KÜRESEL MEDENİYETTE İNSANIN BOYUTU

İNSAN KENDİ KENDİNE YETER Mİ?

 

Gerek Kapitalizm gerekse Sosyalizm, sistemlerinin ölçüsü olarak insanı alırlar. Liberalizme göre, “herkes kendi menfaati peşinde koşarsa, bütünün ahengi kurulmuş olur.” Bu anlayışın iddiası, herkesin menfaati peşinde koşmasının sonucunda sosyal düzenin ahengini kuracak bir “gizli el” oluşacağı şeklindedir. Sosyalizme göre, parti ve devlet, ortak mutluluğu planlayacaktır. Sosyalizmin iddiası, ortak mutluluğu oluşturacak “gizli el”in bilimsel sosyalizm olduğu şeklindedir.

Görüldüğü üzere, her iki sistem de merkeze insanı ölçü olarak koymaktadır. Her ikisi de, insanın kendi kendine yeter olduğunu düşünmektedir. Her iki akımın da iddiası, kendi sistemlerinin uygulanması sonucu bir “gizli el” oluşacak ve toplumun mutluluğunu, ahengini kuracaktır. Toplumun mutluluğu ve ahengini oluşturmak için, gerek kapitalizmin gerekse sosyalizmin umudu kendi sistemlerinin uygulanmasıyla oluşacak bilinmeyen bir “gizli el”dir.

Her iki sistem de, hem insanın kendine yeter olduğu anlayışı üzerine fikirlerini kurmaktadır, hem de bilinmeyen bir “gizli el”den umut beklemektedir. Bu bekleyiş kendi içerisinde bir çelişki oluşturmaktadır. Diğer bir yaman çelişki ise, bu “gizli el”in, kapitalizm ve sosyalizm gibi birbirine zıt uygulamalar sonucunda ortaya çıkacağı iddiasıdır.

Her iki sistemin uygulamaları göstermiştir ki, beklenilen gizli bir el oluşmamıştır. Kapitalizm, toplumu orman kanunlarına doğru götürmüştür, Sosyalizm ise, hayal âleminde yaşanan gerçek bir totalitarizme götürmüştür.

Gerek Kapitalizm ve Sosyalizmin temelindeki ciddi fikri çelişkiler, gerekse bu fikirlerin uygulamalarının sonuçları, insanın kendi kendine yeter olduğu iddiasını çürütmüştür. Her iki yolun da çıkmaz yol olduğunu göstermiştir.

Demek ki, oluşturmak istediğimiz Küresel Medeniyet anlayışı,” insanın kendi kendine yeter” olduğu iddiası üzerine kurulamaz.

Çünkü insan aklı sınırlıdır. İnsanlar, akıllarını kullanarak yaptıkları bilimle sebepler üzerinde araştırma yapabilirler, ama ilk sebebe ulaşamazlar. Benzer şekilde insanlar yaptıkları felsefi ve bilgece tartışmalarla gayeler hakkında düşünebilirler, ama son gayeye erişemezler. Hiçbir zaman da ortak bir düşünceye ulaşamazlar.

Doğa bilimleri, sosyal bilimler, ekonomi ilmi farklı rasyonalitelere sahiptirler. Bunlar bir tek akıl ilkesine irca edilemezler. Diğer taraftan akıl yürütme; insanın bilgisine, görgüsüne, nefsine hâkimiyetine, içinde bulunduğu ortama göre insandan insana değişir. Hattâ aynı insanın akıl yürütmesi, yaşadığı ortama göre değişebilir.

Kendimize ve çevremizdekilere şu soruları soralım. Eğer aklın yolu farklı ise, insanların huzuru bulabilmeleri için gerekli olan şey nedir? İnsanların akılları ve duyuları sayesinde sahip oldukları bilgi ve özellikler, huzuru bulabilmeleri için yeterli midir?

Eğer ortak bir noktaya varabilecek idiysek, binlerce yıldır felsefeciler neden birbirine zıt fikirleri savunmak zorunda kaldılar? Hattâ aynı felsefeci, kendi ömrü içerisinde, birbirine zıt fikirleri savunmak durumuna neden düştü?

İnsan dünyada başıboş bırakılsaydı, huzuru bulabilir miydik? Dünyamız herkesin herkesle çatıştığı bir arena olmaz mıydı?

“Biz neyiz?” sorusuna, sadece aklımızla yanıt arasaydık, cevabımız hususunda ortak bir kanaat oluşur muydu?

“Niçin buradayız?” sorusunun cevabını, salt akılla, verebilir miydik?

İnsanlara “madde” olarak baktığımızda, bir gün arkadaşlarımız, en dost bildiklerimiz tarafından arkadan hançerlenmemiz, bakış açımızın doğal bir sonucu değil midir?

Gerek bu soruların, gerekse her insanın aklına takılan farklı soruların sonucunda, insanın kendi kendine yeter olmadığı net olarak anlaşılmaktadır. Bu sebeple yeni Küresel Medeniyet anlayışı, “insanın kendine yeter oluşu” üzerine değil, tam tersine, “insanın ilâhi bir boyutunun olduğu” gerçeği üzerine kurulabilir.

Küresel Medeniyetin temelleri üzerine irdelemelerimize devam edeceğiz.

Genel, Sosyal kategorisine gönderildi | KÜRESEL MEDENİYETTE İNSANIN BOYUTU için yorumlar kapalı

KÜRESEL UYGARLIK VE İNSANLIK

KÜRESEL UYGARLIĞIN MERKEZİNDE, İNSANLIK OTURMALI

 

İnsanlık, insanlardan oluşmaktadır. Dolayısıyla insanlık konusunu irdelemeye, “insan” anlayışını inceleyerek başlamak gerekir. Bunun için önce, tarihte görülen “insan” anlayışlarına kısaca bakmakta fayda vardır.

Antik dönem Helen anlayışı, çok güzel tartışmalara sahne olmuştur. Bilhassa “erdem” konusundaki tartışmalar, bugün bile geçerliliğini korumaktadır. “Yedi bilge” olarak anılan insanlardan Sokrates’e kadar, düşünürlerin yaptıkları bütün tartışmalar, ortaya konulan bütün fikirler, insanları erdemliliğe yönlendirmekte, erdem yüceltilmektedir.

Ancak bu çok değerli fikirlerin ve tartışmaların, önemli bir eksiği vardır. Bu eksiklik hakkında, günümüze kadar, insanların bakış açılarını etkileyecek mertebede ciddi bir araştırma yapılmamıştır. Yapılan fikri tartışmaların değerini çok azaltan bu eksiklik, yaşayan her kişinin “insan” olarak görülmemesidir.

İnsan olarak görülenler ve erdemli davranışlarda bulunması istenilenler, yönetici konumundaki guruba dâhil olan insanlardır. Köle durumunda olanlar, “insan” olarak nitelenmemişlerdir. Antik Helen’deki ünlü düşünürlerden Aristo’nun bir sözü bu durumu net bir şekilde açıklamaktadır. Aristo’ya göre köleler, konuşan hayvanlardır.

Aristo gibi, diğer bilge kişilerin çoğunluğunun böyle düşündüklerinin bir göstergesi, o dönemdeki kölelerin durumudur. Antik Yunan hakkında çalışan tarihçi Donald Kagan’a göre, Helen bölgesinin iki büyük devleti olan Atina’da ve Sparta’da çok fazla köle vardı. Helen bölgesindeki iki büyük devletten biri olan Sparta’da, Helot denilen kölelerin sayısının nüfusun %90’ına ulaştığını ifade etmiştir. Bu oran, Atina’daki köle miktarına göre çok yüksektir. Nitekim M.Ö. 464’te Sparta’da bir köle ayaklanması yaşanmıştır.

Görüldüğü üzere, çok güzel fikirlerin tartışıldığı ve demokrasi konusunda bilinen ilk uygulamaların yapıldığı Antik Helen anlayışı, köleleri insan olarak görmüyordu. Düşünün, siz erdemden, güzelliklerden bahsediyorsunuz, demokrasinin nasıl olması gerektiğini tartışıyorsunuz, ama bütün bunların hiçbiri nüfusun büyük çoğunluğunu kapsamıyor. Bilhassa Sparta’da nüfusun %90’ı sizin için hiçbir değer ifade etmiyor.

Antik Helen’den sonra, Roma İmparatorluğu kuruldu. Romalılar da demokrasi ve cumhuriyet konusunu tartıştılar. Aynı zamanda da uyguladılar. Her gittikleri yere “Kanun ve Nizam” götürdüklerini iddia ettiler. Ama gerçek öyle değildi. Onların durumu ile Antik Helen bölgesindeki anlayış arasında benzerlik çoktu. Romalıların “insan” anlayışlarında, Antik Helen’e göre bir fark vardı. Romalılarda “insan” olarak kabul edilen vatandaşlar, sadece Roma kentinde oturanlardı. Bunlar da iki guruba ayrılmışlardı. Yönetici konumundaki soylular olan Patriciler ile halk olarak nitelenecek Plebler. Halk olarak nitelenen Pleblerin, mülk edinme hakları vardı. Fakat seçme ve seçilme hakları yoktu. Yani “insan” olarak kabul ettikleri arasında bile eşit bakış yoktu.

Kölelerin durumu daha feci idi. Nitekim M.Ö. 73-71 yılları arasında etkili olan köle isyanları, Romalıları çok uğraştırdı. Kendisi de bir köle olan ve onun adıyla anılan Spartaküs (ismin ilginçliğine dikkat çekmek isterim) isyanları ve bastırılma yöntemleri, Romalıların anlayışını net olarak göstermeye yetmektedir. Bu yetmez diye düşünenlere, arenalarda insanları hayvanlara parçalattıran ve bu mücadeleleri zevkle seyredenlerin varlığını hatırlatmak yeterli olacaktır.

Helen ve Roma Medeniyetinin kısa dönemli olmasının ve dar bir alana sıkışmasının sebeplerinin başında, belki de bu anlayışları gelmiştir. Her iki uygulamalardaki yanlışlıklar, yıkılıştan sonra yeniden dirilememelerinin temel sebebi olmuştur. Hem Antik Helen hem de Roma İmparatorluğu, günümüze kadar bir daha dirilememiştir.

Hıristiyan inanışa sahip olan insanlar, Romalılar tarafından bazen vahşice öldürülüyorlardı. Hıristiyanlığı kabul edenler, sırf dini düşünceleri açısından böylesine ağır baskılara uğradılar. Buna rağmen, merhamet ve sevgi anlayışından taviz vermediler. Kimseyle savaşmadılar. Gariban Hıristiyanlara zulüm yapan Roma İmparatorluğu, sonunda Hıristiyanlığı kabul etmek zorunda kaldı. Hıristiyanlar da, ortama tamamen hâkim olduktan sonra değişmeye başladılar. Bu defa onlar, hem Hıristiyan olmayanlara hem de Hıristiyan oldukları halde onların istediği fikirde olmayanlara zulmetmeye başladılar. İnsana bakışlarındaki bu değişimden sonra, Ortaçağ’ın karanlığına gömüldüler.

Batı Romanın yıkılışından sonra İslâmiyet gündeme gelmiştir. Hz. Muhammed (s.a.v.) aracılığıyla gönderilen ayetlerle insana bakış açısı tamamen değişmiştir. Kölelik kaldırılmıştır. Hukuk karşısında ve yaşam hakları açısından insanlar arasında bir fark olmadığı ifade edilmiştir. Ayetlerdeki bu ifadeler, dönemin anlayışına göre, büyük bir devrim olmuştur.

Bu anlayışla mücadele eden Müslümanlar, diğer insanlara ve kültürlere bu fikrin çerçevesinde yaklaşmışlardır. Böylece 25 yıl gibi kısa bir sürede doğuda Horasan’dan, batıda Mağrib’e kadar geniş bir alana yayılmışlardır. Sasanilere ve Bizanslılara galip gelmişlerdir. Hem de bu başarıyı gösterenlerin hiçbir geçmiş altyapıları olmamasına rağmen başarmışlardır. Büyük çoğunluğu bedevi denilen köylü Araplardan oluşan bu topluluğun oturduğu Hicaz bölgesi, en sapa ve çorak, verimsiz, çöl bir alandır. Böylesine bir alanda oturan köylülerin kazandığı ve dünyada eşi görülmeyen bu başarının temeli, Hz. Muhammed’in getirdiği ayetlerdeki anlayışlardır.

Fakat Kur’an’daki bu anlayışın uygulaması uzun sürmedi. Bir süre sonra Arap olmayan Müslümanlara “acem” yani yabancı denilmeye başlandı. Devlet görevlerine Arap kökenli olmayanları getirmediler. İslâmiyet, köleliği kaldırdığı halde, köle kullanmaya başlandı. Tarlalarda zenci köleler, askeriyede “memlûk” denilen beyaz köleler çalıştırıldı. Zenci kölelerin nüfusları hızla artı. Ama çalışma şartları giderek kötüledi. Sonunda 883 yılında zenci köleler tarafından “Zenc İsyanı” denilen ayaklanma gerçekleşti. Beyaz köleler ve paralı askerler ise, zamanla ayrılarak kendi devletlerini kurdular.

Endülüs’tekilerin dışındaki Araplarda insana bakış değiştikçe, kurdukları uygarlık geriledi. Ta ki, Türklerin Müslüman oluşlarına kadar gerileme devam etti. Türkler Müslüman olup İran’a ve Anadolu’ya geldiklerinde, insanlara bakışlarının, Kur’an’ın insana bakışıyla benzerlik arzettiği görüldü. Selçuklulardan başlayarak, Osmanlılarla zirveye ulaştırdıkları medeniyet anlayışlarının temelinde, insana olan bu bakışları vardı.

Türklerin insana bakış açılarıyla ilgili fikirlerimizi, bu sitede yayınladığımız “Türklerde Hoşgörünün Evrenselliği”, “Osmanlı Türk Devleti ve Dünya medeniyeti”, “Osmanlı Türk Devletini Tanımlayan Özellikler”, “İtidalli Davranış”, “Osmanlı Türk Devletini Batı Kapitalizminden Ayıran Özellikler” gibi yazılarımızda ifade ettik. Ancak Osmanlı Türk Devletinin gerilemesinin amir sebebi, insana bakışlarındaki değişiklik değildir. En önemli sebep, 1492 keşifleri sonunda Batının aşırı zenginlemesine karşın, Türklerin kimseyi sömürmemekte ısrar ederek yerinde saymalarıdır. Diğer bir sebep de tasavvuf anlayışında mistisizme kayarak, pozitif bilimlerden uzaklaşmalarıdır.

Tarihi incelediğimizde görüyoruz ki, uzun ömürlü ve insanlığa faydalı medeniyet oluşturabilmemiz, insana bakış anlayışımızla doğru orantılı. O halde bizler de oluşturmaya çalıştığımız Küresel Medeniyetin merkezine insanı koymalıyız. Merkezdeki insana bakışımız için yeni birşeyler aramaya gerek yoktur. Binlerce yıldır tartışılan konuların özetini çıkarmamız yeterlidir. Böyle bir özet çıkardığımızda, Kur’an’ın anlatımlarıyla bizim çıkardığımız özetin örtüştüğünü göreceğiz. Binlerce yıllık bu tartışmaları ve Kur’an’ın anlatımlarını, başka yazılarımızda ele almaya çalışacağız.

Genel kategorisine gönderildi | KÜRESEL UYGARLIK VE İNSANLIK için yorumlar kapalı

UYGARLIK KONUSU

KÜRESEL UYGARLIK İHTİYACI

Belgeli tarihte görülmüş iki medeniyet vardır. Biri Müslüman olduktan sonra Türklerin kurduğu uygarlık, diğeri Roma Medeniyetidir. Bu konuda bu sitedeki “Osmanlı Türk Devleti ve Dünya Medeniyeti” başlıklı yazımızda fikirlerimizi belirttik.

Günümüzdeki Batı medeniyetinin temeli Roma Medeniyetidir. Küreselleşmenin etkisiyle, Batı Medeniyeti dünyanın önemli bir bölümünde geçerli hale gelmiştir. Bu sebeple, Batı Medeniyetinin bugünkü durumunu irdelememiz gerekmektedir.

Sunuş bölümünde, “Kitabın yazılmasındaki asıl amaç, bir medeniyet projesi çerçevesinde gelecekle ilgili çözüm önerilerinde bulunmaktı.” diye yazdığım Tarihin Aydınlattığı Gelecek isimli kitabımın, “Batı Medeniyetinin Bugünkü Durumu” başlıklı bölümünde, Batılı düşünürlerden örnekler verdikten sonra, aşağıdaki sonuca varmıştık.

Batı Medeniyetinin bugünkü durumunu dile getiren bu yazarların bütün eserleri, insanın ve insanlar arası ilişkilerin yok oluşuna bir ağıt, bir çığlıktır.

Schopenhauer ve Nietzche’den sonra, Michel Henry de aynı soruyu sormaktadır. Yaşam, nasıl oldu da kendi kendini yok eder hale geldi?

Aslında Batılı düşünürlerin bu soruyu, daha önceleri sormaları gerekiyordu. Çünkü Batı, 1492 keşifler mucizesinden bu yana kendisinden farklı olanı “öteki” diye niteledi. Elbette bu anlayışı, başka toplumlar da göstermiştir. Ancak Batılıların büyük çoğunluğu, diğer toplumlardan farklı davranarak, kendilerinin “öteki” dediklerini hem madden hem manen sömürdüler. Hattâ yok ettiler. Ama Batı, “öteki dünya”ya sayısız kötülük tohumları ekerken, kendisi gelişiyor ve büyüyordu. Belki de bu nedenle, Batılı bazı düşünürler olayları göremediler ve zamanında yorumlayamadılar. Batılı ünlü filozofların çoğu, dünyayı, sadece kendi yaşadıkları toplum olarak değerlendirdiler. Fikirlerini bu minval üzerine kurdular. Bu nedenle de, kendi hayatlarında farklı dönemlerde birbirine zıt olabilen görüşleri ısrarla savundular. Yani kendi hayatlarında, kendileriyle çeliştiler. Bu durumun muhtemel sebebi, kendi iç dünyalarıyla barışık olmamalarıdır.

Yakın geçmişlerindeki ünlü düşünürleri böyle olunca, bugünkü Batının durumu ise aynen Baudrillard’ın şu sözleri gibi; “Artık büyümüyor, ur halini alıyoruz. Bu durumu en iyi kıyaslayabileceğimiz şey, kanserli metastazlar sürecidir. Bir bedenin, organik kurallar karşısında yenilmesidir.”

Roger Garaudy, son beş yüzyılda dünyada hâkim olan Batı egemenliği için şu kanaate varır: “Diyebiliriz ki, gezegenimizin, bundan daha korkunç bir yönetimi hayal dahi edilemezdi.”

Bu düşünürlerin itirazları, insanlığın duygularındaki değişimler içindir. Fakat Batının aşırı hırsı, “herkesin herkese düşman” olmasına sebep oldu.  Bu anlayışın sonucunda her Batılı devlet aşırı silahlanmaya gitti. Günümüzdeki silahlanma yarışı, bütün insanları tehlike içerisine düşürmüştür. Günümüzdeki nükleer silah gücü, sadece rakip devletleri değil, bütün insanlığı defalarca yok edebilecek seviyeye ulaştı. Roger Garaudy’nin deyimle, insanlık, üç milyon yıllık tarihi boyunca ilk defa, bütün insanlığı yok edecek teknik güce erişti. Sadece bu durum bile bizlerin gözümüzü açmaya yetmektedir.

Unutmayalım, batarsak hep birlikte batacağız. Fakat henüz geç kalınmış sayılmaz. Ancak, bu durumu elbirliğiyle düzeltebiliriz. Bu gibi konular için, Fahri Küpçü “Bir Çobanın Düşleri” adlı kitabında şöyle yol gösterir: “Eğer, yaşadığımız günün görevlerini hakkıyla yapabilirsek, dünkü hatalı davranışların yükünden de, yarının tasalarından da kendimizi kurtarmış oluruz.”

O halde, gücümüzü sonuna kadar ve en verimli şekilde kullanmazsak, kendimizi ve görevimizi inkâr etmiş oluruz. Yaşadığı anı, güzelliklere ulaşmak için değerlendiremeyen insanların, iç dünyalarında mutlu ve huzurlu olmaları ihtimali zayıftır.

Sorumluluklarımızı yüklenmekten kaçınmamalıyız. Aşırıya kaçmadan sorumluluk yüklenmek aslında insanların kendilerini, vicdanlarında daha müsterih hissetmelerine vesile olur. Eğer yüzyılımızda zor işlere katlanamazsak, kolay işler insanları da, devletleri de, dünyayı da felâketlere doğru sürükler.

Bugüne kadar bu sitede yazdığımız makalelerin bir bölümü, konumuzla dolaylı olarak ilgili olmakla birlikte, yazımızın konusu ve yapılabilecekler, insanlığın geleceği açısından çok önemli olduğundan, bu konudaki fikirlerimizi daha sonraki yazılarımızda paylaşmaya çalışacağız.

Konumuza ışık tutması açısından, Hasan Onat’ın, Leslie Lipson’dan aktardığı şu söze dikkat kesilelim: “Ahlâki bir devrim olmaksızın hiçbir uygarlık kalmayacaktır ve uygarlıkta ilerlemeler olmaksızın insanlık diye bir şey kalmayacaktır.

Sosyal kategorisine gönderildi | UYGARLIK KONUSU için yorumlar kapalı

MÜSLÜMAN ÜLKEDE DOĞMAK VE İMAN KONUSU

MÜSLÜMAN ÇEVREDE DOĞAN HER İNSAN, İMAN SAHİBİ MİDİR?

Müslüman bir ülkede doğanlar, doğuştan şanslılar. Çünkü Allah, iman edip salih amel işleyenleri mükâfatlandıracağını beyan etmektedir. Ama eğer Müslüman çevrede doğan bu insanlar, iman etmeyi dillerinden kalplerine indiremedilerse, bu şansı değerlendiremeyebilirler. İmanı kalplerine indiremeyenler, Allah’ın gösterdiği şekilde değil, atalarından gördükleri kadar Müslüman olmak durumundalar. Dolayısıyla Allah’ın vaadine mazhar olma ihtimalleri, atalarından öğrendiklerinin Kur’an ile uyumu oranında artar veya azalır.

Bir önceki yazımızda “Allah Müslümanlara değil, Müslümanlar Allah’a Borçlu” başlığı altında, kendiliğimizden iman edemeyeceğimizi, iman edebilmemiz için Allah’ın yardımına ihtiyacımız olduğu hususunu inceledik. Bu hususta Yüce Yaradan aşağıdaki iki ayetiyle bilgi vermektedir.

49 Hucurat 17: “Onlar Müslüman olmalarını bir lütufta bulunmuş gibi sana hatırlatıyorlar. De ki: Müslümanlığınızı benim başıma kakmayın. Bilakis sizi imana erdirdiği için Allah sizin başınıza kakar. Eğer doğrulardan iseniz sizi imana erdirmesinden dolayı, sizin Allah’a minnettar olmanız gerekir.”

49 Hucurat 7: “Bilin ki, aranızda Allah’ın elçisi bulunmaktadır. Eğer o, birçok işlerde size uysaydı, sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize güzel göstermiş; inkârı, fasıklığı ve (İslâm’ın emirlerine) karşı çıkmayı da çirkin göstermiştir. İşte bunlar doğru yolda olanların ta kendileridir.”

Demek ki, bizleri imana erdiren sadece Allah’tır. Anne babamız veya çevremizdeki diğer insanlar değildir. Bu duruma Kur’an, güzel örnekler verir. Hz. İbrahim’in babası, Hz. Lut’un karısı, Hz. Nuh’un oğlu gibi misaller, insanların kendiliğinden iman edemeyeceklerinin göstergeleridir. Farklı bir örnek olarak, Firavunun hanımının iman sahibi olduğu belirtilir ki, iman sahibi olmak için, kişinin gayretine ilaveten Yüce Yaradan’ın izni ve yardımı gerektiğini net anlayabilelim.

Demek ki, nüfus cüzdanımızda “Müslüman” yazmasının iman etmiş olmamızla bağlantısı çok az. Müslüman bir ülkede doğmanın bir avantajı, Müslümanlık ile ilgili bilgilere daha kolay ulaşabilmektir.

Fakat bu şans, bazen, tam ters bir şekilde şanssızlık haline dönüşebiliyor. Çünkü çevremizdeki yazılı bilgilerin çoğunluğu, ebeveynlerimizin başvurduğu kaynaklar olduğundan, çevremizden duyduklarımızdan farklı bir bilgi elde edemiyoruz.

İyi bir araştırma sonunda, bir şekilde, farklı bir bilgiye ulaştığımızda ise, çevremizdeki çokbilmişlerin ciddi eleştirileriyle karşılaşıyoruz. En terbiyeli anlatımla “bırak o insanın kitabını, o dinden çıktı, o bir zındık, o insanı küfre götürür” gibi sözlerle, o bilgilerden faydalanmamız engelleniyor. Hele bir de bulduğumuz kaynak, halen yaşayan bir insan ise, vay halimize!

Farklı bakan bir kaynaktan faydalanamayınca, bu defa Kur’an’ı bizzat okuyarak bilgimizi artıralım diyerek Kur’an’ı okumaya başladığımızı düşünelim. Bunu çevremizde dile getirirsek hemen, “aman ha! Ayetleri yanlış anlarsın, sonra kâfir olursun, dinden çıkarsın, bir bilen hocanın veya şeyhin yanına git, ondan öğren, günaha girme” diyerek vazgeçirirler.

Verdiğimiz bu örnekler çoğaltılabilir. Sonuçta, Müslüman bir ülkede doğan bir insan, çevresinden ne gördüyse öyle devam etmeye mahkûm olur. Bu fasit daireyi aşabilenler çok azınlıkta kalırlar. Çevresindeki insanlar, Müslümanlığı “takke, tespih, terliğe” indirgedilerse, o insan da öyle olur. Çevresindeki insanlar, namaz kılarken pantolonunu çekmeyince veya secdeden kalkarken sağ ayak başparmağı yerden kesilmeyince “çok şükür düzgün ve Allah’ın kabul edeceği bir namaz kıldım” derlerse, o insan da aynısını düşünür. Çevresindeki insan “insanlara bilerek kazık atarak günah kazanıyorsam, namaz kılarak sevap kazanıyorum. Dolayısıyla sevabım günahımı siler” diye düşünerek hareket ediyorsa, o insanda aynısını yapar.

