ÜRETİM OLMADAN HALKA HİZMET OLMAZ

ÜRETİM YETERSİZSE, GERİSİ BOŞ SÖYLEMLERDİR

 

Bu sitede ekonomi hususunda ilgili yazılarımızda, buhranların ortak sebeplerinin mali konulardan kaynaklandığını ifade etmiştik. 1719 yılında Fransa’daki Missisipi şirketinin, Amerika’daki Missisipi vadisiyle ilgili hisse senetleri balonunun patlaması ile Fransa uzun süren bir ekonomik sıkıntının içerisine girmişti.

1824-28 yılları arasında İngiltere’de çıkan ekonomik buhran daha geniş alana yayıldı. Bazı İngiliz bankaları, Latin Amerika’daki yatırımların hisselerini sattılar. Yapılan reklamlar sonucunda, halk hisseleri kapışınca dolandırıcılara gün doğdu. Şişen hisse fiyatları, sonunda ekonomik sıkıntılara yol açtı. Brezilya hariç, bütün Latin Amerika ülkeleri zarar gördü.

1857 yılında ABD’ de ortaya çıkan ekonomik buranın sebepleri yine şişirilmiş hisse senetleri idi. Ama sadece Amerika’da etkili oldu. Bu krizden sadece 16 yıl sonra 1873 yılında Viyana Borsasında başlayan çöküş, bütün Avrupa’ya sıçradı. Hattâ Osmanlı Devleti, ABD ve Paraguay gibi ülkeleri de etkiledi. Buhranın geniş alana yayılmasının, dünya tarihine bir başka yönden önemli etkisi oldu. O güne kadar önemsenmeyen ve çok dar bir çevrede kalan Karl Marks’ın fikirleri, dikkatleri çekti. Sadece 5 yıl sonra bütün dünya,1848’deki Komünist Manifestosundan sonra halen  maddeten zor şartlarda yaşamakta olan, Marks’ın adını duydu.

1907 yılındaki ekonomik sıkıntıyı ortak hareket ederek atlatan ABD bankaları, gayrimenkul hisselerini şişirerek satmaya devam ettiler. Ama 1929 yılında halkın bankalara hücum etmeleri karşısında bir şey yapamadılar. ABD’de başlayan çöküş, hemen hemen bütün dünyayı etkiledi. Fakat 2008 ekonomik buhranı, bütün ülkeleri, az ya da çok, etkisi altına aldı.

Dikkat edilirse yaşanan bütün ekonomik buhranların temelinde, aynı düşünce yatıyor. Çalışmadan, emek harcamadan, oturduğumuz yerde ve sadece yatırım yaparak zengin olmak hevesimiz, bütün buhranların temel sebebidir.

Bütün ekonomik buhranların derinleşmelerinin sebebi de, yine aynıdır. Yatırım yaptığımız hisselerin değerlerinin çok şiştiğini gördüğümüz anda, düşünmeden harekete geçmemizdir. Hisse değerleri yükselirken kâr ettiğimiz halde, ilk düşüşler başlayınca heyecana kapılıp, zarar ediyoruz endişesiyle hemen satışa geçmesek, yaptığımız kârların bir kısmını kaybetmeyi göze alsak, kuvvetle muhtemeldir ki, ortalık durulacak. Biz de daha az zarar edeceğiz.

Fakat bizdeki oturduğumuz yerden para kazanma anlayışımızla birlikte şartlar, bizim mantıklı düşünmemize engel olmaktadır. Çünkü elimizdeki varlığımız, üretimimiz sonucu oluşmuş malzeme gibi somut bir şey değildir. Dolayısıyla, bekleyelim denilebilecek bir ortam yoktur.

Bu anlayış bizi ve ülke ekonomisini kısır bir döngünün içerisine sıkıştırmaktadır.  Biz elimizdeki sanal varlıkları elden çıkarmaya çalıştıkça, elimizdeki kâğıtların değerleri düşmektedir. Elimize daha az para geçtikçe, harcamalarımızı kısarak krizi atlatmaya çalışmaktayız. Biz harcamalarımızı kıstıkça, zaten az olan üretim de düşmeye başlamaktadır. Üretim azaldıkça, haliyle işsizlik de artmaktadır. İşsizlik arttıkça, ülkedeki insanlarda gerçek fakirlik hali oluşmaktadır. Sonuçta kısır bir döngünün içerisine girilmektedir.

1929 ekonomik buhranında Keynes, hükümet harcamalarını artırarak ekonomiyi tekrar toparlayabileceğimizi iddia etmiştir. Keynes’in gösterdiği yolu uygulamak hükümetler için çok zordur. Çünkü halkın gelirinin azalması, aynı zamanda hükümetlerin gelirlerinin de azalması demektir. Ekonomik krizin başlangıcında hükümetlerin geliri hemen düşmez. Ama var olan geliri uygun bir şekilde harcamazlarsa, hükümetler kısa sürede ve daha zor duruma düşebilirler.

Nitekim Fransa Kralları, 1719 Missisipi Buhranında, hisseleri devlet olarak satın alma hatasını işlediler. Sonunda Fransa bunun cezasını daha önceki bir yazımızda ifade ettiğimiz gibi, Amerika’yı İngiltere’ye terk ederek ve diğer sömürgelerinin bazılarında gerileyerek ödedi. Dolayısıyla, oturdukları yerden para kazanmak isteyenlerin cezasını sonraki nesiller çekti.

Keynes’in şansı, II. Dünya Savaşı ortamının oluşması ve uzun süren büyük bir savaşın çıkmasıdır. Savaş ortamında silah sanayine yatırım yapmak için her türlü şartları zorlayan hükümetler, harcamalarını Keynes’in düşündüğünün çok üzerinde yapmak zorunda kaldılar.

Günümüz hükümetleri, Keynes’in gösterdiği zor yola gitmiyorlar. Onlar çok kolay bir yol buldular. Karşılıksız para basıyorlar. İnsanların anlayışları değişmediği için, basılan paraların az bir kısmı üretime yönleniyor. Büyük bir bölümü yine sanal ekonomi ortamına veya gayrimenkul piyasasındaki sanal kazancın peşine gidiyor. Bu anlayış, ekonomik buhranların oluşları arasındaki süreyi kısaltmaktan başka bir işe yaramıyor. Bütün dünya her an yeni bir ekonomik buhran çıkacak diye tetikte bekliyor. Ama sadece bekliyor. Çözüm üretmiyor.

Kapitalizm anlayışında olmayan ülkelerin durumunu incelersek, yine aynı sonuca ulaşırız. SSCB’nin gerilemesinin ve uzun harpler sonunda elde ettiği yerlerden savaşsız bir şekilde çekilerek kendisini dağıtmasının sebebi, üretim azlığıdır. 1914 yılındaki rakamlarla, 1928 rakamları karşılaştırıldığında SSCB bünyesindeki üretimin çok fazla azaldığı görülmektedir. 1914 yılında Rusya’daki kişi başına üretim verimliliği, Japonya’dakine göre 3,5 kat fazla idi. 1928’e gelindiğinde Japonların verimliliği, SSCB vatandaşlarını 4’e katladı. Yani aradaki fark 14 kat değişti. Bu durum Stalin’i çok rahatsız etmiş olmalı ki, sanayileşmek uğruna milyonlarca işçinin ölmesine yol açacak uygulamalar yaptı. Çin’de aynı komünist anlayışla hareket eden Mao, 1961 de fikirlerinde kısmen yenileşme yaptı. Küçük özel mülkiyetlere izin verdi. Fakat çok yetersiz bir hamle olarak kaldı.

Günümüzde Rusya, doğal kaynaklarını satarak yaşıyor. Çin ise, üretimini artırarak hayata tutunuyor. Dünyanın en büyük ekonomisi olma yolunda hızla ilerliyor.

Demek ki, asıl olan üretimdir. Üretim içerisinde motor güç, sanayidir. Günümüzdeki Apple’ın, Microsoft’un ve benzerlerinin hisse değerlerinin çok fazla artmış olması, bizleri kandırmamalıdır. Bu gibi teknolojik üretimler değerlerinin çok üzerinde fiyatlara satılmaktadır. Durum, aynı hisse senetlerindeki şişkinlik gibidir. Sahiplerinin elinde elle tutulur bir mal varlığı yoktur. Onların bu teknolojik üretimlerinin de, halkın işsizliğine, gıdasına, giyinmesine ve rahatına bir katkısı yoktur.

O halde yapacağımız üretim öyle olmalı ki; hem yaptırana, hem üretimde çalışan kişilere, hem de kullanan halka faydalı olmalıdır. Bu açıdan bakılınca öncelik sanayinin olmalıdır. Sanayide de öncelik, bilhassa daha fakir ülkeler için, tarıma yönelik sanayi olmalıdır. Bu konularda “Tarihin Aydınlattığı Gelecek” isimli kitabımın “Üretim” bölümünde daha geniş bilgiler verilmiştir. Bu nedenle başka bir yazımızda ele alınacaktır. Fakat şimdiden söylenebilecek ve gerçekle bağlantılı olan şu sloganları ifade edebiliriz:

Her atölye bir kaledir.

