İBADETLERİN AMACI

İBADETLERİN MAKSADI, İNSANI AHLÂKLI YAPMAKTIR

 

Kur’an, ibadetlerin Allah’a bir yararı olmayacağını sıkça vurgular. Eğer bizim yaptığımız ibadetlerin Yüce Yaradan’a bir faydası yoksa Allah, bizden niçin ibadet etmemizi istemiş olabilir? Bu sorunun cevabını bulabilmek için en uygun yol, Kur’an’a bakmaktır.

Daha önceki yazımızda ibadetlerin neler olduğu hakkındaki düşüncelerimizi aktarmıştık. İslâm âlimlerince kabul gören ibadetlerin; namaz, zekât, oruç ve hac olduğunu belirttikten sonra, 8-12.nci asır ulemasının cihad kavramını da ibadetlerin arasına aldığını yazmıştık.

Biz de, cihadın Kur’an’daki anlamıyla, yani, kendi nefsine karşı ve bize saldıranlarla fitnecilere karşı yapılan cihadın beşinci ibadet olarak kabul edilebileceğini vurgulamıştık. Furkan Suresi 52.nci ayete göre Kur’an’ı yaşamaya çalışmanın en büyük cihad kabul edildiğini belirtmiştik.

Şimdi bu ibadetleri, Kur’an’daki anlatımlarıyla irdelemeye çalışalım. Önce Kur’an’da en çok geçen ibadet olarak namaz konusunu kısaca ele alalım.

Kur’an’dan anlaşıldığına göre namaz, Kur’an’da adı geçen bütün peygamberlere farz kılınmıştır. Hatta Yüce Yaradan’ın bize yaptığı namaz tarifi, Hz. Meryem ile aynıdır. Al-i İmran Suresi 43: “(Melekler) ‘Ey Meryem! Rabbine divan dur ve secdeye kapan ve rükû edenlerle beraber rükû et’ demişlerdi.”

Dolayısıyla namazın Kur’an’da bahsedilmeyen peygamberlere de farz kılınması ihtimali çok kuvvetlidir. Bu açıdan bakılınca, Yüce Yaradan namaz kılmamızı önemsemektedir. Bu sebeple de hergün belirli vakitlerde kılmamızı istemiştir.

Nisa Suresi 103: “O korkulu zamanda namazı kıldınız mı gerek ayakta, gerek otururken ve gerek yanlarınız üzerinde hep Allah’ı zikredin. Korkudan kurtulduğunuzda namazı tam erkânı ile kılın. Çünkü namaz müminlere belirli vakitlerde yazılı bir farzdır.”

Ankebut Suresi 45: “(Ey Muhammed!) Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allah’ı anmak elbette en büyük ibadettir. Allah, yaptıklarınızı biliyor.”

Peki, namaz kılmalarına rağmen hayâsızca davranan veya kötülük yapan bunca insan var. Neden namaz bunları engellemiyor?

Kur’an’da namazın bahsedildiği ayetlerin birçoğunda (Bakara 3, 43, 277 gibi) namazı dürüst veya dosdoğru kılmaktan bahseder. Ama bizler dosdoğru kılmayı, din hocalarının tarif ettikleri şekillere uyarak kılmak şeklinde algılıyoruz. Yani biz işin aslına değil, şekline bakıyoruz. Eğer, secdeye giderken pantolonumuzu hafifçe yukarı çekmediysek veya secdeden kalkarken sağ ayak başparmağımızın yerle teması kesilmediyse vb şekilsel tariflere uyduysak, namazı dosdoğru kıldığımıza kanaat ederiz.

Biz namazı şekle indirgeyince, artık namaz bir ibadet olmaktan çıkıyor, bir idman şekline dönüşüyor. Jimnastik yapmak bizi ne kadar ahlâklı olmaya yönlendirirse, şeklen kılınan namaz da o kadar etkiler.

Maun Suresi böyle namaz kılanlara seslenir:

  1. Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki,
  2. Onlar namazlarını ciddiye almazlar.
  3. Onlar (namazlarıyla) gösteriş yaparlar.

Demek ki Allah’ı kalpten anarak namaz kılarsak, kıldığımız namaz bizleri hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyacaktır. Aksi takdirde bir idman olacaktır.

Kur’an’da ikinci olarak çok geçen ibadet ise, zekât vermektir. Zekât da aynı namaz gibi, Kur’an’daki bütün peygamberlere farz kılınmıştır. Zekât için bir oran verilmemiştir. Sadece sevdiği malından ve ihtiyaçtan fazlasının verilmesi istenilmiştir.

Bakara Suresi 276: “Allah faizi mahveder, oysa sadakaları bereketlendirir. Allah günahta ve inkârda direnen hiç kimseyi sevmez.” Rum Suresi 39: “İnsanların malları içinde artsın diye verdiğiniz faiz, Allah yanında artmaz. Allah’ın rızasını dileyerek verdiğiniz zekâta gelince, işte onlar, malları kat kat artmış olanlardır.”

Demek ki Allah’ın rızasını dileyerek verdiğimiz zekâtı, Yüce Yaradan bereketlendiriyor. Kat kat artırıyor. Fakat bu durumun olabilmesi için, Yüce Yaradan tıpkı namaz konusunda yaptığı gibi, bizi zekât için de uyarıyor. Zekâtın bize faydasının olabilmesi için, Allah’ın rızasını kazanmayı dileyerek vermemizi, gösteriş için vermememizi istiyor. Bu sebeple olsa gerek atalarımız, “bir elin verdiğini, diğer el görmeyecek” demişlerdir. Aksi takdirde “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” anlayışıyla, çıkarcılığa dönüşür.

“Zekât veya sadaka sadece maddi anlamda mıdır?” sorusunun cevabını yine Kur’an veriyor. Bakara Suresi 263: “Bir tatlı dil ve kusurları bağışlamak, arkasından eza ve gönül kırma gelecek bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir, halimdir, yumuşak davranır.”

Kur’an’da geçen bir diğer ibadet oruçtur. Oruç da bütün peygamberlere farz kılınmıştır. Bakara Suresi 183: “Ey iman edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.” Ayetin sonundaki, “umulur ki korunursunuz” ibaresi, eğer biz de oruç tutarsak, orucun bizi kötülük yapmaktan alıkoyabileceği, Allah’ın yoluna iletebileceği anlamına gelir.

Bakara 184: “(Size farz kılınan oruç), sayılı günlerdedir. İçinizden hasta olan veya yolculukta bulunan ise, diğer günlerde, tutamadığı günler sayısınca tutar. Ona dayanıp kalacaklar üzerine de bir yoksulu doyuracak kadar fidye gerekir. Her kim de hayrına fidyeyi artırırsa, hakkında daha hayırlıdır. Bununla beraber, eğer bilirseniz, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.”

Yüce Yaradan oruç tutmamızı farz kılmasına rağmen, sağlığı iyi olmayanlara kolaylıklar gösteriyor. Sağlığımız düzelince tutamadığımız gün sayısınca tutmamızı veya bir yoksulu doyurmamızı istiyor. Fakat ayetin sonunda “bununla beraber, oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır” diyerek, orucun daha faydalı olduğunu anlatıyor. Hâlbuki toplumsal düzeni iyileştirmek açısından bakılınca, bizden oruç tutamadığımız günler için sadece fakir doyurmamız istenebilirdi. Ama mümkün olduğu kadar oruç tutmak için kendimizi zorlamamız tavsiye ediliyor.

Kur’an, bir ayrıntılı ilmihal kitabı olmadığından, ayetlerde orucun faydalarının neler olduğu belirtilmiyor. Ama düşünen her insan, orucun insanın kendi nefsini terbiye etmesi için çok önemli olduğunu bilir. Ayrıca, bazen aç kalmanın güçlüğünü yaşayacağından fakir insanların sıkıntılarını daha iyi anlar. Onlara daha bir içten yardım eder. Zekâtını Allah rızası için verir. Diğer taraftan tıp ilminde ilerlendikçe, orucun vücudumuzun işleyişi üzerindeki olumlu etkilerine her gün yenisi ekleniyor.

Yüce Yaradan bizlerden yeminlerimizi bozduğumuzda, eşimizi haksız yere boşadığımızda veya bir mümini yanlışlıkla öldürdüğümüzde de, elimizden başka bir şey gelmezse, oruç tutmamızı istiyor. Demek ki orucun nefsi terbiye özelliği var. Fakat orucu da şeklen değil, kalpten Allah’ı bolca anarak tutmalıyız ki, bahsedilen faydalarını görelim. Eğer şeklen oruç tutarsak, tuttuğumuz oruç bir diyet uygulamasına dönüşür. Diyet yapmanın nefsi terbiye özelliği ne kadar var ise, şeklen tuttuğumuz orucun da o kadar olur.

Kur’an’da istenilen diğer ibadet, hac yapılmasıdır.

Al-i İmran Suresi 97: “Onda apaçık deliller, İbrahim’in makamı vardır. Oraya giren güvene erer. Ona bir yol bulabilenlerin Beyt’i haccetmesi Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse, şüphesiz Allah bütün âlemlerden müstağni (kimseye muhtaç değil, her şey ona muhtaç)dir.”

Ayete göre, Hac için bir yol bulabilenler yani imkânı olanlar için, Beyt’i haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Hacca gitme imkânı bulamayanlar için aşağıdaki ayet yol göstericidir:

Bakara 158: “Gerçekten Safa ile Merve Allah’ın alâmetlerindendir. Onun için her kim hac veya umre niyetiyle Kâbe’yi ziyaret ederse, bunları tavaf etmesinde ona bir günah yoktur. Her kim de gönlünden koparak bir hayır işlerse, şüphesiz Allah iyiliğin karşılığını verir, o her şeyi bilir.”

Aynı ayette hem Kâbe’yi ziyaret hem de gönülden iyilik yapmak bir arada bahsediliyor. Eğer bir önceki Al-i İmran 97.nci ayette “ona bir yol bulabilenlerin” denilmese idi, Bakara 158.nci ayetin devamının böyle gelmesine farklı bir bakış yapılmayabilirdi. Ama Yüce Yaradan her Müslümanın hacca gidemeyeceğini bildiğinden, gidemeyenlerden “gönülden koparak hayır“ işlemelerini istemiş olması ihtimali kuvvetlidir.

Demek ki, hacca güç yetiremeyen veya bir yol bulamayan kişi, eğer gönülden koparak hayır işlerse, Yüce Yaradan ona iyiliğinin karşılığını, belki de haccetmiş gibi, verecek.

Bakara 197: “Hac, bilinen aylardadır. Her kim o aylarda hacca başlayıp kendisine farz ederse; artık hacda kadına (eşine) yaklaşmak, günah işlemek ve kavga etmek yoktur. Siz hayırdan ne işlerseniz, Allah onu bilir. Kendinize azık edinin. Şüphesiz ki azıkların en hayırlısı Allah korkusudur. Ey akıl sahipleri! Benden korkun!”

Ayete göre, hac sırasında eşiyle temas etmek,  günah işlemek ve kavga etmek yasaktır. Tavsiye edilen şey, hayır işlemektir. Bütün bunları yapan insan nefsini terbiye etmiş olacaktır. Dolayısıyla haccın faydasını, kendi nefsini terbiye etmiş olmakla yine kendisi görecektir.

Aynı ayette Yüce Yaradan bizden azık temin etmemizi istemektedir. Nasıl bir azık temin edeceğimizin cevabını da ayetinde şöyle vermektedir: “Şüphesiz ki azıkların en hayırlısı, Allah korkusudur.”

Demek ki, hacca giden bir insan, Yüce Yaradan’ın söylediklerini yaparak Allah korkusuyla hareket etmeye başladığı zaman, mümin haline gelebilir. Aksi takdirde hac, turistik bir seyahate dönüşebilir.

İbadetleri anlattığımız önceki yazımızda, beşinci ibadet olarak cihadın kabul edilebilmesi için, şöyle demiştik: “Eğer cihad kavramını Kur’an’da bahsedilen manasıyla, kendi nefsine karşı mücadele ederek, Kur’an’ı yaşamaya çalışan örnek insan olmak anlamıyla uygularsak, sadece bize saldıranlarla ve fitne çıkaranlarla cihad edersek,  beşinci ibadet olarak cihad kabul edilebilir.”

Demek ki cihadı Kur’an’da bahsedilen anlamıyla uygularsak, bunun faydası tamamen kendimize ve nefis terbiyesi şeklinde olmaktadır. Aksi takdirde cihad, kendi menfaatimiz için Allah’ı kullandığımız bir saldırganlığa dönüşür. Nitekim; Ankebut Suresi 6: “Cihad eden ancak kendisi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah, âlemlerden müstağnidir. (kimseye muhtaç değildir, her şey ona muhtaçtır)”

Allah’ım, ibadetlerimizi layıkıyla yaparak nefsimizi terbiye edebilmemiz, hayâsızlıktan ve kötülükten korunabilmemiz için, bizlerin irade gücümüzü ve mücadele azmimizi artır.

Dini kategorisine gönderildi | İBADETLERİN AMACI için yorumlar kapalı

MÜSLÜMAN OLMANIN, İMANIN, İBADETİN, MÜMİNLİĞİN ŞARTLARI

MÜSLÜMAN OLMANIN, İMANIN, İBADETİN, MÜMİNLİĞİN ŞARTLARI

 

Hz. Muhammed (s.a.v.) veda hutbesinde, “insanlar lâilâheillallah deyinceye kadar, onlarla cihad etmek üzere emrolundum. Onlar bunu söyledikleri zaman kanları ve mallarını korurlar. Hesapları ise ALLAH’A aittir.” demiştir.

Hud Suresi 14: “Yok eğer bunun üzerine size cevap vermedilerse, artık bilin ki, bu Kur’an ancak Allah’ın ilmiyle indirilmiştir. O’ndan başka ilâh yoktur. Artık Müslüman oluyorsunuz, değil mi?”

Peygamber Efendimizin veda hutbesindeki sözleri ile Hud Suresinin 14üncü ayeti birbirini tamamlıyor. Demek ki, “Allah’tan başka ilah yoktur, yalnız Allah vardır” denilince Müslüman olunuyor. Eğer sadece “lâilaheillaallah” diyerek Müslüman olunmasa idi, başka şartlar da gerekseydi, muhakkak ki Yüce Yaradan ayetinde onları da bildirirdi. Bizlere de bu şartları ekledikten sonra, “artık Müslüman oluyorsunuz değil mi?” diye sorardı. Yüce Yaradan, Kur’an’ında, Kendisinden başka ilah olmadığına inanmamızı sıkça ister. Allah, Hucurat 14üncü ayette  “Bedevîler “inandık” dediler. De ki: Siz iman etmediniz ama “İslâm olduk.” deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi…”Ayette, “inandık” diyen bedevilere “İslâm olduk” deyin diyerek, henüz kalplerine imanın yerleşmediği için mümin olamamış Müslümanları, İslâm olmakla aynı tutuyor.

Demek ki, Müslüman olmanın yani İslâm olmanın, Kur’an’a göre tek şartı var. O da “lâilaheillaallah” yani, “Allah’tan başka ilah yoktur, yalnız Allah vardır” demektir.

İMANIN ŞARTLARI:

Bakara Suresi 177 de, bizler için kapsamlı bilgi ve tavsiyeler verilmiştir. ”İyilik (eren), yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz değildir. Asıl (iyilik) eren o kimsedir ki, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edip; yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere mallarını seve seve verirler. Namazı kılar, zekâtı verirler. Antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirirler ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabrederler. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.”

Ayet öncelikle asıl iyiliğin yani eren olmanın şartlarını sayıyor. Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplarına ve peygamberlerine iman etmek olarak anlatıyor. Demek ki Kur’an’a göre, imanın şartı beştir. Ayette “Hayır ve şerrin Allah’tan geldiği” şeklinde bir şart belirtilmemiş. Böyle bir ibare, Kur’an’daki başka ayetlerde de geçmiyor.

Zaten bu konuda daha önce yazdığımız yazılarda, Allah’ın bize kendiliğinden hayır veya şer vermeyeceğini, ancak bizim özgürce yaptığımız davranışlarımızın sonucu ve karşılığı olarak vereceğini anlatmıştık. Dolayısıyla “hayır ve şer” doğrudan Yüce Yaradan’dan gelmez. Ama bizim için nelerin hayır ve şer olduğunu, biz değil, Allah bilir.

İBADETİN ŞARTLARI:

Ayetin devamında, iman edildikten sonra, iman edenlerden yapmaları istenilen ibadetlerin ve davranışların bir kısmını anlatıyor. İbadetlerden sadece namaz ve zekâtı bahsediyor. Diğer ibadetler ise başka ayetlerde geçiyor.

Bakara Suresi 183: “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı.”

Hac Suresi 27: “İnsanları hacca çağır, gerek yaya olarak, gerek uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler.” Bakara 197: “Hac, bilinen aylardadır. Her kim o aylarda hacca başlayıp kendisine farz ederse; artık hacda kadına yaklaşmak, günah işlemek ve kavga etmek yoktur…”

İbadetler hakkında çok çeşitli ayetlerde bilgi veriliyor. Fakat biz burada hepsini yazmayacağız. Sadece âlimlerce üzerinde ittifak edilen ve Bakara 177, Bakara 183, Hac 27inci ayetlerde belirtilen ibadetlerden bahsetmekle yetineceğiz.

İslâm âlimlerinin üzerinde anlaştıkları bu ibadetler; namaz, oruç, hac, zekâttır. Ancak eski (8-12inci yüzyıl) İslâm uleması bu dört ibadete, beşinci olarak “cihad” ibadetini eklemişlerdir.

Kur’an’da cihad sözü başka birçok ayette daha geçer. Hac Suresi 39: “Kendilerine savaş açılan Müslümanlara, zulme uğramaları sebebiyle cihad için izin verildi. Şüphe yok ki Allah’ın onlara yardım etmeğe gücü yeter”

Bakara 190: “Korunun da, sizinle savaşanlarla Allah yolunda (siz de) çarpışın fakat haksız taarruz etmeyin; çünkü Allah haksız taarruz edenleri sevmez.”

