GELECEK İÇİN ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

 

(Bu yazı “Tarihin Aydınlattığı Gelecek” isimli kitabımın aynı adlı bölümünden aynen alıntıdır.)

ÖNCE KENDİMİZİ SORGULAMA

Bir insanın gelişmesi ile bir ülkenin gelişmesi sistem olarak birbirine benzer. Aynı şekilde bir ülkeninki ile dünyanın gelişmesi arasında da benzerlik vardır. Hepsi de gelişmelerini herhangi bir canlı varlık gibi, bütün yönleriyle dengeli bir şekilde gerçekleştirmelidirler. Yoksa bazı yönleri gelişip, diğer bazı tarafları geri kaldığında, nasıl canlılar garip ve sağlıksız olurlarsa, ülkelerin de dünyanın da durumları aynı olur. O halde dünya işlerini yaparken, Allah’ın insanlar için kurduğu doğal düzeni bozmamak gerekir. Yoksa insanlık ve dünya için sonuç felâket olabilir.

Güzel işler yapabilmenin temeli, yaşadığımız anı iyi değerlendirmekle atılır. Bu konuda Fahri Küpçü “Bir Çobanın Düşleri” adlı kitabında şöyle der (s.32): “Eğer, yaşadığımız günün görevlerini hakkıyla yapabilirsek, dünkü hatalı davranışların yükünden de, yarının tasalarından da kendimizi kurtarmış oluruz.” O halde, gücümüzü sonuna kadar ve en verimli şekilde kullanmazsak, kendimizi ve görevimizi inkâr etmiş oluruz. Yaşadığı anı değerlendiremeyen insanların iç dünyalarında mutlu ve huzurlu olmaları ihtimali zayıftır.

Sorumluluklarımızı yüklenmekten kaçınmamalıyız. Aşırıya kaçmadan sorumluluk yüklenmek aslında insanların kendilerini, vicdanlarında daha müsterih hissetmelerine vesile olur. Eğer yüzyılımızda zor işlere katlanamazsak, kolay işler insanları da, devletleri de, dünyayı da felâketlere doğru sürükler.

Çağımız dünyasında değişen ekonomik ilişkilerdeki gelişmeler, bazı kavramları da değiştirmiştir. Çağa uygun yeniden yapılanmanın başarılı olması için, toplumlar, değişen bu kavramları çok iyi algılamalıdır.

Diğer taraftan sosyolojide kullanılan kavramlar Batıdan alınmıştır. Hâlbuki Medeniyet, milliyetçilik, imparatorluk gibi kavramların Türkler açısından anlamı, Batıdan çok farklıdır.

Çağımızda Vatan, sadece devletin sınırlarının içerisi olarak algılanırsa yetersiz kalınır. Vatan, vatandaşların ekonomik ve hukuk hürriyetlerinin sağlanabildiği ortamlardır. (Bir cihan devleti için ise, soydaşların haklarının da korunduğu alanlardır.)

Bir ülkede doğan ve büyüyen insanların ruhlarının derinliklerinde, o ülke için vatanseverlik vardır. Bu durum Türkler için daha çok geçerlidir. Her insanın bu duygularını dışa yansıtması, aynı ortamlarda olmaz. Çok farklı şartlarda ve farklı uygulamalar şeklinde ortaya çıkar. Ülkelerin gelişmesi ve medeniyet seviyesinin yükselmesi vatanseverlik anlayışının günlük hayata yansıtılabildiği oranda kolaylaşır.

Vatansever insanlar her şeyden önce kendilerine güvenmelidir. Kendi tarihlerini iyi öğrenmelidir. Bir Türk, Batı’nın gelişmesinde 1492 Amerika kıtası ve diğerlerinin keşiflerinin mucizevi önemini görmelidir. Böylece kendisini küçük görmekten vazgeçmelidir. Ayrıca tarihteki ecdadının tamamının çok mükemmel olduklarını ama, yeni neslin bozulduğunu düşünerek yeisse kapılmamalıdır. Toplumların içerisinde farklı yapılar, düzgün veya hatalı insanlar tarih içerisinde her zaman var olmuştur. Dolayısıyla sorumluluğun başkalarında değil, kendisinde olduğunu düşünmelidir. Çünkü bir insanın, hayalindeki bütün güzel düşüncelere ulaşabilmesinde, dış etkenler kadar, kendi hayalleriyle davranışlarının bağdaşmasının etkisi önemlidir.

Vatansever insanlar, ÜRETKEN olmaya çalışmalıdır. Mal, hizmet ve bilgiden en az birini üretmek lâzımdır. Zaten Türklerde görülen bağımsızlık, gözü peklik ve iyilik etme özelliği üretken olmayı gerektirir.

Namus kavramı, sadece cinsel anlamda kalmamalıdır. İnsanın kendisine emanet edilen millet ve devlet malları, vatandaşların namuslarıdır. Vatansever insanlar, NAMUSLU ve İTİBAR sahibi olmaya gayret sarf etmelidir. Zaten Türklerin sahip oldukları maddi ve manevi sağlamlık özelliği insanların vicdanlarını böyle davranmaya zorlar.

Türklerdeki “üste kesin itaat ve disiplin” anlayışı en küçük birim olan aileden başlayarak, en büyük organizasyon olan devlete kadar istismar edilebilmektedir. Üstlerin az bilgili ve kendilerine yeterince güvenmeyen insanlar olmaları halinde istismarlar artar.  Vatansever insanlar bilgili ve şahsiyetli olmaya çalışmalıdır. Çağımızda bu gayret de yetmeyebilir. Bilgi günümüzde sürekli eskimektedir. Vatansever insanlar, SÜREKLİ ÖĞRENME mücadelesi vermelidir. Bu mücadeleyi vermeyen insan, çocuklarını bile etkileyemez. Zaten Türklerde var olan yakınındakilere hizmet arzusu da bunu gerektirir.

Vatansever insan milletini daha çok sevendir. Milleti sevmek, ailesini sevmekle başlar. Sonra sevgi halkası genişleyerek insanlığa doğru uzanır. Sevgi paylaşmaktır. Paylaşma ise, hem acılar hem de varlıklar için olmalıdır. Adaletsiz bir paylaşım; ailenin, ülkenin ve dünyanın temeline konulan dinamit gibidir. Vatansever insanlar ADALETLİ olmakla yükümlüdür. Zaten Türklerin özelliklerinden olan “ırkçılık yokluğu” ve “sözünün eri olmak” anlayışı ile adaletli davranış, birbirlerini tamamlayan bir bütünün parçalarıdır.

Türklerde devlet, “ebed müddet”tir. Ancak insanlardaki bu saygılı anlayışın arkasına sığınarak millete karşı bazen hatalı davranıldığından, devlet ile milletin arası açılmıştır. Hâlbuki devlet, millet için vardır. Dolayısıyla, devleti yönetenler DEVLET değildir. Devleti yönetenler, millettir. Makama saygı ile şahsa saygı, makam dışında gerektiğinde birbirinden ayrılmalıdır.

Türklerin tarihte görülen özelliklerinden birisi de doğdukları yere bağlılıklarıdır. Çağımızda, ulaşım ve kitle iletişim araçlarının gelişmesiyle, bu anlayış da değişmeye başlamıştır. Dolayısıyla “doğmak” kelimesine manevi bir anlam yüklenilmelidir. İnsan dünyanın neresinde doğarsa doğsun, geçimini nerede sağlarsa sağlasın, kendisini bu manevi dünyaya bağlı hissedebilmelidir. Bu manevi dünya her insanın kendi milletidir. Türkler için de, TÜRKLÜK DÜNYASI’DIR. Türklük dünyasına ait olmak için soy olarak Türk olunması gereklidir, ama yeter şart değildir. Bir veya her iki atası da Türk olmayan insanlardan da kendisini Türk hissedenler olabilir. Asıl olan insanın kendisinin hissettikleridir.

Türklerin özelliklerinden birisi de, imparatorluk kurmaya meyilli olmalarıdır. Ancak çağımızda imparatorluklar artık, ülke sınırları genişletilerek kurulmuyor. Ekonomik ve kültürel üstünlükle kuruluyor. Bu nedenle artık hedef, sınırları genişletmek olmamalıdır. Hedef; insanlara hoş görü ile yaklaşan, adaletli davranan, ekonomik olarak güçlü, kendi kültürünü sürdüren kuvvetli bir CİHAN DEVLETİ olmaktır.

Türklerin bilinen özelliklerinden birisi de yabancı kültürlere karşı gösterdikleri dirençtir. Yabancı kültürlerden etkilenmeler kendini dil ve sanat üzerinde gösterir. Hâlbuki Türkçe, Türk insanının özellikleriyle özdeşleşmiştir. O halde vatanseverler Türkçe’nin derinliklerine inmelidir. Vatansever insanlar, halkın ve aydınların kullanacağı ORTAK TÜRKÇE oluşturmalıdır.

Fahri KÜPÇÜ ’ye göre DİN, Allah’ın insanların zayıf omuzlarına yüklediği ağır bir yük değildir. Aksine insanları huzura ve mutluluğa ulaştırmak için Allah’ın öğütlediği bir yoldur. Dini bilgiler, insanların huzura ve mutluluğa ulaşmalarını engelleyecek zorlaştırmalar ve tabular şeklinde olmamalıdır. Aksi halde dini anlayışların, çağımız insanının kalplerinde yer bulması zor olur. Vatanseverler, dinin gerçek öğretilerini öğrenmeye ve mümkün olduğunca uygulamaya çalışmakla yükümlüdürler. Zaten Türklerin özelliklerinin tamamına bakıldığında İslâm’ın gerçek öğretileriyle bağdaştığı görülecektir.

Bir milletin ayakta kalabilmesi ve gelişebilmesi için, kendi yapısına uygun ve çağa uyum sağlayan kurumlarının olması şarttır. Kurumlaşamayan milletlerin, zamana ve şartlara uyum sağlamaları çok zordur. Kurumlar; verilerin toplanmasında, düşüncelerin tartışılmasında, bunların topluma aktarılmasında ve toplumun denetiminde sürekliliği sağlarlar. Türkiye’deki mevcut kurumlar, aynen Batıdan alınmış ve çoğunda bünyeye uygun düzenleme yapılmamıştır. Vatansever insanlar KURUMLAŞMAYI kendi yapılarına uygun bir şekilde yeniden düzenlemelidir. Zaten Türkler kendi yapılarına uygun kurumları oluşturabildikleri için tarihin önemli bir bölümünde üstün medeniyet seviyesine ulaşmışlardır.

Gelişmişliğin bir bütün halinde olması için çözüm tekliflerimi on ayrı guruba ayırarak yapacağım. Ancak, sosyal olayların birbirleriyle iç içe ve karmaşık olma özellikleri, konuları guruplara ayrıştırmayı zorlaştırmaktadır. Bazı öneriler birkaç gurubu birden ilgilendirebilmektedir. Bu nedenle konuları başlıklar altında toplamakta bazı karışıklıklar ortaya çıkabilir. Nitekim kitabın ikinci baskısı ile üçüncüsü arasında, guruplandırmalar açısından bazı farklılıklar vardır. Ama çözüm önerilerinin okuyucular tarafından daha kolay irdelenebilmesinin, bu yöntemle mümkün olacağı düşüncesindeyim.

