MASUM İNSAN

MASUM İNSAN KİMDİR

 

Masumluğun karşıtı, suçludur. Hiçbir insan tamamen masum veya tamamen suçlu değildir. Biz kişiler hakkında tarafsız yaklaşsak bile, bildiklerimiz kadarıyla bir yargıya varırız. Eğer bildiklerimizin içerisinde yanlış bilgiler var ise, o insanın masumluğunun derecesi hakkında hatalı karar verebiliriz. Bir insanın masumluk derecesini, sadece Allah tam anlamıyla bilir.

Bu konuda bizim sorumluluğumuz, konuyu mümkün olduğu kadar çok yönlü irdelemektir. Bir insanın masumluk derecesinin tartışılacağı konuların başında, polisiye olaylar gelir. Diyelim bir gurubun içerisindeki bir veya birkaç insan, suç işlediler. Olayla doğrudan ilgili olmayan gurup üyeleri yakalanırlarsa “masum olduklarını” söylerler. Çünkü olayın içerisinde doğrudan yoklardır.

Böyle olaylarda bir insanın masumluk derecesini, bazı sorulara samimi olarak vereceği cevaplar belirler. Acaba olay gerçekleşmeden önce haberi olsaydı, ne yapardı? Olayı yapanlara mı katılırdı? Katılmazsa, sessiz mi kalırdı? Yoksa olayın gerçekleşmesini engellemeye mi çalışırdı?

Bir insanın masumiyet derecesi konusunda fikir sahibi olacağımız bir diğer husus, demokrasi ile yönetilen ülkelerdeki oy kullanmadır. Yolsuzluk ve soysuzluk yapanlara oy veren insanlar kendilerini “bilmiyordum, dedikodu zannediyordum, ben masumum” diye savunmak isterler. Hâlbuki Yüce Yaradan İsra Suresi 36. ayette “Bir de bilmediğin bir şeyin ardınca gitme…” diyerek bu savunmaları geçersiz kılıyor.

Oy veren insanların masumiyet dereceleri hakkında fikir sahibi olabilmek için onlara da benzer soruları sormak gerekir. Oy verdiklerinin yolsuzluk ve soysuzluk yaptıklarına inansa, ne yapardı? Aynı insanlara oy vermeye devam mı ederdi? Yoksa oy vermeyi keser miydi? Oy vermediği zaman sadece oy vermeyip yolsuzluklarına sessiz mi kalırdı? Yoksa daha önce onlara oy vermesine rağmen, aleyhlerine çalışır ve onlara karşı mücadele eder miydi?

Bir insanın masumiyet derecesi konusunda fikir beyanında zorlanacağımız çok değişik olaylar vardır. Örneğin, bir canlı veya cansız bombanın rastgele patlaması sonucunda tesadüfen orada bulunan birinin durumu nedir? Veya polisten kaçarak halkın içerisine karışan bir teröristi yakalarken tesadüfen ölen bir başka vatandaşın durumu nedir?  Benzer şekilde şoför hatası sonucu kaza yapan bir otobüste bulunan insanların konumu nedir?

Bilindiği gibi, Allah izin vermedikçe kimse ölemez. Al-i İmran 145: “Hem Allah’ın izni olmadıkça kimseye ölmek yoktur. O, vadesiyle yazılmış Şaşmaz bir yazıdır.” Demek ki, canlı bombanın kendisi bile, Yüce Yaradan’ın izni olmazsa ölemez.

Peki, ölmesine izin verdiklerinin durumu ne olabilir? Örneğin Allah, Kendisinin rızasını kazanmak için savaşanlardan bazılarının genç yaşta ölmelerine izin veriyor. Ama Kur’an’a göre onları ahiretinde mükâfatlandırıyor. Diğer taraftan kendi iradeleri dışında başkasının hatasından dolayı ölenlerin konumu ne olabilir? Yüce Yaradan bunların durumunu en iyi bilendir ve en adil değerlendirmeyi yapacaktır. Kur’an’da, hiç kimseye zerre kadar haksızlık edilmeyeceği, hardal tanesi kadar amelin teraziye konacağı taahhüt ediliyor.

Bu kişilerin ölümünde haksızlığı Allah değil, canlı bomba, şoför, pilot gibi insanlar yapmıştır. İlgisi olmayan bir konumda ölen bu insanların, yaşadığı sürece yaptıklarını Allah’ın en adil olarak değerlendirdikten başka, son ölüm hallerini de bizim bilemeyeceğimiz bir şekilde değerlendirmesine katarak kararını yine en adil olarak vereceğinden şüphemiz yoktur.

Ayrıca gaybı bilen sadece Allah olduğundan biz görüntüye bakarak yanılabiliriz. Bu konuda Kur’an’da Hz. Musa ile muhtemelen Allah’ın görevlendirdiği genç bir insan arasında geçenlerin anlatıldığı uzun hikâye bize ışık tutacaktır. (Kehf Suresi 60-82inci ayetler arası) Yani belki de ölenlerin kimisinin ölmesi kendisinin iyiliği için, kimisinin ki toplumun iyiliği için olabilir. Kimisi de mükâfatını ahirette alabilir. Kimi insan da, tesadüfen! oradan yara almadan kurtularak veya son anda fikir değiştirdiği! için olay sırasında ortamda olmayarak korunmuş olabilir. Kesin olan şey, ilgisiz insanların ölümüne bilerek sebep olanların mutlaka cezalandırılacağıdır.

Kur’an’da bir mümini kasten öldürmek yasaklanmıştır. Kasten öldüren doğrudan cehennemlik olacaktır. Nisa Suresi 93: “Her kim de bir mümini kasten öldürürse, artık onun cezası cehennemde ebedi kalmaktır. Allah ona gazap etmiş, lanet etmiş büyük bir azap hazırlamıştır.”

Demek ki, Yüce Yaradan nezdinde masum olan insan, mümin olan kişidir. Kur’an’a göre, her kitap ehlinin mümini vardır. Mümin yukarıda sorduğumuz sorulara en sondaki cevapları verendir. Yani haksızlığa, yanlışlığa, yolsuzluğa karşı mücadele edendir. Dolayısıyla bu kişi hem masum hem de dürüsttür. Bu nedenle masumluk derecesi yüksektir. Olayda parmağı olmadığı için masum durumunda olan ama dürüst olmayan, haksızlıklara karşı mücadele etmeyen kişinin masumiyet derecesi düşüktür.

Kitap ehlinden olan Kurayzaoğulları’nın başlarına gelenler, masumiyet konusunda bizlere örnektir. Müslümanlarla anlaşmalarını tek taraflı bozarak, Müslümanların düşmanlarına arka çıkmışlardır. Müslümanlar ateş çemberinden çıkınca onların bütün erkeklerini öldürerek cezalandırmışlardır. Yüce Yaradan Kur’an’ında Müslümanların bu tavırlarını aşağıdaki ayetlerle tasdik etmiştir.

Azhab Suresi 26: “Hem kitap ehlinden, onlara (düşmanlara) arka çıkanları kalplerine korku düşürerek, kulelerinden indirdi. Bir kısmını öldürüyorsunuz, bir kısmını da esir alıyorsunuz.”

Azhab Suresi 27: “Onların arazilerini ve mallarını ve yurtlarını size miras kıldı, bir de bir yer ki daha henüz ona ayak basmadınız. Allah her şeye kadirdir.”

Peki, tesadüfen orada olduğu için ölen müminlerin ölümüne sebep olanlara ceza nedir? Onu biz bilemeyiz. Bu konuda net fikir yürütebilmemiz için, Kurayzaoğullarının içerisinde kendini gizlemek zorunda kalan müminler olup olmadığını bilmemiz gerekir. Ama ölen mümin insanın Allah tarafından mükâfatlandırılacağını, Kur’an’dan anlıyoruz.

Nisa Suresi 92: “Bir mümin bir mümini yanlışlık dışında öldüremez. Kim bir mümini yanlışlıkla öldürürse bir köle azat etmesi ve ölenin varislerine verilmek üzere bir diyet vermesi lazım gelir. Eğer (ölenin) varisleri bağışlarlarsa başka. Eğer öldürülen -kendi mümin olmakla beraber- size düşman bir kavimden ise o zaman öldürenin bir köle azat etmesi lazım gelir eğer kendileriyle aranızda bir antlaşma bulunan bir kavimden ise, varislerine teslim edilecek bir diyet vermek ve mümin bir köle azat etmek lazım gelir. Bunlara gücü yetmeyende – Allah tarafından tövbesinin kabulü için ardı ardına iki ay oruç tutması lazım gelir. Allah bilendir. Hüküm sahibidir.”

Biz hangi ortamda müminlerin olduğunu bilemeyiz. O halde bir mümini yanlışlıkla bile olsa öldürmemek için dikkatli olacağız. Ama Kur’an’da yasaklanan şey, bilerek ve isteyerek öldürmektir.

Diğer taraftan Allah, Hz. Muhammed’e (s.a.v.), “sen içlerindeyken onları helâk edecek değiliz” demektedir. Demek ki, bir halkı toptan helâk etmek yanlıştır. İçlerinde masum yani Yüce Yaradan nezdinde mümin insanlar olabilir. Ama aynı halk içerisindeki yanlış insanlara karşı Allah, cihat emrini vermiştir.

Gerçeği Allah bilir. Bize düşen hassas davranmaktır.

Allah’ım, hak ve adaletten ayrılmamamız için bizlere irade gücü ver.

Dini, Sosyal kategorisine gönderildi | MASUM İNSAN için yorumlar kapalı

HZ. MUHAMMED (s.a.v.)

  • MUHAMMED’İN (s.a.v.) ÖRNEKLİĞİ

 

Bu sitede “Hz. Muhammed’den Dersler” ve “Hz. Muhammed’in Eğitim Yöntemleri” adlarıyla iki yazı yayınlamıştık. Bu yazımızda konuya, farklı bir pencereden bakmaya gayret edeceğiz.

