İSLÂM’DA “HIZIR” KONUSU ÜZERİNE

İSLÂM’DA “HIZIR” KONUSU ÜZERİNE

 

Aşağıdaki ayetler, bir peygamber olan Hz. Musa’nın başından geçen bazı olayları anlatır. Hz. Musa’nın, Allah’ın ilim verdiği bir insan ile olan yaşadıklarının, bizim yazımızın konusuyla bağlantılı olan tarafını irdeleyebilmek için, ayetleri sıradan aktardık. Çoğu İslâm bilgini, Allah’ın ilim verdiği kişiyi Hızır (a.s.) olarak düşündüklerinden tercümelerine parantez içerisinde yazıyorlar. Ayrıca halka anlatılırken, Hızır diye nitelenen kişinin hiç ölmediği, sürekli dünyayı dolaştığı, sıkıntıda olan insanlara yardım ettiği ifade edilmektedir. Hızır’a yardım etmenin bir görev olduğu işlenmektedir. Bu sebeple de, günümüze kadar çok fazla sayıda gariban ve cahil insan, ben “Hızır”ım diye ev ve işyerlerini dolaşıp yardım toplayan kişiler tarafından kandırılmıştır.

Fakat Kur’an, “Hızır” diye bir ifade kullanmıyor. Sadece “kul” diyor. Belki de Allah, ilim verdiği insanın tek bir kişi olamayacağını anlatmak için böyle bir yol seçmiştir. Yüce Yaradan’ın gönderdiği peygamberlerin sayısının bile 124.000 civarında olduğu düşünülürken, Allah’ın sadece tek kişiye ilim vermiş olmasını iddia etmek, mantıklı değildir.

Kehf Suresinin ilgili ayetleri şunlar:

18 Kehf Suresi 65: “Nihayet kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş ve tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.”

66: Musa ona: “Allah’ın sana öğrettiği ilim ve hikmetten bana da öğretmen için sana tabi olabilir miyim?” dedi.

67: (O) dedi ki: “Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin.”

68: “İçyüzünü kavrayamadığın şeye nasıl sabredeceksin?”

69: Musa: “İnşaallah beni sabırlı bulacaksın ve senin hiçbir işine karşı gelmeyeceğim” dedi.

70: (Adam) dedi ki: “O halde bana tabi olacaksın; ben sana sırrını anlatmadıkça, hiçbir şey hakkında bana soru sorma!”

Ayetlerin devamını, daha önce yayınladığımız “İslâm’da Sorgulama Konusu Üzerine” başlıklı yazımızla ilgili olduğundan o makalemizde vermiştik. Bu yazımızın konusu “Hızır” olduğundan, burada vermiyoruz.

Eğer kendisine ilim verilen kişi, bizim düşündüğümüz gibi “Hızır” olsaydı, Yüce Yaradan, Kur’an’ında bunu belirtirdi. Nitekim yine Kehf Suresinin aşağıdaki ayetlerine baktığımızda benzeri bir durumla karşılaşırız.

18 Kehf Suresi 83: “Bir de sana Zülkarneyn’den soruyorlar. De ki: Size ondan bir hatıra okuyacağım.”

84: “Gerçekten biz onu (Zülkarneyn’i) yeryüzünde iktidar sahibi yaptık ve ona ulaşmak istediği her şeyi elde etmesinin bir yolunu verdik.”

Ayetlere göre Zülkarneyn de, Allah’ın kendisine birçok özellikler verdiği bir insandır. Bu şahıs eğer peygamber olsaydı, Allah onu bize haber verirdi. Yüce Yaradan, tıpkı bazı peygamberlerinin isimlerini Kur’an’ında bahsettiği gibi, özel destek verdiği insanlardan olan Zülkarneyn’in ismini de zikretmektedir. Yine Lokman Suresinin 12inci ayetinde, “Biz Lokman’a, Allah’a şüret diye hikmet verdik” ifadesiyle bahsedilen Lokman da, aynı konumdadır. Peygamber olarak anlatılmamaktadır.

Dolayısıyla Yüce Yaradan, Hz. Musa ile birlikte yolculuk yapan ve Kendisinin ilim verdiği kişinin ismini de bize bildirebilirdi. Bildirmediğine göre, kendisine ilim verilen ve verilecek olan tek kişi, Hızır diye nitelediğimiz “özel” bir insan olamaz.

Yüce Yaradan, geçmişte nasıl bazı insanlara ilim ve hikmet verdiyse, gelecekte de bazı insanlara ilim ve hikmet verebileceğini bizlere anlatmak için, böyle bir yöntem seçmiş olabilir. Bilindiği gibi, her insanın kendine ait özel bir ismi vardır. Nitekim Allah, Kur’an’ında bize bildirdiği peygamberlerini, Zülkarneyn’i ve Lokman’ı isimleriyle bahsetmektedir. Fakat bizim “Hızır” olarak nitelediğimiz şahsı, Allah, “kul” olarak nitelendirmiştir. Bütün insanlar, Yüce Yaradan’ın “kul”udur.

O halde, her insan, Yüce Yaradan’ın ilim ve hikmet verdiği kişi olmaya adaydır.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | İSLÂM’DA “HIZIR” KONUSU ÜZERİNE için yorumlar kapalı

İSLÂM’DA SORGULAMA KONUSU ÜZERİNE

İSLÂM, OLAYLARI SORGULAMAMIZI İSTER, FAKAT…

 

Bu sitede daha önce yayınladığımız “Kur’an’da Akıl ve Düşünce” başlıklı makalemizde, “Kur’an da çok geçen sözlerin “hiç akıl erdirmez misiniz?” ve “hiç düşünmez misiniz?” olduğunu belirtmiştik. Kur’an’ın, akıl yürütme ve düşünmenin önemi üzerinde durduğunu vurgulamıştık. Bu yazımızda, konuya yine Kur’an ayetleri üzerinden giderek farklı bir açıdan yaklaşmaya çalışacağız.

14 İbrahim Suresi 10: Peygamberleri dedi ki: “Gökleri ve yeri yaratan, Allah hakkında da şüphe mi var? O, sizi günahlarınızı bağışlamak için çağırıyor ve belirlenmiş bir süreye kadar size müsaade ediyor.” Onlar da: “Siz sadece bizim gibi bir insansınız, bizi babalarımızın taptıklarından alıkoymak istiyorsunuz. O halde bize apaçık bir delil getirin!” dediler.

Ayetin başlangıcında, peygamberler, kendi yaşadıklarından dolayı Allah’ın varlığına neredeyse (Bakara 260’da görüldüğü gibi) şahit olacak ölçüde inandıkları için, gayet rahat ve net ifadeler kullanıyorlar. Fakat peygamberlerin yaşadıklarını bilmeyen insanlar, sorguluyorlar. Ancak onların sorgulamaları, sadece itiraz şeklinde kalıyor. Araştırma yapmıyorlar. Düşünmüyorlar. Geçmiş peygamberlerin haberlerini araştırmıyorlar.

Peygamberler de, sadece itiraz eden ve sorgulamayan bu insanlara şöyle cevap veriyorlar:

14 İbrahim Suresi 11: “Peygamberleri onlara dediler ki: “(Evet) biz ancak sizin gibi bir insanız, ama Allah kullarından dilediğine nimetini lütfeder. Ve Allah’ın izni olmadıkça bizim size bir delil getirmemize imkan yoktur. Müminler ancak Allah’a dayansınlar.”

  1. “Bize yollarımızı göstermişken neden biz Allah’a dayanıp güvenmeyelim? Elbette bize yaptığınız eziyetlere katlanacağız. Tevekkül edenler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.”

Yukarıdaki ayetlerde, peygamberler, söyledikleri konularda kendilerinin delil getirme yetkilerinin olmadığını beyan ediyorlar. Buna karşılık, çok önemli bir şey söylüyorlar. “Bize inanmayıp, bize eziyet ve işkence etseniz bile, sizlerin her yaptığına katlanacağız, çünkü Allah bizi doğru yola iletmişken dönmeyiz” diyerek insanların düşünmeleri gereken bir durumu açıklıyorlar.