Çözüm tekliflerimi uzmanlık isteyen ayrıntılara girmeden ama nispeten ayrıntılı başlıklar halinde sunacağım. Çünkü bu kitapla düşünülen amaç, çözüm yollarının toplum tarafından tartışılmasını kolaylaştıracak zemin hazırlamaktır. Yoksa tek çözüm yolunun ve mutlak doğruların bunlar olduğunu savunmak hiç değildir.

Her türlü kurumda olduğu gibi, devletlerin gelişmelerinin sırrı da ayrıntılarda gizlidir. Ayrıntılardaki sorunları bir bütün halinde çözmeden, güzelliklere ulaşmak çok zordur.

Türkler, medeniyetlerini geliştirmek ve Atatürk’ün hedef gösterdiği muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkmak istiyorlarsa, aynı canlılar gibi, her yönde uğraş vererek kendilerini yenilemek zorundadırlar.

Çözüm tekliflerinin konu başlıkları:

1.Eğitim

2.Kültür

3.Maliye-Vergi

4.Üretim-Teknoloji

5.Bilim

6.Dış Politika

7.Kurumlaşma ve Devlet

8.Ordu

9.Adalet

10.Sağlık

Genel kategorisine gönderildi | GELECEK İÇİN ÇÖZÜM ÖNERİLERİ için yorumlar kapalı

İSLÂM VE CAHİLLİK

İSLÂM’A GÖRE CAHİL İNSAN KİMDİR?

 

Bu konuda çok çeşitli tanımlar vardır. Her tanımın da bir temeli vardır. “Tarihin Aydınlattığı Gelecek” kitabımın sunuş bölümünde cahil insanı şöyle tarif etmiştim. “Cahil, kendisinde bilgi eksikliği bulunmadığını zanneden insandır. Dolayısıyla öğrenme ihtiyacı duymaz ve kendisini geliştiremez. Cahil kalır.”

Biz bu yazımızda, İslâm açısından cahilin ne anlama geldiğini araştıracağız.

Hud Suresi 46: Allah: “Ey Nuh! O (Nuh’un oğlunu kastediyor) kesinlikle senin ehlin (ailen)’den değildir. Çünkü o salih olmayan bir amelin sahibidir. Hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben, seni, cahillerden olmaktan sakındırırım.”

Ayetten anlaşılan cahil tanımı bizim yaptığımız tanıma benziyor. Ayet, “hakkında bilgisi olmayan bir şeyi istemeyi ve iddia etmeyi” cahillik olarak niteliyor. Ayrıca Hz. Nuh’u cahil olmaktan sakındırarak, ona olan lütfundan bahsediyor. Demek ki bizleri cahil olmaktan sakındıran şey, bilgidir.

Yüce Yaradan bu ayetinde, peygamberinin bilemeyeceği şeyleri ona açıklayarak Hz. Nuh’u bilgilendiriyor. Hatasını yani cahilliğini hemen kavrayan Nuh peygamber, bir ayet sonrasında Allah’tan bilmediği şeyleri istemiş olduğu için af diliyor. Yüce Yaradan da, peygamberini her yönden desteklemeye devam ediyor.

Kur’an, Allah’ın desteğini bizzat yaşamalarına rağmen, halen cahiller gibi davranan insanlar ve guruplardan da örnekler verir.

Araf Suresi 138: “Ve İsrailoğullarının denizden geçmelerini sağladık? Derken bir kavme vardılar ki, onlar, kendilerine mahsus bir takım putlara tapıyorlardı. Dediler ki; Ey Musa! Onların tanrıları gibi, sen de bize bir tanrı yap! Musa da onlara dedi ki: Siz gerçekten cahillik eden bir kavimsiniz.”

Ayet, Allah’a göre sıradan bir iş olan, ama insanlara göre mucize olan bir konudan örnek veriyor. Mucizevi bir şekilde kendileri denizi geçerken, onları kovalayan Firavun ve askerlerinin boğulmasıyla kurtulan insanların, olaydan kısa bir süre sonra bu durumlarını nasıl unuttuklarını anlatıyor.

Kendilerine mucizevi iyilikleri yapan Yüce Yaradan’ı unutmayı, cahillik olarak niteliyor. Ayete göre cahiller, kendilerine yapılan iyiliklerden anlamayan kişilerdir.

 Araf Suresi 199: “Sen yine de affa sarıl, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.” Bu ayetin bazı tercümeleri cahiller kelimesi yerine “kendini bilmezler” sözcüğünü kullanıyor. Çünkü ayetin öncesinde, doğru yolu göstermek istenmesine rağmen hiç anlamamazlıktan gelen insanlardan bahsediliyor.

Ayet peygambere hitaben, böyle iyilikten anlamayan bu insanları yine de affetmesi, ama onlara iyiliği emretmeye devam etmesi öğütleniyor. Halen anlamayarak cahilliklerinden taviz vermeyenlerden de yüz çevirmesi isteniliyor. Çünkü bu insanların cahil diye nitelendirilmelerinin sebebi, dünya nimetleri için ahiretlerini satmış olmalarıdır.

Diğer taraftan geçmişte bilgisizliğinden dolayı hatalı işler yapanları, kendilerini düzelttikleri takdirde affedeceğinin sinyallerini veriyor.

Nahl Suresi 119: “Sonra şüphe yok ki Rabbin, bir cahillikle günah işleyip ardından tövbe eden ve durumunu düzelten kimseleri bağışlar. Şüphesiz ki Rabbin, bu tövbeden sonra Gafurdur, Rahîmdir (çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.)”

Ayet cahilliği, bilgisizlik olarak görüyor. Bilgisiz insan nefsine yenilerek menfaati doğrultusunda iş yapabilir. Fakat hatasını anlar, konuyu araştırır ve gerçekleri görerek Yüce Yaradan’a tövbe ederek durumunu düzeltirse bağışlanır.

Allah aşağıdaki ayetinde, Kendisinin uyarıların ve koyduğu kuralların bilinmediği dönemleri cahillik dönemi olarak niteliyor.

Maide Suresi 50: “Yoksa cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesinlikle bilen bir toplum için Allah’tan daha güzel hüküm veren kim olabilir?”

Ayete göre, cahil olmayan ve bilen bir toplum, en güzel hükmün Allah’ın olduğunu bilendir. O halde cahillikten kurtulmak için, Allah’ın hükümleri hakkında bilgi sahibi olmaya çalışmamız gerekir. En iyi bilgiyi de, değişmeyen tek kutsal kaynak olan Kur’an’da bulabiliriz.

Kur’an’ı okuyunca bilgi sahibi olabilmemiz için, anlamını bileceğimiz dilde okumamız gerekir. Bazen ayetlerin tercümelerinde ve yorumlarda insan hataları olabilir. Biz hatamızı en aza indirebilmemiz için, tereddüte düştüğümüz hususlarda Kur’an’ın bütününde anlatılmak istenilenleri dikkate almalıyız.

Böyle yaparsak; bilgi sahibi olmadan, iyice araştırmadan karar vermeyiz, istişare etmeden kararlarımızı uygulamayız, Kur’an’ın sadece bir ayetini kendi yargılarımız doğrultusunda yorumlayıp kendi kendimize fetva vermeyiz. Eğer böyle yapmazsak, maazallah, aslında inkâr edenler için söylenmiş olan aşağıdaki ayetlerin muhatabı olabiliriz. Şuursuz olarak nitelenen cahiller arasına katılırız.

Zariyat Suresi 10: “Kahrolsun (o fikir adına) kendi tahminlerini ileri sürenler!”

11: “Onlar bir sarhoşluk ve cehalet içinde şuursuzdurlar.”

Allah’ım, dünya için ahiretini satanlardan olmaktan, iyice araştırmadan ve bilgi sahibi olmadan, Senin hükmündür diye hareket etmekten Sana sığınırım.

Dini kategorisine gönderildi | İSLÂM VE CAHİLLİK için yorumlar kapalı

DÜNYA EKONOMİSİ

DÜNYA EKONOMİSİNİN GENEL DURUMU

(Bu yazı bir önceki yazı ile bağlantılıdır. “Tarihin Aydınlattığı Gelecek” isimli kitabın aynı adlı bölümünden kısaltılarak alıntıdır.)

Gelişmiş ülkelerin en önemli meseleleri Dünya Ticaret Hacmindeki artış konusudur. Gelişmemişlerin durumu onları ilgilendirmez. Sadece kendilerine yapacakları katkı açısından ilgilendirir. Japonya dâhil, gelişmiş ülkelerin nüfusları %15-16 arasındadır. Ancak aynı 2005 yılında Dünyanın gelirinden aldıkları pay, %82-84 arasıdır. Bu durum dünyadaki adaletsizliğin derinliğini göstermektedir.

   Para kazanma ve kâr hırsı genelde, Batılı milletlere has özelliklerdir. Doğulu insanlar için huzur ve itibar daha önemlidir. Bugün, maalesef, Batılıların çoğunda hâkim olan bu kâr hırsı, bütün dünyaya yayılmaktadır. Doğunun bir kısım insanlarını da sanki büyülemiştir. Ekonomide küreselleşen dünya için en büyük tehlike bu kâr hırsı anlayışının yayılmasıdır. Bunu yine ileri görüşlü bazı Batılılar ifade etmektedir.

Tehlike sadece gelişmekte olan ülkeler için değildir. Batı ekonomisi için de tehlike vardır. Kâr hırsı, sanal (hayali) ya da saymaca denilen bir ekonomik yapı oluşturmak üzeredir. Borsa, faiz, döviz ve rant şeklinde kendini gösteren bu ekonomi, üretime ciddi bir katkı yapmamaktadır. Aksine, kimi zaman üretimi engellemektedir. Sanal ekonomiyi spekülatörler (yani hayali değer yaratıcıları) yönlendiriyorlar. Politikacıların dikkatsizce sarf ettikleri sözler de etkili oluyor. Ayrıca basının, olacakmış gibi yansıttığı ama gerçekleşmeyen bazı olaylar ve üretimle ilgisi olmayan konular sanal ekonomiye yön vermektedir.

Sanal yani hayali ekonomi ile gerçek yani üretici ekonomiyi uzlaştırmak zorundayız. Aksi takdirde insanlar, kendi duygu ve heyecanlarının fasit dairesi (sarmalı) içerisine girebilirler. Bu daireden çıkmaları çok zor olur ve insanlık can çekişebilir. Sanal ekonomi gerçek üretimin olmadığı ekonomidir. Aklın, mantığın, duyguların, duyarlığın yeri yoktur. Dolayısıyla sanal ekonomi, insanlığın geleceği için çok tehlikeli hale gelmektedir. Baudrillard’a göre spekülatörler, hayali değer yaratarak kazandıkça büyüyorlar. Büyüdükçe birbirleriyle birleşiyorlar. Birleştikçe karşı konulamaz oluyorlar. Böyle giderse hem insanlar hem de devletler, hayali değer yaratıcılarının oyun alanı olmaktan ileri gidemeyeceklerdir. (Bu konuda İslâmiyet’in bize öğütlediğinin kendime göre yorumunu kitabın Türklerin Medeniyetinin Bugünkü Durumu bölümünde yaptım.)

Günümüzde bile sanal ekonomi alanında dönen günlük para akışı, mal ve hizmetler alanındaki dünya ticaretini finanse etmek için gerekli miktarın kat kat üstündedir.

