İSLÂM’DA ŞEYTAN KONUSU

İSLÂM’DA ŞEYTAN KONUSU

 

Çok Tanrılı dinlerde, iyilik tanrısı ve kötülük tanrısı iki farklı tanrıdır. İyilik tanrısı her şeye hâkim değildir. Gerek dünyadaki metafizik kötülükler ve gerekse ahlâki kötülükler, kötülük tanrısının eseridir. İyilik tanrısı ile kötülük tanrısı arasında sürekli mücadele vardır. Mücadeleyi çoğunlukla iyilik tanrısı kazanmaktadır. Fakat bazen, mücadeleden kötülük tanrısı galip çıkmaktadır. Dolayısıyla insanlar, kötü olaylar için kimse iyilik tanrısını suçlamaz. Suçu kötülük tanrısına yükler.

Semavi dinler denilen ve tek Allah’ın yaratıcı olduğu İslâm inancında, Yüce Yaradan, kötülük etmez. İnsanlara zulmetmez. İnsanlar birbirine zulmeder. Peki, o zaman neden kötülük olmaktadır? Bu konudaki düşüncelerimizi bu sitede yayınladığımız “Metafizik Kötülük Üzerine”, “İslâm’da Kötülük Konusu” ve “İslâm’da Salah-Aslah, (yani iyi-daha iyi) Konusu Üzerine” başlıklı makalelerimizde ifade ettik. Bu yazımızda, İslâm anlayışında ahlâki kötülüklerin tetikleyicisi olan şeytan konusunu irdelemeye çalışacağız.

Şeytan ya da iblis, aslında meleklerden bir gurubun adıdır. İnsanın yaratılışı sırasında, insanı kıskandığı için ona boyun eğmek istememiştir. Kendisinin yaratılışını insandan üstün gördüğünden kibirli davranmış ve insana yardım etmeyi reddetmiştir. Bu hususta Kur’an’da çeşitli surelerde bilgi verilir. Biz, Araf Suresindeki bilgi daha kapsayıcı olduğundan, aşağıya onları aldık.

7Araf Suresi 10: “Doğrusu Biz sizi yeryüzünde, yerleştirdik, orada size geçimlikler verdik; ne kadar da az şükrediyorsunuz!”

11: ‘Sizi yarattık, sonra size biçim verdik, sonra da meleklere: “Âdem’e secde edin (saygı gösterin)” dedik; hepsi secde ettiler, yalnız İblis, secde edenlerden olmadı.’

12: (Allah) buyurdu: “Sana emrettiğim zaman, seni secde etmekten alıkoyan nedir?” (İblis): “Ben, dedi, ondan hayırlıyım; beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın”.

13: (Allah) buyurdu: “Öyleyse oradan in, orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık, çünkü sen aşağılıklardansın.”

7.14.(İblis) dedi: (Bari) bana (insanların) tekrar diriltilecekleri güne kadar süre ver.”

15: (Allah) buyurdu: “Haydi sen süre verilmişlerdensin.”

16: “Öyleyse, dedi, beni azgınlığa mahkûm etmene karşılık, and içerim ki, ben de onlar(ı saptırmak) için senin doğru yolunun üstüne oturacağım.”

17: “Sonra (onların) önlerinden arkalarından, sağlarından sollarından onlara sokulacağım ve sen, çoklarını şükredenlerden, bulmayacaksın.”

18: (Allah) buyurdu: “Haydi, sen, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık. And olsun ki, onlardan sana kim uyarsa, (bilin ki) sizin hepinizden (derleyip) cehennemi dolduracağım.”

19: (Sonra Allah, Âdem’e hitap etti): “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette durun, dilediğiniz yerden yiyin; fakat şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.”

20: Derken onların, kendilerinden gizli kalan çirkin yerlerini kendilerine göstermek için, iblis onlara fısıldadı: “Rabbiniz, başka bir sebepten dolayı değil, sırf ikiniz de birer melek ya da ebedî kalıcılardan olursunuz diye sizi şu ağaçtan men etti.” dedi.

21: Ve onlara: “Elbette ben size öğüt verenlerdenim.” diye de yemin etti.

22: Böylece onları aldatarak aşağı sarkıttı (önceki mevkilerinden indirdi). Ağacı(n meyvesini) tadınca, çirkin yerleri kendilerine göründü ve cennet yapraklarını üst üste yamayıp üzerlerini örtmeğe başladılar. Rableri onlara seslendi: “Ben sizi o ağaçtan men etmedim mi ve şeytan size apaçık düşmandır, demedim mi?”

23: Dediler ki: “Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize rahmetinle muamele etmezsen muhakkak ziyana uğrayacaklardan oluruz!”

24:(Allah) buyurdu: “Birbirinize düşman olarak inin, sizin yeryüzünde bir süreye kadar kalıp geçinmeniz gerekmektedir.”

25: “Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve yine oradan (dirilip) çıkarılacaksınız!” dedi.

Benzer ifade Hicr Suresi 28-42inci ayetlerinde de vardır. Gerek Araf gerekse Hicr Suresinin ilgili ayetlerinden anlaşıldığına göre, Yüce Yaradan, insanlara özgürlük tanıdığı gibi, aslında bir melek olan şeytana da özgürlük tanıyor. Şeytanı uyararak, aldığı kararın yanlış olduğunu ve neden böyle düşündüğünü soruyor. Şeytan da, kendisinin yaratılış maddesinin insanınkine göre daha üstün olduğunu düşündüğünden, kendinden daha düşük gördüğü insana saygı göstermek istemiyor. Nitekim İsra Suresinin aşağıdaki ayetleri de bu durumu teyit ediyor.

17 İsra Suresi 61: (Yine unutma ki) Bir vakit meleklere: “Âdem’e secde edin” demiştik. İblis’ten başka hepsi secde ettiler. O ise: “Ben bir çamurdan yarattığın kimseye mi secde ederim?” demişti.

62: (Yine İblis) dedi ki: “Şu benden üstün kıldığını gördün mü? Yemin ederim ki, eğer beni kıyamet gününe kadar ertelersen, pek azı hariç, onun zürriyetini kendi buyruğum altına alacağım.”

Sonraki ayetlere geçmeden, burada, şeytanın yaptığına benzer bir talebin, bizden yapıldığını düşünelim. Çocuklarımızın arasında veya şirketimizin çalışanları arasında böyle bir durum olduğunu varsayalım. Bizim bazı kişileri öne çıkararak, diğerlerinden, bu şahıslara biat etmelerini istediğimizi düşünelim. Kendisinden daha üstün tuttuğumuz veya daha yüksek maaş verdiğimiz bir insandan daha kabiliyetli olduğunu ispat edeceğini söyleyen ve bizden hiçbir şey istemeyip, sadece süre isteyen birisine ne cevap vermeliydik? Kendisinin daha kabiliyetli olduğunu iddia eden insan, normal hayatını sürdürürken, biz ondan, başkasına secde etmesini isteyerek, hayatının akışının değişmesine sebep olmuştuk. Konumunu zora soktuğumuz kişiye istediği fırsatı vermemeli miydik? Biz cevabımızı düşüne duralım, Yüce Yaradan şöyle cevap veriyor.

17 İsra Surasi 63: Allah buyurdu ki: “Haydi git! Onlardan kim sana uyarsa, şüphesiz ki, cezanız cehennemdir, hem de mükemmel bir ceza. “

64: “Onlardan gücünün yettiğini yerinden oynat. Atlıların ve yayalarınla onların üzerine yaygarayı bas! Mallarda ve çocuklarda onlara ortak ol! Ve onlara vaatlerde bulun.” Fakat şeytan onlara aldatmadan başka bir şey vaat etmez.

65: Doğrusu benim (ihlaslı) kullarım üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin yoktur. Vekil olarak Rabbin yeter.

Şeytana izin veren Allah, meleklerden daha çok değer verdiğini gösterdiği insanları uyarmaya başlıyor. ilk önce, Âdem peygamberi uyarıyor. “Şeytan senin düşmanındır, ona uyma” diye ikaz ediyor. Sonrasında sık sık peygamberler göndererek, insanları şeytana karşı uyarmayı sürdürüyor. Enam Suresi 12inci ayette: “…O, rahmet etmeyi kendi nefsine yazmıştır…” denilmesi de, Yüce Yaradan’ın insanlara rahmet etmeyi, onları şeytanın aldatmasına karşı uyarmayı Kendine bir görev addettiğini gösteriyor. Nitekim Kur’an’da böyle uyarıcı ayetlere çokça rastlamaktayız. Yazımız için seçtiklerimizden bazıları aşağıdadır.

2 Bakara Suresi 168: Ey insanlar! Bütün yeryüzündeki nimetlerimden helal olmak, temiz olmak şartıyla yiyin. Fakat şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o size belli bir düşmandır.

268: Şeytan sizi fakirlikle korkutup çirkin çirkin şeylere teşvik eder. Allah da lütfundan ve bağışlamasından birtakım vaatlerde bulunuyor. Allah’ın lütfu geniştir. O her şeyi bilendir.

4 Nisa Suresi 76: İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler de tağut yolunda savaşırlar. O halde siz şeytanın taraftarlarına karşı savaşın. Çünkü şeytanın hilesi zayıftır.

83: Kendilerine güven veya korku hususunda bir haber geldiğinde onu hemen yayıverirler. Hâlbuki onu peygambere ve aralarında yetkili kimselere götürselerdi, onlardan sonuç çıkarmaya gücü yetenler, onu anlarlardı. Allah’ın üzerinizdeki lütfu ve rahmeti olmasaydı, pek azınız hariç, şeytana uyardınız.

Son verdiğimiz örnek olan Nisa Suresi 83üncü ayetin sonunda “Allah’ın üzerinizdeki lütfu ve rahmeti olmasaydı, pek azınız hariç, şeytana uyardınız.” denilmesi de, Yüce Yaradan’ın yardımının önemini göstermektedir. Nitekim peygamberlerin gönderildiği dönemler, şeytanın hilelerine kanan insanların çoğaldığı devirlerdir.

Allah’ın kelâmı olan Kur’an ayetlerinden, şeytan konusunda anladıklarımızı şöyle toparlayabiliriz. Yüce Yaradan, insanları yaratınca meleklerden, onlara saygı göstermelerini ve desteklemelerini istemiştir. Şeytan dışında kalan bütün melekler emre uymuşlar ve insana secde etmişlerdir. Şeytan ise, kendisinin insana göre çok daha değerli bir maddeden yaratıldığını düşünerek, kendinden daha kabiliyetsiz olduğuna inandığı insana biat etmek istememiştir. Bu davranışının Allah’ın yüceliğini inkâr etmek olduğunu düşünen Yüce Yaradan, şeytanı kibirli davranışından dolayı cezalandırmak istemiştir. Huzurundan kovmuştur.

Kendisinin haksız yere kovulduğunu düşünen şeytan, kendi kabiliyetini ispat edebilmek için, Allah’tan insanların diriltilecekleri kıyamet gününe kadar süre istemiştir. Bu talep üzerine Yüce Yaradan, yarattıklarına zulmetmediğini, adaletin simgesi olduğunu göstermek için, şeytanın isteğini kabul etmiştir.

Şeytana istediği özgürlüğü ve kendisini ispat imkânını veren Allah, şeytanın hilelerine karşı insanları korumak için harekete geçmiştir. Hz. Âdem’den başlayarak sürekli uyarmıştır. Eğer, Yüce Yaradan, insanları sadece uyarmakla kalmayarak, onları şeytana karşı doğrudan koruması altına almış olsaydı, şeytana verdiği sözden caymış duruma düşerdi. Adaletsiz bir davranış sergilemiş olurdu. Ayrıca İsra Suresi 63üncü ayette verdiği şu sözü de tutmamış olurdu: Allah buyurdu ki: “Haydi git! Onlardan kim sana uyarsa, şüphesiz ki, cezanız cehennemdir, hem de mükemmel bir ceza. “

Bu sebeple, Yüce Yaradan, her kavme peygamber göndererek insanları şeytanın hilelerine karşı uyarmıştır. Gönderdiği peygamber sayısı, Kur’an’da bahsedilenler kadar değildir. Bu konuda sayı verilemez. Fakat din âlimlerinin üzerinde mutabık kaldıkları sayı 124.000 civarıdır. Peygamberlerinin haricinde, peygamberlerinden çok daha fazla sayıda, ihlaslı kulları da yaşamıştır. Bu kullarının da insanlara yol göstericilik yaptıklarını düşünürsek, Yüce Yaradan, neredeyse hiç boşluk bırakmadan insanları uyarmıştır.

