TUZAKLARIN EN HAYIRLISINI ALLAH KURAR

ZULMETMEK İÇİN KURULAN TUZAKLAR KENDİLERİNİN BAŞLARINA GEÇER

 

Hak ve adaleti tesis etmek için mücadele edenler de elbette, zalimlere karşı tuzak kuracaklardır. Ama bu tuzaklar Allah’ın izin verdiği ölçüde olacaktır. Çünkü zalimlerle aynı yapıda tuzak kurmak, düzgün insanları onlarla aynı seviyeye getirir. Arada bir fark kalmaz.

Hinlik olarak tanımlanacak bir anlayışla tuzak kuranların tuzakları tarihin her döneminde kendilerine dönmüştür. Günlük hayatta bile böyledir. “Gülme komşuna, gelir başına”, “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste, aheste” benzeri atasözleri, böyle olayların çok sık olmasından dolayı üretilmiştir.

İnsanlığın her döneminde böyle olaylardan dolayı ilahi adalet anlayışı oluşmuştur. Yüce Yaradan, ilahi adaleti bazen başka insanlar aracılığıyla, bazen doğrudan Kendi ekibi (melekler vb.) aracılığıyla sağlar.

Allah, Kendisinin isteği doğrultusunda mücadele veren kullarına karşı kurulan tuzaklara karşı kesin ve net tavırlıdır.

Naml Suresi 50. ayet: “Böyle bir tuzak kurdular, hâlbuki haberleri yok, Biz de bir tuzak kurmuştuk.”

Ayette geçen Biz sözü, Yüce Yaradan’ın tuzağı melekler vb. ekibi aracılığıyla kurduğunu gösterir. Örneğin; Furkan Suresi 53. ayette: “O’dur ki iki denizi birbirine salmış; şu tatlı yürek tazeler, şu tuzlu çorak aralarına da bir perde ve bir engel koymuştur.” tekil olarak ‘O’ derken, tatlı ve tuzlu iki denizi birbirine karıştırmayan sistemi kuran her şeye gücü yeten bizatihi Allah’tır.

Yüce Yaradan Kendisinin sevdiği kullarına karşı tuzak kuranları yukarıdaki ayetle uyarıyor. Bu uyarıları dikkate alıp kendilerini düzeltip, iyilik yolunda çalışanları merhametiyle affediyor.

Fakat bütün uyarılara rağmen, kibirlerinden taviz vermeden tuzaklarına devam edenlere ise, en şiddetli cezayı veriyor. Uyguladığı cezayı bilmemiz için de bizlere haber veriyor.

Neml Suresi 51: “Şimdi bak tuzakların akıbeti nasıl oldu? Kendilerini ve kavimlerini toptan yerle bir ediverdik.”

Sonraki ayette sonucu bizlere aktarıyor. 52. ayet: “İşte evleri zulümleri yüzünden çökmüş, bomboş! Şüphe yok bunda bilen bir kavim için alınacak bir ders vardır.”

  1. ayet: “Hâlbuki iman edip korunur olanları kurtardık.”

Demek ki Yüce Yaradan, mümkün olduğu kadar sadece zalimleri cezalandırıyor. Onlara hiçbir taviz vermiyor. Ama onların arasındaki yanlıştan dönenleri, iman edenleri kurtarıyor.

Elbette, hem zalimlerin aralarındaki güzel insanları kurtarmak biraz zaman istiyor hem de onların içenden dönenlerin olması için bekleniyor. İşte zalimler de, kendilerine gelecek cezanın böyle bir sebepten dolayı gecikmesini anlamadıkları için, kendilerini güçlü zannederek zulümlerini daha da artırıyorlar.

Yüce Yaradan’ın cezası da hiç beklemedikleri ve kendilerini en güçlü gördükleri bir anda aniden geliyor. Çünkü Allah onları cezalandırırken hem güzel insanları, hem de Kendi ekibini görevlendiriyor.

Bakara Suresi 134: “O bir ümmetti geldi geçti. Ona kendi kazandığı, size de kendi kazandığınız (vardır). Siz onların yaptıklarından sorulacak değilsiniz.”

Ayetten anlaşılan hiç kimse babalarının, dedelerinin veya daha uzak atalarının yaptığından sorumlu değildir. Onların içerisinde iyi yapanlar da, kötü olanlar da kendilerine kazandılar veya kaybettiler.

Yüce Yaradan hiçbir gurubu, siz onların soyundansınız diye suçlamaz veya övmez. Sadece onların örneklerini verir. Atalarının yanlışlarını reddedip kendileri düzgün işler yapanları koruduklarının arasına alır. Ataları düzgün işler yapmışlardan kendileri yanlış olanlara da gerekli cezayı mutlaka verir.

Allah Hz. Musa’yı sadece Firavuna göndermemiştir. Firavuna ve ileri gelenlerine göndermiştir. Fakat ileri gelenler, Firavunu dinlemişlerdir. Yüce Yaradan da sadece Firavunu değil, kavmini de cezalandırmıştır.

Ayetlerdeki Hz. Musa ve Firavun, temsilidir. Firavundan kasıt, Mısır kralı değildir. Çünkü aynı makamdaki bir başka kişi için Allah Yusuf Suresi 76. ayette ‘Melik’ diye bahseder. Çünkü Mısır kralı, halkının iyiliği için dürüst bilinen Hz. Yusuf’u hapisten çıkarıp hazinenin başına getirmiştir.

Benzer şekilde Hz. Musa da Yüce Yaradan’ın izinden giden sevgili bir kuludur. Onun soyundan gelenler aynı yoldan gitmiyorlar tam aksi davranıyorlarsa, Hz. Musa’yı değil, Firavunu temsil eder duruma bile düşebilirler.

Yunus Suresi 44: “Şüphesiz ki Allah insanlara zerre kadar zulmetmez, fakat insanlar kendilerine zulmediyorlar.”

Allah’ım, hüküm ve hikmet sahibi yalnız Sensin. Sen her şeyin en hayırlısını bilirsin. İnsanlık için en hayırlısı neyse, lütfunla onu oluştur Allah’ım.

Dini kategorisine gönderildi | TUZAKLARIN EN HAYIRLISINI ALLAH KURAR için yorumlar kapalı

TÜRKLER VE DÜNYA MEDENİYETİ

OSMANLI TÜRK DEVLETİ VE DÜNYA MEDENİYETİ

 

Dünya uygarlığına en çok katkıda bulunan iki medeniyet vardır. Biri Roma Medeniyeti, diğeri ise Türk Medeniyetidir.

