KÜRESEL UYGARLIK İÇİN YENİ EKONOMİ ANLAYIŞI

KÜRESEL UYGARLIK İÇİN, YENİ EKONOMİ ANLAYIŞI

 

Kapitalizmin ortaya çıkıp etkisini artırdığı dönemde, Batı ülkelerinde, farklı tek düşünce olarak “komünizm” fikri gündeme geldi. Ancak komünizmin uygulanışının sonuçları, kapitalizmden daha kötü oldu. Gerek kapitalist ve gerekse komünist ekonomi anlayışlarıyla ilgili olarak, bu sitede birkaç yazı içerisinde fikirlerimizi ifade ettik. Bunlardan bazıları şöyle: “Ekonomik Buhranlar, Kapitalizmin Doğası Gereğidir”, “Ekonomik Buhranlarda Bankaların Etkisi” ve “Dünyadaki Ekonomik Buhranın Sebepleri”.

Günümüzde komünizmin devre dışı kalması, kapitalizmin taraftarlarını yüreklendirdi. Kapitalizmi savunmaya başladılar. Fakat bu konuda söylediklerine bakıldığında, kapitalizmi onların da tam bir inançla savunmadıkları anlaşılıyor.

Kapitalizmin savunucularının tutundukları en önemli fikir, “artık kapitalistler dışında kimsenin yönetemeyeceği bir dünya oluştuğu” iddiasıdır. Yani “ister beğenin ister beğenmeyin, başka seçeneğiniz yok” deniliyor. Bu savunma şekli, insanların kapasite ve becerilerine meydan okumaktır. Aynı zamanda insanların geçirdikleri gelişmeleri hesaba katmamaktadır. Bu savunma, Dünyanın yani insanların geldiği konumu, adeta, “kapitalizm dininin cenneti” gibi algılamanın bir sonucudur.

Kapitalistler yaptıkları bu savunmanın temellerinin zayıf olduğunu kendileri de farkettiklerinden, başka bir iddia daha ortaya atıyorlar. Bize diyorlar ki; “biraz sabredin, bahsettiğimiz cennetin belirginleşmesine az kaldı”. Bize sabır tavsiye ederlerken, geçmiş hatalardan ders çıkardıklarını ifade ediyorlar. Kendi ifadelerine göre, kapitalizmin geçmişteki önemli hataları, Afrika’dan yaptıkları köle ticareti ve sanayi devrimi sonrasında işçilerin acımasızca ve güvenceleri olmadan çalıştırıldıkları uzun dönemdir.

Kapitalistlerin iddialarında kısmen haklı oldukları konu, kapitalizmin dünya üretimi artırması ve çocuk ölümlerini azaltmasıdır. Fakat artan üretimin paylaşımı konusunda hep zenginlerin tarafını tutmuştur. Fakirlik sınırının altına indiği için, artan bu üretimden pay alamayanların sayısı her geçen gün artmaktadır.

Bu sitedeki “Kapitalizm İnsanlığın Düşmanı İse Çözüm Nedir” başlıklı yazımızda kapitalizmin zararlı sonuçlarını azaltabilmek için fikirlerimizi ifade ettik. Bu yazımızda, ekonomi anlayışımızın değişebilmesi için, düşüncelerimizde gerçekleşmesi gereken değişikliklerin bazısını ele alacağız.

Ekonomik sisteme bakışın değişebilmesi için, öncelikle tüketime bakışın değişebilmesi gerekiyor. Günümüzdeki kapitalizmin tüketim konusundaki söylemi, “tüket ki mutlu olasın” veya “mutlu olmak için tüket” şeklinedir. Medyadaki bütün reklamlar, bu anlayış üzerine inşa edilmektedir. Kapitalizmin reklamları, ters giden bir şeyle karşılaştığımızda hemen tüketmemizi söyler. Böylece mutluluğu yakalayacağımızı iddia eder.

Hâlbuki ihtiyaç dışındaki her yeni tüketim, aslında mutsuzluğa çıkarılan bir davetiyedir. İnsanların çoğu zaman ihtiyaç fazlası tüketimleri yapacak maddi güçleri olmaz. Ayrıca her yeni tüketim, bir üst değerdeki tüketimin tetikleyicisidir. Dolayısıyla tüketiciliğin sonunu getiremeyiz. Birgün, tüketebileceklerimiz de tükenir. Dolayısıyla mutsuz oluruz.

Kapitalistler de bu gerçeği çok iyi bildiklerinden, bizlere bu konuda yeni bir çözüm sunarlar. Paran yoksa sana kredi verelim derler. Böylece, tüketim yapamadık diye mutsuz olmamızı önlediklerini düşünürler. Hâlbuki onların tek düşündükleri, bizim o tüketimi yaparak onların kârlarını artırmamızdır. Onlar da bilirler ki, biz kredi alarak geleceğimizi ipotek ettirdiğimizde, artık ticari hapishanenin içerisine girmiş oluruz. Buradan çıkış çok zordur.

Kredi alma hususunda tarihe bakarsak, geçmiş tarihte Amerika’ya ilk giden olan İspanya, Amerika seferlerinin masraflarını karşılamak için aldığı borçların faizlerini ödeyemediğinden 1558’de borç erteleme ilan etti. İspanya o dönemde, Avrupa’nın en büyük devleti konumunda idi. Amerika gibi yeni bir yeri keşfetmişti. Yepyeni gelirlere sahip olmuştu. Ama aldığı borçları yerli yerinde harcamayınca, tabiri caizse, küme düştü. Onların yerine, İspanya’nın bağımlısı Hollanda öne geçti. 1568’de Katolik İspanya’ya karşı bağımsızlık mücadelesi başlatan ve çoğu Protestan olan Hollanda, Avrupa’nın finans merkezi haline geldi.

Diğer taraftan babası Yavuz Sultan Selim’in doldurduğu hazineyi, hesapsız harcamalarla boşaltan Kanuni Sultan Süleyman, Galata Bankerlerinden borçlar aldı. Kanuni’den sonra devlet düşüşe geçti. Ama karşısındaki güçler henüz zayıf olduğu için, bu düşüş kendisini zaman içerisinde gösterebildi.

Renkli bir hayat yaşayan Padişah I. Abdülmecit de, Avrupalılardan borçlar aldı. Ama aldığı borçların çoğunu, devletin ihtiyaçları için harcamadı. Alınan borçlar, ileride II. Abdülhamit gibi zeki ve vatansever bir padişahı Duyunu Umumiye Reisliği gibi bir kurumu kurmak zorunda bıraktı. Bu kurum ve borcumuzu ödeyememizden doğan diğer kayıplar, devletin içini boşalttı, topraklarını küçülttü. Osmanlı Devleti dıştan çınar görünümündeydi, ama içi boşaldığı için yıkıldı. Eğer Allah, kendi menfaatini düşünmeden tehlikelere atılan bir nesil bahşetmeseydi, devletin yıkılışı bir milletin de çöküşü olurdu.

Tarihten bu örnekleri vermemizin nedeni, alınan borçların ihtiyaçlara değil de başka yerlere harcanmasının sonuçlarını göstermektir. Alınan kredileri öncelikli ihtiyaçlarına harcamayan devletler gerilerken, o devletin halkı muhtemelen, mutlu olmak bir tarafa mutsuz oluyorlardı. Belki devletlerinin aldığı borçlardan bazı insanlara düşen paylardan dolayı, geçici olarak mutluluk duyanlar olmuştur. Ama sonrasında onlar bile mutsuz olmuşlardır. Çünkü yayan yürüyen birisinin eşeğe binmesi ona mutluluk verir, fakat attan inen birisinin eşeğe binmesi onu mutsuz eder.

Demek ki, kredinin bizatihi kendisi ne mutluluk ne de mutsuzluk verir. Alınan kredinin harcanma şekli insana mutluluk veya mutsuzluk verir. Eğer, ihtiyaçlarımız dışındaki yerlere harcarsak, geçici olarak mutlu oluruz. Çünkü aldığımız kredilerin geri ödemeleri aksadıkça mutsuzluk duyarız. Benzer şekilde aldığımız kredileri ödeyebilmek için, daha fazla çalışmak zorunda kaldığımızda veya hiç sevmediğimiz insanların tavırlarını çekmek mecburiyetine düştüğümüzde, mutsuz oluruz. Hâlbuki aldığımız kredileri ihtiyaçlarımız için harcadığımız,da çoğunlukla geri ödemekte zorlanmayız. Böylece hem ihtiyaçlarımızı zamanında giderebildiğimiz için mutlu oluruz, hem de krediyi ödeyebildiğimiz için mutlu oluruz, en azından, mutsuzluk duymayız.

Zenginler için de benzer şeyler geçerlidir. Eşiyle arasında tatsızlık yaşayan bir milyoner, aralarını düzeltmek için karısına pahalı hediyeler veya lüks bir Paris seyahati verebilir. Ama ileride bir bakar ki, aralarındaki tatsızlıkların oluşması giderek sıklaşmaya başlamıştır. Dolayısıyla, aralarını düzeltmek için yapacağı harcamanın sonu gelmez. Hâlbuki aralarını düzeltmek için, daha çok sevgi gösterse ve çok daha küçük hediyeler alsaydı, kuvvetle muhtemeldir ki aralarının bozulması seyrekleşirdi. Yine muhtemeldir ki, daha mutlu olurlardı.

O halde mutlu olmak istiyorsak veya en azından maddi konularda gereksiz mutsuzluk yaşamak istemiyorsak, ekonomi anlayışımızı değiştirmeliyiz. Harcamalarımızı öncelikli ihtiyaçlarımızdan başlayarak yapmalıyız. Öncelikli ihtiyacımız olmayan mal ve hizmetleri satın alabilmek için kredi almamalıyız. Mutluluğu; aile bağlarımızda, çevremizde oluşturacağımız dostlarımızda yani sevgide aramalıyız.

Harcamalarını öncelikli ihtiyaçlarından başlayarak yapmayı düşünen ve davranan insanların sayısı arttıkça, dünyayı kapitalistler değil, düşünerek hareket eden sıradan insanlar yönetmeye başlar.

Ekonomi kategorisine gönderildi | KÜRESEL UYGARLIK İÇİN YENİ EKONOMİ ANLAYIŞI için yorumlar kapalı

KÜRESEL UYGARLIK VE EKONOMİ ANLAYIŞI

KÜRESEL UYGARLIK İÇİN, EKONOMİYE BAKIŞIMIZI DEĞİŞTİRMELİYİZ

 

Küresel Uygarlık konusunu çeşitli açılardan irdeleyerek, düşüncelerimizi bu sitede yayınladığımız birkaç makalemizde ifade ettik.

Ekonomi konusunda günümüzdeki etkin anlayış, sömürgecilik dönemindeki Avrupalıların anlayışıdır. Bu ekonomi anlayışı, sadece bir ekonomik doktrin değildir. Hayatın her alanına hükmetmeye başlamıştır. O artık yalnızca bir ekonomi yönetimi değil siyaset, davranış bilimi, eğitim rehberi gibi olmuştur.

Ekonomiye bakışımız, bize, nasıl davranacağımızı öğütler. Bize, çocuklarımızı nasıl yetiştirmemiz gerektiği hususunda yol gösterir. İnsanlarla ilişkilerimizde nasıl tavır almamız gerektiğini dikte eder. Bizim adalet anlayışımızı oluşturur. Bizim özgürlük konusundaki fikrimizi temelden etkiler. Sonuç olarak düşüncelerimize hükmederek bize yön verir.

Günümüzdeki etkin ekonomi anlayışı kapitalizmdir. Bu anlayışın temelinde, ekonomik büyümenin her derdin ilacı olduğu iddiası vardır. Dolayısıyla bu ekonomi anlayışının tanrısı, ekonomik gelişmedir. Bu tanrı, ekonomik gelişme sağlanınca, mutluluğa ulaşacağımızı iddia eder. Ekonomik gelişme olunca, adaletin sağlanacağını savunur. Özgür olmanın temelinde ekonomik gelişmenin yattığını öne sürer.

Bu anlayışa göre, kârı artan girişimci, daha fazla kişiyi istihdam edecektir, böylece bütün toplumun refahı ve zenginliği artacaktır.

Aslında günümüzdeki ekonomi anlayışı, artık istidamı değil, sadece kendi kârını artırmayı hedeflemeye başlamıştır. Yani, 1776 da “Ulusların Zenginliği” kitabını yazarak, bir anlayış devrimi oluşturan Adam Smith’i de aşmıştır. Artık, kârı artırmak için, elde edilen kâr üretime yatırılmamaktadır. Artık, kârlar da üretimden daha çok finans oyunlarından kazanılmaktadır.

Günümüzdeki büyük şirketlerin bilânçolarına bakıldığında üretimden elde edilen kazancın yaklaşık iki katı, “sair gelirler” kaleminde ifadesini bulmaktadır. Dünyada dolaşan paranın ancak üçte biri üretime harcanmaktadır.

Bu yeni anlayış, Adam Smith’in söylemlerini de boşa düşürmüştür. Onun “üretimin kârı, üretime yatırılmalıdır” şeklinde oluşturduğu anlayışı terkedilmeye başlanılmıştır. Dolayısıyla “açgözlü bir kişinin zenginliği, toplumun yararınadır” aldatmacası bile aşılmıştır. Bilindiği gibi, bu aldatmaca sayesinde, insanların zenginleşirken başkalarını ezmeleri, toplum tarafından kabul görmekteydi. Çünkü zenginleşen şahsın üretime yatırım yaparak, toplumun da zenginlemesine vesile olacağı inancı oluşturulmuştu.

Kapitalizm öncesi dönemdeki zenginler, bizlere çok sayıda tarihi eser bırakmışlardır. Günümüzdeki zenginlerin varlıkları, eskilere göre mukayese kabul etmeyecek kadar çoktur. Fakat kazançlarından toplum faydalanamadığı gibi, eser bırakma çabaları da yok denecek kadar azdır. 1500 yıllarında dünyadaki mal ve hizmet üretimi için yapılan tahminler 250 milyar dolar civarında olduğu şeklindedir. Günümüzdeki rakam, 60-65 trilyon dolar dolaylarında tahmin edilmektedir. Kişi başına düşen üretim 1500’de 550 dolar tahmin edilirken, günümüzde dünya ortalaması 9.000 dolar civarındadır. Dolayısıyla, eski zenginlikle şimdiki arasındaki fark çok fazladır.

Mevcut ekonomi anlayışı, küreselleşmeyle birlikte bütün dünyaya yayılmaktadır. Etki alanı genişledikçe, zengin ile fakir arasındaki fark da giderek açılmaktadır. İnsanlar arasında yapılan anketler, insanların dünya genelinde adaletsizliğin arttığını düşündüklerini göstermektedir. Yolsuzlukla mücadele kuruluşlarının raporları, gelecek için kaygı vericidir.

Günümüz gelir dağılımındaki adaletsizlik, 1500’lü yıllara göre daha fazla. O yıllarda Endonezya’daki veya Çin’deki bir işçi ya da Afrika’daki bir köylü evine günümüzdeki çalışmasından elde ettiğinden daha fazla gıda götürüyordu. 1500’deki kişi başına düşen üretimin dünya genelindeki dağılımına bakıldığında, ortalama olan 550 doların dağılımı arasındaki fark daha az idi. Günümüzdeki 9.000 dolar ortalamadaki dağılım farkı çok fazla.  Sadece Hindistan’da açlık sınırı civarında ve altında yaşayan 800 milyon insan var.

Paul Kennedy’nin verdiği rakamlara göre, 1775 yılında, Asya’daki üretim (Rusya dâhil) dünya ekonomisinin %80’i civarında idi. 1900’e gelindiğinde bu rakam Rusya ve Japonya dâhil %21 civarına inmişti. 1750’lerde kişi başına sanayileşme seviyeleri, Avrupa ile günümüzde üçüncü dünya olarak nitelenen ülkeler karşılaştırıldığında, halen birbirine çok yakın idi. Avrupa ve üçüncü dünya ortalaması %7-8 civarında idi. Fakat 1900’e gelindiğinde Avrupa %35’e yükselmişti, üçüncü dünya ülkeleri ise sadece %2 idi.

Bütün bu rakamlar dünya insanlığı arasındaki eşitsiz dağılımı göstermektedir. Nitekim günümüzde dünya nüfusunun %15’i, dünya gelirlerinin %85’ini paylaşmaktadır. Buna karşılık dünya nüfusunun %85’i ise, ekonomiden %15 pay almaktadır. Bu %15 paydan da, o ülkelerin zenginleri aslan payını aldıklarından, fakirlerin durumu 1500’lere göre içler acısıdır. Demek ki kapitalizmin uygulanışı, inanlar arasında adaletsizliğin artmasına vesile olmuştur. İnsanlar ister fakir olsunlar ister zengin, durumlarını değiştirebilmek için, her türlü hileli yola başvurmak zorunda kalmaktadırlar.

Diğer taraftan ekonomik gelişmenin özgürlüğümüzü artıracağı iddia edilirken, aksine hürriyetlerimizi kısıtladığını farketmekteyiz. Mevcut ekonomi anlayışı dünyayı ticari bir hapishane haline getirmiştir. Yani özgürlüklerimiz toptan kısıtlanmıştır. Bu kısıtlama, zenginler için de geçerlidir. Günümüzdeki çok zengin olan insanlar da, 1500’lerdki zenginlere göre, yaşamlarında ve hareketlerinde daha az özgürdür.

Bütün bu sonuçlar kesin olarak gösteriyor ki, günümüzdeki ekonomi anlayışı yanlıştır. Mutlaka yeni bir anlayış geliştirmemiz gerekmektedir. Çünkü ekonomi sistemindeki anlayışımız medeniyet tasavvurunu doğrudan etkilemektedir. Nasıl bir anlayış değişikliği olması gerektiği konusunu inşallah başka yazılarımızda ele alacağız.