Görülüyor ki Yüce Yaradan, hem şeytana karşı, hem diğer meleklere karşı hem de insanlara karşı adil davranmıştır. Melekler, Allah’ın sözünü tuttukları için, onları şeytandan ayrı tutmuştur. Şeytanın istediği makul talebini de, yerine getirmiştir. Ama daha başlangıçta, bundan sonra yapacakları karşısında cezalandırılacağını, sonunun cehennem olacağını şeytana karşı beyan etmiştir. Şeytana uyacak olan insanları da cehenneme yollayacağını ifade etmiştir. Şeytan, kendisine yapılan bu uyarı karşısında yanlış yaptığını görüp özür dilemek yerine iddiasını sürdürmüştür.

Dolayısıyla Yüce Yaradan, adilliğinin gereğini yapmaktadır. Şeytana karşı adil davranırken, meleklerden biat etmelerini isteyecek kadar severek yarattığı insanların ise, zarar görmelerini engellemek için, onları sürekli uyarmaktadır. Hz. Âdem’in şeytana kanmasının hatasını bizlere çektirmemektedir.

Ancak, diğer taraftan, insanlara akıl, vicdan ve irade verdikten sonra onları özgür bıraktığından, her insanın kendi kararını kendisinin vermesi gerekmektedir. Sadece uyarmakla yetinmeyerek, insanları tamamen koruması altına alması, çelişkili bir davranış olurdu. Hem şeytanlara hem de insanlara özgürlük verdikten, yani, oyunun kurallarını adil bir şekilde belirledikten sonra, oyun sırasında kural değiştirmiş duruma düşülmüş olunurdu.

Allah’ım, Senin bize verdiğin akıl, vicdan ve iradeyi, salih ameller işlemek yönünde kullanabilmemiz için de, bizlere yardımcı ol.

Allah’ım, Nisa Suresi 76 da bahsettiğin gibi, şeytanın taraftarlarına karşı yaptığımız savaşlarda da bizlere yardımcı ol.

Senin her şeye gücün yeter.

KUR'AN ÜZERİNE, Sosyal kategorisine gönderildi | İSLÂM’DA ŞEYTAN KONUSU için yorumlar kapalı

MEZHEPLER ÜZERİNE

MEZHEPLERİN GÜNÜMÜZDEKİ HALLERİNİ, KURUCULARI GÖRSELERDİ, KAHROLURLARDI

 

Günümüzdeki genel kabul görmüş Sunni anlayışın mezhepleri; Hanefi, Şafi, Hanbeli ve Malikidir. Bu dört mezhebin kurucu olarak isimleri geçen hiçbir âlim, sağlıklarında ayrı bir mezhep kurmayı düşünmemişlerdir. Hattâ özellikle kaçınmışlardır. Mezhep guruplarının hepsi, onların ölümlerinden sonra oluşmuştur.

Adına mezhep kurulan âlimlerin ortak özellikleri, İslâm hukuku üzerine kafa yormalarıdır. Yani günümüzdeki anlamıyla hukukçu olmalarıdır. Bu âlimler, hızlı bir büyüme göstererek, Hindistan sınırından Magrip’e kadar genişleyen İslâmiyet’in, günlük yaşamını düzenleyen hukuk kurallarını oluşturmaya çalışmışlardır. Soruların ve ihtilafların artması, din bilginlerini çözüm üretmeye zorlamıştır. Kur’an ve sünnette bulamadıklarını düşündükleri çözümleri, aralarında sürekli tartışmışlardır.

İmam Şafi (767-820), usul-i fıkıh olarak bilinen İslâm hukuk ilminin babası olarak anılır. Hâlbuki İmam Şafi sağlığında, öğrettiklerinin pasif bir şekilde kabul edilmesi esası üzerine yeni bir hukuk mezhebi düşüncesini, reddetmiştir. Gerek Şafi’ye ve gerekse Hanefi’ye göre içtihad çok önemlidir. İçtihad’ın anlamı, Şeriat hukukunun şartlarını araştırmaktır. Bu araştırmaları yapan insanlara müctehid denilir.

Şafi de, müctehiddir. Şeriat hukuku alanındaki araştırmalarını kimseye bağlı kalmadan yapmıştır. Düşüncelerini oluştururken özgürce davranmıştır. Kur’an’ın net bilgi vermediği hallerde, Allah’ın insanlara verdiği akıl, vicdan ve iradesini kullanmıştır. Bu tavrından dolayı da çağdaşları arasında saygınlık kazanmıştır.

Şafi’nin meşhur olmasının önemli bir sebebi, kendisinden önceki âlimler arasındaki ihtilafı uzlaştırıcı bir formülle çözmesidir. O güne kadar İslâmi hukuk alanında çalışan âlimler, reyciler (Allah’ın beşere verdiği aklın, hür bir şekilde kullanılmasını savunanlar) ve hadisçiler olarak iki guruba ayrılmışlardı. Şafi, hadislerin önemi üzerinde durdu ve onlara bağlı kalmaya çalıştı. Fakat vahyin ve peygamberin sünnetinin net olmadığı ve hususi özelliğe sahip yerlerde, aklı kullanmanın şart olduğunu ifade etti.

Ebu Hanife (699-767) de, İmam Şafi gibi orta yolu tercih eden bir yapıdaydı. Amacı, istikrarı sağlamak ve kargaşayı önlemekti. Geçmişteki anlaşmazlıklarla uğraşmanın bir faydasının olmadığını söyleyerek, ileriye dönük düşünülmesinin temelini atmıştır. Ancak bu uzlaşmacı tutumu sırasında söylediği bazı şeyler sonradan değişikliğe uğratılmıştır. Örneğin, “peygamberin arkadaşları hakkında konuşulurken, saygıda kusur edilmez” sözü değiştirilmiş ve “sahabelerin hepsi adildir” şekline dönüştürülmüştür.

Ebu Hanife’nin öğrencileriyle yaptığı sohbetlerin niteliğine bakılınca, böyle bir değişikliğin olması hem yadırganır hem de normal karşılanır. Ebu Hanife öğrencileriyle karşılıklı tartışır ve onlarla fikir alışverişinde bulunurdu. İhtimal ki öğrencilerinin bazıları, sonradan kendi fikirlerini, hocalarınınki imiş gibi beyan ettiler. Hoca ile öğrencilerin arasındaki tartışmaların üzerinden uzun süre geçtiğinden ve gerçeği açıklayabilecek tek şahıs olan hoca vefat ettiğinden, kimse aksini söyleyemedi.

Zaten en meşhur öğrencisi Ebu Yusuf’un hocasından çok farklı davranacağı baştan belli olmuştu. Bilindiği gibi Ebu Hanife, kendisine teklif edilen baş kadılık makamını, “iktidarın tasdik memuru olamam” diyerek kabul etmemiştir. Bu sebeple cezalandırılmıştır. Gerek hapis gerekse değnek cezalarına çarptırılmıştır. Bu cezaların sonunda vefat etmiştir. Onun vefatından sonra baş kadılık makamı öğrencilerinin önde gelenlerine teklif edilmiştir. Sırayla öğrencilerine yapılan bu teklifi, Ebu Yusuf kabul etmiştir. Tam 16 yıl bu makamda kalmıştır. Bu olay da gösteriyor ki, Ebu Yusuf, hocasından farklı şeyler yapmıştır. Sonuçta “reyci” bir yapıya sahip Ebu Hanife’nin adı kullanılarak, “hadisçi” bir mezhep oluşturulmuştur.

İmam Malik (711-795) sağlığında Muvatta isimli eserini kaleme almıştır. Ancak bu eser fıkıh sistematiğine göre kaleme alınmamıştır. Bu durumu fırsat bilen ve müçtehit olarak anılan öğrencileri daha sonra Müdevvene, Utbiye, Vadiha ve Mevvaziye adlı eserler yazarak fıkhı ve mezhebi sistematik bir hale getirmişlerdir. Bu eserlerden en önemlisi El Müdevvenedir. El-Müdevvene’de, Malik’ten rivayet olunan fetva ve kaviller, takipçilerinin onun usulüne göre yaptıklarını iddia ettikleri içtihadlar, diğer bazı talebelerinin görüşleri ve fıkha dair hadisler ile daha sonra yaşamış mezhep âlimlerin görüşleri bir araya getirilmiştir.

Ahmed bin Hanbel’in (780-855) Hanbeli mezhebi, en son kurulandır. Belki de bu sebeple taraftarı diğerlerine göre daha azdır. Muhtemelen Bağdat’ta yaşamış olan Ebu Hanife’nin gölgesinde kalmıştır. Belki de bu sebeple, peygamberin sünnetini en yüksek otorite olarak değerlendirerek, halktaki peygamber sevgisini kendilerine yönlendirmek istemişlerdir.

Mezheplere ismini veren âlimlerin yaşadıkları dönemler birbirine çok yakındır. Yaşadıkları bölgeler de birbirine yakındır. İmam Şafi Mısır, İmam Malik Medine, İmam Hanbel Bağdat, Ebu Hanife Bağdat. Muhtemeldir ki, bunların öğrencileri, toplum nezdinde, kendilerinin de hocalarına yakın ölçüde saygınlık kazanabilmeleri için, bir yöntem aradılar. Hocalarını sürekli överek yücelttiler. Kendileri otorite olacak kapasitede olmayan bu insanlar, hocalarının şahsiyetine sığındılar. Böylece kendileri de, böylesine evliya bir insandan ders görmüş ve el almış takipçileri olarak toplumda saygınlık kazandılar.

Bir süre sonra ise, mezhepler arasındaki farklı yorumlar nedeniyle tartışmalar artmıştır. Bu gidişin İslâmiyet açısından sıkıntılı olduğunu gören mezhep ileri gelenleri, ortak bazı noktalarda birleşmişlerdir. İlk kurucu isimler için temel kaynaklar Kur’an ve sünnet idi. Bunlarda bulamadıklarını düşündüklerini Allah’ın insanlara bahşettiği akıl, vicdan ve iradelerini kullanarak çözümlemeye çalışıyorlardı.  Çözümleme sırasındaki farklılıkları azaltmak için, “icma” denilen bir yönteme başvurdular. Aralarında ittifak ettikleri konuları belirlediler. Aralarında yaptıkları bu ittifakın, kendilerinden sonra gelenler için bağlayıcı olduğunu vurguladılar.

Dokuzuncu yüz yılın sonlarında başlayan bu uygulamalar, kendilerinden sonra gelenleri tamamen bağladı. Artık, asıl önemli kaynak, “icma” haline geldi. Sonraki âlimler, kendi akıllarını yürüterek Kur’an, sünnet gibi kaynakları incelediklerinde faklı bir sonuca ulaştıklarında, “âlimlerin ittifak ettikleri bir konuda, onların göremediklerini biz mi göreceğiz?” anlayışıyla, kendi fikirlerini ifade etmekten çekindiler. Bazı dönemlerde, kendi düşüncelerini söylemekten çekinmeyen âlimler oldu. Fakat onlar hemen diğer çoğunluk tarafından suçlandılar. Söylemleri etkisiz hale getirildi.

İcma konusu, bir açıdan bakılınca, İslâm hukuku adına faydalı olacağı düşünülür. İcma konusu olmasaydı, her insan kendi aklıyla farklı sonuçlara ulaşabilir ve kargaşa ortamı doğabilirdi. Fakat bu faydanın oluşabilmesi için, icmanın, sünnet ağırlıklı olarak değil, Kur’an, sünnet ve kıyas kaynaklarına başvurulduktan sonra, Allah’ın verdiği akıl, vicdan ve iradeyi ortaklaşa kullanarak karar alarak oluşturulması gerekiyordu.

Maalesef böyle olmadı. Mezhep ileri gelenleri, peygamber efendimizi çok sevdiklerini gösterme yarışına girdikleri için, sünnetlere ağırlık verdiler. Sünnete ağırlık verilen bu dönem ise, peygamberimizin ebediyete intikalinden, neredeyse üç yüz yıl sonra idi. Bu uzun dönemde, yazı, haberleşme ve seyahat imkânlarının da çok kısıtlı olduğunu göz önüne alırsak, sünnetlerin güvenilirlikleri hakkında tereddüt taşınması en tabii bir durumdur.

Sünnetlerin güvenilir olup olmadıkları, icmalara bakarak kararlar alan Müslüman Halkların ve Devletlerin geldikleri konuma bakarak, daha iyi anlaşılır. Müslümanların geldikleri bu durumu, adına mezhep kurulan saygın âlimler görselerdi, kuvvetli ihtimal, kahrolurlardı. Allah’ın insanlara bahşettiği akıl, vicdan ve irademizi kullanmadığımızı görmek, onları üzüntüye boğardı.  Allah’ın peygamberi aracılığıyla söylediklerini değil de, insanların söylediklerini ve yaptıklarını taklit etmeye çalışan maymunlar gibi olduğumuzu görmek istemezlerdi. Eğer, bu mümtaz insanlar durumumuzu görselerdi, herhalde, önce Yüce Yaradan’dan, sonra peygamber efendimizden binlerce defa af dilerlerdi.

Cemaat, Dini kategorisine gönderildi | MEZHEPLER ÜZERİNE için yorumlar kapalı

İSLÂM’DA İYİ-DAHA İYİ KONUSU

İSLÂM’DA SALAH-ASLAH, YANİ, İYİ-DAHA İYİ KONUSU ÜZERİNE

 

Yüce Yaradan’ın yarattığı evrenin mükemmel olup olmadığı hakkında, gerek din adamları gerekse felsefeciler çok çeşitli fikir yürütmüşlerdir. Üzerinde tartışmalar yapılmasına rağmen fikir birliğine varılamayan husus, iyi-daha iyi konusudur.

İmam Gazali, salah-aslah olarak nitelenen bu konuda şöyle der: “Dünyada mevcut olandan daha iyi, daha tam ve daha mükemmel olanı imkân dâhilinde değildir.” Bu görüş, Mutezile ile benzerdir. Leibniz (1646-1714) ve Spinoza (1632-1677) da benzer şeyleri savunmaktadır.

İbni Sina, bu konuda şöyle düşünür: “Allah, tasarlanabilecek en yetkin evreni yaratmıştır. Evrendeki mevcut kötülük –ki, iyiliğe göre çok azdır- bu yetkinliğin var olması için zorunludur.” Aslında, İbni Sina ile benzer şeyi söyleyen Gazali, bir başka sözünde şöyle der: “Ortada şer gibi görülen her şeyin altında mutlaka bir hayır vardır. Eğer bu şer ortadan kalkarsa, altındaki gizli hayır da kalkar ve büyük bir şer oluşur.” Gazali, bu savunmasını desteklemek için, kanserli (kangren olmuş) bir el veya kol kesilmezse, vücudun da ölebileceği örneğini verir.

Gerek Gazali’nin gerekse İbni Sina’nın bu görüşleri, kâinata ve olaylara, insan olarak bize bahşedilen aklımızla ve kendi menfaatimiz tarafından baktığımız zaman geçerlidir. Fakat konuya, Yüce Yaradan açısından yaklaşıldığında yanlıştır. Çünkü Allah’ın her şeye gücü yeter. O, Kendisi açısından, daha iyisini her zaman yaratabilir. İsterse bütün evreni sonlandırır, yeniden ve yepyeni düzen kurar.

Yazının başlığındaki konuyu irdeleyenlerin sordukları sorulardan birisi de; “Allah, daha iyisini yaratmak mecburiyetinde midir?” şeklindedir. Gerek İmam Gazali ve gerekse Mutezilenin cevaplarına bakılınca, sanki mecbur gibi algılanmaktadır. Fakat Gazali, konuyla ilgili fikirlerinin sonunda şöyle der: “Eğer, var olanın daha iyisini başaramasaydı, bu, ilahlığa ters düşen bir acizlik olurdu.” Böylece ilahi kudreti tamamen gözardı etmediğini göstermek ister. Buna rağmen, İmam Gazali gibi Ehli Sünnet ve Osmanlı ulemasından olan Hamdan b. Osman el-Cezairi (1773-1842), bu algılamaya Ehli Sünnet adına itiraz eder.

Bizler, gerek bu soruyu ve gerekse diğer soruları sorarken, konuya sadece, insanlar ve gezegenimiz açısından bakıyoruz. Hâlbuki kâinatta, bizim bilmediğimiz başka âlemler de var. Gezegenimizin yaşamını aynı düzende sürdürebilmesi için bile, sadece bizim samanyolumuzun değil, kâinattaki diğer samanyollarının düzenlerine de ihtiyaç var. Dolayısıyla bizlerin, konuyu yalnızca insanlar açısından değerlendirerek, kendimizce eksiklikler tespit etmemiz, bir anlam ifade etmez. Zaten bizler, kendimiz için faydalı ve zararlı şeyleri bile tespitte başarılı değiliz. Şeker bize tatlı gelir. Büyük çoğunluğumuz severiz. Ama vücudumuz için aslında genel anlamda zararlıdır. Acı biberi sevmeyiz. Ama vücudumuza faydalıdır.

Bu sebeple, insanlar açısından sormamız gereken soru, iyi-daha iyi konusu üzerine olmamalıdır. İyi ve daha iyi konusunda insanlara fikirlerini soracak olsak, çoğunluğu farklı cevaplar verecektir. Dolayısıyla daha başlangıçta, sorduğumuz sorudan ne kastettiğimiz hususunda bile, anlaşma sağlanamayacaktır.

O halde, sorgulamamız, Yüce Yaradan’ın kurduğu düzenin adilliği açısından olmalıdır. Bu hususta Allah, Kur’an’ında sıkça, insanlara zulmetmediğini, insanların birbirlerine zulmettiğini ifade etmektedir. Biz de bu konularla ilgili olarak, bu sitedeki birçok yazımızda irdelemeler yaptık. Ayrıca İslâm’da kötülük üzerine yazdığımız makalelerde aynı hususu inceledik. Yüce Yaradan’ın zulmetmediği kanaatine vardık.

Allah, toplumun genel huzurunu bozan insanları, bütün insanlığı korumak adına, bazılarıyla defettiriyor. Bakara suresi 251: “…Eğer Allah’ın, insanları birbirleriyle savması olmasaydı, yeryüzü mutlaka bozulur giderdi. Fakat Allah, bütün âlemlere karşı büyük bir lütuf sahibidir.” Huzuru bozanları, bazen doğrudan Yüce Yaradan, Kendisi cezalandırıyor. Bütün bu cezalandırmaların sebebi, insanlığın genel huzurunu sağlamaktır. Dolayısıyla huzuru bozanları cezalandırmak, kötülük yapmak değildir.

Adil davranış konusunda bir başka yaklaşım şöyledir. 4 Nisa Suresi 83: “…Eğer size Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, pek azınız hariç, birçok işinizde şeytana uyardınız.” Birçok yazımızda ifade ettiğimiz gibi, Kur’an ayetlerinden anladığımıza göre, Yüce Yaradan, insanları farklı özelliklerde yaratmıştır. Eğer farklı yaratmasaydı, insanlar toplumsal bir düzen oluşturamazlardı.

Fakat farklı yaratılışa rağmen, şeytan karşısında, Allah’ın kişilere olan lütfu, başlangıçta her insana karşı eşittir. Lütfunun devam edip etmemesi, insanların kendi kararlarıyla verecekleri cevaplara bağlıdır. Allah’ın, insanların düşünceleri ve davranışlarına göre vereceği karşılığın fena olması, zulüm değildir. Çünkü aslında o karşılığı, biz kendimiz hakederek almaktayız.

Diğer taraftan kıtlık, kuraklık, afetler konusunda da, biz insanlar olarak kendi menfaatimiz açısından yaklaştığımız için yanılmaktayız.

42 Şura Suresi 27: “Eğer Allah rızkı kullarına bol bol verseydi, mutlaka yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Fakat O dilediğini belli bir ölçüye göre indiriyor. Şüphesiz ki O, kullarından haberdardır, onları hakkıyla görür.”

Kıtlıklar, afetler iyi niyetli insanları birbirine yaklaştırır. Kibirli davranışları törpüler. İnsanları tedbirli olmaya sevkeder. Nimetler gibi cezalar da, öğüt alıp kendimizi düzeltmemiz içindir. Yanlışlıklar düzelince, toplum huzur bulur.

Konumuzla bağlantılı olarak sorulabilecek diğer bazı sorular şöyledir:

Kötülüğü, küfrü, hidayeti, dalaleti Allah mı yaratmıştır?

İyiliğe ulaşmak için, bir miktar kötülük olması gerekli midir?

Bu sitede yayınladığımız bazı makalelerde, Kur’an ayetlerinden verdiğimiz örneklerin ışığında, bu sorulara net ve şöyle cevaplar verebiliriz.

Felak Suresindeki ifadelere göre, kötülük, küfür, dalalet ve hidayeti Allah yaratmaz, fakat Yüce Yaradan’ın yarattığı şeyler bunları oluşturur. Ahlaki kötülük ve küfrün yolunu sahip olduğumuz akıl ile açtığımız gibi, dalalet ve hidayetin yolunu da, kendi akıl, vicdan ve irademizle yaptıklarımız açar. Metafizik kötülükler konusundaki fikrimizi, aynı başlıkla yayınladığımız makalemizde dile getirmiştik.

İkinci sorunun cevabı da nettir. İyiliğe ulaşmak için bir miktar kötülük olması gerekmez. Nitekim İmam Gazali’nin verdiği örnek günümüzde geçersizdir. Ancak iyiliğin anlaşılabilmesi için, kötülüğün ne olduğunun anlaşılması şarttır. Aradaki bu farkı anlayıp uygulayabilecek aklı, vicdan ve iradeyi de bize, Yüce Yaradan vermiştir.

Yüce Yaradan, Kendi yaratmadığı kötülüklere karşı insanları korumak için, Enam Suresi 12inci ayete göre, rahmetini üzerine yazmıştır. Bunu da sırf bizim yaratıcımız olduğundan dolayı yapmaktadır. Hem diğer insanların, hem de yarattıklarının şerrinden bizleri korumak için yapmaktadır ve bizlere yardımcı olmaktadır. Yoksa kötülüğü yarattığı ve bize karşı mecbur olduğu için değildir.

Bu ve bağlantılı konularla ilgili olarak zaman zaman irdelemelerimize devam edeceğiz.

KUR'AN ÜZERİNE, Sosyal kategorisine gönderildi | İSLÂM’DA İYİ-DAHA İYİ KONUSU için yorumlar kapalı

İSLÂM DÜŞÜNCESİNDE KÖTÜLÜK ÜZERİNE

İSLÂM DÜŞÜNCESİNDE KÖTÜLÜK KONUSU

Bu sitede daha önce yayınladığımız “Metafizik Kötülük Üzerine Düşünceler” başlıklı yazımızda konuyu, bazı yönlerinden kısaca irdelemeye çalışmıştık. O makalemizde, Allah’ın insanlara verdiği özgürlükten dolayı, sistemde iyilik ve kötülüğün olması gerektiğini ifade etmiştik. Dünyadaki kötülüğün karşılığında, insanlara hür irade verilmiştir. Meleklerde hür irade olmadığından kötülük de yoktur. Kötülüğün kaynağını anlamak için, Kur’an’dan, Felak Suresini örnek vererek, şerleri Yüce Yaradan’ın yaratmadığını, Allah’ın yarattığı şeylerin şer yaptığını belirtmiştik.

Yazımızda bahsettiğimiz hususların bir kısmı, kısaca şöyle idi. Su, hayattır. Fakat aynı zamanda ölüme de sebep olabilmektedir. Seller, ovalara bereket taşır. Ama sel yatağına binalar yaparsan, zarar görürsün. Ateş, ihtiyaçtır. Ama felaketlere de sebep olabilmektedir. Fay hatları, madenlerin oluşumunda çok etkilidir. Doğal maden suları ve kaynak suları da, fay hatları nedeniyle oluşmaktadır. Ama depremlere de sebep olmaktadır. Depreme tedbir almak için, Yüce Yaradan’ın verdiği aklı kullanmazsak, bizden on bin yıl önce yaşayanların görmediği zararı görürüz. Bu örneklerden anlaşılacağı üzere, yukarıdaki konularda kötülük, yaratılıştan değil, insanların hatalarından kaynaklanmaktadır.

Bu yazımızda, insanların kafasına takılan bazı soruları irdelemeye çalışacağız.

