KÜRESELLEŞME

KÜRESELLEŞME

 

(Bu yazı Kasım 2013 tarihinde yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz.)

Küreselleşmenin insanlığa en önemli katkısı, sorunlarımızın ortak olduğunu bizlere göstermesidir.

Aynı dili konuşan insanların, dünyaya ve olaylara bakışlarının aynı olmayabileceği anlaşıldı. Hattâ farklı dilleri konuşan bazı insanlar ve guruplar arasında daha fazla ortak anlayışlar olabileceği görüldü.

Küreselleşmeyi menfaatleri doğrultusunda kural tanımadan kullananların, insanlığı uçuruma sürükledikleri kanaati yaygınlaştı. İnsanlığın selâmete çıkması için, tarihin hiçbir döneminde, ahlâk anlayışına bugünkü kadar ihtiyacımız olmadığı anlaşıldı.

Bütün insanlığın geleceğinin bir olduğu fark edildi. Daha iyi yaşanabilir ve sürdürülebilir bir dünya için; adaletle ve herkese hakça davranmak gerektiği, teknolojinin insaflı kullanılmasına ihtiyacımız olduğu, dünya ticaretinin dürüstlük, karşılıklı saygı ve bütünü kavrayan sorumluluk temeline dayanmasının şart olduğu anlaşıldı.

Kısa dönemde çok kâr edebilmek, bazen de maliyetleri düşürebilmek için dünyanın ekolojik dengesini bozduğumuzu, diğer bir deyimle taşı yerinden oynattığımızı gördük. Böyle devam ederse insanlığı, kendi ellerimizle yok edebileceğimizi kavradık.

Bütün bunların sonunda insanlarda hayata bakış değişmeye başladı. İnsanlar arasında yüksek gelirden daha ziyade, orta seviyede bir gelire, ama bunun yanında iyi dostlara, dengeli aile veya beraberliklere, güven içerisinde yaşayabilecekleri istikrarlı bir demokrasiye, güçlü bir imana sahip olma isteği yaygınlaşmaya başladı.

Küreselleşme sayesinde sorunlarımızın ortak olduğu anlaşılınca, aslında çözüm de kolaylaşmış oldu. Çünkü sorunlarımızı aşabilmek için tek bir şeye ihtiyacımız var. Birbirimize ve kendimize güvenmek.

Güçlükleri aşmak için acıya katlanmak gerekir. İnsanların çoğu acıya katlanmak istemezler. Hâlbuki aşırı hırslı insanlar, sahip oldukları servetten dolayı acı çektiklerini fark etmeye başladılar. Dolayısıyla artık güçlükleri aşmak için şimdi duygularımız ve inancımız daha elverişli.

İnsanlığın güzel geleceğini engellemeye çalışanlar ise, bir süre sonra sadece kendi geleceklerini engellediklerini görerek fikir ve taraf değiştirebilirler. Hatasından samimiyetle dönenlere insanlığın kapısı hep açık kalacaktır. Fakat “ille de odunumun parası” anlayışıyla diretenler veya hatasını anlayıp döndükten sonra yeniden aynı yanlışları tekrar edenler, ahlâk temelinde kenetlenmiş insanlık karşısında yok olmaya mahkûmdurlar.  

Sosyal kategorisine gönderildi | KÜRESELLEŞME için yorumlar kapalı

MÜSLÜMAN İSİMLERİ KONUSU

MÜSLÜMAN İSMİ NE DEMEKTİR

 

İslâm dinini temsil ettiklerini düşünen insanların çoğunluğu çocuklara Müslüman adlarının konulmasını tavsiye ederler. Müslüman isimleri olarak da, Kur’an’da geçen isimlerle sahabelerin adları örnek verilir. Aşağıda yazacaklarım aslında bütün dinler ve öğretiler için geçerlidir. Ama ben Müslüman kimlikte olduğumdan örneklerim de öyle olacaktır.

Kur’an’da adı geçen isimlerden Firavun, Leheb gibi kötü anlatılanları koymayı kimse düşünmez. Ama hocaların tavsiyelerine uyarak, çocuklarına bilhassa peygamber isimlerini koyanlar çoktur.

Hâlbuki Hz. Âdem hariç Kur’an’da geçen peygamberlerin isimleri, onların çocukluktan kalma adlarıdır. Hz. Musa’nın ismini, Onu nehir kenarında ağaçların arasında bulan Firavunun karısı (Asiye) koymuştur. Su ve ağaç anlamındadır. Diğer peygamberlerin adlarını da aileleri koymuştur. Zaten din adamlarının inanışına göre, Kur’an’da bahsedilen peygamber sayısının 5.000 katı peygamber gelmiştir. Yani bizim bildiğimiz peygamber isimleri 5000 de bir’dir.

Eğer Allah, peygamberlerinin çocukluktan kalma isimlerini beğenmeseydi, onları değiştirir ve bunu da kutsal kitaplarında bahsederdi. Bahsetmediğine göre, buradan Yüce Yaradan’ın peygamberlerinin çocukluk isimlerini onayladığı anlamı çıkar. Allah isimlerin değil, cisimlerin önemli olduğunu bize göstermek için isimlere karışmamış olabilir. Nitekim evrensel olan isimler değil, fikirlerdir. İsimler yereldir ve geleneklerle bağlantılıdır.

Zaten Müslümanlar, Kur’an’daki isimlerin konulmasını çok önemli bulsalardı, bu değişikliği ilk önce sahabeler yapardı. Sahabeler kendi isimlerini değiştirmedikleri gibi, istisnalar hariç Hz. Ali dâhil sahabeler, çocuklarına da Kur’an’dan isim koymadılar. Yine kendi geleneklerine göre yerel isimleri koymaya devam ettiler.

Sadece Hz. Muhammed (s.a.v.), kendisine peygamberlik geldikten sonra eşi Maria’dan doğan erkek çocuğuna İbrahim adını koydu. Onun da sebebi, Hz. İbrahim’in, Arabistan civarında bir arada yaşayan üç dinin ortak atası olmasıdır. Kur’an’a en çok uyan kişi olan son peygamber, daha önce doğan çocuklarının adını değiştirmeyi hiç düşünmedi.

Hz. Muhammed’in itiraz ettiği isimler; abduluzza gibi bazı putların kulu anlamına gelen adlardır. Ayrıca harb, vahşi gibi isimlerin çocuklara verilmesinin de hoş olmayacağını belirtmişlerdir. Diğer taraftan Hz. Muhammed’in babasının adı Abdullah’tır. Yani ”Allah’ın kulu” demektir. Hâlbuki babası peygamber doğmadan vefat etmiştir. Dolayısıyla babasının Müslüman olması düşünülemez. İsminin Abdullah olmasının sebebi, Kâbe’deki putların en büyüğüne “Allah” denilmesidir. Bu konuyu Hudeybiye Barışını anlattığımız yazılarımızda daha geniş bahsetmiştik.

Sahabelerin Kur’an’dan isimler koymadıkları gibi, benzer şekilde asırlarca, ne mezhep kurucuları, ne tasavvufçular, ne din âlimleri adlarını değiştirip, Kur’an’dan veya Sahabe isimlerinden almaya kalkışmadılar. Eğer bütün Müslümanlar çocuklarına, Kur’an’dan ve meşhur sahabelerin isimlerinden koysaydı, acaba dünya nasıl olurdu? Bilhassa kız isimleri konusundaki durumu tahayyül etmek bile zor.

Demek ki, asıl olan isimlerin değil, cisimlerin İslâm olmasıdır. Çünkü Allah’a kulluk edecek olanlar cisimlerdir. İsimler değildir. Eğer kulluğu, adaletli davranışı, güzellikleri isimler yapsaydı, her ebeveyn çocuğuna peygamber veya sahabe isimleri koymak isterdi. Koymadıklarından da anlaşılıyor ki, insanlar isimlerin değil, cisimlerin önemli olduklarını biliyorlar. Ama din adamları herhalde bilmiyorlar ki, halen tavsiyelerini sürdürüyorlar.

Diğer taraftan Muhammed isminin veya bir başka peygamberin adının konulduğu çocuk, ileride tam tersi bir yapıya bürünebilir. Bu durumda aldığı ismi lekelemiş hale düşer. Ayrıca, peygamber isimlerini almış insanlardan din adına yanlış ahkâm kesenler, hem isimlerine hem de dine zarar vermiş olurlar. Nitekim bilhassa Osmanlı Devletinin gerileme döneminde, isimlerini değiştirerek güya İslâm bilinen adlar alan birçok insan, Müslüman imiş gibi ahkâm keserek, dine ve devlete nice zararlar verdiler. Müslüman dünyasının içerisine fitne sokmak isteyen nice başka dinden insan, Kur’an veya sahabelerden adlar alıp sakal bırakarak, sürekli bozgunculuklar yaptılar. Çünkü isimleri, saygı duyulan insanlarla aynı oldukları için halk da sorgulamadan onlara güvendi.

Elbette Kur’an’da geçen peygamber isimleri, sahabelerden meşhurların adları, bir milletin milli kahramanlarının isimleri ve lakapları çocuklara verilebilir. Bu, o insanlara duyulan saygıdandır. Ayrıca, çocuğunun o isimlere benzemesi istenmiş olabilir. Fakat kimseye şu isimleri koy, koymazsan “Müslümanlık notun düşer” demek tamamen yanlıştır. Asıl olan kişiliklerdir. Allah mesajlarını isimlere değil, insanlar için göndermiştir.

