HIRİSTİYANLIK VE BİLİM

HIRİSTİYANLIK VE BİLİM

 

Charles W. Mismer (doğumu 1932): “Hıristiyanlar, âlim olunca, Hıristiyanlıkla ilişkileri kesilir. Müslümanlar, cahil olunca, Müslümanlıkla ilişkileri kesilir. Hıristiyanlığın ortaya çıkışından on beş asır sonran oluşan bir medeniyet (Avrupa Medeniyeti), nasıl olur da o dine izafe edilebilir?”

Mismer’in bu ifadelerinden anlaşılan o ki, Yüce Yaradan’ın bize öğütlediği dinler ile bilim arasında bir zıtlık yok. Eğer olsaydı, İslâmiyet’in başlarından itibaren Müslümanlar hem dindar olup hem de ilimle uğraşmazlardı. Bu durumda cevap aranması gereken sual, “neden Hıristiyanlık ile bilim arasında böyle bir kardeşlik oluşmadı?” sorusudur.

Hıristiyan Âleminde bilimle dini kaynaştıran ilk kurum Chartres Katedralidir. 12inci yüzyılın sonlarında kurulan bu kurum, Endülüs Müslümanlarından etkilenerek sistemlerini kurmuştur. Katedralin batı kapısının üzerinde Hz. İsa ve Havarileri ile birlikte Euclid, Pisagor, Batlamyus ve Aristo’nun resimleri bulunmaktadır.

Fakat bu anlayış diğer yerlerde geçerli olmamıştır. Nitekim kendisi papaz olan Giordano Bruno (1548-1600), “güneş dünyanın etrafında dönmüyor, dünya güneşin etrafında dönüyor” dediği ve iddiasından geri adım atmadığı için yıllarca hapis yatırıldıktan sonra 1600 yılında ölüme mahkûm edildi.

Hıristiyanlığın bu duruma düşmesinin muhtemelen en önemli sebebi, kutsal kitabının aslının elde olmamasıdır. Hz. İsa’nın ölümünden bir asır sonra yazılmaya başlanan İncillerin sayısı neredeyse bine ulaşmıştır. 325 yılında toplanan İznik Konsilinde bu sayı dörde indirilmiştir.

Bu İncillerin muhtevaları arasında da bazı önemli farklar vardır. En önemli farklar, Hz. İsa’nın söylemlerindedir. Hz. İsa’nın soy kütüğü konusunda da farklılıklar vardır. Bir taraftan Hz. İsa, (haşa!) Allah’ın oğlu diye görülürken, diğer taraftan soy kütüğünde, babası olarak Yusuf gösterilmekte ve soyunun geçmişi, Yusuf’un babalarına dayanmaktadır. Ayrıca Nuh Tufanı, Hz. Musa ve İsrailoğullarının Mısır’dan çıkışları hususunda da aykırılıklar vardır.

İncillerdeki farklı soy kütüklerini ve Nuh Tufanı anlatımlarını yorumlayan bazı din adamları, insanlığın yaşı hakkında farklı rakamlar verdiler. Bunların içerisinde en etkili olanı, İrlandalı din adamı James Usher’dir (1581-1656). Bu rahip, M.S. 1650’de, insanlığın M.Ö. 4004 yılında başladığını hesaplamış ve genel kabul görmüştü.

Kilisenin, bilim insanları üzerine 1600’lü yıllarda bile devam eden bu baskılarının temeli, eskilere dayanmaktadır.

Kilise dışındaki Hıristiyan gurupları engellemek isteyen Aziz Kipriyanus (ö. 258), “Kilise dışında kurtuluş yoktur” fikrini geliştirdi. Bu fikirlerin oluştuğu dönemden sonraki yüzyılda Hıristiyanlık, Roma İmparatorluğunun resmi dini haline geldi. Bu durum, Hıristiyan Kiliselerinin etkinlik merkezinin, İskenderiye’den Vatikan’a taşınmasına vesile oldu.

Vatikan’daki Kilise yetkilileri, Aziz Kipriyanus’un formülüne sürekli bir şeyler eklediler. Her ekleyenin dayandığı bir İncil ve o İncil’in de bir maddesi vardı. Sonunda 1442 yılında Cantane Domino Kararname’si yayınlandı ve konu şu şekilde bağlandı: “Kutsal Roma Kilisesi esas olarak inanır, ikrar eder ve öğretir ki, Katolik Kilisesi’nin dışında kalanlar; ister putperest, ister Yahudi, ister sapkın (Hıristiyanlığın diğer mezhepleri), isterse yanlış inanç sahibi olanlar olsun, ebedi hayattan nasip alamayacaklardır. Aksine ömürlerinin sonunda da olsa, aynı Kiliseye (Katolik Kilisesi) dâhil olmadıkça, şeytan ve yardımcıları için hazırlanmış olan ebedi cehennem ateşine gideceklerdir. Katolik Kilisesi’nin kucağında ve onunla birliğinde kalmayan herkes, isterse İsa Mesih adına kanını döksün, kurtulamayacaktır.”

