ATİLLA HAN DER Kİ: “KOMUTANLIK GÖREVİ ACILARLA DOLUDUR.”

ATİLLA HAN DER Kİ: “KOMUTANLIK GÖREVİ ACILARLA DOLUDUR.”

(Not: Bu yazı 2013 Kasım ayında, yine bu sitede aynen yayınlanmıştı)

Peygamberimiz Hz. Muhammed sağlığında çok sevdiği sahabelerini, 25 yıl tek eş olarak evli kaldığı Hatice’yi, üç kızını ve üç oğlunu toprağa verdi. Yani en büyük acıları çekti.

Ama hiçbir saniye dahi Allah’a isyan etmedi. Aksine büyük bir iman ile aynı heyecanla mücadelesine devam etti. Haramı hiç düşünmedi. İbadet etti, tefekkür etti. Sevdi ve verdi. Hizmet etti ve dönüştürdü. Böylece bizlere örnek oldu.

Hz. Muhammed, Allah’ın insanlarla ilgili düşüncelerini bize şöyle aktarır: “Kulum Ben onu sevinceye kadar, özgür iradesiyle gelen bir adanmışlıkla bana yaklaşır ve Ben de onu sevdiğimde, onun duyan kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum.”

Burada asıl olan kulun Allah’a yaklaşma gayreti içerisinde olmasıdır. Yoksa yaptıkları iyilikler bile boşa gider. Hud Suresi 15: “Her kim dünya hayatını ve ziynetini isterse, Biz onlara işlerinin karşılığını dünyada tamamen öderiz ve bu hususta kendilerine densizlik yapılmaz.”

16: “Fakat onlar ahrette öyle olurlar ki kendilerine ateşten başka bir şey yoktur. Ve orada (dünyada) işledikleri bütün iyilikler bir hiç olmuştur ve bütün yaptıkları boştur.”

Peygamberler mücadelelerini yaparlarken öldürülmekten korkmamışlardır. Ama insanlara gerçekleri anlatamadıkları, artık umutlarını kaybettikleri bir anda Allah’ın yardımının geldiğini, onları ve beraberindekileri Tarafından bir ilimle kurtardığını, diğerlerini ise helak ettiğini Allah bize Kuran’da aktarmaktadır.

Demek ki Kürşad’ın da dediği gibi; “Titrek ve ürkek adımlarla yol gidilmez.” Haklı olmak en büyük güçtür.  Er ya da geç galip gelmiştir.

Hz. Muhammed savaşlarda aldıkları esirlerin hayatlarını genelde bağışlardı. Ama Hendek Savaşında Müslümanlara ihanet eden Kurayzaoğulları için aynı uygulama yapılmadı. Esir alınan bütün erkekler öldürüldü

Türkler de benzer yapıdadır. En acımasız bilinen Emir Timur, kendisine teslim olan kalelerin insanlarına dokunmamıştır. Onların canlarını ve mallarını bağışlamıştır. Fakat Emir Timur ile anlaştıktan sonra ihanet ederek aniden saldıran kale koruyucularına ise, gerçekten acımasızca davranmıştır.

Türkler yeni gittikleri yerlerin birçoğunda yöneticileri oranın halkından yapmışlardır. Bu yöneticilerin yönetimlerine ve zenginliklerine karışmamışlardır. Ama içlerinde halka (ki, halkın çoğunluğu Türk değildir) zulmeden, sadece kendi menfaatlerini düşünenleri gerektiği şekilde cezalandırmışlardır.

Böylece Hz. Muhammed’in ve Türklerin yönetimindeki yerlerde genelde huzur olmuştur. Bu huzurlu dönemde makul yollarla zenginleyen kimseye karışılmamıştır.

Türklerin kritik anlardaki davranışlarını Türklerdeki yüksek onur, savaşanlar arası dayanışma ve ihanet edenlere karşı acımasızlık anlayışları belirlemiştir.

Şantaj yapanlara, münafıklık edenlere ne İslâmiyet ne de Türkler izin vermemişler, en sert karşılıkla cevaplandırmışlardır.

Tarih, hem şantaj yapan hem de şantajlara boyun eğen önderlerin ve milletlerin çöplüğüyle doludur. Tarih aynı zamanda bunlara boyun eğmeyen kahramanların nesiller boyu anlatılan hikâyeleriyle de doludur.

Genel kategorisine gönderildi | ATİLLA HAN DER Kİ: “KOMUTANLIK GÖREVİ ACILARLA DOLUDUR.” için yorumlar kapalı

HAYATIN İLAHİ BİR ANLAMI OLMAZSA, HER ŞEY MANASIZLAŞIR

HAYATIN İLAHİ BİR ANLAMI OLMAZSA, HER ŞEY MANASIZLAŞIR

Bu sitede (www.ismailhakkikupcu.com.tr) daha önce yayınladığımız bazı makalelerimizde, hayatı ve anlamını sorgulayan felsefecilerden, din bilginlerinden, fikir insanlarından aktarmalar yaptık. Onların hayatla ilgili sorgulamalarından misaller verdik. Bu yazımızda, insanların kendilerine sordukları bazı soruları kısaca irdelemeye çalışacağız.

“Ben daha meşhur olacağım da, ne olacak?”

“Çok zengin olacağım da, sonrasında ne olacak?”

“Başkalarından daha üst makama oturacağım da, ne olacak?”

Yukarıdaki sorular ve daha niceleri, zaman zaman düşünen her insanın aklına takılabilir. Eğer kişi için hayatın ilahi bir anlamı yoksa bu sorulara cevap vermek, çok çetin bir iş olur. Diyelim ki, başkalarından daha meşhur bir yazar veya sanatçı, sporcu vb olduk. Bu bizi tatmin edecek mi? Bizden daha ünlü insanlar olmadığına nasıl inanacağız. Daha meşhur insanların var olduğunu düşündüğümüzde neler hissederiz? Sürekli daha meşhur olmak için uğraş vermek zorunda kalmak nasıl bir duygudur? Kendimizi yarış atı gibi mi hissederiz, yoksa sürekli aynı dairenin etrafında dönen dolap beygiri gibi mi oluruz.

Eğer hayatın ilahi bir anlamı olduğunu kavrarsak, tanındıkça daha çok mütevazi oluruz. Daha az meşhur olmak için gayret sarf ederiz. Meşhur yazar, sanatçı veya sporcu olmanın değil, insanlığa daha faydalı bir insan olmanın gayreti içerisinde oluruz. Biz böyle davrandıkça, farkında olmadan, meşhur olduğumuzu görürüz.

Çok zengin olmak istemenin de sonunda, benzer yol ayrımına çıkarız. Zenginliğin sonunun olmadığını anlarız. Daha zengin olabilmek için, yakın veya uzak çevremizdeki herkesi, ortaklarımızı kandırmaktan ve ezmekten çekinmeyiz. Böyle davrandıkça, her ilave zenginlik bizi esir alır. Ancak bu durumu biz göremeyiz. Görebilmemiz için ya geriye yaslanıp derinden düşünmemiz gerekir ya da bazı olayları birbirine bağlayarak irdelememiz gerekir. Ama biz durumu anladığımızda, genellikle, iş işten geçmiş olur. Çevremizde dostumuzun kalmadığını fark ettiğimizde, hiç kimseye güvenemez hale geliriz. Çevremizdeki her insanı, en yakınımızdakiler dâhil, bizim paramızı yemek için uğraşan düzenbazlar olarak değerlendiririz. Hattâ bizi, az bir paraya satarak, canımıza bile kastedebileceklerini düşünürüz. Sonuçta maddi zenginliğin zirvelerinde olmamıza rağmen, yaşadığımız hayatı kendimize zehir ederiz.