Hz. Peygamber’in uygulamaları hakkında bazı kaynaklar birbiriyle çelişebilmektedir. Ancak biz biliyoruz ki, Hz. Muhammed’in yaşantısı Kur’an’a uygundur. Nitekim en ufak bir sapma olduğunda, Yüce Yaradan tarafından uyarılarak kendini düzeltmesi sağlanmıştır. Bu sebeple biz, Kur’an ile çelişmeyen uygulamalarını aktarmaya çalışacağız.

Bu yazımızın bir amacı da, Peygamberimizin sünneti olarak, Onun kıyafetini, yemek yerken hangi parmaklarını kullandığını, sakalını, uyurken sağ elini şakağın altına koymasını, su içerken üç nefeste içmesini, misvak kullanmasını, sarık sarıp ucunu omuza indirmesini taklit etmek şeklinde kabul edip, aynısını uygulayanların yanlışlarını ortaya koymaktır.

Gerçi böyle davrananların birçoğu, Hz. Muhammed’in, binene rahatsızlık veren deveye, kamara (tahtırevan) yaptırmadan bindiğini anlatıyorlar, ama kendileri en lüks arabalara biniyorlar. Yüce Peygamberin Hendek Savaşı öncesinde hendekler kazılırken bir işçi gibi elinde kürek çalıştığını anlatıyorlar, ama kendileri klimalı lüks bürolarından sadece klimalı lüks arabalarına binmek için çıkıyorlar. Onun gibi iki göz odada değil, lüks mekânlarda oturuyorlar. Hz. Muhammed gibi hurma lifinden yapılmış veya hasırdan yatakları değil, özel getirttikleri mobilyaları kullanıyorlar. Onun, sadece bir hurma ile oruç açtığını anlattıkları davetlerde, tıka basa karınlarını doyurdukları için tabaklarında yemekleri artırdıktan sonra, “yiyin, için ama israf etmeyin” ayetini dua olarak ve alay edercesine okuyorlar. Buna rağmen, suyu kıbleye dönüp üç nefeste içtiği için fakir halk tarafından, “sünneti uygulayan adam” denilerek örnek gösteriliyorlar.

Gelelim Hz. Muhammed’in uygulamalarına.

Hz. Peygamber kendisine gelerek “her gece uykusuz kalarak ibadet edeceklerini, sürekli oruç tutacaklarını” anlatan sahabelerine şu öğütleri veriyordu.

“Allah beni insanların huzur bulabilmeleri için gönderdi. Huzurlu olmak için önce sağlıklı olmak gerekir. Sağlık olmadan elde edilen huzur sürekli olmaz. Gece boyu uykusuz kalırsanız, sağlığını kaybedersiniz. Sürekli orucu hiçbir insan tutamaz. Uykuyu çok uyumayacaksınız, ama vücudunuzu dinç tutacak kadar uyuyacaksınız. Çalışırken sürekli çalışmayacaksınız. Arada istirahat edeceksiniz. Beslenmenize dikkat edeceksiniz. Kendinizi gereksiz aç bırakıp eziyet etmeyeceksiniz, ama sofradan doymadan kalkacaksınız. Çünkü sizlere söylediğim bu tavsiyelerin hepsini ben kendim yapıyorum.”

Nitekim Hz. Muhammed’in üç aylar orucunu tuttuğunu belirten ciddi bir kaynak yoktur. Muhtemelen Yüce Peygamber, Ramazan orucunun tamamını tutmuş, ama diğerlerini tutmamış olabilir. Çünkü hem peygamberlik görevini yapıyor hem de devlet başkanlığı işlerini yürütüyordu. Çevresi fakirlerle ve içten pazarlıklı düşmanlarla doluydu. Dolayısıyla emekliler gibi boş durmuyor, aksine yoğun bir çalışma temposuyla mücadelesini sürdürüyordu. Bu hızlı koşuşturma sağlıklı vücut isterdi.

“Evlenip çoluk çocuğa karışarak dünya telaşesi peşinde koşmak istemiyorum” diyenlere, kendisinin evlendiğini örnek gösteriyordu. Örneğini verirken, gerçek eşi Hz. Hatice vefat edene kadar, 25 yıl tek eşli olarak evli kaldığını, sonraki evliliklerinin sosyal sorumluluğu gereği olduğunu söylemeyi de ihmal etmiyordu.

Kendi hanımlarına adaletle davranmaya aşırı özen gösterdiği için, sahabelerini de bu konularda uyarıyordu. Hz. Muhammed’in hayatını anlatan hiçbir kaynak, Yüce Peygamberin hanımlarını dövdüğünden bahsetmediği gibi, galiz bir şekilde bağırdığından bile bahsetmez. Aksine onlara sevgi ile yaklaştığını anlatırlar. Hattâ kızın Fatıma çocuk iken, onu sahabelerinin yanında kucağına aldığını, onunla oynadığını, onu yanağından öpüp sevgisini gösterdiğini anlatırlar. Öyle ki, böyle bir anlayışları olmayan Medine halkının ve Ensar’ın hayret ederek peygamberimize sebebini sorduklarını naklederler. Benzer olaylar eşi Hz. Ayşe ile de yaşanmıştır.

Allah’ın son resulü, sevgi sahibi olmayanın huzur bulamayacağını, böyle insanların topluluğunun huzursuz olacağını bildiğinden, sahabelerine örnek olmak için bazı sevgi dolu davranışlarını özellikle halkın gözü önünde yapmış olabilir. Ama Hz. Muhammed’in gerçek uygulaması, hanımlarıyla, evle ilgili olmayan konuları bile istişare ettiğini gösterir.

Nitekim Hudeybiye Barışı sırasındaki bir olay bu durumu kesinleştirir. Sahabelerin büyük çoğunluğu, yapılan anlaşmanın şartlarını beğenmemişler, Hz. Muhammed’e itiraz etmişlerdi. İtirazda o kadar ileri gidilmişti ki, Hz. Peygamberin kurbanlık için getirilen develeri kesmelerini istemesine ve üç defa tekrar etmesine rağmen kimse kesmemişti.

İlk defa karşılaştığı bu duruma çok üzülen Hz. Muhammed, çadırına gitmiş ve eşi Ümmü Seleme’ye durumu bütün açıklığıyla anlatmıştı. Hanımı da Ona, çadırdan çıkarak kimseye bir şey söylemeden kendi kurbanını kesmesini tavsiye etti. Hz. Peygamber hanımının tavsiyesine uydu, gitti devesini kesti. Onu gören Sahabeler teker teker giderek kurbanlarını kestiler. Böylece başkaldırı niteliğindeki itirazlar kapandı.

Hz. Muhammed, korkak değildi. Gözü kara da değildi. Yani hesapsız, plansız değildi. Bütün savaşlardan ve önemli kararlardan önce sahabesiyle istişare etmiş ve temkinli bir şekilde hareket etmişti. Ama cesaretinin büyüklüğü hakkında herkes hem fikirdi.

Cesareti sadece şahsi mücadelesinde değil, kararlarında da kendini gösteriyordu. Hicretin onbirinci yılında Mute ve Filistin taraflarına bir sefer düzenlemeye karar vermişti. Üç bin kişilik ordu kuruldu. Gidilecek yer birkaç yıl önce Cafer, Abdullah ve Zeyd’in şehit düştüğü bir yerdi. Yani çok önemli bir seferdi. Ordunun komutasını, henüz yirmi yaşında olan Usame bin Zeyd’e verdi.

Hâlbuki ordu içinde Hz. Ömer ve daha birçok tecrübeli sahabeler vardı. Bu kararından dolayı bazı sahabeler tarafından eleştirildi. Ama kararından dönmedi. Böylece, yaşça büyük Sahabelerine tevazu dersi verdi. Sahabeler, oğulları yaşındaki bir insanın hem de eski bir kölenin oğlunun emrine girerek, en büyük cihat olan iç cihadı başarmaları gerektiğini gösterdi. Ayrıca, artık yaşlı insanların geri çekilerek gençlerin önünü açmaları gerektiğinin örneğini verdi. Yüce Peygamber komutan atarken, emaneti ehline vermesi gerektiğini en iyi bilen idi. Usame’ye güveniyordu.

Hz. Muhammed, ilk evliliği sonunda aile olarak zenginlemişti. Ama ihtiyacı dışında harcama yapmamaya gayret etmişti. Fakir Müslümanlara yardım etmiş, insanlara cömertliğin dersini vermiş, ama saçıp savurmamaya dikkat etmişti. Dolayısıyla hayatının hiçbir döneminde başkalarının yardımına muhtaç duruma düşmedi. “Alan el” olmadı. Hep “veren el” oldu.

Hayatının her alanında muhatap olduğu bütün insanlara karşı adaletle davranmaya gayret etmiştir. Hattâ aralarında davalaşarak kendisine gelenleri şöyle uyarmıştır: “Bazılarınız davasını daha güzel anlatmış olabilir. Dolayısıyla ben adalete uymayan bir karar vermiş olabilirim. Siz gerçeği bilirsiniz. Her kim kardeşinin hakkını bilerek yediyse, benim kararıma rağmen mutlaka geri versin. Yoksa kardeşinin hakkı, midesinde ateşten bir top olur.”

Böylece insanlara adaletli davranmanın önemini anlatmıştır. Hayatının her kesitindeki örnekliğiyle; kadınların erkeklerine, erkeklerin kadınlarına, ana-babanın çocuklarına, amirlerin astlarına, toplumun ileri gelenlerinin cemaate, komşularımıza velhasıl hepimizin birbirimize adaletli davranmamızın önemini göstermiştir.

