HAKK’IN YANSIMASI

HAKK’IN YANSIMASI

 

Bu sitede yayınladığımız “İnsanların varlık Sebepleri Üzerine Düşünceler” başlıklı yazımızda, “biz neyiz?” sorusunun cevabı olarak, “biz yeryüzünde Allah’ın halifesi (vekil yönetici anlamında) ve Hakk’ın yansımasıyız” demiştik.

Bilindiği gibi Hak, Allah anlamında kullanılmaktadır. Dolayısıyla, “insanlar, Allah’ın yansımasıdır” anlamındadır. Bu konuda İslâm mutasavvıfları, felsefecileri ve diğer âlimler çok fazla eserler vermişler, açıklamalar yapmışlardır. Ancak yapılan açıklamaların birçoğu, halkın anlayabileceği bir yapıda olmadığından, insanların bu konudaki düşünceleri, aynı gurup içerisinde bile, birbirinden ciddi farklar gösterebilmektedir.

 Birbirinden farklı düşünen âlimlerin söylediklerini karşılaştırmak ve gerçeği anlamak ise, gerçekten güçtür. Günümüzde Mevlana’yı, Şems’i, İbn Arabi’yi, İmam Gazali’yi, İbn Rüşd’ü tam olarak anladım diyen insan bulmak çok zor.

Geçenlerde, Mevlana’yı 15 yıldır çalışan Farsça uzmanı biriyle karşılaştım. Mevlana’nın düşünce hayatı üzerine konuşma yapacaktı. Ama daha çok hayatını ve hakkındaki menkıbeleri anlattı. “Düşünceleri nelerdir?” diye sorulunca, “o bir okyanus, öyle kolay anlaşılmaz ve anlatılamaz” diye cevapladı. Belki bu durumun bir sebebi, Mevlana’nın şu sözüdür: “Sen ne kadar bilirsen bil, söylediklerin, karşındakinin anlayabildiği kadardır”.

Birçok âlim insanın hayatını okuyunca, birbirinden çok farklı düşünce devreleri olduğunu görüyoruz. Bundan da anlaşılıyor ki, muhtemelen bu âlimlerin kafaları karışık. Dolayısıyla kendileri de, tam olarak ne demek istediklerini bilemediklerinden anlatımları anlaşılmaz olabiliyor. Bu âlimler çoğu, bir konuda açıklayıcı bir bilgi veremeyince, “benim söylediklerimi anlamak için ‘aşk’ ile yanmak gerekiyor” demektedirler.

Durum böyle olunca, İbn Arabi’yi övmeye çalışan bir TV dizisinde, övmeye çalıştıkları Arabi’yi, medyum durumuna düşürdüler. Hâlbuki Arabi, beğenelim beğenmeyelim, insanların İslâm’la ilgili çok fazla sorusuna cevap verebilmiş bir âlimdir. Birçok cevabıyla ilgili olarak selefi de yoktur.

İbn Arabi, İmam Gazali, Hallac-ı Mansur gibi niceleri, sahip oldukları bu ilmin Allah tarafından kendilerine kapıların açılmasıyla oluştuğunu söylemişlerdir. Bu durumu kitaplarına yazmayan niceleri de, yazanları eleştirirken kendileri çevrelerine aynı şeyi anlatmışlardır. Bu hususta biz aksini iddia edemeyiz. Allah ile kendi aralarındaki bir konudur. Fakat biz bu âlimlerin açıklamalarında nasıl bir düşünme yöntemi kullandıklarına bakarak, onların anlattıkları hakkında fikir yürütebiliriz.

Yazının başlığındaki konumuzla ilgili olarak, İbn Arabi’nin “vahdet-i vücud” fikirlerine temel teşkil eden hadis ve ayetler şunlar. Ayet, Bakara Suresi 31: “Allah Âdem’e bütün esmayı öğretti” ayetidir. Biz bu sitedeki “Allah’ın Öğrettiği Esma” adlı yazımızda “esma” kelimesi ile kastedilmek istenilenin neler olabileceğini anlatmış ve gelenekçilerden farklı bir fikir belirtmiştik. Düşüncelerimizi, Kur’an’ın bütününde verilmek istenilenden anlayabildiğimiz kadarıyla aktarmıştık.

Yine de sadece bu ayete bakarak, “vahdet-i vücud” anlayışına ulaşılamaz. Nitekim İbn Arabi’de, aşağıdaki hadis olmadan bu düşüncelerini oluşturamamıştır. Hadis şöyledir: “Allah, Âdem’i kendi suretinde yarattı.”

Sufi anlayışa göre suret, bir şeyin dış görünüşüdür. Mânâ, bir şeyin görünmez hakikati, manevi özüdür. Bu anlayışa göre, ‘Allah insanı kendi suretinde yarattı’ demek, insanın mânâsının, Allah’ın hem zatına hem de sıfatına delâlet etmesidir.

İbn Arabi’ye göre, Allah’ın Âdem’e “bütün esmayı” öğretmesi, Allah’ın Âdem’e, kendisinin ve yaratılmışların bütün isimlerini öğretmesidir. Yani Âdem’in öğrendiği “mânâ” Allah’tır ve Âdem’in bilgisi bu mânânın “suretidir”.

Arabi’nin açıklamalarından da anlaşılacağı gibi, eğer, gerçek olduğu çok şüpheli olan bir hadis olmasa, düşünce sistematiği kurulamayacak. Diğer taraftan “esma”, sadece isimler değildir. Dolayısıyla İbn Arabi’nin ikinci yanılgısı, ayetin yorumundaki hatadan gelmektedir.

Konuyu daha net kavramak için, “Allah’ın Öğrettiği Esma’ adlı yazımızdan bir paragrafı aşağıya aldık. Alıntımızı kısa bulanlar, ilgili yazımızın tamamını aynı siteden okuyabilir.

“Sonuç olarak ‘esma’ sözünün tek anlamı, eşyaların isimleri değildir. Allah, Kendisinin ve yarattıklarının isimlerinden Hz. Âdem’e mutlaka bazı şeyler öğretmiştir. Ama Kur’an’a göre asıl öğrettiği şey, olayları kavrama ve karar verme, onları güzele yönlendirme kabiliyetidir. Yüce Yaradan bizlere verdiği bu özelliklerden dolayı bizleri yeryüzünün halifesi yapmıştır. Bakara 38’de bahsettiği üzere bizlere uyarıcı uyarıcılar göndererek, destek vereceğini belirtmiştir.”

Demek ki, Yüce Yaradan, insanların yeryüzündeki halifeleri olabilmeleri için onlara, Kendi zatının özelliklerinin bir kısmını ve sadece dünya için yetecek miktarda vermiştir. İnsanlara beş duyu vermiştir. İnsan iştir, görür, duyar, hisseder, tat ve koku alır. Ancak bu özelliklerimiz çok sınırlıdır. Hattâ çoğu hayvanlara göre daha düşük kapasitededir.

Allah insanlara iş görme ve çekip çevirme özelliği vermiştir. Bunlar insanı güç sahibi yapar. İnsana verdiği konuşma özelliği ile arzu eden insanlar, aralarında kolayca anlaşabilir, bilgileri aktarabilirler. İradesi sayesinde, karar verme özelliğine sahiptir. Vicdan sayesinde, merhametli ve adaletli davranma yetisine sahiptir. Allah insanlara akıl ve düşünme kabiliyeti vererek, ihtiyaçlarımız için yeni şeyle r oluşturabilmemize, sorunları çözebilmemize imkân sağlamıştır.

Allah’ın insanlara verdiği bütün özellikler, Yüce Yaradan’ın sıfatları yanında okyanusta bir damladır. Buna rağmen insanlara verdiği özelliklerin hepsi, Allah’ın sahip olduklarının küçük bir kopyasıdır.

O halde “Hakk’ın yansıması”, Allah’ın zatının özelliklerinden az bir bölümünün, insanlara yetecek miktarda verilmesi anlamına gelmektedir. Hâlbuki “Enel Hak” veya “Allah’ın oğlu” sözü, Allah’ın ve insanların bütün özelliklerinin birebir örtüşmesi durumunda söylenebilir.

Sosyal kategorisine gönderildi | HAKK’IN YANSIMASI için yorumlar kapalı

RAHMET YAĞMURU

YAĞMURUN ÖRNEKLİĞİ

 

Sonuçları itibarıyla iki çeşit yağmur vardır. Biri bardaktan boşanırcasına yağar. Sonunda seller oluşur. Selin büyüklüğüne göre insanlara zararı da büyük olur. Önüne geleni yıkar. Ayrım yapmaz.

Diğer yağmur çeşidi, yavaş yavaş yağar. Toprağa, ziraata dolayısıyla insanlara faydalı olur. Böyle yağan yağmura halk dilinde “rahmet” denir. Yağmurun rahmet olabilmesi için usul usul ve tabiri caizse sicim gibi, siğim siğim yağar. Yani sabırla yağar.

Biriktirdiği suyunu saatlerce sabırla usul usul boşaltmak kolay değildir. Gerçekten büyük sabır ister. Eğer yağmur sabırla yağarsa, seller oluşmaz. Seller oluşmayınca bırakın başka tahribat yapmayı, en bereketli toprakları nehirlere, göllere, denizlere alıp götürmez.

Sabırla yağan ve adına rahmet dediğimiz bu yağmurun bir kısmı toprağın üzerinde birikir. Kurumuş topraklara, pörsümüş yapraklara hayat verir. Rahmet denilen yağmurun bir kısmı, toprağın derinliklerine doğru gider. Böylece ileride ölmeye yüz tutan toprağa tekrar can verir.

Biz de insanlara faydalı olmak istiyorsak, rahmet dediğimiz yağmur gibi olmalıyız. Ama böyle yağmur olmak zordur. Önce her taraftan su biriktirmek gerekir. Yani önce derya olmak için gayret gerekir. Derya olmak için üstün gayret gerekir. Çalışmak gerekir. Çalışmak da yetmez.

Derya olmak da yetmez. Deryalığını nasıl faydalı hale getireceğini araştıracaksın. İnsanlara yeterince faydalı olmak için, insanların üzerine yağmur olarak yağacaksın. Fakat aniden boşanan, seller oluşturan yağmur gibi olmayacaksın. Rahmet yağmuru olacaksın.

Yavaş yavaş, sabırla yağacaksın. Böyle yağmak da yetmez. Rahmet olabilmek için, yağmurun miktarını ayarlayacaksın. Ne fazla yağacaksın, ne de az. Tam kararında yağacaksın ki, faydan azami olsun.

Rahmet olarak yağmak da yetmez. İhtiyacı olan yerlere, ihtiyaç duydukları kadar yağmaya devam edeceksin. Bir kere değil. İhtiyaç oranında defalarca yağacaksın. İhtiyaçları gidereceksin.

İhtiyaçları gidermen de yetmez. Yağdıklarını geri toplayıp, yine biriktireceksin. Yani kendini sürekli geliştireceksin ki, faydan sürekli olsun.

Rahmet yağmuru mu olmak istersin, yoksa rahmet bekleyen mi olmak istersin. Önce buna karar vereceksin. Yağmur bekleyen olmayı tercih etmek emek gerektirmez. Kolaydır. Ama tercihin buysa, zamanında yağmur yağmayınca, yağmur duasına çıkmayı, hüzün ve endişe içerisinde beklemeyi göze alacaksın. Çünkü artık hep başkalarına bağlı olacaksın.

Allah’ım, bizlerin rahmet yağmuru olabilmemiz için bizlere yol göster, mücadele azmi ver, ilim ve hikmet ver.

Sosyal kategorisine gönderildi | RAHMET YAĞMURU için yorumlar kapalı

ALLAH’IN VERDİĞİ ÖZELLİKLER

ALLAH, İNSANLARIN HER ÖZELLİĞİNİ GENLERLE TAŞITMAMIŞTIR

 

Bu sitedeki bazı yazılarımızda, insanlığın sosyal düzeni kurabilmesi için Allah’ın bize nasıl yardım ettiğini ele almıştık.

Zuhruf 32: “Ey Muhammed! Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz taksim ettik. Birbirlerine işlerini gördürsünler diye biz onların bir kısmını diğerlerinden derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.”

Ayet gayet net açıklıyor: “Birbirlerine işlerini gördürsünler diye biz onların bir kısmını diğerlerinden derecelerle üstün kıldık.” Demek ki, eğer Yüce Yaradan hepimizi benzer özelliklerde yaratsaydı, birbirimize iş gördüremezdik. Dolayısıyla dünyada düzen diye bir şey kurulamazdı.

Ayetin sonunda özellikler açısından üstün kıldıklarını uyarıyor. ‘Diğer insanların haklarını verin. Onları koruyun. Biz daha kabiliyetliyiz diye varlıklarınızı biriktirip durmayın.’ İnsanları uyardıktan sonra, bizim için daha hayırlı olanı işaret ediyor. “Allah’ın rahmeti biriktirdiklerinizden daha hayırlıdır” diyerek mal biriktirmeye değil, Yüce Yaradan’ın rızasını kazanmaya çalışmamızın bizim için daha hayırlı olduğunu vurguluyor.

Aşağıdaki iki ayet de bu durumu teyit ederek, farklı yönlerden insanları uyarıyor. Allah’ın böyle bir uygulama yapmasının amacının bizleri denemek olduğunu açıklıyor. Deneme sırasında başarılı olana bağışlama var. Ama bencillik yapan için “Allah cezası çabuk olandır” denilerek, Yüce Yaradan’ın kurduğu düzeni bozmamamız isteniyor.

Enam 165. Sizi yeryüzünün halifeleri yapan, size verdiği şeylerde, sizi denemek için, kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur. Şüphesiz Rabbin, cezası çabuk olandır ve O, bağışlayan, esirgeyendir.

Nahl 71. Allah, rızık yönünden bir kısmınızı diğerlerinden üstün kıldı. Kendilerine bol rızık verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere vermiyorlar ki, onda eşit olsunlar. Durum böyle iken Allah’ın nimetini inkâr mı ediyorlar?

İnsanların özelliklerinin farklı olması, sosyal düzeni kurmamızı sağlıyor. Peki, bütün özelliklerimiz genlerle çocuklarımıza taşınsaydı ne olurdu? İyi bir edebiyatçının, iyi bir iş adamının, iyi bir müzisyenin, iyi bir doktorun, güzel birinin vb çocukları ana babalarının yerlerini tutarlardı.

Bu durum şu sonuçları doğururdu. Öncelikle bütün dünyada belli alanlar belli sülalelerin egemenliğine girerdi. Başka insanlar bu zinciri kırıp araya giremezdi. İkincisi, hastalıkların da tamamı genlerle geçseydi tıp bir çözüm üretemezdi. Bunların sonucu olarak da, Allah’ın imtihan sözü askıda kalırdı. Bir anlam ifade etmezdi.

Çok net görüldüğü gibi Yüce Yaradan, insanlık içerisinde mükemmel bir düzen kurulabilmesi için, her şeyi düşünmüş ve sistemini kusursuz kurmuş. Anne babadan genlerle birçok kabiliyet çocuklara geçiyor. Benzer şekilde bazı hastalıklar genlerle çocuklara taşınabiliyor. Ama kabiliyet ve hastalıkların tamamı taşınmadığı gibi, her çocukta farklı taşındığı için, kaderimiz baştan çizilmemiş oluyor.

Geleceğimizi kurmamız, yanlış bulduklarımızı değiştirebilmemiz için, mücadele etmemizin anlamı ortaya çıkıyor. Böylece insanlığın gelişimi sağlanıyor. Yüce Yaradan’ın imtihanı da, adil bir şekle bürünüyor.

Çeşitli ayetlerinde Kur’an’ın anlattığı gibi; güzellik, zenginlik, güç, kuvvet, makam, kabiliyet, Allah’ın bir hikmeti olarak, nesillerdir insanlar arasında elden ele dolaşıyor. Böylece insanlar, gerçek anlamda imtihan ediliyor.

Unutmayalım ki, kendimizde gördüğümüz özellikler, Yüce Yaradan’ın bizlere bağışladıklarıdır. Varlıklarımız bizim kendi başarımız değildir. Eğer Allah, bize verdiği özelliklerden sadece hafıza kabiliyetimizi alsa, diğer bütün özelliklerimizi devam ettirse, ne yapabilirdik?

Allah’ım, Senin bizlere verdiğin kabiliyet ve imkânları, Senin rızanı kazanma yolunda kullanabilmemiz için, irade gücümüzü artır.

Dini kategorisine gönderildi | ALLAH’IN VERDİĞİ ÖZELLİKLER için yorumlar kapalı

İSLÂM’DA BEŞ TİP İNSAN VARDIR

İSLÂM ÂLİMLERİ İNSANLARI, İNANÇLARINA GÖRE BEŞE AYIRIR

 

Bunlar; münkir, müşrik, münafık, mürai ve Mümin’dir. Bu tasnif, hepsi aynı kelimelerle olmamasına rağmen, tanımlar olarak kaynağını Kur’an’dan almaktadır.

Münkir, inkâr eden demektir. Yani İslâm’a göre bunlar, Allah’ın varlığını kabul etmez. Doğrudan inkâr eder. Aslında Yüce Yaradan’ın verdiği akıl, irade ve vicdanı kullanan hiçbir insan, yaratıcıyı ret etmez. Başkalarına karşı öyle görünebilir, ama kendisi ile başbaşa kaldığında kabul eder.

Müşrik, Allah’a şirk koşan demektir. Bunlar tek tanrıya değil, birden çok tanrıya inanırlar. Hz. Muhammed (s.a.v.) dönemindeki Mekkelilerin çoğunluğunun konumu böyle idi. O dönemde Kâbe’de çok sayıda tanrının simgesi vardı. Bu tanrıların en önemlisi ve en büyüğünün adına ‘Allah’ diyorlardı.

Nitekim Hudeybiye anlaşmasında çıkan bir tartışma, bize bu konuda fikir vermektedir. Anlaşma maddeleri karara bağlanınca Hz. Peygamber bunları amcasının oğlu Hz. Ali’den kayda geçirmesini istedi. Hz. Ali metne yazmaya “Bismillahirrahmanirrahim” yani “esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla” diye başladı. Kureyş elçisi Süheyl bin Amr itiraz etti ve yerine “Bismike Allahümme” yani isminle ey Allah’ım diye yazılmasını istedi. Çünkü bütün Arap putperestler en büyük ilahlarına böyle sesleniyorlardı. Sahabeler bu duruma sert bir şekilde karşılık verdiler. Ama Hz. Muhammed araya girip Süheyl’in dediğini yazdırdı.

Allah’a ortak koşmak konusunda, bu sitede aynı başlıkla yazdığımız bir yazıda düşüncelerimizi ifade ettik. Allah’a oğullar, eşler, sevgililer vb isnat etmek veya para ve adaletsiz gücün peşinden gitmek de, Yüce Yaradan’a ortak koşmaktır.