Ayetlerdeki ifadeler dikkatle irdelendiğinde, cihad, ibadetlerden sayılmayabilir. Ama Yüce Yaradan’ın bizden istediği bir davranıştır.

Biz bu sitede yayınladığımız “İslâm’da Cihad ve Ötesi” başlıklı yazımızdaki açıklamalarda Kur’an’ın iniş sırasına göre cihad sözünün geçtiği ilk ayet olan Furkan 52’yi aktarmış. “(Mademki yalnız seni gönderdik) Öyleyse kâfirlere boyun eğme ve bununla (Kur’ân ile) onlara karşı cihad et, büyük cihad!” (Felâ tütı’ılkâfiriyne ve cahidhüm bihi cihaden kebiyra) (Ayetten anlaşıldığına göre en büyük cihad, Kur’an’ı yaşamaya çalışarak yapılandır.)

Ve şöyle demiştik:

“Kur’an’a göre asıl cihad, kendi nefsine karşı yapılandır. Bu cihadı kazananlar, dışarıya karşı öyle cihad etmeli ki, cihad ettikleri kişiler kendiliğinden Müslüman olsunlar. İşte böyle cihad ederlerse Hakk’ı yüceltmiş, fitneyi kaldırmış olurlar.”

Ankebut 6: “Cihad eden ancak kendisi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah, âlemlerden müstağnidir.” Bilindiği gibi, diğer ibadetlerimizi de, kendimiz için yaparız. Bizim ibadetimizin Yüce Yaradan’a bir faydası yoktur. Bu açıdan bakılınca cihad da bir ibadet şekli olarak görülebilir.

Eğer cihad kavramını Kur’an’da bahsedilen manasıyla, kendi nefsine karşı mücadele ederek, Kur’an’ı yaşamaya çalışan örnek insan olmak anlamıyla uygularsak, sadece bize saldıranlarla ve fitne çıkaranlarla cihad edersek,  beşinci ibadet olarak cihad kabul edilebilir”

MÜMİN OLMANIN ŞARTLARI:

Allah, Kur’an’ında Müslüman ile mümini ayırır. Hucurat Suresi 14: “Bedevîler “inandık” dediler. De ki: Siz iman etmediniz ama “İslâm olduk.” deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi. Eğer Allah’a ve Resulüne itaat ederseniz, Allah işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.”

Ayet “lâilaheillaallah” diyenleri “İslâm olmuş” kabul ediyor. Dolayısıyla bu ayetten de kesin olarak anlaşıldığına göre, bir insan Müslüman olmasına rağmen, iman kalbine yerleşmemiş olabiliyor. Bu durum bilhassa, Müslüman bir ortamda dünyaya gelen insanlar veya zor karşısında inananlar için daha çok geçerlidir. Başka bir inanıştan İslâm’a, zor karşısında değil de kendi özgür iradeleriyle geçenler, zaten, iman ettikleri için geçmişlerdir. Dolayısıyla onlar bu ayetin muhatabı değillerdir.

Kur’an’da Müslüman ve mümin ayrı ayrı ifade edilir. Mümin, Allah’ın emir ve yasaklarına uyan kimsedir. Yüce Yaradan’ın emir ve yasaklarına uyanlar, “salih amel” işlemeye en yatkın olan kişilerdir.

Bakara Suresi 82: “İman edip salih ameller işleyenler ise cennetliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.” Bakara 62: “Şüphe yok ki, iman edenler, Yahudiler, Hristiyanlar ve sabiîler, bunlardan her kim Allah’a ve ahiret gününe gerçekten iman eder ve salih amel işlerse, elbette Rableri katında bunların ecirleri vardır, bunlara bir korku yoktur, bunlar mahzun da olacak değillerdir.” Benzer ifade Maide 69’da da vardır.

Ayetlere göre, gerçek anlamıyla iman ederek salih amel işleyen her kim olursa olsun, onlar Allah tarafından korunanlardan olacaktır. Salih amel işlemenin neler olduğunun bir kısmını Bakara 177’de bulabiliriz: “…Yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere mallarını seve seve verirler… Antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirirler ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabrederler. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.”

Bu ve benzeri ayetlerden anlaşıldığına göre, “bir lokma bir hırka” anlayışıyla kendisi muhtaç halde yaşamakla, salih amel işlenmiş olunmuyor. Başka insanlara yararlı işler yapılması, onlara severek maddi destek verilmesi isteniyor. Diğer ayetlere göre, salih amelin bir başka önemli şartı, her işte adaletli olmaktır.

Bakara 97: “Söyle; her kim Cebrail’e düşman ise iyi bilsin ki, Kur’an’ı senin kalbine Allah’ın izniyle kendinden önceki vahiyleri onaylayıcı, müminlere hidayet ve müjde kaynağı olmak üzere o indirdi.”

Nisa Suresi 124: “Erkek veya kadın, kim mümin olur da güzel amellerden işlerse, işte onlar cennete girerler. Zerre kadar da haksızlığa uğratılmazlar.”

Ayetlerde görüldüğü üzere, Cennet, ancak mümin olanlara müjdeleniyor. Demek ki müminler; gerçekten ve kalpten iman eden, Allah’ın emir ve yasaklarına uyan, ayrıca salih amel işleyen Müslümanlardır.

Dolayısıyla mümin olmanın en belirgin göstergesi, “salih amel işlemektir” yani, “iyi işler yapmaktır”. Mümin olmayanlar da iyi işler yapabilirler. Fakat gerçek anlamda iman etmeyenlerin işleyecekleri salih amel, hem kapsamlı olmaz hem de sürekli olmaz.

Allah’ım, bizlerin Kur’an’ı yaşamaya çalışan insanlardan olabilmemiz için, bizlere irade gücü ver.

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | MÜSLÜMAN OLMANIN, İMANIN, İBADETİN, MÜMİNLİĞİN ŞARTLARI için yorumlar kapalı

EMİR TİMUR

EMİR TİMUR; SIFIRDAN CİHAN FATİHLİĞİNE

(Not: Bu yazı Şubat 2014’te yayınlanmıştı, silindiğinden aynen yayınlıyoruz)

Emir Timur’u uzun yıllar araştırarak hakkında kitap yazan Justin Marozzi, Timur’un sıfırdan çıkışını şöyle anlatır: “Timur ilk kez 1360’ta, zamanlama konusundaki ustalığını gösteren bir atılımla, karanlığı delerek tarihi kayıtlarda belirdi”

Ölüm döşeğine ömründe yenilmemiş bir adam olarak yatan Timur’u şöyle anlatır. “Yiğitlik ve güzelliğe olan düşkünlüğünü, tembelliğe, korkaklığa ve yolsuzluğa karşı hoşgörüsüzlüğünü, ilim ve irfan erbabına ve din bilginlerine duyduğu ezeli saygıyı, milyonların hayatına mal olan kurnazlık ve gaddarlığını, başkalarının imdadına yetişen cömertlik ve bağışlayıcılığını değerlendirmek; kısaca, dünyanın belki de en büyük ‘yoktan var olmuş’ adamını tanımak istiyorsak, öncelikle çağdaşlarının onu nasıl gördüğüne bakmak en doğrusu olacaktır.”

Biz burada Timur’u yüceltenlerin yazılarını değil, Timur’a karşı derin düşmanlığı olan Suriyeli tarihçi Arabşah’ın kitabının son bölümünden Timur’un kişiliği ile ilgili söylediklerinden Marozzi’nin naklettiklerini aktaracağız:

“Bir şeyin yapılmasını emrettiği veya o yolda bir işaret verdiği zaman, bir daha asla ondan caymaz, kararını bir o yönde bir bu yönde değiştirmezdi; ne düşüncelerinde, ne planlarında ne de uygulamalarında en küçük bir tutarsızlığa veya zafiyete rastlanırdı. Başladığı bir işi tamamıyla bitirmeden katiyen bırakmazdı.

Adalet tutkunuydu, toprakları üzerinde zorbalığa kalkışan hiç kimse cezasız kalmazdı. Korkusuzca plan yapar, korkusuzca uygulardı.

Şakadan ve yalandan hoşlanmazdı. Ne kadar acı olursa olsun, gerçeği bilmekten haz duyardı. Ne yokluğa yerinir, ne varlığa sevinirdi. Yanında açık saçık konuşulmasına izin vermezdi. Çevresinde korku ve itaat duygusu uyandırırdı.

Olayları çok iyi tartar, bir bakışta meselenin özünü kavrardı. En ufak bir işareti, belirtiyi kaçırmamaya idmanlıydı. Ne safsataya aldanır, ne dalkavukluğa geçit verirdi. Yalanla gerçeği şaşmaz bir biçimde birbirinden ayırt ederdi. Samimi bir öğüdü, sahte bir iltifattan ayıracak kadar zekiydi. Av için yetiştirilmiş bir atmaca gibiydi.