Sanayiciler, bir ülkenin görünmeyen kahramanlarıdır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün şu veciz sözü de, konumuzla bağlantılıdır: “Köylü (tarım üreticisi), milletin efendisidir.”

Ekonomi kategorisine gönderildi | ÜRETİM OLMADAN HALKA HİZMET OLMAZ için yorumlar kapalı

AZİZLER, EVLİYALAR VE ÇOK TANRILILIK

AZİZLER VE EVLİYALARDAN MEDET UMMAK, ÇOK TANRILI DİNE DÖNÜŞEBİLİR

 

Allah’ın elçileri, çok tanrılı anlayışlara karşı mücadele ettiler. Hz. Musa, kendisini tanrı olarak tanıtan firavunu yendi. Hz. İsa, Romalıların çok tanrılı anlayışlarına karşı, tek olan Tanrı’yı anlattı. Hz. Muhammed, Kâbe’deki çok sayıda tanrılardan oluşan putların tamamını yıkarak, insanları tek ilah olan Allah anlayışında birleştirdi.

Peygamberlerin yaptıkları mücadeleler çok tanrılı anlayışları yıkmak içindi. Yıkmayı da başardılar. Fakat insanlar, kısa sürede bu anlayışı, tabiri caizse, sulandırdılar. Geliştirdikleri yeni yöntemlerle, hem tek tanrılı anlayışı sürdürüyor göründüler, hem de çok tanrılı sistemin uygulamasıyla benzeştiler.

Museviler, Hz. Musa bir süreliğine aralarından ayrılınca hemen buzağıyı tanrı edindiler. Hıristiyanlar, önce Allah’a üçlü kişilik (trinity) atfettiler. Allah’ı baba olarak değerlendirdiler. Hz. İsa’yı oğlu yerine koydular. Hz. Meryem’i de, hem Allah’ın hanımı, hem oğul tanrının annesi olarak gördüler. Böylece üçüne de aynı tanrısal güçleri vehmettiler. Böylece hem tek tanrıya inandıklarını düşündüler, hem de çok tanrılı bir anlayış ortaya koydular.

Hıristiyanlar, bununla da yetinmediler. Hıristiyanlığın önderi konumundaki insanlar vefat ettikten sonra, onların insanüstü özellikleri olduğunu düşünmeye başlayanlar çoğaldı. Ebediyete intikal etmiş bu insanları ‘Aziz’ olarak değerlendirdiler. Onların resimlerini ve büstlerini yaptılar. Onlardan medet ummaya başladılar. İngilizlerin bir kısmı, ülkelerini Aziz George’un koruduğuna inanmaya başladı. Savaşları kazanmak ve karşılaştıkları zorlukların üstesinden gelmek için, her defasında onun büstünün karşısına geçip yardım istediler. Diğer milletlerde de, benzer azizler oluştu. Fransızların Aziz Martin’i, İskoçların Aziz Adnrew’i, Macarların Aziz Stephen’ı benzer konuma geldi. İtalyanlar şehir devletleri şeklinde olduğundan, neredeyse her şehrin bir koruyucu azizi oluştu. Venedik, Aziz Marko’yu koruyucu olarak görürken, Milanoluların koruyucusu Aziz Ambroise idi.

Halk arasında anlatılan menkıbeler çoğaldıkça, azizlerin de hem sayıları arttı, hem de yaptıkları görevler çeşitlendi. Çocuğu olmayanlar bir başka azizden, çeşitli hastalıkları olanlar, hastalıklarının durumuna göre, değişik azizlerden medet ummaya başladılar.

Hz. Muhammed (s.a.v.) döneminde Kâbe’de farklı işlevi olan tanrıları simgeleyen çok sayıda put vardı. Allah’ın kelâmı olan Kur’an, bunların üçünün ismini Necm Suresi 19 ve 20inci ayetlerde Lat, Uzza ve Menat olarak verir.

19: “Siz de gördünüz değil mi o Lât ve Uzza’yı?” 20: “Ve üçüncü olarak da öteki (put) Menat’ı?”

Hz. Nuh döneminde de benzer anlamda putlar vardır. Bu konuda Kur’an bizi bilgilendirmektedir: (71) Nuh Suresi 23. “Şöyle dediler: ‘Sakın ilâhlarınızı bırakmayın. Hele hele Vedd’i, Süvâ’ı, Yeğûs’u, Ye’ûk’u ve Nesr’i hiç bırakmayın.”

Hz. Muhammed’in Mekke’yi fethinden önceki putların en büyüğünün adının, dönemi anlatan insanların aktardıklarına göre, ‘Allah’ olduğu söylenmektedir. Bu durumu doğrulayan iki net bilgi vardır. Birincisi Peygamberimizin babasının adıdır. Bugünkü anlamda İslâmiyet’in olmadığı dönemde yaşayan babasının adı Abdullah’dır. Yani Allah’ın kulu anlamındadır.

Diğer taraftan Hudeybiye Barışı yapılırken yaşanan bir olay, böyle bir put isminin olduğunu daha net ortaya çıkarmıştır. Barış şartları yazılırken Hz. Muhammed, antlaşmanın başına “Bismillahirrahmanirrahim” diye yazılmasını ister. Kureyş temsilcisi Süheyl bin Amr itiraz eder. Allah’ın rahman ve rahim olduğunu kabul etseydik, sizinle savaşmazdık diyerek, “Bismike Allah” yani “Allah’ın adıyla” diye yazılmasını ister. Hz. Ali ve diğerlerinin itirazlarına rağmen, peygamberimiz kabul eder ve Hz. Ali’den öyle yazmasını ister.

Bu dönemdeki anlayışın geldiği durum, bizlere güzel bir örnektir. Bilindiği gibi, Kâbe’yi ilk kuran Hz. İbrahim Peygamberdir. Aradan geçen birkaç bin yıl, muhtemelen şöyle bir gelişmeye sebep olmuş olabilir.  Hz. İbrahim’den sonraki asırlarda birçok dini bütün insan gelip geçmiştir. Bu Allah dostlarından bazıları halk tarafından çok sevilmiştir. Tıpkı Hıristiyanlık ve Müslümanlık’ ta olduğu gibi, onların kabirleri başına giderek, onlardan medet uman dualar yapmaya başlamışlardır. Bir süre sonra halk, aziz veya evliya olarak gördükleri böyle kişilerin büstlerini yapmaya başlamışlardır. Bu arada bir taraftan da, tek tanrı olarak Allah’ı tanımaya devam etmişlerdir.

Muhtemelen onlara dua ederlerken de, Kur’an’da belirtildiği şekilde düşünmüşlerdir.

39 Zumer 3: ‘İyi bilin ki, halis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp da başka dostlar edinenler, “Biz onlara kulluk etmiyoruz, tapmıyoruz (mâ na’budu-hum), sadece bizi Allah’a daha çok yaklaştırmaları için” diyorlar. Şüphesiz Allah, ayrılığa düştükleri şeyler konusunda aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve nankör olanları doğru yola iletmez.’

Günümüzdeki insanların bir bölümü de azizleri ve evliyaları ziyaretlerinde böyle düşünüyor. “Biz onlara kulluk etmiyoruz, tapmıyoruz, sadece bizi Allah’a daha çok yaklaştırmaları için dua ediyor ve yalvarıyoruz” diyerek kendilerini savunuyorlar. Ama farkında olmadan, o güzel insanları, küçük tanrılar yerine koyuyorlar. Aradan geçen binlerce yıl içerisinde insanlar, farketmeden, tek tanrı olan Allah’ı, haşa! tanrıların en büyüğü ve önemlisi gibi görmeye başlıyor.

Semavi dinlerde böyle de, Budizm’de farklı mı? Onlar da, Buda’nın öğretilerine uymak yerine, sıkıştıkları konularda Buda heykelinin karşısına geçip, kendilerinin sorununu çözmesini talep ediyorlar. Yani onlar da Buda’yı tanrılaştırıyorlar.

Hıristiyanların ve Müslümanların bu uygulamaları, günümüz dini guruplarının bazılarını, “peygamberler eleştirilebilir, ama azizler veya evliyalar, şeyhler eleştirilemez” gibi garip bir anlayışa düşürmüştür. Bu durum uzun süre devam ederse, dindar olduğunu düşünen insanlar bile, dilleriyle söylerken Allah’ın tek olduğunu anlatırlar, fakat uygulamada diğer tanrıların da var olduğu bir ortamı kanıksarlar. Farketmeden şirke düşülür.

Bu sebeple dikkatli olmalıyız. Aziz veya evliya diye bildiğimiz bu güzel insanlar hakkında güzel sözler ederek, açık olan amel defterlerine iyiliklerin yazılmaya devam etmesi için katkıda bulunmalıyız. Ama kendi sorunlarımızın çözümü için onlardan talepte bulunmamalı, onlardan medet ummamalıyız. Herhangi bir şahsın ismini söylemeden, ”benim doğru yola girebilmem için; bütün peygamberlerin, Allah dostu insanların, Kur’an’ın yüzü suyu hürmetine, bana yardımcı ol Allah’ım” diyerek doğrudan Yüce Yaradan’a dua edilebilir. Ama bir şahsın ismini zikrederek, onun yüzü suyu hürmetine beni affet demenin bir anlamı yoktur.