Dünyanın bugünkü karmaşık şartlarında ekonomi biliminin genel bir çözüm getirmesi çok zor. Peter F. Drucker’e göre (s.167) küreselleşen dünya, Fransız Leon Walras’ın ekonomiyi matematiksel bir kalıba oturttuğu 1870’li yıllardan çok farklı yapıdadır. Yeni bir ekonomi kuramı geliştirebilmek için ekonomistler, aşağıdaki dört farklı yapıya tek bir ilke geliştirmek zorundalar:

  1. Fertlerin ve firmaların mikro (öz) ekonomik anlayışları (yani paranın devir hızı, kâr hırsı ya da girişimcilik yapıları, bazen alınan duygusal kararlar vb.),
  2. Milli devletlerin uyguladıkları makro (genel) ekonomi uygulamaları (yani para, kredi ve faiz oranları),
  3. Uluslar aşırı işletmeler (gerek sanal ekonomide gerekse üretimde süper güç ve tekeller oluşturmaya çalışan, milli olmayan şirketlerin farklı amaçları),
  4. Dünya ekonomisi (teknolojik gelişmelerin oluşturduğu küreselleşmenin, insanlar üzerindeki henüz belirlenemeyen etkisi).

     Bütün bu birbirinden farklı yapıları tek bir “ilke” ile açıklayıp kuramsal hale getirmek çok güç görünüyor. Belki de bu fiili durum, ekonomiyi matematiksel bir denge bilimi olmaktan çıkaracaktır. Ekonominin sadece bölgesel ve kısa süreli kuramlar geliştirilmesine yol açacaktır. Nitekim 1984-87 arasında ABD ekonomisinde uygulanan bazı politikalar, daha o zaman ekonomi kuramcılarını şaşırtan ve teorilere tamamen ters olan sonuçlar doğurdu. Hattâ aynı uygulamanın ABD halkı tarafından algılanışı ile Japonlar tarafından yorumlanışı birbirine tamamen zıt oldu. Ülkelerin anlayışları arasında her zaman böyle farklar vardır.

Gelecekte sanal ekonomi ile gerçek ekonomi arasında bir mücadele olabilir. Benzer şekilde kâr ile itibar anlayışı arasında da dünya çapında bir çatışma olabilir. Dolayısıyla bu iki ayrı anlayışın, bazı konularda bağdaştırılması gerektiğini düşünüyorum. Olaylara sadece “kâr” hırsı açısından bakan bazı Batılı yazarlar, bu birlikteliğin mümkün olamayacağını söylüyorlar. Ama eski Türk anlayışlarına dayanarak, Maliye-Vergi konularında üretim ekonomisi ile sanal ekonomiyi bağdaştırmaya çalışan önerilerim olacak.

Hemen her konuda planlar yapılırken kısa, orta ve uzun vadeli hesaplar aynı anda yapılmalıdır.

Batılılar esas itibarıyla 1492’den sonra, sömürgelerinden elde ettikleri artık değerlerle geliştiler. Günümüzde de daha güçsüz ülkelerden, haksız rekabet sonucu ticari kazanç elde ediyorlar. Elde ettikleri bu artık değerler sayesinde gelişmelerini sürdürüyorlar. Ancak dünya zenginleşmedikçe, gelişmiş ülkelerin kendi başlarına zenginleşmeleri sürekli olamaz. Gelişmiş ülkeler bunu bilirler. Bu nedenle gelişmekte olanlara ve hatta savaştıkları ülkelere bile borç vererek onları çalışmaya ve kendileriyle alış verişe zorluyorlar. Verilen borçlar, gelişmekte olan ülkelerin başlarındaki “yiğidin kamçısı”dır.

Önerilerle ilgili olarak daha geniş bilgi için, “Tarihin aydınlattığı Gelecek” isimli kitaba ve kitaptaki diğer çözüm önerileri bölümlerine bakılabilir. 

Ekonomi kategorisine gönderildi | DÜNYA EKONOMİSİ için yorumlar kapalı

MALİYE POLİTİKALARI

MALİYE VERGİ POLİTİKALARINDA ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

 

(Bu yazı “Tarihin Aydınlattığı Gelecek” adlı kitabımın aynı başlıklı bölümünden kısaltılarak alıntıdır.)  

Diğer konularda olduğu gibi, maliye-vergi konularında da sihirli politikalar yoktur. Gelişmeyi sağlamak için köklü ve uzun süreli politikalar uygulanmalıdır. Bazen bu uygulamalar arıza yapsa bile, sistem köklü olduğu için kendini daha az hasarla ve kısa sürede toplayacaktır.

Milletlerin kendi kendilerini yönetmeyi öğrenmeleri için, başkalarına minnet etmemeleri ve yük olmamaları gerekir. Halk, zenginleşmek için, herşeyi kendilerinin yapması gerektiğini ve kendi kendine yeter olmayı prensip haline getirmeyi öğrenmelidir. Kişisel çıkarlar ile milli menfaatler ancak bu şekilde bağdaştırılabilir.

GENEL ANLAMDA YAPILABİLECEKLER

        Milletler kendi kültürlerine uygun olabilecek ekonomik modeller uygulamaya çalışmalıdır. Türkler yapı olarak, kazanırken daha ferdi, ama harcarken daha sosyal davranırlar. Kurulacak ekonomik modelin bu yapıya uygunluğu, başarı oranını artıracaktır. Diğer taraftan yöneticilerine güvenmeyen insanlar, vergi vermek yerine, yardımlarını doğrudan kendi bildikleri yerlere yapmayı tercih ederler. Dolayısıyla bu yapıya uygun bir sistemi uygulayabilmek için önce ülkeyi yönetenlerin dürüst insanlar olduğuna halk inanmalıdır. Ayrıca ödedikleri vergilerin kendilerinin arzu etmedikleri fuzuli yerlere harcanmayacağından da emin olmak isterler. (Yönetenlerden kasıt, sadece hükümette görev alanlar değildir. Siyasiler, bürokratlar ve halkın önündeki iş adamları ile sivil toplum kuruluşlarının yöneticileri kastedilmektedir.)

Ana başlıklar halinde sıralarsak, yapılabileceklerden bazıları şunlardır:

       Para-maliye-üretim politikaları birbirleriyle bağlantılı olarak yürütülmelidir. Kitapta çözüm teklifleri ayrı başlıklar halinde verildi. Ancak konuları başlıklara dağıtırken çok zorlanıldı. Hattâ 3. baskı için çalışılırken yeniden düzenleme ihtiyacı hissedildi. Yeni bir kitap değil, yeni bir baskı olduğundan başlığın maliye-vergi olarak kalması gerekiyordu. Ancak ikinci baskıda maliye-vergi bölümü içerisinde olan bazı öneriler üretim-teknoloji bölümüne aktarıldı. Dolayısıyla para-maliye-üretim şeklindeki üçlü politikayı birlikte uygulamak çok zordur. Kitaptaki teklifler, olaylara bir bütün olarak yaklaşılmasını sağlamak için kapsamlı yapılmıştır. Ancak, yine de anlatılanları bütünleştirerek bu üçlü politikayı sağlayacak olanlar yöneticilerdir. Okuyucunun bu konuları ayrı değerlendirmesi normaldir.

Türkiye çok uzun süredir sadece para-maliye politikalarıyla yönetildi. Hattâ bazen yalnız para-kredi politikaları uygulandı. Hâlbuki büyük ve ısrarlı bütçe açıklarının sadece maliye politikalarıyla dengelenebilmesi çok zordur. Kitapta teklif edilen sistemi uygulamak para-kredi politikalarıyla karşılaştırılınca elbette çok daha zordur. Bu nedenle önce devlet kuruluşlarında düzenleme yapmak gerekir. Maliye ve Ekonomi Bakanlığı birleştirilmelidir. Sanayi Bakanlığının bazı birimleri, DPT, Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı, Teşvik Uygulama, Gümrükler gibi birimler, Maliye bakanlığının bazı birimleriyle ortak hareket edebilecek şekilde yeniden organize olmalıdır. Ayrıca üretim konusunda planlamalarda mutlaka ilgili özel sektör temsilcilerinin söz hakkı olmalıdır.

      Ekonominin dengesi, faiz-kur makası üzerine oturtulamaz. Çünkü bunlar evrensel sanal ekonomik sistemin elemanlarıdır. Milli devletlerin faiz ve kur konularında tam hâkimiyetleri olamaz. Çünkü bu unsurlar, herhangi bir dış tesirden etkilenirler. Bu etkilenmeler bazen olumlu, ama çoğunlukla olumsuz yönde olur. Olumlu etkilenmeler yöneticileri yanıltmamalıdır.

      Merkez Bankasının hem para arzını hem de faiz oranını denetlemesinden vazgeçilmelidir. Bunlardan birini seçmelidir. Aslında ülkedeki sanal ekonomik ortamın yurt dışından etkilenmesi olumlu yönde olduğu anlarda, bu uygulama geçerli olabilir. Ancak hem şartlar olumsuzluğa gittiğinde hem de Merkez Bankasının gücü yetmediğinde, sonuç hüsran olabilir. Ayrıca her türlü şaibelere de açık bir işlem şeklidir. Merkez bankalarının asıl görevleri, para talebindeki kaymaları, ekonominin istikrarını bozmayacak ölçüde değişim yaparak dengeli davranmaktır. Bazen para politikası uygulamalarının zamanlaması tutmayabilir. Bu durumlarda, yapılan uygulamalar aksine, istikrarı bozar.

      Bütçe açıkları finansman yoluyla karşılanmamalıdır. Bütçe düzeni açısından gereksiz bazı fonlar kaldırılarak, bütün gelirler tek yer olan hazinede toplanmalıdır. Aksi takdirde ülke bütçesinde görülecek çevrimsel açık asgari seviyeye indirilemez. Çevrimsel açık, devlet harcamalarından devletin vergi hasılatının çıkarılmasıyla bulunur. Bu açığı azaltmak için mutlaka kamu harcamalarında, bilhassa cari harcamalarda kısıntıya gidilmelidir.

Ayrıca bütçe yapılırken ve politikalar oluşturulurken, arzu edilir harcamalar yerine önce, eldeki kaynaklardan başlanmalıdır. Öncelikler belirlenmelidir. Ulusların Pazarlanması kitabının yazarlarına göre, Devletin yapması gerekenler değil, yapabilecekleri planlanmalıdır.

     Devletin borçlanmasının yükünü azaltacak yöntemler izlenmelidir. Bunun için öncelikle borçlanırken nominal değil, gerçek faiz oranları dikkate alınmalıdır. Benzer şekilde devletin vatandaştan alacaklarındaki gecikmelerde uygulanan faiz oranları düşürülmelidir. Bu oran, ülkedeki fiyat artışlarından sadece birkaç puan yukarıda olmalıdır. Çünkü vatandaşın devlete olan borcuna yüksek faiz uygulamak, paranın tahsil edileceği anlamına gelmez. Aksine kaçakları artırır. Vatandaşlardaki af beklentisini de yükseltir.

    Devletler hem tahsilat kolaylığı hem de vergiyi tabana yaymak bakımından dolaylı vergilere ağırlık vermektedir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır. Dolaylı vergiler ara mallara daha az, son tüketim mallarına daha çok konulmalıdır. Aksi takdirde hem kaçaklar artar, hem de vergi adaletsizliği oluşur. Dolaylı ve dolaysız vergilerin toplam gelir içerisindeki miktarlarının, birbirine yakın olması için gayret sarf edilmelidir.

    Ülkenin fiziki verimliğini artırabilmek gerekir. Bu nedenle ülke kaynakları arasında denge kuracak maliye-vergi politikaları uygulanmalıdır. Ulusların Pazarlanması kitabının yazarlarına göre, bir ülkenin kaynakları aşağıdaki dört başlık altında toplanmıştır.