Hz. Muhammed hoşgörüsü yüksek bir kişiliğe sahipti. Uhud Savaşı’nın kaybedilmesine sebep olan okçulara bile hoşgörü göstermişti. Ama ihanet eden Kurayzaoğullarına uygulanan şiddetli cezaya ses çıkarmamıştı. Nankörlerin, içten pazarlıkla ihanet edenlerin af edilmemeleri gerektiğini bize öğretmek istemişti.

Allah, peygamberlerini bizlerin övmesi için göndermemiştir. Onlar zaten, Yüce Yaradan katında övülmüş şahıslardır. Allah bizden, peygamberlerinin tavırlarını, kararlarını, uygulamalarını örnek almamızı, onların tavsiyelerine, verdikleri öğütlerine uymamızı ister. Yoksa onlar gibi giyinmemizi, onların kullandıkları eşyaların aynısını kullanmamızı, onlar gibi oturup onlar gibi yatmamızı istemez.

Allah’ım, bizlere Senin gönderdiğin dinin özünü kavrayabilmemiz için anlayış ihsan eyle.

Genel kategorisine gönderildi | HZ. MUHAMMED (s.a.v.) için yorumlar kapalı

HAKK’IN YANSIMASI

HAKK’IN YANSIMASI

 

Bu sitede yayınladığımız “İnsanların varlık Sebepleri Üzerine Düşünceler” başlıklı yazımızda, “biz neyiz?” sorusunun cevabı olarak, “biz yeryüzünde Allah’ın halifesi (vekil yönetici anlamında) ve Hakk’ın yansımasıyız” demiştik.

Bilindiği gibi Hak, Allah anlamında kullanılmaktadır. Dolayısıyla, “insanlar, Allah’ın yansımasıdır” anlamındadır. Bu konuda İslâm mutasavvıfları, felsefecileri ve diğer âlimler çok fazla eserler vermişler, açıklamalar yapmışlardır. Ancak yapılan açıklamaların birçoğu, halkın anlayabileceği bir yapıda olmadığından, insanların bu konudaki düşünceleri, aynı gurup içerisinde bile, birbirinden ciddi farklar gösterebilmektedir.

 Birbirinden farklı düşünen âlimlerin söylediklerini karşılaştırmak ve gerçeği anlamak ise, gerçekten güçtür. Günümüzde Mevlana’yı, Şems’i, İbn Arabi’yi, İmam Gazali’yi, İbn Rüşd’ü tam olarak anladım diyen insan bulmak çok zor.

Geçenlerde, Mevlana’yı 15 yıldır çalışan Farsça uzmanı biriyle karşılaştım. Mevlana’nın düşünce hayatı üzerine konuşma yapacaktı. Ama daha çok hayatını ve hakkındaki menkıbeleri anlattı. “Düşünceleri nelerdir?” diye sorulunca, “o bir okyanus, öyle kolay anlaşılmaz ve anlatılamaz” diye cevapladı. Belki bu durumun bir sebebi, Mevlana’nın şu sözüdür: “Sen ne kadar bilirsen bil, söylediklerin, karşındakinin anlayabildiği kadardır”.

Birçok âlim insanın hayatını okuyunca, birbirinden çok farklı düşünce devreleri olduğunu görüyoruz. Bundan da anlaşılıyor ki, muhtemelen bu âlimlerin kafaları karışık. Dolayısıyla kendileri de, tam olarak ne demek istediklerini bilemediklerinden anlatımları anlaşılmaz olabiliyor. Bu âlimler çoğu, bir konuda açıklayıcı bir bilgi veremeyince, “benim söylediklerimi anlamak için ‘aşk’ ile yanmak gerekiyor” demektedirler.

Durum böyle olunca, İbn Arabi’yi övmeye çalışan bir TV dizisinde, övmeye çalıştıkları Arabi’yi, medyum durumuna düşürdüler. Hâlbuki Arabi, beğenelim beğenmeyelim, insanların İslâm’la ilgili çok fazla sorusuna cevap verebilmiş bir âlimdir. Birçok cevabıyla ilgili olarak selefi de yoktur.

İbn Arabi, İmam Gazali, Hallac-ı Mansur gibi niceleri, sahip oldukları bu ilmin Allah tarafından kendilerine kapıların açılmasıyla oluştuğunu söylemişlerdir. Bu durumu kitaplarına yazmayan niceleri de, yazanları eleştirirken kendileri çevrelerine aynı şeyi anlatmışlardır. Bu hususta biz aksini iddia edemeyiz. Allah ile kendi aralarındaki bir konudur. Fakat biz bu âlimlerin açıklamalarında nasıl bir düşünme yöntemi kullandıklarına bakarak, onların anlattıkları hakkında fikir yürütebiliriz.

Yazının başlığındaki konumuzla ilgili olarak, İbn Arabi’nin “vahdet-i vücud” fikirlerine temel teşkil eden hadis ve ayetler şunlar. Ayet, Bakara Suresi 31: “Allah Âdem’e bütün esmayı öğretti” ayetidir. Biz bu sitedeki “Allah’ın Öğrettiği Esma” adlı yazımızda “esma” kelimesi ile kastedilmek istenilenin neler olabileceğini anlatmış ve gelenekçilerden farklı bir fikir belirtmiştik. Düşüncelerimizi, Kur’an’ın bütününde verilmek istenilenden anlayabildiğimiz kadarıyla aktarmıştık.

Yine de sadece bu ayete bakarak, “vahdet-i vücud” anlayışına ulaşılamaz. Nitekim İbn Arabi’de, aşağıdaki hadis olmadan bu düşüncelerini oluşturamamıştır. Hadis şöyledir: “Allah, Âdem’i kendi suretinde yarattı.”

Sufi anlayışa göre suret, bir şeyin dış görünüşüdür. Mânâ, bir şeyin görünmez hakikati, manevi özüdür. Bu anlayışa göre, ‘Allah insanı kendi suretinde yarattı’ demek, insanın mânâsının, Allah’ın hem zatına hem de sıfatına delâlet etmesidir.

İbn Arabi’ye göre, Allah’ın Âdem’e “bütün esmayı” öğretmesi, Allah’ın Âdem’e, kendisinin ve yaratılmışların bütün isimlerini öğretmesidir. Yani Âdem’in öğrendiği “mânâ” Allah’tır ve Âdem’in bilgisi bu mânânın “suretidir”.

Arabi’nin açıklamalarından da anlaşılacağı gibi, eğer, gerçek olduğu çok şüpheli olan bir hadis olmasa, düşünce sistematiği kurulamayacak. Diğer taraftan “esma”, sadece isimler değildir. Dolayısıyla İbn Arabi’nin ikinci yanılgısı, ayetin yorumundaki hatadan gelmektedir.

Konuyu daha net kavramak için, “Allah’ın Öğrettiği Esma’ adlı yazımızdan bir paragrafı aşağıya aldık. Alıntımızı kısa bulanlar, ilgili yazımızın tamamını aynı siteden okuyabilir.

“Sonuç olarak ‘esma’ sözünün tek anlamı, eşyaların isimleri değildir. Allah, Kendisinin ve yarattıklarının isimlerinden Hz. Âdem’e mutlaka bazı şeyler öğretmiştir. Ama Kur’an’a göre asıl öğrettiği şey, olayları kavrama ve karar verme, onları güzele yönlendirme kabiliyetidir. Yüce Yaradan bizlere verdiği bu özelliklerden dolayı bizleri yeryüzünün halifesi yapmıştır. Bakara 38’de bahsettiği üzere bizlere uyarıcı uyarıcılar göndererek, destek vereceğini belirtmiştir.”

Demek ki, Yüce Yaradan, insanların yeryüzündeki halifeleri olabilmeleri için onlara, Kendi zatının özelliklerinin bir kısmını ve sadece dünya için yetecek miktarda vermiştir. İnsanlara beş duyu vermiştir. İnsan iştir, görür, duyar, hisseder, tat ve koku alır. Ancak bu özelliklerimiz çok sınırlıdır. Hattâ çoğu hayvanlara göre daha düşük kapasitededir.

Allah insanlara iş görme ve çekip çevirme özelliği vermiştir. Bunlar insanı güç sahibi yapar. İnsana verdiği konuşma özelliği ile arzu eden insanlar, aralarında kolayca anlaşabilir, bilgileri aktarabilirler. İradesi sayesinde, karar verme özelliğine sahiptir. Vicdan sayesinde, merhametli ve adaletli davranma yetisine sahiptir. Allah insanlara akıl ve düşünme kabiliyeti vererek, ihtiyaçlarımız için yeni şeyle r oluşturabilmemize, sorunları çözebilmemize imkân sağlamıştır.

Allah’ın insanlara verdiği bütün özellikler, Yüce Yaradan’ın sıfatları yanında okyanusta bir damladır. Buna rağmen insanlara verdiği özelliklerin hepsi, Allah’ın sahip olduklarının küçük bir kopyasıdır.

O halde “Hakk’ın yansıması”, Allah’ın zatının özelliklerinden az bir bölümünün, insanlara yetecek miktarda verilmesi anlamına gelmektedir. Hâlbuki “Enel Hak” veya “Allah’ın oğlu” sözü, Allah’ın ve insanların bütün özelliklerinin birebir örtüşmesi durumunda söylenebilir.

Sosyal kategorisine gönderildi | HAKK’IN YANSIMASI için yorumlar kapalı

RAHMET YAĞMURU

YAĞMURUN ÖRNEKLİĞİ

 

Sonuçları itibarıyla iki çeşit yağmur vardır. Biri bardaktan boşanırcasına yağar. Sonunda seller oluşur. Selin büyüklüğüne göre insanlara zararı da büyük olur. Önüne geleni yıkar. Ayrım yapmaz.

Diğer yağmur çeşidi, yavaş yavaş yağar. Toprağa, ziraata dolayısıyla insanlara faydalı olur. Böyle yağan yağmura halk dilinde “rahmet” denir. Yağmurun rahmet olabilmesi için usul usul ve tabiri caizse sicim gibi, siğim siğim yağar. Yani sabırla yağar.

Biriktirdiği suyunu saatlerce sabırla usul usul boşaltmak kolay değildir. Gerçekten büyük sabır ister. Eğer yağmur sabırla yağarsa, seller oluşmaz. Seller oluşmayınca bırakın başka tahribat yapmayı, en bereketli toprakları nehirlere, göllere, denizlere alıp götürmez.

Sabırla yağan ve adına rahmet dediğimiz bu yağmurun bir kısmı toprağın üzerinde birikir. Kurumuş topraklara, pörsümüş yapraklara hayat verir. Rahmet denilen yağmurun bir kısmı, toprağın derinliklerine doğru gider. Böylece ileride ölmeye yüz tutan toprağa tekrar can verir.

Biz de insanlara faydalı olmak istiyorsak, rahmet dediğimiz yağmur gibi olmalıyız. Ama böyle yağmur olmak zordur. Önce her taraftan su biriktirmek gerekir. Yani önce derya olmak için gayret gerekir. Derya olmak için üstün gayret gerekir. Çalışmak gerekir. Çalışmak da yetmez.

Derya olmak da yetmez. Deryalığını nasıl faydalı hale getireceğini araştıracaksın. İnsanlara yeterince faydalı olmak için, insanların üzerine yağmur olarak yağacaksın. Fakat aniden boşanan, seller oluşturan yağmur gibi olmayacaksın. Rahmet yağmuru olacaksın.

Yavaş yavaş, sabırla yağacaksın. Böyle yağmak da yetmez. Rahmet olabilmek için, yağmurun miktarını ayarlayacaksın. Ne fazla yağacaksın, ne de az. Tam kararında yağacaksın ki, faydan azami olsun.

Rahmet olarak yağmak da yetmez. İhtiyacı olan yerlere, ihtiyaç duydukları kadar yağmaya devam edeceksin. Bir kere değil. İhtiyaç oranında defalarca yağacaksın. İhtiyaçları gidereceksin.

İhtiyaçları gidermen de yetmez. Yağdıklarını geri toplayıp, yine biriktireceksin. Yani kendini sürekli geliştireceksin ki, faydan sürekli olsun.

Rahmet yağmuru mu olmak istersin, yoksa rahmet bekleyen mi olmak istersin. Önce buna karar vereceksin. Yağmur bekleyen olmayı tercih etmek emek gerektirmez. Kolaydır. Ama tercihin buysa, zamanında yağmur yağmayınca, yağmur duasına çıkmayı, hüzün ve endişe içerisinde beklemeyi göze alacaksın. Çünkü artık hep başkalarına bağlı olacaksın.

Allah’ım, bizlerin rahmet yağmuru olabilmemiz için bizlere yol göster, mücadele azmi ver, ilim ve hikmet ver.

Sosyal kategorisine gönderildi | RAHMET YAĞMURU için yorumlar kapalı

ALLAH’IN VERDİĞİ ÖZELLİKLER

ALLAH, İNSANLARIN HER ÖZELLİĞİNİ GENLERLE TAŞITMAMIŞTIR

 

Bu sitedeki bazı yazılarımızda, insanlığın sosyal düzeni kurabilmesi için Allah’ın bize nasıl yardım ettiğini ele almıştık.

Zuhruf 32: “Ey Muhammed! Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz taksim ettik. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye biz onların bir kısmını diğerlerinden derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.”

Ayet gayet net açıklıyor: “Birbirlerine işlerini gördürsünler diye biz onların bir kısmını diğerlerinden derecelerle üstün kıldık.” Demek ki, eğer Yüce Yaradan hepimizi benzer özelliklerde yaratsaydı, birbirimize iş gördüremezdik. Dolayısıyla dünyada düzen diye bir şey kurulamazdı.

Ayetin sonunda özellikler açısından üstün kıldıklarını uyarıyor. ‘Diğer insanların haklarını verin. Onları koruyun. Biz daha kabiliyetliyiz diye varlıklarınızı biriktirip durmayın.’ İnsanları uyardıktan sonra, bizim için daha hayırlı olanı işaret ediyor. “Allah’ın rahmeti biriktirdiklerinizden daha hayırlıdır” diyerek mal biriktirmeye değil, Yüce Yaradan’ın rızasını kazanmaya çalışmamızın bizim için daha hayırlı olduğunu vurguluyor.

Aşağıdaki iki ayet de bu durumu teyit ederek, farklı yönlerden insanları uyarıyor. Allah’ın böyle bir uygulama yapmasının amacının bizleri denemek olduğunu açıklıyor. Deneme sırasında başarılı olana bağışlama var. Ama bencillik yapan için “Allah cezası çabuk olandır” denilerek, Yüce Yaradan’ın kurduğu düzeni bozmamamız isteniyor.

Enam 165. Sizi yeryüzünün halifeleri yapan, size verdiği şeylerde, sizi denemek için, kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur. Şüphesiz Rabbin, cezası çabuk olandır ve O, bağışlayan, esirgeyendir.

Nahl 71. Allah, rızık yönünden bir kısmınızı diğerlerinden üstün kıldı. Kendilerine bol rızık verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere vermiyorlar ki, onda eşit olsunlar. Durum böyle iken Allah’ın nimetini inkâr mı ediyorlar?

İnsanların özelliklerinin farklı olması, sosyal düzeni kurmamızı sağlıyor. Peki, bütün özelliklerimiz genlerle çocuklarımıza taşınsaydı ne olurdu? İyi bir edebiyatçının, iyi bir iş adamının, iyi bir müzisyenin, iyi bir doktorun, güzel birinin vb çocukları ana babalarının yerlerini tutarlardı.

Bu durum şu sonuçları doğururdu. Öncelikle bütün dünyada belli alanlar belli sülalelerin egemenliğine girerdi. Başka insanlar bu zinciri kırıp araya giremezdi. İkincisi, hastalıkların da tamamı genlerle geçseydi tıp bir çözüm üretemezdi. Bunların sonucu olarak da, Allah’ın imtihan sözü askıda kalırdı. Bir anlam ifade etmezdi.

Çok net görüldüğü gibi Yüce Yaradan, insanlık içerisinde mükemmel bir düzen kurulabilmesi için, her şeyi düşünmüş ve sistemini kusursuz kurmuş. Anne babadan genlerle birçok kabiliyet çocuklara geçiyor. Benzer şekilde bazı hastalıklar genlerle çocuklara taşınabiliyor. Ama kabiliyet ve hastalıkların tamamı taşınmadığı gibi, her çocukta farklı taşındığı için, kaderimiz baştan çizilmemiş oluyor.

Geleceğimizi kurmamız, yanlış bulduklarımızı değiştirebilmemiz için, mücadele etmemizin anlamı ortaya çıkıyor. Böylece insanlığın gelişimi sağlanıyor. Yüce Yaradan’ın imtihanı da, adil bir şekle bürünüyor.

Çeşitli ayetlerinde Kur’an’ın anlattığı gibi; güzellik, zenginlik, güç, kuvvet, makam, kabiliyet, Allah’ın bir hikmeti olarak, nesillerdir insanlar arasında elden ele dolaşıyor. Böylece insanlar, gerçek anlamda imtihan ediliyor.

Unutmayalım ki, kendimizde gördüğümüz özellikler, Yüce Yaradan’ın bizlere bağışladıklarıdır. Varlıklarımız bizim kendi başarımız değildir. Eğer Allah, bize verdiği özelliklerden sadece hafıza kabiliyetimizi alsa, diğer bütün özelliklerimizi devam ettirse, ne yapabilirdik?

Allah’ım, Senin bizlere verdiğin kabiliyet ve imkânları, Senin rızanı kazanma yolunda kullanabilmemiz için, irade gücümüzü artır.

Dini kategorisine gönderildi | ALLAH’IN VERDİĞİ ÖZELLİKLER için yorumlar kapalı

İSLÂM’DA BEŞ TİP İNSAN VARDIR

İSLÂM ÂLİMLERİ İNSANLARI, İNANÇLARINA GÖRE BEŞE AYIRIR

 

Bunlar; münkir, müşrik, münafık, mürai ve Mümin’dir. Bu tasnif, hepsi aynı kelimelerle olmamasına rağmen, tanımlar olarak kaynağını Kur’an’dan almaktadır.

Münkir, inkâr eden demektir. Yani İslâm’a göre bunlar, Allah’ın varlığını kabul etmez. Doğrudan inkâr eder. Aslında Yüce Yaradan’ın verdiği akıl, irade ve vicdanı kullanan hiçbir insan, yaratıcıyı ret etmez. Başkalarına karşı öyle görünebilir, ama kendisi ile başbaşa kaldığında kabul eder.

Müşrik, Allah’a şirk koşan demektir. Bunlar tek tanrıya değil, birden çok tanrıya inanırlar. Hz. Muhammed (s.a.v.) dönemindeki Mekkelilerin çoğunluğunun konumu böyle idi. O dönemde Kâbe’de çok sayıda tanrının simgesi vardı. Bu tanrıların en önemlisi ve en büyüğünün adına ‘Allah’ diyorlardı.

Nitekim Hudeybiye anlaşmasında çıkan bir tartışma, bize bu konuda fikir vermektedir. Anlaşma maddeleri karara bağlanınca Hz. Peygamber bunları amcasının oğlu Hz. Ali’den kayda geçirmesini istedi. Hz. Ali metne yazmaya “Bismillahirrahmanirrahim” yani “esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla” diye başladı. Kureyş elçisi Süheyl bin Amr itiraz etti ve yerine “Bismike Allahümme” yani isminle ey Allah’ım diye yazılmasını istedi. Çünkü bütün Arap putperestler en büyük ilahlarına böyle sesleniyorlardı. Sahabeler bu duruma sert bir şekilde karşılık verdiler. Ama Hz. Muhammed araya girip Süheyl’in dediğini yazdırdı.

