HUZUR GETİRMEK İÇİN ÇİLE ÇEKMEK GEREKİR

TÜRKLER EGEMEN OLDUKLARI BÖLGELERDE, KENDİLERİ ÇİLE ÇEKEREK HUZURU SAĞLADILAR

 

(Not: Bu yazı Tarihin Aydınlattığı Gelecek kitabından alıntı olup, ilk ve son iki paragraf eklenmiştir.)

Önceki yazımızda Türklerin hoşgörüyü evrenselleştirdiklerinden bahsetmiştik. Eğer, bir insan veya bir devlet hoşgörü gösteriyorsa, zaten kendi menfaatlerinden taviz veriyor demektir. Türklerin uygulamalarına bakılınca, hoşgörü gösterirken sadece menfaatinden taviz vermekle kalınmadığı, ilaveten çile çektiği anlaşılır.

Osmanlı Devletinin gerileme dönemlerinde Türkler, Yeniçerilerin de ciddiyetsizleşmeleri sonucu genel olarak yenildiler. Kimi zaman da yendiler. Yendikleri savaşların sonunda ise, masa başında diğer devletlerin baskısıyla kaybettiler. Ama pes etmediler. Dünyada eşi benzeri olmayan bir inanca sahip olduklarını gösterdiler. Mücadeleyi sürdürdüler. Bütün bu olumsuz şartlarda bile, egemenlikleri altındaki başka milletlere kötü davranmadılar. Sadece devlete başkaldıran bazı gurupları ve insanları cezalandırdılar, ama kişisel olaylar hariç, devlete başkaldırmayan yabancı halklara kötü davranmadılar.

Osmanlı Devleti’nde, duraklama ve gerileme döneminde devleti savunmak, büyük ölçüde Türklere kaldı. Devlet içerisindeki Türk olmayan çeşitli toplulukların güçsüzlükleri, umursamazlıkları ve ihanetleri devam ediyordu. Önyargısız olarak ve belgelere dayanarak hüküm veren Batılı tarihçiler gibi J.P.Roux’ya göre (s.230) Türkler bu savunmayı, hayran kalınacak bir kahramanlıkla ve büyük bir özveriyle yaptılar. Roux’ya göre bu üstün mücadeleden kendileri bir yarar sağlamıyordu. İşte bu durum, özverilerinin değerini yüceltiyordu. Bütün sıkıntılara rağmen Osmanlılar, yatırımları hâlâ Balkanlara ve Arap ülkelerine yapıyorlardı. Anadolu tamamen az gelişmişliğe ve kaderine terk edilmişti.

İngilizler, neredeyse bir dünya imparatorluğu kurarak müstemlekelerini sömürmelerine rağmen, 19. yüzyılda o bölgelerde ciddi sayılabilecek çok az eser bıraktılar. Hâlbuki Türkler egemenlikleri altındakileri de korumak için sadece kendileri savaşa gidip perişan oluyorlar, ama sıkıntılarına rağmen, bu milletleri rahat ettirmek için hâlâ çalışıyorlardı. Avrupalılar ise, Türklerin davranışlarının tersini uyguluyorlardı. Kendi menfaatlerinin korunması için kendilerinden çok egemenlikleri altındaki insanları savaşa sürüyorlardı. Diğer taraftan da Avrupalılar, o milletleri ekonomik olarak sömürüyorlardı. (Hattâ bir Avrupa devleti olan Avusturya-Macaristan imparatorluğu bile aynı şekilde davranıyordu.)

Türklerin kendileri savaşa gidip, egemenlikleri altındakileri rahat ettirme çabalarını, bazı Avrupalılar başka türlü değerlendirebilirler. “Türklerin hatası” olarak nitelendirebilirler. Avrupalılar ile Türkler arasındaki bu anlayış farkı, Cemil Meriç’in yorumlarını haklı çıkarıyor. Cemil Meriç, Osmanlı’nın, bağlandığı dava için hayatını severek verdiğini söylerken, Avrupalının ancak yakın ve elle tutulur çıkarlar uğruna fedakârlık yapabileceğini belirtir. “Avrupa kapitalizminin manivelası kârdır, Osmanlı’da ise kâr diye bir kavram yoktur” der.

Türkler, Gök Tanrıya inanırken dahi, doğru ve yanlışı Tanrının bildiğini düşünürlerdi. İbrahim Kafesoğlu’nun G.Feher’den ve V.Beşevliev’den ayrı ayrı aktardığına göre (s.97), Direklerdeki 2. Bulgar Kitabesinde yazılı olan Bulgar Türklerinin hanı Kurum Hanın şu sözleri bu davranışlarına işaret etmektedir. ” Doğru insanı ve yalancıyı, Tanrı bilir. Bulgarlar (Türkler), Hıristiyanların (Bizanslıların) iyiliği için çok çalıştılar. Ancak onlar bunu çabuk unuttu. Fakat Tanrı biliyor.” Bu nedenle Türkler, yönetimleri altındakilere hep iyi davrandılar. Ama nankörlük edenleri, kendi güçleri yettiğinde, Tanrı adına cezalandırdılar. Kendi güçlerinin yetmediği durumlarda ise, olayı Tanrının adaletine bıraktılar.

Diğer taraftan önceki yazımızda ifade ettiğimiz gibi, Rus vakayinamelerinde anlatılanlara göre, 1024 yılında Rus ülkesi Suzdal’de, şiddetli bir kıtlık ve açlık olur. İdil Bulgar Türkleri aç kalan Ruslara çok miktarda hububat götürürler. Bu dönemde Bulgarlar, tarımla uğraşmaktadırlar ve daha zengin olduklarından, sık sık Rusların saldırılarına maruz kalmaktadırlar. Türkler yardımı böyle ters bir ortamda yaparlar.

Eski Türk devletlerindeki anlayış Türkiye Devleti’nde de devam etmiştir. Ermeni terör örgütü ASALA, 1970’li yıllarda Türk Büyükelçilik mensuplarını öldürmeye başladı. Türkiye dışında, genelde Avrupa ve Amerika’da meydana gelen bu olayları, ilgili ülkeler önleyemediler. Öldürme olayları on yıldan fazla sürdü. Bu dönemde, ne Türkiye Devleti, ne de herhangi bir Türk kuruluşu, Türkiye’deki Ermenilere karşı baskı yapmadılar. Ülkelerindeki çok zengin Ermeni iş adamlarına saldırmayı ve hattâ işlerini engellemeyi bile düşünmediler. Türkiye’deki Ermeniler, zengin ve rahat yaşamlarını sürdürdüler.

Aynı şekilde, çoğunluğu Kürt kökenli olan ve bazı Batılıların desteklediği PKK terör örgütü, Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı 1984-1999 arasında çok ciddi olarak silahlı mücadele verdi. Halen yer yer çatışmalar devam ediyor. Bebekler dâhil, on binlerce masum insan öldü. On binlercesi de sakat kaldı. İstikballeri kararanlar ise çok daha fazlaydı. Sonunda bütün Türkiye’nin geleceği bulutlandı. Türkiye’nin bu mücadele sırasında silaha harcadığı ve boşa giden para ise, korkunçtu. Boşa giden harcamanın, Türkiye’nin bir yılık bütçesine denk olduğu tahmin edilmektedir. Bu rakam ekonominin güçlenmesine harcanmalıydı.  Eğer ekonomiye harcansaydı bugün, teröre bulaşmış bazı Kürtler dâhil, Türkiye’deki kişi başına milli gelirin en az iki katına çıkması doğaldı.

İşte bütün bu olumsuz şartlar altında bile, ne Türk Devleti, ne de sivil kuruluşlar, kendilerine silah çekmeyen PKK dışındaki Kürtler üzerinde ciddi bir baskı yapmadılar. Aksine, Kürt iş adamları, Devletin en kârlı ihalelerini almayı sürdürdü. Kürt bürokratların hem sayıları arttı, hem de makamları yükseldi. Kürt kökenli siyasiler ise, daha da iyi duruma geldiler. Kürtlerin oturmadığı bölgelerden aday olarak, Türk seçmenlerin oyuyla, TBMM’ne girmeyi sürdürdüler. Bir kısım Kürt milletvekillerinin yeminlerine uymayarak, yanlış hareket etmeleri üzerine cezalandırılmaları (1991), bu gerçekleri örtemez.

Günümüzde Osmanlı Devleti’nin çekildiği yerlerde huzur yok gibi. Bilindiği gibi, Ortadoğu bölgesinde Hıristiyanlığın, Müslümanlığın ve Yahudiliğin her mezhebinden insan vardır. Hattâ başka inanışlar da vardır. Osmanlılar bu bölgede huzuru sağlamak için hep kendileri taviz verdiler. Tavizlerin yetmediği yerde çileye talip oldular. Batılıların bölge halklarını kışkırtmalarına rağmen, yine bölge halkının menfaatini korumaya çalıştılar. Allah’a ne hesap vereceklerini düşünerek hareket ettiler.