Peygamberlerin sözlerini sorgulayan insanların amacı, eğer sadece itiraz etmek olmayıp, durumu gerçekten irdelemek olsaydı, bu sözler üzerine düşünürlerdi. Kendilerine şu soruları sorabilirlerdi. Acaba hangi insan, kendisine dünyevi mal, mülk, saltanat verilmeden, diğer insanlara kafa tutar ve onların yapacakları işkencelere razı olur? Eğer böyle bir insan düşünülemezse, dünyevi nimetleri reddedip işkence çekmeye razı olan bu insanlar, dünyaevi nimetlerden daha büyük bir mükâfat olarak ne bekleyebilir? Peygamberlerin kendi rızaları ile içine girdikleri böyle bir durumu izah edecek kelime bulmak mümkün mü?

İçten pazarlıklı olmayan her insan, bu gibi soruları sorgulayarak gerçeklere ulaşabilir. En azından körü körüne itiraz etmenin yanlışlığını anlar.

Aşağıdaki ayetler, bir peygamber olan Hz. Musa’nın başından geçen bazı olayları anlatır. (Kur’an olayları anlatırken “Musa, beraberindeki gence şöyle demişti” ifadesini kullandığına, gencin, balığı hatırlamamı bana şeytan unutturdu dediğine ve Hz. Musa, ilim sahibi insanı aradığına göre, muhtemeldir ki, bu olaylar peygamberliği döneminde yaşanmıştır.) Hz. Musa’nın, Allah’ın ilim verdiği bir insan ile olan yaşadıklarının, bizim yazımızın konusuyla bağlantılı olan tarafını irdeleyebilmek için, ayetleri sırayla aktardık.

18 Kehf Suresi 66: Musa ona: “Allah’ın sana öğrettiği ilim ve hikmetten bana da öğretmen için sana tabi olabilir miyim?” dedi.

67: (O) dedi ki: “Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin.”

68: “İçyüzünü kavrayamadığın şeye nasıl sabredeceksin?”

69: Musa: “İnşaallah beni sabırlı bulacaksın ve senin hiçbir işine karşı gelmeyeceğim” dedi.

70: (Adam) dedi ki: “O halde bana tabi olacaksın; ben sana sırrını anlatmadıkça, hiçbir şey hakkında bana soru sorma!”

71: Bunun üzerine ikisi beraber yürüdüler. Nihayet gemiye bindikleri zaman, o kul gemiyi deldi. Musa, ona şöyle dedi: “Geminin içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu çok kötü bir iş yaptın.”

72.(O) “Sen benimle asla sabredemezsin, demedim mi?” dedi.

73: Musa dedi ki: “Unuttuğum şeyden dolayı beni suçlama ve bu işimden dolayı bana bir güçlük çıkarma.”

74: Yine gittiler. Nihayet bir erkek çocuğa rastladıklarında adam hemen onu öldürdü. Musa: “Kısas olmadan masum bir cana nasıl kıyarsın? Doğrusu sen çok fena bir şey yaptın” dedi.

75: (Adam) dedi ki: “Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin demedim mi sana?”

76: (Musa) dedi ki: “Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam bana arkadaş olma! Hakikaten benim tarafımdan ileri sürülebilecek son mazerete ulaştın.

77: Bunun üzerine yine yürüdüler. Nihayet bir köy halkına varıp onlardan yemek istediler. Ancak köy halkı onları misafir etmekten kaçındılar. Derken orada yıkılmak üzere olan bir duvar buldular. Hızır hemen onu doğrulttu. Musa: “İsteseydin elbet buna karşı bir ücret alırdın” dedi.

78: (Adam) dedi ki: “İşte bu, seninle benim aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana o sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim.”

Ayetlerde görüleceği üzere Hz. Musa, kendisinden ilim öğrenmek istediği bir kişiye tabi olmak istiyor. Allah’ın ilim verdiği kul, Hz. Musa’nın ilminin daha az olduğunu bildiğinden kabul etmek istemiyor. Çünkü Hz. Musa’nın olayların içyüzünü kavramayacağını ve bu yüzden sabredemeyeceğini düşünüyor. Hz. Musa da ona,sabredeceğine ve onun kararlarına karşı gelmeyeceğine dair söz veriyor. İlim sahibi kişi de Hz. Musa’ya, kendisine tabi olmasını ve olayların sırrını ona anlatmadıkça sabrederek soru sormamasını istiyor. Böylece yola çıkıyorlar.

Yolda karşılaştıkları ilk olayda yaşadıkları, Hz. Musa’nın mantığına yatmıyor. Sabredemeyip soru soruyor. İkinci olayda da aynı şey oluyor. Üçüncü olayda aynı durum olunca, ilim sahibi adam Hz. Musa’ya yaptıklarının iç yüzünü anlatıyor. Fakat onunla yolunu ayırıyor.

Kur’an’da anlatılan bu kıssalardan alınacak hisselerin bir kısmı şunlar olabilir:

Hz. Musa bile olsa, insan yaşadıklarını sorgulamalıdır. Ancak olayların iç yüzü hakkında bilgi yoksa, Hz. Musa da olsa hemen sorgulamamalıdır. Bu öğüt bizim için de geçerlidir. Ya konuya hâkim kişinin, olayları bize açıklamasını beklemeliyiz, ya da olaylar neticelenene kadar sabretmeliyiz. Sonucu gördükten, bazı şeyler daha anlaşılabilir hale geldikten sonra sorgulamalıyız.

Eğer sorgulamamıza önyargıyla başlarsak veya gelişmeleri dikkatle takip edip konunun iç yüzünü anlayacak kadar sabredemezsek, sorgulamamızdan sonuç alamayız. Önyargıyla sorgularsak, inkârcı durumuna düşeriz, helâk olma ihtimalimiz kuvvetlenir. Konunun iç yüzünün anlaşılacağı gelişmeleri beklemezsek, ya mahçup oluruz, ya da ilim sahibi insandan gerçekleri öğreniriz ama onunla yollarımız ayrılır.

Kur’an’da, sorgulama hususunda, doğrudan peygamberleri ilgilendiren başka bir ders daha var. Onu da aşağıdaki ayetlerle anlamaktayız:

2 Bakara Suresi 145: “Celâlim için, sen o kitap verilmiş olanlara, bütün delilleri de getirsen, yine de senin kıblene tabi olmazlar, sen de onların kıblesine tabi olmazsın. Zaten onlar da birbirlerinin kıblesine tabi değiller. Celâlim hakkı için, sana gelen bunca ilmin arkasından sen tutar da onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, o zaman hiç şüphesiz, sen de zâlimlerden olursun.”

146: “O kendilerine kitap verdiğimiz ümmetlerin âlimleri, onu, o peygamberi, oğullarını tanır gibi tanırlar, böyle iken içlerinden bir takımı gerçeği bile bile gizlerler.”

147: “O hak, Rabbindendir. Artık şüpheye düşenlerden olma sakın!”

Peygamberler, kendilerine gelen bunca ilimden sonra, Yüce Yaradan’dan şüphe duyamazlar. Peygamberlerin, Allah’ı bırakıp, bazı kendini bilmez insanların arzularına uymaları kesinlikle yasaktır.

Eğer, bir peygamber, bir konuda kalben mutmain olmadıysa, bu durumu Allah’a sormalıdır. Başkasına sormamalıdır. Aşağıdaki ayet, kalplerinin yatışması için, peygamberlerin bile, Allah’a soru sorarak  sorgulamalarına cevaz vermektedir:

 2 Bakara Suresi 260: Bir zamanlar İbrahim de: “Ey Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster!” demişti. Allah: “İnanmadın mı ki?” buyurdu. İbrahim: “İnandım, fakat kalbim iyice yatışsın diye istiyorum.” dedi. Allah buyurdu ki: “Öyle ise kuşlardan dördünü tut da onları kendine çevir, iyice tanıdıktan sonra (kesip) her dağın başına onlardan birer parça dağıt, sonra da onları çağır, koşa koşa sana gelecekler ve bil ki, Allah gerçekten çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.”

Bu sorgulama normaldir. Çünkü peygamberler, bilhassa başlangıçta, tek başlarınadır ve diğer bütün insanlar karşılarındadır. İnsanlara yaptıklarının yanlış olduğunu, hatalarından derhal dönmeleri gerektiğini söyleyen bu kişiler, bunu yaparlarken Yüce Yaradan’ın peygamberi olduklarına dair ellerinde somut bir delil yoktur. Bu sebeple zaman zaman sıkıntıya düşmüşler, hayal gördüklerini sanmışlardır. Böyle durumlar Hz. Muhammed (s.a.v.) için de oluşmuştur. Kur’an, onun bu hallerini bize anlatmaktadır. Yazıyı uzatmamak açısından, bu ayetleri burada vermeyeceğiz. İsteyen Kur’an’a bakabilir.

Sonuç olarak, olaylar sorgulanmalıdır. Ama önyargıyla değil, araştırıp soruşturmadan değil, sabırsızca davranarak değil, adabıyla, usul ve erkân dâhilinde sorgulanmalıdır.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | İSLÂM’DA SORGULAMA KONUSU ÜZERİNE için yorumlar kapalı

ÜMMETLER, ALLAH NEZDİNDE AYRICALIKLI DEĞİLDİR

HİÇBİR PEYGAMBERİN ÜMMETİ, ALLAH NEZDİNDE AYRICALIKLI DEĞİLDİR

 

Önceki bir yazımızda, “Allah Nezdinde Müslüman, Sadece Hz. Muhammed’in Ümmeti Değildir” başlığını kullanmıştık. Bu makalemizde Kur’an ayetlerinden alıntılar yapmıştık. Kur’an’ın ifadesine göre (Bakara 133), Hz. İbrahim ve oğulları, onların soylarından gelen Hz. Yakup ve oğulları, hepsi Müslüman olarak tanımlanmaktadır.

Yine Kur’an ifadesine göre (Ali İmran 52 ve Maide 111), Hz. İsa ve Havarileri de Müslüman olarak tanıtılmaktadır.

Kur’an ayetlerindeki anlatıma göre (Araf 126), Firavunun bizzat çağırdığı fakat Allah’ın Hz. Musa’yı desteklemesi karşısında gerçeği gören sihirbazların da, kendilerinin Müslüman olarak canlarını alması için Yüce Yaradan’a yalvarmaktadırlar.

Yine Kur’an’a göre (Yunus 72) Hz. Nuh, kendisine Müslüman olmasının emredildiğini beyan etmektedir. Kur’an’ın anlatımlarından anlaşıldığına göre, bütün peygamberler aynı anlayış üzerine gönderilmişlerdir.

Bakara 136 gibi ayetlerde de, peygamberler arasında ayrım yapılamayacağı ifade edilmektedir. Peygamberler arasında ayrım yapmanın yasak olduğu, bütün peygamberlerin Müslüman olduğu düşünüldüğünde, bu şartlara uyanların da Müslüman kabul edilmesi gerekir.

Peki, peygamberlerin ümmetleri arasında bir ayrım var mıdır? Bu hususta da Kur’an bizleri aydınlatıyor.

2 Bakara Suresi 62: “Şüphesiz, inananlar (Müslümanlar) ile Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sâbiîlerden, Allah’a ve ahiret gününe inanan ve salih ameller işleyenler için Rableri katında mükâfat vardır; onlar korkuya uğramayacaklar, mahzun da olmayacaklardır.”

Ayette geçen Sabiiler konusunda İslâm alimleri farklı fikir beyan etmektedirler. Bazılarına göre, Yahudilik ile Hıristiyanlık arasında bir anlayıştalar ve tevhit inancına sahipler. Bazı bilginlere göre ise Sabiiler, kitap ehli değiller, yıldızlara tapmaktadırlar. Bazılarına göre de, Sabiiler, Hz. İbrahim’in dinine inananlardır.

Alimlerin farklı fikirde olmalarını anlayışla karşılarız. Ancak Bakara 62’ye göre, Sabiiler Allah’a ve ahiret gününe inanmaktadırlar. Çünkü ayette bahsedilen diğer bütün guruplar, günümüz algılamasıyla Müslümanlar, Yahudiler ve Hıristiyanların hepsi, Allah’a ve ahiret gününe inanırlar. Dolayısıyla Sabiilerin de inanmaları sıradan bir şeydir. Eğer bazı tefsirlerde yazıldığı gibi, Sabiiler yıldıza tapanlar olsaydı, ayette “onlardan Allah’a ve ahiret gününe inanan” sözü edilmezdi. Yıldıza tapanların aynı zamanda, Allah’a ve ahiret gününe inanmaları düşünülemez.

O halde, ayette bahsedilen Sabiiler sözü ile, Allah’ın varlığına, tekliğine ve ahiret gününe inanan ve Yahudi, Hıristiyan, Müslüman şeklindeki mevcut guruplandırmalardan farklı olan bütün anlayışlar kastedilmektedir.

Bu düşüncelerin ışığında ayeti tekrar okuyalım. Ayette Yüce Yaradan, Müslüman, Yahudi, Hıristiyan ile henüz tam tanımlanamayan ve tevhit dinine inanan bütün insanlığa seslenmektedir. Eğer, henüz kimler oldukları konusunda fikir birliğinde olunmayan ama tevhit inancında oldukları kesin olan guruplar ayette bahsedilmeseydi, bütün peygamberlerin ümmetleri anlatılmamış olurdu.

Allah, Bakara 62 ile bütün tevhit dinine inanalara seslenerek, salih amel işlemelerini tavsiye etmektedir. Salih amel işleyenlere, Rableri katında mükâfat olduğu ifade edilmektedir. Onların korkuya uğramayacakları ve mahzun da olmayacakları taahhüt edilmektedir.

Demek ki, hangi ümmetten olurlarsa olsunlar, hattâ Sabiiler olarak nitelenen ve hangi peygambere inandıkları bilinmeyen bir guruptan olsunlar farketmiyor. Hepsi, eğer salih amel işlerlerse, Allah nezdinde aynı görülüyor. Aynı değerlendiriliyor. Aynı mükâfat veriliyor.

Bakara 62 de bahsedilen bu anlayış, Kur’an’ın aşağıda verdiğimiz ayetinde de aynen ifade edilerek, pekiştiriliyor.

5 Maide Suresi 69: “Muhakkak ki inananlar, yahudiler, sabiiler ve hıristiyanlardan kim Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve güzel amel işlerse, onlar için bir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.”

Aşağıdaki ayet dikkatlice okunursa, bizim yukarıdaki yorumlarımızın daha doğru olduğu anlaşılır.

22 Hac Suresi 17: “Şüphesiz, iman edenler, Yahudiler, Sâbiîler, Hıristiyanlar, Mecûsiler ve Allah’a ortak koşanlar var ya; Allah, kıyamet günü onların aralarında mutlaka hüküm verecektir. Çünkü Allah, her şeye şahittir.”

Bu ayette Yüce Yaradan, Kendisine inanan ve inanmayan bütün gurupları saymaktadır. Ayette, Mecusiler yani ateşe tapanlar ile Allah’a ortak koşanlar da ilaveten bahsedildiği için, salih amel işlemeleri tavsiye edilmemiştir. Çünkü Kur’an’ın birçok ayetine göre (ör: Araf 147, Hud 15-16, Kehf 105 gibi) iman etmeden güzel işler yapmak anlamsızdır. Onlar korunmayacaklardır. (Not; bu husus bir başka yazımızda ele alınacaktır.)

Ayette, salih amel işleyenlere korku yoktur denilmemiştir. Sadece Yüce Yaradan’ın her şeyi gördüğü, bildiği ve her şeye şahit olduğu ifade edilerek, kıyamet günü aralarında hüküm vereceği belirtilmektedir.

Demek ki Yüce Yaradan, her şeye şahit olarak, insanların inanışlarını ve davranışlarını takip ederek, gereğini yapıyor. Bakara 62 ve Maide 69 daki ifadelerle, hiçbir peygamberin ümmetini ayrıcalıklı kılmadığı gibi, Hac 17’ye göre ateşe tapanlar, Kendisine ortak koşanlar dâhil, bütün insanlarla ilgili olarak kıyamet günü hükmünü verecek.

Cemaat, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | ÜMMETLER, ALLAH NEZDİNDE AYRICALIKLI DEĞİLDİR için yorumlar kapalı

BU DÜNYADA KİRACI İSEK

BU DÜNYADA KİRACI İSEK, VARLIKLARIMIZ DA BİZE KİRALANMIŞ DEMEKTİR

 

İnsanlığın var oluşundan beri, yaşamış her canlı mutlaka ölmüştür. Allah’ın peygamberleri dâhil, her insan yaşamını yitirmiştir. Zaten bu gerçek Kur’an ayetlerinde Ali İmran Suresi 185’te de net bir şekilde ifade edilmiştir.

“Her canlı ölümü tadacaktır. Kıyamet günü ecirleriniz size eksiksiz olarak verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı zevkten başka bir şey değildir.”

Ölen hiçbir insan yanında sahip olduklarını götürememiştir. İki bin yıl öncesine kadar, bazı zenginler varlıklarının çok küçük bir kısmını mezarlarına koyulmasını vasiyet ediyorlardı. Fakat, onların mezarlarına koydurdukları metal parçalar, daha sonra onları mezardan çıkaranlar tarafından sahipleniyordu. Yani yanında bir şey götüren kimse yoktu.

Severek giydiğimiz bir gömleği, hattâ bir çorabı bile yanımızda götüremiyoruz. Bırakın sahip olduğumuzu düşündüğümüz mallarımızdan çok az bir parçasını götürmeyi, aldığımız nefesi bile yanımızda götüremiyoruz.

Varlıklarımızı götürebilsek, bize faydası olur mu dersiniz? Bu hususta hiçbir insan net bir şey söyleyemeyeceğine göre, Kur’an’a yani Yüce Yaradan’ın sözlerine bakalım. Kur’an’da bu konuda çok sayıda ayet vardır. Biz buraya en kısa ifadelerle verilenleri alacağız. Aşağıdaki ayetler Hakka Suresine aittir. Kıyamet günü diriltilerek, hesaba çekilenlerin durumunu anlatır. 25’ten önceki ayetler, dünyada iken güzel işler yapanların Cennete gönderilişini tasvir eder.

  1. Kitabı sol tarafından verilen ise der ki: “Keşke kitabım verilmeseydi de,
  2. Hesabımın ne olduğunu bilmeseydim,
  3. Ne olurdu o ölüm, iş bitirici olsaydı.
  4. Malım bana hiç fayda vermedi.
  5. Gücüm de benden yok olup gitti.”

Demek ki, malımız bize hiç fayda etmiyor. Ayrıca gücümüz de yok olup gidiyor. Durum böyle olunca, “keşke ölümden sonra hayat olmasaydı” diye hayıflanılıyor.

Benzer bir durum, bir şeyi kiralayanlar için de geçerlidir. Kiraladıklarını hor kullanan kiracılar da, kiralama süreleri bittiğinde, “keşke arada bir sözleşme olmasaydı, bizden hesap sorulmasaydı” diye hayıflanırlar.

Herhangi bir gayrimenkulü kiraladığımızı düşünelim. Kira süremiz bittiğinde, götürebildiğimiz şeyler, kiralama süresindeki tavır ve davranışlarımızın yansımalarıdır. Mal sahibine göre iyi bir kiracı isek, bizim maddeten bazı eksiklerimizi dikkate almayıp affedebilir. Kötü bir kiracı isek, bize kök söktürür.

İşte biz de, bu dünya hayatında kiracıyız. Hayatımız bize kiralık. Sözleşmenin süresini biz bilmiyoruz. Süre her an bitebilir. Hayatımız kiralık olduğuna göre, sahip olduğumuzu düşündüğümüz her varlığımız da bize kiralık demektir. Hayatımızın kira süresi bitince, kiraladığımız hiçbir varlığı, yanımızda götüremiyoruz. Sevdiklerimiz bizden önce ölürse, üzülmenin ötesinde bir şey yapamıyoruz. Onlar için ancak, gücümüz ölçüsünde bazı hayır ve hasenatlar yapabiliyoruz. Çünkü ne kadar istesek de, elimizden başka bir şey gelmiyor. Biz onlardan önce ölürsek, onları bu dünyada bizsiz bırakıyoruz. Belki de, bize ihtiyaçları oldukları bir dönemde bizim desteğimizden mahrum bırakıyoruz.

O halde, bu dünyadaki hayatımızın kiralık olduğunu unutmayalım. Hayatımızda kullandığımız nefesimiz dahil, her şeyin de bize kiralanmış olduğunu bilelim.  İyi kiracı olarak anılabilmek için, kiraladığımız yani sahibi olduğunu zannettiğimiz varlıklarımıza titiz davranalım. Sevdiklerimiz, mallarımız dâhil, bütün bunları bize kiralayan Yüce Yaradan’ın isteklerini gözden kaçırmayalım. Hep aklımızda tutalım. Çünkü Allah’ın isteklerinin hepsi, bizim iyiliğimiz içindir. Hem bu dünya, hem de ahiret hayatındaki iyiliğimiz içindir.

YAŞAM kategorisine gönderildi | BU DÜNYADA KİRACI İSEK için yorumlar kapalı

ALLAH NEZDİNDE MÜSLÜMAN ÜMMET

ALLAH NEZDİNDE MÜSLÜMAN, SADECE HZ. MUHAMMED’İN ÜMMETİ DEĞİLDİR

 

Konumuzla bağlantılı olarak bu sitede “Bütün Semavi Dinler, İslâmiyet’tir”  ve “Kur’an, Bütün Semavi Dinleri Temsil Eder” başlıklı iki makale yayınlamıştık. İlk sıradaki yazımızı Nisa Suresinin 150, 151 ve 152inci ayetlerine dayandırmıştık.

Fakat bu defa, dünyadaki mevcut anlayışın yanlışlığını gösterebilmek için, yazımızın başlığında farklı bir vurgulama yaptık. Bu farklı vurgulamamızı da, aşağıda vereceğimiz ayetlere dayandırmaya çalıştık.

 Bakara Suresi 133: “Yoksa siz Yakub’un, ölüm döşeğinde iken çocuklarına, “Benden sonra kime ibadet edeceksiniz?” dediği, onların da, “Senin ilahına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilahı olan tek bir ilâha ibadet edeceğiz; bizler ona boyun eğmiş Müslümanlarız.” dedikleri zaman orada hazır mı bulunuyordunuz?”

Demek ki, Hz. İbrahim, Hz. İsmail, Hz. İshak, Hz. Yakup ve oğullarının hepsi, Allah nezdinde, Müslüman kabul ediliyor. Yakup’un çocukları da, kendilerinin Müslüman olduklarını ikrar ediyorlar. Peygamberleri Müslüman olan bir toplum da Müslüman demektir.

Bakara 136: Deyin ki: “Biz Allah’a, bize indirilene (Kur’an’a), İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve Yakuboğullarına indirilene, Mûsâ ve İsa’ya verilen (Tevrat ve İncil) ile bütün diğer peygamberlere Rab’lerinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz O’na teslim olmuş kimseleriz.”

Yukarıdaki 136ıncı ayet, Hz. Muhammed’in çevresindekilere hitabediyor. Onlardan da, Hz. İbrahim’den itibaren Allah tarafından peygamberlerine indirilen kitaplarına, bütün geçmiş peygamberlere iman ettiklerini ifade etmeleri isteniyor. Ayetin sonunda işin özünü beyan ederek, Allah’a teslim olmuş kimseler oldukları ve peygamberlerin hiçbirini diğerinden ayırt etmediklerini söylemeleri öğütleniyor.

Ali İmran Suresi 52: “İsa onların inkarlarını sezince, “Allah yolunda yardımcılarım kim?” dedi. Havariler, “Biziz Allah yolunun yardımcıları. Allah’a iman ettik. Şahit ol, biz Müslümanlarız” dediler.

Yukarıdaki ayetten de anlaşılacağı gibi, Hz. İsa’nın havarileri de kendilerini Müslüman olarak niteliyorlar. Hz. İsa’nın bu durumlarına şahit olmasını istiyorlar. Benzer ifadeler aşağıdaki ayette de vurgulanarak durum perçinleniyor.

Maide Suresi 111: “Hani bir de, “Bana ve Peygamberime iman edin” diye havarilere ilham etmiştim. Onlar da “İman ettik. Bizim müslüman olduğumuza sen de şahit ol” demişlerdi.”

Demek ki Hz. İsa gibi, Havarileri de Müslüman kimseler. O halde, Havarilerin de insanları çağırdıkları din, Müslümanlıktır.

Kur’an ayetlerini irdelemeye devam ettiğimizde, Hz. Musa’yı alt etmeleri için Firavunun kendisinin çağırdığı sihirbazların durumlarının, konumuzla bağlantılı olduğunu görüyüruz. Sihirbazlar, Hz. Musa’yı, Yüce Yaradan’ın desteklediğini anlayarak Firavunun isteğine karşı geliyorlar. Firavun onları ölümle tehdit ediyor. Olayları ve cevaplarını şu ayetlerden öğreniyoruz.

 Araf Suresi 123: Firavun, “Ben size izin vermeden ona iman ettiniz ha!” dedi. “Şüphesiz bu halkını oradan çıkarmak için şehirde kurduğunuz bir tuzaktır. Göreceksiniz!”

124: “Mutlaka sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da (ibret olsun diye) sizin tümünüzü elbette asacağım.”

125: Dediler ki: “Biz mutlaka Rabbimize döneceğiz.”

126: “Sen sırf, Rabbimizin âyetleri bize geldiğinde iman ettiğimiz için bize hınç duyuyorsun. Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve Müslüman olarak bizim canımızı al.”

Demek ki, Hz. Musa’nın yaptıklarını görerek, tek bir yaratıcı olduğunu anlayan sihirbazlar bile, Müslüman olmaktan bahsettiklerine göre, daha sonra Hz. Musa’nın peşinden giden ümmeti de Müslümandır.

Hz. İbrahim’den önceki peygamberlerle ilgili ifadelere baktığımızda, yine benzer beyanlarla karşılaşmaktayız.

10 Yunus Suresi 71: Nûh’un haberini onlara oku. Hani o, bir vakit kavmine şöyle demişti: “Ey kavmim! Eğer benim konumum ve Allah’ın ayetleriyle öğüt vermem size ağır geliyorsa, (biliniz ki) ben sadece Allah’a dayanıp güvenmişim. Artık siz de (bana) ne yapacağınızı ortaklarınızla beraber kararlaştırın ki, işiniz size dert olmasın! Bundan sonra bana hükmünüzü uygulayın; bana mühlet de vermeyin!

72: “Eğer yüz çeviriyorsanız, sizden zaten hiçbir ücret istemedim. Benim ücretim, ancak Allah’a aittir. Bana Müslümanlardan olmam emredildi.”

 O halde peygamber olarak bilinen bütün güzel insanların söylediklerine inanan insanların hepsi, Allah nezdinde Müslüman olarak değerlendiriliyor. Zaten ilk insanlar, yine Kur’an ifadelerine göre tek bir ümmetti. Sayıları çoğaldıkça ayrılığa düştüler. İlk ümmet de Hz. Adem’i takip eden ümmettir.  Yunus Suresi 19: “İnsanlar (başlangıçta tevhit inancına bağlı) tek bir ümmet idiler; sonra ayrılığa düştüler. Eğer (azabın ertelenmesiyle ilgili olarak ezelde) Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı, ayrılığa düştükleri hususlarda aralarında derhal hüküm verilir (işleri bitirilir)di.”

Peki, Yüce Yaradan nezdinde, Müslüman olarak görülmeyen topluluklar veya insanlar hangileri diye düşünerek, yine Kur’an’a bakalım.

10 Yunus 73: Andolsun, “Allah üçün üçüncüsüdür” diyenler kafir oldu. Halbuki bir tek ilahtan başka hiçbir ilah yoktur. Eğer dediklerinden vazgeçmezlerse andolsun onlardan inkar edenlere elbette elem dolu bir azap dokunacaktır.

 5 Maide Suresi 44: “İçinde hidayet ve nur bulunan Tevrat’ı, elbette biz indirdik. Müslüman olan peygamberler, Yahudiler hakkında hükmederler, kendilerini Tanrıya adamış zahitler, alimler de, Allah’ın kitabını korumakla görevlendirildiklerinden (onunla hüküm verirler) ve onun Allah’ın kitabı olduğuna şahitlik ederlerdi. İnsanlardan korkmayın, benden korkun, ayetlerimi az bir paraya satmayın. Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.”

Yukarıda tercümelerini verdiğimiz bütün ayetlerden anladığımızı, şöyle ifade edebiliriz. Allah, gönderdiği bütün peygamberlerini ve onların ümmetlerini, Müslüman kabul ediyor. Kur’an’a göre, Müslüman kabul edilmeyenlerin özellikleri ise; Yüce Yaradan’ın tek yaratıcı olduğuna inanmayanlar, Ona ortak koşanlar, Allah için “üçün üçüncüsüdür” diyenler, Allah’ın peygamberlerinden bazısına inanıp bazısına inanmayanlar, peygamberleri arasında ayrım yapanlar, Allah’ın ayetlerini az bir paraya satanlar, Yüce Yaradan’ın indirdiğiyle hükmetmeyenlerdir.

Cemaat, Dini kategorisine gönderildi | ALLAH NEZDİNDE MÜSLÜMAN ÜMMET için yorumlar kapalı

KALPTEN MÜMİN OLMAYANLAR

KALPTEN MÜMİN OLMAYANLAR, BU DÜNYADA DA CEZA ÇEKERLER

 

Kalpten mümin olmayanlar sözünden ne kastettiğimizi, aşağıdaki ayet gayet net olarak ifade etmektedir.

5 Maide Suresi 41: Ey peygamber, ağızlarıyla “inandık” deyip, kalpleriyle inanmamış olanlardan ve Yahudilerden küfürde yarış edenler seni üzmesin. Onlar yalana kulak verirler, sana gelmeyen diğer bir topluluğa kulak verirler, kelimeleri yerlerinden değiştirirler, “eğer size bu verilirse alın, bu verilmezse sakının” derler. Allah birini şaşırtmak isterse, sen onun için Allah’a karşı hiçbir şey yapamazsın. Onlar öyle kimselerdir ki, Allah, onların kalplerini temizlemek istememiştir. Onlar için dünyada rezillik var ve yine onlar için ahirette de büyük bir azap vardır.

Konumuzu açıklamak için yukarıdaki ayet, tek başına yeterli. Fakat Yüce Yaradan, bu hususta hassas olduğunu göstermek için olsa gerek, farklı ayetlerde de konuyu işlemiş.

9 Tövbe Suresi 73: “Ey Peygamber, kâfirlerle ve münafıklarla savaş. Onlara karşı katı ol. Onların varacakları yer cehennemdir ve orası ne kötü bir yerdir.”

74: Onlar, kötü bir şey söylemedik, diyerek Allah’a yemin ederler. Onlar o küfür kelimesini kesinlikle söylediler. İslâm’a girdikten sonra yine kâfirlik ettiler. Ve o başaramadıkları cinayeti tasarladılar. Hâlbuki intikam almaları için Allah’ın, Resulü ile onları lütfundan zenginleştirmiş olmasından başka bir sebep yoktu. Eğer tövbe ederlerse haklarında hayırlı olur. Yok, yanaşmazlarsa Allah onları dünyada da, ahirette de acıklı bir azaba uğratır. Yeryüzünde onları koruyacak veya onlara yardım edecek bir kimse de bulunmaz.

13 Rad Suresi 34: “Onlara (küfre sapanlar) dünya hayatında bir azap vardır. Ahiret azabı ise elbette daha çetindir. Onları Allah’tan koruyacak da yoktur.”

32 Secde Suresi 21: “Şu bir gerçek ki, onlara (fasıklık etmiş olanlara) o en büyük azaptan önce yakın azaptan (dünyada) da tattıracağız. Umulur ki, (kötülükten) dönerler.

22: “Rabbinin ayetleriyle kendisine öğüt verilip de, sonra onlardan yüz çeviren kimseden daha zalim kim olabilir? Gerçekten biz, günahkârlardan intikam alacağız.”