Hıristiyanlar, dört ayrı İncil olmasını da yadırgamamışlardı. Onlara göre, “dört tane yön olduğu için, dört tane İncil var idi.” Bu durumda araştırmacılar ve düşünen insanlar için Hıristiyan olarak kalabilmek zorlaşıyordu. Bu araştırmacıların Hıristiyan kalabilmeleri için, İncilleri ve papazların söylediklerini dikkate almamaları gerekiyordu. Düşünen ve araştıran insanlar, tek Yaratıcı olan Tanrı’nın varlığını kalpten tasdik ediyorlar, fakat piyasadaki kutsal kitaplara ve din adamlarına inanmıyorlardı.

Hıristiyanlığın ilk yıllarında, düşünce merkezi İskenderiye idi. Burası eskiden de bir kültür merkezi idi. Hıristiyanlıktan önce kurulmuş, arada yangın geçirmesine rağmen kısmen devam eden döneminin en büyük kütüphane mevcuttu. Dolayısıyla ileri gelenler daha araştırmacı ve sorgulayıcı yapıdaydı. Nitekim İskenderiyeli papaz Airus, Hz. İsa’nın tanrısal nitelikteki üçlü kişiliğine itiraz etmişti. Fakat bu düşüncesi sebebiyle 318 yılında cezalandırıldı.

Benzeri cezaların ve Katolik Kilisesinin yukarıda bahsettiğimiz baskıcı tavırlarının etkisiyle, Tanrının tekliğini savunma cesaretini uzun süre kimse gösteremedi. Dolayısıyla, araştırmaya yönelmek zorlaştı. Zaten, Tanrı yerine koydukları Hz. İsa’nın yaptıklarını insanların yapması mümkün olmadığından, araştırmanın da pek bir anlamı yoktu.

Hıristiyan Dünyasında bilimin geç gelişmesinin bir başka sebebi de, kitap yazımındaki aşırı zorluklar idi. Kâğıt üretiminin, Müslümanların kullanımından sonra bile, Avrupa’da yapılmaması da kütüphanelerin yayılmasını engelledi. Müslüman Dünyasında Halife Harun Reşid döneminde 793 yılında, ucuz kâğıt imalatına başlanılmıştı. Almanya’da 1228, İngiltere’de 1309 yılında üretilmeye başlandı. Bu sebeple, pahalıya mal olan malzemelere yazılan el yazması kitaplarla oluşan kütüphanelerdeki kitap sayıları çok az idi.

Hem kâğıt üretiminin geç bir tarihte başlaması, hem de Kilise yetkililerinin kendi otoritelerini korumak için farklı söylemleri aforoz etmeleri, Hıristiyanlar arasında bilimin gelişmesini engelledi.

Bir diğer etken de, iki kitap anlayışından kaynaklanıyordu. Fikir yürüten insanlar, Yüce Yaradan’ın iki kitabının olduğunu düşünüyorlardı. Biri kutsal kitaplar, diğeri kâinat kitabı idi. Fakat Hıristiyan din adamlarının büyük çoğunluğu, kâinat kitabının araştırılmasına karşı çıkıyorlardı. Kâinat hakkında İncillerde yeterince bilgi verildiğine inanıyorlardı. Din adamları toplum üzerinde çok daha etkili olduklarından, o dönemlerde Kilisenin birçok Avrupa devletinden zengin olmasından dolayı, kâinat kitabını okuyanlar fikirlerini bile basarak kitap haline getirme iznini alamadılar.

Avrupa, bu sarmaldan 1492 keşiflerinden sonra zenginleştikçe çıkmaya başladı. Fakat bu çıkış sancılı oldu. Başlangıçta koyu dindarlar olan Johannes Kepler (1571-1630), Isaac Newton (2642-1727) ve hattâ Galileo Galilei (1564-1642) gibi insanlar fikirlerini açıklamakta zorlandılar. Dindar yapılarını sürekli vurgulamak zorunda kaldılar. Sonraki asırlarda yetişen bazı ilim insanları ise, doğrudan dine ve Kiliseye cephe aldılar. Bilim insanlarının ve bazı felsefecilerin bu yaşadıkları, bilim ile Hıristiyanlığın birbirine zıt olduğu gibi yanlış bir anlam çıkmasına vesile oldu.

Eğer, İncil’in Hz. İsa’ya gelen orijinal hali elde olsaydı, Kilise bu baskıları yapmakta zorlanırdı. Din ile bilim arasında çelişki varmış gibi lanse edilemezdi.

Bu yazı Genel kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir