hizmet edenler övülür. Onların iki dünya saadetine ulaştığını anlatır. “Bir lokma, bir hırka” anlayışı ile yaşamanın sadece ahiret hayatı için bir umut olabileceği vurgulanır.

Demek ki inanan insanlar, ister erkek ister kadın olsunlar, yetkilerini güzel işler yapmakta ve adaletli davranmakta kullanırlarsa, önce kendileri mutlu olurlar. Allah’ın vaat ettiği “güzel bir hayat yaşatmak”, mutlu ve huzurlu olmak demektir. Lüks içerisinde ama huzursuz yaşamak, güzel bir hayat demek değildir.

Bu dünyada huzuru bulmuş aynı inançlı kişi ahirete intikal ettiğinde, Yüce Yaradan’ın onu cennet ile ödüllendirmesi ihtimali çok yüksektir. O halde ister kadın olalım, ister erkek, bu dünyadaki gücümüzü ve yetkimizi insanlara adaletle hizmet için kullanmaya çalışalım.

İslâm’ın kadın yöneticiye bakışını net bir şekilde Neml Suresi 22 ile 44üncü ayetler arasındaki uzun anlatımda bulabiliriz. Yüce Yaradan’ın bizlere uzun bir şekilde anlattığı örnek, Saba Melikesi (Sebe Kraliçesi Belkıs) ile ilgilidir. Biz ayetlerin hepsini burada yayınlamayacağız. İsteyen Kur’an’a bakarak yorumlarını kendisi yapabilir.

Ayetler, hayvanlarla konuşma kabiliyeti verilmiş olan Hz. Süleyman dönemini anlatır. Hz. Süleyman’ın teftişine geç gelen Hüdhüd kuşu, gecikmesinin sebebini şöyle açıklar. 23: “Gerçekten, onlara (Sebelilere) hükümdarlık eden, kendisine her türlü imkân verilmiş ve büyük bir tahta sahip olan bir kadınla karşılaştım.”

Hz. Süleyman bu kuş ile Saba Melikesine bir mektup yollar.

29: (Süleyman’ın mektubunu alan Saba melikesi): “Beyler, ulular! Bana çok önemli bir mektup bırakıldı” dedi.

30: “Mektup Süleyman’dandır, Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla (başlamakta)dır. “

31: “Bana karşı başkaldırmayın, teslimiyet göstererek bana gelin diye (yazmaktadır).”

32: (Sonra Melike) dedi ki: “Beyler, ulular! Bu işimde bana bir fikir verin. (Bilirsiniz) siz yanımda olmadan hiçbir işi kestirip atmam.”

33:  Onlar, şöyle cevap verdiler: “Biz güçlü kuvvetli kimseleriz, zorlu savaş erbabıyız, buyruk ise senindir; artık ne emredeceğini düşün taşın.”

34: Melike, “Hükümdarlar bir memlekete girdiler mi orayı perişan ederler ve halkının ulularını hakir hâle getirirler. (Herhalde) Onlar da böyle yapacaklardır” dedi.

Melike, karşılaştığı bu yeni ve ciddi durum için ulu beylerden oluşan istişare heyetini toplar. Onlara danışır. Onlar da “biz savaş erbabıyız, buyruk senindir” diyerek bu sıkıntılı durumdan sıyrılırlar.

Karar vermekte yalnız kalan Saba melikesi, zekâsını kullanır. Yanlış bir kararının, tabiri caizse efelik taslamasının halkının zararına olacağını görür. Halkını korumak için tedbirler düşünür. Hz. Süleyman’a hediyelerle birlikte elçiler yollar. Peygamber kabul etmez. Önce kadının tahtını getirtir. Ama tahtını tanınmayacak şekilde değiştirtir. Sonra kendisini huzuruna getirtir.

42: Melike gelince, “Senin tahtın da böyle mi?” dendi. O şöyle cevap verdi: “Tıpkı o! Zaten bize daha önce bilgi verilmiş ve biz teslimiyet göstermiştik.”

Demek ki Melike; basiretli davranarak, halkını tehlikeye atmadığı, kavmine doğru yolu buldurduğu, tedbirli davrandığı için, Yüce Yaradan ona hidayet nasip etti ki -42inci ayetin anlatımına göre- sonunda teslimiyet gösterdi.

43: “O’nu, Allah’tan başka taptığı şeyler alıkoymuştu. Çünkü kendisi inkârcı bir kavimdendi.”

44: Ona “köşke gir!” dendi. Melike onu görünce derin bir su sandı ve eteğini çekti. Süleyman “Bu billurdan yapılmış, şeffaf bir zemindir” dedi. Melike dedi ki: “Rabbim! Ben gerçekten kendime yazık etmiştim. Süleyman’ın maiyetinde, âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.”

Kur’an’da uzun ve ders niteliğindeki anlatımla Saba Melikesi (Belkıs) konusu işlenirken bizim, kadınlar yönetici olamaz dememizin bir anlamı var mı? Yüce Yaradan’ın verdiği örneği, yok mu sayacağız?

Nitekim Allah’ın verdiği bu örnekleri, aşare-i mübeşşere yani cennetle müjdelenenmiş sahabe insanlar da, bizim gibi anlamışlardır. Cemel Vakasında ordunun komutanlığını Hz. Ayşe yapmıştır. Hz. Ayşe’nin komutanlığını, ondan daha yaşlı sahabeler den Hz. Talha ve Hz. Zübeyr onaylamıştır. Daha öncesinde kendilerine halifelik teklif edilen fakat kabul etmeyen bu iki cennetle müjdelenmiş sahabe, Hz. Ayşe’nin komutasında savaşmışlar ve şehit olmuşlardır.

Önemli olan yöneticinin erkek veya kadın olması değil, onun davranışları, yaptıkları ve inancıdır.

Dini, Sosyal kategorisine gönderildi | KADIN YÖNETİCİ için yorumlar kapalı

İNSANIN, NEFSİNE KARŞI ŞAHİTLİĞİ

ALLAH, İNSANI KENDİ NEFSİNE KARŞI NEDEN ŞAHİT TUTUYOR?

 

Araf 172: “Bir de Rabbin, Âdemoğullarından, bellerindeki zürriyetlerini alıp da onları kendi nefislerine şahit tutarak: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ dediği vakit, ‘pekâlâ Rabbimizsin, şahidiz’ dediler. Böyle yapmamız kıyamet günü ‘Bizim bundan haberimiz yoktu’ dememeniz içindir.

Araf 173: “Yahut atalarımız daha önce şirk koşmuşlardı. Biz onlardan sonra gelen bir nesil idik, şimdi o batıl yolu tutanların yaptıkları yüzünden bizi helâk mi edeceksin, dememeniz içindir.”

Üzerinde en çok ve birbirine zıt fikir yürütülen ayetlerden birisi Araf 172’dir. Bizim yapacağımız yorum, Yüce Yaradan’ın verdiği akıl, vicdan ve iradeye dayanarak oluşturduğumuz kendi görüşümüzdür. Gerçeği sadece Allah bilir.

Bu ayet hakkında yorum yapabilmek için, Kur’an’ın genel anlatım yöntemini göz önünde tuttuk. Kur’an’daki anlam bütünlüğünü, hep aklımızda bulundurduk. Ayrıca 172nci ayetin anlatım tarzıyla benzer olan aşağıdaki ayetlerdeki mecazi anlatım yöntemine dikkat ettik.

Ahzab 72: “Biz o emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik, onlar, onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi. O gerçekten çok zalim ve çok cahildir.”

Fussilet 11: “Sonra duman hâlinde bulunan göğe yöneldi; ona ve yeryüzüne, ‘İsteyerek veya istemeyerek gelin’ dedi. İkisi de, ‘İsteyerek geldik’ dediler.”

Kur’an’ın genel anlatımına bakıldığında, “oku” emriyle üç konunun kastedildiği anlaşılır. “Oku” emriyle kastedilen ayetlerin biri, Hz. Muhammed’e (s.a.v.) vahiy ile indirilen ve Allah’ın kelâmı olan Kur’an’dır. Diğeri, kâinat olarak da tanımlayabileceğimiz tabiattır. Üçüncüsü, insanın bizzat kendisidir.

Peygamberlere gelen vahiyler ve peygamberlerin insanlara anlattıkları hakkında, insanların şahit tutulmaları pek mantıklı değil. Çünkü birinin şahit olabilmesi için, şahitlik yapacağı olayı yaşamış veya görmüş olması gerekir. Aksi takdirde şahitliği kabul edilmez.

Dolayısıyla peygamberlere gelen vahiylerden de, insanlar değil, ancak peygamberlerin kendileri şahit tutulabilirler. Nitekim ayet de, buna işaret eder:

Araf 6: “Kendilerine peygamber gönderilenlere mutlaka soracağız. Peygamberlere de elbette soracağız.”

Ayette bahsedilen bizce şahitlik değildir. Peygamberlerin anlattıklarıyla ilgili olarak insanların ne karşılık verdiklerini sorgulamaktır. Nitekim Kasas Suresi 65: “O gün Allah onları çağırıp ‘Peygamberlere ne cevap verdiniz?’ diyecektir.” ayeti de, bizim bu yorumumuzu desteklemektedir.

Benzer şekilde, Maide 109: “Allah, Resulleri topladığı gün: ‘Size ne cevap verildi?’ der. ‘Bizim bilgimiz yok’ derler, ‘gizlileri bilen yalnız Sensin, Sen!”. ayeti ile de insanların şahitliği değil, onların cevapları sorgulanmaktadır.

Yüce Yaradan, peygamberlerinden de söz almıştır. Ahzab 7: “Unutma o peygamberlerden misaklarını aldığımız vakti! Hele senden, Nuh, İbrahim, Musa ve Meryemoğlu İsa’dan ki onlardan ağır bir misak (sağlam bir söz) aldık.”

Ahzab 8: “(Bunu Allah), sadıklara sadakatlerinden sormak için yaptı. Kâfirler için ise acı verecek bir azap hazırladı.”

Demek ki Allah, peygamberlere indirilen vahiylerle ilgili olarak, insanları şahit tutmayacağını ifade etmiştir. Yine ayetlerden anlaşılan, insanlara, sadece peygamberlerin anlattıklarına ne cevap verdikleri sorulacak ve sorgulanacaktır.

Yüce Yaradan’ın gönderdiği ve okunmasını istediği diğer ayet, tabiatın yani kâinatın bizzat kendisidir. Nitekim Kur’an’da geçen birçok ayette, tabiattan örnekler verilir. Bu örneklerin bir kısmı, pozitif ilimde ilerlenildikçe daha anlamlı hale gelmektedir. Bilindiği gibi kutuplarda, çöllerde veya dört mevsim yaşanan yerlerdeki tabiat olayları farklıdır. Dolayısıyla insanları düşünmeye sevk eden konu sayısı da her bölgede farklıdır.

Kutuplarda veya çöllerde yaşayan insanlar için, bilhassa geçmişte tek düze bir tabiat vardı. Yüce Yaradan’ın çok çeşitli nimetlerini görmediklerinden, tabiata bakarak bir Yaratıcının olduğunu düşünebileceklerin sayısı az olabilir. Hâlbuki dört mevsim yaşanan ve ilaveten denize kıyısı olan yerlerdekiler bu açıdan daha şanslıdırlar.

Belki, bölgelerle ilgili bizim fikir yürüttüğümüz yukarıdaki bu açıklamalar, belki de bilmediğimiz sebeplerle Yüce Yaradan, insanları tabiat ayetlerinden dolayı şahit tutmamıştır. Fakat tabiat ayetlerini yani doğa olaylarını düşünmemiz için, sürekli bizleri uyarmıştır. Düşünerek bakılınca, tabiat olayları bizler için Allah’ın varlığının delilleri niteliğindedir.

Okunması istenilen ayet kelimesi ile kastedilenlerin sonuncusu, insanın bizzat kendisidir. Her dönemdeki her bir insan, kendisinin dünyaya gelmesi için nasıl bir başlangıç gerektiğini bilir. Yüce Yaradan’ın verdiği aklı kullanan her insan, basit bir meniden muazzam bir yapıda insanı oluşturan bir yaratıcının olduğunu bulur. Nitekim Allah, olayları anlayacak kabiliyeti, sadece insana vermiştir.

Ayrıca Yüce Yaradan insana verdiği akla ilaveten, sahip olduğu akılla olayları inceledikten sonra karar alırken kullanması için kişiye vicdan da vermiştir. Vicdanını kullanarak aldığı kararları uygulayabilmesi için de, insana irade vermiştir.

Yani Allah Kendisinin varlığını ispat edecek delillerini, insanların her birine sunmuş ve bu delilleri anlamalarını sağlayacak mekanizmaları da vermiştir. Geçmişte yaşamış insanlar için de, gelecekte var olacak insanlar için de, aynı deliller geçerlidir. Delillere ilaveten doğruyu yanlıştan, haklıyı haksızdan ayırt edebilecek vicdani kabiliyetleri de Yüce Yaradan vermiştir. Doğru olanı, hak olanı yapabilmemiz için de ayrıca irade vermiştir.

İşte Yüce Yaradan, insana verdiği bu özellikleri şahit tutmaktadır. Çünkü her bir insan, Allah’ın delillerini görmüş, idrak etmiş, yaşamıştır. Peki, şahitlik ne hakkında olacaktır? Şahitlik, insanın nefsine uyarak yaptıklarına karşılık olacaktır.

Yüce Yaradan kıyamet günü muhtemelen diyecektir ki; “Ey akıl, vicdan ve irade; sizler, Benim delillerimi yaşadınız. Dolayısıyla Benim sizin Rabbiniz olduğumu bildiniz ve kabul ettiniz. O halde şimdi şahitlik zamanıdır”.

Allah’ın şahit tutmayacağı insanlar, bu özellikleri vermediği kişiler olabilir. Zaten Yüce Yaradan, yalnızca akıl verdiklerini sorumlu tutacağını ifade etmektedir.

Dolayısıyla akıl sahibi hiçbir insan, Araf 173’teki gibi, “biz atalarımızdan böyle gördük” diyemeyecektir. Böyle demeye kalkışırsa, aleyhe şahitliği bizzat Allah’ın o insana verdiği akıl, vicdan, irade gibi unsurlar yapacaktır.

Sonuç olarak Allah, kişinin dünyaya gelmesine vesile yaptığı her bir insanın spermine, delillerini yerleştirmiştir. Dolayısıyla her bir kişi, dünyaya gelip akıl baliğ olup meseleyi anladığı anda, Rabbinin varlığın bilmiş ve şahit olmuştur. Belki de farklı olan, insanlardaki akıl baliğ olma zamanıdır. Kimisi genç iken kimisi ölümüne yakın anlayabilir.