Genel, Sosyal kategorisine gönderildi | KÜRESEL UYGARLIK VE EKONOMİ ANLAYIŞI için yorumlar kapalı

HUZUR GETİRMEK İÇİN ÇİLE ÇEKMEK GEREKİR

TÜRKLER EGEMEN OLDUKLARI BÖLGELERDE, KENDİLERİ ÇİLE ÇEKEREK HUZURU SAĞLADILAR

 

(Not: Bu yazı Tarihin Aydınlattığı Gelecek kitabından alıntı olup, ilk ve son iki paragraf eklenmiştir.)

Önceki yazımızda Türklerin hoşgörüyü evrenselleştirdiklerinden bahsetmiştik. Eğer, bir insan veya bir devlet hoşgörü gösteriyorsa, zaten kendi menfaatlerinden taviz veriyor demektir. Türklerin uygulamalarına bakılınca, hoşgörü gösterirken sadece menfaatinden taviz vermekle kalınmadığı, ilaveten çile çektiği anlaşılır.

Osmanlı Devletinin gerileme dönemlerinde Türkler, Yeniçerilerin de ciddiyetsizleşmeleri sonucu genel olarak yenildiler. Kimi zaman da yendiler. Yendikleri savaşların sonunda ise, masa başında diğer devletlerin baskısıyla kaybettiler. Ama pes etmediler. Dünyada eşi benzeri olmayan bir inanca sahip olduklarını gösterdiler. Mücadeleyi sürdürdüler. Bütün bu olumsuz şartlarda bile, egemenlikleri altındaki başka milletlere kötü davranmadılar. Sadece devlete başkaldıran bazı gurupları ve insanları cezalandırdılar, ama kişisel olaylar hariç, devlete başkaldırmayan yabancı halklara kötü davranmadılar.

Osmanlı Devleti’nde, duraklama ve gerileme döneminde devleti savunmak, büyük ölçüde Türklere kaldı. Devlet içerisindeki Türk olmayan çeşitli toplulukların güçsüzlükleri, umursamazlıkları ve ihanetleri devam ediyordu. Önyargısız olarak ve belgelere dayanarak hüküm veren Batılı tarihçiler gibi J.P.Roux’ya göre (s.230) Türkler bu savunmayı, hayran kalınacak bir kahramanlıkla ve büyük bir özveriyle yaptılar. Roux’ya göre bu üstün mücadeleden kendileri bir yarar sağlamıyordu. İşte bu durum, özverilerinin değerini yüceltiyordu. Bütün sıkıntılara rağmen Osmanlılar, yatırımları hâlâ Balkanlara ve Arap ülkelerine yapıyorlardı. Anadolu tamamen az gelişmişliğe ve kaderine terk edilmişti.

İngilizler, neredeyse bir dünya imparatorluğu kurarak müstemlekelerini sömürmelerine rağmen, 19. yüzyılda o bölgelerde ciddi sayılabilecek çok az eser bıraktılar. Hâlbuki Türkler egemenlikleri altındakileri de korumak için sadece kendileri savaşa gidip perişan oluyorlar, ama sıkıntılarına rağmen, bu milletleri rahat ettirmek için hâlâ çalışıyorlardı. Avrupalılar ise, Türklerin davranışlarının tersini uyguluyorlardı. Kendi menfaatlerinin korunması için kendilerinden çok egemenlikleri altındaki insanları savaşa sürüyorlardı. Diğer taraftan da Avrupalılar, o milletleri ekonomik olarak sömürüyorlardı. (Hattâ bir Avrupa devleti olan Avusturya-Macaristan imparatorluğu bile aynı şekilde davranıyordu.)

Türklerin kendileri savaşa gidip, egemenlikleri altındakileri rahat ettirme çabalarını, bazı Avrupalılar başka türlü değerlendirebilirler. “Türklerin hatası” olarak nitelendirebilirler. Avrupalılar ile Türkler arasındaki bu anlayış farkı, Cemil Meriç’in yorumlarını haklı çıkarıyor. Cemil Meriç, Osmanlı’nın, bağlandığı dava için hayatını severek verdiğini söylerken, Avrupalının ancak yakın ve elle tutulur çıkarlar uğruna fedakârlık yapabileceğini belirtir. “Avrupa kapitalizminin manivelası kârdır, Osmanlı’da ise kâr diye bir kavram yoktur” der.

Türkler, Gök Tanrıya inanırken dahi, doğru ve yanlışı Tanrının bildiğini düşünürlerdi. İbrahim Kafesoğlu’nun G.Feher’den ve V.Beşevliev’den ayrı ayrı aktardığına göre (s.97), Direklerdeki 2. Bulgar Kitabesinde yazılı olan Bulgar Türklerinin hanı Kurum Hanın şu sözleri bu davranışlarına işaret etmektedir. ” Doğru insanı ve yalancıyı, Tanrı bilir. Bulgarlar (Türkler), Hıristiyanların (Bizanslıların) iyiliği için çok çalıştılar. Ancak onlar bunu çabuk unuttu. Fakat Tanrı biliyor.” Bu nedenle Türkler, yönetimleri altındakilere hep iyi davrandılar. Ama nankörlük edenleri, kendi güçleri yettiğinde, Tanrı adına cezalandırdılar. Kendi güçlerinin yetmediği durumlarda ise, olayı Tanrının adaletine bıraktılar.

Diğer taraftan önceki yazımızda ifade ettiğimiz gibi, Rus vakayinamelerinde anlatılanlara göre, 1024 yılında Rus ülkesi Suzdal’de, şiddetli bir kıtlık ve açlık olur. İdil Bulgar Türkleri aç kalan Ruslara çok miktarda hububat götürürler. Bu dönemde Bulgarlar, tarımla uğraşmaktadırlar ve daha zengin olduklarından, sık sık Rusların saldırılarına maruz kalmaktadırlar. Türkler yardımı böyle ters bir ortamda yaparlar.

Eski Türk devletlerindeki anlayış Türkiye Devleti’nde de devam etmiştir. Ermeni terör örgütü ASALA, 1970’li yıllarda Türk Büyükelçilik mensuplarını öldürmeye başladı. Türkiye dışında, genelde Avrupa ve Amerika’da meydana gelen bu olayları, ilgili ülkeler önleyemediler. Öldürme olayları on yıldan fazla sürdü. Bu dönemde, ne Türkiye Devleti, ne de herhangi bir Türk kuruluşu, Türkiye’deki Ermenilere karşı baskı yapmadılar. Ülkelerindeki çok zengin Ermeni iş adamlarına saldırmayı ve hattâ işlerini engellemeyi bile düşünmediler. Türkiye’deki Ermeniler, zengin ve rahat yaşamlarını sürdürdüler.

Aynı şekilde, çoğunluğu Kürt kökenli olan ve bazı Batılıların desteklediği PKK terör örgütü, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı 1984-1999 arasında çok ciddi olarak silahlı mücadele verdi. Halen yer yer çatışmalar devam ediyor. Bebekler dâhil, on binlerce masum insan öldü. On binlercesi de sakat kaldı. İstikballeri kararanlar ise çok daha fazlaydı. Sonunda bütün Türkiye’nin geleceği bulutlandı. Türkiye’nin bu mücadele sırasında silaha harcadığı ve boşa giden para ise, korkunçtu. Boşa giden harcamanın, Türkiye’nin bir yılık bütçesine denk olduğu tahmin edilmektedir. Bu rakam ekonominin güçlenmesine harcanmalıydı.  Eğer ekonomiye harcansaydı bugün, teröre bulaşmış bazı Kürtler dâhil, Türkiye’deki kişi başına milli gelirin en az iki katına çıkması doğaldı.

İşte bütün bu olumsuz şartlar altında bile, ne Türk Devleti, ne de sivil kuruluşlar, kendilerine silah çekmeyen PKK dışındaki Kürtler üzerinde ciddi bir baskı yapmadılar. Aksine, Kürt iş adamları, Devletin en kârlı ihalelerini almayı sürdürdü. Kürt bürokratların hem sayıları arttı, hem de makamları yükseldi. Kürt kökenli siyasiler ise, daha da iyi duruma geldiler. Kürtlerin oturmadığı bölgelerden aday olarak, Türk seçmenlerin oyuyla, TBMM’ne girmeyi sürdürdüler. Bir kısım Kürt milletvekillerinin yeminlerine uymayarak, yanlış hareket etmeleri üzerine cezalandırılmaları (1991), bu gerçekleri örtemez.

Günümüzde Osmanlı Devleti’nin çekildiği yerlerde huzur yok gibi. Bilindiği gibi, Ortadoğu bölgesinde Hıristiyanlığın, Müslümanlığın ve Yahudiliğin her mezhebinden insan vardır. Hattâ başka inanışlar da vardır. Osmanlılar bu bölgede huzuru sağlamak için hep kendileri taviz verdiler. Tavizlerin yetmediği yerde çileye talip oldular. Batılıların bölge halklarını kışkırtmalarına rağmen, yine bölge halkının menfaatini korumaya çalıştılar. Allah’a ne hesap vereceklerini düşünerek hareket ettiler.