39 Zumer Suresi 26: “Allah, onlara (zalimlere) dünya hayatında zilleti tattırdı. Ahiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi!”

Yukarıda örneklerini verdiğimiz ayetlerde, “onlar” sözüyle neyin kastedildiğini, parantez içerisinde belirttik. Parantez içerisindeki tanımlar, tamamen, o ayetin öncesindeki ayetlerdeki ifadelerdir.

Ayetlerde onlar kelimesiyle tarif edilenleri birleştirirsek, bahsedilenlerin insanların niteliklerinin şunlar olduğunu görürüz: “Ağzıyla iman ettik diyen fakat kalpleriyle iman etmemiş olanlar, kâfirler ve münafıklar, küfre sapanlar, fasıklık etmiş olanlar, zalimler”

Demek ki, ağızlarıyla iman ettik dedikleri halde kalpleriyle iman etmeyenler, her türlü yanlışın içerisine düşebiliyorlar. Bu yapıdaki insanlar, sadece günahkâr olmakla kalmıyorlar. Yalana kulak veriyorlar. Yalana kulak verdikçe, yalan girdabından çıkamıyorlar. Yalan girdabından çıkamadıkça, zalimlik yapıyorlar. Zalimlik yaptıkça, münafıklaşıyorlar. Münafıklık yaptıkça, küfre sapıyorlar.

Yüce Yaradan da, Maide Suresi 41inci ayetteki ifadede görüldüğü gibi, böylelerinin kalplerini temizlemiyor. Allah’ın kalplerini temizlemediği insanların, kurtuluşa ermeleri mümkün değildir. Bunlar kurtuluşa eremedikleri gibi, hem bu dünyada hem de ahiret hayatında cezalandırılıyorlar. Her iki dünyadaki cezaların şeklini, şiddetini tamamen Yüce Yaradan belirliyor. Yine Maide 41’e göre, Allah biri hakkında karar verirse, peygamberi bile, o kişi için kararı değiştirecek yönde hiçbir şey yapamıyor.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | KALPTEN MÜMİN OLMAYANLAR için yorumlar kapalı

DOĞRU YOLU BULMAK İÇİN, İYİ NİYETLE BAŞLAMAK GEREK

DOĞRU YOLU BULMAK İÇİN, İYİ NİYETLE BAŞLAMAK GEREK

 

Konumuzla bağlantılı olan bir Kur’an ayeti şöyledir:

29 Ankebut Suresi 69: “Ama bizim yolumuzda mücahede edenleri, elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz. Hiç şüphe yok ki Allah iyi davrananlarla beraberdir.”

Ayette geçen mücahede kelimesini “cihat” olarak tercüme edenler çoğunluktadır. Zaten ayetin Arapçasında bununla ilgili söz, “cahedu” olarak geçmektedir. Bazı yorumlarda ise, “iyi niyetle çaba sarfetmek” olarak değerlendirilmiştir.

Aslında, her iki çeviri de aynı sayılır. Arapça cihad kelimesi, “cehede” kökünden gelmektedir. Cehede, gayret etmek anlamındadır. Allah’ın yolunda “cehede” etmek, iyi niyetle gayret sarfetmek demektir.

Daha önce yayınladığımız “İslâm’da Cihad ve Ötesi” başlıklı yazımızda, cihat hususunda kısmen ayrıntılı bilgi vermiştik. Furkan Suresi 52inci ayet, Hz. Muhammed’e (s.a.v.) nasıl cihad etmesi gerektiğini bildirmektedir: “(Mademki yalnız seni gönderdik) Öyleyse kâfirlere boyun eğme ve bununla (Kur’ân ile) onlara karşı cihad et, büyük cihad!”

Son peygamber, tek başına olduğu halde, bütün Kureyşlilere karşı durdu. Onlara karşı Kur’an okuyarak ve Kur’an hükümlerine göre davranarak cihat etti. Kur’an hükümlerine göre davranabilmek için, kişinin öncelikle kendi nefsine karşı cihat etmesi gerekiyor.  Bunu başarırsa, Kur’an, içinden hissederek ve anlamını bilerek Kitabı okuyan ve Kur’an hükümlerine uygun davranan kişinin, içerisindeki gerçek gücü açığa çıkarır. Çünkü Kur’an’ın bizatihi kendisi bir mucizedir. Bir delildir.

Peki, bu durum nasıl oluşabilir diye düşünürsek, yukarıdaki ayet bize cevap vermekte. Allah, Kendi istekleri doğrultusunda gayret sarfederek iyi davrananlara, yardım ediyor. Aslında Yüce Yaradan, böyle güzel davranan insanlara yardım edeceğini, Kur’an’ın başka birçok ayetinde de bahsediyor.

Fakat bu ayetin, diğer benzerlerinden fakı var. Ayetin başlangıcında Yüce Yaradan şöyle diyor: “Bizim yolumuzda iyi niyetle gayret sarfedenleri, elbette Kendi yolumuza eriştiririz.”

Demek ki, sonuç ne olursa olsun, Allah’ın gösterdiği yolda iyi niyetle gayret sarfetmeye başlamak yeterli. Bizim bu gayretimizi gören Yüce Yaradan, bizi Kendi yoluna yönlendiriyor. Sadece yönlendirmekle de kalmadığını, ayetinin sonunda şöyle ifade ediyor: “Elbette Allah, her zaman, iyi davrananlarla, olumlu ve güzel amellerde bulunanlarla beraberdir.”

O halde bize düşen, hemen, iyi niyetle Allah’ın istekleri doğrultusunda gayret sarfetmeye başlamaktır. Ayete göre, biz olumlu düşünerek gayret ettikçe, Yüce Yaradan, bizi Kendi yolunda yürütmeye devam ediyor.

Biz Yüce Yaradan’a bir adım attıkça, O, mutlaka daha fazlasıyla karşılık veriyor. Bu durumla bağlantılı olan bir atasözü şöyledir: “İyilik yap denize at, balık bilmezse Halik (Allah) bilir.”

Allah’ım, bugüne kadar ziyana uğramış insanların doğru yolu bulabilmeleri için, onlara irade gücü ver, mücadele azmi ver, zihin açıklığı ver.

KUR'AN ÜZERİNE, YAŞAM kategorisine gönderildi | DOĞRU YOLU BULMAK İÇİN, İYİ NİYETLE BAŞLAMAK GEREK için yorumlar kapalı

KUR’AN’A GÖRE, ÜMMİ OLANLAR

KUR’AN’A GÖRE, ÜMMİ OLANLAR

 

Ümmi kelimesinin sözlük anlamı, okuma yazma bilmeyen demektir. Ancak Kur’an ümmi sözünü farklı anlamlarda kullanır. İlk olarak sözlük anlamında ve Hz. Muhammed’in (s.a.v.) okuma yazma bilmeyen bir peygamber olduğunu teyit için kullanır.

7 Araf Suresi 157: “Onlar ki, o ümmî peygambere uyarlar, yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılmış bulacakları o peygambere uyup, onun izinden giderler ki, o, onlara iyiyi emreder ve onları kötülüklerden alıkoyar. Temiz ve hoş şeyleri kendilerine helâl kılar. Murdar ve kötü şeyleri de üzerlerine haram kılar. Sırtlarından ağır yükleri indirir, üzerlerindeki bağları ve zincirleri kırar atar. İşte o vakit ona iman eden, ona kuvvetle saygı gösteren, ona yardımcı olan ve onun peygamberliği ile birlikte indirilen nuru izleyen kimseler var ya, işte asıl murada eren kurtulmuşlar onlardır.”

158: “De ki; ey insanlar! Ben sizin hepinize Allah’ın resulüyüm. O Allah ki, göklerin ve yerin bütün mülkü O’nundur. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. Öldüren de, dirilten de O’dur. Bundan dolayı gelin, Allah’a ve resulüne iman edin. Allah’a ve Allah’ın bütün kelâmlarına iman etmiş bulunan o ümmî peygambere, evet ona uyun ki, hidayete erebilesiniz.”

12 Yusuf Suresi 3: “Sana bu Kur’an’ı vahyetmekle biz, sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Gerçek şu ki, daha önce senin bundan hiç haberin yoktu.”

Yukarıdaki ayetlerin ifadelerinden anlaşılan, Hz. Muhammed’in ümmi olduğudur. Yani okuma yazma öğrenme hususunda eğitim görmediğidir. Yusuf Suresinin üçüncü ayetinde, ümmi kelimesi geçmez. Fakat peygamberin, okuma bilmediği için haberinin olmadığı konuların vahyedildiğini ifade eder.

Ümmi kelimesinin Kur’an ayetlerinde geçen diğer bir kullanımı, kitap verilmeyenler anlamındadır.

3 Ali İmran Suresi 20: “Buna karşı seninle münakaşaya kalkışırlarsa de ki: “Ben, bana uyanlarla birlikte kendi özümü Allah’a teslim etmişimdir”. Kendilerine kitap verilenlere ve (kitap verilmeyen) ümmilere de ki: “Siz de İslâm’ı kabul ettiniz mi?” Eğer İslâm’a girerlerse hidayete ermiş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse, sana düşen şey ancak tebliğ etmektir. Allah kulları görendir.”

Ayetteki kitap verilmeyen ümmiler olarak, Hz. Muhammed’in içerisinde bulunduğu Arap halkı kastedilmektedir Bu anlamı aşağıdaki ayetle daha netleşmektedir..

62 Cuma Suresi 2: “O’dur ki ümmiler içinde, kendilerinden olan ve onlara Allah’ın ayetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber gönderdi. Oysa onlar, önceden apaçık bir sapıklık içinde idiler.”

Kur’an’da ümmi kelimesi ile kastedilen diğer bir anlamı, kitabı bilen, okuyan, ama bilmezlikten gelen kişi şeklindedir.

2 Bakara Suresi 78: “Bunların bir de ümmî kısmı vardır, kitabı bilmezler, ancak birtakım kuruntu yığınına, boş saplantılara kapılır ve zan içinde dolaşır dururlar.”

79: “Artık o kimselerin vay haline ki, kendi elleriyle kitap yazarlar da sonra biraz para almak için “Bu Allah katındandır.” derler. Artık vay o elleriyle yazdıkları yüzünden onlara, vay o kazandıkları vebal yüzünden onlara!”

Bakara Suresinin yukarıdaki iki ayetinden ilkinde, ümmi kimselerin, kitabı bilmedikleri halde, kendi kuruntuları ile hareket ederek, boş zan ve saplantıları olan kişiler olduğu ifade edilmektedir. Surenin sonraki ayetinde, bu şahısların bir başka özelliklerinden bahsedilmektedir. Ümmi olarak nitelenen bu insanların, kendi elleriyle kitap yazdıkları ifade edilmektedir.

Kitap yazabilen kişilerin okuma yazma bilmeyen anlamında ümmi olmadıkları açıktır. Kitap yazabilen bu kişilerin ümmiliği, kendi elleriyle yazdıkları kitabı “Allah katındandır” diyerek, insanları kandırmaya çalışmalarından gelmektedir. Bu durum, cahillikten de öte bir haldir.

İşte Kur’an’ın asıl uyarmak istediği kişiler, bu anlayışta olanlardır. Bunlar, okuma yazma bilmeyen ümmilerden çok daha kötüdürler. Kitabı okuyup bildikleri halde, kendi düşüncelerini, kendi zanlarını, sanki Yüce Yaradan’ın isteğiymiş gibi anlatarak insanları kolayca kandırırlar. Fakat Kur’an, “vay onların haline” diyerek bunların sonunun çok kötü olacağını beyan etmektedir.

Kur’an’a göre asıl ümmiler, bilmedikleri halde, çok şey biliyormuş gibi görünmeye çalışan bu insanların kendileridir.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | KUR’AN’A GÖRE, ÜMMİ OLANLAR için yorumlar kapalı

DÜNYAYA, SALİH AMEL İŞLEYENLER VARİS OLACAKLARDIR

DÜNYAYA, SALİH AMEL İŞLEYENLER VARİS OLACAKLARDIR

Daha önce yayınladığımız “Allah’ın Yeryüzündeki Halefi, İnsandır” başlıklı yazımızda, konuyu Kur’an ayetleriyle irdelemiştik. Bakara Suresinin 30uncu ayetine göre, insanlar, yeryüzünde Yüce Yaradan’ın vekil yöneticileridir.

İsmail Hakkı Bursevi’ye göre, Yüce Yaradan’ın halifesi olmanın sırrı, yaratılış özelliklerindedir.

“Allah insanı Kendi zatının sıfatlarının suretinde hayat sahibi, çekip çeviren, işiten, gören, bilen, güç sahibi, konuşan ve iradesi olan bir varlık olarak yaratmıştır.”

İnsanları, dünyada Kendisinin halefi olarak konuşlandıran Yüce Yaradan, bu görevi layıkıyla yapabilmemiz için, bizlere çok güzel özellikler vermiştir. Fakat Allah, verdiği vekâleti kötüye kullananlardan, yani emanete ihanet edenlerden hesabını soracağını her fırsatta bizlere iletmiştir. Aynı şekilde, kibirlenerek, Kendisine kulluk etmeyenleri, yani öğütlerine uymayanları da cezalandıracağını kesin bir dille ifade etmiştir.

Yeryüzünde halifelerin önderi yaptığı peygamberlerini bile, bu konuda ikaz etmiştir.

38 Sad Suresi 26: “Ey Davud! Gerçekten biz seni yeryüzünde bir halife yaptık. Artık insanlar arasında hak ile hüküm ver. Keyfe, arzuya uyma ki, seni Allah yolundan saptırmasın. Çünkü Allah yolundan sapanlar, hesap gününü unuttukları için kendilerine çok şiddetli bir azap vardır.”

Ayet önce, Davud’un, gerçekten halife yapıldığını vurguluyor. Buradan bizim anladığımız, halifelerin önderi yapıldığı şeklindedir. Ayet daha sonra, halife olmanın gereklerini kısaca sıralıyor. Halife olabilmek için hak ile hüküm vermek, keyfe yani nefse uymamak, Allah yolunda yürümek gibi özellikler gerektiğini anlatıyor.

Ayetin sonunda, Allah yolundan sapanlar uyarılıyor. Onlara çok şiddetli azap olduğu beyan ediliyor. Bu ikazlara rağmen, insanların birçoğu, halife olmanın gereklerine uymuyor. Dolayısıyla cezalandırılıyorlar.

10 Yunus 73: “Buna rağmen yine de onu inkâr ettiler. Biz de onu (Nuh’u)  ve gemide kendisiyle beraber olanları kurtardık. Ve onları yeryüzüne halifeler yaptık. Ayetlerimizi inkâr edenleri ise suda boğduk. Bak işte uyarılanların akıbeti nasıl oldu.”

Ayetten anlaşıldığı gibi, halifelik görevinin gereğini yapmayarak, aksine inkâr edenler, Yüce Yaradan tarafından cezalandırılıyorlar. Allah’ın yolundan gidenler, yeryüzüne halife yapılıyorlar.

İnsanların birçoğunun, emanete ihanet ettiklerini gören Allah, halef olma ile varis olma arasındaki farkı şöyle gözler önüne sermiştir.

21 Enbiya Suresi 105: “Ant olsun ki, Tevrat’tan sonra Zebur’da da, yeryüzüne ancak güzel (salih amel işleyen) kullarımın varis olacağını yazmıştık.”

Yukarıdaki ayeti irdelerken, iki yönüne dikkat etmemiz gerekmektedir. İlki, Yüce Yaradan’ın indirdiği kitapların hepsinde benzer şeylerin aktarıldığı hususudur. Bilindiği gibi, Allah’ın, peygamberlerine indirdiği ilk iki kitap, Tevrat ve Zebur’dur. Demek ki Yüce Yaradan, halife olmak ile varis olmak arasındaki farkı, peygamberlerine indirdiği ilk kitaptan itibaren hep vurgulamış.