Allah’a ortak koşmak konusunda, bu sitede aynı başlıkla yazdığımız bir yazıda düşüncelerimizi ifade ettik. Allah’a oğullar, eşler, sevgililer vb isnat etmek veya para ve adaletsiz gücün peşinden gitmek de, Yüce Yaradan’a ortak koşmaktır.

Münafık, ikiyüzlü, iki kimlikli demektir. Kur’an bu konuda birçok ayet ile bizleri uyarmaktadır. Bu konuda aynı sitede “Allah bizi münafıklar için uyarıyor” başlıklı yazımızda biraz daha ayrıntı verdik.

Mürai, bir işi görsünler diye yapmaktır. Kur’an, bunların gösteriş için ibadet yaptıklarından bahseder. Bütün dönemlerde en zor ayırt edilen insan tipi bunlardır. Siyaset insanlarından dinden çok bahsedenlerin, herkesin gözleri önünde ibadet etmek için gayret edenlerin büyük çoğunluğunun, mürai olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Kur’an’dan anladığımıza göre, yukarıda saydığımız dört tip insanı Allah sevmemektedir. Yarattığı her kulunu seven Yüce Yaradan, sonradan kendi iradeleriyle yanlış davrananları sevmediğini Kur’an’da sıkça ifade etmektedir.

Mümin, Allah’ın emir ve yasaklarına uyan kimsedir. Kur’an’a göre Allah’ın takdir ederek sevdiği kullarıdır. Onları Cennetlerine koyacağını taahhüt etmektedir. Kur’an, Müslüman ile Mümin arasında ayrım yapar. Müslüman, güç karşısında mecburen teslim olan demektir. Ama bunların arasından düşünen insanlar, kendilerini geliştirerek Mümin sıfatını kazanabilmektedir.

Mümin insanlar, çeşitli sebeplerle bozulabilirler. Bozulan Müminler, ya müsrif olurlar ya da mücrim. Müsrif, israf eden demektir. Zenginliğine güvenip ihtiyacının fazlasını harcayan, lüks mallar alan kimsedir. Kur’an’da “Allah israf edenleri sevmez” denilerek böyleleri uyarılmaktadır.

Mücrim, suç işlemiş demektir. Yani İslâm’a göre, Allah’ın tavsiye ve yasaklarına uymayan insandır.

Allah’ım, Senin yüce huzuruna yüz akıyla gelebilmemiz için, lütfunla bizlere yardımcı ol! Senin her şeye gücün yeter.

Dini kategorisine gönderildi | İSLÂM’DA BEŞ TİP İNSAN VARDIR için yorumlar kapalı

KUR’AN’DA ÇELİŞKİ OLUR MU?

İÇKİ KONUSUNDAKİ AYETLER BİRBİRİYLE ÇELİŞMEZ

 

Kur’an’da nesih (eskisini yürürlükten kaldırma anlamında) olduğunu öne sürenlerin verdikleri örnek konulardan birisi, içki ile ilgili ayetlerdir. İçki ve kumar konusunda dört ayrı ayet inmiştir. Nesih-mansuh fikrini savunanlar sonraki ayetlerin öncekilerin geçerliliğini ortadan kaldırdığını öne sürmektedirler.

Bu insanlar, Nisa Suresi 82inci ayeti dikkatli okusalardı böyle bir iddiada bulunamazlardı. (Nesih konusunu inşallah başka bir yazıda ayrıca inceleyeceğiz.)

Nisa 82: “Hâlâ Kur’an’ı düşünüp anlamaya çalışmıyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki bulurlardı.”

Konumuz olan içki ile ilgili ayetler iniş sırasına göre şöyledir:

Mekke’de nazil olan ayetler:

Nahl Suresi 67: “Hurma ve üzüm ağaçlarının meyvelerinden da hem içki, hem de güzel gıdalar edinirsiniz. Şüphesiz ki bunda aklını kullanan kimseler için büyük bir ibret vardır.”

Bakara 219. Ayet: “Sana hamiden (şarap) ve meysirden (piyangoya benzer fakirlere yardım için az sayıda insan arasında oynanan oyun) soruyorlar. De ki: “ O ikisinde büyük günah ve insanlara bazı yararlar vardır. Fakat onların günahı, yararından büyüktür.”

Medine’de nazil olan ayetler:

Nisa suresi 43. ayet : “Ey inananlar, sarhoş iken namaza yaklaşmayın ki ne dediğinizi bilesiniz.”

Sonra Maide Suresi 90: “Ey iman edenler! Hami (içki), meysir kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak, şeytan işi birer pisliktir. Onlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.”

91: “Şeytan, içki ve kumarla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçiyor musunuz?”

Ayetleri bir arada yazmamızın bir amacı, sizlerin de konuyu rahatça yorumlayabilmeniz içindir.

Nahl Suresi 67inci ayetle, önce bir durum tespiti yapılıyor. Hurma ve üzümün hem faydalı bir gıda olduğu, hem de onlardan sarhoşluk veren içki elde edildiği vurgulanıyor. Ayetin sonunda, bu durumun aklını kullanan kimseler için bir ibret teşkil ettiği belirtilerek, insanların düşünmeleri isteniyor.

İnsanlar kendi kendilerine bir karara varamayınca, konuyu Hz. Muhammed’e (s.a.v.) soruyorlar. Bunun üzerine Yüce Yaradan Hz. Peygamber aracılığıyla, Bakara 219uncu ayetle insanları bilgilendiriyor. Ama konuyu sadece içki olarak belirlemiyor. İçkinin yanında kumar konusunu da birlikte anlatıyor.

Hem içkinin hem de meysir denilen kumar çeşidinin insanlara bazı yararları olduğunu belirtiyor. Meysir denilen kumarın faydası, fakirlere yardım amacıyla oynanan bir oyun olmasıdır.

Hami yani şarap veya içki konusunda İslâm âlimleri farklı fikirler beyan etmişlerdir.

Ayeti tefsir edenler; günah, içki içip sarhoş olduktan sonra görülen sövmeler, kavgalar, öldürmelerdir demektedirler. Menafi (yararlar) konusunda ise tefsir farklıdır. Kurtibi’ye göre “şarabın sindirimi kolaylaştırdığı, zayıfa kuvvet verdiği, cinsel kuvveti arttırdığı vs. lezzetler verdiği söylenmiştir. Tefsircilerin çoğuna göre ise yararları, ticaret ve lezzet olabilir.

Hami (şarap) konusunda eski âlimler iki guruba ayrılmıştır. Malik, Şafii, Ahmet İbn Hanbel ve Hicazlilar gerek üzüm ve gerekse başka maddelerin suyundan elde edilen (hurma, arpa, buğday vb.) alkollü içkiye hami demiştir.

Iraklılar, yani Ebu Hanife, İbrahim Neha’i, Süfyan es-sevri, İbn ebi Leyla, Şerik ve ibn Şübrüme’ye göre üzüm suyundan yapılan alkollü içkidir. Diğerlerinden yapılana hami değil “nebiz” denir.

Bence burada herhangi bir ayrıma girmek yanlıştır. Sonuçta beyni uyuşturan içkiler hamidir. Yüce Yaradan Bakara 219 ayetinde, haminin ve fakirlere yardım amacıyla da oynansa, kumarın günah olduğunu beyan etmiştir. İçkinin de kumarın da, günahının yararlarından büyük olduğu belirtilerek, insanlar uyarılmıştır. Böylece insanlardan, yine, akıllarını kullanmaları istenilmiştir.

Medine’de inen ayetler “ey iman edenler” olarak inmiştir. Ayetlerin bir diğer özellikleri de, bizim için faydalı tavsiyeler şeklinde olmalarıdır. Dolayısıyla bu hitabın amacı, aynı zamanda Yüce Yaradan’ın bu iki ayetinde yaptığı tavsiyelere uymamızla, bizlerin iman eden kullar olmamıza vesile olmaktır.

Nisa 43üncü ayette namaz kılan insanlara seslenilmiştir. Bu sebeple “ey iman edenler” hitabı, aynı zamanda onların iman eden insanlar olduklarını gösterir. Ancak Allah Ayetinde, bu kişilerden sarhoş iken namaza yaklaşmamalarını isteyerek, iman etmenin gereğini yapmalarını vurgulamaktadır.

Maide Suresinin 90 ve 91inci ayetleri, içki içen ve içmediği zamanlarda düşünen bir insanın varacağı sonuçları anlatmaktadır. İçkili iken ne söylediğini bilemediğinden namaz kılamıyorsan, içki seni namazdan alıkoyuyor demektir. Çünkü Kur’an’a göre namaz, vaktinde yapılması gereken bir emirdir. Sonradan kazası olmaz.

İçkili iken namazda ne söylediğini bilemeyen bir kişi, arkadaşlarıyla ve çevresindekilerle konuşurken de ne söylediğini bilemez demektir. Bu durum insanın bir hiç yüzünden arkadaşlarıyla sözlü kavga etmesine sebep olabilir. Aynı şekilde kumar da arkadaşlar arasında kavgaya sebep olur. Demek ki içki ve kumar dostların arasını bozabilecek en etkin unsurlardır.

İşte Allah ayetlerinde bu durumu açıklayarak, insanlara “artık vazgeçiyor musunuz?” diye soruyor.

