DÜNYAYA, SALİH AMEL İŞLEYENLER VARİS OLACAKLARDIR

DÜNYAYA, SALİH AMEL İŞLEYENLER VARİS OLACAKLARDIR

Daha önce yayınladığımız “Allah’ın Yeryüzündeki Halefi, İnsandır” başlıklı yazımızda, konuyu Kur’an ayetleriyle irdelemiştik. Bakara Suresinin 30uncu ayetine göre, insanlar, yeryüzünde Yüce Yaradan’ın vekil yöneticileridir.

İsmail Hakkı Bursevi’ye göre, Yüce Yaradan’ın halifesi olmanın sırrı, yaratılış özelliklerindedir.

“Allah insanı Kendi zatının sıfatlarının suretinde hayat sahibi, çekip çeviren, işiten, gören, bilen, güç sahibi, konuşan ve iradesi olan bir varlık olarak yaratmıştır.”

İnsanları, dünyada Kendisinin halefi olarak konuşlandıran Yüce Yaradan, bu görevi layıkıyla yapabilmemiz için, bizlere çok güzel özellikler vermiştir. Fakat Allah, verdiği vekâleti kötüye kullananlardan, yani emanete ihanet edenlerden hesabını soracağını her fırsatta bizlere iletmiştir. Aynı şekilde, kibirlenerek, Kendisine kulluk etmeyenleri, yani öğütlerine uymayanları da cezalandıracağını kesin bir dille ifade etmiştir.

Yeryüzünde halifelerin önderi yaptığı peygamberlerini bile, bu konuda ikaz etmiştir.

38 Sad Suresi 26: “Ey Davud! Gerçekten biz seni yeryüzünde bir halife yaptık. Artık insanlar arasında hak ile hüküm ver. Keyfe, arzuya uyma ki, seni Allah yolundan saptırmasın. Çünkü Allah yolundan sapanlar, hesap gününü unuttukları için kendilerine çok şiddetli bir azap vardır.”

Ayet önce, Davud’un, gerçekten halife yapıldığını vurguluyor. Buradan bizim anladığımız, halifelerin önderi yapıldığı şeklindedir. Ayet daha sonra, halife olmanın gereklerini kısaca sıralıyor. Halife olabilmek için hak ile hüküm vermek, keyfe yani nefse uymamak, Allah yolunda yürümek gibi özellikler gerektiğini anlatıyor.

Ayetin sonunda, Allah yolundan sapanlar uyarılıyor. Onlara çok şiddetli azap olduğu beyan ediliyor. Bu ikazlara rağmen, insanların birçoğu, halife olmanın gereklerine uymuyor. Dolayısıyla cezalandırılıyorlar.

10 Yunus 73: “Buna rağmen yine de onu inkâr ettiler. Biz de onu (Nuh’u)  ve gemide kendisiyle beraber olanları kurtardık. Ve onları yeryüzüne halifeler yaptık. Ayetlerimizi inkâr edenleri ise suda boğduk. Bak işte uyarılanların akıbeti nasıl oldu.”

Ayetten anlaşıldığı gibi, halifelik görevinin gereğini yapmayarak, aksine inkâr edenler, Yüce Yaradan tarafından cezalandırılıyorlar. Allah’ın yolundan gidenler, yeryüzüne halife yapılıyorlar.

İnsanların birçoğunun, emanete ihanet ettiklerini gören Allah, halef olma ile varis olma arasındaki farkı şöyle gözler önüne sermiştir.

21 Enbiya Suresi 105: “Ant olsun ki, Tevrat’tan sonra Zebur’da da, yeryüzüne ancak güzel (salih amel işleyen) kullarımın varis olacağını yazmıştık.”

Yukarıdaki ayeti irdelerken, iki yönüne dikkat etmemiz gerekmektedir. İlki, Yüce Yaradan’ın indirdiği kitapların hepsinde benzer şeylerin aktarıldığı hususudur. Bilindiği gibi, Allah’ın, peygamberlerine indirdiği ilk iki kitap, Tevrat ve Zebur’dur. Demek ki Yüce Yaradan, halife olmak ile varis olmak arasındaki farkı, peygamberlerine indirdiği ilk kitaptan itibaren hep vurgulamış.

Ayetin bize söylemek istediği diğer önemli husus, yeryüzüne ancak salih amel işleyen kullarının varis olacağı gerçeğidir. Buradan anlaşılan, insanlık var oldukça, salih amel işleyen kullar da var olacaklar. Kula kulluk etmeyen bu yapıda insanlar var oldukça ve Allah’ın yolundan ayrılmadan bozgunculara karşı mücadele ettikçe, zalimler ve inkârcılar, inşallah yenilmeye devam edecekler.

Enbiya Suresinin 105inci ayetiyle ilgili bizim bu yorumumuzu, aşağıdaki ayet kuvvetlendirmektedir:

61 Saff Suresi 8: “Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemeseler de, Allah nurunu tamamlayacaktır.”

Şüphesiz ki, en şaşmaz vaat, Allah’ın vaadidir.

KUR'AN ÜZERİNE, Sosyal kategorisine gönderildi | DÜNYAYA, SALİH AMEL İŞLEYENLER VARİS OLACAKLARDIR için yorumlar kapalı

İSLÂM’DA KÖLE VE ESİR KONUSU ÜZERİNE

İSLÂM’DA KÖLE VE ESİR KONUSU ÜZERİNE

 

Önceki makalelerimizden “İslâm’da Cariye Konusu Üzerine” başlıklı yazımızda, konumuzla da bağlantılı olan bazı bilgiler vermiştik. Yazımızda ifade ettiğimiz gibi, Kur’an meallerindeki bazı kelimelerin tercümelerindeki ciddiyet eksikliği, bizleri yanıltmaktadır. Yazımızın başlığıyla ilgili olan ve bizi yanıltan tercümeleri şöyle toparlayabiliriz.

İslâm âlimlerinin çoğunun köle olarak tercüme ettikleri kelimeler, Kur’an’da, aynı kelime olarak geçmemektedir. Kur’an’da “ma meleket eyman” olarak geçen ibarenin nasıl yanlış tercüme edildiğini, cariye konusundaki yazımızda örneklerle açıklamıştık. Meal yazan bu âlimler, Kur’an’da “rakabe”, “abdu” şeklinde ayrı ayrı geçen kelimeleri de, sadece “köle” olarak tercüme etmişler. Ancak Ali İmran Suresi 182 gibi bazı ayetlerin meallerinde, “abd” kelimesi “Allah’ın kulu” olarak çevrilmiştir.

“Abd” kelimesinin Türkçe karşılığı “kul” demektir. Kul ile köle arasında fark vardır. İnsanlar, Yüce Yaradan’ın “kulları”dır. Eski anlayışa göre halk, kralların veya padişahların “kulları”dır. Ama insanlar, ne Allah’ın ne de padişahların köleleri değildir. Kur’an bu ayrımı yapmaktadır. Kur’an’da, bizim anladığımız anlamda köle uygulaması için geçen söz “rakabe”dir. Kur’an bu kelimeyi, o dönemdeki mevcut uygulamayı anlatırken kullanır. Bu kelimeyi kullandığı her ayette de, “köle azat etmek gerekir” şeklinde bir ifade ile geçer. Nisa Suresi 92, Maide Suresi 89, Bakara 177 gibi ayetler, bu konuya birer örnektir.

Demek ki, Kur’an, bizim bildiğimiz anlamdaki ve Kur’an’ın indiği dönemde mevcut olan kölelik anlayışına karşıdır. Her fırsatta, köle azat etmemizi isteyerek, köleliğin kötü olduğunu insanların anlamasını sağlamaya çalışmaktadır.

Bazı meallerde, “köle” ve “esir” tercümelerinde de hata yapıldığını görmekteyiz. Bakara 177 de geçen “rıkabi” sözü, aynı tefsirde hem köle, hem de esir olarak çevrilmiştir. Hâlbuki bu ikisi, birbirinden farklı iki terimdir. Esirler, köle değildir. Köle yapılamaz.

Kur’an’da, esirler kelimesi “esra” olarak geçer. Esirler konusunu işleyen ve Mekke’de inen ayetler şunlardır:

76 İnsan Suresi 8: “Düşküne, yetime ve esire seve seve yemek yedirirler.”

9: “Size sırf Allah rızası için yemek yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür bekliyoruz.”

10: “Biz sert ve belalı bir günde Rabbimizden korkarız.” derler.

Yukarıdaki ayetlerin indiği dönemde, Müslümanların esirleri yoktu. Dolayısıyla Yüce Yaradan, esirlere seve seve yemek yedirirler derken, müşriklere esir düşmüş insanları kastetmektedir. Demek ki, Allah, bizden, kimlere esir düşmüş olurlarsa olsunlar, esirlere iyi muamele etmemizi istemektedir.

Medine’de inen Enfal Suresi ve Muhammed Suresinde de esirler konusu işlenir.

8 Enfal Suresi 70: Ey Peygamber, elinizdeki esirlere de ki: “Eğer Allah sizin kalplerinizde bir hayır bulursa, sizden alınandan daha hayırlısını size verir ve günahlarınızı bağışlar. Çünkü Allah bağışlayıcıdır.”

Yukarıdaki ayet peygamberden daha çok, esirlere yol gösteriyor. Eğer Yüce Yaradan, esirlerin kalplerinde düzgün ve hayra yol açacak düşünceler bulursa, Allah’ın, onlara eski hallerinden daha iyisini vereceği ifade ediliyor.

O halde, esirlere düşen ilk sorumluluk, kalplerinden kötülük fikrini atmaktır. Kalplerinde ne düşündüklerini karşılarındaki insanlar bilemeyebilir. Fakat Yüce Yaradan, her insanın içinden geçirdiklerini bilir. Bunda şüphe yoktur. Bu durumdan şüphe duyan esirleri, Allah, bir sonraki ayetiyle uyarıyor.

71: “Eğer sana hıyanet etmek isterlerse iyi bilsinler ki, bundan önce Allah’a hainlik ettiklerinden dolayı Allah onların ezilmelerine imkân verdi. Allah her şeyi hakkıyla bilen hüküm ve hikmet sahibidir.”

Demek ki, esirlerin bu hale düşmeleri, daha önce Allah’ın gösterdiği yoldan gitmeyip, aksine hıyanet etmeleridir. Bu hallerini, esirlerin kendileri iyi bilirler. Dolayısıyla, karar kendilerinindir. Ayetin sonundaki ifadeye göre, Yüce Yaradan, esirlerin karalarına karşılık verecektir. Her şeyi hakkıyla bilen Allah, tek hüküm ve hikmet sahibidir. Onun vereceği hükmü kimse değiştiremez.

Esirler konusuyla ilgili olarak, Kur’an’da geçen Medine’de inen diğer bir ayet:

47 Muhammed Suresi 4: “Savaşta inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman hemen boyunlarını vurun. Nihayet onlara üstün geldiğiniz zaman bağı sıkı bağlayıp esir alın. Sonra harp ağırlıklarını atıp, savaş bitince de onları ya karşılıksız olarak, ya da fidye ile salıverin. Allah’ın emri budur. Eğer Allah dileseydi onlardan başka türlü de intikam alırdı. Fakat böyle olması sizi birbirinizle denemek içindir. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların amellerini asla boşa çıkarmaz.”

Yukarıdaki ayet, savaşta esir alanlara hitabetmektedir. Ayet Medine’de indiği için, bazı savaşlarda, Yüce Yaradan’ın yardımıyla galip gelerek esirler alan müminlere yol göstermektedir. Ayet net olduğundan ayrıca bir yoruma gerek yoktur.

Demek ki, Kur’an’a göre, köle ile esir konusu birbirinden farklı şeylerdir. Kur’an, köleliğe karşıdır. Esirlere de, iyi muamele edilmesini istemektedir. Ama sorumluluğu sadece esir alanlara yüklememektedir. Esirlere de sorumluluk yüklemektedir. Hattâ denilebilir ki, esirlerin kalplerini düzeltme yükümlülükleri, çok daha önemli görülmektedir. Kendini düzelten ve Allah’ın yoluna giren esirlere, Yüce Yaradan, doğrudan Kendisinin yardım edeceğini ifade etmektedir.

KUR'AN ÜZERİNE, Sosyal kategorisine gönderildi | İSLÂM’DA KÖLE VE ESİR KONUSU ÜZERİNE için yorumlar kapalı

ŞURA İLE DEMOKRASİ ARASINDAKİ FARK

ŞURA İLE DEMOKRASİ ARASINDAKİ FARK

 

Bu sitede yayınladığımız “İslâm ve Demokrasi” ve “Demokrasi Bir Rejimin Adı mıdır” “Demokrasi, Elektokrasi Değildir” başlıklı yazılarımızda demokrasi hakkındaki fikirlerimizi belirttik. Bu yazımızda bir başka açıdan değerlendirme yapmaya çalışacağız.

Bilindiği gibi, günümüzde en güzel yönetim tarzı olarak demokrasi benimsenmiştir. Buna rağmen insanlar, demokrasinin ne olduğu üzerinde tam olarak anlaşma sağlayamamışlardır. Fikir birliğine varılan hususlar, daha çok, demokrasinin ne olmadığı hakkındaki düşüncelerdir. Bu tanım sorunu, sadece maddeten geri kalmış ülkelerde değil, maddeten kalkınmış ülkeler için de geçerlidir.

Demokrasi hakkındaki her üç yazımızda ifade ettiğimiz aksaklıkların temelinde yatan sebep, insana bakış açısından kaynaklanmaktadır. Demokrasi ile yönetilen hemen bütün ülkelerde, yöneticilerin büyük çoğunluğunun insana bakışları birbirine benzerdir. Bu anlayıştaki yöneticiler insana sadece “sayı” olarak bakarlar. Onlara göre insanın tanımı ile “oy” aynıdır. Bir “oy” fazla alan, kendini kral veya padişah gibi görür. Kendinde bütün yetkileri topladığını düşünür.

Bu durum sadece siyasi yöneticiler için değil, diğer kurumlar için de geçerlidir. Çünkü kurumların hepsi, aynı demokrasi sisteminin müesseseleridir. İster bir spor kulübünde, ister bir meslek kuruluşunda, ister aynı köyün veya ilçenin insanlarının kurduğu dernekte olsun, bakış açısı değişmez. Hepsinde de yönetime aday olanlar, insanlara “oy” gözüyle bakarlar. Onlarla ilişkilerini bu minval üzerine kurarlar. Bir yönetim adayı için, seçim dönemi geldiğinde, isterse dernekteki bütün insanlarla yıllarca birlikte yaşıyor olsun, farketmez. Bir aday için, birlikte arkadaşlık yaptığı insanlar bile, sadece “oy” hesabıdır.

Durum böyle olunca, demokrasi artık “istatistiğe” dönüşür. İstatistikte bir fazla olan vekâleti alır. Vekâleti kapan, eskilerin deyimiyle, parsayı toplar. Ortada toplanacak parsa olunca, “oy”un önemi artar. Oy vereceklere, toplanacak parsaya mahsuben küçük bir payın verilmesi gerekli hale gelir. Nitekim seçimle yöneticilerini seçen bütün ülkelerde, bütün kurumlarda, mevcut idarecilerin zamanlarının ve masraflarının %80’i yeniden seçilebilmek için harcanır. Böyle yapmayan yönetici bir daha seçilemez. Böyle yaptıkları halde bile, bazen seçilemezler. Çünkü kendilerinden daha çok para ve zaman harcayan, daha güzel yalan söyleyen rakipler çıkabilir.

Aslında, gerçekten uygun bir sistem olan demokrasiden, bütün dünyada şikâyetçi olunmasının sebebi, insana ”sayı” veya  “oy” olarak bakılmasıdır. Eğer demokrasiyi gerçekten rayına oturtmak istiyorsak, insanın ilahi boyutunun olduğunu hatırlamamız gerekir.

 Bu sitede yayınladığımız “Hayatın İlahi Bir Anlamı Olmazsa, Her Şey Manasızlaşır” başlıklı yazımızda, insanların mutluluğu ve huzuru için, hayatın ilahi bir anlamı olduğunu görmemiz gerektiğini ifade etmiştik. Buradan hareketle, hayatın ilahi anlamı olduğunu düşünen insanların oluşturdukları demokrasi sistemi, güzel bir anlam kazanır. Böyle bir ortamda demokrasi “istatistik” olmaktan çıkar. Bir “şura” haline dönüşür.

Şura, insanların ilahi boyutlarını düşünen şahıslarla, yani iman sahipleri ile yapılır. Böyle yapılan şuralar faydalı olur. Konuyu daha iyi anlayabilmek için, “Demokrasi Elektokrasi Değildir” başlıklı yazımızın sonunda yazdıklarımıza bir göz atalım:

“Şurası kesin bir gerçektir ki, demokrasi mücadelesi dünya çapında verilmediği zaman, ülkelerin kendi başlarına demokratikleşmesi çok zor olur.

Demokrasinin alt bileşenleri olan ekonomik, siyasi, hukuki, kültürel konularda demokratikleşmenin sağlanması, ilgili Kur’an hükümlerine uyulmasıyla doğru orantılıdır. Kur’an anlatımlarında, ekonomideki infak, siyasetteki emaneti ehline verme, hukuktaki düşmanınıza karşı bile adaletli davranma, kültürdeki halka en faydalı insanın takva olarak Allaha en yakın olan insan olması gibi konular bizlere demokrasiyi yerleştirmemiz için umut ışıklarıdır.”

Kur’an’da, Ali İmran Suresi 159uncu ayette, bu hususta bize yol gösterilmektedir: “Sen (o zaman), sırf Allah’ın rahmetiyle onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları sen bağışla, onlar için Allah’tan mağfiret dile. (Yapacağın) işlerde onlara da danış, bir kere de azmettin mi, artık Allah’a dayan. Muhakkak ki Allah kendine dayanıp güvenenleri sever.”

Ayetin başındaki ifadelerden anlaşıldığına göre peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.), insanları sayı olarak görmüyor. Bilindiği gibi bu ayet Uhud Savaşı sonrasında inmiştir. Uhud Savaşı sırasında, okçuların emirleri dinlemeyerek ganimet peşine koşmaları sebebiyle, kazanılmış savaş kaybedilme seviyesine gelmiştir. İnsanların bu büyük hatalarına rağmen peygamber, onlara, Allah’ın rahmeti sayesinde, yumuşak davranmıştır. Yani onların ilahi bir boyutlarının olduğunu düşünerek davranmıştır. Onların iman sahibi olduklarını hesaba katmıştır.

Nitekim ayetin devamında Yüce Yaradan, peygamberinden, onları bağışlamasını ve Allah’ın bağışlaması için de, dua etmesini istemiştir. Eğer Yüce Yaradan, onların iman sahibi olduklarını, ama bir an için nefislerine yenildiklerini düşünmeseydi, peygamberine yumuşak davranması için yardım etmezdi. Ayrıca ayetin devamında da, onlarla ve diğer arkadaşlarıyla istişare etmesini emretmezdi.

Demek ki, insanların ilahi bir yönlerinin olduğunu hesaba katmak gerekiyor. Demek ki, insanların ilahi yönlerinin olduğunu düşünerek, onlara bir fırsat daha vermek faydalı oluyor.

Demek ki, iman sahibi olmak çok önemlidir. İman sahibi insanlar, hata yapsalar bile, hatalarını düzeltebilecek yapıya sahip oluyorlar. Demek ki, şuralar, iman sahibi insanlarla yapılırsa faydalı olmaktadır.

Şura ile günümüzdeki demokrasi anlayışı arasındaki temel fark, insanın ilahi bir yönünün olduğunun ciddiye alınıp alınmaması hususudur. Şura ve istişare, iman sahibi insanlarla yapılırsa faydalıdır. Demokrasi, insanın ilahi boyutunu ihmal ederse, istatistiğe dönüşür.

Sosyal kategorisine gönderildi | ŞURA İLE DEMOKRASİ ARASINDAKİ FARK için yorumlar kapalı

ALLAH’IN VASIFLARI, 99 İSİMLE SINIRLANDIRILAMAZ

ALLAH’IN VASIFLARI, 99 İSİMLE SINIRLANDIRILAMAZ

 

İslâm âlimlerinin, Allah’a 99 isimle hitap etmelerinin sebebi olarak, aşağıdaki ayetler belirtilmektedir.

7 Araf Suresi 180: “Oysa en güzel isimler Allah’ındır. Bundan dolayı Allah’a onlarla dua edin. Onun isimleri hakkında gerçeği çarpıtan inkârcıları terkedin. Onlar yakında yaptıklarının cezasını çekecekler.

20 Taha Suresi 8: “Allah O’dur ki, kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur. En güzel isimler Onundur.”

59 Haşr Suresi 24: “O, yaratan, var eden, varlıklara şekil veren Allah’tır. En güzel isimler Onundur. Göklerde ve yerde olanlar O’nun şanını yüceltmektedirler. O, galip olan, her şeyi hikmeti uyarınca yapandır.”

Ayetlerde, net olarak görüldüğü gibi, sadece “en güzel isimler Onundur” denilmektedir. Kur’an’ın başka ayetlerinde, bu isimlerin bazıları geçmektedir. Fakat 99 isim diye bir ifade ve ibare kesinlikle yoktur.

Peki, bu 99 isim ifadesi Kur’an’da olmadığına göre, nereden gelmektedir? Bu konuda bilgi veren guruplar, aşağıdaki hadisleri aktarmaktadırlar.

“Allah’ın 99 ismi vardır. Bu isimleri ezberleyen kimse cennete girer.” (Buhârî, Deavat, 68. VII, 169)

“Allâh’ın 99 ismi vardır. Bu isimleri sayan kimse cennete girer.” (Müslim, Zikr, 6. III, 2062)

Hz. Muhammed’e (s.a.v.) atfen ifade edilen bu sözlere baktığımızda Kur’an ile tamamen bir çelişki olduğunu görmekteyiz. Kur’an, Cennete giden yolu, önce iman etmek, sonra salih ameller işlemek olarak göstermektedir. Kur’an’da bu hususu ifade eden çok sayıda ayetten bir tanesi de, Bakara Suresi 82inci ayettir: “İman edip salih ameller işleyenler, işte öyleleri de cennet ehlidirler ve orada ebedî kalıcıdırlar.”

Kur’an’daki bunca ayet varken, bir peygamberin bu ayetlerin aksine bir beyanda bulunması mümkün müdür? Elbette mümkün değildir.

Peki, yukarıdaki hadislerden ne anlaşılmaktadır? Allah’ın 99 ismini ezberleyen veya sayan kişinin cennete gireceği anlaşılmaktadır. Buhari’ye göre cennete girmek için 99 ismi ezberlemek gerekir. Müslim’e göre ise, ezberleme zahmetine de gerek yoktur. Sadece saymak yeterlidir.

Her iki hadis âliminin de aktardıkları ifadede, Allah’ın isimlerini ezberleyen veya sayan kimsenin niteliği hakkında bir ibare yoktur. Yani isimleri sayan kişi, ister iman etmiş isterse etmemiş biri olsun, farketmemektedir. İsterse Allah’ın tavsiye ettiklerinin tersini yapan bir şahıs olsun, yine farketmemektedir. İsimleri sayması, cennete girmesi için yeterli görülmektedir.

