YERYÜZÜNÜ VE İNSANLIĞI KÖTÜLEŞTİRMEYELİM

DAHA GÜZEL BİR DÜNYA İÇİN SORUMLULAR

 

Daha iyi bir dünya oluşturabilmek için sorumluluk, sadece siyasi yöneticilerin değildir. Önceki yazılarımızda da belirtildiği gibi, insanlar yeryüzünde, Yüce Yaradan’ın vekil yöneticileridir.

Dolayısıyla aldığımız emaneti çocuklarımıza kötüleştirmeden devretme sorumluluğu hepimizindir. Elbette yöneticilerin ve zenginlerin mesuliyetleri daha fazladır. Ancak, makam ve mülk sahibi olmayan insanlar da kendi aralarında birleşerek güç toplayabilirler. Sosyal guruplar oluşturabilirler.

Bu sosyal gurupların sayıları ve gayretleri çoğaldıkça, yöneticiler ve zenginler üzerindeki etkileri de artacaktır. Yani sosyal guruplar, dünyanın güzelleşmesi için,  tetikleyici katalizör görevi yapacaklardır.

Önceki yazılarımızda yöneticilerin görevleri hakkında bazı fikirlerimizi yazdık. Önderlerin ve yöneticilerin sorumlulukları çok fazla olduğundan, onlarla ilgili ayrıca yine yazabiliriz.

Bu yazımızın ağırlığı, zenginlerin ve şirketlerinin sorumlulukları üzerine olacaktır. Dünyamızın güzel geleceği açısından şirket ahlâkı, önemli bir konudur.

Şirketler, birkaç açıdan ahlâklı olmaya çalışmalıdırlar. Öncelikle üretimlerinde sosyal sorumluluklarına uygun davranmalıdırlar. Yani insanların zararına olacak üretimlere değil, insanlığa faydalı üretime yönelmelidirler.

Şirketler, kâr oranlarını, makul bir seviyede tutarak insanlara güven vermelidirler. Ayrıca kazançlarından, sosyal sorumluluk projelerine ciddi paylar ayırmalıdırlar.

Zenginler ve şirketler yukarıda bahsedildiği şekilde davranırlarsa hem kendileri daha huzurlu olurlar, hem de kazançları daha bereketli olur. Zaten böyle olacağını Yüce Yaradan, Kur’an’ı Kerim’inde birçok ayetinde bahsediyor.

Kur’an’a yeterince inanmayıp, biz atalarımızdan gördüğümüzü yaparız diyenler, öncelikle, kendi iç dünyalarını bir gözden geçirsinler. Ne kadar huzurlular? Çevrelerinde güvenebilecekleri kaç dostları var? Kazandıklarıyla her istediklerini yiyebiliyorlar mı, yoksa doktorların emirleri doğrultusunda mı yiyorlar? Mal varlıklarını kaybetme riskleri ne kadar?  vb. soruları cevaplasınlar. Sonra tekrar düşünsünler.

Düşünürken halk arasında anketler yaptırsınlar. Anket yaptırdıkça, Yüce Yaradan’ın sözlerinin bazılarının hangi yöntemle gerçekleştiği hakkında fikir sahibi olabilirler.

Anketlerinde tüketicilerin %86’sının, topluma yardım eden şirketleri tercih ettiklerini beyan ettiklerini göreceklerdir. Benzer şekilde tüketicilerin %81’i de inandığı davalarla bağlantılı ürünleri satın almaya özen göstermektedir.

Yaptıracakları bu ve benzeri anketlere ilaveten, şirket çalışanları arasında çalışmalar yapsınlar. Şirket personelinin büyük çoğunluğunun, çalıştıkları şirketle gurur duymak istediklerini göreceklerdir.

Bir çalışan, şirketinin çok para kazanmasından gurur duymaz. Çok kazanmaktan patronlar gurur duyar. Çalışanlar, şirketlerinin kendilerine davranışından, toplumsal sorunlara ilgisinin ciddiyetinden, kaliteyi ucuza vermesinden vb. duygusal yapısından dolayı gurur duyarlar. Yani iş dışındaki arkadaşlarına nasıl övünebilirlerse, şirketlerinin öyle olmasını isterler.

Genel kategorisine gönderildi | YERYÜZÜNÜ VE İNSANLIĞI KÖTÜLEŞTİRMEYELİM için yorumlar kapalı

YILBAŞI

YENİ BİR YILA GİRERKEN

 

Yeni bir yıla giriş, dünyanın her yerinde, kendi kullandıkları takvime göre değişen yeni bir sene başlangıcından başka bir şey değildir. Güneş takvimi kullananların bir bölümü için 21 Mart, bir kısmı içinse 1 Ocak yeni yılın başlangıcıdır. Ay takviminde ise, yılbaşı güneş takvimine göre 11 gün önce gelir. Böylece yılbaşı sürekli dönerek değişik mevsimlere rastlar.

Türkiye’nin günümüzde kullandığı güneş takvimi miladi olanıdır. Bu takvim, Hz. İsa’nın doğum tarihi tahmin edilerek hazırlanmıştır. Doğum yılı sıfır kabul edilmiştir. Aslında Meryem oğlu Mesih İsa’nın hangi yıl doğduğu net bilinmemektedir. 6-8 yıl farklı tahminler vardır. Gün olarak ise, 24 Aralık gecesi doğduğu genel kabul görmüştür. 05 Ocak gecesi olarak kabul edenler de vardır.

Dolayısıyla miladi takvimde yılbaşı günü olan 31 Aralık gecesi, Hz. İsa’nın doğum günü değildir. Sadece takvim o zaman başlatılmıştır. Tıpkı Hicri takvimin Hz. Muhammed’in Medine şehrine hicretiyle başladığı gibidir.

Yılsonları bütün işyerlerinde, geçmiş senenin hesabının yapıldığı dönemdir. İşler ne kadar yoğun olursa olsun mutlaka bu muhasebe yapılır. Ticari kuruluşlar böylece genel durumlarını görürler. Yeni yıl için gelecek planlarını yaparlar.

Şirketlerin ticari olarak kendilerinin durumunu görmek için yaptıkları bu hesabı, kişiler kendileri hakkında neden yapmasınlar? Hatta her gurubun, her devletin kendi muhasebesini yapması gerekmez mi? Kişilerden ve guruplardan başlayarak devletlerin de kendilerini sorgulamalarına uzanan bu hesap vermenin, bütün insanlığa yayılması dünyayı güzelleştirmez mi?

İnsanlık nereden gelip nereye gitmekte olduğunu sorgulamazsa, çocuklarına ve torunlarına nasıl hesap verir? Kazanımlarını, kayıplarını irdelemeyenler ve hatalarının, güzelliklerinin muhasebesini yapmayanlar geleceğe güvenle nasıl bakabilir?