İki anlayış arasındaki en önemli fark, bünyelerindeki farklılıklara karşı davranışlarıdır. Romalılar, Önceleri Roma şehri, sonraları bugünkü İtalya sınırı dışında kalanları vatandaş olarak görmemişlerdir. Türklerde böyle bir anlayış hiçbir dönem olmamıştır.

Roma Devletinin çağdaşı Hun Türk Devletinde, günümüz anlamındaki hükümet yöneticileri Hakanın mensup olmadığı boylardan seçilirdi. Bugünkü Haziran ayında bütün boyların çağrıldığı şölenler yapılırdı. Bu kurultaylar sırasında devlet işleri görüşülür, ana konular karar bağlanırdı.

Roma Devleti kendi din anlayışlarını kabul etmeleri için halka baskı yapardı. Önceleri çok tanrılı anlayışları için baskı yaptılar. Hırıistiyanlığı kabul ettikten sonra ise, Hıristiyan olmayanlara ve hatta Hıristiyan olmalarına rağmen kendi anlayışları gibi olmayanlara ölümüne baskı uyguladılar.

Türklerde devlet olarak böyle bir baskı hiçbir dönem olmadı. Sadece Karahanlı Devleti’nin yönetiminin Müslümanlığı seçtiği dönemde halkın Müslüman olması için benzer bir baskı oldu.

Osmanlı Devlet yönetiminin uygulamaları Türklerdeki bu anlayışın zirvesi olmuştur. Denilebilir ki, Yüce Yaradan Türklerin tarihin bilinen ilk dönemlerinden itibaren sahip oldukları bu yapılarından dolayı lütfuyla onları desteklemiştir.

Anadolu’ya geldikten sonra bir taraftan Haçlı Seferleri, diğer taraftan Moğol istilasına ve toplumun yarısını oluşturmalarına rağmen tekrar doğrulmuşlar ve tarihin altın sayfalarında yankılanmaya başlamışlardır.

Romalıların oluşturdukları güzel medeniyete rağmen, yanlış olan bu anlayışlarından dolayı yıkıldıktan sonra bir daha kendilerini toparlayamamışlardır.

Allah, Avrupa insanına Roma Devleti’nin yıkılışından 1000 yıl sonra yeni bir şans vermiştir. 1492 keşifleriyle o güne kadar bilinmeyen yeni topraklara ve imkânlara kavuşmuşlardır. Böylece kendilerini toparlamışlardır.

Ancak Yüce Yaradan’ın verdiği bu fırsatı, yine eski anlayışlarının nüksetmesiyle iyi kullanamamışlardır. Yeni gittikleri yerlerdekileri ve kendileri dışındaki herkesi ‘ötekileştirmişlerdir’. Kendileri dışındaki her yere kötülük tohumları ekmeye çalışmışlardır. Sonunda bu kötülük tohumları kendi içlerine de bulaşmış ve birbirleriyle kıyasıya mücadele ederek kazançlarını boşa harcamışlarıdır.

Dünyadaki yeni keşiflerin meydana getirdiği çok büyük imkânlardan mahrum kalan Osmanlı Türk Devleti, Avrupa’nın zenginlemesine ve baskılarına rağmen 400 yıl daha yaşamıştır. Yüce Yaradan onları desteklemiştir.

Avrupa’nın bu anlayışından dolayı dünya, bugüne kadar iyilik uğrunda değil, kötülük uğrunda daha sıkı bir işbirliği yaptı.

Dünya ancak savaşlarda ve ekonomik krizlerde tek bir dünya haline geldi. Yani insanlık, barış ve mutluluk dünyasından ziyade, bir harabe ve ıstırap dünyası kurmayı daha iyi becerdi.

Dünyanın barış ve mutluluk yolunda ilerleyememesinin temel sebebi, insanların kendi hayat tarzlarını ve kendi yönetim anlayışlarını, bütün dünyaya dayatmaya çalışmalarıdır.

Hâlbuki Türkler, insanların hayat tarzlarının ve sosyal sistem anlayışlarının farklı olmasını, ayrışmanın bir sebebi olarak değil, güçlü olmanın nedenleri olarak değerlendirmişlerdir.

Türkler, farklılıklar ve ayrılıklara hoşgörü ile yaklaşmışlardır. Herkes için aynı anlayışla hak ve adaleti uygulamaya gayret etmişlerdir. Fakat farklılıkları ayrıştırmak için ve kendi menfaatleri için kullanmak isteyenlere kesinlikle taviz vermemişlerdir.

Hoşgörü anlayışlarını kötüye kullananları ’nankör’ olarak nitelemişler ve nankörlük yapanlara karşı acımasız olmuşlardır. Hiçbir gurubun ve halkın tecavüzkâr davranışına izin vermeyerek onlara gerekli dersleri vermeye çalışmışlar ve böylece bölgelerinde barışı korumuşlardır.

Tabii ki bütün bunları güçleri nispetinde ve bazı içten pazarlıklı yöneticilerin zaman zaman engellemeleri ölçüsünde yapmışlardır. 1492 keşiflerinde yeni ve işlenmemiş topraklar bulunmasaydı, yani bugünkü Amerika kıtası ile Afrika’nın Cezayir vb. çöllerinden aşağısı dünyada var olmasaydı, Osmanlı Türk Devleti halen ihtişamını ve adaletini, muhtemelen devam ettiriyor olurdu.

Bütün bu tarihi gerçeklerden çıkarılacak sonuç ve alınacak ders, insanlığın geleceği için hayati önem taşımaktadır.

Dünya insanlığının huzuru ve tek medeniyet haline gelmesi, farklı hayat tarzlarının ve sosyal sistem anlayışlarının ayrışmak için değil, birlikte yaşayarak oluşturulacak medeniyetin gücü olarak kullanılmasına bağlıdır.

Osmanlı Türk Devletinin yönetim anlayışı ve sistemi, günümüz anlayışındaki kapitalizm, sosyalizm, demokrasi, despot bir tek kişilik totaliter rejim gibi yapılarla bağdaşmaz. Hepsinden farklıdır. Osmanlının anayasası olan Mecelle, sadece dini kurallar içermez.

Günümüzün de sıkıntısı, ideal bir sistem bulunamamasıdır. Böyle bir sistemin bulunabilmesi ihtimali, Yüce Yaradan’ın insanlığın huzuru ve mutluluğu için bizlere gösterdiği yolları, evrensel prensipler haline getirme gayretlerimizle doğru orantılıdır.

Tarihi ve Kur’an’ı aklımız ve sezgimizle birlikte ciddiyetle irdeleyip sonuçları uygulamaya geçirdikçe dünya barışına ve insanlığın huzuruna daha çok yaklaşırız.

Tarihte Türklerin örnekliği ile, Allah’ın Kur’an’da verdiği misallerin ortak yönleri; anlayana hoşgörü ile yaklaşmak, anlamayana şiddetli ceza vermektir.

Kutadgu Bilig’te “Bilgin beyler anlayana kalemle, anlamayana kılıçla vardılar” denilerek yol haritası verilmektedir.

Günümüzdeki Bilgin Beyler, dünyadaki güzel düşünen ve kendi menfaati peşinde koşmayıp, yolsuzluğa ve soysuzluğa en az bulaşan yöneticiler ile yanlışlıklara bulaşmakla birlikte pişmanlık duyarak iyilikler peşinde koşan etkili kişilerdir. Bu yapıdaki yöneticilerin ve etkin kişilerin görevleri, görevlerin en asili ve en büyüğüdür. Aynı zamanda en zoru ve en fazla hayal kırıklığı yaşatandır. Hayal kırıklıkları hiç bir mücadelede engel olmamalıdır.

Allah, bozgunculara ve hainlere karşı, barış ve huzuru sağlamak için mücadele edenlere yardım edeceğini müjdelemektedir.

Yüce Yaradan’ın yardım ettiğini kim(ler) engelleyebilir? Allah’ın terk ettiğini kim(ler) koruyabilir?

Genel kategorisine gönderildi | TÜRKLER VE DÜNYA MEDENİYETİ için yorumlar kapalı

HİLEKÂRLIĞIN SONU

HİLEKÂRLAR KULDAN, ADİLLER ALLAH’TAN KORKAR

Allah bu konuda Kur’an’da bizleri uyarıyor.

Maide Suresi 44.ayet: “…….Artık insanlardan korkmayın, Benden korkun, Benim ayetlerimi birkaç paraya değişmeyin ey hâkimler! Her kim Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse onlar hep kâfirlerdir!”

Demek ki, insanlardan korkmayacağız. Sadece Allah’tan korkacağız. İnsanlardan korkanlar, Allah’ın ayetlerini birkaç paraya ve makama değişenlerdir. Bunlar paralarını ve makamlarını kaybedecekleri korkusuyla, insanlara şirin ve dürüst görünmek için numaralar yaparlar. İnsanların gerçekleri bilmeleri durumunda kendilerinin yüzlerine bakmayacaklarını, konumlarını kaybedeceklerini bilirler.

Ayetteki hâkimler sözü mecazi anlamdadır. Karar verme konumunda olan herkesi kapsar. İster aile içerisinde, ister bir ticari kurumda, ister dini bir gurupta, ister devlet yönetiminde olsunlar insanların kararlarını etkileyen konumdaki her insan için geçerlidir.

Ayetin anlatımına göre insanları kandıranların en kötüleri, Allah’ın ayetlerini diline dolayarak insanları aldatanlar ve menfaatlerine göre yorumlayarak kazançlarını artırmaya çalışanlardır.

Ayet gayet açıktır. Her kim Allah’ın indirdiği ile hükmediyormuş havası verip, Allah’ın indirdiğini kendi menfaatine göre değiştirerek uygular, insanları kandırırsa artık onlar kâfir olmuşlardır.

Araf Suresi 30: “Bir kısmına hidayet buyurdu, bir kısmına da sapıklık hak oldu; çünkü bunlar Allah’ı bırakıp şeytanı dost edindiler. Bir de kendilerinin doğru yolda olduklarını zannederler.”

Allah, yanlışından dönerek Allah’ın emrettiği gibi adaletli ve insaflı davranmaya gayret edenlere hidayet buyurabilir. Yani onlara merhamet ederek, doğru yola iletebilir. Fakat konumlarını korumak umuduyla insanları kandırmak için şeytanca planlar yapanları, sapıklık içerisinde bırakıyor.

Allah’ın sapıklık içerisinde bıraktıkları bu insanların önemli bir özellikleri, kendilerinin doğru yolda olduklarını iddia etmeleridir. Bunlar kendilerinin dürüst olduklarını iddia ederken başkalarına akıl verirler. Bir taraftan da şeytanın bile aklına gelmeyecek hilelere başvururlar.

Enfal 62: “Eğer sana hile yapmak isterlerse, sana yetişecek Allah’tır. O’dur ki yardımıyla ve müminlerle destekledi.”

Enfal 64: “Ey peygamber! Allah sana da arkandan gelen müminlere de yeter.”

İlk ayette Allah, Hz. Muhammed’e (s.a.v.) sesleniyor. Fakat devamındaki ayette yardımının ve desteğinin müminler için de geçerli olduğunu vurguluyor. Ayet, Müslüman demiyor, mümin diyor.

Dolayısıyla diliyle değil, kalbiyle ve yaptığı işlerle Allah yolunda olanların da yardımcısı olduğunu bizlere müjdeliyor. Allah’ın istediği gibi, adaletli ve insaflı hareket eden insanlara da yetişecek Allah’tır. Ve Allah hepsine de yeter.

Maide 2: “…….birtakımlarına karşı beslediğiniz kin, sizi sakın tecavüze sevk etmesin! İyilik ve takva üzere yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın! Allah’tan korkun; çünkü Allah’ın cezası şiddetlidir.”

Yanlışlıklar içerisinde hareket ettikçe bataklığa daha fazla gömülenler, sizler, sadece kendi gayretinizle kurtulamazsınız. Aksine bataklığa gömülürsünüz. Hem yaşarken perişan olursunuz, hem de dünya durdukça bütün insanlık sizleri nefretle hatırlar. Tarih ve Kur’an böylelerinin örnekleriyle doludur.

Gelin, Yüce Yaradan’ın yolundan gitmeye çalışanlardan yardım isteyin. Onlara teslim olun. Allah’ın merhametine sığının. Bundan sonra dürüst davranın. Sözünüzde durun.

Allah merhametlilerin en hayırlısıdır. Uyarılara rağmen anlamamakta ısrar edenler için ise unutulmasın ki, Allah’ın cezasından daha şiddetli ceza yoktur.

Allah bir şeyin olmasını istediğinde, O’nun sadece ‘ol’ demesi yeterlidir.

 

Genel kategorisine gönderildi | HİLEKÂRLIĞIN SONU için yorumlar kapalı

DÜNYANIN İHTİYACI OLAN DEVRİM

BİLİM AHLÂKI VE TİCARET AHLÂKI ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

Batıda bilim ile Hıristiyanlık anlayışı birbirleriyle sürekli çatışmışlardır. Hıristiyanlığı anlatan kaynaklar sonradan yazılma oldukları, Hz. İsa’yı Tanrı gibi algıladıkları ve bazı kişilerin aktardıklarını, Hz. İsa’nın yani Tanrının sözü imiş gibi değerlendirdikleri için uzun süre bilimde ilerleme olmadı.

Çünkü Aziz Pavlus gibi bazı azizler, yaşamı hayattan çok bir ölüm gibi algılattılar. Gerçek Hıristiyan’ı bu dünyadan nefret eden kimse olarak tanımladılar. Aziz Pavlus “benim için ölmek bir kazançtır” dedi.

Erkeğin kadına el sürmemesi gerektiği, karısı olanların da yokmuş gibi davranmaları istenildi. Aziz Jerome, ikinci defa evlenen bir kadını, kusmuğunu yiyen bir köpeğe benzetti.

Aziz Augustin, insanların evlenmek ve çocuk sahibi olmak istememeye başlayacakları düşüncesi üzerine şöyle cevap veriyordu: “Keşke istemese, Tanrının ülkesi daha çabuk dolar.”

Batıdaki değişme yeni toprakların keşfiyle başladı. 1492 keşiflerinden sonra bazı insanları ve devletleri kâr hırsı bastı. Onlar kazandıkça bilim de gelişmeye başladı. Ama bu yapıdaki insanlar ve devletler, bilimi kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirdiler.

Sonunda 1. Ve 2. Dünya Savaşları oldu. İnsanlık tarihinin en büyük felâketleri yaşandı. Ahlâkı olmayan bilim ve ticaret, döndü, bilimin ve ticaretin ahlâkı olmaz diyenleri vurdu.

Bilimdeki bu hırslı gelişmeler bazı bilim adamlarını bile isyan ettirdi. Pascal bile “Bilim insanın harcı değildir, insan bilimi bilmekle cehaletinden daha çok insanlığını yitirir” dedi.

20. yüzyılın en büyük fizikçisi Albert Einstein ise şöyle diyordu: “Bilim bugüne kadar köleler yaratmaktan başka bir işe yaramadı. Savaş zamanında bizi zehirlemeye, param parça etmeye yarıyor; barış zamanında da yaşamımızı çekilmez ve daha kararsız hale sokuyor.”

Hatta Einstein daha ileri giderek şöyle diyordu: “Bilimler bir beladır”.

Hâlbuki Müslüman ve Türk dünyasında bir zamanlar bilim çok gelişmişti. Türklerde bilimde gelişmenin sürdüğü 16. Asrın sonlarına kadar, bilim ile dini bilgiler arasında Batıdaki anlamda bir çatışma yaşanmadığı gibi, bilimsel gelişmeler insanlığın zararına -bazı özel durumlar hariç- kullanılmadı.

Diğer taraftan Türkler İpek Yolu ticaretini kontrol ediyorlardı. Yeni gittikleri ülkelerde öncelikle, cami ile birlikte kervansaraylar yapıyorlardı. Fakat Türklerin ticari anlayışında itibar sahibi olmak kâr etmekten önce gelirdi. Dolayısıyla gittikleri hiçbir ülkeyi Batılıların anlamında sömürmediler.

Demek ki bilim ve ticaretin ahlâkı olabiliyormuş. Bu ahlâk anlayışının olabilmesi için bilimin ve ticaretin tanımını iyi yapmak gerekiyor.

Bilim, Allah’ın kâinatta ve tabiatta kurduğu düzenin nasıl işlediğini anlama çabasıdır. Deneyseldir. Tanrıyı, ruhu, gaybı anlama çabası değildir. Bu konularda açıklamalar yapmaya çalışan felsefi düşünce akımları iddiacı olmaları dolayısıyla, neredeyse toptan yok olmaya mahkûmdurlar.

Yüce Yaradan, insanların araştırmalarında faydalanabilmeleri için, evrende ve doğada bizlere örnekler oluşturmuş. Milyonlarca çeşit canlıların farklı özelliklerinden, cansız varlıkların ilginç özelliklerine kadar her şey bizim yararlanabilmemiz için araştırma ve incelemelerimizi bekliyor.

Araştırmaktan, sorgulamaktan bıkmayacağız. Araştırmalar sadece madde bazında değil, madde ve manâ arasındaki ilişkiler bazında da olmalıdır. Kur’an’da Zumer Suresi 9. ayette: “…….hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?…..” denilmektedir.

Ama biz bir yaratılan olduğumuzu, yaratılanın yaratamayacağını, ancak Allah’ın yarattıklarının çalışma sistemlerini anlamaya çalışabileceğimizi unutmayacağız. Yine Kur’an’da “Allah’ın ilmini yazmak için bütün denizler mürekkep olsaydı yetmezdi” denilmektedir. Biz Yüce Yaradan’ın bize verdiği akıl ölçüsünde ilerleyebiliriz. Bizim ilmimiz, bize verilen akıl ile sınırlıdır.

Kâinattaki ve tabiattaki sistemleri, hesapları, kuralları, işleyişleri değiştirmeye çalışmamızın insanlığın bile sonunu getirebileceğini ise, hiç unutmamalıyız.

İşte bilim ahlâkı burada devreye girer. Evrendeki var olan işleyişleri anladıkça bulduğumuz yeni bilgileri, insanlığın yararına değerlendirmek bilim ahlâkının bir sonucudur.

Ticari ahlâk ise, dünyanın ticari bir hapishaneye dönmesini engellemek, insanların mutsuzluklarını azaltmak için elzemdir. Yüce Yaradan bizlerden rızkımızı kazanmak için çalışmamızı emrediyor. Öğlen vakti kılınan Cuma namazından sonra yeryüzüne yayılın rızkınızı arayın diye bizlere yol gösteriyor.

Geçimimizi sağlarken insanlara faydalı olacak yolları kullanmamızı istiyor. Kimseye kazık atılmamasını, ölçü ve tartıyı tam tutmamızı istiyor. Kazandıklarımızı harcarken de, cimrilik etmememizi, ama saçıp savurmamamızı emrediyor.

Hz. Muhammed’in (s.a.v.) iki sözü bizlere ışık tutuyor. “İlim Müminin yitiğidir. İlim Çin’de de olsa gidiniz bulunuz” ve “Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahiret için çalışın”

İnsanlığı kurtaracak tek devrimin, ahlâk devrimi olduğu savunulur. İlk bakışta doğrudur. Fakat tek başına ahlâk devrimi uzun ömürlü olmaz. Bu sebeple bilim ahlâkı ve ticaret ahlâkını oluşturmak zorundayız. Madam Curie, Pasteur gibi bilim insanları, Bosch gibi “itibarımı kaybetmektense, para kaybetmeyi yeğlerin” diyen ticaret adamları bizlere örnek olmalıdır. “Kişi vicdanını kendine gözcü yapar” diyen esnafların piri Ahi Evran örnek olmalıdır. Her alan için de bizlere, Kur’an rehber olmalıdır.

Allah’ım bizlere rızkın da, bilimin de, hayatın da en hayırlısını ver.

Allah’ım faydasız ilimden, Senin tasdik etmeyeceğin kazançtan Sana sığınırız.

Genel kategorisine gönderildi | DÜNYANIN İHTİYACI OLAN DEVRİM için yorumlar kapalı

MADAM CURİE

MADAM CURIE: “Hastaların tedavisi için bulduğum bir maddeden faydalanmak benim bilimsel manevi şahsiyetimi zedeler.”

Ünlü Fizikçi Einstein’ın “Şöhretin yozlaştıramadığı tek kişi” dediği Madam Curie, 10 yaşında annesini kaybetti. Fakir ve çok horlandığı bir hayat yaşadı. Polonya’da doğan Curie, son olarak hizmetçi olarak çalıştığı evden haksız yere ve aşağılanarak kovulunca Fransa’ya göç etti.

Çok zor hayat şartlarında Sorbon Üniversitesine kaydoldu. Burada kendisi gibi bilim sevdalısı Pierre Curie ile evlendi. Birlikte araştırmalarını sürdürdüler. Bir mahallenin etrafına ışık saçtığını görünce araştırmalarını bu konuya yönlendirdiler. Katı maddeleri delip geçen radyumu buldular. Ama ilim adamları maddeyi görmeden inanmayız dediler.

Dört yıl boyunca bütün paralarını harcadılar. Borçlandılar. Tonlarca pis kokulu madenlerden gece gündüz bıkmadan doğrudan kendileri çalışarak, pirinç tanesi büyüklüğünde radyum elde ettiler.

Radyumu görünce bilim adamları inandı. 1902 yılında Nobel ödülünü aldılar. Tıp dünyası radyumun elde edilmesiyle tam anlamıyla bir devrim yaşadı. Radyumun elde ederken sadece kendileri çalışmışlardı. Bu sebeple yöntemi tek kendileri biliyordu. Dünyanın her yerinden talep gelmeye başlamıştı. Patentini alsalar dünyanın sayılı zenginleri arasına girebilirlerdi.

Ama onlar bu çok önemli buluşlarından, beş kuruş bile almadılar. Buluşlarını insanlığa hediye ettiler. Nobel ödülünden aldıkları para ile çalışmaları sırasında aldıkları borçları ödediler. Üniversitede sadece maaş alarak araştırmalarına devam ettiler. İki çocuklarıyla birlikte manen mutlu bir hayat sürdüler.

1911 yılında Madam Curie yine Nobel Ödülüne layık görüldü. 1921’de Amerikan kadınları dünya kadınları adına şükranlarını sunmak için kendisine maaş bağlamak istediler. Maaşı kendisi almadı doğduğu ülke Polonya’daki bir hastaneye yönlendirdi.

İnsanlık adına sağlığını hiçe sayarak yaptığı çalışmaların sonunda vereme yakalandı. Kimileri kanser dedi. Kanseri tedavi için büyük atılımlar yapan bu soylu kadın 1934 yılında 67 yaşında mütevazı bir şekilde yaşadığı hayata gözlerini yumdu.

Maddi menfaate dayalı patent tekliflerini kabul etmeyen Madam Curie, onur nişanlarını bile istemedi. Maddi hediyeleri kimsesizlere, çaresizlere bağışladı.

İnsanlık adına kendisini feda eden Madam Curie gibi insanlardan biz ders almaya çalıştık. Unutmadık. Biz ondan razıyız. İnşallah Allah’ta razıdır.

Sosyal kategorisine gönderildi | MADAM CURİE için yorumlar kapalı

ALFRED NOBEL

ALFRED NOBEL: “Ölüm taciri olarak anılmak istemiyorum” dedi ve hayata bakışını değiştirdi. Şimdi kimse eski NOBEL’İ hatırlamıyor.

1833’te Stockholm’da çok fakir bir ailede dört kardeşten biri olarak dünyaya geldi. Ama Alfred öldüğü zaman, 350 patentin ve dünyanın her tarafında şirketlerin sahibiydi.

O yıllarda maden ocaklarında ve karayollarında yol yapımında büyük kayalar işleri engelliyordu. Nobel buna çare düşündü. 1865’te dinamiti buldu. Ardından zenginlik geldi. Zenginledikçe diğer araştırmaları meyvelerini verdi. Lastik teknolojisini ve sentetik maddeleri geliştirdi.

Ama halk arasında adı dinamit ile birlikte anıldı. Dinamit savaşlarda insanların ölümüne sebep oldukça, kötü anılmaya başlandı. Zaten asık suratlı biri olarak bilinirdi.

Bir gün yeni deneyler sırasında kardeşi Ludwig laboratuvarda öldü. Gazeteler ölenin Alfred olduğunu sandılar. “Ölüm tüccarı öldü” diye başlık attılar.

Sağ iken gördüğü bu başlık korkunç bir şeydi. Hâlbuki Alfred, insanlık için bir şey bulmaya çalışmıştı. Dolayısıyla bu durumu kabul edemezdi. Derhal radikal bir karar aldı.

Bütün servetini ve servetinden sağlanacak yeni gelirleri bilime ve barışa ödül olarak verilmek üzere bağışladı.

Daha önce kendisini asık suratlı, gaddar, ruhsuz diye suçlayanlar bu defa ona enayi, aptal dediler. Hiç olmazsa servetinin bir kısmını bağışla dediler. Hatta İsveç Kralı, Nobel’i “kafadan çatlak” olarak suçladı. Vasiyetini kanun yoluyla bozdurmak istedi. Alfred’in Rusya’da olan yeğeni Emanuel’i çağırttı. Emanuel, “amcam çok güzel vasiyette bulunmuş, tartışılacak bir şey yok” dedi. Böylece Nobel ödüllerinin yolu açıldı.

