SİYASETTE SADAKAT

SİYASETTE SADAKAT

 

Felsefecilerin bir kısmı sadakatin, kişiler arasında olabileceğini savunurlar. Dolayısıyla, sadece kişiler arasında bağlılık olacağını düşünürler. Herhangi bir fikre, guruba veya ülkeye bağlılığı, çok anlamlı görmezler.

Aslında sadakat için böyle bir kişiselleştirme yapmak yanlıştır. Esas olan sadakat kavramından ne anladığımızdır. Sadakat, Allah rızası için yapılan hizmetler olarak değerlendirilirse, bir anlam ifade eder. Eğer sadakatin temelinde, hak ve adaleti tesis etme çabası, Allah’ın rızasını kazanma arzusu varsa, o sadakatin, kişiye, ülkeye veya fikre gösterilmiş olması fark etmez.

Bir kişi, herhangi bir şahsa, Allah rızasını kazanmak için sadakat gösteriyorsa, bağlandığı kişi Yüce Yaradan’ın yolundan ayrıldığında, artık ortada sadakat gösterilecek bir şey kalmamış demektir. Dolayısıyla, şahsa bağlılık sona ermelidir. Yeniden oluşturulacak sadakat tavrı, haklının hakkını vermek için gösterilmelidir.

Aynı durum, guruba, fikre veya ülkeye sadakat konusunda da geçerlidir. Bir fikrin veya ülkenin önderleri, kendi menfaatlerinin peşine düşmüş olabilirler. Veya olayların akışını anlayamadıklarından gaflet içerisinde bulunabilirler. Böyle anlarda, sadakat gösteren kişi, neye karşı bağlı olduğunu iyi ölçmelidir. Eğer, yöneticilerin, kendisinden istedikleri davranışlar, hak ve adaletten ayrılma yönündeyse ve Yüce Yaradan’ın gösterdiği yolda değilse, sadakat gösterimi sona ermelidir. Çünkü artık bu yöneticiler, İslâmiyet’in uyulmasını istediği “ulûl emr” konumunda değildir. Sadakat, aldatılmışları ve mazlumları koruma, haklının hakkını verme hususunda gösterilmelidir.

Yukarıdaki anlatımımızdan, sadakatin, sadece uhrevi konulara gösterileceği manası çıkmamakla birlikte, bazı yanlış anlamalara meydan vermemek için, Mustafa Kemal Atatürk’ün Gençliğe hitabesi örnek verilebilir. Nutkun, konumuzla ilgili kısmı şöyledir:

“Memleketin dâhilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle birleştirmiş olabilirler.”

Böyle bir ortamda, sadakat gösterilecek olan husus, yöneticiler değildir. Sadakat gösterilecek husus, aldatılmışları, mazlumları koruma ve hakkı tesis etme yönünde olmalıdır. Atatürk, bu hedefe, “Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmakla” ulaşılabileceğini düşünmüştür. Söyleminde, kendi şahsi menfaatini ilgilendiren bir husus yoktur. Fakir halkı, mazlumları sömürgecilerden koruyarak haklının hakkını verme anlayışı vardır.

Günümüz siyasetindeki sadakat anlayışı ise, yukarıda ifade ettiklerimizle neredeyse tam zıt haldedir. Günümüzdeki birçok siyasetçi, her ne şart altında olursa olsun, kendi şahıslarına karşı sadakat gösterilmesini şart koşmaktadır.

Günümüzdeki siyasetçilerin birçoğu, kişilerin sadakatlerini ölçmek için farklı bir yöntem geliştirmişlerdir. Bunlar, çevresindeki insanlarla birlikte iken yaşanan bir olay hakkında, başka bir ortamda açıklama yaparken, bilerek yalan söylemektedir. Eğer, o olay sırasında çevresinde bulunanlar, kendisinin söylediğinin yalan olduğunu bildikleri halde, kendisini desteklemeye devam ederlerse, siyasetçi, o kişilerin sadık olduklarına inanmaktadır. Önder siyasetçinin çevresindeki bir insan, söylenenin yalan olduğunu bildiği halde sadakat gösterebilir. Ama yalana başkalarını ikna etmeye çalışmazsa, onun gösterdiği sadakat yetersiz olarak değerlendirilmektedir.

