MEDENİYETİN GÖSTERGELERİ ÜZERİNE 2

KÜTÜPHANELERİN MUHTEVASI, MEDENİYETİN ÖZELLİKLERİNİN GÖSTERGESİDİR

 

Önceki yazımızda, kütüphanelerin varlığının medeniyetin bir göstergesi olduğu hususunu işlemiştik. Ancak 1492 ile başlayan keşifler sonrasında gelişen olaylar, bizleri daha derin düşünmeye sevk etti. Kütüphanelere sahip olan Avrupa, belki de kütüphaneleri olmayan insanları yok etmekte beis görmemişti. Onlara soykırım uygulamıştı.

Kuvvetle muhtemeldir ki, eğer Avrupalıların düşünce yapıları, Amerikalı yerlilerinki gibi olsaydı, böylesine gaddarca soykırım olayları yaşanmazdı. Diğer taraftan, Amerika’ya ilk ve hattâ sonradan gidenler Türkler olsaydı, Amerikan yerlilerinin halen kültürleriyle birlikte yaşıyor olmaları ihtimali çok yüksekti. Bizim bu fikrimize katılmayacak insanların, benzer bir örnek olay gösteremezler. Dolayısıyla bu fikre itiraz edecek aklı başında bir araştırmacı olacağını sanmıyorum.

Demek ki, kütüphaneler medeniyetin maddi yönünün göstergelerinden birisidirler. Demek ki, medeniyetlerin gerçek yapılarının göstergeleri, kütüphanelerdeki kitap sayıları değildir. O halde, uygarlığın manevi anlayışını yakından bilmek istiyorsak, kütüphanelerdeki kitapların muhtevalarına bakmamız gerekiyor. Nitekim bu sitedeki bazı yazılarımızda, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları gibi akıl tutulması olarak nitelenebilecek harplerin oluşumunda, Nietzche gibi düşünürlerin etkilerinden bahsetmiştik.

Konumuzun ana mihveri 1492 sonrası keşifler olduğu için, Antik Helen ve Roma kütüphanelerinden bahsetmeyeceğiz.

Bilindiği gibi Haçlı Seferleri, doğrudan kendisini tehdit etmeyen guruplara karşı yapılmıştı. İlki ile sonuncusu arasında yaklaşık 150 yıl olmasına rağmen, her yeni nesilden insanları savaşmaya ikna edebilmek için, aynı sebepler uyduruldu.

Haçlı Seferlerinden sonraki duruma bir bakalım. Machiavelli (1469-1527) İtalya Floransa’lıdır. Avrupa’da tarih ve politika biliminin kurucusu olarak kabul görmüştür. Aynı zamanda şairdir ve oyun yazarlığı yapmıştır. Bu fikir adamı, politika ile ahlâkın birbirinden ayrılması gerektiğini söylemiştir. Ona göre iyi ahlâklı olmak, fertler için erdemdir. Fakat topluluklar için fazilet değildir. O da Cizvit tarikatının kurucusunun sözleri olan “gaye, vasıtaları meşru kılar” anlayışını savunmuştur.

Bu anlayışı biz, keşiflerin başlangıcında İspanyol amirallerden Pizzaro ve Cortes’de görüyoruz. Onlar, dinsiz olarak niteledikleri İnkaları ve Aztekleri, İspanya adına ele geçirmişlerdir. Fakat normal bir savaş sonucunda değil, soykırım uygulayarak bunu gerçekleştirmişlerdir. Gayeleri! vasıtalarını meşru kılmıştır.

Bu hususta verilebilecek bir başka örnek, Cellini Benvenuto’dur (1505-1571). Dâhi kabul edilen bir heykeltıraştır. Çok çeşitli olaylara karışır. 1527 de imparator V. Karl’ın yönetimindeki Bourbon çetelerine karşı Roma’nın müdafaasında bulundu. Ama çeteler tarafından Roma yağma edildi, yakıldı, yıkıldı. Cellini kaçtı. Daha sonra yine, olaylara karışarak ortaya çıkar ve bir papazı öldürür. Fakat bu sıradaki yeni Papa III. Paul onu affeder. Affederken söylediği “Bizim kanunlarımız avam içindir” sözü, o dönemin anlayışını yansıtması bakımından önemlidir. Papa bu anlayışta olunca, Amerika’yı keşfeden komutanların ne yapmalarını bekleyebiliriz ki?

Günümüzde edebiyatın kollarından olan roman, hiciv ve polemik ilk defa Avrupa’da başlamıştır. Avrupa’daki ilk romanlardan birisi “Topal Şeytan”dır. Bu konuda Cemil Meriç şöyle der: “Romanın kahramanı, evlerin damlarını açar ve bizi yatak odalarına sokar” Meriç’e göre roman, bir ifşadır. Roman, “bir buhranın, bir uyuşmazlığın, gerçekle ideali arasındaki bir nispetsizliğin çocuğu, toplumsal bir sıhhatsizlik, hiç değilse bir tedirginlik alâmeti”dir.

Cemil Meriç, Osmanlının Divan Edebiyatında roman olamamasını şöyle açıklar: “Osmanlının ne yaraları vardı, ne yaralarını teşhir etme hastalığı. Hikâyeleri ya bir cengâveri ebedileştirir, ya da hisse alınacak bir kıssadır”

Cemil Meriç’in bu tespitleri, bize, Amerika’yı Türkler keşfetseydi olaylar nasıl gelişirdi sorusuna cevap vermemizi kolaylaştırıyor. Diğer taraftan Osmanlı Devleti’nin yükseliş dönemi aydını ile Avrupalı aydının yaşantıları birbirinden çok farklıdır. Osmanlı aydını, toplumun herhangi bir ferdidir. Zevkleri, zilletleri ve mukaddesleri cemiyet ile benzeşir. Osmanlı aydınının herhangi bir imtiyazı yoktur. İşin ilginci, aydın kişi imtiyaz peşinde de değildir.

Yeni bir edebiyat kolu olarak ortaya çıkan romanın bu yorumunu, 18 ve 19uncu yüz yıl düşünürlerinin olaylara bakışları haklı çıkarmaktadır. Netzche ile zirveye çıkan anlayışlar, Avrupalıların Avrupa dışındaki gittikleri yerlerde kötülük tohumları ekmelerini desteklemiştir.

Diğer bir edebiyat türü olarak Avrupa’da ortaya çıkan hiciv, başkalarına sözlü saldırı olarak gelişmiştir. Osmanlı başkası hakkında küfre yakın bir şekilde saydırmayı hoş karşılamaz. Bazı yazarlar haddi aşmadan hiciv yapsa bile kısa sürer. Osmanlı’nın vakur zevki konunun uzatılmasına izin vermez. Osmanlı’da hicve bir örnek şair Fuzuli’nin Divanının başına yazdığı mısra gibidir: “selâm verdim, rüşvet değildir diye almadılar.”

Bir başka yeni edebiyat türü polemik, yani söz dalaşı, kalem savaşıdır. Cemil Meriç’e göre polemik, hiç kimseyi ikna etmeyen bir lakırdı tufandır. Rönesans, bir “ilmi polemik”ler çağıdır. İç savaşların sebebidir. Hâlbuki imanın güçlü olduğu yerde savaşa yer olmaz.

Demek ki, medeniyetin vasıfları, insanları ve onların yazılı eserlerinin anlayışlarıyla özdeştir. Yazılı eserlerin çokluğu ancak medeniyetin maddi gücünü gösterir. Uygarlık olarak niteleyebileceğimiz insani yönün varlığını göstermez. Nitekim kitapların ve zenginlerin yönlendirdiği Avrupa medeniyeti, Birinci Dünya Savaşı sırasında, Mehmet Akif Ersoy’un dediği gibi, “tek dişi kalmış canavar”a dönüşmüştü.

Genel, Sosyal kategorisine gönderildi | MEDENİYETİN GÖSTERGELERİ ÜZERİNE 2 için yorumlar kapalı

MEDENİYETİN GÖSTERGELERİ ÜZERİNE 1

MEDENİYETİN GÖSTERGELERİNDEN BİRİSİ, KÜTÜPHANELERİDİR

 

İnsanlığın yazıyı kullanmaya başlamasından önceki dönemin medeniyet anlayışı hakkında çok az fikrimiz var. Kayalardaki resimlerden, taşların üzerine kazınmış işaretlerden ve yıkıntıları kalmış bazı binalardan yola çıkıyoruz. Çoğunluğu kendi yorumumuz olan düşüncelerimizi, sanki eskilerin gerçek yaşantılarıymış gibi anlatıyoruz. Belki, Amerika kıtasının yerlileri bizler için iyi bir gösterge olabilirdi. Fakat bu insanlar, keşiflerle birlikte kısa süre içerisinde soykırıma uğratıldıkları için onlar hakkında da net bilgi sahibi olamadık.

Yazının yaygınlaşması ile birlikte, medeniyetler daha geniş bölgelere yayılmaya başladı. Yazılanların saklanabilirlikleri arttıkça, medeniyetler arasındaki farklar belirgenleşmeye başladı. Kütüphanelerdeki kitapların sayısı arttıkça, oluşturulan (en azından maddi) uygarlığın ayakta kalma süresi uzadı. Farklı bölgelerde yaşayan insanlar, birbirlerinden etkilendiler. Kendilerini dünyada yaşayan tek gurup olarak görmeyi bıraktılar.