Çevresindeki insan, Müslümanlığın önce güzel ahlâk olduğunu, hiçbir bedel istemeden insanlara yardımcı olunması gerektiğini, salih amel işlemenin esas olduğunu, ibadetlerindeki eksikliğin kendisiyle Yüce Yaradan arasındaki bir husus olduğunu düşünerek, çabalıyor, zekât veriyor, infak ediyorsa, o insanın da benzerini yapma ihtimali vardır. Eğer o insanın, diğer guruptan çevresi var ise ve onlar kendisinin bu düşüncesini enayilik olarak nitelerlerse, o kişi önündeki örneğe rağmen aynı davranışları sergileyemeyebilir. Fakat en azından başkalarını kandırmayı düşünmez. İbadet sevabının, sahtekârlık günahını silmeyeceğini düşünür.

Sonuç olarak, imanı bize sevdiren, gönüllerimize güzel gösteren, İslâm’ın emirlerine karşı çıkmayı bizlere çirkin gösteren Yüce Yaradan olduğundan, Müslüman ülkede doğmak, iman sahibi olmamız için yeterli değil. Aksine, doğduğumuz ve büyüdüğümüz çevre, Müslümanlığı şekli simgelere indirgemelerine ve yalan söylemeyi uyanıklık görmelerine rağmen, en Müslüman olarak kendilerini görüyorsa, iman sahibi olabilmek için Allah’ın yardımını elde edebilmemiz konusunda ciddi bir engelle karşı karşıyayız demektir.

Allah’ım, bizlerin iman edenlerden olmamız ve salih amel işleyebilmemiz için, bizlere mücadele azmi ver, irade gücü ver, sabır ve sebat ver.

Senin her şeye gücün yeter.

Cemaat, Dini kategorisine gönderildi | MÜSLÜMAN ÜLKEDE DOĞMAK VE İMAN KONUSU için yorumlar kapalı

MÜSLÜMANLAR ALLAH’A BORÇLULAR

ALLAH MÜSLÜMANLARA DEĞİL, MÜSLÜMANLAR ALLAH’A BORÇLU

 

Kendilerini Müslüman olarak niteleyen insanlar, sanki Allah, onlara yardım etmeye zorunluymuş gibi davranış sergilerler. Bu sitede daha önce “dua” konusunda yazdığımız yazılarda, insanların dua ederken Yüce Yaradan’ı, haşa!, kendi emirlerindeki biri olarak telâkki ettiklerini ifade etmiştik. Müslümanların dualarına bakıldığında Allah, sanki sihirli lambadan çıkan bir cin gibi anlaşılıyor.

Bu feci anlayışın sebepleri belki de Kur’an ayetlerinin yanlış yorumlanmasıdır. Çünkü Allah, Kur’an’da, Müslümanlara yardım ettiğini ve yardım edeceğini sıkça vurguluyor. Yüce Yaradan’ın bu vaadi, Müslümanların bazılarının beklentilerini yükseltmiş olabilir. Bilhassa Müslümanım demenin çok zor olduğu ilk dönemde, yeni Müslümanlar olanların bir kısmı, kendilerine yardım konusunda Allah’ı mecburmuş gibi hissetmiş olabilirler.

Benzer bir sebeple, Müslümanlara baskıların yoğun olduğu dönemde Hz. Muhammed’in sohbetlerine katılan yeni Müslümanların bazıları, “insanların çoğu peygamberden kaçarken, biz onun etrafındayız, dolayısıyla peygamber bizi başının üstünde taşımalı” şeklinde bir anlayışa kapılmışlardır. Müslümanlıklarını Peygamber efendimizin başına kakmaya kalkışmışlardır.

Bizlere sürekli yol gösteren Yüce Yaradan, bu konuda da bir ayet ile durumu aydınlatıyor.

49 Hucurat 17: “Onlar Müslüman olmalarını bir lütufta bulunmuş gibi sana hatırlatıyorlar. De ki: Müslümanlığınızı benim başıma kakmayın. Bilakis sizi imana erdirdiği için Allah sizin başınıza kakar. Eğer doğrulardan iseniz sizi imana erdirmesinden dolayı, sizin Allah’a minnettar olmanız gerekir.”

Ayette düşüncelerinin yanlışlığı anlatılan Müslümanlar, zor şartlar altında Hz. Muhammed’in sohbetine katılanlardır. Bu durumu günümüz şartlarıyla karşılaştırırsak, eski Sovyetler Birliği bünyesinde, Müslümanlığını açıktan göstermek ve söylemekle bir tutabiliriz. (Günümüzde Müslüman bir ülkede doğan ve yaşayan Müslümanların konumunun bu açıdan incelenmesini, başka bir yazımızda ele alacağız.)

İşte Yüce Yaradan, zor şartlarda biz Allah’ın peygamberinin yanında bulunuyoruz algısına dahi meydan vermeyecek bir açıklama yapıyor. “Sizi imana, Biz erdirdik” diyor. Aynı surenin 7inci ayetinde konuyla ilgili daha geniş açıklama yapıyor.

49 Hucurat 7: “Bilin ki, aranızda Allah’ın elçisi bulunmaktadır. Eğer o, birçok işlerde size uysaydı, sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah, size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize güzel göstermiş; inkârı, fasıklığı ve (İslâm’ın emirlerine) karşı çıkmayı da çirkin göstermiştir. İşte bunlar doğru yolda olanların ta kendileridir.”

Hucurat suresinin bu iki ayeti ve Kur’an’ın bütününde anlatılmak istenilenleri birleştirince, şöyle bir yoruma ulaşabiliriz. Bizler kendiliğimizden imana eremiyoruz. Bunun için Yüce Yaradan’ın bize imanı sevdirmesi, gönüllerimize güzel göstermesi gerekiyor. (Allah’ın bize bu konuda yardım etmesi için, önce bizim kendiliğimizden O’na yaklaşmamız gerektiği huşundaki fikrimizi ve Kur’an’dan dayanaklarını daha önceki yazılarımızda belirttik.)

Ayetin devamından anlaşıldığına göre, Allah’ın bize imanı sevdirmiş olması da yetmiyor. Bize, inkârı, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı gelmeyi çirkin göstermesi gerekiyor.

İman edip, çirkinliklerden uzaklaşarak salih amel işleyenleri, Yüce Yaradan mükâfatlandıracağını sıkça ifade ettiğinden, demek ki, iman edip salih amel işleyenler şanslılar. Onlar da bu şansı, Allah’ın yardımı sayesinde elde ettiklerine göre, Allah Müslümanlara değil, Müslümanlar Allah’a borçlular.

Allah’ım, insanların hidayete erebilmeleri için, onlara irade gücü ver,

Senin ayetlerini anlayabilmeleri için anlayış ihsan eyle,

Senin her şeye gücün yeter.

KUR'AN ÜZERİNE, Sosyal kategorisine gönderildi | MÜSLÜMANLAR ALLAH’A BORÇLULAR için yorumlar kapalı

KALPLER DEĞİL, AMELLER ÖLÇÜLEBİLİR

KİŞİNİN KALBİ DEĞİL, AMELLERİ ÖLÇÜLEBİLİR

İnsanlar kendilerini savunurken, kalplerinin temiz olduğunu öne sürerler. Allah’a inandığını söyleyenler de şahit olarak Yüce Yaradan’ı gösterirler. Elbette Allah, kalplerdekini bilir. Kur’an’da bu konuyla ilgili çok sayıda ayetten ikisi şöyledir;

64 Teğabun Suresi 4: “Göklerde ve yerde olanları, gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz şeyleri bilir. Allah, göğüslerin özünü bilir.”

67 Talak Suresi 13: “Sözünüzü ister gizleyin, ister açığa vurun; bilin ki, O, göğüslerin özünü bilir.”

Allah kalplerin özünü bildiğine göre, insanları mükâfatlandırmak için, sadece kalplerdeki düşünceleri yeterli sayardı. Fakat Yüce Yaradan, kararını kalplerdeki hislere göre vermiyor Nitekim Kur’an’da 35 civarında ayette, iman edip salih amel işleyenlerin mükâfatlandırılacağı beyan edilir. Bu husustaki hemen bütün ayetlerde, “iman edip salih amel işleyenler” ifadeleri birlikte kullanılmıştır.

2 Bakara Suresi 82: “İman edip salih ameller işleyenler, işte öyleleri de cennet ehlidirler ve orada ebedî kalıcıdırlar.”