Önder siyasinin anlattıklarının yalan olduğunu bildiği halde, başkalarını, anlatılanın gerçek olduğu şeklinde ikna etmeye çabalıyorsa, o şahsın sadakat derecesi yükselir. Halkı ikna etmeyi başaranların sadakat dereceleri, biraz daha fazladır. Dolayısıyla sadakatleri karşılığında alacakları ödülün miktarı da artmaktadır.

Siyasetteki sadakatin ölçüsü, yalana inanmış görünmek ve başkalarını da ikna etmeye çalışmak olmuştur. Peki, yalanı, ortaklaşa bir şekilde tekrar ederek, hakikat olması için uğraşınca, sonuç ne oluyor? Yalancı siyasiler ve onların adeta tokmakçıları gibi olan destekçileri, görünüşte kazanmaya devam ediyorlar. Ama buradan, gelecekte de kazanmaya devam edecekleri anlamı çıkmaz.

Çünkü Ipsos’un yaptığı ve yayınladığı bir araştırmaya göre, dünyada politikacılara güvendiğini söyleyenlerin oranı, sadece %9. Bütün mesleklerin içerisinde en güvenilmeyen gurup, politikacılar çıkmış. Güvenmediklerini açıkça beyan edenlerin oranı %67 ile en yüksek rakam olmuş. Peki, siyasetçilerin destekçileri konumundaki televizyon haber sunucuları ve gazetecilere olan güven ne kadar diye baktığımızda, %21 civarında. Yani onlara da güven iyice azalmış. Bu araştırmaları başka şirketler de yapsa fark etmez. Çünkü politikacıların ve destekçilerinin güvenilmezliği, yaşayarak gözlemlediğimiz bir husustur.

Bazı ülkelerde, din insanlarının bir kısmı da, siyasetçilerin destekçisi olarak tavır alıyorlar. Peki, din insanlarına güven ne diye baktığımızda ne sonuç var? Onlara da güven %21 civarında. Türkiye gibi, insanları kandırmak için, dinin daha etkin kullanıldığı ülkelerde ise, durum çok daha vahimdir. Din insanlarına güven ile politikacılara güven birbirine yaklaşmış, Din insanlarına güven %12. Yani bazı ülkelerde, politikacı ile din insanı, güvensizlikte özdeşleşmiş gibi.

Umulur ki, ister iktidarda isterse muhalefette olsunlar, yalanı âdet haline getirmiş siyasetçiler ve onların destekçileri, bu araştırmalardan ders çıkarırlar. Kendilerini düzeltirler. Bilhassa, siyasi önderin söylediğinin yalan olduğunu bildikleri halde, halkı ikna etmek için çabalayanlar, çok daha fazla sorumludurlar. Takdir edileceği gibi, halk, görmediği olaylar hakkında, konulara daha yakın olan insanların söylemlerine itibar eder. Bu sebeple, siyasiler, sadece söyledikleri yalan için sorumludurlar. Fakat onun söylediklerinin yalan olduğunu bildikleri halde, halkı kandıranlar, hem politikacıların hem de halkın günahına ortak olmuş olurlar.

Çünkü böyleleri, münafık konumuna düşmüşlerdir. Münafıklar hususundaki düşüncelerimizi, bu sitede yayınladığımız “Allah, Münafıklar İçin Bizleri Uyarıyor” başlıklı makalemizde, Kur’an ve Hz. Muhammed’in sözlerinden örnekler vererek ifade ettik. Yazımızı da şu dileklerle bitirmiştik:

         “Allah, münafıklar konusunda çeşitli ayetlerle uyardığı peygamberine, şu emri veriyor. Tövbe Suresi 73: “Ey Peygamber, kâfirlerle ve münafıklarla savaş. Onlara karşı katı ol. Onların varacakları yer cehennemdir ve orası ne kötü bir yerdir.”

          Umulur ki, münafıklar düşünürler ve Allah’ın huzuruna gitmeden hatalarından dönerek salih amel işlemeye başlarlar. Böylece Allah’ın rahmetine ulaşırlar.

          Seçim, her insanın kendisinindir. Unutmayalım ki, Allah’ın huzuruna ne zaman gideceğimiz, bizce belli değildir.”

Demek ki, sadakat, kişinin kendisine değil, Yüce Yaradan’a olmalıdır. O kişiye bağlılığımız, o şahıs Allah’ın yolunda gittiği sürece devam etmelidir.

Yanlışlardan kurtulmamızın tek yolu vardır. O da, insanlardan değil, Yüce Yaradan’dan korkmamız gerektiğini kavramamızdır.

Bu yazı Sosyal kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir