İSLÂM’DA CİHAD

İSLÂM’DA CİHAD VE ÖTESİ

 

Kur’an’ın iniş sırasına göre cihad adı geçen ilk ayet, Mekke’de nazil olan Furkan Suresi 52. ayettir. “(Mademki yalnız seni gönderdik) Öyleyse kâfirlere boyun eğme ve bununla (Kur’ân ile) onlara karşı cihad et, büyük cihad!” (Felâ tütı’ılkâfiriyne ve cahidhüm bihi cihaden kebiyra)

O güne kadar Hz. Muhammed (s.a.v.), her çeşit baskıya maruz kalmıştı. Bu ayet ile Yüce Yaradan peygamberine, hem cihad etmesini öğütlüyor hem de yöntemini gösteriyor. Cihad kelimesi “cehede” kökünden geliyor. “Cehede” gayret etmek anlamındadır. Bu ayetteki cihad’ın anlamı direniştir.

Allah son peygamberine, Kureyşlilerden gördüğü her türlü baskıya boyun eğmeyerek, Kur’an’a sarılarak direnmesini emrediyor. Yani Müslümanlara saldıranlara, öldürenlere, yalan iftira atanlara ve delil isteyenlere Kur’an okuyarak ve Kur’an hükümlerine göre cihad etmesi isteniyor. Bu yöntem kalpten inanmayan biri için anlamsız görünebilir.

Fakat tek olan Allah’a inancı tam olan Hz. Muhammed (s.a.v.), kendisini tahkir edenlere hep Kur’an’dan ayetler okudu ve Kur’an hükümlerine uygun davranarak cihad etti. Bu direnişinde de başarılı oldu. Peki, bu nasıl olur? Anlayanlar için, Kur’an bizatihi mucizedir. Delildir. Kur’an, içinden hissederek ve anlamını bilerek Kur’an’ı okuyan ve Kur’an hükümlerine uygun davranan kişinin, içerisindeki gerçek gücü açığa çıkarır.

Bu güç sayesinde Peygamberimiz ve sahabeler, her türlü zulme direndiler. Hepsinin üstesinden geldiler. Çünkü Kur’an’a göre bu dünya hayatı, bir eğlence ve oyundan ibarettir. Son yurt, asıl ve ebedi hayat dar-ı ahirettir. (Ankebut Suresi 64) İşte insana bu inanç güç verir.

Bu ayetten anlaşılan, Kur’an hükümlerine uygun davranan yani Allah’ın rızasını kazanmak için çabalayan kişi, cihad etmiş olur. Bu sebeple cihad, sadece savaşmak anlamında değildir. Elbette cihad kelimesinin, “savaş” anlamı da vardır.

Furkan Suresi gibi yine Mekke’de nazil olan Hacc Suresi 39uncu ayet: “Kendilerine savaş açılan kimselere (kâfirlere karşı koymak için) izin verildi. Çünkü onlar zulme uğradılar. Şüphesiz Allah onları zafere ulaştırmaya kadirdir.”

Bu ayette savaş, baskılara ve zulme karşı direnişlerden anlamayanlara, son olarak uygulanacak yöntemidir. Mecburiyetten doğan bir yöntemdir. Sadece kendilerine savaş açılan kimselere izin verilmiştir. Savaşmayanlara saldırmanın, izni yoktur.

Hacc Suresi 40: Onlar “Rabbimiz Allah’tır” demelerinden başka bir sebep olmaksızın haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allah, insanların bir kısmını bir kısmı ile defetmeseydi manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın adı çok anılan mescitler elbette yıkılırdı. Şüphesiz Allah kendi(dini)ne yardım edene yardım edecektir. Şüphesiz Allah çok güçlüdür, çok kuvvetlidir (her şeye galiptir).

Arka arkaya olan bu iki ayet birlikte değerlendirildiğinde savaşın amacı, barışı korumaktır. Çünkü manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler barışın sembolleridir. Onların yıkılmasını önlemek için savaşmak, gerçek anlamda barışı tesis etmektir. Hele ki, tek olan Allah’a ibadet edilen bu binaların bir arada olduğu yerlerde, barış korunmuş demektir.

Bilindiği gibi, her insanın içerisinde iki zıt yapı vardır. Biri güce doymaz. Kötülüklerin peşine düşer. Gerekirse öldürmeye meyillidir. Bunlar nefislerinin isteklerine uyarlar. İnsanın içerisindeki diğer yapı, adalet ve iyilik peşindedir. Gücünü artırmaya değil, insanlara hizmete yönelir.

İşte cihad’ın ilk anlamı, insanın kendi içerisindeki bu iki farklı yapı arasındaki mücadeledir. Bu mücadelede hangi taraf kazanırsa, insan ona doğru yönelir. Yüce Yaradan’ın Hacc 40 ve Bakara 251 ayetlerinde bahsettiği “insanları birbiriyle def etme” mücadelesi burada başlar.

Allah bu ayetlerinde, kendi içerisindeki mücadelede adalet ve iyilik tarafı galip gelenlerin, güce doymayan ve kötülük yapanlara karşı mücadelesinden bahsediyor. Yeryüzünde huzuru ve barışı sağlayacak olanlar, adalet ve iyilik taraftarlarıdır. Bu sebeple Yüce Yaradan, dünyada düzen bozulduğunda böyle insanları destekler. Böylece kötülüklerin azalmasını sağlar.

Yine Mekke’de nazil olan Bakara 251: “…Eğer Allah’ın, insanları birbirleriyle savması olmasaydı, yeryüzü mutlaka bozulur giderdi. Fakat Allah, bütün âlemlere karşı büyük bir lütuf sahibidir.”

Hacc Suresi 40ıncı ayet ile benzer mücadeleden bahseden bu ayete göre amaç, yeryüzünde huzuru sağlamaktır. Allah bütün âlemlere karşı lütuf sahibi olduğundan, her dönemde bazıları aracılığıyla huzuru sağlatır.

Peki, düşmanlara karşı mücadele ederken nasıl davranacağız. Al-i İmran 200: “Ey iman edenler! Sabredin. Sabır yarışında düşmanlarınızı geçin. (Cihad için) hazırlıklı ve uyanık olun ve Allah’a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa eresiniz.”

O halde her an uyanık ve hazırlıklı olacağız. Ama sabredeceğiz. Düşman hareket etmeden biz de etmeyeceğiz. Ayetteki ifadeye göre, mücadelemiz sırasında Allah’a karşı gelmekten sakınacağız. Allah’a karşı gelmenin anlamı, hem hak ve adaletten ayrılmak hem de Yüce Yaradan’ın Kur’an’ın bütünündeki emirlerine karşı gelmektir.

Bakara 190: “Korunun da, sizinle savaşanlarla Allah yolunda (siz de) çarpışın fakat haksız taarruz etmeyin; çünkü Allah haksız taarruz edenleri sevmez.”

Demek ki, önce korunacağız. Yani Allah’ın emir ve yasaklarına uyacağız. Sonra bizimle savaşanlarla savaşacağız. Ancak haksız taarruz etmeyeceğiz. Yoksa Allah bizi sevmez, cezalandırır.

Aşağıdaki iki ayet İsrailoğullarına yöneliktir. Ancak bilindiği gibi Kur’an bütün insanlığa ve bütün zamanlara şamildir. Dolayısıyla hepimizedir.

Bakara 84: “Hani, ‘Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız’ diye de sizden kesin söz almıştık. Sonra bunu böylece kabul etmiştiniz. Kendiniz de buna hâlâ şahitlik etmektesiniz.”

Bakara 85: “Sonra sizler öyle kimselersiniz ki, kendilerinizi öldürüyorsunuz ve sizden olan bir grubu diyarlarından çıkarıyorsunuz, onlar aleyhinde kötülük ve düşmanlık güdüyor ve bu konuda birleşip birbirinize arka çıkıyorsunuz, şayet size esir olarak gelirlerse fidyeleşmeye kalkıyorsunuz. Hâlbuki yurtlarından çıkarılmaları size haram kılınmış idi. Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Şu halde içinizden böyle yapanlar, netice olarak dünya hayatında perişanlıktan başka ne kazanırlar, kıyamet gününde de en şiddetli azaba uğratılırlar. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.”

Ayetlere göre, birbirimizi öldürmek veya yurtlarından çıkarmak, Allah’ın haram kıldığı bir davranıştır. Diğer taraftan ayete göre, Yüce Yaradan’ın Kitabının bir kısmını kabul edip, bir kısmını inkâr etmek de, Allah’ın azapla karşılık vereceği davranışlardır.

Kur’an’ın yukarıdaki ayetlerindeki hükümlerine baktığımızda, dünyanın huzurunu bozanlarla ve bize karşı savaşanlarla savaşacağız. Fakat savaş sırasında bile adaletli olacağız. Kadın ve çocuklara ise hiç dokunmayacağız. Bilhassa, çocukları her ne şekilde olursa olsun öldürmeyi kınayan pek çok ayet vardır. Ayrıca Allah, iyice araştırmadan insanları öldürmeyi aşağıdaki ayet ile yasaklıyor:

Nisa 94: “Ey İman edenler! Allah yolunda cihada çıktığınız zaman, mümini kâfirden ayırmak için iyice araştırın. Size selam veren kimseye, dünya hayatının menfaatini gözeterek, “Sen mümin değilsin” demeyin. Allah katında çok ganimetler var. İslâm’a ilk önce girdiğiniz zaman siz de öyle idiniz. Sonra Allah size lütufta bulundu. Onun için iyice araştırın. Şüphesiz ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”

Nisa 93: “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedî olarak kalacağı cehennemdir. Allah ona gazab ve lanet etmiş ve onun için büyük bir azab hazırlamıştır.”

Bütün bu ayetlere rağmen, tarih boyunca görüldüğü gibi, günümüzde de birbirini öldüren, kadın ve çocukları öldüren, kendileriyle savaşmayanları öldüren insanlar ve guruplar var olmuşlardır. Ancak ister Allah’a inansınlar, ister inkâr edenlerden olsunlar, böyleleri iyi bilmeliler ki,  Yüce Yaradan böyle davrananları cezalandıracağını Kur’an’ında sıkça beyan ediyor.

Son dönemde bir canlı bomba modası başladı. Böyle yaparak Allah’ın rızasını kazanacaklarını umuyorlar. Hâlbuki Kur’an hükümlerine batığımızda durumları tam ters.

Bir canlı bomba etraftakilere zarar verebilmek için, kendi üzerindekileri patlatması gerekir.  Dolayısıyla önce kendini öldürmesi, yani intihar etmesi gerekir. Sonra etrafta başkaları varsa onlardan da ölenler olur. Bilindiği gibi, İslâm’da intihar etmek büyük günahtır.

Diğer taraftan canlı bomba, rastgele insanların toplandığı yerleri hedef almaktadır. Kimler olduğunu bilmediği, iyice araştırmadığı, dolayısıyla masum insanların da olabileceği kişilerin ölümüne sebep olmaktadır. İslâm, masum bir insanın öldürülmesini bütün insanlığı öldürmekle bir tutar. Bu durumda bir canlı bomba, Allah nezdinde katmerli bir şekilde büyük günah işlemiş olur.

Bir de kendisini tehlikeye atmadan, çoğunlukla masum insanların olduğu yerlere bomba koyanlar var. Bunlar da öldürdükleri masum insanlardan dolayı Allah nezdinde suçludurlar. Öldürdükleri masum insanlara ise, Yüce Yaradan’ın rahmetiyle muamele edeceğini Kur’an hükümlerinden çıkarabiliriz. Dolayısıyla güya Allah’ın rızasını kazanmak için bomba koyan kişinin kendisi, Yüce Yaradan tarafından cezalandırılırken, ölenlerden masum olanlar Allah’ın rahmetine mazhar oluyorlar.

Zaten rastgele ve silahsız guruplara bomba atmak, haksız taarruzdur. Bakara Suresi 190’a göre Allah, haksız taarruz edenleri sevmez.

Kur’an’a göre asıl cihad, kendi nefsine karşı yapılandır. Bu cihadı kazananlar, dışarıya karşı öyle cihad etmeli ki, cihad ettikleri kişiler kendiliğinden Müslüman olsunlar. İşte böyle cihad ederlerse Hakk’ı yüceltmiş, fitneyi kaldırmış olurlar.

Masumları öldürerek veya öldürmeye teşebbüs ederek ise, hem günah işlemiş hem de fitneye sebep olmuş olurlar. Bakara 217’ye göre fitne, adam öldürmekten daha büyük günahtır.

Allah’ım, bizatihi fitneye sebep olacak cihad yapmaktan Sana sığınırım.

Allah’ım, Kur’an hükümlerine aykırı davranmaktan Sana sığınırım.

Genel kategorisine gönderildi | İSLÂM’DA CİHAD için yorumlar kapalı

DİNİ SİYASETE ALET ETMEK

İSLÂM’A GÖRE, DİN VE SİYASET BİRBİRİNE ALET EDİLEMEZ

 

Bu sitedeki önceki bir yazımızda halifelik makamının dinen değil, devlet işleri açısından olduğunu belirtmiştik. Yani din işleri ayrı devlet işleri ayrıdır. Yine bir önceki yazımızda Kur’an’da anlatılan ve siyaset insanlarının uyması gereken 5 önemli hususu aktarmıştık.

Peki, din ve siyaset başarı için birbirini kullanabilir mi? Bu konuda en güzel uygulamaları, son peygamber ve Allah’ın sevdiği kulu Hz. Muhammed (s.a.v.) yapmıştır. Peygamberlerin içerisinde hayatı hakkında en çok şey bilinen nebinin Hz. Muhammed olması dolayısıyla, verilen örnekler daha güvenilirdir.

İlk örnek Bedir Savaşıyla ilgili. Hz. Peygamber kuyuların bulunduğu Bedir bölgesine varınca, karşısına çıkan ilk kuyularda konaklanması emrini vermişti. Bunu gören sahabeden El Hubab bin el Münzir Hz. Muhammed’in yanına gelerek ”burada konaklamayı Allah mı istedi? Yoksa senin stratejin mi?” diye sordu.

Son peygamber, kendi fikri olduğunu söyledi. Bunun üzerine Münzir, düşmanın geleceği yolun en yakınındaki kuyuda konaklanmasını teklif etti. Hz. Muhammed El Hubab’ın bu açıklamasını uygun buldu. Derhal ordunun yerini değiştirdi.

Görüldüğü üzere Hz. Peygamber, “ben hem peygamberim, hem de ordu komutanıyım. Benim dediğim olsun” demedi. Dini siyasete yani yönetim işlerine alet etmedi.

Nitekim sonraki Uhud ve Hendek Savaşları öncesinde de sahabeleriyle yaptığı istişareden çıkan sonuca uydu. Uhud Savaşı öncesinde İslâm’a yeni katılanlar ve gençler, düşmanı dışarda karşılamak gerektiğini savundular. Hz. Peygamber, Medine’de kalmak taraftarı oldu. Sonunda çoğunluğun fikri çıkmak olunca, Medine’den çıkıldı.

Hattâ yolda gidilirken Abdullah bin Üvey, Hz. Peygamberi gençleri dinlemekle suçladı. Kendisine bağlı 300 askeriyle geri Medine’ye döndü. Kalan sahabeler 700 kişi idi. Düşman 3000 kişiyle geliyordu. Hz. Muhammed bu çok sıkıntılı duruma rağmen, dini, yönetim işlerine karıştırmadı. Kalanlarla yola devam etti. Hâlbuki kendisi de Abdullah bin Üvey ile aynı fikri savunmuştu.

Benzer durum Hendek Savaşı öncesinde de vuku buldu. Sahabeden Selman-ı Farisi şehrin etrafına hendek kazılmasını teklif etti. Hz. Peygamber ise, düşmanları Medine dışında karşılamak gerektiğini savundu. Fakat sahabenin çoğu, hendek kazılması fikrine destek verdi. Hz. Muhammed de, çoğunluğun düşüncesini kabul etti.

Hendek kazılması çalışmaları bir hafta sürdü. Bu esnada Hz. Peygamber, yine bizlere örnek olacak davranışlarda bulundu. Dini konumu ile devlet işlerini birbirinden ayırdı. Kendisi de elinde kürekle, kazı işlerinde çalıştı. Kazı yaparken kimi zaman Allah’a dua etti, yalvardı. Kimi zaman türkü söyleyerek sahabelerini neşelendirdi ve morallerini yükseltti. Hz. Muhammed’in sadece bu davranışı bile, din ile devlet işlerini nasıl ayırdığını ve sıradan bir insan gibi davranmak gerektiğini gösteren şaheser örnektir.

Hz. Muhammed’in hayatına ve sahabelere davranışlarına baktığımızda, her zaman din ile yönetim işlerini ayırdığını görürüz. Bahsettiğimiz üç savaşta da din ile devlet işlerini karıştırıp kararlarını ona göre verseydi, ihtimal ki sonuçlar çok farklı olurdu. Zaten eğer din ile devlet işlerinde ayrım yapmasaydı, muhakkak ki Allah tarafından uyarılırdı.

Nitekim Kur’an’da Hz. Peygamber’e “Allah seni affetsin, neden onlara izin verdin?” şeklinde uyarılar yapılmıştır. Benzer şekilde “iyi ki sen onlara nobran (kırıcı) davranmadın, yoksa dağılır giderlerdi” gibi ayetlerle Hz. Muhammed’in uygulamaları Yüce Yaradan tarafından takdir edilmiştir.

Siyasetin yani devlet yönetiminin dine alet edilmesinin Kur’an’daki en belirgin örneği, Firavundur. Firavun devleti yönetmekten gelen gücünü, dine alet ederek kendisini tanrı yerine koymak istemiştir.

Diğer taraftan Müslümanların Hz. Peygamber komutasında yaptıkları Huneyn Savaşı da, yöneticiliğin dine alet edilmesine örnek olarak görülebilir. Mekke’nin fethinden sonra yapılan Huneyn Savaşı öncesinde Müslümanlar, o güne kadar topladıkları en büyük orduyu kurmuşlardır.

Müslümanlar daha önceleri azınlıkta iken, Allah’ın yardımı ile birçok savaş kazanmışlardı. Şimdi ise, düşmandan çok idiler. Nasıl olsa Allah da kendilerine yardım ediyordu. Dolayısıyla bu savaşı Allah’ın yardımıyla kesin olarak kazanacaklarını düşünüyorlardı. Yani yöneticiliği, dine alet ettiler. İşlerini daha çok Allah’a havale ettiler. Bu sebeple ciddi bir tedbir almadan, Huneyn Vadisinin geçidine girdiler. Geçidin ortasında baskına uğradılar ve bozgun şeklinde kaçmaya başladılar.

Yüce Yaradan, Müslümanlara gerekli dersi verdikten sonra, yardım elini uzattı. Müslümanlar galip geldiler. Kur’an bu durumu şöyle anlatır:

Tövbe Suresi 25: “İnkâr kabul etmez bir durumdur ki, Allah size birçok yerde yardım etti. Özellikle Huneyn Günü ki, o gün kendi çokluğunuz size güven vermişti de o gün size onun bir faydası olmamıştı. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen başınıza dar gelmişti. Sonra da bozguna uğrayarak gerisin geri dönüp kaçmaya başlamıştınız.”

26: “Sonra Allah, Resulünün üzerine ve müminlerin üzerine sekinetini (kalplere huzur veren rahmetini) indirdi ve gözle görmediğiniz ordular indirdi de kendisini tanımayan kâfirleri azaba uğrattı. Ve o kâfirlerin cezası işte budur.”

Kur’an’a göre konu bu kadar net iken maalesef her dönemde dini siyasete alet ve siyaseti dine alet edenler çıkmıştır. Ancak yakından incelendiğinde hiçbiri uzun vadede başarılı olmamıştır. Ayrıca böyle yapanların iç dünyaları, hep fırtınalı olmuştur. Dıştan görkemli görülen hayatları, içten zehir olmuştur. Çünkü bütün söylemleri yalan üzerine kurulmuştur. Yalana da bir bulaşıldı mı, çıkmak çok zordur.

Genel kategorisine gönderildi | DİNİ SİYASETE ALET ETMEK için yorumlar kapalı

İSLÂM VE SİYASET

İSLÂM’A GÖRE SİYASET VE DEVLET YÖNETİMİ

Kur’an’da devlet yönetimi diye ayrı bir bölüm yoktur. Bu sebeple başlıktaki sorumuzun cevabını bulabilmemiz için, Kur’an’ın bütününe bakmamız gerekir.

Kur’an’a göre Yüce Yaradan, peygamberi olan Hz. Davud’a aynı zamanda hükümdarlık vermiş. Davud’a da Hz. Süleyman’ı bahşetmiş.

Allah Hz. Davud’u hükümdar yapınca, ona öğütler verir: Sad Suresi 26: ‘Ona dedik ki: “Ey Dâvûd! Gerçekten biz seni yeryüzünde halife yaptık. İnsanlar arasında hak ile hüküm ver. Nefis arzusuna uyma, yoksa seni Allah’ın yolundan saptırır. Allah’ın yolundan sapanlar için hesap gününü unutmaları sebebiyle şiddetli bir azap vardır.”

Demek ki Yüce Yaradan’ın siyaset yapan yani devlet yönetimine talip olanlardan ilk isteği, insanlar arasında hak ile hüküm vermeleridir.

Peki, bütün insanlarla tek kişi muhatap olamayacağına göre, bu nasıl olacaktır? Allah bu soruya cevabını Nisa Suresi 58 ile veriyor. “Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor. Şüphesiz ki Allah her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla görendir.”

O halde öncelikle, emanetleri ehline vermekle sorumluyuz. İşin ehli olan kişiler, insanlar arasında adaletle hükmetmeye en yakın olanlardandır. Elbette bunların içerisinden de hatalı davrananlar çıkabilir. Ama bu kişiler arasındaki hatalı davrananların oranı rastgele görevlendirmelere göre çok düşüktür. Zaten ayetin sonunda Yüce Yaradan sorumlu makamlara gelenleri “şüphesiz ki Allah her şeyi hakkıyla işiten, hakkıyla görendir” diyerek uyarıyor.

Demokrasi ile yönetilen ülkelerde emanetleri ehline vermenin sorumluluğu sadece devlet yönetimine talip olan siyasetçilere ait değil. Aynı zamanda seçmenlerin de sorumluluğundadır. Hattâ ilk sorumluluk seçmenlere aittir.

Siyaset yaparak devlet yönetimine talip olan insanlar, Allah’ın kendilerinden istediği bu zor görevleri nasıl yerine getirecekler? Her insan nefis taşıyor. Nitekim Yüce Yaradan Kendisinin hükümdar yaptığı Hz. Davud’u bile aynı ayette uyarıyor. “Nefis arzusuna uyma, yoksa seni Allah’ın yolundan saptırır” diyerek şiddetli azaba muhatap olmamasını öğütlüyor.

Yüce Yaradan Kendi yarattığı kullarının zaaflarını iyi bildiğinden onlara Al-i İmran Suresi 159uncu ayetle yol gösteriyor. Ayet Hz. Muhammed’e (s.a.v.) hitap ediyor. “…(Yapacağın) işlerde onlara da (sahabeler) danış, bir kere de azmettin mi, artık Allah’a dayan. Muhakkak ki Allah kendine dayanıp güvenenleri sever.”

Dolayısıyla siyaset yapanlara, daha az hata yapmaları için istişare etmeleri, Kur’an’ın bir emri. Yüce Yaradan bu emrini son peygamberi ve sevdiği kulu Hz. Muhammed’e verdiğine göre, bizler için çok daha geçerlidir.

Yüce Yaradan Kur’an’ında sürekli zalimleri kınar. Dolayısıyla siyaset yaparak devleti yönetenlere, zulmü yani haksızlıkları ortadan kaldırmak için mücadele etmelerini öğütler. Kıssa şeklindeki örneğini Hz. Davud’dan verir:

Sad 21. “Bir de davacıların kıssası geldi mi sana? Hani surdan aşarak mihraba ulaşmışlardı.”

Sad 22. “Davud’un yanına giriverdiler de onlardan telaşe düştü. Ona ‘Korkma!’ dediler, biz iki davacıyız. Birimiz, birimize haksızlık etti. Şimdi sen aramızda hak ile hüküm ver ve aşırı gitme de bizi doğru yolun ortasına çıkar.”

Sad 23. Biri: “İşte bu benim kardeşim. Onun doksan dokuz dişi koyunu var, benim ise bir tek dişi koyunum var. Böyle iken: Onu da bana ver, dedi ve tartışmada beni yendi” diye anlattı.

Sad 24. Davud dedi ki: “Doğrusu senin bir koyununu kendi koyunlarına katmak istemesiyle sana zulmetmiştir. Gerçekten bir cemiyette yaşayanların çoğu mutlaka birbirlerine haksızlık ediyorlar. Ancak iman edip de salih amel işleyenler başka. Ama onlar da pek az.” Davud, bizim kendisini imtihan ettiğimizi sanmıştı. Hemen Rabbinden mağfiret diledi, rükû ederek yere kapandı, tövbe ile Allah’a yöneldi.

Kur’an’ı araştırdığımızda siyaset yaparak devlet yönetimine talip olanlara, çok ciddi bir uyarı daha yapılıyor. Al-i İmran Suresi 161: “Bir peygamber için emanete hıyanet olur şey değildir. Her kim hıyanet eder, ganimet ve hâsılattan bir şey aşırırsa, boynuna aldığını kıyamet günü yüklenir getirir; sonrada herkese kazandığı ödenir. Hiç birine zulmedilmez.”

Bazı uyanık olduğunu zanneden siyasetçiler kendilerinin ganimetten ve hasılattan bir şey aşırmadıklarını iddia ederler. Onlara göre yaptıklarının bir kılıfı mutlaka vardır. Hâlbuki ayetin başında emanete hıyanet etmeyin deniliyor. Sizin kılıflarınız bir işe yaramaz anlamında “herkese kazandığı ödenir” diyerek uyarıyor.

Yüce Yaradan insanları her an imtihan ediyor. Siyaset yaparak devleti yönetenleri daha ciddi imtihan ediyor. Onların önemli görevlere gelmelerinin yolunu açıyor.

Enam Suresi 123. “İşte böyle, her memlekette günahkârları oranın ileri gelenleri kıldık ki oralarda hilekârlık etsinler. Hâlbuki onlar hilekârlığı ancak kendilerine yaparlar. Ama farkında olmuyorlar.”

Demokrasi ile idare edilen ülkelerde aynı imtihan, günahkârları yönetime getiren seçmenler için de geçerlidir.

Yüce Yaradan, her ne şekilde olursa olsun yönetime gelenlere ve onları destekleyenlere son uyarısını şöyle yapıyor:

Fatır Suresi 10: “Her kim şan ve şeref istiyorsa bilsin ki, şan ve şeref bütünüyle Allah’a aittir. O’na ancak güzel sözler yükselir. Onu da Salih ameli yükseltir. Kötülükleri kuranlar var ya, onlar için çetin bir azap vardır. İşte onların tuzağı boşa çıkar.”

Böylelerine azabın ne zaman olacağını Yüce Yaradan Kur’an’ında Rad Suresi 34 ve Tövbe Suresi 74 ile haber veriyor. “Onlara bu dünya hayatında da bir azap vardır, ahiretteki azap ise daha fecidir” diyerek uyarıyor.

 

Allah’ım bilhassa siyaset yaparak devlet yönetimine talip olanlara, Senin ayetlerini anlayabilmeleri için anlayış ihsan eyle. Onların doğru yolu bulabilmeleri ve salih ameller işleyebilmeleri için iradelerine güç ver. Çünkü onların zulümleri bütün insanları etkiliyor.

Genel kategorisine gönderildi | İSLÂM VE SİYASET için yorumlar kapalı

HİKÂYELER VE GERÇEKLER

HİKÂYELER, GERÇEKLERİ ANLATMAK İÇİN ÜRETİLİR

 

Hikâye bu ya, bir ülkede farklı zamanlarda devlet başkanlığı yapmış üç lider, birlikte uzun bir tren yolculuğuna çıkmışlar. Neşe içerisinde giderlerken tren aniden durmuş. Sebebini sorduklarında “efendim raylar bitti” demişler.

“Nasıl olur?” gibi tartışmalar bitince, sıra çözüm üretme konusuna gelmiş. Liderlerin en eskisi “derhal bütün işçileri toplayın” demiş. “Ormandan tomruklar kessinler. Demir rayların yerine ahşapları ray şekline getirerek koysunlar” diye akıl vermiş. Ne işe yarayacağını da yine kendisi şöyle izah etmiş: “Karşıdan bakanlar rayların var olduğunu sanırlar.”

Daha sonraki bir dönemde liderlik yapan kişi, eski önderin fikrini beğenmemiş. Ormandan keresteler getirmenin çok uzun bir iş olacağını düşünmüş. Daha kısa bir çözüm teklifi öne sürmüş. “Trende bulunan herkes aynı anda sallanalım” demiş. “peki, bu ne işe yarar?” diye sorulunca “dışardan bakanlar trenin gittiğini zannederler” diyerek fikrini savunmuş.

Son dönemin lideri bunların çözüm tekliflerini beğenmemiş. Çünkü bu önder, gerçeği bütün çıplaklığıyla yaşamakta imiş. “Yapılacak tek bir şey var” demiş. “Trenden inelim ve insanlara ‘raylar bitti!’ diyelim” diyerek yol göstermiş.

Osmanlı Devletinin son dönemi bu hikâyeye uygundur. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşında Ruslar, Balkanlardaki aşılması zor dağları bir çırpıda aşarak, İstanbul yakınında Çatalca’ya kadar gelmişler. Bu sırada, Osmanlı Devletinin aldığı borçlarla yaptığı tek iyi bir iş olarak oluşturduğu donanmayı hiç kullanmamışlar. Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa, Plevne’de donanmanın Tuna üzerinden yardımını beklerken, İstanbul’daki zevat, karadan bile destek göndermemiş.

Rusların İstanbul’a girmelerinin önünde hiçbir engel kalmamış. Bunu gören diğer devletler, olaya el koymuşlar ve Rusları durdurmuşlar. Aynı devletler sonradan Mısır’a, Tunus’a, Bosna-Hersek’e de el koymuşlar. Ama Osmanlı Devleti, bir şey diyememiş.

Diğer taraftan bir tek Yunan Kruvazörü, bütün Osmanlı Donanmasını Çanakkale Boğazından dışarı çıkartmamış. Ege Denizindeki adalara teker teker el koymuşlar. Fakat Osmanlı Devletini yönetenler, güya sert söylemlerden başka bir şey yapamamışlar. Girit’teki Osmanlı Valisinin işine son verilmesine zaten hiç söz edememişler.

Toprak kayıpları böyle devam ederken, içte durum daha da vahim hal almış. Osmanlı Devleti borcunu ödeyemeyince, 1881 yılında Muharrem Kararnamesi ile “Duyunu Umumiye reisliği” kurmuşlar. Bu kuruluş, bazı vergi gelirlerini doğrudan kendisi toplamaya başlamış. Kanuna uygun diyerek ses çıkarılamamış. Gelirlere el koyan Duyunu Umumiye, bir süre sonra “vergi kaçıranlar var” diyerek kendileri özel Jandarma teşkilatı kurmuşlar. Yani devlet içerisinde devlet olmuşlar. Ama İstanbul’daki zevat hiç sesini çıkaramamış.

Yukarıda anlatmadığımız daha bir çok sebeple devlet içten çürümüş iken yöneticiler ne yapıyorlardı? Ciddi stratejiler üreterek çözüm peşinde mi koşuyorlardı? Hayır! Aksine dış ülkelerden alınan borçlarla saraylar yapıyorlardı. Tabii sarayı sadece devlet erkanı yapabildiği için, diğerleri de yalılar, kasırlar, köşkler yapıyorlardı. Yani “tren içerisinde sallanarak”, dışarıdan bakanları yanıltmaya çalışıyorlardı. Tren içerisindeki sallanmalarını da eğlence içerisinde yapıyorlardı. Nitekim devletin kuruluşunda görülmeyen eğlenceler, devletin yıkılış sürecinde doruğa çıkmıştır. Devlet erkânı ve parsayı toplayan diğer zenginler her şeyi “süt liman” göstermek için birlikte eğlenmişlerdir.

Hâlbuki devleti yönetenler rayların bittiğini kabul etselerdi, sonuç farklı olurdu. Belki de farklı stratejiler üreterek devleti küçültürler, ama devletin bekasını sağlarlardı. Fakat böyle yapmadılar.

Eğer rayların bittiğini görerek ortaya çıkan idealist bir gurup, Allah’ın yardımıyla mücadelesinde başarılı olmasaydı, bugün Osmanlı Devletinden hiçbir kalıntı kalmazdı. Türkler Anadolu’da tutunamazdı.

Ben Türk olduğum için kendi tarihimden örnek verdim. Fakat çoğu ülke için benzer örnekler var. Herkes kendisi irdeleyerek bunları görebilir. Günümüzde de bu durumun örnekleri var. Gelecekte de olacak.

Bu hikâyedeki örnekleme sadece devlet yönetimi için değil, diğer alanlarda da geçerlidir. Şirket yönetimleri, vakıflar, dernekler, özel kurumlar için de geçerlidir. Aslı menfaat birliği olmasına rağmen, güya başka bir amaçla bir araya gelmiş görünen guruplar için daha çok geçerlidir.

Bütün bu guruplar ister ahşap rayları döşesinler, ister treni sallasınlar sonuç değişmez. Aksine şirketleri ve guruplarıyla birlikte çatırdayarak batarlar. Bir daha kalkamazlar. Hâlbuki içlerinden rayların bittiğini gördüğü halde kendilerini kandırmaya devam etmeyenler olsaydı, belki onlar şirketten veya guruptan önceden ayrılır ve kendilerini kurtarırlardı.

Ama nasıl Firavun kavmini suya götürür gibi ateşe götürerek insanlığa örnek sunduysa, anlaşılan o ki, benzer örnekler olmaya devam edecektir.

Allah’ım, insanların “boğulacağını anlayınca Sana inandığını söyleyen ve ret edilen” Firavunun durumuna düşmemeleri için, lütfunla onlara onlara yardımcı ol.

Genel kategorisine gönderildi | HİKÂYELER VE GERÇEKLER için yorumlar kapalı

HALİFELİK VE ANLAMI

HALİFELİK MAKAMININ ANLAMI NEDİR?

 

Allah’ın yeryüzündeki vekil yöneticisi yani halifesi, Bakara Suresi 30uncu ayete göre insanlardır. İnsanlar nefislerinin esiri olup Yüce Yaradan’ın gösterdiği yoldan ayrıldıkları dönemlerde Allah, peygamberleri görevlendirmiştir. Peygamberler, insanlara gerçeği ve doğru yolu anlatmışlardır. Yüce Yaradan peygamberlerinin sözlerini dinlemeyerek büyüklük taslayan her dönemin Firavunlarına ve Karunlarına, gereken cezayı hep vermiştir. Vermeye devam edeceğini Kendi kelâmı olan Kur’an’da beyan etmiştir.

Yüce Yaradan’ın kendilerine verdiği görevleri yerine getiren hiçbir peygamber, kendilerinden sonrası için yerlerine halife tayin etmemişlerdir. Son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.) de hiç kimseyi tayin etmemiştir. Çünkü Allah’ın dinini temsil edecek kişiyi sadece ve sadece Yüce Yaradan belirler.

Hiçbir peygamber, kendilerinde, dini açıdan vekil tayin etmek yetkisini görmemiştir. Bilindiği gibi peygamberler, diğer insanlara göre Allah ile daha yakın bir irtibatları olan kişilerdir. Kendilerine halife tayin etmeleri, “her şeyi yaratan, her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten” olarak anlattıkları Yüce Yaradan tasavvuruyla çelişir. Zaten Allah’ın gücünü bizzat yaşayarak gören onlar oldukları için, peygamberlerin, Yüce Yaradan’ın yetki alanına karışmaları düşünülemez.

Bakara 124: Şunu da unutmayın ki, bir zamanlar İbrahim’i Rabbi, birtakım kelimeler ile imtihan etti, o, onları sona erdirince, Rabbi ona, “Ben seni bütün insanlara imam yapacağım.” buyurdu. İbrahim, “Zürriyetimden de yap!” dedi. Rabbi ona “zalimler benim ahdime nail olamaz!” buyurdu.

Ayette Hz. İbrahim, Yüce Yaradan’dan kendisine halife talep etmiyor. İnsanlara imam olacak kişi istiyor. Yani kendisi gibi peygamber olmalarını talep ediyor. Talebi kabul görüyor. İshak ve İsmail de vahiy alan peygamberlerden oluyor.

Diğer bir örnek Hz. Musa’nın talebidir: Ta-Ha Suresi:

  1. Bir de bana ailemden bir vezir ver.
  2. Kardeşim Harun’u (ver).
  3. Onunla arkamı kuvvetlendir.

32.(Elçilik) işimde onu bana ortak et.

  1. Ki seni çok tesbih edelim.
  2. Seni çok analım.
  3. Şüphe yok ki sen bizi görüp duruyorsun.”
  4. Allah buyurdu: “Ey Musa! Dilediğin (şeyler) sana verildi.”

Ayetlerde Hz. Musa kardeşi Harun’u kendisine yardımcı olacak şekilde peygamber yapması için Yüce Yaradan’dan niyazda bulunuyor. Kendiliğinden kardeşini tayin etmiyor. Allah da dileklerini kabul ediyor. Nisa Suresi 163üncü ayete göre Hz. Harun’a da vahyedilmiştir.

Peki, konu bu kadar sarih iken, Hz. Muhammed’den sonra başlayan halifelik ne anlama gelmektedir?

Bu konu ilk halifenin seçiminden itibaren günümüze kadar tartışılmıştır. Görünen o ki, insanlık var oldukça tartışanlar çıkacaktır. Fikir beyan eden birinci gurup, halifeliğin dini bir yönü olmadığı, sadece devlet işlerini yürütmek için görevlendirilme yapıldığını söylemişlerdir. İkinci gurup, Hz. Muhammed’in hem nebi hem de devlet başkanı olması sebebiyle, onun makamına gelecek kişinin sadece devlet işlerinden değil, dini konulardan da sorumlu olduklarını söylemişlerdir.

İkinci gurup bu söylemlerini herhalde, seçimle gelen ilk dört halife için ifade etmiş olmalılar. Yoksa Muaviye’den itibaren babadan oğula devredilen bir makam için böyle bir söylemde bulunacak kadar tutarsız olamazlar.

İlk dört halife konusunda belki de bu söylemdekileri yanıltan husus, Hz. Muhammed’in gösterdiği başarılardır. Hz. Muhammed, Allah’ın kendisine verdiği akıl, irade ve vicdanı çok yerinde kullanmıştır. Çok güzel planlar yapmış ve taktikler uygulamış, sahabeleriyle istişare etmiş, istişarelere uymuştur. Peygamber böyle davranınca, Yüce Yaradan da kendisini ve müminleri çok ciddi desteklemiştir.

Sonunda Hz. Muhammed bir nebi olmasına rağmen, sıfırdan yeni bir devletin kuruluş temelini atmıştır. İşte son peygamberin bu başarısı, muhtemelen ikinci gurubun söylemlerini etkilemiştir. Hâlbuki Hz. Muhammed (s.a.v.) kendisine melik denilmesini istememiştir. O, kendisini hep bir nebi olarak görmüştür.

Peki, peygamberlerin dışında dini konularda fikir yürütmek, kimlerin görevidir? Kur’an’a bakalım:

Maide 44: “İçinde hidayet ve nur bulunan Tevrat’ı, elbette biz indirdik. Müslüman olan peygamberler, Yahudiler hakkında hükmederler, kendilerini Tanrıya adamış zahitler, âlimler de, Allah’ın kitabını korumakla görevlendirildiklerinden (onunla hüküm verirler) ve onun Allah’ın kitabı olduğuna şahitlik ederlerdi. İnsanlardan korkmayın, benden korkun, ayetlerimi az bir paraya satmayın. Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.”

Bilindiği gibi Kur’an’ın korumasını Yüce Yaradan Kendisi üstleniyor. Önceki Kitaplarının korunmasıyla âlimleri ve kendilerini Tanrıya adamış zahitler (dinin emirlerini yerine getirip yasaklardan sakınan kişiler) görevlendiriyor. Âlimler ve kendilerini Allah’a adamış zahitler, Yüce Yaradan’ın Kitabına göre hüküm vermekle sorumlular. Bu sorumluluk Allah’ın bütün Kitapları için geçerlidir.

Allah yukarıdaki ayetiyle âlimleri de uyarıyor. Ayetlerini az bir paraya satmamalarını öğütlüyor. İnsanlara şirin görüneceğiz diye uğraşmayın. Onların sizi eleştirmesinden korkmayın, Benden (Allah’tan) korkun diyor. Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenleri kâfir olarak niteliyor.

Yukarıdaki ayet, iki konuya netlik getiriyor. Birincisi, dini konularda tek kişinin yetkili ve görevli olamayacağını gösteriyor. İkincisi, Peygamberlerin dışında dini konularda sadece âlimlerin ve kendisini Tanrıya adamış zahitlerin görevlendirildiklerini vurguluyor. Başka kişilerden ve devlet yöneticilerinden hiç bahsetmiyor.

Ayet gayet açık iken, babadan oğula geçen dini anlamda bir halifeliği savunmak, halife denilen kişiye biz insanlar tarafından görev vermek, Allah’a şirk koşmakla eş anlamlıdır.

Sonuç olarak, ister kabul edelim ister etmeyelim, Allah’ın yeryüzündeki din temsilcileri Onun seçtiği Peygamberleridir. Yüce Yaradan’ın bizlere bahşettiği din konusunda hüküm verebilecekler ise, kendilerini Allah’a adamış zahitler ile âlimlerdir. Onlar da ayetleri az bir paraya satarlar yani kendi menfaatleri doğrultusunda fikir yürütürlerse, kâfir durumuna düşerler. Allah’ın bizlere gönderdiği kurallara göre, yöneticiler ancak devlet işlerinin siyasetiyle görevlidirler. (Siyaset ve din konusu ayrı bir yazıda irdelenecektir.)

Genel kategorisine gönderildi | HALİFELİK VE ANLAMI için yorumlar kapalı

SON UYARI GELMEDEN

ALLAH, HELÂK ETTİKLERİNE YETERİNCE HAK TANIMIŞTIR

 

(Not: Bu yazı 8 Nisan 2015 tarihinde yayınlanmıştı. Çok arka sayfalarda kaldığından ve her dönem için geçerli olduğundan aynen yayınlıyoruz.)

Allah’a karşı hiçbir birliktelik galip gelemez. Birleşenler; ister en zengin kişiler, ister devletler, ister kâinattaki yaratılmış (bize bildirilen ve bildirilmeyen) bütün varlıklar olsunlar, hiç fark etmez. Çünkü hepsi, Yüce Yaradan tarafından yaratılmışlardır. Allah’ın onlara verdiği kadar bilgi ve güç sahibidirler. Asıl ilim Onun dur. Hüküm ve hikmet sahibi sadece Yüce Yaradan’dır.

İnsanları Allah’a karşı kışkırtan şeytan bile, bir yere kadar uğraşır. Sonrasında bırakır.

Enfal 48. Hani şeytan onlara yaptıklarını süslemiş ve “Bu gün artık insanlardan size galip gelecek (kimse) yok, mutlaka ben de size yardımcıyım.” demişti. Fakat iki taraf yüz yüze gelince (şeytan), gerisingeriye dönüp, “Ben sizden uzağım. Çünkü ben sizin görmediğiniz şeyler görüyorum. Ben Allah’tan korkarım. Allah, cezası çetin olandır” demişti.

Şeytan’ın bile korkudan geri çekildiği yerde, insan hangi cesaretle yanlışta ısrar eder? Hâlbuki insan, şeytandan daha zayıftır. Ayrıca şeytan gibi Allah’tan izin de almamıştır. O halde insanın, hatasını anlayarak Allah’tan korkup, süratle geri dönmesi şeytana göre daha münasiptir. Hele ki bu insanlar, olaylardan hiç haberleri olmayan masum insanların gelecekleri için de karar veriyorlarsa, kırk defa düşünmeden hareket etmemelidir.

Yüce Yaradan hatalarını anlayıp derhal düzeltenlere, yine merhametini göstereceğini şöyle açıklamaktadır;

Enfal 61. “Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de ona yanaş ve Allah’a tevekkül et. Çünkü O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”

Ama halen akıllanmayarak, kendi küçük akıllarınca yeni hile yolları arayanları da uyarmaktadır. Çünkü Yüce Yaradan, her insanın fısıltılarını da, her devlet yönetiminin gizlisini de bilir.

A’raf 164: Hani onlardan bir topluluk demişti ki: “Siz, Allah’ın helâk edeceği veya şiddetli bir azaba uğratacağı bir kavme ne diye (boş yere) öğüt veriyorsunuz?” Onlar da, “Rabbinize bir mazeret beyan etmek için, bir de belki Allah’a karşı gelmekten sakınırlar diye” demişlerdi.

Araf 165: “Onlar kendilerine hatırlatılanı unutunca, biz de kötülükten alıkoymaya çalışanları kurtardık. Zulmedenleri yoldan çıkmaları sebebiyle, şiddetli bir azapla yakaladık.”

Demek ki, Yüce Yaradan her şeyi biliyor. Her şeye gücü yetiyor. Nasihatlerden anlamayanları helâk ederken, onları kötülükten alıkoymaya çalışanları kurtarıyor. Dolayısıyla kavimleri toplu helâk ederken bile, dürüst ve masum insanlar zarar görmüyorlar.

Sonuçta hiçbir tehdit ve şantaj etkili olmuyor. Para vaadi ile kandırmaya çalışma da bir işe yaramıyor. Çünkü zulmedenler, zaten daha önceki davranışlarında insanları hep kandırdıklarından veya tehdit ettiklerinden, herkesin nefretini kazanmışlardır. Şimdi onlara kanacak veya tehditlerine boyun eğecek kimseyi bulamamaktadırlar.

Zulmedenlerin, kendilerinin helâk olmalarını önlemeleri için, tek çareleri var. Derhal insanlardan özür dileyerek kendi içlerindeki zalimleri hep birlikte cezalandırdıktan sonra, barış istemek ve güzel davranışlarına devam ederek Yüce Yaradan’ın merhametine sığınmak.

Yapmazlarsa, Allah başlarına gelecekleri şöyle haber veriyor:

A’raf 96: “Eğer, o memleketlerin halkları iman etseler ve Allah’a karşı gelmekten sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereketler(in kapılarını) açardık. Fakat onlar yalanladılar, biz de kendilerini işledikleri günahlarından dolayı yakalayıverdik.”

  1. “Memleketlerin halkları geceleyin uyurken kendilerine azabımızın gelmesinden emin mi oldular?”
  2. “Ya da o memleketlerin halkları kuşluk vakti gülüp oynarken kendilerine azabımızın gelmesinden emin mi oldular?

A’raf 4. “Nice memleketleri helâk ettik. Onlara azabımız gece uykusuna dalmışken yahut gündüz istirahat hâlinde iken gelmişti”.

  1. Azabımız kendilerine geldiğinde, “(Biz bunu hak ettik.) Gerçekten biz zalimler olmuştuk” demekten başka söyleyecekleri kalmamıştı.

Allah’ım, insanların A’raf Suresi 5. ayette bahsettiğin bu duruma düşmemeleri için, onlara anlayış ihsan eyle.

Allah’ım, Senden ilmini bilmediğim şeyleri istemekten, yine Sana sığınırım.

Dini kategorisine gönderildi | SON UYARI GELMEDEN için yorumlar kapalı

İSLÂM VE ÜRETİM

İSLÂM’IN ÜRETİME BAKIŞI

 

“İslâm’da Çalışmanın Önemi” başlıklı yazımızda bahsettiğimiz Necm Suresi 39. ayete göre, insan için çalışmasından başka bir kazancı yoktur. Demek ki, ister zengin olalım ister fakir hepimiz için, Allah nezdinde, sadece çalıştığımızdan elde ettiğimiz muteberdir. Gerisi kendimizi kandırmak için oluşturduğumuz fetvalardır. Yüce Yaradan, her kişinin çalışmasının karşılığını vereceğini, Al-i İmran Suresi 165. ayette beyan etmiştir.

Fecr Suresi 20: “Malı öyle bir seviyorsunuz ki, yığmacasına.” Bu ayetin öncesine baktığımızda, Allah malları yığanlara kızmaktadır. Malları yığarak kendilerini güçlü olacaklarını zanneden insanlara da şöyle seslenmektedir:

Al-i İmran 10: “Gerçek şu ki, kâfirlere, Allah’tan gelecek bir zararı, ne malları, ne de evlatları engelleyemez. İşte onlar, o ateşin yakıtı olacaklar.” Ayetteki kâfirler sözü, sadece Allah’a inanmayanları kastetmemektedir. İnandığını söyleyip, piyasa tanrısı yani para, makam peşinde koşanları da kastetmektedir.

Ayetlerde, malları yığmamız istenmiyor. Mallarımızın çokluğunun bize Allah’tan gelecek zararı engellemesinin mümkün olmadığı net bir dille anlatılıyor. Yüce Yaradan nezdinde, sadece çalıştığımızdan elde ettiğimiz kazancın muteber olduğu vurgulanıyor.

Peki, malları yığmayacaksak ne yapacağız?

Bakara 261: “Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, bir tanenin durumu gibidir ki, yedi başak bitirmiş ve her başakta yüz tane var. Allah, dilediğine daha da katlar. Allah’ın rahmeti geniştir. O, her şeyi bilir.”

Ayete göre malları yığmayacak, Allah yolunda harcayacağız. Peki, Allah yolunda mallarımızın hepsini mi harcayacağız?

Muhammed 36: “Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Eğer iman eder kötülükten sakınırsanız, Allah size mükâfatınızı verir. Ve sizden bütün mallarınızı harcamanızı da istemez.”

Ayete göre Yüce Yaradan, bizim bütün mallarımızı harcamamızı istemiyor. Böylece bizlere yeni kazançlar sağlayabilmemiz için bir imkân bırakıyor. Bizler, insanlara yardımcı olup onlara mallarımızdan infak ettikçe, Bakara 261’e göre Allah kazancımızı artırıyor. Yani kazancımızı, gerçek anlamda bereketlendiriyor.

Kazancın artması iki yolla olur. Biri faiz alma yoludur. Diğeri çalışma ile elde edilendir. Allah faizi yasaklıyor. Dolayısıyla kazancımızı artırmak için bize kalan tek yol, “çalışmak” kalıyor.

Zaten bütün insanlara çalışmaları emredildiğine göre, mallarımızı ancak çalışarak, üreterek, ticaret yaparak artırabiliriz. Böyle yaparsak, Yüce Yaradan kazancımızı bereketlendirir. Sadece kazancımızın bu dünyada bereketlenmesi ile bırakmaz, kazanma ve harcama yöntemimizden dolayı, ahiret için de bizlere faydalı hale getirir.

Nisa 29: “Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin. Ancak kendi rızanızla yaptığınız ticaretle yemeniz helaldir. Birbirinizin canına kıymayın. Şüphesiz Allah, size karşı çok merhametlidir.”

Demek ki ticaret helâldir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) kazancını ticaret yaparak sağlıyordu. Hz. Ebubekir, halife seçildiği gün omzuna kumaş toplarından alıp, pazara ticaret yapmaya gitmiştir. Birisi Allah’ın son peygamberi diğeri ilk halife olan bu insanlar, “müşriklere karşı Allah yolunda savaşırken şimdi ticaret mi yapılır?” dememişlerdir. (Aslında Allah dostlarının bu uygulamaları bizlere, Allah yolunda mücadelenin ne olduğunun ipuçlarını veriyor. Ama bu husus başka bir yazının konusudur.)

