AKIL-VAHİY DAYANIŞMASI

AKIL-VAHİY DAYANIŞMASI

 

Muhtemelen bütün semavi dinlerde, aklın mı önde olduğu, yoksa imanın mı önde olduğu tartışılmıştır. Akıl-vahiy konusuyla ilgili en geçerli kaynak Kur’an olmasına rağmen, en çok tartışma da Müslümanlar arasında olmuştur.

Bu sitedeki bazı yazılarımızda belirttiğimiz gibi, Eşarilere göre, “insanlar akıllarıyla, iyi ve kötüyü bilemezler. Bilebilmeleri için peygamberlerin gelmesi gerekir.” Bu durumda, “çok uzun dönemdir peygamber gelmeyen topluluklar nasıl akıllı işler yapabilmektedir?” sorusu akla gelmektedir. Akla gelebilecek bir diğer soru da şudur: “Eğer dini konularda, akıl ve mantık ile fikir yürütülemezse, İslâm ile Kilise söylemleri arasında ne fark kalır? Kilise söylemleri geçerliyse, Allah niye yeni bir elçi göndermiştir?”

Diğer taraftan Mutezileye göre, “insan her şeyi akılla bilebilir.” Bu durumda sorulacak soru, “her şeyi akılla bilebiliyorsak, peygamberlere ne gerek vardır?” Hattâ akla şu soru da gelir: “Her şey akılla bulunabilecekse, İslâm ile felsefe arasında ne fark vardır?” Veya bazı İslâm âlimlerinin dediği gibi, eğer halk aklını kullanamaz, ancak ulema kullanabilirse, “peygamberler sadece halk için mi gönderilmişlerdir?”

Bu konuda Maturidi orta bir yol izlemiştir. Maturidi, dini tebliğ olmasa bile, düşünen bir insanın, Allah’ın verdiği akılla, Yüce Yaradan’ı bulabileceğini savunur. Ancak Maturidi yine de sadece aklın yetmeyeceğini düşünür. Çünkü ona göre bilginin kaynakları üçtür. Bunlar beş duyu, doğru haber ve aklın tefekkürüdür. Buradaki haber, zaruri ilim ve vahiy yoluyla Allah’ın kullarına aktardıklarıdır. O halde, akıl ve imanın birleşmesiyle en doğru yol elde edilir.

Maturidi’den çok önce Türk tarihinde yaşanmış iki olay, onun bu sözlerini onaylamaktadır. Birincisi, Göktürklerin 730’lu yıllardaki Orhun Anıtlarından: “Zamanı Tanrı yapar, Tanrı yaşar. İnsanoğlu ölümlüdür.”

Diğer örnek, Balkan Bulgar Türklerinin Hakanını Kurum Han’ın 810’lu yıllarda, eski Türk dinine inanırken söylediği bir sözdür: “Doğru insanı ve yalancıyı Tanrı bilir. Biz Bulgarlar, Hıristiyanlar için çok iyilikler yaptık. Ancak onlar bunu çabuk unuttu. Fakat Tanrı biliyor.”

İbni Rüşd’e göre, Kur’an; akıl, düşünme gibi kavramları sıkça kullanır. Bunlar tamamen, mantık ilkelerinin de kurallarıdır. Dolayısıyla Kur’an yani vahiy, mantığın kurallarını teşvik etmektedir. Çevremizdeki varlıklar üzerinde, mantık yoluyla düşünmemizi istemektedir. Ona göre; “Eğer aklın verdiği bilgi ile vahyin verdiği bilgi birbiriyle çelişirse, vahyin verdiği bilgi tevil edilmelidir. Çünkü vahyin verdiği bilgi ile aklın verdiği bilgi çelişiyor gibi görünse de, bu vahyin halk yığınlarına hitap eden zahiri (sembolik) üslubundan kaynaklanmaktadır.”

Bu sitede daha önce yayınladığımız “Aklın yolu bir midir?” başlıklı yazımızda şöyle demiştik:

“Doğa bilimleri, sosyal bilimler, ekonomi ilmi farklı rasyonalitelere sahiptirler. Bunlar bir tek akıl ilkesine irca edilemezler. Diğer taraftan akıl yürütme; insanın bilgisine, görgüsüne, nefsine hâkimiyetine, içinde bulunduğu ortama göre insandan insana değişir.

Eğer aklın yolu farklı ise, insanların huzuru bulabilmeleri için gerekli olan şey nedir? İnsanların akılları ve duyuları sayesinde sahip oldukları bilgi ve özellikler, huzuru bulabilmeleri için yeterli midir?

İnsanlık tarihine bakıldığında, yeterli olmadığı net bir şekilde müşahede edilir. Akla yol gösteren iradedir. İradenin beslendiği kaynak sadece pozitif bilimler ve duyular olursa, akıl yolunu şaşırır.”

Yüce Yaradan Kur’an’ında Zumer Suresi 9uncu ayetinin sonunda, “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak temiz akıl sahibi olanlar anlar.” diyerek bilginin önemini vurgulamaktadır. Bilgi sahibi insanın, ancak akıl sahibi insanlar olacağını ifade ettikten sonra, konuları sadece temiz akıl sahiplerinin yani, özü temiz olanların anlayabileceğinin vurgusunu yapmaktadır. Özü temiz olmak, nefsine, iradesi ile hâkim olabilmek anlamındadır.

Sıradan bir insanın iradesine hâkim olabilmesi için, nakli ilimlerle desteklenmesi gerekir. Çünkü asıl olan, bir kişinin toplum içerisindeki davranışlarının yani dışarıdan algılanışının iyiliği ve güzelliği değildir. Hiç kimsenin görmediği ortamlarda, o kişinin yaptıklarının ve aldığı kararların iyiliği ve güzelliği önemlidir. İslâm âlimlerine göre, nakli ilimlerin (dini bilgiler) insandaki merkezi, kalptir. İşte bu sebeple Kur’an’a göre, kalbi temiz olmayan, aklına hükmedemez. Dolayısıyla akıl, nefsin hâkimiyetine girer. Güzel düşünemez.

Demek ki, yukarıda bahsedilenlerden anlaşıldığına göre, insan, Yüce Yaradan’ın verdiği aklıyla düşünerek bir yaratıcının olduğunu bulabiliyor. Yaratıcının Kendisinde, zaman kavramı olmadığını düşünebiliyor. Yaratıcının, insanların her yaptığını kayda aldığına inanıyor. Bu kayıtların sonunda mükâfat veya ceza olacağını düşünebiliyor. Aklını kullanarak dünya hayatının mücadelesini veriyor. İyiyi-kötüyü, doğruyu-yanlışı, haklıyı-haksızı ayırt edebiliyor. Toplumsal ahlâk düzeni kurmak için gayret sarf edebiliyor. Aklını çalıştırarak dünyadaki ve evrendeki fiziksel, kimyasal, biyolojik vb kurallar ve işleyişleri hakkında bilgilerini artırabiliyor.

Fakat insanlar aklını kullanarak, ceza ve mükâfat düzeninin, hem bu dünyada hem de öteki dünyada, nasıl işlediğini bilemez. Ölümden sonra tekrar diriltilmenin nasıl olacağını bilemez. Ahiret hayatının nasıl işlediğini düşünemez. Meleklerin nasıl olduğunu ve nasıl işlem yaptıklarını bilemez. Aklıyla, Allah’ı tasavvur edemez. Akıl yoluyla bu dünyada niçin var olduğunu, bu hayatı niçin yaşadığını bilemez.

Diğer taraftan, insan aklı, eğer bir destek almazsa, insanın nefsinin doğrultusunda düşünmeye meyleder. Dolayısıyla kişinin aklı, nefsini yönetemez. Arzuları, aklını yönetir. Böylece hem kendisi hem de toplum zarar görür.