Cemaat, Dini kategorisine gönderildi | AZİZLER, EVLİYALAR VE ÇOK TANRILILIK için yorumlar kapalı

KANAAT ÜZERİNE

KANAAT TÜKENMEZ BİR HAZİNEDİR

 

Önceki yazılarımızda tahammülsüzlük, mutluluk, huzur konularını işledik. Bunların arasındaki bağlantıları araştırdık. Bu yazımızda da, kanaat ile bu hususlar arasındaki bağları irdelemeye çalışacağız.

Kanaat etmenin insanlara faydası, bu dünyada huzurlu bir ömür yaşayabilmek, ahirette ise, Allah’ın Cennetini ummaktır. Dolayısıyla öncelikle, kanaat konusundan ne anlamamız gerektiğine bakalım. Kanaat etmek, hayatı “bir lokma, bir hırka” anlayışıyla yaşamak değildir. Aşağıdaki ayet bizlere bu konuda fikir vermektedir.

2 Bakara 177: “Yüzlerinizi bazen doğu, bazen batı tarafına çevirmeniz iyilik değildir. Fakat asıl iyilik odur ki, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaba ve bütün peygamberlere iman edip, yakınlığı olanlara, öksüzlere, yoksullara, yolda kalmışa, dilenenlere ve esirleri kurtarmaya seve seve mal verirler. Namazı kılarlar, zekâtı verirler. Bir de antlaştıkları zaman sözlerini yerine getirenler, hele sıkıntı ve hastalık durumlarında ve harbin şiddetli zamanında sabır ve kararlılık gösterenler var ya, işte doğru olanlar da bunlardır, korunanlar da bunlardır.”

Ayet, asıl iyiliği tanımlarken, önce iman etmemizi istiyor. Hemen sonrasında ise, mal varlığımız içerisinden sevdiğimiz mallardan ayette bahsedilen insanlara dağıtmamız isteniyor. Demek ki Yüce Yaradan, dağıtacak kadar malımız olmasını uygun görüyor. Dolayısıyla daha baştan ve isteyerek “bir lokma, bir hırka” anlayışı ile dünyaya bakmamız uygun görülmüyor.

Ayetten anladığıma göre kanaat etmek, az ile yetinmek değil. İhtiyacın olan mal varlığıyla yetinmektir. İhtiyacın dışındakileri dağıtabilmek için, kanaatkâr olmak gerekiyor. Eğer kişi kanaat sahibi olursa, malından dağıtmak, insana mutluluk verir. Yoksa ne kadar çok mal sahibi olursak olalım, mal mevcudumuz bize kâfi gelmez. Hanbeli Mezhebinin önderi Ahmed Bin Hanbel (781-855), “insana az bir mal yetişir, çok mal ise kâfi gelmez” sözünü, kanaatkâr olmayıp aksine mal hırsına sahip insanlar için söylemiş olmalı.

Daha önceki bir yazımızda, Yusuf Has Hacib’in 1069’da yazdığı Kutadgu Bilig yani “Mutluluk Veren İlim” kitabından konumuzla da bağlantılı olan bir tespitini aktarmıştık. Yusuf Has Hacib, fikrini şöyle ifade eder: “Ahireti kazanmak için ‘bir lokma bir hırka’ anlayışıyla yaşarken çokça ibadet yapabilirsin. Böyle davranarak ahireti kazanman hususu da, kesin değildir. Ama eğer, bu dünyada mal, mülk, saltanat sahibi olup, bu gücünü, halka adaletle hizmette kullanırsan, işte asıl mutluluk odur. Hem de iki dünya mutluluğudur.”

Demek ki, mal hırsına kapılmadan çok mal sahibi olmak ve bunu insanlarla paylaşmak, bizi mutluluğa ulaştırabilmektedir. Yani çok mal sahibi olmayı, insanlara faydalı olabilmek anlamında istemek bizi daha mutlu eder. Benzer durum ilim konusunda da geçerlidir. Ben çok meşhur bir ilim insanı olacağım diye yola çıkanlar, mutlu olamayabilirler. Bilhassa başarısız olduklarında kesinlikle mutsuz olurlar. Fakat insanlara faydalı olabilmek için araştırmalarına başlayanlar, herhalükârda mutlu olabilirler. Dolayısıyla kanaatkârlığın, ilmi araştırmalarımızın temelinde de önemli bir yeri var.

Hac Suresi 36ıncı ayette, “kestiğimiz kurbanların etlerinden, kanaat edip istemeyene de, isteyene de vermemiz” tavsiye edilir. Sadakaların dağıtımında, öncelik fakir akrabalardan başlayarak diğer fakirlere verildiğine göre, ayette, kurban etinin dağıtımındaki önceliğin, fakir olmasına rağmen kanaat edip istemeyene verilmesinin tavsiye edildiği anlaşılmaktadır. Elbette isteyen fakirlere de verilecektir. Ama öncelik kanaat edenlere verilmektedir. Demek ki, mal varlığımız yeterli olmasa ve fakir olsak bile kanaat etmemiz, mal hırsına kapılmamamız uygun görülmektedir. Fakir olmasına rağmen istememek, kanaatkâr olmaktır. Fakir olmasına rağmen istemeyen insanın mutsuz olma ihtimali vardır, ama en azından, maddi anlamdaki fakirliğinden dolayı mutsuz değildir.

Diğer taraftan kanaatkâr olmak, insanı daha tahammüllü yapar. Çünkü halinden şikâyet etmez. Nitekim Bakara 177inci ayetin devamında bu konu işlenir: “Bir de, antlaştıkları zaman sözlerini yerine getirenler, hele sıkıntı ve hastalık durumlarında ve harbin şiddetli zamanında sabır ve kararlılık gösterenler var ya, işte doğru olanlar da bunlardır, korunanlar da bunlardır.”

Bir insan başkasıyla antlaşma yaptığında, sonucu kendi aleyhine bile olsa, o antlaşmasına uyması istenilmektedir. Mal hırsı olan bir insanın, kendi aleyhine dönen bir antlaşmaya uyması, çok zordur. Antlaşma şartları onu, sözleşmeye uymaya zorlasa bile, kanaatsizliğinden dolayı mutsuz olur. Hâlbuki kanaatkâr bir insan, aleyhine dönen antlaşmaya uymaktan dolayı mutsuz olmaz. Aleyhine olan duruma tahammül eder.

Ayette bahsedilen “sıkıntı ve hastalık durumlarında ve harbin şiddetli zamanında sabır ve kararlılık gösterenler var ya” sözüne uygun davranabilmek, tahammüllü olmayı gerektirir. Tahammüllü olabilmek, o andaki konumuna kanaat etmesiyle bağlantılıdır.

Sıkıntıya düştüğünde, kendisinden daha sıkıntılı olan insanların hallerini düşünen, hasta olduğunda, kendisinden daha zor hastalığa yakalananları düşünen, harbin şiddetli zamanında, kendisinden daha sıkışık durumda iken mücadele edenleri gören bir kişi, düşünce yapısı uhrevi bir anlamda olmasa bile, sabırlı davranabilir. Sabrı ta anlatabilmek içihammüllü olmasını sağlar. Burada gösterdiği sabır, doğrudan olmasa bile dolaylı olarak kanaatkârlığıyla bağlantılıdır.

Allah’ım, Senin yolunda harcanmak üzere mülk ve saltanatımızı artır.

Allah’ım, Seni daha iyi anlayabilmek ve insanlığa faydalı olabilmek için, ilmimizi artır.

YAŞAM kategorisine gönderildi | KANAAT ÜZERİNE için yorumlar kapalı

BAYRAM KUTLAMASI

RAMAZAN BAYRAMININ, BAŞTA İSLÂM ALEMİ OLMAK ÜZERE, BÜTÜN İNSANLIĞI DÜŞÜNDÜRMESİ DİLEĞİYLE, BAYRAMINIZI KUTLARIM.

Allah’ım, bizlere, bayramların manalarını anlayabilmemiz için anlayış ihsan eyle, bizlere yol göster.

Senin gösterdiğin yolda yürüyebilmemiz için, bizlere irade gücü ver.

Genel kategorisine gönderildi | BAYRAM KUTLAMASI için yorumlar kapalı

MUTLULUK ÜZERİNE

MUTLULUK ÜZERİNE

 

Bu sitede daha önce “Mutluluk ve Huzur” konulu bir yazı yayınlamıştık. Bu makalemizde, mutluluk ve huzurun arasında ince bir fark olduğunu düşündüğümüzü yazmıştık. Bu konudaki fikrimizi, “İnsan küçük başarılardan veya maddi kazançlardan mutlu olabilir. Ama hayatı huzurlu olmayabilir” diye ifade etmiştik.

Akademisyenler arasında, mutluluğun tanımı üzerinde fikir birliği yoktur. Aynı şekilde, insanlar için de, tanımlar değişmektedir. Bir kişi, aynı konu üzerinde fikir beyan ederken, o andaki haleti ruhiyesine göre kararı değişebilmektir. Diyelim, çocuk sahibi bir anneye bu soru soruldu. Aynı anne, çocuk yetiştirmenin meşakkati ile uğraşırken farklı, çocukla oynaşırken farklı cevap verecektir. Benzer şekilde yasak ilişki yaşayan bir kişi, sevdiğinin yanında iken farklı, kendi standart dünyasına döndüğünde farklı fikir beyan edecektir.