İnsanların robotlaşmaya başladıkları, hislerin duyarlığın çok azaldığı, dünyanın ticari bir açık hava hapishanesine döndüğü, dolayısıyla insanlığın kendi kendine bu kadar zarar verdiği bir dönem günümüze değin yaşanmamıştır. Teknolojideki baş döndürücü gelişmelere rağmen insanlık neredeyse aynı hızda irtifa kaybediyor.

Bu kötü gidişe dur demek, yine insanlara düşer. Çünkü yeryüzünün Allah adına halefi, insandır. İnsan dünyadaki bütün varlıklara ve hatta kâinattaki birçok mahlûkata üstün kılınmıştır. Muhammed İkbal’in deyimiyle bütün dünya Allah’ın ailesidir.

O halde kendisine emanet edilen yeryüzünü ve insanlar arasındaki adaletli ilişkileri düzenleyerek korumak, yine sadece insanların başarabileceği bir iştir.

İnsanlar kendi başlarına muvaffak olamadıkları zaman, Yüce Yaradan mutlaka destek vermiştir. Yeter ki, insanlar içerisinde geçmişin muhasebesini yapıp, insanlığın geleceğini kurtarmak için mücadele etmekte kararlı şahsiyetler olsun.

Yılbaşları, muhasebe yapabilmemiz için önemli bir fırsattır. Yaşamın gayesini, kendi nefsini, huzurlu bir hayat için ne yapması gerektiğini cesaretle sorgulayan ve kendilerine çeki düzen veren insanlar, dünyanın güzelleşmesine katkıda bulunurlar.

Yeni yılda, huzurlu bir dünya içerisinde, kendisiyle barışık, sevgi dolu, hatalarını anlamış ve itibarlı bir kişiliğe sahip olmamız dileğiyle, bütün insanlığın yeni takvim yılını kutlarım. Dünyanın huzuru için, nefislerini yenerek güzelliklere vesile olanları, tebrik ederim.

Genel kategorisine gönderildi | YILBAŞI için yorumlar kapalı

KARUN VE FİRAVUN

ALLAH, KARUN’UN SADECE KENDİSİNİ, FİRAVUN’U KAVMİYLE HELÂK ETTİ

 

Karun, kendisi zengin olmuştu. Ama çok kibirliydi, böbürleniyordu. Zekât vermeyi ret ediyordu. Allah böbürlenenleri sevmediğini ihtar etmişti. Hz. Musa’ya iftira tuzağını belki de çok az kişiyle kurmuştu. Bu hareketi bardağı taşıran son damla oldu. Sonunda Yüce Yaradan, onun sarayını başına geçirdi. Sarayın yok edilmesiyle başka kimlerin öldüğünü bilmiyoruz. Başka ölen olduysa, bunlar muhtemelen Karun’a dalkavukluk ederek ona kötülüklerinde yardım edenlerdir.

Firavun’u ise kavmiyle birlikte helâk etti. Çünkü Yüce Yaradan, Hz. Musa’yı sadece Firavun’a değil, ileri gelenlerine de gönderdiğini beyan ediyordu. Ayetin devamında, “ileri gelenler Firavun’u dinlediler, hâlbuki Firavun yanlıştı” denilir.

Sonraki ayette de Firavun’un kavmini suya götürür gibi, ateşe götürdüğünden bahsedilir. Yani ileri gelenler, başlarına gelecekleri düşünmeden suya gider gibi rahat hareket etmişler, fakat kendilerini ateşin ortasında bulmuşlar, kurtulamamışlardır.

Acaba ileri gelen denilirken ne kastedilmek istenilmiştir. Eğer sadece Firavun’un yakınındaki birkaç dalkavuk yardımcısı kastedilseydi, kavmini ateşe götürdü denilmezdi. Demek ki, Firavun’un ileri gelenleri sadece yardımcılarıyla sınırlı değil. Yöneticileri, bilgi toplayıcıları, haber yayıcıları, insanları mahkûm eden kararları verenleri, insanları tutuklayanları, öldür dediğini öldürenleri, Firavun’un dağıttığı devlet hazinesinden haksız pay alanları, hepsi Firavun ile birlikte cezalandırıldılar.

Peki, bu kadar çok insan arasından gerçeği görüp, dönen hiç çıkmamış mıdır? Bu soruya hayır demek mümkün değil. Çünkü tarih boyunca görülmüştür ki insanoğlu, sıkça saf değiştirmiştir.

İhtimal Firavun’un ileri gelenleri arasından da hatasını anlayarak dönmek isteyenler vardı. Ama Firavun böyleleriyle konuşup onları ikna ediyordu. Acaba insanlar yanlışlıklarını görüyorlarsa, nasıl ikna edilebilirler?

Firavun’a muhtemelen ilk itiraz edecekler, Firavun’un bilgi toplamakla görevlendirdiği insanlardır. Çünkü bunlar topladıkları bilgilerin ışığında başkalarından önce işin farkına varırlar. Eğer bunlar itiraz ettiklerinde Firavun onları ikna ediyorsa, bilgi toplamakla görevlendirdiği kişinin de kendisine benzer ciddi açıkları var demektir. Zayıf bir ihtimal de ölümle tehdit edilmesidir.

Firavun onu, yaptıklarını halka anlatmakla tehdit etmiş olabilir. Halk da ona değil, başlarındaki güçlü görünen Firavun’a inanacağından, bilgi toplayıcı tekrar biat eder. Firavun, ondan başka itiraz edenler olursa, onlara bu bilgi toplayıcının durumunu örnek verir. Diğerleri de “bu bilgi toplayıcı elinde bu kadar bilgi varken böyle korkuyorsa, biz elimizde fazla bir şey yokken ne yapabiliriz?” diye düşünürler. Zaten onların da çoğu Firavun ile birlikte aynı soygun tezgâhının içerisindedir.

İtiraz edenlere Firavun’un muhtemelen bir başka söylemi; “Ben batarsam hepiniz batarsınız. Bana biraz süre verin ben durumu düzelteceğim” şeklinde olabilir. Bu iddiasını desteklemek için de Hz. Musa’ya ve çevresine tehditler yağdırıp, onlara komplolar kurmaya çalışmış olabilir. Böylece kendi ileri gelenlerine bir şeyler yaptığı imajını vermeye çalışmıştır.

Fakat gerek Firavun’un gerekse ileri gelenlerin önemsemedikleri bir şey vardı. Hz. Musa ve çevresini Yüce Yaradan destekliyordu.

Sonunda sonuç, Firavun’un kendi çevresini tehdit ederken “ben batarsam siz de batarsınız” dediği gibi oldu. Hep birlikte battılar.

Hepsi birlikte hem bu dünyayı kaybetmiş oldular, hem de ahiretlerini kaybederek ayette belirtildiği gibi çok fena bir yer olan ateşe atıldılar.