Genel kanaat, dürüst insanların sıkıntı ve ıstırap çektikleri şeklindedir. Bu düşüncenin temelleri yanlıştır. Kişi için asıl önemli olan, dıştan çekilen maddi sıkıntı değildir. Kişinin iç dünyasındaki sıkıntı çok önemlidir. Bu hususları, mutluluk ve huzur konusunda yazdığımız yazılarda ve zenginlik üzerine olan makalelerimizde çeşitli yönlerinden inceleyerek ifade ettik. Atalarımızın bizlerden çok daha fazla maddi sıkıntı ve hayat şartları zorluğu yaşamalarına rağmen, bizden daha mutlu oldukları izlenimi edindik. Hattâ daha geriye doğru gidildikçe, belki de avcı-toplayıcı olarak yaşayan en eski atalarımızın, bize göre daha huzurlu olmaları ihtimalinin kuvvetli olduğunu hissetmiştik. Bu durumu, en azından, Avusturalya’daki Aborjinleri gözlemleyerek müşahede edebiliyorduk.

O halde dışardan gözlemlenen sıkıntı, Allah’ın insana verdiği özgürlüğün ve hayatın içerisinde, olması gereken bir parçasıdır. Dolayısıyla her insanın hayatında, kötülükler olur. Bu anlamda, zengin insanlar bile, farklı açılardan sıkıntı çekerler. Dışardan gelen sıkıntıları en fazla çeken kişiler de, Allah’ın elçileri olmuşlardır. Hâlbuki konuya iç huzur açısından baktığımızda, en mutlu olanlar, Yüce Yaradan’ın peygamberleri olmuştur. Benzer şekilde, dürüst insanların da, iç dünyaları huzurludur. Dışardan gelen maddi sıkıntılara ve hastalıklara karşı sabırlıdırlar.

Dünyadaki en ıstıraplı insan, kalbinde taşıdığı kin ve hasetten dolayı, kendi iç dünyasında huzursuz olan kişidir. Hırslarının esiri olan kişilerin, ulaştıkları zenginlik veya makam ne olursa olsun, huzursuzlukları süreklidir. Bizim gördüklerimiz, tiyatro sahnesinde sergilenenlerdir. Bizler, tiyatro sahnesinde gördüklerimize göre fikir yürüttüğümüzden, yanılmaktayız. Bir halk deyişindeki gibi, davulun sesi bize uzaktan hoş gelmektedir. Fakat yanında uzun süre duramayız.

Dolayısıyla, kalbinde kin ve haset olanların huzursuzlukları sürekli iken, dürüst insanların çektikleri sıkıntı, geçicidir. Bu sıkıntılarının önemli bir kısmı da, Allah’ın yardımıyla kısa sürede çözüme ulaşır. Yaşadıkları dış sıkıntılar, onların mutluluğunu bozmaz. Ama dalavereci insanlar, dıştan az sıkıntı çekiyorlar gibi gözükseler de, iç huzursuzlukları süreklidir. Böylelerinin ahirette yaşayacakları sıkıntı ise, Kur’an ifadesine göre, daha fenadır. Dürüstlere ise, yine Kur’an ifadesine göre, ebedi cennet vaadedilmektedir.

Diğer bir genel soru ve kanaat, kötülerin işlerinin yolunda gittiği, dürüstlerin ezildiğidir. Bu kanı da yanlıştır. Aslında kötülerin işleri yolunda gitmemektedir. Biz dışarıdan baktığımız için öyle görmekteyiz. Bu dünya, bir imtihan dünyasıdır. İmtihan olmasının sebebi de insanlara verilen özgürlüktür. Özgürlük olmasaydı, imtihan da olmazdı. İmtihan sırasında Yüce Yaradan, insanlara yardımcı olmaktadır. İnsanlar hangi konularda yardım istiyorlar ve o isteklerine uygun davranıyorlarsa, o yönde destek vermektedir. Kötülerin istekleri, dünya nimetleri üzerine olmaktadır. Allah da onların istediklerini yerine getirerek, kendilerine dünya malını vermektedir. İstekleri aynı yönde devam ettikçe, dünya malını vermeyi sürdürmektedir. Fakat bu defa onların kalbini mühürleyerek, onlara dünya malını süslü göstermektedir. Dünya malını tastamam verdiklerini de, ahiret hayatında, doğrudan cehenneme atacağını, Kur’an’ında ifade etmektedir.

Kur’an, dünya hayatının, ahiret hayatı yanında bir yol ağzı kadar kısa olduğunu ifade etmektedir. Hayatı, dünya ve ahiret yaşamı bütünlüğü içerisinde değerlendirince, kötülerin yolunda giden işlerinin, geçici ve sadece çok kısa olan bu dünya hayatı için geçerli olduğunu görürüz. Diğer taraftan bu dünya hayatında da, iç huzurları yoktur.

Bir başka soru da, küçük çocukların neden hastalandığı ve öldüğü hususundadır. Bilindiği gibi Yüce Yaradan, hayvanlara verdiği ve bizim içgüdü dediğimiz şifreler sayesinde, onlar doğdukları andan itibaren hareket ederler ve ne yiyip ne içebileceklerini ve hattâ çoğu zaman dost ve düşmanlarını bilirler.

İnsan ise, doğduğu anda hiçbir şey bilmeyen bir varlıktır. Bu sebeple bebeklerin bakımı ve kollanması büyüklerin sorumluluğundadır. Dolayısıyla bebek ölümlerinin önemli bir kısmından büyükler sorumludur. Konuya ahlâki açıdan bakıldığında da, aynı durum geçerlidir. Yüce Yaradan’ın yol göstericiliği, buluğ çağına ererek akıl baliğ olmuş kişileredir. Akıl baliğ olmayan çocukların gelişiminden, akıl baliğ olan ebeveynler yükümlüdür.

Günümüzden sadece 100 yıl öncesini düşünelim. Zaten ortalama insan ömrünün kısa olduğu bir ortamda, bir kadın 12-15 çocuk doğurmak zorunda kalmaktaydı. Zaten fakir olan ailelerin, bu çocukları koruyup kollamaları mümkün değildi. Dolayısıyla, eski tabirle, kimisini eşek teperdi, kimisi damdan düşerdi. Çocuğu ölen aileler ise, konuya “Allah verdi, Allah aldı” diye yaklaşırlardı. Çocukların doğumlarındaki sakatlık ve hastalıkların önemli bir bölümü, yine ebeveynlerin hataları sonucu oluşmaktadır. Akraba evliliklerin olması, hamilelik sırasında yeterince hassas davranılmaması gibi sebeplerle, sakatlık ve hastalıklı doğumlar oluşmaktadır.

Doğada yaşayan hayvanların doğumlarına bakıldığında, doğum sırasındaki sakatlıklara çok ender olarak rastlanmaktadır. 1830lardan önceki insanların doğumlarındaki sakatlıkları incelediğimizde, akraba evliliği ve hamilelikteki dikkatsizlik dışındakilerde, sakat doğumların çok az olduğunu görürüz. Fakat insanlar, yapay gübreler, böcek ilaçları, tarım ilaçları, hormonlar kullanmaya başladıktan sonra sakat ve hastalıklı doğumlar artmıştır. Tıptaki ilerlemeler bile, bu duruma çare olamamaktadır. Kolesterol, şeker gibi hastalıklar, çocuk yaşlarda görülmeye başlamıştır.

İnsan sağlığına zarar veren ilaçların ve çok tehlikeli hormonların, kimyasal maddelerin kullanıldığı gıdalar yüzünden çeşitli hastalık sahibi olan insanlar, çocuk sahibi olurken çok dikkatli olmalıdırlar.

Çare, Yüce Yaradan’ın bize bahşettiği tabiat nizamına dönmektir. Allah’ın nizamında da, çocuk ölümleri de olabilir. Ama insanların hatalarından kaynaklanan ölümlere nispetle muhtemelen çok az olacaktır. Bir karşılaştırma yaparsak, günümüzde henüz reşit olma yaşına gelmemiş kızların, fuhuşa zorlanmaları sonucu, yaşarken ölü hale getirilenlerin sayısının, Allah’ın nizamında ölen çocuk sayısına nispetle çok yüksek oluşu gibidir. Eğer Allah’ın nizamında ölen çok az sayıdaki masum çocukları, Yüce Yaradan’ın ahiret hayatında mükâfatlandırma ihtimalini düşünerek, dünya ve ahiret hayatının bütünü içerisinde değerlendirirsek, ortada ilahi bir kötülük olmadığını görürüz. Büyüklerin hatalarından dolayı ölen çocukları da, Yüce Yaradan’ın, ahiret hayatında mükâfatlandıracağını ummaktayız.

Akla gelen başka bir soru da, bir aslanın, kendisine hiçbir şey yapmayan bir ceylanı neden yakalayıp yediği şeklindedir. Aslan, hayatta kalmak için bir ceylanı ya da başka büyük canlı hayvanı yakalar ve yer. Diğer ceylanlara dokunmaz. Karnı doyunca kenara çekilir. Sırayla diğer hayvanlar gelirler. Ölen hayvandan hiçbir şey kalmayıncaya kadar, kısmetlerine düşeni yerler. En son karıncalar ortalığı temizlerler.

İnsanlar ise, yakalayabildiği bütün hayvanları öldürür ve başkalarına parayla satar. Bizler de, avcıdan satın aldığımız hayvanların etlerini ve diğer bazı yerlerini pişirir yeriz. Bize hiçbir şey yapmayan hayvanları, hem de karnımızı doyuracak kadardan çok fazlasını, öldürüp yerken soru sormayız. Ama aslanın durumunu sorgularız. Hâlbuki aslan, sadece hayatta kalmak için karnını doyurmayı düşünmektedir. Diğer hayvanların da bedava istifade etmelerine izin vermektedir.

Eğer bazı hayvanların birbirini yiyerek, bazılarının yeşillikleri yiyerek yaşayacağı bir sistem olmasaydı, acaba dünyanın hali nice olurdu? Denizlerde hayat olur muydu? Hayvanlar sadece yeşillikleri yeseydi her taraf yılandan, fareden, böcekten, çekirgeden, aslandan geçilmezdi. Hayvanların hepsi yeşillikleri yiyecekleri için, tarlalarımız ve bahçelerimiz talan olurdu.

Eğer Yüce Yaradan, at, deve, inek, fil, köpek, tavuk gibi hayvanları, insanlara boyun eğdirmeseydi, sonuç ne olurdu? Bu ve benzeri sorulara verilecek en mantıklı cevaplara bakıldığında, dünyadaki düzenin en mükemmel olduğu kanaatine varılır. Nitekim ilimde yeni bulgulara ulaşıldıkça, bizim bilmediğimiz nice dengelerin mükemmel bir şekilde kurulduğunu anlamaktayız. Sadece dünyamızı değil, bütün evreni düşündüğümüzde, mükemmelliğin güzelliğine hayran olmaktayız.

Bu konuya, salah-aslah yani iyi-daha iyi irdelemesiyle devam edeceğiz.

Dini kategorisine gönderildi | İSLÂM DÜŞÜNCESİNDE KÖTÜLÜK ÜZERİNE için yorumlar kapalı

HİTLER, IRKÇILIĞI BİTİRDİ

HİTLER’İN İNSANLIĞA TERSTEN HİZMETİ

 

Tarihe baktığımızda, ırkçılık anlayışının soykırım ile sonuçlanmasına, 1492 keşiflerinden sonra rastlamaktayız. Bu tarih öncesinde de, halklar arasında vahşete varan savaşlar olmuştu. Sadece halklar arasında değil, farklı dinler arasında da harpler meydana gelmişti. Hattâ, aynı dinin çeşitli mezheplerine mensup insanlar arasında da mücadeleler olmuştu. Ama bütün bu mücadelelerde, sistemli bir şekilde soykırım yapıldığı iddia edilebilecek olaylar çok azdır. Onlar da münferit hadiselerdir.

Tam bir soykırım niteliğindeki olaylar zinciri, Amerika kıtasının keşfiyle başlamıştır. Meksika bölgesine ilk giden İspanyol amiral Cortes, yerli halka İspanya kralından selam getirdiğini söyledi. Belki, ufak tefek hediyeler verdi. Mecazi anlamda barış çubuğu tüttürdü. Ama yerli halka asıl hediyesi, ölüm oldu. Az sayıda adamıyla (tarihçiler 550 olarak verirler) Aztekleri neredeyse yok etti.

Cortes’den çok kısa bir süre sonra Pizarro, Güney Amerika kıtasını keşfetti. İnka medeniyetinin temsilcileri ile karşılaştı. Yanında, sadece 168 adamının olduğu söylenir. Pizarro, Cortes’in uygulamalarının sanki kopyasını çekti. Onun da yerli halka hediyesi ölüm oldu. İnka medeniyetini yok etti.