1492 de başlayan keşifler öncesinde Amerika kıtasında yaşayanların kütüphaneleri hakkında ciddi bir bilgimiz yok. Eğer onların kütüphaneleri olsaydı, birbirleri hakkında bilgileri olurdu. Dolayısıyla aralarında irtibat olurdu. Fakat aralarında iletişimin olmadığını, keşifler döneminde yaşanan olaylardan anlıyoruz.

Nitekim Aztekler, dünyada sadece kendilerinin yaşadığını düşünmüş olmalılar ki, Azor adalarında yaşananlardan haberdar olmadılar. Eğer, Avrupa’dan gelenlerin (İspanyollar) Azor adalarında yaptıkları vahşeti bilselerdi, Cortes’in 550 adamını yok ederlerdi. Ama sadece 550 kişi karşısında, kendileri yok oldu. Bu yok oluşun tek sebebi baruta sahip olma farkı değildir. Bilgisizlikten dolayı, gelenlerin amaçlarını tahmin edememeleridir. Gelenleri, kendileri gibi sözüne güvenilir, iyi niyetli insanlar olarak değerlendirmeleridir. Bu bakış açısı, İspanyollara kucak açmalarına ve onlarla işbirliği yapmalarına sebep olmuştur.

Benzer şekilde İnkalar da, Azteklerin başına gelenlerden haberdar olmamışlardı. Bu sebeple, Pizarro’nun 168 adamı tarafından esir edildiler. İşin ilginç tarafı Cortes ve Pizarro, yerli halka karşı farklı dönemlerde aynı taktiği uyguladılar. İnkalar da gelen insanlara kucak açtılar, onlarla işbirliği yaptılar.

Kızılderililer de muhtemeldir ki, dünyada sadece kendilerinin derisi gibi deriye sahip olanların yaşadıklarını düşündüler. Başka guruplar hakkında bilgileri yoktu. Kızılderililer, aşağı bölgelerde yaşananlar hakkında bilgi sahibi olsalardı, tarihin akışı değişirdi. Bölge halkları, gelenlere karşı işbirliği yapsalardı, Avrupalılar, onlara ciddi hiçbir zarar veremezlerdi. Çünkü Avrupalılar, az sayıda insanla ve çok masraflar yaparak yola çıkabiliyorlardı. Aylarca süren bir yolculuk yaparak Amerika’ya ulaşabiliyorlardı. Dolayısıyla geldikleri yeni yerlerin insanlarını korkutmaları bile zor olurdu.

Diğer taraftan Avrupalılar o dönemde sürekli birbirleriyle savaşıyorlardı. Bu sebeple, yeni keşfettikleri topraklara, birlikte ve ortaklaşa sefer yapma ihtimalleri de çok zayıf idi. Nitekim yeni keşfedilen topraklar için birbirleriyle yaptıkları savaşlar, aralarında hiç anlaşamayacaklarının bir göstergesidir.

Yazımızın başlığıyla ilgili olarak incelenmesi gereken husus, “medeniyet anlayışı” olmalıdır. Amerika’da yaşayan yerli insanlarda, kütüphaneler ya çok yetersizdi veya yoktu. Fakat Avrupa’da kütüphaneler vardı. Gerçi Avrupa kütüphanelerindeki el yazması kitap sayıları, Osmanlı Devletininkiyle veya İslâm devletlerinin sahip olduğu miktarlarla karşılaştırıldığında çok az idi. Ama yine de kütüphaneler vardı. Hattâ Fransa Kralı olan ve bilge lakaplı V. Charles’ın ölümünde (1380) kitaplığında 1200 el yazması kitabın olması, Fransızların diğer Avrupa devletlerine karşı övünç kaynağı olmuştur.

Bir karşılaştırma yapalım. Moğol istilası, 1260 yılına kadar geçen kısa sürede, bütün kütüphaneleri yakıp yıkmıştır. İslâm sultanları bu duruma bir çare bulamamışlardır. Görev âlimlere düşmüştür. Bunlardan birisi de, Nasreddin Tusi’dir. Aydaki kraterlerden birine ismi verilen Türk olarak bilinen bilginin döneminde, Cengiz Han’ın torunu olan Hulâgu Han bölgede devlet kurmuştur. Han, Moğolların en sert hükümdarı olarak bilinir. Nasreddin Tusi, Han ile çok iyi iletişim kurar. Veziri olur Fakat onu ilmiyle ve insanlığıyla etkiler. Bu sayede çeşitli kütüphanelerden toplatarak 400.000 civarında kitabı kurtardığı ve Meraga’da oluşturduğu kütüphaneye yerleştirdiği söylenir. Rakam söylenti de olsa, sonraki dönemde Osmanlıların başkenti İstanbul’daki kütüphanelerdeki kitap sayılarına bakıldığında fazla abartılı değildir.

Tekrar konumuza dönersek, Avrupa’daki kütüphaneler ve kitaplar neden herkesin tasvip edeceği bir medeniyet oluşturmamıştır. Diyelim ki, başlangıçta kitap ehli olan insanlar olaya müdahale edemediler. Fakat sonraları neden, aksine, yeni karşılaştıkları medeniyetleri yok etmeye devam etmişlerdir. Bu sorunun cevabını, sonraki yazımızda irdelemeye çalışacağız.

Sosyal kategorisine gönderildi | MEDENİYETİN GÖSTERGELERİ ÜZERİNE 1 için yorumlar kapalı

ZEKÂT VE İNFAK SADECE MAL DAĞITIMI MIDIR?

ZEKÂT VE İNFAK SADECE MAL DAĞITIMI MIDIR?

 

Mülk sözcüğü, sahip olunan ve tasarruf hakkı bulunan şey anlamındadır. Genel anlamda hükümranlık hakkıdır. Demek ki mülk kavramı sadece sahip olunan mal değildir. Bu konuda Kur’an ayetlerine bakarsak, orada da mülk kavramından yalnızca mal olarak bahsedilmediğini görürüz.

Kur’an’da, mülk kelimesinin, sahip olunan maddi şeyler olduğu intibaını veren ayet Yasin Suresi 47inci ayettir: Onlara: “Allah’ın size rızık olarak verdiği şeylerden hayra harcayın” dendiği zaman, o kâfirler, müminler için: “Allah’ın dileyince doyurabileceği kimseyi biz mi doyuracağız? Siz apaçık bir sapıklık içinde değil de nesiniz?” dediler.

Ayette verilen rızıktan bahsedilmesi, dağıtılacak şeylerin rızıkla bağlantılı varlıklar olduğu anlamını işaret etmektedir. Bunlar, insanın geçimiyle ilgili maddi varlıklardır. Genel anlamda yiyecek ve giyecek gibi eşyalardır.

Kur’an’da konumuzla dolaylı bağlantılı bir sure, Duha Suresidir. Sure, peygamber efendimize hitap etmektedir.

  1. Öyleyse sakın yetimi ezme!
  2. Sakın isteyeni azarlama!
  3. Rabbinin nimetine gelince; işte onu anlat.

Ayetteki “yetimi ezme” ifadesi, yetimi hem maddeten hem de manen ezmeyin çağrısıdır. Onuncu ayetteki isteyeni azarlama tavsiyesi, yine sadece mal olarak isteyenle ilgili değildir. Bilgilenmek için soran kişileri de kapsamaktadır. Son ayette “Rabbinin nimetini anlatması” istenilmektedir. Yani sahip olduğu, bildiği şeyleri başkalarıyla paylaşması istenilmektedir.

Kur’an, peygamberlerinin insanları bilgilendirirken ücret istemediklerini, defalarca ifade eder. Demek ki, Allah’ın buyurdukları hakkında, bildiğimizi insanlarla paylaşmak için ücret almak yanlıştır.

Aşağıdaki ayet, bize infak yani kısaca paylaşma konusunda fikir vermektedir:

2 Bakara 267: “Ey iman edenler! İnfakı gerek kazandıklarınızın, gerek sizin için yerden çıkardıklarımızın temizlerinden yapın. Kendinizin göz yummadan alıcısı olamayacağınız fenasını vermeye yeltenmeyin. Biliniz ki, Allah sadakalarınıza muhtaç değildir ve hem de layık olandır.”

Ayet, ürettiklerimizden ve üreterek kazandıklarımızdan vermemizi istemektedir. Bilindiği gibi, günümüzde üç çeşit üretim vardır. İnsanlar meşru olan kazançlarını, bu yollarla sağlarlar. Bunlar; mal, hizmet, bilgi üretimidir.

Gerek Duha Suresindeki anlatımlara, gerek Bakara 267inci ayetin ifadesine, gerekse peygamberlerin insanları irşat ederken ücret istememelerine bakıldığında, bu üç üretim de, kişinin sahip olduğu mülktür. Dolayısıyla bunların üçüyle de zekât verilebilir, infak edilebilir.

Nitekim insanların sıkıntılı anlarında, dostlarının manevi destekleri, onların derdiyle hemhal olmaları, yardımlarına koşmaları, infak olur. Bu yardımlar, sadece, ücretsiz olarak onların işinin bir kısmını yapmak, onlarla sohbet ederek psikolog gibi rahatlatmak gibi şeyler olabilir. Veya Yüce Yaradan’ın tavsiyelerini hatırlatarak, kendilerini toparlamalarını sağlamak da bir nevi infaktır.