İsimler, coğrafi şartlara, geleneklere, milletlerin geçmişlerine göre yerel olabilir. Kişi sonradan Müslüman olursa isterse ismini değiştirir, isterse değiştirmez. Çocuklara isim koyarken, onların akıl-baliğ olduklarında beğeneceklerini tahmin ettiğimiz isimler koymaya gayret etmek faydalıdır. Yoksa bir insanın sonradan ismini değiştirmesi çok zor bir iştir.

Allah’ım, isimlerimiz ne olursa olsun, cisimlerimizi, Senin, din gününde yüzlerine bakacağın kullarından eyle.

Sosyal kategorisine gönderildi | MÜSLÜMAN İSİMLERİ KONUSU için yorumlar kapalı

STRES (GERGİNLİK)

ÇAĞIMIZIN HASTALIĞI, GERGİNLİK (STRES)

 

Doktorlar, muayene ettikleri hastaların büyük çoğunluğuna “senin hastalığının sebebi stres yani gerginlik” derler. Sonra bir bilge edası takınarak, hastalarına gergin ortamlardan uzak durmalarını tavsiye ederler. Zaten hayatın her alanında zorlu bir mücadele vermekte olan hasta da, ne yapacağını bilmez halde dışarı çıkar. Çünkü çoğunun yapabileceği bir şey yoktur. Hayatın akışı devam etmektedir.

Doktor, hastalığının oluşmasında çok önemli olan gerginlik konusunda bir çözüm üretememiştir. Sadece tedavi için kimyasal ilaçlar vermiştir. Hâlbuki verdiği ilaçlar geçici çözümdür.  Bir süre sonra yeniden aynı yerden veya başka bir organda nüksedecektir. Bu şekilde yeniden hasta olan şahıs yine doktora gider, yine geçici tedavi için ilaçlar alır. Her kimyasal ilaç o günkü sıkıntımızı azaltırken, başka yerlerin çalışma düzenini aksatır.

Dolayısıyla hasta, her doktora gidişinde biraz daha tıbba, daha doğru bir deyimle doktorlara bağımlı hale gelecektir. Doktorlar da her defasında buz dağının üstünde görünen kısmını tedavi etmeye çalışacaklar, temele inemeyeceklerdir. Sonuçta hasta, hastalık ve ilaç arasında kısır bir döngünün içerisine girecek ve kurtulması çok zorlaşacaktır.

Hâlbuki gerginlik insanın kendisindedir. Nefsi ile vicdanının çatışmasındadır. İradesinin aklına baskın olamamasındadır. İnsan kendisini toplumdan izole etse bile, iç dünyasından kaçamaz. Zaten içerisinde yaşadığı toplumdaki genel anlayış, kişinin huzur bulmasını sanki engelleyecek yapıdadır.

Toplumdaki “gemisini yürüten kaptan” şeklindeki anlayış nedeniyle, insanların birbirleriyle ilişkileri genel anlamda menfaat temeline oturmaktadır. İşte gerginliğin ana sebebi bu temeldir. Çünkü önceliklerimiz menfaatlerimiz olunca, diğer insanlarla çatışmamız kaçınılmaz olmaktadır. Büyük-küçük, görünür-görünmez her çıkar çatışması, bir gerginlik nedenidir.

Menfaatlerimizin ne olduğunu ilk başlarda ihtiyaçlarımız belirler. Başlangıçta ihtiyaçlarımızın sınırı vardır. Ama giderek sınırlar genişler ve ihtiyaçlarımızın neler olduğunu biz de bilemez hale geliriz. Artık biz ihtiyaçlarımızı değil, ihtiyaçlarımız bizi yönetmeye başlar. Böylece gergin bir hayat, bizim için yaşam biçimi haline gelir.

İşte insanlığın böyle dönemlerinde Yüce Yaradan devreye girer. Çünkü Allah, severek yarattığı kullarının hem bireysel olarak hem de toplum halinde huzurlu olmalarını ister. Bunu sağlayabilmemiz için bizlere akıl, irade ve vicdan vermiştir. Verdiği olağanüstü güzel özelliklerle yetinmeyerek, her dönemde uyarıcılar göndermiştir. Huzur bulmak, gerginlikten sıyrılmak isteyenlere sürekli yol göstermiş, uyarmıştır.

Yüce Yaradan bizlere ortada durmamızı salık vermiştir (öğütlemiştir). Bakara Suresi 143. “Ve işte böyle, sizi ortada yürüyen bir ümmet kıldık ki, siz bütün insanlar üzerine adalet örneği ve hakkın şahitleri olasınız…”

Daha önceki yazılarımızda orta ümmet olmanın özelliklerinden, o yazının konusuyla bağlantılı olanlarını bahsettik. Ortada olmanın en belirgin özelliği, dengeli olmaktır. İnsanın hayatını yönlendiren en önemli unsur, yukarıda belirttiğimiz gibi ihtiyaçlardır. Bu sebeple dengeyi öncelikle ihtiyaçlar konusunda kurmaya çalışmalıyız.

İnsanlar, ihtiyaçlarını giderince veya elde edince huzur bulduklarını düşünürler. Dolayısıyla peşinde koşulan nesne ihtiyaçlar değil, aslında huzurdur. Daha huzurlu olabilmek için daha çok ihtiyacı karşılama peşine düşerler.

Kimi paranın, makamın veya gücün kendisini huzurlu yapacağını zanneder. Kimi karşı cinsi elde etmenin veya şöhretin huzur getireceğini sanır. Kimisi huzuru bulmak umuduyla, akla gelmeyecek ihtiyaçların peşine düşer.

Fakat liste kabardıkça, her bir elde ettiği ihtiyacın kendisine huzur vermediğini görür. Çünkü başkasında daha iyisi vardır. Kendi elde ettiği ile tatmin olmaz, başkası ile yarışa başlar.

İhtiyaçların sınırını tek bir şey çizer. O da “kanaatkârlık” tır. Bir insanın kanaatkâr olabilmesi için, kafasını maddi olarak kendisinden güçlülere değil, daha zayıflara çevirmesi gerekir. Kanaatkârlık normal bir menü ile karnını doyurduktan sonra Allah’a şükrederek “bunu bulamayan nice insanlar var” diyebilmektir. Bunu içten diyebilen insan, huzur bulur. Onu kimse sarsamaz.

Lüks ve pahalı bir araba alabilecekken ihtiyacını giderecek kadar orta kalitede bir arabaya binen insan, arabasını keyifle sürer. Lüks arabadaki ise, yoldan geçen herkesin kendisine hasetle baktığını görüp rahatsız olur. Fakat kendisini arabadan inerken görenlerin yaptıkları dalkavuklukla mutlu olduğunu zanneder.

Dengeli olmak, müsrif olmamaktır. Dengeli olmak, cimri olmamaktır. Dengeli olmak, cömert olmaktır.

Dengeli olmak, ihmalkâr olmamaktır. Dengeli olmak, aceleci olmamaktır. Dengeli olmak, işini zamanında yapmaktır.

Dengeli olmak korkak olmamaktır. Dengeli olmak saldırgan olmamaktır. Dengeli olmak, cesur olmaktır.

Dengeli olanın susması, yaptığı kötülükleri gizlemek veya başkasının yanlışını söylememek değil, bir vakardır. Dengeli olanın konuşması, gevezelik değil, insanlara faydadır.

 Bu listeyi her insan kendi hayatını göz önüne getirerek uzatabilir. Eğer stres denilen gerginlikten kurtulmak ve huzur bulmak istiyorsak, yaptığımız listeyi bir kâğıda yazıp kendimizi denetleyebiliriz. İhtiyaç dediğimiz şeyler mi bizi yönetiyor görebiliriz.

Hatalarımızı belirlememize rağmen, huzuru bulmak için ne yapacağımızı bilemeyebiliriz. Böyle durumlarda Allah’a sığınalım. Yüce Yaradan’dan içten bir yakarışla yardım isteyelim. Onun lütfuna mazhar olmak için ilk gayretleri biz gösterelim. Hangi yönlerde çaba sarf edeceğimizi, Onun değişmemiş tek kitabı olan Kur’an’a bakarak bulalım.

Allah’ım, bizlere sağlık, huzur ile Senin yüce huzuruna yüz akıyla gelebilmemize yakışır bir ömür ve ölüm ver.

YAŞAM kategorisine gönderildi | STRES (GERGİNLİK) için yorumlar kapalı

HAYATIMIZI DEĞİŞTİRMEK ELİMİZDE

EBU ZER’İN MUHTEMEL İÇ DÜNYASI

 

Ebu Zer ile Emevilerin karşılaştırmasının yapıldığı “Ebu Zer ve Emeviler” başlıklı yazımızı bu sitede yayınlamıştık. Bu yazımızın ilk paragrafı şöyleydi:

“Ebu Zer, fakir ve küçük bir kabile olan Gifari kabilesine mensuptu. Gözü pek ve atak bir yapısı vardı. Kervanların yollarını kesip, onları soyarak, bazense çobanlık yaparak geçinirdi. Hz. Muhammed’i duyunca Mekke’ye giderek sorular sormuş, cevaplarını alınca oracıkta kendi isteğiyle Müslüman olmuştu. Sonraki hayatında varlıklarını fakirlerle paylaşmış, haksızlığa, debdebeye, kibirle övünmeye karşı onurlu duruşuyla en sadık sahabeler arasına girmişti.”

Görüldüğü gibi Ebu Zer el-Gifari’nin hayatı, kervan soygunculuğu yapmakla geçiyordu. Bir iş yapmıyor, ara sıra kervanları soyarak geçiniyordu. Çobanlık yaptığı dönem belki de erken yaşlarıydı. Haydutluğa başladıktan sonra çobanlık yapması ihtimali zayıftır. Çünkü çalışmadan para kazanmak insana cazip gelir. Soygunculukta yıllar ilerledikçe, duruma iyice alışır.

Her askere giden bilir. Askerliğe ilk başlayan yeni biri, yemin törenine kadar dışarı çıkamaz. Bütün günü askeriyenin sahasında geçer. Kendisi gibi asker olanlardan ve komutanlardan başka kimseyi görmez. Bu sebeple bir ay sonra, kendisini yıllardır askerlik yapıyormuş gibi hisseder.

İşte yaptığı soygunla geçinen ve çevresinde kendi arkadaşlarından, emri altındakilerden başkasını görmeyen bir insanın bütün dünyası, kendi çevresi ve birlikte yaptıkları işlerdir. Başka dünyaların olduğunu düşünemez. Düşünse bile, başka bir dünyaya girmekten korkar.

Hâlbuki Ebu Zer gibi, cesaretini toplayıp, insanları huzura çağıran seslere kulak verseler, kulak vermekle kalmayıp gönülden görseler, bütün sorun çözülecek. Onlar da birer Ebu Zer olma yoluna girecekler.

Ama önce, yaşadıkları hayatın yolunun çıkmaz sokak olduğunu anlamaları gerekir. Bu sokakta yürümenin sonu duvara toslamaktır. Su testisi suyolunda kırılır misali, keyifsiz, sevgisiz, aksine korkulu bir yaşam sürer. Dolayısıyla hem bu dünyada duvara toslar, hem de ahirette ebedi mutsuzluğun içine düşer.

Daha önceki yazılarımızda inançlar konusuna değindik. Anladık ki, başkalarına “ben ateistim” diyen insan bile, kendisi ile başbaşa kalınca Yüce Yaradan’ın varlığını kabul ediyor. Nitekim bir yazımızda Mareşal Tito, hesap gününün olmamasına isyan edercesine şöyle diyordu:

“İtiraf etmek zorundayım; Ben Allah’a, peygambere ve ahrete inanıyorum artık. Dinsizlik bir çare değil. Düşünün, şu kâinatın bir Yaratıcısı, şu muhteşem sistemin bir kanun koruyucusu olmalıdır…

Mazlumca gidenlerle, zalimce gidenlerin hesaplaşma yeri olmalıdır. Hakkını alamadan, cezasını görmeden gidiyorlar. Böyle keşmekeş olamaz. Ben bunu vicdanen hissediyorum. Öyle ki, milyonlarca suçsuz insanlara yaptığımız eza ve zulümler, şu anda boğazıma düğümlenmiş bir vaziyette…

Onların ahlarına kulak verecek bir merci olmalı… Yoksa insan teselliyi nereden bulacak? Bunların bir açıklaması olmalı…

Marks bu mevzuda halt işlemiş. Uyuşturmuş beynimizi.”

Tito “böyle keşmekeş olmaz” diyor.  Doğru söylüyor. Keşmekeşliği önlemenin veya azaltmanın yolu, önce kendi içimizdeki keşmekeşi yok etmekten geçer. Kafaların içi değişirse, dünya değişir. İnsan başka dünyaları görürse, hayatı değişir.

Çocukluğumuzun geçtiği köyümüzdeki, kasabamızdaki hayatımızı düşünelim. Büyük nehir görmemişiz. Göl görmemişiz. Denizleri hiç bilmiyoruz. Köyümüzün yakınından geçen bir çay var. Onun önünü ağaçlarla kesmeye çalışıp, yaptığımız bendin önünde biraz su birikintisi oluşturuyoruz. O birikintide başlıyoruz yüzmeye. Artık bizim içim yüzmek denilince o küçük su birikintisi gelir. Başka yerleri hayal edemeyiz.

Birgün tesadüfen bir göl görsek, yüzmeye korkarız. Bizim memleketteki çayın bendine göre, devasa büyüklükte olan gölün bizi yutacağını düşünürüz. Hele birde, girdaplara kapılarak gölde boğulan insanları duyarsak tamamen korkarız.

Hayatımızın sonraki bölümünde belki de nice göllerle ve hattâ denizlerle karşılaşırız. Ama oralar bizim için hep korkuyla bakılan yerlerdir. Karşıdan seyretmeye razı olur, suya girmeyiz. Bazılarımız, herkesin neşe içerisinde suyla oynamasına, yüzmelerine imrendiğimizden sığ yerlerde ayağımızı suya sokarız. Su seviyesi belimizi geçmeye başladıkça hemen geri dönmek isteriz. Dolayısıyla herkes neşe içerisinde oynarken, biz endişe içerisinde çevrede oyalanırız.

Hâlbuki biz de Ebu Zer gibi yapsak, yüzmesini bilene bir sorsak, ondan yardım istesek, belki de bütün korkularımız bitecek. Ruhumuz dinginleşecek. Keşmekeş kalmayacak. Hattâ aynı Ebu Zer gibi, biz de yüzmeyi o kadar iyi öğreneceğiz ki, başkalarına yüzme öğretecek hale geleceğiz.

Yeter ki, cesaretimizi toplayıp, Ebu Zer gibi harekete geçelim. Aslında günümüzdeki Ebu Zer’ler, el-Gifari’den daha şanslıdırlar. Çünkü küreselleşmeden dolayı, TV’lerin, bilgisayarın etkisiyle her şeyden haberimiz oluyor. Tek yapacağımız şey yine el-Gifari’nin yaptığını yapmak.

Ebu Zer, Hz. Muhammed’le görüşülmesine Mekkelilerin ambargo uyguladıkları bir dönemde, ambargoyu kırmış. Gitmiş görüşmüş. Aklındaki soruları sormuş. Belki kafasında başka sorular da vardı. Ama önemli gördüklerine tatmin edici cevapları alınca hemen şehadet getirmiş.

Onun bu durumuna Hz. Muhammed öylesine şaşırmış ki, yaygın bir anlatıma göre:  “Allah dilediğine hidayet veriyor” demiş. Allah elbette dilediğine hidayet verir, ama Kur’an’a bakınca, içten gelerek, yalvarırcasına hidayet isteyenlere, Yüce Yaradan hidayet veriyor.

Hidayet verdikleri de Ebu Zer gibi, bambaşka bir hayata uyum sağlıyor. Hattâ yeni hayatın önderlerinden oluyor. Aslında hem Hz. Muhammed döneminde, hem de öncesinde ve sonrasında dünya tarihinde sayısız miktarda Ebu Zer’ler var. Bizim Ebu Zer, ilk Müslüman olanlar içerisinde olduğundan bilinen bir örnek.

Yardım istemeyene yardım edilemeyeceğini herkes bilir. Hz. Muhammed nice iş-güç sahibi insana defalarca anlattığı halde, hiç sonuç alınamamıştır. Ama Ebu Zer kendisi yardım istediğinden sonuç başarılı olmuştur.

Asıl olan insanın içten istemesidir. Hiç kimsenin konumu kalıcı değildir. Bir insan yanlış yolda iken, doğruyu bulabilir. Düzgün yolda olan bir insan da, ileride yanlışa düşebilir. Bu sebeple her an kendimizi sorgulamamız gerekir. İyi iken kötü olmamak için Allah’a sığınmak gerektiği gibi, kötü iken iyi olmak için de Allah’a sığınmak gerekir. Günahları Allah’tan başka kimse affedemez, sevapları da Allah’tan başka kimse veremez.

Öyleyse, ‘sen yapamazsın’ diyenleri dinlemeyelim. ‘Sen yalan söylemeden duramazsın’ diyenleri utandıralım. ‘Sen başka iş bilmezsin, bilsen bile dürüstçe yapamazsın’ diyenlere aksini gösterelim. ‘Senin alıştığın bir hayat var, onu bırakırsan sudan çıkmış balığa dönersin’ diyenlere aldırmayalım. ‘Sen başaramazsın’ diyenlere gülüp geçelim. Boğuluruz diye korkmayalım. Geleceğimize ipotek koydurmayalım. Başarmak için;

Ayağa kalkalım ve böylelerine kim olduğumuzu gösterelim.

Sosyal kategorisine gönderildi | HAYATIMIZI DEĞİŞTİRMEK ELİMİZDE için yorumlar kapalı

KUR’AN HANGİ DİLDE OKUNMALI

KUR’AN ARAPÇA MI OKUNMALI?