Hâlbuki gerçeği görerek itiraz edenlerin önlerinde Firavun’un karısı Asiye örneği vardı. Asiye Firavun’a karşı direnmişti. Şahsiyetiyle yaşamış. Sonunda ölmüştü. Zaten her canlı ölecekti. Allah ayetinde “çok yaşatılmış olmak onların cezalandırılmalarını engellemeyecekti.

Asiye bu dünyada Firavun’la birlikte olayları bilmeyen gariban halka karşı dik durmamıştı. Firavun’a karşı dik durmuştu. Bunun da mükâfatını Cennet ile müjdelenerek aldı.

Eğer Firavun’a itiraz eden sadece karısı Asiye olmasaydı, çok fazla insan karşı dursaydı, muhtemelen Allah onları merhametiyle affeder, aftan sonra yeni yapacaklarını gözlerdi. Haklarındaki hükmü sonraki davranışlarına göre verirdi. (Biz bu tahmine, Kur’an’daki ayetlerin kendimizce yorumundan varıyoruz.)

Tarih ve Allah’ın kelâmı olan Kur’an ibret alınması içindir. Ama padişah II. Abdülhamit Hanın dediği gibi; “Tekerrür eden tarih değil, insanların hatasıdır.”

Dini kategorisine gönderildi | KARUN VE FİRAVUN için yorumlar kapalı

HUZURLU YAŞAM

MUTLULUK VE HUZUR

 

Aslında mutluluk ile huzur arasında ince bir fark vardır. Aynı şeyler değildir. İnsan, küçük başarılardan veya maddi kazançlardan mutlu olabilir. Ama hayatı huzurlu olmayabilir.

Bir ferdin huzurlu olabilmesi, kişinin kendisiyle barışık olmasıyla doğru orantılıdır. İçi ve dışı farklı olan insan birbirine karışmış iplik yumağı gibidir. Yumağın bir kısmının bazen çözüldüğü gibi, insan da, kimi zaman mutlu olsa bile içi karmakarışıktır.

Bizler; para, makam ve güç sahibi insanlara uzaktan baktığımız için onları, düzgün bir iplik yumağı gibi görürüz. Biz de onlar gibi olabilmek isteriz. Onları kıskanırız.

Hâlbuki böylelerini yakından incelesek, bunların çoğunda, gerçeğin farklı olduğunu görürüz. Karşıdan mutlu-mesut sandığımız insanın içerisinde fırtınalar koptuğunu gözlemleriz. Yunus Emre’nin ‘bir ben vardır, benden içerü’ dediği gibi, içlerinin karmakarışık duygularla dolu olduğunu anlarız.

Bu insanların, karmakarışık ve birbiriyle çelişkili hislere sahip olduklarından, konumlarından tatmin olmadıklarını müşahede ederiz. Kendince en üst mevkie yükselmiş olanların dahi, yaşadıkları hayattan tatminsizlik duyduklarına şahit oluruz. Çevrelerinde, varsa eşleri ve çocukları, iş ortakları, çalışanları dâhil, güvenebilecekleri hiç kimsenin olmadığını görürüz.

Bütün bu tespitlerimizden sonra bu yapılarına hayret ederiz. Aradaki çelişkiye anlam veremeyiz. Huzursuzluklarının sebeplerinin, kendilerinin rutin hatalı tutumlarından kaynaklandığını düşünürüz. Yine onlar gibi zengin ve güçlü olmanın gayreti içerisine gireriz.

Bu durum tıpkı, uzaktan kulağa hoş gelen davulun sesi gibidir. Yanına vardığımızda kulağımızı tırmalar. Fakat buna rağmen, kendimizi davulun ritmine uydurarak oynamaya başlayıp, dünyadan uzaklaşarak, kendi hayallerimize dalarsak davulun sesi bizi rahatsız etmez. Oynamadan davulun yanında fazla duramayız.

Yakından gözlemlediğimiz böyle insanların geçmişlerini de mercek altına alırsak, birçok ortak yönlerinin olduğunu görürüz. En önemli ortak paydaları, kazanmak için başkalarını ezmeleridir. Daha açık bir ifadeyle, mutluluklarını başkalarının mutsuzlukları üzerine kurmaya çalışmaktadırlar.

Atalarımız ne güzel söylemişler: “Ağlayanın malı, gülene yâr olmaz”

Bizler elbette para, makam ve güç sahibi olmalıyız. Ama bütün bunlar bizlerin insanlara adaletle hizmet edebilmemiz için birer araç olmalıdır. İç dünyasında fırtınalar kopanlar, bunları araç değil, amaç edinmiş insanlardır. Bunların, gözlerini kazanma ve başarma hırsı bürüyeceğinden, hatalarını göremezler.

Güç sahibi olmayı insanlara hizmet edebilmek için araç olarak isteyenler, çoğunlukla kendileriyle barışık olurlar. Kendisiyle kavga etmeyenler, başkalarıyla da etmez. Dolayısıyla huzurlu olurlar.

İnsanlarımızı huzurlu kılabilmek için, öncelikle çalışmalarını sağlayabilmeliyiz. İşini severek çalışmak mutluluğun ve huzurun kaynaklarından biridir. Bu sebeple insanlarımızın yaptıkları işleri sevebilmeleri için ruhsal destek vermeliyiz. Bilindiği gibi, severek çalışmak o şahsın hayatına asalet ve anlam katar.

Huzurlu toplum oluşturabilmenin önemli bir yolu daha var. İnsanları, mesai saatleri dışında, para karşılığı olmadan veya çok düşük bir ücretle, vakıf vb. kuruluşlarda başka insanlara hizmet için çalışmaya teşvik etmek. Bu çalışmanın manevi zevkine varan insanın huzur bulması ihtimali kuvvetlidir. Manevi zevki tatmayan kişiler için ise, en zorlu iş, insanlarla uğraşmaktır. Dolayısıyla manevi zevk olmazsa, insanı bıktırır.

Zenginlerden, ülkedeki iktidara yakın olmayan vakıflar aracılığıyla, gerek kendi ülkesinin gerekse başka ülkelerin ihtiyaç sahibi insanlarına yardımcı olmaları için aracılık yapılması, zenginlerin de düşüncelerinde değişikliğe sebep olacaktır. Belki de onların bir kısmının huzur bulması mümkün olacaktır.

Bu dünyada huzur bulan insanın, ahirette de huzur bulması ihtimali kuvvetlidir. Kur’an bu ihtimali güçlendirecek ayetlerle doludur. Kur’an’a göre, ahireti kazanabilmenin iki önemli şartı vardır. Biri, Yüce Yaradan’a ve ahirete inanmak. Diğeri severek güzel işler yapmaktır. İnanan ve güzel işler yapmayı seven kimsenin huzursuz olması ihtimali çok zayıftır.