Münafık, ikiyüzlü, iki kimlikli demektir. Kur’an bu konuda birçok ayet ile bizleri uyarmaktadır. Bu konuda aynı sitede “Allah bizi münafıklar için uyarıyor” başlıklı yazımızda biraz daha ayrıntı verdik.

Mürai, bir işi görsünler diye yapmaktır. Kur’an, bunların gösteriş için ibadet yaptıklarından bahseder. Bütün dönemlerde en zor ayırt edilen insan tipi bunlardır. Siyaset insanlarından dinden çok bahsedenlerin, herkesin gözleri önünde ibadet etmek için gayret edenlerin büyük çoğunluğunun, mürai olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Kur’an’dan anladığımıza göre, yukarıda saydığımız dört tip insanı Allah sevmemektedir. Yarattığı her kulunu seven Yüce Yaradan, sonradan kendi iradeleriyle yanlış davrananları sevmediğini Kur’an’da sıkça ifade etmektedir.

Mümin, Allah’ın emir ve yasaklarına uyan kimsedir. Kur’an’a göre Allah’ın takdir ederek sevdiği kullarıdır. Onları Cennetlerine koyacağını taahhüt etmektedir. Kur’an, Müslüman ile Mümin arasında ayrım yapar. Müslüman, güç karşısında mecburen teslim olan demektir. Ama bunların arasından düşünen insanlar, kendilerini geliştirerek Mümin sıfatını kazanabilmektedir.

Mümin insanlar, çeşitli sebeplerle bozulabilirler. Bozulan Müminler, ya müsrif olurlar ya da mücrim. Müsrif, israf eden demektir. Zenginliğine güvenip ihtiyacının fazlasını harcayan, lüks mallar alan kimsedir. Kur’an’da “Allah israf edenleri sevmez” denilerek böyleleri uyarılmaktadır.

Mücrim, suç işlemiş demektir. Yani İslâm’a göre, Allah’ın tavsiye ve yasaklarına uymayan insandır.

Allah’ım, Senin yüce huzuruna yüz akıyla gelebilmemiz için, lütfunla bizlere yardımcı ol! Senin her şeye gücün yeter.

Dini kategorisine gönderildi | İSLÂM’DA BEŞ TİP İNSAN VARDIR için yorumlar kapalı

KUR’AN’DA ÇELİŞKİ OLUR MU?

İÇKİ KONUSUNDAKİ AYETLER BİRBİRİYLE ÇELİŞMEZ

 

Kur’an’da nesih (eskisini yürürlükten kaldırma anlamında) olduğunu öne sürenlerin verdikleri örnek konulardan birisi, içki ile ilgili ayetlerdir. İçki ve kumar konusunda dört ayrı ayet inmiştir. Nesih-mansuh fikrini savunanlar sonraki ayetlerin öncekilerin geçerliliğini ortadan kaldırdığını öne sürmektedirler.

Bu insanlar, Nisa Suresi 82inci ayeti dikkatli okusalardı böyle bir iddiada bulunamazlardı. (Nesih konusunu inşallah başka bir yazıda ayrıca inceleyeceğiz.)

Nisa 82: “Hâlâ Kur’an’ı düşünüp anlamaya çalışmıyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki bulurlardı.”

Konumuz olan içki ile ilgili ayetler iniş sırasına göre şöyledir:

Mekke’de nazil olan ayetler:

Nahl Suresi 67: “Hurma ve üzüm ağaçlarının meyvelerinden da hem içki, hem de güzel gıdalar edinirsiniz. Şüphesiz ki bunda aklını kullanan kimseler için büyük bir ibret vardır.”

Bakara 219. Ayet: “Sana hamiden (şarap) ve meysirden (piyangoya benzer fakirlere yardım için az sayıda insan arasında oynanan oyun) soruyorlar. De ki: “ O ikisinde büyük günah ve insanlara bazı yararlar vardır. Fakat onların günahı, yararından büyüktür.”

Medine’de nazil olan ayetler:

Nisa suresi 43. ayet : “Ey inananlar, sarhoş iken namaza yaklaşmayın ki ne dediğinizi bilesiniz.”

Sonra Maide Suresi 90: “Ey iman edenler! Hami (içki), meysir kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak, şeytan işi birer pisliktir. Onlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.”

91: “Şeytan, içki ve kumarla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçiyor musunuz?”

Ayetleri bir arada yazmamızın bir amacı, sizlerin de konuyu rahatça yorumlayabilmeniz içindir.

Nahl Suresi 67inci ayetle, önce bir durum tespiti yapılıyor. Hurma ve üzümün hem faydalı bir gıda olduğu, hem de onlardan sarhoşluk veren içki elde edildiği vurgulanıyor. Ayetin sonunda, bu durumun aklını kullanan kimseler için bir ibret teşkil ettiği belirtilerek, insanların düşünmeleri isteniyor.

İnsanlar kendi kendilerine bir karara varamayınca, konuyu Hz. Muhammed’e (s.a.v.) soruyorlar. Bunun üzerine Yüce Yaradan Hz. Peygamber aracılığıyla, Bakara 219uncu ayetle insanları bilgilendiriyor. Ama konuyu sadece içki olarak belirlemiyor. İçkinin yanında kumar konusunu da birlikte anlatıyor.

Hem içkinin hem de meysir denilen kumar çeşidinin insanlara bazı yararları olduğunu belirtiyor. Meysir denilen kumarın faydası, fakirlere yardım amacıyla oynanan bir oyun olmasıdır.

Hami yani şarap veya içki konusunda İslâm âlimleri farklı fikirler beyan etmişlerdir.

Ayeti tefsir edenler; günah, içki içip sarhoş olduktan sonra görülen sövmeler, kavgalar, öldürmelerdir demektedirler. Menafi (yararlar) konusunda ise tefsir farklıdır. Kurtibi’ye göre “şarabın sindirimi kolaylaştırdığı, zayıfa kuvvet verdiği, cinsel kuvveti arttırdığı vs. lezzetler verdiği söylenmiştir. Tefsircilerin çoğuna göre ise yararları, ticaret ve lezzet olabilir.

Hami (şarap) konusunda eski âlimler iki guruba ayrılmıştır. Malik, Şafii, Ahmet İbn Hanbel ve Hicazlilar gerek üzüm ve gerekse başka maddelerin suyundan elde edilen (hurma, arpa, buğday vb.) alkollü içkiye hami demiştir.

Iraklılar, yani Ebu Hanife, İbrahim Neha’i, Süfyan es-sevri, İbn ebi Leyla, Şerik ve ibn Şübrüme’ye göre üzüm suyundan yapılan alkollü içkidir. Diğerlerinden yapılana hami değil “nebiz” denir.

Bence burada herhangi bir ayrıma girmek yanlıştır. Sonuçta beyni uyuşturan içkiler hamidir. Yüce Yaradan Bakara 219 ayetinde, haminin ve fakirlere yardım amacıyla da oynansa, kumarın günah olduğunu beyan etmiştir. İçkinin de kumarın da, günahının yararlarından büyük olduğu belirtilerek, insanlar uyarılmıştır. Böylece insanlardan, yine, akıllarını kullanmaları istenilmiştir.

Medine’de inen ayetler “ey iman edenler” olarak inmiştir. Ayetlerin bir diğer özellikleri de, bizim için faydalı tavsiyeler şeklinde olmalarıdır. Dolayısıyla bu hitabın amacı, aynı zamanda Yüce Yaradan’ın bu iki ayetinde yaptığı tavsiyelere uymamızla, bizlerin iman eden kullar olmamıza vesile olmaktır.

Nisa 43üncü ayette namaz kılan insanlara seslenilmiştir. Bu sebeple “ey iman edenler” hitabı, aynı zamanda onların iman eden insanlar olduklarını gösterir. Ancak Allah Ayetinde, bu kişilerden sarhoş iken namaza yaklaşmamalarını isteyerek, iman etmenin gereğini yapmalarını vurgulamaktadır.

Maide Suresinin 90 ve 91inci ayetleri, içki içen ve içmediği zamanlarda düşünen bir insanın varacağı sonuçları anlatmaktadır. İçkili iken ne söylediğini bilemediğinden namaz kılamıyorsan, içki seni namazdan alıkoyuyor demektir. Çünkü Kur’an’a göre namaz, vaktinde yapılması gereken bir emirdir. Sonradan kazası olmaz.

İçkili iken namazda ne söylediğini bilemeyen bir kişi, arkadaşlarıyla ve çevresindekilerle konuşurken de ne söylediğini bilemez demektir. Bu durum insanın bir hiç yüzünden arkadaşlarıyla sözlü kavga etmesine sebep olabilir. Aynı şekilde kumar da arkadaşlar arasında kavgaya sebep olur. Demek ki içki ve kumar dostların arasını bozabilecek en etkin unsurlardır.

İşte Allah ayetlerinde bu durumu açıklayarak, insanlara “artık vazgeçiyor musunuz?” diye soruyor.

Görüldüğü üzere içki ve kumar konusundaki ayetler bir durum tespitidir. Allah, aslında insanların bizzat kendilerinin yaşadıkları durumu gözler önüne sererek, onların karar vermelerine yardımcı olmaya çalışmaktadır. Allah içki ve kumarın faydasının çok az zararlarının ise daha fazla olduğunu bize gösterdiği halde bize kesin emir vererek vazgeçin, içmeyin diye emir vermiyor. Kararı bize bırakıyor.