Eğer Alfred Nobel bu keskin virajı almasaydı, bugün ölüm tüccarı olarak anılacaktı. Fakat şimdi kendini bilime ve barışa adamış insan olarak hayırla anılıyor. Bu kararından biz memnunuz ve kendisinden razıyız. İnşallah Allah’ta razıdır.

Sosyal kategorisine gönderildi | ALFRED NOBEL için yorumlar kapalı

AVRASYA ENSTİTÜSÜ…

AVRASYA ENSTİTÜSÜ ÇALIŞMALARIMDAN BİR KESİT

 

1991 yılında SSCB’nin dağılmasıyla yeni devletler kurulmuştu. Bu devletlerden 5 tanesi Türk Cumhuriyeti idi. 1992 yılı sonuna doğru bu Cumhuriyetlerden Türkiye’deki üniversitelerde okumak için öğrenciler geldi. Allah nasip etti, Avrasya Enstitüsü başkanı olarak bu öğrencilerin bir kısmıyla ilgilenebildim.

SSCB’nin eğitim sistemi içerisinde okuyarak liseyi yeni bitirmiş olan bu öğrenciler, dini bilgilerden yoksun yetişmişlerdi. Bu nedenle bu öğrencilere dini bilgiler vermeleri için İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden birini davet ettik. Anlattıklarını biz de dinledik.

İlahiyatçı öğretim üyesi öğrencilere; şehrin merkezine gitmeyin, orada mini etekli kızlar var, onlara bakarsanız günaha girersiniz, içki içmeyin haramdır gibi tavsiyelerde bulundu.

Biz de bu anlatımdan sonra bir daha ilahiyatçı hoca çağırmadık. Öğrencilere kendimiz anlatmaya başladık. Çünkü hoca, bu öğrencilerin yaşadıkları ortamı bilmeden, sanki dini bilgileri iyi seviyede olan öğrencilere bilgi verir gibi anlatıyordu.

Hâlbuki Allah Kur’an’ı Kerimi, 23 yılda insanların anlayışlarıyla bağlantılı olarak insanlığa adım adım aktarmıştı. Bizler de yeni öğrenenlere dini anlatırken, Allah’ın kullandığı yöntemi uygulamalıydık. Hem bu öğrencilerin hem de bütün dünyanın Kur’an’ın gerçek anlatımına ve anlamına ihtiyacı vardı. Kur’an insanların hem bu dünyada huzur bulmaları, hem de öbür dünyada huzur bulmaları için insanlara bir yol göstericiydi. Bakara Suresi 2. ayet: “işte o kitap, onda şüphe yok, korunacaklar için hidayetin ta kendisidir.” diyerek bu durumu net anlatıyordu.

Allah önce, insanların imanlarını güçlendirmek için bizlere yol gösterdi, doğayı incelememizi sağlamaya çalıştı. Eğer Yüce Yaradan böyle başlamayıp, ilk başta, şu kadar oruç tutacaksınız, şu kadar namaz kılacaksınız, içki içmeyeceksiniz, örtüneceksiniz, namahreme el uzatmayacaksınız, faiz almayacaksınız şeklinde emirler verseydi acaba ne olurdu.

Allah kendi yarattığı kullarını en iyi bilendir. Bizleri bu dünyada huzurlu yaşatabilmek ve tekrar Cennetine alabilmek için bizlere akıl ve irade vermiştir. Bunlarla da yetinmemiş, sürekli uyarıcılar göndermiştir. Uyarıcıların hepsi öncelikle iman ve iyi işler üzerinde durmuşlardır.

Bakara Suresi 82.ci ayette Allah: “İman edip salih amel işleyenler, işte onlar Cennet ehlidir, hep orada ebedi kalacaklardır.” diye buyurarak, bizlerden önce Kendisine inanmamızı sonrasında iyi işler yapmamızı istemektedir. Eğer bunları yaparsak bizlerin korunanlardan olacağımızı müjdelemektedir. Zaten, kul olduğunu tam anlamıyla kavrayan bir kişi için,  ibadetler kendiliğinden gelir.

Kur’an’dan öğrendiğimize göre Allah, Hz. İbrahim’den itibaren gönderdiği her peygambere ibadet usul ve şekillerini bildirmiştir. Oruç tutma her dinde vardır. Hatta Yahudiler için orucun şartları daha zordur. Hz. Muhammed (s.a.v.) ile oruçtaki bazı zorluklar azaltılmıştır.

Namaz da hepsinde vardır. Ali İmran Suresi 43. ayette Allah, Hz. Meryem’e hitaben “Ey Meryem! Rabbine divan dur, secdeye kapan, rükûa varanlarla birlikte rükûa var” diyerek Hz. Muhammed’in Cebrail aracılığıyla bizlere öğrettiği namaz şeklini genel anlamda tarif etmiştir.

Dolayısıyla aslında Allah, her dönemde insanlara benzer konuları aktarmıştır. Ama hepsinde de öncelikle Kendisine ortak koşulmamasını, kul hakkı yenilmemesini ve iyi işler yapılmasını istemiştir.

İnsanları huzura kavuşturabilmek için bizler de, Allah’ın yöntemlerini uygulamalıyız. İnsanların davranışlarında toplumları ilgilendiren, onların yapacakları güzel işlerdir. Geçmiş davranışları, ibadetleri gibi diğer konular Allah’ın takdirindedir.

Bizler hangi inanışta olursak olalım, insanları güzel ahlâk üzerine yönlendirmeliyiz. Başarımızın Kur’an’ın tavsiyelerini mümkün olduğu kadar kendimizin uygulamasıyla artacağını bilmeliyiz. Bizler samimi davranırsak, insanlık, Allah’ın dininin tek olduğunu kendiliğinden anlayacaktır. Samimi davranarak insanlara örnek olanların mükâfatlarını, Yüce Yaradan inşallah kat kat verecektir.

Unutmayalım, Ali İmran Suresi 185. ayete göre ecirlerimiz (sevaplarımız), ancak kıyamet günü tamamlanacak.

Allah’ım, ilim ve hikmet sahibi olan yalnız ve yalnız Sensin. Sen her şeyin en hayırlısını bilirsin. İnsanlık için en hayırlısı neyse, lütfunla onu oluştur Allah’ım.

Sen bir şeyin olmasını istediğinde Senin, sadece ‘ol’ demen yeterlidir Allah’ım.

Senin her şeye gücün yeter.