Ayetin bize söylemek istediği diğer önemli husus, yeryüzüne ancak salih amel işleyen kullarının varis olacağı gerçeğidir. Buradan anlaşılan, insanlık var oldukça, salih amel işleyen kullar da var olacaklar. Kula kulluk etmeyen bu yapıda insanlar var oldukça ve Allah’ın yolundan ayrılmadan bozgunculara karşı mücadele ettikçe, zalimler ve inkârcılar, inşallah yenilmeye devam edecekler.

Enbiya Suresinin 105inci ayetiyle ilgili bizim bu yorumumuzu, aşağıdaki ayet kuvvetlendirmektedir:

61 Saff Suresi 8: “Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemeseler de, Allah nurunu tamamlayacaktır.”

Şüphesiz ki, en şaşmaz vaat, Allah’ın vaadidir.

KUR'AN ÜZERİNE, Sosyal kategorisine gönderildi | DÜNYAYA, SALİH AMEL İŞLEYENLER VARİS OLACAKLARDIR için yorumlar kapalı

İSLÂM’DA KÖLE VE ESİR KONUSU ÜZERİNE

İSLÂM’DA KÖLE VE ESİR KONUSU ÜZERİNE

 

Önceki makalelerimizden “İslâm’da Cariye Konusu Üzerine” başlıklı yazımızda, konumuzla da bağlantılı olan bazı bilgiler vermiştik. Yazımızda ifade ettiğimiz gibi, Kur’an meallerindeki bazı kelimelerin tercümelerindeki ciddiyet eksikliği, bizleri yanıltmaktadır. Yazımızın başlığıyla ilgili olan ve bizi yanıltan tercümeleri şöyle toparlayabiliriz.

İslâm âlimlerinin çoğunun köle olarak tercüme ettikleri kelimeler, Kur’an’da, aynı kelime olarak geçmemektedir. Kur’an’da “ma meleket eyman” olarak geçen ibarenin nasıl yanlış tercüme edildiğini, cariye konusundaki yazımızda örneklerle açıklamıştık. Meal yazan bu âlimler, Kur’an’da “rakabe”, “abdu” şeklinde ayrı ayrı geçen kelimeleri de, sadece “köle” olarak tercüme etmişler. Ancak Ali İmran Suresi 182 gibi bazı ayetlerin meallerinde, “abd” kelimesi “Allah’ın kulu” olarak çevrilmiştir.

“Abd” kelimesinin Türkçe karşılığı “kul” demektir. Kul ile köle arasında fark vardır. İnsanlar, Yüce Yaradan’ın “kulları”dır. Eski anlayışa göre halk, kralların veya padişahların “kulları”dır. Ama insanlar, ne Allah’ın ne de padişahların köleleri değildir. Kur’an bu ayrımı yapmaktadır. Kur’an’da, bizim anladığımız anlamda köle uygulaması için geçen söz “rakabe”dir. Kur’an bu kelimeyi, o dönemdeki mevcut uygulamayı anlatırken kullanır. Bu kelimeyi kullandığı her ayette de, “köle azat etmek gerekir” şeklinde bir ifade ile geçer. Nisa Suresi 92, Maide Suresi 89, Bakara 177 gibi ayetler, bu konuya birer örnektir.

Demek ki, Kur’an, bizim bildiğimiz anlamdaki ve Kur’an’ın indiği dönemde mevcut olan kölelik anlayışına karşıdır. Her fırsatta, köle azat etmemizi isteyerek, köleliğin kötü olduğunu insanların anlamasını sağlamaya çalışmaktadır.

Bazı meallerde, “köle” ve “esir” tercümelerinde de hata yapıldığını görmekteyiz. Bakara 177 de geçen “rıkabi” sözü, aynı tefsirde hem köle, hem de esir olarak çevrilmiştir. Hâlbuki bu ikisi, birbirinden farklı iki terimdir. Esirler, köle değildir. Köle yapılamaz.

Kur’an’da, esirler kelimesi “esra” olarak geçer. Esirler konusunu işleyen ve Mekke’de inen ayetler şunlardır:

76 İnsan Suresi 8: “Düşküne, yetime ve esire seve seve yemek yedirirler.”

9: “Size sırf Allah rızası için yemek yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür bekliyoruz.”

10: “Biz sert ve belalı bir günde Rabbimizden korkarız.” derler.

Yukarıdaki ayetlerin indiği dönemde, Müslümanların esirleri yoktu. Dolayısıyla Yüce Yaradan, esirlere seve seve yemek yedirirler derken, müşriklere esir düşmüş insanları kastetmektedir. Demek ki, Allah, bizden, kimlere esir düşmüş olurlarsa olsunlar, esirlere iyi muamele etmemizi istemektedir.

Medine’de inen Enfal Suresi ve Muhammed Suresinde de esirler konusu işlenir.

8 Enfal Suresi 70: Ey Peygamber, elinizdeki esirlere de ki: “Eğer Allah sizin kalplerinizde bir hayır bulursa, sizden alınandan daha hayırlısını size verir ve günahlarınızı bağışlar. Çünkü Allah bağışlayıcıdır.”

Yukarıdaki ayet peygamberden daha çok, esirlere yol gösteriyor. Eğer Yüce Yaradan, esirlerin kalplerinde düzgün ve hayra yol açacak düşünceler bulursa, Allah’ın, onlara eski hallerinden daha iyisini vereceği ifade ediliyor.

O halde, esirlere düşen ilk sorumluluk, kalplerinden kötülük fikrini atmaktır. Kalplerinde ne düşündüklerini karşılarındaki insanlar bilemeyebilir. Fakat Yüce Yaradan, her insanın içinden geçirdiklerini bilir. Bunda şüphe yoktur. Bu durumdan şüphe duyan esirleri, Allah, bir sonraki ayetiyle uyarıyor.

71: “Eğer sana hıyanet etmek isterlerse iyi bilsinler ki, bundan önce Allah’a hainlik ettiklerinden dolayı Allah onların ezilmelerine imkân verdi. Allah her şeyi hakkıyla bilen hüküm ve hikmet sahibidir.”

Demek ki, esirlerin bu hale düşmeleri, daha önce Allah’ın gösterdiği yoldan gitmeyip, aksine hıyanet etmeleridir. Bu hallerini, esirlerin kendileri iyi bilirler. Dolayısıyla, karar kendilerinindir. Ayetin sonundaki ifadeye göre, Yüce Yaradan, esirlerin karalarına karşılık verecektir. Her şeyi hakkıyla bilen Allah, tek hüküm ve hikmet sahibidir. Onun vereceği hükmü kimse değiştiremez.

Esirler konusuyla ilgili olarak, Kur’an’da geçen Medine’de inen diğer bir ayet:

47 Muhammed Suresi 4: “Savaşta inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman hemen boyunlarını vurun. Nihayet onlara üstün geldiğiniz zaman bağı sıkı bağlayıp esir alın. Sonra harp ağırlıklarını atıp, savaş bitince de onları ya karşılıksız olarak, ya da fidye ile salıverin. Allah’ın emri budur. Eğer Allah dileseydi onlardan başka türlü de intikam alırdı. Fakat böyle olması sizi birbirinizle denemek içindir. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların amellerini asla boşa çıkarmaz.”

Yukarıdaki ayet, savaşta esir alanlara hitabetmektedir. Ayet Medine’de indiği için, bazı savaşlarda, Yüce Yaradan’ın yardımıyla galip gelerek esirler alan müminlere yol göstermektedir. Ayet net olduğundan ayrıca bir yoruma gerek yoktur.

Demek ki, Kur’an’a göre, köle ile esir konusu birbirinden farklı şeylerdir. Kur’an, köleliğe karşıdır. Esirlere de, iyi muamele edilmesini istemektedir. Ama sorumluluğu sadece esir alanlara yüklememektedir. Esirlere de sorumluluk yüklemektedir. Hattâ denilebilir ki, esirlerin kalplerini düzeltme yükümlülükleri, çok daha önemli görülmektedir. Kendini düzelten ve Allah’ın yoluna giren esirlere, Yüce Yaradan, doğrudan Kendisinin yardım edeceğini ifade etmektedir.

KUR'AN ÜZERİNE, Sosyal kategorisine gönderildi | İSLÂM’DA KÖLE VE ESİR KONUSU ÜZERİNE için yorumlar kapalı