Eğer biz Yüce Yaradan’ın gösterdiği yolu izlemez, kendi bildiğimizle yürürsek, ayete göre, hem kendimize zarar vereceğiz hem de günahkâr olacağız.

Diğer taraftan ayetlerde çelişki olması için, Allah’ın bir ayetinde verdiği emri diğerinde geri almış veya hafifletmiş olması gerekir. Net bir şekilde görüldüğü gibi, ayetlerde böyle bir durum yok. Aksine birbirini tamamlayan anlatımlar var.

Ayetlerde esas olan sarhoş olunup hatalı hareket edilmesini önlemektir. “içkinin zerresi günahtır” şeklinde bir ibare yoktur. Sarhoşluk vererek insanlar arasına düşmanlık ve öfke sokması bahsedilmektedir. Zaten tefsirciler ısm (günah)’ı  “içki içilip sarhoş olduktan sonra görülen sövmeler, kavgalar ve öldürmeler” şeklinde açıklamışlardır. Demek ki sarhoş olacak kadar içip hem kendine, hem de çevreye zarar vermek günahtır.

İçkinin haram olduğunu iddia edenler tamamen hadislere dayanmaktadırlar. En can alıcı hadis “çoğu sarhoş eden şeyin azı da haramdır” sözüdür. Tırmızi bu hadisin garip olduğunu söylemiştir. Bu ve benzeri hadislerin ikinci ve üçüncü asırdaki fıkıh kurallarına benzemesi bu hadislerin sonradan geliştirildiği inancını kuvvetlendirmektedir.

Enam Suresi 151 ve 152. Ayetlerde haram kılınan şeyler tek tek açıklanır. Dokuz konu sayılır. Bunlar arasında içki yoktur. Fuhuş vardır. Bu haramların neler olduğunu bu sitede “Haram ve Helâli Allah Belirler” başlıklı yazımızda açıkladığımızdan burada bahsetmeyeceğiz.

Sonuç olarak, Allah’ın ayetlerinde bir çelişki yoktur. Dolayısıyla nesh edilen yani yürürlükten kaldırılan bir ayet de yoktur.

Allah’ım, bizlerin, Senin tavsiyelerine uyan ve emirlerini uygulayan kullarından olabilmemiz amız için, irade gücümüzü artır.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | KUR’AN’DA ÇELİŞKİ OLUR MU? için yorumlar kapalı

ALLAH NEZDİNDEKİ ANA KİTAP

ALLAH KATINDAKİ ANA KİTAP ÜZERİNE

 

Müslümanların önemli inanışlarından birisi de, Levh-i Mahfuz diye tabir edilen yerdeki ana kitapta her şeyin ezelden yazılı olduğudur. Dolayısıyla başımıza ne geleceğinin ezelden belli olduğuna inanılır. Yazgımızı değiştirmek için bizim yapacaklarımızın bir faydasının olmadığı düşünülür.

Bu konuda karar verebilmek için, Allah’ın değişmeyen tek kitabı Kur’an’a bakmak gerekir.

Hadid 22: “Yeryüzünde ve kendi nefislerinizde uğradığınız hiçbir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır.”

Muhtemelen insanlar bu ayete dayanarak her şeyin önceden yazıldığına inanıyorlar. Ayetin tercümesini dikkatli okuduğumuzda cümlenin gidişatında cümlenin zamanının düşüklüğünün olduğu görülür. Doğru zaman cümlesi kullanıldığında, tercümenin şöyle olması anlaşılması açısından daha uygundur: “… hiçbir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) yazmış olmayalım…”

O halde ayetin anlatımına göre Allah, bir fiili yaratmadan önce onu kayıt altına alıyor. Fakat ayetin sonundaki “şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır” sözü, herhalde yaratılacak fiilin kitaba yazılması işlemini tanımlamıyor. Çünkü bu yazma işini küçük bir öğrenci de yapabilir.

İnsanlara göre imkânsız, ama Allah’a göre kolay olan husus, bir fiilin yaratılmasıdır. Yaratma her insan için ayrıca olacağına göre, ana kitaba kaydetmeler devam etmektedir ve insanlık var oldukça devam edecektir.

Nitekim Yasin Suresi 12inci ayet bu uygulamayı teyit etmektedir.

Yasin 12: “Şüphesiz biz, ölüleri mutlaka diriltiriz. Onların yaptıklarını ve bıraktıkları eserlerini yazarız. Biz, her şeyi apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) bir bir kaydetmişizdir.”

Ayete göre Yüce Yaradan, ölüleri diriltiyor ki, onlara yaptıklarının karşılıklarını verebilsin. Yine ayetten anlaşıldığına göre Allah, karar vermek için, sadece o insanın dünyada yaşarken yaptıklarını yazdırmıyor. Bıraktıkları eserlerden kazandıklarını da yazdırıyor. Nitekim Al-i İmran Suresi 185inci ayete göre, ecirlerimiz kıyamet günü tamamlanacak.

Demek ki, kıyamet gününe kadar ana kitaba yazma işlemi sürecek. Her şey bir bir kaydedilecek. Sebe Suresi 3üncü ayete göre evrende zerreden küçük olanlar bile Yüce Yaradan’dan gizli kalamıyor. Bu durumda bizim yaptıklarımızı ve bizden sonrakilerin bizimle ilgili düşüncelerini, bizim bizden öncekiler hakkındaki fikirlerimizi, Allah hiçbir eksiklik bırakmadan yazdırıyor.

Sebe 3: ‘İnkâr edenler, “Kıyamet bize gelmeyecektir” dediler. De ki: “Hayır, öyle değil, gaybı bilen Rabbime andolsun ki, Kıyamet size mutlaka gelecektir. Ne göklerde ve ne de yerde zerre ağırlığında bir şey bile O’ndan gizli kalmaz. Bundan daha küçük ve daha büyük ne varsa, hepsi apaçık bir kitaptadır.’

Neml Suresi 75: “Gökte ve yerde gizli hiçbir şey yoktur ki apaçık bir kitapta (Lehvi mahfuzda) bulunmasın.”

Yukarıdaki ayetlerin bizlere öğrettiği, ana kitabın kapanmış bir kitap olmadığıdır.

Allah katındaki ana kitabın yazılmış bitmiş bir kitap olmayıp, her an değişen yani yaşayan bir kitap olduğunu ispat edercesine düşündüren diğer ayetlere bakalım.

Nahl Suresi 8: “Hem kendilerine binesiniz, hem de zinet olsun diye atları, katırları ve merkepleri yarattı. Ve şu anda bilemeyeceğiniz daha nice şeyler yaratacak.”

Ayete göre, Yüce Yaradan’ın yaratması devam ediyor ve edecek. Kâinatta olan her zerre ana kitapta yazılı ise, yeni yaratılacaklar da yazılacak demektir. Dolayısıyla ana kitap kapatılmamış, kayıtlar devam ediyor.

Enbiya Suresi 35: “Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak kötülük ve iyilikle deneyeceğiz. Hepiniz de sonunda bize döndürüleceksiniz.”

Ayet her insanın bu dünyada ölümlü olduğunu ve imtihan edileceğini net olarak belirtiyor. Demek ki bizden öncekiler gibi biz de, bizden sonra gelecekler de ölünceye kadar imtihan edileceğiz. Sonra diriltilerek karşılığını alacağız.

Eğer bir insan için en baştan karar verildiyse, imtihan niçin? İnsanlar hakkında imtihan sonunda karar verilmeyecekse, bu imtihan zulmü niçin? Allah kendi yarattığı kullarına zulmetmekten zevk alan bir yaratıcı mı?

Yüce Yaradan bu konuda Kur’an’daki birçok ayette bizleri bilgilendiriyor.

Yunus Suresi 44: “Şurası kesindir ki Allah, insanlara zerre kadar zulmetmez. Ne var ki, insanlar kendi kendilerine zulmedip duruyorlar.”

Peki, Allah insanlara zerre kadar bile zulmetmezse, bu imtihan niçin?

Enam Suresi 160: “Kim iyilik getirirse, ona o (getirdiği)nin on katı vardır. Kim kötülük getirirse, sadece onun dengiyle cezalandırılır; onlar haksızlığa uğratılmazlar.”

Demek ki imtihan, güzel işler yapana on misliyle güzellik vermek, ama kötü işler yapana sadece misliyle ceza vermek için yapılıyor. Yüce Yaradan insanlara zulmetmediğini daha birçok ayetiyle de gözler önüne seriyor. İyiliğe on misli fazlası güzellikle karşılık veriyor. Kötülük yapana ise yaptığı kadar ceza veriyor.

Acaba imtihan sonuçları sadece ahiret hayatında mı değerlendiriliyor? Bu dünya hayatında da karşılığı veriliyor mu?

Al-i İmran Suresi 165: “(Bedir’de düşmanı) iki katına uğrattığınız bir musibet (Uhud’da) size çarpınca mı: “Bu nereden” dediniz? De ki: “Bu başınıza gelen kendinizdendir”. Şüphesiz Allah her şeye kâdirdir.”

Bedir Savaşında Yüce Yaradan’ın yardımıyla, üç katı düşmana galip gelinmişti. Bu destek Uhud Savaşı sırasında Müslümanları gevşekliğe sevk etti. Yendikleri savaştan yenik çıktılar. Hunenyn Savaşı sırasında da benzer durumlar oldu. Demek ki Allah, bizlerin davranışlarına göre fiilini oluşturuyor. Bizler, Yüce Yaradan’ın yaptığı desteğe güvenerek gevşeklik yapar veya Allah’ın istemediklerini yaparsak (ganimetten haksız pay, kibirlenme vb.) bizden desteğini hemen çekebiliyor.

İşte Kendisinin rızası için savaşan Müslümanlara Allah’ın yaptığı bu uygulama, ana kitabın bu bölümünün yeniden yazıldığını gösterir.

Demek ki Allah’ın insanlara bu karşılıkları verebilmesi, imtihan sonucuna göre fiillerini oluşturması ile gerçekleşiyor. Eğer Yüce Yaradan fiillerini bizim davranışlarımıza göre oluşturacaksa ve ana kitaba her şey yazılıyorsa, yeni oluşturduğu fiillerini de yazdırması gerekir. Bu durumda, din adamlarınca Levh-i Mahfuz’da olduğu söylenen ana kitabın yazılıp bitmiş olması düşünülemez. İmtihan sonuçlarına göre her an yeni eklemeler yapılması gerekir.

Sonuç olarak, Allah’ın bahsettiği ana kitap, yazılmış ve kapanmış bir kitap değildir. Her an yeni yaratılan fiillerin yazıldığı ve yazılmaya devam edeceği yaşayan bir kitaptır. Dolayısıyla yeni fiiller bizim davranışlarımıza göre belirlenir ve yazılır.

Allah’ım, imtihanda başarılı olabilmemiz için, irade gücümüzü artır.

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | ALLAH NEZDİNDEKİ ANA KİTAP için yorumlar kapalı

DARÜL HARP

DARÜL HARP ANLAYIŞI VE TERÖRİZM

(Bu yazı Aralık 2013 tarihinde bu sitede yayınlanmıştı. Silindiğinden iki cümle ekleyerek aynen yayınlıyoruz.)

Darül Harp, Müslüman olmayanların yönetiminde ve Müslümanlara ibadetlerini yaptırmayan, baskı yapılan ülke, yer demektir. Günümüz dünyasında küçük ölçekli birkaç yer hariç böyle bir ülke mevcut değildir. Zaten Müslüman her ortamda inandıklarını yaşamaya çalışmakla yükümlüdür.

Buna rağmen bilhassa 1970’lerin başlarından itibaren bazı guruplar Türkiye için darül harp demişlerdir. Hattâ bu söylemde öyle ileri gidenler olmuştur ki, bazı tarikatlar kendileri dışındaki tarikatların mensuplarını bile Müslüman olarak görmemişler, onların mallarını ve canlarını gasp etmeyi kendilerine helal kabul etmişlerdir. Böylece halkı kandırarak kendileri zenginlemişlerdir.

Bir süre sonra kendileri iktidar olduklarında, biz iktidarız ama muktedir değiliz diyerek darül harp uygulamalarını sürdürmüşlerdir. Her tarafı sindirip muktedir olduklarında ise, kendi gurupları içerisinde kendileri ile tamamen aynı düşünmeyenleri darül harp kapsamına almışlardır.

Hindistan’ın en önemli önderi Mahatma Gandi şöyle demiştir: “İnandığı gibi yaşamayanlar bir müddet sonra yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar. Daha sonraki aşama ise, günahların helâlmiş gibi görülmeye başlamasıdır. Bu durum insanların onlara olan nefretini daha da artırır.”

Hayatının büyük bölümü maddi sıkıntılar içerisinde geçmiş büyük Rus yazar Dostoyevski, hayatının hiçbir döneminde sıkıntılarından şikâyet etmedi. Evinin duvarında şu sözler asılıydı: “Bu evde makam, şan, şöhret, para geçerli değildir.”

Nisa Suresi 94. Ayet: “…….size İslâm selamı veren kimseye -dünya hayatının geçici metaına göz dikerek- ‘Sen mümin değilsin” demeyin’……”

Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.): “Vallahi, hakkını yediğiniz, bir Hıristiyan da olsa, bir Yahudi de olsa, bir dinsiz de olsa hatta bir zalim de olsa onun rızasını almadığınız sürece Allah sizden razı olmaz.” Diyerek darül harp diye bir anlayış olamayacağını net ifade etmiştir.

Bakara Suresi 217. Ayet: “….Ve fitne adam öldürmekten daha büyük günahtır…..”

Darül harp diyenler neden böyle bir yola başvuruyorlar? Hem de yeterince dini bilgileri olduğu halde. Demek ki, bilmek yetmiyor. Nefse hâkim olmak gerekiyor. Nefse hâkim olabilmek için Gautama Buddha’nın en büyük ve en yüce enerji dediği “kendisiyle barışıklık” ilkesine sahip olmak gerekiyor. Ancak o zaman Buddha’nın deyimiyle insan, inandığı ahlâkından taviz vermez, yılgınlığa ve ümitsizliğe düşmez.

Polonya doğumlu olup 20 yaşından sonra Fransa’da yaşayan Madam Curie gibi, her türlü sıkıntılarına rağmen bilimsel buluşlarının patentini almasını isteyenlere söylediği şu sözleri ancak gerçekten inananlar söyleyebilir: “Bunlar benim insanlık adına yaptığım buluşlardır. Hastalık tedavisinde kullanılan bir maddeden zengin olmayı kabul edemem. Bu benim manevi şahsiyetimi zedeler.”

Hemen her milletin böyle örnekleri vardır. Zaten böyle güzel insanlar olmasaydı, dünya yaşanır olmazdı. Darül harp uydurmasını yapanlar insanlara dünyayı dar ederlerdi. Çünkü onlarla teröristlerin hiçbir farkları yoktur.

Teröristler, kendi amaçlarına ulaşmak için her yol mübah diyerek her türlü yanlış işlere bulaşabilirler. Darül harp anlayışındakiler de, teröristler de, pisliğe batmaya başlayınca kurtulmak için uğraşsalar bile, çırpındıkça batarlar. Yalandan yine yalan söyleyerek kurtulmaya çalışan her insanın sonu her iki dünyada da hüsrandır.

Mahatma Gandi, tamamen barışçı yöntemlerle nüfusu en kalabalık olan Hindistan’ı bağımsızlığına kavuşturdu. Sonrasında ülkede genel anlamda huzur oldu. Muhammed Ali Cinnah da Gandi ile kısmen benzer yöntemlerle Pakistan’ın bağımsız olmasını sağladı.

Ama terör uygulayarak, insanları öldürerek ülkelerini bağımsızlığa kavuşturanlar çok azdır. Onlarca yıl terör yoluyla mücadele edip başaramayanlara örnek ise çoktur. Zaten bağımsızlık mücadelesi terörle değil, karşı tarafla savaşarak yapılır. Bu mücadeleyi başaranlar ancak birden fazla büyük devletin kendilerini ciddiyetle desteklemesi sayesinde sonuç almışlardır. Veya sömürgeci ülkelerin gelişen dünya şartlarını dikkate alarak geri çekilmeleri sayesinde yönetime gelmişlerdir.

Teröristlerin sonuç aldığı ülkelerde de sular hiç durulmamıştır. Çünkü teröristler güya bağımsızlık mücadelesi verirken bir taraftan kendi insanlarını da hem ezmişler hem de öldürmüşlerdir. Böylece hem kendi insanları hem de karşı durdukları insanlarla aralarına kan girmiştir.

Dolayısıyla terörle yaşayan bölgelerin “kan davaları” hiç bitmemiştir. Terörist gurupların yönetime geldikleri ülkede yaşayanlar neredeyse huzur yüzü görmemişlerdir.

Bu tarihi gerçeklere rağmen teröristlerin öncülerinin bazıları, tıpkı darül harp anlayışındakiler gibi, kendi menfaatlerinin doğrultusunda halkı kandırarak sömürmeye devam etmişlerdir.

Araf Suresi 30:” Bir kısmına hidayet buyurdu, bir kısmına da sapıklık hak oldu; çünkü bunlar Allah’ı bırakıp şeytanı dost edindiler. Bir de kendilerinin doğru yolda olduklarını zannederler.”

Bu ayetten de anlaşılıyor ki, böyleleri yanlışlarına devam edeceklerdir. Hem de kendilerinin doğru yolda olduklarını savunarak.

Ama er ya da geç aklıselim ve ilkeler galip gelecektir. Çünkü Yüce Yaradan, Kuran’ı Kerim’inde şöyle taahhüt etmektedir. Yunus Suresi 81. Ayet: “Allah bozguncuların işlerini düzeltmez.” Ve Yusuf suresi 52. Ayet: “Allah hainlerin hilesini başarıya ulaştırmaz.”

Fakat Allah’ın taahhütlerini gerçekleştirmesi için bizlerin kendimizi düzeltmemizi ve vicdanlarımızı hesaba çekmemizi beklemesi ihtimali kuvvetlidir. Çünkü Hz. Muhammed’in(s.a.v.) bize aktardığına ve Kur’an’a göre Allah “Kullarının kendiliğinden Allah’a yaklaşmaları halinde, Kendisinin onları seveceğini ve sonsuz rahmetiyle yardım edeceğini söylemektedir.” Ayetlerde daha önce şunları yapmış kullarımın bana gelmelerini yasakladım diye bir ibare yoktur. Allah’ın kapısı, ne hata yaparsa yapsın, tövbe edip düzelen her insana açıktır.

Genel kategorisine gönderildi | DARÜL HARP için yorumlar kapalı

ALLAH’IN GÖSTERGESİ İKİ İNSAN

HZ. MUHAMMED’İN (s.a.v.) HAYATINDA, ALLAH’IN GÖSTERGESİ İKİ İNSAN,

EBU TALİP VE HATİCE

 

Duha Suresinin ayetleri Allah’ın, Hz. Muhammed’i seçtikten sonra nasıl koruduğunu anlatır. İlk gelen vahyin bir süre kesilmesinden sonra muhtemelen, ilk beş ayeti inmiştir. Vahiylerdeki kesinti Peygamberimizi tarifsiz iç sıkıntılara gark etmiştir. Bazen şüpheye düşmüş ve kendinin efsunlanmış olduğunu düşünmeye başlamıştır. Vahiy almaya layık olmadığı ve terk edildiği vehmine kapılmıştır. Bu sebeple Yüce Yaradan bir süre sonra, Hz. Peygamberi rahatlatacak ayetler indirmiştir. 3 üncü ayette “Rabbin, seni terk etmedi, darılmadı” diyerek yüreğine su sermiştir.

4: “Muhakkak ki geleceğin (ahiret) senin için dünyadan daha hayırlıdır.”

5: “Şüphesiz, Rabbin sana verecek ve sen de hoşnut olacaksın.” diyerek Hz. Muhammed’in, geleceğine güvenle bakmasını sağlamıştır.

Surenin diğer ayetleri muhtemelen Hz. Peygamberin yetim birine ters davranması üzerine bizlere örnek olması açısından inmiştir. “Sakın yetimi hor görme” yine “Sakın el açıp isteyeni azarlama” denilerek bu yanlış tavrı düzeltilmiştir.

Yüce Yaradan bu öğütleri verirken Hz. Muhammed’e, geçmişte nasıl yardım ettiğini hatırlatmıştır. İşte bu hatırlatma bizlere Hz. Peygamberin hayatı hakkında bilgi vermektedir.

6: “Seni yetim bulup da barındırmadı mı?”

7: “Seni yol bilmez bulup da yola iletmedi mi?”

8: “Seni fakir bulup da zengin etmedi mi?”

Hz. Muhammed, daha doğmadan babasını kaybetmişti. Ailesi fakir olduğundan sütanne bulmakta zorlandılar. Altı yaşında annesini kaybedince bakımını dedesi üstlenmişti. Dedesi de, o 8 yaşında iken vefat etti. Fakat dedesi Abdulmuttalip, ölüm döşeğinde iken küçük Muhammed’i, kendi oğlu olan Ebu Talip’e emanet eti. Küçük Muhammed’in amcası da olan Ebu Talip bu emanete çok sıkı sahip çıktı. Muhammed’i öz çocuğu bildi. Bakımı dâhil her şeyini üstlendi.

Hz. Muhammed’e peygamberlik geldikten sonra, Kureyşlilerin baskılarına karşı onu ölümüne korudu. Ebu Talip, Hz. Muhammed’in getirdiğine inanmamasına rağmen, ona karşı mücadele edenleri engelledi. Eğer böyle davranmasaydı, Hz. Muhammed’in bir diğer amcası olan Ebu Leheb, Hz. Muhammed’i kendi elleriyle öldürmeye kalkışabilirdi.

Bu açıdan bakılınca Ebu Talip, Allah’ın, Hz. Muhammed’i koruduğunun göstergelerinden birisidir. Böylece ayetteki “Seni yetim bulup barındırmadı mı?” sözünü Yüce Yaradan, ağırlıklı olarak Ebu Talip’in eliyle gerçekleştirmiş oldu.

  1. ayetteki “Seni yol bilmez bulup da (doğru) yola iletmedi mi?” sözünü Allah’ın nasıl gerçekleştirdiğine dair anlatılan çok olay var. Ancak yazımızın konusu olmadığından bahsetmeyeceğiz.
  2. ayet: “Seni fakir bulup da zengin etmedi mi?” demektedir. Peygamberimiz Hz. Hatice ile evlenene kadar dürüst, namuslu, güvenilir ve ticarete kafası çalışan insan olarak bilinirdi. Ama kendisi zengin değildi. Bu durumu Hz. Hatice’nin arkadaşı Nufeyse’nin sorusuna verdiği cevaptan da anlamak mümkün. Nufeyse’nin “Hz. Hatice ile evlenmeyi düşünür müsün?” sorusuna, “düşündüğü, ama maddi konumundan dolayı böyle bir izdivacı tasavvur etmediği” şeklinde cevap vermiştir.

Demek ki Hz. Hatice’yi beğeniyordu, ama kadın Mekke’nin en büyük kervanlarından birine sahip, kendisi ise fakir olduğundan teşebbüs edememişti. Hz. Hatice gerçekten çok zengin idi. Hz. Hatice ile evlenmesi neticesinde Hz. Muhammed de zengin insanlar arasına girmiş oldu. Bu zenginlik, İslâmiyet’i yayarken fakir Müslümanları korumak için çok işe yaramıştır.

Ancak Hz. Hatice’nin faydası bununla kalmamıştır. Asıl desteğini, Hz. Muhammed’e peygamberliğin gelmesinden sonra manevi alanda yapmıştır. Nitekim ilk vahyi alan Hz. Muhammed korku ile evine gelmişti. Çünkü Hira mağarasında ne olduğunu tam anlayamamıştı. Başına gelenlerden büyük bir kuşku duymuştu. Sarsılmıştı.

Hz. Hatice onu sevgiyle bağrına basarak, kendisine sahip olduğu güzel vasıfları hatırlatır. Ona şöyle der: “Korkacak bir şey yok. Dinlen ve sakinleş. Tanrı sana hiçbir utancı reva görmez. Çünkü sen kandaşlarına karşı naziksin, doğru sözlüsün, ihtiyaç sahiplerinin yanındasın, misafirlerine karşı cömertsin ve her haklı davanın arkasındasın.”

Hz. Muhammed’in vahiydeki kesintinin yaşandığı dönemi atlatabilmesinin iki temel sebebi vardır. Birincisi, en sıkıntıya düştüğü anlarda Allah’ın karşısına çıkardığı doğrudan işaretlerdir. İkincisi, Hz. Hatice’nin manevi desteğidir.

Vahiylerin bir daha kesilmemek üzere tekrar başlamasından sonra bir süre ruhani yolu sadece ikisi takip etmiştir. Allah’ın çağrısına, tabiri caizse birlikte cevap vermişlerdir. Hz. Hatice İslâm’ı ilk kabul eden kişidir. Hz. Peygamber’in Mekke’de geçen 13 yılının on yılında şaşmaz ve sarsılmaz bir sadakatle onun yanında olmuştur. Madden ve manen her türlü desteği vermiştir. Aileye uygulanan ekonomik ambargoya ve dışlanmaya birlikte göğüs germişlerdir.

Peygamberliğin başlangıç dönemleri her peygamber için çok zor geçmiştir. Çünkü Yüce Yaradan peygamberlerini hep sınava tabi tutmuştur. Bu zorlu imtihan sırasında peygamberler, iç dünyalarında zaman zaman büyük sıkıntılar yaşamıştır.

Nitekim Kur’an’dan anladığımıza göre Hz. İbrahim’de bu zorlu sınavdan geçmiştir. Allah’ın verdiği emre uyarak eşi Hacer ile daha bebek olan oğlu İsmail’i ıssız, susuz bir bölgede kendi başlarına bırakmıştır. Burada Hz. Hacer’in “böyle yapmanı senden Allah mı istedi?” sorusuna “evet” cevabını aldıktan sonra gösterdiği tevekkül, metanet her türlü övgüye layıktır. Hz. Hatice’nin tavrı da böyle bir şeydir.

Hz. Hacer’in bu anlayışı ve Hz. İsmail’in kurban edilmek istenilmesine karşı sergilediği tavrı aslında, Hz. İbrahim’in imtihanında Allah’ın varlığının işaretleridir. Benzer şekilde Hz. Hatice de, Hz. Muhammed’in sınavında Allah’ın varlığının bir işaretidir.

Hz. Muhammed’e evlenme teklifini kendisinin yapması, onun kararlı, güçlü bir insan olduğunu gösterir. Hz. Muhammed ile evlendikten sonraki davranışlarıyla, ağırbaşlı ve saygın bir kadın olduğunu göstermiştir. Hz. Muhammed’e peygamberlik geldikten sonraki davranışlarıyla, sadık, güvenilir ve duyarlı bir eş olduğunu, ayrıca samimi ve dindar bir Müslüman olduğunu göstermiştir.

Allah Hz. Hatice’yi, Peygamberine olan sevgisinin ve cömertliğinin işaretlerinden birisi olarak, geleneklere uymayan yöntemlerle onun karşısına çıkarmıştı. Tıpkı amcası ve dünürü olan Ebu Leheb’in karşısına yine amcası Ebu Talip’i çıkardığı gibi.

Allah’ın son peygamberinin karşısına çıkardığı işaretler, elbette sadece bunlar değildir. Ebu Bekir’de bu yapıda bir insandır. Görülüyor ki Allah, yaşadığı zor hayata sabreden peygamberine hep yardımcı olmuştur.

İnşirah Suresi:

  1. (Ey Muhammed!) Senin göğsünü açıp genişletmedik mi?

2,3. Belini büken yükünü üzerinden kaldırmadık mı?

  1. Senin şanını yükseltmedik mi?
  2. Şüphesiz zorlukla beraber bir kolaylık vardır.
  3. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık vardır.

Surenin ayetleri Hz. Muhammed’in zor bir yaşamının olduğunu ve Allah’ın yardımlarını gösterir.  5 ve 6ıncı ayetlerde aynı şeyin tekrarlanması, sabırla ve Allah rızası için mücadele edilen her zorluğun sonunda, bir kolaylık olduğunu gösterir.

Kur’an’dan anladığımız kadarıyla, Yüce Yaradan bu yardımları hem melekleri aracılığıyla hem de bazı insanlar aracılığıyla yapmaktadır.

Allah’ım, Senin istediğin yola giren, Senin rızanı kazanmak için hak ve adaletle mücadele eden güzel kullarına, lütfunla her yönden yardımcı ol Allah’ım, yardımcı ol Allah’ım, yardımcı ol Allah’ım.

Genel kategorisine gönderildi | ALLAH’IN GÖSTERGESİ İKİ İNSAN için yorumlar kapalı

ALLAH VE YERYÜZÜ

ALLAH’IN BİZLERİ VEKİL YÖNETİCİ KILDIĞI YERYÜZÜNE, SAHİP ÇIKALIM

(Bu yazı Ağustos 2014 tarihinde bu sitede yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz)

Daha önceki bir yazımızda aktardığımız gibi, Bakara Suresi 30. ayette Allah, insanı, yeryüzündeki Kendisinin vekil yöneticisi olarak yarattığını belirtiyor.

İsra suresi 70. ayette de, Âdem’in oğullarını ikrama mazhar kıldığını ve yarattıklarından birçoğunun üzerine geçirdiğini aktarıyor.

Demek ki Allah insanları, melekler vb. birçok yarattığından üstün kılmış. Fakat bütün yarattıklarından üstün kılmamış.

Ayetlere bakılınca Evrende, insanın dışında başka şuurlu varlıklar da var.

Al-i İmran 83. Ayet: “Daha Allah’ın dininden başkasını mı arıyorlar? Hâlbuki göklerde ve yerde kim varsa hepsi ister istemez O’na teslim olmuştur, hep döndürülüp O’na götürülecektir.”

Yukarıdaki ayetin benzerlerinde hep gökler diyerek çoğul, yer diyerek tekil bahsedilir. Böyle ayetlerin çoğunda göklerdeki ve yerdeki varlıklardan bahsedilirken ‘ma’ kelimesi geçer. Bu sözcük canlı-cansız bütün varlıkları kapsar.

Hâlbuki bu ayetle birlikte, Meryem 93, Rad 15, Hacc 18 ve Neml 65 gibi ayetlerde ‘men’ kelimesi geçer. Bu sözcük akıl ve şuur sahibi varlıkları ifade etmektedir.

Bunlar vb. ayetlerden anlaşılan, göklerde Allah’a secde eden başka akıl sahibi varlıklar var. Bunların göklerdeki yaşama ortamları hakkında bilgi verilmiyor. Bize bildirilen tek husus, göklerdeki bu şuurlu varlıkların da; insanların birçoğu, hayvanların, bitkilerin, cansız varlıkların tamamı gibi Allah’a teslim oldukları, Yüce Yaradan’a secde ettikleri, sonunda Allah’a döndürülecekleri ve hiçbirinin gaybı bilmediğidir.

Ayetlerde yeryüzünün hep tekil olarak bahsedilmesinden anlaşılan o ki, Evrende insanın yaşayabileceği ortam sadece yeryüzünde var.

Demek ki insanlığın Evrende başka gezegenlerde yaşaması ihtimali yok. Sadece biz insanların kendi yaptığımız araçlarda, yeryüzündeki ortamı sağladığımız ölçüde yaşanabilir.

Göklerdeki diğer akıl sahibi varlıkların yeryüzünde yaşayabilme ihtimalleri hakkında bilgi verilmiyor. Bu varlıklar yeryüzünde yaşayabilseler bile, Bakara Suresi 30. ayete göre yeryüzündeki Allah’ın vekil yöneticisi, kuvvetli ihtimal insanlık olacak.

O halde yeryüzüne sahip olalım. Allah, insan vücuduna kendini yenileyebilme özelliği verdiği gibi, yeryüzü ortamının da kendini yenileyebilme düzeneklerini hazırlamış.

Fakat insanlık bu düzeni bozdukça, yenileme düzenekleri işe yaramayabilir. Tıpkı, insan vücudundaki kanserli hücrenin giderek vücudu ölüme götürmesi gibi,  biz de yeryüzünü ölüme götürebiliriz.

Nasıl, Allah’ın insana verdiği hücreleri yenileme özelliği kanser karşısında işe yaramıyorsa, Yüce Yaradan’ın kurduğu düzenekler yeryüzünün ölümünde de yaramayabilir.

Canlıların genetik kodlarıyla ve gen yapılarıyla oynamaktan tutun da, yeryüzündeki yüz milyonları aşan kara mayınlarından hidrojen bombasına kadar her yanlışımız yeryüzünün sonunu, dolayısıyla insanlığın sonunu getirebilir.

Yeryüzünün kanserli hücreleri, aşırı kâr etme ve güç sahibi olma hırsıyla hak ve adaletle bağdaşmayan bir şekilde zalimce davranan insanlar ve guruplardır.

Eğer bu kanserli hücreleri, yani yanlış yapan insanları ve gurupları başlangıç safhalarındayken iyileştiremezsek, hem bu yanlışları yapan insanları ve gurupları hem de insanlığı kurtaramaz hale geliriz.

İnsanlığın bitmesi, Evrende yaşayan Allah’ın yarattığı diğer şuurlu varlıkların sonunun geleceği anlamına gelmeyebilir. Onlar kendilerine verilen bir süreye kadar yaşamaya devam edebilirler.

Sonuç olarak Yüce Yaradan’ın yarattığı her akıl sahibi şuurlu varlık, kendi soyundan sorumludur. Bizim sorumluluğumuz, insanlık ve yeryüzüdür. O yeryüzü ki, Evrende insanların yaşayabileceği tek yer olduğu kesin olarak bildirilen yerdir.

Allah’ım; insanların Senin gönderdiğin ayetleri anlayabilmeleri için anlayış ihsan eyle, onların hidayete erebilmeleri için iradelerine güç ver.

 Senin her şeye gücün yeter.

Dini, Sosyal kategorisine gönderildi | ALLAH VE YERYÜZÜ için yorumlar kapalı

HADİSLERİN GÜVENİLİRLEKLERİ

HADİSLERİN GÜVENİLİRLİKLERİ ÜZERİNE

 

(Not: Bu yazıda aktarılan eski kaynaklar, Kur’an araştırmalar gurubunun “Uydurulan Din ve Kur’an’daki Din” kitabından alınmıştır)

Hz. Muhammed (s.a.v.) ile ilgili bir konuyu anlatan din insanları veya herhangi bir kişi, sözlerinde şu üslubu kullanır. “Bir gün peygamber efendimiz aralarında tartışan bir gurup gördü. Ne için tartıştıklarını sordu. Onlar anlatınca onlara dedi ki…”

Görüldüğü gibi anlatım dili, olayın içerisinde bulunan, bizzat şahit olan bir kişinin bizlere aktarışı gibidir. Hadisleri yani Hz. Muhammed’in sözlerini de aynı üslupla dinleyen vatandaş, anlatılana hemen inanır. Zannedilir ki, Peygamberimiz konuşurken etrafında bulunanlar, söylediklerini hemen anında yazmışlar. Hocalar da, o yazılanları ilk kaynaklarından aktarıyorlar.

Hâlbuki böyle bir şey yok. Hattâ İslâm kaynaklarının birçoğu, Peygamberimizin, kendi sözlerini yazanları görünce onları uyardığını ve imha etmelerini istediğini anlatırlar. Bu konuda birbirinden farklı ama aynı anlamı çağrıştıran hadislerden bahsederler: Böyle bir hadiste peygamberimiz şöyle demektedir: “Allah’ın kitabında helâl kıldığı helâl, haram kıldığı haramdır. Hakkında sustuğu ise serbesttir. Allah’ın serbest bıraktıklarını kabul edin ve bilin ki Allah hiçbir şeyi unutucu değildir.” (Ebu Davud; K.Etime 39, Tırmizi; K. Libas 6; İbni Mace, K.Etime 60; El- Müracaat sayfa 20).

İlginçtir hadis yazarlarının çoğu, kitaplarında, Hz. Muhammed’in bu tavrının aynısını peygamberin en yakınında bulunan dört halifenin de uyguladığını yazarlar. (Zehebi, ibni Abdül Berr, İbni Sad, Hanbel (kitabul Ilel 1)

Daha ilginç olan en sahih yani gerçek hadisleri aktardıkları düşünülen ve onların hadislerinin birini inkâr edenin neredeyse dinden çıkacağı söylenen İmam Buhari ve İmam Müslim’in kendi kitaplarında yazdıklarıdır.

“Şeddad, İbni Abbas’a (meşhur sahabelerdendir) ‘Hz. Peygamber bir şey bıraktı mı?’ diye sordu. O da ‘sadece Kur’an’ın iki kapağı arasında olanları bıraktı’ cevabını verdi.” (Kaynaklar: Buhari, K. Fezailul Kur’an; Müslim, K. Fezailus Sahabe; Ebu Davud, K.Fiten; Tırmizi, K.Fiten, İbn Abdül Berr)

Dini anlatan insanlardan olayların içindeymiş gibi hadisleri dinleyen vatandaş, hadisçilerin yazdıklarındaki bu çelişkileri bilemez. Bu sebeple her anlatılana, imanı gereği hemen inanır.