Genel kategorisine gönderildi | AVRASYA ENSTİTÜSÜ… için yorumlar kapalı

KAZANIRKEN VE HARCARKEN…

KAZANIRKEN VE HARCARKEN DİKKAT EDİLECEKLER

 

Nisa Suresi 29. Ayet: “Ey inanalar, mallarınızı aranızda batılla yemeyin. Kendi rızanızla yaptığınız ticaret olursa başka. Nefislerinizi de öldürmeyin. Doğrusu Allah size karşı çok merhametlidir.”

Malları batılla yemeyin sözü başka ayetlerde de geçiyor. Ayetteki “Nefislerinizi de öldürmeyin” cümlesine tefsirciler aşağıdaki çeşitli anlamları veriyorlar.

  1. Allah’ın haram kıldığı fiilleri işleyerek kendinizi öldürmeyin, toplumunuzu mahvetmeyin.
  2. Kardeşlerinizi, birbirinizi öldürmeyin.
  3. İntihar etmeyin.

Hâlbuki devamı olan 30. ayet ile Maide Suresi 87. ayet: “Ey inananlar, Allah’ın size helal kıldığı güzel ve temiz şeyleri haram etmeyin. Çünkü Allah sınırı aşanları sevmez.” yani bu üç ayet birlikte değerlendiğinde farklı bir anlam çıkar.

Ayetin muhtemel anlamı, mallarınızı batılla (içki, kumar, fuhuş, gasp, haksızlık vb. şekillerde) yemeyin, ama nefsinize de zulmedip, nefsinizi Allah’ın dünyada verdiği helâl nimetlerden de mahrum etmeyin.

Araf 32. ayet: “De ki: Allah’ın kulları için çıkardığı süsü ve güzel rızkı kim haram etti? De ki O, dünya hayatında insanlarındır, kıyamet günleri de yalnız onlarındır.”

Araf 27. ayet: “Ey Âdemoğulları, her mescide gidişinizde süslerinizi (güzel elbiseler) alın; yiyin, için, fakat israf etmeyin; çünkü O, israf edenleri sevmez.”

Furkan 67. ayet: “Harcadıkları zaman israf etmezler, cimrilik de yapmazlar; (harcamaları) bu ikisinin arasında dengeli olur.”

İsra 26. ayet: “Akrabaya, yoksula ve yolcuya hakkını ver, fakat saçıp savurma.” ve 29. ayet: “Elini boynuna bağlanmış yapma (yani cimri olma), tamamen de açma (savurma) sonra kınanır, hasret içinde kalırsın.”

Yani gereksiz yere malını harcayıp tüketirsen halk seni kınar, saygınlığın kalmaz, başkasına muhtaç olursun.

Allah bizlere iki suçu affetmeyeceğini beyan ediyor. Birincisi Allah’a ortak koşmaktır. İkincisi başkalarının haklarını yemektir.

Nisa Suresi 31. ayet: “Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi güzel bir yere sokarız.”

Ayetler hiçbir ek açıklamaya ihtiyaç bırakmayacak kadar açık. Kazanırken mümkün olduğu kadar helâlinden kazanmaya çalışacağız. Kazancımız maaş veya harcırah ise, bunları hak etmeye çalışacağız.

Bizler nefis sahibiyiz. Dolayısıyla çok hassas davranamayız. Bu hususta ölçümüz vicdanımız olmalıdır.

Diğer taraftan harcarken de sorumluluklarımız var. Öncelikle har vurup harman savurmamalıyız. Fakat cimrilik de yapmamalıyız. Yani nefsimizin emrine girmemeliyiz, ama nefsimizi de öldürmemeliyiz. Nefsimizi köreltmeliyiz ki isteklerini sınırlasın.

Kazanırken de, harcarken de başkalarının ve milletimizin haklarını yememeye gayret etmeliyiz.

Allah (her iki yönde de) sınırı aşanları sevmez.

Dini kategorisine gönderildi | KAZANIRKEN VE HARCARKEN… için yorumlar kapalı

OSMANLI TÜRK DEVLETİ…

OSMANLI TÜRK DEVLETİ SULTANININ ÖRNEKLİĞİ

 

7 yaşında iken Osmanlı Türk Sultanı olan IV. Mehmet Han, 14 yaşında iken annesi Valide Turhan Sultan’ın tavsiyesiyle 78 yaşındaki Köprülü Mehmet Paşa’ya sadrazamlık teklif etti. Paşa görevi kabul etmek için bazı şartlar ileri sürdü. Bu şartlar şunlardı:

  • Verdiği raporlar uygulamaya konulacak.
  • Yapacağı, atama, rütbe yükseltme ve azletmede serbest olacak.
  • Kendisi hakkında bir şikâyet olduğu zaman padişah, kendisini dinlemeden karar vermeyecek.
  • Sarayda eski yöneticiler dâhil hiç kimse devlet işlerine karışmayacaktı.

Padişah ve annesi bu şartları kabul ettiler ve Paşayı 1656 yılında sadrazam yaptılar. Mehmet Paşa ölünce yerine oğlu Fazıl Ahmet Paşayı sadrazamlığa getirdiler. IV. Mehmet’ten sonra padişah olan kardeşi II. Süleyman döneminde ise Köprülü’nün diğer oğlu Fazıl Mustafa Paşa da sadrazam yapıldı. Arada Fazıl Mustafa Paşanın kayınbiraderi Merzifonlu Kara Mustafa Paşa sadrazam oldu.

Demek ki dışarıdan bakılınca astığı astık-kestiği kestik diye anlatılan padişah ve validesi, 78 yaşındaki bir insana kendi yetkilerini devredebildi. Bu yaşta bir bunak, padişaha ve valide sultana nasıl şart ileri sürer diye düşünmedi. Sonrasında da sözünün arkasında durdu. Paşanın işlerine karışmadı. Hattâ ölünce yerine oğlunu getirdi. Bütün bunları, sorumlusu olduğu devletin bekası için yaptı.

Günümüzde Türkiye dâhil, dünyanın kaç demokratik ülkesindeki bir siyasi parti lideri veya siyasi devlet yöneticisi, Osmanlı padişahının ve validesinin verdiği tavizleri verebilir.

Bir insanın kendi isteğiyle yetkilerinin bazılarını başkalarına devredebilmesi için şahsi menfaatini değil, sorumlu olduğu insanların geleceklerini düşünmesi gerekir. Sorumluluklarını düşünerek kibirlerini yenen insanların iyi sonuç alacaklarının güzel bir örneğidir bu olay. Dünya tarihinde bunun gibi çok vaka vardır. Yeter ki olayları bu gözle irdeleyebilelim. İrdelediğimiz olaylardan yani tarihten ders alarak gerekenleri yapabilelim.