Bazıları ise anlamadan ölürler. Aslında onlar, nefislerine yenildikleri için anlamak istememişlerdir. Belki de kendi başlarına kaldıklarında düşünmüşler, ama girdikleri yoldan dönemeyeceklerini, dönerlerse dünyevi varlıklarını kaybedeceklerini zannederek, yanlışlarından vazgeçmemişlerdir. Çünkü dünyaya peşin, ahirete veresiye gözüyle bakmışlar, dünyayı tercih etmişlerdir.

Maturidi gibi bazı âlimler Araf 172’yi “Allah’ın her bir insanı babasının sperminden başlayarak yarattığını ifade ettiği” şeklinde yorumlamışlardır. Dolayısıyla her insan ayrı zamanda yaratılmıştır ve yaratılmaya devam edecektir. Alınan söz, her insanın kendisinin babasının sperminden yaratılış zamanına aittir. Bizim yorumumuz, Maturidi ile aynı temele oturmaktadır. Farklılık, açıklama yöntemlerinde ve ayrıntıdadır.

Ancak bazı âlimler yorumlarında, insanlardan alınan sözün zamanı olarak, Hz. Âdem’in yaratıldığı dönemi belirtirler. Allah’ın, Hz. Âdem’in beline yaptığı masajla, kıyamete kadar gelecek bütün insanları Hz. Âdem’in belinden toz halinde çıkardığını savunmuşlardır. Bazı âlimler ise, Hz. Âdem’in belinden peygamberleri, peygamberlerin belinden de bütün insanları çıkardığını iddia etmişlerdir.

Son iki yorumu yapan âlimler, yorumlarının sonucu olarak kâlû-belâ diye bir kavram oluşturmuşlardır. Hz. Âdem’in belinden elde edilen tozların zamanı olarak belirtilen kâlû-belâ anlayışının, insanları hangi hatalı yorumlara sürüklediği konusu, bir başka yazıda ele alınacaktır.

Bize göre ayetlerin açıklamaları yeterlidir. Âlimlerin bazılarının kâlû-belâ anlayışını oluşturan yorumlarını, Yüce Yaradan’ın kendisine akıl verdiğini düşünen her bireyin kendi anlayışına havale ediyorum.

Allah’ım bizlere, Senin gönderdiğin ayetleri anlayabilmemiz için, anlayış ihsan eyle.

Genel, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | İNSANIN, NEFSİNE KARŞI ŞAHİTLİĞİ için yorumlar kapalı

ÜRETİM ESASTIR

ÜRETİM VE TEKNOLOJİ ANLAYIŞINA BAKIŞ

 

(Not: Bu yazı “Tarihin Aydınlattığı Gelecek” isimli kitabımdan alıntıdır. Kitap ilk baskısını 2002 yılında yaptı. Bazı öneriler Türkiye’ye özeldir. Her millet kendilerine uygun olan çözüm yollarını kendileri bulabilir.)

Bilhassa sosyalist düşüncelerin dünyada etkili olduğu dönemlerde tartışmalar, zaten az olan üretimin paylaşılması üzerine yapıldı. Az olan bir varlığı çok kişiye paylaştırmak zor olduğundan,  taraflar tartışmalarında anlaşamadılar. Meslek odalarının üyeleri ve yöneticileri bile, kendi somut konularını pek tartışmadılar.  Soyut tarafı ağır basan bölüşüm düşünceleri üzerinde yoğunlaştılar. Bu durum meslek sahibi insanların bir bölümünün, kendilerini geliştirmelerini engelledi. Onları kısır bir döngünün içerisine attı. Dolayısıyla ülkeleri de kısır döngü içerisine girdi.

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde tartışmaların temeli, üretimin artırılması ve teknoloji üretimine geçişin yolları olmalıdır. Üretimin bölüşülmesi elbette önemlidir. Ama gelişmiş ülkelerde olduğu gibi, gelişmekte olan ülkelerde de öncelik, üretimi artırmak olmalıdır. Bir ülkede yaşam seviyesinin yükselmesi için milli gelirin çarpılması, bölünmesinden daha öncelik alır. Zaten bir şirkette veya devlette, üretimi yapanlara hak ettikleri payları vermeyen sistemler ayakta kalamazlar. Bilhassa Türkler gibi genelde iyiliksever, adil ve hoşgörülü insanların ülkelerinde, bölüşümü hakça bir konuma getirmek çok zor olmaz. Yeter ki, üretim artsın. Ancak kazançlar üretimden değil de, arazi ve inşaat soygunu ile sanal ekonomiden olursa, yardımseverliğin ve hakça bölüşme anlayışının azalması ihtimali vardır.

Türklerin son imparatorluğu olan Osmanlı’da ticareti, daha çok Yahudi, Rum ve Ermeni kökenli tebaa yaptı. Bu durum Türkler için ciddi bir boşluk oluşturdu. Çünkü ticaret ve üretim alanındaki birikim, daha çok bu guruplardaydı. Birikimlerin çoğu ülkeyi terk edenlerle birlikte gitti. Türklere ise;  savaşma, yokluklara sabretme ve ölme konusundaki tecrübeler kalmıştı. Dolayısıyla günümüzde Türklere daha önemli görevler düşmektedir. Üretimi, çok hızlı bir şekilde artırmadan, gelişmiş ülkelerin arasına girmek mümkün değildir. Hem üretmeyip hem de “Amerika ve Avrupa,  vatandaşının sağlığı, rahatı vb. için şöyle yapıyor” diyerek, kendi ülkesinden aynı şeyleri beklemek yanlıştır.

Üretmek ve üreterek kazanmak fikri, eğitimle önce beyinlere ve kalplere işlenmelidir. Asıl vatanseverlerin, bu anlayışı hayatlarına yansıtarak uygulayanlar olduğu, anlatılmalıdır.

Aksi takdirde ülkeler yeterli üretimleri ve alt yapıları olmadan, doğrudan ticaret sonrası bilgi toplumunun “sanal ekonomik ortam”ına girmek isterlerse veya arazi ve inşaat rantlarıyla sıcak paranın etkisine girerlerse, sonuç tehlikeli olur.

Üretimin artırılması için her kademede bilgili insana ihtiyaç vardır. Bu nedenle, üretici işçilerin daha bilgili ve becerili yetişebilmeleri gerekir. Bu konuda kitabın eğitim bölümünde bazı önerilerde bulunuldu.

Üretimi ilgilendiren bazı öneriler kitabın maliye-vergi bölümünde yapılmıştı. Bu nedenle burada değinilmeyecek.

Üretimi temelde üç guruba ayırabiliriz:

  1. Mal üretimi,
  2. Hizmet üretimi,
  3. Bilgi üretimi.

Günümüzde bunları birlikte sunan firmalar daha başarılı olmaktadır. Bu birliktelik genelde sanayicilik konusunda önem kazanmaktadır.

Günümüz Türkiye’si ve Türk Dünyası için, mevcut imkânlar düşünüldüğünde, gelişmenin temeli halen sanayileşmedir. Sanayileşme fedakâr nesiller ister. Batıdaki sanayi devrimi sırasında bu fedakârlık, hemen tamamen işçilerden istendi. İşçiler çok acı çekti.