Bir kenti ateşe vereceği zaman çok az kişiye merhamet edilirdi. Ama âlimler, edebiyatçılar, Müslüman din adamları, şeyhler, dervişler ve ilahiyatçılar, sanatçı ve mimarlar, minyatür ve taş ustaları ve her daldan işinin erbabı zanaatkârlar daima esirgenirdi.”

Marozzi, Emir Timur’la ilgili şöyle der: “Onu sadizmle suçlamak yaşadığı 14. Asrın dünyasıyla değil, günümüzün anlayışıyla değerlendirmek olur ki, bu temelsiz bir mütalaa olur. Ama yaptıklarının yerine çok daha güzellerini koyduğu kesindir.” Marozzi ayrıca, o dönemin şartlarında ve dünyanın bu en büyük ülkesinde, bir yabancının bir teneke altınla ülkeyi bir uçtan diğer uca başına bir şey gelmeden dolaşabildiğini anlatır.

Zaten Timur’un gaddar davrandığı olaylar, genel anlamda ihanete uğradığı anlardır. Kendisiyle teslim anlaşması yapan kalelerin halklarına dokunmamıştır. Ama anlaşma gereği kaleyi teslim almaya giderken kendisine baskın yapan kaleler hışmına uğramıştır.

Emir Timur’un Allah’ın huzurunda her yaptığı yanlışın hesabını vereceği, her yaptığı güzelliğinin mükâfatını göreceği muhakkaktır. Fakat Timur’dan önce kargaşa içerisinde olan ve adaletsizliğin hüküm sürdüğü topraklarda huzur ve adaletin geldiği de inkâr edilemez.

Genel kategorisine gönderildi | EMİR TİMUR için yorumlar kapalı

AHLÂKİ OLGUNLUK

AHLÂKİ OLGUNLUĞUN YOLU, UZLET VE ÇİLE DEĞİLDİR

 

Allah’ın, Kendi yarattığı insanlara zulmetmesi düşünülemez. Hem çeşitli rızıklar yaratıp hem de onları yasaklayarak insanlara acı çektirmez. Ancak tarih boyunca çok sayıda insan, nefislerine yenilme korkusuyla ve kendi iradeleriyle rızıklardan uzak durmuşlardır. Böylece ahlâki olgunluğa ulaşmayı umut etmişlerdir.

Hâlbuki İslâm âlimlerinden, Türk Farabi (871-950) ve İbni Sina (979-1037), İranlı İbni Miskeveyh (932-1030), Endülüslü İbni Rüşd (1126-1198) gibi nice ulema, insanın sosyal bir varlık olduğunu söylemişlerdir. Bilindiği gibi hayvanların da sosyal yönleri vardır, toplum halinde yaşarlar. Âlimlere göre, insanların farklı yönü, doğası gereği medeni varlık olmalarıdır. Sosyal hayattan ayrılmak, insanın tabiatına terstir.

Bir insan tek başına yaşayarak erdem sahibi olamaz. Fazilet sahibi olmak için diğer insanların yardımına ihtiyacı vardır. Temel erdemler, insanlar toplum içerisinde yaşarken ortaya çıkar. Bu sebeple insan, hayatı başkalarıyla paylaşmak zorundadır.

Zaten Kur’an da, bizleri toplum halinde yaşamaya yönlendirir. Cuma namazı, bizden birlik hareket etmemizin istenildiği bir ibadettir. Aynı şekilde Haccın, dünyanın her yerinden insanlarla birlikte yapılması istenir. Cemaatle kılınan namazlar tavsiye edilir.

Allah, verdiği rızkların kullanılması konusunda bizlere yol göstermektedir:

Nisa Suresi 29: “Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin. Ancak karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle olursa başka. Kendinizi helâk etmeyin (nefsinize zulmetmeyin). Şüphesiz Allah, size karşı çok merhametlidir.”

Maide 87: “Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı iyi ve temiz nimetleri (kendinize) haram etmeyin ve (Allah’ın koyduğu) sınırları aşmayın. Çünkü Allah, haddi aşanları sevmez.”

88: “Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden helâl, iyi ve temiz olarak yiyin ve kendisine inanmakta olduğunuz Allah’a karşı gelmekten sakının.”

Araf Suresi 31: “Ey Âdemoğulları! Her mescitte ziynetinizi takının (güzel ve temiz giyinin). Yiyin için fakat israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.”

32: De ki: “Allah’ın, kulları için yarattığı ziyneti ve temiz rızkı kim haram kılmış?” De ki: “Bunlar, dünya hayatında müminler içindir. Kıyamet gününde ise yalnız onlara özgüdür. İşte bilen bir topluluk için ayetleri, ayrı ayrı açıklıyoruz.”

  1. De ki: “Rabbim ancak, açık ve gizli çirkin işleri, günahı, haksız saldırıyı, hakkında hiçbir delil indirmediği herhangi bir şeyi Allah’a ortak koşmanızı ve Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır.”

Yunus Suresi 59: De ki: “Allah’ın size indirdiği; sizin de, bir kısmını helâl, bir kısmını haram kıldığınız rızıklar hakkında ne dersiniz?” De ki: “Bunun için Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?”

Yukarıdaki ayetler, insanın kendi nefsine zulmetmesini yasaklıyor. Allah’ın bizlere rızık olarak verdiklerinden helâl, iyi ve temiz olarak yememizi istiyor. Fakat nimetlerden faydalanırken israf edilmesini de istemiyor Allah’ın, israf edenleri sevmediği vurgulanıyor.

Yüce Yaradan, bu yöntemleri uygulamamızı, ahlâken olgunlaşmamız için bizlere tavsiye ediyor. Çünkü insanlardaki yüksek ahlâkın oluşumunu, kişinin uç davranışlar olan ifrat ve tefrit arasında gidip gelmeleri engeller. İfrat, bir şeyin fazlalığıdır. Tefrit de bir şeyin eksikliğidir. Bu sitede daha önce yayınladığımız “İslâm Denge Dinidir” başlıklı yazımızda, ifrat ve tefrit arasında gidip gelinmemesinin, her konuda dengeli davranılmasının istenildiğini aktardık.

“İtidalli Davranış” yazımızda, Osmanlı Türklerindeki itidal anlayışının önemli sonuçlarını anlattık. Bilindiği gibi, dengeli olmak adaleti getirir. Adaletin fazileti ise, itidaldir. İtidal, kişilerin ve toplumların ulaşabileceği üst fazilettir.

Demek ki ahlâki olgunluğa ulaşmak için, toplum içerisinde aktif yaşamak gerekmektedir. Yoksa kendini toplumdan soyutlayarak ahlâki olgunluğa ulaşılamaz. Ulaşılabileceği iddiası, bir memurun hiç kimsenin rüşvet verme ihtiyacı duymayacağı bir iş alanında çalıştıktan sonra “ben memur iken hiç rüşvet almadım” diye övünmesine benzer.

Yüce Yaradan Kur’an’da “imtihan edilmeden Cennete gireceğinizi mi sandınız?” diyor. Bu açıdan bakılınca, kendini nimetlerden mahrum edebilmek de bir imtihan olarak görülebilir.

Yusuf Has Hacib’in 1069 yılında yazdığı Kutadgu Bilig (Mutluluk Veren Bilgiler) kitabında konuya bu açıdan bakarak şunları söyler: “İnsan, bir lokma bir hırka anlayışıyla yaşayarak ve bol ibadet ederek Cenneti kazanmaya çalışabilir. Ama asıl mutluluk odur ki, kişi bu dünyada mülk ve saltanat sahibi olur ama bu imkânlarını, hak ve adaletten ayrılmadan halka hizmet etmekte kullanır. İşte o iki dünya mutluluğunu da kazanmıştır.”

Yusuf Has Hacib’in tavsiyesi yerindedir. Nitekim tarih boyunca yaşamış söz ustaları “mutlu olmanın en kısa yolunun başkasını mutlu etmek olduğunu” söylemişlerdir. Mülk ve saltanat sahibi insan ise, adaletli hizmet anlayışı ile birkaç kişiyi değil, toplumun önemli bir kesimini mutlu edeceğine göre, kendisi de bu durumdan çok fazla mutluluk duyacaktır. Bu dünyada adaletli bir şekilde insanlara hizmet eden bir insanın Allah’ın rızasını kazanması ihtimali çok yüksektir.

Dolayısıyla ahlâki olgunluğa ulaşmanın ve Allah’ın rızasını kazanmanın yolu, kendini toplumdan soyutlayıp çileli bir hayat sürmek değildir. Aksine mülk ve saltanat sahibi iken, israf etmeden yaşamak ve insanlara adaletle hizmet etmektir.

Genel, YAŞAM kategorisine gönderildi | AHLÂKİ OLGUNLUK için yorumlar kapalı

AKIL-VAHİY DAYANIŞMASI

AKIL-VAHİY DAYANIŞMASI

 

Muhtemelen bütün semavi dinlerde, aklın mı önde olduğu, yoksa imanın mı önde olduğu tartışılmıştır. Akıl-vahiy konusuyla ilgili en geçerli kaynak Kur’an olmasına rağmen, en çok tartışma da Müslümanlar arasında olmuştur.