Günümüzde bölgeye demokrasi ve huzur getirmek istediğini söyleyenler çok oldu. Fakat hiçbiri, Osmanlı Türkleri gibi çileye talip olmadılar. Aksine kendi menfaatleri doğrultusunda hareket ettiler. Hâlbuki bir yerlerde huzuru sağlamak istiyorsanız, önce kendiniz çileye ve ıstıraba talip olacaksınız. Allah’a hesap vereceğinizi bilerek hareket edeceksiniz. Menfaatinizi düşünerek davrandığınız hiçbir yere huzur getiremezsiniz.

Genel, Sosyal kategorisine gönderildi | HUZUR GETİRMEK İÇİN ÇİLE ÇEKMEK GEREKİR için yorumlar kapalı

TÜRKLERDE HOŞGÖRÜNÜN EVRENSELLİĞİ

TÜRKLERDE HOŞGÖRÜNÜN EVRENSELLİĞİ

 

(Bu yazı, Tarihin Aydınlattığı Gelecek isimli kitabın www.ihkupcu.com sitesindeki bölümünden kısaltılarak aynen alıntıdır.)

Roux’ya göre (Türklerin Tarihi s.24-25) “Kimi zaman bazı halklar, Türkler tarafından ezilmiş olduklarını söylemişlerdir. Ama, Türkler, daha çok egemenlikleri altındaki halklara olağanüstü parlak dönemler yaşatmışlardır.”

Gerçekten de, tarih bunun örnekleriyle doludur. Tabgaçlar döneminde Çin, Göktürkler ve Timurlular döneminde Orta Asya, İdil Bulgarları ve Altınordu Devleti’nde Karadeniz’in kuzeyi, Büyük Selçuklular ve Safeviler döneminde İran, parlak bir hayat yaşamışlardır. Memluk Türk Devleti Mısır’ı, Delhi Türk Sultanlığı ve Babür İmparatorluğu Kuzey Hindistan’ı geliştirmiştir. Anadolu Selçukluları döneminde Anadolu halkı, refah içerisinde olmuştur. Osmanlılar ise başta Balkanlar olmak üzere Ortadoğu ve Kafkaslar gibi karmaşık bölgeleri güzel ve huzurlu yaşatmışlardır.

Osmanlılar, Araplar üzerinde ciddi bir egemenlik kurmamışlardır. Aksine Surre Alayları gibi vasıtalarla beslemeye çalışmışlardır. Zaten Osmanlılar, Arapları dinin sahibi olarak görüyorlar ve onlara “kavmi necip” yani üstün kavim diyorlardı. Bu nedenle diğerlerinden daha çok hoşgörü gösteriyorlardı.

Diğer taraftan Rus vakayinamelerinde anlatılanlara göre, 1024 yılında Rus ülkesi Suzdal’de, şiddetli bir kıtlık ve açlık olur. İdil Bulgar Türkleri aç kalan Ruslara çok miktarda hububat götürürler. Bu dönemde Bulgarlar, tarımla uğraşmaktadırlar ve daha zengin olduklarından, sık sık Rusların saldırılarına maruz kalmaktadırlar. Türkler yardımı böyle ters bir ortamda yaparlar.

Türklerin egemen oldukları bölgelerde yaşayan halkların, bugün geçmişlerinde yaptığımız diye övündükleri eserlerin arasında, Türklerin yaptıkları önemli bir yer tutar.

Yine Roux’nun diğer bir gözlemi şöyledir (s.27): “Halkın, hükümdarın dinini benimsemesini isteyen Avrupa’nın tersine, Türkler ‘evrensellik’i kabul ettirmeye çalıştılar. Barış içinde bir arada yaşamanın kesinlikle mümkün olduğunu söylediler. Bu onların (Türklerin) uygarlığa en büyük katkılarından biri olmuştur.”

Prof. Ahmed Djevad’ın (s.61), De Amicis’in “Constantinopole” adlı eserinden aktardığı ve diğer birçok Batılı yazarın da anlattığı şekilde Türkler, hoşgörülü ve evrensel davranıyorlardı. “Eğer Türkler egemenlikleri altına aldıkları milletlere, Hıristiyanların yaptığı gibi zorla İslamiyet’i kabul ettirmiş olsalardı ki, buna kimsenin itirazı olamazdı. Bugün ne Ermeni meselesi, ne Girit meselesi ve muhtemelen ne de Şark (doğu) meselesi olurdu. Oysa Türkler bunu yapmadılar.”

Aynı yazar devamla şöyle diyor. “Hıristiyanlar tarafından her yerden kovulan Yahudilerin melce bulabildiği tek ülke de barbar(!) Türkiye olmuştur. İnançları yüzünden yurtlarından kovulanların hep Osmanlı İmparatorluğu’nda melce bulabildiklerini görüyoruz.”  Bu konuda uzunca örnekler veren yazar görüşlerini şöyle sürdürür: “Böylece, Hıristiyan Avrupa’nın bizzat Hıristiyan kanı döktüğü ve inançları değişik olanlara vahşice zulümler yapmaktan zevk duyduğu bir devirde, Osmanlı İmparatorluğu’nun, engizisyonun bulunmadığı, yakmaların ve sihirbazlık ithamlarının var olmadığı tek ülke olduğu kesindir.”

Bu konuları Cemil Meriç şöyle yorumlamaktadır: “Osmanlı, İlay-i Kelimetullah için hayatını seve seve verir. Yani bağlandığı dava uğruna hayatını istihkar eder. Bu nedenle Osmanlı istismar için ülke fethetmez, imar için fetheder. Bu duygulara sahip Osmanlı, ülkesinin kapılarını bütün insanlara açmıştır. Osmanlı’da adalet bütün kurumların bel kemiğidir.”

Cemil Meriç, Osmanlı’nın, bağlandığı dava için hayatını severek verdiğini söylerken, Avrupalının ancak yakın ve elle tutulur çıkarlar uğruna fedakârlık yapabileceğini belirtir. “Avrupa kapitalizminin manivelası kârdır, Osmanlı’da ise kâr diye bir kavram yoktur” der. İşte dünyanın huzurunu bozan da, bu kâr hırsıdır.

Prof. Dr. A. Djevad’ın Rumen Popescu Ciocanel’in “Revue du Monde Musulman” dergisinin Aralık 1906 sayısından aktardıkları (s.79): “Fatih bir millet olan Türkler idareleri altındaki çeşitli milletleri Türkleştirmeye çalışmamış, onların din ve geleneklerine saygı göstermiştir. Romanya için, Rus veya Avusturya idaresi yerine Türk idaresi altında yaşamak bir şans olmuştur. Zira aksi takdirde bugün Rumen milleti diye bir millet olmayacaktı.”

Bu gerçekler, Osmanlı egemenliğinde yaşayan diğer bazı milletler için daha da geçerlidir. Anadolu’da yaşayan Ermeni, Rum ve Kürtler için, Türk idaresinde yaşamak bir şans olmuştur.

Tarih ders alınmadığı için tekerrür eder. Türklerin hoşgörüyü evrenselleştirerek dünya uygarlığına yaptıkları katkılara, bugünlerde bütün dünyanın ihtiyacı geçmişten daha fazladır.

Hoşgörünün evrenselleşebilmesi için önümüze çıkacak engellerin muhtevalarını net anladıktan sonra, taviz verilmeden ve hep birlikte engeller aşılmalıdır.

Sosyal kategorisine gönderildi | TÜRKLERDE HOŞGÖRÜNÜN EVRENSELLİĞİ için yorumlar kapalı

KÜLTÜRÜN AKTARILMASINDA GÖNÜL BAĞI

KÜLTÜRÜN AKTARIMI, NESİLLER ARASINDAKİ GÖNÜL BAĞIYLA BAŞARILIR

 

Bu sitede yayınladığımız “Kültürün Aktarma Organları” başlıklı yazımızda, sosyologların tanımlarından hareket etmiştik. Sosyologlara göre kültürün üç tane aktarma organı vardır: yazı, dil ve din.