Demek ki, eğer insanlarımızı bu dünyada huzurlu kılabilirsek, hem onların, hem de bu konuda vesile olduğumuz için kendimizin ahiretini de huzurlu kılabiliriz.

Genel, YAŞAM kategorisine gönderildi | HUZURLU YAŞAM için yorumlar kapalı

İMAN KALPTEN OLMALIDIR

İMAN, KALPTEN TASDİKLi OLMAZSA

 

İmam Maturidi, imanın kalpten tasdik edilmesini şart koşar. Dil ile ikrarı yeterli görmez. Diliyle iman ettiğini söyleyenlerin, davranışlarına inançlarını yansıtamayacağını düşünür. Maturidi, kalpten iman eden kişinin, yaşadığı her an, imanını davranışlarıyla pekiştirme gayreti içerisinde olacağını kabul eder.

Bakara Suresi 8. ayet: “İnsanlar içinden kimisi de vardır ki; ‘Allah’a ve ahiret gününe iman ettik’ derler; hâlbuki iman etmiş değillerdir.”

Bilindiği gibi, Kur’an bütün zamanlar için geçerlidir. Dolayısıyla Allah’ın bize örnek olarak gösterdiği insanlar, sadece, eskiden Allah’a ve ahiret gününe inanmayıp şimdi inandık diyenler değildir. Müslüman bir ailede doğup, Müslüman bir çevrede yetişenler için de geçerlidir.

Müslüman bir ortamda yetişen bu insanlardan yetişkin çağa gelen kimileri de, sözle iman ettik demelerine rağmen, iman etmiş değillerdir. Sadece dilleri ile iman etmişlerdir. Benzer durum, herhangi bir dinin hâkim olduğu yerde doğup, kendi kararlarını verir duruma geldiklerinde, sadece dilleri ile iman edenler için de geçerlidir.

Kalpten iman edeni, dil ile iman edenden nasıl ayıracağımızı, Yüce Yaradan bize bir sonraki ayette açıklıyor. Bakara 9. ayet: “Allah’ı ve müminleri aldatmaya çalışırlar, hâlbuki kendilerini aldatırlar da farkına varmazlar.”

Bakara 10. ayet: “Kalplerinde bir hastalık vardır da, Allah hastalıklarını artırmıştır ve yalancılık ettikleri için bunlara pek acı bir azap vardır.”

Demek ki, dil ile iman edenler, Allah’ı ve müminleri aldatmaya çalışırlar. Aldatırken de yalan söylerler.

Dikkat edilirse aldatılmaya çalışılanlar için ‘Müslüman’ denilmiyor, mümin deniliyor. Çünkü Müslüman, dil ile iman edendir. Mümin ise, kalpten iman edendir. Yüce Yaradan Hucurat Suresi 14. ayette, dil ile söylemekle kalpten iman etmenin farkını anlatır.

Müminleri, ilk başlangıçta aldatmak, çok kolaydır. Çünkü mümin kişi, karşısındaki insanın da kendisi gibi kalpten iman ettiğini düşünür. Dolayısıyla söylenenin yalan olabileceğini, en azından başlangıçta hesaba katmaz.

Dil ile iman ettiklerini söyleyen ve Müslüman olarak bilinen böyleleri ile ilgili olarak Allah, Kur’an’da sıkça vurgu yapıyor. Bize açıklamalarda bulunarak, ne yapmamız gerektiği konusunda yol gösteriyor.

Nisa Suresi 137. ayet: “Şunlar ki iman ettiler, sonra küfre gittiler, sonra yine iman ettiler, sonra yine küfre gittiler, sonra da küfürde ileri gittiler. Allah onları mağfiret edecek değildir.”

İman ettikten sonra küfre gitmenin yollarından biri, yalan söyleyerek Allah’ı ve müminleri kandırdıkları için uyarıldıktan sonra kısa bir süre düzelip, sonrasında tekrar eski haline dönmektir. Yalancılara, ikazları bazen Yüce Yaradan doğrudan yapar. Bazılarını da müminler yapar.

Bütün bu uyarılara aldırmayarak yalanlarına ve aldatmalarına devam edenleri ise, artık küfürde ileri gittiklerinden dolayı, Allah doğru bir yola da çıkarmaz.

Nisa 138. ayet: ”Münafıklara da müjdele ki, onlara gayet acı bir azap vardır.”

Ayetlerin arka arkaya gelmesinden anlaşılan o ki, insan, Allah’ı ve müminleri kandırmada ileri gidince artık münafık oluyor. Ayrıca dini, insanların duyacağı şekilde açıktan inkâr etmeden de, kâfir olunabiliyor. Eşariler böyle insanların kâfir olacağına kesin olarak inanıyorlar. Maturidi ise, sınırı aşmayarak tövbe edip geri dönenleri, sadece günahkâr olarak niteliyor. Sınırı aşanları o da kâfir olarak değerlendiriyor.

Ayette münafıklara yapacağı acı azabı onlara haber verirken, ‘müjdele’ kelimesi kullanılıyor. Buradan anlaşılabileceklerden birincisi, münafıklara yapılacak azabın, müminler için bir müjde olmasıdır. İkinci husus, münafıklara bu dünyada, müminler vasıtasıyla azap vermenin, müminler için hayırlı ve müjdeli bir davranış olduğudur.

Nisa 139. ayet: “Onlar ki müminleri bırakarak kâfirlerin velayetine tutunuyorlar, izzeti onların yanında mı arıyorlar? Fakat izzet, tamamıyla Allah’ındır.”

Demek ki münafıklar, müminleri bırakarak kâfirlerin velayetine de tutunuyorlar. Bu ayette tutunmak kelimesi ile muhtemelen kastedilen, kâfirlerden korunma istenmesidir.

Bu ayetlerde Yüce Yaradan’ın kâfir olarak nitelendirdiği insanlar, yalnızca Allah’ı ve ahiret gününü inkâr edenler değil. Maide 17. ayet: “Yemin olsun ki, ‘Meryem’in oğlu Mesih İsa’yı Allah’ın oğludur’ diyenler kâfir oldular……” derken, Tövbe 30. ayette, ayrıca ‘Üzeyir Allah’ın oğludur’ diyenleri de kâfir olarak niteler.

Sadece dilleriyle iman edenler, düştükleri bataklıktan kurtulmak için çırpındıkça, daha beter batıyorlar. Kâfirlerin velâyetine tutunuyorlar. Onların kendilerini koruyacağını zannediyorlar. Yanılıyorlar. Dil ve nüfus cüzdanı Müslümanlarına destek vererek, onları korumaya alacağını zannedenler de yanılıyorlar. Çünkü Allah’ı aldatmaya çalışanlar, mutlaka onları da aldatırlar. Hem de hiç beklemedikleri bir zaman aldatırlar ki, karşılık verilemesin.