  1. Tabii sermaye :Doğal kaynaklar,
  2. Fiziki sermaye :Makine, inşaat, kamu varlıkları,
  3. İnsan sermayesi: İnsanının bilgi ve verimlilik seviyesi,
  4. Sosyal sermaye : Aile, topluluk, cemaat, sivil kuruluşlar.

Yukarıdaki kaynaklar arasında denge ararken, geri dönüşümü yüksek yatırımlara öncelik vermek gerekir. Böylece vergi gelirleri de artacaktır.

   Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde KOBİ denilen küçük ve orta ölçekli işletmeler önemlidir. Milletlerin milli varlıklarını korumaları ve dünya devleriyle mücadele edebilmeleri KOBİ’lerinin sağlam temellere oturmasıyla doğru orantılıdır. KOBİ’ler, sadece maddi kalkınmanın değil, aynı zamanda muhafazakâr çağdaşlaşmanın öncüsüdürler. Bu nedenle KOBİ’lere önem ve destek verilmelidir. Destekler hem kredi, hem de vergi kolaylığı açısından olmalıdır. KOBİ’lere destekler üç guruba ayrılabilir.

  1. KOBİ’lere iş sağlayan ihracat firmalarına destek verilebilir. Bunlara KOBİ’lere yaptığı katkı oranında kaynak aktarılabilir.
  2. KOBİ’lere proje ve teknik hizmet sağlayan müşavirlik firmalarına destek verilebilir.
  3. KOBİ’lerin kendilerine doğrudan destek verilebilir.

    Dâhilde İşleme Rejimi (DİR) adı altında getirilen kolaylıklar ülkenin aleyhine olan bir yola girmiştir. Bu konu denetim altına alınmalıdır. DİR yöntemiyle ithal edilen malların toplam ithalat içerisindeki payları %10’dan fazla olmamalıdır. Aksi takdirde ülkenin aleyhine işleyen bir sistem haline dönüşür.

   Türkiye’de Gayri Safi Milli Hâsıla, Gayri Safi Yerli Üretimden fazla olmaktadır. Bunun nedeni Avrupa’da çalışan insanlarımızın ve müteahhitlerimizin dışarıdan Türkiye’ye getirdikleri artık değerdir. Ancak yabancıların Türkiye’deki borsa vb. yatırımları ile bilhassa gayrimenkul alımları artmaktadır. Yabancıların Türkiye’de elde ettikleri gelirleri arttıkça ve bunlar yurt dışına bir şekilde çıktıkça, durum Türkiye’nin aleyhine dönecektir.

Türkiye’de üretim bazındaki GSMH ile harcama temelli GSMH birbirine eşit değildir. Vatandaşların harcamalarının, gelirin en az iki katı olduğu tahmin edilmektedir. Bu durum aşağıdaki sebeplerden kaynaklanır.

  1. Kayıt dışı ekonomi yoğundur,
  2. Devletin harcamaları çok şişmiştir,
  3. Özel sektör yatırım harcamaları şişmiştir. Naylon fatura çoğalmıştır.

Aslında milletlerin konumlarını karşılaştırırken sadece GSMH rakamları ve elektrik tüketiminin kullanılması yanlıştır. Ayrıca manevi GSMH diyebileceğimiz güvenlik, sağlık, huzur gibi konular da değerlendirilmelidir.

Zaten günümüzde dünyada yapılan GSMH hesapları da eksiktir. Ülkede oluşturulan ama GSMH hesaplarında görülmeyen değerler vardır. Yemeğinizi kendiniz yaptığınızda, çocuğunuzu evde kendiniz yetiştirdiğinizde, evdeki tamiratları kendiniz yaptığınızda, kendi dikişinizi diktiğinizde, kitap okuduğunuzda, fikir tartışmaları yaptığınızda, bedelsiz olarak sosyal faaliyetlerde bulunduğunuzda, başkalarına manevi destek verdiğinizde, vb. olaylarla aslında bazen dolaylı, bazen doğrudan üretime destek veriyorsunuz. Ama bu faaliyetleriniz GSMH hesapları içerisine girmiyor. Hâlbuki aynı faaliyetleri kendi yapmayarak dışarıya ücretle yaptıranların harcamaları hesaplamaya alınıyor.

    Dünyada uygulanan hiçbir işsizlik ölçümlemesi tam olarak doğru değildir. Kayıt dışı ekonominin ve tarımda çalışan nüfusun fazlalığı işsizlik ölçümlemelerini olumsuz etkiler. Bunların bol olduğu Türkiye gibi ülkelerde ise, daha çok tahmini hesaplara dayanır. İşsizlik aslında, ekonomik bir israftır. Ancak her ülkede kabul edilebilir bir işsizlik oranı vardır. İşsizliğin azaltılması, sadece maliye-para-üretim politikalarıyla başarılamaz. Bu kitapta teklif edilen bütün konuların dolaylı olarak etkisi vardır.

Yukarıdaki konularla ilgili açıklayıcı ve uygulamaya yönelik teklifler kitaptaki konu içerisinde daha ayrıntılı olarak anlatılmıştır

Ekonomi kategorisine gönderildi | MALİYE POLİTİKALARI için yorumlar kapalı

ALLAH, SUÇ ÖRTENİ DE TÖVBE EDENİ DE SEVER

ALLAH, AFFEDİP SUÇ ÖRTENİ DE SEVER, TÖVBE EDİP İYİ İŞ YAPANI DA SEVER

 

Nisa Suresi 81: “Sana ‘Baş üstüne!’ diyorlar; sonrada yanından çıktıklarında içlerinden bir takımı dediklerinin aksine dedikodu yapıyorlar. Allah da (onların zihinlerinde) kurdukları şeyleri kaydediyor. Onun için sen yüzlerine vurmaktan vazgeç de Allah’ a havale et. Allah vekil olarak yeter.”

Herşeyi bilen Yüce Yaradan, bu ayet ile elçisini uyarıyor.  İkiyüzlü davrananların, yüzlerine vurma diyor. Nasıl olsa Allah, onların kurdukları şeyleri kaydettiği için onları, Kendisine havale etmesini istiyor.

Ayette yüzlerine vurulmaması istenilen kişiler olarak, Allah’ın elçisi ile birlikte hareket ettiklerini söyleyen insanların içerisinden ikiyüzlü davrananlar kastediliyor. Yoksa doğrudan Peygambere karşı gelenler için “onların yüzüne vurma ve onları Allah’a havale et” denilmiyor. Böylelerine verilecek karşılıklar ve cezaları, Kur’an’da ayrıca belirtiliyor.

Allah, Kendisine havale edilenlerle ilgili kararını, yine Kendisi verir. Dilediğine hidayet verir, dilediğini saptırır ve helâk eder. Yüce Yaradan’ın hikmetinden sual olunmaz.

“Dilediğine dilediğini verir” derken aslında keyfi bir uygulama yok. Tek hüküm sahibi olan Allah, bizlerle ilgili olarak hangi kararları alacağının ipuçlarını Kur’an’da vermiş. Bu sebeple Kur’an’ı iyi irdelemek her zaman için bizim faydamızadır.

Yüce Yaradan Kur’an’da bizlere yol göstermeye devam ediyor:

Şura Suresi 40: “Kötülüğün cezası da misliyle kötülüktür. Fakat her kim affedip ıslah ederse onunda mükâfatı Allah’adır. Şüphesiz O, zalimleri sevmez.”

43: “Her kim de sabreder, suç örterse işte o üstün davranışlardandır.”

Ayetler gayet açıktır. Kötülük yapana aynen mukabele edilmesi için izin verilmiştir. Ancak, affedip, kötülük yapanı ıslah etmek, Allah katında daha evladır. Ayetin sonunda, Yüce Yaradan’ın zalimleri sevmediği vurgulanır.

Burada bahsedilen zalimlik iki yönlüdür. İlki, kötülüğe karşı hemen ve fazlasıyla kötülükle karşılık veren zalimdir. İkincisi, kötülüğüne iyilikle cevap verilen kişilerden, halen kötülük yapmaya devam eden zalimdir.

Ayetlere göre bize düşen, kardeşlerimizin hataları karşısında sabredip suç örtmektir. Onlarla ilgili kararı Allah’a bırakmaktır. Allah onları ister düzeltir, ister saptırır. Dünyada huzuru korumak için, Yüce Yaradan, saptırdığı insanları bazı insanlarla defedeceğini ifade ediyor. Sapmış olanlara ayrıca Ahirette de daha feci olarak cezalarını vereceğini de Kur’an’da sıkça beyan ediyor.

Şura Suresi;

  1. Allah, kimi saptırırsa artık bundan sonra onun hiçbir dostu yoktur. Azabı gördüklerinde zalimlerin, “Dünyaya dönmek için bir yol var mı?” dediklerini görürsün.
  2. Ateşe sunulurken onların zilletten başlarını öne eğmiş, göz ucuyla gizli gizli baktıklarını görürsün. İnananlar da, “İşte asıl ziyana uğrayanlar, kıyamet günü kendilerini ve ailelerini ziyana sokanlardır” diyecekler. İyi bilin ki zalimler, sürekli bir azap içindedirler.
  3. Onların Allah’tan başka kendilerine yardım edecek dostları da yoktur. Allah, kimi saptırırsa artık onun için hiçbir çıkar yol yoktur.
  4. Allah’tan, geri çevrilmesi imkânsız olan bir gün gelmeden önce, Rabbinizin çağrısına uyun. O gün sizin için ne sığınacak bir yer vardır, ne de (günahlarınızı) inkâr edebilirsiniz!

Yüce Yaradan insanları uyarıyor. “Allah’tan, geri çevrilmesi imkânsız olan bir gün gelmeden önce Rabbinizin çağrısına uyun” diyor. Bahsedilen gün, kıyamet günü olduğu gibi, kişilerin davranışları karşısında Allah’ın sabrının sona erdiği ve kalpleri mühürlemeye karar verdiği gün de olabilir.

Bu sebeple vakit geçirmeden tövbe etmek ve iyi işler yapmak gerek. Çünkü Allah’ın sabrının ne zaman taşacağını, Kendisinden başka kimse bilemez. Yüce Yaradan’ın helâk edeceklerinin listesine girmemek için, aşağıdaki ayeti dikkate almak kendi menfaatimizedir.

Furkan Suresi 71: “Ve her kim tövbe edip de, iyi iş yaparsa o muhakkak Allah’a kabul edilmiş olarak döner.”

Demek ki, vaktiyle tövbe eder ve iyi işler yaparsak, Allah’ın tövbelerimizi ve yaptığımız güzel işleri kabul etmesi kuvvetli ihtimal.

Halâ yanlışımızda ısrar edersek, artık bizi iki dünyada da bekleyen zelil bir hayattır.

Dini kategorisine gönderildi | ALLAH, SUÇ ÖRTENİ DE TÖVBE EDENİ DE SEVER için yorumlar kapalı

TÜRK KÜLTÜRÜNÜN BUGÜNÜ

TÜRKLERİN KÜLTÜRÜNÜN BUGÜNKÜ DURUMU

 

(Bu yazı 2002 de yayınlanan “Tarihin Aydınlattığı Gelecek” adlı kitabımdan aynen alıntıdır.)