Aşağıdaki ayet, iman etmekte ve salih amel işlemekte sebat etmeyi öğütler. Bu şekilde davranmaya devam edenlerin, daha önce yaptıkları yanlışlardan dolayı kendilerine günah olmadığını vurgular. Tek başına bu ayet bile iman ettikten sonra salih amel işlemekte ısrar etmenin önemini göstermeye yeterlidir.

5 Maide Suresi 93: “İman edip salih amel işleyenler, Allah’tan korktukları, imanlarında sebat ettikleri, salih amel işlemeye devam ettikleri, sonra Allah’tan sakındıkları, imanlarından ayrılmadıkları, yine Allah’tan korktukları ve iyilikte bulundukları müddetçe, daha önce yediklerinden dolayı kendilerine bir günah yoktur. Allah iyilikte bulunanları sever.”

Demek ki Allah bile, sadece kalben iman etmeyi yeterli görmemektedir. Salih amel işlemeyi çok önemseyen Yüce Yaradan, imanın göstergesi olarak bununla da yetinmiyor. Yarattığı kullarına bazı ibadetleri yapmalarını emrediyor.

İbadetler konusunda bu sitede daha önce yayınladığımız “Müslüman Olmanın, İmanın, İbadetin ve Müminliğin Şartları” başlıklı yazımızda fikirlerimizi belirttik. Kur’an’da belirtilen ibadetler; namaz, oruç, hac, zekât ve bazı âlimlere göre de ilaveten cihattır.

Eğer her düşüncemizi bilen Allah, kalbimizden geçenleri yeterli görseydi, bizlere ibadet etmemizi emretmezdi. Çünkü bizim ibadetlerimizin Yüce Yaradan’a bir faydası yok.

Sırları ve en gizlileri bilen Allah böyle yaparken, kalplerden geçeni hiç bilmeyen bizler, insanların söylemleri üzerine onları nasıl değerlendirebiliriz? Bizi sevdiğini, bizim en iyi dostumuz olduğunu ifade eden birisinin söylediklerini nasıl ölçebiliriz?

Her şeyden bilgisi olan Allah, imanın göstergesi olarak, Kendi yarattığı kullarından salih amel isterken, ibadet etmelerini beklerken, bizler, sadece bize söylenen sözler üzerine karar verme hakkına sahip olamayız. Bizi sevdiğini söyleyen insanların amellerini, bizim insan yapımızla gözlemleyerek görmeden, “sana inanıyorum” deme yetkimiz yok. Biz, karşımızdakini kırmamak için böyle söylesek bile, Allah nezdinde bir anlamı yok.

Dini kategorisine gönderildi | KALPLER DEĞİL, AMELLER ÖLÇÜLEBİLİR için yorumlar kapalı

EN BÜYÜK MUSİBET

EN BÜYÜK MUSİBET, MUSİBETLERDEN DERS ALMAMAKTIR

 

Yazımızın başlığı, Mehmet Akif Ersoy’un Türklerin Yeniden Dirilişi olan İstiklâl Harbi sırasında Kastamonu’daki vaazlarında söylediklerinden alınmıştır. Mütefekkir ve şair bir kişiliği olan Ersoy halka şöyle seslenmektedir:

“Atalarımızın ne kıymetli sözleri vardı; ‘Kırk nasihatten, bir musibet yeğdir’ derler. Biz bir musibet değil, binlerce musibet gördük. Meğerse gerek fertler için, gerekse milletler için dünyada en büyük bir musibet varsa, o da uğradığı musibetlerden ibret alamayacak kadar duygusuz olmakmış”

Mehmet Akif Ersoy benzer düşüncelerini, Süleymaniye Camisi kürsüsünden ve Fatih Camisi kürsüsünden, 1913 yılı başlarında yaptığı konuşmalarda ve Sıratı Müstakim Dergisinde dile getirmiştir. Bu vaazlarından birinde Müslümanların önlerindekini görmediklerini vurgulayarak şöyle seslenmektedir:

“Lâkin heyhat! Zamanımızdaki Müslümanlar, hatta dünyayı dolaşsalar, göreceklerinden ne öğrenecekler ki -Asrı Saadette yaşayan müşrikler gibi-  biçarelerin kalp gözleri alabildiğine kör! İşittiklerinden ne belleyecekler ki, zavallıların asıl can kulakları alabildiğine sağır!”

1873 yılında dünyaya gelen Mehmet Akif Ersoy’un yaşamı süresince, Müslümanların iki bağımsız devletinden büyüğü olan Osmanlı Devleti ve tebaası, gerçekten de çok musibetler yaşamıştır. (O dönemdeki diğer Bağımsız devlet, İran’daki Türk Devletidir. Onlar da sonunda Rusya ve İngiltere arasında toprak ve egemenlik açısından paylaşılmıştır.)

Önce 1877-78 Savaşı ile Bulgaristan kaybedilmiştir. Bu savaş hicri takvimle 1293 yılında gerçekleştiği için, halk arasında 93 harbi diye bilinir. Bu savaşın iki çok önemli kilidi olan Şıpka geçidi ve Plevne kalesi, kendi kaderine terk edilmiştir. Padişah Abdülaziz döneminde borç alınan paralarla oluşturulan donanma, İstanbul’daki yeni padişah ve I. Meşrutiyet yönetimi tarafından Tuna Nehrine gönderilmemiş, böylece Rusların Tuna nehrini atlayarak Plevne’yi aşağı tarafından da kuşatmasına fırsat verilmiştir.

Şıpka Geçidini tutan Süleyman Paşa, İstanbul’a çektiği telgraflarda, kendisine yardım gönderilemiyorsa, Plevne’deki Gazi Osman Paşa’ya hem asker hem donanma ile yardım edilmesini ısrarla istemiştir. İstanbul’dan son gelen cevap, “Askeri birliğin ve donanmanın payitahtı korumak için İstanbul’da tutulacağı” şeklinde olunca cevaben “Eğer, Plevne düşerse, kurtarılacak bir payitaht kalmayacaktır” şeklinde telgraf çekince ertesi günü görevinden alınmıştır.

Fakat Süleyman Paşanın söylediği gerçekleşmiştir. Plevne’de üstün bir gayret ile direnen Gazi Osman Paşa, mecburen kaleyi terk etmiştir. Plevne’yi alan Rusların önünde hiçbir engel kalmamıştır. Süratli bir şekilde İstanbul Yeşilköy’e kadar gelmişlerdir. Eğer diğer büyük devletler, Rusların tek başına İstanbul’a girmelerine ses çıkarmasalardı ve onları durdurmasalardı, gerçekten de payitaht kalmayacaktı.

İşin ilginç tarafı ise, İstanbul’daki yönetimin bu büyük felâketten yeterince ders almamasıdır. Dünya devletleri teknolojide ilerlerken, askeriyelerini ve donanmalarını yeni teknolojik ürünlerle teçhiz etmeye çalışırlarken Padişah II. Abdülhamit, bu konuda yeterince çaba sarfetmemiştir. 1911 yılında İtalyanlar, Osmanlı Devletine ait adaları işgal ederken ve 1. Balkan Savaşı sırasında, donanmamız, Çanakkale boğazından dışarı çıkamamıştır. Çünkü çıkacak olursa, sadece bir adet düşman kruvazör gemisi bütün Osmanlı donanmasını yok edebilirdi.

Bu aciz durumumuzdan ders çıkaran Enver Paşa, Harbiye Nazırı olur olmaz, derhal hem donanmayı hem de Çanakkale Boğazı sırtlarındaki topları Almanlardan aldığı yeni teknoloji ile yeniden düzenlemiştir. Günümüzde her yıl 18 Mart’ta kutlanan deniz zaferi işte bu teknolojik silâhlar sayesinde elde edilmiştir. Osmanlı donanmasının ve toplarının eski halini bilen ve denizden kolayca geçerek İstanbul’a ulaşacaklarını sanan rakipler, mecburen kara savaşına dönmüşlerdir. Orada da Mustafa Kemal Atatürk’ün dehası, diğer komutanların ve askerlerin cesaretleri sayesinde ve Allah’ın yardımıyla Çanakkale geçilememiştir.

Mehmet Akif Ersoy’un döneminde yaşanan musibetler sadece askeri alanla ve toprak kayıplarıyla sınırlı kalmamıştır. Devlet, kendini Ruslardan kurtaran diğer devletlerin oyuncağı haline gelmiştir.

Bu konudaki bazı gelişmeleri yine Mehmet Akif Ersoy’un Kurtuluş Savaşı dönemindeki vaazlarından izleyelim:

“Ey cemaati Müslim’in! Frenkçe bir kelime var: Kapitülasyon! Manası: Bizim bilerek bilmeyerek, keyfi yahut mecburi, ecnebilere verdiğimiz eski imtiyazlar.