Mutluluk tanımı bazen zevk alma ile karıştırılmaktadır. Mutluluğun biyolojik salgılarla oluştuğunu düşünen akademisyenler, mutluluğu zevk almakla bir tutarlar. Aldous Huxley (1894-1963) bu düşüncenin önderlerindendir. Onlara göre, mutluluğun uzun sürmesi için insanın biyokimyası ile oynamak yeterlidir.

Bazı akademisyenler konuya daha farklı yaklaşmaktadırlar. Onlar insanların gerçekte mutlu olmadıklarını düşünürler. Onlara göre, mutlu oldukları konusunda insanlar kendilerini kandırmaktadırlar. Bu fikri savunanların dayanağı, hayatın zorluğudur. Gerçekten de sıradan bir insan için de, zengin bir kişi için de, makam sahibi bir şahıs için de hayat zorluklarla doludur.

Bilhassa geçim derdindeki insanlar için, genel anlamda hayatın önemli bir kısmı sıkıntı içerisinde geçer. İnsanların mutlu oldukları anların toplamı, yaşam süreleri içerisinde çok azdır. Bu açıdan ve düz mantıkla bakılınca, insanların mutsuz oldukları anlamı çıkar. Hâlbuki kendilerine sorulduğunda, bir kısmı kendisini mutlu olarak tanımlayabilir. Mutlu olduklarını düşünen insanların ortak yönleri, yaşadıkları hayatın geneline baktıklarında, hayatlarını anlamlı olarak nitelendirmeleridir. Hayatının anlamlı olduğuna inanan bir kişi için, yaşamı değerlidir. Değerli bir yaşam da, insanı mutlu eder.

İlahi bir Tanrıya inanmayan akademisyenler, insanların hayatlarına anlam yüklemelerinin, sadece bir zan’dan ibaret olduğunu savunurlar. Onlara göre, dünya olmasa, ya da yok olsa, kâinatta hiçbir şey değişmez. Evrenin işleyişi devam eder. Aslında ister teist, ister ateist düşüncede olalım, bu sonuç doğrudur. Evrenin düzeni devam eder.

Eğer konuya bu açıdan bakarak, hayata anlam yüklemenin yanlış olduğunu varsayarsak, o zaman Tolstoy’un sorduğu şu soruları kendimize sormak gerekiyor:

“Çok zengin olacağım, hattâ en zengin olacağım. Peki, sonra ne olacak?”

“En üst makamlara geleceğim, bu makamlarda uzun süre kalmak için mücadele edeceğim. Peki, sonra ne olacak?”

Meşhur insanların çoğundan daha meşhur olacağım. Peki, daha meşhur olunca ne olacak?”

“Halkın refahını artırmak için uğraşacağım, kafa yoracağım. Peki, halkın refahının artmasından bana ne?”

“Şöhret ve para için kötüyü göklere çıkarıp, iyiyi ezmem gerekiyor. Peki, böyle yaparak neyi ispat edeceğim?”

“Hayatımda ölümümle yok olmayacak bir anlam var mı?”

Bu sorulara anlamlı cevaplar verememenin sonucu, mutsuzluk ve intihardır. Nitekim Tolstoy da, intiharı çok düşündüğünü, ama korkak olduğundan beceremediğini anlatır.

Hayatının anlamlı olduğunu düşünen insanlar, zorluklara göğüs gererken mutsuzluk hissetmezler. Hissetseler bile bu durum geçici olur. Fakat önceki yazımızda ifade ettiğimiz gibi, insanlar giderek tahammülsüzleşiyor. İnsanların konforu arttıkça, tahammülleri azalıyor. Tahammülsüzlük, mutsuzluğu tetikliyor. Bir insanın tahammülsüzlüğünün ana sebebi, hayatının bir gayesi olmamasıdır.

Hayatını, mutfakla tuvalet arasında geçiren bir kişinin tahammüllü olması ihtimali zayıftır. Yazımızın başından itibaren ilettiğimiz faklı bakış açılarının hepsinin, haklı olduğu yönler vardır. Dolayısıyla mutluluk hem elde edilmesi hem sürdürülmesi zor olan bir olgudur.

İnsanların hayatı gerçekten de zorluklarla doludur. Bu sebeple, küçük şeylerden mutlu olmayı başaramazlarsa, huzuru bulamazlar. Bu durum daha çok hayatlarını mutfakla tuvalet arasında geçiren insanlar için geçerlidir.

Hayatına bir anlam yükleyen insanlar için mutluluk, biraz daha yakındır. Bir kişi, ister kendini çocuklarına adasın, ister insanlara yardımcı olmayı hedeflesin, ister Yüce Yaradan’ın gösterdiği yolda yürümeyi kendine şiar edinsin, bu yolda karşılaştığı zorluklar onu fazla etkilemez. Fakat ilahi bir anlam yüklenmeyen hedefler, insanı mutlu ettiği gibi, tam tersine mutsuz da yapabilir. Kendini çocuklarına adayan bir kişi, çocuklarından istediği karşılığı alamayınca mutsuz olur. Hayatını başkalarına yardım etmeye adayan bir şahıs, beklediği karşılığı alamayınca mutsuz olur.

Bu hususlardaki fikrimizi daha netleştirmek için, Dünya Sağlık Örgütünün konumuzla ilgisi olan 2002 yılı rakamlarına bakalım. Dünyadaki ölümlerin 572 bini cinayet sonucu gerçekleşmiş. Aynı dönemde intihar edenlerin sayısı ise, 873 bin kişi. İşin ilginç tarafı aynı yıl savaşlarda ölenlerin sayısı 172 bin olarak veriliyor. Demek ki, hayatına bir anlam yükleyememiş, hayatını değerli görmemiş insanların kendi canlarına veya karşısındakilerin canlarına son vermeleri, terörizm veya savaşlardan ölenlere göre daha fazla olmuş.

Eğer insan kendini, Yüce Yaradan’ın gösterdiği yolda yürümeye adarsa, mutluluğa daha fazla yaklaşır. Yine Tolstoy’un itiraflarından örnek verelim: “Ölüm korkusunu bırakıp, hayatı Allah’a bağışlayınca taş gibi yüreğin uysallaştığını, yumuşadığını ve boyun eğdiğini anlamış.”

Demek ki, hayatını Allah’a bağışlayan kişi, mutluluğa daha kolay ulaşabiliyor. Taş gibi yürek yumuşuyor. Yüce Yaradan’a boyun eğdiği için de tahammülsüzlük göstermiyor. Sıkıntıya düşşe bile, mutsuzluğu kısa sürüyor. Genel anlamda iç dünyasında huzura kavuşuyor. Güzel işler yaptığı için de, kendini mutlu hissediyor. Şartlara göre bazen sert kararlar alsa bile, bunun, Allah’ın gösterdiği yola, Onun uygulamalarına uygun olduğunu düşünüyor ve kendisini vicdanen müsterih hissediyor. Dolayısıyla mutluluğu bozulmuyor. Mutluluk duygusu ve iç huzur birleşince, mutluluğu uzun soluklu oluyor. Huxley’in dediğini yapmaya yani, insanın biyokimyasını değiştirme araştırmalarına, gerek kalmıyor.

Allah’ım, bizlere Senin gönderdiğin ayetleri anlayacak ve uygulayacak bir anlayış ve irade gücü ver.

YAŞAM kategorisine gönderildi | MUTLULUK ÜZERİNE için yorumlar kapalı

İNSANLAR GİDEREK TAHAMMÜLSÜZLEŞİYORLAR

İNSANLAR GİDEREK TAHAMMÜLSÜZLEŞİYORLAR

 

Bilimdeki ilerlemelerin insan hayatına yansıması arttıkça, yaşamın her alanında konfor artıyor. Ulaşımdan iletişime, giyim-kuşamdan yeme-içmeye, elektrikli aletlerden sağlığa kadar her şey önceki nesillere göre daha konforlu.

Ferdinand Macellan (1480-1521), 1519 Ağustosunda Portekiz’den hareket ederek dünyayı dolaşmaya çıktı. 1521 Nisanında turu tamamlayamadan Nisan 1521 de Filipinlerde vefat etti. Seyahati devam ettiren çok az sayıdaki kişi, zorlu yolculuğa başladıktan tam üç yıl sonra 1522 Eylül ayında Portekiz’e ulaşabildi. Buna rağmen, buharlı gemiler yapılana kadar üç yüz yıl boyunca, aynı yollardan aynı zorluklara katlanarak seyahat edenlerin sayısı hiçte azımsanacak gibi değildir. Günümüzde, aynı yolları lüks gemilerde “mavi yolculuk” adı altında yapanlar, gemideki açık büfe yemeklerden, kibar gemi personellerinin eğlenceden gezi turlarına kadar yaptıkları diğer hizmetlerden bile şikâyet etmekteler.