Sosyologların bu iddialarının gerekli ama yetersiz olduğunu, yazımızda Türk tarihinden örnek vererek anlatmaya çalıştık. Bilindiği gibi, Türklerde kültürün aktarma organı olarak belirtilen bu üç unsurun üçü de, tarih içerisinde değişmiştir. Yazı, Hun Türk Devletlerinde Runik alfabesi idi. Göktürkler ve Uygur Türkleri kendi adlarıyla anılan alfabeleri kullandılar. Müslümanlığın kabulü ile birlikte alfabede Arap yazısına geçtiler. Günümüzde ise Türk halkları farklı alfabeler kullanmaktadır.

Dilleri açısından bakılınca, bugün bile farklı Türk halklarından insanlar bir araya gelseler konuşarak anlaşamayabilirler. Ama kültür anlayışları arasındaki benzerlik dillerindeki benzerlikten fazladır.

Din açısından bakılınca, günümüzde Türklerin kahır ekseriyeti Müslümandır. Ancak tarih içerisinde aynı şehirde, eski Türk dinine inananlarla birlikte Budizm, Manicilik, Müslümanlık ve hattâ Hıristiyanlık inancındaki Türk insanlar, birlikte yaşamışlardı. Bugün Müslümanlık hâkim. Ama Müslümanlığın çok çeşitli yorumlarını savunanlar birarada yaşıyorlar. Kültürleri benzer olmasına karşın, aralarındaki çatışmanın da sebeplerinden birisi bu yorum farklarıdır.

Demek ki, kültürlerin nesillere aktarımında bazı farklı etkenler daha var.

Yine bu sitede yayınladığımız “Aile Birliğini Desteklemenin Düşük Maliyeti” başlıklı yazımızda, aile kurumunun önemi üzerinde durmuştuk. Yazımızda kısaca şu bilgileri paylaşmıştık: “Dünyada 1960’lı yıllarda başlayan serbest aşk anlayışı, günümüzde sadece ABD’ye yılda 100 milyar doların üzerinde bir maliyet yüklemiştir.  Bu maliyet hesabına etki eden kalemler arasında boşanmalar, cinsel temas yoluyla bulaşan hastalıklar ve diğer etkenler bulunmaktadır. Zengin ülkelerin çoğunda evlilik dışı doğumlardaki artış her yıl hızlanarak %40’ları buldu. İngiltere çevre birimi, 10 yıl içerisinde, %80’inde bekâr insanların yaşadığı 4,4 milyon eve ihtiyaç olacağını hesaplamış. Gelişmiş ülkelerin çoğunda aynı hesaplar yapılıyor.”

Yazımızda şöyle bir sonuca varmıştık: “Dünyada hiçbir Devlet, felsefeleri ne olursa olsun, geleneksel ailelerin azaldığı toplumların maliyetine katlanamaz. Bunun göstergelerinden biri, Avrupa ülkelerindeki 60’lı yıllardan beri gelen sol partilerin bile, “önce aile” söylemesine dönmüş olmasıdır. Çünkü öteki seçenek, altından kalkılamayacak kadar pahalıya mal olmaktadır.”

Bahsettiğimiz iki yazımızda, kültürün aktarılmasında başka bazı etkenlerden bahsetmiş ve aile kurumunu korumanın geleceğimiz açısından önemini vurgulamıştık. Bu makalemizde ise, önceki her iki yazımızın konusuna da, başlıktaki açıdan bakmaya çalışacağız.

Yazımızın başlığı “Kültürlerin nesilden nesile aktarımı, kuşaklar arasındaki gönül bağıyla başarılır”. Bu gönül bağı kurulmadan, değer yargıları ve kültür aktarılamaz. Nitekim hangi halkı ele alsak, sosyologların belirttikleri kültürün aktarma organları olan yazı, dil ve din, günümüzde değişmeden duruyor. İlaveten de yazıyı öğrenenlerin sayısı her gün artıyor. Kalkınmış ülkelerde okur-yazar olmayan yok gibi. Dini bilgileri edinebileceği kaynaklara ulaşmak da, artık çok kolaylaştı. Ama maalesef kültür yeterince aktarılamıyor. Çünkü nesiller arasındaki gönül bağı zayıfladı.

Aileler, artık çekirdek aile dediğimiz hale küçüldü. Anne, baba ve çocuklardan oluşuyor. Çocuk sayısı giderek azaldı. Gelecek nesiller içerisinde; kardeş, amca, teyze, hala, dayı sahibi olanlar şanslı sayılacaklar. Benzer şekilde torun sahibi olmak ayrıcalık gibi olacak. Evlilik dışı doğan çocukların sayısı artıyor. Bu çocuklar ebeveynlerin sorunları arasında sıkışıp kalıyorlar ve sevgisiz veya tek kişinin sevgisiyle büyüyenlerin sayısı artıyor.

Kültür yaşayan bir olgudur. Dolayısıyla nesillere aktarılması da yaşanarak sağlanır. Çocuklar doğduklarında beyinleri boştur. Zaman içerisinde çevrelerinden aldıklarıyla dolar. İlk çevre, en yakın halkadır. Bunlar; anne-baba, kardeşler, hala-teyze-amca-dayı, nene, dede, yakın görüşülen diğer ailelerdir.

Çocuk önce yakınındakilerin yaptıklarını takip eder. Büyüdükçe onların anlattıklarını dinler. Sorgulama yaşına geldikçe, dinlediklerini anlatanların söylediklerini kendilerinin uygulayıp uygulamadıklarını irdeler. Sevmediği bir insanın anlattıklarını dinlememeye başlar.

Bir çocuk, evlilik dışı bir ortamda doğduysa, ebeveynlerine bile sevgi beslemesi ihtimali düşüktür. Ebeveynlerinin ebeveynlerini veya yakın akrabalarını tanımıyorsa, sevgi göreceği ortamı bulması ihtimali azalır. Dolayısıyla yakın çevresi ile gönül bağı kuramamış olan bu çocuklara, kültürün aktarılması zordur. Bilhassa küreselleşen dünyada ve internet ortamının kargaşasında daha zordur.

Çocuklarımızı küreselleşen dünyanın ve internet ortamının kargaşasından korumanın önemli bir yolu, onlarla gönül bağını oluşturmaktır. Çocuğun çevresinde gönül bağı oluşturabileceği insan sayısı ne kadar artarsa, kültürün aktarılması da o kadar artar. Sevgi ve saygı duyacağı insanların sayısı ne kadar azalırsa, kültürün devamlılığı da o kadar geriler.

O halde sistemlerimizi kurarken, hukukumuzu oluştururken, sadece aile kurumunu değil, sülâle kurumunu da sevgi ortamına yöneltecek şekilde olması için gayret sarfetmeliyiz. Bunu gerçekleştiremezsek, aile kurumu da sülâle kurumu da, kültürün aktarılmasının önünde bir engel haline dönüşür.

Birbirine sevgi ve saygı duymayan nesiller, dünyamızın ve insanlığın geleceği için çok önemli bir tehlike oluştururlar.

Sosyal kategorisine gönderildi | KÜLTÜRÜN AKTARILMASINDA GÖNÜL BAĞI için yorumlar kapalı

BİLİM VE DİN KARŞILAŞTIRMASI

BİLİM VE DİN KARŞILAŞTIRMASI

 

Bilim “nasıl” sorusuna cevap arar, din “niçin” sorusuna cevap verir. (Bilim, kâinattaki işleyişin nasıl olduğunu araştırır. Din ise insanların-hayvanların-bitkilerin, güneşin vb niçin var olduğunu anlatır.)

Bilim, bir şeyin doğru olduğunu kanıtlamaz (bu fikir Karl Popper’e aittir), din de bir şeyin doğru olduğunu kanıtlamaz. (Bilimin deneylerle bulduğu bilgilerin doğru olup olmadığı, bir başka deneyin sonuçlarının farklı olmasına kadar geçerlidir. Din, insanların huzuru için onlara yol gösterir. Ama seçimi insanlara bırakır. Seçtiğin yola göre karşılık alırsın. Ama bu karşılıkların yani cennet-cehennem gibi, Nuh Tufanı gibi konuların doğruluğunu din kanıtlamaz.)

Bilim, gerçek olduğunu savunduğu düşünce sistemini yanlışlayabildiği ölçüde ilerler, din ise, Yüce Yaradan’ın adaletine ve ödül-ceza sistemine güven arttıkça ilerler.

Bilim ile sözde bilim olarak nitelenen (teoloji dâhil) sosyal disiplinler arasındaki fark, yanlışlanabilirliktir. (Karl Popper)

Bir hipotezin bilimsel olup olmadığı, yanlışlığının kanıtlanabilmesiyle anlaşılır. Sosyal disiplinlerin ve psikanalizin hipotezlerinin yanlışlığı kanıtlanamaz. (Karl Popper)

Bilim insanları, dönemlerinin bilim insanlarının paylaştığı bir çerçeve içerisinde çalışırlar. Bu çerçeveyi aşan fikirleri önce reddederler. Dolayısıyla yeni bulguları kabul etmeleri uzun süre alır. (Bu fikir Thomas Kuhn’a aittir.) Din insanları da, benzer şekilde zamanlarının din insanlarının paylaştığı bir çerçevede kalırlar. Bunun dışına çıkan yorumları reddetmekle kalmaz, yorum sahiplerini dinden çıkmakla suçlarlar.