Ayetlerden anlaşıldığına göre, infak edecek mal elde edebilmemiz için ticaret yapacağız. Ticaret demek üretim demektir. Bilindiği gibi, üretim üç alanda yapılır. Bunlar mal, bilgi ve hizmet üretimidir. O halde kişi ister çalışan, ister yönetici, ister işveren olsun, insanlar İslâm açısından da, mutlaka bu üçlüden en az birini üretmekle yükümlüdür.

Nisa 29.uncu ayette Yüce Yaradan, “birbirinizin canına kıymayın” diye emrediyor. Bu emir iki açıdan irdelenebilir. Biri doğrudan doğruya, haksızlıkla birbirinizi öldürmeyin. Diğeri ise ayetin gelişine göre mecazi anlamdadır. Birbirimizin mallarını haksızlıkla yiyerek, birbirimizi kandırarak, birbirimizin canına kıymak ile aynı anlamda olan bir işi yapmış oluruz. Dolayısıyla birbirimizin mallarını haksızlıkla yemeyeceğiz.

Yüce Yaradan’ın yukarıdaki ayetleriyle bizlere gösterdiği yol; geçimimizi helâl yollardan karşılamamızın şart olduğu, ticaretin helâl olduğu, ticaret yaparsak başkalarına da faydamızın olacağıdır. Ticaretten amacın üretimin bütün alanları olduğudur.

Takva, Allah’ın rızasını kazanacak davranışlar bütünüdür. O halde üreterek ve infak ederek insanlara en faydalı olan kişinin, takva açısından da en öndekiler arasına girmesi ihtimali kuvvetlidir.

Ekonomi kategorisine gönderildi | İSLÂM VE ÜRETİM için yorumlar kapalı

ANAYASA NASIL YAPILMALIDIR

ANAYASA NEDİR, NE DEĞİLDİR, NASIL YAPILMALIDIR

 

(Not: Bu yazı ihkupcu.com sitesinde Nisan 2010 yılında yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz.)

        Günümüzdeki Anayasa tartışmalarının rüzgârına kapılmadan gelecekte olması gereken sistemleri anlatmaya çalışacağım.

             Anayasa devlet–millet birlikteliğini sarsılmaz yapıda buluşturan bir çatıdır. Anayasa yaz–boz tahtası değildir.

            Bu anlamda Anayasa yapmak bir ülkenin en ciddi işidir. Günümüzde menfaat ilişkilerinin giderek yoğunlaştığı, tek lider egemenliğinin olduğu siyasetin yapacağı iş değildir. Siyasetçilerin korkusu olan “oy korkusu”, Fahri Küpçü tarafından “asrın korkusu” olarak nitelenmiştir. Bu yapıdaki bir siyasetin gerçek bir Anayasa yapması beklenmemelidir.

          ABD Anayasasının kurucularından sayılan Thomas Jefferson makalelerinde, “Siyasileri Anayasaya zincirlemek gerekir, yoksa yerler” diye yazmıştı. Hazırlanmasında Jefferson, John Marshall gibi hukukçuların etkin olduğu ABD Anayasası 1787 yılında kabul edildi.

                1800 yılına kadar olaylar farklı gelişti ve Jefferson, ABD Başkanı seçildi. İki dönem başkanlık yaptı. Başkanlığı sırasında Kongredeki gücüne dayanarak Anayasayı değiştirmek istedi. Ancak Anayasa yapımında birlikte çalıştığı arkadaşı John Marshall kendisinin yazdığı makaleyi hatırlatınca, hemen geri adım attı. “Haklısın John, engellemesen Anayasayı yiyecektim” dedi.

            Türkiye’de TBMM’ye yeni seçilen milletvekili yemin ederken ne diyor? ‘’…Anayasaya sadakatten ayrılmayacağıma…’’ diyor. Sonra sadakatten ayrılmayacağına namusu ve şerefi üzerine yemin ettiği Anayasayı, diğer milletvekillerine bile danışmadan kendi isteğine göre değiştirmeye kalkıyor. Ya yemin etme, ya da yeminine sadık ol! ABD’ de Jefferson’u, John Marshall engellemiş. Türkiye’de çoğunluğu tayinle gelen ama seçilmiş görünen milletvekillerini kim engelleyecek?

            Peki, milletvekillerinin yemin ettikleri anayasa iyi mi? Elbette değil. Ama yeni Anayasa yapma veya değiştirme yöntemi yanlış. Yanlış olmasa Osmanlı Devletimizin dönemini hariç tutsak bile, 1921 den günümüze 1924, 1961, 1982 de Anayasalar yapmak zorunda kalmışız. Yapmak da yetmemiş. Defalarca değişiklik yapmışız. Sadece 1982 Anayasasında 27 defada 84 madde değiştirmişiz.

           Sonuç ne olmuş. Devlet ile millet birlikteliği sağlanmış, demokrasi anlayışı sağlam temeller üzerine oturmuş mu? Hayır. Öyle olsaydı bugün yine daha kapsamlı değişiklik için uğraşılmazdı. Aslında bu durum, Anayasayı normal meclislerin hazırladığı bütün ülkelerde benzerdir. Böyle ülkelerin meclisleri bırakın yeni bir Anayasa yapmayı, kanunları bile Anayasaya uygun yapamamaktadır. Yapsalardı, Anayasa Mahkemesinden geri dönmezlerdi. Böylece Anayasa Mahkemesine ihtiyaç kalmazdı.

            O halde çözüm yolu ne olmalıdır?

           Öncelikle Anayasa, seçilen demokrasi sistemine uygun olmalıdır. Dünyada uygulanan üç tip demokrasi vardır.

  1. Parlamenter sistem (Ör: Türkiye)
  2. Yarı başkanlık sistemi (Ör: Fransa)
  3. Başkanlık sistemi (Ör: ABD)

Türkiye parlamenter sistemi seçtiği için, Anayasamız da bunun yapısını tanımlamalıdır. Kısa olmalıdır. Anayasa, ayrıntıların anlatıldığı kurallar manzumesi değildir.

Bütün demokrasilerin olmazsa olmazı kuvvetler ayrımıdır. Demokrasinin devletin bekasını sağlarken sade vatandaşın haklarını koruyabilecek şekilde düzgün işleyebilmesi için, bu kuvvetler birbirlerini sürekli denetleyebilmeli ve dengeleyebilmelidir. Yani kuvvetler görünüşte ayrı olur ama birbirlerini denetleyip dengeleyemezlerse, o sisteme demokrasi denilemez

Demokrasilerde “Egemenlik kayıtsız şartsız, milletindir.’’  Ama gerçek anlamda kuvvetler ayrımı olmazsa “Egemenlik kayıtsız şartsız iktidar partisi lider(ler)inindir.” şekline dönüşür.

Demokrasinin kuvvetleri, hepimizin bildiği gibi 3Y dir. Yasama–Yürütme–Yargı. Ancak bu güçlerin ayrılığını destekleyip, çatının yıkılmasını engelleyenler ise, Siyasi Partiler Kanunu ve Seçim Kanunudur.

Yani sistem bir bütün olarak kurulmalıdır. Önce idareten bir çatı ile başlayıp sonradan eklemeler-çıkarmalar yapmak sistemi içinden çıkılmaz hale getirir.

Nitekim Türkiye’de, yürütmenin yani Başbakan ve Bakanlar Kurulunun ve hatta Cumhurbaşkanının içinden çıktığı meclisin Anayasa yapması ve değiştirmesi sistemi çalışamaz hale getirmiştir.

Zaten 1982 Anayasası, demokrasinin üçlü sacayağı olan kuvvetler ayrımına, Cumhurbaşkanı ve TSK’ni de ekleyerek sistemi baştan yanlış kurmuştur. Cumhurbaşkanı yaptığından sorumlu değildir. Ama Anayasa Mahkemesi başkanı dâhil yargı, YÖK ve bürokrasideki atamalarda çok yetkilidir. (Bir dönem Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi istendi. Aynı parlamenter sistem içerisinde kalarak böyle bir tartışmanın yapılması, demokratik sistem kurma konusunun hiç bilinmediğini gösteriyor.)

(Not: Yazı eski olduğundan bu cümle vardır. Ağustos 2014’te Türkiye Cumhurbaşkanı halk oyuyla seçildi. Halen Hükümeti kim yönetiyor, iktidar partisinin seçim propagandalarını kim yapıyor anlaşılamadı. Çünkü sistem yanlış kuruldu.)

Hâlbuki demokrasilerde kuvvetler üç tanedir. Başka güçler eklemek sistemin dengesini bozar. Bozulan bir yapıda tartışmalar anlamsızlaşır ve bitmez. Dengeli bir yapı için;

Yasama ; yürütme ve yargıyı denetler.

Yargı      ; yasama ve yürütmeyi denetler.

Yürütme; yasama ve yargıyı denetler.

Demokrasinin düzgün işlemesi için bu kuvvetler birbirlerini tek başlarına suçlayamayıp, yargılayamamalıdır.

Yürütme “beni halk seçti, ben her şeyi yaparım” diyemez. Çünkü parlamenter sistemde yürütmeyi (Bakanlar Kurulunu) Cumhurbaşkanının tayin ettiği Başbakan seçer. Meclis, seçilen kabineye güvenoyu verir. (Aslında Türkiye’de güvenoyu verecek sayıyı seçen de yine aynı kişi(ler)dir). Ama yürütmenin sorumluluğu önce meclisedir. Meclisin sorumluluğu milletedir. (Bazen 2002 seçiminde olduğu gibi, halkın yarısı mecliste temsil edilmezse meclisin sorumluluğu sadece kendi seçmenine olmaktadır.) Yargının sorumluluğu mevcut Anayasayadır. Fakat sonuçta üç kuvvetin de sorumluluğu, insanların doğuştan gelen haklarının korunmasıdır.

Eğer devlet­­-millet birlikteliği sağlanacaksa her kuvvet, sorumluluk ve yetkilerinin kaynağı ile sınırlarını bilmelidir. Tek başına “dediğim dedik, çaldığım düdük” diyememelidir.

Başkanlık sistemini padişahlık gibi gören bazı politikacılarımız var. Ama yanılıyorlar. ABD’de başkan siyasetin doğrudan içinde değildir. Ayrı seçimle gelir. Bakanlar kurulunu siyasetin (meclisin) dışındaki insanlardan kurar. Parti başkanları ise en çok 2 yıllığına ve bir defaya mahsus seçilir. Görevi sırasında ve ayrıldıktan sonra 2 sene içerisinde seçimle gelinecek hiçbir yere aday olamaz.

Partilerde delege olmak isteyen her yetişkin, internet vb. aracılığıyla seçimlerden 30 gün öncesine kadar müracaat ederek delege olabilir. Parti genel merkezinin başvuranın delegeliğini kabul etmeme hakkı yoktur. Tek şart, bir partiye başvuran aynı aday başka bir partiye başvuramaz. (Türkiye de ise, partinin bir önceki yönetiminin üyeliklerini genel merkezler silmiş. Yeniden kayıtlar açıldığında ise onların başvurmasına rağmen üye yapılmamıştır. Sıradan bir üyenin durumunu siz düşünün.)

ABD’de Kongre yani Temsilciler Meclisi ve Senato seçimle gelir. Meclis kanun yaparken ABD Başkanı mecliste bulunamaz. Yani Başkan, kanun hakkındaki tartışma ve oylamalara karışamaz.

Türkiye’deki Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay ve Sayıştay’ın görevlerinin hepsini birden yerine getiren organa ABD’de, Yüksek Mahkeme denilir. Bu mahkeme 7 üyeden oluşur. Üyeler ömür boyu yani ölünceye kadar görev yapar. Yeni üye ihtiyacı olduğunda Başkan, üç aday göstererek yasamaya sunar. Adaylar, yasama yani Temsilciler Meclisi ve Senato ikilisi önünde halka ve medyaya açık olarak 15 gün adeta sorguya çekilir. Sonra Kongre tarafından birisi seçilir.

ABD’de Anayasayı değiştirmek zordur. 1787 yılından 1791’re kadar 10, 1791’den günümüze kadar sadece 17 değişiklik yapılmıştır. Onlar da esasla ilgili değildir. Anayasayı değiştirebilmek için hem Temsilciler Meclisi hem de Senatonun 2/3 oyuyla tasvip görmüş bir teklif olması gerekir. Daha sonra bu değişiklik teklifi eyaletlere gönderilir. Eyaletlerin 3/4 ünün, yani tam 38 eyaletin kendi kanunlarına göre kuracağı kurucu meclislerin %51 çoğunlukla kabul etmesi beklenir.

Anayasada bir maddeyi değiştirmek için yapılan bu işlemler 10–15 yıl alır. Dolayısıyla yapılan değişiklik mevcut yürütmeye değil, halka yarayan bir yapıda olur. ABD’de Anayasa değiştirebilmenin bir başka yolu daha vardır. Ama o daha uzundur. Eyaletlerin 2/3 ünün yani 34 eyaletin kurucu meclisleri ayrı ayrı toplanıp görüşmeler yapar. Sonra Kongre’ye müracaat ederler.

Yargı; yasama ve yürütme üyelerini tek başına yargılayamaz. ABD’de böyle bir yargılama durumu olduğunda, 100 senatör ayrıca yemin ederek yargıç rolüne girer. Böylece kurulan mahkemeye sadece Yüksek Mahkeme Başkanı katılır ve yeni mahkemeye başkanlık eder.

Türkiye’ de ise neyin ne olduğu belli değildir. Karmakarışık bir yapı vardır. Durum böyle olunca halk kurtarıcı lider peşine düşer. Karizmatik insan aranır. Ama karizmanın sonu,  daha çok kendini bilmezliktir. Bunu Türkiye gibi ülkeler maalesef acı sonuçlarıyla yaşamaktadır.

Tek adamlı sistemler toplumu çürütür. Dürüstlük normal bir insandan beklenen karakter olduğu halde, tek adamlı sistemlerde yüksek vasıf sayılmaya başlanır.

Hâlbuki demokrasi, insanların kurtarıcı aradığı bir yönetim şekli değildir. Demokrasinin çatısı ve yapısı öyle kurulmalıdır ki, sıradan bir vatandaş da gelse ülke yönetilebilmelidir.

ANAYASA NASIL YAPILMALIDIR

Anayasayı siyasilerin yapmasının uygun olmadığı anlaşıldığına göre, kimler hazırlamalıdır? En azından son on yılında siyasetin dışında kalmış ve ileride de politikaya atılmayacağını taahhüt eden insanlar yapmalıdır. Bu insanlar daha sonra seçimle gelinecek yerlere aday olamamalıdır. Toplumun her kesimini temsil edecek şekilde çok çeşitli kurum ve kuruluşlardan bilgili ve arif insanlar seçilerek yeni bir meclis oluşturulmalıdır. Askerler, siviller, Ticaret-Sanayi-Ziraat vb. Odalar, Barolar, Tabipler, STK’lar, şehir dernekleri vb. toplumun mümkün olan en geniş kesimini bu mecliste temsil imkânı bulacak bir sistem kurulmalıdır.

Bu meclisin adı Anayasa Hazırlama Meclisidir. Toplumun bütün kesimleri bu meclis için yukarıdaki vasıflara uygun kendi adaylarını belirlemelidir. Sonra bu adaylar halk oylamasına sunulmalıdır. Böylece birkaç liderin değil, gerçekten halkın seçtiği insanlar bu meclisi oluşturmalıdır. Meclise seçilen kişilerin fedakârlıkları karşılığı meclisin çalışma döneminde ve gelecek yaşamlarında maddi sıkıntı çekmemeleri için gerekli adımlar baştan atılmalıdır.

Bu meclis, mevcut TBMM ile benzer dönemde çalışmalıdır. Her toplantısını ayrı bir şehirde yapmalıdır. Böylece ülkenin her bölgesindeki halk ile temas kurulmuş olur. Ama Ankara’da en az sayıda toplanmalıdır ki, diğer meclisten fazla etkilenmesin. Anayasa meclisi 4 yıl civarında çalıştıktan sonra konu halka anlatılmalıdır. Sonra, son hali halkoyuna sunulmalıdır. Kesinlikle mevcut meclisin onayına sunulmamalıdır. Mevcut meclisin bu konudaki görevi sadece, Anayasa halkoyu ile kabul edilirse, o Anayasayı aynen onaylayarak hukuki işlemi tamamlamaktır.

Eğer Anayasa Hazırlama Meclisinin üzerinde kesin anlaşmaya varamadığı maddeler varsa, bunlar maddeler halinde ayrıca kısmi referandum yapılarak oylanabilir.

NOT: Bu yazının hazırlanmasında kaynak olarak, Ali Rıza Bozkurt’un “Cumhur’un Anayasası” adlı kitabından yararlanılmıştır.

                                                                İsmail Hakkı Küpçü

                                                                kupcu@ihkupcu.com

Genel kategorisine gönderildi | ANAYASA NASIL YAPILMALIDIR için yorumlar kapalı

İYİ İŞLER YAPMAKLA HER İNSAN SORUMLUDUR

ALLAH; GÜZEL İŞLER YAPMAYI, İBADETTEN DAHA ÇOK ÖNEMSİYOR

 

Bu yazı “Tarihin Aydınlattığı Gelecek” kitabından alıntıdır (sayfa 34-36).

(Ekim 2013 tarihinde bu sitede yayınlanmıştı, silindiğinden aynen yayınlıyoruz.) 

Müslüman bilginler sonradan yazdıkları ilmihal kitaplarında, İslamiyet’in şartlarını beş adet olarak belirlemişlerdir. Kelime-i Şehadet, Namaz, Oruç, Zekât ve Hac. Bunlardan Zekât ve Hac, sadece maddeten zengin olan ve gücü yetenler içindir. Aslında bu beş şart daha iyi bir Müslüman olmak isteyenleredir. Yoksa İslâm, kelime anlamıyla, Allah’a teslim olmak demektir. Tek şartı vardır: “Lâilâheillaallah” yani “Allah’tan başka ilâh yoktur, yalnız Allah vardır” demek ve buna inanmaktır. Bu inanca sahip olarak kendini Allah’a teslim edenleri Müslüman kabul ettiğini Allah, Kur’an-ı Kerim’inde sıkça vurguluyor.

Namaz, oruç ve hac ibadetleri, aslında insanın kendi menfaatinedir. Sadece Allah ile kulu arasındadır. İnsanoğlu bu ibadetleri yaparak kendine sevap kazanmaya çalışır. Bu ibadetlerin başka insanlara doğrudan faydası olmaz. Diğer insanların da yararına olan zekât ibadetinin maddi tarafı ise, sadece maddi gücü olanlara emredilmiştir. Hâlbuki insanların en hayırlısı, takva’ da daha ileri olandır. Takva, Allah’ın rızasını daha fazla kazanacak davranışlar bütünüdür. Allah’ın rızasını kazanmak için belki de ibadetten daha önemlisi, diğer insanların rızasını kazanmaktır. Bunun da yolu, “iyi işler” yapmaktan geçer.

Gelecekte, İslâm âlimleri Kur’an-ı Kerim’e dayanarak Müslümanlığın şartlarını yeniden değerlendirecek olurlarsa, bir altıncı madde eklenmesi ihtimali kuvvetlidir. Bu da “salih amel” işlemek olabilir. Yani, iyi işler yapmak; dürüst olmak, sözünde durmak, antlaşmalara uymak, adaletli davranmak, insanlara yardımcı olmak, mağdurları korumaktır. Kur’an-ı Kerim’de bu özelliklerin yüceliği sıkça vurgulanır.

İyi bir Müslüman, en geniş anlamda, Bakara Suresi 177. ayette tanımlanmıştır: “Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik değildir. Asıl iyilik, o (kimsenin iyiliği) dur ki, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, Kitaba ve peygamberlere inandı; sevdiği malını yakınlarına, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilencilere, boyunduruk altında bulunanlara verdi; namazı kıldı, zekâtı verdi. Antlaşma yaptıkları zaman antlaşmalarını yerine getirenler; sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabredenler, işte doğru olanlar onlardır, (Allah’ın azabından) korunalar da onlardır.”

Ayette bahsedilen özellikler ile Türkler için bütün önyargısız tarihçilerin söyledikleri karşılaştırıldığında, aradaki benzerliklerin çokluğu hemen görülür. Kitabın Türklerin Özellikleri bölümünde belirtilen olaylar ve ayrıntılar dikkatle incelendiğinde bu benzerlikler daha iyi anlaşılır.

 Burada iyi işler yapmanın (salih amel işleme) Müslümanlar için önemini göstermek açısından, başka ayetlere de dikkatinizi çekmek istiyorum.

Tövbe Suresi 18. ayette: “Allah’ın mescitlerini, ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazını kılan, zekâtını veren ve Allah’tan başka kimseden kokmayanlar şenlendirirler. İşte onların, doğru yolu bulanlardan olacakları umulur.”

Müslüman’ı daha kısa tarif eden ve içerisinde “iyi işler yapmak” sözü geçen bütün ayetlerin sonu, aynen Bakara Suresi 177. ayet gibi, “onlar korunanlardandır”, ya da “onlara korku yoktur” şeklinde bağlanmıştır. Bir tek Tövbe Suresi 18. ayette “iyi işler yapmaktan” bahsedilmez. Ayetin sonu da dikkat edilirse, “işte onların doğru yolu bulanlardan olacakları umulur” diye bağlanır. Demek ki bir Müslüman, İslâmiyet’in ibadetle ilgili şartlarının bir kısmını yerine getirir, ama iyi işler yapmazsa “doğru yolu bulanlardan olacağı umulur”. Yani doğru yolu bulabilir de, bulamayabilir de. Ama iyi işler de yaparsa “onlara korku yoktur” sözünün muhatabıdır.

Tek başına “Allah’a teslim” ile “iyi işler yapmanın” yeterli görüldüğü ayetler de vardır. Örneğin, Bakara Suresi 112. ayette “Hayır, kim işini güzel yaparak özünü Allah’a teslim ederse, onun mükâfatı, Rabbi’nin yanındadır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”

İnsanlık tarihindeki temel sıkıntı belki de, insanların kendilerini “iyi işler” yapmakla sorumlu görmeyerek, bu davranışı başkalarından beklemeleridir.

Unutulmamalıdır ki, başkalarının yaptığı iyi işler bize geçici olarak fayda sağlar. Biz de onlar gibi iyi işler yaparsak, kendimize ve çevremize faydası daha uzun süreli olur.

Allah’a karşı her insan kendisi sorumludur. Başkalarının güzel işleri bizi Allah katında kurtarmaz.

Türkçe’ de güzel bir söz vardır: “Aynası iştir kişinin, lâfa bakılmaz”

Genel kategorisine gönderildi | İYİ İŞLER YAPMAKLA HER İNSAN SORUMLUDUR için yorumlar kapalı

İSLÂM, SALİH AMEL İŞLEMEKTİR

İSLÂM, ALLAH RIZASINI KAZANMA ÇABASINI, DUALARLA SEVAP KAZANMAYA YEĞLER

 

Müslümanların büyük çoğunluğu, öncelikle sevap kazanmanın peşine düşmüşlerdir. İnsanların bu zafiyetlerini bilen İslâm âlimlerinin çoğunluğu da, daha çok sevap kazanabilmeleri için insanlara sürekli yol göstermişlerdir.

Falan gün, filan saatler arasında şu kadar rekât namaz kılar, sonrasında şu duaları okursan, şu sayıda sevap kazanırsınız gibi yöntemleri söylemeyenler neredeyse âlim kabul edilmez hale gelmiştir. Hatta hem daha kolay hem de daha çok sayıda sevap kazanma yollarını söyleyenler, daha büyük âlim kabul edilmişlerdir.

Din bilginleri, İslâm dinini sevap puanı kazanma yarışmasına dönüştürünce, insanların âlimlerden yani talepleri oldu. Hangi duaları okurlarsa, fazla emek harcamaya gerek kalmadan işleri yoluna koymayı veya belalardan kurtulmayı gerçekleştireceklerini öğrenmek istediler.

Söylediğimiz ve sadece dilden yaptığımız dualarla her istediğimize ulaşacağımıza inanınca, sıra işlediğimiz günahların nasıl affettirilebileceği hususunda fikir yürütmeye geldi.

Sevap puanlarının nasıl kazanılacağını, hangi dualarla nelerin halledileceğini anlatan âlimler bu defa, günah puanlarının nasıl silineceği üzerine kafa yordular. Bu konuda çok zorlanmaları gerekmedi. Sıkıştıkça bir hadis buluyorlardı. Bulamazlarsa ayarlayabiliyorlardı. Nasıl olsa 2 milyon hadis var deniliyordu. Elbette her konuya uygun bazı hadisler bulunabilirdi.

Bazı İslâm âlimlerine göre İnsanların günahlarından kolayca kurtulabilmeleri için; falan günlerde, filan gecelerde şöyle dua edilmesi yeterli görüldü. Bu yöntem, Hristiyanlıktaki “günah çıkarma” işlemine göre daha çok tercih edildi. Çünkü insanlar sırlarını imamlara anlatmak zorunda kalmayacaktı. Bilindiği gibi imamlar hayatın içerisinde halkla birlikte yaşıyorlardı. Bu sebeple onlara güvenmek insanın başına iş açabilirdi.

Âlimlerin tarif ettikleri dua yöntemleri, insanları günah işlemekten alıkoymadığı gibi, bazı insanları aksine zımnen teşvik ediyordu. Fakat günah işlemeye devam edenlerin üzülmelerine gerek yoktu. Çünkü aynı âlimler, şefaat denilen can simidine güveniyorlardı. Bu âlimlere göre, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v), kıyamet gününe kadar yaşayacak her Müslümana şefaat edecek, böylece kalbinde iman kırıntısı olanlar dahi cennete gireceklerdi.

Aynı âlimler ilginç bir şekilde namaz sırasında rükûdan secdeye giderken pantolonunu çeken insanlar için, tam tersi yorumlar yapıyorlardı. Her ne sebeple olursa olsun pantolonunu çekenlerin namazları, bu âlimlere göre, kabul değildi. Namaz ise, dinin direği idi. Din bir kül gibiydi. Namaz olmayınca dinden çıkmış olunurdu. Âlimlere göre dinden çıkmış biri artık kâfir olmuştu. Kâfirlerin gideceği yer ise, cehennem idi.

İslâm âlimlerinin çoğunluğunun bu anlayışı İslâm’ı şekillerin içerisine hapsetti. İnsanlar daha çok sevap puanları kazanabilmenin, daha çok günah sildirebilmenin mücadelesi içerisinde hocaların dünyalarına hapsoldular. Söylenenleri düşünmeden ve neye mal olursa olsun yapan robotlara dönüştüler.

İslâm anlayışın zirvesi olan Hac ziyaretinde bile insanlar, kendi dünyalarından çıkıp etraflarını görmekte zorlanıyorlar. Allah’ın huzurunda ve evinde yapılan tavafı bile, daha çok sevap puanı kazanmak amacıyla bir güreş müsabakasına döndürebiliyorlar. Kâbe’nin şu köşesine elini değerek şu duayı okursan ya da Hacer’ül Esved taşına elini değer veya yüzünü sürersen şu kadar çok sayıda sevap kazanırsın. Şurada namaz kılarsan Kâbe’nin içinde kılmış gibi olursun tavsiyelerini alan insanlar fırsatı iyi değerlendirebilmek için, başkalarını hiç görmeden hedefe kilitleniyorlar. Huşu içerisinde tavaf yapmak isteyenleri zor kullanarak yarıp, daha çok sevap kazanmaya çalışıyorlar.

Âlimlerin bu yönlendirmeleri aslında bazı insanların işine gelir. Çünkü her türlü günahı işledikten sonra, sadece dil ile yapılacak dua sayesinde kurtuluşa erme düşüncesi insanı rahatlatır. Âlimlerin bu yönlendirmeleri, samimi Müslümanları da etkilemektedir. Aslında Allah’ın rızasını kazanmak isteyen samimi insanlar, âlimlerce yapılan tavsiyelerle, İslâm’ın özünden uzaklaştırılmaktadır.

Nahl 25: “(İlimsizlikleri yüzünden başkalarını yolundan saptıranlar) Kıyamet günü, kendi günahlarını tam olarak yüklendikten başka, bilgisizlikleri yüzünden saptırmakta oldukları kimselerin günahlarından bir kısmını da yükleneceklerdir. Dikkat edin, yüklendikleri günah ne kötüdür!”

İslâm’a göre, günahları affetmek sadece Allah’ın yetkisindedir.

 Al-i İmran Suresi 135: “Ve onlar çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri zaman Allah’ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Allah’tan başka günahları kim bağışlayabilir? Bir de onlar, bile bile, işledikleri (günah) üzerinde ısrar etmezler.”

Ayet gayet açıktır. Günah işlendiğinin farkına varılınca, Yüce Yaradan’dan bağışlanma dilenecek. Çünkü günahları Allah’tan başka bağışlayabilecek bir güç yoktur. Ancak dualar dilden değil, kalpten olmalıdır. Araf 55: “Rabbinize yalvara yalvara ve gizlice dua edin. Çünkü O, haddi aşanları sevmez.” Diğer taraftan bağışlanma dileyenler işledikleri günah üzerinde ısrar etmemelidirler. Çünkü Yüce Yaradan, haddi aşanları sevmez.

Gelelim konunun diğer boyutuna. Araf 8: “O gün (amelleri tartacak) terazi haktır. Kimin (sevap) tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtulanlardır.” Demek ki sevaplar, amellerle kazanılmalıdır.

Nitekim Yüce Yaradan Kur’an’da Cennet ehlini en kısa şöyle tanımlar: Bakara 82: “İman edip salih ameller işleyenler, işte öyleleri de cennet ehlidirler ve orada ebedî kalıcıdırlar.”

Yani önce iman edeceksin. Sonra imanın gereği olan salih amelleri işleyeceksin. Kur’an’da birçok ayette salih amelden kastedilenler daha ayrıntılı olarak açıklanır. Biz de bu sitede bu ayetlerin bazısını başka yazılarımızda aktardık.

Günahı sadece Allah affedebileceğine göre, sevabı da sadece Yüce Yaradan verir. Kur’an’a göre her yapılan salih amel insanlara sevap kazandırır. Cennetin yolunu açar. Fakat dil ile yapılan duaların, insanlara salih amel işleteceği düşüncesi, sadece bizim iyi niyetli bir varsayımımızdır. Net değildir. Hattâ günahtan alıkoyacağı bile şüphe içerir.

Allah’ım bizleri, her konuyu halletmek için dualara başvuran değil, Senin rızanı kazanmak için mücadeleden çekinmeyen kullarından eyle.  

Dini kategorisine gönderildi | İSLÂM, SALİH AMEL İŞLEMEKTİR için yorumlar kapalı