Kristof Kolomb (1451-1506) mahkûmlardan oluşturulan tayfalarıyla birlikte 30 günde gittiği mesafeyi, aynı zorlukları yaşayarak, ana gemisi dahi batmasına rağmen 4 defa daha gitti. Aynı yerlere uçakla 5 saatte giden günümüz insanı, havaalanı ve havayolu personelinin hizmetlerinden şikâyetçi olmaktadır.

Kolomb’un çağdaşları olan Avrupalılar, birkaç ayda bir yıkanırken ve aynı elbiseyi uzun süre çıkarmadan giyerken, hallerinden şikâyetçi değillerdi. Günümüzdeki zengin insanlar her gün yıkanıyorlar ve bir saat sular kesilse veya banyo yaparken sıcak su 10-15 saniyeliğine (dikkat edelim saniye) kesilse, hemen söylenmeye başlıyorlar. Eğer, kaldıkları lüks bir otelde bu durumla karşılaşmışlarsa, aşağıya inip yetkili-yetkisiz kimi bulurlarsa haşlıyorlar.

Keşifler öncesi Avrupa ve Asya halkı ile zenginleri, domates, patates, acı biber, kakao gibi ürünleri bilmezdi. İspanyolların Meksika’yı işgalinden sonra onlar tarafından getirildi. Günümüzde ulaşım araçlarının gelişmesiyle, zenginler ve halk dünyanın her bölgesinde yetişen ürünlerden hem de taze olarak yiyebiliyorlar. Ama şikâyet etmekten de geri durmuyorlar.

Giordano Bruno (1548-1600) hem Kilise adamı hem felsefeci hem de araştırmacı idi. Galileo ile tanışıyordu. Kopernik’i okumuştu. Bir gün, “kendisinin göğe çıkarıldığını, çok yükseklere çıktığını, oradan baktığında güneşin dünya etrafında değil, dünyanın güneş etrafında döndüğünü gördüğünü” söyledi. Bu durum bütün insanlığın bilgisine ters idi. Kopernik bile bu yönde bulgular elde etmesine rağmen tam emin olamamıştı. Galileo ise, güçlü teleskopları olmadığından, henüz kendisi de kesin bir sonuca ulaşmamıştı. Bu durumu ilk Bruno açıklamıştı. İlmi bir açıklama olmamasına rağmen, bilim alanındaki en önemli bulgu idi. Bu sebeple hapse atıldı. Dinden çıkmakla itham edildi. Vazgeçmedi. Sekiz yıl hapis yattıktan sonra, hapiste idam edildi. Günümüz araştırmacıları ise, buldukları yeni ve çok küçük bir şey için (kendilerine göre) yeterince itibar görmemekten şikâyetçiler.

Madam (Marie) Curie (1867-1934) uzun hayat mücadelesi verdi. Polonya’dan Fransa’ya geldi. Evlendi. Eşi ile birlikte, borç alarak araştırmalar yapmaya başladı. Tonlarca kömürü bizzat kendileri ayıkladı. Sonunda radyoaktif madde olan radyumu elde etti. Bu buluş, onun dünyanın en zenginleri arasına girmesini sağlayabilirdi. Ama o “hastaların tedavisi için bulduğum bir maddeden faydalanmak benim bilimsel manevi şahsiyetimi zedeler” diyerek, buluşunu insanlığa hediye etti. Üniversitede maaşlı çalışmaya ve insanlara yardımcı olmaya devam etti. Kendisi de, radyoaktif maddeye çok fazla maruz kalmaktan dolayı aplastik anemi hastalığına yakalandı ve bu sebeple vefat etti. Günümüz araştırmacıları, devletlerin veya şirketlerin ciddi destekleriyle ve teknisyenler kullanarak yaptıkları araştırmalardan elde ettikleri gelirin (kendilerine göre) azlığından şikâyetçiler.

Çocuk ölümleri sadece son iki yüz yılda %33’ten %5’lere indi. O dönemlerde bir kadın 15 civarında çocuk yapıyor, yaşayabilenler kalıyor, diğerleri ölüyorlardı. Ama kadınlar; hastane olmayan bir ortamda, kimisini evde, kimisini tarlada, kimisini yolda olduğu halde, bu kadar çok çocuk doğurmaktan şikâyetçi değillerdi. Günümüz kadınlarının yarısı, tek ya da iki çocuğunu hastane ortamında ve sürekli doktor denetiminde olmasına rağmen, sezaryen yöntemiyle doğurmak istemektedir.

Osmanlı Devletinin güçlü padişahı Yavuz Sultan Selim, sekiz yıllık iktidarında doğusundaki iki büyük rakibini yendi. Kendi devletinin hazinesini döneminin en üst seviyesine getirdi. Ama şirpençe denilen ve günümüzde basitçe tedavi edilen bir hastalıktan dolayı acılar içerisinde vefat etti. İngiltere’nin ünlü kralı Aslan Yürekli Richard, omuzundan okla vuruldu. Günümüzde basit bir antibiyotikle tedavi edilebilen bu durumdan kurtulamadı. Yara kangren oldu. Kangren olan uzuv kesilerek hasta kurtarılmaya çalışılırdı. Omzu kesilemezdi. İki hafta içerisinde acılar içerisinde vefat etti.

Savaşlarda yaralanan bir askerin, kangren olur korkusuyla o uzvunun kesilmesi ise, tam bir faciaydı. Narkoz olmadığından dört güçlü insan askeri zaptetmeye çalışırken tabip veya kasap, askerin feryatları arasında uzvu keserdi. Günümüzde, en ufak bir doz ayarlaması veya hastane personelinin dalgınlık hatasında neredeyse bütün ülke ayağa kaldırılmaya çalışılıyor.

Elbette insan sağlığıyla ilgili olarak azami dikkat ve gayret sarf edilmelidir. Elbette insanların konforunu artırmak için çalışmalar sürdürülmelidir. Ama günümüzde, gelirleri, dünya ortalaması ve üzerinde olan insanlarındaki bu tahammülsüzlük, hem insanların mutsuz olmalarına, hem de başkalarına yardımı değil, sadece kendilerini düşünmeye yönlendiriyor.

Bu konuyla bağlantılı olarak, mutluluk ve kanaatkârlık gibi hususları başka yazılarımızda ele almaya çalışacağız.

YAŞAM kategorisine gönderildi | İNSANLAR GİDEREK TAHAMMÜLSÜZLEŞİYORLAR için yorumlar kapalı

ÜLKELERİN ZENGİNLİĞİNİN KAYNAKLARINDAKİ DEĞİŞİM

ÜLKELERİN ZENGİNLİĞİNİN KAYNAKLARINDAKİ DEĞİŞİM

 

Ulusların Pazarlanması kitabının yazarları (P.Kotler, S. Jetusripitak, S. Moesincee) bir ülkenin kaynaklarını aşağıdaki dört başlık altında toplanmıştır.

  1. Tabii sermaye : Doğal kaynaklar,
  2. Fiziki sermaye : Makine, inşaat, kamu varlıkları,
  3. İnsan sermayesi: İnsanının bilgi ve verimlilik seviyesi,
  4. Sosyal sermaye : Aile, topluluk, cemaat, sivil kuruluşlar.

Bu dört kaynaktan hepsine birden sahip olan ülkeler daha güçlü hale gelmişlerdir. Avrupalılar, kendilerinde olmayan doğal kaynakları 1492 keşifleri sonrasında işgal ettikleri yeni yerlerden elde etmişlerdir. Yuval Noah Harari’nin tanımıyla “uzaydan gelen işgal” gibi bir sonuç doğuran bu keşifler, hiç kimsenin hayal edemeyeceği imkânlar oluşturmuştur. Küçücük bir toprağı ve güçlü komşuları olan Hollanda, dünyanın öbür ucunda (Endonezya gibi) koloniler oluşturabilmiştir. Benzer şekilde hiçbir ciddi doğal kaynağı ve diğer sermayeleri olmayan küçük bir ada ülkesi olan İngiltere, hiç bilinmeyen bir kıta olan Avusturalya’yı kolonileştirebilmiştir.

Fakat bu durum, 20inci yüzyılın başlarında değişmeye başladı. Önce Avrupalılar, paylaşım konusunda birbirlerine karşı 2 dünya savaşı çıkaracak kadar açgözlülük yaptılar. Sonra, 20inci yüzyıldan itibaren diğer milletler de uyanmaya, kültürel seviyelerini yükseltmeye başladı. Sonuçta Avrupalıların hegemonyası çökmeye başladı. Bu çöküşü durdurmak için, çeşitli tedbirler aldılar. Aldıkları tedbirlerin en büyük destekçisi, bilimsel gelişmeleri teknoloji haline getirmeleri oldu.

Teknolojik üstünlük mücadelesi çok önemliydi. Bunun önemini perdelemek için, dünyadaki mücadelenin NATO Paktı ve Varşova Paktı arasında yapıldığı izlenimi verdiler ve perdelemekte başarılı oldular. Nitekim 1976 yılında üyesi olduğum Teknik Elemanlar Derneğinin yayın organında yazdığım bir yazıda “dünyada NATO Paktı- Varşova Paktı mücadelesi yoktur, teknolojik üstünlük mücadelesi vardır” dememe rağmen, çevremdeki insanların bile çok azını ikna edebildim.

Maddeten kalkınmış ülkelerin günümüzdeki zenginliğinde, insan sermayesi ve teknik bilgi daha önemli hale geldi. Fiziki sermayenin etkisinden daha çok, bankalar gibi karmaşık sistemler etkili olmaya başladı.

Osmanlılar döneminde, zeki çocuklar İstanbul’a getirilip Enderun denilen mektepte yetiştirilirlerdi. Buradan yetişen ve farklı halklara mensup olan insanlardan, devlete hizmet etmeleri beklenirdi. Ama bu uygulama, sadece devlet yöneticisi yetiştirmeyle ve çok küçük bir gurupla sınırlı kaldı. Hâlbuki günümüzde dünyanın bütün devletlerinin okulları, maddeten kalkınmış ülkelere kalkınmışlık oranında hizmet ediyor. Bu okullar, kendi ülkelerinden daha çok, gelişmiş ülkelere faydalı oluyor. Hem de kalkınmış ülkelerin neredeyse hiçbir katkısı olmadan.

Eğer, gelişmiş ülkelerin zenginliklerinin devam etmesinin önemli bir etkeni, dünyanın bütün ülkelerinde yetişen zeki insanların yaptıkları bilimsel ve teknolojik çalışmalar yapması ise, bu gelişmeden diğer ülkeler de pay sahibi olmalıdır. Bu pay sahibi olma konusu, “bu insanı biz okuttuk, parasını isteriz” şeklinde olmamalıdır. Bu anlayış insanların özgürlüğü düşüncesiyle çelişir. Ayrıca o kişiler, kendi ülkelerinde kalsalar, belki de bilimsel ve teknolojik hayata aynı katkıyı sağlayamayacaklar. Ama zenginleyen ülkeler ve şirketler de, diğer ülkelerin haklarını vermelidir. İster yardım şeklinde, ister teknolojiyi diğer ülkelere daha ucuza satmak şeklinde, isterse bazı yatırımları başka ülkelere kaydırma şeklinde olsun, haklar, mutlaka ödenmelidir.

Günümüzde, ülkelerin beşeri sermaye ve teknik bilgi seviyeleri çok önemli ise ve insanları da dünyanın bütün ülkeleri yetiştirmekte ise, buradan oluşan zenginliğin paylaşılmasından doğal bir şey olamaz.

Ülkelerin zenginliklerinin kaynağında yaşanan bu değişim, eski imparatorluk anlayışını da çökertti. Artık günümüzde bir bölgeyi veya bir ülkeyi (kalkınmalarının temelinde yoğun petrol kaynağına sahiplik olan bölgeler hariç) işgal etmenin bir anlamı kalmadı. İşgal için yapacakları harcama, işgalden elde edeceklerinden mutlaka çok daha fazla olacaktır. Dünya kamuoyu önünde düşecekleri haksız konumu da eklersek, artık eski anlamda işgallerin olması ihtimali çok düşüktür.

Zenginlikler mümkün olduğunca paylaşılırsa, düşmanlıklar da azalacaktır. Eğer, insanlığın gelişimini tetikleyen bu ortak beşeri kaynağın sonuçları, mümkün olduğunca paylaşılmazsa, işte o zaman, dünyamız, geçmişe göre çok daha büyük sıkıntılarla karşılaşabilir.

Sosyal kategorisine gönderildi | ÜLKELERİN ZENGİNLİĞİNİN KAYNAKLARINDAKİ DEĞİŞİM için yorumlar kapalı

ZENGİN İLE KAPİTALİSTİN FARKI

ZENGİN İLE KAPİTALİSTİN FARKI

 

Bu sitede daha önce yayınladığımız “İslâm’da İlim ve Zenginlik”, “Zengin Kimlere Denir”, “Zenginlik Nedir” başlıklı yazılarımızda, zenginlik konusundaki düşüncelerimizi belirttik.

Yazılarımızda da ifade ettiğimiz gibi, İslâm, zenginliğe karşı değildir. Nitekim son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.), kendisine peygamberlik geldiğinde zengin bir tüccar idi. Aynı şekilde Hz. Ebubekir ve Hz. Osman Müslüman olduklarında zengin tüccarlardı. Bu güzel insanlar, zenginliklerini çevrelerindeki ihtiyaç sahibi insanlarla paylaştılar. Böylece hem tarihe iyi dille anılan insanlar olarak geçtiler, hem de Yüce Yaradan’ın huzuruna huzurla vardılar.

Bu güzel insanların zenginliğinin Müslüman olmadan önce olduğunu düşünebilirsiniz. İslâm’a girdikten sonra giderek zenginliklerinin azalmasını göstererek bunların uygun örnek olmadıklarını savunabilirsiniz. Unutmayalım ki, Allah zenginliğe karşı olsaydı, Hz. Muhammed’i yetim büyümüş bir fakir olarak bırakır ve peygamberliği o fakir iken verirdi. Diğer isimlerin de iflas etmelerini sağlar, fakirleştikten sonra Müslüman olmalarına vesile olurdu. Tahmin edileceği gibi, zenginken fakir olan bir kişi daha kolay Müslüman olur.

Bir başka misal verelim. İslâm dininin büyüklerinden olan ve ölümünden sonra adına mezhep kurulan Ebu Hanife de, çok zengin bir tüccar idi. Kendisi Müslüman iken zengin olmuştu. Hem de helâl yollarla zenginlemişti. Kapitalist ile zengin arasındaki farkı en iyi anlatacak olaylardan biri, Ebu Hanife’nin başından geçtiği söylenen vakadır.

Bir gün Ebu Hanife öğrencilerine ders anlatırken içeri biri girer. “Efendim, geminizden biri batmış” der. Ebu Hanife şöyle bir durur ve “çok şükür” der. Adam gider. Bir süre sonra aynı kişi geri gelir. “Efendim, batan gemi sizin değilmiş” der. Ebu Hanife yine şöyle bir durur, yine “çok şükür” der. Adam gittikten sonra bu cevaplara bir anlam veremeyen öğrenciler, hocalarına sebebini sorarlar.

Ebu Hanife anlatır: “Bir gemimim battığı haberi gelince, içime sordum, üzüldüm mü diye. Baktım, üzülmemişim. Onun için çok şükür dedim. İkinci haber gelip, batan geminin başkasının olduğu söylenince yine içime sordum, sevindim mi diye. Baktım, sevinmemişim. Onun için çok şükür dedim.”

İşte kapitalist ile zenginin farkı buradadır. Zengin, kazanırken sevinmediği gibi, kaybederken de üzülmez. Bu dünyadan giderken, yanında zenginliklerinin bir zerresini bile götüremeyeceğini bilir. O kişi için zenginlik, bir emanettir. Bu zenginlikten hem kendisinin hem de çevresindekilerin faydalanması gerektiğini iyi bilir.

Kapitalistin ise tek hedefi vardır. Başkalarının çok zararına da olsa kârını azamileştirmek. Bu sebeple zarar ettiğinde üzülür, kâr ettiğinde sevinir. Kâr veya zararın miktarına göre sevinci veya üzüntüsünün şiddeti değişir. Yaşadığı bu duyguların şiddeti arttıkça, vücudunun bazı organlarındaki yıpranma artar. Salgılar değişir. İlaç kullanmalar artar. Giderek düzeltilemeyecek arazlar oluşur. Her türlü güce sahipken istediğini yiyip içemez. İstediği yere gidemez. Eşine, çocuklarına, çevresindekilere ayıracak vakit bulamaz.

Her ilişkisine, gözüne taktığı paragözlüğünden bakar. O çevresine paragözlüğüyle baktıkça, ailesi dâhil çevresindekiler de ona, paragözlüğüyle bakarlar. Böylece kimseye güvenmez, kimse de ona güvenmez. Zaten rakipleri hiç güvenmedikleri için, sürekli fırsat kollarlar. Bu fırsatı bulmaları da uzun sürmez. Çünkü bu davranıştaki kapitalistin çevresinde, ailesi dâhil, hiç dostu kalmamıştır. Kapitaliste paragözlüğüyle bakan birilerini satın almak çok zor değildir.

Böyle bir ortamda yaşayan kapitalist, bin yıl hayatta kalsa ne olur? Doktorlar birçok şeyi yemeni ve içmeni yasaklamışlar, çevrende güvenebileceğin bir kişi bile kalmamış iken uzun yaşamak, kazandığını başkalarının yediğini görmek, aksine onun için büyük bir zulüm olur.

Kapitalistlerin olaylara bir de bu açılardan bakmaları, hem kendileri hem de dünya için çok faydalı olacaktır. Bu kişilere Alfred Nobel’in hayatı güzel bir örnek olmalıdır. Alfred Nobel, bir ölüm tüccarı olarak anılacakken, aksine hayırla yadediliyor. Bu değişimi yaşarken, zenginliğinden de bir şey kaybetmedi.

Hiçbir insan, hem bu dünyada sıkıntı çekmek, hem de ahirette eziyet çekmek için zenginlik istemez. Ama konumlarını dikkatli irdelerlerse, sonucun oraya vardığını görürler. Böyle bir geri dönülemez yola girmeden, zenginlik ile kapitalistin farkını anlayacaklarını umut ederim.

Allah’ım, Senin yolunda harcanmak üzere mülk ve saltanatımızı artır.