Eğer hayatın ilahi bir anlamı olduğunu kavrarsak, helâl yollardan zenginleşmeye çalışırız. Böyle yaptığımızda, zenginleştikçe cömertleştiğimizi fark ederiz. Zenginliğimizi, ihtiyaç sahibi olan ve hak eden insanlarla paylaşırız. Biz paylaştıkça zenginliğimizin azalmayıp arttığını gözlemleriz. Paylaştığımız insanların mutluluklarının bize yansıdığını görürüz. Biz de mutlu oluruz. Hayatımızın, henüz bu dünyada iken, bir cennet haline geldiğini anlarız. Böylece iki cihan mutluluğunu yakalama imkânına kavuşuruz.

Başkalarından daha üst makamlara gelmeye çalışmanın da, zenginlik konusunda olduğu gibi, sınırı yoktur. Gelinebilecek en güçlü dünyevi makam, yaşadığın devletin en üst görev yeridir. Diyelim ki, öyle bir makama geldik. Bizim geldiğimiz yer, dünyadaki devletlerin içerisinde, sadece birinin yetkisini almaktır. Hâlbuki dünyada bizden büyük devletler vardır. Kiminin askeri gücü, kiminin ekonomik potansiyeli, kiminin insan ve toplum kabiliyeti açısından farklılıklar vardır. Dolayısıyla en güçlü devlet diye bir şey yoktur. Olduğunu varsaysak bile, o devletin karşısında olan diğer bazı devletler ortak hareket ederlerse, yine büyüklük durumu değişir. Sonuçta en güçlü devletin başına gelmiş olmakla bile, en büyük makama gelinmiş olmaz.

Fakat makamlara gelmeyi, halka adaletle hizmet etmek için isteyen bir kimse için ise, mevkilerin bir önemi yoktur. Bulunduğu her mevkide insanlara faydalı olabilir. O, makamları kendisi için kullanmayıp insanlara faydalı oldukça, Yüce Yaradan onun önünü açar. Hiç ummadığı makamlara gelebilir. Hem de her geldiği makam onun için orada kalmanın mücadelesinin verileceği bir yer konumunda olmayacağından, hayatı kendine zehir olmaz. Aksine mutlu ve huzurlu olur.

Allah’ım, bizlere Seni daha iyi anlayabilmek için ilim ve hikmet ver. Bizlere Senin yolunda harcanmak üzere mülk ve saltanat ver.

Bizlere, Senin sevgine mazhar olarak gözlerini kapamayı nasip eyle.

Senin her şeye gücün yeter.

Genel, YAŞAM kategorisine gönderildi | HAYATIN İLAHİ BİR ANLAMI OLMAZSA, HER ŞEY MANASIZLAŞIR için yorumlar kapalı

KAVRAMLARA YÜKLEDİĞİMİZ ANLAM KARGAŞASI

KAVRAMLARA YÜKLEDİĞİMİZ ANLAM KARGAŞASI

 

Osmanlı Devletinin bazı özelliklerini irdelediğimiz bir yazımızda, imparatorluk kavramı üzerinde durmuştuk. Emperyal olmak kökünden gelen bu mefhum, kendinden başkalarını sömürmeyi kurumlaştırmak anlamındadır. Osmanlı Devleti’nin uygulamaları dikkate alındığında, en çok sömürülenler, Anadolu bölgesidir. Hattâ bu bölgedeki Türk unsurlardır. Gayri Müslim olarak nitelenen Rum ve Ermeniler, zenginleşirlerken, Türkler, hem savaşa gitmiş hem de maddeten ezilmişlerdir. Dolayısıyla Osmanlı Devleti için imparatorluk demek, yanlıştır. Sadece ağız alışkanlığıdır.

Türklerde ırkçılık ve milliyetçilik konusunu işlediğimiz bir başak makalemizde, milliyetçilik kavramındaki kargaşadan bahsettik. Avrupalı düşünürlerin ve siyasetçilerin, milliyetçilik kavramına verdikleri anlamın, ırkçılık olduğunu örnekleriyle gözler önüne serdik. Hâlbuki Türklerdeki milliyetçilik, devletin bütünlüğünü esas alır. Ülkede yaşayan bütün farklı yapıdaki halkları, hoşgörü içerisinde kucaklayan bir anlama sahiptir. Böyle olduğunu, tarih boyunca yaptıkları uygulamalarla göstermişlerdir.

Kavram kargaşasının yaşandığı bir başka kelime, kültürdür. Bu konu ile ilgili olarak daha önce yayınladığımız “Medeniyet ve Kültür” başlıklı yazımızın başlangıcındaki ifadelerimizi mevzunun öneminden dolayı aynen aktarıyorum:

“Sosyologların birbirinden farklı olarak anlatmaya çalıştıkları bu iki kavramı, halk ayırt etmekte hep zorlanır. Halk nezdinde ikisi ile kastedilen şey, aynıdır. Mustafa Kemal ATATÜRK de her iki kavramla bahsedilenin aynı olduğunu düşünmektedir. Atatürk, eskilerin hars dediği kültürün üçayağı olduğunu belirterek şöyle tarif eder:

Bir insan cemiyetinin 1. Devlet hayatında, 2. Fikir hayatında yani ilimde, içtimaiyatta, güzel sanatlarda, 3. İktisadi hayatta yani ziraatta, sanatta, ticarette, kara, deniz ve hava alanlarında yapabildikleri şeylerin genel toplamıdır.

Emil Durkheim’e göre medeniyet; en yüksek insani değerler yahut fikirler, duygular, inançlar ve hareket kuralları bütünüdür. Hâlbuki Durkheim’ı çok beğenen Ziya Gökalp; hisleri, hükümleri ve ülküleri harsa (kültür) dâhil eder. Aklı, ilmi, bilgiyi, metotları ve teknolojiyi medeniyetin cüzleri sayar. Gökalp’a göre kültür; ifadesini milli mefkûrelerde (ülkü) bulduğu zaman medeniyetten daha kuvvetlidir.

 Kültürün oluşmasında; o toplumu meydana getiren bireylerin özellikleri, hayalleri, toplumsal dayanışma anlayışları, yöneticilerinin tutumları, yaşadıkları bölgenin ekonomik kaynakları ve bütün bunların birbirleriyle ilişkileri çok önemlidir.

   Dolayısıyla medeniyet; manevi değerler olan hislerin, anlayışların, düşüncelerin; akıl, ilim, bilgi, teknoloji ile desteklenerek hayata geçirilmesidir.

 Ne tek başına manevi değerler, ne de yalnız maddi unsurlar, medeniyeti temsil edemezler.

Buraya kadar yazdıklarımız deyim yerindeyse biraz kitabi anlatımdır. Bana göre bu konuda en uygun tanımı, bir kasaba eşrafı olan Fahri Küpcü “Bir Çobanın Düşleri” adlı kitabında yapmıştır. Ona göre medeniyet; “insanların ruhen yükselmeleri ve eşyaların bu yükselen insanlara layık olabilecek kadar mükemmelleşmesidir.”

Görüldüğü gibi, ciddi bir kavram kargaşası oluşmuştur. Bu kargaşanın aynısı, Fransız için, Alman için, İngiliz için de vardır. Türkiye’deki bu karışıklığın bir nedeni de, kültür kelimesini Fransızcadan aldığımızda, yaygın kullanımda olan “irfan” kavramını dışlamamız olmuştur.

Yukarıdaki tanımlar, medeniyet veya kültürü, tabiri caizse dünyevi ve dini olarak ikiye ayırmaya çalışmaktadır. Kargaşa da, bu sebeple meydana çıkmaktadır. Hâlbuki irfan, dünyevi ve dini diye ikiye ayrılamaz. Çünkü İslâm’ın insana bakışında dünyevi ve uhrevi diye bir parçalılık yoktur. İnsanı kemâle (erdemli olgunluğa) erdirerek, kâmil kişiler oluşturmaya çalışır. İşte irfan, kâmil insan olmaya açılan kapıdır. Kişinin uygulamalarıyla taçlanır, ilim ve hikmetleriyle beslenir.

Kavram kargaşasının yaşandığı diğer bir husus, ilerici-gerici tartışmalarıdır. Tanımlarına bakıldığında ilericilik ve gericiliğin ortak özelliklerinden birisi; ilericilerin geçmişin tamamını, gericilerin ise yeniliklerin hepsini reddetmeleridir. Hâlbuki hem geçmişin hem de yeniliklerin içerisinde hatalı ve güzel şeyler vardır. Dolayısıyla külliyen kabul veya reddetmek yanlış olur.

Örneğin; “nerede o eski bayramlar” diyerek geçmişin özlemini duyan insana gerici denilemez. Aynı bakışla, 17inci veya 18inci yüzyılda yaşayan bazı Osmanlı ozanları ve fikir adamları, dönemlerinin padişahlarına, Kanuni Sultan Süleyman’ı veya Yavuz Sultan Selim’i örnek gösterirlerken gericilik yapmamışlardır.

Diğer taraftan “din afyondur, insanları uyutmak için uydurulmuştur” diyen şahsa ilerici denilemez. Benzer şekilde yeni anlayışlardan olan “18 yaşını geçen her insan ailesine danışmadan istediğini yapmakta özgürdür” veya “kişinin vücudu kendisine aittir, dolayısıyla cinsel özgürlüğe sahiptir” gibi anlayışlar, ilericilik değildir. (Bu konuda, aile olmanın düşük maliyeti başlıklı makalemizde örnekler ve rakamlarla düşüncelerimizi belirtmiştik.)

Karıştırdığımız mefhumlardan birisi de, sağ-sol tanımlarıdır. Eskiden olmayan bu ayrım, 1789 Fransız ihtilaliyle başlamıştır. 1789’daki Kurucu Meclis’te kralcılar, kralın sağına oturmuşlar. Daha sonraları mutediller, meclis başkanının sağını seçmişler. Onlara karşı olanlar da, sol tarafta oturmak zorunda kalmışlar. Avrupa’da Kilisenin baskısından bunalanlar, yapılan soykırımları yanlış bulanlar sol tarafı seçmişler. Bu sebeple de kendilerini yani solu iyiler, sağdakileri kötüler olarak nitelemişler.

Avrupalıların, yeni keşfettikleri yerlerde yaptıkları mezalimi ve yanlışlıkları düşününce, sağın kötü olarak nitelenmesi kabul görmüştür. Fakat Türkiye gibi Müslüman ülkelerde durum farklı algılanmıştır Bunun da en önemli sebebi Kur’an’daki anlatımlardır.

56 Vakıa Suresi.8: “Sağın adamları (var ya) ne mutludurlar onlar!” 9: “Solun adamları ise ne uğursuzdurlar onlar!”

69 Hakka Suresi 25: “Kitabı sol tarafından verilen ise der ki: “Keşke kitabım verilmeseydi de, 26: Hesabımın ne olduğunu bilmeseydim,”

90 Beled Suresi17: “Sonra da iman edip de sabrı tavsiye eden ve merhamet tavsiye edenlerden olmaktır.” 18: “İşte bunlar, amel defterleri sağlarından verilenlerdir.” 19: “Ayetlerimizi tanımayanlar ise, onlardır işte amel defterleri sollarından verilenler.” 20: “Onların üzerlerine bir ateş bastırılıp kapıları kapanacaktır.”

Yukarıdaki Kur’an ayetlerinden de anlaşılacağı sağ iyi olarak sol ise kötü olarak görülmüştür. Dolayısıyla Avrupalıların bakışının tam tersi olmuştur.

Kavramlardaki anlam kargaşasının olduğu, yobazlık, çağdaşlık gibi çok sayıda mefhum vardır. Bu yazımızda hepsini irdelememiz mümkün değildir.

Her ülkede aynı kelimelere faklı anlamlar yükleyenler vardır. Her insan, bu gibi kelimeleri kendi tecrübelerine göre anlamlandırmış, kendi ihtiraslarına kurban etmiştir. Demek ki, asıl önemli olan husus, kavramların savunucularının tutumlarıdır. Her iki taraf da, doğru olanın kendilerinin düşüncesi olduğunu, karşı tarafın tamamen yanlış içerisinde bulunduğunu iddia etmektedir. İki taraf da, birbirlerine aynı kinle veya aynı anlayışsızlıkla bakmaktadır. Dolayısıyla arada anlaşma olmamaktadır.

İnsanların huzurlu bir ortam oluşturabilmeleri için, kavramlara yüklenen anlamların üzerinde ortak kanaate varmak çok önemlidir. Bu yapılamıyorsa, tartışmalarda, taraflar öncelikle, bu kavramlardan ne anladıklarını ifade etmeli, sonra düşüncelerini söylemelidir. Bu yapılmazsa, görmeyenler ile duymayanların mücadelesinden öte geçemez. Sonuç çıkmaz.

Sosyal kategorisine gönderildi | KAVRAMLARA YÜKLEDİĞİMİZ ANLAM KARGAŞASI için yorumlar kapalı

BATI VE İSLÂM’DA HÜRRİYET ANLAYIŞI ÜZERİNE

HÜRRİYET ANLAYIŞI ÜZERİNE

 

Bu sitede (www.ismailhakkikupcu.com.tr) daha önce yayınladığımız “İnsanın Özgürlüğü Üzerine” ve “İslâm Özgürlükçü Bir Dindir” başlıklı yazılarımızda mevzuyu bazı açılardan ele almıştık. Bu makalemizde farklı bir bakış açısı ile irdelemeye çalışacağız. Konuyu Avrupalıların ve Müslümanlığın tanımları üzerinden inceleyeceğiz.

Aslında demokrasinin amacı, eşitliği sağlamaktır. Batılı düşünürlere göre, hürriyet, demokrasi ile birlikte büyümüştür. Weber ve takipçilerine göre, demokrasiyi diğer siyasi rejimlerden ayıran en önemli husus, hürriyettir. Fakat demokrasinin ne olduğu hususunda Batılı düşünürler, fikir birliğinde değillerdir.

