EVRENİN YAPISI VE BİLİM İLİŞKİSİ 3

EVRENİN YAPISI VE BİLİM İLİŞKİSİ 3

 

Bilindiği gibi, doğa yasaları evrenseldir. Örneğin evrendeki elektronların yapısı, milyarlarca yıldır aynıdır. Hem de evrenin her yerinde aynıdır. Biz bilim yaparken elektronların yapısının ve yüklerinin bundan sonra da aynı kalacağının üzerine hesaplarımızı yaparız. Yeryüzü ile ilgili olarak verilebilecek bir örnek, yerçekimi kuvveti konusudur. Yerçekimi dünya oluştuğundan itibaren vardır. Dünyanın her yerinde yerçekimi vardır. Eğer Amerika kıtasında olmayıp, Asya kıtasında olsaydı, veya zaman içerisinde değişseydi ilim yapılamazdı.

Caner Taslaman ve Enis Doko birlikte yazdıkları kitapta, bu konuyla ilgili olarak fizikçi Paul Davies’in düşüncelerini şöyle aktarıyorlar. “…Bilim insanı olmak için evrenin güvenilir, değişmez, mutlak, evrensel, kökeni belirsiz matematiksel yasalar tarafından yönetildiğine inanman gerekir. Bu yasaların geçersiz olmayacağına, yarın uyandığın zaman ısının soğuktan sıcağa akmayacağına ya da ışık hızının saat başı değişmeyeceğine inanman gerekir. Yıllar boyunca sık sık fizikçi meslektaşlarıma neden fizik yasaları oldukları gibidir diye sorarım… En sık verilen cevap şöyledir; oldukları gibi olmaları için hiçbir gerekçe yoktur, onlar sadece varlar.”

Peki, evrendeki yasalar milyarlarca yıldır neden değişmeden yürümektedir? Neden evrenin her tarafında aynıdır?

Natüralistlerin bakış açılarıyla, yani bütün bunların tesadüfen olduğu savunmasıyla açıklanamaz. Eğer bu fikir kabul edilirse, sürekli hareket halinde olan ve genişleyen evrende, en azından bundan sonra, bu yasaların zamana ve mekâna göre değişmelerini beklemek, hakkımızdır. Böyle bir beklentideki ihtimal çok düşük bile olsa, bilim yapmamız mümkün olmaz. İleriye yönelik hesaplar yapamayız. Uzayı keşif için araçlar bile gönderemeyiz. İşin daha kötüsü, gündelik hayatımız alt üst olur. Başta iletişim ve ulaşım konusu olmak üzere, ne yapacağımızı şaşırırız.

Natüralistlerin savunmalarının bir başka temeli, tüme varım yöntemidir. Kitapta verilen örnek şöyledir; Diyelim aynı yüklü iki parçacığın birbirini ittiğini defalarca gözlemledik. O zaman “aynı yüklü parçacıklar birbirini iter” ilkesini kabul ederiz. Bu mantık yürütme, bir tüme varımdır. Fakat dikkat edilirse, böyle bir tüme varım için bile, değişmeyen yasalar olduğunu kabul etmemiz gerekir. Dolayısıyla tüme varım yöntemi kendi içerisinde çelişkilidir.

Kitapta bu konuda felsefeci David Hume’un şu sözleri aktarılmaktadır: “Yasaların evrenselliği ancak tüme varımla, tüme varım da yasaların evrenselliği ile temellendirilebilir.” Bu karşılaştırma, önce tavuk mu yoksa yumurta mı sorusunun cevabına dönüşmektedir. Tavuk olmasa yumurta olmaz, yumurta olmasa tavuk olmaz. Burada natüralistlerin mantıklı cevap veremedikleri soru, tavuğun ve yumurtanın nasıl oluştuğu sorusudur.

Bilim felsefecilerinden Karl Popper, bir konunun bilimsel olduğunun ancak, onun gözlemler sonucunda yanlışlanabilmesinin mümkün olmasıyla anlaşılabileceğini ifade eder. Bu savunmayı ben de kabul ettiğimden, bu sitede yayınladığımız “Bilim ve Din Karşılaştırması” başlıklı yazımızda aynen ifade ettik.

Konuya bir de yanlışlanabilme açısından bakalım. Bu güne kadar bilim insanlarının yaptıkları gözlemler sonucunda yanlışlanamayan hususları, yasalar olarak kabul ettik. Peki, bu gözlemlerimizin ilerideki bir zaman veya mekânda yanlışlanmayacağına nasıl emin olabiliriz?

Eğer bu yasalar tek merkez tarafından, üstün bir hesap sonucu ve şuurlu olarak, evrenin her yerinde değişmez bir şekilde planlanmadıysa, ileride başka ve farklı tesadüflere rastlamayacağımızı kim garanti edebilir? Bu korkunç şüphe ile kim bilim yapabilir? Kim gelecek planları yapabilir?

Sosyal kategorisine gönderildi | EVRENİN YAPISI VE BİLİM İLİŞKİSİ 3 için yorumlar kapalı

EVRENİN YAPISI VE BİLİM İLİŞKİSİ 2

EVRENİN YAPISI VE BİLİM İLİŞKİSİ 2

 

Başlığımızın ilk serisinde, Caner Taslaman ve Enis Doko’nun birlikte yazdıkları “Kur’an ve Bilimsel Zihnin İnşası” adlı kitaptan faydalanmıştık. Bu yazımızda yine, aynı eserden anlayabildiklerimi aktarmaya, arada kendi fikirlerimi belirtmeye çalışacağım.

Önceki yazımızda evrenin düzenli bir yapısı olduğunu ve bu yapısının insanlar tarafından anlaşılabilir olmasının aslında bir mucize olduğunu aktarmıştık.

Eğer evren düzenli, rasyonel bir yapıda olsaydı, fakat bizim zihinsel donanımımız yeterli olmasaydı, evreni anlayamazdık. Benzer şekilde eğer evren ile insan zihni arasında rasyonel bir uyum olmasaydı, evreni yine anlayamazdık. Diğer taraftan bizim zihni yapımız mevcut durumumuza göre çok daha hünerli olsaydı, ama evrenin yapısı düzenli olmasaydı, yine evreni anlayamazdık. Dolayısıyla her üç halde de, bilim olmazdı.

Bilim yapmak isteyen insan, zihni yapısına güvenerek yola çıkar. Zihninin, doğru bilgiye ulaşabileceğine inanır. Zaten bilim de, doğru bilgilere ulaşmaya ve anlamaya çalışma faaliyetidir.

Peki, bizim bilim yapabilmemizi mümkün kılan bu yapı nasıl oluşmuş olabilir? Hem evrenin rasyonel yapıda olması, hem bizim zihni yapımızın evreni anlayacak şekilde olması, hem de evren ile zihnimiz arasında bir uyum olması nasıl mümkün olmuştur?

Yukarıda bahsettiğimiz kitapta bu hususta, bazı bilim insanlarından şu aktarımları yapılmış. Galileo: “İnsan zihninin evreni anlama kapasitesi, insan zihnini Allah’ın yarattığının bir delilidir.” Kepler:” Evrendeki her şeyi belli bir niceliğe bağlı olarak kuran Allah, aynı zamanda insan zihnine bu yapıyı anlayacak özellikler vermiştir.” Matematik felsefecisi Mark Steiner: “Gerçek uygunluk… İnsan beyni ile fiziksel dünyanın bütünü arasındaki uygunluk. Bu natüralizme karşı bir meydan okumadır.”

Yukarıda verilen bilim insanlarının vardıkları sonuçlar, mantıklıdır. Eğer bütün bunları planlayan ve yaratan tek merkez olmasaydı, sonsuz sayıdaki tesadüfler bile bu uyumu sağlayamazdı. Sonsuz tesadüflerin, evrenin düzenliliğini bile sağlayamayacağını, bir önceki yazımızda elektron örneğiyle vermiştik. Evrenin düzenliliğine, bir de, zihin yapımızın anlama kapasitesini eklemek, tesadüflerin işi hiç olamaz. İlaveten, evrendeki rasyonellik ile zihni yapımız arasında uyum sağlamayı da tesadüflerden beklemek, tarifi imkânsız şuursuzluktur.

Ancak tek Tanrıya inanan bazı anlayışların, akla önem vermeyerek iman konusunu öne çıkarmaları, natüralistleri cesaretlendirmiştir. Natüralistler, zihne güven duyulması gerektiğini savunmuşlardır. Onlara göre zihinsel faaliyetimiz, tamamen beynimizdeki atomların davranışlarıyla belirlenmektedir. Ve beynimizdeki nöronlar, biyo-kimyasal yapıları sebebiyle davranışlarımızı yönlendirmektedir.

Natüralistlerin bu anlayışları hakkındaki yorum için, bahsettiğimiz kitap, yine bir natüralist evrimci biyolog olan J.B.S. Haldane’den şu sözleri aktarmıştır. “Eğer zihinsel süreçlerim, tamamen beynimdeki atomların hareketleri tarafından belirleniyorsa, inançlarımın doğru olduğunu varsaymam için hiçbir sebep yoktur… ve dolayısıyla beynimin atomlardan oluştuğunu varsaymak için de hiçbir gerekçem yoktur.”

Yine kitabın aktardığına göre evrimciliğin öncüsü Darwin de hep “daha aşağı konumdaki hayvanlardan evrimleşen insan zihninin kanaatlerine güvenme konusunda korkunç bir şüphe içerisinde olduğunu” vurgulamıştır. Nitekim Darwin, kendisinden tanrının varlığı hakkında olumsuz cevap vermesi için kendisini sıkıştıranlara, Nigel Warburton’ın Felsefenin Kısa Tarihi kitabına göre, şu cevabı vermiştir: “Bu konunun bütünü, insan zihni için fazla derin. Bir köpeğin, Newton’un zihni yapısı hakkında yorum yapmasından farkı yok”

Peki, zihnimizdeki akıl yürütme süreci nasıl işlemektedir? Natüralistlere göre zihnimiz atomların hareketiyle çalışıyor. Canlının zihnindeki atomlar da kendisinin hayatta kalma mücadelesini verecek şekilde davranıyor. Böylece doğal seçilim oluşuyor. Ortama uyum sağlayabilen hayatta kalıyor ve kendi genlerini gelecek nesillere aktarıyor. Diğerleri eleniyor. Dolayısıyla akıl yürütmenin amacı, doğruya ulaşmak değil, yaşamı sağlamaktır. Bu savunmaya karşılık sorulacak soru: “Akıl yürütme faaliyeti tesadüfi doğal seleksiyonla olduysa, bu akıl yürütme faaliyetinin doğruluğuna nasıl güvenilecek?”

Yukarıdaki soruyu insanlık için sorduğumuzda cevap daha zorlaşıyor. Natüralist ateizm, felsefe ve bilimsel konularda üst seviyede akıl yürütmenin doğruluğunu savunamaz hale geliyor. Hattâ Plantinga’ya göre kendi evrim teorisini kendisi çürütüyor.

Görüldüğü gibi, evrenin yaratılmasının tek merkezden yapılmadığını düşünmekte ısrar ettikçe, fikirlerimiz için bir çıkış yolu bulamıyoruz. Umutlarımızı geleceğe saklıyoruz. Fakat gelecekte de yeni bilimsel gelişmeler olsa bile, sorulan sorular temel konular olduğundan cevap yine verilemeyecektir. Çünkü insanlık, en azından belgeli tarihten bugüne kadar benzer tartışmaları yapıyor. Nice üst akıl sahibi olduğunu düşünenler ve bilim insanları tartışmalara katılmışlar. Dolayısıyla bilimsel gelişmelerin bu sorulara cevap vereceğini umut etmek bizi hüsrana götürür.

Sosyal kategorisine gönderildi | EVRENİN YAPISI VE BİLİM İLİŞKİSİ 2 için yorumlar kapalı

EVRENİN YAPISI İLE BİLİM İLİŞKİSİ

EVRENİN YAPISI İLE BİLİM İLİŞKİSİ 1

 

Bu konuyla ilgili incelememizin önemli bir kısmı, Caner Taslaman ve Enis Doko’nun birlikte yazdıkları, “Kur’an ve Bilimsel Zihnin İnşası” başlıklı kitaptan, benim anlayabildiklerimin ifadelerdir. Bir kısmı da kendi fikirlerimdir.

Bilim konusunda ciddi çalışmalar yapan insanların ulaştıkları sonuç, evrenin anlaşılabilir bir yapıya sahip olmasıdır. Yukarıda bahsi geçen kitap, Albert Einstein’ın bu konudaki sözünü şöyle aktarır: “Evrenin gerçek sırrı, onun anlaşılabilir olmasıdır… Onun anlaşılabilir olduğu gerçeği, mucizedir.”

Bilindiği gibi, bir şeyin anlaşılabilmesi için, onun düzenli, kuralları olan bir yapıya sahip olması gerekir. Kuralsız, kargaşa içerisindeki bir yapıyı anlamak mümkün değildir. Bu durumda, bir bilim insanının kendisine sorması gereken sorulardan bazıları, kitapta belirtildiği şekliyle şunlardır: “Kâinatta, neden kargaşa yok, aksine Doğa Yasaları (kuralları) var?” veya “Evren’in anlaşılabilir bir yapıda olması nasıl mümkün olmuştur?”

Natüralistler, ilk soruya cevap verirken, evrendeki doğa kurallarının aslında sadece evrendeki düzenliliklerden ibaret olduğunu ifade etmektedirler. Ancak mantık açısından bakılınca, evrende kuralların yani düzenliliğin olması ihtimali kadar, evrenin kuralsız bir yapıda olması ihtimali de geçerlidir. Bu durumda natüralistlere sorulacak soru, “kâinat neden düzenliliklerle doludur?” şeklindedir. Natüralist ateistler, bu soruya verilebilecek mantıklı bir cevap bulamamaktadırlar. Sadece “doğa bu şekildedir, hepsi bu!” demektedirler.

Natüralistlerin bu açıklamalarına göre, doğadaki düzenliliklerin hepsi, sadece bir tesadüftür. Örneğin, doğadaki bütün elektronların eksi yüklü olmaları, yalnızca bir tesadüftür. Dikkat edilirse buradaki tesadüfün durumu, bir AVM’nin kapısından herhangi bir anda, arka arkaya giren 100 insanın hepsinin, aynı boyda erkek olması gibi çok çok küçük bir tesadüf değildir.  Evrendeki elektron sayısının 10 üzeri 60 olduğu, diğer bir deyişle katrilyon sayısının bile 10 üzeri 15 olduğu bir matematik dünyamızda, henüz isimlendiremediğimiz kadar çok sayıda elektronun eksi yüklü olduğu düşünülürse, tesadüfün boyutu daha iyi anlaşılır.

Bahsettiğimiz kitapta, kendisi de natüralist görüşe sahip David Armstrong’un bu konuyla ilgili şu sözü, tesadüf kuramına inananların durumunu ortaya koymaktadır: “Doğadaki düzenliliklerin tesadüf olduğuna inanan biri her şeye inanabilir.”

Tek bir kişinin bile, birbiriyle çelişen her şeye inanması düşünülemez iken, herkesin, her şeye inandığı bir dünyada, toplum hayatının düzeni, bilimin gelişmesi vd konular hayal bile edilemez.

Bu garip durumun farkında olan Armstrong, konuya faklı bir açıklama getirmeye çalışmıştır. Ona göre, bir gurubun üyeleri ile bir başka gurubun üyeleri arasında istisna kabul etmeyen zorunlu ilişkiler vardır. Örneğin, demir, metal gurubunun bir üyesidir. Metaller de mecburen (istisna kabul etmez bir şekilde) iletkendir. O halde demir, zorunlu olarak iletkenlik vasfına sahiptir. Yani “bütün demirler iletkendir” düzenliliğinin sebebi, guruplar (tümeller) arasındaki bu ilişkidir.

Burada sorulacak soru, neden bu guruplar birbirleriyle ilişkilidir? Neden bu ilişkiler farklı olamaz? Neden gazlar ısıtılınca genleşir? Neden su ısıtılınca kaynar, soğutulunca donar? Neden bütün metaller iletkendir?

Natüralist ateistlerin, bu sorulara verdikleri tutarlı bir cevap yoktur. Verebilecekleri her cevapta, natüralistler kendi bakış açılarıyla çelişirler. Çünkü natüralist bakış açısına göre, yani her şeyin tesadüf olduğu anlayışına göre, gurupların kendi aralarındaki ve guruplar arasındaki bu ilişkiler farklı ve çok karmaşık da olabilirdi.

Ayrıca neden bu ilişkiler belli bir matematiksel temele dayanırlar? Hattâ, neden bu ilişkiler, basit matematik formüllerle ifade edilebilirler? Natüralistlerin cevabı, yine tamamen tesadüf eseri olduğudur. Cevaptan da anlaşılıyor ki, natüralist ateistler de kendi cevaplarını beğenmiyorlar.

Nitekim kozmik tesadüf yanıtlarının anlamsızlığını, yine bir natüralist olan Norman Swartz, yukarıda bahsedilen kitapta verilen şekliyle şöyle ifade etmektedir: Biz, 10 üzeri 60 gibi (sonsuza yakın) sayıda elektronun, aynı elektrik yüküne sahip olmasını sadece tesadüfle açıklarsak, bizi dinleyen insanlar, fikrimizi tamamen fantastik bulurlar. Eğer bunun tamamını Tanrı tasarlayıp, bu sayısız parçacıkların nitel olarak aynı olmasını sağlamadıysa, o zaman bir şey bunu açıklamalıdır. Bütün elektronların yüklerinin aynı olmasının tesadüf olması kabul edilemez.”

Kitabın yazarları, konuyu tek Tanrılı inanışlar açısından ve Kur’an’a bakarak ele alarak, mealen şu fikri ifade ediyorlar: “Kur’an’da Mülk Suresi 2inci ayete göre, bu dünya imtihan yeridir. İnsanların imtihanlarının adil olabilmesi için, kuralların olması gerekir. Fiziksel, kimyasal, biyolojik vb kurallar olmasa, insanların davranışlarını nasıl sorgulayabiliriz? Diyelim yerçekimi kuralı bazen işlese bazen işlemese, uçurumdan aşağı atılan bir nesne, her atılışında düşmese, bazen yukarı doğru gitse sonuç ne olur? Bir insanı uçurumdan aşağı iten bir kişi hakkında, katillik suçlaması yapabilir miyiz? Yapamayız.”

Bize göre de, insanlar imtihan edilirken, yaptıkları eylemlerin sonuçları hakkında bilgi sahibi olmalılar ki, eylemlerinden sorumlu tutulabilsinler. Kaynar suyu bir insanın başından aşağı döken bir insan, eyleminden dolayı cezayı hak eder. Fakat eğer kaynar su, her deriyi yakmasaydı, suyu döken insana böyle bir ceza verilebilir miydi? Veya siyanür gibi zehirlerin her vücudu zehirlemediğini düşünelim. Bu durumda bir insana kasıtlı olarak siyanür içiren kişiye ceza vermemiz yanlış olacaktır.

O halde, evrende hiç değişmeyen bir düzenlilik olmalı ki, biz yaptıklarımızdan sorumlu tutulabilelim. Yüce Yaradan, bizleri yaptıklarımızdan sorumlu tutarken, sistemleri de düzenli işleyecek şekilde kurduğunu Kur’an’ında şöyle ifade eder: 54 Kamer Suresi 49uncu ayet: “Haberiniz olsun ki, biz her şeyi bir ölçü ile yarattık.”

Evrendeki, bu muhteşem düzene rağmen, Allah, insanlara, bunları anlayacak akıl, bizi güzel işlere yöneltecek vicdan ve düşüncelerimizi uygulamaya geçirecek irade vermiştir. Eğer bize bunları vermeseydi, evrendeki düzenliliğe rağmen bizi sorumlu tutmaz, bizi imtihan etmezdi. Nitekim hayvanların ve aklı olmayan insanların imtihan edilmeleri, söz konusu değildir.

Sonuç olarak denilebilir ki, evrendeki düzenliliğin ve insanlardaki akıl-vicdan-irade kapasitesinin tesadüf olduğuna inanmak, bütün bunları tasarlayan tek yaratıcının, yani Allah’ın varlığına inanmaya göre, mantıksız. Tesadüflere inanmayı sürdürdüğümüzde, devamında gelen sorulara vereceğimiz cevaplarda, ya tıkanıyoruz, ya da kendi iddiamızla çelişiyoruz.

Seçim kendimizin. İster evrendeki her şeyi tesadüfle açıklar, tutarsız ve kendi içinde çelişen cevaplar arasında bocalarız, ister Yüce Yaradan’ın yeryüzündeki vekil yöneticisi gibi davranırız, fikren tutarlı hale gelerek rahatlarız.

Sosyal kategorisine gönderildi | EVRENİN YAPISI İLE BİLİM İLİŞKİSİ için yorumlar kapalı

KÂİNATTA GÖRDÜĞÜMÜZ ŞEYLER HAYAL MİDİR

KÂİNATTA GÖRDÜĞÜMÜZ ŞEYLER HAYAL MİDİR?

 

Bazı Uzakdoğu öğretileri, evrenin nesnel bir varlık olmadığını, bir hayal olduğunu öne sürmüşlerdir. Nefsin isteklerinden, acı çekerek kurtulmaya çalışmayı tavsiye etmişlerdir. Bunlardan biri de, Hindistan bölgesinde gelişen bir fikir akımı olan Cain’lerdir. Cainler, ruhu maddeden kurtarmak gerektiğini düşünmüşler ve bu sebeple çileli yolu seçmişlerdir. Diğer fikir ise, akımların farklı yollar izlemişlerdir. Yogo, tefekkür düşüncesini öne çıkardı ve ruhaniliğin en yaygın biçimini oluşturdu. Samkhya mezhebi, madde ve ruh ikiliği üzerine yoğunlaştı.

Buda’ya göre her varlık, doğum ve ölüm çevriminden kurtulamaz. İnsan varlığı acılıdır. Bu acıların kaynağı ise nefis, yani arzulardır. O halde acının üstesinden gelebilmek için acıyı yenmek gerekir. Ancak Buda’nın acıyı yenme yöntemi, Cainlerden farklıdır.