 

Türkiye’de dini konularla ilgilenen çok sayıda insan Kur’an’ın mutlaka Arapça okunmasının şart olduğunu söylerler. Bu tarzlarının dayanağı, Türkçedeki ‘^’ şeklindeki şapka işaretinin bir ara Türk Dil Kurumu tarafından kaldırılmış olmasıdır. Şapka işareti kullanılmazsa ‘kâr’ yazacak iken ‘kar’ yazılınca anlamın değişeceğidir. Doğrudur. Değişir. Ama Türkçedeki böyle durumlar çok nadirdir. Çünkü yeteri sayıda sesli harf vardır.

Acaba Arapçada durum nasıldır. Arapçada üç sesli harf vardır. Bu açık, sessiz harflerle kapatılmıştır. Kur’an’ın Arapça olarak okutulmasını öğreten kurslarda veya kitaplarda öğrenciler şöyle uyarılır: “Arap harfleri 12 ayrı yerden çıkarılan seslerle okunabilir. Eğer bu harfleri yerinden çıkaramazsanız, manâ bozulur. Böylece Kur’an’ı yanlış okumuş olursunuz”

Bir örnek verirsek, Türkçede ‘h’ bir tanedir. Arapçada üç tanedir. (ha, hı, he). Eğer Arapçadaki “halak” kelimesini hangi ‘h’ ile yazıldığına bakmadan Türkçe “h” ile “halak” olarak okursak çok büyük hata yaparız. Çünkü Arapçada “ha” ile yazılan “halak”, ‘tıraş etmek’ anlamındadır. “hı” ile yazılanı ‘yarattı’ anlamındadır. “he” ile yazılanın sonu “ke” ile değil “kaf” ile bitiyorsa, ‘helâk etti’ anlamındadır.

Buradan da anlaşılıyor ki, Arap olmayan birinin Kur’an’ı Arapça okuması, yanlış anlamlara fazlasıyla davetiye çıkarır. Diğer taraftan Türkçeden tek olup Arapçada birden fazla olan harf sadece “h” değildir. Arapçada üç çeşit “s” vardır (SE, SAD, SİN). “d”, “t”, “k”, “z” harfleri iki çeşittir. (de, da, te, ta, ke, kaf, ze, zı)

Biz bu açıklamaları, bazı din adamlarının Kur’an’ın Türkçe okunmasının doğuracağını söyledikleri hatalardan kat be kat fazlasının, Arapça okunurken yapılacağını göstermek içindir. Yoksa bu tartışmaların fazla bir önemi yoktur. Çünkü her konuda bizi aydınlatan Kur’an, bu konuda da net açıklamalar getirmiştir.

İbrahim Suresi 4üncü ayet: “Biz, her peygamberi, ancak bulunduğu kavminin diliyle gönderdik ki, onlara apaçık anlatsın…” Demek ki, bütün kutsal kitaplar Arapça inmemiş. Yüce Yaradan, görevlendirdiği peygamber hangi kavimden ise, o kavmin diliyle göndermiş.

 Yusuf Suresi 2inci ayet: “Muhakkak ki, biz onu anlayasınız diye Arapça bir kitap olarak indirdik.” Son peygamber Hz. Muhammed Arap kavmi içerisinde yaşadığından Allah da Kur’an’ı Arapça olarak indirmiş.

Şuara Suresi 195: “Açık parlak bir Arapça lisan ile.” 198: “Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de, bunu o okusaydı, yine de ona iman etmezlerdi.” Zumer Suresi 28: “Pürüzsüz Arapça bir Kur’an (indirdik ki, Allah’ın azabından) korunsunlar.” Fussilet Suresi 3: “Bu, Arapça bir Kur’an olarak, ayetleri bilen bir kavim için ayırt edilip açıklanmış bir kitaptır.” Şura Suresi 7: “Böylece biz sana Arapça bir Kur’an indirdik ki, şehirlerin anası (olan Mekke) halkını ve etrafındakileri uyarasın ve hakkında hiç şüphe olmayan kıyamet gününün dehşetinden onları korkutasın. Bir grup cennettedir, bir grup da cehennemdedir.”

Zuhruf Suresi 2: “Apaçık kitaba andolsun ki biz onu iyice anlayasınız diye Arapça bir Kur’an yaptık.” 3: “Apaçık kitaba andolsun ki biz onu iyice anlayasınız diye Arapça bir Kur’an yaptık.” Yüce Yaradan aynı surenin iki ayetinde aynı ikazda bulunuyor.

Rad Suresi 37: “Ve işte biz o Kur’ân’ı Arapça bir hüküm olarak indirdik. Yemin olsun ki, eğer sen, sana vahiyle gelen bu bilgiden sonra onların keyiflerine uyacak olursan, sana Allah’tan ne bir dost vardır, ne de bir koruyucu.”

Taha Suresi 113üncü ayet: “İşte böylece biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik. Onda ikazları tekrar tekrar açıkladık ki belki sakınırlar yahut onlara bir ibret ve uyanış verir.”

Ayetler gayet açıktır. Yüce Yaradan, Kur’an’ın Arapça indirilme sebebini ve diğer ikazlarını bile, bu kadar çok tekrar etmiş. Sırf bizim sakınmamız veya ibret almamız ve sonunda uyanmamız için. Fakat Şuara Suresi 198inci ayette anlatılan gibi, Kur’an, Arapça bilmeyen birine indirilseydi, kitabı o okusaydı yine de ona iman etmeyenler çıkacaktır.

Kur’an’ın bizlere açıkça anlattığı şey; evrensel olanın, Kur’an’ın (ve diğer gönderdiği kitapların) lafzının değil, anlattıklarının yani özünün olduğudur. Dolayısıyla kitapların indirildiği diller değil, kitaplar kutsaldır.

Diğer taraftan Arapçadaki harflerin farklılıklarından dolayı, Arapçanın bir başka dile tam tercüme edilemeyeceği savunulmaktadır. Hâlbuki hiçbir dilden diğerine tam anlamıyla tercüme yapılamaz. Hattâ aynı dilin farklı asırlardaki kelimeleri bile aynen yeni kelimelerle ifade edilemez. Yani bu özellik sadece Arapçaya mahsus değildir.

Kur’an’ın indiriliş amacı iyice anlaşılıp öğüt alınması, böylece insanların ve insanlığın huzur bulmasıdır. Öğüt alabilmek için, önce söyleneni anlayabilmemiz gerekir. Anlamadığımız bir dilde en güzel öğütler bile verilse, hiçbir faydası olmaz. Nitekim Kur’an’ın Arapçasını ezbere bilen diğer kavimlerin insanları da, hem okurken birbirinden farklı vecihle okumaktadırlar, hem de çoğu öğüt almamaktadır.

Bilindiği gibi Kur’an’a göre “dinde zorlama yoktur”. O halde insanları, Kur’an’ı Arapça okumaya zorlayamayız. Zaten, Türkiye’de Karadeniz bölgesinde oturan bir kişinin Kur’an’ı Arapçadan okuması ile Doğu Anadolulu veya Ege bölgesinden birinin okuması arasında bile fark vardır.

Ama Arapçayı çok iyi seviyede öğrenip Kur’an’ı okursak, yukarıda bahsedilen hataları azaltırız. Yine de sıfıra indiremeyiz. Nitekim Kur’an’a, Hz. Osman döneminde hereke denilen işaretlemelerin ilave edilmesinin sebebi, Irak (Kûfe) bölgesindeki Araplarla Hicaz’daki Arapların Kur’an’ı farklı okumalarıdır. Bu fark o hale gelmiştir ki, iki gurup birbirini dinden çıkmakla suçlamaya başlamıştı.

Elbette tercümeler arasında da farklar var. Çünkü çoğu tercüman (meal yazarı), araya kendi önyargısını eklemektedir. Dolayısıyla asıl olan, Kur’an’ın bizlere vermek istediği ahlâk anlayışı ile huzura götüren yolu takip edebilmemizdir. Yani öğüt almamızdır. Ama çok iyi Arapça bilip okusak bile, öğüt alır mıyız bilinmez. Fakat Arapçasından okumanın manevi zevkini alırız.

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | KUR’AN HANGİ DİLDE OKUNMALI için yorumlar kapalı

İNSAN BİLMECESİ

İNSAN NEDEN SONLU DEĞİLDİR

 

Bilindiği üzere sonlu varlıklar maddi varlıklardır. Mekânda yeri olan ve zaman ile uyum sağlayan her madde, maddi varlıktır. Bu açıdan bakılınca insan bedeni de, maddi bir varlıktır. Bilim adamlarının ifadelerine göre, insan bedeni moleküler açıdan; hava, kömür ve taş gibi cansız cisimlerle aynı imiş. İnsan bedeninin %70’i moleküler açıdan bu cisimlere benzermiş. Hücre birliği açısından %25’i bitkilere, fizyolojik açıdan %5’i hayvanlara benzermiş.

Dolayısıyla kalp durunca, beden ölüyor ve tabiattaki diğer varlıklara dönüşüyor. Çünkü maddi varlık zamanla sınırlıdır. Dolayısıyla ölümlüdür. Fakat maddenin ölümü bir yok olma değildir. Bir değişimdir, dönüşümdür. İnsan bedeni de ölünce, başka varlıklar tarafından tüketilir ve o varlıkların bir parçası haline gelir.