Yaptıkları işlerle ilgili olarak özel teknik bilgi sahibi olan bir kişinin,  birlikte çalıştığı insanlardan bilgisini saklamayarak ve ücret talep etmeden paylaşması, daha net olarak infaktır. Hattâ bazen, maddi yardımdan daha efdaldir.

Bir insanın kendi sahip olduğu uzuvlarından birisini, bir başkasının faydalanması için ona vermesi de bir infaktır. Hattâ daha güzel bir infaktır.

Görüldüğü gibi, zekât ve infak konusunda, esas olan sadece mal değildir. Kişinin sahip olduğu bütün mülklerdir. Yani, malıdır, bilgisidir, elinden gelebilen hizmettir. Hattâ, kendisine Yüce Yaradan’ın verdiği vücudunun bazı organlarıdır. Organların bağışlanmasında temel şart, kendi vücudunun sağlığını tehlikeye atmamaktır. Çünkü bedenimiz bize Allah’ın emanetidir. Bize bedavaya kiralamıştır. Kullanırken sorumluluğumuz vardır.

KUR'AN ÜZERİNE, Sosyal kategorisine gönderildi | ZEKÂT VE İNFAK SADECE MAL DAĞITIMI MIDIR? için yorumlar kapalı

BAYRAM KUTLAMASI

BÜTÜN İNSANLIĞIN BAYRAMINI KUTLAR, İNSANLIĞIN HUZURA KAVUŞMASI UĞRUNA ZALİMLERE KARŞI MÜCADELE EDENLERİ TEBRİK EDER,  BAŞARILARI İÇİN ALLAH’TAN YARDIM NİYAZ EDERİM

Genel kategorisine gönderildi | BAYRAM KUTLAMASI için yorumlar kapalı

HALKIN MUTLULUĞU ESASTIR

SİSTEMLER HALKIN MUTLULUĞUNU HEDEFLEMELİDİR

 

Yoksulluk konusundaki yazılarımızda, her gurubun hatasının olduğunu ifade etmiştik. Tarihçiler, din adamları, sosyologlar, felsefeciler, bilim insanları, zenginler gibi guruplar dikkatlerini yönetici kesimler üzerine yoğunlaştırmışlardır. Halkın durumu ile ilgilenenleri çok az sayıdadır ve etkili olamamışlardır.

Bu konuda gayret edenlerin sonuç alamamalarının önemli bir sebebi, halkı değil, kendi menfaatlerini düşünen yöneticilerin mevcudiyetidir. Diğer taraftan, kral, padişah, sultan gibi yöneticilerin ve çevresindekilerin içerisinden halkı düşünen insanlar çıkmıştır. Ancak bunların yetiştikleri ortamlar halktan uzak olduğu için, etkileri az olmuştur. Belki de kendileri halka hizmet etmeyi çok arzulamışlardır, ama düşündüklerinin çok azını gerçekleştirebilmişlerdir. Çünkü gerçek hayattan kopuk yaşamışlardır. Dolayısıyla gerçekçi çözüm üretmekte zorlanmışlardır.

Halkın mutluluğunu sağlayacak sistemleri oluşturmak, halkın tek başına yapacağı bir iş değildir. Sorumluluğun çoğu, yine de yöneticilerde ve halkın önderlerindedir. Sorumluluğun bir kısmı da halkındır. Bu hususlardaki bazı düşüncelerimizi, “İslâm’a göre Siyaset ve Devlet Yönetimi”, “Halifelik Makamının Anlamı”, “İslâm’da Din ve Siyaset Birbirine Alet Edilmez” gibi başlıklardaki makalelerimizde ifade ettik.

Halkın mutluluğu, halka şirin görünerek veya aflar çıkararak sağlanamaz. Bu davranışlar belki, kısa süreli ve dar çerçevede mutluluğa sebep olabilir. Fakat uzun süreli olmaz. Sistemleri kurarken Atilla Han’ın şu sözleri dikkate alınmalıdır: “Kavim ve ulus için iyi olan her şey, aynı zamanda bir Hun için de iyi olmalıdır. Benzer şekilde, bir Hun için iyi olan her şey, kavim ve ulus için de iyi olmalıdır.”

Kurulmasında fayda gördüğümüz sistemler hakkında da, Küresel Uygarlık üzerine yazdığımız makalelerimizde ve Ekonomi konusundaki yazılarımızda bazı, fikirlerimizi ifade ettik. Bu fikirlerin temelleri hakkında kısaca şunları söyleyebiliriz.

“Tüket ki, mutlu olasın” veya “Mutlu olmak için tüket” gibi anlayışlar terkedilmelidir. Bunların yerine “Üret ki, mutlu olasın” veya “mutlu olmak için üret” fikirler oluşturmaya çalışılmalıdır. Ayrıca “yardım et ki, mutlu olasın” veya “mutlu olmak için yardım et” gibi anlayışlar yerleştirilmelidir. Bu anlayışlar ise, hem önderlerin örnek olmasıyla hem de eğitim ile oluşturulabilir.

İster yönetici, isterse yönetilen olsunlar, insanların eğitiminde Yusuf Has Hacib’in şu tavsiyelerine dikkat etmek gerekir:

5163- Bu kadar halkın yükünü yüklendin; gafil bulunma, uyanık dur, düşünerek hareket et.

5201- Bütün bulanıklıkları arıtayım dersen, kendi ruhunu arıt; halk ister istemez sonunda durulur.

5209- Tabiatın doğru ve davranışların temiz olsun; yol arkadaşın akıl, danışmanın bilgi olsun.

Benzer şekilde Tolstoy’un şu tespiti de eğitimimizin temelini teşkil etmelidir:

Kalp temizliğinin kendin için çalışmaktan vazgeçince gerçekleştiğini, ondan sonra başkalarının kalplerini temizlemenin mümkün olduğunu anladım.

Halkı mutlu kılacak bir başka husus da, kanunların ve uygulamaların adil olduğuna olan inançtır. Adaletin olmadığı bir ortamda mutluluk ve huzur olmaz. Adalet sadece anayasa ve kanunlarla sağlanamaz. Nutuklarla hiç sağlanamaz. Öncelikle fertlerin kendi çevrelerinde adil olmalarının gerekliliği öğretilmelidir. Kendi günlük yaşamında adil olmayan bir kişiden kanunları adil uygulaması beklenemez.

Fakat yine de eğitimden kültüre, üretimden bilime, vergi politikalarından ücretlerin tespitine, askeriyeden sivil kurumlardaki uygulamalar, sağlıktan ulaşıma hemen her konuda kararlar alınırken halkın mutluluğu esas alınmalıdır. Alınan bu kararların gösteriş yaparak uygulanıyormuş gibi gösterilip tam tersinin yapılmaması için, öncelikle yöneticilerin şahsiyetli olabilmesi gerekir. Ama onları denetleyecek mekanizmalar kurulmazsa veya kurulmasına rağmen denetim yetkisi olanlar görevlerini yapmazsa yine sonuç alınamaz.

Dolayısıyla sonunda vatandaş olarak herhangi bir kişi, görevini yapmayanlar için mahkemeye başvurabilmelidir. Mahkemeye dava edeceği insanlar ister siyasi ister bürokrat, ister denetim kurumları yöneticileri olsunlar fark etmemelidir. Burada hareket noktamız, Gandhi’nin şu sözü olmalıdır: “Adaletsiz rejimi, adaletle yıkınız”.

Halkın mutluluğunu hedefleyen sistemler hakkındaki bazı düşüncelerimizi “Tarihin Aydınlattığı Gelecek” isimli kitabımın çözüm önerileri bölümünde anlattığım ve uzun olduğu için burada ifade etmeyeceğim.

Sistemleri kurarken veya uygularken dikkat etmemiz gereken bir husus: “başkalarının bize yapmalarını istemediğimiz bir şeyi başkalarına yapmamak” olmalıdır.

Genel, Sosyal kategorisine gönderildi | HALKIN MUTLULUĞU ESASTIR için yorumlar kapalı

İNSANLIK BİRLİKTE YOKSULLAŞIYOR

DEDELERİMİZİN MAVİ VE YEŞİL GEZEGENİNİ, PLASTİK VE BETONDAN AVM’YE DÖNÜŞTÜRDÜK

 

Bu demektir ki, aslında hepimiz birden yoksullaşıyoruz. Büyük şehirlerde yaşayan insanlar olarak, ister maddeten zengin olalım, ister fakir, çocuklarımızla birlikte gidip eğlenebileceğimiz yeşil alanlar hızla azalıyor. Büyük şehir sakinlerinin gidebilecekleri yerler, artık neredeyse sadece AVM’ler olmaya başladı. AVM’lerin betonları arasında dolaşırken, ihiyacımız olmayan bazı şeyler için para harcamak zorunda kalıyoruz. Dolaşmaktan yorulduğumuzda oturmak için bulduğumuz plastik sandalyelerin sahipleri olan yiyecek firmaları, bizleri bir şey satın almadan oturtmuyorlar. Çocuklarımızla oynayıp eğlenemediğimiz gibi, onların istediklerinin hepsini alamadığımız için çocuklarımızla kavga etmek durumuna düşüyoruz. Sonuç olarak, ihtiyacımız olmayan birçok şey için para harcayarak fakirleşiyoruz, ama çocuklarımızla sevgi bağını oluşturamıyoruz. Dedelerimizin çok daha az para harcayarak yaptıklarını, bizler daha fazla harcamamıza rağmen başaramıyoruz. Bu başarısızlık yoksulluk değil de nedir acaba.

Diğer taraftan yiyeceklerimizde hormon kullanılması çok yaygınlaştı. GDO’lu yiyeceklerin sayısı giderek artıyor. Büyük şehir sakinleri açısından, organik yiyecek bulmak çok ciddi bir sorun. Bu hususta birçok ünlü markalar, insanların güvenlerini kötüye kullanıyorlar. Dolayısıyla cebimizde paramız olmasına rağmen, dedelerimizin çok ucuza yiyebildiği yiyecekleri, biz yüksek fiyattan bile bulup yiyemiyoruz. Bu durum, varlık içerisinde yoksulluk değil de nedir acaba.

Bilindiği gibi kanser, insan vücudundaki bazı hücrelerin, bedenin diğer hücrelerine karşı savaş açmasıdır. Böyle bir durumun ortaya çıkmasının önemli sebeplerinden biri, GDO’lu, tarım ilaçlı ve hormonlu yiyeceklerdir. Nitekim kanser vakalarının kişi sayısına göre oranı, şehirlerde yaşayanlarda daha yüksektir. Günümüzdeki hastalıkların içerisinde de, en pahalı tedavi edileni, bazen ise, bütün harcamalara rağmen tedavi edilemeyeni, kanserdir. Tıp bilimindeki ilerlemeler, Tarım ilaçlarının, hormonların tahrip hızına yetişemiyor. Dolayısıyla eski dönemlere göre bazı hastalıklar daha kolay tedavi edilirken, çağımızın hastalığı olarak ortaya çıkan kanserin tedavisinde başarılı olunamadı. Zengin veya fakir fark etmiyor. Hepimiz çaresiz kalabiliyor, acı içerisinde kıvranabiliyoruz. Demek ki, bizler bu açıdan dedelerimizden daha yoksuluz.

Günümüz şehir sakinlerinin çalışan kesimi bile, zamanla yarış halinde yaşıyor. Hattâ bazen emekli kesimi bile şehrin hengâmesi içerisinde boğuşuyor. Türkiye’nin iki büyük holdinginden birinin önde gelen iş adamı olan rahmetli Sakıp Sabancı, kendini, “zaman fakiri” olarak nitelerdi. Yapamadığı için içinde uhde olarak kalan şeyin  “sevdiği bir kızla, bir parkın duvarının üstünde oturup sohbet etmek” olduğunu söylerdi. Bu açılardan bakılınca, giderek hepimiz fakirleşiyoruz. AVM’lere bile koştura-koştura gidiyoruz. Çok zenginlerimiz ise, halen Sabancı’nın söylediği yerdeler.

Büyük şehirlerde yaşayan insanlar, arkadaş guruplarıyla bir araya geldiklerinde, hemen hepsi, birbirlerinin yüzüne değil de, ellerindeki telefonlara veya tabletlere bakıyorlar, birbirleriyle konuşmayarak mesajlaşıyorlarsa, yoksullaşıyoruz demektir. Birbirlerinin dertleriyle dertlenmiyorlar, birbirleriyle konuşarak hemhâl olmuyorlarsa, yoksulluğumuz artıyor demektir.

Giderek arkadaşlıklar azalıyor, yalnızlaşıyoruz. Yiyeceklerimiz vücudumuzun düşmanı olmaya başladı. Çocuklarla birlikte sevgiyle ve ucuza eğlenebileceğimiz yerlerimiz kalmıyor. Sonuç olarak hepimiz birden yoksullaşıyoruz.

Sosyal, YAŞAM kategorisine gönderildi | İNSANLIK BİRLİKTE YOKSULLAŞIYOR için yorumlar kapalı

YOKSULLUK VE SORUMLULARI

YOKSULLUK KONUSUNDA ETKİLİ OLAN SOSYAL DİSİPLİNLER

 

Bu sitede yoksulluk üzerine yazdığımız makalelerimizde konuyu ekonomik ve sosyal açıdan irdelemeye çalıştık. Bu yazımızda, yoksulluğun artmasında dolaylı olarak etkisi olan sosyal disiplinleri ve teknolojik gelişmeleri incelemeye gayret edeceğiz.

Gezegenimizdeki yoksulluk sorunu, mülk kavramının oluşmasından ve paranın kullanılmaya başlamasından beri sürmektedir. Bu sebeple, ilk önce tarihçilerin bu konudaki etkilerine bakmak gerekir.

Tarihçilerden günümüze kadar gelen eserlerin bir bölümü, savaşlar hakkındadır. Savaşları anlatış yöntemlerine bakıldığında, ilk gözümüze çarpan şey, yönetenler arasındaki sözlü veya yazılı atışmalardır. Sanki savaş, sadece, dönemlerinde en ön safta, yani yönetim kademesinde bulunanlar arasında geçmiş gibi anlatılır. Hâlbuki yöneticilerin çoğunluğu, harpte geri saflardadırlar. Gerçekten savaşanlar hakkında bilgi verilmediğinden, bizler de askerlerin durumlarını hiç düşünmeyiz. Dolayısıyla, bizlerin olaylar hakkındaki yorumlarımız da, genellikle, yöneticilerin ve onların çevrelerinin ekonomik veya kültürel konumlarıyla sınırlı kalır. Savaşan askerlerin ve onların mensup olduğu halkın halinin perişan olup olmadığı hakkında fikir yürütemeyiz.

Diğer bir gurup tarihçi de, kralların, sultanların yaşadıkları ortamları anlatır. Onların karın ağrıları, saraylarındaki entrikalar, kadınlarla ilişkileri, çevrelerindekilere yaptıkları eziyetler, onları eğlendiren soytarılar gibi konuları işlerler. Hâlbuki bütün bu anlattıklarının, gerçek hayatla ilgisi çok azdır. Halkın yaşamından kesitleri anlatan, onlarla, yönetenlerin arasındaki yaşam farklarını örnekler vererek gözler önüne seren tarihçi, yok denecek kadar azdır.

Geçmiş olaylar hakkındaki bazı bilgileri de, tarihçilerin anlatımları dışında, destanlardan ve şairlerden almaktayız. Bunların da büyük çoğunluğu, yöneticilerin methiyesi üzerinedir. Muhtemelen, methiye yerine halkın yaşamı hakkında söyleyenler de olmuştur. Fakat seslerini duyuramamışlar veya zor kullanılarak susturulmuş olabilirler. Bu durumu anlatan, yaşanmış güzel bir örnek verelim:

Osmanlı Devletinin güçlü padişahı Kanuni Sultan Süleyman Bağdat’ı fethettiğinde, dönemin meşhur ozanı Fuzuli’yi huzuruna çıkarırlar. Fuzuli’nin deyişlerinden çok hoşlanan Kanuni, kendisini İstanbul’a davet eder. Bir süre sonra Fuzuli, İstanbul’a gelir. Padişah ile görüşebilmek için saraya gider. Durumu anlatır. Ama kimseye derdini dinletemez. Görüşemeden Bağdat’a döner. Yazdığı Divan’ının başına yaşadıklarının özeti olan şu cümleyi yazar: “Selam verdim. Rüşvet değildür deyu almadılar.”

Toplum üzerinde tarihçilerden de daha etkili olan bir başka gurup, din adamlarıdır. Belgeli tarihi ele alırsak, önce Roma İmparatorluğundan başlamak gerekir. Roma,  kuruluşundan sonra uzun süre, bir şehir devleti hüviyetinde kalmıştır. Bütün dinlerle bağlantısını kesip, kendine özel bir devlet dini oluşturduktan sonra, hızla büyümüştür.

Roma İmparatorluğunun yıkılışından sonra, onun bıraktığı bölgelerde Hıristiyanlık etkili duruma gelmiştir. Hıristiyanlığı, Kilise temsil etmiştir. Kilise ise, hem doğrudan kendisinin zenginleşmesi yolunda gayret sarf etmiş, hem de irtibatını krallarla kurmuştur. Belki de bu sebeplerle, kralların, yoksul halka yaptıkları zalimliklere ses çıkarmamışlardır. Avrupalıların dünyaya yayıldıkları dönemde de, yaptıkları zulümlere, soykırımlara, benzer şekilde seslerini çıkarmamışlardır. Hattâ kimi zaman, karşıdakileri ateist ve hayvan seviyesine yakın insan olarak gördüklerinden, yapılan zulümleri destekler tavır ortaya koymuşlardır.

Müslüman din adamlarının büyük çoğunluğu da, halka baskı yapan sultanlara karşı gelememişlerdir. Babadan oğlu geçen sultanlık sistemi İslâmiyet’te olmamasına, danışma meclisi tarafından seçimle gelinmesi gerekmesine rağmen, seslerini çıkarmamışlardır. Bu konuda fikir beyan eden âlimlerin söyleyebildikleri en cesur söz, “sultanların adil olmaları gerektiği” şeklindedir. Bu yapıdaki Müslüman din adamları, halkın durumunu düzeltecek çalışma yapmaları gerekirken, tersine, halkı sultanlara biat etmeye, kaderlerine rıza göstermeye çağırmışlardır. Onlar da tıpkı, Hıristiyan din adamlarının çoğunluğunun yaptığı gibi, halkın sabrının karşılığını ahiret hayatında cennet olarak göreceğini vurgulayarak, zulümlere dolaylı olarak yardımcı olmuşlardır.

Diğer öğretilerin de durumu, pek farklı değildir. Brahmancılık, Hinduculuk, Budacılık, Konfüçyüscülük, hattâ Zerdüşcülük gibi öğretilerin bu konudaki tutumları semavi dinleri uygulayanlara göre, daha haktan yana değildir.

Avrupa’da, Kilise’nin din konusundaki hatalarına karşı gelen fikir adamları felsefe akımını oluşturdular. Antik Helen döneminden sonra 16-17inci yüz yıla kadar Avrupa’da felsefe anlamında fikir insanlarından bahsetmek zordur. Antik Helen döneminin filozoflarının bu konudaki bakışlarını, Aristo’nun görüşleriyle özetlemek mümkündür. Daha önceki bir yazımızda da ifade ettiğimiz gibi, Aristo, köleleri “konuşan hayvan” olarak görmektedir. Aristo’dan hemen önceki dönemde Sparta’nın nüfusunun %90ının kölelerden meydana geldiğini düşünürsek, o dönemin bilgelerinin, felsefecilerinin yaptıkları erdem tartışmaları, yönetenler guruplar arasında sıkışıp kalmış gibidir.

Avrupa’nın yetiştirdiği meşhur felsefecilerin büyük çoğunluğu, yoksul halkın durumuyla ilgilenmemişlerdir. İlgilenselerdi “ne yapılmalı” sorusuna cevap aramaları gerekirdi. Bu soruya farklı açılardan cevap arayanlar, elbette olmuştur. Spinoza, Etika adlı eserinde, Kant, Saf Aklın Eleştirisi yapıtında cevap vermeye çalışmışlardır. Rouessau ise, bunlara göre daha ciddi yanıt aramıştır. Ama cevapları, kafa karıştırıcı niteliktedir.

Son dönem felsefecilerden Nietzche’nin “ne yapmalıyız” sorusuna verdiği cevap ise, bizim konumuz açısından bir felâkettir. Üstün insan kavramını geliştiren Nietzche’nin fikirleri, en hafif ifadeyle “başkalarının yaşamlarına aldırmadan, istediğin gibi yaşa” şeklinde özetlenebilir.

Avrupa’da, felsefecilerle benzer dönemlerde bilim insanları da sivrilmeye başladılar. Bilim alanındaki gelişmeler, teknoloji şeklinde hayatımıza yansımaya başladı. Fakat bir yazımızda, matematiğin sanayiye uygulanması olarak değerlendirdiğimiz, 1750’lerdeki buharlı makinelerin icadı, daha çok, zenginlerin ve yönetenlerin işine yaradı. Onların gelirlerini ve güçlerini artırdı. Fakirlerin kazançları çok az oldu. Daha sonraki dönemlerde, bilim alanındaki gelişmelerin sonuçları, yine benzer şekilde oldu. Bundan önceki yazımızda ifade ettiğimiz gibi, bilim ve uygulanışı olan teknolojideki gelişmeler, insanların verimliliklerini çok etkilediğinden, sonuçtan yoksul insanlar zararlı çıktı. Elbette, yoksullar da yeni bulunan ilaçlardan, iletişim araçlarından istifade ediyorlar. Fakat bu faydalanmalar, bilimdeki gelişmelerin, fakirlerin konumlarını iyileştirdiği anlamını çıkartmaz.

Yazımızın bütününde görüldüğü üzere, gezegenimizdeki yoksulluk sorunundan hepimiz mesulüz. İnsanlığın kanayan yarası olan bu durumun değişmesi için, sadece ekonomistlerin kafa yormaları yetmez. Sadece din adamlarının çalışmaları yetmez. Yalnızca felsefecilerin cevap aramaları kâfi gelmez. Sadece yöneticilerin hevesli olmaları yetmez. Sadece yoksulların gayret etmeleri yetmez. Sadece bilim insanlarının uğraşları yetmez. Tabiri caizse, topyekûn bir çalışma gerekmektedir.

Sosyal, YAŞAM kategorisine gönderildi | YOKSULLUK VE SORUMLULARI için yorumlar kapalı

EKONOMİK KALKINMA VE YOKSULLUK

EKONOMİK KALKINMA İLE YOKSULLUK BAĞLANTISI

 

İkinci Dünya Savaşı ve Kore Harbinin bitiminden sonra dünyamız, barış sürecine girdi. Barış döneminin en sihirli söylemi, “ekonomik kalkınma” idi. Gerçekten de, dünya ekonomisi, genel anlamda, daha önce hiç görülmemiş bir hızla kalkındı. Öyle ki, 1875-1914 arasındaki barış döneminin bütün rekorlarını alt-üst etti. Hem miktarlar açısından daha büyük rakamlara ulaştı, hem de daha geniş bölgeye yayıldı. 1950 öncesinde kalkınmışlık dünya nüfusunun onda birine şamil idi. Günümüzdeki etki alanı beşte ikiye yaklaştı.

Ancak yoksulluk sorunu halen çözülemedi. Kısmen Japonya dışındaki gelişmiş ülkelerin hemen hepsinde yoksulların sayısı azımsanmayacak ölçüde. Elbette ülkelerdeki orta sınıfların sayıları arttı. Ancak genel olarak bütün dünyada, zengin guruplarla fakirlerin arasındaki gelir dağılımı farkı, yoksulların aleyhine gelişti. Aynı şekilde aleyhine olarak devam ediyor.

Dışarıdan bakılınca, ülkelerin kişi başına düşen milli gelirleri artıyor. Ancak yoksul insanlar açısından kişi başına düşen milli gelirdeki artış hızı daha yavaş. Çoğu ülkede, zenginlerinkinin yarısı oranındadır. Dikkat ederseniz oran karşılaştırması yaptık. Miktar karşılaştırması yapmak moralimizi tamamen bozacaktır. Bilindiği gibi, artan milli gelirle birlikte daha düşük seviyede de olsa fiyatlar da artmaktadır. Fiyatların artışı bazen yoksullardaki artışa yakın veya yüksek olabilmektedir. Bu sebeple, yoksulların içerisinden, açlık sınırının altına düşenlerin sayıları, her geçen gün artmaktadır.

Demek ki, 1950lerden sonraki mucize söylem olan, “ekonomik kalkınma” kavramının bir yerlerinde yanlışlar var. Ya bizim uygulamalarımız yanlış, ya da sistemin kuruluşu hatalı. Ekonomik kalkınma konusundaki bazı fikirlerimizi, bu sitede yayınladığımız bazı ilgili yazılarımızda ifade ettik. Bu yazımızda farklı bir açıdan yaklaşmaya çalışacağız.

Öncelikle ekonomi bilimi yaptıklarını söyleyenlerin tahminlerinin nasıl gerçekleştiklerini irdeleyelim. Ekonominin, topluma, bir bilim dalı olarak sunulması 1850 yıllarında başlar. Ekonomi bilimcilerinin ilk ciddi yanılgıları, 1873 Viyana Borsasındaki çöküşünü takibeden olaylar zincirinde olmuştur. Ekonomistler, bu durum karşısında, sadece tedbir almaya çalışmışlardır. Başta Fransız Walras olmak üzere, İngiliz Stanley Jevon, Avusturyalı Menger, yeni bir ekonomi kuramı oluşturdular. “Marjinal-Fayda” kuramıyla, modern ekonomi biliminin temelini attılar. Fakat 1929 Ekonomi Buhranı, oluşturdukları kuamı karma karışık hale getirdi.

1929 Buhranında, İngiliz ekonomist John Maynard Keynes öne çıktı. Ulus devlet temeline dayalı yeni bir sistem geliştirdi. Keynes’in fikirlerinin sonuçları konusunda farklı yazılarımızda fikrimizi beyan ettik. Burada sisteminin temelini irdeleyeceğiz.

İlk bakışta Keynes’in anlattıkları, farklı bir söylem olarak değerlendirildi. Hâlbuki o da, ekonomiye, kendinden önceki Walras ve diğerleri ile aynı gözle bakmıştı. Keynes de, ekonomiyi bir makine şeklinde düşünmüştü. Ekonomi bir makine olunca, sadece makineyi harekete geçiren ve değişmeyen bir veya iki elemanı araştırmak yeterliydi.

Keynes, ekonomiyi, İdeal Gaz’a benzetti. Kuramını da bu varsayım üzerine oturttu. Ona göre, sıcaklık ve basınç, İdeal Gaz için ne anlam taşıyorsa, para-kredi-faiz oranları da ulusal ekonomi için aynı anlamı taşımalıydı. Dolayısıyla kuramını, bu temel üzerine inşa etti.

İşin ilginç tarafı, Keynes’e karşı olan ekonomistler de, söylemlerini aynı temel üzerine kurdular. Keynes ve Keynes’e karşı olan ekonomistler, ulus devletlerin, uygulayacakları para-kredi-faiz politikalarıyla, fertlerin ve firmaların mikroekonomilerini denetim altında tutacaklarını farzettiler.

Birbirine zıt gibi görünmesine rağmen aynı temele oturan karşıt ekonomistlerin hepsi, 2008 Ekonomi Buhranında perişan oldular. Tabiatıyla kendi şahsi menfaatlerine pek zarar gelmedi. Fakat kuramları işe yaramaz hale geldi.

Aslında ekonomi bilimini yaptıklarını iddia eden ekonomistlerin, söylemleri daha önceden birçok olayda, işe yaramaz hale gelmişti. Aşağıda birkaçını vereceğimiz olaylar, bölgesel olarak nitelendi, üzerinde durulmadı.

ABD Başkanı Jimmy Carter, yükselen işsizliği azaltmak istedi. Ekonomistler, ihracatı artırmasının faydalı olacağını söylediler. İhracatı artırmak için, bir doların karşılığını, 250 yenden 180 yene düşürdü. Beklenildiği gibi, ihracat arttı. Hem de rekor sayılabilecek bir ölçüde arttı. Fakat işsizlik azalmadı. Tersine, işsizlik arttı. Bu durumu açıklayacak yeni bir kuram geliştiremeyen ekonomistler, söz kargaşası oluşturarak, işin içinden sıyrılmaya çalıştılar.

Konunun tuhaf bir tarafı, işsizlik artarken fiyatların düşmesini beklemelerine karşın, enflasyon iyice arttı. ABD için yüksek bir seviye olan, %12-14lere tırmandı. Sonuçta Carter, başarısız oldu. Yerine Ronald Reagan geldi. Reagan, ekonomistlerin tavsiyeleriyle, enflasyonu azaltmak için, faizleri yükseltti. Bu defa bir dolar, tekrar 250 yen oldu. Japonya’dan yapılan ithalat arttı. İthalat artınca, ekonomistlerin kuramlarına göre, işsizlik oranının artması gerekiyordu. Aksi oldu. İşsizlik oranı, Carter döneminin öncesindekinden daha aşağı seviyeye geriledi.

Reagan, seçildiği ikinci döneminde, ekonomistlerin “aşırı değerlendi” dedikleri doların değerini düşürmek istedi. Küçük bir ayar yaparak doları 250 yenden 220 yene çekmeye çalıştılar. Fakat olaylar, hiç istenilmeyen yönde gelişti. On altı ay sonra bir dolar, 125 yen olmuştu. Halk ciddi ölçüde zarar etti.

Bu gelişmeler zinciri, hem ABD tarafında hem de Japonya’da, ekonomistlerin söylemlerinin tam tersi yönde olaylara sebep oldu. Ekonomistler, doların değerinin düşmesi karşısında, ellerinde dolar bazında tahviller bulunan devletlerin mevcut tahvilleri elden çıkarmak için birbirleriyle yarışacaklarını düşündüler. Bilhassa, Japonya, Batı Almanya, Kanada, Tayvan gibi ülkelerin ellerinde çok miktarda ABD devlet tahvilleri vardı. Ama ekonomistler, yine yanıldılar. Bu ülkeler, bırakın ellerindeki tahvilleri satmaya çalışmak, başta Japonlar olmak üzere hepsi, ABD’ye dolar bazlı olarak verdikleri borç miktarını artırdılar.

Bu gelişmeler sırasında, ekonomistleri şaşırtan bir başka gelişme yaşandı. Bu gelişme, hem ABD tarafında hem de Japonya tarafında oldu. Ekonomistler, doların 125 yene gerilemesi karşısında, Japonya’yı Amerikan mallarının istila edeceklerini düşündüler. Fakat düşünülen gerçekleşmedi. ABD’nin Japonya’ya ihracatında ciddi bir gelişme yaşanmadı. Japonlar, kendi mallarına rağbet ettiler. ABD mallarını almadılar.

Bu dönemde, tarım ürünlerinden madenlere kadar bütün hammadde fiyatlarının, dolar bazında olacak şekilde artması beklenildi. Aksine, dolar bazındaki fiyatlar aşağıya indi.

Yazımızın başlığındaki konuya dönelim. Demek ki, gelişmiş ülkelerde bile başarılamadığına göre, “ekonomik kalkınma” gerçekleştirmekle, yoksulluğu azaltamayacağımız anlaşılıyor. Ekonomistlerin söylemleri ile kararlar alırsak, yoksulluğu azaltmamız mümkün görünmüyor. Onların, yoksulluğu azaltmak için yapacakları tavsiyelerin, tam tersi sonuçlar oluşturması ihtimali daha kuvvetli.

Eğer güzel sonuçlar almak istiyorsak, ekonomistlerin yaptıkları temel hatalara düşmemeye çalışacağız. Ekonomiyi, makine veya İdeal Gaz yerine koymayacağız. Aynı şekilde, insanı da “duygusal robot” gibi görmeyeceğiz.

Yapabileceklerimiz konusunda önceki ilgili bazı yazılarımızda düşüncelerimizi belirttik. Yine de araştırmalarımıza, kısmen farklı açılardan bakarak, daha sonra devam edeceğiz.

Ekonomi kategorisine gönderildi | EKONOMİK KALKINMA VE YOKSULLUK için yorumlar kapalı

ŞERİAT HUKUKU ÜZERİNE

ŞERİAT HUKUKU ÜZERİNE

 

Yazımızın başlığı, son derece hassas olarak üzerinde durulması gereken önemli bir konudur. Dolayısıyla hukukçuların, fakihlerin başta Kur’an olmak üzere, kaynaklardan yararlanarak, günümüz şartlarına göre ayrıntılandırmasına ihtiyaç vardır. Biz de, konuyla bağlantılı olarak bu sitede, “İslâm’da Bedeni Cezalar Üzerine” üç ayrı yazımızı yayınlamıştık. Bu makalemizde konunun özünü irdelemeye çalışacağız.

Şeriat kavramı en yalın haliyle, Allah’ın emirlerinin kapsamlı ve öngörülmüş bir sistemi olarak tanımlanabilir. Bu tanım üzerinden konuya yaklaştığımızda, günümüz şeriat hukuku anlayışının çok farklı olduğunu görürüz. Günümüzdeki şeriat hukuku, topluma yukarıdan dayatılan ve Allah’ın emirleriyle benzeşmeyen, toplumun dışında gelişen kurallar silsilesidir.

Hatalı karar vermenin bedelinin ağır olacağının düşünülmesi, fakihleri korkutmuştur. Şeriat hukukunun ayrıntıları üzerinde ilim yapmaya çalışan fakihler, Kur’an’ın insan haysiyetini koruma hususundaki hassasiyetini gördükçe tereddütleri artmıştır. “Birkaç gerçek suçlu hakkında sorumluluktan kaçmanın, suçsuz bir kişiye ceza vermekten dolayı acı çekmekten daha iyi olduğu” inancı oluşmuştur.

Nitekim Kur’an’da bedeni ceza verilmesi istenilen zina suçu konusunda, olayı gören ve adil olduklarına inanılan dört şahit getirilmesi istenilmiştir. Kadınlara zina suçu isnat eden, fakat dört adil şahit getiremeyen insana da ceza verilmesini Kur’an aracılığıyla bizzat Yüce Yaradan istemiştir. Şartlar böylesine ciddi olunca bazı olaylarda karar vermek zorlaşmıştır. Hiç evlenmemiş bir kızın çocuk doğurmasını, zina suçunun işlendiğine kanıt sayan tek mezhep Maliki mezhebidir. Diğer mezhepler, kızın tecavüze uğrama ihtimalini düşünerek, çocuk doğurmayı zina için kanıt saymamışlardır.

Şeriat hukuku, davacıya çok ciddi yük yükler. Açılan bir davada davacı, iddiasını kanıtlamak zorundadır. Bu konuda İslâm Hukuku araştırmaları yapan Noel Coulson şöyle bir örnek verir: “Herhangi bir adam öldürme vakasında davacı taraf, bir evde şiddetli mücadele sesleri duyduklarını, suçluyu elinde kan lekesi olan bir bıçakla evden çıkarken gördüklerini ve evin de kurbanın cesedi hariç boş olduğunu ispatlamak için iki ehliyetli (çevresinde dürüst ve adil olarak bilinen) şahit gösterebilir. Gene de Şeri sistem, hâkimin, bu kanıttan hareketle, sanığın katil olduğu kanaatine varılmasını yasaklar. Böylesi kanıt, ‘şüphe’ terimiyle ifade edilen kuşkuyu meydana getirir. Dava, kurbanın akrabaları tarafından verilen elli adet tasdik edici yeminle ve sanığın, suçlu olduğu hususundaki yeminiyle desteklenmesi halinde, sanığın mahkûmiyeti ile sonuçlanabilir. Alternatif olarak, böylesi şartlarda, sanığın aklanması, onun masumluğu hakkında, akrabaları tarafından yapılmış elli adet yemini gerektirebilir. Ancak, bu delilin bizzat kendisi kati değildir.”

Görüldüğü üzere, karar vermenin çok ciddi araştırmalar gerektirmesi dolayısıyla zor olması, fakihlerin, dünyevi konulardaki kararları ve uygulamaları, devlet görevlilerinin üzerine atmalarına sebep olmuştur. Böylece hukuk bilimi ile hukukun uygulanması arasında, giderek uçuruma dönüşecek farklılıklar oluşmaya başlamıştır. Şeri hukuk âlimleri ile hukuku uygulayan kadılar arsındaki anlayış farkları giderek artmıştır. Sanki görevler bölünmüştür. Bir tarafta ideal Şeri hukuku oluşturmaya çalışan âlimler, diğer tarafta hukukun idealinden sapmış, sosyal gerçeklere göre karar veren kadılar oluşmuştur.

Şeri hukukun uygulamasının devlet adamlarına bırakılması, Şeri hukuk âlimlerinin bazılarının, devlet tarafından kendilerine teklif edilen kadılık görevlerini kabul etmemesi, siyasilerin baskıcı bir şekilde davranmalarının önünü açmıştır. Dönemlerinin sultanları tarafından kadılık görevine getirilmek istenilenlerden, bu teklifi reddeden Şeri hukuk âlimleri, çoğunlukla cezalandırılmışlardır. Bunların en meşhurları, adına Hanefi mezhebi kurulan Ebu Hanife’dir. Fakat Mağrip’ ten Ortadoğu’ya kadar her yerde başta Malik bin Enes ve Ahmed bin Hanbel olmak üzere çok sayıda meşhur insan, böyle cezalara maruz kalmıştır.

Âlimler ile kadılar arasındaki bakış farkını en iyi anlayabileceğimiz örnek, Ebu Hanife’nin kabul etmediği baş kadılık görevine getirilen Ebu Yusuf’un uygulamalarıdır. Abbasi Halifeleri Mehdi, Hadi ve Harun Reşid dönemlerinde 16 yıl baş kadılık yapmıştır. Bu dönemde vuku bulan bir olayı, bize Ziyaeddin Gümüşhanevi şöyle aktarır:

“Bir gün Ebu Yusuf, sohbet meclisinde Hz. Muhammed’in (s.a.v.) kabak yemeğini sevdiğini söyler. Onun meclisine katılabilecek kadar bilgili bir kişi olması beklenen bir zat, kendini tutamayarak “ben kabak sevmem” der. Ebu Yusuf hiddetle ona döner ve ‘demek sen Peygamber efendimizin sevdiği yemeği sevmiyorsun. Bu demek ki, sen Peygamber efendimizi sevmiyorsun. Peygamber efendimizi sevmeyen, Allah’ı da sevmiyor demektir. Allah’ı sevmeyen dinden çıkmış sayılır’. Sonra nöbetçilere döner ve ‘getirin bir kılıç ve bir örtü’ der. Amacı kabak sevmediğini söyleyen kişinin kellesini kesmektir. Sohbet meclisinde bulunan insanların ve kabak sevmeyen şahsın ısrarlı ricaları ve özürleri sonunda Ebu Yusuf, şahsın kellesini kesmekten vazgeçer.” Ziyaeddin Gümüşhanevi, bu olayı, eskilerin İslâm’ın kurallarını uygulamada ne kadar ciddi olduklarını göstermek için örnek olarak verir.

Şimdi bu uygulamayla, yukarıda anlattığımız, evlenmediği halde çocuk sahibi olan kadın ve öldürülen bir kişi hakkında hüküm verirken gösterilen hassasiyeti karşılaştıralım. Ebu Yusuf’un olayında, onun meclisine katılabilecek kadar ileri derecede dindar bilinen bir kişi, Hz. Muhammed’in sevdiği bir yemeği sevmediği için, bizzat baş kadı tarafından öldürülmekle karşı karşıya kalıyor. Bilindiği gibi, kabak yemeği, sevmeyeninin en çok olduğu yemektir. Diyelim fasulye sevmem diyene pek rastlanmaz, ama kabak sevmem diyenle çok karşılaşılır. İşte Ebu Yusuf, böyle bir durumdan, olayı dinden çıkmaya kadar götürebilmiştir.

Bu ve benzeri olaylar, gerçek Şeri hukuk âlimlerinin seslerini çıkarmalarını engellemiştir. Onların yerine, dönemin siyasi yöneticilerinin istedikleri yönde fikir beyan edenler el üstünde tutulmuştur. Günümüze ulaşan eserler ve fikirler de, siyasilerin emirleri doğrultusunda davranan şahıslarındır. Dolayısıyla Şeri hukuk anlayışı, neredeyse tam tersine bir uygulamanın içerisine düşmüştür.

Şeri hukuka yani Yüce Yaradan’ın bizlere yol gösterdiği hukuka göre, bir kişi, suçu kanıtlanmadıkça suçlu muamelesi görmez. Cezalandırılamadığı gibi, hapse de atılamaz. Ayrıca toplumun huzurunu bozan suçların dışında kalan ve şahsımızı ilgilendiren olaylarda, Allah, bizlere hoşgörülü davranmamızı tavsiye etmiştir. Karşılık vermek istersek de, misliyle karşılığa izin vermiştir.

İnsanlığın veya ülkenin huzurunu bozacak bir suçu işlediği düşünülen kişi veya kişiler, önce uyarılır. Onları kazanmak adına, kendilerini düzeltmeleri beklenilir. Fakat aynı suçu veya benzerini işlemekte ısrar edenlerse, suçları belirginleşmiş olur. Suç kesinleşince de, şiddetle cezalandırılır. Verilecek ceza da, ne kadar sert olursa olsun, Nur Suresi 2inci ayette belirtildiği gibi, başkalarına örnek olması açısından, acıma duygusuna kapılmadan uygulanır.

Şeriat hukuku, çok hassas araştırmalar sonucunda ve suç net olarak belirlendiğinde uygulanması dolayısıyla, kararın adil olduğu görüldüğünden, halk arasında “şeriatın kestiği parmak acımaz” şeklinde bir deyiş oluşmuştur.

Allah’ım, hak ve adaletten ayrılmamamız için, bizlere, yardımcı ol, yardımcı ol, yardımcı ol Allah’ım.

Dini, Sosyal kategorisine gönderildi | ŞERİAT HUKUKU ÜZERİNE için yorumlar kapalı

İSLÂM’DA CENNET KONUSU

İSLÂM’DA CENNET KONUSU ÜZERİNE

 

Bu sitede daha önce yayınladığımız “Aklın yolu bir midir?” başlıklı yazımızda şöyle demiştik:

“Doğa bilimleri, sosyal bilimler, ekonomi ilmi farklı rasyonalitelere sahiptirler. Bunlar bir tek akıl ilkesine irca edilemezler. Diğer taraftan akıl yürütme; insanın bilgisine, görgüsüne, nefsine hâkimiyetine, içinde bulunduğu ortama göre insandan insana değişir.

Eğer aklın yolu farklı ise, insanların huzuru bulabilmeleri için gerekli olan şey nedir? İnsanların akılları ve duyuları sayesinde sahip oldukları bilgi ve özellikler, huzuru bulabilmeleri için yeterli midir?

İnsanlık tarihine bakıldığında, yeterli olmadığı net bir şekilde müşahede edilir. Akla yol gösteren iradedir. İradenin beslendiği kaynak sadece pozitif bilimler ve duyular olursa, akıl yolunu şaşırır.”

Akıl-Vahiy Dayanışması başlıklı makalemizde ise şöyle fikir beyan etmiştik:

“Fakat insanlar aklını kullanarak, ceza ve mükâfat düzeninin, hem bu dünyada hem de öteki dünyada, nasıl işlediğini bilemez. Ölümden sonra tekrar diriltilmenin nasıl olacağını bilemez. Ahiret hayatının nasıl işlediğini düşünemez. Meleklerin nasıl olduğunu ve nasıl işlem yaptıklarını bilemez. Aklıyla, Allah’ı tasavvur edemez. Akıl yoluyla bu dünyada niçin var olduğunu, bu hayatı niçin yaşadığını bilemez.”

İşte tam bu sebeple biz de Cennet konusunu Kur’an’da ifade ettiği kadarıyla irdeleyeceğiz. Kur’an’da, çok fazla ayette Cennet hakkında bahsedilmektedir. Konumuza Cennetin maksadının ne olduğunu ifade eden aşağıdaki ayetle başlayacağız.

19 Meryem Suresi 61. “O cennet, Rahmân (olan Allah)ın kullarına görmedikleri halde vadettiği “Adn” cennetleridir. Şüphesiz O’nun vaadi mutlaka yerini bulacaktır.” Ayetin ifade ettiği gibi, hiçbir kul Cenneti görmemiştir. Dolayısıyla Cennet hakkında insan olarak bize verilen akılla fikir yürütmemiz yanlış olur. Bu sebeple biz ancak, Yüce Yaradan’ın bize aktardığı kadarı hakkında fikir beyan edebiliriz.

Kur’an’daki anlatımlar, iki gurupta toplanabilir. Birincisi Cenneti tasvir eden ayetler ki, bunların sayısı çok fazladır. İkincisi ise, durum tespiti yapılan ayetlerdir.

Cennetin en çok tasvir ediliş şekli, Cenneti, “altından ırmaklar akan” yer olarak betimlemektedir. Kur’an’ın, çöl hayatı yaşayan bir topluma gönderildiğini düşünürsek, bu tasvir, insanlar için çok arzu edecekleri bir ortamı anlatır. Eğer Kur’an, ırmakların ve şelalelerin bol olduğu, her tarafın yeşil olduğu bir bölge halkına indirilmiş olsaydı, Yüce Yaradan, mutlaka başka bir tasvir yapardı.

Kur’an’da Cennet ile ilgili bir başka tasvir, orada tertemiz eşlerin olduğu şeklindedir. Kur’an’ın indirildiği yöre halkında, çok eşli evlilikler var idi. Çok eşli evliliklerde, her iki taraf da durumdan memnun olmaz. Tek erkeği paylaşmak mecburiyetinde olan hanımlar, zaten bu konumdan hiç hoşnut değillerdir. Bu memnuniyetsizliklerinin intikamını doğrudan değil, ama dolaylı olarak alırlar. Çok sayıda hanımı olan erkek ise, hanımlarının bu ince politikalarından ve iç çekişmelerinden dolayı, kendi konumundan hiç memnun değildir.