İşte bu sebeple Yüce Yaradan, yarattığı insanların, algılamalarına ve huzurlarına yardımcı olmak durumundadır. Bu görevin sebeplerini “Allah, Rahmeti Kendi Üzerine Farz Kılmıştır” başlıklı yazımızda ifade etmiştik.

Sonuç olarak vahyin ayrıntıya girmediği, genel olarak kabul edilmesini istediği konularda, akıl yürütmenin gereği yoktur. Vahyin ayrıntıya girmediği emir ve yasaklar konusunda da, akıl yürüterek ayrıntıya girilmemelidir. Vahyin bize, üzerinde düşünmemizi istediği konularda ise, mutlaka akıl yürütülmelidir. Böyle konularda akıl yürütmezsek, aksine Kur’an’ın emirlerine aykırı davranmış oluruz.

Hatta Kur’an’da geçen ve bize gelecek için araştırılacak yollar gösteren her konuda akıl yürütülmelidir. Örneğin; Kur’an’da, mağarada 309 yıl uyutuldukları söylenen gençlerin durumu bile, ilim insanları için bir araştırma konusu olabilir.

Akıl-vahiy dayanışması, insanları huzura götüren en uygun yoldur.

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | AKIL-VAHİY DAYANIŞMASI için yorumlar kapalı

SEMAVİ DİNLERİN TEMSİLCİSİ KUR’AN’DIR

KUR’AN, BÜTÜN SEMAVİ DİNLERİ TEMSİL EDER

 

Bakara Suresi 4: “Onlar (muttakiler) sana indirilene de, senden önce indirilenlere de inanırlar. Ahirete de kesin olarak inanırlar.”

Ayete göre, muttakiler yani kötülükten sakınanlar, Hz. Muhammed’e indirilen Kur’an’a inanırlar. Ama bu yetmez. Allah’ın daha önceki peygamberlerine indirdiği kitaplara da inanırlar. Buradan anlaşılan o ki, Allah’ın gönderdiği kitapların hepsi birbirine benzemektedir. Belki aynı konular, kitapların indiği dönemlerdeki insanların anlayışlarına göre farklı şekilde anlatılmış olabilir.

Yüce Yaradan kitaplarının hepsine birden inanılmasını istediği gibi, peygamberleri arasında da ayrım yapılmamasını istiyor. Nisa 152. “Allah’a ve peygamberlerine iman eden ve peygamberlerinden hiçbirinin arasında ayırmayan kimselere gelince işte bunların yarın kendilerine mükâfatlarını vereceğiz. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.”

Allah, Nisa Suresinde hem kitaplarının hem de peygamberlerinin hepsine iman edilmesini istiyor. Nisa 136: “Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, derin bir sapıklığa düşmüş olur.”

Yukarıdaki ayet “ey iman edenler” diye başladığı cümleyi Allah’ın bütün kitaplarına ve peygamberlerine “iman edin” diyerek bitiriyor. Ayetin başlangıç hitabı zaten iman edenlere olduğu için, iman edenler daha önceki ayetlerde söylenildiği üzere onlar, bütün peygamberlere ve kitaplara iman etmiş durumdaydılar. Buna rağmen tekrar iman edin denilmesi, söylenenleri sorgulayarak, inceleyerek kalpten iman edin anlamındadır.

Dolayısıyla kutsal kitaplarda yazılanları sorgulayıp inceledikten sonra kabul edersek, imanımız çifte su verilmiş çelik gibi sağlam olur. Aklımızı, vicdanımızı, irademizi kullanmadan kabul etmemiz, şeklen kabulden öteye gitmeyebilir.

Peki, bütün kitaplarına ve peygamberlerine iman edilmesini isteyen Yüce Yaradan, her kitabında veya her peygamberine farklı şeyler söyler mi? Al-i İmran 19. “Allah katında din İslam’dır! O kitap verilenlerin ayrılığa düşmeleri ise, sırf kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki ihtirastandır. Her kim Allah’ın ayetlerini inkâr ederse şüphe yok ki Allah çabuk hesap görendir.”

Demek ki, Yüce Yaradan katında tek din varmış. O da İslâm imiş. Allah gönderdiği bütün peygamberlerini bu minval üzerine görevlendirmiş. İndirdiği bütün kitaplarında İslâm’ı anlatmış. Fakat ihtiras sahibi insanlar, anlatılanları tahrif etmişler. Aralarında ayrılığa düşmüşler.

Allah’ın şahadet ettiği hakikati ihtiraslarından dolayı bilerek gizleyen kişi, Yüce Yaradan indinde en zalim kişidir.

Bakara 140: “Yoksa siz: “İbrahim de İsmail de İshak da, Yakub da, Esbat da (Yakub’un torunları) hep Yahudi veya Hıristiyan idiler” mi diyorsunuz? De ki: “Sizler mi daha iyi bileceksiniz, yoksa Allah mı? Allah’ın şahadet ettiği bir hakikati bilerek gizleyenden daha zalim kim olabilir? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.”

Allah’ın bütün peygamberleri aracılığıyla indirdiği buyruklarının aynı minvalde olduğunu, emrettiği ibadetlerden biri olan namazın kılınma şeklindeki aynılıktan da anlıyoruz. Al-i İmran 43: “(Melekler) Ey Meryem! ‘Rabbine divan dur ve secdeye kapan ve rükû edenlerle beraber rükû et’ demişlerdi.”

Bütün kutsal kitaplar Allah tarafından gönderilmesine rağmen aralarında farklılıklar var. Biz hangisine inanacağız?

Enam Suresi 92. ayetle: “İşte bu da bizim indirdiğimiz bir kitap! Feyzi ve bereketi dünyayı tutacak, evvelki kitapları bu tasdik etmedikçe, muteber sayılmayacak…..” diyerek hakem kitabın Kur’an olduğunu vurguluyor.

Kur’an’ın değişmemiş tek kutsal kitap olduğunu daha önceki yazılarımızda belirtmiştik. Bu durumu zaten akıl sahibi bütün insanlar kabul etmektedir.

Ayetlerden anlaşıldığı üzere, Kur’an, Maturidi’nin de ifade ettiği gibi, daha önce indirilen kutsal kitaplarda anlatılanları kendi üslubu içerisinde devam ettirmiştir. Dolayısıyla bütün kitap gönderilen dinleri temsil etmektedir. Diğer kitaplarda Kur’an’ın anlatımı ile çelişen konularda hakem, Kur’an’dır.

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | SEMAVİ DİNLERİN TEMSİLCİSİ KUR’AN’DIR için yorumlar kapalı

MADAM CURIE

MADAM CURIE: “Hastaların tedavisi için bulduğum bir maddeden faydalanmak benim bilimsel manevi şahsiyetimi zedeler.”

(Bu yazı Şubat 2014’te yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz.)

Ünlü Fizikçi Einstein’ın “Şöhretin yozlaştıramadığı tek kişi” dediği Madam Curie, 10 yaşında annesini kaybetti. Fakir ve çok horlandığı bir hayat yaşadı. Polonya’da doğan Curie, son olarak hizmetçi olarak çalıştığı evden haksız yere ve aşağılanarak kovulunca Fransa’ya göç etti.

Çok zor hayat şartlarında Sorbon Üniversitesine kaydoldu. Burada kendisi gibi bilim sevdalısı Pierre Curie ile evlendi. Birlikte araştırmalarını sürdürdüler. Bir mahallenin etrafına ışık saçtığını görünce araştırmalarını bu konuya yönlendirdiler. Katı maddeleri delip geçen radyumu buldular. Ama ilim adamları maddeyi görmeden inanmayız dediler.

Dört yıl boyunca bütün paralarını harcadılar. Borçlandılar. Tonlarca pis kokulu madenlerden gece gündüz bıkmadan doğrudan kendileri çalışarak, pirinç tanesi büyüklüğünde radyum elde ettiler.

Radyumu görünce bilim adamları inandı. 1902 yılında Nobel ödülünü aldılar. Tıp dünyası radyumun elde edilmesiyle tam anlamıyla bir devrim yaşadı. Radyumun elde ederken sadece kendileri çalışmışlardı. Bu sebeple yöntemi tek kendileri biliyordu. Dünyanın her yerinden talep gelmeye başlamıştı. Patentini alsalar dünyanın sayılı zenginleri arasına girebilirlerdi.

Ama onlar bu çok önemli buluşlarından, beş kuruş bile almadılar. Buluşlarını insanlığa hediye ettiler. Nobel ödülünden aldıkları para ile çalışmaları sırasında aldıkları borçları ödediler. Üniversitede sadece maaş alarak araştırmalarına devam ettiler. İki çocuklarıyla birlikte manen mutlu bir hayat sürdüler.

1911 yılında Madam Curie yine Nobel Ödülüne layık görüldü. 1921’de Amerikan kadınları dünya kadınları adına şükranlarını sunmak için kendisine maaş bağlamak istediler. Maaşı kendisi almadı, doğduğu ülke Polonya’daki bir hastaneye yönlendirdi.

İnsanlık adına sağlığını hiçe sayarak yaptığı çalışmaların sonunda vereme yakalandı. Kimileri kanser dedi. Kanseri tedavi için büyük atılımlar yapan bu soylu kadın, 1934 yılında 67 yaşında mütevazı bir şekilde yaşadığı hayata gözlerini yumdu.

Maddi menfaate dayalı patent tekliflerini kabul etmeyen Madam Curie, onur nişanlarını bile istemedi. Maddi hediyeleri kimsesizlere, çaresizlere bağışladı.

İnsanlık adına kendisini feda eden Madam Curie gibi insanlardan biz ders almaya çalıştık. Unutmadık. Biz ondan razıyız. İnşallah Allah da razıdır.

Genel kategorisine gönderildi | MADAM CURIE için yorumlar kapalı

AİLE BİRLİĞİ

AİLE BİRLİĞİNİ DESTEKLEMENİN DÜŞÜK MALİYETİ

(Bu yazı Şubat 2014’te yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz.) 

Zengin şehirlerde yaşayanlara, fakir bölgelerde yaşayanlar dışarıdan bakarlar ve onlara imrenirler. Onların her türlü imkânlarının olduğunu dolayısıyla, mutlu olduklarını düşünürler. Hâlbuki kent yaşamı büyük sorunlar yaratır. Ama bu sorunlar gelişmekte olan ülkelerde görülenlerden çok farklıdır. Toplumsal çöküş, parçalanmış aileler, işsizlik, madde bağımlılığı, artan suç oranları, kayıt dışı ekonomi ve hiçbir yerde dikiş tutturamayan, asi tabaka, içiçe olan zengin ve fakir yaşam. Hepsi geleceğin büyük sorunlarıdır.

Dünyada 1960’lı yıllarda başlayan serbest aşk anlayışı, günümüzde sadece ABD’ye yılda 100 milyar doların üzerinde bir maliyet yüklemiştir.  Bu maliyet hesabında etki eden kalemler arasında boşanmalar, cinsel temas yoluyla bulaşan hastalıklar ve diğer etkenler bulunmaktadır.

Zengin ülkelerin çoğunda evlilik dışı doğumlardaki artış her yıl hızlanarak %40’ları buldu. Bu hızlı artışa rağmen, bu ülkelerde evli ve çocuklu çiftlere itibar giderek artıyor. Aileler gelecekte millet yapısının baskın dilimi olmaya devam edecekler.

Çünkü aile istikrar demektir. Bu istikrar hem bireyler için hem de toplum için geçerlidir. Bu sebeple parçalanmakta olan toplum içerisinde, uzun vadede kazanan kurum AİLE olacaktır. Böyle olması gelecek için, sadece çocukların refahı anlamında değil, yaşlıların bakımı açısından da son derece önemlidir.

Dünyada hiçbir Devlet, felsefeleri ne olursa olsun, geleneksel ailelerin azaldığı toplumların maliyetine katlanamaz. Bunun göstergelerinden biri, Avrupa ülkelerindeki 60’lı yıllardan beri gelen sol partilerin bile, “önce aile” söylemesine dönmüş olmasıdır. Çünkü öteki seçenek, altından kalkılamayacak kadar pahalıya mal olmaktadır.

Altmışlı yılların kuşağında büyümüş ana ve babaların büyük çoğunluğu, çocuklarının bugün aynı değer yargılarıyla yetişmesini istememektedirler. Çünkü kendileri her şeyi yaşamış, her şeyi yapmış ve bunun sıkıntılarını çekmişlerdir. Artık çocukları için daha iyi bir şeyler istemektedirler.

İngiltere çevre birimi, 10 yıl içerisinde %80’inde bekâr insanların yaşadığı 4,4 milyon eve ihtiyaç olacağını hesaplamış. Gelişmiş ülkelerin çoğunda aynı hesaplar yapılıyor.

Afganistan, dünya Afyon üretiminin %92’sini gerçekleştiriyor. Bu durum Afganistan’daki istikrarsızlığın temel etkenidir. Günümüzde Asya’nın her kentinde uyuşturucu büyük bir sorun haline gelmiştir. Afrika’da da benzer sıkıntı başlamıştır.

İngiltere’de trafik kazalarında ölen insanların %20’si, bedenlerinde yasa dışı uyuşturucuların izlerini taşımaktadır.

 

Hızlı kentleşmenin bir diğer özelliği madde bağımlılığıdır. Madde bağımlılığı medeni yaşam üzerinde gittikçe büyüyen bir tehdit oluşturmaktadır. Bunu toplum genelinde en fazla hissedenlerden birisi, Rusya’dır. Rusya’da alkol tüketimi erkeklerin yaşam süresini 57 yaşına kadar düşürmüştür.

Hâlbuki din, doğa, teknoloji, sanat, hepsi insana hizmet etmelidir. Bütün bunların temelinde de ‘insanın insana hizmet etmesi’ anlayışı yatar.

Dünya küresel bir köy gibidir. Hangi alanda olursa olsun olaylar, sadece o ülkeyi etkilemekle kalmamaktadır. Bulaşıcı bir şekilde umulmadık yerlere sirayet edebilmektedir. Bu yönüyle bakıldığında Dünya, geniş bir ailedir.

Nasıl ailenin çocukları, yaşlıları, hastaları, güçlüleri varsa, dünyanın da desteğe muhtaç devletleri, güçlü ülkeleri vardır. Dünyadaki devletlerin hepsini, ailenin bireyleri olarak görmek gerekir.

Aile içerisinde yardımlaşıldığında aile kurumu nasıl güçleniyorsa, dünyada devletler de aynı uygulamaları yapmalıdır. Küreselleştikçe, köy halindeki bir aile konumuna doğru yol alan dünyada, hiçbir kurum veya devlet, başkalarının başına gelenlerden etkilenmeden yaşayamaz. Toplumları ayakta tutan yapı nasıl güçlü aile kurumuysa, dünyayı da ayakta tutacak yapı aynı aile kurumu anlayışıdır.

Aile kurumunu güçlendirmek nasıl ülkelerin maliyetlerini düşürüyorsa, dünyanın maliyetlerini de düşüreceği açıktır. Maliyet hesapları da hiçbir zaman, sadece maddi açıdan yapılmamalıdır. Manevi maliyetler belki de daha önemlidir.