Hiç acı çekmeden sanayide gelişilemez. Ancak, günümüz Türkiye’sinde en büyük fedakârlık genelde iki guruptan istenilmektedir. Bunlar, devlete yük olmadan sanayide üretim yapıp istihdam yaratan küçük ve orta büyüklükteki işverenler ile bu işyerlerinde çalışan işçilerdir. Gelişmekte olan ülkelerde küçük sanayi işçisi, devlet veya büyük sanayilerde çalışanların çoğuna göre daha ağır şartlar altında çalışmaktadır. Buna karşılık, Türkiye’de teknolojik üretim yapılmayıp emek yoğun çalışıldığından, işçiler yeterli ücret alamamaktadır. Çoğu işçinin eşleri de çalışmamaktadır. Bu durum işçi ile birlikte işvereni de sıkıntıya sokmaktadır.

Dürüst çalışan küçük sanayici bir ahtapot gibi her yere yetişmeye çalışırken, devletin kimi yanlış değerlendirmesi sonucunda; vergi-SSK-müfettişlik gibi devlet kurumları, kendi işçileri, alacaklıları, borçluları, müşterileri, makine arızaları, malzeme bozuklukları vb… tarafından ezilmektedir. Hâlbuki kalkınmak isteyen ülkeler sanayileşmenin yükünü paylaştırmalıdır.

Sanayiciler bir ülkenin görünmeyen kahramanlarıdır. Her atölye bir kaledir. Bu gerçek bütün eğitim kurumlarında, ibadet yerlerinde, okulda, basında sıkça vurgulanmalıdır. İnsanlar sanayici olmaya heveslendirilebilir. Bu heveslendirmede eğitimin rolü önemlidir.

Sanayiciler fabrikalarında, kültürel çalışmalar için imkânları ölçüsünde geniş odalar, kütüphaneler oluşturmalıdır. İş saatlerinin sonunda, zamanın yarısı işverenden yarısı işçiden olmak üzere, hem kültürel hem de teknik konularda çeşitli toplantılar ve etkinlikler yapılması için yardımcı olunmalıdır. Sivil kuruluşlar ve üniversiteler de bu çalışmalara düşük ücretle eğitmen vb. göndererek destek olabilir.

Sanayicilik; zaman kavramı, iş disiplini, teknik bilgi ve beceri ile sabır gerektirir. Sanayideki zaman kavramının önemi ve iş disiplini açısından, tarım sektöründen daha sorunludur. Teknik bilgi ve beceri bakımından, çoğu müteahhitlik hizmetlerinden daha zordur. Sermaye yoğun olması dolayısıyla da, iş kurmak açısından, birçok hizmet sektöründen problemlidir. Sonuç olarak sanayicilik, ülke ortalamasının üzerinde vasıflar gerektiren bir daldır.

Mevcut maliye-vergi politikaları, sanayiciyi özendirmek yerine küstürecek yapıdadır. Endüstriyel mal üreten, ülkeye ithal ikamesi ve ihracat yoluyla katma değer ekleyen sanayicinin önemi artık anlaşılmalıdır. Sermayesiz çalışan bir küçük ve orta ölçekli sanayici, karşılaştığı bütün problemleri kendi çözmek zorundadır. Çözemez ise sonuç batıştır. Zaten, sermayesiz sanayiciyi en iyi tarif eden söz: “Sanayici malına baka, baka borç içerisinde ölür”dür. Vergi, SSK, çalışma müfettişliği, belediye vb. ile muhataplık açısından, herhangi bir tüccar veya komisyoncu ile sanayici arasında bir fark gözetilmemektedir. Hattâ iyi yönde olması gereken fark, çoğu zaman aksi yöndedir.

Ülkenin ihtiyaçlarının önem sırasına göre, sanayici ve tüccarlar sınıflandırılmalıdır. Kredi verme, vergilendirme, SSK vb. konularda bu sınıflandırmaya göre farklı uygulamalar yapılmalıdır. Uygulamalar, özendirici yönde olmalıdır.

Aldıkları teşvikler ve ucuz kredilerle büyüyen zenginler, ülkenin geleceği için yönlendirilmelidir. Türkiye’nin öncelikle ihtiyacı olan konulara yatırım yapmaları istenmelidir. Buna kayıtsız kalanlar üzerinde, diğer vatansever zenginler ve kamuoyu, baskı oluşturmalıdır. Büyük iş adamlarının kendilerine sormaları gereken doğru soru şudur: “Türkiye için yararlı olan nedir?” Bunun arkasından gelecek ikinci soru ise: “İş dünyası kendi çıkarlarını nasıl gözetmelidir ki, bunu yaparken kamu yararına da hizmet etmiş olsun?”.

Yönlendirilecek konulardan bazıları şunlar olabilir:

  • Takım tezgâhları imalâtı,
  • Kaliteli çelik üretimi,
  • Savunma sanayinin ihtiyaçları,
  • Sivil Havacılık,
  • Elektronik sektörünün kullandığı ara malları,
  • Genetik mühendisliğin bazı alanları (nano-biyo teknoloji),
  • Tıp alanında bitkilerden yararlanma,
  • Yazılım programları gibi bilgi gerektiren hizmet sektörü,
  • Yarı iletkenler.

Yukarıdaki konulardan öncelikli olacaklar belirlenirse, zaten kıt olan kaynaklarımızı verimli değerlendirmiş oluruz.

(Not: Üretim konusunda teklif ettiğimiz çözüm önerileri konusundaki diğer fikirlerimizi merak edenler “Tarihin Aydınlattığı Gelecek” isimli kitabımın ilgili bölümlerine bakabilirler.)

Genel kategorisine gönderildi | ÜRETİM ESASTIR için yorumlar kapalı

ALLAH DAHA NE YAPSIN?

ALLAH, BOZGUNCULARIN TARİFİNİ DAHA NASIL YAPSIN? VE ONLARI DAHA NASIL UYARSIN? DAHA NASIL YOL GÖSTERSİN?

 

Bakara Suresinin arka arkaya sıralanan ayetlerinde Yüce Yaradan, ayrıntılı açıklamalarda bulunuyor. Bizleri hem uyarıyor hem de yol gösteriyor.