Türklerin son dönemlerdeki anlayışları, ekonomik açıdan dünyaya açılmaya başladıkları Turgut Özal döneminde olumsuz yönde etkilenmiştir. Toplumun önderlerinin ticarete bakışı, ahlâk anlayışı, duyarlılıkları Özal dönemiyle birlikte hızla değişime uğramaya başladı. Bu değişimde, Özal yönetiminin uygulamalarının yanında, ekonomide dünyaya açılmanın da etkisi vardı.

Özal öncesi Türk toplumunun anlayışı ile tarih içerisinde görülen ve kitapta özelliklerini saydığımız Türklerin duyguları ve duyarlılıkları benzeşiyordu. Türkler ekonomik açıdan bakılınca fakir veya orta halli ama kanaatkâr, insanlık açısından ise yardımlaşmacıydılar. Kendi kültürlerine uygun ve çok zengin yemek çeşitleri vardı. Kendi duygularını ifade eden çok çeşitli müzikleri vardı. Manevi alanda güçlüydüler. Çekirdek aile düzenine henüz tam geçilmediğinden sülâle içerisindeki dayanışmalar devam ediyordu. Hemen herkesin, derdini anlatabileceği, sırlarını paylaşabileceği ve hattâ maddi ve manevi destek alabileceği dostları vardı.

Amerika’da sürekli gittiği psikoloğu olmayan veya hayatında hiç olmazsa birkaç defa gitmeyen yok gibidir. Çünkü Batıda insanların dertlerini kimse bedava dinlemek istemez. Ama Türklerde ve diğer Doğulu milletlerde böyle değildir.

Özal dönemindeki dünyaya açılma hareketiyle birlikte Türkiye, Batının ilim, teknoloji ve iş disiplini anlayışının değil, kâr hırsı anlayışının ve sokağının sanki istilâsına uğradı. Türklerin özelliklerindeki kırılma noktaları konusunda bahsedilen ortamların varlığı ile çarpık şehirleşme, bu etkileşmeyi hızlandırıyor. Bazı dini gurup önderleri Müslümanların ticari anlayışlarına yeni yorumlar getirdiler. Bu anlayış farklılıkları da, etkilenmenin halka yansımasına vesile oluyor. Batının kâr hırsı anlayışlarının, dışa açılan bütün Üçüncü Dünya ülkelerini etkilediği görülmektedir. Bugün Japonlar bile, kâr hırsının tesirinde kalarak paraya daha fazla önem verir hale gelmek üzeredir. Batının kâr anlayışı insanın nefsine ve arzularına hitap ettiğinden, duyguları ve duyarlılığı yok eden bu tavrın diğer ülkelerce benimsenmesi kolay olmaktadır. Sömürülen Üçüncü Dünyanın sermayesiz oluşu,  telekomünikasyon alanındaki gelişmeler, tüketimi cezbeden büyük mağazalar zincirinin çoğalması, nefisler üzerinde etkili olmaktadır. Eğer hız kesmeden bu durum 40-50 yıl sürerse, Batının maddeci anlayışının bütün dünyada egemen olması ihtimali kuvvetlidir. İşte o gün, Baudrillard’ın dediği gibi, dünya artık gerçek bir ticari hapishaneye, insanlar ise gösteri toplumunun tiyatro oyuncularına dönecektir.

Üçüncü Dünya ülkeleri gibi Türklerde de, şehirleşmeler çok hızlı oluyor. Fransız Devrimi öncesindeki Paris’te olduğu gibi hızlı ve çarpık şehirleşmeleri de, nefislerdeki olumsuz etkilenmeyi artırıyor. Aslında normal seyrindeki bir şehirleşme, değişik kültürlerin bütünleşmesini, farklı soylardan gelen insanların kaynaşmalarını sağlar. Ama dünyaya açılma çabalarıyla birlikte, Türkiye’de beklenilmeyen bir oluşum başladı. Kâr hırsına kapılan insanların bazıları egemenliklerini sürekli kılabilmek için, farklı soylardan gelen vatandaşları kullanmaya çalışıyorlar. Osmanlı Devletinin ilk devşirme yöneticilerinin çoğu, Osmanlıcılık anlayışıyla devletlerine hizmeti esas almışlardı. Osmanlı Devleti zayıfladıkça, kendi menfaatlerini düşünür olmuşlardı. Ama günümüzde Türkiye’de azınlıkları istismar ederek yükselenlerin bir bölümü, Türkiye Devletinin geleceğini gözetmez oldular. Bütün bunlara rağmen yozlaşma, şu anda genel anlamda aydınlarda ve halkın ileri gelenlerinde daha belirgindir. Henüz halka tam yayılmadı. Eğer dini guruplar İslâmiyet’in gerçek öğretilerine yönelirlerse, yozlaşmanın halka yayılmasının azalacağı aşikârdır. Eğer dini gurupların kendilerinde yozlaşma olursa, halktaki yozlaşma hızlanır.

Türk halkındaki hoşgörü anlayışı, toplumda başlayan bu değişime başkaldırmalarını, şimdilik engellemektedir. Ayrıca halktaki eritilmeye karşı direnme duygusu, henüz içten içe faaliyettedir. Yabancılarla evlilik halen düşük seviyelerdedir. Türk halkı için söylenen “cahil ama arif” ya da “çarıklı erkânı harp” deyimleri yine de geçerlidir. Halk halen Türkçe kelimeleri kullanmaktadır. Geçmişte halk bu ve benzeri özellikleri sayesinde, yabancı kültürlerden az etkilenmiş ve özünü korumayı başarmıştır. Bu özellikler kaybolmadıkça ve yabancılar Türklere karşı hatalı davrandıkça yine de özlerini korumaları beklenir.

Türklerin eritilmeye karşı direnme özellikleri savaşçılık anlayışlarını geliştirdi. Türklerin savaşçı millet olduğuna dünya hemfikirdir. Bu nedenle eğer gelecekle ilgili bir ülküleri olmazsa, kendi aralarında mücadele etmeleri mümkündür. Ancak Türklerin kendi nefislerine karşı savaşları ise başlı başına bir mücadeledir. Onların hoşgörülü davranmaları, savaşçılıklarını etkilemez. Eğer Türk halkı gelecek günlerde, Batı anlayışını ciddi bir düşman olarak görürse, mücadelenin hem yönü hem de şekli değişebilir. Batılıların, ekonomik üstünlüklerini Türkler üzerinde bir baskı aracı olarak kullanmayı sürdürmeleri halinde, bu mücadele kaçınılmaz hale gelebilir. Çünkü bağımsızlık ve özgürlük, Türk’ün karakteridir.

Fahri Küpçü ‘ye göre (s.102), bir milletin değer kazanabilmesi için önce aydınların ve halkın ileri gelenlerinin hünerlerini göstermeleri ve o pırlantaya, yani millete, değer kazandırmaları gerekir. Günümüzde Türkiye’de bu çalışma yeterince yapılmadığı gibi, halk ile aydınların anlayışlarının arası da açılmaktadır. Aydınları ve ileri gelenleri seyreden halk, genelde, henüz dinin yasaklarına uymaktadır. Nefsine yenilenler bile Allah’ın yapma dediğini yapanlarla ilgili ayetleri unutmamışlardır. Rad Suresi 34. ayet: “Dünya üzerinde onlar (Allah’ın yapma dediğini yapanlar) için bir azap vardır, ahret azabı ise daha zordur. Onları Allah’tan koruyacak kimse de yoktur.” der. Tövbe Suresi 74. ayet de benzer mesaj verir: “… (İnandık dedikten sonra hatalı davrananlar) eğer tövbe ederlerse haklarında hayırlı olur. Yok yanaşmazlarsa Allah onları dünyada da, ahrette de acıklı bir azaba uğratır…” Bu ayetleri kendince yorumlayan Türk halkı, inancından farklı davranırsa bu dünyada da cezalandırılacağını düşünür. Ahrette ise kesin olarak cezasını çekeceğine inanır. Aslında bu bilgileri aydınlar ve halkın ileri gelenleri de bilirler. Ama insanlar için en zor savaş, kendi nefislerine karşı verdikleridir. Bu savaşta insanların direnme sınırları çok farklıdır. Bazen durum, sigaranın uzun dönemde sağlığına verdiği zararı bildiği halde bırakamayan insanlarınkine benzer.

Türk halkının anlayışına göre kusursuz insan olmaz. Önemli olan bilerek ve isteyerek kul hakkını yememektir. Halk, ibadetle ilgili günahların Allah tarafından af edilebileceğini, ama kul borcunun ancak o kul tarafından bağışlanabileceğini, Allah’ın bu borcu affetmeyeceğini düşünür. Müslüman inanışa göre insan dünyada başıboş bırakılmamıştır. Halkın önemli bir bölümü halen bu inanışın etkisi altındadır. Bir kısım halkın bazen kul hakkı ve kamu hakkı yemesi, günah olduğunu bilmediğini göstermez.

Zaten bu şekilde hatalı davrananların bir kısmı yaşlandıklarında yanlışlarını ikrar ederler. Çünkü onlar, yaptıklarının cezasının bu dünyadaki bölümünü çekmekte olduklarını hissetmektedirler. Ahrette de çekmemek için tövbe etmek isterler. Ama gençlerin bir kısmı bu tövbe edenleri değil de, yolsuzluk yaparak gösterişli bir hayat sürenleri kendilerine örnek alırlar. Nefisleri ve delikanlılıkları onları bu yöne iter. “Onlar yapıyor, ben niye yapmayayım” diyerek kendisi de, gücü oranında yolsuzluk yapmaya çalışır. Para ve makamı yeterince güçlü olmadığı için ezildiğini zanneder.

Hâlbuki bilerek ve isteyerek hak yiyenleri çok yakından inceleseler, bu insanların dışarıdan imrenilen hayatlarının, içeriden huzursuz ve sağlıksız olduğunu görebilirler. Gerçek hayattaki durum bir Türk atasözü ile özetlenebilir: “Davulun sesi uzaktan kulağa hoş gelir.”

Hayatın gerçeklerini dikkatlice irdeleyenler, bu dünyada çekilen sıkıntıların en hafifinin maddi sıkıntı olduğunu görürler. Bazıları ise bu durumu ancak, kendi başlarına sağlık ve huzur konusunda çözmekte zorlandıkları bir sıkıntı tebelleş olduğunda anlarlar.

Genel kategorisine gönderildi | TÜRK KÜLTÜRÜNÜN BUGÜNÜ için yorumlar kapalı

BATI MEDENİYETİNİN BUGÜNÜ

BATI MEDENİYETİNİN BUGÜNKÜ DURUMU 

(Bu yazı, 2002 de yayınlanan “Tarihin Aydınlattığı Gelecek” isimli kitabımın aynı adlı bölümünden, hiçbir ekleme yapılmadan, fakat kısaltılarak alıntıdır.)   

Konuyu daha iyi değerlendirmek için önce medeniyet tanımına bakalım. Medeniyet; manevi değerler olan hislerin, anlayışların, düşüncelerin; akıl, ilim, bilgi ve teknoloji ile desteklenerek hayata geçirilmesidir.

Ne tek başına manevi değerler, ne de yalnız başına maddi unsurlar, medeniyeti temsil edemezler. Maddi unsurlar, manevi değerler doğrultusunda işlenirlerse insanlığa katkısı olur.  Manevi değerlerden mahrum maddi gelişmelerin nelere yol açabileceğini, Batıyı inceleyerek daha iyi algılayabiliriz.

İlmi ve teknolojik gelişmelerin (maddi gelişmeler) dışındaki medeniyet anlayışının (yani insanlık ve duyarlılığın), Batıda geldiği durumu, yine Batılı yazar ve düşünürlerden öğrenelim.