Bütün ülkelerin güzel ve sıkıntılı yönleri var. İnsanlığın geleceği açısından bakılınca, gelişmekte olan ülkelerin kalkınmışlardan, kalkınmış zenginlerin de diğerlerinden öğrenmeleri gereken güzel yönleri var.

Birbirinden öğrenen, birbiriyle yardımlaşan dünyada, insanlık huzur bulacaktır. Kendi kendini yok etmeye başlayan yaşam ve insanlık, geri toparlanınca, devletler de rahatlayacaktır.

Genel, YAŞAM kategorisine gönderildi | AİLE BİRLİĞİ için yorumlar kapalı

ALLAH’IN RAHMETİ

ALLAH, RAHMETİ KENDİ ÜZERİNE FARZ KILMIŞTIR

Enam Suresi 12: De ki: “Göklerde ve yerde olanlar kimindir?” “Allah’ındır” de. O, rahmet etmeyi kendi nefsine yazmıştır. Sizi, varlığında asla şüphe olmayan kıyamet gününde toplayacaktır. Ama kendilerini zarara sokanlar inanmazlar.

Ayete göre Yüce Yaradan her ahvalde insanlara rahmetini açıklayacaktır. İnsanların inanması veya inanmaması fark etmez. İnsanların tavrı ne olursa olsun, Allah, insanlara yol gösterecek, düşüncelerini aktaracaktır.

Araf Suresi 52: “Andolsun biz onlara, bilerek açıkladığımız bir kitabı, inanan bir toplum için bir yol gösterici ve rahmet olarak getirdik.”

Demek ki, Yüce Yaradan bizlere yol göstermek için Kur’an’ı getirmiş. Tıpkı önceki tarihlerde başka kitaplar gönderdiği gibi. Bu kitaplarında insanlara sürekli yollar göstermiş. Bizlerin faydamıza olan ve zararımıza olanları her dönemde açıklamış.

Bu açıklamaları, bizlerin neyin iyi neyin kötü olduğunu bilmemiz için yapmaz. Çünkü Yüce Yaradan’ın verdiği akıl sayesinde, bunları insanlar kendileri de bulabilirler. Bu bilgileri öncelikle Enam 12inci ayetten anlaşıldığı gibi, sırf Tanrı yani yaratıcı olduğu için yapar.

Allah gönderdiği kitaplarında bizlere, insanların faydasına olanları yapmamızı emreder. İnsanların zararına olanları yapmaktan men eder. Emirlerine uyanları Cennet ile müjdeler. Uymayanları Cehennem azabı ile korkutur. Böylece bizleri iyiliğe doğru motive etmek ister. Çünkü biz kendi aklımızla bulduğumuz iyi şeyleri, nefsimize zor geleceği için uygulamak istemeyebiliriz.

Yaratıcı olmanın şanına yakışan da yarattığı insanlara yol gösterici elçiler ve kitaplar göstermesidir. Eğer bizlere elçiler ve kitaplar göndermeseydi bizler onun Tanrı olduğunu nasıl bilecektik? Yerin ve göklerin sahibi olan Allah, insanlara açıklamalar göndermeseydi, herşeyin sahibi olmasının ne anlamı kalırdı?

Allah kurduğu düzende dünya hayatından sonra bir de ahiret hayatı oluşturmuş. Dolayısıyla sistemini, bizlerin yaptıklarımıza göre mükâfatlandırmak veya cezalandırmak üzerine kurmuş. Peki, insanlara bu konuda bizlere bilgi vermeseydi, bizi nasıl ödüllendirecek veya cezalandıracaktı? Kurduğu imtihan sisteminin bir anlamı kalır mıydı?

Sadece bize verdiği akıl sayesinde bizlerin iyiyi-kötüyü, doğruyu-yanlışı bilmemiz Tanrı’nın yapacağı imtihan için yeterli olur muydu? Bizlere konular hakkında bilgi verilmeden, elimize okuyacağımız bir kitap tutuşturmadan nasıl imtihan yapılırdı?

İşte bu sebeplerle Allah, yaratıcı olmanın gereği olarak insanlara rahmet etmeyi, merhamet etmeyi, yol göstermeyi Kendi üzerine görev olarak alıyor. O, yaratıcılığının gereğini yapıyor. Bizlerden de insan olmamızın gereğini yapmamızı istiyor.

Allah, Zuhruf Suresi 44üncü ayette, hem peygamber(ler)in hem de insanların, gönderdiği bilgilerden hesaba çekileceğini söylüyor. 44üncü ayet: “Doğrusu o Kur’an, senin için de, kavmin için de bir öğüttür ve siz ondan sorguya çekileceksiniz.”

Verdiği bilgiler ve öğütler için öğrencilerini imtihan edecek hoca, onları zorla çalıştırır mı? Hayır. Kendilerine bırakır. İşte Yüce Yaradan da aynısını yapıyor. Yunus Suresi 99: “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde kim varsa hepsi toptan iman ederlerdi. O halde insanları hep mümin olsunlar diye sen mi zorlayacaksın?”

Dolayısıyla Allah bizleri zorlamıyor. Dayatmıyor. Bizlerin hür irademize bırakıyor. Sadece peygamberleri ile ve kitapları ile bizleri bilgilendiriyor, öğütler veriyor. İsterse verdiği bilgileri herkes bilsin, isterse bilmesin. İster peygamberlerini herkes dinlesin, isterse hiç kimse dinlemesin. O, Tanrı olmanın gereğini yapıyor.

Bizlere “size verdiğim akıl, irade ve vicdan sayesinde siz zaten konuları ve ne yapacağınızı biliyorsunuz” demiyor. Bizlere aramızda evrensel bir sözleşme niteliğinde olan Kur’an’ı gönderiyor. Kur’an’da iradesini ve kurduğu sistemi beyan ediyor. Bizleri bilgilendiriyor. Aynı zamanda ödev veriyor, sorumluluklarımız olduğunu belirtiyor.

Allah Kendi üzerine yazdığı rahmeti dolayısıyla bu sözleşmeyi tek taraflı olarak imzalıyor. Sözleşmenin diğer tarafı olan bizleri ise bilgilendirdikten sonra, sözleşmeye katılıp katılmamakta serbest bırakıyor. Bize zorla imzalatmıyor. Zorbalık, despotluk yapmıyor.

Bize sunduğu sözleşmeye baktığımızda maddelerin insanların faydasına olduğunu anlıyoruz. Yani tamamen bizin yararımız gözetilmiş. Bizim için zararlı olan şeyleri bıkmadan açıklamış. Bıkmadan bizlere elçiler göndermiş. Deliller sunmuş.

Leyl Suresi 12: “Doğru yolu göstermek muhakkak bize aittir.”

13: “Kuşkusuz ahiret de dünya da bizimdir.”

14: “Ben sizi köpürdükçe köpüren bir ateşe karşı uyardım.”

15: “Ona ancak en azgın olan girer.”

16: “Öyle azgın ki, yalanlamış ve sırtını dönmüştür.”

Demek ki, Yüce Yaradan’ı ve sözleşmeyi yalanlayıp sırtını dönenler mutlaka cezalandırılacaklar. Böylelerini cezalandırmak zorbalık değildir. Çünkü Allah, üzerine farz kıldığı rahmeti ile sürekli bilgilendirmiş ve öğüt vermiştir. Öğütleri dinleme konusundaki seçimi insanlara bırakmıştır.

Allah’ım, bizlere Senin gönderdiğin ayetleri (delilleri) anlayarak, yaptığın sözleşmeye uyan ve rahmetine nail olanlardan eyle!