Bilim insanları, üniversite tahsili yapmamış insanların çalışmalarını, daha baştan ve incelemeden reddederler. Din insanları da, meslekten olmayan insanların yorumlarını, aynı mantıkla reddederler.

Bilim, gerçek deneyleri kullanır. Felsefe, iddiasını makul kılabilmek için, en uç sayılabilecek düşünce deneylerini kullanır. Din ise, kâinattaki mükemmel işleyişi ve bu husustaki bilimsel bulguları kullanır.

Bilimsel bulgular yanlış insanların elinde olursa, insanlığın aleyhine işler. Hattâ dünyayı yokoluşa götürür. (Bu konuda “Bilim Ahlakı ve Ticaret Ahlakı” başlıklı yazımızdaki Albert Einstein ve Blaise Pascal’ın sözlerine bakabiliriz.) Dini söylemler de yanlış insanların elinde olursa, aynı şekilde insanlığın ve insanların aleyhine işler. Kişileri yokoluşa götürür.

Bilim olmadan da hayat anlamlı olabilir. (Günümüzdeki Avusturalya yerlileri Aborjinler veya Büyük Okyanus’taki bazı adalarda yaşayanlar da olduğu gibi) Ama Tanrı olmadan, iyi-kötü, haklı-haksız, suç-ceza gibi hususlar anlamsızlaşır. Dolayısıyla hayat anlamsızlaşır. (Bu sitede yayınladığımız “Tito’dan Tarihi İtiraflar” başlıklı yazımızda Mareşal Tito’nun söyledikleri güzel bir örnektir: ”Ben öldükten sonra toprak olacaksam, diriliş, ceza veya mükâfat yoksa benim yaptığım mücadelenin değeri nedir söyleyin bana? Ha, yoldaşlarımın kalbine gömülecekmişim veya alkışlanacakmışım neye yarar?”, “Mazlumca gidenlerle, zalimce gidenlerin hesaplaşma yeri olmalıdır. Hakkını alamadan, cezasını görmeden gidiyorlar. Böyle keşmekeş olamaz. Düşünün, şu kâinatın bir Yaratıcısı, şu muhteşem sistemin bir kanun koruyucusu olmalıdır…”)

Bilim, insanın iç dünyasındaki anlayışı tam zıddı bir anlayışla değiştiremez. Ama din, insanın iç dünyasını ve dolayısıyla kişinin anlayışını değiştirebilir. (Kaptan Cousteau’daki değişim, bilimsel bulgusunun Kur’an’da yazılmış olduğunu görmesidir. Yani onun iç dünyasını yaptığı keşif değil, din değiştirmiştir. Ama Hz. Ömer’i, Hz. Ebu Zer’i doğrudan din değiştirmiştir.)

Bilim yapabilmek ve bazı somut sonuçlara ulaşabilmek için, bıkmadan deney yapma heyecanına, sorgulama yeteneğine sahip olmak yeterlidir. Fakat “Tanrı’nın varlığı” hakkındaki tartışmaları deneysel bulgularla sonuçlandıracak hiçbir insan yoktur. (Charles Darwin’in deyimiyle “bu konunun bütünü, insan zihni için fazla derin, dolayısıyla böyle bir tartışma, bir köpeğin, Newton’un zihni hakkında yorum yapmasına benzer”. Veya Peyami Sefa’nın anlatımıyla; “daktilo başına oturmuş bir maymunun tuşlara rastgele dokunması sonucu, William Shakespeare’in Hamlet adlı eserinin yazılmış olmasına benzer”).

Sonuç olarak, bilim ve din insanlığa hizmet ettikçe anlamlanır. Bu sebeple birbirleriyle çelişmezler. Eğer bilim ve din söylemleri arasında çelişki varsa, mutlaka bir yerlerde bağnazlık veya yanlış algılama vardır.

Genel kategorisine gönderildi | BİLİM VE DİN KARŞILAŞTIRMASI için yorumlar kapalı

ALLAH, DİLEYENİ SAPTIRIR

ALLAH DİLEDİĞİNİ DEĞİL, DİLEYENİ SAPTIRIR VEYA HİDAYETE ERDİRİR

 

Kur’an yorumlarında hata yapılan önemli bir husus, “men yeşa u” kelimesinin tercümesinden doğmaktadır. Yeşa kelimesinin anlamı, tercih etmek demektir. Dolayısıyla Kur’an yorumlarında istemek, dilemek anlamında ifade edilmektedir. Bu ifade tarzında bir sorun yoktur.

Ancak “yeşau” kelimesinin geçtiği her ayeti, Allah’ın dilemesi olarak tercüme edilince büyük bir yanlışın içerisine düşülmüş oluyor. Bazı ayetlerle ilgili olarak meallerden örnek vererek konuyu irdelemeye çalışalım. Çeşitli din insanlarının meallerindeki çevirilerin ortak mantığı aşağıdaki gibidir.

74 Müddesir 31: “…Allah dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirir…”  ( yudıllullâhu (yudıllu’nun anlamı dalalet, saptırmaktır) men yeşâu ve yehdî men yeşâu)

2 Bakara 261: “…Allah dilediğine (zenginliği) daha da artırır…” (vallâhu yudâifu (anlamı artırarak vermek) li men yeşâu)

24 Nur 35: “Allah dilediği kimseyi nuruyla hidayete erdirir…” (yehdîllâhu li nûrihî men yeşâu)

76 İnsan Suresi 31: “…Allah dilediğini rahmetine sokar…”  (yudhilu (dâhil etmek) men yeşâu fî rahmetihi)

Yukarıdaki ayetlerin ifadelerine bakıldığında, Allah’ın rastgele bir seçimle insanların bazısına güzellikler verdiği, bazılarını ise saptırdığı anlamı çıkar. Aslında Kur’an’ın bütününü inceleme fırsatını bulan kişiler, yukarıdaki ayetleri böyle anlamazlar. Diğer ayetlerin birçoğuna baktıklarında, Allah’ın rastgele karar vermediğini, insanlara doğru yolları gösterdikten sonra onların davranışlarına bakarak karşılık verdiğini, kimseye zerre miktarında bile haksızlık yapmadığını anlarlar.

Fakat Kur’an’ın bütününü okuyamamış veya okuduğunu kavrayamamış, ya da Müslümanlık harici bir inanışa sahip insanlar, sadece bu ayetlerin tercümelerine baktığında, Allah’a karşı ciddi bir güvensizlik hissederler. Bu sebeple, gerçeğe ulaşmak için konuyu daha derinlemesine irdelemek gerekmektedir.

Yukarıda verdiğimiz ayetlerin meallerini aktarırken, devamında parantez içerisinde Arapçalarını da yazdık. Böylece her insanın rahatça karşılaştırma yapabileceği bir ortam oluşturmaya çalıştık. İster Kur’an’ın bütününü defalarca okumuş olalım, ister hiç okumamış olalım, farketmez. Aynı şekilde, ister Arapça bilelim, ister bilmeyelim, karşılaştırmaları yapabilir ve gerçek ifadeleri anlayabiliriz.

Örneklerini verdiğimiz bütün ayetlerde, “dilediğini” ifadesinin Arapça karşılığı “men yeşau” olarak geçmektedir.

Şimdi, yine Kur’an’da geçen ve Allah’ın dilemesinden bahseden başka ayetleri, yine aynı kişilerin tercümelerine bakarak inceleyelim.

Tekvir Suresi.29: “Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemeyince, siz dileyemezsiniz.” (Ve mâ teşâûne illâ en yeşa’allâhu rabbul âlemin)

İnsan Suresi 30: “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Kuşkusuz Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” “Ve mâ teşaûne (ve dileyemezsiniz) illâ en yeşaallâh(yeşa’ullâhu)”

Lütfen ayetlerin Arapçalarına dikkat edelim. Allah’ın dilemesinden (tercihinden) bahseden ayetlerin hepsi “yeşaallahu” derken, insanların dilemesi (tercihi) bahsinde “men yeşau” denilmektedir.

Demek ki, Allah’ın dilemesi yani tercihi ile insanların dilemesi hususunu, Kur’an net bir şekilde ayırmış. Fakat Kur’an’ı diğer dillere çevirenlerin büyük çoğunluğu bu ayrımı yapmamışlar.