Raoul Vaneigem, “Gençler İçin Hayat Bilgisi El Kitabı”nın tanıtım yazısında; “Çürüyen gündelik hayat. ‘Hayatta kalmak için çalış, tüketmek için hayatta kal!’ Bu cehennemi döngüde yaratma tutkusuna, hazza yer yoktur. Maddi-manevi her şeyi tüketme yeteneğimiz, hiyerarşinin basamaklarını çıkış hızımızı gösterir.” diyor.

Michel Henry, “Barbarlık” adlı kitabının tanıtımında şu konulara dikkat çekiyor: “Sözde-insan bilimlerinin canlı birey olan insanı unutmalarına; sanatın öldüğüne ve kutsalın yok olduğuna; yapaylıkların birbirini izlediği medyatik bir güncellik çılgınlığına…”

Guy Debord, “Gösteri Toplumu ve Yorumlar” kitabında; “Hapishane halindeki bir dünyada yaşamaktayız.” diyor.

Jean Baudrillard, “Tüketim Toplumu” kitabının tanıtımında ise şunları dile getiriyor; “Gerçek ihtiyaçlar ile çağımızın yönlendirdiği sahte ihtiyaçlar arasındaki ayrımın ortadan kalktığı tüketim toplumunda, kişi tüketim mallarını satın almanın ve bunları sergilemenin toplumsal bir ayrıcalık ve itibar getirdiğine inanır. İnsan bu süreçte bir yandan kendini toplumsal olarak diğerlerinden ayırt ettiğine inanırken, bir yandan da tüketim toplumuyla bütünleşir. Dolayısıyla tüketmek, birey için bir zorunluluğa dönüşür. İnsani ilişkiler yerini maddelerle ilişkiye bırakır. Artık geçerli ahlâk, tüketim etkinliğinin ta kendisidir.”

Ray Bilington, “Felsefeyi Yaşamak” adlı eserinin tanıtımında; “Kültür, gelişen, açılan, kendinden büyüyen yaşamın kendisidir. Sanat, ahlâk ve din, yaşamın temel çehreleridir. Ama modern toplumda; yaratıcılık yerini can sıkıntısına, kutsallık umutsuzluğa, eğitim uyuma bırakmıştır.” “Duyarlık ve duygular devre dışı bırakılırken, maddeciliğin hükümranlığı başladı.” demekte.

Jean Baudrillard, “Kötülüğün Şeffaflığı” adlı bir diğer kitabında şu görüşü savunmuş (s.51); “Yüz, söz, cinsiyet, beden, irade ve kamuoyu her yerde insanlık dışı bir biçimde yeniden oluşturuluyor. Yeşil alanlara, doğaya, genlere, olaylara ve tarihe yapılan estetik cerrahiyi saymıyoruz.”

Batı Medeniyetinin bugünkü durumunu dile getiren bu yazarların bütün eserleri, insanın ve insanlar arası ilişkilerin yok oluşuna bir ağıt, bir çığlıktır.  

Alman filozoflar Schopenhauer ve Nietzche’den sonra, Michel Henry de aynı soruyu sormaktadır. Yaşam, nasıl oldu da kendi kendini yok eder hale geldi?  

Aslında Batılı düşünürlerin bu soruyu, daha önceleri sormaları gerekiyordu. Çünkü Batı, 1492 keşifler mucizesinden bu yana kendisinden farklı olanı “öteki” diye niteledi. Elbette bu anlayışı başka toplumlar da göstermiştir. Ancak Batılıların büyük çoğunluğu diğer toplumlardan farklı davranarak, kendilerinin “öteki” dediklerini hem madden hem manen sömürdüler. Hattâ bazılarını yok ettiler. Ama Batı “öteki dünya”ya sayısız kötülük tohumları ekerken, kendisi gelişiyor ve büyüyordu. Bu nedenle Batılı bazı düşünürler olayları göremediler ve zamanında yorumlayamadılar. Batılı ünlü filozoflar dünyayı sadece kendi yaşadıkları toplum olarak değerlendirdiler. Fikirlerini bu minval üzerine kurdular. Bu nedenle kendi hayatlarının farklı yıllarında birbirine zıt olabilen görüşleri ısrarla savundular. Yani kendi hayatlarında, kendileriyle çeliştiler. Bu durumun muhtemel sebebi kendi iç dünyalarıyla barışık olmamalarıdır.

Yakın geçmişlerindeki ünlü düşünürleri böyle olunca, bugünkü Batının durumu ise aynen Baudrillard’ın şu sözleri gibi; “Artık büyümüyor, ur halini alıyoruz. Bu durumu en iyi kıyaslayabileceğimiz şey, kanserli metastazlar sürecidir. Bir bedenin, organik kurallar karşısında yenilmesidir.”

Batı dünyasının içine düştüğü diğer bir sıkıntı da ekonomik alandaki sanal değerlerin egemenliğidir. Durum, bugün henüz bunalım şekline dönüşmemiştir. Çünkü Gelişmiş ülkeler halen dünyanın nimetlerini yemeye devam ediyorlar. (Dünya nüfusunun %15–16’sını oluşturan Japonya dâhil gelişmişler, dünyadaki hâsılanın %82-84’ünü kullanıyorlar.) “Ama eğer gerçek ekonomi ile sanal ekonomi uzlaştırılamazsa -ki bazı Batılı yazarlara göre bu hayalî bir umuttur- bunalım kapıdadır. İnsanlık değerlerinin kaybolması süreciyle sanal ekonominin getireceği bunalım birleşirse, sonuç bütün dünya için felaket olabilir.”

Eğer Batı hatasını anlayıp medeniyet anlayışını değiştirmezse, varacağı uçurumlardan birine, hem kendi düşebilir hem de bütün dünyayı sürükler.

İslâmiyet, alış-verişi helâl, faizi haram kılmıştır. Malları üst üste yığmayı da yasaklamıştır. Böylece insanlara, kazanırken bile, topluma faydalı işler yapmaya yönlendirmeye çalışmıştır. Müslüman’ın kazancını; katma değer yaratan mal, hizmet ve bilgi üreterek sağlaması istenilmiştir. Varlıklarını toplum yararına kullanması öğütlenmiştir. Bu esnada istihdam yaratmak, daha çok takdir edilen çalışma şeklidir. Bu açılardan bakılınca sanal ekonomik düzeni, anlayış olarak İslâmiyet’le yani, Allah’ın istekleriyle bağdaştırmak zordur. Bunun için çok zorlamalı teviller gerekir. Kimse maddi zenginliklerini ölürken yanında götüremeyeceği için, İslâmiyet’te sosyal yardımlaşma ve çalışarak kazanma esas alınmıştır.

Zaten uygulamalardan anlaşılan odur ki çok mal, ne sahip olan insanın ne de halkın refahını ve mutluluğunu artırmamaktadır. Batı, sömürü ve sanal ekonomi düzeni sayesinde zenginleştikçe, bazı Batılı düşünürlerin ve halkın önemli bir kısmının şikâyetleri de artmaktadır. Batılı normal bir vatandaş artık, sadece zenginlik istememektedir. Kaybolan insanlığın geri gelmesini arzulamaktadır.

Genel kategorisine gönderildi | BATI MEDENİYETİNİN BUGÜNÜ için yorumlar kapalı

ALLAH’IN İPİ

ALLAH’IN İPİNE TUTUNMAK

Al-i İmran Suresi 103: “Hepiniz birden Allah’ın ipine sımsıkı tutunun, birbirinizden ayrılmayın. Ve Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Sizler birbirinize düşmanlar iken, o sizin kalplerinizin arasında ülfet (dostluk) husule getirip yanaştırdı da, nimeti sayesinde uyanıp kardeş oldunuz; hem sizler ateşten bir çukurun tam kenarında bulunuyordunuz da O tuttu sizi ondan kurtardı. Şimdi size ayetlerini böyle açıklıyor ki Allah’a doğru gidebilesiniz.”

Sanırım yukarıdaki ayet hemen her insanın hayatında yaşadığı bir kesittir. Kimi insan daha yoğun bir şekilde bunları yaşar. Kimileri yaşadıklarını iyi tasnif edemediği için farkında olmaz.

Bu ayetin her dönemde yaşayan hemen herkese uygunluğu da gösteriyor ki, Kur’an hükümleri, insanlık var oldukça geçerlidir. Dolayısıyla her insan ve her gurup kendi hayatına güzel bir yön vermek isterse, Kur’an’ı iyi okumaya ve anlamaya çalışmalıdır.

Yüce Yaradan’ın yukarıdaki ayet ile bizlere anlatmak istedikleri gayet net. Allah’ın ipine sımsıkı tutunmamızı istiyor. Yani O’nun yap dediklerini yapmamızı, yapmayın dediklerini yapmamamızı öğütlüyor. Bu öğütleri dinlersek Yüce Yaradan’ın ipine sarılmış oluyoruz. Diğer taraftan ayete baktığımızda, böyle davranmamız yeterli değil.

Ayet, “birinizden ayrılmayın” diyerek bizleri uyarıyor. Eğer birbirimizden ayrılmazsak, Allah’ın ipine sarılmamız kolaylaşır. Birbirimizden güç alırız. Aynı ortamları solursak, uygulamalarımızı daha rahat yaparız. Birbirimizden ayrılırsak, tehlike başlar. Sonumuz bir Türk ata sözündeki gibi olur: “Sürüden ayrılanı kurt kapar”.

Yüce Yaradan ayetinde, birbirimizle beraber iken boş durmamamızı öğütlüyor. Allah’ın üzerimizdeki nimetini düşünmemizi istiyor. Bildiğiniz gibi, bu sitede bazı ayetler hakkındaki düşüncelerimizi açıklarken, nimetle hususunda konumuzla bağlantılı olanlar hakkında fikrimizi belirtiyoruz. Ancak Nahl Suresi 18inci ayetin ifadesine göre, Allah’ın bize verdiği nimetleri saymakla bitiremeyiz.

Yüce Yaradan, Al-i İmran 103üncü ayette bahsedilenleri hayatında yoğun yaşayanlara, neleri düşünmeleri konusunda yine yardımcı oluyor. Ayetin devamında; “Sizler birbirinize düşmanlar iken, o sizin kalplerinizin arasında ülfet (dostluk) husule getirip yanaştırdı da, nimeti sayesinde uyanıp kardeş oldunuz”

Şimdi düşünelim. Biz birbirimize düşman iki kişi veya iki gurup olsak, nasıl birbirimizle dost oluruz? Böyle bir durumun olmasının en önemli şartı, ortak bir menfaat birliği oluşturmamızdır. Menfaat birliği ise, zaten dostluk değildir. Düşmanımızın düşmanlarıyla birlikte olmamız durumu da, dost olduğumuzu göstermez. Aksine her an, birbirimizi yemeye hazır bekleriz.

Ayete göre, Yüce Yaradan’ın bahsettiği dostluk, “uyanmamız” ile gerçekleşen bir dostluktur. Uyanmak demek, rüyalardan, hayallerden gerçek âleme gelmek demektir. Yani bizim kendimize kurduğumuz sahte menfaat hülyalarından, Allah’ın gösterdiği yola girmemizdir. İnanç denilen şeyin; bir sığıntı, kaçış ve sömürü aracı olduğunu iddia ederken, fikrimizin değişerek Allah’ın varlığını, bizzat yaşayarak bilmemizdir. İşte eski düşmanlar arasındaki bu gerçek dostluğu, ancak Allah oluşturabilir.

Yüce Yaradan aynı ayetinde bizlere bilgi vermeye devam ediyor. “hem sizler ateşten bir çukurun tam kenarında bulunuyordunuz da O tuttu sizi ondan kurtardı” diyerek bizlere olan nimetinden örnek sunuyor.

Birbiri ile düşmanlıklar içerisinde bulunan bütün insanlar, guruplar, devletler uçuruma doğru ilerlerler. Tarih bu durumun örnekleriyle doludur. Ayrıca bunlardan Allah’ın yolundan gittiklerini düşünenler bile, inançlarının gereklerini yapmazlarsa, ateşe doğru yol alırlar. Sonunda da ateşe düşerler. İşte Yüce Yaradan birbirimize dost yaptığı bizlere, bizi nasıl kurtardığını anlatıyor. Ateşe doğru gidenleri, ancak Allah’ın kurtarabileceğini beyan ediyor.

Allah, bizleri kurtarmak için, önce bizleri birbirimize dost yapıyor. Bu dostluklar, “Allah Dostluğuna” dönüşürse, Yüce Yaradan, bizlere her yönden yardım etmeye devam ediyor. Ayet, bu durumda bize düşenin, Yüce Yaradan’ın bu desteğini iyi analiz edip Allah’a doğru gidebilmemiz olduğunu belirtiyor: “Şimdi size ayetlerini böyle açıklıyor ki Allah’a doğru gidebilesiniz.”

Birbirine sarılan ve Allah’ın ipine tutunanlara düşmanlık edenlerin, bir şey yapamayacaklarını aşağıdaki ayetten öğreniyoruz.

Al-i İmran 111: “Size eziyetten başka bir zarar veremezler ve sizinle çarpışacak olsalar, size arkalarını dönerler, sonra da yardım bulamazlar.”

O halde Al-i İmran 103üncü ayetin başında yazdığı gibi, “(insanlık olarak) hepimiz” Allah’ın ipine sımsıkı tutunalım, birbirimize gerçek dost olarak sarılalım ve güvenelim. Mücadelemizi sürdürelim. Böylece Yüce Yaradan’ın yardımıyla, her iki dünyada da ateş çukuruna düşmekten kurtulalım inşallah.

Allah’ım; kalplerimizi nurunla fetheyle, gönlümüzü güzelliklere aç Allah’ım.

Genel kategorisine gönderildi | ALLAH’IN İPİ için yorumlar kapalı

İSLÂM’DA CİHAD

İSLÂM’DA CİHAD VE ÖTESİ

 

Kur’an’ın iniş sırasına göre cihad adı geçen ilk ayet, Mekke’de nazil olan Furkan Suresi 52. ayettir. “(Mademki yalnız seni gönderdik) Öyleyse kâfirlere boyun eğme ve bununla (Kur’ân ile) onlara karşı cihad et, büyük cihad!” (Felâ tütı’ılkâfiriyne ve cahidhüm bihi cihaden kebiyra)

O güne kadar Hz. Muhammed (s.a.v.), her çeşit baskıya maruz kalmıştı. Bu ayet ile Yüce Yaradan peygamberine, hem cihad etmesini öğütlüyor hem de yöntemini gösteriyor. Cihad kelimesi “cehede” kökünden geliyor. “Cehede” gayret etmek anlamındadır. Bu ayetteki cihad’ın anlamı direniştir.

Allah son peygamberine, Kureyşlilerden gördüğü her türlü baskıya boyun eğmeyerek, Kur’an’a sarılarak direnmesini emrediyor. Yani Müslümanlara saldıranlara, öldürenlere, yalan iftira atanlara ve delil isteyenlere Kur’an okuyarak ve Kur’an hükümlerine göre cihad etmesi isteniyor. Bu yöntem kalpten inanmayan biri için anlamsız görünebilir.

Fakat tek olan Allah’a inancı tam olan Hz. Muhammed (s.a.v.), kendisini tahkir edenlere hep Kur’an’dan ayetler okudu ve Kur’an hükümlerine uygun davranarak cihad etti. Bu direnişinde de başarılı oldu. Peki, bu nasıl olur? Anlayanlar için, Kur’an bizatihi mucizedir. Delildir. Kur’an, içinden hissederek ve anlamını bilerek Kur’an’ı okuyan ve Kur’an hükümlerine uygun davranan kişinin, içerisindeki gerçek gücü açığa çıkarır.

Bu güç sayesinde Peygamberimiz ve sahabeler, her türlü zulme direndiler. Hepsinin üstesinden geldiler. Çünkü Kur’an’a göre bu dünya hayatı, bir eğlence ve oyundan ibarettir. Son yurt, asıl ve ebedi hayat dar-ı ahirettir. (Ankebut Suresi 64) İşte insana bu inanç güç verir.

Bu ayetten anlaşılan, Kur’an hükümlerine uygun davranan yani Allah’ın rızasını kazanmak için çabalayan kişi, cihad etmiş olur. Bu sebeple cihad, sadece savaşmak anlamında değildir. Elbette cihad kelimesinin, “savaş” anlamı da vardır.

Furkan Suresi gibi yine Mekke’de nazil olan Hacc Suresi 39uncu ayet: “Kendilerine savaş açılan kimselere (kâfirlere karşı koymak için) izin verildi. Çünkü onlar zulme uğradılar. Şüphesiz Allah onları zafere ulaştırmaya kadirdir.”

Bu ayette savaş, baskılara ve zulme karşı direnişlerden anlamayanlara, son olarak uygulanacak yöntemidir. Mecburiyetten doğan bir yöntemdir. Sadece kendilerine savaş açılan kimselere izin verilmiştir. Savaşmayanlara saldırmanın, izni yoktur.

Hacc Suresi 40: Onlar “Rabbimiz Allah’tır” demelerinden başka bir sebep olmaksızın haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allah, insanların bir kısmını bir kısmı ile defetmeseydi manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah’ın adı çok anılan mescitler elbette yıkılırdı. Şüphesiz Allah kendi(dini)ne yardım edene yardım edecektir. Şüphesiz Allah çok güçlüdür, çok kuvvetlidir (her şeye galiptir).

Arka arkaya olan bu iki ayet birlikte değerlendirildiğinde savaşın amacı, barışı korumaktır. Çünkü manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler barışın sembolleridir. Onların yıkılmasını önlemek için savaşmak, gerçek anlamda barışı tesis etmektir. Hele ki, tek olan Allah’a ibadet edilen bu binaların bir arada olduğu yerlerde, barış korunmuş demektir.

Bilindiği gibi, her insanın içerisinde iki zıt yapı vardır. Biri güce doymaz. Kötülüklerin peşine düşer. Gerekirse öldürmeye meyillidir. Bunlar nefislerinin isteklerine uyarlar. İnsanın içerisindeki diğer yapı, adalet ve iyilik peşindedir. Gücünü artırmaya değil, insanlara hizmete yönelir.

İşte cihad’ın ilk anlamı, insanın kendi içerisindeki bu iki farklı yapı arasındaki mücadeledir. Bu mücadelede hangi taraf kazanırsa, insan ona doğru yönelir. Yüce Yaradan’ın Hacc 40 ve Bakara 251 ayetlerinde bahsettiği “insanları birbiriyle def etme” mücadelesi burada başlar.

Allah bu ayetlerinde, kendi içerisindeki mücadelede adalet ve iyilik tarafı galip gelenlerin, güce doymayan ve kötülük yapanlara karşı mücadelesinden bahsediyor. Yeryüzünde huzuru ve barışı sağlayacak olanlar, adalet ve iyilik taraftarlarıdır. Bu sebeple Yüce Yaradan, dünyada düzen bozulduğunda böyle insanları destekler. Böylece kötülüklerin azalmasını sağlar.

Yine Mekke’de nazil olan Bakara 251: “…Eğer Allah’ın, insanları birbirleriyle savması olmasaydı, yeryüzü mutlaka bozulur giderdi. Fakat Allah, bütün âlemlere karşı büyük bir lütuf sahibidir.”

Hacc Suresi 40ıncı ayet ile benzer mücadeleden bahseden bu ayete göre amaç, yeryüzünde huzuru sağlamaktır. Allah bütün âlemlere karşı lütuf sahibi olduğundan, her dönemde bazıları aracılığıyla huzuru sağlatır.

Peki, düşmanlara karşı mücadele ederken nasıl davranacağız. Al-i İmran 200: “Ey iman edenler! Sabredin. Sabır yarışında düşmanlarınızı geçin. (Cihad için) hazırlıklı ve uyanık olun ve Allah’a karşı gelmekten sakının ki kurtuluşa eresiniz.”

O halde her an uyanık ve hazırlıklı olacağız. Ama sabredeceğiz. Düşman hareket etmeden biz de etmeyeceğiz. Ayetteki ifadeye göre, mücadelemiz sırasında Allah’a karşı gelmekten sakınacağız. Allah’a karşı gelmenin anlamı, hem hak ve adaletten ayrılmak hem de Yüce Yaradan’ın Kur’an’ın bütünündeki emirlerine karşı gelmektir.

Bakara 190: “Korunun da, sizinle savaşanlarla Allah yolunda (siz de) çarpışın fakat haksız taarruz etmeyin; çünkü Allah haksız taarruz edenleri sevmez.”

Demek ki, önce korunacağız. Yani Allah’ın emir ve yasaklarına uyacağız. Sonra bizimle savaşanlarla savaşacağız. Ancak haksız taarruz etmeyeceğiz. Yoksa Allah bizi sevmez, cezalandırır.

Aşağıdaki iki ayet İsrailoğullarına yöneliktir. Ancak bilindiği gibi Kur’an bütün insanlığa ve bütün zamanlara şamildir. Dolayısıyla hepimizedir.

Bakara 84: “Hani, ‘Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız’ diye de sizden kesin söz almıştık. Sonra bunu böylece kabul etmiştiniz. Kendiniz de buna hâlâ şahitlik etmektesiniz.”

Bakara 85: “Sonra sizler öyle kimselersiniz ki, kendilerinizi öldürüyorsunuz ve sizden olan bir grubu diyarlarından çıkarıyorsunuz, onlar aleyhinde kötülük ve düşmanlık güdüyor ve bu konuda birleşip birbirinize arka çıkıyorsunuz, şayet size esir olarak gelirlerse fidyeleşmeye kalkıyorsunuz. Hâlbuki yurtlarından çıkarılmaları size haram kılınmış idi. Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Şu halde içinizden böyle yapanlar, netice olarak dünya hayatında perişanlıktan başka ne kazanırlar, kıyamet gününde de en şiddetli azaba uğratılırlar. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.”

Ayetlere göre, birbirimizi öldürmek veya yurtlarından çıkarmak, Allah’ın haram kıldığı bir davranıştır. Diğer taraftan ayete göre, Yüce Yaradan’ın Kitabının bir kısmını kabul edip, bir kısmını inkâr etmek de, Allah’ın azapla karşılık vereceği davranışlardır.

Kur’an’ın yukarıdaki ayetlerindeki hükümlerine baktığımızda, dünyanın huzurunu bozanlarla ve bize karşı savaşanlarla savaşacağız. Fakat savaş sırasında bile adaletli olacağız. Kadın ve çocuklara ise hiç dokunmayacağız. Bilhassa, çocukları her ne şekilde olursa olsun öldürmeyi kınayan pek çok ayet vardır. Ayrıca Allah, iyice araştırmadan insanları öldürmeyi aşağıdaki ayet ile yasaklıyor:

Nisa 94: “Ey İman edenler! Allah yolunda cihada çıktığınız zaman, mümini kâfirden ayırmak için iyice araştırın. Size selam veren kimseye, dünya hayatının menfaatini gözeterek, “Sen mümin değilsin” demeyin. Allah katında çok ganimetler var. İslâm’a ilk önce girdiğiniz zaman siz de öyle idiniz. Sonra Allah size lütufta bulundu. Onun için iyice araştırın. Şüphesiz ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”

Nisa 93: “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedî olarak kalacağı cehennemdir. Allah ona gazab ve lanet etmiş ve onun için büyük bir azab hazırlamıştır.”

Bütün bu ayetlere rağmen, tarih boyunca görüldüğü gibi, günümüzde de birbirini öldüren, kadın ve çocukları öldüren, kendileriyle savaşmayanları öldüren insanlar ve guruplar var olmuşlardır. Ancak ister Allah’a inansınlar, ister inkâr edenlerden olsunlar, böyleleri iyi bilmeliler ki,  Yüce Yaradan böyle davrananları cezalandıracağını Kur’an’ında sıkça beyan ediyor.

Son dönemde bir canlı bomba modası başladı. Böyle yaparak Allah’ın rızasını kazanacaklarını umuyorlar. Hâlbuki Kur’an hükümlerine batığımızda durumları tam ters.

Bir canlı bomba etraftakilere zarar verebilmek için, kendi üzerindekileri patlatması gerekir.  Dolayısıyla önce kendini öldürmesi, yani intihar etmesi gerekir. Sonra etrafta başkaları varsa onlardan da ölenler olur. Bilindiği gibi, İslâm’da intihar etmek büyük günahtır.

Diğer taraftan canlı bomba, rastgele insanların toplandığı yerleri hedef almaktadır. Kimler olduğunu bilmediği, iyice araştırmadığı, dolayısıyla masum insanların da olabileceği kişilerin ölümüne sebep olmaktadır. İslâm, masum bir insanın öldürülmesini bütün insanlığı öldürmekle bir tutar. Bu durumda bir canlı bomba, Allah nezdinde katmerli bir şekilde büyük günah işlemiş olur.

Bir de kendisini tehlikeye atmadan, çoğunlukla masum insanların olduğu yerlere bomba koyanlar var. Bunlar da öldürdükleri masum insanlardan dolayı Allah nezdinde suçludurlar. Öldürdükleri masum insanlara ise, Yüce Yaradan’ın rahmetiyle muamele edeceğini Kur’an hükümlerinden çıkarabiliriz. Dolayısıyla güya Allah’ın rızasını kazanmak için bomba koyan kişinin kendisi, Yüce Yaradan tarafından cezalandırılırken, ölenlerden masum olanlar Allah’ın rahmetine mazhar oluyorlar.

Zaten rastgele ve silahsız guruplara bomba atmak, haksız taarruzdur. Bakara Suresi 190’a göre Allah, haksız taarruz edenleri sevmez.

Kur’an’a göre asıl cihad, kendi nefsine karşı yapılandır. Bu cihadı kazananlar, dışarıya karşı öyle cihad etmeli ki, cihad ettikleri kişiler kendiliğinden Müslüman olsunlar. İşte böyle cihad ederlerse Hakk’ı yüceltmiş, fitneyi kaldırmış olurlar.

Masumları öldürerek veya öldürmeye teşebbüs ederek ise, hem günah işlemiş hem de fitneye sebep olmuş olurlar. Bakara 217’ye göre fitne, adam öldürmekten daha büyük günahtır.

Allah’ım, bizatihi fitneye sebep olacak cihad yapmaktan Sana sığınırım.

Allah’ım, Kur’an hükümlerine aykırı davranmaktan Sana sığınırım.

Genel kategorisine gönderildi | İSLÂM’DA CİHAD için yorumlar kapalı

DİNİ SİYASETE ALET ETMEK

İSLÂM’A GÖRE, DİN VE SİYASET BİRBİRİNE ALET EDİLEMEZ

 

Bu sitedeki önceki bir yazımızda halifelik makamının dinen değil, devlet işleri açısından olduğunu belirtmiştik. Yani din işleri ayrı devlet işleri ayrıdır. Yine bir önceki yazımızda Kur’an’da anlatılan ve siyaset insanlarının uyması gereken 5 önemli hususu aktarmıştık.

Peki, din ve siyaset başarı için birbirini kullanabilir mi? Bu konuda en güzel uygulamaları, son peygamber ve Allah’ın sevdiği kulu Hz. Muhammed (s.a.v.) yapmıştır. Peygamberlerin içerisinde hayatı hakkında en çok şey bilinen nebinin Hz. Muhammed olması dolayısıyla, verilen örnekler daha güvenilirdir.

İlk örnek Bedir Savaşıyla ilgili. Hz. Peygamber kuyuların bulunduğu Bedir bölgesine varınca, karşısına çıkan ilk kuyularda konaklanması emrini vermişti. Bunu gören sahabeden El Hubab bin el Münzir Hz. Muhammed’in yanına gelerek ”burada konaklamayı Allah mı istedi? Yoksa senin stratejin mi?” diye sordu.

Son peygamber, kendi fikri olduğunu söyledi. Bunun üzerine Münzir, düşmanın geleceği yolun en yakınındaki kuyuda konaklanmasını teklif etti. Hz. Muhammed El Hubab’ın bu açıklamasını uygun buldu. Derhal ordunun yerini değiştirdi.

Görüldüğü üzere Hz. Peygamber, “ben hem peygamberim, hem de ordu komutanıyım. Benim dediğim olsun” demedi. Dini siyasete yani yönetim işlerine alet etmedi.

Nitekim sonraki Uhud ve Hendek Savaşları öncesinde de sahabeleriyle yaptığı istişareden çıkan sonuca uydu. Uhud Savaşı öncesinde İslâm’a yeni katılanlar ve gençler, düşmanı dışarda karşılamak gerektiğini savundular. Hz. Peygamber, Medine’de kalmak taraftarı oldu. Sonunda çoğunluğun fikri çıkmak olunca, Medine’den çıkıldı.

Hattâ yolda gidilirken Abdullah bin Üvey, Hz. Peygamberi gençleri dinlemekle suçladı. Kendisine bağlı 300 askeriyle geri Medine’ye döndü. Kalan sahabeler 700 kişi idi. Düşman 3000 kişiyle geliyordu. Hz. Muhammed bu çok sıkıntılı duruma rağmen, dini, yönetim işlerine karıştırmadı. Kalanlarla yola devam etti. Hâlbuki kendisi de Abdullah bin Üvey ile aynı fikri savunmuştu.

Benzer durum Hendek Savaşı öncesinde de vuku buldu. Sahabeden Selman-ı Farisi şehrin etrafına hendek kazılmasını teklif etti. Hz. Peygamber ise, düşmanları Medine dışında karşılamak gerektiğini savundu. Fakat sahabenin çoğu, hendek kazılması fikrine destek verdi. Hz. Muhammed de, çoğunluğun düşüncesini kabul etti.

Hendek kazılması çalışmaları bir hafta sürdü. Bu esnada Hz. Peygamber, yine bizlere örnek olacak davranışlarda bulundu. Dini konumu ile devlet işlerini birbirinden ayırdı. Kendisi de elinde kürekle, kazı işlerinde çalıştı. Kazı yaparken kimi zaman Allah’a dua etti, yalvardı. Kimi zaman türkü söyleyerek sahabelerini neşelendirdi ve morallerini yükseltti. Hz. Muhammed’in sadece bu davranışı bile, din ile devlet işlerini nasıl ayırdığını ve sıradan bir insan gibi davranmak gerektiğini gösteren şaheser örnektir.

Hz. Muhammed’in hayatına ve sahabelere davranışlarına baktığımızda, her zaman din ile yönetim işlerini ayırdığını görürüz. Bahsettiğimiz üç savaşta da din ile devlet işlerini karıştırıp kararlarını ona göre verseydi, ihtimal ki sonuçlar çok farklı olurdu. Zaten eğer din ile devlet işlerinde ayrım yapmasaydı, muhakkak ki Allah tarafından uyarılırdı.

Nitekim Kur’an’da Hz. Peygamber’e “Allah seni affetsin, neden onlara izin verdin?” şeklinde uyarılar yapılmıştır. Benzer şekilde “iyi ki sen onlara nobran (kırıcı) davranmadın, yoksa dağılır giderlerdi” gibi ayetlerle Hz. Muhammed’in uygulamaları Yüce Yaradan tarafından takdir edilmiştir.

Siyasetin yani devlet yönetiminin dine alet edilmesinin Kur’an’daki en belirgin örneği, Firavundur. Firavun devleti yönetmekten gelen gücünü, dine alet ederek kendisini tanrı yerine koymak istemiştir.

Diğer taraftan Müslümanların Hz. Peygamber komutasında yaptıkları Huneyn Savaşı da, yöneticiliğin dine alet edilmesine örnek olarak görülebilir. Mekke’nin fethinden sonra yapılan Huneyn Savaşı öncesinde Müslümanlar, o güne kadar topladıkları en büyük orduyu kurmuşlardır.

Müslümanlar daha önceleri azınlıkta iken, Allah’ın yardımı ile birçok savaş kazanmışlardı. Şimdi ise, düşmandan çok idiler. Nasıl olsa Allah da kendilerine yardım ediyordu. Dolayısıyla bu savaşı Allah’ın yardımıyla kesin olarak kazanacaklarını düşünüyorlardı. Yani yöneticiliği, dine alet ettiler. İşlerini daha çok Allah’a havale ettiler. Bu sebeple ciddi bir tedbir almadan, Huneyn Vadisinin geçidine girdiler. Geçidin ortasında baskına uğradılar ve bozgun şeklinde kaçmaya başladılar.

Yüce Yaradan, Müslümanlara gerekli dersi verdikten sonra, yardım elini uzattı. Müslümanlar galip geldiler. Kur’an bu durumu şöyle anlatır:

Tövbe Suresi 25: “İnkâr kabul etmez bir durumdur ki, Allah size birçok yerde yardım etti. Özellikle Huneyn Günü ki, o gün kendi çokluğunuz size güven vermişti de o gün size onun bir faydası olmamıştı. Yeryüzü bütün genişliğine rağmen başınıza dar gelmişti. Sonra da bozguna uğrayarak gerisin geri dönüp kaçmaya başlamıştınız.”

26: “Sonra Allah, Resulünün üzerine ve müminlerin üzerine sekinetini (kalplere huzur veren rahmetini) indirdi ve gözle görmediğiniz ordular indirdi de kendisini tanımayan kâfirleri azaba uğrattı. Ve o kâfirlerin cezası işte budur.”

Kur’an’a göre konu bu kadar net iken maalesef her dönemde dini siyasete alet ve siyaseti dine alet edenler çıkmıştır. Ancak yakından incelendiğinde hiçbiri uzun vadede başarılı olmamıştır. Ayrıca böyle yapanların iç dünyaları, hep fırtınalı olmuştur. Dıştan görkemli görülen hayatları, içten zehir olmuştur. Çünkü bütün söylemleri yalan üzerine kurulmuştur. Yalana da bir bulaşıldı mı, çıkmak çok zordur.

Genel kategorisine gönderildi | DİNİ SİYASETE ALET ETMEK için yorumlar kapalı