Görüldüğü üzere içki ve kumar konusundaki ayetler bir durum tespitidir. Allah, aslında insanların bizzat kendilerinin yaşadıkları durumu gözler önüne sererek, onların karar vermelerine yardımcı olmaya çalışmaktadır. Allah içki ve kumarın faydasının çok az zararlarının ise daha fazla olduğunu bize gösterdiği halde bize kesin emir vererek vazgeçin, içmeyin diye emir vermiyor. Kararı bize bırakıyor.

Eğer biz Yüce Yaradan’ın gösterdiği yolu izlemez, kendi bildiğimizle yürürsek, ayete göre, hem kendimize zarar vereceğiz hem de günahkâr olacağız.

Diğer taraftan ayetlerde çelişki olması için, Allah’ın bir ayetinde verdiği emri diğerinde geri almış veya hafifletmiş olması gerekir. Net bir şekilde görüldüğü gibi, ayetlerde böyle bir durum yok. Aksine birbirini tamamlayan anlatımlar var.

Ayetlerde esas olan sarhoş olunup hatalı hareket edilmesini önlemektir. “içkinin zerresi günahtır” şeklinde bir ibare yoktur. Sarhoşluk vererek insanlar arasına düşmanlık ve öfke sokması bahsedilmektedir. Zaten tefsirciler ısm (günah)’ı  “içki içilip sarhoş olduktan sonra görülen sövmeler, kavgalar ve öldürmeler” şeklinde açıklamışlardır. Demek ki sarhoş olacak kadar içip hem kendine, hem de çevreye zarar vermek günahtır.

İçkinin haram olduğunu iddia edenler tamamen hadislere dayanmaktadırlar. En can alıcı hadis “çoğu sarhoş eden şeyin azı da haramdır” sözüdür. Tırmızi bu hadisin garip olduğunu söylemiştir. Bu ve benzeri hadislerin ikinci ve üçüncü asırdaki fıkıh kurallarına benzemesi bu hadislerin sonradan geliştirildiği inancını kuvvetlendirmektedir.

Enam Suresi 151 ve 152. Ayetlerde haram kılınan şeyler tek tek açıklanır. Dokuz konu sayılır. Bunlar arasında içki yoktur. Fuhuş vardır. Bu haramların neler olduğunu bu sitede “Haram ve Helâli Allah Belirler” başlıklı yazımızda açıkladığımızdan burada bahsetmeyeceğiz.

Sonuç olarak, Allah’ın ayetlerinde bir çelişki yoktur. Dolayısıyla nesh edilen yani yürürlükten kaldırılan bir ayet de yoktur.

Allah’ım, bizlerin, Senin tavsiyelerine uyan ve emirlerini uygulayan kullarından olabilmemiz amız için, irade gücümüzü artır.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | KUR’AN’DA ÇELİŞKİ OLUR MU? için yorumlar kapalı

ALLAH NEZDİNDEKİ ANA KİTAP

ALLAH KATINDAKİ ANA KİTAP ÜZERİNE

 

Müslümanların önemli inanışlarından birisi de, Levh-i Mahfuz diye tabir edilen yerdeki ana kitapta her şeyin ezelden yazılı olduğudur. Dolayısıyla başımıza ne geleceğinin ezelden belli olduğuna inanılır. Yazgımızı değiştirmek için bizim yapacaklarımızın bir faydasının olmadığı düşünülür.

Bu konuda karar verebilmek için, Allah’ın değişmeyen tek kitabı Kur’an’a bakmak gerekir.

Hadid 22: “Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde uğradığınız hiçbir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır.”

Muhtemelen insanlar bu ayete dayanarak her şeyin önceden yazıldığına inanıyorlar. Ayetin tercümesini dikkatli okuduğumuzda cümlenin gidişatında cümlenin zamanının düşüklüğünün olduğu görülür. Doğru zaman cümlesi kullanıldığında, tercümenin şöyle olması anlaşılması açısından daha uygundur: “… hiçbir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) yazmış olmayalım…”

O halde ayetin anlatımına göre Allah, bir fiili yaratmadan önce onu kayıt altına alıyor. Fakat ayetin sonundaki “şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır” sözü, herhalde yaratılacak fiilin kitaba yazılması işlemini tanımlamıyor. Çünkü bu yazma işini küçük bir öğrenci de yapabilir.

İnsanlara göre imkânsız, ama Allah’a göre kolay olan husus, bir fiilin yaratılmasıdır. Yaratma her insan için ayrıca olacağına göre, ana kitaba kaydetmeler devam etmektedir ve insanlık var oldukça devam edecektir.

Nitekim Yasin Suresi 12inci ayet bu uygulamayı teyit etmektedir.

Yasin 12: “Şüphesiz biz, ölüleri mutlaka diriltiriz. Onların yaptıklarını ve bıraktıkları eserlerini yazarız. Biz, her şeyi apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) bir bir kaydetmişizdir.”

Ayete göre Yüce Yaradan, ölüleri diriltiyor ki, onlara yaptıklarının karşılıklarını verebilsin. Yine ayetten anlaşıldığına göre Allah, karar vermek için, sadece o insanın dünyada yaşarken yaptıklarını yazdırmıyor. Bıraktıkları eserlerden kazandıklarını da yazdırıyor. Nitekim Al-i İmran Suresi 185inci ayete göre, ecirlerimiz kıyamet günü tamamlanacak.

Demek ki, kıyamet gününe kadar ana kitaba yazma işlemi sürecek. Her şey bir bir kaydedilecek. Sebe Suresi 3üncü ayete göre evrende zerreden küçük olanlar bile Yüce Yaradan’dan gizli kalamıyor. Bu durumda bizim yaptıklarımızı ve bizden sonrakilerin bizimle ilgili düşüncelerini, bizim bizden öncekiler hakkındaki fikirlerimizi, Allah hiçbir eksiklik bırakmadan yazdırıyor.

Sebe 3: ‘İnkâr edenler, “Kıyamet bize gelmeyecektir” dediler. De ki: “Hayır, öyle değil, gaybı bilen Rabbime andolsun ki, Kıyamet size mutlaka gelecektir. Ne göklerde ve ne de yerde zerre ağırlığında bir şey bile O’ndan gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa, hepsi apaçık bir kitaptadır.’

Neml Suresi 75: “Gökte ve yerde gizli hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta (Lehvi mahfuzda) bulunmasın.”

Yukarıdaki ayetlerin bizlere öğrettiği, ana kitabın kapanmış bir kitap olmadığıdır.

Allah katındaki ana kitabın yazılmış bitmiş bir kitap olmayıp, her an değişen yani yaşayan bir kitap olduğunu ispat edercesine düşündüren diğer ayetlere bakalım.

Nahl Suresi 8: “Hem kendilerine binesiniz, hem de zinet olsun diye atları, katırları ve merkepleri yarattı. Ve şu anda bilemeyeceğiniz daha nice şeyler yaratacak.”

Ayete göre, Yüce Yaradan’ın yaratması devam ediyor ve edecek. Kâinatta olan her zerre ana kitapta yazılı ise, yeni yaratılacaklar da yazılacak demektir. Dolayısıyla ana kitap kapatılmamış, kayıtlar devam ediyor.

Enbiya Suresi 35: “Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak kötülük ve iyilikle deneyeceğiz. Hepiniz de sonunda bize döndürüleceksiniz.”

Ayet her insanın bu dünyada ölümlü olduğunu ve imtihan edileceğini net olarak belirtiyor. Demek ki bizden öncekiler gibi biz de, bizden sonra gelecekler de ölünceye kadar imtihan edileceğiz. Sonra diriltilerek karşılığını alacağız.

Eğer bir insan için en baştan karar verildiyse, imtihan niçin? İnsanlar hakkında imtihan sonunda karar verilmeyecekse, bu imtihan zulmü niçin? Allah kendi yarattığı kullarına zulmetmekten zevk alan bir yaratıcı mı?

Yüce Yaradan bu konuda Kur’an’daki birçok ayette bizleri bilgilendiriyor.

Yunus Suresi 44: “Şurası kesindir ki Allah, insanlara zerre kadar zulmetmez. Ne var ki, insanlar kendi kendilerine zulmedip duruyorlar.”

Peki, Allah insanlara zerre kadar bile zulmetmezse, bu imtihan niçin?

Enam Suresi 160: “Kim iyilik getirirse, ona o (getirdiği)nin on katı vardır. Kim kötülük getirirse, sadece onun dengiyle cezalandırılır; onlar haksızlığa uğratılmazlar.”

Demek ki imtihan, güzel işler yapana on misliyle güzellik vermek, ama kötü işler yapana sadece misliyle ceza vermek için yapılıyor. Yüce Yaradan insanlara zulmetmediğini daha birçok ayetiyle de gözler önüne seriyor. İyiliğe on misli fazlası güzellikle karşılık veriyor. Kötülük yapana ise yaptığı kadar ceza veriyor.

Acaba imtihan sonuçları sadece ahiret hayatında mı değerlendiriliyor? Bu dünya hayatında da karşılığı veriliyor mu?

Al-i İmran Suresi 165: “(Bedir’de düşmanı) iki katına uğrattığınız bir musibet (Uhud’da) size çarpınca mı: “Bu nereden” dediniz? De ki: “Bu başınıza gelen kendinizdendir”. Şüphesiz Allah her şeye kâdirdir.”

Bedir Savaşında Yüce Yaradan’ın yardımıyla, üç katı düşmana galip gelinmişti. Bu destek Uhud Savaşı sırasında Müslümanları gevşekliğe sevk etti. Yendikleri savaştan yenik çıktılar. Hunenyn Savaşı sırasında da benzer durumlar oldu. Demek ki Allah, bizlerin davranışlarına göre fiilini oluşturuyor. Bizler, Yüce Yaradan’ın yaptığı desteğe güvenerek gevşeklik yapar veya Allah’ın istemediklerini yaparsak (ganimetten haksız pay, kibirlenme vb.) bizden desteğini hemen çekebiliyor.