Yukarıdaki ayetlerde bahsedilen, neden biz dileyemeyiz hususundaki fikirlerimizi “Allah Dilemedikçe Biz Dileyemeyiz” başlıklı yazımızda ifade ettiğimizden burada işlemeyeceğiz.

Yazımızın başlangıcında verdiğimiz ayetleri, Kur’an’daki anlatım şekliyle tercüme edersek, aşağıdaki manalara ulaşırız: (Ayetlerdeki “dileyeni” kelimesi yerine, “tercih edeni” sözcüğünü koyarak okuyabilirsiniz.)

74 Müddesir 31: “…Allah dileyeni saptırır, dileyeni hidayete erdirir…”

2 Bakara 261: “…Allah dileyene (zenginliği) daha da artırır…”

24 Nur 35: “Allah dileyen kimseyi nuruyla hidayete erdirir…”

76 İnsan Suresi 31: “…Allah dileyeni rahmetine sokar…”

Ayetleri bu şekilde gerçek manalarıyla tercüme edince, Kur’an’ın anlatım ruhuna uygun hale gelmiş oluyor. Yüce Yaradan’ın “adl” yani adil vasfı ortaya net çıkıyor.

Ayetlerin anlamlarının bu şekilde olduğunu kesinleştiren bazı başka ayetlerden örnekler verelim:

18 Kehf Suresi 29: De ki: “Hak, Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin…” (fe men şâe felyu’min (artık inansın) ve men şâe) ayette dileyen yerine ‘men şae’ ifadesi geçmektedir)

Ayetin anlamı gayet net anlaşılıyor. İsteyen kişi, Allah’ın vahiy yoluyla aktarttıklarını kabul eder, isteyen insan inkâr eder. Seçiminde serbesttir. Seçimi, onun adına yapan Yüce Yaradan değildir. Sapkınlık veya iman arasındaki seçimi yapan, kişinin kendisidir.

Yukarıdaki ayetlerin gerçek anlamları hakkındaki düşüncemizi destekleyen bir başka ayete bakalım.

41 Fussilet Suresi 17: “Semud kavmine gelince, biz onlara doğru yolu göstermiştik. Ama onlar körlüğü hidayete tercih etmişler ve yaptıklarına karşılık, alçaltıcı azap yıldırımı onları çarpmıştı.”

Yüce Yaradan, Semud kavmine peygamberi aracılığıyla doğru yolu gösteriyor. Onları tercihlerinde yani dilemelerinde serbest bırakıyor. Semud kavmi ise, körlüğü yani sapıklığı, hidayete tercih ediyor. Allah da, onların yaptıklarının karşılığı olarak kendilerine ne tebliğ ettirdiyse, onu uyguluyor.

Demek ki Allah, hidayeti veya sapkınlığın cezasını, Kendisi dilediği için değil, bizim tercihimize karşılık olarak bize veriyor.

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | ALLAH, DİLEYENİ SAPTIRIR için yorumlar kapalı

YAPTIĞIMIZ HER ŞEY KENDİMİZE GERİ DÖNER

YAPTIĞIMIZ HER ŞEY KENDİMİZE GERİ DÖNER

Bize göre halen ilkel bir hayat süren, Avusturalya yerlileri Aborjinlerin güzel sözlerinden, başlıktaki konumuzla ilgili olanlarından, Marlo Morgan’ın “Bir Çift Yürek” kitabından aktardıkları şöyle:

“Sen, birinin canını (haksız yere) acıtırsan, aslında kendi canını acıtırsın.”

“Sen, birine yardım edersen, aslında kendine yardım edersin.”

İlk cümledeki ‘haksız yere’ ibaresini ben ekledim. Morgan’a göre Aborjinler, hemen hiç yalan söylemeyen, hiç kimseyi öldürmeyen, başkasına haksızlık yapmayı düşünmeyen, başkasını incitmemeye çalışan bir yapıdadırlar. Bu anlayıştaki insanların ifadelerinde ‘haksız yere’ deyiminin geçmemesi, kendilerine göre geçerlidir.

Fakat medenileşmiş! dünya için geçerli değildir. Çünkü medenileşmiş ülkelerin insanlarında; haksızlık yapmak, başkasının canını incitmek, hattâ haksız yere öldürmek, yalan söylemek gibi hasletler, maalesef, yoğunluktadır. Bu sebeple, cümleyi, bizim gibi güya medenileşmiş insanların konumlarına uyarlamaya çalıştım.

Aborjinlerin bu güzel sözlerinin benzerini, Kur’an’da bulmaktayız.

45 Casiye Suresi 15: “Her kim iyi bir iş yaparsa, onun faydası kendisinedir. Kim de kötülük yaparsa, zararı yine kendinedir. Sonra hep Rabbinize döndürüleceksiniz.”

Yüce Yaradan’ın kelâmı olan ayetler, yaptıklarımızın sonuçları hakkında bizi net bir şekilde uyarıyor. Eğer iyi bir şey yaparsak, faydası kendimize, kötülük yaparsak, zararı yine kendimizedir.

Ancak bir önceki ayete bakıldığında, bahsedilen fayda ve zararın, ahiret hayatında elde edileceği anlaşılmaktadır.

14: “(Ey Muhammed) İnananlara söyle, Allah’ın (ceza) günlerinin geleceğini ummayanları (şimdilik) bağışlasınlar ki, Allah her topluma (kendi) kazandığının karşılığını versin.”

Aslında Aborjinlerin sözleri, Allah’ın verdiği akıl, vicdan ve iradesini kullanan her insan için, dünya hayatında da geçerlidir. Yapacağı bir hareket için, aklıyla muhakeme eden, vicdanına danışan ve sonucu kendi aleyhine bile olsa aldığı kararı uygulama iradesi gösteren her insan, davranışının karşılığını bu dünyada da alır.

Birinin canını haksız yere acıttığımız zaman, vicdanen rahatsızlık duyarız. Atalarımızın deyimiyle, “içimiz içimizi yer”. İçimizde fırtınalar kopar. Dolayısıyla kendi canımızı acıtmış oluruz.

Birine yardım edersek, vicdanen çok huzurlu oluruz. Yaptığımız iyiliği, insani görevimiz olarak da yapsak veya bencilce bir anlayışla bize minnet duysunlar diye de yapsak, sonunda mutluluk duyarız.

Kalıcı olan mutluluk, insani görev anlayışıyla yaptığımız davranışın sonucunda tattığımızdır. Fakat nefsimizi tatmin için de yapmış olsak, karşımızdakilerin minnet duygularını ifade etmeleri dolayısıyla, o an için yani geçici de olsa mutluluk duymuş oluruz.

Demek ki, yaptığımız her iyi ve kötü davranış, sonunda geri bize dönmektedir. Hem bu dünyada geri dönmektedir, hem de vaadinden caymayan Yüce Yaradan’ın bizi tekrar dirilteceği ahiret hayatında geri dönmektedir.

Gerek Aborjinlerin sözlerinden gerekse Kur’an anlatımlarından şöyle bir sonuç çıkarmak mümkündür; Yapılan her davranış ve varolan her şey, birbirine bağımlıdır, bu bağımlılık aslında, güzel ve hassas bir dengeye sahiptir.

Bizler bu dengeyi iyi kavrayarak, davranışlarımızı ve kararlarımızı, birbirine bağımlı olan bu hassas denge üzerine kurarsak, hem kendimizi hem de insanlığın geleceğini toparlayabiliriz.

Genel, YAŞAM kategorisine gönderildi | YAPTIĞIMIZ HER ŞEY KENDİMİZE GERİ DÖNER için yorumlar kapalı

İNSAN HAYATININ SÜRESİ ÜZERİNE

İNSAN HAYATININ SÜRESİ YETERLİ MİDİR

 

İnsan hayatı kimine göre çok kısadır. Kimine göre yeterince uzundur. Dolayısıyla zamanın kısalığı ve uzunluğu izafidir. Eğer, çocuklarımıza zamanı iyi kullanmayı öğretebilirsek, hayatın süresi yeterlidir. Ama boş işlerle zaman harcarsak, süre yetmez. Boş işlerle zamanını harcayan birisi için, binlerce yıl yaşamak bile, yine de o insana kısa gelir.

Kimi insanlar, paranın peşinde koşmak için öyle bir enerji harcarlar ki, başka bir şey yapmaya zamanları kalmaz. Kimi insanlar da hayatlarını yiyip-içmekle ve cinsel arzularını tatmin etmekle geçirirler.

 Çok yaşamak isteyenlerin amaçları hakkında bize Kur’an bilgi veriyor.

2 Bakara 96: “Elbette onları insanların hayata en hırslı, en düşkün olanları olarak bulacak, hatta müşriklerden bile daha düşkün bulacaksın. Onların her biri bin sene ömür sürmeyi arzular, oysa uzun yaşamak kendisini azaptan kurtarıp uzaklaştıracak değildir. Allah, onların neler yaptığını görüp duruyor. “

Kur’an’ın yukarıdaki ayeti, uzun yaşamak isteyenlerin dünya malına düşkün ve hırslı insanlar olduğunu belirtmektedir. Kur’an, bu yapıdaki insanları eleştirir. Enerjisini sadece para hırsı için harcayanların ahirette cezalandırılacağını ifade eder.

İnsanlar sadece para peşinde koşarak hayatlarını boşa harcamış olmazlar. Zevk ve sefa peşinde koşmadan da zamanlarını boşa harcayabilirler. Romalı düşünür Senaca’ya (M.Ö.4-M.S.65) göre, fırtınaya tutulmuş ve oradan oraya sürüklenen bir gemide bulunmakla gemi seyahati yapmış olmazsınız, sadece kendi kontrolünüz dışında oradan oraya savrulmuş olursunuz.

Günümüz insanı, çalışmaktan ve uyumaktan arta kalan zamanının önemli bir bölümünü, TV programları izleyerek geçiriyor. İşte bu ortam ve sonucu Seneca’nın tanımına uymaktadır. Hayatın akışı kontrolsüz bir şekilde gelişmektedir. Değerli ve anlamlı deneyimler için zaman ayıramamış olmak, insanın olayların akışına kapılmasına sebep olur. Bu şekilde geçen bir ömür de, hakiki hayattan çok uzaktır.

Bilinmelidir ki, zamanımızı iyi değerlendirmez ve hayatı kötü harcarsak, yaşlandığımızda hatıralarımızdan hoşlanmayız. Anılarımız bizi korkutur. Yaşlandığımızda, geriye dönüp hayatımıza baktığımızda “ben niye yaşadım” diye kendi kendimize sormamamız için, gençken doğru yönlenmeliyiz.

Nasıl bir ömür geçirirsek, yaşlılığımızda daha mutlu oluruz? Bu konuda “Tarihin Aydınlattığı” Gelecek” isimli kitabımda, Kültür bahsinde, “Genel Anlamda Yapılabilecekler” bölümünde, fikirlerimi aynen şöyle ifade ettim:

“Selçuklulardan itibaren Türk tarihi incelenirken halkın durumu araştırıldığında,  genelde aşağıdaki tablolar görünür. Halk her çağrılışında savaşa gitmiş, dönüşünde ise işinde, tarlasında çalışmıştır. Ama aynı zamanda dergâhlara üye olarak, vakıflar kurarak içinde yaşadığı toplumun sorunlarıyla ilgilenmiştir. İyi niyetlerle yapılan bu faaliyetlerin sonunda bu kuruluşlar, halkı yetiştiren ve güzelliklere yönlendiren kurumlar haline geldiler. Nitekim Osmanlı’nın yıkılışını geciktiren sebeplerden birisi olarak, halkın bu davranışları gösterilebilir. Eğer halk dengeli davranmayarak, hep savaşa veya sadece dergâha gitseydi, ya da sadece işi ile ilgilense idi, tarih Türkler hakkında herhalde bugünkünden çok farklı şeyleri yazardı.

İşte insanları yetiştirirken atalarının başardıkları bu dengeyi kurmalarını öğütlemek gerekmektedir. İnsanlar, aşağıdaki dört konu arasında denge kurabilmelidir:

  1. İnsan, geçimini (rızkını) sağlamak için zaman ayırmalıdır.
  2. Ailesinin sorunlarıyla ilgilenmek için zaman ayırmalıdır.
  3. İçinde yaşadığı toplum için zaman ayırmalıdır.
  4. Allah’a (ya da başka bir güce inananlar ruh sağlıkları için) ibadete zaman ayırmalıdır.

Yukarıda sıralanan dört konudan yalnız birine, ihtiyaç halinde, kısa süreli olarak ağırlık verilebilir. Ancak sürekli olarak sadece birine yönelenler dengelerini kaybederler. Yanlış yollara sapabilirler. Sonunda insan, belki de kendisine bile yararlı olamaz. İç dünyasında barışık olmaz, fırtınalar kopar. Türkler maddi ve manevi sağlamlık özelliklerini, dengeli davranışları sonucunda elde etmişlerdir.

Yukarıda ana başlıklar halinde anlattığım bu denge kurma anlayışı, insanın günlük hayatında da mutlaka uygulanmalıdır. Yediğimiz yemeklerin miktarında ve çeşitliliğinde denge kurmalıdır. Çalışma düzeni, hem tembellik edilmeyecek hem de vücudunu yıpratmayacak şekilde dengeli ayarlanmalıdır. Okuma, TV seyretme, eğlenme ve diğer sevdiği şeyleri gerçekleştirme sırasında dengeli olmalıdır. Para kazanırken, gerekli olanın dışında, aşırı hırsa kapılmamalıdır. Ama paranın hiç önemi yok diyerek ihtiyaçlarını karşılayamayacak duruma da düşmemelidir. Yani para kazanırken dengeli olmalıdır. Kazandıklarını harcarken, cimrilikle savurganlık arasında denge kurmalıdır. Çalışma, dinlenme ve uyuma süreleri arasında dengeli olmalıdır. Küçüklerine ya da büyüklerine karşı davranışlarında, sözlerinde dengeli olmaya özen göstermelidir.”

Kitaptan aynı ifadelerle aktardığım bu dengeli davranışları uygulayanların sayısını artırdığımız oranda, “Küresel Uygarlık” anlayışına daha çabuk ulaşırız. Hem kendimiz hem de bütün insanlık için, güzel bir gelecek umudumuzu artırırız. Böylece hayatımızın süresinin de yeterli, hatta uzun bile olduğunu yaşayarak anlarız.

 

Genel, YAŞAM kategorisine gönderildi | İNSAN HAYATININ SÜRESİ ÜZERİNE için yorumlar kapalı

KÜRESEL UYGARLIK VE ÇOCUK EĞİTİMİ

KÜRESEL UYGARLIK İÇİN ÇOCUK EĞİTİMİ

 

İnsanlığın güzel geleceği için, Küresel Uygarlık oluşturmak gerektiği ve bu medeniyetin temelleri hususunda fikirlerimizi önceki yazılarımızda ifade ettik. Yazılarımızda serdettiğimiz fikirler, daha çok, gelecek nesiller içindir. Benim gibi 65 yaşa ulaşmış insanlar için, mücadelenin tamamı, bizden hemen sonrakinden başlayan nesiller için yapılmaktadır.

Küresel Uygarlık anlayışını oluşturmak için, zamana ihtiyaç olduğu kesindir. Ama başlangıç temelini bugünlerde biz atmazsak,  çocuklarımız hiç başaramayabilirler. Çünkü ticari bir hapishaneye dönmekte olan dünyamızda, yeni nesillerin mücadele güçleri ve istekleri bizlerinkine göre daha azdır. Biz başaramazsak, hem dünyada hem de ahirette çocuklarımıza bir faydamız olmayacaktır. Biz çocuklarımızın mücadele etmekte zorlanacağı tahminimizde yanılırsak ve çocuklarımız bu işi başarırlarsa, onların bu muvaffakiyetlerinin bize bir faydası yoktur. Aşağıdaki ayet, bu konuda bizleri bilgilendirmektedir.

31 Lokman Suresi 33: “Ey insanlar! Rabbinizden sakının ve bir günden korkun ki, baba çocuğuna hiçbir fayda veremez. Çocuk da babasına hiçbir şeyle fayda sağlayacak değildir. Şüphesiz Allah’ın vaadi gerçektir. O halde dünya hayatı sizi aldatmasın, sakın o çok aldatıcı şeytan sizi Allah’ın affına güvendirerek aldatmasın.”

Dolayısıyla, bizlerin temelini atacağı Küresel Uygarlık anlayışının, hem sahiplenilebilmesi hem de uzun sürecek bir devamlılık arzedebilmesi için, çocuklarımızın yetiştirilmesi konusu önemli olmaktadır.

Gerek Aristo’nun bahsettiği doğru karaktere, gerekse Buda’nın; doğru görüş, doğru karar, doğru ve iyi söz, doğru davranış, doğru iş, doğru çaba, doğru hafıza ve doğru gözlem diye nitelendirdiklerine sahip olmanın temeli, çocukluk yıllarında atılır. Onlara göre, uygun alışkanlıkları geliştirmenin en iyi yolu, onları çocuk yaşta edinmektir. Aristoteles’e göre, bir insan için şans ya da şanssızlık çocukluktaki yaşadıklarımızdan gelir.