Günümüzde bölgeye demokrasi ve huzur getirmek istediğini söyleyenler çok oldu. Fakat hiçbiri, Osmanlı Türkleri gibi çileye talip olmadılar. Aksine kendi menfaatleri doğrultusunda hareket ettiler. Hâlbuki bir yerlerde huzuru sağlamak istiyorsanız, önce kendiniz çileye ve ıstıraba talip olacaksınız. Allah’a hesap vereceğinizi bilerek hareket edeceksiniz. Menfaatinizi düşünerek davrandığınız hiçbir yere huzur getiremezsiniz.

Genel, Sosyal kategorisine gönderildi | HUZUR GETİRMEK İÇİN ÇİLE ÇEKMEK GEREKİR için yorumlar kapalı

TÜRKLERDE HOŞGÖRÜNÜN EVRENSELLİĞİ

TÜRKLERDE HOŞGÖRÜNÜN EVRENSELLİĞİ

 

(Bu yazı, Tarihin Aydınlattığı Gelecek isimli kitabın www.ihkupcu.com sitesindeki bölümünden kısaltılarak aynen alıntıdır.)

Roux’ya göre (Türklerin Tarihi s.24-25) “Kimi zaman bazı halklar, Türkler tarafından ezilmiş olduklarını söylemişlerdir. Ama, Türkler, daha çok egemenlikleri altındaki halklara olağanüstü parlak dönemler yaşatmışlardır.”

Gerçekten de, tarih bunun örnekleriyle doludur. Tabgaçlar döneminde Çin, Göktürkler ve Timurlular döneminde Orta Asya, İdil Bulgarları ve Altınordu Devleti’nde Karadeniz’in kuzeyi, Büyük Selçuklular ve Safeviler döneminde İran, parlak bir hayat yaşamışlardır. Memluk Türk Devleti Mısır’ı, Delhi Türk Sultanlığı ve Babür İmparatorluğu Kuzey Hindistan’ı geliştirmiştir. Anadolu Selçukluları döneminde Anadolu halkı, refah içerisinde olmuştur. Osmanlılar ise başta Balkanlar olmak üzere Ortadoğu ve Kafkaslar gibi karmaşık bölgeleri güzel ve huzurlu yaşatmışlardır.

Osmanlılar, Araplar üzerinde ciddi bir egemenlik kurmamışlardır. Aksine Surre Alayları gibi vasıtalarla beslemeye çalışmışlardır. Zaten Osmanlılar, Arapları dinin sahibi olarak görüyorlar ve onlara “kavmi necip” yani üstün kavim diyorlardı. Bu nedenle diğerlerinden daha çok hoşgörü gösteriyorlardı.

Diğer taraftan Rus vakayinamelerinde anlatılanlara göre, 1024 yılında Rus ülkesi Suzdal’de, şiddetli bir kıtlık ve açlık olur. İdil Bulgar Türkleri aç kalan Ruslara çok miktarda hububat götürürler. Bu dönemde Bulgarlar, tarımla uğraşmaktadırlar ve daha zengin olduklarından, sık sık Rusların saldırılarına maruz kalmaktadırlar. Türkler yardımı böyle ters bir ortamda yaparlar.

Türklerin egemen oldukları bölgelerde yaşayan halkların, bugün geçmişlerinde yaptığımız diye övündükleri eserlerin arasında, Türklerin yaptıkları önemli bir yer tutar.

Yine Roux’nun diğer bir gözlemi şöyledir (s.27): “Halkın, hükümdarın dinini benimsemesini isteyen Avrupa’nın tersine, Türkler ‘evrensellik’i kabul ettirmeye çalıştılar. Barış içinde bir arada yaşamanın kesinlikle mümkün olduğunu söylediler. Bu onların (Türklerin) uygarlığa en büyük katkılarından biri olmuştur.”

Prof. Ahmed Djevad’ın (s.61), De Amicis’in “Constantinopole” adlı eserinden aktardığı ve diğer birçok Batılı yazarın da anlattığı şekilde Türkler, hoşgörülü ve evrensel davranıyorlardı. “Eğer Türkler egemenlikleri altına aldıkları milletlere, Hıristiyanların yaptığı gibi zorla İslamiyet’i kabul ettirmiş olsalardı ki, buna kimsenin itirazı olamazdı. Bugün ne Ermeni meselesi, ne Girit meselesi ve muhtemelen ne de Şark (doğu) meselesi olurdu. Oysa Türkler bunu yapmadılar.”

Aynı yazar devamla şöyle diyor. “Hıristiyanlar tarafından her yerden kovulan Yahudilerin melce bulabildiği tek ülke de barbar(!) Türkiye olmuştur. İnançları yüzünden yurtlarından kovulanların hep Osmanlı İmparatorluğu’nda melce bulabildiklerini görüyoruz.”  Bu konuda uzunca örnekler veren yazar görüşlerini şöyle sürdürür: “Böylece, Hıristiyan Avrupa’nın bizzat Hıristiyan kanı döktüğü ve inançları değişik olanlara vahşice zulümler yapmaktan zevk duyduğu bir devirde, Osmanlı İmparatorluğu’nun, engizisyonun bulunmadığı, yakmaların ve sihirbazlık ithamlarının var olmadığı tek ülke olduğu kesindir.”

Bu konuları Cemil Meriç şöyle yorumlamaktadır: “Osmanlı, İlay-i Kelimetullah için hayatını seve seve verir. Yani bağlandığı dava uğruna hayatını istihkar eder. Bu nedenle Osmanlı istismar için ülke fethetmez, imar için fetheder. Bu duygulara sahip Osmanlı, ülkesinin kapılarını bütün insanlara açmıştır. Osmanlı’da adalet bütün kurumların bel kemiğidir.”

Cemil Meriç, Osmanlı’nın, bağlandığı dava için hayatını severek verdiğini söylerken, Avrupalının ancak yakın ve elle tutulur çıkarlar uğruna fedakârlık yapabileceğini belirtir. “Avrupa kapitalizminin manivelası kârdır, Osmanlı’da ise kâr diye bir kavram yoktur” der. İşte dünyanın huzurunu bozan da, bu kâr hırsıdır.

Prof. Dr. A. Djevad’ın Rumen Popescu Ciocanel’in “Revue du Monde Musulman” dergisinin Aralık 1906 sayısından aktardıkları (s.79): “Fatih bir millet olan Türkler idareleri altındaki çeşitli milletleri Türkleştirmeye çalışmamış, onların din ve geleneklerine saygı göstermiştir. Romanya için, Rus veya Avusturya idaresi yerine Türk idaresi altında yaşamak bir şans olmuştur. Zira aksi takdirde bugün Rumen milleti diye bir millet olmayacaktı.”

Bu gerçekler, Osmanlı egemenliğinde yaşayan diğer bazı milletler için daha da geçerlidir. Anadolu’da yaşayan Ermeni, Rum ve Kürtler için, Türk idaresinde yaşamak bir şans olmuştur.

Tarih ders alınmadığı için tekerrür eder. Türklerin hoşgörüyü evrenselleştirerek dünya uygarlığına yaptıkları katkılara, bugünlerde bütün dünyanın ihtiyacı geçmişten daha fazladır.

Hoşgörünün evrenselleşebilmesi için önümüze çıkacak engellerin muhtevalarını net anladıktan sonra, taviz verilmeden ve hep birlikte engeller aşılmalıdır.

Sosyal kategorisine gönderildi | TÜRKLERDE HOŞGÖRÜNÜN EVRENSELLİĞİ için yorumlar kapalı

KÜLTÜRÜN AKTARILMASINDA GÖNÜL BAĞI

KÜLTÜRÜN AKTARIMI, NESİLLER ARASINDAKİ GÖNÜL BAĞIYLA BAŞARILIR

 

Bu sitede yayınladığımız “Kültürün Aktarma Organları” başlıklı yazımızda, sosyologların tanımlarından hareket etmiştik. Sosyologlara göre kültürün üç tane aktarma organı vardır: yazı, dil ve din.

Sosyologların bu iddialarının gerekli ama yetersiz olduğunu, yazımızda Türk tarihinden örnek vererek anlatmaya çalıştık. Bilindiği gibi, Türklerde kültürün aktarma organı olarak belirtilen bu üç unsurun üçü de, tarih içerisinde değişmiştir. Yazı, Hun Türk Devletlerinde Runik alfabesi idi. Göktürkler ve Uygur Türkleri kendi adlarıyla anılan alfabeleri kullandılar. Müslümanlığın kabulü ile birlikte alfabede Arap yazısına geçtiler. Günümüzde ise Türk halkları farklı alfabeler kullanmaktadır.

Dilleri açısından bakılınca, bugün bile farklı Türk halklarından insanlar bir araya gelseler konuşarak anlaşamayabilirler. Ama kültür anlayışları arasındaki benzerlik dillerindeki benzerlikten fazladır.