Bu sitedeki bazı yazılarımızda belirttiğimiz gibi, Eşarilere göre, “insanlar akıllarıyla, iyi ve kötüyü bilemezler. Bilebilmeleri için peygamberlerin gelmesi gerekir.” Bu durumda, “çok uzun dönemdir peygamber gelmeyen topluluklar nasıl akıllı işler yapabilmektedir?” sorusu akla gelmektedir. Akla gelebilecek bir diğer soru da şudur: “Eğer dini konularda, akıl ve mantık ile fikir yürütülemezse, İslâm ile Kilise söylemleri arasında ne fark kalır? Kilise söylemleri geçerliyse, Allah niye yeni bir elçi göndermiştir?”

Diğer taraftan Mutezileye göre, “insan her şeyi akılla bilebilir.” Bu durumda sorulacak soru, “her şeyi akılla bilebiliyorsak, peygamberlere ne gerek vardır?” Hattâ akla şu soru da gelir: “Her şey akılla bulunabilecekse, İslâm ile felsefe arasında ne fark vardır?” Veya bazı İslâm âlimlerinin dediği gibi, eğer halk aklını kullanamaz, ancak ulema kullanabilirse, “peygamberler sadece halk için mi gönderilmişlerdir?”

Bu konuda Maturidi orta bir yol izlemiştir. Maturidi, dini tebliğ olmasa bile, düşünen bir insanın, Allah’ın verdiği akılla, Yüce Yaradan’ı bulabileceğini savunur. Ancak Maturidi yine de sadece aklın yetmeyeceğini düşünür. Çünkü ona göre bilginin kaynakları üçtür. Bunlar beş duyu, doğru haber ve aklın tefekkürüdür. Buradaki haber, zaruri ilim ve vahiy yoluyla Allah’ın kullarına aktardıklarıdır. O halde, akıl ve imanın birleşmesiyle en doğru yol elde edilir.

Maturidi’den çok önce Türk tarihinde yaşanmış iki olay, onun bu sözlerini onaylamaktadır. Birincisi, Göktürklerin 730’lu yıllardaki Orhun Anıtlarından: “Zamanı Tanrı yapar, Tanrı yaşar. İnsanoğlu ölümlüdür.”

Diğer örnek, Balkan Bulgar Türklerinin Hakanını Kurum Han’ın 810’lu yıllarda, eski Türk dinine inanırken söylediği bir sözdür: “Doğru insanı ve yalancıyı Tanrı bilir. Biz Bulgarlar, Hıristiyanlar için çok iyilikler yaptık. Ancak onlar bunu çabuk unuttu. Fakat Tanrı biliyor.”

İbni Rüşd’e göre, Kur’an; akıl, düşünme gibi kavramları sıkça kullanır. Bunlar tamamen, mantık ilkelerinin de kurallarıdır. Dolayısıyla Kur’an yani vahiy, mantığın kurallarını teşvik etmektedir. Çevremizdeki varlıklar üzerinde, mantık yoluyla düşünmemizi istemektedir. Ona göre; “Eğer aklın verdiği bilgi ile vahyin verdiği bilgi birbiriyle çelişirse, vahyin verdiği bilgi tevil edilmelidir. Çünkü vahyin verdiği bilgi ile aklın verdiği bilgi çelişiyor gibi görünse de, bu vahyin halk yığınlarına hitap eden zahiri (sembolik) üslubundan kaynaklanmaktadır.”

Bu sitede daha önce yayınladığımız “Aklın yolu bir midir?” başlıklı yazımızda şöyle demiştik:

“Doğa bilimleri, sosyal bilimler, ekonomi ilmi farklı rasyonalitelere sahiptirler. Bunlar bir tek akıl ilkesine irca edilemezler. Diğer taraftan akıl yürütme; insanın bilgisine, görgüsüne, nefsine hâkimiyetine, içinde bulunduğu ortama göre insandan insana değişir.

Eğer aklın yolu farklı ise, insanların huzuru bulabilmeleri için gerekli olan şey nedir? İnsanların akılları ve duyuları sayesinde sahip oldukları bilgi ve özellikler, huzuru bulabilmeleri için yeterli midir?

İnsanlık tarihine bakıldığında, yeterli olmadığı net bir şekilde müşahede edilir. Akla yol gösteren iradedir. İradenin beslendiği kaynak sadece pozitif bilimler ve duyular olursa, akıl yolunu şaşırır.”

Yüce Yaradan Kur’an’ında Zumer Suresi 9uncu ayetinin sonunda, “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak temiz akıl sahibi olanlar anlar.” diyerek bilginin önemini vurgulamaktadır. Bilgi sahibi insanın, ancak akıl sahibi insanlar olacağını ifade ettikten sonra, konuları sadece temiz akıl sahiplerinin yani, özü temiz olanların anlayabileceğinin vurgusunu yapmaktadır. Özü temiz olmak, nefsine, iradesi ile hâkim olabilmek anlamındadır.

Sıradan bir insanın iradesine hâkim olabilmesi için, nakli ilimlerle desteklenmesi gerekir. Çünkü asıl olan, bir kişinin toplum içerisindeki davranışlarının yani dışarıdan algılanışının iyiliği ve güzelliği değildir. Hiç kimsenin görmediği ortamlarda, o kişinin yaptıklarının ve aldığı kararların iyiliği ve güzelliği önemlidir. İslâm âlimlerine göre, nakli ilimlerin (dini bilgiler) insandaki merkezi, kalptir. İşte bu sebeple Kur’an’a göre, kalbi temiz olmayan, aklına hükmedemez. Dolayısıyla akıl, nefsin hâkimiyetine girer. Güzel düşünemez.

Demek ki, yukarıda bahsedilenlerden anlaşıldığına göre, insan, Yüce Yaradan’ın verdiği aklıyla düşünerek bir yaratıcının olduğunu bulabiliyor. Yaratıcının Kendisinde, zaman kavramı olmadığını düşünebiliyor. Yaratıcının, insanların her yaptığını kayda aldığına inanıyor. Bu kayıtların sonunda mükâfat veya ceza olacağını düşünebiliyor. Aklını kullanarak dünya hayatının mücadelesini veriyor. İyiyi-kötüyü, doğruyu-yanlışı, haklıyı-haksızı ayırt edebiliyor. Toplumsal ahlâk düzeni kurmak için gayret sarf edebiliyor. Aklını çalıştırarak dünyadaki ve evrendeki fiziksel, kimyasal, biyolojik vb kurallar ve işleyişleri hakkında bilgilerini artırabiliyor.

Fakat insanlar aklını kullanarak, ceza ve mükâfat düzeninin, hem bu dünyada hem de öteki dünyada, nasıl işlediğini bilemez. Ölümden sonra tekrar diriltilmenin nasıl olacağını bilemez. Ahiret hayatının nasıl işlediğini düşünemez. Meleklerin nasıl olduğunu ve nasıl işlem yaptıklarını bilemez. Aklıyla, Allah’ı tasavvur edemez. Akıl yoluyla bu dünyada niçin var olduğunu, bu hayatı niçin yaşadığını bilemez.

Diğer taraftan, insan aklı, eğer bir destek almazsa, insanın nefsinin doğrultusunda düşünmeye meyleder. Dolayısıyla kişinin aklı, nefsini yönetemez. Arzuları, aklını yönetir. Böylece hem kendisi hem de toplum zarar görür.

İşte bu sebeple Yüce Yaradan, yarattığı insanların, algılamalarına ve huzurlarına yardımcı olmak durumundadır. Bu görevin sebeplerini “Allah, Rahmeti Kendi Üzerine Farz Kılmıştır” başlıklı yazımızda ifade etmiştik.

Sonuç olarak vahyin ayrıntıya girmediği, genel olarak kabul edilmesini istediği konularda, akıl yürütmenin gereği yoktur. Vahyin ayrıntıya girmediği emir ve yasaklar konusunda da, akıl yürüterek ayrıntıya girilmemelidir. Vahyin bize, üzerinde düşünmemizi istediği konularda ise, mutlaka akıl yürütülmelidir. Böyle konularda akıl yürütmezsek, aksine Kur’an’ın emirlerine aykırı davranmış oluruz.

Hatta Kur’an’da geçen ve bize gelecek için araştırılacak yollar gösteren her konuda akıl yürütülmelidir. Örneğin; Kur’an’da, mağarada 309 yıl uyutuldukları söylenen gençlerin durumu bile, ilim insanları için bir araştırma konusu olabilir.

Akıl-vahiy dayanışması, insanları huzura götüren en uygun yoldur.

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | AKIL-VAHİY DAYANIŞMASI için yorumlar kapalı

SEMAVİ DİNLERİN TEMSİLCİSİ KUR’AN’DIR

KUR’AN, BÜTÜN SEMAVİ DİNLERİ TEMSİL EDER

 

Bakara Suresi 4: “Onlar (muttakiler) sana indirilene de, senden önce indirilenlere de inanırlar. Ahirete de kesin olarak inanırlar.”