Bir benzetme yaparsak, biz bir meyveyi dalından koparıp yiyerek, onun ölümüne sebep oluyoruz. Ama çekirdeğini toprağa usulünce verdiğimizde, meyve yeniden canlanıyor. Veya bir kelebek, o hale gelebilmek için ilk hali olan kurdu öldürüyor. Yani aslında maddi varlıkların ölümü bile bir değişimin bir dönüşümün başlangıcıdır.

Diğer taraftan herkes bilir ki, insan sadece maddi bir varlık değildir. Henüz nedenini ve nasılını bilemediğimiz bir madde ötesi yönümüz vardır.

Akıl, düşünce, irade, vicdan dediğimiz şeyler madde ötesi özelliklerdir. Bu özellikleri oluşturan; sevgi, nefret, önsezi, gönül, iyiyi-kötüyü ve doruyu-yanlışı ayırt edebilme, korku, cesaret gibi konuların hepsi madde ötesidir. Daha sayılabilecek diğer özelliklerimizin hepsi, tanımlayamadığımız madde ötesi varlıklarla taşınmaktadırlar.

Halk ozanı Yunus Emre’nin söylediği gibi: “Bir ben vardır, benden içeri”. Demek ki, beden içerisinde yani maddesel bir yapı ile madde ötesi özellikler kaynaştırılmış. Belki de şeytanın anlayamadığı nokta burasıdır. Şeytan, topraktan yaratılan insanı maddesel bir varlık olarak düşündüğü için, kendisini üstün görmüş ve itiraz ederek isyan etmiş olabilir.

Dr. Haluk Nurbaki’nin fikrine göre, gelmiş ve gelecek bütün insanların bedenlerine has hücre şifreleri, bir su bardağını ancak doldurur. Bu şifreler madde ötesi olduğundan ölümsüzdür. Dolayısıyla insanların yeniden dirilmeleri için, bu şifrelerin Allah’a göre basit bir işlemle devreye sokulması yeterlidir.

Diğer taraftan, astronomi alanındaki bilim adamları araştırmalarında ilginç sonuçlara ulaşmışlardır. Fizikçilere göre, galaksilerin kütle enerjileri onları kendi etraflarında döndürecek güce sahip değildir. Bunun için sahip olduklarının on katı kadar enerji gerekir. Bu enerjinin nereden geldiğinin cevabını bilim adamları henüz verememişlerdir. Bu enerjiyi veren cisimleri, “madde olmayan nesne” olarak tanımlamak zorunda kalmışlardır.

Bilim adamlarının bulguları ve cevapsızlıkları, insanı, evrende madde ötesi varlıkların olduğunu ve evrenin ölümsüzlüğünün bunlardan kaynaklandığını düşünmeye zorlamaktadır. Bu fikri güçlendiren başka bir deney daha vardır. Mutlak vakum ortamı oluşturulduğunda fiziksel hiçbir etkinin kalmayacağını düşünen ilim adamları, bu ortamı oluşturduklarında, yeni kuvantların (elektromagnetik ışın paketleri) doğduğunu ispatladıklarında şaşırmışlardır. Çünkü mutlak vakum demek, o ortamdaki bütün maddesel varlıkların bitmesi demektir. Ama maddesel varlıklar biterken, madde ötesi yeni kuvantlar oluşmuş ve bilemediğimiz bir şekilde vakumlu ortama sızmışlardır.

Bu deney de gösteriyor ki, madde ötesi varlıklar vardır ve bunlar ölümsüzdür. Bu sitede daha önce yayınladığımız yazılarımızda, Kur’an’ın anlatımlarına göre, evrende insanlardan başka şuurlu varlıklar olduğunun anlaşıldığını aktarmıştık. Al-i İmran 83, Meryem 93, Rad 15, Hacc 18 ve Neml 65 gibi ayetlerde mealen, “göklerde ve yerde kim (men) varsa hepsi Ona (Allah’a) teslim olmuştur, döndürülüp Ona götürülecektir” denilmektedir.

Dolayısıyla insan, maddi olan bedeni içerisinde madde ötesi varlıkları barındıran bir varlık olduğundan, insan da ölümsüzdür. Ölümlü olan bedenimizdir. Bedenimizin ölümü de, başka varlıklara dönüşümüdür.

Yüce Yaradan’ın Kur’an’da bizlere bahsettiği konuları gerçekleştirmek için, sonsuz mükemmellikte bir sistem kurduğunu, ilimde ilerledikçe daha iyi anlıyoruz.

Allah’ım, Seni daha iyi anlayabilmek ve anlatabilmek için ilmimizi artır.

Sosyal kategorisine gönderildi | İNSAN BİLMECESİ için yorumlar kapalı

MASUM İNSAN

MASUM İNSAN KİMDİR

 

Masumluğun karşıtı, suçludur. Hiçbir insan tamamen masum veya tamamen suçlu değildir. Biz kişiler hakkında tarafsız yaklaşsak bile, bildiklerimiz kadarıyla bir yargıya varırız. Eğer bildiklerimizin içerisinde yanlış bilgiler var ise, o insanın masumluğunun derecesi hakkında hatalı karar verebiliriz. Bir insanın masumluk derecesini, sadece Allah tam anlamıyla bilir.

Bu konuda bizim sorumluluğumuz, konuyu mümkün olduğu kadar çok yönlü irdelemektir. Bir insanın masumluk derecesinin tartışılacağı konuların başında, polisiye olaylar gelir. Diyelim bir gurubun içerisindeki bir veya birkaç insan, suç işlediler. Olayla doğrudan ilgili olmayan gurup üyeleri yakalanırlarsa “masum olduklarını” söylerler. Çünkü olayın içerisinde doğrudan yoklardır.

Böyle olaylarda bir insanın masumluk derecesini, bazı sorulara samimi olarak vereceği cevaplar belirler. Acaba olay gerçekleşmeden önce haberi olsaydı, ne yapardı? Olayı yapanlara mı katılırdı? Katılmazsa, sessiz mi kalırdı? Yoksa olayın gerçekleşmesini engellemeye mi çalışırdı?

Bir insanın masumiyet derecesi konusunda fikir sahibi olacağımız bir diğer husus, demokrasi ile yönetilen ülkelerdeki oy kullanmadır. Yolsuzluk ve soysuzluk yapanlara oy veren insanlar kendilerini “bilmiyordum, dedikodu zannediyordum, ben masumum” diye savunmak isterler. Hâlbuki Yüce Yaradan İsra Suresi 36. ayette “Bir de bilmediğin bir şeyin ardınca gitme…” diyerek bu savunmaları geçersiz kılıyor.

Oy veren insanların masumiyet dereceleri hakkında fikir sahibi olabilmek için onlara da benzer soruları sormak gerekir. Oy verdiklerinin yolsuzluk ve soysuzluk yaptıklarına inansa, ne yapardı? Aynı insanlara oy vermeye devam mı ederdi? Yoksa oy vermeyi keser miydi? Oy vermediği zaman sadece oy vermeyip yolsuzluklarına sessiz mi kalırdı? Yoksa daha önce onlara oy vermesine rağmen, aleyhlerine çalışır ve onlara karşı mücadele eder miydi?

Bir insanın masumiyet derecesi konusunda fikir beyanında zorlanacağımız çok değişik olaylar vardır. Örneğin, bir canlı veya cansız bombanın rastgele patlaması sonucunda tesadüfen orada bulunan birinin durumu nedir? Veya polisten kaçarak halkın içerisine karışan bir teröristi yakalarken tesadüfen ölen bir başka vatandaşın durumu nedir?  Benzer şekilde şoför hatası sonucu kaza yapan bir otobüste bulunan insanların konumu nedir?

Bilindiği gibi, Allah izin vermedikçe kimse ölemez. Al-i İmran 145: “Hem Allah’ın izni olmadıkça kimseye ölmek yoktur. O, vadesiyle yazılmış Şaşmaz bir yazıdır.” Demek ki, canlı bombanın kendisi bile, Yüce Yaradan’ın izni olmazsa ölemez.

Peki, ölmesine izin verdiklerinin durumu ne olabilir? Örneğin Allah, Kendisinin rızasını kazanmak için savaşanlardan bazılarının genç yaşta ölmelerine izin veriyor. Ama Kur’an’a göre onları ahiretinde mükâfatlandırıyor. Diğer taraftan kendi iradeleri dışında başkasının hatasından dolayı ölenlerin konumu ne olabilir? Yüce Yaradan bunların durumunu en iyi bilendir ve en adil değerlendirmeyi yapacaktır. Kur’an’da, hiç kimseye zerre kadar haksızlık edilmeyeceği, hardal tanesi kadar amelin teraziye konacağı taahhüt ediliyor.

Bu kişilerin ölümünde haksızlığı Allah değil, canlı bomba, şoför, pilot gibi insanlar yapmıştır. İlgisi olmayan bir konumda ölen bu insanların, yaşadığı sürece yaptıklarını Allah’ın en adil olarak değerlendirdikten başka, son ölüm hallerini de bizim bilemeyeceğimiz bir şekilde değerlendirmesine katarak kararını yine en adil olarak vereceğinden şüphemiz yoktur.

Ayrıca gaybı bilen sadece Allah olduğundan biz görüntüye bakarak yanılabiliriz. Bu konuda Kur’an’da Hz. Musa ile muhtemelen Allah’ın görevlendirdiği genç bir insan arasında geçenlerin anlatıldığı uzun hikâye bize ışık tutacaktır. (Kehf Suresi 60-82inci ayetler arası) Yani belki de ölenlerin kimisinin ölmesi kendisinin iyiliği için, kimisinin ki toplumun iyiliği için olabilir. Kimisi de mükâfatını ahirette alabilir. Kimi insan da, tesadüfen! oradan yara almadan kurtularak veya son anda fikir değiştirdiği! için olay sırasında ortamda olmayarak korunmuş olabilir. Kesin olan şey, ilgisiz insanların ölümüne bilerek sebep olanların mutlaka cezalandırılacağıdır.

Kur’an’da bir mümini kasten öldürmek yasaklanmıştır. Kasten öldüren doğrudan cehennemlik olacaktır. Nisa Suresi 93: “Her kim de bir mümini kasten öldürürse, artık onun cezası cehennemde ebedi kalmaktır. Allah ona gazap etmiş, lanet etmiş büyük bir azap hazırlamıştır.”

Demek ki, Yüce Yaradan nezdinde masum olan insan, mümin olan kişidir. Kur’an’a göre, her kitap ehlinin mümini vardır. Mümin yukarıda sorduğumuz sorulara en sondaki cevapları verendir. Yani haksızlığa, yanlışlığa, yolsuzluğa karşı mücadele edendir. Dolayısıyla bu kişi hem masum hem de dürüsttür. Bu nedenle masumluk derecesi yüksektir. Olayda parmağı olmadığı için masum durumunda olan ama dürüst olmayan, haksızlıklara karşı mücadele etmeyen kişinin masumiyet derecesi düşüktür.

Kitap ehlinden olan Kurayzaoğulları’nın başlarına gelenler, masumiyet konusunda bizlere örnektir. Müslümanlarla anlaşmalarını tek taraflı bozarak, Müslümanların düşmanlarına arka çıkmışlardır. Müslümanlar ateş çemberinden çıkınca onların bütün erkeklerini öldürerek cezalandırmışlardır. Yüce Yaradan Kur’an’ında Müslümanların bu tavırlarını aşağıdaki ayetlerle tasdik etmiştir.

Azhab Suresi 26: “Hem kitap ehlinden, onlara (düşmanlara) arka çıkanları kalplerine korku düşürerek, kulelerinden indirdi. Bir kısmını öldürüyorsunuz, bir kısmını da esir alıyorsunuz.”

Azhab Suresi 27: “Onların arazilerini ve mallarını ve yurtlarını size miras kıldı, bir de bir yer ki daha henüz ona ayak basmadınız. Allah her şeye kadirdir.”

Peki, tesadüfen orada olduğu için ölen müminlerin ölümüne sebep olanlara ceza nedir? Onu biz bilemeyiz. Bu konuda net fikir yürütebilmemiz için, Kurayzaoğullarının içerisinde kendini gizlemek zorunda kalan müminler olup olmadığını bilmemiz gerekir. Ama ölen mümin insanın Allah tarafından mükâfatlandırılacağını, Kur’an’dan anlıyoruz.

Nisa Suresi 92: “Bir mümin bir mümini yanlışlık dışında öldüremez. Kim bir mümini yanlışlıkla öldürürse bir köle azat etmesi ve ölenin varislerine verilmek üzere bir diyet vermesi lazım gelir. Eğer (ölenin) varisleri bağışlarlarsa başka. Eğer öldürülen -kendi mümin olmakla beraber- size düşman bir kavimden ise o zaman öldürenin bir köle azat etmesi lazım gelir eğer kendileriyle aranızda bir antlaşma bulunan bir kavimden ise, varislerine teslim edilecek bir diyet vermek ve mümin bir köle azat etmek lazım gelir. Bunlara gücü yetmeyende – Allah tarafından tövbesinin kabulü için ardı ardına iki ay oruç tutması lazım gelir. Allah bilendir. Hüküm sahibidir.”

Biz hangi ortamda müminlerin olduğunu bilemeyiz. O halde bir mümini yanlışlıkla bile olsa öldürmemek için dikkatli olacağız. Ama Kur’an’da yasaklanan şey, bilerek ve isteyerek öldürmektir.

Diğer taraftan Allah, Hz. Muhammed’e (s.a.v.), “sen içlerindeyken onları helâk edecek değiliz” demektedir. Demek ki, bir halkı toptan helâk etmek yanlıştır. İçlerinde masum yani Yüce Yaradan nezdinde mümin insanlar olabilir. Ama aynı halk içerisindeki yanlış insanlara karşı Allah, cihat emrini vermiştir.

Gerçeği Allah bilir. Bize düşen hassas davranmaktır.

Allah’ım, hak ve adaletten ayrılmamamız için bizlere irade gücü ver.

Dini, Sosyal kategorisine gönderildi | MASUM İNSAN için yorumlar kapalı

HZ. MUHAMMED (s.a.v.)

  • MUHAMMED’İN (s.a.v.) ÖRNEKLİĞİ

 

Bu sitede “Hz. Muhammed’den Dersler” ve “Hz. Muhammed’in Eğitim Yöntemleri” adlarıyla iki yazı yayınlamıştık. Bu yazımızda konuya, farklı bir pencereden bakmaya gayret edeceğiz.

Hz. Peygamber’in uygulamaları hakkında bazı kaynaklar birbiriyle çelişebilmektedir. Ancak biz biliyoruz ki, Hz. Muhammed’in yaşantısı Kur’an’a uygundur. Nitekim en ufak bir sapma olduğunda, Yüce Yaradan tarafından uyarılarak kendini düzeltmesi sağlanmıştır. Bu sebeple biz, Kur’an ile çelişmeyen uygulamalarını aktarmaya çalışacağız.

Bu yazımızın bir amacı da, Peygamberimizin sünneti olarak, Onun kıyafetini, yemek yerken hangi parmaklarını kullandığını, sakalını, uyurken sağ elini şakağın altına koymasını, su içerken üç nefeste içmesini, misvak kullanmasını, sarık sarıp ucunu omuza indirmesini taklit etmek şeklinde kabul edip, aynısını uygulayanların yanlışlarını ortaya koymaktır.

Gerçi böyle davrananların birçoğu, Hz. Muhammed’in, binene rahatsızlık veren deveye, kamara (tahtırevan) yaptırmadan bindiğini anlatıyorlar, ama kendileri en lüks arabalara biniyorlar. Yüce Peygamberin Hendek Savaşı öncesinde hendekler kazılırken bir işçi gibi elinde kürek çalıştığını anlatıyorlar, ama kendileri klimalı lüks bürolarından sadece klimalı lüks arabalarına binmek için çıkıyorlar. Onun gibi iki göz odada değil, lüks mekânlarda oturuyorlar. Hz. Muhammed gibi hurma lifinden yapılmış veya hasırdan yatakları değil, özel getirttikleri mobilyaları kullanıyorlar. Onun, sadece bir hurma ile oruç açtığını anlattıkları davetlerde, tıka basa karınlarını doyurdukları için tabaklarında yemekleri artırdıktan sonra, “yiyin, için ama israf etmeyin” ayetini dua olarak ve alay edercesine okuyorlar. Buna rağmen, suyu kıbleye dönüp üç nefeste içtiği için fakir halk tarafından, “sünneti uygulayan adam” denilerek örnek gösteriliyorlar.

Gelelim Hz. Muhammed’in uygulamalarına.

Hz. Peygamber kendisine gelerek “her gece uykusuz kalarak ibadet edeceklerini, sürekli oruç tutacaklarını” anlatan sahabelerine şu öğütleri veriyordu.

“Allah beni insanların huzur bulabilmeleri için gönderdi. Huzurlu olmak için önce sağlıklı olmak gerekir. Sağlık olmadan elde edilen huzur sürekli olmaz. Gece boyu uykusuz kalırsanız, sağlığını kaybedersiniz. Sürekli orucu hiçbir insan tutamaz. Uykuyu çok uyumayacaksınız, ama vücudunuzu dinç tutacak kadar uyuyacaksınız. Çalışırken sürekli çalışmayacaksınız. Arada istirahat edeceksiniz. Beslenmenize dikkat edeceksiniz. Kendinizi gereksiz aç bırakıp eziyet etmeyeceksiniz, ama sofradan doymadan kalkacaksınız. Çünkü sizlere söylediğim bu tavsiyelerin hepsini ben kendim yapıyorum.”

Nitekim Hz. Muhammed’in üç aylar orucunu tuttuğunu belirten ciddi bir kaynak yoktur. Muhtemelen Yüce Peygamber, Ramazan orucunun tamamını tutmuş, ama diğerlerini tutmamış olabilir. Çünkü hem peygamberlik görevini yapıyor hem de devlet başkanlığı işlerini yürütüyordu. Çevresi fakirlerle ve içten pazarlıklı düşmanlarla doluydu. Dolayısıyla emekliler gibi boş durmuyor, aksine yoğun bir çalışma temposuyla mücadelesini sürdürüyordu. Bu hızlı koşuşturma sağlıklı vücut isterdi.

“Evlenip çoluk çocuğa karışarak dünya telaşesi peşinde koşmak istemiyorum” diyenlere, kendisinin evlendiğini örnek gösteriyordu. Örneğini verirken, gerçek eşi Hz. Hatice vefat edene kadar, 25 yıl tek eşli olarak evli kaldığını, sonraki evliliklerinin sosyal sorumluluğu gereği olduğunu söylemeyi de ihmal etmiyordu.

Kendi hanımlarına adaletle davranmaya aşırı özen gösterdiği için, sahabelerini de bu konularda uyarıyordu. Hz. Muhammed’in hayatını anlatan hiçbir kaynak, Yüce Peygamberin hanımlarını dövdüğünden bahsetmediği gibi, galiz bir şekilde bağırdığından bile bahsetmez. Aksine onlara sevgi ile yaklaştığını anlatırlar. Hattâ kızın Fatıma çocuk iken, onu sahabelerinin yanında kucağına aldığını, onunla oynadığını, onu yanağından öpüp sevgisini gösterdiğini anlatırlar. Öyle ki, böyle bir anlayışları olmayan Medine halkının ve Ensar’ın hayret ederek peygamberimize sebebini sorduklarını naklederler. Benzer olaylar eşi Hz. Ayşe ile de yaşanmıştır.

Allah’ın son resulü, sevgi sahibi olmayanın huzur bulamayacağını, böyle insanların topluluğunun huzursuz olacağını bildiğinden, sahabelerine örnek olmak için bazı sevgi dolu davranışlarını özellikle halkın gözü önünde yapmış olabilir. Ama Hz. Muhammed’in gerçek uygulaması, hanımlarıyla, evle ilgili olmayan konuları bile istişare ettiğini gösterir.

Nitekim Hudeybiye Barışı sırasındaki bir olay bu durumu kesinleştirir. Sahabelerin büyük çoğunluğu, yapılan anlaşmanın şartlarını beğenmemişler, Hz. Muhammed’e itiraz etmişlerdi. İtirazda o kadar ileri gidilmişti ki, Hz. Peygamberin kurbanlık için getirilen develeri kesmelerini istemesine ve üç defa tekrar etmesine rağmen kimse kesmemişti.

İlk defa karşılaştığı bu duruma çok üzülen Hz. Muhammed, çadırına gitmiş ve eşi Ümmü Seleme’ye durumu bütün açıklığıyla anlatmıştı. Hanımı da Ona, çadırdan çıkarak kimseye bir şey söylemeden kendi kurbanını kesmesini tavsiye etti. Hz. Peygamber hanımının tavsiyesine uydu, gitti devesini kesti. Onu gören Sahabeler teker teker giderek kurbanlarını kestiler. Böylece başkaldırı niteliğindeki itirazlar kapandı.

Hz. Muhammed, korkak değildi. Gözü kara da değildi. Yani hesapsız, plansız değildi. Bütün savaşlardan ve önemli kararlardan önce sahabesiyle istişare etmiş ve temkinli bir şekilde hareket etmişti. Ama cesaretinin büyüklüğü hakkında herkes hem fikirdi.

Cesareti sadece şahsi mücadelesinde değil, kararlarında da kendini gösteriyordu. Hicretin onbirinci yılında Mute ve Filistin taraflarına bir sefer düzenlemeye karar vermişti. Üç bin kişilik ordu kuruldu. Gidilecek yer birkaç yıl önce Cafer, Abdullah ve Zeyd’in şehit düştüğü bir yerdi. Yani çok önemli bir seferdi. Ordunun komutasını, henüz yirmi yaşında olan Usame bin Zeyd’e verdi.

Hâlbuki ordu içinde Hz. Ömer ve daha birçok tecrübeli sahabeler vardı. Bu kararından dolayı bazı sahabeler tarafından eleştirildi. Ama kararından dönmedi. Böylece, yaşça büyük Sahabelerine tevazu dersi verdi. Sahabeler, oğulları yaşındaki bir insanın hem de eski bir kölenin oğlunun emrine girerek, en büyük cihat olan iç cihadı başarmaları gerektiğini gösterdi. Ayrıca, artık yaşlı insanların geri çekilerek gençlerin önünü açmaları gerektiğinin örneğini verdi. Yüce Peygamber komutan atarken, emaneti ehline vermesi gerektiğini en iyi bilen idi. Usame’ye güveniyordu.

Hz. Muhammed, ilk evliliği sonunda aile olarak zenginlemişti. Ama ihtiyacı dışında harcama yapmamaya gayret etmişti. Fakir Müslümanlara yardım etmiş, insanlara cömertliğin dersini vermiş, ama saçıp savurmamaya dikkat etmişti. Dolayısıyla hayatının hiçbir döneminde başkalarının yardımına muhtaç duruma düşmedi. “Alan el” olmadı. Hep “veren el” oldu.

Hayatının her alanında muhatap olduğu bütün insanlara karşı adaletle davranmaya gayret etmiştir. Hattâ aralarında davalaşarak kendisine gelenleri şöyle uyarmıştır: “Bazılarınız davasını daha güzel anlatmış olabilir. Dolayısıyla ben adalete uymayan bir karar vermiş olabilirim. Siz gerçeği bilirsiniz. Her kim kardeşinin hakkını bilerek yediyse, benim kararıma rağmen mutlaka geri versin. Yoksa kardeşinin hakkı, midesinde ateşten bir top olur.”

Böylece insanlara adaletli davranmanın önemini anlatmıştır. Hayatının her kesitindeki örnekliğiyle; kadınların erkeklerine, erkeklerin kadınlarına, ana-babanın çocuklarına, amirlerin astlarına, toplumun ileri gelenlerinin cemaate, komşularımıza velhasıl hepimizin birbirimize adaletli davranmamızın önemini göstermiştir.

Hz. Muhammed hoşgörüsü yüksek bir kişiliğe sahipti. Uhud Savaşı’nın kaybedilmesine sebep olan okçulara bile hoşgörü göstermişti. Ama ihanet eden Kurayzaoğullarına uygulanan şiddetli cezaya ses çıkarmamıştı. Nankörlerin, içten pazarlıkla ihanet edenlerin af edilmemeleri gerektiğini bize öğretmek istemişti.

Allah, peygamberlerini bizlerin övmesi için göndermemiştir. Onlar zaten, Yüce Yaradan katında övülmüş şahıslardır. Allah bizden, peygamberlerinin tavırlarını, kararlarını, uygulamalarını örnek almamızı, onların tavsiyelerine, verdikleri öğütlerine uymamızı ister. Yoksa onlar gibi giyinmemizi, onların kullandıkları eşyaların aynısını kullanmamızı, onlar gibi oturup onlar gibi yatmamızı istemez.

Allah’ım, bizlere Senin gönderdiğin dinin özünü kavrayabilmemiz için anlayış ihsan eyle.

Genel kategorisine gönderildi | HZ. MUHAMMED (s.a.v.) için yorumlar kapalı

HAKK’IN YANSIMASI

HAKK’IN YANSIMASI

 

Bu sitede yayınladığımız “İnsanların varlık Sebepleri Üzerine Düşünceler” başlıklı yazımızda, “biz neyiz?” sorusunun cevabı olarak, “biz yeryüzünde Allah’ın halifesi (vekil yönetici anlamında) ve Hakk’ın yansımasıyız” demiştik.

Bilindiği gibi Hak, Allah anlamında kullanılmaktadır. Dolayısıyla, “insanlar, Allah’ın yansımasıdır” anlamındadır. Bu konuda İslâm mutasavvıfları, felsefecileri ve diğer âlimler çok fazla eserler vermişler, açıklamalar yapmışlardır. Ancak yapılan açıklamaların birçoğu, halkın anlayabileceği bir yapıda olmadığından, insanların bu konudaki düşünceleri, aynı gurup içerisinde bile, birbirinden ciddi farklar gösterebilmektedir.

 Birbirinden farklı düşünen âlimlerin söylediklerini karşılaştırmak ve gerçeği anlamak ise, gerçekten güçtür. Günümüzde Mevlana’yı, Şems’i, İbn Arabi’yi, İmam Gazali’yi, İbn Rüşd’ü tam olarak anladım diyen insan bulmak çok zor.

Geçenlerde, Mevlana’yı 15 yıldır çalışan Farsça uzmanı biriyle karşılaştım. Mevlana’nın düşünce hayatı üzerine konuşma yapacaktı. Ama daha çok hayatını ve hakkındaki menkıbeleri anlattı. “Düşünceleri nelerdir?” diye sorulunca, “o bir okyanus, öyle kolay anlaşılmaz ve anlatılamaz” diye cevapladı. Belki bu durumun bir sebebi, Mevlana’nın şu sözüdür: “Sen ne kadar bilirsen bil, söylediklerin, karşındakinin anlayabildiği kadardır”.

Birçok âlim insanın hayatını okuyunca, birbirinden çok farklı düşünce devreleri olduğunu görüyoruz. Bundan da anlaşılıyor ki, muhtemelen bu âlimlerin kafaları karışık. Dolayısıyla kendileri de, tam olarak ne demek istediklerini bilemediklerinden anlatımları anlaşılmaz olabiliyor. Bu âlimler çoğu, bir konuda açıklayıcı bir bilgi veremeyince, “benim söylediklerimi anlamak için ‘aşk’ ile yanmak gerekiyor” demektedirler.