Senin her şeye gücün yeter.

Genel, YAŞAM kategorisine gönderildi | ZENGİN İLE KAPİTALİSTİN FARKI için yorumlar kapalı

KÜRESEL UYGARLIK İÇİN YENİ EKONOMİ ANLAYIŞI

KÜRESEL UYGARLIK İÇİN, YENİ EKONOMİ ANLAYIŞI

 

Kapitalizmin ortaya çıkıp etkisini artırdığı dönemde, Batı ülkelerinde, farklı tek düşünce olarak “komünizm” fikri gündeme geldi. Ancak komünizmin uygulanışının sonuçları, kapitalizmden daha kötü oldu. Gerek kapitalist ve gerekse komünist ekonomi anlayışlarıyla ilgili olarak, bu sitede birkaç yazı içerisinde fikirlerimizi ifade ettik. Bunlardan bazıları şöyle: “Ekonomik Buhranlar, Kapitalizmin Doğası Gereğidir”, “Ekonomik Buhranlarda Bankaların Etkisi” ve “Dünyadaki Ekonomik Buhranın Sebepleri”.

Günümüzde komünizmin devre dışı kalması, kapitalizmin taraftarlarını yüreklendirdi. Kapitalizmi savunmaya başladılar. Fakat bu konuda söylediklerine bakıldığında, kapitalizmi onların da tam bir inançla savunmadıkları anlaşılıyor.

Kapitalizmin savunucularının tutundukları en önemli fikir, “artık kapitalistler dışında kimsenin yönetemeyeceği bir dünya oluştuğu” iddiasıdır. Yani “ister beğenin ister beğenmeyin, başka seçeneğiniz yok” deniliyor. Bu savunma şekli, insanların kapasite ve becerilerine meydan okumaktır. Aynı zamanda insanların geçirdikleri gelişmeleri hesaba katmamaktadır. Bu savunma, Dünyanın yani insanların geldiği konumu, adeta, “kapitalizm dininin cenneti” gibi algılamanın bir sonucudur.

Kapitalistler yaptıkları bu savunmanın temellerinin zayıf olduğunu kendileri de farkettiklerinden, başka bir iddia daha ortaya atıyorlar. Bize diyorlar ki; “biraz sabredin, bahsettiğimiz cennetin belirginleşmesine az kaldı”. Bize sabır tavsiye ederlerken, geçmiş hatalardan ders çıkardıklarını ifade ediyorlar. Kendi ifadelerine göre, kapitalizmin geçmişteki önemli hataları, Afrika’dan yaptıkları köle ticareti ve sanayi devrimi sonrasında işçilerin acımasızca ve güvenceleri olmadan çalıştırıldıkları uzun dönemdir.

Kapitalistlerin iddialarında kısmen haklı oldukları konu, kapitalizmin dünya üretimi artırması ve çocuk ölümlerini azaltmasıdır. Fakat artan üretimin paylaşımı konusunda hep zenginlerin tarafını tutmuştur. Fakirlik sınırının altına indiği için, artan bu üretimden pay alamayanların sayısı her geçen gün artmaktadır.

Bu sitedeki “Kapitalizm İnsanlığın Düşmanı İse Çözüm Nedir” başlıklı yazımızda kapitalizmin zararlı sonuçlarını azaltabilmek için fikirlerimizi ifade ettik. Bu yazımızda, ekonomi anlayışımızın değişebilmesi için, düşüncelerimizde gerçekleşmesi gereken değişikliklerin bazısını ele alacağız.

Ekonomik sisteme bakışın değişebilmesi için, öncelikle tüketime bakışın değişebilmesi gerekiyor. Günümüzdeki kapitalizmin tüketim konusundaki söylemi, “tüket ki mutlu olasın” veya “mutlu olmak için tüket” şeklinedir. Medyadaki bütün reklamlar, bu anlayış üzerine inşa edilmektedir. Kapitalizmin reklamları, ters giden bir şeyle karşılaştığımızda hemen tüketmemizi söyler. Böylece mutluluğu yakalayacağımızı iddia eder.

Hâlbuki ihtiyaç dışındaki her yeni tüketim, aslında mutsuzluğa çıkarılan bir davetiyedir. İnsanların çoğu zaman ihtiyaç fazlası tüketimleri yapacak maddi güçleri olmaz. Ayrıca her yeni tüketim, bir üst değerdeki tüketimin tetikleyicisidir. Dolayısıyla tüketiciliğin sonunu getiremeyiz. Birgün, tüketebileceklerimiz de tükenir. Dolayısıyla mutsuz oluruz.

Kapitalistler de bu gerçeği çok iyi bildiklerinden, bizlere bu konuda yeni bir çözüm sunarlar. Paran yoksa sana kredi verelim derler. Böylece, tüketim yapamadık diye mutsuz olmamızı önlediklerini düşünürler. Hâlbuki onların tek düşündükleri, bizim o tüketimi yaparak onların kârlarını artırmamızdır. Onlar da bilirler ki, biz kredi alarak geleceğimizi ipotek ettirdiğimizde, artık ticari hapishanenin içerisine girmiş oluruz. Buradan çıkış çok zordur.

Kredi alma hususunda tarihe bakarsak, geçmiş tarihte Amerika’ya ilk giden olan İspanya, Amerika seferlerinin masraflarını karşılamak için aldığı borçların faizlerini ödeyemediğinden 1558’de borç erteleme ilan etti. İspanya o dönemde, Avrupa’nın en büyük devleti konumunda idi. Amerika gibi yeni bir yeri keşfetmişti. Yepyeni gelirlere sahip olmuştu. Ama aldığı borçları yerli yerinde harcamayınca, tabiri caizse, küme düştü. Onların yerine, İspanya’nın bağımlısı Hollanda öne geçti. 1568’de Katolik İspanya’ya karşı bağımsızlık mücadelesi başlatan ve çoğu Protestan olan Hollanda, Avrupa’nın finans merkezi haline geldi.

Diğer taraftan babası Yavuz Sultan Selim’in doldurduğu hazineyi, hesapsız harcamalarla boşaltan Kanuni Sultan Süleyman, Galata Bankerlerinden borçlar aldı. Kanuni’den sonra devlet düşüşe geçti. Ama karşısındaki güçler henüz zayıf olduğu için, bu düşüş kendisini zaman içerisinde gösterebildi.

Renkli bir hayat yaşayan Padişah I. Abdülmecit de, Avrupalılardan borçlar aldı. Ama aldığı borçların çoğunu, devletin ihtiyaçları için harcamadı. Alınan borçlar, ileride II. Abdülhamit gibi zeki ve vatansever bir padişahı Duyunu Umumiye Reisliği gibi bir kurumu kurmak zorunda bıraktı. Bu kurum ve borcumuzu ödeyememizden doğan diğer kayıplar, devletin içini boşalttı, topraklarını küçülttü. Osmanlı Devleti dıştan çınar görünümündeydi, ama içi boşaldığı için yıkıldı. Eğer Allah, kendi menfaatini düşünmeden tehlikelere atılan bir nesil bahşetmeseydi, devletin yıkılışı bir milletin de çöküşü olurdu.

Tarihten bu örnekleri vermemizin nedeni, alınan borçların ihtiyaçlara değil de başka yerlere harcanmasının sonuçlarını göstermektir. Alınan kredileri öncelikli ihtiyaçlarına harcamayan devletler gerilerken, o devletin halkı muhtemelen, mutlu olmak bir tarafa mutsuz oluyorlardı. Belki devletlerinin aldığı borçlardan bazı insanlara düşen paylardan dolayı, geçici olarak mutluluk duyanlar olmuştur. Ama sonrasında onlar bile mutsuz olmuşlardır. Çünkü yayan yürüyen birisinin eşeğe binmesi ona mutluluk verir, fakat attan inen birisinin eşeğe binmesi onu mutsuz eder.

Demek ki, kredinin bizatihi kendisi ne mutluluk ne de mutsuzluk verir. Alınan kredinin harcanma şekli insana mutluluk veya mutsuzluk verir. Eğer, ihtiyaçlarımız dışındaki yerlere harcarsak, geçici olarak mutlu oluruz. Çünkü aldığımız kredilerin geri ödemeleri aksadıkça mutsuzluk duyarız. Benzer şekilde aldığımız kredileri ödeyebilmek için, daha fazla çalışmak zorunda kaldığımızda veya hiç sevmediğimiz insanların tavırlarını çekmek mecburiyetine düştüğümüzde, mutsuz oluruz. Hâlbuki aldığımız kredileri ihtiyaçlarımız için harcadığımız,da çoğunlukla geri ödemekte zorlanmayız. Böylece hem ihtiyaçlarımızı zamanında giderebildiğimiz için mutlu oluruz, hem de krediyi ödeyebildiğimiz için mutlu oluruz, en azından, mutsuzluk duymayız.

Zenginler için de benzer şeyler geçerlidir. Eşiyle arasında tatsızlık yaşayan bir milyoner, aralarını düzeltmek için karısına pahalı hediyeler veya lüks bir Paris seyahati verebilir. Ama ileride bir bakar ki, aralarındaki tatsızlıkların oluşması giderek sıklaşmaya başlamıştır. Dolayısıyla, aralarını düzeltmek için yapacağı harcamanın sonu gelmez. Hâlbuki aralarını düzeltmek için, daha çok sevgi gösterse ve çok daha küçük hediyeler alsaydı, kuvvetle muhtemeldir ki aralarının bozulması seyrekleşirdi. Yine muhtemeldir ki, daha mutlu olurlardı.