Kurucusu bilinmeyen Hindu anlayışı Hindistan’da çok etkili oldu. Doğum ve ölüm çevrimine olan inanış açısından Budizm’e benzer. Hindu anlayışında insanlar, doğumlarından başlayarak evrenin düzeni içerisinde belirli bir yer işgal eder. Bu nedenle insanlar dört çeşit “kast” ya da “sınıf”a ayrılırlar. Bir Hintli için, “kast”ına başkaldırmak saçma ve anlamsızdır. Çünkü önceki var oluşunda dharma dedikleri kozmik düzenle uyum içerisinde olan herkes, bir üst sınıfta yeniden doğacaktır. Tersine bu düzeni ihlâl edenler, alt basamaklara düşürülecektir. Doğum ve ölüm sürekli olduğundan, mevcut yaşamındaki konumuna sabretmek gerekir. Böylece sonraki yaşamında bir üst sınıfa geçebilecektir. Burada gösterilmesi istenilen sabır, alt kast’lardaki insanlar için, çileli hayatlarına katlanmak zorunda kalmaları anlamına gelmektedir.

Doğum ve ölümün çevrimli olduğu anlayışlarda, yaşadığımız dünyayı gerçek olarak düşünemeyiz. Yaşadığımız dünya bir hayal olabilir. Gerçek hayat, en son doğumdan sonraki hayattır.

İbni Arabi de, evrendeki varlıkların bir hayal olduğu düşüncesine sahiptir. Ancak iki anlayış arasında fark vardır. Arabi’ye göre hayal, Allah’tan gayri her şeyi, uygun bir şekilde tayin eder. Varlıklar aynadaki hayaller gibidir. Hem aynanın kendisinden farklıdır, hem de hayali sergileyen nesneden farklıdır.

Allah’tan gayri her şey hayaldir. Bu yüzden hiçbir şey kendisinden ve kendinde bilinemez. Her şeyin kendiliği, tam olarak o şeyin, bir şeyin hayali olmasıdır.

Arabi’nin bu konuda bir şiirinde kısaca şöyle demektedir:

Varlık âlemi hayalden başka bir şey değildir,

Fakat hakikatte haktır bu âlem.

Her kim ki fehmeder bunu

Bilsin ki görmüştür bu yolun sırrını

Arabi’nin anlattığı hayal ile onun izahından halkın anladığı hayal farklıdır. Çünkü Arabi, tam bir filozof edasıyla konulara yaklaşmıştır. Dolayısıyla halkın onun söylemek istediğini anlaması çok zordur. Örneğin, Arabi Allah’ı şöyle anlatır; “Allah, ne mevcuttur, ne de namevcuttur, hem mevcuttur, hem namevcuttur.”

Dolayısıyla halkın, Arabi’nin felsefi irdelemelerle ifade ettiği kozmik hayal anlatımını, onun gibi anlaması ihtimali çok zayıftır. Diğer birçok sufinin de yaptıkları dervişlik tanımları, bu dünyada her şeyin boş ve hayal olduğu, gerçek hayatın ahiret hayatı olduğu şeklinde olmuştur. Halk da bu tanımı kolayca anlamış, zaten gücü sınırlı olanlar da benimsemiştir. Böylece halkın bir kısmı nimetlerden uzak, acı içerisinde yaşamayı tercih etmiştir.

Hâlbuki bakınız bu konuda Kur’an ne diyor;

30 Rum Suresi 8: “Kendi içlerinde hiç düşünmediler mi ki, Allah göklerde, yerde ve bu ikisi arasında bulunan her şeyi ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre için yaratmıştır? Gerçekten insanların çoğu, Rablerine kavuşmayı inkâr etmektedirler.”

39 Zumer Suresi 5: “O, gökleri ve yeri hak ile yarattı, geceyi gündüzün üstüne sarıyor, gündüzü de gecenin üstüne sarıyor. Güneşi ve Ay’ı emrine amade kılmış, her biri belli bir süreye kadar akıp gitmektedir. İyi bil ki, çok güçlü ve çok bağışlayıcı olan ancak O’dur.”

45 Casiye Suresi 22: Hâlbuki Allah, gökleri ve yeri hak ile yarattı. Hem de herkese yaptığının karşılığı verilmek üzere, onlara asla haksızlık edilmez.

Ayrıca Ahkaf Suresi 3, Teğabun Suresi 3 gibi ayetlerde de benzer ifadeler mevcuttur.

Ayetlerden anlaşıldığına göre, Yüce Yaradan, gökleri ve yeri, diğer bir deyişle evreni, hak ile yani gerçek olarak yaratmıştır. Casiye 22’ye göre de, “hem de herkese yaptığının karşılığı verilmek üzere” yaratmıştır.

Varlıkların gerçek olarak yaratıldığını ve bizim hizmetimize sunulduğunu ifade eden çok sayıda ayet vardır. Biz bunlardan sadece, Allah’ın bizim için yarattıklarını haram gibi gösterenleri uyaran ayeti vereceğiz.

7 Araf Suresi 32: De ki: “Allah’ın kulları için çıkardığı ziynetleri ve tertemiz rızıkları kim haram kılmış?” De ki: “Bunlar, bu dünya hayatında inananlar içindir, kıyamet gününde de yalnız onlara mahsustur”. İşte böylece biz ayetleri bilen bir topluluğa uzun uzun açıklıyoruz.

Demek ki kâinatta gördüklerimiz hayal değildir. Boş değildir. Onları Yüce Yaradan bizler için gerçek olarak yaratmıştır. Yeter ki, onlardan helâl yollarla istifade edelim. Araf 32inci ayete göre, hem dünya hayatının nimetleri hem de ahiret hayatının nimetleri gerçektir.

Aşağıdaki ayet bize nimetler konusunda bir başka yol gösteriyor:

16 Nahl Suresi 8: “Hem binesiniz diye, hem de süs olarak atları, katırları ve merkepleri de yarattı. Bilemeyeceğiniz daha nice şeyleri de yaratır.”

Ayet, o dönemde insanlarla iç içe yaşayan, yani gerçek olan hayvanlardan örnek veriyor. Sonra devam ederek, Allah’ın daha nice nimetler yarattığını ve yaratmaya devam ettiğini vurguluyor. Bu durumda insanlara düşen görev, Yüce Yaradan’ın yarattığı nimetler hakkında bilgi edinmek için çabalamaktır. Bu çaba bizi ilim yapmaya, ilim yapmak da bizi Allah’a doğru götürür.

Ali İmran Suresi 191inci ayeti bilip de bilginin ve gerçeğin peşinde koşmayarak, Allah’ın ihtişamını anlamaya çalışmamak, ya gücümüzün yetmemesindendir ya da gafletimizdendir.

3 Ali İmran 191: Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. Ve “Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, Sen yücesin, bizi ateşin azabından koru.” derler.

Allah’ım, gerçek olarak yarattığın evrendeki nimetlerini kavrayarak Sana yönelebilmemiz için bizlere zihin açıklığı ver. Nimetlerinden helâl yollardan faydalanabilmemiz için bizlere irade gücü ver.

KUR'AN ÜZERİNE, YAŞAM kategorisine gönderildi | KÂİNATTA GÖRDÜĞÜMÜZ ŞEYLER HAYAL MİDİR için yorumlar kapalı

HZ. MUHAMMED’İN EVLİLİKLERİ ÜZERİNE

HZ. MUHAMMED’İN EVLİLİKLERİ ÜZERİNE

 

Hz. Muhammed’in evlilikleri hakkında yaşadığı dönemde bir itiraz yapılmamıştır. Sadece evlatlığının ayrıldığı eşi Zeynep ile ilgili söylenti olmuştur. Çünkü gerek çok eşlilik ve gerekse küçük yaşta kız çocuklarının evlendirilmesi gibi konular, Arap Yarımadasında yaygın idi. Dolayısıyla itirazlar sonraki yıllarda başladı. Bilhassa Kur’an’a bir eleştiri yapamayanlar, bu yola başvurdular.

Peygamberin evliliklerinin gerçek yüzlerini saklayarak veya görmeyerek, suçlamalarda bulundular. Böyle yaparken amaçları, Hz. Muhammed bahanesiyle İslâm’ı kötülemekti. Bu sebeple bu yazımızda iki konuyu birden irdelemeye çalışacağız. Hem Hz. Muhammed’in evliliklerini hem de İslâm’da çok eşlilik konusunu kısaca inceleyeceğiz.

Bilindiği gibi, Hz. Muhammed’in ilk hanımı, Hz. Hatice’dir. Hz. Hatice ölünceye kadar Peygamberin tek eşi olarak kalmıştır. Peygamberlik gelmeden önce başlayan evlilikleri, peygamberlik sonrasında da on yıl tek eş olarak devam etmiştir. O dönemde, Mekke şehrinde tek eş ile bu kadar uzun süre ve eşi vefat edinceye kadar evli kalan var mıdır, bilmiyoruz. Varsa bile sayıları çok azdır.

Evlendiklerinde Hz. Hatice’nin yaşı, Peygambere göre daha fazladır. Zengin bir kadındır. Fakat Hz. Muhammed’e evlilik teklifi, aracılar vasıtasıyla ondan gelmiştir. Demek ki zengin, asil bir aileden gelen ve alımlı bir kadın olan Hatice, genç Muhammed’in sahip olduğu özellikleri çok beğenmiştir. Zengin, asil ve alımlı bir kadın genç Muhammed’i beğendiğine göre, başka bazı kadınların da beğenmeleri çok normaldir. Onu beğenen başka kadınların arasında ailesi zengin, kendisi daha genç ve güzel kadınların bulunması ihtimali kuvvetlidir.

Dürüstlüğüyle, emin insan oluşuyla ve paraya değer vermeyen yapısıyla bilinen genç Muhammed’in, Hatice ile evlenmesinin sebebi, onun zenginliği olamaz. Genç Muhammed’in karakteri itibarıyla bu ihtimal çok zayıftır. Zaten Hz. Hatice’nin böyle bir durumdan şüphesi olsa Hz. Muhammed’e evlenme teklifini iletmez. Ayrıca başka zengin aile kızlarından onu beğenenlerin olması ihtimali de, genç Muhammed’in, Hatice’yi sadece zenginliği için seçmediğini gösterir. Burada muhtemelen, araya Allah’ın koruması devreye girmiş olabilir.

Duha Suresi’nin ayetlerine bakalım:

6: “Seni yetim bulup da barındırmadı mı?”

7: “Seni yol bilmez bulup da yola iletmedi mi?”

8: “Seni fakir bulup da zengin etmedi mi?”

Hz. Muhammed’e peygamberlik geldikten sonra Hz. Hatice’nin madden ve manen verdiği destekler ile ayet karşılaştırıldığında, bu evliliğin ilahi bir tarafı olduğunu düşünmek mantıksız olmaz. Hz. Hatice’nin yaptıkları hakkında bu sitede yayınladığımız “Hz. Muhammed’in Hayatında İki İnsan” başlıklı yazımızda kısa bir bilgi vermeye çalıştık.

Hz. Hatice ile Hz. Muhammed’in evliliğine bakıldığında, o dönemde bölgede yaygın olan çok eşlilik gibi bir durumla karşılaşılmamaktadır. Peygamber, Hz. Hatice’nin vefatından sonra, Medine’ye hicret edene kadar başka bir kadınla evlenmemiştir.

Ancak bu dönemde Hz. Ayşe ile ilgili bir olay gelişmiştir. Hz. Ayşe’nin doğumunu takiben Hz. Ebubekir’in komşusu, Ebubekir’den kızını kendisine vermesini ısrarla istemiştir. Komşusuyla arası iyi olan Ebubekir, o dönemdeki geleneğe uyarak bu isteği kabul etmiştir.

Bu olaydan kısa bir süre sonra, Hz. Muhammed’e peygamberlik gelmiştir. Onun yakın arkadaşı olan Ebubekir de, İslâm’a girmiştir. Ebubekir’in komşusu ise Müslüman olmamıştır. Aradan yıllar geçip küçük Ayşe’nin yaşı o dönemdeki kabullere göre evlenme yaşına gelince, Hz. Ebubekir kara kara düşünmeye başlamıştır. Kendisi İslâm Peygamberinin en yakın arkadaşı iken, kızını Müslüman olmayan bir aileye vermek istememiştir. Zaten Mekke’de inen Bakara Suresi 221inci ayet, Müşrik erkeklerle, mümin kadınları evlendirmeyin buyurmaktadır.

Hz. Ebubekir, çözüm yolu bulamayınca sıkıntısını Hz. Muhammed’e açmak zorunda kalır. Hz. Peygamber uzun bir süre düşündükten sonra, kızı Ayşe’yi kendisine nişanladığını söylemesini ister. Hz. Muhammed’in dışında başka bir Müslüman’a nişanladığını söylemek, Ebubekir’i kızının doğumunda verdiği sözden dönmüş konumuna düşürürdü. Fakat Hz. Peygamber’e nişanlamış olmak farklı bir durumdu ve sözünden dönmüş sayılamazdı. Bunun üzerine sevinerek, kızı Ayşe’yi Hz. Muhammed’e nişanladığını açıkladı.

Hz. Muhammed, tek eşi olduğu dönemde Hz. Hatice’den tam altı çocuk sahibi olmuştur. Hz. Hatice’nin vefatından sonra sayısı 8 ila 10 arasında değişen kadınlarla evlilik yapmıştır. Fakat bunlardan çocuğu olmamıştır. Eğer Hz. Muhammed, iddia edildiği gibi kadın meraklısı olaydı, onlardan da çocukları olurdu. Diyelim ki, hanımlarından birkaçı kısır idi. Ama hiç kimse bütün hanımlarının kısır olduğunu söyleyemez. Diğer taraftan hiç kimse, çocuk olmaması için korunma yöntemleri uyguladılar diyemez. Çok çocuk sahibi olmanın güçlü olmak anlamına geldiği ortamda, korunma yöntemleri diye bir şeyin uygulanması düşünülemez.

Dolayısıyla gerek Hz. Ayşe ile evliliğine, gerekse diğer evliliklerine bakarken, bu gerçeği, yani kadınlara dokunmadan da evli olunabileceğini göz önünde bulundurmak gerekmektedir. Medine’de nazil olan 33 Ahzab Suresinin 49uncu ayeti bu konuda bize yol göstericidir:

Ayet: “Ey iman edenler! Mümin kadınları nikâh edip de sonra onlara dokunmadan boşadığınız zaman, sizin için üzerlerinde sayacağınız bir iddet hakkınız yoktur. Derhal müt’alarını (Mehirleri belirlenmediği takdirde yararlanacakları bir mal) verip onları güzel bir şekilde salıverin.”

Ayetten de anlaşıldığı üzere, mümin kadınlarla nikâhlanmak, onlara dokunmak anlamına gelmiyor. Çünkü bilhassa o dönemde mümin kadınların koruma altına alınmasını zorunlu kılan sebepler çoktu. Nitekim aşağıdaki ayet, mümin kadınlardan bazılarının korunması gerektiğinin bir nedenini şöyle vurgulamaktadır:

60 Mümtehine Suresi 10: “Ey iman edenler! Mümin kadınlar hicret ederek size geldiği zaman, onları imtihan edin. Allah onların imanlarını daha iyi bilir. Eğer siz de onların inanmış kadınlar olduğunu öğrenirseniz onları kâfirlere geri döndürmeyin. Bunlar onlara helal değildir. Onlar da bunlara helal olmazlar. Onların (kocalarının) sarfettiklerini (mehirleri) geri verin. Mehirlerini kendilerine verdiğiniz zaman onlarla (hicret etmiş mümin kadınlarla) evlenmenizde bir sakınca yoktur. Kâfir kadınları nikâhınızda tutmayın, sarfettiğinizi isteyin. Onlarda sarfettiklerini istesinler. Allah’ın hükmü budur. Aranızda O, hükmeder, Allah bilendir, hikmet sahibidir.”

Eğer mümin kadınlar korunmazlarsa, hem hayat şartları onları ezer, hem de haklarında kötü dedikodular çıkarılır, hem de çocukları varsa perişan olurlar. Nitekim bazı asılsız dedikodular üzerine Yüce Yaradan, böyle dedikodu çıkaranları ayetiyle şöyle uyarmaktadır: 24 Nur Suresi 23: “Namuslu, kötülüklerden habersiz mümin kadınlara zina isnadında bulunanlar, dünya ve ahirette lanetlenmişlerdir. Onlar için çok büyük bir azap vardır.”

İşte Hz. Muhammed’in evliliklerinin temelinin birisi, mümin kadınları korumaktır. Bir diğer sebebi, İslâmiyet’in kadınlara doğrudan anlatılmasını sağlamaktır. Bir başkası da, evlilikler yoluyla akrabalıklar tesis ederek güç birliğini sağlamaktır. Yine bir başka nedeni, yetimleri korumaktır.

Kur’an, yetimlerin haklarının korunması üzerinde ciddiyetle durur. Birçok ayetinde bu konuda tavsiyelerde bulunur. Yetimlerle evlilik  hususunda Nisa Suresinin 3üncü ayeti bize bilgiler veriyor: “Ve eğer yetimler(in malları) konusunda uygun davranamamaktan korktu iseniz; o halde gönlünüze hoş gelen o (yetimlerin) kadınlar(ın)dan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın. Eğer (kadınlar arasında) adaletli davranamamaktan korktu iseniz, o halde bir kişiyi (nikâhlayın) yahut da yeminlerinizin sahip olduğu ile yetinin. Doğruluktan ayrılmamak için bu daha elverişlidir.”

Ayette görüldüğü üzere yetimler evlenilen kadınların kendileri değildir. Dul kalırken çocuklarıyla birlikte açıkta kalmış kadınlardır. Böyle kadınların yetim kalmış çocuklarını koruma altına almak için, anneleriyle evlenmeye izin var. Kur’an’da çok eşliliğe izin verilen tek ayet, bu ayet. Bu ayetin amacı da yetim çocukları koruma altına almaktır. Yoksa başka türlü çok eşli evliliklere izin yoktur. Nitekim bu ayette bile, aralarında adaletli olamayacağınızdan korkarsanız, tek eşle yetinin denilmektedir.

Benzer ifade, Nisa Suresi 129uncu ayette de geçmektedir: “Kadınlarınız arasında her yönden adaletli davranmaya ne kadar uğraşsanız buna güç yetiremezsiniz. Bari birisine tamamen kapılıp da diğerini askıya alınmış gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve haksızlıktan korunursanız, şüphesiz Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.”

Demek ki, adaleti sağlayamayacağımız için, tek eş ile kalmamız tavsiye ediliyor. Hz. Muhammed’in çok eşliliğinin sebebi yukarıdaki paragraflarda ifade ettiğimiz dört ayrı temele dayanmaktadır. Böylesine mecburiyetlerden dolayı çok nikâh yapan, ama belki de onlara dokunmayan Peygamber bile, kadınlarla baş edememiştir. Yüce Yaradan ayetleriyle kendisine yardımcı olmuştur. Ahzab Suresinin 28-34üncü ayetleri bu konuyla ilgilidir. Dolayısıyla çok eşli görünmek mecburiyetinde olan Allah’ın resulü bile bu durumu başarıyla sürdüremediyse, bizlerin böyle bir şeyi denememiz uygun olmaz.

Hz. Muhammed’in, Hz. Hatice’den sonraki evliliklerinin sadece nikâh akdi olduğunu, onlara muhtemelen dokunmadığını, onlardan çocuğunun olmadığını, dört farklı sebeple evlilikler yaptığını gördük. Peygamberle hukuki eş durumunda olan bu hanımlar, belki ondan çocuk sahibi olamadılar, ama Peygamberin hanımlarından olmak şerefine ulaştılar. İslâm’ı kadınlara anlatarak hizmet ettiler.

Fakat Hudeybiye Barışından sonraki dönemde, farklı bir olay gelişti. Peygamberin vefatından 3,5 yıl kadar önce, Hz. Muhammed başka bir evlilik yaptı. Peygamber, çevre ülkelerdeki krallara, mektuplar yazdı. İslâm’a davet etti. Bunlardan Mısır Hükümdarı Mukavkıs’ın, dostluk nişanesi olarak gönderdiği iki kadından biri olan Mariya isimli kadınla evlendi. Muhtemelen Hz. Peygamber, aynı zamanda devlet başkanı da olduğu için, ilk defa bir devlet başkanı tarafından kabul gören mektubuna cevaben gönderilen bu hediyeyi, reddetmek istemedi. Gönderilen kadınların ikisini de başkalarıyla evlendirmesinin yanlış olacağını düşündü. Biri ile kendisi evlendi. Bu evlilik gerçek bir evlilik oldu. Nitekim ileri yaşına rağmen Hz. Muhammed, ondan bir erkek çocuk sahibi oldu. Adını İbrahim koydu. İbrahim, iki yaşına gelirken vefat etti.

Demek ki Hz. Muhammed, diğer eşlerini, sadece hukuki eşler olarak gördü ve öyle davrandı. Mariya’yı ise, eş olarak benimsemek zorunda kaldı ve hemen çocuğu oldu. Böylece, Hz. Muhammed’in sonradan kısırlaşmış olabileceği iddiası da boşa çıktı.

Hz. Peygamberin eleştirilen evliliklerinden önemli birisi olan, Zeynep konusuna da kısaca değinelim. Çünkü bu husustaki bazı uydurma hadisler, bu evlilik konusunda insanları yanlış düşünmeye sevk ediyorlar.

Zeynep, Peygamberin halasının kızıdır. Asıl adı Berre iken, Müslüman olunca Hz. Muhammed ona, Zeynep ismini vermiştir. Zeynep, Medine’ye hicret ettiğinde, bekârdı. Asil ve güzel bir genç kız idi. Hz. Muhammed de muhtemelen onu beğeniyordu. Fakat kendisi onunla evlenmeye kalkışmadı. İsteseydi, Zeynep’in kabul etmesi ihtimali kuvvetliydi. Ama Peygamber, Zeynep’i azat ettiği eski kölesi Zeyd ile evlendirmek istedi. Böylece toplumdaki, asalet anlayışını, kölelik algısını kırmayı arzuladı. İnsanlardaki üstünlüğün İslâm’a hizmet açısından olduğunu vurgulamaya çalıştı. Hem Zeynep, hem de onun kardeşleri başlangıçta istememesine rağmen, sonunda Zeynep evlenmeyi kabul etti.

Evlilik sıkıntılı devam etti. Hz. Muhammed, evlatlığı Zeyd’i uyararak evliliği kurtarmak istedi. Fakat evlilik devam etmedi. Zeyd onu boşadı. Hikâyenin devamını Ahzab Suresinin 37inci ayetinden öğrenelim:

“Hem hatırla o vakti ki, o kendisine Allah’ın nimet verdiği ve senin de ikramda bulunduğun kimseye: ‘Hanımını kendine sıkı tut ve Allah’tan kork’ diyordun da nefsinde Allah’ın açacağı şeyi gizliyordun. İnsanlardan çekiniyordun. Hâlbuki Allah kendisini saymana daha lâyıktı. Sonra Zeyd o kadından ilişiğini kestiği zaman, biz onu sana eş yaptık ki, oğulluklarının ilişkilerini kestikleri hanımlarını nikâhlamada müminlere bir darlık olmasın. Allah’ın emri de yerine getirilmiştir.” (Not: Bu ayet; Kur’an, Muhammed’in uydurmasıdır diyenlere, Hz. Muhammed’in içten farklı şey düşündüğünü ortaya çıkarması açısından tokat gibi bir cevaptır.)

Ayetten anlaşıldığına göre, muhtemelen, Hz. Muhammed, evliliğin kötü gitmesinden de etkilenerek, bu evlilik için Zeynep’i zorladığına pişman oldu. Zeynep’in güzelliğinden de etkilenerek, halakızını mutsuz bir evliliğe zorlamış hale düşmenin pişmanlığının da etkisiyle, kendisi evlenmek istedi. Çünkü bir başkasıyla evlenmesini istemesi halinde belki yine mutsuz olma ihtimali kuvvetliydi. Ama Zeynep ile evlenme düşüncesini kimseye söyleyemedi. Çünkü evlenmesi, o dönemdeki evlatlık anlayışına tersti. Allah da, muhtemelen, hem Zeynep’in gönül kırgınlığını düzeltmek, hem de evlat ile evlatlığın farkını vurgulamak için bu ayeti indirmiş olabilir.

Ancak bu evlilikten de çocuk olmadı. Zeynep Peygamberden sonra vefat etti. Çocuk olmamasının sebebini henüz biz bilmiyoruz. Fakat bizim bildiğimiz şeyler şunlar: Hz. Muhammed isteseydi, Zeynep ile daha başlangıçta evlenirdi. Fakat onu Zeyd ile evlendirdikten sonra, o dönemdeki evlatlık anlayışına göre, Zeyd ile boşansalar dahi, Zeynep’le bir daha evlenemezdi. Nitekim Ahzab Suresinin 37inci ayeti olmasa, bu evlilik yine olamazdı. Dolayısıyla Hz. Muhammed’in, sonradan hiç evlenemeyeceği genç ve güzel bir kadını, bile bile başkasıyla evlendirmek gibi bir yanlışa düşmesi düşünülemez.

Hz. Muhammed’in evlilikleriyle ilgili olarak bir diğer itiraz, Kurayzaoğullarından esir alına Safiye ile evliliğidir. Kurayzaoğulları, Hendek Savaşı sırasında Müslümanlarla antlaşmalarını hiçe sayarak müşriklerle birlikte oldular. Müslümanlar arkalarından vurulmuş oldu. Bunun üzerine Hendek Savaşı bitince, Kurayzaoğullarının kalesi kuşatıldı. Sonunda esir edildiler. Bu konuda daha ayrıntılı makalemizi “Hendek Savaşı ve Kurayzaoğulları” başlığıyla bu sitede yayınlamıştık.

Savaşlarda esir alınanlarla ilgili Kur’an ayetlerinden birisi olan Muhammed Suresi 4üncü ayet şöyledir:

“Savaşta inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman hemen boyunlarını vurun. Nihayet onlara üstün geldiğiniz zaman bağı sıkı bağlayıp esir alın. Sonra harp ağırlıklarını atıp, savaş bitince de onları ya karşılıksız olarak, ya da fidye ile salıverin. Allah’ın emri budur. Eğer Allah dileseydi onlardan başka türlü de intikam alırdı. Fakat böyle olması sizi birbirinizle denemek içindir. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların amellerini asla boşa çıkarmaz.”

Allah’ın emirleri böyle iken, bir Peygamberin, kendisi seçmeden kendisine düşen bir esir ile zorla evlenmesi düşünülemez. Esirlerden fidye isteme konusunda, Bakara Suresi 85inci ayette; Yahudileri, insanları yurtlarından çıkarıp esir edip, sonra fidye istedikleri için kınayan ifadeler de varken, Peygamberin böyle bir şey yapması mümkün değildir. Aksi takdirde kimse onun peşinden gitmez.

Dolayısıyla kendisine düşen esir olan Safiye’ye iki seçenek sunulmuştur. İsterse mallarıyla birlikte serbest kalabileceği, isterse Peygamberin hanımı olup onun koruması altına girebileceği yönündeki iki seçenekten, Müslüman olmayı ve evliliği seçmiştir. Diğer şıkkı seçseydi, Peygamberin geçmişteki uygulamalarına bakarak, rahatlıkla, karşılıksız serbest kalırdı diyebiliriz.

Bütün bu irdelemelerin ışığında şu sonuçları rahatlıkla söyleyebiliriz:

Hz. Muhammed’in evlilikleri, ilki olan Hz. Hatice ve son evliliği olan Mariya haricinde sadece hukuki evliliklerdir. Hatice ve Mariya dışındaki evliliklerinden çocuğu olmamıştır. Dolayısıyla, Peygamber gerçek anlamda, tek eşli olmuştur. Diğer evlilikleri şu dört sebebe dayanmıştır: mümin kadınları korumak, İslâmiyet’in kadınlara doğrudan anlatılmasını sağlamak, evlilikler yoluyla akrabalıklar tesis ederek güç birliğini sağlamak, yetimleri korumaktır. Zaten Hz. Muhammed’in evinin konak değil mütevazi bir ev olması, Mariya’nın diğer hanımlardan ayrı bir evde yaşaması, Peygamberin sık oruç tutması ve geceleri ibadet etmesi gibi hususlar da, evliliklerin hukuki olduğu fikrini güçlendirmektedir.

Diğer taraftan İslâmiyet, dörde kadar olan çok eşliliğe, sadece yetimleri korumak için izin vermiştir. Bunu da, aralarında adaletli olma şartı ile sınırlamıştır. Nisa Suresi 129uncu ayette de “Kadınlarınız arasında her yönden adaletli davranmaya ne kadar uğraşsanız, buna güç yetiremezsiniz” denilerek çok eşli evlilikten, yetimleri korumak gibi zorunlu hallerde bile, kaçınmamız istenmiştir.

Hz. Muhammed kategorisine gönderildi | HZ. MUHAMMED’İN EVLİLİKLERİ ÜZERİNE için yorumlar kapalı

İSLÂM’DA CARİYE KONUSU ÜZERİNE

İSLÂM’DA CARİYE KONUSU ÜZERİNE

 

Bu konu üzerinde fikir yürütebilmek için, sadece meallere yani Kur’an tercümelerine bakmak bizi yanıltabilir. Ayetlerdeki Arapça kelimeleri de dikkate alarak değerlendirmek şarttır.

Cariye sözü, Kur’an’da hiçbir yerde doğrudan cariye olarak geçmez. Cariye olarak tercüme edilen kavram, “ma meleket eyman” sözüdür. Bu sözlerin anlamı hususunda, en çok bahsedileni, “köle kadın”  kavramıdır.  Hâlbuki Kur’an’da köle kelimesi, “rakabe” dir. Kul kelimesi de “abd”dır.  Bu kadar net bir ayrım varken Kur’an tercüme edenlerin büyük çoğunluğu ısrarla “ma meleket eyman” sözünü, köle olarak çevirmiştir. Nisa Suresi 36 ve Nur Suresi 33 deki ifadelerin tercümesi bu çeviriye bir örnektir.

Köle ifadesinin karşılığı olarak “rakabe” kelimesinin kullanılmasına verebileceğimiz örnek ayetler; Maide 89, Mücadele 3. Köle kelimesinin karşılığında “abd” sözünün kullanılışına örnek, Bakara Suresi 221inci ayettir. “Mümin köle” diye tercüme edilen sözün Arapça karşılığı “abdül müminun” şeklindedir.

Nur Suresi 32inci ayette ise, ‘köleleriniz’ diye tercüme edilen kelimenin Arapçası “ibadikum”dur. ‘Cariyeleriniz’ diye çevrilen sözün Arapçası ise, “imaikum” şeklindedir.

Görüldüğü üzere, Kur’an’da, kullanım yerine göre Allah tarafından özenle seçilen birbirinden farklı kelimelerin hepsi, cariye veya köle olarak çevrilmiştir. Bütün bu tercüme hataları, “cariye” olarak çevrilen kelimeye “köle kadın” anlamı yüklenmesine sebep olmuştur.

Aynı hatanın benzeri, “ma meleket eymanikum” sözünün tercümesinde de yapılmıştır. Nitekim Nisa Suresinin 25inci ayeti tercüme edilirken bu sözün karşılığı olarak “genç kızlarınızdan, cariyelerinizden” şeklinde yapılmıştır. İşin ilgin tarafı, Nur Suresinin 33üncü ayetinde ise aynı söz, “sahip olduğunuz kölelerinizden” olarak çevrilmiştir.

Demek ki bizler, Kur’an’da yazılan anlatımın gerçeğine ulaşmak istiyorsak, başlangıçta da söylediğimizi gibi, ayetlerde geçen Arapça kelimeleri daha dikkatli izleyeceğiz. Bu kelimeleri anlamlandırırken, başka bazı ayetlerdeki benzerlerine bakacağız. Bunlar da yetmezse, Kur’an’ın bütününde anlatılmak istenilene göre yorum yapacağız.

Yazımızın konusu sadece “cariye” olduğundan, köle ve esir konularını, aradaki farkı, onlara Kur’an’ın bakışını bir başka yazımızda ele alacağız. Burada “köle kadın veya cariye” olarak tercüme edilen “ma meleket eyman” sözünü irdeleyeceğiz.

Bu sözün tercümesindeki temel bir yanlışlık, ifadenin sadece kadınlara yönelik olarak ele alınmasıdır. “Ma meleket eyman” sözünün geçtiği bütün tercümeler, kadın köle veya cariye olarak çevrilmiştir. Bu durumun doğru olup olmadığını anlamak için Müminun Suresinin ilk altı ayetine bakmakta fayda var.

Surenin birinci ayeti “şüphesiz o müminler kurtuluşa ermiştir” şeklindedir (kad eflehalmüminun) Eğer Yüce Yaradan, mümin kadınlar veya mümin erkekler diye ayrı hitap etmek isteseydi farklı kelime kullanırdı. Nitekim Nur Suresi 30uncu ayet “mümin erkeklere söyle” derken, Arapça olarak “kul lilmüminiyne” şeklinde ifade edilmiştir. Yine Nur Suresinin 31inci ayetinde “mümin kadınlara söyle” denilirken, “kul lilmüminati” ibaresi kullanılmıştır.

Şimdi hem erkekleri hem de kadınları içine alan  “müminler” ifadesinin devamındaki ayetlere bakalım:

  1. Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler,
  2. Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler,
  3. Onlar ki, zekât (vazifelerini) yerine getirirler,
  4. Ve onlar ki, iffetlerini (ırzlarını) korurlar,

Buraya kadar görülüyor ki, Allah, erkek ve kadın bütün müminlere hitap ediyor. Fakat bu ayetlerin devamı olan altıncı ayetin tercümesinde çok farklı ifadelerle karşılaşıyoruz. Bu sebeple, bu tercümeyi Arapçası ile birlikte vereceğiz.

  1. Ancak eşleri ve ellerinin altında bulunan cariyeleri bunun dışındadır. Onlarla ilişkilerinden dolayı kınanmazlar. (“vellezîne hum li furûcihim hâfizûn illâ alâ ezvâcihim ev mâ meleket eymânuhum”)

Şimdi genel olarak çoğun tefsircinin yaptığı bu tercümeleri irdeleyelim.  Ayette “ezvacihim” ile “ma meleket eymanuhum” arasındaki “ev” kelimesine dikkat edelim. Bu kelime tefsircilerin çoğu tarafından “ ve” anlamında tercüme edilmiştir. Bu çevirinin doğru olup olmadığını anlamak için aynı tefsircilerin Hac Suresi 55inci ayeti tercümelerine bakalım. Çünkü bu ayette Arapça olarak hem “ve” kelimesi hem de “ev” sözcüğü geçmektedir. (Ve lâ yezalülleziyne keferu………. Bagetten ev …..)

Bu ayetin tercümelerine baktığımızda başlangıçtaki “ve” kelimesinin “lâ yez lülleziyne keferu” ile birlikte değerlendirilerek, “inkâr edenler” şeklinde çevrildiğini görüyoruz. Aradaki “ev” kelimesinin ise “yahut”, “başka bir deyişle” şeklinde tercüme edildiğini görüyoruz. Demek ki, “ev” kelimesinin Arapçadaki anlamı “yahut”, “yani”, “başka bir deyişle” şeklindedir.

Diğer taraftan, ayetin bütün müminlere, yani hem erkek hem de kadınlara hitaben olduğunu dikkate aldığımızda, ayeti, yine onların tercümesiyle ve kadınlara yönelik olarak ele aldığımızda, şöyle bir çeviri ortaya çıkıyor. “Ancak eşleri ve ellerinin altında bulunan cariyeleri bunun dışındadır. Onlarla ilişkilerinden dolayı kınanmazlar.”

Bu durumda ayetten, mümin kadınlara, istedikleri kadar kadınla lezbiyen ilişkide bulunabilirsiniz, bu ilişkilerinizden dolayı kınanmazsınız, anlamı çıkar. Kur’an böyle ilişkilere izin veriyor diyebilecek bir Müslüman bulmak mümkün değil. Demek ki, tercümelerde ciddi bir hata var.

Şimdi, bu hata nereden geliyor araştıralım. Çevirisinde sorun yaşanılan söz “ma meleket eyman” olduğuna göre, bu kelimeleri irdeleyelim. Arapçada “Eyman” kelimesi, “yemin” kelimesinin çoğuludur. Yemin kelimesi, “sağ el” anlamına da gelmektedir.

Aynı kelime, başka ayetlerde de geçmektedir. Tevbe Suresi 12inci ayette “la eymane” şeklinde geçen bu kelime “yeminlerini bozmak” olarak tercüme edilmiştir. Benzer şekilde, Bakara Suresinin 224 ve 225inci ayetlerinde geçen “eymanikum” kelimesinin de tercümesini, “yeminleriniz” şeklinde yapmışlardır. Bu gibi farklılıklar başka birçok ayette de vardır.

Kur’an’da bazı ayetlerde geçen eyman kelimesini, aynı tefsirciler çok farklı şekilde tercüme etmişler. Tefsirleri yapanlar erkek mealciler olduğundan olsa gerek, işlerine geldiği yerde (sağ elin altındaki)cariye, köle şeklinde, işlerine geldiği yerde de, yemin şeklinde çevirmişler.

Fakat işin aslı yemin şeklindedir. Çünkü zaten yemin ederken insanlar (Marksistler hariç) sağ ellerini kaldırırlar. Yemin etmek, söz vermektir. Karşı tarafla akit, yani anlaşma yapmaktır.

Müminun Suresinin 6ıncı ayetinin tercümesinde yapılan bir başka hata “ezvac” kelimesine yüklenen anlamdadır. Belki de mealleri yapanlar erkek olduğundan, ezvac kelimesi, sadece hanım eş olarak algılanmıştır. Hâlbuki ezvac kelimesi zevc kökünden gelmektedir. Zevc, “birbirinin zıttı olan çift” anlamındadır. Dolayısıyla, sadece dişi tarafı değil, erkek tarafı da niteler.

Tercümelerdeki bu başıbozukluğu düzelterek ve kelimelerin gerçek anlamlarını kullanarak çeviri yaptığımızda ayetin tercümesi şöyle olmaktadır:

“O müminler (kadın ve erkek) eşleri, yani aralarında yeminli akit yaptıkları insanlar dışında kalanlara karşı iffetlerini korurlar.”

Şimdi ayetleri tercüme ederken cariye ve köle olarak çevirenlerin meallerine bakalım. Hepsinde de (Ör: Nisa25 ve 36, Maide 89, Nur32 ve 33 gibi) cariye diye tanımladıkları insanlara iyilik etmekten, onları insan yerine koymaktan bahseder.

Demek ki Kur’an, yani Yüce Yaradan, insanları ayırmıyor. Onun nezdinde, fakir ile zengin, reaya ile sultan aynı. Tek farkları, takva yönündendir. Yani Allah’ın gösterdiği yoldan gitme üzerinedir.

İnsana bu kadar çok değer veren bir din anlayışında, cariye diye bir uygulamanın olması düşünülemez. Köle kadın anlamında değerlendirilebilecek bazı ayetler, durum tespiti yapan ayetlerdir. Çünkü İslâm öncesinde ve o dönemde köle ve cariye düzeni vardı. Dolayısıyla bu gibi ayetler tıpkı içki konusundaki ayetler gibi durum tespitidir. İçki konusundaki ayetlerin birbirleriyle çelişmediklerini, bu sitede yayınladığımız “İçki Konusundaki Ayetler Birbiriyle Çelişmez” başlıklı makalemizde açıklamaya çalışmıştık. Köle ve esir bahsi, zaten bir başka yazının konusudur.

Sonuç olarak, cariye sistemi İslâm’a aykırıdır. İslâm’da yeri, kesinlikle yoktur.

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | İSLÂM’DA CARİYE KONUSU ÜZERİNE için yorumlar kapalı

İSLÂM, SOSYALLEŞMEYİ TEŞVİK EDER

İSLÂM, SOSYALLEŞMEYİ TEŞVİK EDER

 

İslâm’ın sosyal insan olmayı teşvik edip etmediğini, Kur’an ayetlerine bakarak anlayabiliriz. Fakat bütün Kur’an’ı okuyup, bu konuyla ilgili ayetlerini bulmaya çalışmak, ciddi bir zaman harcamamızı gerektirir. Bu açıdan ayetleri tek tek incelemek yerine, İslâm’ın insanlardan istediği ibadetleri irdelemek bizi, kısa yoldan, sonuca ulaştırır.

Kur’an’da çok geçen ibadetlerin başında, namaz gelir. Namaz her insanın kendi başına yapabileceği bir ibadet şeklidir. Ancak Kur’an, Cuma namazını diğer insanlarla birlikte kılmamızı emreder. Bu sebeple Cuma namazı, mutlaka toplulukla birlikte kılınır. Tek başına kılınmaz. Namaz birlikte kılındığı için, Cuma namazındaki vaazlar ve hutbelerde gündemle ilgili sorunlar dile getirilir. Gerektiğinde cemaatle fikir alışverişinde bulunulur.

Görüldüğü gibi, Cuma namazı bizim sosyalleşebilmemiz için bir vesiledir. Birbirimizin hatırını sormak, sorunlarımızı konuşmak için ortam oluşturur. Cuma namazının bu güzelliğini gören Müslümanlar, fırsat buldukça namazlarını camide kılmaya çalışırlar. Böylece sosyalleşmenin temelini atarlar. Birbirlerinin dertleriyle hemhal olma fırsatı yakalarlar.

Fakat namazlarda sadece selam verirken birbirimizin ensesini görmenin dışında bir iletişimimiz olmazsa, Kur’an’ın bizden beklediklerinden uzağız demektir.

Kur’an’da insanlardan istenilen bir diğer ibadet, zekât vermektir. Bu ibadetin yapılması, çoğunlukla namaz kılınması isteğinin geçtiği ayetlerde birlikte zikredilir. Dolayısıyla önemli bir ibadettir. Zekât vermek, sadece maddi anlamda değildir. Hem fakir insanlara maddeten yardım etmek, hem de karşı tarafa sevgiyle muamele etmektir.

Zekât, veren insanda, merhamet ve şefkat duygularını geliştirir. İnsanlar, güzel bakmaya çabalar. Başkalarına karşı sevgi ile dolmaya başlar. Zekât, alan insanda ise, karşı tarafa hürmet hissi oluşturur. Hattâ bazen daha ileri giderek, minnettarlık duygusu meydana getirir. Böylece iki tarafı da birbirine, kalben bağlar. Demek ki zekât, sosyalleşmeyi ciddi anlamda teşvik ederek, toplumun huzurunu sağlamaya vesile olur.

Fakat zekât vermeyi, sadece kelimenin temizlenmek anlamında alır ve kirli yani helâl yollardan kazanılmayan kazancımızı temizleme olarak anlarsak, sosyalleşmemize vesile olmaz. Çünkü veren insanda merhamet ve şefkat oluşturmaz. Veren insanda duygulanma olmayınca, zekâtı alan insanda da hürmet ve minnet duygusu oluşmaz. Hattâ bazen, zekât başa kakarak verilirse, karşı tarafta minnet duygusu yerine nefret hissi oluşturur.

İslâm’ın insanlardan istediği bir diğer ibadet, oruç tutmaktır. Oruç tutmak genel anlamda hem yemek vb yemeyerek, cinsel arzulara gem vurarak hem de, karşı tarafa kötü sözler söylemeyerek, madden ve manen nefsimizin isteklerine karşı durmaktır. Yani nefsimize oruç tutturmaktır.

Bu şekilde oruç tutan bir insan önce açlığın zorluklarını yaşayarak, fakir insanların hallerini anlar. Onlara yardım etmesi gerektiğini görür. İnsanlara kötü söz söylememeye gayret edeceğinden, onlarla daha güzel anlaşır. Dolayısıyla oruç, insanların sosyalleşmesine vesile olur.

Fakat bir süre aç kaldık diye, iftarda tıka basa yersek, sahura kadar ağzımız boş durmazsa, öncelikle, orucun kendi vücudumuza olan faydasını göremeyiz. Sadece kendimizi doyurmaya çabalarsak orucun toplumsal faydasını da oluşturamayız. Bütün bunlara ilaveten, karşımızdaki insanlarla konuşurken, zaten açlık başıma vurdu diyerek, kötü davranışlar sergilersek, orucun hiçbir anlamı kalmaz.

Kur’an’da bahsedilen bir diğer ibadet, hacca gitmektir. Yani hem sağlık olarak hem de maddi güç olarak uygun konumda olanların Kâbe’ye giderek ve Arafat’ta bulunarak Kur’an’da bahsedilen işlemleri yapmaktır. Hacca, aynı gayeyle dünyanın her bölgesinde insanlar gelecektir. Her çeşit dil ve renklerin buluştuğu bir ortam, sosyalleşme için en uygun yerdir. Birbirinden farklı insanların, birbirleriyle en çok kaynaşabilecekleri ortam Hacdır.

Fakat Haccı bir sevap puanı kazanma yeri veya yeniden günahlar işleyebilmek için günahları sıfırlama yeri olarak görürsek, aksine birbirimizle kaynaşmak değil, birbirimizle çatışma yaşarız.

Görüldüğü gibi, İslâm’ın istediği ibadetler, içten gelen bir iman ile yapılırsa, insanları sosyalleşmeye teşvik etmektedir. Fakat bu ibadetler, gösteriş için veya başka maksatlarla yapılırsa, sosyalleşmemize bir faydası olmaz. Namaz, bir idman şekline dönüşür. Zekât, büyüklük taslamanın yollarından biri haline gelir. Oruç, bir diyet yöntemi olur. Hac ise, turistik bir seyahat şeklinde cereyan eder.

Dini, Sosyal kategorisine gönderildi | İSLÂM, SOSYALLEŞMEYİ TEŞVİK EDER için yorumlar kapalı

KUR’AN’DA ÇELİŞKİLİ İFADE VARDIR İDDİALARI ÜZERİNE

KUR’AN’DA ÇELİŞKİLİ İFADELER VAR MI?

 

Hz. Muhammed’in(s.a.v.), kendisine vahyedilen Kur’an’ın ayetlerini açıklamaya başlamasından sonra, bazı insanlar itiraz edecek hususlar aramaya çalışmışlardır. Hz. Peygamber’in aktardığı sözleri, her yönüyle ve tabiri caizse, didik-didik incelemişlerdir. Bu gayretler, günümüzde de halen devam etmektedir.

İşin ilginç yanı, çoğu tefsircinin anlatımları, bu tür iddiaların bazılarının doğru olabileceğini düşündürecek niteliktedir. Kur’an’da çelişki arayan insanlar genellikle, muhkem, yani anlamı açık ve net anlaşılan ayetleri değil, müteşabih, yani anlamı net anlaşılmayan ayetler üzerinde durmuşlardır.

Eğer mütaşabih ayetlerin anlamı için Kur’an’ın bütününe ve ayetlerin bağlamına göre yorum yapılmazsa gerçekten de yanlış anlaşılmalar olabilir. Muhkem ve müteşabih ayetler konusu ayrı bir inceleme mevzusudur. Dolayısıyla bir başka yazıda ele alınmaya çalışacağız.

Bu makalemizde, anlamı açık olan bazı ayetlerle ilgili olarak ortaya atılan çelişki iddialarını irdeleyeceğiz. Bunlardan önemli gördüğümüz iki tanesini makalemizin konusu yaptık.

Çelişki olduğu iddia edilen ayetlerin ilk gurubu, Zariyat 56 ve Araf 179uncu ayetlerdeki ifadelerle ilgilidir. Şimdi bu ayetlerle ilgili olarak, bizim de yazılarımızın çoğunda faydalandığımız Elmalılı Hamdi Yazır’ın mealine bakalım.

51 Zariyat Suresi 56: “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”

7 Araf Suresi 179: “Andolsun ki, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Onların kalpleri vardır, fakat onunla gerçeği anlamazlar. Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler. Kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidirler. Hatta daha da aşağıdırlar. Bunlar da gafillerin ta kendileridir.”

Ayetlerin tercümeleri olan meallerine bakıldığında, gerçekten de çelişki var. Sanki Yüce Yaradan, cinleri ve insanları, hem Kendisine kulluk (ibadet) etsinler diye yaratmış, ama onların da birçoğunu, kulluk için değil, cehennem için yaratmış şeklinde bir yorum ortaya çıkıyor. Dolayısıyla çelişkili bir ifade oluyor.

Her iki ayetin Arapçalarına baktığımızda, yaratmak olarak tercüme edilen kelimenin Arapça yazılışının, farklı sözcükler olduğunu görüyoruz. Zariyat 56’daki kelimenin Arapçası “hı” ile yazılan “hâlak” iken, Araf 179’dakinin Arapçası “zerena” olarak ifade edilmiş. Zerena kelimesinin yaygın anlamı “hazırlamak” şeklindedir. Dolayısıyla Yüce Yaradan’ın kullandığı ifadeler farklıdır.

Araf 179uncu ayetin devamına baktığımızda cehennemi hak eden insanların özellikleri sayılmaktadır. “Onların kalpleri vardır, fakat onunla gerçeği anlamazlar. Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler. Kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidirler. Hatta daha da aşağıdırlar. Bunlar da gafillerin ta kendileridir.”

Bu durumda bizim yapmamız gereken, öncelikle ayetin devamında anlatılmak istenilenin bağlamıyla uygun bir yorum peşine düşmektir. Ayrıca Kur’an’ın bütününde anlatılmak istenilenleri dikkate alarak incelemektir. Bunlara ilaveten, konumuzla ilgili olarak da, Araf 179’da kullanılan farklı kelimenin (zerena) anlamını da dikkate alarak yorum yaparsak, ayetin anlatımı şöyle olmaktadır: “Kalpleri olup onunla gerçeği anlamayan, gözleri olup onunla görmeyen, kulakları olup onunla duymayan, hayvanlar gibi, hattâ hayvanlardan daha aşağı olan cinler ve insanların çoğu için cehennemi hazırladık.”

Kur’an’ın bütününde anlatılmak istenilenlere tamı tamına uyan bu yorumda, zerena kelimesinin az kullanılan anlamıyla, yaratmak olarak tercüme etsek bile, ayetin anlamıyla ilgili yorumumuz şu şekilde olur. “…….olan cinler ve insanların çoğu için cehennemi yarattık.” Dolayısıyla ayetin anlam değişmez.

Ayeti, bu şekilde aslına uygun olarak yorumladığımızda, çelişki kalmamaktadır.

Kur’an’da çelişki olduğuna dair iddiaların ikinci gurubu şöyledir:

10 Yunus Suresi 64: “Onlara dünya hayatında da, ahiret hayatında da müjdeler vardır. Allah’ın sözlerinde değişiklik yoktur. İşte bu en büyük kurtuluştur.”

Diğer ayet 13 Rad Suresi 39: “Allah dilediğini imha eder, dilediğini de yerinde bırakır. Ana kitap O’nun katındadır.”

Bu iki ayette siyah ile yazdığımız kısımlar karşılaştırılınca, ortaya çelişkili bir durum çıkmaktadır. Yunus 64’te “Allah’ın sözlerinde bir değişiklik yoktur” ifadesiyle, Rad 39’da “Allah dilediğini imha eder, dilediğini sabit bırakır” ibaresi çelişmektedir.

Konuyu ayetlerin bağlamında inceleyebilmemiz için ilgili ayetlerin öncesi ve sonrasındaki ayetlere bakalım:

Yunus 61: “Hangi işi yaparsan yap, Kur’ân’dan ne okursan oku, ne işte çalışırsan çalış, unutmayın ki, siz ona dalıp gitmişken, biz sizin üzerinizde şahidiz. Ne yerde, ne de gökte zerre kadar hiç bir şey Rabbinin gözünden kaçmaz. Ne zerreden daha küçük, ne de ondan daha büyük! Ancak bunların hepsi apaçık bir kitaptadır.”

62: “Açın gözünüzü! Allah’ın dostları üzerine ne korku vardır, ne de onlar mahzun olurlar.”

63: “Onlar ki, iman etmişler ve Allah’a karşı gelmekten sakınmışlardır.”

65: (Hz. Muhammed’e hitaben) “Onların lafları seni üzmesin. Çünkü şan ve şeref bütünüyle Allah’ındır. O her şeyi işitiyor, hepsini görüyor.”

Yukarıdaki ayetlerden 61inci de, her insanın her an yaptıklarının bilindiği, yapılanlardan zerre kadar bir şeyin bile Allah’ın gözünden kaçmadığı ve bunların hepsinin bir kitaba kaydedildiği vurgulanmaktadır. Sonraki iki ayette, iman etmeleri ve Allah’a karşı gelmekten sakınmaları sebebiyle, Allah’ın dostlarının üzerinde korku olmadığı ve onların mahzun olmayacakları vurgulanmıştır. Bu vurgular yapıldıktan sonra 64üncü ayette, “Onlara dünya hayatında da, ahiret hayatında da müjdeler vardır. Allah’ın sözlerinde değişiklik yoktur. İşte bu en büyük kurtuluştur.” Denilerek müjde verilmiştir. Verilen müjdenin değişmeyeceği vurgulanmıştır. Bu vurguların yapılmasından sonraki 65inci ayette, Hz. Muhammed’e (s.a.v.) hitap edilerek, “sen onlara bakma, bildiğin dosdoğru yolda yürü” anlamında yol gösteriliyor.

Arada çelişki olduğu iddia edilen Rad Suresi 39uncu ayetten öncekiler ise şöyle:

Rad 37: “Ve işte biz o Kur’an’ı Arapça bir hüküm olarak indirdik. Yemin olsun ki, eğer sen, sana vahiyle gelen bu bilgiden sonra onların keyiflerine uyacak olursan, sana Allah’tan ne bir dost vardır, ne de bir koruyucu.”

38: “Andolsun ki, biz senden önce de peygamberler gönderdik. Onlara da eşler ve çocuklar verdik. Allah’ın izni olmadan herhangi bir ayet getirmek ise hiçbir peygamberin haddi değildir. Her ecel için bir yazı vardır.”

“Allah, dilediğini siler, dilediğini bırakır” şeklindeki 39uncu ayetin öncesindeki iki ayette Hz. Muhammed ciddiyetle uyarılmaktadır. Ona verilen bunca bilgiden sonra, onların keyiflerine uymaması tembihlenmektedir. Onlara uyduğu takdirde, Allah’ın dostluğunu ve koruyuculuğunu kaybedeceği vurgulanmaktadır. Ayrıca Allah’ın izni olmadan herhangi bir ayet getirmenin, hiçbir peygamberin harcı olmadığı vurgulanarak, onların keyiflerine uyması durumunda başına gelecekler, Rad 39uncu ayette ifade edilmektedir.

Eğer peygamber, Yunus Suresi 64üncü ayetteki müjdeye ve Allah’ın sözünün değişmeyeceğine güvenerek, kâfirlerin keyiflerine uyar, kendisi bir ayet getirmeye kalkışırsa, Allah, ona vereceği güzellikleri silebileceğini vurgulamaktadır. Böylece, peygamberinin bile dürüst yoldan ayrılması halinde onunla ilgili kararını değiştirebileceğini ifade ederek bütün insanları uyarmaktadır.

Demek ki, Allah nezdinde insanlar arasında başlangıçta fark yoktur. Fark sonradan oluşmaktadır. Peygamberler, Yüce Yaradan tarafından ve Cebrail aracılığıyla doğrudan uyarılmaktadır. Dolayısıyla peygamberler dâhil her insan, kendisine verilen özgür iradesiyle yaptıklarından sorumludur. Nitekim Nasr Suresinin ayetlerinde, Hz. Muhammed’den, Allah’tan mağfiretini dilemesi istenilmektedir.

O halde, eğer peygamber dâhil her bir insan, güzel işler yapmayı sürdürürse, Yüce Yaradan’ın ona yaptığı taahhütte hiçbir değişiklik olmaz. Ama kendi kararları sonrasında dürüst yoldan ayrılırsa, Yüce Yaradan, ona verdiği güzellikleri silebilir veya bırakabilir. Bunun kararı Yüce Yaradan’a aittir. Ana kitap onun yanındadır. Aynı durumun bütün insanlar için geçerli olacağı muhakkaktır.