  1. “Şu muhakkak ki inkâr edenleri uyarsan da, uyarmasan da onlar için birdir. Onlar inanmazlar.”
  2. “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinin üzerinde bir de perde vardır. Ve onlar için büyük bir azap vardır.”
  3. “İnsanlardan öyleleri de vardır ki, inanmadıkları halde, “Allah’a ve ahiret gününe inandık.” derler.”
  4. “Allah’ı ve müminleri aldatmaya çalışırlar. Oysa sırf kendilerini aldatırlar da, farkında değillerdir.”
  5. “Kalplerinde münafıklıktan kaynaklanan bir hastalık vardır. Allah da onların hastalığını arttırmıştır. Yalan söylemelerine karşılık onlara elem verici bir azap vardır.”
  6. “Hem onlara: “Yeryüzünde fesat çıkarmayın.” denildiğinde: “Biz ancak ıslah edicileriz!” derler.”
  7. “İyi bilin ki, onlar ortalığı bozanların ta kendileridir, fakat farkında değiller.”
  8. “Onlara: “İnsanların inandığı gibi siz de inanın.” denilince, “Biz de o beyinsizler gibi mi iman edelim?” derler. İyi bilin ki, asıl beyinsizler kendileridir fakat bilmezler.”
  9. “Onlar iman edenlere rastladıkları zaman: ‘İnandık’ derler. Fakat şeytanlarıyla (münafık dostlarıyla) yalnız kaldıkları zaman: ‘Şüphesiz biz, sizinle beraberiz, biz sadece (onlarla) alay ediyoruz.’ derler.”
  10. “Gerçekte Allah onlarla alay eder ve azgınlıkları içinde bocalayıp dururlarken onlara mühlet verir.”
  11. “İşte onlar, hidayet karşılığında sapıklığı satın almış kimselerdir. Bu yüzden ticaretleri kâr etmemiş ve doğru yolu da bulamamışlardır.”
  12. “Onların durumu, (geceleyin) bir ateş yakanın durumu gibidir. (Ateş) çevresini aydınlatır aydınlatmaz Allah onların ışıklarını yok ediverir de onları göremez bir şekilde karanlıklar içinde bırakıverir, artık görmezler.”
  13. “(Onlar) sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık (hakka) dönmezler.”
  14. “Yahut (onların durumu), gökten boşanan, içinde karanlıklar, gök gürlemesi ve şimşekle sağanak halinde bir yağmura tutulmuş kimselerin hali gibidir. Yıldırımlardan ölmek korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Oysa Allah, inkârcıları çepeçevre kuşatmıştır.”
  15. “O şimşek nerdeyse gözlerini kapıverecek. Önlerini aydınlattığında ışığında yürürler, karanlık üzerlerine çöktüğünde de dikilip kalırlar. Allah dilemiş olsaydı işitmelerini, görmelerini de alıverirdi. Şüphesiz Allah her şeye hakkıyla gücü yetendir.”

Yukarıdaki ayetlerde Allah, “inandık” dedikten sonra münafıklık yaparak, Kendisini ve müminleri aldatmaya çalışanları da Kendisini inkâr edenlerle bir tutuyor.

Bu sitedeki yazılarımızı okuyanlar iyi bilirler ki; mümin doğulmaz, mümin olunur.

Mümin olabilmemiz için ne yapacağımız konusunda da, Yüce Yaradan bizlere yol gösteriyor.

  1. “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki (Allah’ın) azabından korunasınız.”

Gösterilen yol gayet net. Bizleri ve bizden öncekileri yaratan Rabbimize kul olduğumuzu bileceğiz. Kişilere veya paraya değil, Allah’a kulluk edeceğiz. Paraya yönelerek, hidayetin yerine sapıklığı satın alırsak ticaretimizden kâr beklemeyeceğiz. “Peki, sadece bizi yarattığı için mi kulluk edeceğiz?” diyenlere, hemen cevap veriliyor.

  1. “O, yeri sizin için döşek, göğü de bina yapan, gökten su indirip onunla size rızık olarak çeşitli ürünler çıkarandır. Öyleyse siz de bile bile Allah’a ortaklar koşmayın.”

Demek ki Yüce Yaradan, sadece bizi yaratıp tabiri caizse çoğu insanların yaptığı gibi “saldım çayıra, Mevla’m kayıra” dememiş. Kâinatı ve yeri bizim için yaratmış. Sistemleri bize göre oluşturmuş. Gökten su indirerek bizleri rızıklandırmış. Her ihtiyacımızı düşünmüş. İhtiyaçlarımızı karşılayabilmemiz için muazzam bir sistem kurmuş.

Bizim için yaptığı bütün bu güzelliklerine karşın bizden, sadece Kendisine ortak koşmamamızı istemiş. Zaten başka bir ihtimal olmadığını da görebilmemiz için, bizleri bütün imkânlarımızı kullanmamıza izin verilen ve iddiamızı ispatlayacağımız bir yarışmaya davet etmiş.

  1. Eğer kulumuza (Muhammed’e) indirdiğimiz (Kur’an) hakkında şüphede iseniz, haydin onun benzeri bir sure getirin ve eğer doğru söyleyenler iseniz, Allah’tan başka şahitlerinizi çağırın (ve bunu ispat edin).
  2. Eğer, yapamazsanız -ki hiçbir zaman yapamayacaksınız- o halde yakıtı insanlarla taşlar olan ateşten sakının. O ateş inkâr edenler için hazırlanmıştır.

Yüce Yaradan başka bir ayetinde cinlerden de yardım isteyebileceğimizi söyler. Demek ki ne yaparsak yapalım, Allah’ın tek yaratıcı olduğunun aksini ispat edemeyiz. Fakat bizler inatla Yüce Yaradan’ı yanlışlamaya uğraşırsak, cezamız ebedi ateş yani cehennem olacak. Bu yanlışlama sadece inkâr yoluyla değil, münafıklık yoluyla da olsa aynı akıbet bizleri bekliyor.

Eğer bizler “Allah’ın tek yaratıcı olduğuna inanır, Ona kulluk eder ve güzel işler yaparsak ne olacak?” sorusunun da cevabı, yine hemen veriliyor.

  1. İman edip salih ameller işleyenlere, kendileri için; içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele. Cennetlerin meyvelerinden kendilerine her rızık verilişinde, “Bu (tıpkı) daha önce (dünyada iken) bize verilen rızık!” diyecekler. Hâlbuki bu rızık onlara (dünyadakine) benzer olarak verilmiştir. Onlar için orada tertemiz eşler de vardır. Onlar orada ebedî kalacaklardır.

Her şey gayet açık. Bozgunculuk ve münafıklık yaparak, hem bu dünyada hem de ahirette azap görmeye talip olmak da bizim elimizde. Salih ameller işleyerek, her iki cihanda güzelliklere ulaşmak da bizim elimizde. Hem de ebedi olarak.

Seçim bizim.

Allah’ım bizleri; sapıklığı değil, hidayeti satın alarak ticaretinde kâr edenlerden eyle!

 

Genel kategorisine gönderildi | ALLAH DAHA NE YAPSIN? için yorumlar kapalı

ALFRED NOBEL’İN ÖRNEKLİĞİ

ALFRED NOBEL: “Ölüm taciri olarak anılmak istemiyorum” dedi ve hayata bakışını değiştirdi. Şimdi kimse eski NOBEL’İ hatırlamıyor.

(Not; Bu yazı Şubat 2014 tarihinde bu sitede yayınlanmıştı. Silindiğinden son paragraf hariç aynen yayınlıyoruz.)

1833’te Stockholm’da çok fakir bir ailede dört kardeşten biri olarak dünyaya geldi. Ama Alfred öldüğü zaman, 350 patentin ve dünyanın her tarafında şirketlerin sahibiydi.

O yıllarda maden ocaklarında ve karayollarında yol yapımında büyük kayalar işleri engelliyordu. Nobel buna çare düşündü. 1865’te dinamiti buldu. Ardından zenginlik geldi. Zenginledikçe diğer araştırmaları meyvelerini verdi. Lastik teknolojisini ve sentetik maddeleri geliştirdi.

Ama halk arasında adı dinamit ile birlikte anıldı. Dinamit savaşlarda insanların ölümüne sebep oldukça, kötü anılmaya başlandı. Zaten asık suratlı biri olarak bilinirdi.

Bir gün yeni deneyler sırasında kardeşi Ludwig laboratuvarda öldü. Gazeteler ölenin Alfred olduğunu sandılar. “Ölüm tüccarı öldü” diye başlık attılar.