Bunların bir kısmı adliyeye aittir. Mesela içimizde yaşayan bir ecnebi tebaasından biri ne yaparsa yapsın hükümetimiz tarafından tevkif olunamaz. Caniyi yakalamak için mutlaka mensup olduğu sefaretin adamı hazır olmalı. Tevkif olunduktan sonra da sefaretine teslim edilmeli.

Binaneleyh ecnebiler adam döverler, adam vururlar, adam öldürürler, ötekinin berikinin emlak ve arazisini gasp ederler. Bütün yaptıkları yanına kâr kalır. (Biz bu imtiyazı harbin başında kaldırmıştık. Şimdi bu imtiyazları Rumlara, Ermenilere, Yahudilere de verecekler.)

Gelelim bu imtiyazların iktisadi kısmına: ecnebi tebaası temettü, belediye vesaire gibi vergilerden müstesnadır.

Şimdi Rumlar, Yahudiler, Ermeniler de müstesna olacaklar.

Açıkçası bütün parayı Müslümanlar verecekler, bütün parsayı ecnebilerle içimizdeki gayrimüslimler toplayacak!

Ya gümrükler meselesi…O da bir afet! Biz başka memleketler gibi gümrüklerimize sahip değiliz. Memleketimize sokulan eşyadan istediğimiz gümrüğü alamayız. Halkımızın fakir düşmesine en birinci sebep budur.

(Bu konuda verdiği örnekleri özetlersek) Çiftçi bitecek. Gelelim Sanayiye; Bilirsiniz ki memleketimizde birçok ham eşya yetişir: keten, kenevir, pamuk, yün, tiftik, deri, sonra türlü türlü madenler.

Biz bunlardan istifade edemiyoruz. Mesela bir dokuma fabrikası yahut demir fabrikası açmaya kalkışsan, Avrupa’nın, Amerika’nın fabrikalarıyla başa çıkamayız.

Bilirsiniz ki kendimize mahsus tezgâhlarımız, bezlerimiz vardı. Ecnebi fabrikalarıyla rekabet edemediğinden dolayı ezildi gitti.

Şu halde halkımız ziraatını, sanayiini ileri götüremez, ticaretini de gayrimüslimlerin vergi vermemesi yüzünden başa çıkaramazsa, tabiidir ki sefil olur, perişan olur.

Bizden yalnız ırgat yetişebilecek. Çünkü bizim içimizdeki Rumların, Ermenilerin çocukları bizim paramızla mektepler açıp okuyacaklar, adam olacaklar. Sanatı, ticareti, ziraatı kâmilen ellerine alacaklar. Bize de ırgatlık kalacak.”

Sıratı Müstakim’den 13 Haziran 1912 deki bölümünden: “Biz bu felâketlerin, bu hüsranların sebebini hep kendimizde aramalı, hep kendi nefsimizi muhasebe altına almalıyız. O zaman görürüz ki, biz her ne çekersek kendi amelimizin cezasını çekmekteyiz. Evet, cesareti, gayreti, çalışmayı, sıdkı, istikameti, iffeti, birliği, faaliyeti bıraktığımız için öyle şanlı bir maziden böyle zelil bir hale geldik.”

Mehmet Akif Ersoy’un bahsettiği bu ortamın oluşmasındaki en önemli etken, daha önce alınan dış borçların yalılar, kasırlar, saraylar, kullanılmayan donanma, kullanılmayan askeri birlikler gibi geri dönüşü olmayan yerlere yapılmasıdır. (Aynı dönemde Japonya, yaptığı ithalat anlaşmalarına belli kotalar çerçevesinde kendi vatandaşlarına teknik eğitim verilmesi şartını koymuştu. Böylece insanlarının ve devletinin teknik bilgisini geliştirmeyi amaçlamıştı)

Osmanlı’daki hedefsiz uygulamalar ve yanlış harcamalar yüzünden, devlet borçlarını ödeyemediği için, 1881 yılında Muharrem Kararnamesi ile Düyunu Umumiye Reisliği kurulmuştur.

Bugünkü IMF’den daha sert bir tutum izleyen Düyunu Umumiye Reisliği, devletin halktan aldığı tuz, gümrük ve tütün gibi vergileri doğrudan kendisinin toplaması yetkisini almıştır. Reisliğin halktan aldığı bu ağır vergiler, bazı fakir vatandaşların kendi mallarını denetimden kaçırmalarına sebep olmuştur. Böyle durumları tespit eden Reisliğin elemanları, vergi kaçırdığını düşündükleri bu kişileri devletin jandarması aracılığıyla yakalatarak cezalandırmışlardır. Fakat jandarmanın davranışlarını yetersiz bulan Düyunu Umumiye, devletten yetki alarak kendi jandarma teşkilatını kendisi kurmuştur.

Böylece kendilerine göre vergi kaçırdığını düşündükleri insanları, kendi silahlı adamları aracılığıyla derhal öldürmüşlerdir. Osmanlı Devleti padişahı ve yönetimi ise, kendi vatandaşını yabancıların öldürmelerine hiçbir ses çıkaramamıştır. Yani, Mehmet Akif Ersoy’un, “ecnebi bir suçluyu devlet olarak biz cezalandıramıyorduk” yakınması bile, Düyunu Umumiye’nin yaşattığı bu olayların yanında çok hafif kalmaktadır.

Bu dönemdeki bir başka ilginç olay, padişah II. Abdülhamit’in Mehmet Sait Paşayı tam 7 defa sadrazam yapması ve sadrazamlıktan azletmesidir. Bir insan, aynı kişiyi sadrazamlık gibi çok önemli bir görevden azlettikten sonra, nasıl olur da aynı şeyi yedi defa tekrarlar? İşte tek başına bu olay bile, Osmanlı Devletinin içinde bulunduğu perişanlığı ve vatansever bir padişahın çaresizliğini anlatmaya yeterlidir.

Osmanlı Türk Devletindeki bu “içten çürümüş, dıştan çınar” görünümü, sadece günümüz Türkiye’si için değil, bütün dünya devletleri için ders alınması gereken güzel bir örnektir.

Günümüzde nasıl, dıştan çok büyük görünen firmalar birkaç günde batabiliyorlarsa, devletler de aynı konumda olabilir. Tek fark, devletlerin batışı savaşların dışında tedrici olur. Devletler ayakta kaldıkları için, 2008 ekonomik buhranında ve birçok buhranda, batan çok büyük firmaları devletler kurtardılar.

Peki, bu aymazlıklar devam eder, devletlerin başka alanlardaki görülmeyen hataları sürerse, devletleri kim kurtaracak? Düşmanın, yani yanlışların nereden geldiğini anlayamayan halklar ne yapabilecekler?

Eskiden bir dış düşman olur, becerebilen halklar bunlara karşı mücadele ederlerdi. Belki çok sıkıntı çekerlerdi. Ama bazen görünüşte de olsa hürriyetlerine kavuşurlardı. Günümüzde ise, düşman dışarıda değil, içeride. Fakat düşman yani hatalar belirsiz ise, yanlışların neler olduğu hususunda her kafadan bir ses çıkıyorsa, halklar, nasıl bir çözüm mücadelesi verebilirler?

Genel, Sosyal kategorisine gönderildi | EN BÜYÜK MUSİBET için yorumlar kapalı

ALLAH, MÜSLÜMANLARA NEDEN YARDIM ETMİYOR

VAADİNDEN CAYMAYAN ALLAH, NİÇİN MÜSLÜMANLARA YARDIM ETMİYOR

Aşağıdaki ayette Yüce Yaradan, Müslümanlara yardım vaadinde bulunuyor:

29 Ankebut Suresi 69: “Ama bizim yolumuzda cihat edenleri, elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz. Hiç şüphe yok ki Allah iyi davrananlarla beraberdir.”

Allah’ın vaadinin en hakiki vaat olduğunu beyan eden 35 civarında ayet var. Aşağıdaki iki ayette ise, Allah’ın vaadinden caymayacağına dair net ifadeler var.

30 Rum Suresi 6: “Allah’ın vaadi budur. Allah, vaadinden caymaz. Fakat insanların çoğu bilmezler.”

22 Hac Suresi 47: “…Allah sözünden dönmez…”

Kur’an’daki bu net ifadelere rağmen Allah Müslümanlara yardım etmiyor. Günümüz Müslümanları yeraltı ve yer üstü tabii kaynaklara sahip olmalarına karşılık en çok sıkıntı çekenler arasındalar.

Neden yardım etmediği sorusuna bazı yönlerden cevabı dua konusunda yazdığımız önceki iki yazımızda bulmaya çalıştık. Bu yazı konusunu ilgilendiren ayet Ankebut 69 olduğu için cevabı ayetin içerisinde arayalım.