Din açısından bakılınca, günümüzde Türklerin kahır ekseriyeti Müslümandır. Ancak tarih içerisinde aynı şehirde, eski Türk dinine inananlarla birlikte Budizm, Manicilik, Müslümanlık ve hattâ Hıristiyanlık inancındaki Türk insanlar, birlikte yaşamışlardı. Bugün Müslümanlık hâkim. Ama Müslümanlığın çok çeşitli yorumlarını savunanlar birarada yaşıyorlar. Kültürleri benzer olmasına karşın, aralarındaki çatışmanın da sebeplerinden birisi bu yorum farklarıdır.

Demek ki, kültürlerin nesillere aktarımında bazı farklı etkenler daha var.

Yine bu sitede yayınladığımız “Aile Birliğini Desteklemenin Düşük Maliyeti” başlıklı yazımızda, aile kurumunun önemi üzerinde durmuştuk. Yazımızda kısaca şu bilgileri paylaşmıştık: “Dünyada 1960’lı yıllarda başlayan serbest aşk anlayışı, günümüzde sadece ABD’ye yılda 100 milyar doların üzerinde bir maliyet yüklemiştir.  Bu maliyet hesabına etki eden kalemler arasında boşanmalar, cinsel temas yoluyla bulaşan hastalıklar ve diğer etkenler bulunmaktadır. Zengin ülkelerin çoğunda evlilik dışı doğumlardaki artış her yıl hızlanarak %40’ları buldu. İngiltere çevre birimi, 10 yıl içerisinde, %80’inde bekâr insanların yaşadığı 4,4 milyon eve ihtiyaç olacağını hesaplamış. Gelişmiş ülkelerin çoğunda aynı hesaplar yapılıyor.”

Yazımızda şöyle bir sonuca varmıştık: “Dünyada hiçbir Devlet, felsefeleri ne olursa olsun, geleneksel ailelerin azaldığı toplumların maliyetine katlanamaz. Bunun göstergelerinden biri, Avrupa ülkelerindeki 60’lı yıllardan beri gelen sol partilerin bile, “önce aile” söylemesine dönmüş olmasıdır. Çünkü öteki seçenek, altından kalkılamayacak kadar pahalıya mal olmaktadır.”

Bahsettiğimiz iki yazımızda, kültürün aktarılmasında başka bazı etkenlerden bahsetmiş ve aile kurumunu korumanın geleceğimiz açısından önemini vurgulamıştık. Bu makalemizde ise, önceki her iki yazımızın konusuna da, başlıktaki açıdan bakmaya çalışacağız.

Yazımızın başlığı “Kültürlerin nesilden nesile aktarımı, kuşaklar arasındaki gönül bağıyla başarılır”. Bu gönül bağı kurulmadan, değer yargıları ve kültür aktarılamaz. Nitekim hangi halkı ele alsak, sosyologların belirttikleri kültürün aktarma organları olan yazı, dil ve din, günümüzde değişmeden duruyor. İlaveten de yazıyı öğrenenlerin sayısı her gün artıyor. Kalkınmış ülkelerde okur-yazar olmayan yok gibi. Dini bilgileri edinebileceği kaynaklara ulaşmak da, artık çok kolaylaştı. Ama maalesef kültür yeterince aktarılamıyor. Çünkü nesiller arasındaki gönül bağı zayıfladı.

Aileler, artık çekirdek aile dediğimiz hale küçüldü. Anne, baba ve çocuklardan oluşuyor. Çocuk sayısı giderek azaldı. Gelecek nesiller içerisinde; kardeş, amca, teyze, hala, dayı sahibi olanlar şanslı sayılacaklar. Benzer şekilde torun sahibi olmak ayrıcalık gibi olacak. Evlilik dışı doğan çocukların sayısı artıyor. Bu çocuklar ebeveynlerin sorunları arasında sıkışıp kalıyorlar ve sevgisiz veya tek kişinin sevgisiyle büyüyenlerin sayısı artıyor.

Kültür yaşayan bir olgudur. Dolayısıyla nesillere aktarılması da yaşanarak sağlanır. Çocuklar doğduklarında beyinleri boştur. Zaman içerisinde çevrelerinden aldıklarıyla dolar. İlk çevre, en yakın halkadır. Bunlar; anne-baba, kardeşler, hala-teyze-amca-dayı, nene, dede, yakın görüşülen diğer ailelerdir.

Çocuk önce yakınındakilerin yaptıklarını takip eder. Büyüdükçe onların anlattıklarını dinler. Sorgulama yaşına geldikçe, dinlediklerini anlatanların söylediklerini kendilerinin uygulayıp uygulamadıklarını irdeler. Sevmediği bir insanın anlattıklarını dinlememeye başlar.

Bir çocuk, evlilik dışı bir ortamda doğduysa, ebeveynlerine bile sevgi beslemesi ihtimali düşüktür. Ebeveynlerinin ebeveynlerini veya yakın akrabalarını tanımıyorsa, sevgi göreceği ortamı bulması ihtimali azalır. Dolayısıyla yakın çevresi ile gönül bağı kuramamış olan bu çocuklara, kültürün aktarılması zordur. Bilhassa küreselleşen dünyada ve internet ortamının kargaşasında daha zordur.

Çocuklarımızı küreselleşen dünyanın ve internet ortamının kargaşasından korumanın önemli bir yolu, onlarla gönül bağını oluşturmaktır. Çocuğun çevresinde gönül bağı oluşturabileceği insan sayısı ne kadar artarsa, kültürün aktarılması da o kadar artar. Sevgi ve saygı duyacağı insanların sayısı ne kadar azalırsa, kültürün devamlılığı da o kadar geriler.

O halde sistemlerimizi kurarken, hukukumuzu oluştururken, sadece aile kurumunu değil, sülâle kurumunu da sevgi ortamına yöneltecek şekilde olması için gayret sarfetmeliyiz. Bunu gerçekleştiremezsek, aile kurumu da sülâle kurumu da, kültürün aktarılmasının önünde bir engel haline dönüşür.

Birbirine sevgi ve saygı duymayan nesiller, dünyamızın ve insanlığın geleceği için çok önemli bir tehlike oluştururlar.

Sosyal kategorisine gönderildi | KÜLTÜRÜN AKTARILMASINDA GÖNÜL BAĞI için yorumlar kapalı

BİLİM VE DİN KARŞILAŞTIRMASI

BİLİM VE DİN KARŞILAŞTIRMASI

 

Bilim “nasıl” sorusuna cevap arar, din “niçin” sorusuna cevap verir. (Bilim, kâinattaki işleyişin nasıl olduğunu araştırır. Din ise insanların-hayvanların-bitkilerin, güneşin vb niçin var olduğunu anlatır.)

Bilim, bir şeyin doğru olduğunu kanıtlamaz (bu fikir Karl Popper’e aittir), din de bir şeyin doğru olduğunu kanıtlamaz. (Bilimin deneylerle bulduğu bilgilerin doğru olup olmadığı, bir başka deneyin sonuçlarının farklı olmasına kadar geçerlidir. Din, insanların huzuru için onlara yol gösterir. Ama seçimi insanlara bırakır. Seçtiğin yola göre karşılık alırsın. Ama bu karşılıkların yani cennet-cehennem gibi, Nuh Tufanı gibi konuların doğruluğunu din kanıtlamaz.)

Bilim, gerçek olduğunu savunduğu düşünce sistemini yanlışlayabildiği ölçüde ilerler, din ise, Yüce Yaradan’ın adaletine ve ödül-ceza sistemine güven arttıkça ilerler.

Bilim ile sözde bilim olarak nitelenen (teoloji dâhil) sosyal disiplinler arasındaki fark, yanlışlanabilirliktir. (Karl Popper)

Bir hipotezin bilimsel olup olmadığı, yanlışlığının kanıtlanabilmesiyle anlaşılır. Sosyal disiplinlerin ve psikanalizin hipotezlerinin yanlışlığı kanıtlanamaz. (Karl Popper)

Bilim insanları, dönemlerinin bilim insanlarının paylaştığı bir çerçeve içerisinde çalışırlar. Bu çerçeveyi aşan fikirleri önce reddederler. Dolayısıyla yeni bulguları kabul etmeleri uzun süre alır. (Bu fikir Thomas Kuhn’a aittir.) Din insanları da, benzer şekilde zamanlarının din insanlarının paylaştığı bir çerçevede kalırlar. Bunun dışına çıkan yorumları reddetmekle kalmaz, yorum sahiplerini dinden çıkmakla suçlarlar.

Bilim insanları, üniversite tahsili yapmamış insanların çalışmalarını, daha baştan ve incelemeden reddederler. Din insanları da, meslekten olmayan insanların yorumlarını, aynı mantıkla reddederler.

Bilim, gerçek deneyleri kullanır. Felsefe, iddiasını makul kılabilmek için, en uç sayılabilecek düşünce deneylerini kullanır. Din ise, kâinattaki mükemmel işleyişi ve bu husustaki bilimsel bulguları kullanır.

Bilimsel bulgular yanlış insanların elinde olursa, insanlığın aleyhine işler. Hattâ dünyayı yokoluşa götürür. (Bu konuda “Bilim Ahlakı ve Ticaret Ahlakı” başlıklı yazımızdaki Albert Einstein ve Blaise Pascal’ın sözlerine bakabiliriz.) Dini söylemler de yanlış insanların elinde olursa, aynı şekilde insanlığın ve insanların aleyhine işler. Kişileri yokoluşa götürür.

Bilim olmadan da hayat anlamlı olabilir. (Günümüzdeki Avusturalya yerlileri Aborjinler veya Büyük Okyanus’taki bazı adalarda yaşayanlar da olduğu gibi) Ama Tanrı olmadan, iyi-kötü, haklı-haksız, suç-ceza gibi hususlar anlamsızlaşır. Dolayısıyla hayat anlamsızlaşır. (Bu sitede yayınladığımız “Tito’dan Tarihi İtiraflar” başlıklı yazımızda Mareşal Tito’nun söyledikleri güzel bir örnektir: ”Ben öldükten sonra toprak olacaksam, diriliş, ceza veya mükâfat yoksa benim yaptığım mücadelenin değeri nedir söyleyin bana? Ha, yoldaşlarımın kalbine gömülecekmişim veya alkışlanacakmışım neye yarar?”, “Mazlumca gidenlerle, zalimce gidenlerin hesaplaşma yeri olmalıdır. Hakkını alamadan, cezasını görmeden gidiyorlar. Böyle keşmekeş olamaz. Düşünün, şu kâinatın bir Yaratıcısı, şu muhteşem sistemin bir kanun koruyucusu olmalıdır…”)

Bilim, insanın iç dünyasındaki anlayışı tam zıddı bir anlayışla değiştiremez. Ama din, insanın iç dünyasını ve dolayısıyla kişinin anlayışını değiştirebilir. (Kaptan Cousteau’daki değişim, bilimsel bulgusunun Kur’an’da yazılmış olduğunu görmesidir. Yani onun iç dünyasını yaptığı keşif değil, din değiştirmiştir. Ama Hz. Ömer’i, Hz. Ebu Zer’i doğrudan din değiştirmiştir.)

Bilim yapabilmek ve bazı somut sonuçlara ulaşabilmek için, bıkmadan deney yapma heyecanına, sorgulama yeteneğine sahip olmak yeterlidir. Fakat “Tanrı’nın varlığı” hakkındaki tartışmaları deneysel bulgularla sonuçlandıracak hiçbir insan yoktur. (Charles Darwin’in deyimiyle “bu konunun bütünü, insan zihni için fazla derin, dolayısıyla böyle bir tartışma, bir köpeğin, Newton’un zihni hakkında yorum yapmasına benzer”. Veya Peyami Sefa’nın anlatımıyla; “daktilo başına oturmuş bir maymunun tuşlara rastgele dokunması sonucu, William Shakespeare’in Hamlet adlı eserinin yazılmış olmasına benzer”).

Sonuç olarak, bilim ve din insanlığa hizmet ettikçe anlamlanır. Bu sebeple birbirleriyle çelişmezler. Eğer bilim ve din söylemleri arasında çelişki varsa, mutlaka bir yerlerde bağnazlık veya yanlış algılama vardır.

Genel kategorisine gönderildi | BİLİM VE DİN KARŞILAŞTIRMASI için yorumlar kapalı

ALLAH, DİLEYENİ SAPTIRIR

ALLAH DİLEDİĞİNİ DEĞİL, DİLEYENİ SAPTIRIR VEYA HİDAYETE ERDİRİR

 

Kur’an yorumlarında hata yapılan önemli bir husus, “men yeşa u” kelimesinin tercümesinden doğmaktadır. Yeşa kelimesinin anlamı, tercih etmek demektir. Dolayısıyla Kur’an yorumlarında istemek, dilemek anlamında ifade edilmektedir. Bu ifade tarzında bir sorun yoktur.

Ancak “yeşau” kelimesinin geçtiği her ayeti, Allah’ın dilemesi olarak tercüme edilince büyük bir yanlışın içerisine düşülmüş oluyor. Bazı ayetlerle ilgili olarak meallerden örnek vererek konuyu irdelemeye çalışalım. Çeşitli din insanlarının meallerindeki çevirilerin ortak mantığı aşağıdaki gibidir.

74 Müddesir 31: “…Allah dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirir…”  ( yudıllullâhu (yudıllu’nun anlamı dalalet, saptırmaktır) men yeşâu ve yehdî men yeşâu)

2 Bakara 261: “…Allah dilediğine (zenginliği) daha da artırır…” (vallâhu yudâifu (anlamı artırarak vermek) li men yeşâu)

24 Nur 35: “Allah dilediği kimseyi nuruyla hidayete erdirir…” (yehdîllâhu li nûrihî men yeşâu)

76 İnsan Suresi 31: “…Allah dilediğini rahmetine sokar…”  (yudhilu (dâhil etmek) men yeşâu fî rahmetihi)

Yukarıdaki ayetlerin ifadelerine bakıldığında, Allah’ın rastgele bir seçimle insanların bazısına güzellikler verdiği, bazılarını ise saptırdığı anlamı çıkar. Aslında Kur’an’ın bütününü inceleme fırsatını bulan kişiler, yukarıdaki ayetleri böyle anlamazlar. Diğer ayetlerin birçoğuna baktıklarında, Allah’ın rastgele karar vermediğini, insanlara doğru yolları gösterdikten sonra onların davranışlarına bakarak karşılık verdiğini, kimseye zerre miktarında bile haksızlık yapmadığını anlarlar.

Fakat Kur’an’ın bütününü okuyamamış veya okuduğunu kavrayamamış, ya da Müslümanlık harici bir inanışa sahip insanlar, sadece bu ayetlerin tercümelerine baktığında, Allah’a karşı ciddi bir güvensizlik hissederler. Bu sebeple, gerçeğe ulaşmak için konuyu daha derinlemesine irdelemek gerekmektedir.

Yukarıda verdiğimiz ayetlerin meallerini aktarırken, devamında parantez içerisinde Arapçalarını da yazdık. Böylece her insanın rahatça karşılaştırma yapabileceği bir ortam oluşturmaya çalıştık. İster Kur’an’ın bütününü defalarca okumuş olalım, ister hiç okumamış olalım, farketmez. Aynı şekilde, ister Arapça bilelim, ister bilmeyelim, karşılaştırmaları yapabilir ve gerçek ifadeleri anlayabiliriz.

Örneklerini verdiğimiz bütün ayetlerde, “dilediğini” ifadesinin Arapça karşılığı “men yeşau” olarak geçmektedir.

Şimdi, yine Kur’an’da geçen ve Allah’ın dilemesinden bahseden başka ayetleri, yine aynı kişilerin tercümelerine bakarak inceleyelim.

Tekvir Suresi.29: “Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemeyince, siz dileyemezsiniz.” (Ve mâ teşâûne illâ en yeşa’allâhu rabbul âlemin)

İnsan Suresi 30: “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Kuşkusuz Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” “Ve mâ teşaûne (ve dileyemezsiniz) illâ en yeşaallâh(yeşa’ullâhu)”

Lütfen ayetlerin Arapçalarına dikkat edelim. Allah’ın dilemesinden (tercihinden) bahseden ayetlerin hepsi “yeşaallahu” derken, insanların dilemesi (tercihi) bahsinde “men yeşau” denilmektedir.

Demek ki, Allah’ın dilemesi yani tercihi ile insanların dilemesi hususunu, Kur’an net bir şekilde ayırmış. Fakat Kur’an’ı diğer dillere çevirenlerin büyük çoğunluğu bu ayrımı yapmamışlar.

Yukarıdaki ayetlerde bahsedilen, neden biz dileyemeyiz hususundaki fikirlerimizi “Allah Dilemedikçe Biz Dileyemeyiz” başlıklı yazımızda ifade ettiğimizden burada işlemeyeceğiz.

Yazımızın başlangıcında verdiğimiz ayetleri, Kur’an’daki anlatım şekliyle tercüme edersek, aşağıdaki manalara ulaşırız: (Ayetlerdeki “dileyeni” kelimesi yerine, “tercih edeni” sözcüğünü koyarak okuyabilirsiniz.)

74 Müddesir 31: “…Allah dileyeni saptırır, dileyeni hidayete erdirir…”

2 Bakara 261: “…Allah dileyene (zenginliği) daha da artırır…”

24 Nur 35: “Allah dileyen kimseyi nuruyla hidayete erdirir…”

76 İnsan Suresi 31: “…Allah dileyeni rahmetine sokar…”

Ayetleri bu şekilde gerçek manalarıyla tercüme edince, Kur’an’ın anlatım ruhuna uygun hale gelmiş oluyor. Yüce Yaradan’ın “adl” yani adil vasfı ortaya net çıkıyor.