İşte Kendisinin rızası için savaşan Müslümanlara Allah’ın yaptığı bu uygulama, ana kitabın bu bölümünün yeniden yazıldığını gösterir.

Demek ki Allah’ın insanlara bu karşılıkları verebilmesi, imtihan sonucuna göre fiillerini oluşturması ile gerçekleşiyor. Eğer Yüce Yaradan fiillerini bizim davranışlarımıza göre oluşturacaksa ve ana kitaba her şey yazılıyorsa, yeni oluşturduğu fiillerini de yazdırması gerekir. Bu durumda, din adamlarınca Levh-i Mahfuz’da olduğu söylenen ana kitabın yazılıp bitmiş olması düşünülemez. İmtihan sonuçlarına göre her an yeni eklemeler yapılması gerekir.

Sonuç olarak, Allah’ın bahsettiği ana kitap, yazılmış ve kapanmış bir kitap değildir. Her an yeni yaratılan fiillerin yazıldığı ve yazılmaya devam edeceği yaşayan bir kitaptır. Dolayısıyla yeni fiiller bizim davranışlarımıza göre belirlenir ve yazılır.

Allah’ım, imtihanda başarılı olabilmemiz için, irade gücümüzü artır.

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | ALLAH NEZDİNDEKİ ANA KİTAP için yorumlar kapalı

DARÜL HARP

DARÜL HARP ANLAYIŞI VE TERÖRİZM

(Bu yazı Aralık 2013 tarihinde bu sitede yayınlanmıştı. Silindiğinden iki cümle ekleyerek aynen yayınlıyoruz.)

Darül Harp, Müslüman olmayanların yönetiminde ve Müslümanlara ibadetlerini yaptırmayan, baskı yapılan ülke, yer demektir. Günümüz dünyasında küçük ölçekli birkaç yer hariç böyle bir ülke mevcut değildir. Zaten Müslüman her ortamda inandıklarını yaşamaya çalışmakla yükümlüdür.

Buna rağmen bilhassa 1970’lerin başlarından itibaren bazı guruplar Türkiye için darül harp demişlerdir. Hattâ bu söylemde öyle ileri gidenler olmuştur ki, bazı tarikatlar kendileri dışındaki tarikatların mensuplarını bile Müslüman olarak görmemişler, onların mallarını ve canlarını gasp etmeyi kendilerine helal kabul etmişlerdir. Böylece halkı kandırarak kendileri zenginlemişlerdir.

Bir süre sonra kendileri iktidar olduklarında, biz iktidarız ama muktedir değiliz diyerek darül harp uygulamalarını sürdürmüşlerdir. Her tarafı sindirip muktedir olduklarında ise, kendi gurupları içerisinde kendileri ile tamamen aynı düşünmeyenleri darül harp kapsamına almışlardır.

Hindistan’ın en önemli önderi Mahatma Gandi şöyle demiştir: “İnandığı gibi yaşamayanlar bir müddet sonra yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar. Daha sonraki aşama ise, günahların helâlmiş gibi görülmeye başlamasıdır. Bu durum insanların onlara olan nefretini daha da artırır.”

Hayatının büyük bölümü maddi sıkıntılar içerisinde geçmiş büyük Rus yazar Dostoyevski, hayatının hiçbir döneminde sıkıntılarından şikâyet etmedi. Evinin duvarında şu sözler asılıydı: “Bu evde makam, şan, şöhret, para geçerli değildir.”

Nisa Suresi 94. Ayet: “…….size İslâm selamı veren kimseye -dünya hayatının geçici metaına göz dikerek- ‘Sen mümin değilsin” demeyin’……”

Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.): “Vallahi, hakkını yediğiniz, bir Hıristiyan da olsa, bir Yahudi de olsa, bir dinsiz de olsa hatta bir zalim de olsa onun rızasını almadığınız sürece Allah sizden razı olmaz.” Diyerek darül harp diye bir anlayış olamayacağını net ifade etmiştir.

Bakara Suresi 217. Ayet: “….Ve fitne adam öldürmekten daha büyük günahtır…..”

Darül harp diyenler neden böyle bir yola başvuruyorlar? Hem de yeterince dini bilgileri olduğu halde. Demek ki, bilmek yetmiyor. Nefse hâkim olmak gerekiyor. Nefse hâkim olabilmek için Gautama Buddha’nın en büyük ve en yüce enerji dediği “kendisiyle barışıklık” ilkesine sahip olmak gerekiyor. Ancak o zaman Buddha’nın deyimiyle insan, inandığı ahlâkından taviz vermez, yılgınlığa ve ümitsizliğe düşmez.

Polonya doğumlu olup 20 yaşından sonra Fransa’da yaşayan Madam Curie gibi, her türlü sıkıntılarına rağmen bilimsel buluşlarının patentini almasını isteyenlere söylediği şu sözleri ancak gerçekten inananlar söyleyebilir: “Bunlar benim insanlık adına yaptığım buluşlardır. Hastalık tedavisinde kullanılan bir maddeden zengin olmayı kabul edemem. Bu benim manevi şahsiyetimi zedeler.”

Hemen her milletin böyle örnekleri vardır. Zaten böyle güzel insanlar olmasaydı, dünya yaşanır olmazdı. Darül harp uydurmasını yapanlar insanlara dünyayı dar ederlerdi. Çünkü onlarla teröristlerin hiçbir farkları yoktur.

Teröristler, kendi amaçlarına ulaşmak için her yol mübah diyerek her türlü yanlış işlere bulaşabilirler. Darül harp anlayışındakiler de, teröristler de, pisliğe batmaya başlayınca kurtulmak için uğraşsalar bile, çırpındıkça batarlar. Yalandan yine yalan söyleyerek kurtulmaya çalışan her insanın sonu her iki dünyada da hüsrandır.

Mahatma Gandi, tamamen barışçı yöntemlerle nüfusu en kalabalık olan Hindistan’ı bağımsızlığına kavuşturdu. Sonrasında ülkede genel anlamda huzur oldu. Muhammed Ali Cinnah da Gandi ile kısmen benzer yöntemlerle Pakistan’ın bağımsız olmasını sağladı.

Ama terör uygulayarak, insanları öldürerek ülkelerini bağımsızlığa kavuşturanlar çok azdır. Onlarca yıl terör yoluyla mücadele edip başaramayanlara örnek ise çoktur. Zaten bağımsızlık mücadelesi terörle değil, karşı tarafla savaşarak yapılır. Bu mücadeleyi başaranlar ancak birden fazla büyük devletin kendilerini ciddiyetle desteklemesi sayesinde sonuç almışlardır. Veya sömürgeci ülkelerin gelişen dünya şartlarını dikkate alarak geri çekilmeleri sayesinde yönetime gelmişlerdir.

Teröristlerin sonuç aldığı ülkelerde de sular hiç durulmamıştır. Çünkü teröristler güya bağımsızlık mücadelesi verirken bir taraftan kendi insanlarını da hem ezmişler hem de öldürmüşlerdir. Böylece hem kendi insanları hem de karşı durdukları insanlarla aralarına kan girmiştir.

Dolayısıyla terörle yaşayan bölgelerin “kan davaları” hiç bitmemiştir. Terörist gurupların yönetime geldikleri ülkede yaşayanlar neredeyse huzur yüzü görmemişlerdir.

Bu tarihi gerçeklere rağmen teröristlerin öncülerinin bazıları, tıpkı darül harp anlayışındakiler gibi, kendi menfaatlerinin doğrultusunda halkı kandırarak sömürmeye devam etmişlerdir.

Araf Suresi 30:” Bir kısmına hidayet buyurdu, bir kısmına da sapıklık hak oldu; çünkü bunlar Allah’ı bırakıp şeytanı dost edindiler. Bir de kendilerinin doğru yolda olduklarını zannederler.”

Bu ayetten de anlaşılıyor ki, böyleleri yanlışlarına devam edeceklerdir. Hem de kendilerinin doğru yolda olduklarını savunarak.

Ama er ya da geç aklıselim ve ilkeler galip gelecektir. Çünkü Yüce Yaradan, Kuran’ı Kerim’inde şöyle taahhüt etmektedir. Yunus Suresi 81. Ayet: “Allah bozguncuların işlerini düzeltmez.” Ve Yusuf suresi 52. Ayet: “Allah hainlerin hilesini başarıya ulaştırmaz.”

Fakat Allah’ın taahhütlerini gerçekleştirmesi için bizlerin kendimizi düzeltmemizi ve vicdanlarımızı hesaba çekmemizi beklemesi ihtimali kuvvetlidir. Çünkü Hz. Muhammed’in(s.a.v.) bize aktardığına ve Kur’an’a göre Allah “Kullarının kendiliğinden Allah’a yaklaşmaları halinde, Kendisinin onları seveceğini ve sonsuz rahmetiyle yardım edeceğini söylemektedir.” Ayetlerde daha önce şunları yapmış kullarımın bana gelmelerini yasakladım diye bir ibare yoktur. Allah’ın kapısı, ne hata yaparsa yapsın, tövbe edip düzelen her insana açıktır.

Genel kategorisine gönderildi | DARÜL HARP için yorumlar kapalı

ALLAH’IN GÖSTERGESİ İKİ İNSAN

HZ. MUHAMMED’İN (s.a.v.) HAYATINDA, ALLAH’IN GÖSTERGESİ İKİ İNSAN,

EBU TALİP VE HATİCE

 

Duha Suresinin ayetleri Allah’ın, Hz. Muhammed’i seçtikten sonra nasıl koruduğunu anlatır. İlk gelen vahyin bir süre kesilmesinden sonra muhtemelen, ilk beş ayeti inmiştir. Vahiylerdeki kesinti Peygamberimizi tarifsiz iç sıkıntılara gark etmiştir. Bazen şüpheye düşmüş ve kendinin efsunlanmış olduğunu düşünmeye başlamıştır. Vahiy almaya layık olmadığı ve terk edildiği vehmine kapılmıştır. Bu sebeple Yüce Yaradan bir süre sonra, Hz. Peygamberi rahatlatacak ayetler indirmiştir. 3 üncü ayette “Rabbin, seni terk etmedi, darılmadı” diyerek yüreğine su sermiştir.