Ayete göre, muttakiler yani kötülükten sakınanlar, Hz. Muhammed’e indirilen Kur’an’a inanırlar. Ama bu yetmez. Allah’ın daha önceki peygamberlerine indirdiği kitaplara da inanırlar. Buradan anlaşılan o ki, Allah’ın gönderdiği kitapların hepsi birbirine benzemektedir. Belki aynı konular, kitapların indiği dönemlerdeki insanların anlayışlarına göre farklı şekilde anlatılmış olabilir.

Yüce Yaradan kitaplarının hepsine birden inanılmasını istediği gibi, peygamberleri arasında da ayrım yapılmamasını istiyor. Nisa 152. “Allah’a ve peygamberlerine iman eden ve peygamberlerinden hiçbirinin arasında ayırmayan kimselere gelince işte bunların yarın kendilerine mükâfatlarını vereceğiz. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.”

Allah, Nisa Suresinde hem kitaplarının hem de peygamberlerinin hepsine iman edilmesini istiyor. Nisa 136: “Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, derin bir sapıklığa düşmüş olur.”

Yukarıdaki ayet “ey iman edenler” diye başladığı cümleyi Allah’ın bütün kitaplarına ve peygamberlerine “iman edin” diyerek bitiriyor. Ayetin başlangıç hitabı zaten iman edenlere olduğu için, iman edenler daha önceki ayetlerde söylenildiği üzere onlar, bütün peygamberlere ve kitaplara iman etmiş durumdaydılar. Buna rağmen tekrar iman edin denilmesi, söylenenleri sorgulayarak, inceleyerek kalpten iman edin anlamındadır.

Dolayısıyla kutsal kitaplarda yazılanları sorgulayıp inceledikten sonra kabul edersek, imanımız çifte su verilmiş çelik gibi sağlam olur. Aklımızı, vicdanımızı, irademizi kullanmadan kabul etmemiz, şeklen kabulden öteye gitmeyebilir.

Peki, bütün kitaplarına ve peygamberlerine iman edilmesini isteyen Yüce Yaradan, her kitabında veya her peygamberine farklı şeyler söyler mi? Al-i İmran 19. “Allah katında din İslam’dır! O kitap verilenlerin ayrılığa düşmeleri ise, sırf kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki ihtirastandır. Her kim Allah’ın ayetlerini inkâr ederse şüphe yok ki Allah çabuk hesap görendir.”

Demek ki, Yüce Yaradan katında tek din varmış. O da İslâm imiş. Allah gönderdiği bütün peygamberlerini bu minval üzerine görevlendirmiş. İndirdiği bütün kitaplarında İslâm’ı anlatmış. Fakat ihtiras sahibi insanlar, anlatılanları tahrif etmişler. Aralarında ayrılığa düşmüşler.

Allah’ın şahadet ettiği hakikati ihtiraslarından dolayı bilerek gizleyen kişi, Yüce Yaradan indinde en zalim kişidir.

Bakara 140: “Yoksa siz: “İbrahim de İsmail de İshak da, Yakub da, Esbat da (Yakub’un torunları) hep Yahudi veya Hıristiyan idiler” mi diyorsunuz? De ki: “Sizler mi daha iyi bileceksiniz, yoksa Allah mı? Allah’ın şahadet ettiği bir hakikati bilerek gizleyenden daha zalim kim olabilir? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.”

Allah’ın bütün peygamberleri aracılığıyla indirdiği buyruklarının aynı minvalde olduğunu, emrettiği ibadetlerden biri olan namazın kılınma şeklindeki aynılıktan da anlıyoruz. Al-i İmran 43: “(Melekler) Ey Meryem! ‘Rabbine divan dur ve secdeye kapan ve rükû edenlerle beraber rükû et’ demişlerdi.”

Bütün kutsal kitaplar Allah tarafından gönderilmesine rağmen aralarında farklılıklar var. Biz hangisine inanacağız?

Enam Suresi 92. ayetle: “İşte bu da bizim indirdiğimiz bir kitap! Feyzi ve bereketi dünyayı tutacak, evvelki kitapları bu tasdik etmedikçe, muteber sayılmayacak…..” diyerek hakem kitabın Kur’an olduğunu vurguluyor.

Kur’an’ın değişmemiş tek kutsal kitap olduğunu daha önceki yazılarımızda belirtmiştik. Bu durumu zaten akıl sahibi bütün insanlar kabul etmektedir.

Ayetlerden anlaşıldığı üzere, Kur’an, Maturidi’nin de ifade ettiği gibi, daha önce indirilen kutsal kitaplarda anlatılanları kendi üslubu içerisinde devam ettirmiştir. Dolayısıyla bütün kitap gönderilen dinleri temsil etmektedir. Diğer kitaplarda Kur’an’ın anlatımı ile çelişen konularda hakem, Kur’an’dır.

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | SEMAVİ DİNLERİN TEMSİLCİSİ KUR’AN’DIR için yorumlar kapalı

MADAM CURIE

MADAM CURIE: “Hastaların tedavisi için bulduğum bir maddeden faydalanmak benim bilimsel manevi şahsiyetimi zedeler.”

(Bu yazı Şubat 2014’te yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz.)

Ünlü Fizikçi Einstein’ın “Şöhretin yozlaştıramadığı tek kişi” dediği Madam Curie, 10 yaşında annesini kaybetti. Fakir ve çok horlandığı bir hayat yaşadı. Polonya’da doğan Curie, son olarak hizmetçi olarak çalıştığı evden haksız yere ve aşağılanarak kovulunca Fransa’ya göç etti.

Çok zor hayat şartlarında Sorbon Üniversitesine kaydoldu. Burada kendisi gibi bilim sevdalısı Pierre Curie ile evlendi. Birlikte araştırmalarını sürdürdüler. Bir mahallenin etrafına ışık saçtığını görünce araştırmalarını bu konuya yönlendirdiler. Katı maddeleri delip geçen radyumu buldular. Ama ilim adamları maddeyi görmeden inanmayız dediler.

Dört yıl boyunca bütün paralarını harcadılar. Borçlandılar. Tonlarca pis kokulu madenlerden gece gündüz bıkmadan doğrudan kendileri çalışarak, pirinç tanesi büyüklüğünde radyum elde ettiler.

Radyumu görünce bilim adamları inandı. 1902 yılında Nobel ödülünü aldılar. Tıp dünyası radyumun elde edilmesiyle tam anlamıyla bir devrim yaşadı. Radyumun elde ederken sadece kendileri çalışmışlardı. Bu sebeple yöntemi tek kendileri biliyordu. Dünyanın her yerinden talep gelmeye başlamıştı. Patentini alsalar dünyanın sayılı zenginleri arasına girebilirlerdi.

Ama onlar bu çok önemli buluşlarından, beş kuruş bile almadılar. Buluşlarını insanlığa hediye ettiler. Nobel ödülünden aldıkları para ile çalışmaları sırasında aldıkları borçları ödediler. Üniversitede sadece maaş alarak araştırmalarına devam ettiler. İki çocuklarıyla birlikte manen mutlu bir hayat sürdüler.

1911 yılında Madam Curie yine Nobel Ödülüne layık görüldü. 1921’de Amerikan kadınları dünya kadınları adına şükranlarını sunmak için kendisine maaş bağlamak istediler. Maaşı kendisi almadı, doğduğu ülke Polonya’daki bir hastaneye yönlendirdi.

İnsanlık adına sağlığını hiçe sayarak yaptığı çalışmaların sonunda vereme yakalandı. Kimileri kanser dedi. Kanseri tedavi için büyük atılımlar yapan bu soylu kadın, 1934 yılında 67 yaşında mütevazı bir şekilde yaşadığı hayata gözlerini yumdu.

Maddi menfaate dayalı patent tekliflerini kabul etmeyen Madam Curie, onur nişanlarını bile istemedi. Maddi hediyeleri kimsesizlere, çaresizlere bağışladı.

İnsanlık adına kendisini feda eden Madam Curie gibi insanlardan biz ders almaya çalıştık. Unutmadık. Biz ondan razıyız. İnşallah Allah da razıdır.

Genel kategorisine gönderildi | MADAM CURIE için yorumlar kapalı

AİLE BİRLİĞİ

AİLE BİRLİĞİNİ DESTEKLEMENİN DÜŞÜK MALİYETİ

(Bu yazı Şubat 2014’te yayınlanmıştı. Silindiğinden aynen yayınlıyoruz.) 

Zengin şehirlerde yaşayanlara, fakir bölgelerde yaşayanlar dışarıdan bakarlar ve onlara imrenirler. Onların her türlü imkânlarının olduğunu dolayısıyla, mutlu olduklarını düşünürler. Hâlbuki kent yaşamı büyük sorunlar yaratır. Ama bu sorunlar gelişmekte olan ülkelerde görülenlerden çok farklıdır. Toplumsal çöküş, parçalanmış aileler, işsizlik, madde bağımlılığı, artan suç oranları, kayıt dışı ekonomi ve hiçbir yerde dikiş tutturamayan, asi tabaka, içiçe olan zengin ve fakir yaşam. Hepsi geleceğin büyük sorunlarıdır.