Ayetlerin anlamlarının bu şekilde olduğunu kesinleştiren bazı başka ayetlerden örnekler verelim:

18 Kehf Suresi 29: De ki: “Hak, Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin…” (fe men şâe felyu’min (artık inansın) ve men şâe) ayette dileyen yerine ‘men şae’ ifadesi geçmektedir)

Ayetin anlamı gayet net anlaşılıyor. İsteyen kişi, Allah’ın vahiy yoluyla aktarttıklarını kabul eder, isteyen insan inkâr eder. Seçiminde serbesttir. Seçimi, onun adına yapan Yüce Yaradan değildir. Sapkınlık veya iman arasındaki seçimi yapan, kişinin kendisidir.

Yukarıdaki ayetlerin gerçek anlamları hakkındaki düşüncemizi destekleyen bir başka ayete bakalım.

41 Fussilet Suresi 17: “Semud kavmine gelince, biz onlara doğru yolu göstermiştik. Ama onlar körlüğü hidayete tercih etmişler ve yaptıklarına karşılık, alçaltıcı azap yıldırımı onları çarpmıştı.”

Yüce Yaradan, Semud kavmine peygamberi aracılığıyla doğru yolu gösteriyor. Onları tercihlerinde yani dilemelerinde serbest bırakıyor. Semud kavmi ise, körlüğü yani sapıklığı, hidayete tercih ediyor. Allah da, onların yaptıklarının karşılığı olarak kendilerine ne tebliğ ettirdiyse, onu uyguluyor.

Demek ki Allah, hidayeti veya sapkınlığın cezasını, Kendisi dilediği için değil, bizim tercihimize karşılık olarak bize veriyor.

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | ALLAH, DİLEYENİ SAPTIRIR için yorumlar kapalı

YAPTIĞIMIZ HER ŞEY KENDİMİZE GERİ DÖNER

YAPTIĞIMIZ HER ŞEY KENDİMİZE GERİ DÖNER

Bize göre halen ilkel bir hayat süren, Avusturalya yerlileri Aborjinlerin güzel sözlerinden, başlıktaki konumuzla ilgili olanlarından, Marlo Morgan’ın “Bir Çift Yürek” kitabından aktardıkları şöyle:

“Sen, birinin canını (haksız yere) acıtırsan, aslında kendi canını acıtırsın.”

“Sen, birine yardım edersen, aslında kendine yardım edersin.”

İlk cümledeki ‘haksız yere’ ibaresini ben ekledim. Morgan’a göre Aborjinler, hemen hiç yalan söylemeyen, hiç kimseyi öldürmeyen, başkasına haksızlık yapmayı düşünmeyen, başkasını incitmemeye çalışan bir yapıdadırlar. Bu anlayıştaki insanların ifadelerinde ‘haksız yere’ deyiminin geçmemesi, kendilerine göre geçerlidir.

Fakat medenileşmiş! dünya için geçerli değildir. Çünkü medenileşmiş ülkelerin insanlarında; haksızlık yapmak, başkasının canını incitmek, hattâ haksız yere öldürmek, yalan söylemek gibi hasletler, maalesef, yoğunluktadır. Bu sebeple, cümleyi, bizim gibi güya medenileşmiş insanların konumlarına uyarlamaya çalıştım.

Aborjinlerin bu güzel sözlerinin benzerini, Kur’an’da bulmaktayız.

45 Casiye Suresi 15: “Her kim iyi bir iş yaparsa, onun faydası kendisinedir. Kim de kötülük yaparsa, zararı yine kendinedir. Sonra hep Rabbinize döndürüleceksiniz.”

Yüce Yaradan’ın kelâmı olan ayetler, yaptıklarımızın sonuçları hakkında bizi net bir şekilde uyarıyor. Eğer iyi bir şey yaparsak, faydası kendimize, kötülük yaparsak, zararı yine kendimizedir.

Ancak bir önceki ayete bakıldığında, bahsedilen fayda ve zararın, ahiret hayatında elde edileceği anlaşılmaktadır.

14: “(Ey Muhammed) İnananlara söyle, Allah’ın (ceza) günlerinin geleceğini ummayanları (şimdilik) bağışlasınlar ki, Allah her topluma (kendi) kazandığının karşılığını versin.”

Aslında Aborjinlerin sözleri, Allah’ın verdiği akıl, vicdan ve iradesini kullanan her insan için, dünya hayatında da geçerlidir. Yapacağı bir hareket için, aklıyla muhakeme eden, vicdanına danışan ve sonucu kendi aleyhine bile olsa aldığı kararı uygulama iradesi gösteren her insan, davranışının karşılığını bu dünyada da alır.

Birinin canını haksız yere acıttığımız zaman, vicdanen rahatsızlık duyarız. Atalarımızın deyimiyle, “içimiz içimizi yer”. İçimizde fırtınalar kopar. Dolayısıyla kendi canımızı acıtmış oluruz.

Birine yardım edersek, vicdanen çok huzurlu oluruz. Yaptığımız iyiliği, insani görevimiz olarak da yapsak veya bencilce bir anlayışla bize minnet duysunlar diye de yapsak, sonunda mutluluk duyarız.

Kalıcı olan mutluluk, insani görev anlayışıyla yaptığımız davranışın sonucunda tattığımızdır. Fakat nefsimizi tatmin için de yapmış olsak, karşımızdakilerin minnet duygularını ifade etmeleri dolayısıyla, o an için yani geçici de olsa mutluluk duymuş oluruz.

Demek ki, yaptığımız her iyi ve kötü davranış, sonunda geri bize dönmektedir. Hem bu dünyada geri dönmektedir, hem de vaadinden caymayan Yüce Yaradan’ın bizi tekrar dirilteceği ahiret hayatında geri dönmektedir.

Gerek Aborjinlerin sözlerinden gerekse Kur’an anlatımlarından şöyle bir sonuç çıkarmak mümkündür; Yapılan her davranış ve varolan her şey, birbirine bağımlıdır, bu bağımlılık aslında, güzel ve hassas bir dengeye sahiptir.

Bizler bu dengeyi iyi kavrayarak, davranışlarımızı ve kararlarımızı, birbirine bağımlı olan bu hassas denge üzerine kurarsak, hem kendimizi hem de insanlığın geleceğini toparlayabiliriz.

Genel, YAŞAM kategorisine gönderildi | YAPTIĞIMIZ HER ŞEY KENDİMİZE GERİ DÖNER için yorumlar kapalı

İNSAN HAYATININ SÜRESİ ÜZERİNE

İNSAN HAYATININ SÜRESİ YETERLİ MİDİR

 

İnsan hayatı kimine göre çok kısadır. Kimine göre yeterince uzundur. Dolayısıyla zamanın kısalığı ve uzunluğu izafidir. Eğer, çocuklarımıza zamanı iyi kullanmayı öğretebilirsek, hayatın süresi yeterlidir. Ama boş işlerle zaman harcarsak, süre yetmez. Boş işlerle zamanını harcayan birisi için, binlerce yıl yaşamak bile, yine de o insana kısa gelir.

Kimi insanlar, paranın peşinde koşmak için öyle bir enerji harcarlar ki, başka bir şey yapmaya zamanları kalmaz. Kimi insanlar da hayatlarını yiyip-içmekle ve cinsel arzularını tatmin etmekle geçirirler.

 Çok yaşamak isteyenlerin amaçları hakkında bize Kur’an bilgi veriyor.

2 Bakara 96: “Elbette onları insanların hayata en hırslı, en düşkün olanları olarak bulacak, hatta müşriklerden bile daha düşkün bulacaksın. Onların her biri bin sene ömür sürmeyi arzular, oysa uzun yaşamak kendisini azaptan kurtarıp uzaklaştıracak değildir. Allah, onların neler yaptığını görüp duruyor. “

Kur’an’ın yukarıdaki ayeti, uzun yaşamak isteyenlerin dünya malına düşkün ve hırslı insanlar olduğunu belirtmektedir. Kur’an, bu yapıdaki insanları eleştirir. Enerjisini sadece para hırsı için harcayanların ahirette cezalandırılacağını ifade eder.

İnsanlar sadece para peşinde koşarak hayatlarını boşa harcamış olmazlar. Zevk ve sefa peşinde koşmadan da zamanlarını boşa harcayabilirler. Romalı düşünür Senaca’ya (M.Ö.4-M.S.65) göre, fırtınaya tutulmuş ve oradan oraya sürüklenen bir gemide bulunmakla gemi seyahati yapmış olmazsınız, sadece kendi kontrolünüz dışında oradan oraya savrulmuş olursunuz.

Günümüz insanı, çalışmaktan ve uyumaktan arta kalan zamanının önemli bir bölümünü, TV programları izleyerek geçiriyor. İşte bu ortam ve sonucu Seneca’nın tanımına uymaktadır. Hayatın akışı kontrolsüz bir şekilde gelişmektedir. Değerli ve anlamlı deneyimler için zaman ayıramamış olmak, insanın olayların akışına kapılmasına sebep olur. Bu şekilde geçen bir ömür de, hakiki hayattan çok uzaktır.

Bilinmelidir ki, zamanımızı iyi değerlendirmez ve hayatı kötü harcarsak, yaşlandığımızda hatıralarımızdan hoşlanmayız. Anılarımız bizi korkutur. Yaşlandığımızda, geriye dönüp hayatımıza baktığımızda “ben niye yaşadım” diye kendi kendimize sormamamız için, gençken doğru yönlenmeliyiz.