Keşiflerin başlangıç temeli böyle atılınca, keşiflere katılan diğer Avrupalılar da aynı yolu izlediler. Sonuçta baruta sahip modern Avrupalıların keşfettikleri yerlerin halklarına hediyeleri, ölüm oldu. Afrika kıtasındaki keşiflerin bir başka sonucu daha görüldü. Bu defa çoğunluğunu öldürmek yerine, köle olarak satmayı daha uygun buldular. Tarihin gördüğü en kapsamlı köle ticaretini başlattılar.

Modern Avrupalılardaki bu ırkçılık anlayışı, Avrupa’dan gidenlerin torunlarının bilhassa Kuzey Amerika kıtasında kurdukları devletlerde devam etti. Tabiatıyla Avrupa’da da hükmünü sürdürdü. Irkçılık anlayışı giderek fikir insanları arasında da kabul gördü. Nietzsche gibi felsefecilerin desteklerini de arkalarına alan yöneticiler, artık uygulamalarını kamuoyundan saklamadan açıktan yapmaya başladılar. Bu pervasızca uygulamalar, Hitler’e kadar devam etti.

Hitler’in sonu kötü oldu. Hem kendisi için, hem ülkesi için kötü sonlandı. Ama en çok da, ırkçılık anlayışı için kötü oldu. Hitler, kendi mezarını kazarken, bir anlamda ırkçılığın da kabrini kazmış oldu. Açıktan yapılan ırkçılık, ilk önce Avrupa’da gözden düştü. Hem halk desteğini, hem de fikir insanlarının desteğini kaybetti. Arka bahçeleri daralan siyasetçiler, kendi ülkelerinde ırkçılığı yapmaz oldular. Kendileri dışındaki güçsüz halklara uygularken de, biraz daha gizli yürüdüler.

Hitler’den sonra, ırkçılık, ABD’de bir süre daha devam etti. Bu sonuç normaldi. Çünkü Hitlerin sebep olduğu yıkımı neredeyse bütün Avrupa ülkeleri yaşadı. Harbin galibi olan ülkeler bile, zararla çıktılar. Bu savaştan kârlı çıkan tek ülke ABD oldu. SSCB’nin, Doğu Avrupa’yı etkisi altına alması bizi aldatmamalı. SSCB, bu savaştan maddeten zararlı çıktı. Dolayısıyla ırkçılığın zararını doğrudan yaşamayan ABD yönetimi, sistemli ırkçılıklarını sürdürdüler.

ABD’de ırkçılık anlayışının devam etmesinin bir diğer sebebi, eskinin resmi kölesi, 1950lerin gayri resmi kölesi olan siyahların varlığıdır. Beyazların, siyahları insan olarak görmeyenleri halen mevcuttu. Nitekim 1958 yılında Clennon King adlı bir siyah derili, Missisipi Üniversitesine girmek için başvuru yapmak gafletinde bulunur. Üniversite okumak hevesinin karşılığı olarak, derhal akıl hastanesine kapatılır. Konu mahkemeye intikal eder. Davaya bakan hâkim, bir siyah derilinin Missisipi Üniversitesine kabul edileceğini düşünmesinin çılgınlık olduğuna hükmeder.

Siyahların beyazlarla birlikte, II. Dünya Savaşında ABD için savaştığını bilen kamuoyunun vicdanına ters gelen bu gibi olaylar artınca, ABD yetkilileri de geri adım attılar. Böylece modern ülkeler açısından bakılınca, ırkçılığın resmen uygulandığı son kale de yıkılmış oldu. Zaten Hitler, ırkçılık uygulamasını öyle kötü yaptı ve berbat sonuçlandırdı ki, Hitler’den sonra gelenler için, ırkçılık yapmak çok zorlaştı. Dolayısıyla “bir musibet bin nasihatten evladır” sözü gerçek oldu. Hitler sayesinde ırkçılık geriledi. İnşallah bundan sonra da, sistematik bir şekilde uygulamaya kalkanlar olmaz.

Sosyal kategorisine gönderildi | HİTLER, IRKÇILIĞI BİTİRDİ için yorumlar kapalı

SUÇLU DİN MİDİR

YAHUDİLİK, HIRİSTİYANLIK, MÜSLÜMANLIK RAYINDAN ÇIKTIYSA, SUÇLU DİN MİDİR

 

İnsanlığın yaratılışından itibaren, semavi din anlayışı olmuştur. Yazının başlığındaki isimler, semavi dinlerden günümüze kadar yaşayabilen ve farklı isimlerle anılan üç din oldukları için, bu örnekleri değerlendireceğiz. Öncelikle en eskisi olan Yahudilik ile başlayacağız. Günümüzde de kabul gören en eski metin, on emirdir. Bugünkü Yahudilerin ve hattâ Hıristiyanların bile kabul ettikleri bir metindir. Hz. Musa’ya, kavmiyle birlikte yaptıkları Mısır çıkışlarından sonra geldiğine inanılmaktadır.

Tevrat ve İncillerin değişikliğe uğradığı hususunda, o kitapların savunucularının bile büyük çoğunluğu hemfikirdir. Bu sebeple biz, aşağıdaki Kur’an ayeti gereği, on emri, Kur’an ayetleriyle karşılaştırdıktan sonra konumuzu irdelemeye başlayacağız.

Enam Suresi 92. ayetle: “İşte bu da bizim indirdiğimiz bir kitap! Feyzi ve bereketi dünyayı tutacak, evvelki kitapları bu tasdik etmedikçe, muteber sayılmayacak…..”

Hz. Musa’ya gönderilen on emir şöyle:

  1. Allah’tan başka ilâhların olmayacak.
  2. Kendin için oyma put yapmayacaksın.
  3. Allah’ın ismini boş yere anmayacaksın.
  4. Cumartesi günü hiçbir iş yapmayacaksın.
  5. Babana ve anana hürmet edeceksin.
  6. Adam öldürmeyeceksin.
  7. Zina etmeyeceksin.
  8. Çalmayacaksın.
  9. Yalan şahitliği yapmayacaksın.
  10. Komşunun hiçbir şeyine göz dikmeyeceksin.

İsrailoğullarına gönderilen bu emirlerle ilgili olarak Kur’an, bize doğrudan aşağıdaki ayetle bilgi vermektedir.

2 Bakara Suresi 83: “Hani bir vakitler İsrailoğulları’ndan şöylece misak (kesin bir söz) almıştık: Allah’tan başkasına tapmayacaksınız, ana babaya iyilik, yakınlığı olanlara, öksüzlere, çaresizlere de iyilik yapacaksınız, insanlara güzellikle söz söyleyecek, namazı kılacak, zekâtı vereceksiniz. Sonra çok azınız müstesna olmak üzere sözünüzden döndünüz, hâlâ da dönüyorsunuz.”

84: “Yine bir zamanlar misakınızı almıştık; birbirinizin kanlarını dökmeyeceksiniz, nüfusunuzu diyarınızdan çıkarmayacaksınız. Sonra siz buna ikrar da verdiniz ve ikrarınıza şahit de oldunuz.”

Yukarıdaki iki ayet, on emrin bir kısmını tasdik etmektedir. Zaten bu uyarılar, Kur’an’daki diğer birçok ayette de, Hz. Muhammed (s.a.v.) aracılığıyla bütün insanlığa yapılmaktadır.

On emirin konusuyla ilgili diğer bazı ayetler şunlardır.

On emrin üçüncü maddesiyle ilgili olan ayet: Bakara Suresi 224: “Sözünüzde durmanız, kötülükten sakınmanız ve insanların arasını düzeltmeniz için, Allah’ı yeminlerinize hedef veya siper edip durmayın. Allah, her şeyi işitir ve bilir.”

On emir içerisinde olup ta, diğer insanlara yapılmayan tek emir, cumartesi yasağı konusudur. Cumartesi yasağı, aşağıdaki ayetten anlaşıldığı üzere, sadece Yahudiler için geçerlidir.

16 Nahl Suresi 124: “Cumartesi gününe saygı, ancak onda görüş ayrılığına düşenlere farz kılındı. Şüphesiz Rabbin, ayrılığa düşmekte oldukları şeyler konusunda kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.”

Nitekim Araf Suresi 157inci ayetin anlatımına göre, diğer dinlerdeki bu ve benzeri bazı külfetler, insanların Kur’an’a inanmaları şartıyla kaldırılmıştır.

Beşinci emir, Bakara 83’te bahsedilmiş. Altıncı emir ile ilgili olan ayet:

17 İsra Suresi 33: “Haklı bir sebep olmadıkça, Allah’ın öldürülmesini haram kıldığı canı öldürmeyin. Kim haksız yere öldürülürse, biz onun velisine bir yetki verdik. O da öldürmede aşırı gitmesin. Çünkü ona (dinin kendisine verdiği yetki ile) yardım olunmuştur.”

Zina konusunda ise, Kur’an daha kararlı bir yasaklama getirmiştir. Dört şahit ile zinanın kesinleşmesi halinde, taraflara değnek cezası verilmesini istemiştir. Sadece aşağıdaki ayet bile, zinanın çirkinliğini göstermeye yeter.

17 İsra Suresi 32: “Zinaya da yaklaşmayın, çünkü o pek çirkindir ve kötü bir yoldur.”

Çalmayacaksın emrinin de Kur’an’da benzeri vardır. Uygulanması istenilen ceza da, çok nettir.

5 Maide Suresi 38: “Hırsızlık eden erkek ve kadının, yaptıklarına karşılık Allah’tan bir ceza olarak ellerini kesin. Allah daima üstündür, hikmet sahibidir.”

(Not: Zina ve hırsızlık konusundaki ceza konularını, bu sitede “İslâm’da Bedeni Cezalar Üzerine” başlığı altında birkaç yazı ile ele aldık.)

Yalan şahitlik konusunda Kur’an şöyle der:

25 Furkan Suresi 72: “Ve onlar ki, yalan şahitlik etmezler, boş bir şeye rastladıkları zaman vakar ile (oradan) geçip giderler.”

Komşu hakkı konusunda yine birçok ayette bilgi verilir. Yukarıda verdiğimiz Bakara 83 ve Nisa 36 bu ayetlerden bazılarıdır. Nisa Suresi 36: “Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Sonra anaya, babaya, akrabaya, yetimlere, yoksullara, akraba olan komşulara, yakın komşulara, yanında bulunan arkadaşa, yolda kalanlara, sahip olduğunuz kölelere iyilik edin. Şüphesiz Allah, kibirlenen ve övünen kimseyi sevmez.”

Kur’an ayetlerinden de anlaşılacağı gibi, on emir konusu –cumartesi yasağı hariç- bütün insanlar için geçerlidir. Zaten bu sitede yayınladığımız bazı makalelerimizde ifade ettiğimiz gibi, Allah’ın dini tektir. Allah, bütün peygamberlerine, aynı ilkeleri vahyetmiştir.

On emrin, Yüce Yaradan tarafından gönderildiği konusunda hemfikir olduğumuza göre, şimdi emirleri irdeleyelim.

Bazı insanların itiraz ettikleri husus, birinci ve ikinci maddelerdir. İlgili maddelerde Yüce Yaradan, kendisinden başka yaratıcılar edinmemizi istememektedir. Bilhassa ateistler, evrendeki düzenin kendiliğinden var olduğunu düşünürler. İnsanlığın yaşadığı dünyadaki gelişmelerin bir yaratıcı eliyle olmadığını savunurlar. Dünyadaki canlılar âlemindeki bazı olayları “Bilişsel Devrim” diye nitelerler. Zürafaların boyunlarının uzun olmasını, ispinoz kuşlarının gagalarının farklı olmasını, sapiens denilen bazı türlerden insanların oluşmasını, doğa şartlarına uyum çabasının gerçekleştirdiğini iddia ederler. Yani doğal seçilime ve doğal gelişime inanırlar.

Bu açıdan bakılınca, “doğal seçilim” yeni türlerin oluşmasını sağlamaktadır. Yani yeni türler yaratmaktadır. Dolayısıyla, bu olaylardaki yaratıcının, üst akıl değil, doğal seçilim olduğunu iddia ederler. Onlar da bir yaratıcı ararlar. Onlara göre yaratıcı, doğanın kendisidir, Demek ki bir yaratıcı vardır.

Bazı ateistler, yaratıcının yerine “bilişsel devrimi” koymaktadır. Bilişsel devrim sonucu ilerleyen bilimin, bizzat yaratıcı hale geleceğini iddia ederler. Bunun anlamı, bilimi oluşturan inanın (sapiens), tanrının yerine geçeceği düşüncesidir. Yani sonuçta yine, bir tanrı inancı vardır.

Eğer bütün her şeyi planlayan bir üst akıl olmasaydı, oluşacak kargaşayı hayal bile edemeyiz. Evrenin işleyişinde nasıl terslikler olacağını, soluduğumuz havanın uzayın boşluğuna uçup gidip gitmeyeceğini ve benzeri aksaklık ihtimallerini düşünerek yaşayamayız. Bilhassa insanın kendisinin yaratıcı olduğunu düşünmeyi, kimse istemez. Çünkü Yüce Yaradan’ın dediği gibi, dünyanın bütün hazineleri bir insanda olsa, başkasına zerresini bile vermek istemez.

Zaten eğer, ateist düşünce içerisinde de, bir yaratıcı inancı varsa, bu yaratıcının; adil, yarattığı kullarının huzurlu yaşamasını isteyen, zalimleri ve haksızlık yapanları cezalandıran, güzel işler yapanları mükâfatlandıran bir Yüce Yaradan olması tercih edilir.

İşte Yüce Yaradan da, bizlerden, başka uyduruk tanrıların peşinden gitmememizi istiyor. Kendi ellerimizle yaptığımız büstlere taparak, kendimizi kandırmaya çalışmamızı arzu etmiyor. Bir insanın başkasını kandırması, cezayı gerektiren kötü bir davranıştır. Ama kendi kendini kandırması, felakettir.

Yukarıdaki on emirle ilgili olarak bazı insanların itiraz ettikleri bir madde, zina konusudur. İtiraz edenler, zinanın suç olmayacağını, kişinin kendi seçimi olduğunu düşünürler. Ama zina yapan kişi kendi eşi, sevgilisi veya çocuğu olursa, böyle düşünmezler. Hiçbir mantıklı insan, eşini ya da sevgilisini başkasıyla bilerek paylaşmak istemez. Veya çocuğunun, kendi bilgisi içerisinde ve açıkça zina yapmasını istemez.

On emirin cumartesi yasağının sebebi, Kur’an Nahl Suresi 124üncü ayette izah ediliyor. Zaten kaldırıldığı için de değerlendirmeye gerek yok.

On emrin öteki maddelerine itiraz edecek insanlar çıkarsa ve bu düşüncelerini açıkça ifade ederlerse, diğer insanlar tarafından kınanırlar. Bunun anlamı, bu emirlerin genel kabul gören davranışlar olduğudur.

Demek ki, dinin insanlardan istediği şeylerde yanlışlık yok. İnsanların kendi menfaatleri için, dinin emirlerini uyguluyormuş görünürken, gerçekte ise, tersini uygulamalarından gelmektedir. Diğer bir anlatımla, Allah’ın adını kullanarak insanları kandırmalarından gelmektedir. İnsanların bu yapısını bilen Yüce Yaradan, böyle yapılmaması için, konuyu on emrin içerisine alarak, insanları uyarmaktadır. Aslında, insanların dinin emirlerini uyguluyor görünüp uygulamamaları bile, kendi başına, adil bir hesap sorucuya çok ciddi bir ihtiyaç olduğunu gösterir.

KUR'AN ÜZERİNE, Sosyal kategorisine gönderildi | SUÇLU DİN MİDİR için yorumlar kapalı

NİFAK ÜZERİNE

NİFAK ÜZERİNE

 

Maide 52. İşte kalplerinde bir hastalık (nifak) bulunanların, “Başımıza bir felaketin gelmesinden korkuyoruz” diyerek onların arasında koşup durduklarını görürsün. Ama Allah, yakın bir fetih veya katından bir emir getirir ve onlar içlerinde gizledikleri şeye (nifaka) pişman olurlar.

Ayet, inananlara hem bilgi vermekte hem de tavsiyede bulunmaktadır. Fakat ayetteki “onların” ifadesiyle ne kastedildiği anlatılmamıştır. Bunu anlamak için bir önceki ayete (Maide 51) ve Bakara 62’ye birlikte bakmamızda fayda vardır. Bu iki ayet birlikte değerlendirildiğinde, yukarıdaki ayette “onların” denilerek, “Allah’a, ahiret gününe gerçekten inanmayan ve salih amel işlemeyen Yahudiler ile Hıristiyanlar kastedilmektedir.

Ayetteki bilgi, kalplerinde nifak bulunan Müslümanların halleri hakkında verilmektedir. Kalplerinde hastalık bulunan bu insanlar da, aynı kendileri gibi kalplerinde nifak bulunan Yahudi ve Hıristiyanlar gibi, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanmamaktadırlar. Dolayısıyla salih amel işlememektedirler. İşte bu yapıdaki Müslümanlar, kendileri ile benzer yapıda olan Yahudi ve Hıristiyanlar arasında yardım talebiyle ve heyecanla dolaşmaktadırlar. Kalplerinde nifak bulunan Müslümanlar, kendileri gibi nifakçı olan Yahudi ve Hıristiyanlara “başımıza bir felâket gelmesinden korkuyoruz” demektedirler.

Yüce Yaradan, inananları, kalplerinde nifak olanlara karşı uyarmaktadır. Eğer inananlar, kalplerinde hastalık olan Müslümanların hallerini görselerdi, böyle bir bilgiyi vermez ve uyarmazdı.  Buna rağmen ayette, inananlara hitabederken “… diyerek onların arasında koşup durduklarını görürsün” denilmektedir. İnananlar gerçekleri daha önce görmüş olsalardı, ayetteki ifade, “… diyerek onların arasında koşuşup durduklarını görmektesiniz” şeklinde olurdu.

Demek ki Allah, inananlardan, olayları dikkatlice incelemelerini tavsiye ediyor. Bize söylenenlere inanmamızı değil, bizim yanımızda değillerken, onlarla birliktelerken nasıl davrandıklarını takip etmemizi istiyor. Anlaşılan o ki, kalplerinde nifak bulunan Müslümanlar, bize başka konuşuyorlar, kendileri gibi kalplerinde hastalık bulunan Yahudi ve Hıristiyanlarla başbaşa kaldıklarında farklı konuşuyorlar.

Ayetin son kısmında, Allah, kalplerinde nifak olan Müslümanlara sesleniyor: “Ama Allah, yakın bir fetih veya katından bir emir getirir ve onlar içlerinde gizledikleri şeye (nifaka) pişman olurlar.”

Ayetin son bölümü gayet açıktır. Kalplerinde hastalık bulunan Müslümanlar, Allah tarafından cezalandırılacaklar. Uğradıkları bu ceza karşısında içlerinde gizledikleri nifaktan dolayı pişman olacaklar. Duyacakları bu pişmanlığın sonucunda nasıl bir gelişme olacağını da bir sonraki ayetten öğreniyoruz.

53: İman edenler: “Sizinle beraber olduklarına dair, Allah’a bütün güçleriyle yemin edenler bunlar mı?” derler. Onların bütün amelleri boşa gitmiştir ve kaybedenlerden olmuşlardır.

Demek ki, kalplerinde nifak olanların bütün amelleri boşa gidecek.  Kaybedenlerden olacaklar. Yaptıkları bütün iyilikler, yardımlar dâhil, bütün amellerinin boşa gitmesi, muhtemelen ahiret hayatındaki mizanda olacaktır. Fakat kaybetmelerinin nerede olacağı hususunda net bir bilgi verilmemektedir. Bu konuda daha kesin fikir sahibi olabilmek için bir sonraki ayete bakmak gerekiyor.

54: Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah yakında öyle bir toplum getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler; müminlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı da onurlu ve şiddetlidirler; Allah yolunda cihat eder, hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. Bu, Allah’ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Allah, geniş ihsan sahibidir, her şeyi çok iyi bilendir.

Ayette, dinden dönenlere sesleniliyor. Fakat önceki ayetlerdeki muhataplığa ve uyarılmalara bakılınca, dinden dönmekten kalplerinde nifak olanların kastedildiği anlaşılıyor. Peki, kalplerinde nifak olanları nasıl anlayacağız. Bunu da aşağıdaki ayetten öğreniyoruz.

Tövbe 77. Allah’a verdikleri sözü tutmadıkları ve yalan söyledikleri için O da kalplerine, Kendisiyle karşılaşacakları güne kadar (sürecek) bir nifak soktu.

Demek ki, Allah’a karşı verdikleri sözü tutmayanlar ve yalan söyleyenler, Bizzat Yüce Yaradan tarafından cezalandırılıyorlar. Allah, böylelerinin kalplerine nifak duygusunu yerleştiriyor. Bu nifak duygusu, ahiret gününe kadar sürüyor.

Bu durumda kalplerinde hastalık olanların tek yapacakları, derhal, Allah’a verdikleri sözü tutmaları ve yalan söylemekten vazgeçmeleridir. Yoksa kalpleri mühürlenir. Eğer kalpleri mühürlenirse, hem bu dünyada kaybederler hem de ahirette hüsrana uğrarlar.

Ayetlerde kalplerinde hastalık olanların konumu hakkında bir bilgi verilmiyor. Bütün Müslümanlar kastediliyor. İster sıradan bir yaşantı içerisinde olsunlar, isterse makam ve mevki sahibi olsunlar farketmiyor.

Fakat Kur’an’ın diğer anlatımlarına bakıldığında makam ve mevki sahibi olanlara daha fazla sorumluluk yüklendiğini görmekteyiz. Bu hususta “İslâm’da Devlet Yönetimi ve Siyaset” başlıklı yazımızda fikirlerimizi ifade ettik. Ayrıca yine bu sitede yayınladığımız “Yöneticilik, kibirlenme yeri değil, kendinden başkalarının da sorumluluğunu yüklenme yeridir” başlıklı yazımızda da konu hakkında bilgi verdik Hattâ “Yöneticiler Geçici, Milletler Kalıcıdır” başlıklı yazımızda da, yanlış içerisinde olan yöneticileri uyaracak şekilde düşüncelerimizi serdettik.

Yöneticilerin, bütün halkı kandırabileceklerini, bazılarını devamlı kandırabileceklerini, ama herkesi sürekli kandıramayacaklarını çeşitli yazılarımızda anlatmaya çalıştık.

Umulur ki, yönetim kademesinde olanlar başta olmak üzere, kalplerinde hastalık bulunanlar, hatalarını anlarlar, Allah’tan af dilerler, hemen salih ameller işlemeye başlarlar. Eğer böyle yapmazlarsa, kendi küçük akıllarıyla Yüce Yaradan’ı kandırdıklarını zannederek hatalarını sürdürürlerse, sonlarının hem bu dünyada hem de ahirette hüsran olacağını, Bizzat, Allah ifade ediyor.

KUR'AN ÜZERİNE, Sosyal kategorisine gönderildi | NİFAK ÜZERİNE için yorumlar kapalı

TARİHİ İRDELEME YÖNTEMLERİ 3

TARİHÇİLİK VE TARİHİ İRDELEMENİN YÖNTEMLERİ 3

 

Bu konuda daha önce yazdığımız iki yazımızda, tarihin, uzman tarihçiler loncasının küçük bir mülkü olmadığını, milyonların meşru mirası olduğunu belirtmiştik. Tarihteki olayların geleceğimizi şekillendirmede faydası olması gerektiğini belirtmiş ve şöyle bir ifade kullanmıştık: “Dünya için ortak bir gelecek aramak istiyorsak, geçmişe bakışımızın yöntemini değiştirmeliyiz. Bu bakış açısını mümkün olduğu kadar ortak hale getirmeliyiz.” Çünkü Çiçero’nun deyimiyle “tarih, bir yaşam rehberidir.”

Yaşam rehberimizdir diyerek, tarih anlatımlarından çıkardığımız sonuçları, toptancı bir genelleme haline getirmek de yanlıştır. Çünkü tarihin çok önemli bir kuralı vardır. Yaşayanlar için belirsiz olan şeyler, sonradan geriye dönülüp bakıldığında, sonuçlara göre değerlendirme yaptığımız için, sanki net ve belirgin şeylermiş gibi görünür. Bu durum tarihin her döneminde böyle olmuştur. Günümüzde de böyledir.