Bu açıdan bakılınca Hadislerin durumu, İncillerin durumundan daha tehlikelidir. Çünkü Hz. İsa’nın getirdiği İslâm’a inandığını düşünen Hıristiyanlar bilirler ki, İnciller Hz. İsa’dan çok sonra yazılmışlardır. Zaten tek İncil yoktur. Yüzlerce İncil içerisinden dört tanesi uygun görülmüştür. Dördünün anlattıklarının bazısı da birbirini tutmaz.

Ama Hadisler için durum farklı. Gariban vatandaş hadisleri, Peygamberimiz konuşurken yazılmış zannediyor. Bu sebeple inanıyor. Aslında bazı konularda ne yazmışlar diye merak edip biraz okusa, hatasını anlayacak. Nitekim ciddiyetle okuyanlar, aynı kitap içerisindeki hadislerdeki büyük çelişkileri, Allah’a ve Hz. Muhammed’e iftira mertebesindeki hadisleri gördükçe, hadisleri bırakıp hemen Kur’an’a sarılıyorlar.

Allah’a ve güzel ahlâklı peygamberi Hz. Muhammed’e iftira edilen yalan hadisleri burada yazmaktan hayâ duyarız. Ama diyelim ki “orta namazı hangisidir?” diye merak eden insanlara Kütüb-i Sitte adlı güya çok güvenilir hadis kitabının 2. Cildinin 218inci sayfasından itibaren bakmalarını öneririz. Bu sayfalarda aktarıldığına göre orta namazı; sabah, öğlen ve ikindin namazlarından biridir. 221inci sayfada aktarıldığına bakılırsa, Kadı İyaz gibi bazıları da “orta namazından murad, beş vaktin hepsidir” demişlerdir. Güvenilir hadis kitabındaki bu bilgileri okuyan her bir kişi, farklı karara varabilir. Peki, hadis kitabının amacı kafaları karıştırmak mıdır?

Diğer taraftan, en sahih hadis gibi görünen bir hadisi inceleyerek, konunun bir başka yönünü görmeye çalışalım.

Bir gün Hz. Ayşe, Peygamberimize “Ya Resulullah, Senin geçmiş ve gelecek günahların affedildiğine göre, neden geceleri bu kadar çok ibadet ediyorsun?” diye sorar. Peygamberimiz de “şükreden kul olmayayım mı? Ya Ayşe” diye cevap verir.

Şimdi bu hadisi Kur’an ayetleriyle karşılaştıralım. İsra Suresi 79: “Gecenin bir kısmında da sadece sana mahsus bir nafile olmak üzere uykudan kalk, Kur’ân ile teheccüd namazı kıl, Rabbinin seni bir makamı mahmuda göndermesi kesindir.” Müzemmil 2: “Gecenin birazı hariç olmak üzere geceleyin kalk (namaz kıl).” İnsan Suresi 26: “Gecenin bir bölümünde de O’na secde et. Hem de O’nu uzun bir gece tesbih et.”

Ayetlerden anlaşıldığına göre peygamberimiz gece namazlarını sadece şükretmek için kılmıyor, kendisine farz olduğu için kılıyor. Demek ki bu açıdan bakınca hadis Kur’an ile çelişiyor.

Nasr Suresi : “Allah’ın yardımı ve fetih geldiğinde ve insanların dalga dalga Allah’ın dinine girdiklerini gördüğünde, Rabbini överek tesbih et, O’ndan bağışlanmanı dile, çünkü O, tövbeleri çok kabul edendir.”

Bu sure, peygamberimizin vefatını haber verdiği sonradan anlaşılan bir ayettir. Ayette açıkça peygamberimize “Allah’tan bağışlanmasını dilemesi” emredilmektedir. Demek ki, peygamberimiz dahil kimsenin gelecek günahları affedilmemiştir. Esas olan günah işlememeye çalışmaktır. Günah işlediğini anladığında da, tövbe ederek af dilemektir.

Demek ki, yukarıdaki hadis bu açıdan da Kur’an ile çelişiyor. Eğer böylesine masum bir hadis Kur’an ile çelişiyorsa, bizim hadislerin hiçbirini dikkate almamamız gerekir. Zaten aksi bir anlayış, Allah’ın unutucu olduğunu (haşa!) kabul etmek olur. (Not: Bu konularla ilgili olarak “İslâm Kur’an’dan İbarettir” başlıklı makalemizde yeterince örnek ayetler verildiğinden bu yazıda bahsetmeyeceğiz.)

Gelelim hadislerin kaynaklarına. Hüseyin Hilmi Işık’a göre, İslâm’ın hükümlerinin çıktığı hadislerin yarısı Ebu Hureyre’den alıntıdır. Bu nedenle de Işık’a göre, Hureyre’yi inkâr eden şeriatın yarısını inkâr etmiş olur.

Ebu Hureyre, peygamberimizin vefatından sadece 3 yıl önce Müslüman olmuştur. İslâm’a girdiğinde 15 yaşında idi. Fakirdi. Peygamberimizin Hakka yürüdüğünde 18 yaşında idi. Dolayısıyla 5.000 civarında hadisi duyup, ezberleyip, öğrenecek kadar zamanı olmadı.

Hz. Ayşe, Hz. Ali ve Hz. Ömer, Ebu Hureyre’nin yalancı olduğunu söylemişlerdir. Hz. Ayşe ona “sen peygamberden duymadığın hadisler rivayet ediyorsun” dediğinde ona edepsizce cevap verir. (Zehebi,Siyeru Alemin Nubela 2. Cilt)

Hz. Ali ise şöyle demiştir: “Yaşayanlar arasında Allah Resulüne en fazla yalan isnat eden Ebu Hureyre’dir.” (İbni Ebul Hadid, Şerhu Nehcul Belağa 1. Cilt)

Hz. Ömer, onu Bahreyn valisi yapıp sonra rüşvet aldığı için görevden almıştır. Ebu Hueryre’nin bizzat kendisinin aktardığı olayda Hz. Ömer, Ebu Hureyre’ye şöyle demiştir: “Ey Allah’ın ve Kitabı’nın düşmanı! Allah’ın malını çaldın değil mi? Yoksa senin on bin dinarın nereden olacak?” (İbni Sa’d, Tabakat 4. Cilt)

İşin ilginç yanı Ebu Müslim, eserinin 1. cildinde, bizzat Ebu Hureyre’nin ağzından şöyle aktarır: “Ömer ölünceye kadar ‘Allah’ın Resulu buyurdu’ diyemezdik.” Sahih hadis yazarı olarak nitelenen İmam Müslim’in kendi kitabında Hureyre’nin bu sözünü aktardıktan sonra ondan hadisler yazması, kendi iddiasıyla büyük bir çelişkidir.

Dört halife döneminde hadis söylemesi yasaklanan ve Hz. Ömer döneminde göreve getirildiği valiliği sırasında Beytülmalden para çaldığı için azledilen Ebu Hureyre, Emeviler döneminde altın çağını yaşamıştır. Emeviler konusunda Hz. Ali’nin fikri şöyledir: “Bunlar da din elbisesi giyiyorlar, ama ters çevirerek giyiyorlar.”

Sonuç olarak;

1) Hadisler, peygamberimiz konuşurken kaleme alınmamıştır. Sahih hadis yazarı denilen İmam Buhari, kitabını peygamberimizden yaklaşık 250 yıl sonra yazmıştır.

2) Peygamberimiz ve onun en yakınında bulunan dört halife, hadis toplanılmasını ve yazılmasını “Allah’ın Kur’an’ı yetmiyor mu?” diyerek yasaklamışlardır.

3) En masum hadisler bile, Kur’an ile çelişebilmektedir. Kur’an ile çelişen hadisi esas almak, en hafifinden Allah’ın yüceliğini reddetmektir.

4) En çok hadis söyleyen Ebu Hureyre’nin hayatı ve kendisinin anlattıklarına bakıldığında, hiç güvenilmeyecek bir durum vardır.

5) En sahih hadis kitaplarını yazdığı söylenilen İmam Buhari ve İmam Müslim’in kendi kitaplarındaki hadislerin bazısında “Allah Resulu bize sadece Kur’an’ın iki kapağı arasındakini bıraktı” diye yazmalarına, Ebu Hureyre’nin kendi aktardığı ve kendisinin yalancılığını gösteren hadisleri aktarmalarına rağmen, halen itibar edilmeleri, eğer art niyet yoksa ciddi bir aymazlıktır.

6) Hadislerden bazı dini bilgileri öğrenmek isteyen bir kişi, eğer tek hadise bakmaz ve o konuda aynı kitapta yazılmış birbiriyle çelişen diğer hadislere de bakarsa, ne yapacağını şaşırır.

7) Sahih hadis yazarlarının, kitaplarını yazarken 600.000 hadisi, günlerce deve ile giderek güvenilirliklerini araştırdıklarını anlatmalarının, insan ömrüyle karşılaştırılınca hiçbir inandırıcılığı olmadığı açıktır.

Bütün bu gerçeklere rağmen, halen hadisleri ve atalarından duyduklarını esas alanlara, Kur’an şöyle cevap vermektedir. Kâfirun Suresi 6: “Sizin dininiz size, benim dinim banadır.”

Allah’ım, bizleri doğrulukla girdir ve doğrulukla çıkar.

Dini kategorisine gönderildi | , ile etiketlendi | HADİSLERİN GÜVENİLİRLEKLERİ için yorumlar kapalı