Yüce Yaradan, izzetin kısmen değil, tamamen Kendisine ait olduğunu net bir şekilde vurguluyor. Aynı şekilde korumak da, helâk etmek de, tamamen Allah’a aittir.

Dünya insanlığının gözünde, Allah’ın dini olan İslamiyet’in kötü görünmesine sebep, dil ile iman edenlerin davranışlarıdır. Böyle insanlar etkili yerlerde yönetici olurlarsa, daha tehlikeli oluyorlar. Çünkü yaptıkları her yanlışı, küreselleşen dünyamızda insanların önemli bir bölümü hemen öğreniyor. Öğrenenlerin çoğu, yanlışı yapanları değil, İslâmiyet’i suçluyor.

Benzer şekilde, asılları yine Allah’ın olan dinleri, ‘İsa ve Üzeyir Allah’ın oğludur’ diyerek saptıranlar da, yanlış içerisindeler.

İnsanlık; sadece diliyle iman eden yalancı halk dalkavuklarını, Allah’ın dediklerinin çoğunlukla tersini yapan silahlı veya silahsız gurupları değil, her inanışın müminlerini ve Kur’an’ı örnek aldıkça insanlık huzur bulacaktır.

Allah, insanlığı, yalanlarında ısrar ederek küfürde ileri gidenlerden, ülkelerin ve dünyanın huzurunu bozanlardan kurtararak, onların yerine insanlığa örnek olacak özellikte yenilerini getirmeye muktedirdir.

Umudumuz o an gelmeden, bugüne kadar dik durarak kurtulacaklarını zannettikçe, daha fazla battıkları bataklıktan kurtulmak için, tövbe edilip, derhal güzel işler işlenmesidir. Yoksa Allah’ın vaadi, en hak vaattir. O’nun vaadinin üzerine bir vaat olamaz.

Dini kategorisine gönderildi | İMAN KALPTEN OLMALIDIR için yorumlar kapalı

İSİMSİZ KAHRAMANLAR

SIRADAN İKİ YÖRÜK; ESKİOĞLU KARABEKİR AĞA VE DÖNDÜ BACI

 

(Yazı, son paragraf hariç amcam Fahri Küpçü’nün 1978 yılında yazdığı ‘Karaağaç’ isimli kitabından alıntıdır.)

Yörükler; kışın köy, kasaba veya şehirde, yazın yaylada yaşayan Türk aşiretleridir. Hayvancılıkla meşguldürler.

“Tövbe tövbe ağam, ben çalışıyorum. Sen o zekâtını benden daha muhtaçlara ver.” Bu sözleri, üç kızı ve iki oğlu ile genç yaşta dul kalmış olan Döndü Bacı söylemişti. “Ben muhtaç değilim” diyen bu yüce ruhlu kadının; bir ineği, bir merkebi, üç koyunu ve beş keçisi vardı.

Döndü bacı çok genç yaşta beş çocuğu ile dul kalmış, fakirliği mukaddes bilmiş, hayatın çile ve meşakkatlerinden (zorluklarından) yılmamış ve asla kimseye yük olmamıştır.

Yüksek ahlâka sahip, gözü tok ve çalışkan bir kadındı. Evlatları için bir dişi kaplan kadar hassas olan bu kadın, büyüklerinin yanında bir kuzu uysallığına bürünüverirdi.

Eskiler aşiretinden Bekir Ağa, kara sakallı ve yüzünden tebessüm eksik olmayan çelik gibi bir adamdı. Gerek yaratılışındaki mütevazı hali, gerek sık-sık zengin ve fakir oluşu (tarım ve hayvancılıkla uğraşanların kazançları tabiat şartlarına göre değişir) Bekir ağaya çok güzel bir yaşama sistemi öğretmiş olmalı ki; Bekir ağanın evine gelen misafirler onun zengin mi, fakir mi olduğunu bilemezlerdi.

Eşyaları mütevazı olsa da evi tertemiz olan Bekir ağa, hayvanlara bakmakta, hastalıklarını teşhis ve tedavi etmekte de çok usta idi. Diğer ihtiyar Yörükler gibi o da, ceddinin yüzlerce sene evvel buldukları çiçek ve keçe baş gibi korkunç hastalıkların aşıları gayet güzel yapar ve usulünce aşılarlardı. Hem de bu aşıları 19. Yüzyılda bulan Batılılardan farklı olarak yün ipliği, kıl ipliği, pamuk ipliği ve keten ipliği ile değil de, ipek ipliği ile bu aşıyı yapabilmişlerdir.

Bu da gösteriyor ki, Bekir ağa ve emsali (yaşdaşı) insanlar okuyup yazmak bilmeseler de cahil değillerdi. Çobanlık mesleğinde ise onlar profesör idiler.

Bekir ağa çok yüksek ruhlu bir insandı. Öyle olmasa; yaşadığı Ciritgediği gibi bir dağ başını, hükümet sorumlusu gibi emniyet altına alır, hem yaylada yaşayan insanların, hem bölgeden geçen insanların, canlarını, mallarını korur, hem de karınlarını doyurur ve istirahatlerini temin mi ederdi?..

Bekir ağa için, mesut ve korkusuz yaşamanın sırrı, yaşama çeşidinin mümkün olduğu kadar az olması idi. O yaşayışını kolaylaştıran fakat kendisini başkalarına minnettar yapan lüks ve fantezi eşyalara, alın teri ile elde ettiği basit eşyaları, mihnetini çekmediği eşyaları tercih ederdi.

Aslında dünyadan gelip geçen her büyük adam eşyadan, daha doğrusu lüzumsuz eşyadan korkmuşlardır. Ve bütün büyük vasfını haketmiş insanlar, nefsî lezzetten kendilerini kurtarıp, ruhî lezzete yükselebilen insanlardır.

Asıl geri kalmış insanlar, nefislerinin zebunu olan ve başkalarına hizmet etmenin zevkine erebilmiş insanlardır.

Doğduğu kasabadan hiç ayrılmayan ve bir kasaba eşrafı olan Fahri Küpcü, yaşadığı Şarkikaraağaç’ı anlatırken, yaşlı insanlardan duyduklarıyla birlikte, gözlemlerini temel almıştır. Karaağaç ve çevresindeki yüksek terbiye sisteminin varlığını yakinen müşahede etmiştir. Hapishanesinde bir veya iki kişiden başka kimsenin olmadığına çok şahit olmuştur.

Fahri Küpcü “En güzel bağlarını, tarlalarını, dükkânlarını Allah rızası için vakfeden insanların olduğu bölgede, bir karış tarla için kavgalar elbet yapılmazdı. Velevki anlaşmazlık olursa, tarafların arasını bulan, bizim “halk fedaileri” dediğimiz insanların rolünü de unutmamak gerekir” der.

İnsanlığın ihtiyacı olan huzur için örnek olması düşüncesiyle aktardığım bu isimsiz kahramanların benzerlerinden, günümüz dünyasında tahmin edilemeyecek kadar çok insan var. Tevazu sahibi olduklarından fark edilmiyorlar. Ama dünyadaki bunca adaletsizliğe, bunca zulme rağmen insanlığı ayakta tutanlar, böyle yüksek ruhlu insanların mücadeleleridir.

Biz hepsinden razıyız, inşallah Allah da hepsinden razı olur.

Böyle yüksek ruhlu insanlardan ebediyete intikal edenleri nur içerisinde yatsınlar.

Genel kategorisine gönderildi | İSİMSİZ KAHRAMANLAR için yorumlar kapalı

HATADA ISRAR EDENLERİN CEZASI

HENDEK SAVAŞI VE KURAYZAOĞULLARI

 

Kurayzaoğulları, Medine’nin güneyinde yaşayan bir Yahudi kabilesi idi. Hz. Muhammed ile aralarında anlaşma imzalamışlar ve Medine’deki insanlarla ticaret ve görüşmelerini sürdürüyorlardı. Bilhassa Medine’deki ilk Müslüman olan iki kabileden biri olan Evs kabilesi ile eskiden beri sıkı bir işbirlikleri vardı.

Mekkeliler, Medine’deki Müslümanlar üzerine o dönemin en büyük ordusunu oluşturarak harekete geçtiler (627). Mekkeli Kureyşlilerle birlik hareket eden Nadiroğullarının reisi Huvey, Kurayzaoğullarının reisi Kab bin Esad’ı taraflarına çekmek istedi. Kab, görüşmeyi kabul etmedi. Hucey’in ısrarları sonunda Kab, pes etti.

Hz. Muhammed ile anlaşmasını bozdu. Fakat kendi kabilesinden reislerinin bu kararına itiraz edildi. Ancak sonunda Kurayzaoğulları, Kureyşlilerle birlik oldu.

Hâlbuki Nadiroğulları ve reisleri Huvey, Uhud Savaşındaki ihanetlerine rağmen, Müslümanlar, bütün kabilesi ve servetleriyle birlikte affedilerek, başka bir bölgeye gitmelerine izin vermişti.

Hendek Savaşı çok zorlu geçti. Kureyşliler Müslümanlara hiçbir şey yapamadan yenilmiş halde geri döndüler. Hz. Peygamber, günlerdir doğru dürüst uyumayan sahabesine evlerine giderek dinlenme izni verdi.

Henüz insanlar rahatlayarak evlerine gitmiş iken Cebrail gelerek Hz. Muhammed’den Kurayzaoğulları üzerine derhal yürümesini istedi. Hz. Peygamber, hemen durumu Müslümanlara bildirdi. Acele hareket edilmesini, yanlarına zırh ve bazı silahların dışında ağır şeyler almamalarını istedi. Hattâ Kurayzaoğulları arazisine gelene kadar namaz vakti gelse bile kılmamalarını tembih ett.

Kurayzaoğulları fazla dayanamadı, teslim oldu. Bu kabile ile geçmişten beri ticaret yapan Evs kabilesinden ileri gelen Sahabeler, Hz. Muhammed’e gelerek, Kurayzaoğullarına da daha öncekilere yaptığı gibi, alicenap davranmasını ve affetmesini rica ettiler.

Hz. Peygamber, “kararı sizden birinizin vermesini ister misiniz?” diye sorunca, kendilerinden birinin geçmiş ilişkilerin hatırını sayacağını düşünerek, kabul ettiler. Hz. Muhammed, Sad bin Muaz’ı seçti. Sad, kabilelerin ileri gelenleriyle tek tek görüşerek, kararını onaylayıp onaylamayacaklarını sordu. Tasdik edecekleri cevabını aldı. Aynı soruyu Hz. Peygamber’e de sordu ve aynı cevabı aldı.

İbn Muaz, erkeklerin öldürülmelerine, kadın ve çocukların savaş esiri kabul edilmesine hükmetti. Kararı iki gün içerisinde Hz. Muhammed onayladı ve uygulandı.

Geçmiş uygulamalardan tam tersi bir durum olan bu olay karşısında acaba Yüce Yaradan ne söyledi.

Azhab Suresi 26: “Hem kitap ehlinden onlara (düşmanlara) arka çıkanları kalplerine korku düşürerek, kulelerinden indirdi. Bir kısmını öldürüyorsunuz, bir kısmını da esir alıyorsunuz.”

Azhab Suresi 27: “Onların arazilerini ve mallarını ve yurtlarını size miras kıldı, bir de bir yer ki daha henüz ona ayak basmadınız. Allah her şeye kadirdir.”

Tahminimiz o ki, Yüce Yaradan, olayların bardağı taşıran son damla olduğunu düşündü ve daha önce, Hz. Muhammed’e onları affetmelerini emrederken (Maide 13), şimdi aynı kişilere yapılan azabı, yani en şiddetli cezalandırmayı, uygun gördü.

Hâlbuki Kurayzaoğulları, kendileri isteyerek ihanet etmemişler, soydaşları Nadiroğulları tarafından zorlanmışlardı. Hatta kabilenin bir kısmı ihanet kararına karşı çıkmıştı. Kalelerinin kuşatılması sonunda da, kendileri teslim olmuşlardı.

Bütün bunlara rağmen tövbe edip, hatalarını derhal düzeltenlere, Yüce Yaradan’ın merhameti geniştir. Maide 34: “Ancak elinize geçirmezden evvel tövbe edenleri olursa, biliniz ki Allah çok bağışlayıcı çok merhamet edicidir.”

Bardağı taşıran son damlayı, ancak Yüce Yaradan bilir.

Genel kategorisine gönderildi | HATADA ISRAR EDENLERİN CEZASI için yorumlar kapalı

GELECEĞİN KAVMİ OLMAK

HER KAVİM ALLAH’IN ÖVGÜSÜNE MAZHAR OLABİLİR

(Bu yazı daha önce, son paragraf hariç yayınlanmıştı.)

İnsanların birbirlerine üstünlüğü nasıl insanlık anlayışı ile hak ve adalet uygulaması açısından ise, kavimlerin birbirlerine üstünlüğü de aynı sebepledir.

Allah, dünyadaki düzeni korumak için her dönem farklı insanlara ve kavimlere görevler vermiştir. Kur’an’da “Öyle bir kavim getiririm ki, onlar Beni severler, Ben onları severim” şeklinde geçen sözün muhatabı olarak farklı yorumlar yapılmıştır. Fakat genel kanaat bu kavmin Türkler olduğu şeklindedir.

Belgelenmiş tarihte Türklerin tavırlarıyla, Araf Suresi 181. ayetin yorumu karşılaştırılınca bu anlayış daha fazla pekişmiştir. “Yine Bizim yarattıklarımızdan bir ümmet de vardır ki, hakka rehberlik ederler ve onunla adaletle hükmederler.” Burada bahsedilen ümmet; kişi, gurup veya millet olarak da yorumlamak yanlış olmaz.

Ancak Allah, bunların hak ve adalet anlayışlarından uzaklaştıklarında, üstünlüklerinin de kalmayacağını bize bildiriyor. Muhammed Suresi 38. Ayet: “…..ve eğer tersine giderseniz başka bir kavmi tutar yerinize getirir, sonra onlar sizin gibi olmazlar”

Demek ki, gelecekte kimin ne olacağı belli değil. Kimsenin garantisi yok. Her millet için Allah’ın övgüsüne mazhar olabilme imkânı var. Hatta günümüzde fazla etkili olmayan bir millet bile, bu konuma yükselebilir. Benzer şekilde Türkler de, Allah indindeki konumlarını muhafaza edebilirler.

Bu sebeple hiçbir kavim, kendisini üstün görüp diğerlerini hakir(daha aşağıda) görmemelidir. Hucurat Suresi 11. ayet: “Ey iman edenler! Bir kavim, bir kavim ile alay etmesin. Belki kendilerinden daha hayırlı olurlar….”

Önemli olan Yüce Yaradan’ın kurmak istediği düzene, huzurlu bir dünya amacına hizmet edip etmedikleridir. Hizmet edenlere Allah güzel nimetler verir. Bütün bu nimetleri, kendi güçlerinden dolayı elde ettiklerini düşünen milletlere de, gerekli dersleri her zaman vermiştir. Aslında her millet kendi tarihlerini bu açıdan incelerse, durumu daha iyi anlayacaklardır.

Enfal 53: “Bu Allah’ın bir kavme verdiği nimeti, onlar kendilerini değiştirmedikçe değiştirmemesinden dolayıdır…” ayeti milletlere bir uyarıdır.

Dolayısıyla insanlar ve milletler ancak kendi yaptıklarının karşılığını alıyorlar. İyilik yapanlar karşılığında fazlasıyla iyilik, kötülük yapanlar aynıyla kötülük görüyorlar.

Milletlerin güçleri ve etkileri nasıl hep aynı kalmıyorsa, Allah nezdindeki konumları da aynı kalmayabilir. Anlayabilenler için, bu bir yarıştır. Yarışın galibini Allah bilir. Bize düşen fesatlık yapmadan dürüstçe yarışarak, Allah’ın merhametine sığınmaktır.

Furkan Suresi 70. ayet: “Ancak tövbe edip salih amel işleyenler başka; çünkü bunların kötülüklerini Allah iyiliklere çevirir. Ve Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir!” Ayet kişilere yönelik olmakla birlikte, guruplar ve milletler için de geçerlidir.

İnsanlığın ve duyarlığın giderek azaldığı, hatta yok olmaya yüz tuttuğu dünyamızda, insanların huzurunu sağlamak ve adaleti tesis etmek için Yüce Yaradan’ın hangi kavmi görevlendireceğini kimse bilemez. Geçmişinden sıyrılarak kendini düzeltecek her insan ve her kavim, bu göreve layık olacak hale gelebilir.

Allah’ım, Senin her şeye gücün yeter.

Genel kategorisine gönderildi | GELECEĞİN KAVMİ OLMAK için yorumlar kapalı

ÖNDERLERİ ANLAMAK

TARİHE GÜZEL İZ BIRAKANLARI ANARKEN

 

Her milletin içerisinde ülkesine ve insanlığa faydalı işler yapanlar vardır. Bunların arasından bazı şahsiyetler de, tarihe iz bırakmıştır. Her millet, bu yapıdaki kendi insanını yeni nesillere tanıtmak için uğraşır. Acaba tanıtım çabalarında nasıl bir yol izlemek daha uygundur?

Bu konuda bizlere ışık tutacak birçok konuşma vardır. Lincoln’ün yüzüncü doğum günü (12 Şubat, 1914) kutlamalarında ünlü hatiplerden Stephen Wise’ın yaptığı konuşma bunlardan biridir.

“Biz Lincoln’ün izinde gideceğimiz yerde, çok defa, onu, bizi takip ediyormuş gibi göstermeye çalışıyoruz. Onun yaptıklarını yapmaya çalışacağımız yerde, çok defa, ona el koymaya teşebbüs ediyoruz. Onun müridleri gibi davranacağımız yerde, basmakalıp sloganlarımızı ona mal ediyoruz.

…Gerçek şu ki, Lincoln, kendi zamanında iyi ve sağlam bir şekilde partisinin safında yer almasına rağmen, günümüzde hiçbir partinin değildir.

…Onun görüşlerini uygulamak zorunda değiliz, ama onun görüşleri her zaman bize ilham vermeli. O, geleceğin bütün meselelerini çözmedi, ama kendi çağının meselelerini halletti. Biz onu, kendi standartlarımıza uyduramayız. ama onun gayesi bizim standartlarımız olmalı.”

23 Şubat 1903 günü George Washington’u anlatan Bn. Jane Addams’da başka bir pencereden bakarak şöyle diyordu:

“…Büyük insanları anlatmak zor bir iş. İlkin onların büyük başarılarını anlatmakla, bu başarıların şaşaasının kendimize de aksettirilmesine meylediyoruz, ve onların başarılarından dolayı geleceğimizin de güvenlik içerisinde olduğunu sanıyoruz.

İkinci olarak, biz de onların ırkından geldiğimizden ve aynı ülkede yaşadığımızdan, bu büyük insanların yüce karakterlerinin bizde de olduğunu zannediyoruz.

Tarihe kendi mührünü basan bir adamı büyük yapan nedir? Eğer dikkatle düşünürsek, onun, çağının kargaşası içinde bu kargaşayı doğuran ahlâki meseleyi gördüğünü; kendisinin adalet hislerinin bulandırılmasına müsaade etmediğini; vicdanının sesinin kendisi gibi düşünen insanlar için bir borazan çağrısı olarak; onların kendisi etrafında toplanıp, müşterek bir gaye uğrunda birbirlerine yardım ederek, tarihte yani bir devir açmak üzere harekete geçecekleri zamana kadar, vicdanının sesine kulak verdiğini göreceğiz.

…Bir defa daha söyleyelim ki, büyük insanların ortaya koydukları dersler, kendi kafalarımızda en yüce idealleri harekete geçirmedikçe, kaybolmaya mahkûmdurlar; onların ortaya koydukları dersler, bizim yumuşak iradelerimizi, onların yüce idealleri istikametinde harekete geçirmedikçe, kaybolmaya mahkûmdurlar.”