O halde mutlu olmak istiyorsak veya en azından maddi konularda gereksiz mutsuzluk yaşamak istemiyorsak, ekonomi anlayışımızı değiştirmeliyiz. Harcamalarımızı öncelikli ihtiyaçlarımızdan başlayarak yapmalıyız. Öncelikli ihtiyacımız olmayan mal ve hizmetleri satın alabilmek için kredi almamalıyız. Mutluluğu; aile bağlarımızda, çevremizde oluşturacağımız dostlarımızda yani sevgide aramalıyız.

Harcamalarını öncelikli ihtiyaçlarından başlayarak yapmayı düşünen ve davranan insanların sayısı arttıkça, dünyayı kapitalistler değil, düşünerek hareket eden sıradan insanlar yönetmeye başlar.

Ekonomi kategorisine gönderildi | KÜRESEL UYGARLIK İÇİN YENİ EKONOMİ ANLAYIŞI için yorumlar kapalı

KÜRESEL UYGARLIK VE EKONOMİ ANLAYIŞI

KÜRESEL UYGARLIK İÇİN, EKONOMİYE BAKIŞIMIZI DEĞİŞTİRMELİYİZ

 

Küresel Uygarlık konusunu çeşitli açılardan irdeleyerek, düşüncelerimizi bu sitede yayınladığımız birkaç makalemizde ifade ettik.

Ekonomi konusunda günümüzdeki etkin anlayış, sömürgecilik dönemindeki Avrupalıların anlayışıdır. Bu ekonomi anlayışı, sadece bir ekonomik doktrin değildir. Hayatın her alanına hükmetmeye başlamıştır. O artık yalnızca bir ekonomi yönetimi değil siyaset, davranış bilimi, eğitim rehberi gibi olmuştur.

Ekonomiye bakışımız, bize, nasıl davranacağımızı öğütler. Bize, çocuklarımızı nasıl yetiştirmemiz gerektiği hususunda yol gösterir. İnsanlarla ilişkilerimizde nasıl tavır almamız gerektiğini dikte eder. Bizim adalet anlayışımızı oluşturur. Bizim özgürlük konusundaki fikrimizi temelden etkiler. Sonuç olarak düşüncelerimize hükmederek bize yön verir.

Günümüzdeki etkin ekonomi anlayışı kapitalizmdir. Bu anlayışın temelinde, ekonomik büyümenin her derdin ilacı olduğu iddiası vardır. Dolayısıyla bu ekonomi anlayışının tanrısı, ekonomik gelişmedir. Bu tanrı, ekonomik gelişme sağlanınca, mutluluğa ulaşacağımızı iddia eder. Ekonomik gelişme olunca, adaletin sağlanacağını savunur. Özgür olmanın temelinde ekonomik gelişmenin yattığını öne sürer.

Bu anlayışa göre, kârı artan girişimci, daha fazla kişiyi istihdam edecektir, böylece bütün toplumun refahı ve zenginliği artacaktır.

Aslında günümüzdeki ekonomi anlayışı, artık istidamı değil, sadece kendi kârını artırmayı hedeflemeye başlamıştır. Yani, 1776 da “Ulusların Zenginliği” kitabını yazarak, bir anlayış devrimi oluşturan Adam Smith’i de aşmıştır. Artık, kârı artırmak için, elde edilen kâr üretime yatırılmamaktadır. Artık, kârlar da üretimden daha çok finans oyunlarından kazanılmaktadır.

Günümüzdeki büyük şirketlerin bilânçolarına bakıldığında üretimden elde edilen kazancın yaklaşık iki katı, “sair gelirler” kaleminde ifadesini bulmaktadır. Dünyada dolaşan paranın ancak üçte biri üretime harcanmaktadır.

Bu yeni anlayış, Adam Smith’in söylemlerini de boşa düşürmüştür. Onun “üretimin kârı, üretime yatırılmalıdır” şeklinde oluşturduğu anlayışı terkedilmeye başlanılmıştır. Dolayısıyla “açgözlü bir kişinin zenginliği, toplumun yararınadır” aldatmacası bile aşılmıştır. Bilindiği gibi, bu aldatmaca sayesinde, insanların zenginleşirken başkalarını ezmeleri, toplum tarafından kabul görmekteydi. Çünkü zenginleşen şahsın üretime yatırım yaparak, toplumun da zenginlemesine vesile olacağı inancı oluşturulmuştu.

Kapitalizm öncesi dönemdeki zenginler, bizlere çok sayıda tarihi eser bırakmışlardır. Günümüzdeki zenginlerin varlıkları, eskilere göre mukayese kabul etmeyecek kadar çoktur. Fakat kazançlarından toplum faydalanamadığı gibi, eser bırakma çabaları da yok denecek kadar azdır. 1500 yıllarında dünyadaki mal ve hizmet üretimi için yapılan tahminler 250 milyar dolar civarında olduğu şeklindedir. Günümüzdeki rakam, 60-65 trilyon dolar dolaylarında tahmin edilmektedir. Kişi başına düşen üretim 1500’de 550 dolar tahmin edilirken, günümüzde dünya ortalaması 9.000 dolar civarındadır. Dolayısıyla, eski zenginlikle şimdiki arasındaki fark çok fazladır.

Mevcut ekonomi anlayışı, küreselleşmeyle birlikte bütün dünyaya yayılmaktadır. Etki alanı genişledikçe, zengin ile fakir arasındaki fark da giderek açılmaktadır. İnsanlar arasında yapılan anketler, insanların dünya genelinde adaletsizliğin arttığını düşündüklerini göstermektedir. Yolsuzlukla mücadele kuruluşlarının raporları, gelecek için kaygı vericidir.

Günümüz gelir dağılımındaki adaletsizlik, 1500’lü yıllara göre daha fazla. O yıllarda Endonezya’daki veya Çin’deki bir işçi ya da Afrika’daki bir köylü evine günümüzdeki çalışmasından elde ettiğinden daha fazla gıda götürüyordu. 1500’deki kişi başına düşen üretimin dünya genelindeki dağılımına bakıldığında, ortalama olan 550 doların dağılımı arasındaki fark daha az idi. Günümüzdeki 9.000 dolar ortalamadaki dağılım farkı çok fazla.  Sadece Hindistan’da açlık sınırı civarında ve altında yaşayan 800 milyon insan var.

Paul Kennedy’nin verdiği rakamlara göre, 1775 yılında, Asya’daki üretim (Rusya dâhil) dünya ekonomisinin %80’i civarında idi. 1900’e gelindiğinde bu rakam Rusya ve Japonya dâhil %21 civarına inmişti. 1750’lerde kişi başına sanayileşme seviyeleri, Avrupa ile günümüzde üçüncü dünya olarak nitelenen ülkeler karşılaştırıldığında, halen birbirine çok yakın idi. Avrupa ve üçüncü dünya ortalaması %7-8 civarında idi. Fakat 1900’e gelindiğinde Avrupa %35’e yükselmişti, üçüncü dünya ülkeleri ise sadece %2 idi.

Bütün bu rakamlar dünya insanlığı arasındaki eşitsiz dağılımı göstermektedir. Nitekim günümüzde dünya nüfusunun %15’i, dünya gelirlerinin %85’ini paylaşmaktadır. Buna karşılık dünya nüfusunun %85’i ise, ekonomiden %15 pay almaktadır. Bu %15 paydan da, o ülkelerin zenginleri aslan payını aldıklarından, fakirlerin durumu 1500’lere göre içler acısıdır. Demek ki kapitalizmin uygulanışı, inanlar arasında adaletsizliğin artmasına vesile olmuştur. İnsanlar ister fakir olsunlar ister zengin, durumlarını değiştirebilmek için, her türlü hileli yola başvurmak zorunda kalmaktadırlar.

Diğer taraftan ekonomik gelişmenin özgürlüğümüzü artıracağı iddia edilirken, aksine hürriyetlerimizi kısıtladığını farketmekteyiz. Mevcut ekonomi anlayışı dünyayı ticari bir hapishane haline getirmiştir. Yani özgürlüklerimiz toptan kısıtlanmıştır. Bu kısıtlama, zenginler için de geçerlidir. Günümüzdeki çok zengin olan insanlar da, 1500’lerdki zenginlere göre, yaşamlarında ve hareketlerinde daha az özgürdür.

Bütün bu sonuçlar kesin olarak gösteriyor ki, günümüzdeki ekonomi anlayışı yanlıştır. Mutlaka yeni bir anlayış geliştirmemiz gerekmektedir. Çünkü ekonomi sistemindeki anlayışımız medeniyet tasavvurunu doğrudan etkilemektedir. Nasıl bir anlayış değişikliği olması gerektiği konusunu inşallah başka yazılarımızda ele alacağız.

Genel, Sosyal kategorisine gönderildi | KÜRESEL UYGARLIK VE EKONOMİ ANLAYIŞI için yorumlar kapalı