Dünyada 1960’lı yıllarda başlayan serbest aşk anlayışı, günümüzde sadece ABD’ye yılda 100 milyar doların üzerinde bir maliyet yüklemiştir.  Bu maliyet hesabında etki eden kalemler arasında boşanmalar, cinsel temas yoluyla bulaşan hastalıklar ve diğer etkenler bulunmaktadır.

Zengin ülkelerin çoğunda evlilik dışı doğumlardaki artış her yıl hızlanarak %40’ları buldu. Bu hızlı artışa rağmen, bu ülkelerde evli ve çocuklu çiftlere itibar giderek artıyor. Aileler gelecekte millet yapısının baskın dilimi olmaya devam edecekler.

Çünkü aile istikrar demektir. Bu istikrar hem bireyler için hem de toplum için geçerlidir. Bu sebeple parçalanmakta olan toplum içerisinde, uzun vadede kazanan kurum AİLE olacaktır. Böyle olması gelecek için, sadece çocukların refahı anlamında değil, yaşlıların bakımı açısından da son derece önemlidir.

Dünyada hiçbir Devlet, felsefeleri ne olursa olsun, geleneksel ailelerin azaldığı toplumların maliyetine katlanamaz. Bunun göstergelerinden biri, Avrupa ülkelerindeki 60’lı yıllardan beri gelen sol partilerin bile, “önce aile” söylemesine dönmüş olmasıdır. Çünkü öteki seçenek, altından kalkılamayacak kadar pahalıya mal olmaktadır.

Altmışlı yılların kuşağında büyümüş ana ve babaların büyük çoğunluğu, çocuklarının bugün aynı değer yargılarıyla yetişmesini istememektedirler. Çünkü kendileri her şeyi yaşamış, her şeyi yapmış ve bunun sıkıntılarını çekmişlerdir. Artık çocukları için daha iyi bir şeyler istemektedirler.

İngiltere çevre birimi, 10 yıl içerisinde %80’inde bekâr insanların yaşadığı 4,4 milyon eve ihtiyaç olacağını hesaplamış. Gelişmiş ülkelerin çoğunda aynı hesaplar yapılıyor.

Afganistan, dünya Afyon üretiminin %92’sini gerçekleştiriyor. Bu durum Afganistan’daki istikrarsızlığın temel etkenidir. Günümüzde Asya’nın her kentinde uyuşturucu büyük bir sorun haline gelmiştir. Afrika’da da benzer sıkıntı başlamıştır.

İngiltere’de trafik kazalarında ölen insanların %20’si, bedenlerinde yasa dışı uyuşturucuların izlerini taşımaktadır.

 

Hızlı kentleşmenin bir diğer özelliği madde bağımlılığıdır. Madde bağımlılığı medeni yaşam üzerinde gittikçe büyüyen bir tehdit oluşturmaktadır. Bunu toplum genelinde en fazla hissedenlerden birisi, Rusya’dır. Rusya’da alkol tüketimi erkeklerin yaşam süresini 57 yaşına kadar düşürmüştür.

Hâlbuki din, doğa, teknoloji, sanat, hepsi insana hizmet etmelidir. Bütün bunların temelinde de ‘insanın insana hizmet etmesi’ anlayışı yatar.

Dünya küresel bir köy gibidir. Hangi alanda olursa olsun olaylar, sadece o ülkeyi etkilemekle kalmamaktadır. Bulaşıcı bir şekilde umulmadık yerlere sirayet edebilmektedir. Bu yönüyle bakıldığında Dünya, geniş bir ailedir.

Nasıl ailenin çocukları, yaşlıları, hastaları, güçlüleri varsa, dünyanın da desteğe muhtaç devletleri, güçlü ülkeleri vardır. Dünyadaki devletlerin hepsini, ailenin bireyleri olarak görmek gerekir.

Aile içerisinde yardımlaşıldığında aile kurumu nasıl güçleniyorsa, dünyada devletler de aynı uygulamaları yapmalıdır. Küreselleştikçe, köy halindeki bir aile konumuna doğru yol alan dünyada, hiçbir kurum veya devlet, başkalarının başına gelenlerden etkilenmeden yaşayamaz. Toplumları ayakta tutan yapı nasıl güçlü aile kurumuysa, dünyayı da ayakta tutacak yapı aynı aile kurumu anlayışıdır.

Aile kurumunu güçlendirmek nasıl ülkelerin maliyetlerini düşürüyorsa, dünyanın maliyetlerini de düşüreceği açıktır. Maliyet hesapları da hiçbir zaman, sadece maddi açıdan yapılmamalıdır. Manevi maliyetler belki de daha önemlidir.

Bütün ülkelerin güzel ve sıkıntılı yönleri var. İnsanlığın geleceği açısından bakılınca, gelişmekte olan ülkelerin kalkınmışlardan, kalkınmış zenginlerin de diğerlerinden öğrenmeleri gereken güzel yönleri var.

Birbirinden öğrenen, birbiriyle yardımlaşan dünyada, insanlık huzur bulacaktır. Kendi kendini yok etmeye başlayan yaşam ve insanlık, geri toparlanınca, devletler de rahatlayacaktır.

Genel, YAŞAM kategorisine gönderildi | AİLE BİRLİĞİ için yorumlar kapalı

ALLAH’IN RAHMETİ

ALLAH, RAHMETİ KENDİ ÜZERİNE FARZ KILMIŞTIR

Enam Suresi 12: De ki: “Göklerde ve yerde olanlar kimindir?” “Allah’ındır” de. O, rahmet etmeyi kendi nefsine yazmıştır. Sizi, varlığında asla şüphe olmayan kıyamet gününde toplayacaktır. Ama kendilerini zarara sokanlar inanmazlar.

Ayete göre Yüce Yaradan her ahvalde insanlara rahmetini açıklayacaktır. İnsanların inanması veya inanmaması fark etmez. İnsanların tavrı ne olursa olsun, Allah, insanlara yol gösterecek, düşüncelerini aktaracaktır.

Araf Suresi 52: “Andolsun biz onlara, bilerek açıkladığımız bir kitabı, inanan bir toplum için bir yol gösterici ve rahmet olarak getirdik.”

Demek ki, Yüce Yaradan bizlere yol göstermek için Kur’an’ı getirmiş. Tıpkı önceki tarihlerde başka kitaplar gönderdiği gibi. Bu kitaplarında insanlara sürekli yollar göstermiş. Bizlerin faydamıza olan ve zararımıza olanları her dönemde açıklamış.

Bu açıklamaları, bizlerin neyin iyi neyin kötü olduğunu bilmemiz için yapmaz. Çünkü Yüce Yaradan’ın verdiği akıl sayesinde, bunları insanlar kendileri de bulabilirler. Bu bilgileri öncelikle Enam 12inci ayetten anlaşıldığı gibi, sırf Tanrı yani yaratıcı olduğu için yapar.

Allah gönderdiği kitaplarında bizlere, insanların faydasına olanları yapmamızı emreder. İnsanların zararına olanları yapmaktan men eder. Emirlerine uyanları Cennet ile müjdeler. Uymayanları Cehennem azabı ile korkutur. Böylece bizleri iyiliğe doğru motive etmek ister. Çünkü biz kendi aklımızla bulduğumuz iyi şeyleri, nefsimize zor geleceği için uygulamak istemeyebiliriz.

Yaratıcı olmanın şanına yakışan da yarattığı insanlara yol gösterici elçiler ve kitaplar göstermesidir. Eğer bizlere elçiler ve kitaplar göndermeseydi bizler onun Tanrı olduğunu nasıl bilecektik? Yerin ve göklerin sahibi olan Allah, insanlara açıklamalar göndermeseydi, herşeyin sahibi olmasının ne anlamı kalırdı?

Allah kurduğu düzende dünya hayatından sonra bir de ahiret hayatı oluşturmuş. Dolayısıyla sistemini, bizlerin yaptıklarımıza göre mükâfatlandırmak veya cezalandırmak üzerine kurmuş. Peki, insanlara bu konuda bizlere bilgi vermeseydi, bizi nasıl ödüllendirecek veya cezalandıracaktı? Kurduğu imtihan sisteminin bir anlamı kalır mıydı?

Sadece bize verdiği akıl sayesinde bizlerin iyiyi-kötüyü, doğruyu-yanlışı bilmemiz Tanrı’nın yapacağı imtihan için yeterli olur muydu? Bizlere konular hakkında bilgi verilmeden, elimize okuyacağımız bir kitap tutuşturmadan nasıl imtihan yapılırdı?

İşte bu sebeplerle Allah, yaratıcı olmanın gereği olarak insanlara rahmet etmeyi, merhamet etmeyi, yol göstermeyi Kendi üzerine görev olarak alıyor. O, yaratıcılığının gereğini yapıyor. Bizlerden de insan olmamızın gereğini yapmamızı istiyor.

Allah, Zuhruf Suresi 44üncü ayette, hem peygamber(ler)in hem de insanların, gönderdiği bilgilerden hesaba çekileceğini söylüyor. 44üncü ayet: “Doğrusu o Kur’an, senin için de, kavmin için de bir öğüttür ve siz ondan sorguya çekileceksiniz.”

Verdiği bilgiler ve öğütler için öğrencilerini imtihan edecek hoca, onları zorla çalıştırır mı? Hayır. Kendilerine bırakır. İşte Yüce Yaradan da aynısını yapıyor. Yunus Suresi 99: “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde kim varsa hepsi toptan iman ederlerdi. O halde insanları hep mümin olsunlar diye sen mi zorlayacaksın?”

Dolayısıyla Allah bizleri zorlamıyor. Dayatmıyor. Bizlerin hür irademize bırakıyor. Sadece peygamberleri ile ve kitapları ile bizleri bilgilendiriyor, öğütler veriyor. İsterse verdiği bilgileri herkes bilsin, isterse bilmesin. İster peygamberlerini herkes dinlesin, isterse hiç kimse dinlemesin. O, Tanrı olmanın gereğini yapıyor.

Bizlere “size verdiğim akıl, irade ve vicdan sayesinde siz zaten konuları ve ne yapacağınızı biliyorsunuz” demiyor. Bizlere aramızda evrensel bir sözleşme niteliğinde olan Kur’an’ı gönderiyor. Kur’an’da iradesini ve kurduğu sistemi beyan ediyor. Bizleri bilgilendiriyor. Aynı zamanda ödev veriyor, sorumluluklarımız olduğunu belirtiyor.

Allah Kendi üzerine yazdığı rahmeti dolayısıyla bu sözleşmeyi tek taraflı olarak imzalıyor. Sözleşmenin diğer tarafı olan bizleri ise bilgilendirdikten sonra, sözleşmeye katılıp katılmamakta serbest bırakıyor. Bize zorla imzalatmıyor. Zorbalık, despotluk yapmıyor.

Bize sunduğu sözleşmeye baktığımızda maddelerin insanların faydasına olduğunu anlıyoruz. Yani tamamen bizin yararımız gözetilmiş. Bizim için zararlı olan şeyleri bıkmadan açıklamış. Bıkmadan bizlere elçiler göndermiş. Deliller sunmuş.

Leyl Suresi 12: “Doğru yolu göstermek muhakkak bize aittir.”

13: “Kuşkusuz ahiret de dünya da bizimdir.”

14: “Ben sizi köpürdükçe köpüren bir ateşe karşı uyardım.”

15: “Ona ancak en azgın olan girer.”

16: “Öyle azgın ki, yalanlamış ve sırtını dönmüştür.”

Demek ki, Yüce Yaradan’ı ve sözleşmeyi yalanlayıp sırtını dönenler mutlaka cezalandırılacaklar. Böylelerini cezalandırmak zorbalık değildir. Çünkü Allah, üzerine farz kıldığı rahmeti ile sürekli bilgilendirmiş ve öğüt vermiştir. Öğütleri dinleme konusundaki seçimi insanlara bırakmıştır.

Allah’ım, bizlere Senin gönderdiğin ayetleri (delilleri) anlayarak, yaptığın sözleşmeye uyan ve rahmetine nail olanlardan eyle!

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | ALLAH’IN RAHMETİ için yorumlar kapalı

DEVLET BAŞKANININ ERDEMİ

TOPLUMDA ERDEMİN YAYGINLAŞMASI DEVLET BAŞKANINDAN BAŞLAR

 

İslâm düşünürleri ve filozofları aralarında yaptıkları, devlet yönetiminin çeşitleri konusundaki tartışmalarda çoğunluk, sultan tarafından yönetilmeyi uygun görmüştür. Kur’an’a uymayan bu durumun sebepleri, bir başka yazıda ele alınacaktır. Bu yazımızda, düşünürlerin devlet yönetiminden ne beklediklerini ele almaya çalışacağız.

Eşariler ve tasavvuf ehli, sultanlardan adaletli davranmalarını istemekle yetinmişlerdir. Fakat filozoflar, devletin görevleri ve devlet başkanında olması gereken özellikler konusunu irdelemişlerdir.

Filozoflardan İbni Bacce (1076-1139), ideal devletin asıl görevinin, halkını yüce gayelere yönlendirmek olduğunu söyler.

İbni Rüşd (1126-1198), insanın doğası gereği medeni bir varlık olduğuna inanır. Ancak ona göre insan, hemcinslerinin yardımı olmadan erdem sahibi olamaz. Bu sebeple insan, hayatını başkalarıyla paylaşmak zorundadır. Bu paylaşımlar insanı devlet anlayışına götürür.

İbni Rüşd’e göre devletin asıl görevi, insanların (vatandaşlarının) arasında erdemlerin yaygınlaşmasını sağlamaktır. Bir devlette, hukukçulara ve tabiplere ihtiyaç çoksa, o devlet iyi işlemiyor demektir. Devletler, düzeni sağlamak için iki yöntem kullanırlar. Biri ikna yoludur. Diğeri ise, zorlamaktır. Fakat İbni Rüşd, zorla kabul ettirmeyi uygun bulmaz. Suç işleyen kesin tespit edilirse cezalandırılır, ama zorla fikir değiştirilemez ve uygulattırılamaz.

İhsan Eliaçık, “İslâm’ın Yenilikçileri” adlı kitabının I. cildinde, Farabi’nin (871-950) fikirlerini şöyle özetler:

“Devletlerin konumu devlet reisinin zihni, ahlâki yapısına, yöneticilerin adalet, hukuk, ahlâk ve insanlık anlayışlarına göre değişir. İdeal devletin başkanında şu 12 şart bulunmalıdır.

  1. Mükemmel (sağlıklı) bir fiziki yapı,
  2. Sağlıklı anlama ve değerlendirme yeteneği,
  3. Güçlü hafıza,
  4. Kıvrak zekâ,
  5. İfade ve üslup güzelliği,
  6. Bilim sevgisi,
  7. Yeme, içme, oyun, eğlence ve şehvet gibi geçici kaba hazlara düşkün olmama,
  8. Doğruluk ve dürüstlük,
  9. Kişilik sahibi ve insanlık onuruna düşkün olma,
  10. Adalet sevgisi,
  11. Kararlılık ve uygulama cesareti,
  12. Gönül zenginliği ve tok gözlülük

Farabi, yukarıdaki özelliklerin hepsine sahip bir insanın her zaman bulunamayacağını düşünmüş olmalı ki, böyle bir insan bulunamazsa aşağıdaki 6 şartı taşıyan birisinin de devlet başkanı olabileceğini belirtiyor.

  1. Filozof olmak, 2. Öncekilerin koyduğu kanun ve töreleri bilmek, 3. Hukuk bilgisi, 4. Zeki olmak, 5. İkna kabiliyeti, 6. İrade ve kudret,

Farabi, bu kabiliyetlere sahip insanların da bulunamayabileceğini düşündüğünden, böyle bir durumda devleti iki kişinin birlikte yönetmesini ister. Kendisi filozof olduğundan olsa gerek, bu iki kişiden birinin filozof olmasını şart koşar. Diğer kişinin de, kalan şartlara sahip olması gerektiğini söyler.

Eğer diğer kişi Farabi’nin istediği özelliklere sahip değilse, bu defa devletin, her biri ayrı özelliklere sahip 6 erdemli kişi tarafından birlikte yönetilmesini ister. Ona göre, bu kişilerden birisi filozof olmayacak olursa, o devlet başkansız sayılır ve her an tehlikeyle yüz yüze gelir. Farabi’ye göre filozof bir kişi bulunamazsa, o devlet giderek yıkılır.”

Farabi’nin filozof şartından, düşüncesini şahsileştirdiği anlamı çıkarılabilir. Böyle farklı anlamaları önlemenin tek yolu, öncelikle kelimelerin ve kavramların anlamları üzerinde anlaşmaktır. Kavramlarda anlam birliği sağlanmadan, hiçbir istişare veya tartışmada sonuca ulaşılamaz.

 Bence burada filozof kelimesi ile anlatılmak istenilen “bilge kişidir”. Bilindiği gibi, asıl bilge, Allah’tır. İnsanlar, Allah’ın yeryüzündeki vekil yöneticileridir. Bu yöneticilik görevlerini iyi yürütebilmeleri, bilge kişiliklerinin seviyesiyle bağlantılıdır. Bilge kişi olmak, hikmet sevgisiyle doğru orantılıdır.

Eğer, devletin görevi halkın erdemini artırmaksa, bunu sağlamanın ilk şartı, devlet başkanının güzel özelliklere sahip erdemli insan olmasıdır. Aslında bu şart, bütün guruplar ve toplumlar için geçerlidir. Bu sebeple insanların erdemlerinin artırılması, önderlerin doğru seçimiyle başlar. İnsanlara doğru bilgiler vermekle devam eder.

Sosyal kategorisine gönderildi | DEVLET BAŞKANININ ERDEMİ için yorumlar kapalı