Hamdullah Suphi Tanrıöver, 31 Ekim, 1924’te “Türkçülüğün Esasları” fikrinin sahibi Ziya Gökalp’i anlatırken şöyle diyordu: “Arkadaşlar, bazı adamlar vardır ki, en durgun şekiller içinde inanılmaz bir mücadele kuvveti taşırlar.”

Hamdullah Suphi Tanrıöver 29 Ekim, 1929’da Atatürk’ü anlatırken özetle şöyle diyordu: “… Bütün bir memleket mağlubiyetten mağlubiyete düştüğü zamanlarda, O, daima galip kalmanın sırrını bulmuştu…O, bir teşkilatçıdır. O, bir siyasidir. O, bir ıslahatçıdır. O, bir rehberdir. O, bir baştır. O, bir hatiptir.”

İnsanlığın içerisinde tarihe iz bırakabilecek kişilerin sayısını artırmak ve büyük çaplı olamasalar bile kendi güçleri kadar rehberlik edecek yüz milyonlar yetiştirmek istiyorsak, bir kimsenin kendisinin benliğini feda edebileceği tarafı bulmalıyız. Gayesi uğrunda benliğini feda edebilmek için, o kimsenin davasına inançlı olmasını sağlamalıyız.

İnançlı olabilmesi için; davasının da, geçmiş mücadelesinden ileride pişmanlık duymayacağı, kendisini boşluğa düşmüş gibi hissetmeyeceği bir yüce gaye olması şarttır. Bu hususta, Yüce Yaradan, bizlere gönderdiği elçiler vasıtasıyla yol göstermektedir. Tarihe güzel iz bırakanların büyük çoğunluğunu yakından incelediğimizde, onların gayeleri ile Allah’ın bizlere ilettiklerinin benzerliğini anlarız.

Günümüze kadar hiç değişmeyen yapısıyla Kur’an, insanlığa ışık tutacak, sıkıntılarını atlatmada yol gösterecek, huzuru bulmasına vesile olacak en önemli rehber kaynaktır.

Allah’ım, insanların hidayete erebilmeleri için onların iradelerine güç ver, onlara Senin gönderdiğin ayetleri (dünya ve evrendeki delilleri) anlayabilmeleri için anlayış ihsan eyle.

Genel kategorisine gönderildi | ÖNDERLERİ ANLAMAK için yorumlar kapalı

İHANETİN VE NANKÖRLÜĞÜN BEDELİ

TÜRKLERE İHANET ETMEK

 

 (Not: Bu yazı bu sitede daha önce son paragraf hariç yayınlanmıştı.)

Allah Türklere kimi milletlerden farklı özellikler vermiştir. Bu özelliklerden bazılarını şöyle sıralayabiliriz.

Çevresindekilere hizmet arzusu,

Mağdurlara karşı merhamet,

Sözünün eri olma,

Irkçılık yokluğu,

Uzun süreli kin tutmama,

İhanet edenlere karşı acımasızlık,

Gerektiğinde kendisinin ve karşısındakinin hayatını hiçe sayma.

Tarihi incelendiğimizde, Türk Liderlerinin bu özelliklerini hayata yansıttıklarını görürüz.

Bilge Han Orhun Anıtlarında (720-738) şöyle der: “Bunca milleti, bunca ülkeyi düzene soktum. Oralarda artık kötülük yoktur, kargaşalık yoktur.”

Balkan Bulgar Türklerinin lideri Kurum Han, 810’lu yıllarda şunu söyler: “Doğru insanı ve yalancıyı Tanrı bilir. Biz Bulgarlar, Hıristiyanlar için çok iyilikler yaptık. Ancak onlar bunu çabuk unuttu. Fakat Tanrı biliyor.”

Türkler Anadolu’ya geldiklerinde Bizans’tan başka, sadece Ermeniler ve onların küçük bir beylikleri vardı. Onlar da Bizans’tan bıkmışlardı. Türklerin Anadolu’nun tapusunu aldıkları Miryakefalon Savaşında (1176), Ermeni Malatya Piskoposu, Türklerin kazanması için dua etmişti.

Emir Timur’u en çok eleştirenler bile şöyle demektedir: “Döneminin en büyük devleti olan Timur’un ülkesinde bir yabancı, bir teneke altınla tek başına, ülkeyi bir uçtan bir uca, başına bir şey gelmeden seyahat ederek geçebilir.”

Osmanlı Devleti’nin uygulamaları bilindiği için örnek vermeyeceğiz. Osmanlı döneminde Türkler, “Hoşgörüyü Evrenselleştirmişlerdir.”

Osmanlı’nın en zayıf döneminde İtalyanlar Trablusgarp’ı (bugünkü Libya) işgal etmeye başlarlar (1911). O sırada Almanya’da görevde olan Enver Paşa, hemen ve kendiliğinden İstanbul’a gelir. Yetkililerden Trablusgarp’a müdahale edilmesini ister. Kendisine orada 500 civarında askerimiz olduğu, dolayısıyla bir şey yapamayacağımız söylenir.

Enver Paşa “Orada tek umutları bizler olan mağdur insanlar varken, biz burada oturamayız” der. Kaçak yollarla ve arkadaşlarıyla birlikte Trablusgarp’a gider. Uzun süre savaşır. İtalyanları durdurur. Ancak Balkan bozgunu olunca mecburen geri gelir.

İşte bu anlayıştaki ve hoşgörüyü evrenselleştirmiş olan Türklere ihanet edenler, ister Türk soyundan olsun, ister birlikte yaşadıkları insanlar veya halklar olsun, hiç iflâh olmamışlardır. Onları ya Türkler cezalandırmış ya da Allah, Kuran’daki, bozguncular ve hainlerle ilgili vaatlerini yerine getirmiş ve hepsini cezalandırmıştır. En şaşmaz vaat, Allah’ın vaadidir.

Türklere ihanetle ilgili bu kural; kişiler için de, sülâleler için de, halklar için de geçerlidir. İsteyen, yakın veya uzak bütün tarihi inceleyebilir. İhanet edenler, Ahirette uğrayacakları ağır cezanın dışında, bu dünyada da çekmişlerdir.

Bütün uyarılara rağmen yine de kendi(leri)ne alınmayanlar olacaktır. Bazıları kendi dar görüşleri veya mühürlenmiş kalpleriyle yanlışa devam edeceklerdir. Zaten ders alınsaydı, tarih tekerrür etmezdi.

Türklere ihanetin sonuçları böyle ise, insanlığa ihanete teşebbüs edenlerin sonları acaba nasıl olur?

Genel kategorisine gönderildi | İHANETİN VE NANKÖRLÜĞÜN BEDELİ için yorumlar kapalı