Ayette Yüce Yaradan, Onun yolunda cihat edenleri, Kendi yoluna eriştireceğini ifade ediyor. Demek ki, Allah’ın yardımını hak edebilmek için, Onun yolunda cihat etmek gerekiyor. Yine bu sitede yayınlanan “Allah Yolunda Savaşmak Ne Demek” ve “İslam’da Cihat” başlıklı yazılarımızda konuyla ilgili bazı fikirlerimizi belirttik. Allah yolunda cihat etmek önce kendi nefsimizle cihat etmekle başlıyor. Kendi nefsiyle yaptığı mücadeleyi kazanan bir kişi artık Allah yolunda savaşmaya hazır hale gelmiş oluyor. Buna rağmen her an nefsine hâkim olamayabiliyor.

Bu durumu bize en iyi anlatan yine Kur’an. Aşağıdaki ayet Uhud Savaşı sonrası inen bir ayet. Bilindiği gibi, Uhud Savaşı için müşrikler 3.000 kişilik bir ordu toplamışlar.  Müslümanlar Medine’den önce 1.000 kişi yola çıktılar. Fakat Abdullah bin Uvey, peygamber efendimize bir bahaneyle kızarak 300 adamıyla geri döndü. Kalan 700 Müslüman gelen düşmanın sayısını bildikleri halde yola devam ettiler. Yani Uhud’a doğru yola çıkanlar, imanlarından şüphe edilmeyecek kişiler.

İşte bu mübarek Müslümanlar, önce kendileri canla başla mücadele ettiler. Bu sebeple Allah’ın yardımına mazhar oldular. Savaş kazanıldı. Fakat içlerinden bazıları ganimet hırsına kapıldılar.  Peygamberin emrini dinlemeyerek yerlerini terk ettiler.

Savaşın gidişatını net anlamak için aşağıdaki ayete bakalım.

3 Ali İmran Suresi 152.  “Siz Allah’ın izni ile düşmanlarınızı öldürürken,  Allah,  size olan vaadini yerine getirmiştir.  Allah size sevdiğiniz  (galibiyeti)  gösterdikten sonra zaafa düştünüz. (Peygamber’in verdiği)  emir hakkında tartışmaya kalkıştınız ve isyan ettiniz.  Kiminiz dünyayı istiyordu,  kiminiz ahireti istiyordu.  Sonra Allah sizi,  denemek için onlardan geri çevirdi ve sizi bağışladı.  Allah müminlere karşı çok lütufkârdır.”

Ayet her şeyi net olarak ortaya koyuyor. Gerçekten Allah’ın rızasını kazanmak için mücadele ettikleri zaman Yüce Yaradan onları destekliyor. Fakat zaafa düşerek savaşın amacını ganimet almak şekline çevirince, desteğini kesiyor. Savaşanların içlerinde ahireti isteyenler olduğu için Allah, Müslümanları bağışlıyor. Nitekim Hz. Muhammed  (s.a.v.) de emre itaatsizlik edenleri bağışlıyor. Sonrasında peygamberin bu davranışını tasdik eden ayet iniyor.

Bu ayetten anlaşılan o ki, günümüz Müslümanları ganimet için yani diğer bir deyişle kolay dünya kazancı için mücadele ediyorlar. Bekliyorlar ki, Allah kendilerine yardım etsin ve onlar da bu sayede kolay kazanç elde etsinler.

Kur’an’da günümüz Müslümanlarını bir başka açıdan anlatan iki ayete dikkatimizi verelim. Aslında bu ayetler, İsrail oğulları hakkında inmiş. Ancak bilindiği gibi Kur’an, tarihi olayları örnekleyerek evrensel fikirler ifade eder. İnsanlık var oldukça hükümlerinin geçerliliği sürecektir. Kur’an’ın bu özelliği hakkında bu sitede çeşitli yazılarımızda fikirlerimizi belirttik.

2 Bakara Suresi 84: “Yine bir zamanlar misakınızı almıştık;  birbirinizin kanlarını dökmeyeceksiniz, nüfusunuzu diyarınızdan çıkarmayacaksınız.  Sonra siz buna ikrar da verdiniz ve ikrarınıza şahit de oldunuz.”

2.85: “Sonra sizler öyle kimselersiniz ki,  kendilerinizi öldürüyorsunuz ve sizden olan bir grubu diyarlarından çıkarıyorsunuz,  onlar aleyhinde kötülük ve düşmanlık güdüyor ve bu konuda birleşip birbirinize arka çıkıyorsunuz,  şayet size esir olarak gelirlerse fidyeleşmeye kalkıyorsunuz.  Hâlbuki yurtlarından çıkarılmaları size haram kılınmış idi. Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?  Şu halde içinizden böyle yapanlar,  netice olarak dünya hayatında perişanlıktan başka ne kazanırlar,  kıyamet gününde de en şiddetli azaba uğratılırlar.  Allah,  yaptıklarınızdan gafil  değildir.”

Ayetlere baktığımızda sanki bugünkü Müslümanları anlatıyor diye düşünülebilir. Günümüzde Müslümanlar, çok çeşitli nedenlerle farklı mezheplere, tarikatlara, cemaatlere ayrılmış durumdalar. Yine bu sitede yayınlanan bir yazımızda peygamber efendimize atfedilen fakat sahih olmadığı hemen anlaşılan aşağıdaki hadis, bu parçalanmayı keskinleştirmektedir.

Hadis: “Benden sonra ümmetim 73 guruba ayrılacak, bunun 72si cehennemlik, biri cennetlik olacak”

İşte bu hadisi doğru kabul eden her gurup, kendileri dışındakileri cehennemlik olarak görmektedir. Bir tek kendileri cennetliktir. Dolayısıyla kendileri dışındaki herkes öldürülmeyi hak etmektedir. Müslümanların aralarına girmiş olan yabancıların ektikleri nifak tohumları da bu hususta katalizör görevi yapmaktadır.

Devreye katalizörler de girince, bazı Müslüman guruplar cenneti de parsellemişler. Bağlı oldukları ana gurubun üyelerinin dahi cennete gidemeyeceklerini, kendi kollarından yani, ana tarikattan değil kendi alt gruplarına mensup olanların cennete girebileceklerini ifade etmektedirler. Muhtemeldir ki, şeytanın bile aklına gelmeyecek bu iddia yüzünden, Yüce Yaradan, Müslümanlara yardım etmiyor.

Kur’an ayetlerini irdelediğimizde, Müslümanların bu halleri değişmeden Allah’ın yardım vaadine mazhar olunması ihtimali çok az. Muhtemel bir ihtimal, Kur’an’daki Allah nurunu tamamlayacaktır ayeti gereği vardır. Fakat Yüce Yaradan, nurunu nasıl tamamlar biz bilemeyiz. Onu ancak Allah bilir. Belki de yeni insanlar Müslüman olurlar, Yüce Yaradan onları destekler ve nurunu tamamlar. Belki de Nuh tufanında olduğu gibi, dünyayı yeniden düzenler.

Gaybı Allah bilir. Biz bu yazımızda Müslümanların, Allah’ın desteğini neden alamadıklarını anlamaya çalıştık. Umulur ki, Müslümanlar hatalarını anlayarak, kendilerini düzeltirler.

Allah’ım, Müslümanların doğru yolu bulabilmeleri için, onların iradelerine güç ver, onlara anlayış ihsan eyle.

Senin her şeye gücün yeter.

KUR'AN ÜZERİNE, Sosyal kategorisine gönderildi | ALLAH, MÜSLÜMANLARA NEDEN YARDIM ETMİYOR için yorumlar kapalı

DUA ÜZERİNE

        DUA ÜZERİNE

Bir önceki yazımızda duanın, Allah’a rücu olduğunu vurgulayarak, her duanın kabul edilmediğini Kur’an ayetlerinden örneklerle anlatmıştık.

İnsanlar toplum içerisinde  iken, dualarını sessizce yaparlar. Çoğu zaman kendileri bile duymazlar.  Ama her insan, yaptığı duanın Yüce Yaradan tarafından duyulup karşılık verileceğine inanır.

İşin ilginç tarafı, beyninden geçirdiklerini Allah’ın bildiğini ve duyduğunu düşünen aynı kişi, başkası görmeden yaptığı haksızlıkları Yüce Yaradan’ın görmediği zannın kapılır. Bu sebeple dualarında, Allah’ı bile kandırmaya çalışır. Ama hiç kimse Allah’ı kaldıramayacağı için, yaptığı duaların çoğu bir işe yaramaz. Yani kabul olunmaz. Dolayısıyla “Allah’ım dualarımızı Kabe’de yapılan ve kabul  olunan dualardan eyle” demenin de bir anlamı yok.

Allah her şeyi bilir ama, yeryüzündeki evi olarak bilinen Kabe’deki yapılanlara muhtemelen daha titizlik gösterir. Kabe’ye gelmiş olanlara rahmetinin daha geniş olması kuvvetli ihtimaldir. Ancak o kutsal mekanı gösteriş ve insanları aldatma için kullanmaya kalkanlara, aynı affedici davranışı sergilemesi ihtimali zayıftır. Eğer kişi bütün hatalarını kabul edip kendini düzelteceğinin sözünü verirse, o zaman Allah’ın rahmetini umabilir.