Kendilerinin çok akıllı olduklarını zanneden kibirli insanlar sonunda her zaman kaybetmeye mahkûmdur.

Nitekim aynı padişah ileriki bir zamanda çevresindekilerin etkisiyle, sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşayı azledip idam ettirdi. Hâlbuki Viyana yenilgisinin sorumlusu o değildi. Bu sıkıntılı dönemde yine de devleti toparlayabilecek tek kişi Merzifonlu idi.

Diğer taraftan Köprülü Mehmet Paşanın küçük oğlu Fazıl Mustafa Paşayı da hakaret ederek görevinden azletti. Padişah IV. Mehmet bu tasarrufundan dört sene sonra askerler tarafından tahtından indirildi.

IV: Mehmet’in oğlu olan ve II. Süleyman’dan sonra padişah olan II. Mustafa, köprülüler ailesinin güçlenmesini önlemek için, denge kurmak amacıyla hocası Feyzullah efendiyi destekledi. Onu önce şeyhülislam sonra sadrazam yaptı. Hâlbuki Köprülü Mehmet Paşanın küçük oğlu Fazıl Mustafa Paşa, devletin en sıkıntıda olduğu bir dönemde 1689’da sadrazam olmuş ve devleti tekrar toparlamıştı. Fakat 1691 yılında katıldığı bir savaşta şehit düşmüştü. Yani köprülü sülâlesi tamamen devlet lehine işler yapmışlardı.

  1. Mustafa’nın içten pazarlıklı denge politikası ters tepti. Hem sadrazam Feyzullah efendinin hem de kendisinin hataları sonucu din uleması, askerler ve kısmen halk birleşerek II. Mustafa’yı tahttan indirdi.

Bu tahttan indirme olaylarından iki açıdan ders alabiliriz. Birincisi, içten pazarlıklı davranmanın sonucu aleyhimize olur.

İkincisi, denge kurmanın yöntemidir. Birlikte çalışılan insanlar arasında denge kurmak iyi ile kötüyü dengeleyerek yapılmaz. İyiler arasında denge kurularak olur. Birlikte çalıştığı insanları menfaatçiler arasından seçerek birbirlerine kırdırmaya çalışan insanlar ise, her zaman kaybederler. Hem de en acımasız bir sonuçla kaybederler.

Genel kategorisine gönderildi | OSMANLI TÜRK DEVLETİ… için yorumlar kapalı

TÖVBEKÂR OLUP…

TÖVBEKÂR OLUP İYİ İŞLER YAPANLARA, ALLAH’IN MERHAMETİ GENİŞTİR

Araf Suresi 153. ayet: “O kötü amelleri işleyip de sonra arkasından tövbekâr olup iman edenler ise, şüphe yok ki Rabbin ondan sonra elbette bağışlayıcıdır, merhametlidir.”

İnsanların bazen nefislerine yenilmeleri doğaldır. Yanlış olan kendilerini nefislerinin yönetimine terk etmeleridir. Daha açık bir deyimle, hormonları tarafından yönetilmeleridir. Hormonları tarafından yönetilenler, sonunda kötü amel işlemeye mahkûm olurlar.

Yukarıdaki ayette Allah, bir dönem kötü amelleri işleyenleri bile, yanlışlarından dönüp iman ettiklerinde affedebileceğini ifade etmektedir.

Ayette Allah, tövbekâr olup iman edenleri affedeceğini net bir şekilde ifade etmemiştir. Buradan anlaşılan Yüce Yaradan’ın affına mazhar olmak için, artık tövbe ettikten sonra güzel işler yapmak şarttır. Yapılan salih ameller arttıkça, Allah’ın affına daha fazla mazhar oluruz.

İsra Suresi 8: “Olur ki Rabbiniz size rahmet eder. Eğer yine dönerseniz, Biz de döneriz. Öyle ya Biz cehennemi kâfirlere zindan yapmışız!”

Yani tövbeden önceki kötü amellerinin affedilmesi, bundan sonra yapılacaklara bağlıdır. Tövbelerimiz sadece dil ile ve insanları kandırmak için olursa, cezalandırılmamız kesindir.

Verilecek cezalar da, hem bu dünyada hem de ahirette olacaktır. Tıpkı bağışlandığımızda her iki dünya için bağışlanacağımız gibi.

Bakara 217 :”….. Sizden ve her kim dininden döner ve kâfir olarak can verirse, artık onların bütün amelleri dünya ve ahirette heder olmuştur ve onlar artık ateş ehlidirler, hep orada ebedi kalırlar.”

Maturidi’nin dışındaki yorumlara göre; ayette bahsedilen dininden dönmek sözü ile kastedilen, sadece Allah’ın tek ilâh olduğunu reddetmek değildir. Din içerisinde görünüp, dilinden Allah adını düşürmeyip insanları kandırırken, Yüce Yaradan’ın yapma dediklerini bilerek ve isteyerek yapmak da, dininden dönmek ile eş anlamlıdır.

Bu şekilde davrananlar, Allah’ın kendilerine zaman zaman oluşturduğu uyarıları dikkate almalıdırlar. Yoksa Yüce Yaradan’ın koyduğu kurallarını ret ediyorlar anlamı çıkabilir. Böyle durumlarda Allah, onlar haddi aştıkları için kalplerini artık mühürlediğini bizlere Kur’an’da bildirmektedir.

Kalpleri mühürlenen insanlar için artık kurtuluş yolu kalmaz. Gidecekleri yer cehennemdir. Rad Suresi 34, Tövbe Suresi 74 gibi ayetlere göre böylelerine bu dünyada da bir azap vardır.

Maturidi ise, Allah’ın yapma dediklerini yapmayı dinden dönerek kâfir olmak şeklinde kabul etmez. Böylelerin sadece günahkâr olduğunu düşünür. Bu yorumun daha uygun olduğunu düşünsek bile, sonuç fazla değişmez. Çünkü Allah, zaman zaman gönderdiği uyarıları dikkate almayarak haddi aşanların kalplerini mühürlediğini bizlere iletmektedir. Dolayısıyla sonuç değişmez.

Allah’ım, insanların hidayete erebilmeleri için onların iradelerine güç ver, onların Senin gönderdiğin ayetleri anlayabilmeleri için anlayış ihsan eyle.

Senin her şeye gücün yeter.

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | TÖVBEKÂR OLUP… için yorumlar kapalı