Kimine göre demokrasi, avam içerisindeki ayak takımının despotizmi demektir. Montesquieu gibilerine göre, demokrasinin temeli fazilettir. Bazılarına göre ise, hırstır. Kimisi demokrasinin sonunu ahlâken çöküş olarak görürken, kimisi, ruhani iktidarların sona ermesi olarak değerlendirir.

Hürriyet anlayışı demokrasi ile birlikte değerlendirildiğinden, hürriyet hakkında da tıpkı demokrasi anlayışı üzerinde olduğu gibi, değişik tanımlar yapılmıştır. Diğer taraftan Batılı düşünürlerin bakış açıları ile İslâmiyet’in ki çok farklıdır.

Batı, insanlar arasında eşitlik sağlamak için felsefi düşünceler geliştirmiştir. Ancak bunu yaparken bile ayrımcılık yaptığını fark etmemiştir. Eşitliği sağlamak için fikir hürriyetini savunmuşlardır. Fakat gerçek hayatta fikir hürriyeti, insanın insana saldırması şeklinde gerçekleşmiştir. Bu saldırıların sınırı da çizilemediğinden, kargaşaya sebep olmaktan başka pek bir işe yaramamıştır.

Batının özgürlüğe bakış açısındaki bir başka hata, konuyu hukuki bir kavram olarak değil, felsefi bir mefhum olarak ele almasıdır. Bu sebeple hürriyeti, hata işleme hakkı olarak değerlendirmekte beis görmemişlerdir. Bu anlayış, insanlar arasındaki mevki veya zenginlik farklarının, sürekli gündemde kalmasına vesile olmuştur. Kanunlar, bir örümcek ağı olarak nitelenmeye başlamıştır. Büyük sineklerin yırttığı, küçüklerin yem olduğu bir örümcek ağına dönüşmüştür.

Hürriyet kavramına bakış böyle hatalı olunca, temeli hürriyet olan demokrasi uygulaması da çok çeşitli olmaktadır. Böyle bir demokrasi, sonunda despotizme dönüşmektedir. Zaten herkesin eşit seviyede olduğu bir demokrasi, demokrasi diye tanımlanmaktan çıkar. Sistem anarşi haline dönüşür.

Batının bu bakış açısındaki hatalarını, Allah’ın sözü olan Kur’an düzeltmektedir. Her ne kadar günümüzdeki uygulanışı, Kur’an anlayışına uymuyorsa da, İslâm’ın hürriyete bakışı, insanlığın güzel geleceği için çok önemlidir. Bu sebeple çok kısa olarak ele alacağız.

Kur’an’a göre herkes, Allah’ın kuludur. Bu dünyada fanidirler. Yani geçicidirler. Dolayısıyla, kul olma ve fani olma açısından her insan eşittir. Yüce Yaradan, elçilerine bile ayrıcalık vermemiştir.

Allah insanları eşit özelliklerde yaratmamıştır. Dünyada sosyal bir düzen kurabilmemiz için, her insanı farklı vasıflarda yaratmıştır. Eşitlik ancak, iman ile gerçekleşir. İman sahipleri birbirinin kardeşidirler. Yüce Yaradan’ın rahmetinden ve lütfundan her mümin eşit ölçüde faydalanır. Makam veya servet sahibi olmak, Allah’ın lütfunu etkilemez. Yani, hukuki bir eşitlik vardır. İnsanlar hangi makamda veya hangi meslekte olurlarsa olsunlar, ister sultan, ister yersiz-yurtsuz fakir biri olsunlar, Allah’ın hukukunda eşittirler.

Müminler arasındaki hak eşitliği, hürriyetin hukuki bir temele oturmasına vesile olur. Çünkü hüküm ve mülk Allah’ındır. Hiçbir sultan bu hakkı devralamaz. Dolayısıyla insanların hürriyetlerini ellerinden alamaz. Ulûl-emr denilen otorite, insanlara haksız yere baskı yapamaz. İstibdat uygulayamaz. Kur’an hükümleri dışında ve bu hükümlere zıt hukuk oluşturamaz. Uygulama yapamaz. Yapanlar, Yüce Yaradan tarafından mutlaka cezalandırılırlar.

İslâm’da eşitlik bir amaç değildir. Her insanın temel hakkıdır. Dolayısıyla eşitlik, aynı zamanda hürriyetin bir başka tezahürüdür.

Mümin insanın, günah işleme hakkı yoktur. Yani, Batının ki gibi hata işleme hakkı yoktur. Her kim günah işlerse, Yüce Yaradan karşılığını verir. Kimseye zerrece iltimas edilmez. Zaten mümin olan bir kişi, kendisine ayrıcalıklı davranılmasını istemez. Bu durum, gerçek eşitliğin ve hürriyetin tanımıdır.

Genel, Sosyal kategorisine gönderildi | BATI VE İSLÂM’DA HÜRRİYET ANLAYIŞI ÜZERİNE için yorumlar kapalı

MEDENİYETİN GÖSTERGELERİ ÜZERİNE 2

KÜTÜPHANELERİN MUHTEVASI, MEDENİYETİN ÖZELLİKLERİNİN GÖSTERGESİDİR

 

Önceki yazımızda, kütüphanelerin varlığının medeniyetin bir göstergesi olduğu hususunu işlemiştik. Ancak 1492 ile başlayan keşifler sonrasında gelişen olaylar, bizleri daha derin düşünmeye sevk etti. Kütüphanelere sahip olan Avrupa, belki de kütüphaneleri olmayan insanları yok etmekte beis görmemişti. Onlara soykırım uygulamıştı.

Kuvvetle muhtemeldir ki, eğer Avrupalıların düşünce yapıları, Amerikalı yerlilerinki gibi olsaydı, böylesine gaddarca soykırım olayları yaşanmazdı. Diğer taraftan, Amerika’ya ilk ve hattâ sonradan gidenler Türkler olsaydı, Amerikan yerlilerinin halen kültürleriyle birlikte yaşıyor olmaları ihtimali çok yüksekti. Bizim bu fikrimize katılmayacak insanların, benzer bir örnek olay gösteremezler. Dolayısıyla bu fikre itiraz edecek aklı başında bir araştırmacı olacağını sanmıyorum.

Demek ki, kütüphaneler medeniyetin maddi yönünün göstergelerinden birisidirler. Demek ki, medeniyetlerin gerçek yapılarının göstergeleri, kütüphanelerdeki kitap sayıları değildir. O halde, uygarlığın manevi anlayışını yakından bilmek istiyorsak, kütüphanelerdeki kitapların muhtevalarına bakmamız gerekiyor. Nitekim bu sitedeki bazı yazılarımızda, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları gibi akıl tutulması olarak nitelenebilecek harplerin oluşumunda, Nietzche gibi düşünürlerin etkilerinden bahsetmiştik.

Konumuzun ana mihveri 1492 sonrası keşifler olduğu için, Antik Helen ve Roma kütüphanelerinden bahsetmeyeceğiz.

Bilindiği gibi Haçlı Seferleri, doğrudan kendisini tehdit etmeyen guruplara karşı yapılmıştı. İlki ile sonuncusu arasında yaklaşık 150 yıl olmasına rağmen, her yeni nesilden insanları savaşmaya ikna edebilmek için, aynı sebepler uyduruldu.

Haçlı Seferlerinden sonraki duruma bir bakalım. Machiavelli (1469-1527) İtalya Floransa’lıdır. Avrupa’da tarih ve politika biliminin kurucusu olarak kabul görmüştür. Aynı zamanda şairdir ve oyun yazarlığı yapmıştır. Bu fikir adamı, politika ile ahlâkın birbirinden ayrılması gerektiğini söylemiştir. Ona göre iyi ahlâklı olmak, fertler için erdemdir. Fakat topluluklar için fazilet değildir. O da Cizvit tarikatının kurucusunun sözleri olan “gaye, vasıtaları meşru kılar” anlayışını savunmuştur.

Bu anlayışı biz, keşiflerin başlangıcında İspanyol amirallerden Pizzaro ve Cortes’de görüyoruz. Onlar, dinsiz olarak niteledikleri İnkaları ve Aztekleri, İspanya adına ele geçirmişlerdir. Fakat normal bir savaş sonucunda değil, soykırım uygulayarak bunu gerçekleştirmişlerdir. Gayeleri! vasıtalarını meşru kılmıştır.

Bu hususta verilebilecek bir başka örnek, Cellini Benvenuto’dur (1505-1571). Dâhi kabul edilen bir heykeltıraştır. Çok çeşitli olaylara karışır. 1527 de imparator V. Karl’ın yönetimindeki Bourbon çetelerine karşı Roma’nın müdafaasında bulundu. Ama çeteler tarafından Roma yağma edildi, yakıldı, yıkıldı. Cellini kaçtı. Daha sonra yine, olaylara karışarak ortaya çıkar ve bir papazı öldürür. Fakat bu sıradaki yeni Papa III. Paul onu affeder. Affederken söylediği “Bizim kanunlarımız avam içindir” sözü, o dönemin anlayışını yansıtması bakımından önemlidir. Papa bu anlayışta olunca, Amerika’yı keşfeden komutanların ne yapmalarını bekleyebiliriz ki?

Günümüzde edebiyatın kollarından olan roman, hiciv ve polemik ilk defa Avrupa’da başlamıştır. Avrupa’daki ilk romanlardan birisi “Topal Şeytan”dır. Bu konuda Cemil Meriç şöyle der: “Romanın kahramanı, evlerin damlarını açar ve bizi yatak odalarına sokar” Meriç’e göre roman, bir ifşadır. Roman, “bir buhranın, bir uyuşmazlığın, gerçekle ideali arasındaki bir nispetsizliğin çocuğu, toplumsal bir sıhhatsizlik, hiç değilse bir tedirginlik alâmeti”dir.

Cemil Meriç, Osmanlının Divan Edebiyatında roman olamamasını şöyle açıklar: “Osmanlının ne yaraları vardı, ne yaralarını teşhir etme hastalığı. Hikâyeleri ya bir cengâveri ebedileştirir, ya da hisse alınacak bir kıssadır”

Cemil Meriç’in bu tespitleri, bize, Amerika’yı Türkler keşfetseydi olaylar nasıl gelişirdi sorusuna cevap vermemizi kolaylaştırıyor. Diğer taraftan Osmanlı Devleti’nin yükseliş dönemi aydını ile Avrupalı aydının yaşantıları birbirinden çok farklıdır. Osmanlı aydını, toplumun herhangi bir ferdidir. Zevkleri, zilletleri ve mukaddesleri cemiyet ile benzeşir. Osmanlı aydınının herhangi bir imtiyazı yoktur. İşin ilginci, aydın kişi imtiyaz peşinde de değildir.

Yeni bir edebiyat kolu olarak ortaya çıkan romanın bu yorumunu, 18 ve 19uncu yüz yıl düşünürlerinin olaylara bakışları haklı çıkarmaktadır. Netzche ile zirveye çıkan anlayışlar, Avrupalıların Avrupa dışındaki gittikleri yerlerde kötülük tohumları ekmelerini desteklemiştir.

Diğer bir edebiyat türü olarak Avrupa’da ortaya çıkan hiciv, başkalarına sözlü saldırı olarak gelişmiştir. Osmanlı başkası hakkında küfre yakın bir şekilde saydırmayı hoş karşılamaz. Bazı yazarlar haddi aşmadan hiciv yapsa bile kısa sürer. Osmanlı’nın vakur zevki konunun uzatılmasına izin vermez. Osmanlı’da hicve bir örnek şair Fuzuli’nin Divanının başına yazdığı mısra gibidir: “selâm verdim, rüşvet değildir diye almadılar.”

Bir başka yeni edebiyat türü polemik, yani söz dalaşı, kalem savaşıdır. Cemil Meriç’e göre polemik, hiç kimseyi ikna etmeyen bir lakırdı tufandır. Rönesans, bir “ilmi polemik”ler çağıdır. İç savaşların sebebidir. Hâlbuki imanın güçlü olduğu yerde savaşa yer olmaz.

Demek ki, medeniyetin vasıfları, insanları ve onların yazılı eserlerinin anlayışlarıyla özdeştir. Yazılı eserlerin çokluğu ancak medeniyetin maddi gücünü gösterir. Uygarlık olarak niteleyebileceğimiz insani yönün varlığını göstermez. Nitekim kitapların ve zenginlerin yönlendirdiği Avrupa medeniyeti, Birinci Dünya Savaşı sırasında, Mehmet Akif Ersoy’un dediği gibi, “tek dişi kalmış canavar”a dönüşmüştü.

Genel, Sosyal kategorisine gönderildi | MEDENİYETİN GÖSTERGELERİ ÜZERİNE 2 için yorumlar kapalı

MEDENİYETİN GÖSTERGELERİ ÜZERİNE 1

MEDENİYETİN GÖSTERGELERİNDEN BİRİSİ, KÜTÜPHANELERİDİR

 

İnsanlığın yazıyı kullanmaya başlamasından önceki dönemin medeniyet anlayışı hakkında çok az fikrimiz var. Kayalardaki resimlerden, taşların üzerine kazınmış işaretlerden ve yıkıntıları kalmış bazı binalardan yola çıkıyoruz. Çoğunluğu kendi yorumumuz olan düşüncelerimizi, sanki eskilerin gerçek yaşantılarıymış gibi anlatıyoruz. Belki, Amerika kıtasının yerlileri bizler için iyi bir gösterge olabilirdi. Fakat bu insanlar, keşiflerle birlikte kısa süre içerisinde soykırıma uğratıldıkları için onlar hakkında da net bilgi sahibi olamadık.

Yazının yaygınlaşması ile birlikte, medeniyetler daha geniş bölgelere yayılmaya başladı. Yazılanların saklanabilirlikleri arttıkça, medeniyetler arasındaki farklar belirgenleşmeye başladı. Kütüphanelerdeki kitapların sayısı arttıkça, oluşturulan (en azından maddi) uygarlığın ayakta kalma süresi uzadı. Farklı bölgelerde yaşayan insanlar, birbirlerinden etkilendiler. Kendilerini dünyada yaşayan tek gurup olarak görmeyi bıraktılar.

1492 de başlayan keşifler öncesinde Amerika kıtasında yaşayanların kütüphaneleri hakkında ciddi bir bilgimiz yok. Eğer onların kütüphaneleri olsaydı, birbirleri hakkında bilgileri olurdu. Dolayısıyla aralarında irtibat olurdu. Fakat aralarında iletişimin olmadığını, keşifler döneminde yaşanan olaylardan anlıyoruz.

Nitekim Aztekler, dünyada sadece kendilerinin yaşadığını düşünmüş olmalılar ki, Azor adalarında yaşananlardan haberdar olmadılar. Eğer, Avrupa’dan gelenlerin (İspanyollar) Azor adalarında yaptıkları vahşeti bilselerdi, Cortes’in 550 adamını yok ederlerdi. Ama sadece 550 kişi karşısında, kendileri yok oldu. Bu yok oluşun tek sebebi baruta sahip olma farkı değildir. Bilgisizlikten dolayı, gelenlerin amaçlarını tahmin edememeleridir. Gelenleri, kendileri gibi sözüne güvenilir, iyi niyetli insanlar olarak değerlendirmeleridir. Bu bakış açısı, İspanyollara kucak açmalarına ve onlarla işbirliği yapmalarına sebep olmuştur.

Benzer şekilde İnkalar da, Azteklerin başına gelenlerden haberdar olmamışlardı. Bu sebeple, Pizarro’nun 168 adamı tarafından esir edildiler. İşin ilginç tarafı Cortes ve Pizarro, yerli halka karşı farklı dönemlerde aynı taktiği uyguladılar. İnkalar da gelen insanlara kucak açtılar, onlarla işbirliği yaptılar.

Kızılderililer de muhtemeldir ki, dünyada sadece kendilerinin derisi gibi deriye sahip olanların yaşadıklarını düşündüler. Başka guruplar hakkında bilgileri yoktu. Kızılderililer, aşağı bölgelerde yaşananlar hakkında bilgi sahibi olsalardı, tarihin akışı değişirdi. Bölge halkları, gelenlere karşı işbirliği yapsalardı, Avrupalılar, onlara ciddi hiçbir zarar veremezlerdi. Çünkü Avrupalılar, az sayıda insanla ve çok masraflar yaparak yola çıkabiliyorlardı. Aylarca süren bir yolculuk yaparak Amerika’ya ulaşabiliyorlardı. Dolayısıyla geldikleri yeni yerlerin insanlarını korkutmaları bile zor olurdu.

Diğer taraftan Avrupalılar o dönemde sürekli birbirleriyle savaşıyorlardı. Bu sebeple, yeni keşfettikleri topraklara, birlikte ve ortaklaşa sefer yapma ihtimalleri de çok zayıf idi. Nitekim yeni keşfedilen topraklar için birbirleriyle yaptıkları savaşlar, aralarında hiç anlaşamayacaklarının bir göstergesidir.

Yazımızın başlığıyla ilgili olarak incelenmesi gereken husus, “medeniyet anlayışı” olmalıdır. Amerika’da yaşayan yerli insanlarda, kütüphaneler ya çok yetersizdi veya yoktu. Fakat Avrupa’da kütüphaneler vardı. Gerçi Avrupa kütüphanelerindeki el yazması kitap sayıları, Osmanlı Devletininkiyle veya İslâm devletlerinin sahip olduğu miktarlarla karşılaştırıldığında çok az idi. Ama yine de kütüphaneler vardı. Hattâ Fransa Kralı olan ve bilge lakaplı V. Charles’ın ölümünde (1380) kitaplığında 1200 el yazması kitabın olması, Fransızların diğer Avrupa devletlerine karşı övünç kaynağı olmuştur.

Bir karşılaştırma yapalım. Moğol istilası, 1260 yılına kadar geçen kısa sürede, bütün kütüphaneleri yakıp yıkmıştır. İslâm sultanları bu duruma bir çare bulamamışlardır. Görev âlimlere düşmüştür. Bunlardan birisi de, Nasreddin Tusi’dir. Aydaki kraterlerden birine ismi verilen Türk olarak bilinen bilginin döneminde, Cengiz Han’ın torunu olan Hulâgu Han bölgede devlet kurmuştur. Han, Moğolların en sert hükümdarı olarak bilinir. Nasreddin Tusi, Han ile çok iyi iletişim kurar. Veziri olur Fakat onu ilmiyle ve insanlığıyla etkiler. Bu sayede çeşitli kütüphanelerden toplatarak 400.000 civarında kitabı kurtardığı ve Meraga’da oluşturduğu kütüphaneye yerleştirdiği söylenir. Rakam söylenti de olsa, sonraki dönemde Osmanlıların başkenti İstanbul’daki kütüphanelerdeki kitap sayılarına bakıldığında fazla abartılı değildir.

Tekrar konumuza dönersek, Avrupa’daki kütüphaneler ve kitaplar neden herkesin tasvip edeceği bir medeniyet oluşturmamıştır. Diyelim ki, başlangıçta kitap ehli olan insanlar olaya müdahale edemediler. Fakat sonraları neden, aksine, yeni karşılaştıkları medeniyetleri yok etmeye devam etmişlerdir. Bu sorunun cevabını, sonraki yazımızda irdelemeye çalışacağız.

Sosyal kategorisine gönderildi | MEDENİYETİN GÖSTERGELERİ ÜZERİNE 1 için yorumlar kapalı

ZEKÂT VE İNFAK SADECE MAL DAĞITIMI MIDIR?

ZEKÂT VE İNFAK SADECE MAL DAĞITIMI MIDIR?

 

Mülk sözcüğü, sahip olunan ve tasarruf hakkı bulunan şey anlamındadır. Genel anlamda hükümranlık hakkıdır. Demek ki mülk kavramı sadece sahip olunan mal değildir. Bu konuda Kur’an ayetlerine bakarsak, orada da mülk kavramından yalnızca mal olarak bahsedilmediğini görürüz.

Kur’an’da, mülk kelimesinin, sahip olunan maddi şeyler olduğu intibaını veren ayet Yasin Suresi 47inci ayettir: Onlara: “Allah’ın size rızık olarak verdiği şeylerden hayra harcayın” dendiği zaman, o kâfirler, müminler için: “Allah’ın dileyince doyurabileceği kimseyi biz mi doyuracağız? Siz apaçık bir sapıklık içinde değil de nesiniz?” dediler.

Ayette verilen rızıktan bahsedilmesi, dağıtılacak şeylerin rızıkla bağlantılı varlıklar olduğu anlamını işaret etmektedir. Bunlar, insanın geçimiyle ilgili maddi varlıklardır. Genel anlamda yiyecek ve giyecek gibi eşyalardır.

Kur’an’da konumuzla dolaylı bağlantılı bir sure, Duha Suresidir. Sure, peygamber efendimize hitap etmektedir.

  1. Öyleyse sakın yetimi ezme!
  2. Sakın isteyeni azarlama!
  3. Rabbinin nimetine gelince; işte onu anlat.

Ayetteki “yetimi ezme” ifadesi, yetimi hem maddeten hem de manen ezmeyin çağrısıdır. Onuncu ayetteki isteyeni azarlama tavsiyesi, yine sadece mal olarak isteyenle ilgili değildir. Bilgilenmek için soran kişileri de kapsamaktadır. Son ayette “Rabbinin nimetini anlatması” istenilmektedir. Yani sahip olduğu, bildiği şeyleri başkalarıyla paylaşması istenilmektedir.

Kur’an, peygamberlerinin insanları bilgilendirirken ücret istemediklerini, defalarca ifade eder. Demek ki, Allah’ın buyurdukları hakkında, bildiğimizi insanlarla paylaşmak için ücret almak yanlıştır.