Yukarıdaki hadislere göre, günümüzdeki gelişmiş iletişim çağında, az da olsa akıl sahibi ve konuşabilen her insanın cennete girmesi mümkündür. Allah’ın 99 isminin yazıldığı bir yerden okuyacak veya karşıdakinin söylediği isimleri tekrar edecek kapasitede olan insan sayısını düşünürsek, cennete girmeyen insan pek kalmaz herhalde. Hattâ sağır ve dilsiz insanlar bile, günümüzün gelişmiş teknikleriyle bu sayma işini başarabilirler.

Hz. Muhammed’e atfen beyan edilen ve Kur’an ile tamamen zıt olan bu durumu tespit ettikten sonra, yazımızın asıl konusuna dönelim. Konumuz, Allah’ın vasıflarının sadece 99 isimle sınırlanamayacağı idi.

Yazımızın başındaki ayetlerdeki ifadeler, birbirinin aynısıdır. Hepsi de sadece “en güzel isimler Allah’ındır“ demektedir. Hiçbir ayette, “Allah’ın vasıfları ve kapasitesi, isimlerinde ifade edilenlerdir” denilmemektedir.

Allah’ın vasıfları ve kapasitesi hakkında, Kur’an’da ifadeler var mıdır diye baktığımızda, şu ayetleri görmekteyiz:

18 Kehf Suresi 109: Deki: “Eğer Rabbimin sözlerini yazmak için deniz mürekkep olsa, Rabbimin sözleri tükenmeden önce, deniz muhakkak tükenecekti, bir mislini daha yardımcı getirsek bile.”

31 Lokman Suresi 27: “Eğer yeryüzündeki ağaçlar hep kalem olsa, deniz de arkasından yedi deniz daha kendisine destek olduğu halde mürekkep olsa, yine de Allah’ın sözleri yazmakla tükenmez. Şüphesiz ki Allah çok güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.”

Yukarıdaki her iki ayet de, çok net. Allah’ın vasıfları ve kapasitesi, bizim aklımızın alamayacağı ölçüde sınırsızdır. Allah’ın sözlerinin, yani kapasitesinin, biz insanların kendi dillerimizde bulduğumuz isimlerle sınırlandırılması, Yüce Yaradan’ın yaratıcılığı ile bağdaşmaz.

Allah’ım, Seni daha iyi anlayabilmek ve anlatabilmek için, ilmimizi artır.

Senin, her şeye gücün yeter.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | ALLAH’IN VASIFLARI, 99 İSİMLE SINIRLANDIRILAMAZ için yorumlar kapalı

NİMETLER İNSANLAR İÇİN, FAKAT AZGINLIK YASAK

DÜNYA NİMETLERİNDEN FAYDALANMAK SERBEST, AZGINLIK YASAK

 

Başlığımız tamamen Kur’an ayetlerine dayanarak belirlenmiştir. Kur’an içerisinde bu hususları ifade eden çok sayıda ayet vardır. Biz öncelikle, bu konuyu arka arkaya işleyen ayetleri ele alacağız.

51 Zariyat Suresi 43üncü ayet: ‘Semud kavminin helâkinde de bir ibret vardır. Hani onlara: “Belirli bir süreye kadar dünyadan yararlanıp, geçinin!” denmişti.’

44: “Onlarsa Rablerinin emrine karşı büyüklük tasladılar. Bunun üzerine kendilerini, bakıp dururlarken yıldırım yakalayıp, çarptı.”

43üncü ayette, helâk edilen Semud kavminden bahsediliyor. Onların helâk edilişinde, bizler için bir ibret olduğunu ifade ediyor. Sonrasında da, gelişen olayları hatırlatıyor. Onlara belirli bir süreye kadar dünya nimetlerinden faydalanarak yaşamlarını sürdürmeleri tavsiye ediliyor.

Ayetteki “belirli bir süreye kadar” sözü, muhtemelen insanların sınırlı ömürleri olmasının bir ifadesidir. Nitekim bu ifade Ali İmran Suresinin 145inci ayetinde net bir şekilde belirtilmiştir: “Allah’ın izni olmadıkça hiçbir kimseye ölmek yoktur. (Ölüm) belirli bir süreye göre yazılmıştır. Kim dünya menfaatini dilerse, kendisine ondan veririz. Kim de ahiret sevabını isterse ona da ondan veririz. Biz şükredenleri mükâfatlandıracağız.”

Demek ki, bu dünyadan faydalanmamız, her bir kişi için belirli bir süreye kadardır. O süreyi sadece Yüce Yaradan bilmektedir. Bu süre içerisinde isteyene, Allah, dünya menfaatleri vermektedir. Bu ayetteki “menfaat” ifadesi muhtemelen, kişinin hırsını tatmin için, hangi yolla elde edilirse edilsin, sadece dünya nimetleri için çalışması anlamındadır. Yalnızca dünya malıyla ilgili hırslarını tatmin etmek isteyenlere, Kur’an’a göre, Yüce Yaradan olumlu cevap veriyor. Fakat sadece dünya menfaatini isteyenlere ahiret nimetlerinden verilmiyor. Onlar bütün haklarını bu dünyada kullanmış oluyorlar. Ahiret hayatında doğrudan cehenneme atılıyorlar.

Dünya nimetlerinin insanların faydalanması için oluşturulduğunu ifade eden bir başka Kur’an ayeti Araf Suresi 32inci ayettir: ‘De ki: “Allah’ın kulları için çıkardığı ziynetleri ve tertemiz rızıkları kim haram kılmış?” De ki: “Bunlar, bu dünya hayatında inananlar içindir, kıyamet gününde de yalnız onlara mahsustur”. İşte böylece biz ayetleri bilen bir topluluğa uzun uzun açıklıyoruz.’

Ayette net olarak ifade edildiği gibi, Allah, ziynetleri biz insanlar için oluşturmuş. Diğer bütün nimetleri de, faydalanmamız için bize tahsis etmiştir. Yüce Yaradan’ın bizden istediği, bu nimetlerden tertemiz bir şekilde, yani helâlinden faydalanmaya çalışmamızdır.

Yazımızın başında verdiğimiz Zariyat Suresinin 44üncü ayeti şöyle idi: : “Onlarsa Rablerinin emrine karşı büyüklük tasladılar. Bunun üzerine kendilerini, bakıp dururlarken yıldırım yakalayıp, çarptı.”

Ayete göre, Semud kavmi sadece Cehennem ile cezalandırılmamıştır. Onlar, ahiret hayatına ulaşamadan bu dünyada helâk edilmişlerdir. Onlar, muhakkak ki ahiret hayatında da Cehennem ile cezalandırılacaklardır. Hattâ Kur’an ifadelerine göre Cehennemin en azap verici bölgesinde olacaklardır.

Peki, acaba kimler bu dünyada da helâk olma cezasına çarptırılıyorlar? Kur’an’da, çok sayıda ayette bu konuda bilgi verilmektedir. Verilen bu bilgilerden anlaşıldığına göre, Allah’ın ayetlerini yalanlayanlar ve kibirlenenler, bu dünya hayatında da helâk edilmişlerdir.

Bilindiği gibi, Yüce Yaradan’ın ayetleri, yani delilleri, sadece peygamberleri vasıtasıyla ifade ettiği sözleri değildir. Önce insanın bizzat kendi yaratılış yapısı ve evrende yarattığı her şeydir.

O halde, dünya nimetlerinden tertemiz olarak faydalanmak serbesttir. Fakat elde ettiğimiz nimetlerin çokluğuna güvenerek azgınlık yapmak, yani Yüce Yaradan’ı yalanlamak ve büyüklük taslamak yasaktır. Yasağa uymayanlar bu dünyada da cezalandırılırlar. Kendilerinin nasıl cezalandırıldıklarını da, anlayamazlar. Sadece bakınıp dururlar.

KUR'AN ÜZERİNE, YAŞAM kategorisine gönderildi | NİMETLER İNSANLAR İÇİN, FAKAT AZGINLIK YASAK için yorumlar kapalı

KÂİNATTA HER ŞEY ÇİFTİYLE VARDIR, TEK OLAN ALLAH’TIR

KÂİNATTA HER ŞEY ÇİFTİYLE VARDIR, TEK OLAN ALLAH’TIR

 

Bütün insanların, zaten yaşantısında gözlemlediği çift yaratmayla ilgili olarak, bazı Kur’an ayetlerine bakalım.

13 Rad Suresi 3: “Yeryüzünü enine boyuna yayıp döşeyen, onda oturaklı dağlar ve ırmaklar meydana getiren ve yeryüzünde meyvelerin hepsinden iki çift yapan O’dur. Sürekli olarak gece ile gündüzü birbirine dolamaktadır. Düşünecek olan bir kavim için bunda muhakkak ki, ibretler vardır.”

20 Taha Suresi 53: “Yeryüzünü sizin için bir döşek yapan, oradan sizin için yollar açan ve gökten bir su indiren O’dur.” İşte biz o su ile türlü türlü bitkilerden çiftler çıkardık.

26 Şuara Suresi 7: “Yeryüzüne bir bakmadılar mı? Biz orada her güzel çiftten nice bitkiler yetiştirmişiz.”

35 Fatır Suresi 11: “ Hem Allah sizi bir topraktan, sonra bir damla sudan yarattı. Sonra sizi çiftler kıldı. O’nun bilgisi olmadan ne bir dişi hamile olur, ne doğurur. Kendisine ömür verilenin de ömrünün uzatılması da, ömründen kısaltılması da mutlaka bir kitapta yazılıdır. Şüphe yok ki bu, Allah’a göre kolaydır.”

36 Yasin Suresi 36: “Yerin bitkilerinden, kendi nefislerinden ve daha bilemeyecekleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah’ın şanı ne yücedir.”

42 Şura Suresi 11: “O göklerin ve yerin yaratıcısıdır. O sizin için kendi nefsinizden eşler ve hayvanlardan da çiftler yaratmıştır. O, sizi bu düzen içerisinde üretip çoğaltıyor. O’nun benzeri olan hiçbir şey yoktur. O, her şeyi işitir ve görür.”

43 Zuhruf Suresi 12: “Allah bütün çiftleri yaratmıştır. Sizin için bineceğiniz gemiler ve hayvanlar var etmiştir.”

51 Zariyat Suresi 49: “Biz her şeyden iki çift yarattık. Umulur ki, iyice düşünürsünüz.”

Burada yazmadığımız birçok ayette daha, aynı konu işlenmektedir. Son iki yüzyılda bilimin ilerlemesi ile bitkilerde ortaya çıkan çift cinsiyet insanları şaşırtmıştır. Bilimsel gelişmeler sonucu bulunan diğer çiftlerden bazıları; artı kutup-eksi kutup, uzaydaki ak delik-kara delik, artı yük-eksi yük, kimyasal konulardaki anot-katot gibi hususlardır.

Çevresini dikkatlice izleyen her insanın rahatça tespit ettiği çift yaratılma ve bilimdeki gelişmeler sonucunda bulunan yeni bilgiler, bize net olarak şunu anlatmaktadır: “Eğer her varlık çiftiyle veya zıddıyla yaratılmasaydı, kâinatta hayat devam etmezdi ve düzen olmazdı.

Peki, evrendeki varlıklar çift ise, neden yaratıcı tanrı tek olmalıdır diye düşünelim. Bu hususta da, öncelikle Kur’an’a başvuralım:

21 Enbiya Suresi 22: “Eğer yer ile gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, bunların ikisi de muhakkak fesada uğrar yok olurdu. O halde Arş’ın Rabbi olan Allah, onların vasfetmekte oldukları şeylerden (bütün noksanlıklardan) beridir, münezzehtir.”

23 Müminun Suresi 91: “Allah evlat edinmemiştir; O’nunla beraber hiçbir ilâh da yoktur. Aksi takdirde her ilâh kendi yarattığını sevk ve idare eder ve bir gün mutlaka onlardan biri diğerine galip gelirdi. Allah, onların yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir.”

17 İsra Suresi 42:(Ey Muhammed!) De ki: “Eğer dedikleri gibi Allah ile birlikte ilâhlar olsaydı, o zaman bu ilâhlar Arş’ın sahibine bir yol ararlardı.”

17 İsra Suresi 56: De ki: “Allah’tan başka, ilâh olduğunu sandığınız şeyleri çağırın, size yardım etsinler. Onlar, ne sizden sıkıntıyı kaldırabilirler, ne de değiştirebilirler.”

43 Zuhruf Suresi 84: “Gökteki ilâh da yerdeki ilâh da O’dur. O hüküm ve hikmet sahibidir her şeyi bilir.”

Ayetleri mantıklı bir şekilde düşündüğümüzde gördüğümüz şudur: “Eğer tek yaratıcı olmasaydı, tanrılar arasındaki mücadeleden dolayı kâinatta kargaşa olurdu.” Bu sitede yayınladığımız “Evrenin yapısı ve Bilim Üzerine” başlıklı üç seri yazımızdan anlaşılacağı üzere, kâinatta kargaşa olsaydı, ne yaşam ne sosyal düzen ne de bilim oluşturulamazdı.

Demek ki, kâinattaki varlıklar mutlaka çiftiyle var olması gerekirken, yaratıcı mutlaka tek olmalıdır ki; yaşam olsun, sosyal düzen kurulsun, bilim yapılsın. Aksi takdirde bunların hiçbiri olmaz. Kendi günlük yaşantımızda bile, bir işte iki şef olursa veya iki genel müdür olursa, kargaşadan kurtulamayız. Günlük hayatta kargaşayı azaltmak için, kararlar istişare ile alınmalı, fakat uygulama tek elden olmalıdır.

Evrende çok muhteşem bir düzen olduğuna göre, bunun bir yaratıcısı vardır. O yaratıcı Tanrı da, tektir. Başka türlü düşünülmesi mantıksızlık olur.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | KÂİNATTA HER ŞEY ÇİFTİYLE VARDIR, TEK OLAN ALLAH’TIR için yorumlar kapalı

İNSANLAR HAK’KIN YANSIMASI VE HALİFESİ İSE

İNSANLAR HAK’KIN YANSIMASI VE HALİFESİ İSE

 

Daha önce yayınladığımız “Allah’ın Yeryüzündeki Halefi, İnsandır” başlıklı yazımızda Kur’an ayetlerine dayanarak, konuyla ilgili fikirlerimizi aktarmış ve makalemize şu ifadelerle başlamıştık:

“İnsanın yaratılış sebeplerini Kur’an şöyle bildiriyor; Bakara Suresi 30. Ayet: “Ve düşün ki Rabbin meleklere: ‘Ben yeryüzünde muhakkak bir halife yapacağım’ ……..”

Demek ki yaratılışın birinci gayesi, yeryüzünde Allah’ın halifeliğini yani vekil yöneticiliğini yapmaktır.”

Yine bu sitede yayınladığımız “Hak’kın Yansıması” başlıklı makalemizin sonunda da bu konudaki fikirlerimizi şöyle toparlamıştık.

“Allah insanlara iş görme ve çekip çevirme özelliği vermiştir. Bunlar insanı güç sahibi yapar. İnsana verdiği konuşma özelliği ile arzu eden insanlar, aralarında kolayca anlaşabilir, bilgileri aktarabilirler. İradesi sayesinde, karar verme özelliğine sahiptir. Vicdan sayesinde, merhametli ve adaletli davranma yetisine sahiptir. Allah insanlara akıl ve düşünme kabiliyeti vererek, ihtiyaçlarımız için yeni şeyler oluşturabilmemize, sorunları çözebilmemize imkân sağlamıştır.

Allah’ın insanlara verdiği bütün özellikler, Yüce Yaradan’ın sıfatları yanında okyanusta bir damladır. Buna rağmen insanlara verdiği özelliklerin hepsi, Allah’ın sahip olduklarının küçük bir kopyasıdır.

O halde “Hakk’ın yansıması”, Allah’ın zatının özelliklerinden az bir bölümünün, insanlara yetecek miktarda verilmesi anlamına gelmektedir. Hâlbuki “Enel Hak” veya “Allah’ın oğlu” sözü, Allah’ın ve insanların bütün özelliklerinin birebir örtüşmesi durumunda söylenebilir.”

Demek ki, din insanlara yaratılışta verilmiştir. Akıl sahibi olup da düşünen her insan, bu durumu algılayabilir. Aklı başında olan ve düşünen bir insan dinsiz yapamaz. Din, kişinin tek yaratıcı olan Tanrı ile bağını tarif eder. Diğer bir deyişle, yukarıda bahsettiğimiz makalelerin ışığında baktığımızda, parçanın bütünle ilişkisini tarif eder.

Dolayısıyla, gerek kendi hayatımızı, gerekse toplum hayatını güzelleştirmenin yolu, içselleştirdiğimiz olgunluktur. Bunu da, Hak’kın yansıması ve Yüce Yaradan’ın yeryüzündeki halefi olduğumuza inanırsak başarabiliriz.

Hak’kın yansıması ve halefi olduğuna inanan bir insan, bu büyük sorumluluğunun bilinciyle davranışlarını belirler. Davranışlarını belirlerken Cennete gitmek hedefiyle karar almaz. Allah’ın cüzi bir yansıması ve halefi olduğunu düşünerek hareketlerini oluşturur. Böylesine olgunluğa ulaşmış bir insan için hareketlerine yön veren etkenler, Cennet veya Cehennem değildir. Üstlendiği yükümlülüktür.

Kur’an’dan anladığımıza göre, insanlara verilen bu hasletler kâinatta başka hiçbir varlığa verilmemiştir. Bu ayrıcalığın da elbette bir yükümlülüğü olacaktır. Bu sorumluluğunu halis niyetlerle yerine getiren bir kişinin, Allah tarafından Cennet ile müjdelenmesi ihtimali çok yüksektir. Hattâ bugüne kadarki yaşamında sorumluluklarına ters bir şekilde davranışlar sergilemiş olsa bile, sonradan gösterdiği çabalardan dolayı Yüce Yaradan onu, Cennetine alabilir. Kur’an’da bu hususla ilgili çok sayıda ayet vardır.

O halde bir insan, ben çok yanlış yaptım, her şeyi kaybettim diyerek umutsuz olmamalıdır. Hak’kın cüzi yansıması olduğu hususunu derinlemesine düşünmelidir. Böyle olduğuna inandığı andan itibaren süratle, yükümlülüklerini yerine getirmeye çalışmalıdır. Zaten bu inanca ulaşan ve inancını içselleştiren bir insan, kendi içinden gelerek, derhal düzgün işler yapmaya başlar. Ona dışarıdan karışmaya gerek kalmaz. Kendisine nasıl davranılmasını istiyorsa, karşısındakine de öyle davranır. Geçmişte yaptığı hataları, topluma verdiği zararları telâfi edebilmek için daha hızlı çabalar.

Sonuç olarak, Kur’an ayetlerinden anladığımız kadarıyla, şunu ifade edebiliriz:

Eğer, kendimizi Hak’kın cüzi yansıması ve yeryüzündeki halefi olarak görüyorsak, davranışlarımızı ona göre oluşturmalıyız. Böyle yaparsak, hem bu dünyada hem de ahirette, Cennete yaklaşma ve Cehennemden uzaklaşma kendiliğinden olur. Eğer, evrende tesadüfen bulunduğumuzu, ölümden sonra hayat olmadığını düşünüyorsak, ona göre davranmalıyız. Sonuçlarına da, hem bu dünyada hem de ahiret hayatında katlanmaya hazır olmalıyız. Eğer, kendimizin Hak’kın yansıması olduğumuzu dilimizle söyler, ama gereğini yapmayarak tersini yaparsak, cezamızın, hem bu dünyada hem de ahirette çok daha ağır olacağını unutmamalıyız.

YAŞAM kategorisine gönderildi | İNSANLAR HAK’KIN YANSIMASI VE HALİFESİ İSE için yorumlar kapalı

ALLAH’A ŞÜKRETMEK ÇALIŞMAKLA OLUR

ALLAH’A ŞÜKRETMENİN YOLU ÇALIŞMAKTAN GEÇER

 

Çalışma konusuyla ilgili olarak yine bu sitede (www.ismailhakkikupcu.com.tr) yayınladığımız “İslâm’da Çalışmanın Önemi” başlıklı yazımızda fikirlerimizi ifade etmiştik. O makalemizde, çalışma konusuyla ilgili olan Kur’an ayetlerinden örnekler vermiştik. Bu ayetlerin bazıları şunlardı:

Necm Suresi 39: “İnsan için ancak çalıştığı vardır.”

40: “Şüphesiz onun çalışması ileride görülecektir.”

41: “Sonra çalışmasının karşılığı kendisine tastamam verilecektir.”

Bu yazımızın konusu ise, daha farklıdır. Çalışma hususunu değil, Allah’a şükretmemizin yolunun çalışmaktan geçtiğini vurgulamaktır.

Yazımızın başlığı, bizim kendiliğimizden oluşturduğumuz bir hüküm değildir. Yüce Yaradan’ın kelâmı olan Kur’an’ı Kerim’de bize gösterilen bir yoldur.

34 Sebe Suresi 13: “Onlar, ona mihraplar, timsaller (heykeller) ve havuzlar gibi çanaklar ve sabit kazanlardan her ne isterse yaparlardı. Çalışın ey Davud hanedanı, şükür için çalışın. Ama kullarım içinde şükreden azdır.”

Surenin önceki ayetlerine bakıldığında yukarıdaki ayetin başındaki “onlar” kelimesi ile kastedilen “cinler”dir. Kur’an’dan anladığımıza göre cinlerin iş görme kapasiteleri, insanlara göre daha fazladır. Bu sebeple bazı insanlar, cinlerden yardım istemeye çalışırlar.

Ayette bahsedilen “o” tabiri ile peygamber Süleyman kastedilmektedir. Hz. Süleyman, yine bir peygamber olan Hz. Davud’un oğludur. Yüce Yaradan hem babasına hem de oğluna başka insanlara vermediği kabiliyetler vermiştir. Hz. Süleyman’a, Allah’ın izniyle cinler hizmet etmektedir. Süleyman’ın istediği işleri yapmaktadırlar. Ayetin anlatımına göre, cinler Hz. Süleyman’a mihraplar, timsaller (heykeller) ve havuzlar gibi çanaklar ve sabit kazanlardan her ne isterse yaparlardı.

Yüce Yaradan, Davud hanedanını böylesine destekleyince, onlardan da karşılık vermelerini istemektedir. Allah’ın insanların yapacakları hiçbir şeye ihtiyacının olmadığı kesindir. Zaten Allah dilemezse, biz hiçbir şey yapamayız. O halde Yüce Yaradan’ın istediği nedir?

Ayetinin sonunda Allah bu konuyu net bir ifadeyle açıklıyor: “Çalışın ey Davud hanedanı, şükür için çalışın.”

Demek ki, Allah’ın yardımı ve verdiği nimetler için önce çalışacağız. Ayetin ifade şekline bakılırsa, çalışmamız konusu bu bir emirdir. Tavsiye nitelikli bir ifade değildir.

Peki, çalışacağız, fakat niçin çalışacağız diye sorduğumuzda, ayetin devamında cevap geliyor: “şükür için çalışın”

Ayet, şükür için dua edin demiyor. Şükür için namaz kılın demiyor. Şükür için oruç tutun demiyor. Allah’a iman edenler, elbette dua edecek, namaz kılacak, oruç tutacak. Fakat Kur’an, bu ibadetleri yapmamızı, şükretmemiz için değil, kulluk görevimiz olarak istiyor. Şükür için, sadece, çalışmamızı emrediyor.

Bizim çalışmamızın Yüce Yaradan’a bir faydası olmaz. Bizim çalışmaktan kaçmamız da Allah’ta bir eksiklik yapmaz. Bizim çalışmamız sadece bize ve başka insanlara faydalı olur. O halde çalışmaktan kaçınmayalım. Çünkü bize verilen nimetlere karşılık şükretmez, yani çalışmazsak, yarın ahirette hesabını veremeyiz.

102 Tekasür Suresi 8: “Sonra, yemin olsun ki, o gün (size verilen) her nimetten sorulacaksınız”

Konumuzla dolaylı bağlantılı olan bir diğer ayet şöyledir:

39 Zumer Suresi 7: “Eğer inkâr ederseniz, şüphe yok ki Allah’ın size ihtiyacı yoktur. Bununla beraber kulları hesabına küfre razı olmaz. Eğer şükrederseniz sizin hesabınıza ona razı olur. Hiçbir günahkâr da diğerinin günahını çekecek değildir. Sonra dönüşünüz, Rabbinizedir. O vakit, O size bütün yaptıklarınızı haber verecektir. Çünkü O, bütün kalplerin özünü bilir.”

Ayete göre, şükredersek, Yüce Yaradan bizden, bizim faydamıza olacak şekilde razı olmaktadır. Eğer şükretmekten maksat, sadece ibadet etmek olsaydı, ayette “bizden bizim faydamıza razı olacağı” şeklinde net bir sonuç ifadesi olmazdı. Konuyu daha net anlayabilmek için, bu gibi ifadelerin geçtiği Tövbe Suresi 18inci ayete bakalım.

9 Tövbe Suresi 18: “Allah’ın mescitlerini, ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazı kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar ederler (şenlendirirler). İşte bunların doğru yolu bulmaları umulur.

Görüldüğü gibi, ayetin sonu “doğru yolu bulanlardan olmaları umulur” şeklinde bitiyor. Peki, kimler bunlar diye bakalım. Bunlar, “Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazı kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan” insanlar. Bu insanların yaptıklarına baktığımızda, onların, Yüce Yaradan’a ibadet eden imanlı insanlar olduğunu görüyoruz.

Demek ki, iman sahibi olmak, Allah’a ibadet etmek, bizim korunanlardan olmamızı kesinleştirmiyor. Sadece umut veriyor. Hâlbuki Bakara Suresi 82inci ayet, gayet net bir şekilde şu ifadeleri kullanıyor: “İman edip salih ameller işleyenler, işte öyleleri de cennet ehlidirler ve orada ebedî kalıcıdırlar.”

Ayete göre, iman edip güzel işler yapanlar, korunuyorlar, Cennete kabul ediliyorlar. Şimdi, güzel işler yapmak nasıl olur diye kendimize soralım. Acaba hiç çalışmadan güzel işler yapılabilir mi? Herhalde pek mümkün değildir.

Sonuç olarak Kur’an ayetlerinden anlıyoruz ki, iman ettikten sonra, Allah’ın bize verdiği nimetlere olan şükrümüzü, çalışarak ve güzel işler yaparak gösterirsek, Yüce Yaradan bizlerden razı olmaktadır. Sadece ibadet ederek gösterirsek, Allah’ın rızasını sadece umut edebiliriz. Yani, Allah bizden razı olabilir de, olmayabilir de.

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | ALLAH’A ŞÜKRETMEK ÇALIŞMAKLA OLUR için yorumlar kapalı

KÂİNAT ÇALIŞIRKEN, MÜSLÜMANLAR NE YAPIYOR

KÂİNATTA BÜTÜN VARLIKLAR ÇALIŞIRKEN, MÜSLÜMANLAR NİYE OTURUYOR

 

Başlıktaki soru, bana ait değil. Mehmet Akif Ersoy’un sorduğu bir soru. Onun yaşadığı dönemdeki Müslümanların maddi güçleri, şimdikine göre daha az idi. Fakat sonradan olan maddi gelişmelerin sebebi, Müslümanların sonradan çok çalışmaya başlamaları değildir. Ağırlıklı olarak yeraltı kaynaklarının getirdiği kazançlardır. Bu sebeple, aynı başlık günümüz için de geçerlidir. Hattâ sadece Müslümanlar için değil, insanların çoğunluğu için de geçerlidir.

Bilimsel bulgular arttıkça, evrendeki düzenin işleyişi hakkında yeni bilgiler elde ediyoruz. Elde ettiğimiz her yeni bilgi, kâinatta sürekli bir hareketlilik olduğunu bize anlatıyor.

Evrendeki en büyük sistemler olan samanyollarına bakalım. Bilim insanları kâinatta 200 milyon civarında galaksi olduğunu, her galaksinin içerisinde yine 200 milyon dolayında güneş sistemi olduğunu tahmin ediyorlar. Her bir samanyolu içerisindeki güneş sistemleri, güneş sistemlerinin içerisindeki yıldızlar, hiç boş durmuyorlar. Sürekli ya kendi etraflarında ya da bir merkez etrafında dönüyorlar. Yani hiç boş durmuyorlar. Sabit duruyor bilinenler bile, hareket ediyor ve sürekli enerji yayıyorlar. Bilim insanlarının bulgularına göre, bizim “boşluk” olarak düşündüğümüz evren, sürekli genişliyor.

Evrenin Yapısı ve bilim İlişkisi başlıklı yazımızda ifade ettiğimiz gibi, bilim insanları kâinatta 10 üzeri 60 katında elektron olduğunu belirtiyorlar. Bu elektronların hiçbiri boş durmuyor. Sürekli hareket ediyorlar.

Yeryüzündeki varlıkların durumları da aynı. Hepsi çalışıyor. Yeryüzünde öylece duruyor gibi gördüğümüz toprak bile sürekli çalışıyor. Bilim insanları, bir tatlı kaşığındaki toprakta, dünya üzerindeki insan sayısından fazla mikroorganizma bulunduğunu ifade ediyorlar. Bu mikroorganizmalar boş durmuyorlar. Sürekli çalışıyorlar.

İnsan vücudunun durumuna bakalım. Sinir sistemimizi, beynimizin çalışmasını düşünelim. Biz uykudayken bile çalışıyorlar. Organlarımızın durumu da aynı. Hep çalışıyorlar. Uyurken yavaşlıyorlar. Fakat kalbimiz ve böbreklerimiz, biz uykudayken bile hız kesmeden çalışıyorlar.

Peki, bütün evrenin yaratıcısı olan Yüce Yaradan acaba ne yapıyor. Her şeyi yarattım bitti. Artık dinleneyim mi diyor? Bu soruya cevap verebilmek için Allah’ın kelâmı olan Kur’an’a bakalım,

55 Rahman Suresi 29: “Göklerde ve yerde bulunanlar, O’ndan isterler. O, her gün yeni bir iştedir.”

Demek ki, yarattıkları varlıklar, Yüce Yaradan’dan yeni beklentiler içerisinde olduklarından, O, yaratmaya devam ediyor. O, her gün yeni bir iş üzerine çalışıyor.

Bir an için, çok kısa süreliğine, diyelim birkaç dakikalığına evrendeki çalışan bu sistemin durduğunu düşünelim. Galaksilerin, yıldızların, güneşin, dünyamızın, elektronların, atomların, topraktaki mikroorganizmaların, vücudumuzdaki sinir sisteminin, kalbimizin, böbreklerimizin durduğunu varsayalım. Bunlara ilaveten Yüce Yaradan’ın da faaliyetini durdurduğunu hayal edelim. Acaba ne olurdu? Bütün düzen altüst olmaz mıydı? Durduktan sonra yeniden aynı sistem kurulabilir miydi?

Mehmet Akif Ersoy, o dönemdeki bilgilerine dayanarak, evrendeki çalışmalardan bazı örnekler veriyor. Sonra dönerek Müslümanlara soruyor. “Kâinat çalışırken Müslümanlar neden çalışmaz?” Mantıklı bir cevap bulamayınca, kendi kendine “acaba Müslümanlar kendilerini Allah’ın ayrıcalıklı kulları olduğunu mu sanıyorlar” diye düşünür. Muhtemeldir ki, böyle düşünen Müslümanlar çok fazla sayıdadır. Bu şekilde düşünenler, Müslümanlığın sadece ibadet anlamına geldiğini zannediyor olabilirler.

Fakat Müslümanlığın fıtratının ne olduğunun aslını, Kur’an’a bakarak anlamaya çalışalım.

30 Rum Suresi 30: “Hakka yönelen bir kimse olarak yüzünü dine çevir. Allah insanları hangi fıtrat üzerine yarattıysa ona (o hanif dine çevir) sımsıkı tutun. Allah’ın yaratmasında hiçbir değiştirme yoktur. İşte bu dosdoğru dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler.”

Ayetten anlaşılan o ki, İslâm, insanın yaratılış yapısına uygun. İnsanın yaratılış yapısı da, sürekli çalışma üzerinedir. Aynı şekilde kâinatın yaratılış yapısı da, sürekli çalışma üzerinedir. Evrende, toprakta, insan vücudunda atalet yok. Çalışma var.

Yüce Yaradan’ın yarattığı her varlık sürekli çalıştığına ve Allah’ın yaratmasında bir değişiklik olmadığına göre, Müslüman’ın çalışmaması, onların, yüzlerini hanif dine çevirmediklerini gösterir. Eğer Müslümanlar ve insanlar, Allah’ın insanları yarattığı fıtrat üzerinde olsalardı, boş durmaz, diğer insanlardan fazla çalışmaya gayret ederlerdi.

Sosyal, YAŞAM kategorisine gönderildi | KÂİNAT ÇALIŞIRKEN, MÜSLÜMANLAR NE YAPIYOR için yorumlar kapalı

SAVAŞLARDA YENİLEN, SADECE ORDULAR DEĞİLDİR

SAVAŞLARDA YENİLEN, SADECE ORDULAR DEĞİLDİR

 

Belgeli tarih dönemindeki savaşları incelediğimizde, sebep-sonuç ilişkileri açısından bazı tahminlere varmamız mümkündür. Savaşlar, çok farklı açılardan ele alınarak incelenebilir. Bizim konumuzla ilgili olarak inceleyeceğimiz sebep-sonuç ilişkisi, önderlerinin kibirli davranışları sebebiyle başkalarına saldıranların sonlarının ne olduğudur.

Tarih boyunca, kibirli davranan liderlerin ortak özellikleri, sadece yıkmak olmuştur. Yıktıklarının yerine daha güzelini yapmayı düşünmemişlerdir. Avrupa tarihinin son iki yüzyılında bu hususta örnek gösterilebilecek iki kibirli lider, Napolyon ve Hitler’dir. Bu iki lider, kibirlerinin esiri olmuşlar ve çevrelerine haksız yere saldırmışlardır. Bu saldırılarının sonunda önce kendileri bitmiş ve yok olmuşlardır. Kendileriyle birlikte orduları da yok olmuştur. Fakat zarar görenler sadece onlar olmamışlardır. Onlarla birlikte, halkları da en büyük acıları çekmiştir.

Savaşların çıkış sebepleri ne olursa olsun, yenilen tarafta kaybedenler, sadece önderler ve ordular olmamıştır. Halk da çok ciddi sıkıntılar yaşamıştır.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Japon önderler de kibirli davranmışlardır. Kendilerinin toprak büyüklüğüyle ve nüfuslarıyla kıyaslanmayacak büyüklükteki devletlere saldırmışlardır. ABD ve Çin’e yaptıkları saldırıların sonucunda savaştan en fazla zararla çıkan halk, Japonlar olmuştur.

Günümüzde Fransa, Almanya ve Japonya kalkınmış ülkeler arasındadır. Fakat kesin olan şudur ki, kibirli önderleri yanlış davranmasalardı, bu ülkeler daha iyi konumda olurlardı.  Bu durumu bilen yeni nesil içerisinde, bu ülkelerin halklarına acıları yaşatan önderleri güzellikle yadeden pek yoktur. Ayrıca o dönemin önderlerinin büyük bölümünün, acı çekerek ölmüş olmalarından üzüntü de duymamaktadırlar.

Yukarıda örneklerini verdiğimiz dönemler, savaşların olağan karşılandığı yıllarıdır. O sıralarda insanların büyük çoğunluğu köy ve kasabalarda yaşamaktaydı. Halk, normal hayatında, bugüne göre daha fazla acı içerisinde yaşıyordu. Bu sebeple önderler, peşlerinden gidecek insanlar bulabildiler. Savaşlar başlayınca, ordulara gönüllü yazılan gençler bulmakta zorlanmadılar.

Günümüzde durum çok değişmiştir. İnsanların çoğunluğu şehirlerin rahat hayatına alışmış durumdadır. Bırakın başka ülkelere yapılacak haksız saldırıları, kısmen haklı gibi görünen savaşları bile destekleyecek insan sayısı çok azalmıştır. Günümüzde iktidarların değişmeleri, ekonomi alanındaki başarı veya başarısızlıklarına endekslenmiş gibidir. Kimse mevcut kazancının ve rahatının gerisine düşmeyi kabul etmemektedir.

Diğer taraftan, silahlar artık konvansiyonel olmaktan çıkmıştır. Sadece düğmeye basmakla şehirleri yok edecek güce ulaşılmıştır. Dolayısıyla önderler, alacakları kararları kırk defa düşündükten sonra almalıdır. Artık, rakip orduların yaya olarak ilerleyerek karargâhlarını ele geçirmeleri dönemi bitmiştir. İlk düğmeye basan önderler, derhal rakipler tarafından hedef alınırlar ve o önderlerin canları, sadece bir düğmeye basmayla son bulur. Tesadüfen canını kurtaranları ise, halk yakaladığında ölmekten beter bir cezayla perişan eder.

Kibirli bazı önderlerin basiretleri bağlanarak böyle bir olayı başlatmalarının sonucunda, önceden hiç tahmin edilemeyecek kadar insan ölebilir. Burada unutulmaması gereken tarihi örnekler, Nuh Tufanı ve Firavunun ile Musa’nın mücadelesinin sonuçlarıdır.

Her iki olayda da Yüce Yaradan, bizim anlayamayacağımız şekilde, iyileri kurtarmış, zalimleri suların altında cezalandırmıştır. Gelecekte, kibirli önderlerin hırslarından dolayı olaylar zincirinin başlaması halinde, yine benzer durumların oluşması ihtimali yüksektir. Oluşacak kargaşa sırasında, elbette hayatını kaybeden masum ve dürüst insanlar olabilir. Ancak Allah’ın bunları Cennetiyle mükâfatlandırması ihtimali kuvvetlidir.

Fakat bunun gibi kuvvetli bir diğer ihtimal, Yüce Yaradan’ın dürüst ve mücadeleci insanların hayatlarını kurtararak, onları yeryüzünde hâkim kılması halidir. Nitekim Nuh Tufanında böyle olmuştur. Diğerinde ise, Musa ve yanındakiler hür bir ortamda yaşamlarını sürdürürken, Firavunla birlikte olanları kovalayanlar, yok olmuşlardır.

Demek ki, kibirli insanların sebep olacağı kargaşalarda, ilk ziyana uğrayan kendileri olmaktadır. Sonra orduları, devletleri ve halkları zarar görmektedir. Yüce Yaradan, böylelerini aşağıdaki ayetiyle uyarmaktadır:

30 Rum Suresi 41: “İnsanların kendi işledikleri (kötülükler) sebebiyle karada ve denizde kargaşa çıktı. Yaptıklarının bir kısmını, belki vazgeçerler diye kendilerine tattırıyoruz.”

Genel, Sosyal kategorisine gönderildi | SAVAŞLARDA YENİLEN, SADECE ORDULAR DEĞİLDİR için yorumlar kapalı