Sağ iken gördüğü bu başlık korkunç bir şeydi. Hâlbuki Alfred, insanlık için bir şey bulmaya çalışmıştı. Dolayısıyla bu durumu kabul edemezdi. Derhal radikal bir karar aldı.

Bütün servetini ve servetinden sağlanacak yeni gelirleri bilime ve barışa ödül olarak verilmek üzere bağışladı.

Daha önce kendisini asık suratlı, gaddar, ruhsuz diye suçlayanlar bu defa ona enayi, aptal dediler. Hiç olmazsa servetinin bir kısmını bağışla dediler. Hatta İsveç Kralı, Nobel’i “kafadan çatlak” olarak suçladı. Vasiyetini kanun yoluyla bozdurmak istedi. Alfred’in Rusya’da olan yeğeni Emanuel’i çağırttı. Emanuel, “amcam çok güzel vasiyette bulunmuş, tartışılacak bir şey yok” dedi. Böylece Nobel ödüllerinin yolu açıldı.

Eğer Alfred Nobel bu keskin virajı almasaydı, bugün ölüm tüccarı olarak anılacaktı. Fakat şimdi kendini bilime ve barışa adamış insan olarak hayırla anılıyor. Bu kararından biz memnunuz ve kendisinden razıyız. İnşallah Allah’ta razıdır.

Ne mutlu Alfred Nobel gibi hatasını ölmeden önce anlayıp, Allah’ın geniş merhametine sığınarak güzel işler yapanlara. Onlar hem bu dünyada hayırla anılacaklar hem de ahirette Yüce Yaradan’ın huzuruna yüz akı ile varacaklar. Ne mutsuz, hatasını bildiği halde dönmeyip yanlışta ısrar edenler. Onlar, bu dünyada perişan olacakları ve şer ile anılacakları yetmezmiş gibi, ahirette asıl hesaba çekilecekler.

Genel kategorisine gönderildi | ALFRED NOBEL’İN ÖRNEKLİĞİ için yorumlar kapalı

İSLÂM VE İSRAF

ALLAH, İSRAF EDENLERİ SEVMEZ

 

Araf Suresi 31inci ayet: “Ey Âdemoğulları! Her mescide gidişinizde güzel giysilerinizi giyin ve yiyin, için, fakat israf etmeyin, çünkü Allah israf edenleri sevmez.”

Ayet bütün insanlara sesleniyor. Ayete göre mescide giderken güzel giysiler giyeceğiz. Yine Allah’ın verdiği nimetlerden yiyip içeceğiz. Fakat israf etmeyeceğiz. Sadece yeme-içme konusunda değil, giyim-kuşam hususunda da israf etmememiz emrediliyor. Demek ki, güzel ve temiz giyineceğiz ama israf etmeyeceğiz.

Peki, kazancımız veya varlığımız çok fazla ise ne yapacağız? Beğendiğimiz her şeyi alabilecek imkânımız varsa, almayacak mıyız? Varlığımızı istediğimiz gibi harcayamayacak mıyız?

Her şeyi ayrıntılı bir şekilde anlatan Kur’an, bu gibi sorulara cevap verirken bazı temel gerçekleri bize hatırlatıyor. Bu gerçeklere uygun davranmamızı istiyor.

Nahl Suresi 71: “Allah, rızık konusunda kiminizi kiminizden üstün kıldı. Üstün kılınanlar, rızıklarını ellerinin altındakilere vermezler ki rızıkta hep eşit olsunlar. Şimdi Allah’ın nimetini mi inkâr ediyorlar?”

Birinci gerçek; sahip olduğumuz bütün nimetler, Allah’ın bize verdiklerinden ibarettir. Zenginliğin zirvesini temsil eden Karun’a da rızkını veren de Allah’tır. Yüce Yaradan her insana farklı miktarda rızık vermiştir.

İkinci gerçek; rızkı fazla verdiği insanların varlıklarında, rızkı az verdiklerinin bir payının olduğudur. Bu nedenle fazla rızk verilen, çevresindeki az rızık verilenlerle varlıklarını paylaşmalıdır. Yüce Yaradan’ın bize öğütlediği ideal yapı, rızıkta eşit olmaktır. Yoksa Allah’ın rızkı bize sermesiyle kazanıp, halka göstermelik bir şekilde ufak yardımlar yapmak değil.

Allah, varlıkları paylaşma konusunda da bizlere bir sınır çiziyor:

Enam 141: “Asmalı ve asmasız (üzüm) bahçeleri, hurmaları, ürünleri çeşit çeşit ekinleri, zeytinleri ve narları, birbirine benzer ve benzemez biçimde yaratan O’dur. Her biri meyve verince meyvesinden yiyin, hasat günü de hakkını (zekât ve sadakasını) verin; ama israf etmeyin, çünkü O, israf edenleri sevmez.”

Demek ki, çok kazandığımız halde, varlığımızdan Allah nezdinde hakkı olan insanlara haklarını verirken de israf etmeyeceğiz. Yani kendimiz harcarken de, fakirlere dağıtırken de israf yasak. Peki, sınır ne?

İsra Suresi 26: “Akrabaya, yoksula ve yolda kalmışa hakkını ver. Bununla beraber malını saçıp savurma.”

Furkan Suresi 67: “Ve onlar ki, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik ederler; ikisi arasında orta bir yol tutarlar.”

Ayetler gayet açık. Yardım ederken de, kendimiz için harcarken de cimrilik de etmeyeceğiz, israf da etmeyeceğiz. İkisi arasında orta bir yol tutacağız.

Bu sitede daha önce yazdığımız bir yazıda “İslâm, dengedir” demiştik. İşte bu konuda da denge şartı karşımıza çıktı. Sosyal adalet, ancak dengeli bir toplumda gerçekleşir. Benzer şekilde dünya çapındaki sosyal adalet de, halklar arasındaki dengeyle gerçekleşir.

Peki, geçmiş hayatımızda dengeli olamadıysak, nefsimizin her isteğine boyun eğerek nefislerimize karşı israf etmiş isek, ne yapacağız? Yüce Yaradan bu konuda da bizleri aydınlatıyor.

Zumer Suresi 53: De ki: “Ey haddi aşarak nefislerine karşı israf etmiş olan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah, bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”

Yüce Yaradan merhametlilerin en hayırlısıdır. Yeter ki bizler, ferden veya devletler olarak israflarımızı, hatalarımızı görelim ve hatadan dönmek için gayret sarf edelim. Güzel işler yapalım. Geçmişe takılıp kalmayalım. Sonra Allah’ın merhametine sığınalım. Huzur bulalım.

Dini, Ekonomi, Genel kategorisine gönderildi | İSLÂM VE İSRAF için yorumlar kapalı

İSLÂM, KUR’AN’DIR

İSLÂM, KUR’AN’DAN İBARETTİR

 

Bizim bu sitede daha önce yayınladığımız yazıların birçoğunda, İslâm hakkındaki düşüncelerimizi belirttik. Bu amaçla yazdıklarımızın hemen hepsinde temel olarak, Kur’an hükümlerini almaya çalıştık. Başka kaynaklardan sadece Kur’an ile çelişmedikleri takdirde faydalandık.

Başlıktaki söz aslında başka bir açıklamaya ihtiyaç duymaz. İslâm’ı bilmeyen ve öğrenmek isteyen bir kişi için ilk tavsiyemiz Kur’an’ı okumasıdır. Eğer İslâm âlimleri denilen zatların yazdıkları ilmuhalleri önce okursa, kafası karışır. Kur’an’ı önyargılı olarak okumak zorunda kalır.