4: “Muhakkak ki geleceğin (ahiret) senin için dünyadan daha hayırlıdır.”

5: “Şüphesiz, Rabbin sana verecek ve sen de hoşnut olacaksın.” diyerek Hz. Muhammed’in, geleceğine güvenle bakmasını sağlamıştır.

Surenin diğer ayetleri muhtemelen Hz. Peygamberin yetim birine ters davranması üzerine bizlere örnek olması açısından inmiştir. “Sakın yetimi hor görme” yine “Sakın el açıp isteyeni azarlama” denilerek bu yanlış tavrı düzeltilmiştir.

Yüce Yaradan bu öğütleri verirken Hz. Muhammed’e, geçmişte nasıl yardım ettiğini hatırlatmıştır. İşte bu hatırlatma bizlere Hz. Peygamberin hayatı hakkında bilgi vermektedir.

6: “Seni yetim bulup da barındırmadı mı?”

7: “Seni yol bilmez bulup da yola iletmedi mi?”

8: “Seni fakir bulup da zengin etmedi mi?”

Hz. Muhammed, daha doğmadan babasını kaybetmişti. Ailesi fakir olduğundan sütanne bulmakta zorlandılar. Altı yaşında annesini kaybedince bakımını dedesi üstlenmişti. Dedesi de, o 8 yaşında iken vefat etti. Fakat dedesi Abdulmuttalip, ölüm döşeğinde iken küçük Muhammed’i, kendi oğlu olan Ebu Talip’e emanet eti. Küçük Muhammed’in amcası da olan Ebu Talip bu emanete çok sıkı sahip çıktı. Muhammed’i öz çocuğu bildi. Bakımı dâhil her şeyini üstlendi.

Hz. Muhammed’e peygamberlik geldikten sonra, Kureyşlilerin baskılarına karşı onu ölümüne korudu. Ebu Talip, Hz. Muhammed’in getirdiğine inanmamasına rağmen, ona karşı mücadele edenleri engelledi. Eğer böyle davranmasaydı, Hz. Muhammed’in bir diğer amcası olan Ebu Leheb, Hz. Muhammed’i kendi elleriyle öldürmeye kalkışabilirdi.

Bu açıdan bakılınca Ebu Talip, Allah’ın, Hz. Muhammed’i koruduğunun göstergelerinden birisidir. Böylece ayetteki “Seni yetim bulup barındırmadı mı?” sözünü Yüce Yaradan, ağırlıklı olarak Ebu Talip’in eliyle gerçekleştirmiş oldu.

  1. ayetteki “Seni yol bilmez bulup da (doğru) yola iletmedi mi?” sözünü Allah’ın nasıl gerçekleştirdiğine dair anlatılan çok olay var. Ancak yazımızın konusu olmadığından bahsetmeyeceğiz.
  2. ayet: “Seni fakir bulup da zengin etmedi mi?” demektedir. Peygamberimiz Hz. Hatice ile evlenene kadar dürüst, namuslu, güvenilir ve ticarete kafası çalışan insan olarak bilinirdi. Ama kendisi zengin değildi. Bu durumu Hz. Hatice’nin arkadaşı Nufeyse’nin sorusuna verdiği cevaptan da anlamak mümkün. Nufeyse’nin “Hz. Hatice ile evlenmeyi düşünür müsün?” sorusuna, “düşündüğü, ama maddi konumundan dolayı böyle bir izdivacı tasavvur etmediği” şeklinde cevap vermiştir.

Demek ki Hz. Hatice’yi beğeniyordu, ama kadın Mekke’nin en büyük kervanlarından birine sahip, kendisi ise fakir olduğundan teşebbüs edememişti. Hz. Hatice gerçekten çok zengin idi. Hz. Hatice ile evlenmesi neticesinde Hz. Muhammed de zengin insanlar arasına girmiş oldu. Bu zenginlik, İslâmiyet’i yayarken fakir Müslümanları korumak için çok işe yaramıştır.

Ancak Hz. Hatice’nin faydası bununla kalmamıştır. Asıl desteğini, Hz. Muhammed’e peygamberliğin gelmesinden sonra manevi alanda yapmıştır. Nitekim ilk vahyi alan Hz. Muhammed korku ile evine gelmişti. Çünkü Hira mağarasında ne olduğunu tam anlayamamıştı. Başına gelenlerden büyük bir kuşku duymuştu. Sarsılmıştı.

Hz. Hatice onu sevgiyle bağrına basarak, kendisine sahip olduğu güzel vasıfları hatırlatır. Ona şöyle der: “Korkacak bir şey yok. Dinlen ve sakinleş. Tanrı sana hiçbir utancı reva görmez. Çünkü sen kandaşlarına karşı naziksin, doğru sözlüsün, ihtiyaç sahiplerinin yanındasın, misafirlerine karşı cömertsin ve her haklı davanın arkasındasın.”

Hz. Muhammed’in vahiydeki kesintinin yaşandığı dönemi atlatabilmesinin iki temel sebebi vardır. Birincisi, en sıkıntıya düştüğü anlarda Allah’ın karşısına çıkardığı doğrudan işaretlerdir. İkincisi, Hz. Hatice’nin manevi desteğidir.

Vahiylerin bir daha kesilmemek üzere tekrar başlamasından sonra bir süre ruhani yolu sadece ikisi takip etmiştir. Allah’ın çağrısına, tabiri caizse birlikte cevap vermişlerdir. Hz. Hatice İslâm’ı ilk kabul eden kişidir. Hz. Peygamber’in Mekke’de geçen 13 yılının on yılında şaşmaz ve sarsılmaz bir sadakatle onun yanında olmuştur. Madden ve manen her türlü desteği vermiştir. Aileye uygulanan ekonomik ambargoya ve dışlanmaya birlikte göğüs germişlerdir.

Peygamberliğin başlangıç dönemleri her peygamber için çok zor geçmiştir. Çünkü Yüce Yaradan peygamberlerini hep sınava tabi tutmuştur. Bu zorlu imtihan sırasında peygamberler, iç dünyalarında zaman zaman büyük sıkıntılar yaşamıştır.

Nitekim Kur’an’dan anladığımıza göre Hz. İbrahim’de bu zorlu sınavdan geçmiştir. Allah’ın verdiği emre uyarak eşi Hacer ile daha bebek olan oğlu İsmail’i ıssız, susuz bir bölgede kendi başlarına bırakmıştır. Burada Hz. Hacer’in “böyle yapmanı senden Allah mı istedi?” sorusuna “evet” cevabını aldıktan sonra gösterdiği tevekkül, metanet her türlü övgüye layıktır. Hz. Hatice’nin tavrı da böyle bir şeydir.

Hz. Hacer’in bu anlayışı ve Hz. İsmail’in kurban edilmek istenilmesine karşı sergilediği tavrı aslında, Hz. İbrahim’in imtihanında Allah’ın varlığının işaretleridir. Benzer şekilde Hz. Hatice de, Hz. Muhammed’in sınavında Allah’ın varlığının bir işaretidir.

Hz. Muhammed’e evlenme teklifini kendisinin yapması, onun kararlı, güçlü bir insan olduğunu gösterir. Hz. Muhammed ile evlendikten sonraki davranışlarıyla, ağırbaşlı ve saygın bir kadın olduğunu göstermiştir. Hz. Muhammed’e peygamberlik geldikten sonraki davranışlarıyla, sadık, güvenilir ve duyarlı bir eş olduğunu, ayrıca samimi ve dindar bir Müslüman olduğunu göstermiştir.

Allah Hz. Hatice’yi, Peygamberine olan sevgisinin ve cömertliğinin işaretlerinden birisi olarak, geleneklere uymayan yöntemlerle onun karşısına çıkarmıştı. Tıpkı amcası ve dünürü olan Ebu Leheb’in karşısına yine amcası Ebu Talip’i çıkardığı gibi.

Allah’ın son peygamberinin karşısına çıkardığı işaretler, elbette sadece bunlar değildir. Ebu Bekir’de bu yapıda bir insandır. Görülüyor ki Allah, yaşadığı zor hayata sabreden peygamberine hep yardımcı olmuştur.

İnşirah Suresi:

  1. (Ey Muhammed!) Senin göğsünü açıp genişletmedik mi?

2,3. Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı?

  1. Senin şanını yükseltmedik mi?
  2. Şüphesiz zorlukla beraber bir kolaylık vardır.
  3. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık vardır.

Surenin ayetleri Hz. Muhammed’in zor bir yaşamının olduğunu ve Allah’ın yardımlarını gösterir.  5 ve 6ıncı ayetlerde aynı şeyin tekrarlanması, sabırla ve Allah rızası için mücadele edilen her zorluğun sonunda, bir kolaylık olduğunu gösterir.

Kur’an’dan anladığımız kadarıyla, Yüce Yaradan bu yardımları hem melekleri aracılığıyla hem de bazı insanlar aracılığıyla yapmaktadır.

Allah’ım, Senin istediğin yola giren, Senin rızanı kazanmak için hak ve adaletle mücadele eden güzel kullarına, lütfunla her yönden yardımcı ol Allah’ım, yardımcı ol Allah’ım, yardımcı ol Allah’ım.

Genel kategorisine gönderildi | ALLAH’IN GÖSTERGESİ İKİ İNSAN için yorumlar kapalı