Bu duruma gösterilebilecek en meşhur örnek, Hz. Muhammed’dir(s.a.v.). Peygamber, çok eşliliğin olduğu bir ortamda, ilk eşi olan Hz. Hatice vefat edene kadar, tek eşli olarak mutlu bir şekilde yaşamıştır. Fakat onun vefatından sonra çeşitli sebeplerle mecburen çok eşli evlilik yaşamıştır. Kendisi peygamber olmasına rağmen, hanımları ince politikalar uygulayarak, bazen bıkkınlık derecesine getirmişlerdir. Durumun böyle olduğunu, Kur’an’da Yüce Yaradan’ın peygamber hanımlarını uyarmasından anlıyoruz. (33 Azhab Suresi 28-32inci ayetler)

İşte böyle bir ortamda Allah, inanıp düzgün işler yapan kadın ve erkeklere, Cennette tertemiz eşler vaat etmektedir. Bu vaat de bir tasvirdir. Cennette, dünyadaki gibi sıkıntılı bir yaşam olmayacağını ifade etmenin betimlemesidir.

Tevbe Suresi 9uncu ayette ifade edildiği gibi, Cennette bitmez tükenmez nimetler olduğu çeşitli ayetlerde belirtilir. Dünya hayatında, insanların daha çok nimet elde edebilmek için kıyasıya bir mücadele verdikleri düşünülürse, “bitmez tükenmez nimetler”, Cenneti en güzel tasvir eden ifadelerdir.

Cennet, Rad 35inci ayette şöyle tasvir edilmektedir: “Muttakilere vaat olunan Cennetin misali şöyledir: Altından ırmaklar akar durur, yemişleri süreklidir, gölgeleri de…” Bu ayette de, çöl bölgesinde sadece kısa mevsimlik olarak bulunabilen yemişlerin, sürekli olacağı vurgulanarak, imrendirici ve güzel bir tasvir yapılmaktadır. Benzer şekilde çöl hayatında en çok arzu edilen şeylerden birisi de, gölgedir. Kur’an, insanlara sürekli gölgeden bahsederek, bölge halkı için heveslendirici bir tasvir yapmaktadır.

47 Muhammed Suresi 15: “Kötülükten sakınanlara vaat edilen Cennetin durumu şöyledir: Orada bozulmayan temiz sudan ırmaklar, tadı değişmeyen sütten ırmaklar, içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Onlar için cennette her çeşit meyve ve Rablerinden bir bağışlanma vardır. Bunların durumu, ateşte ebedî olarak kalacak olan ve bağırsaklarını parçalayacak kaynar su içirilen kimsenin durumu gibi olur mu?” Bu surede, Cennet için yapılan cezbedici tasvirin benzeri, korkutucu bir betimleme ile Cehennem için de yapılmıştır.

18 Kehf Suresi 31: “İşte onlara Adn cennetleri vardır; altlarından ırmaklar akar, orada altın bileziklerle süslenecekler, ince ve kalın ipekliden yeşil elbiseler giyerek koltuklar üzerine dayanıp kurulacaklar. O ne güzel karşılık ve ne güzel kalma yeri!” Bu ayet de, bir tasvir ifadesidir. Bilhassa kadınların çok arzu ettikleri süs ve giysileri örnek vererek, imrendirici bir tasvir yapılmaktadır. 22 Hac Suresi 23üncü ve 35 Fatır Suresi 33üncü ayetlerde de, benzer tasvir yapılmıştır. Bu ayetlerde de, kadınları cezbedici ifadeler kullanılmıştır.

25 Furkan Suresi 15inci ayette, Cennet için “orası bir mükâfattır” denilmektedir. Bu mükâfatın şekil ve şartlarını Allah oluşturacaktır. Bizler bilemeyiz. Biz sadece kendi tahminlerimizi beyan edebiliriz. Muhtemelen Hz. Mevlana da aşağıdaki sözleriyle, insanların gelebileceği bu son merhaleyi kastetmiş olabilir. “Ben cemadattandım (nebat öncesi), öldüm, yetişip gelişen bir varlık, nebat oldum. Nebatken öldüm, hayvan suretinde zuhur ettim. Hayvanlıktan da geçtim, hayvanken de öldüm, insan oldum. Artık ölüp yok olmaktan neden korkayım? Bir hamle daha edeyim, insanken öleyim de melekler âlemine geçip kol kanat açayım.”

Kur’an’da, Cenneti tasvir ederken kullanılan başka benzetmeler de vardır. Cennette iri gözlü hurilerden bahsedilmesi de yine, bölge halkının kadınlar hakkındaki güzellik anlayışının bir tasviridir. Bütün bu tasvirlerin muhtemel amacı, bizim sahip olduğumuz akıl ve duygularımıza hitap ederek, Cennetin çok arzu edilecek bir yer olduğunu anlatmaktır.

Yüce Yaradan insanı yarattığında, nasıl aslında bir melek olan şeytan, geleceği ve sebepleri bilmeden kendi görüşü doğrultusunda itiraz ettiyse, bizler de, geleceği bilmeden kendi görüşümüz doğrultusunda fikir yürütüyoruz. Kur’an’daki veya diğer kutsal kitaplardaki mecazi tasvirleri, yalın anlamında alarak değerlendiriyoruz.

Kur’an’da durum tespiti yapan ayetlerden iki örnek şunlardır:

Rad Suresi 23üncü ayette, Cennete “atalarından, eşlerinden, zürriyetlerinden salih insanlarla birlikte olunacağı” ifade edilmektedir. Bu bir tasvir değildir. Bir durum tespitidir. Salih bir insanın eşlerinden, atalarından ve zürriyetlerinden hepsinin Cennete giremeyeceği, sadece salih olanlarının gireceğini ifade eder.

15 Hicr Suresi 47: “Biz o cennetliklerin kalplerindeki kinleri çıkarır atarız. Hepsi kardeşler olarak sevinç içinde karşılıklı koltuklara otururlar.” Bu ayet de, bir durum tespitidir. Cennetteki yapımızın, dünyadakinden farklı olacağının bir ifadesidir. Dünya hayatında, nefis sahibi olduğumuzdan hırslı davranırız. Bu tavrımız bizi, kinli olmaya sevk eder. Birbirimizi düşman gibi görmemize vesile olur. İşte Yüce Yaradan, Cennette, dünyadaki yapımızdan farklı bir şekilde diriltileceğimizi bize beyan etmektedir. Dünyevi duygulardan arındırılmış olacağımızdan, birbirimizi kardeş olarak görecek ve sevinç içerisinde birlikte yaşayacağız.

Şimdi kendimize bazı sorular soralım. Eğer bizler öldükten sonra yeniden diriltildiğimizde, yine dünyadaki aynı yapımızla kalacaksak, niye dünya hayatımız sonlandırıldıktan sonra yeniden diriltilelim?  Bizi, aynı yapıda dünyaya tekrar göndermenin bir işe yaramayacağını ifade eden Kur’an’ın şu ayetleri de varken, niçin Yüce Yaradan böyle bir şey yapsın? 6 Enam Suresi 27: Onların, ateşin üzerinde durduruldukları zaman: “Ne olurdu dünyaya döndürülseydik, Rabbimizin ayetlerini yalanlamasaydık da müminlerden olsaydık” dediklerini bir görsen!

  1. “Hayır, daha önce gizleyip durdukları karşılarına çıktı da ondan, yoksa geri çevrilselerdi yine menedildikleri şeyi yapmaya dönerlerdi. Çünkü onlar yalancıdırlar.”

Cennet veya Cehennem hayatımızda, aynı yapıda diriltileceksek, Cehennem tasvirlerinde anlatılan azaplara nasıl dayanacağız? Kaynar irin kuyusuna ilk girişimizde, hemen ölürüz. Diğer taraftan Cennete konulduğumuzda, yine dünyadaki şehvet, para, makam hırsımız devam edecekse, başkalarının hakkını yiyerek zengin olmaya çalışacaksak, kinimiz devam edecekse, orasını da kısa sürede dünyaya benzetmez miyiz? Dünyaya benzettiğimiz bir ortamda, nasıl ebedi olarak kalabiliriz? Etrafımızda altımızdan akan çeşit çeşit ırmaklar, güzel gözlü huriler, her türlü nimet var iken, biz, dünyadaki aynı kindar ve hırslı yapımızı muhafaza etmişsek, çevremizdeki güzelliklerin bir anlamı kalır mı?

Bütün bu sorular ve Kur’an anlatımların ışığında bakıldığında, Cennet ve Cehennem için anlatılanlar, sadece mecazi anlamda tasvirlerdir. Bizim sahip olduğumuz aklımıza ve duyularımıza hitap ederek, mükâfat ve cezalandırmayı kavramamızı sağlamak için yapılmışlardır. Kıyamet günüde neyle karşılaşacağımızı, yalnızca ve yalnızca Yüce Yaradan bilir. Bizim bilmemiz ve unutmamamız gereken şey, salih amel işleyenlerin çok güzel bir şekilde mükâfatlandırılacağı, kötü işler yapanların da çok sert bir şekilde cezalandırılacaklarıdır.

Allah’ım, mütebaşih ayetleri, yani birbiriyle benzeşen ayetleri yanlış yorumlayıp hüsrana uğrayanlardan olmamamız için, bizlere anlayış ihsan eyle.

Allah’ım, Senin her şeye gücün yeter.

Dini kategorisine gönderildi | İSLÂM’DA CENNET KONUSU için yorumlar kapalı