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | ALLAH’IN RAHMETİ için yorumlar kapalı

DEVLET BAŞKANININ ERDEMİ

TOPLUMDA ERDEMİN YAYGINLAŞMASI DEVLET BAŞKANINDAN BAŞLAR

 

İslâm düşünürleri ve filozofları aralarında yaptıkları, devlet yönetiminin çeşitleri konusundaki tartışmalarda çoğunluk, sultan tarafından yönetilmeyi uygun görmüştür. Kur’an’a uymayan bu durumun sebepleri, bir başka yazıda ele alınacaktır. Bu yazımızda, düşünürlerin devlet yönetiminden ne beklediklerini ele almaya çalışacağız.

Eşariler ve tasavvuf ehli, sultanlardan adaletli davranmalarını istemekle yetinmişlerdir. Fakat filozoflar, devletin görevleri ve devlet başkanında olması gereken özellikler konusunu irdelemişlerdir.

Filozoflardan İbni Bacce (1076-1139), ideal devletin asıl görevinin, halkını yüce gayelere yönlendirmek olduğunu söyler.

İbni Rüşd (1126-1198), insanın doğası gereği medeni bir varlık olduğuna inanır. Ancak ona göre insan, hemcinslerinin yardımı olmadan erdem sahibi olamaz. Bu sebeple insan, hayatını başkalarıyla paylaşmak zorundadır. Bu paylaşımlar insanı devlet anlayışına götürür.

İbni Rüşd’e göre devletin asıl görevi, insanların (vatandaşlarının) arasında erdemlerin yaygınlaşmasını sağlamaktır. Bir devlette, hukukçulara ve tabiplere ihtiyaç çoksa, o devlet iyi işlemiyor demektir. Devletler, düzeni sağlamak için iki yöntem kullanırlar. Biri ikna yoludur. Diğeri ise, zorlamaktır. Fakat İbni Rüşd, zorla kabul ettirmeyi uygun bulmaz. Suç işleyen kesin tespit edilirse cezalandırılır, ama zorla fikir değiştirilemez ve uygulattırılamaz.

İhsan Eliaçık, “İslâm’ın Yenilikçileri” adlı kitabının I. cildinde, Farabi’nin (871-950) fikirlerini şöyle özetler:

“Devletlerin konumu devlet reisinin zihni, ahlâki yapısına, yöneticilerin adalet, hukuk, ahlâk ve insanlık anlayışlarına göre değişir. İdeal devletin başkanında şu 12 şart bulunmalıdır.

  1. Mükemmel (sağlıklı) bir fiziki yapı,
  2. Sağlıklı anlama ve değerlendirme yeteneği,
  3. Güçlü hafıza,
  4. Kıvrak zekâ,
  5. İfade ve üslup güzelliği,
  6. Bilim sevgisi,
  7. Yeme, içme, oyun, eğlence ve şehvet gibi geçici kaba hazlara düşkün olmama,
  8. Doğruluk ve dürüstlük,
  9. Kişilik sahibi ve insanlık onuruna düşkün olma,
  10. Adalet sevgisi,
  11. Kararlılık ve uygulama cesareti,
  12. Gönül zenginliği ve tok gözlülük

Farabi, yukarıdaki özelliklerin hepsine sahip bir insanın her zaman bulunamayacağını düşünmüş olmalı ki, böyle bir insan bulunamazsa aşağıdaki 6 şartı taşıyan birisinin de devlet başkanı olabileceğini belirtiyor.

  1. Filozof olmak, 2. Öncekilerin koyduğu kanun ve töreleri bilmek, 3. Hukuk bilgisi, 4. Zeki olmak, 5. İkna kabiliyeti, 6. İrade ve kudret,

Farabi, bu kabiliyetlere sahip insanların da bulunamayabileceğini düşündüğünden, böyle bir durumda devleti iki kişinin birlikte yönetmesini ister. Kendisi filozof olduğundan olsa gerek, bu iki kişiden birinin filozof olmasını şart koşar. Diğer kişinin de, kalan şartlara sahip olması gerektiğini söyler.

Eğer diğer kişi Farabi’nin istediği özelliklere sahip değilse, bu defa devletin, her biri ayrı özelliklere sahip 6 erdemli kişi tarafından birlikte yönetilmesini ister. Ona göre, bu kişilerden birisi filozof olmayacak olursa, o devlet başkansız sayılır ve her an tehlikeyle yüz yüze gelir. Farabi’ye göre filozof bir kişi bulunamazsa, o devlet giderek yıkılır.”

Farabi’nin filozof şartından, düşüncesini şahsileştirdiği anlamı çıkarılabilir. Böyle farklı anlamaları önlemenin tek yolu, öncelikle kelimelerin ve kavramların anlamları üzerinde anlaşmaktır. Kavramlarda anlam birliği sağlanmadan, hiçbir istişare veya tartışmada sonuca ulaşılamaz.

 Bence burada filozof kelimesi ile anlatılmak istenilen “bilge kişidir”. Bilindiği gibi, asıl bilge, Allah’tır. İnsanlar, Allah’ın yeryüzündeki vekil yöneticileridir. Bu yöneticilik görevlerini iyi yürütebilmeleri, bilge kişiliklerinin seviyesiyle bağlantılıdır. Bilge kişi olmak, hikmet sevgisiyle doğru orantılıdır.

Eğer, devletin görevi halkın erdemini artırmaksa, bunu sağlamanın ilk şartı, devlet başkanının güzel özelliklere sahip erdemli insan olmasıdır. Aslında bu şart, bütün guruplar ve toplumlar için geçerlidir. Bu sebeple insanların erdemlerinin artırılması, önderlerin doğru seçimiyle başlar. İnsanlara doğru bilgiler vermekle devam eder.

Sosyal kategorisine gönderildi | DEVLET BAŞKANININ ERDEMİ için yorumlar kapalı

ALLAH’IN BAZI TAAHHÜTLERİ

ALLAH BAZI VAATLERİNİ, PEYGAMBERLERİ ARACILIĞIYLA YAPAR, ÇÜNKÜ

 

Allah, Kur’an’ında “bozguncuların işlerini düzeltmeyeceğini, hainlerin hilelerini başarıya ulaştırmayacağını” taahhüt ediyor. Fakat baktığımızda, her dönemde çok sayıda bozguncunun işleri düzgün gitmekte, çok sayıda hainin hileleri başarıya ulaşmaktadır. Hâlbuki en hak vaat ve en şaşmaz vaat, Allah’ın vaadidir. Allah’ın vaadinin üzerine bir vaat olamaz.

O halde bu durum nasıl oluyor? Konunun nasıl bir açıklaması olabilir?

Gerçekçi bir cevap bulabilmek için, Kur’an’da bu vaatlerin geçtiği ayetleri iyice bir inceleyelim. Yunus Suresi 81: “Ne zaman ki attılar, Musa: ‘Bu sizin yaptığınız sihirdir. Muhakkak Allah onu iptal edecek. Şüphesiz ki Allah bozguncuların işini düzeltmez.’ dedi.”

Yusuf Suresi 52: (Yusuf): Bu işte şunun içindir; (Efendim) bilsin ki ben onun yokluğunda ona hıyanet etmedim. Şüphesiz Allah hainlerin hilesini başarıya ulaştırmaz.”

Ayetlere baktığımızda, Yüce Yaradan yukarıdaki taahhütlerini peygamberleri aracılığıyla yapıyor. Hâlbuki Kur’an’da Allah, birçok taahhüdünü doğrudan Kendisi yapmaktadır. Örnek olarak, Bakara 82 de “İman edip salih amel işleyenler, işte onlar cennet ehlidir, hep orada ebedi kalacaklardır” şeklinde yaptığı taahhüt gibi.

Ayetlerin bu durumlarından anlatılmak istenilen muhtemelen şöyle bir şeydir: Eğer Hz. Musa gibi, Hz. Yusuf gibi bozgunculara ve hainlere karşı mücadele eden insanlar varsa, Yüce Yaradan böylelerinin karşılarındaki bozguncuların işlerini düzeltmemekte, hainlerin hilelerini başarıya ulaştırmamaktadır.

Demek ki Allah’ın, taahhüdünü yaparken tek bir şartı var. O da, Yüce Yaradan’a inanan dürüst insanların, bozgunculara ve hainlere karşı ciddiyetle ve gerektiğinde ölümüne mücadele etmeleridir. Bu şartı yerine getirenleri destekleyen Yüce Yaradan, eğer düzgün insanlar böyle bir mücadele vermezlerse, bozguncuların işlerinin düzgün gitmesine, hainlerin hilelerinin başarıya ulaşmasına izin vermektedir.

Peki, Yüce Yaradan bozgunculara ve hainlere neden izin vermiş olabilir? Onlar cezasız mı kalıyorlar?

Tevbe Suresi 69: “Siz de tıpkı kendinizden öncekiler gibisiniz. Oysa onlar sizden daha güçlü, kuvvetli, mal ve evlatça sizden daha varlıklı idiler. Dünya nimetlerinden paylarına düşen kadar zevk sürdüler. Sizden öncekiler kısmetlerine düşen kadarıyla nasıl zevk sürmek istedilerse siz de onlar gibi kısmetinize düşen kadarıyla zevk sürmeye baktınız, siz de sizden önce batağa dalanlar gibi batağa daldınız. İşte bunların dünyada ve ahirette bütün amelleri heder olup gitti ve işte bunlar hep hüsran içinde kalanlardır.”

İsra Suresi 18: “Her kim peşin isterse, dünyada ona, istediğimiz kimseye, dilediğimiz kadarını peşin veririz. Sonra ona cehennemi hazırlarız; kınanmış ve kovulmuş olarak oraya girer.”

Ahkaf Suresi 20: “Ve küfredenler ateşe sunulacakları gün şöyle denir: ‘siz bütün iyi şeylerinizi dünya hayatınız da tükettiniz ve onlarla sefa sürdünüz, alacağınızı aldınız. Artık bu gün hakaret azabıyla cezalanacaksınız. Çünkü yeryüzünde haksızlıkla kibir taslıyordunuz ve çünkü dinden çıkıp fasıklık ediyordunuz’.”

Ayetlerden anlaşılan, Yüce Yaradan, bu dünya hayatını isteyenlerden, dilediğine dünya nimetlerini veriyor. Hattâ diğer bazı ayetlere göre, bu dünya nimetlerini onlara süslü gösteriyor. Fakat bu insanlar ahirete intikal ettiklerinde, doğrudan cehenneme gönderiliyorlar.

Yüce Yaradan’ın ayetinde belirttiği gibi, insanların çoğu bu dünya nimetlerini peşin olarak görmektedirler. Ahireti veresiye gibi algıladıklarından itibar etmiyorlar. Bu durumda böyle insanların sadece ahirette cezalandırılmaları, düzgün insanların vicdanlarını sızlatıyor. Çünkü insan ister düzgün olsun ister olmasın, neyin daha hayırlı olduğunu bilemez.

İşte Allah, dürüst insanların vicdanlarını da aşağıdaki ayetlerle rahatlatıyor.

Tevbe Suresi 74: “Onlar, kötü bir şey söylemedik, diyerek Allah’a yemin ederler. Onlar o küfür kelimesini kesinlikle söylediler. İslâm’a girdikten sonra yine kâfirlik ettiler. Ve o başaramadıkları cinayeti tasarladılar. Hâlbuki intikam almaları için Allah’ın, Resulü ile onları lütfundan zenginleştirmiş olmasından başka bir sebep yoktu. Eğer tevbe ederlerse haklarında hayırlı olur. Yok, yanaşmazlarsa Allah onları dünyada da, ahirette de acıklı bir azaba uğratır. Yeryüzünde onları koruyacak veya onlara yardım edecek bir kimse de bulunmaz.”

Rad Suresi 34; “Onlara dünya hayatında bir azap vardır. Ahiret azabı ise elbette daha çetindir. Onları Allah’tan koruyacak da yoktur.”

Yüce Yaradan’ın bu dünyada verdiği azabın neler olabileceği hususundaki fikirlerimizi, bu sitedeki çeşitli yazılarımızda bahsettik.

Sonuç olarak, bozgunculara ve hainlere karşı ciddiyetle mücadele edenler olursa, Yüce Yaradan mücadele edenleri destekliyor. Bu durumda Tevbe 74’e göre, bozguncular ve hainleri yeryüzünde koruyacak ve yardım edecek bir kimse de bulunmuyor. Allah onları, dünyada da ahirette de acıklı bir azaba uğratıyor. Eğer onlara karşı ciddiyetle mücadele edenler olmazsa, bozguncuların dünyadaki azaplarını doğrudan Allah veriyor. Bu azaplar; hastalıklar, ölümler, iç huzursuzluk, sıradan insan gibi rahat yaşayamama, koruma ordularıyla dolaşmak zorunda olma, yiyecek ve içeceklerinin üzerinden başkası tatmadan yiyip içememe, vicdan azabı gibi olabiliyor. Eğer bozguncular Allah’a şirk koşarlar ve zulümde aşırıya giderlerse, hepsini helâk edebiliyor.

En hak vaat ve en şaşmaz vaat Senin vaadindir Allah’ım.

Allah’ım, insanların Senin gönderdiğin ayetleri anlayabilmeleri için, onlara anlayış ihsan eyle.

Dini, Genel kategorisine gönderildi | ALLAH’IN BAZI TAAHHÜTLERİ için yorumlar kapalı

EMEVİLERDEN DERSLER

EMEVİLER; “BİZİ SORGULAMAYIN, ALLAH’A HAVALE EDİN”DİYORLARDI

 

Emevi yani Ümeyyeoğulları sülâlesinin iktidar yılları, İslâm ordularının sürekli fetihler yaptığı yıllardır. İberik Yarımadasının fethi de, bu dönemde gerçekleşmiştir. Fetihler sonucu ganimetlerin çok fazla olması, teorik olarak zenginliği arttırmıştır. Fetihlerin ve zenginliğin olduğu böyle bir ortamda, halkın ve ileri gelenlerin, iktidardan çok memnun olması beklenir. Ancak hiçte öyle olmamıştır.

Emeviler, Arapların Kureyş kabilesine mensuptur. Hz. Muhammed’in sülâlesi olan Haşimoğulları da Kureyş kabilesine mensuptur. Ancak Emeviler, kendi sülâlesi dışındakileri hak sahibi olarak görmemişlerdir. Aksine onları ezmeye çalışmışlardır.

Böyle davranmalarının açıklamasını yaparken, asıl iman sahibi olanların sadece kendileri olduğu tezine dayanmışlardır. Onlara göre iman sahibi olmak, yönetimde ve ganimette pay sahibi olmanın bir şartıdır. Herhangi bir kişi, Emevilerin kendi sınıflamalarına göre yeterince iman sahibi değilse, “yabancı” sayılır ve ikinci sınıf vatandaş muamelesi görürdü. Bu anlayışlarının göstergesi, “mevali” dedikleri bu guruptan cizye vergisi almalarıdır.