Kendi yaşadığımız günlük hayatımızda bile, her an, önümüzde karar vermemiz gereken olaylar oluşur. Verdiğimiz kararların çoğu, geleceğimizi yönlendirir. Karar alırken, şartlarımızı irdelemeye çalışırız. Fakat karar vereceğimiz konuyu etkileyen ve bizim bilmediğimiz şeyler çoktur. Bilinmeyen etkenlerin bir kısmını ise, sonradan öğreniriz. Yeni öğrendiğimiz bilgilerin ışığında kararımızı irdeleyecek olsak, kuvvetle muhtemeldir ki, önceki verdiğimiz kararı beğenmeyiz.

Devlet yönetimleri de, benzer şartlar taşırlar. Hattâ devlet işlerinde, karar alındığı sırada bilinmeyen şeyler çok daha fazladır. Ayrıca önümüzde çok sayıda alternatif vardır. Karar alacağımız hususla ilgili olarak, her etkeni bildiğimizi varsayalım. Önümüzdeki seçenekler arasından birisine karar verirken, yine de çok zorlanırız. Çünkü kararımız sadece bizim geleceğimizi değil, başkalarının, belki de bir milletin veya daha geniş kitlelerin geleceklerini etkileyecektir. Bu sebeple karar vermekte zorlanırız. Bizden sonraki nesiller, bizim aldığımız kararları eleştirirken, bize göre çok daha rahat olacaklardır. Çünkü sonraki nesiller, gelişen olayların sonuçlarını bilmiş olacaklardır.

Görüldüğü gibi, tarih hem yaşanırken hem de sonradan irdelenirken, pozitif bilim gibi bir yapıya sahip değildir. Kimi tarihçilerin bazı olaylara yaklaşırken “bölgenin coğrafi, ekonomik ve tarihi dokusuna bakıldığında, böyle gelişmelerin olacağı belli oluyordu” gibisinden determinist yaklaşımlar öne sürmeleri, tarihi, pozitif bir bilim dalı yapmaz. Zaten böyle düşünen tarihçilere, yine bazı tarihçiler şüpheyle yaklaşırlar ve kabul etmezler.

Tarihte bazı olaylar vardır ki, asırlar sonra bile üzerinde net bir fikir birliğine varmak mümkün değildir. Tarihçiler, bu tür olayların sonuçlarına bakarak, sebepleri hakkında tahminde bulunabilirler. Fakat ortak bir fikir üzerinde anlaşamazlar. Örneğin, Roma İmparatorluğunun Hıristiyanlığı kabul edişi üzerine çeşitli fikirler yürütülebilir. Bedevi (köylü) Arapların Müslümanlığı kabul ettikten sonra, çok kısa sürede Bizans’a rağmen ve Sasani Devletini yenerek büyük bir imparatorluk kurmalarının sebepleri hususunda çeşitli iddialar ortaya konulabilir. Ama hiçbir tarihçinin fikri, genel kabul görmez.

Türklerin Anadolu’ya geliş sebepleri üzerinde değişik teoriler geliştirilebilir. Kanuni Sultan Süleyman’ın çok sevdiği iki oğlunun ölüm emrini vermesinin nedenleri hakkında varsayımlar üretilebilir. 1917 Ekim Devriminden sadece 4 yıl önce küçük bir hizip gurubu olan Bolşeviklerin, Rus Çarlarını devirerek iktidarı ele geçirmeleri hakkında ciltlerle kitap yazılabilir. Ama ortak bir kanaate varılamaz.

Tarihçiler bir olayın sebepleri ve sonuçları üzerinde anlaşamıyorlarsa, insanlar, tarihi nasıl yaşam rehberi yapacaklar? Hal böyle iken ben neden “Tarihin Aydınlattığı Gelecek” isimli bir kitap yazdım?

Tarih, bütün insanlığın meşru mirasıdır. İnsanların yaratılış yapıları değişmemiştir. Dolayısıyla, dünyanın herhangi bir bölgesinde, herhangi bir dönemde olan olaylar zinciri, günümüz için de gelecekteki insanlar için de benzer özellikler taşır. Antik Helen tarihçisi Thukydides’in irdelemeleri, işte bu sebeple, sonradan oluşan birçok olayda geçerlidir. Kanuni’nin kararlarının arka planındaki değişik sebepler, her zaman geçerlidir. Yeter ki, olayların arkasındaki nedenleri dikkatli bir şekilde ve ayrıntıları da titizlikle irdeleyelim.

Tarih, bizlere kararlarımız için çokça seçenek sunar. Bizden öncekilerin aldıkları kararların sonuçlarını bildiğimizden, bu durum, karşılaştığımız olaylarla ilgili seçenekler üzerinde karar verirken bize kolaylık sağlar. Yukarıda belirttiğimiz gibi dikkatlice incelersek, günümüzdeki olaylardaki bazı belirsizliklerin, belirgin hale gelmeye başladığına şahit oluruz.

Eğer Hitler, Napolyon’un kararlarını ve sonuçlarını irdeleseydi, belki farklı karar alabilirdi. 1789 İhtilali gibi fikri bir desteği arkasına alan Napolyon’un, gururuna kapılarak aldığı kararların sonuçlarına dikkat etseydi, onun düştüğü duruma düşmeyebilirdi. Napolyon ülkesine büyük hizmetler yapayım derken, nasıl en büyük kötülüğü yapmak durumuna düştüyse, Hitler de aynı kuyuya düştü. Gelecek nesiller içerisinden, Napolyon ve Hitler’in önlerindeki seçenekleri irdelemeden karar alacak insanlar çıkarsa, kuvvetle muhtemeldir ki, aynı duruma düşebilirler.

O halde bizler, hem kendi hayatımızdaki geçmiş olayları, hem de tarihi olayları çok daha dikkatli irdelemeliyiz. Karaları alırken var olan seçenekleri daha titiz incelemeliyiz. Bütün bunları yapmak için çok ciddi bir şansa sahibiz. Hem tarihi olayları aydınlatacak belgelere ulaşabilmemiz kolaylaşıyor, hem de küreselleşen dünyada bilgi aktarımı daha çabuk oluyor.

Tarihte birçok halk, bu şansa sahip değildi. Nitekim Aztekler, Avrupa’dan gelenlerin (İspanyollar) Azor adalarında yaptıklarını bilselerdi, Cortes’in 550 adamını yok ederlerdi. Ama kendileri yok oldu. İnkalar, Azteklerin başına gelenleri bilmedikleri için, Pizarro’nun 168 adamı tarafından esir edildiler. İşin ilginç tarafı Cortes ve Pizarro, yerli halka karşı farklı dönemlerde aynı taktiği uyguladılar.

Küreselleşen dünyada karşımıza çıkan iletişim şansını iyi değerlendirelim.

Sosyal kategorisine gönderildi | TARİHİ İRDELEME YÖNTEMLERİ 3 için yorumlar kapalı

ÜRETİM OLMADAN HALKA HİZMET OLMAZ

ÜRETİM YETERSİZSE, GERİSİ BOŞ SÖYLEMLERDİR

 

Bu sitede ekonomi hususunda ilgili yazılarımızda, buhranların ortak sebeplerinin mali konulardan kaynaklandığını ifade etmiştik. 1719 yılında Fransa’daki Missisipi şirketinin, Amerika’daki Missisipi vadisiyle ilgili hisse senetleri balonunun patlaması ile Fransa uzun süren bir ekonomik sıkıntının içerisine girmişti.

1824-28 yılları arasında İngiltere’de çıkan ekonomik buhran daha geniş alana yayıldı. Bazı İngiliz bankaları, Latin Amerika’daki yatırımların hisselerini sattılar. Yapılan reklamlar sonucunda, halk hisseleri kapışınca dolandırıcılara gün doğdu. Şişen hisse fiyatları, sonunda ekonomik sıkıntılara yol açtı. Brezilya hariç, bütün Latin Amerika ülkeleri zarar gördü.

1857 yılında ABD’ de ortaya çıkan ekonomik buranın sebepleri yine şişirilmiş hisse senetleri idi. Ama sadece Amerika’da etkili oldu. Bu krizden sadece 16 yıl sonra 1873 yılında Viyana Borsasında başlayan çöküş, bütün Avrupa’ya sıçradı. Hattâ Osmanlı Devleti, ABD ve Paraguay gibi ülkeleri de etkiledi. Buhranın geniş alana yayılmasının, dünya tarihine bir başka yönden önemli etkisi oldu. O güne kadar önemsenmeyen ve çok dar bir çevrede kalan Karl Marks’ın fikirleri, dikkatleri çekti. Sadece 5 yıl sonra bütün dünya,1848’deki Komünist Manifestosundan sonra halen  maddeten zor şartlarda yaşamakta olan, Marks’ın adını duydu.

1907 yılındaki ekonomik sıkıntıyı ortak hareket ederek atlatan ABD bankaları, gayrimenkul hisselerini şişirerek satmaya devam ettiler. Ama 1929 yılında halkın bankalara hücum etmeleri karşısında bir şey yapamadılar. ABD’de başlayan çöküş, hemen hemen bütün dünyayı etkiledi. Fakat 2008 ekonomik buhranı, bütün ülkeleri, az ya da çok, etkisi altına aldı.

Dikkat edilirse yaşanan bütün ekonomik buhranların temelinde, aynı düşünce yatıyor. Çalışmadan, emek harcamadan, oturduğumuz yerde ve sadece yatırım yaparak zengin olmak hevesimiz, bütün buhranların temel sebebidir.

Bütün ekonomik buhranların derinleşmelerinin sebebi de, yine aynıdır. Yatırım yaptığımız hisselerin değerlerinin çok şiştiğini gördüğümüz anda, düşünmeden harekete geçmemizdir. Hisse değerleri yükselirken kâr ettiğimiz halde, ilk düşüşler başlayınca heyecana kapılıp, zarar ediyoruz endişesiyle hemen satışa geçmesek, yaptığımız kârların bir kısmını kaybetmeyi göze alsak, kuvvetle muhtemeldir ki, ortalık durulacak. Biz de daha az zarar edeceğiz.

Fakat bizdeki oturduğumuz yerden para kazanma anlayışımızla birlikte şartlar, bizim mantıklı düşünmemize engel olmaktadır. Çünkü elimizdeki varlığımız, üretimimiz sonucu oluşmuş malzeme gibi somut bir şey değildir. Dolayısıyla, bekleyelim denilebilecek bir ortam yoktur.

Bu anlayış bizi ve ülke ekonomisini kısır bir döngünün içerisine sıkıştırmaktadır.  Biz elimizdeki sanal varlıkları elden çıkarmaya çalıştıkça, elimizdeki kâğıtların değerleri düşmektedir. Elimize daha az para geçtikçe, harcamalarımızı kısarak krizi atlatmaya çalışmaktayız. Biz harcamalarımızı kıstıkça, zaten az olan üretim de düşmeye başlamaktadır. Üretim azaldıkça, haliyle işsizlik de artmaktadır. İşsizlik arttıkça, ülkedeki insanlarda gerçek fakirlik hali oluşmaktadır. Sonuçta kısır bir döngünün içerisine girilmektedir.

1929 ekonomik buhranında Keynes, hükümet harcamalarını artırarak ekonomiyi tekrar toparlayabileceğimizi iddia etmiştir. Keynes’in gösterdiği yolu uygulamak hükümetler için çok zordur. Çünkü halkın gelirinin azalması, aynı zamanda hükümetlerin gelirlerinin de azalması demektir. Ekonomik krizin başlangıcında hükümetlerin geliri hemen düşmez. Ama var olan geliri uygun bir şekilde harcamazlarsa, hükümetler kısa sürede ve daha zor duruma düşebilirler.

Nitekim Fransa Kralları, 1719 Missisipi Buhranında, hisseleri devlet olarak satın alma hatasını işlediler. Sonunda Fransa bunun cezasını daha önceki bir yazımızda ifade ettiğimiz gibi, Amerika’yı İngiltere’ye terk ederek ve diğer sömürgelerinin bazılarında gerileyerek ödedi. Dolayısıyla, oturdukları yerden para kazanmak isteyenlerin cezasını sonraki nesiller çekti.

Keynes’in şansı, II. Dünya Savaşı ortamının oluşması ve uzun süren büyük bir savaşın çıkmasıdır. Savaş ortamında silah sanayine yatırım yapmak için her türlü şartları zorlayan hükümetler, harcamalarını Keynes’in düşündüğünün çok üzerinde yapmak zorunda kaldılar.