O halde orada yapılan her dua kabul edilecektir şeklinde bir anlayış yanlıştır. Diyelim ki, bir zalim veya bir tefeci Kabe’de “Allah’ım bana güç ve saltanat ver, bana bol kazanç ver” diye dua etseler, bu duaların kabul edilmesini kaç kişi ister.

Dua konusunun bir başka tarafı daha var. Dua etmeden önce duamızla ilgili konuda yapabileceklerimizi yapmaya gayret etmiş olmalıyız. Eğer sadece dua ile olsaydı, en başta peygamberler çalışmazlar, işlerini dua ile yürütürlerdi.

Allah Musa’ya, firavuna git dediğinde Musa, “Allah’ım ben korkuyorum, Sen, firavunu yok et” diye dua ederdi. Benzer şekilde Müslümanları cihat emri geldiğinde, Hz. Muhammed (s.a.v.) sahabelerini toplar, “Allah’ım biz çok zayıfız, düşmanlarımız çok güçlü, lütfunla onları Kahhar isminle kahreyle” diye dua eder, bütün Müslüman sahabeler de amin derler, böylece sorun çözülürdü.

Fakat onlar, o ilk Müslümanlar ve Hz. Peygamber hiçbir zaman böyle davranmadılar. Bedir Savaşı öncesinde düşmanları kendilerinin 3 katı fazla iken, gözlerini kırpmadan düşmanlarına doğru yol aldılar. Uhud öncesinde bu fark 4 misli iken, yine aynı şeyi  yaptılar. Giriştikleri bu savaşlarda hepsi de kardeşlerine, babalarına, amcalarına ve diğer yakınlarına karşı ölümüne dövüştüler. Buna rağmen dua ederek, yakınlarına karşı savaşmaktan kurtulmayı düşünmediler.

İlk Müslüman şehitler olan Yesir ve Sümeyye, günlerce işkence görürken onların durumunu seyretmek zorunda kalmak gibi bir ıstırabı yaşayan Hz. Muhammed, dua ile sorunu çözmeye kalkışmadı. Onlara sadece, Cennet’te buluşacaklarını söyleyerek acılara sabırla göğüs germelerini istedi.

Kendileri çok fakir olan Müslümanlar, her türlü güçlüğe göğüs gerdiler. Zengin olanlar da, varlıklarını fakirler için harcamaktan hiç şikayetçi olmadılar. Durumlarını düzeltmesi için Allah’a dua etmek yerine sabırla çalıştılar, çabaladılar. Sonra dua ettiler. Mülk ve saltanatı, sadece Allah yolunda harcamak için istediler. Allah’tan kendilerine ilim ve hikmet vermesi için dua ettiler.

Demek ki dualarımızda Allah’ı ‘haşa’ bizim emrinizde olan biri gibi farzederek, her işi yapmasını Ondan istemek durumuna düşmeyeceğiz. Biz söğüt gölgesinde rahat yatarken, Yüce Yaradan’dan her şeyi halletmesini istememiz halinde, Allah’ı bizim emrimiz altındaki biri gibi değerlendirmiş konumuna düştüğümüzü görmemiz gerekir. Böyle bir konuma düşmemiz, her şeyin yaratıcısı olan tek Allah’a yapılabilecek ciddi bir hakaret olur. Hakaret edilenden de, yardım beklemek safdilliktir. Müslümanların bu durumlarını başka bir yazımızda ele alacağız.

Dini, YAŞAM kategorisine gönderildi | DUA ÜZERİNE için yorumlar kapalı

DUA ALLAH’A RÜCUDUR

DUA ALLAH’A  RÜCUDUR

 

Bakara Suresi 186ıncı ayet: “Kullarım şayet sana Benden sorarlarsa, Ben onlara gerçekten çok yakınım. Bana dua edenin dualarını kabul ederim. O halde onlar da   benim davetime icabet etsinler ve bana hakkıyla iman etsinler ki, doğru yola gidebilsinler.”

Araf 55: “Rabbinize yalvara yalvara ve gizlice dua edin. Çünkü O, haddi aşanları  sevmez.“

56:  “Düzeltildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın Ona korkarak ve rahmetini umarak dua edin. Muhakkak ki Allah’ın rahmeti iyilik edenlere yakındır.“

Bakara 186 da Yüce Yaradan, insanlara  gerçekten çok yakınım diyerek bizlere dua etmemiz  için umut veriyor. Biz de Allah’ın bu sözüne istinaden sessizce ve içimizden  dua  ediyoruz. Bu dualarımızın hangi şartlarda kabul olacağının ipuçlarını ayetlerin devamında bizlere anlatıyor.

Aynı ayetin devamında “Bana hakkıyla iman etsinler ki, doğru yolu bulabilsinler” denilmektedir. Demek ki, bizler önce Allah’ın davetine icabet  edeceğiz. Sonra hakkıyla  iman edeceğiz. Böyle yaparsak doğru yolu bulabileceğiniz. Böylece dualarımızın  kabulü mümkün olacak.

Allah’a hakkıyla iman etmek, Allah’a rücu etmek demektir. Yani diğer bir ifadeyle, Allah’ın gösterdiği yoldan gitmektir.

Araf Suresi 55inci ayetinde Yüce Yaradan, istediklerini yapsak bile, bize nasıl dua etmemiz  gerektiğini anlatıyor. İçten  gelen  bir  anlayışla ve yalvara yalvara dua etmemizi istiyor. Dualarımızı  gizli yapmamızı bekliyor.

Bu şekilde dua eden bir insan, ruhsal olarak Allah ile iletişim kurmayı hedeflemiş  demektir. Duasını sadece Allah’a yapmaktadır. İnsanlara karşı gösteriş için dua etmeyi düşünmüyor demektir. İçten gelen bir yakarışla değil, gösteriş için dua edenleri, haddi  aşmak olarak nitelemektedir. Muhtemelen bu yapıdaki bir insanın, başkalarını  kandırmaya çalışan ve içi dışı farklı kişilikte olduğunu bildiği için böyle bir ifade  kullanılmıştır.

Bir sonraki 56ıncı ayette doğru yolu bulamamış bu yapıdaki insanlara sesleniyor. Sizlere yol  gösterici gelip düzelmeniz sağlandıktan sonra artık yeryüzünde bozgunculuk yapmayın deniliyor.

Demek ki, Müslüman  olduğunu söyledikten sonra halen bozgunculuk peşinde koşmak  yasak. Aksine varlığı hakkında bilgi sahibi olduğumuz Allah’tan korkmamız tavsiye  ediliyor. Yaptığımız  yanlıştan dönmemiz isteniyor. Her ne kadar hata yaptıksa da Allah’ın rahmetini umarak dua etmemiz öğütleniyor.

Ayetin sonunda “muhakkak Allah’ın rahmeti iyilik edenlere yakındır” denilmektedir. Demek ki duamızın kabulü için, iyilik edenlerden olmamız gerekiyor. Bu ibare, diğer ayetlerdeki tanımlarla birleşince, dualarımızın kabul olması için, Allah’ın  gösterdiği yoldan gitmemiz şart. O halde kabul olunan dua edebilmek için, Allah’a rücu etmek gerekiyor. Allah’a rücu etmenin samimi bir şekilde olması şart. Her yalvaran dua, rücu edildiğini göstermez. Bu durumu, aşağıdaki ayet bize net bir şekilde ifade ediyor.

Rum Suresi 33: “Bununla beraber insanlara bir keder dokunduğu zaman her şeyden geçerek Rablerine yalvarır, dua ederler; sonra tarafından bir rahmet tattırıverdiği zaman da bakarsın onlardan bir kısmı tutar, O Rablerine ortak koşarlar.”

Allah’a ortak koşmak konusunda bu sitede çeşitli yazılar yayınladık. Bu konuda İslam alimlerinin ortak görüşü; para, makam, mevki gibi hırsların sahiplerinin Müslüman da olsalar, Allah’a ortak koşmak ile aynı anlamda işler yaptıkları şeklindedir. Bu anlayıştaki insanların önce kendilerini düzeltmeleri gerekir ki, dualarının kabul olacağını umut edebilsinler.

Kendilerini düzeltmeyen, başkalarına gösteriş yaparak onları kandıran, kalpten gelen bir inanış sergilemeyen insanlar, bir ömür boyu aynı duayı etseler bile, dualarının kabul olunması ihtimali, sadece Allah’ın rahmetine bağlıdır.

Dua konusunu, farklı bir bakış açısıyla bir başka yazımızda yine ele alacağız.

Allah’ım, duaları kabul olunan kullarından olabilmemiz için, Senin yolunda yürüyecek irade gücü ver, mücadele azmi ver, sabır ve sebat ver.

Senin her şeye gücün yeter.

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | DUA ALLAH’A RÜCUDUR için yorumlar kapalı