Dönemin özgür irade sahibi olan din âlimleri, “kişinin imanının tespitinin siyasilerin işi olmadığını, bu konuda kararın ahiret gününde sadece Allah tarafından verilebileceğini” savunarak, Emevi yöneticilerini adaletli davranmaya çağırdılar. Bunlardan Amr el Maksus’un yaptığı çağrıya uyan II. Muaviye, babasının ölümü sonrasında kendisine biat edilmesine rağmen, halka hutbede hitap edip, ataları adına özür diledikten sonra hilâfetten çekilmiştir. II. Muaviye Kerbelâ’da Hz. Hüseyin’i şehit eden Yezid’in oğlu idi.

Özgür irade sahibi âlimlerin çağrılarına uyan bir diğer Emevi halifesi, Ömer bir Abdülaziz’dir. Ömer, Gaylan ed-Dımeşki’nin çağrılarına uyarak, Gaylan’ı Beytülmalden sorumlu görevli yapar. Halife de Gaylan da, tarih boyunca hayırla anılacak işler yaparlar. Ancak Ömer bin Abdülaziz, iki yıl iktidarda kaldıktan sonra zehirlenerek öldürülmüştür. Yerine geçen Hişam bin Abdülmelik, derhal Gaylan’ı hapse attırmış, sonrasında işkence ile öldürtmüştür.

Bu ve benzeri olaylar, halkın tepkisini çekmiş. Tepkiler giderek artmış. Emevi yöneticilerinin imanları sorgulanmaya başlamış. Yaptıklarının zulüm olduğu ve asıl imandan çıkanların onlar olduğu dile getirilmeye başlanmıştır. Söylentiler ve tepkiler arttıkça, Emevi yönetimi hem zulmünü artırmış hem de din adamlarından nefislerine yenilenleri yanlarına almışlardır.

Din âlimlerinin büyük bir kısmı, yönetimin bu davetine uymuşlardır. Bunlar dönemin zenginliğinden pay kapabilmek için iktidardaki Emevileri savunmaya çalışmışlardır. Nitekim Gaylan’ın öldürülmesi için “katl fetvasını”, imam Evzai’den almışlardır. İktidarın nimetlerinin yanlısı âlimler, Emevileri savunma çabalarını Kur’an temeline oturtamadıklarından, çeşitli fikirler öne sürerek halkı yatıştırmaya çalışyorlardı.

İktidar yanlısı bu âlimlere göre, Emevi yöneticilerinin imanlarını sorgulamak, onların imandan çıktıklarını, zulüm yaptıklarını söylemek gereksizdi. Bu âlimler, “birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyulan bu günlerde” diye söze başlayarak halkı Emevileri sorgulamayı bırakmaya, birlik ve beraberlik için, yönetime itaat etmeye çağırıyorlardı. Dolayısıyla halktan, Emevi yönetimine itaat etmeleri, onların durumlarını Allah’a havale etmeleri isteniyordu.

Yaptıkları fetihlere bakılınca, asırlarca sürmesi gereken Emevi iktidarının, o döneme göre 90 yıl gibi kısa bir sürede, hem güçlerinin zirvesinde oldukları bir dönemde hem de en sert bir şekilde son bulmasına bakılırsa, halkın ve mazlumların, Emevileri Allah’a havale etmesi karşılık bulmuş gibi.

Aslında tarih, Emeviler ve başlarına gelenler gibi örneklerle doludur. Halen günümüzde, aynı hataları tekrar eden yönetimler ve guruplar vardır. Hem de dünyanın birçok bölgesinde varlar. Ama II. Abdülhamit’in dediği gibi, “tekerrür eden tarih değil, kişilerin yanlışlarıdır”. Diğer bir deyişle, kişilerin hataları aynı olmasaydı, tarih tekerrür eder miydi?

Allah’ım, Sen her şeyi gören ve bilensin. Sen her şeyin en hayırlısını bilirsin. İnsanlık için, Senin nezdinde en hayırlısı ne ise, lütfunla onu oluştur Allah’ım.

Genel kategorisine gönderildi | EMEVİLERDEN DERSLER için yorumlar kapalı

DEVLET DÜZENİ

TÜRKLERDE DEVLET YÖNETİMİ VE HUKUK DÜZENİ

 

Türkler Orta Asya’da yaşadıkları dönemlerden itibaren devlet yönetimi konusunda kurumlaşma çabası içerisinde olmuşlardır. Toplumun huzurunu sağlamak için kurallar konulmasının şart olduğunu hepimiz iyi biliriz. Devlet yönetimindeki başarı da bu kuralların kamu vicdanında kabul edilir olmasına ve uygulanma oranına göre değişir.

O dönemlerde Türkler, birbirinden farklı boylar halinde yaşıyorlardı. Ayrıca egemenlik alanlarında kendilerine benzemeyen faklı halklar vardı. Tarihi olayları iyi irdeleyenler bilirler ki, farklı Türk boylarını yönetmek diğer halkları idare etmekten çok daha zordur. Nitekim Türklerin kurdukları devletlerin çok büyük çoğunluğu, başka halklarca değil yine bir başka Türk boyu tarafından yıkılmıştır. Ayrıca Türkler kadar geniş alanlara yayılarak yöneticilik yapmış başka bir millet yoktur.

Dolayısıyla hem birbirinden çok farklı hırsları olan Türk boylarını hem de çok farklı yapıdaki başka halkları aynı pota içerisinde tutarak yönetmek, çok zor bir iştir. Dünyayı yönetmek gibi bir şeydir. Günümüzde sadece Orta Doğu bölgesinde Türklerden sonra oluşan kargaşanın önlenemiyor olması, bu zorluğun derecesini göstermektedir. Türkler bu zor işi bin yıldan fazla bir zaman her gittikleri bölgelerde başarıyla yürütmüşlerdir. Eğer sadece kuvvete dayanarak yönetmeye çalışsalardı, başarıları çok kısa olurdu.

Henüz günümüzdeki gibi millet anlayışının olmadığı Orta Asya Türklerinde, Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu’nun aktardığına göre, Haziran ayının gündönümünde kurultay düzenlenirdi. Bu toplantılarda bir taraftan şenlikler yapılır, diğer taraftan devlet işleri görüşülürdü.

Kurultay niteliğindeki bu toplantılara bütün boylar davet edilirdi. Devlet işleri gelen bütün boylarla istişare edilerek karara bağlanırdı. Dolayısıyla alınan kararların uygulanmalarında bir zorluk çıkmazdı. Her gurup fikrini serbestçe belirtebildiği için alınan kararların arkasında dururdu.

Toplantıya çağırıldıkları halde gelmeyen boylar olursa onların isyan içerisinde oldukları düşünülürdü. Bu durum kendilerine bildirilir ve ortak toplantının kararlarına uymaları için uyarılırdı. Bütün uyarılara rağmen toplumun düzenini bozmaktan geri durmayan boylar için, kurultaya katılan diğer boylar tarafından gereği yapılırdı. Böylece düzen korunurdu.

Bu arada isyan etmiş durumuna düşen boyların içerisinden hatalarını anlayarak dönenler olursa onlara düzelmeleri ve kurultay kararlarına uymaları için hak tanınırdı. Bu hak özür dileyenler ister boyun tamamı olsun, ,sterse içlerinden bir gurup olsun farketmezdi. Devlet düzenine uyanlara hak tanınırdı.

Yine İbrahim Kafesoğlu’nun aktardığına göre, Türklerde bilinen en eski devletlerinden itibaren, devlet düzeninin kurulduğu yerlerde adaletle hükmedilmeye çalışılırdı. Bilindiği gibi Müslümanlık öncesindeki Türklerde adalet kelimesi yerine “döröstlük” ve “haklık” kullanılırdı. Türklerin adalet anlayışları, dürüst olma ve hak dağıtma anlamındadır. Yani Türkler önce istişare ederek, sonra istişare sonucunda çıkan kararlarda verdikleri sözlerinde durarak adaleti sağlarlardı.