Aşağıdaki ayet, bize infak yani kısaca paylaşma konusunda fikir vermektedir:

2 Bakara 267: “Ey iman edenler! İnfakı gerek kazandıklarınızın, gerek sizin için yerden çıkardıklarımızın temizlerinden yapın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olamayacağınız fenasını vermeye yeltenmeyin. Biliniz ki, Allah sadakalarınıza muhtaç değildir ve hem de layık olandır.”

Ayet, ürettiklerimizden ve üreterek kazandıklarımızdan vermemizi istemektedir. Bilindiği gibi, günümüzde üç çeşit üretim vardır. İnsanlar meşru olan kazançlarını, bu yollarla sağlarlar. Bunlar; mal, hizmet, bilgi üretimidir.

Gerek Duha Suresindeki anlatımlara, gerek Bakara 267inci ayetin ifadesine, gerekse peygamberlerin insanları irşat ederken ücret istememelerine bakıldığında, bu üç üretim de, kişinin sahip olduğu mülktür. Dolayısıyla bunların üçüyle de zekât verilebilir, infak edilebilir.

Nitekim insanların sıkıntılı anlarında, dostlarının manevi destekleri, onların derdiyle hemhal olmaları, yardımlarına koşmaları, infak olur. Bu yardımlar, sadece, ücretsiz olarak onların işinin bir kısmını yapmak, onlarla sohbet ederek psikolog gibi rahatlatmak gibi şeyler olabilir. Veya Yüce Yaradan’ın tavsiyelerini hatırlatarak, kendilerini toparlamalarını sağlamak da bir nevi infaktır.

Yaptıkları işlerle ilgili olarak özel teknik bilgi sahibi olan bir kişinin,  birlikte çalıştığı insanlardan bilgisini saklamayarak ve ücret talep etmeden paylaşması, daha net olarak infaktır. Hattâ bazen, maddi yardımdan daha efdaldir.

Bir insanın kendi sahip olduğu uzuvlarından birisini, bir başkasının faydalanması için ona vermesi de bir infaktır. Hattâ daha güzel bir infaktır.

Görüldüğü gibi, zekât ve infak konusunda, esas olan sadece mal değildir. Kişinin sahip olduğu bütün mülklerdir. Yani, malıdır, bilgisidir, elinden gelebilen hizmettir. Hattâ, kendisine Yüce Yaradan’ın verdiği vücudunun bazı organlarıdır. Organların bağışlanmasında temel şart, kendi vücudunun sağlığını tehlikeye atmamaktır. Çünkü bedenimiz bize Allah’ın emanetidir. Bize bedavaya kiralamıştır. Kullanırken sorumluluğumuz vardır.

KUR'AN ÜZERİNE, Sosyal kategorisine gönderildi | ZEKÂT VE İNFAK SADECE MAL DAĞITIMI MIDIR? için yorumlar kapalı

BAYRAM KUTLAMASI

BÜTÜN İNSANLIĞIN BAYRAMINI KUTLAR, İNSANLIĞIN HUZURA KAVUŞMASI UĞRUNA ZALİMLERE KARŞI MÜCADELE EDENLERİ TEBRİK EDER,  BAŞARILARI İÇİN ALLAH’TAN YARDIM NİYAZ EDERİM

Genel kategorisine gönderildi | BAYRAM KUTLAMASI için yorumlar kapalı

HALKIN MUTLULUĞU ESASTIR

SİSTEMLER HALKIN MUTLULUĞUNU HEDEFLEMELİDİR

 

Yoksulluk konusundaki yazılarımızda, her gurubun hatasının olduğunu ifade etmiştik. Tarihçiler, din adamları, sosyologlar, felsefeciler, bilim insanları, zenginler gibi guruplar dikkatlerini yönetici kesimler üzerine yoğunlaştırmışlardır. Halkın durumu ile ilgilenenleri çok az sayıdadır ve etkili olamamışlardır.

Bu konuda gayret edenlerin sonuç alamamalarının önemli bir sebebi, halkı değil, kendi menfaatlerini düşünen yöneticilerin mevcudiyetidir. Diğer taraftan, kral, padişah, sultan gibi yöneticilerin ve çevresindekilerin içerisinden halkı düşünen insanlar çıkmıştır. Ancak bunların yetiştikleri ortamlar halktan uzak olduğu için, etkileri az olmuştur. Belki de kendileri halka hizmet etmeyi çok arzulamışlardır, ama düşündüklerinin çok azını gerçekleştirebilmişlerdir. Çünkü gerçek hayattan kopuk yaşamışlardır. Dolayısıyla gerçekçi çözüm üretmekte zorlanmışlardır.

Halkın mutluluğunu sağlayacak sistemleri oluşturmak, halkın tek başına yapacağı bir iş değildir. Sorumluluğun çoğu, yine de yöneticilerde ve halkın önderlerindedir. Sorumluluğun bir kısmı da halkındır. Bu hususlardaki bazı düşüncelerimizi, “İslâm’a göre Siyaset ve Devlet Yönetimi”, “Halifelik Makamının Anlamı”, “İslâm’da Din ve Siyaset Birbirine Alet Edilmez” gibi başlıklardaki makalelerimizde ifade ettik.

Halkın mutluluğu, halka şirin görünerek veya aflar çıkararak sağlanamaz. Bu davranışlar belki, kısa süreli ve dar çerçevede mutluluğa sebep olabilir. Fakat uzun süreli olmaz. Sistemleri kurarken Atilla Han’ın şu sözleri dikkate alınmalıdır: “Kavim ve ulus için iyi olan her şey, aynı zamanda bir Hun için de iyi olmalıdır. Benzer şekilde, bir Hun için iyi olan her şey, kavim ve ulus için de iyi olmalıdır.”

Kurulmasında fayda gördüğümüz sistemler hakkında da, Küresel Uygarlık üzerine yazdığımız makalelerimizde ve Ekonomi konusundaki yazılarımızda bazı, fikirlerimizi ifade ettik. Bu fikirlerin temelleri hakkında kısaca şunları söyleyebiliriz.

“Tüket ki, mutlu olasın” veya “Mutlu olmak için tüket” gibi anlayışlar terkedilmelidir. Bunların yerine “Üret ki, mutlu olasın” veya “mutlu olmak için üret” fikirler oluşturmaya çalışılmalıdır. Ayrıca “yardım et ki, mutlu olasın” veya “mutlu olmak için yardım et” gibi anlayışlar yerleştirilmelidir. Bu anlayışlar ise, hem önderlerin örnek olmasıyla hem de eğitim ile oluşturulabilir.

İster yönetici, isterse yönetilen olsunlar, insanların eğitiminde Yusuf Has Hacib’in şu tavsiyelerine dikkat etmek gerekir:

5163- Bu kadar halkın yükünü yüklendin; gafil bulunma, uyanık dur, düşünerek hareket et.

5201- Bütün bulanıklıkları arıtayım dersen, kendi ruhunu arıt; halk ister istemez sonunda durulur.

5209- Tabiatın doğru ve davranışların temiz olsun; yol arkadaşın akıl, danışmanın bilgi olsun.

Benzer şekilde Tolstoy’un şu tespiti de eğitimimizin temelini teşkil etmelidir:

Kalp temizliğinin kendin için çalışmaktan vazgeçince gerçekleştiğini, ondan sonra başkalarının kalplerini temizlemenin mümkün olduğunu anladım.