Uzmanlara göre çocukların mantıkları 2,5-3 yaşından itibaren çalışmaya başlamaktadır. Dolayısıyla çocuk eğitimi en geç üç yaşında başlamalıdır. Çocukların karakterlerinin, alışkanlıklarının şekillenmesi 7-10 yaşlarında netleşmektedir. Bu demektir ki, insanlığın geleceğini toparlamak istiyorsak, çocuklarımızın yetişmelerine özel önem vermeliyiz.

Günümüzde çocuklarımızı aileleri kadar etkileyen şey, internet ortamıdır. Çocuklar daha konuşmaya başlamadan internete girmeyi öğrenmektedirler. Bu sebeple, bilgisayarlar bizim için bir şans olabileceği gibi, şanssızlık da olabilir. Bilgisayarların eğitici gücünü kullanırsak güzel bir nesil yetiştirebiliriz. Bilgisayarlardaki oyunların ve bilgilerin, çocuklarımızın karakterlerini bozmasına izin verirsek, insanlığın geleceğini karartırız.

Nerede ve hangi şartlarda dünyaya geleceğimiz bizim elimizde değildir. Büyüklerinden şeytanlığı öğrenene kadar her çocuk masumdur. Her çocuk aynı ölçüde yetiştirilmeyi hakeder. Bizler elbette, dünya üzerindeki çocuklar arasında, fırsat eşitliğini tam sağlayamayız. Ama her çocuğun böyle bir hakkı olduğunu bilerek gayret etmeliyiz.

Bir insan için, bu dünyadaki en önemli görev ve en zor iş, çocuk yetiştirmektir. Bazen insanın kendi çocuğu olmayabilir. Çocuğu olmayan insanlar da, mutlaka başkalarının çocuklarını yetiştirmeye çalışmalıdırlar. Geleceği ancak böyle kurtarabiliriz. Kendi çocuklarımızın huzur içerisinde yaşamalarını istiyorsak, başkalarının çocuklarının da iyi yetişmeleri için uğraşmalıyız. Adaletsiz bir dağılım, geleceğimizin altındaki dinamit gibidir.

Genel, Sosyal kategorisine gönderildi | KÜRESEL UYGARLIK VE ÇOCUK EĞİTİMİ için yorumlar kapalı

İNANÇ ÖNDERLERİNİN SORUMLULUĞU

KÜRESEL UYGARLIK İÇİN, BÜTÜN İNANIŞLARIN ÖNDERLERİ SORUMLUDUR

 

Küresel Uygarlık konusunda fikirlerimizi önceki birkaç yazımızda belirtmiştik. Uygarlığın temelini insana bakış açımızın oluşturacağını ifade etmiştik. İnsana “madde” olarak baktığımız takdirde, insanlığın kaybolacağını görmüştük. Yakın çevremizdeki insanlara “madde” olarak bakarsak, birgün onların gerçekten “madde” haline geldiklerine şahit oluruz ve dünyada güvenilecek insan kalmadığından yakınmaya başlarız.

Bu kısır döngüyü kırabilmemiz için, insanın ilahi bir yönünün olduğu gerçeğini kabul etmemiz yeterlidir. Yunus Emre’nin; “bir ben vardır, benden içerü” sözündeki gibi, insanın bir duygusal yani manevi yönü vardır.

Hayatin akışını düzenleyen bütün sistemler, insanın bu yönünü de dikkate almalıdır. Bu sistemlerin kurulmasında inanç önderlerinin rolü çok az olabilir. Ama bu sistemlerdeki insanı “madde” olarak gören unsurların azaltılması, insanın ilahi boyutunun dikkate alınması için inanç önderlerinin yapacağı çok şey var.

İster semavi dinlerin savunucuları, ister Hinduizm- Budizm ve kollarının önderleri, ister tanrıtanımaz olsunlar her önderin bu konuda sorumluluğu esastır. Hiçbiri, “bu konu bizim ilgi alanımız dışında” diyemez. Çünkü inanç önderlerinin asıl amaçları, hem insanların huzurlu bir hayat yaşamaları için, hem de huzurlu bir toplum için uğraş vermektir.

Bu sebeple, huzurlu insan ve huzurlu toplum oluşturmayı engelleyen sistemler ve uygulamalar görmezden gelinemez. Bunlara karşı kayıtsız kalınamaz.

Dünyamızda, aşksız bir cinselliğin girdabına düştükten sonra bunalım geçiren milyonlarca insan var. Tüketim çılgınlığına kapıldığı için hem paranın esiri olan hem de elindeki varlıklarla tatmin olmaz bir hale düşmüş yüz milyonlarca insan yaşıyor. Ülkelerdeki adalet kurumlarına güvenmeyen milyarlar var. Eğitim ve refahın eşitsizliğinden yakınan hem ülkeler, hem de insanların %80’ninden fazla nüfus var. İnsanları birbirine düşüren gurupçuluk ve ırkçılık çok yaygın. Bütün bunlar var iken, inanç önderleri sadece kendilerini düşünerek hareket edemezler. Sorumluluktan kaçamazlar.

İster semavi dinlerin, isterse diğer öğretilerin savunucusu olsun bütün inanç önderleri, ortak çözüm üretmekle yükümlüdürler. Ekonomide tekelleşmeye, adalette zulme, kültürde yozlaşmaya, partizanlığa, doğanın hoyratça kullanılışına, tüketim çılgınlığına, fakirlerin ezilmesine karşı ortak hareket etmek mecburiyetindedirler.

Bütün dinler ve inançlar, insanın insanı sömürmesine, modern köleliğe karşı tavır almalıdırlar. Ortak toplantılar, konferanslar, TV programları, filmler, çocuklar için eğitici oyunlar gibi hususlarda birlikte hareket etmezlerse, Yüce Yaradan huzurunda ve halklar nezdinde sıradan insanlara göre daha suçlu olacaklardır.

Takiye yapılmasına karşı çıkmazlarsa, “bizden olmayanın malı bize helaldir” anlayışının saçmalığına karşı ciddiyetle durmazlarsa, yalan söylemenin yasak ve büyük günah olduğunu vurgulamazlarsa, Allah nezdinde suçlu duruma düşerler.

Eğer, bu davranışları engellemeye kalkışmak yerine, aksine, başka inançta olanlara karşı takiye yapılabileceğini, diğer inançtakilerin mallarının helal olduğunu, rüşvet almanın ganimet sayılabileceğini söylerlerse, işte onların cezaları daha fazla olacaktır.

İnsanlığın güzel geleceği için, “Küresel Uygarlık” anlayışının olgunlaşması ve yaygınlaşması, inanç önderlerinin gayretleri ile hızlanacaktır. Çünkü insanlar, öncelikle inanç önderlerinin söylemlerine itibar ederler.

Dini kategorisine gönderildi | İNANÇ ÖNDERLERİNİN SORUMLULUĞU için yorumlar kapalı

KÜRESEL MEDENİYET OLUŞTURMAK İÇİN ŞANSLARIMIZ

HER ÜMMETE PEYGAMBER GÖNDERiLDiĞiNE GÖRE

 

Her ümmete, diğer bir ifadeyle her memleketin ana merkezlerine peygamber gönderildiğini Yüce Yaradan’ın kelâmı olan Kur’an’dan öğreniyoruz.

28 Kasas Suresi 59: “Rabbin, kendilerine ayetlerimizi okuyan bir peygamberi memleketlerin ana merkezlerine göndermedikçe, memleketleri helâk edici değildir. Zaten biz, ancak halkı zalim olan memleketleri helâk etmişizdir.”

16 Nahl 36: Andolsun ki biz her ümmete, “Allah’a ibadet edin ve putlara tapmaktan sakının” diye bir peygamber gönderdik. Allah, bu ümmetlerden bir kısmına hidayet etti, bir kısmına da sapıklık hak olmuştur. Şimdi yeryüzünde bir gezip dolaşın da bakın ki, peygamberleri yalanlayanların sonunun ne olduğunu bir görün.

25 Furkan Suresi 51: “Dileseydik her beldeye (kayre yani köy) bir uyarıcı gönderirdik.”

Demek ki Yüce Yaradan, bir kavim ve ümmet içerisinde haberlerin yayılabileceği merkezlere peygamber göndermeyi yeterli görmüş olacak ki, her köye bir uyarıcı yani peygamber göndermemiş. Yoksa Allah’ın her şeye gücü yeter.