Bu sitede (www.ismailhakkikupcu.com.tr) daha önce yayınladığımız “Allah Katındaki Ana Kitap” başlıklı yazımızda, Kur’an ayetlerinden örnekler vermiştik. O yazımızın sonunda ise konu ile ilgili fikrimizi şöyle ifade etmiştik: “Sonuç olarak, Allah’ın bahsettiği ana kitap, yazılmış ve kapanmış bir kitap değildir. Her an yeni yaratılan fiillerin yazıldığı ve yazılmaya devam edeceği yaşayan bir kitaptır. Dolayısıyla yeni fiiller bizim davranışlarımıza göre belirlenir ve yazılır.”

Görüldüğü gibi, Kur’an ayetlerinde çelişki yoktur. Ayetlerin anlamlarıyla ilgili olarak yapılan irdeleme ve inceleme hatası vardır.

Allah’ım, Senin ayetlerini daha iyi anlayabilmemiz için bizlere zihin açıklığı ver. Bizlere anlayış ihsan eyle.

KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | KUR’AN’DA ÇELİŞKİLİ İFADE VARDIR İDDİALARI ÜZERİNE için yorumlar kapalı

ATİLLA HAN DER Kİ: “KOMUTANLIK GÖREVİ ACILARLA DOLUDUR.”

ATİLLA HAN DER Kİ: “KOMUTANLIK GÖREVİ ACILARLA DOLUDUR.”

(Not: Bu yazı 2013 Kasım ayında, yine bu sitede aynen yayınlanmıştı)

Peygamberimiz Hz. Muhammed sağlığında çok sevdiği sahabelerini, 25 yıl tek eş olarak evli kaldığı Hatice’yi, üç kızını ve üç oğlunu toprağa verdi. Yani en büyük acıları çekti.

Ama hiçbir saniye dahi Allah’a isyan etmedi. Aksine büyük bir iman ile aynı heyecanla mücadelesine devam etti. Haramı hiç düşünmedi. İbadet etti, tefekkür etti. Sevdi ve verdi. Hizmet etti ve dönüştürdü. Böylece bizlere örnek oldu.

Hz. Muhammed, Allah’ın insanlarla ilgili düşüncelerini bize şöyle aktarır: “Kulum Ben onu sevinceye kadar, özgür iradesiyle gelen bir adanmışlıkla bana yaklaşır ve Ben de onu sevdiğimde, onun duyan kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum.”

Burada asıl olan kulun Allah’a yaklaşma gayreti içerisinde olmasıdır. Yoksa yaptıkları iyilikler bile boşa gider. Hud Suresi 15: “Her kim dünya hayatını ve ziynetini isterse, Biz onlara işlerinin karşılığını dünyada tamamen öderiz ve bu hususta kendilerine densizlik yapılmaz.”

16: “Fakat onlar ahrette öyle olurlar ki kendilerine ateşten başka bir şey yoktur. Ve orada (dünyada) işledikleri bütün iyilikler bir hiç olmuştur ve bütün yaptıkları boştur.”

Peygamberler mücadelelerini yaparlarken öldürülmekten korkmamışlardır. Ama insanlara gerçekleri anlatamadıkları, artık umutlarını kaybettikleri bir anda Allah’ın yardımının geldiğini, onları ve beraberindekileri Tarafından bir ilimle kurtardığını, diğerlerini ise helak ettiğini Allah bize Kuran’da aktarmaktadır.

Demek ki Kürşad’ın da dediği gibi; “Titrek ve ürkek adımlarla yol gidilmez.” Haklı olmak en büyük güçtür.  Er ya da geç galip gelmiştir.

Hz. Muhammed savaşlarda aldıkları esirlerin hayatlarını genelde bağışlardı. Ama Hendek Savaşında Müslümanlara ihanet eden Kurayzaoğulları için aynı uygulama yapılmadı. Esir alınan bütün erkekler öldürüldü

Türkler de benzer yapıdadır. En acımasız bilinen Emir Timur, kendisine teslim olan kalelerin insanlarına dokunmamıştır. Onların canlarını ve mallarını bağışlamıştır. Fakat Emir Timur ile anlaştıktan sonra ihanet ederek aniden saldıran kale koruyucularına ise, gerçekten acımasızca davranmıştır.

Türkler yeni gittikleri yerlerin birçoğunda yöneticileri oranın halkından yapmışlardır. Bu yöneticilerin yönetimlerine ve zenginliklerine karışmamışlardır. Ama içlerinde halka (ki, halkın çoğunluğu Türk değildir) zulmeden, sadece kendi menfaatlerini düşünenleri gerektiği şekilde cezalandırmışlardır.

Böylece Hz. Muhammed’in ve Türklerin yönetimindeki yerlerde genelde huzur olmuştur. Bu huzurlu dönemde makul yollarla zenginleyen kimseye karışılmamıştır.

Türklerin kritik anlardaki davranışlarını Türklerdeki yüksek onur, savaşanlar arası dayanışma ve ihanet edenlere karşı acımasızlık anlayışları belirlemiştir.

Şantaj yapanlara, münafıklık edenlere ne İslâmiyet ne de Türkler izin vermemişler, en sert karşılıkla cevaplandırmışlardır.

Tarih, hem şantaj yapan hem de şantajlara boyun eğen önderlerin ve milletlerin çöplüğüyle doludur. Tarih aynı zamanda bunlara boyun eğmeyen kahramanların nesiller boyu anlatılan hikâyeleriyle de doludur.

Genel kategorisine gönderildi | ATİLLA HAN DER Kİ: “KOMUTANLIK GÖREVİ ACILARLA DOLUDUR.” için yorumlar kapalı

HAYATIN İLAHİ BİR ANLAMI OLMAZSA, HER ŞEY MANASIZLAŞIR

HAYATIN İLAHİ BİR ANLAMI OLMAZSA, HER ŞEY MANASIZLAŞIR

Bu sitede (www.ismailhakkikupcu.com.tr) daha önce yayınladığımız bazı makalelerimizde, hayatı ve anlamını sorgulayan felsefecilerden, din bilginlerinden, fikir insanlarından aktarmalar yaptık. Onların hayatla ilgili sorgulamalarından misaller verdik. Bu yazımızda, insanların kendilerine sordukları bazı soruları kısaca irdelemeye çalışacağız.

“Ben daha meşhur olacağım da, ne olacak?”

“Çok zengin olacağım da, sonrasında ne olacak?”

“Başkalarından daha üst makama oturacağım da, ne olacak?”

Yukarıdaki sorular ve daha niceleri, zaman zaman düşünen her insanın aklına takılabilir. Eğer kişi için hayatın ilahi bir anlamı yoksa bu sorulara cevap vermek, çok çetin bir iş olur. Diyelim ki, başkalarından daha meşhur bir yazar veya sanatçı, sporcu vb olduk. Bu bizi tatmin edecek mi? Bizden daha ünlü insanlar olmadığına nasıl inanacağız. Daha meşhur insanların var olduğunu düşündüğümüzde neler hissederiz? Sürekli daha meşhur olmak için uğraş vermek zorunda kalmak nasıl bir duygudur? Kendimizi yarış atı gibi mi hissederiz, yoksa sürekli aynı dairenin etrafında dönen dolap beygiri gibi mi oluruz.

Eğer hayatın ilahi bir anlamı olduğunu kavrarsak, tanındıkça daha çok mütevazi oluruz. Daha az meşhur olmak için gayret sarf ederiz. Meşhur yazar, sanatçı veya sporcu olmanın değil, insanlığa daha faydalı bir insan olmanın gayreti içerisinde oluruz. Biz böyle davrandıkça, farkında olmadan, meşhur olduğumuzu görürüz.

Çok zengin olmak istemenin de sonunda, benzer yol ayrımına çıkarız. Zenginliğin sonunun olmadığını anlarız. Daha zengin olabilmek için, yakın veya uzak çevremizdeki herkesi, ortaklarımızı kandırmaktan ve ezmekten çekinmeyiz. Böyle davrandıkça, her ilave zenginlik bizi esir alır. Ancak bu durumu biz göremeyiz. Görebilmemiz için ya geriye yaslanıp derinden düşünmemiz gerekir ya da bazı olayları birbirine bağlayarak irdelememiz gerekir. Ama biz durumu anladığımızda, genellikle, iş işten geçmiş olur. Çevremizde dostumuzun kalmadığını fark ettiğimizde, hiç kimseye güvenemez hale geliriz. Çevremizdeki her insanı, en yakınımızdakiler dâhil, bizim paramızı yemek için uğraşan düzenbazlar olarak değerlendiririz. Hattâ bizi, az bir paraya satarak, canımıza bile kastedebileceklerini düşünürüz. Sonuçta maddi zenginliğin zirvelerinde olmamıza rağmen, yaşadığımız hayatı kendimize zehir ederiz.

Eğer hayatın ilahi bir anlamı olduğunu kavrarsak, helâl yollardan zenginleşmeye çalışırız. Böyle yaptığımızda, zenginleştikçe cömertleştiğimizi fark ederiz. Zenginliğimizi, ihtiyaç sahibi olan ve hak eden insanlarla paylaşırız. Biz paylaştıkça zenginliğimizin azalmayıp arttığını gözlemleriz. Paylaştığımız insanların mutluluklarının bize yansıdığını görürüz. Biz de mutlu oluruz. Hayatımızın, henüz bu dünyada iken, bir cennet haline geldiğini anlarız. Böylece iki cihan mutluluğunu yakalama imkânına kavuşuruz.

Başkalarından daha üst makamlara gelmeye çalışmanın da, zenginlik konusunda olduğu gibi, sınırı yoktur. Gelinebilecek en güçlü dünyevi makam, yaşadığın devletin en üst görev yeridir. Diyelim ki, öyle bir makama geldik. Bizim geldiğimiz yer, dünyadaki devletlerin içerisinde, sadece birinin yetkisini almaktır. Hâlbuki dünyada bizden büyük devletler vardır. Kiminin askeri gücü, kiminin ekonomik potansiyeli, kiminin insan ve toplum kabiliyeti açısından farklılıklar vardır. Dolayısıyla en güçlü devlet diye bir şey yoktur. Olduğunu varsaysak bile, o devletin karşısında olan diğer bazı devletler ortak hareket ederlerse, yine büyüklük durumu değişir. Sonuçta en güçlü devletin başına gelmiş olmakla bile, en büyük makama gelinmiş olmaz.

Fakat makamlara gelmeyi, halka adaletle hizmet etmek için isteyen bir kimse için ise, mevkilerin bir önemi yoktur. Bulunduğu her mevkide insanlara faydalı olabilir. O, makamları kendisi için kullanmayıp insanlara faydalı oldukça, Yüce Yaradan onun önünü açar. Hiç ummadığı makamlara gelebilir. Hem de her geldiği makam onun için orada kalmanın mücadelesinin verileceği bir yer konumunda olmayacağından, hayatı kendine zehir olmaz. Aksine mutlu ve huzurlu olur.

Allah’ım, bizlere Seni daha iyi anlayabilmek için ilim ve hikmet ver. Bizlere Senin yolunda harcanmak üzere mülk ve saltanat ver.

Bizlere, Senin sevgine mazhar olarak gözlerini kapamayı nasip eyle.

Senin her şeye gücün yeter.

Genel, YAŞAM kategorisine gönderildi | HAYATIN İLAHİ BİR ANLAMI OLMAZSA, HER ŞEY MANASIZLAŞIR için yorumlar kapalı