Günümüz hükümetleri, Keynes’in gösterdiği zor yola gitmiyorlar. Onlar çok kolay bir yol buldular. Karşılıksız para basıyorlar. İnsanların anlayışları değişmediği için, basılan paraların az bir kısmı üretime yönleniyor. Büyük bir bölümü yine sanal ekonomi ortamına veya gayrimenkul piyasasındaki sanal kazancın peşine gidiyor. Bu anlayış, ekonomik buhranların oluşları arasındaki süreyi kısaltmaktan başka bir işe yaramıyor. Bütün dünya her an yeni bir ekonomik buhran çıkacak diye tetikte bekliyor. Ama sadece bekliyor. Çözüm üretmiyor.

Kapitalizm anlayışında olmayan ülkelerin durumunu incelersek, yine aynı sonuca ulaşırız. SSCB’nin gerilemesinin ve uzun harpler sonunda elde ettiği yerlerden savaşsız bir şekilde çekilerek kendisini dağıtmasının sebebi, üretim azlığıdır. 1914 yılındaki rakamlarla, 1928 rakamları karşılaştırıldığında SSCB bünyesindeki üretimin çok fazla azaldığı görülmektedir. 1914 yılında Rusya’daki kişi başına üretim verimliliği, Japonya’dakine göre 3,5 kat fazla idi. 1928’e gelindiğinde Japonların verimliliği, SSCB vatandaşlarını 4’e katladı. Yani aradaki fark 14 kat değişti. Bu durum Stalin’i çok rahatsız etmiş olmalı ki, sanayileşmek uğruna milyonlarca işçinin ölmesine yol açacak uygulamalar yaptı. Çin’de aynı komünist anlayışla hareket eden Mao, 1961 de fikirlerinde kısmen yenileşme yaptı. Küçük özel mülkiyetlere izin verdi. Fakat çok yetersiz bir hamle olarak kaldı.

Günümüzde Rusya, doğal kaynaklarını satarak yaşıyor. Çin ise, üretimini artırarak hayata tutunuyor. Dünyanın en büyük ekonomisi olma yolunda hızla ilerliyor.

Demek ki, asıl olan üretimdir. Üretim içerisinde motor güç, sanayidir. Günümüzdeki Apple’ın, Microsoft’un ve benzerlerinin hisse değerlerinin çok fazla artmış olması, bizleri kandırmamalıdır. Bu gibi teknolojik üretimler değerlerinin çok üzerinde fiyatlara satılmaktadır. Durum, aynı hisse senetlerindeki şişkinlik gibidir. Sahiplerinin elinde elle tutulur bir mal varlığı yoktur. Onların bu teknolojik üretimlerinin de, halkın işsizliğine, gıdasına, giyinmesine ve rahatına bir katkısı yoktur.

O halde yapacağımız üretim öyle olmalı ki; hem yaptırana, hem üretimde çalışan kişilere, hem de kullanan halka faydalı olmalıdır. Bu açıdan bakılınca öncelik sanayinin olmalıdır. Sanayide de öncelik, bilhassa daha fakir ülkeler için, tarıma yönelik sanayi olmalıdır. Bu konularda “Tarihin Aydınlattığı Gelecek” isimli kitabımın “Üretim” bölümünde daha geniş bilgiler verilmiştir. Bu nedenle başka bir yazımızda ele alınacaktır. Fakat şimdiden söylenebilecek ve gerçekle bağlantılı olan şu sloganları ifade edebiliriz:

Her atölye bir kaledir.

Sanayiciler, bir ülkenin görünmeyen kahramanlarıdır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün şu veciz sözü de, konumuzla bağlantılıdır: “Köylü (tarım üreticisi), milletin efendisidir.”

Ekonomi kategorisine gönderildi | ÜRETİM OLMADAN HALKA HİZMET OLMAZ için yorumlar kapalı

AZİZLER, EVLİYALAR VE ÇOK TANRILILIK

AZİZLER VE EVLİYALARDAN MEDET UMMAK, ÇOK TANRILI DİNE DÖNÜŞEBİLİR

 

Allah’ın elçileri, çok tanrılı anlayışlara karşı mücadele ettiler. Hz. Musa, kendisini tanrı olarak tanıtan firavunu yendi. Hz. İsa, Romalıların çok tanrılı anlayışlarına karşı, tek olan Tanrı’yı anlattı. Hz. Muhammed, Kâbe’deki çok sayıda tanrılardan oluşan putların tamamını yıkarak, insanları tek ilah olan Allah anlayışında birleştirdi.

Peygamberlerin yaptıkları mücadeleler çok tanrılı anlayışları yıkmak içindi. Yıkmayı da başardılar. Fakat insanlar, kısa sürede bu anlayışı, tabiri caizse, sulandırdılar. Geliştirdikleri yeni yöntemlerle, hem tek tanrılı anlayışı sürdürüyor göründüler, hem de çok tanrılı sistemin uygulamasıyla benzeştiler.

Museviler, Hz. Musa bir süreliğine aralarından ayrılınca hemen buzağıyı tanrı edindiler. Hıristiyanlar, önce Allah’a üçlü kişilik (trinity) atfettiler. Allah’ı baba olarak değerlendirdiler. Hz. İsa’yı oğlu yerine koydular. Hz. Meryem’i de, hem Allah’ın hanımı, hem oğul tanrının annesi olarak gördüler. Böylece üçüne de aynı tanrısal güçleri vehmettiler. Böylece hem tek tanrıya inandıklarını düşündüler, hem de çok tanrılı bir anlayış ortaya koydular.

Hıristiyanlar, bununla da yetinmediler. Hıristiyanlığın önderi konumundaki insanlar vefat ettikten sonra, onların insanüstü özellikleri olduğunu düşünmeye başlayanlar çoğaldı. Ebediyete intikal etmiş bu insanları ‘Aziz’ olarak değerlendirdiler. Onların resimlerini ve büstlerini yaptılar. Onlardan medet ummaya başladılar. İngilizlerin bir kısmı, ülkelerini Aziz George’un koruduğuna inanmaya başladı. Savaşları kazanmak ve karşılaştıkları zorlukların üstesinden gelmek için, her defasında onun büstünün karşısına geçip yardım istediler. Diğer milletlerde de, benzer azizler oluştu. Fransızların Aziz Martin’i, İskoçların Aziz Adnrew’i, Macarların Aziz Stephen’ı benzer konuma geldi. İtalyanlar şehir devletleri şeklinde olduğundan, neredeyse her şehrin bir koruyucu azizi oluştu. Venedik, Aziz Marko’yu koruyucu olarak görürken, Milanoluların koruyucusu Aziz Ambroise idi.

Halk arasında anlatılan menkıbeler çoğaldıkça, azizlerin de hem sayıları arttı, hem de yaptıkları görevler çeşitlendi. Çocuğu olmayanlar bir başka azizden, çeşitli hastalıkları olanlar, hastalıklarının durumuna göre, değişik azizlerden medet ummaya başladılar.

Hz. Muhammed (s.a.v.) döneminde Kâbe’de farklı işlevi olan tanrıları simgeleyen çok sayıda put vardı. Allah’ın kelâmı olan Kur’an, bunların üçünün ismini Necm Suresi 19 ve 20inci ayetlerde Lat, Uzza ve Menat olarak verir.

19: “Siz de gördünüz değil mi o Lât ve Uzza’yı?” 20: “Ve üçüncü olarak da öteki (put) Menat’ı?”

Hz. Nuh döneminde de benzer anlamda putlar vardır. Bu konuda Kur’an bizi bilgilendirmektedir: (71) Nuh Suresi 23. “Şöyle dediler: ‘Sakın ilâhlarınızı bırakmayın. Hele hele Vedd’i, Süvâ’ı, Yeğûs’u, Ye’ûk’u ve Nesr’i hiç bırakmayın.”

Hz. Muhammed’in Mekke’yi fethinden önceki putların en büyüğünün adının, dönemi anlatan insanların aktardıklarına göre, ‘Allah’ olduğu söylenmektedir. Bu durumu doğrulayan iki net bilgi vardır. Birincisi Peygamberimizin babasının adıdır. Bugünkü anlamda İslâmiyet’in olmadığı dönemde yaşayan babasının adı Abdullah’dır. Yani Allah’ın kulu anlamındadır.

Diğer taraftan Hudeybiye Barışı yapılırken yaşanan bir olay, böyle bir put isminin olduğunu daha net ortaya çıkarmıştır. Barış şartları yazılırken Hz. Muhammed, antlaşmanın başına “Bismillahirrahmanirrahim” diye yazılmasını ister. Kureyş temsilcisi Süheyl bin Amr itiraz eder. Allah’ın rahman ve rahim olduğunu kabul etseydik, sizinle savaşmazdık diyerek, “Bismike Allah” yani “Allah’ın adıyla” diye yazılmasını ister. Hz. Ali ve diğerlerinin itirazlarına rağmen, peygamberimiz kabul eder ve Hz. Ali’den öyle yazmasını ister.

Bu dönemdeki anlayışın geldiği durum, bizlere güzel bir örnektir. Bilindiği gibi, Kâbe’yi ilk kuran Hz. İbrahim Peygamberdir. Aradan geçen birkaç bin yıl, muhtemelen şöyle bir gelişmeye sebep olmuş olabilir.  Hz. İbrahim’den sonraki asırlarda birçok dini bütün insan gelip geçmiştir. Bu Allah dostlarından bazıları halk tarafından çok sevilmiştir. Tıpkı Hıristiyanlık ve Müslümanlık’ ta olduğu gibi, onların kabirleri başına giderek, onlardan medet uman dualar yapmaya başlamışlardır. Bir süre sonra halk, aziz veya evliya olarak gördükleri böyle kişilerin büstlerini yapmaya başlamışlardır. Bu arada bir taraftan da, tek tanrı olarak Allah’ı tanımaya devam etmişlerdir.

Muhtemelen onlara dua ederlerken de, Kur’an’da belirtildiği şekilde düşünmüşlerdir.

39 Zumer 3: ‘İyi bilin ki, halis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp da başka dostlar edinenler, “Biz onlara kulluk etmiyoruz, tapmıyoruz (mâ na’budu-hum), sadece bizi Allah’a daha çok yaklaştırmaları için” diyorlar. Şüphesiz Allah, ayrılığa düştükleri şeyler konusunda aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve nankör olanları doğru yola iletmez.’

Günümüzdeki insanların bir bölümü de azizleri ve evliyaları ziyaretlerinde böyle düşünüyor. “Biz onlara kulluk etmiyoruz, tapmıyoruz, sadece bizi Allah’a daha çok yaklaştırmaları için dua ediyor ve yalvarıyoruz” diyerek kendilerini savunuyorlar. Ama farkında olmadan, o güzel insanları, küçük tanrılar yerine koyuyorlar. Aradan geçen binlerce yıl içerisinde insanlar, farketmeden, tek tanrı olan Allah’ı, haşa! tanrıların en büyüğü ve önemlisi gibi görmeye başlıyor.

Semavi dinlerde böyle de, Budizm’de farklı mı? Onlar da, Buda’nın öğretilerine uymak yerine, sıkıştıkları konularda Buda heykelinin karşısına geçip, kendilerinin sorununu çözmesini talep ediyorlar. Yani onlar da Buda’yı tanrılaştırıyorlar.

Hıristiyanların ve Müslümanların bu uygulamaları, günümüz dini guruplarının bazılarını, “peygamberler eleştirilebilir, ama azizler veya evliyalar, şeyhler eleştirilemez” gibi garip bir anlayışa düşürmüştür. Bu durum uzun süre devam ederse, dindar olduğunu düşünen insanlar bile, dilleriyle söylerken Allah’ın tek olduğunu anlatırlar, fakat uygulamada diğer tanrıların da var olduğu bir ortamı kanıksarlar. Farketmeden şirke düşülür.

Bu sebeple dikkatli olmalıyız. Aziz veya evliya diye bildiğimiz bu güzel insanlar hakkında güzel sözler ederek, açık olan amel defterlerine iyiliklerin yazılmaya devam etmesi için katkıda bulunmalıyız. Ama kendi sorunlarımızın çözümü için onlardan talepte bulunmamalı, onlardan medet ummamalıyız. Herhangi bir şahsın ismini söylemeden, ”benim doğru yola girebilmem için; bütün peygamberlerin, Allah dostu insanların, Kur’an’ın yüzü suyu hürmetine, bana yardımcı ol Allah’ım” diyerek doğrudan Yüce Yaradan’a dua edilebilir. Ama bir şahsın ismini zikrederek, onun yüzü suyu hürmetine beni affet demenin bir anlamı yoktur.

Cemaat, Dini kategorisine gönderildi | AZİZLER, EVLİYALAR VE ÇOK TANRILILIK için yorumlar kapalı