Yüce Yaradan’ın insanlara peygamberler göndermesinin sebebi bizlere yardımcı olmak istemesindendir. Nitekim Kur’an’ında Enam Suresi 6ıncı ayette bu durumu şöyle ifade eder: “…O (Allah) rahmetini üzerine yazmıştır…”

Eğer bizlere peygamberler göndermemiş olsaydı bile, bizleri donattığı muazzam bir akıl-vicdan-irade sistemiyle daha baştan yol göstermiştir. Hem de bu yol gösterme süreklidir. Yeter ki, biz Allah’ın verdiği akıl-vicdan-irade sistemini kullanalım.

Yüce Yaradan bizlere bu muazzam sistemi verince, bizleri de sorumlu tutmuştur. Aşağıdaki ayet bu konuda bizlere bilgi vermektedir.

Araf 172: “Bir de Rabbin, Âdemoğullarından, bellerindeki zürriyetlerini alıp da onları kendi nefislerine şahit tutarak: ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ dediği vakit, ‘pekâlâ Rabbimizsin, şahidiz’ dediler. Böyle yapmamız kıyamet günü ‘Bizim bundan haberimiz yoktu’ dememeniz içindir.

Bu sitede daha önce yayınladığımız “Allah İnsanı Kendi Nefsine Karşı Şahit Tutuyor” başlıklı yazımızda yukarıdaki ayeti şöyle yorumlamıştık.

“Yüce Yaradan insana verdiği akla ilaveten, sahip olduğu akılla olayları inceledikten sonra karar alırken kullanması için kişiye vicdan da vermiştir. Vicdanını kullanarak aldığı kararları uygulayabilmesi için de, insana irade vermiştir.

Yani Allah Kendisinin varlığını ispat edecek delillerini, insanların her birine sunmuş ve bu delilleri anlamalarını sağlayacak mekanizmaları da vermiştir. Geçmişte yaşamış insanlar için de, gelecekte var olacak insanlar için de, aynı deliller geçerlidir. Delillere ilaveten doğruyu yanlıştan, haklıyı haksızdan ayırt edebilecek vicdani kabiliyetleri de Yüce Yaradan vermiştir. Doğru olanı, hak olanı yapabilmemiz için de ayrıca irade vermiştir.

İşte Yüce Yaradan, insana verdiği bu özellikleri şahit tutmaktadır. Çünkü her bir insan, Allah’ın delillerini görmüş, idrak etmiş, yaşamıştır. Peki, şahitlik ne hakkında olacaktır? Şahitlik, insanın nefsine uyarak yaptıklarına karşılık olacaktır.

Yüce Yaradan kıyamet günü muhtemelen diyecektir ki; “Ey akıl, vicdan ve irade; sizler, Benim delillerimi yaşadınız. Dolayısıyla Benim sizin Rabbiniz olduğumu bildiniz ve kabul ettiniz. O halde şimdi şahitlik zamanıdır”.

Şimdi, belgeli tarihteki tartışmaları, yukarıdaki ayetlerin ve yorumların ışığında incelemeye çalışalım.

Antik Helen döneminde yapılan tartışmalara bu gözle bakalım. Yedi Bilgenin, Sokrates’in, Eflatun’un söylemlerini bu açıdan değerlendirelim.

Benzer şekilde, Milattan önce Hindistan bölgesinde yapılan tartışmaları da bu gözle irdeleyelim.  Günümüzde o dönemlerden kalma ve en çok sayıda insanı etkileyen öğreti, Budizm’dir. Buda’nın yaşadığı M.Ö. 6ıncı yüzyıl, Hindistan’da çalkantıların ve dini arayışların olduğu bir dönemdir. Buda, önceleri Brahmancılığın bazı dini uygulamalarına tepki duydu. Buda gibi, bazı düşünürler de arayışa girmişlerdi. Arayış içerisindeki Acivika’lar, kaderin önemi üzerinde durdular. Cain’ler ise ruhu maddeden kurtarmak gerektiğini düşündüler. Kurtuluş için de çileli bir yaşamı seçtiler. Samkhya mezhebi ise, ruh ve madde ikiliğinin üzerinde durdu. Bu anlayış Hint düşüncesini daha çok etkiledi. Yoga ise, tefekkür düşüncesini öne çıkardı ve ruhaniliğin en yaygın biçimini oluşturdu.

 Hindistan’daki kutsal metinlere bakalım. Vedalar, Upanişadlar ve Bagavad Gita gibi metinleri bu gözle irdeleyelim.

Bu irdelemelerimizin sonunda anlayacağız ki, peygamberler her memleketin ana merkezlerine gelmiş. Yine anlayacağız ki, bir süre sonra peygamberlerin anlattıklarının bazılarını insanlar değiştirmişler. İşleri rayından çıkarmaya başlamışlar. Böyle durumlarda Yüce Yaradan’ın insanlara verdiği muazzam akıl-vicdan-irade sistemi devreye girmiş. Bu üçlü sistemi yerinde kullanan bazı insanlar, peygamber olmasalar bile, insanları doğru-yanlış, iyi-kötü, haklı-haksız gibi konularda kendilerince bilgilendirmeye çalışmışlar.

İşin ilginç yanı, bu bilgilendirmelerin bazılarının Kur’an ayetleriyle benzeşmesidir. İster Antik Helen’deki tartışmalara, ister Buda’nın söylemlerine, ister Vedalar, Upanişadlar, Bagavat Gita gibi metinlere bakalım, hepsinde de Kur’an’ın anlatımlarıyla uyuşan kısımların hiç de azımsanmayacağını görürüz.

İşte bu durum, günümüz açısından bizlere umut vermektedir. Bizlerin yeni bir Küresel Uygarlık anlayışı oluşturma çabamızın önünü açmaktadır.

Bahsettiğimiz tartışmalar, öğretiler, metinler ve semavi kutsal kitaplar, ortak bir anlayışta birleşiyorlar. Bir önceki yazımızda işlediğimiz gibi, “insanın kendi kendine yeter olmadığı”, insanın ilahi bir yönünün yani manevi bir ruh tarafının olduğunu vurguluyorlar. Çoğunluğu, Yaratıcının tek olduğunu, aksi takdirde kargaşa olacağını ifade ediyorlar. Çok tanrılı sistemi savunanlar bile, tanrıların içlerinden birini daha güçlü olarak telakki ediyorlar.

Bazılarının kölelik konusuna bakışlarındaki hatalara rağmen, insanlığın “bir” olduğunu vurguluyorlar. İnsanlar arasındaki farkın, erdem, nefsi terbiye etme, kendisi nemalanmadan başkalarına hizmet etme gibi hususlarda olabileceğini ifade ediyorlar.

Bütün tartışmalar, öğretiler, metinler ve semavi kutsal kitapların hepsi, insan hayatının bir anlamının olduğu üzerinde duruyorlar.

Sekizinci yüzyılda Göktürkler ve dokuzuncu yüzyıl başlarında Balkan Bulgar Türkleri, eski Türk Dinine inanıyorlardı. Ne Hıristiyanlık ne de Müslümanlıkla ilgileri vardı. Buna karşın aşağıdaki ifadeler, bizim yukarıda anlattığımız düşünceleri destekliyor.

Orhun Anıtlarında şöyle denilmektedir (730’lu yıllar): “…Bunca milleti, bunca ülkeyi düzene soktum. Oralarda artık kötülük yoktur, kargaşalık yoktur.”. Yine Bilge Kağanın, kardeşi Kültigin’in ölümü üzerine yaptırdığı anıta yazdırdığı “Zamanı Tanrı yapar, Tanrı yaşar. İnsanoğlu ölümlüdür.” sözü hep Tanrının tek ve ölümsüz olduğu düşüncesi üzerine kurulmuştur.

Balkan Bulgar Türklerinin hakanı Kurum Han (810’lu yıllar): “Doğru insanı ve yalancıyı, Tanrı bilir. Bulgarlar (Türkler), Hıristiyanların (Bizanslılar) iyiliği için çok çalıştılar. Ancak onlar bunu unuttu. Fakat Tanrı biliyor.”

Demek ki, insanlar, kendilerine Yüce Yaradan’ın verdiği akıl-vicdan-irade sistemini yerinde kullandıklarında, güzel sonuçlara varıyorlar. Bizim önümüzde, geçmişteki güzel söylemler ve insanın bu yapısına rehberlik eden Allah’ın kelâmı olan Kur’an varken, bizim güzel bir Küresel Medeniyet oluşturma ihtimalimiz daha yüksektir.

Genel, Sosyal kategorisine gönderildi | KÜRESEL MEDENİYET OLUŞTURMAK İÇİN ŞANSLARIMIZ için yorumlar kapalı