Halkı mutlu kılacak bir başka husus da, kanunların ve uygulamaların adil olduğuna olan inançtır. Adaletin olmadığı bir ortamda mutluluk ve huzur olmaz. Adalet sadece anayasa ve kanunlarla sağlanamaz. Nutuklarla hiç sağlanamaz. Öncelikle fertlerin kendi çevrelerinde adil olmalarının gerekliliği öğretilmelidir. Kendi günlük yaşamında adil olmayan bir kişiden kanunları adil uygulaması beklenemez.

Fakat yine de eğitimden kültüre, üretimden bilime, vergi politikalarından ücretlerin tespitine, askeriyeden sivil kurumlardaki uygulamalar, sağlıktan ulaşıma hemen her konuda kararlar alınırken halkın mutluluğu esas alınmalıdır. Alınan bu kararların gösteriş yaparak uygulanıyormuş gibi gösterilip tam tersinin yapılmaması için, öncelikle yöneticilerin şahsiyetli olabilmesi gerekir. Ama onları denetleyecek mekanizmalar kurulmazsa veya kurulmasına rağmen denetim yetkisi olanlar görevlerini yapmazsa yine sonuç alınamaz.

Dolayısıyla sonunda vatandaş olarak herhangi bir kişi, görevini yapmayanlar için mahkemeye başvurabilmelidir. Mahkemeye dava edeceği insanlar ister siyasi ister bürokrat, ister denetim kurumları yöneticileri olsunlar fark etmemelidir. Burada hareket noktamız, Gandhi’nin şu sözü olmalıdır: “Adaletsiz rejimi, adaletle yıkınız”.

Halkın mutluluğunu hedefleyen sistemler hakkındaki bazı düşüncelerimizi “Tarihin Aydınlattığı Gelecek” isimli kitabımın çözüm önerileri bölümünde anlattığım ve uzun olduğu için burada ifade etmeyeceğim.

Sistemleri kurarken veya uygularken dikkat etmemiz gereken bir husus: “başkalarının bize yapmalarını istemediğimiz bir şeyi başkalarına yapmamak” olmalıdır.

Genel, Sosyal kategorisine gönderildi | HALKIN MUTLULUĞU ESASTIR için yorumlar kapalı

İNSANLIK BİRLİKTE YOKSULLAŞIYOR

DEDELERİMİZİN MAVİ VE YEŞİL GEZEGENİNİ, PLASTİK VE BETONDAN AVM’YE DÖNÜŞTÜRDÜK

 

Bu demektir ki, aslında hepimiz birden yoksullaşıyoruz. Büyük şehirlerde yaşayan insanlar olarak, ister maddeten zengin olalım, ister fakir, çocuklarımızla birlikte gidip eğlenebileceğimiz yeşil alanlar hızla azalıyor. Büyük şehir sakinlerinin gidebilecekleri yerler, artık neredeyse sadece AVM’ler olmaya başladı. AVM’lerin betonları arasında dolaşırken, ihiyacımız olmayan bazı şeyler için para harcamak zorunda kalıyoruz. Dolaşmaktan yorulduğumuzda oturmak için bulduğumuz plastik sandalyelerin sahipleri olan yiyecek firmaları, bizleri bir şey satın almadan oturtmuyorlar. Çocuklarımızla oynayıp eğlenemediğimiz gibi, onların istediklerinin hepsini alamadığımız için çocuklarımızla kavga etmek durumuna düşüyoruz. Sonuç olarak, ihtiyacımız olmayan birçok şey için para harcayarak fakirleşiyoruz, ama çocuklarımızla sevgi bağını oluşturamıyoruz. Dedelerimizin çok daha az para harcayarak yaptıklarını, bizler daha fazla harcamamıza rağmen başaramıyoruz. Bu başarısızlık yoksulluk değil de nedir acaba.

Diğer taraftan yiyeceklerimizde hormon kullanılması çok yaygınlaştı. GDO’lu yiyeceklerin sayısı giderek artıyor. Büyük şehir sakinleri açısından, organik yiyecek bulmak çok ciddi bir sorun. Bu hususta birçok ünlü markalar, insanların güvenlerini kötüye kullanıyorlar. Dolayısıyla cebimizde paramız olmasına rağmen, dedelerimizin çok ucuza yiyebildiği yiyecekleri, biz yüksek fiyattan bile bulup yiyemiyoruz. Bu durum, varlık içerisinde yoksulluk değil de nedir acaba.

Bilindiği gibi kanser, insan vücudundaki bazı hücrelerin, bedenin diğer hücrelerine karşı savaş açmasıdır. Böyle bir durumun ortaya çıkmasının önemli sebeplerinden biri, GDO’lu, tarım ilaçlı ve hormonlu yiyeceklerdir. Nitekim kanser vakalarının kişi sayısına göre oranı, şehirlerde yaşayanlarda daha yüksektir. Günümüzdeki hastalıkların içerisinde de, en pahalı tedavi edileni, bazen ise, bütün harcamalara rağmen tedavi edilemeyeni, kanserdir. Tıp bilimindeki ilerlemeler, Tarım ilaçlarının, hormonların tahrip hızına yetişemiyor. Dolayısıyla eski dönemlere göre bazı hastalıklar daha kolay tedavi edilirken, çağımızın hastalığı olarak ortaya çıkan kanserin tedavisinde başarılı olunamadı. Zengin veya fakir fark etmiyor. Hepimiz çaresiz kalabiliyor, acı içerisinde kıvranabiliyoruz. Demek ki, bizler bu açıdan dedelerimizden daha yoksuluz.

Günümüz şehir sakinlerinin çalışan kesimi bile, zamanla yarış halinde yaşıyor. Hattâ bazen emekli kesimi bile şehrin hengâmesi içerisinde boğuşuyor. Türkiye’nin iki büyük holdinginden birinin önde gelen iş adamı olan rahmetli Sakıp Sabancı, kendini, “zaman fakiri” olarak nitelerdi. Yapamadığı için içinde uhde olarak kalan şeyin  “sevdiği bir kızla, bir parkın duvarının üstünde oturup sohbet etmek” olduğunu söylerdi. Bu açılardan bakılınca, giderek hepimiz fakirleşiyoruz. AVM’lere bile koştura-koştura gidiyoruz. Çok zenginlerimiz ise, halen Sabancı’nın söylediği yerdeler.

Büyük şehirlerde yaşayan insanlar, arkadaş guruplarıyla bir araya geldiklerinde, hemen hepsi, birbirlerinin yüzüne değil de, ellerindeki telefonlara veya tabletlere bakıyorlar, birbirleriyle konuşmayarak mesajlaşıyorlarsa, yoksullaşıyoruz demektir. Birbirlerinin dertleriyle dertlenmiyorlar, birbirleriyle konuşarak hemhâl olmuyorlarsa, yoksulluğumuz artıyor demektir.

Giderek arkadaşlıklar azalıyor, yalnızlaşıyoruz. Yiyeceklerimiz vücudumuzun düşmanı olmaya başladı. Çocuklarla birlikte sevgiyle ve ucuza eğlenebileceğimiz yerlerimiz kalmıyor. Sonuç olarak hepimiz birden yoksullaşıyoruz.

Sosyal, YAŞAM kategorisine gönderildi | İNSANLIK BİRLİKTE YOKSULLAŞIYOR için yorumlar kapalı