Günlük hayatın her alanına müdahale eden ilmuhallerde anlatılanları, Kur’an’da bulmaya çalışır. Her konuyu bulamaz. Bulamadıkları için, daha önce öğrendiği ilmuhal bilgisini doğrulayan Kur’an tercümeleri bulmaya çalışır. Buldukları da Kur’an’ın anlatımlarını, kendi düşüncelerini destekleyecek şekilde eğip-bükerek değiştiren tercümeler olur.

Bu sebeple Kur’an’ı okurken içinde kendi düşüncelerimizi bulmaya çalışmayalım. Kur’an ne anlatıyorsa, din odur. Kur’an yasak koyduysa, o fiil yasaktır. Yasaklamadıysa kişinin tercihine bırakılmıştır. Allah’ın insana verdiği akıl, irade ve vicdan ile o kişi ne karar verirse verir. Başkası ona, din adına karışamaz. Belki aldığı karar başkalarının veya kişinin kendisine zararlı ise, kararını eleştirebilir. Ama din böyle emrediyor diyemez.

Bazı ilim insanları, sırf kendi teorilerini güçlendirmek için Kur’an’ı incelerler. Bazı genel ayetleri, kendi savlarını destekleyecek şekilde yorumlamaya çalışırlar. Hâlbuki Kur’an, bir ilim kitabı ve rehberi değildir. Kur’an insanların o dönemde bilmedikleri bazı konuları açıklamıştır. Fakat her şeyi inceden inceye açıklasa, 600 sayfa olmazdı. Zaten Yüce Yaradan, Kendisinin ilmini yazmaya bütün denizler mürekkep olsa yetmez diyerek bizleri uyarıyor. Bizlere ilmin, araştırmanın, düşünmenin önemli olduğunu anlatmak için ayetlerinde sıkça vurgu yapıyor. Bizi yönlendiriyor. Böyle ayetlere bakınca Kur’an’ın, bazılarının iddia etikleri gibi, bilimi ret eden bir eser olmadığı hemen anlaşılıyor.

Diğer taraftan Kur’an, hayatın her anına müdahale ederek insana nefes alacak bir alan bırakmayan zulüm aracı değildir. Çünkü Kur’an, sadece geldiği kavme ve geldiği çağa yönelik değildir. Kur’an, insanlık var oldukça her dönem için geçerli bir rehberdir. Bilindiği gibi, her çağda insanların sosyal anlayışları farklı olmuştur ve farklı olmaya devam edecektir. Hattâ aynı çağda farklı milletlerin anlayışları birbirinden değişik olmuştur. Bazen birbirine zıt olmuştur.

Kur’an, bütün bu kültürel farklılıkları bilen bir Yüce Yaradan’ın kelâmı olduğuna göre, hepsine de hitap edecek yapıdadır. Bu sebeple toplumun huzurunu, insanların sağlığını ve huzurunu bozacak konularda net emirler içerir. Ancak, her kültür tarafından içselleştirilebilmesi için birçok konuda esnektir. Çünkü Allah kullarına zulmetmez. Kur’an’daki esneklik, Allah’ın ilminin ve rahmetinin bir göstergesidir.

Kur’an’da, Allah’ın kulları olan insanlara verdiği mantık anlayışına ters düşen bir şey bulunamaz. Kur’an’ın ayetleri arasında çelişki olmaz. Buna rağmen bazıları Kur’an’ı ve dolayısıyla dini, mantığa ters olaylar bütünü gibi göstermeye çalışmaktadırlar. Hâlbuki Kur’an’da ne söylüyorsa İslâm o demektir. Ne eksik, ne fazla.

Kur’an, bir mitoloji kitabı değildir. Kimseye insanüstü bir varlık özelliği vermemiştir. Devletin en tepesindeki yönetici ile hiç görevi olmayan sıradan birini, önce insan olarak değerlendiren bir görüş belirtir. Dolayısıyla Kur’an, döneminin sosyal anlayışlarında devrim yapan, bir hidayet ve huzura çağrı rehberidir.

İslâm’a henüz girmemiş ve öğrenmek isteyenler dini Kur’an’dan araştırırlarsa, Yüce Yaradan’ın çizdiği gerçek yolu bulacaklardır. Diğer taraftan “ben Müslüman’ım diyenler” de, Kur’an’ı okuyup anlamakla yükümlüdürler. Hiç kimse “bana böyle anlatıldı, ben de onlara uydum” diyemez. Çünkü Allah Kur’an’ında sıkça “hiç düşünmez misiniz? Hiç akıl erdirmez misiniz?” diye bizleri uyarıyor.

Zaten Allah, Kendisinden başkalarının sözlerine bakmamamızı, Allah’tan başka evliya (dost) aramamızı Zumer Suresi 3 ve Araf Suresi 3 gibi ayetlerde vurguluyor.

Bilindiği gibi, Hıristiyanlık, Ortaçağ’ın sonlarına kadar, İncillerin Latince’ den başka dillere tercümesine izin vermedi. Din, ruhban sınıfının anlatımlarına kaldı. Papazlar, Kardinaller vb ne dedilerse, din o oldu. Sonuçta Avrupa 1000 yıl süren bir karanlığa gömüldü. Gerçi İnciller insan yazımı eserler olduğundan, diğer dillere çevrildikten sonra da insanları huzura ulaştıramadı. Ama hiç olmazsa, Avrupa karanlıktan çıktı.

Müslüman dünyasının durumunu ise, Türklerin Milli Marşının yazarı Mehmet Akif Ersoy ve Pakistan’ın ünlü şairi Muhammed İkbal’den öğrenelim. “İslâm Kur’an ise, ortada İslâm diye bir şey olmadığını söylemek zorundayız.”

Yüce Yaradan Kur’an’ında aynı surenin dört ayetinde, ısrarla aynı cümlelerle insanlara sesleniyor. Kamer Suresi 17-22-32-40ıncı ayetler: “And olsun ki Kur’an’ı düşünmek için kolaylaştırdık. Fakat düşünen mi var?”

Ankebut Suresi 51. ayet: “Kendilerine okunmakta olan Kitab’ı sana indirmemiz onlara yetmiyor mu?” Evet, biz de soralım. Kur’an bize yetmiyor mu da, başka şeyler arıyoruz.

Her şey ortada. Allah’ın sözü üzerine hiç kimse söz söyleyemez.

Genel, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | İSLÂM, KUR’AN’DIR için yorumlar kapalı

HZ. İSA’NIN DURUMU

HZ. İSA’NIN, KIYAMETTEN ÖNCE DİRİLTİLECEĞİ ÜZERİNE

 

İslâm’da diri insan ile ölü insanın anlamları hakkındaki düşüncelerimizi önceki bir yazımızda belirtmiştik. Yazının sonunda Hz. İsa konusunu ayrıca irdeleyeceğimizi ifade ettiğimizden, bu yazıyı kaleme aldık.

Bilindiği gibi yazılarımızda, değişmeyen tek kaynak kitap olan Kur’an’ın anlatımları üzerinden fikir yürütmeye çalışıyoruz. Böyle yaparak, bilgi adı altındaki söylenti kirliliğinden en az etkilenmeye gayret ediyoruz.

Bahse konu olan yazımızda Al-i İmran 185: “Her nefis ölümü tadacaktır. Ecirleriniz ancak kıyamet günü tamamlanacak…” ve Ankebut 57: “Her nefis ölümü tadacak, sonra döndürülüp bize getirileceksiniz.“ ayetlerinin açık hükümlerine dikkati çekmiştik.

Ayetlerdeki kesin ifadeye göre, her nefis ölümü tadacak. Sonra döndürülüp Yüce Yaradan’a götürüleceğiz. Ayetlerdeki ifadeyle ecirlerimiz kıyamet günü tamamlanacağına göre, döndürülüp Allah’a götürülmemiz de kıyamet günü, yani din günü olacaktır.

Eğer kıyametten önce diriltilecek olanlar olsaydı, Yüce Yaradan Kur’an’ında bu konuyu daha açık bir ifade ile bizlere anlatırdı. Enam 38 ve 114üncü ayetlerde her şeyi ayrıntılarıyla açıkladığını söyleyen Yaratıcı herhalde bu konuda bizleri merakta bırakmaz, kesin bir dille bilgi verirdi.

Biz Hz. İsa’nın durumu hakkında daha net bir fikre sahip olmak için, yine Kur’an’a bakalım. Ahzab Suresi 40: “Muhammed, sizin adamlarınızdan (erkeklerinizden) hiçbirinin babası değildir. Ama Allah’ın Resulü (elçisi) ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkiyle bilendir.”

Bilindiği gibi Hz. İsa da Yüce Yaradan’ın bir resulü ve peygamberidir. Eğer iddia edildiği gibi kıyametten önce diriltilerek dünyaya gelecek olsa, yine peygamber olarak gelecektir. Zira peygamberlik yapmış bir kişiyi, Allah’ın daha alt bir sıfatla göndermesi düşünülemez.

Bu durumda Hz. İsa’nın kıyametten önce dünyaya gelmesi, Ahzab 40ıncı ayetin açık hükmünü yok saymak olur. En hafif deyimle bu durum Kur’an ile çelişir. Kur’an’ın bu hükmü ise çok nettir. Bu hükümle çelişen olaylar olamayacağına göre, Hz. İsa’nın kıyametten önce dünyaya gelmesi diye bir şey olmayacak demektir.

Yine Kur’an’a bakalım. Meryem Suresi 33: “Doğduğum gün, öleceğim gün ve dirileceğim gün selam ve emniyet benim üzerimedir.”  Önceki ayetler Hz. İsa ile ilgili olduğundan, buradaki söz Hz. İsa’ya aittir.

Ayette bahsedilen üç önemli gün, her insan için de geçerli olan günlerdir. Dirileceğim gün dediği kıyamet günü yani din günündeki diriltilmedir. Eğer Hz. İsa için özel bir başka gün olsaydı, herhalde Yüce Yaradan bu ayetinde bahsederdi. En azından “kıyametten önce dirileceğim gün” şeklinde bir ifade olurdu. Bu ayetten de net olarak anlaşılıyor ki, Hz. İsa’nın kıyametten önce diriltilmesi diye bir şey yok.

Bazı insanlar Hz. İsa’nın ölmediğini savunarak, “zaten ölmediğine göre, dünyaya gelmesi için diriltilmesi gerekmeyecek” demektedirler. Meryem 33’teki ifadelerde bu konuda bir netlik olmadığını iddia etmektedirler. Aslında ayet dikkatli irdelenirse, Hz. İsa’nın her halükârda kıyametten önce öleceği anlaşılır. Ama biz yine de Kur’an’da daha ayrıntılı ve net ifadeler var mı bakalım.

Maide Suresi 116: “Ve Allah demişti ki: “Ey Meryemoğlu İsa, sen mi insanlara: ‘Beni ve annemi, Allah’tan başka iki tanrı edinin’ dedin?”. “Hâşâ, dedi, sen yücesin, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer demiş olsam, sen bunu bilirsin, sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben ise senin nefsinde olanı bilmem, çünkü gaybları bilen yalnız sensin, sen!”.

117: “Ben onlara sadece, Senin bana emrettiklerini söyledim. Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin, dedim. Aralarında olduğum müddetçe onlara şahit idim, fakat Sen beni vefat ettirince onları gözetleyen yalnız Sen oldun. Sen her şeyi görensin.”

İlk ayette Hz. İsa, insanlara “tek tanrının Allah olduğunu” söylediğini ifade ediyor. 117nci ayette ölmeden önce çevresindeki insanlara neler anlattığını söylüyor. Aralarında olduğu müddetçe onlara şahit olduğunu fakat Allah kendisini vefat ettirince insanları gözetleyemediğini ifade ediyor.

Burada iki ifade yan yana. İlkinde Hz. İsa’nın vefat ettirildiği kesin bir şekilde anlatılıyor. İkincisinde Hz. İsa öldüğü için insanları artık kendisinin gözetleyemediğini söylüyor. Eğer Hz. İsa diri olsaydı, herhalde insanları gözetlerdi.

Al-i İmran 55: “O zaman Allah şöyle dedi: “Ey İsa, şüphesiz ki seni öldüreceğim, seni Kendime yükselteceğim ve seni inkârcılardan temizleyeceğim. Hem sana uyanları, kıyamete kadar o küfredenlerin üstünde tutacağım. Sonra dönüşünüz Banadır, ayrılığa düştüğünüz hususlarda aranızda hükmedeceğim”.

Ayete göre Hz. İsa, Allah tarafından vefat ettirildi. İnkârcılardan temizlendi. Yüce Yaradan ona uyanları kıyamete kadar küfredenlerden üstün tutulacak. (En azından bugüne kadar üstün tutulduğunu biliyoruz.) Ayetin sonunda “sonra dönüşünüz Banadır” denilerek, Hz. İsa’yı da diğer bütün insanlarla bir tuttuğunu gösteriyor. Bütün insanlar aynı din gününde Yüce Yaradan’a döndürülecek.

Nisa Suresi 157: Bir de “Biz Allah’ın peygamberi Meryem oğlu İsa Mesih’i öldürdük” demeleridir. Oysa onu ne öldürdüler, ne de astılar. Fakat öldürdükleri kimse, onlara İsa gibi gösterildi. Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, ondan yana tam bir kuşku içindedirler. O hususta bir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Onu kesinlikle öldürmediler.

Belki de insanları yanıltan, bu ayetteki onu kesinlikle öldürmediler ifadesidir. Hâlbuki bu ayetin anlatımları, Hz. İsa’yı öldürmek isteyenlerin aslında başkasını öldürdükleridir. Maide 117 ve Al-i İmran 55 ‘teki ifadeler nettir. Hz. İsa, Yüce Yaradan tarafından vefat ettirilmiştir. Dolayısıyla onu öldürmek isteyenler tarafından öldürülmemiştir.

Sonuç olarak Kur’an’ın hükümlerine göre her peygamber gibi, her canlı gibi, Hz. İsa da ölmüştür. Her nefis gibi o da, kıyamet günü tekrar diriltilecektir. Kıyamet öncesinde dünyaya gelmeyecektir.

Hz. İsa’nın diriliği konusu, “İslâm’da diri insan…” yazımızda anlatıldığı gibi, her salih amel işleyen takva sahibi insanın diriliği ile aynıdır.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | HZ. İSA’NIN DURUMU için yorumlar kapalı