Durum böyle olunca, İbn Arabi’yi övmeye çalışan bir TV dizisinde, övmeye çalıştıkları Arabi’yi, medyum durumuna düşürdüler. Hâlbuki Arabi, beğenelim beğenmeyelim, insanların İslâm’la ilgili çok fazla sorusuna cevap verebilmiş bir âlimdir. Birçok cevabıyla ilgili olarak selefi de yoktur.

İbn Arabi, İmam Gazali, Hallac-ı Mansur gibi niceleri, sahip oldukları bu ilmin Allah tarafından kendilerine kapıların açılmasıyla oluştuğunu söylemişlerdir. Bu durumu kitaplarına yazmayan niceleri de, yazanları eleştirirken kendileri çevrelerine aynı şeyi anlatmışlardır. Bu hususta biz aksini iddia edemeyiz. Allah ile kendi aralarındaki bir konudur. Fakat biz bu âlimlerin açıklamalarında nasıl bir düşünme yöntemi kullandıklarına bakarak, onların anlattıkları hakkında fikir yürütebiliriz.

Yazının başlığındaki konumuzla ilgili olarak, İbn Arabi’nin “vahdet-i vücud” fikirlerine temel teşkil eden hadis ve ayetler şunlar. Ayet, Bakara Suresi 31: “Allah Âdem’e bütün esmayı öğretti” ayetidir. Biz bu sitedeki “Allah’ın Öğrettiği Esma” adlı yazımızda “esma” kelimesi ile kastedilmek istenilenin neler olabileceğini anlatmış ve gelenekçilerden farklı bir fikir belirtmiştik. Düşüncelerimizi, Kur’an’ın bütününde verilmek istenilenden anlayabildiğimiz kadarıyla aktarmıştık.

Yine de sadece bu ayete bakarak, “vahdet-i vücud” anlayışına ulaşılamaz. Nitekim İbn Arabi’de, aşağıdaki hadis olmadan bu düşüncelerini oluşturamamıştır. Hadis şöyledir: “Allah, Âdem’i kendi suretinde yarattı.”

Sufi anlayışa göre suret, bir şeyin dış görünüşüdür. Mânâ, bir şeyin görünmez hakikati, manevi özüdür. Bu anlayışa göre, ‘Allah insanı kendi suretinde yarattı’ demek, insanın mânâsının, Allah’ın hem zatına hem de sıfatına delâlet etmesidir.

İbn Arabi’ye göre, Allah’ın Âdem’e “bütün esmayı” öğretmesi, Allah’ın Âdem’e, kendisinin ve yaratılmışların bütün isimlerini öğretmesidir. Yani Âdem’in öğrendiği “mânâ” Allah’tır ve Âdem’in bilgisi bu mânânın “suretidir”.

Arabi’nin açıklamalarından da anlaşılacağı gibi, eğer, gerçek olduğu çok şüpheli olan bir hadis olmasa, düşünce sistematiği kurulamayacak. Diğer taraftan “esma”, sadece isimler değildir. Dolayısıyla İbn Arabi’nin ikinci yanılgısı, ayetin yorumundaki hatadan gelmektedir.

Konuyu daha net kavramak için, “Allah’ın Öğrettiği Esma’ adlı yazımızdan bir paragrafı aşağıya aldık. Alıntımızı kısa bulanlar, ilgili yazımızın tamamını aynı siteden okuyabilir.

“Sonuç olarak ‘esma’ sözünün tek anlamı, eşyaların isimleri değildir. Allah, Kendisinin ve yarattıklarının isimlerinden Hz. Âdem’e mutlaka bazı şeyler öğretmiştir. Ama Kur’an’a göre asıl öğrettiği şey, olayları kavrama ve karar verme, onları güzele yönlendirme kabiliyetidir. Yüce Yaradan bizlere verdiği bu özelliklerden dolayı bizleri yeryüzünün halifesi yapmıştır. Bakara 38’de bahsettiği üzere bizlere uyarıcı uyarıcılar göndererek, destek vereceğini belirtmiştir.”

Demek ki, Yüce Yaradan, insanların yeryüzündeki halifeleri olabilmeleri için onlara, Kendi zatının özelliklerinin bir kısmını ve sadece dünya için yetecek miktarda vermiştir. İnsanlara beş duyu vermiştir. İnsan iştir, görür, duyar, hisseder, tat ve koku alır. Ancak bu özelliklerimiz çok sınırlıdır. Hattâ çoğu hayvanlara göre daha düşük kapasitededir.

Allah insanlara iş görme ve çekip çevirme özelliği vermiştir. Bunlar insanı güç sahibi yapar. İnsana verdiği konuşma özelliği ile arzu eden insanlar, aralarında kolayca anlaşabilir, bilgileri aktarabilirler. İradesi sayesinde, karar verme özelliğine sahiptir. Vicdan sayesinde, merhametli ve adaletli davranma yetisine sahiptir. Allah insanlara akıl ve düşünme kabiliyeti vererek, ihtiyaçlarımız için yeni şeyle r oluşturabilmemize, sorunları çözebilmemize imkân sağlamıştır.

Allah’ın insanlara verdiği bütün özellikler, Yüce Yaradan’ın sıfatları yanında okyanusta bir damladır. Buna rağmen insanlara verdiği özelliklerin hepsi, Allah’ın sahip olduklarının küçük bir kopyasıdır.

O halde “Hakk’ın yansıması”, Allah’ın zatının özelliklerinden az bir bölümünün, insanlara yetecek miktarda verilmesi anlamına gelmektedir. Hâlbuki “Enel Hak” veya “Allah’ın oğlu” sözü, Allah’ın ve insanların bütün özelliklerinin birebir örtüşmesi durumunda söylenebilir.

Sosyal kategorisine gönderildi | HAKK’IN YANSIMASI için yorumlar kapalı

RAHMET YAĞMURU

YAĞMURUN ÖRNEKLİĞİ

 

Sonuçları itibarıyla iki çeşit yağmur vardır. Biri bardaktan boşanırcasına yağar. Sonunda seller oluşur. Selin büyüklüğüne göre insanlara zararı da büyük olur. Önüne geleni yıkar. Ayrım yapmaz.

Diğer yağmur çeşidi, yavaş yavaş yağar. Toprağa, ziraata dolayısıyla insanlara faydalı olur. Böyle yağan yağmura halk dilinde “rahmet” denir. Yağmurun rahmet olabilmesi için usul usul ve tabiri caizse sicim gibi, siğim siğim yağar. Yani sabırla yağar.

Biriktirdiği suyunu saatlerce sabırla usul usul boşaltmak kolay değildir. Gerçekten büyük sabır ister. Eğer yağmur sabırla yağarsa, seller oluşmaz. Seller oluşmayınca bırakın başka tahribat yapmayı, en bereketli toprakları nehirlere, göllere, denizlere alıp götürmez.

Sabırla yağan ve adına rahmet dediğimiz bu yağmurun bir kısmı toprağın üzerinde birikir. Kurumuş topraklara, pörsümüş yapraklara hayat verir. Rahmet denilen yağmurun bir kısmı, toprağın derinliklerine doğru gider. Böylece ileride ölmeye yüz tutan toprağa tekrar can verir.

Biz de insanlara faydalı olmak istiyorsak, rahmet dediğimiz yağmur gibi olmalıyız. Ama böyle yağmur olmak zordur. Önce her taraftan su biriktirmek gerekir. Yani önce derya olmak için gayret gerekir. Derya olmak için üstün gayret gerekir. Çalışmak gerekir. Çalışmak da yetmez.

Derya olmak da yetmez. Deryalığını nasıl faydalı hale getireceğini araştıracaksın. İnsanlara yeterince faydalı olmak için, insanların üzerine yağmur olarak yağacaksın. Fakat aniden boşanan, seller oluşturan yağmur gibi olmayacaksın. Rahmet yağmuru olacaksın.

Yavaş yavaş, sabırla yağacaksın. Böyle yağmak da yetmez. Rahmet olabilmek için, yağmurun miktarını ayarlayacaksın. Ne fazla yağacaksın, ne de az. Tam kararında yağacaksın ki, faydan azami olsun.

Rahmet olarak yağmak da yetmez. İhtiyacı olan yerlere, ihtiyaç duydukları kadar yağmaya devam edeceksin. Bir kere değil. İhtiyaç oranında defalarca yağacaksın. İhtiyaçları gidereceksin.

İhtiyaçları gidermen de yetmez. Yağdıklarını geri toplayıp, yine biriktireceksin. Yani kendini sürekli geliştireceksin ki, faydan sürekli olsun.

Rahmet yağmuru mu olmak istersin, yoksa rahmet bekleyen mi olmak istersin. Önce buna karar vereceksin. Yağmur bekleyen olmayı tercih etmek emek gerektirmez. Kolaydır. Ama tercihin buysa, zamanında yağmur yağmayınca, yağmur duasına çıkmayı, hüzün ve endişe içerisinde beklemeyi göze alacaksın. Çünkü artık hep başkalarına bağlı olacaksın.

Allah’ım, bizlerin rahmet yağmuru olabilmemiz için bizlere yol göster, mücadele azmi ver, ilim ve hikmet ver.

Sosyal kategorisine gönderildi | RAHMET YAĞMURU için yorumlar kapalı