Nasıl bir ömür geçirirsek, yaşlılığımızda daha mutlu oluruz? Bu konuda “Tarihin Aydınlattığı” Gelecek” isimli kitabımda, Kültür bahsinde, “Genel Anlamda Yapılabilecekler” bölümünde, fikirlerimi aynen şöyle ifade ettim:

“Selçuklulardan itibaren Türk tarihi incelenirken halkın durumu araştırıldığında,  genelde aşağıdaki tablolar görünür. Halk her çağrılışında savaşa gitmiş, dönüşünde ise işinde, tarlasında çalışmıştır. Ama aynı zamanda dergâhlara üye olarak, vakıflar kurarak içinde yaşadığı toplumun sorunlarıyla ilgilenmiştir. İyi niyetlerle yapılan bu faaliyetlerin sonunda bu kuruluşlar, halkı yetiştiren ve güzelliklere yönlendiren kurumlar haline geldiler. Nitekim Osmanlı’nın yıkılışını geciktiren sebeplerden birisi olarak, halkın bu davranışları gösterilebilir. Eğer halk dengeli davranmayarak, hep savaşa veya sadece dergâha gitseydi, ya da sadece işi ile ilgilense idi, tarih Türkler hakkında herhalde bugünkünden çok farklı şeyleri yazardı.

İşte insanları yetiştirirken atalarının başardıkları bu dengeyi kurmalarını öğütlemek gerekmektedir. İnsanlar, aşağıdaki dört konu arasında denge kurabilmelidir:

  1. İnsan, geçimini (rızkını) sağlamak için zaman ayırmalıdır.
  2. Ailesinin sorunlarıyla ilgilenmek için zaman ayırmalıdır.
  3. İçinde yaşadığı toplum için zaman ayırmalıdır.
  4. Allah’a (ya da başka bir güce inananlar ruh sağlıkları için) ibadete zaman ayırmalıdır.

Yukarıda sıralanan dört konudan yalnız birine, ihtiyaç halinde, kısa süreli olarak ağırlık verilebilir. Ancak sürekli olarak sadece birine yönelenler dengelerini kaybederler. Yanlış yollara sapabilirler. Sonunda insan, belki de kendisine bile yararlı olamaz. İç dünyasında barışık olmaz, fırtınalar kopar. Türkler maddi ve manevi sağlamlık özelliklerini, dengeli davranışları sonucunda elde etmişlerdir.

Yukarıda ana başlıklar halinde anlattığım bu denge kurma anlayışı, insanın günlük hayatında da mutlaka uygulanmalıdır. Yediğimiz yemeklerin miktarında ve çeşitliliğinde denge kurmalıdır. Çalışma düzeni, hem tembellik edilmeyecek hem de vücudunu yıpratmayacak şekilde dengeli ayarlanmalıdır. Okuma, TV seyretme, eğlenme ve diğer sevdiği şeyleri gerçekleştirme sırasında dengeli olmalıdır. Para kazanırken, gerekli olanın dışında, aşırı hırsa kapılmamalıdır. Ama paranın hiç önemi yok diyerek ihtiyaçlarını karşılayamayacak duruma da düşmemelidir. Yani para kazanırken dengeli olmalıdır. Kazandıklarını harcarken, cimrilikle savurganlık arasında denge kurmalıdır. Çalışma, dinlenme ve uyuma süreleri arasında dengeli olmalıdır. Küçüklerine ya da büyüklerine karşı davranışlarında, sözlerinde dengeli olmaya özen göstermelidir.”

Kitaptan aynı ifadelerle aktardığım bu dengeli davranışları uygulayanların sayısını artırdığımız oranda, “Küresel Uygarlık” anlayışına daha çabuk ulaşırız. Hem kendimiz hem de bütün insanlık için, güzel bir gelecek umudumuzu artırırız. Böylece hayatımızın süresinin de yeterli, hatta uzun bile olduğunu yaşayarak anlarız.

 

Genel, YAŞAM kategorisine gönderildi | İNSAN HAYATININ SÜRESİ ÜZERİNE için yorumlar kapalı

KÜRESEL UYGARLIK VE ÇOCUK EĞİTİMİ

KÜRESEL UYGARLIK İÇİN ÇOCUK EĞİTİMİ

 

İnsanlığın güzel geleceği için, Küresel Uygarlık oluşturmak gerektiği ve bu medeniyetin temelleri hususunda fikirlerimizi önceki yazılarımızda ifade ettik. Yazılarımızda serdettiğimiz fikirler, daha çok, gelecek nesiller içindir. Benim gibi 65 yaşa ulaşmış insanlar için, mücadelenin tamamı, bizden hemen sonrakinden başlayan nesiller için yapılmaktadır.

Küresel Uygarlık anlayışını oluşturmak için, zamana ihtiyaç olduğu kesindir. Ama başlangıç temelini bugünlerde biz atmazsak,  çocuklarımız hiç başaramayabilirler. Çünkü ticari bir hapishaneye dönmekte olan dünyamızda, yeni nesillerin mücadele güçleri ve istekleri bizlerinkine göre daha azdır. Biz başaramazsak, hem dünyada hem de ahirette çocuklarımıza bir faydamız olmayacaktır. Biz çocuklarımızın mücadele etmekte zorlanacağı tahminimizde yanılırsak ve çocuklarımız bu işi başarırlarsa, onların bu muvaffakiyetlerinin bize bir faydası yoktur. Aşağıdaki ayet, bu konuda bizleri bilgilendirmektedir.

31 Lokman Suresi 33: “Ey insanlar! Rabbinizden sakının ve bir günden korkun ki, baba çocuğuna hiçbir fayda veremez. Çocuk da babasına hiçbir şeyle fayda sağlayacak değildir. Şüphesiz Allah’ın vaadi gerçektir. O halde dünya hayatı sizi aldatmasın, sakın o çok aldatıcı şeytan sizi Allah’ın affına güvendirerek aldatmasın.”

Dolayısıyla, bizlerin temelini atacağı Küresel Uygarlık anlayışının, hem sahiplenilebilmesi hem de uzun sürecek bir devamlılık arzedebilmesi için, çocuklarımızın yetiştirilmesi konusu önemli olmaktadır.

Gerek Aristo’nun bahsettiği doğru karaktere, gerekse Buda’nın; doğru görüş, doğru karar, doğru ve iyi söz, doğru davranış, doğru iş, doğru çaba, doğru hafıza ve doğru gözlem diye nitelendirdiklerine sahip olmanın temeli, çocukluk yıllarında atılır. Onlara göre, uygun alışkanlıkları geliştirmenin en iyi yolu, onları çocuk yaşta edinmektir. Aristoteles’e göre, bir insan için şans ya da şanssızlık çocukluktaki yaşadıklarımızdan gelir.

Uzmanlara göre çocukların mantıkları 2,5-3 yaşından itibaren çalışmaya başlamaktadır. Dolayısıyla çocuk eğitimi en geç üç yaşında başlamalıdır. Çocukların karakterlerinin, alışkanlıklarının şekillenmesi 7-10 yaşlarında netleşmektedir. Bu demektir ki, insanlığın geleceğini toparlamak istiyorsak, çocuklarımızın yetişmelerine özel önem vermeliyiz.

Günümüzde çocuklarımızı aileleri kadar etkileyen şey, internet ortamıdır. Çocuklar daha konuşmaya başlamadan internete girmeyi öğrenmektedirler. Bu sebeple, bilgisayarlar bizim için bir şans olabileceği gibi, şanssızlık da olabilir. Bilgisayarların eğitici gücünü kullanırsak güzel bir nesil yetiştirebiliriz. Bilgisayarlardaki oyunların ve bilgilerin, çocuklarımızın karakterlerini bozmasına izin verirsek, insanlığın geleceğini karartırız.

Nerede ve hangi şartlarda dünyaya geleceğimiz bizim elimizde değildir. Büyüklerinden şeytanlığı öğrenene kadar her çocuk masumdur. Her çocuk aynı ölçüde yetiştirilmeyi hakeder. Bizler elbette, dünya üzerindeki çocuklar arasında, fırsat eşitliğini tam sağlayamayız. Ama her çocuğun böyle bir hakkı olduğunu bilerek gayret etmeliyiz.

Bir insan için, bu dünyadaki en önemli görev ve en zor iş, çocuk yetiştirmektir. Bazen insanın kendi çocuğu olmayabilir. Çocuğu olmayan insanlar da, mutlaka başkalarının çocuklarını yetiştirmeye çalışmalıdırlar. Geleceği ancak böyle kurtarabiliriz. Kendi çocuklarımızın huzur içerisinde yaşamalarını istiyorsak, başkalarının çocuklarının da iyi yetişmeleri için uğraşmalıyız. Adaletsiz bir dağılım, geleceğimizin altındaki dinamit gibidir.

Genel, Sosyal kategorisine gönderildi | KÜRESEL UYGARLIK VE ÇOCUK EĞİTİMİ için yorumlar kapalı