Adaletin sağlanması halkın korunması için şarttı. Eğer cezaları devlet vermezse, her şey birbirine girerdi. Toplum huzur bulamazdı. Bu sebeple bir yerde bir devlet kurulur kurulmaz, ceza işleri kesin hükme bağlanırdı. Belirlenen suç, devletçe takibe alınırdı. Böylece insanlar ve boylar arasında “kan gütme” geleneğinin oluşmamasına veya etkili olmamasına uğraşılırdı.

İstişareler sonucunda hükme bağlanan suçlar, devletçe takibe alınmamış olsa, aslında suçlu için de çok kötü sonuçlar doğururdu. Herkes her an, nereden geleceği belli olmayan tehlike korkusu içerisinde yaşamak zorunda kalırlardı.

Bu sıkıntılı yaşamlarına rağmen, birgün aniden yok edilirlerdi. Sonlarını getirenler de genellikle, başkalarına karşı kullanmak için kendi besledikleri olurdu. Çünkü kendileri gibi güç elde etme hırsına kapılmış olanlar, kaynakları sürekli olarak başkalarıyla paylaşmayı düşünmez. Sadece diğerlerini bertaraf edeceği uygun ortamı bekler. Bu ortamı oluşturmak için de, diğerleriyle gizli ittifaklar yaparlar. Hattâ bu gurupların içerisindeki bazı alt kademe yöneticileri de aynı hırsın peşindedirler.

Dolayısıyla devletin düzeninin iyi çalışması, suç işleyenlerin de korunduğu anlamına gelir. Çünkü devlet adildir. Hırs küpü guruplar ise, en hafif deyimiyle güvenilmezdir. Gurup elemanlarının bile bazıları, kendi guruplarına karşı ikiyüzlüdür. Devlet kimseye sen niye zenginsin diye kızıp onları yok etmez. Onlardan, toplumun huzurunu ve düzenini bozmamalarını, aksine insanlara yardımcı olmalarını ister. Fakat diğer zenginlerden bazıları, bu zenginleri yok edip kendileri daha güçlü olmak isterler.

Sosyal kategorisine gönderildi | DEVLET DÜZENİ için yorumlar kapalı

DÜNYEVİLİK VE UHREVİLİK

DÜNYEVİLİK VE UHREVİLİK ARASINDAKİ GEL-GİT’LER

 

Bilinen insanlık tarihinde fikirler, bu dünyacılık ile öbür dünyacılık arasında sürekli gidip gelmiştir. Bu geçişler sadece semavi dinlerde olmamıştır. Batıda Yunanlılardan doğuda Hindistan ve Çin’e kadar her anlayışta, benzer tartışmalar yapılmıştır.

Eski Yunanlılarda Eflatun, hattâ Sokrates hakikati uhrevilikte aramaya çalışmışlardır. Aristo ise bu dünyaya ağırlık vermiştir. Doğuda Konfüçyüs bu dünyaya ağırlık verirken, Buda ve Mahavira öbür dünyayı önemsemişlerdir.

Yüce Yaradan ise, gönderdiği peygamberler aracılığıyla bu dünya ve ahiret arasında denge kurulmasını öğütlemiştir. Kur’an’dan önceki kutsal kitaplar çok fazla değişikliğe uğradıklarından, Allah’ın bu öğüdünü onlarda net göremiyoruz. Ancak değişmeyen tek kaynak olan Kur’an, Müslümanları “orta ümmet” olarak tanımlayarak bu konuda net bilgi vermiştir. Yüce Yaradan, böylesine önemli bir konuda her peygamberine farklı bir öğüt vermeyeceğine göre, Kur’an’daki isteklerin diğer kutsal kitaplarda da yapıldığını söylemek yanlış olmaz.

Semavi dinlerde, peygamberlerden sonra anlayış ve uygulama değişikliği olmasaydı, zaten Yüce Yaradan yeni peygamberler göndermezdi. Nitekim İsrailoğulları Hz. Musa’dan sonraki dönemlerde, onun dünyevi tarafını öne çıkarmışlardır. Bu anlayış giderek çığırından çıkarak, tamamen dünyacı bir yapıya bürünmüştür. Bunun sonucunda Yahudilerin çoğunluğunun dünya görüşü, “bu dünyacılık” olmuştur. Arada gelen peygamberler bile bu anlayışı yıkamamıştır.

Yüce Yaradan, Hz. İsa’yı görevlendirerek yeniden dünya ile ahiret arasında denge kurulmasını öğütlemiştir. Ancak belki Hz. İsa’nın, Yahudilerin dünyacı görüşlerine gösterdiği bazı tepkilerden, belki de Roma Devleti yöneticilerinin arenalardaki gaddar davranışlarından dolayı, Hz İsa’nın sonraki dönem takipçileri onun uhrevi yapısını öne çıkarmışlardır.

Bu farklılaşmalar üzerine Yüce Yaradan, Hz. Muhammed’i (s.a.v.) aynı öğütle görevlendirmiştir. Son peygamber, Kur’an hakkında bilgisi olan her insanın net söyleyeceği gibi, tekrar dengeyi kurmaya çalışmıştır. Nitekim Hz. Muhammed bu dengeyi kendi hayatında kurmuştur.

Son peygamber, bir taraftan Müslüman gurubun başkanlığı, savaşlarda ordu genel komutanlığı, son dönemde devlet başkanlığı görevlerini sürdürürken, diğer taraftan ibadetlerini herkesten fazla yapmaya gayret etmiştir.

Halk arasında Hz. Muhammed’e atfen söylenilen bir söz olan “yarın ölecekmiş gibi ahiret için, hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışın” özdeyişi, peygamberin yaşantısına uygun düşmektedir.

Fakat bütün peygamberlerden sonra görülen anlayış değişiklikleri, Hz. Muhammed’in takipçilerinde de kendini göstermiştir. Bir süre sonra Müslümanlar da, Selefilik, Eşarilik, Tasavvuf gibi fikirler oluşturarak uhrevi hayata ağırlık vermişlerdir. Böylece, kurtarıcılar bekleyen Yunan, Hint, Budizm, Manihaizm, Yahudilik, Hıristiyanlık kervanına Müslümanlar da eklenmiş oldu.

Hâlbuki Allah’ın vahiy ile gönderdiği bütün sözler, hepimizin ulaşabileceğimiz bir kitapta duruyor. Yüce Yaradan, Kur’an ile her birimize sanki ayrı ayrı vahyediyor gibi. Tek yapacağımız şey, Allah’ın sözleri olan Kur’an’ı, insanlara ait sözlerle tahrif etmeden, doğrudan anlamaya çalışmaktır. Kur’an’daki Allah kelâmını kavramaya başladığımız gün, kendimizin kurtarıcısının kendimiz olduğunu anlarız.

Çünkü bizim hayatımızdaki değişim, kendi fikrimizin değişmesiyle başlar.  Huzurlu bir yaşantıya da, bu dünya ile ahiret arasında denge kurduğumuzda yol alırız. Böylece hem bu dünyada huzurlu hem de ahirette huzurlu olma ihtimalimiz artar. İnsanlığın, bilim ve teknoloji alanında huzur içerisinde ilerlemesi, yani bilim ve tekniğin insana hizmet etmesi de, bu denge sayesinde olur.

Allah’ım, bizlere Senin gönderdiğin ayetleri anlayabilmemiz için anlayış ihsan eyle. Anladığımızı uygulayabilmemiz için irade gücümüzü artır.

Dini kategorisine gönderildi | DÜNYEVİLİK VE UHREVİLİK için yorumlar kapalı