SELÇUKLU TÜRKLERİNDE SAHABE RUHU

SELÇUKLU TÜRKLERİNDE SAHABE RUHU

 

Selçuklu Türklerinin tarih sahnesine çıkışı, 1040 yılındaki Dandanakan Savaşıyladır. Bu meydan muharebesi, Türklerin kaderi üzerinde en çok etki eden savaşlardandır. Bizzat Sultan Mesut’un yönetimindeki çok daha güçlü Gazneli Türklerinin ordusunu, uyguladıkları taktiklerle yıpratan Selçuklu Türkleri, savaşın galibi oldular. Böylece, yüzlerini Batıya çeviren Selçukluların önlerindeki en büyük engel aşılmıştı.

Selçukluların kısa tarihine bakarsak, başarılarının büyüklüğü daha iyi anlaşılır. Önce Asya’daki bir büyük Türk Devleti olan Karahanlılara karşı mücadele ettiler. Sonra diğer büyük Türk Devleti olan Gaznelilerin İran coğrafyasındaki topraklarına girdiler. Beyliklerini kurdular. Sonra onları yendiler ve Gazneli Türklerini Hindistan’daki topraklarına çekilmeye mecbur bıraktılar. Sonunda Gazneli Devleti yıkıldı. Karahanlılar Devleti de işlevsiz kaldı.

Daha sonra Batıya doğru ilerlemeye devam ettiler. Abbasi Devletini işlevsiz hale getirdiler. Halifenin ruhani yönüne saygılı davrandılar, onların yerine İslâm Hükümdarı oldular. 1055 yılında halife tarafından “doğunun ve batının hükümdarı” beratını aldılar.

Hızla Batıya ilerleyen Selçuklu Türkleri, dönemin bir başka büyük devleti olan Bizans İmparatorluğunun kuvvetlerini yenerek Anadolu’yu baştanbaşa fethettiler. Anadolu’ya gelen Selçuklu Türklerinin kolları, öyle hızlı ilerlediler ki, 1078 yılında İznik’i kendilerine başkent yaptılar. Hâlbuki Selçuklu Türkleri Ortadoğu’ya ve Anadolu’ya geldiklerinde, at üstünlüklerini de kaybetmişlerdi. Hattâ Haçlı Seferlerinde, zırhlı şövalyelere karşı mücadele ettiler.

Tarihi olayların da net bir şekilde gösterdiği gibi, Selçuklu Türkleri, dönemlerinin üç büyük devletine karşı mücadele ettiler ve bir devletin ömrü için çok kısa olan bir sürede muvaffak oldular. Bu başarı, İslâm ordularının mücadeleleriyle karşılaştırıldığında, daha büyüktür. Hattâ Cengiz Han’ın başarılarından da daha büyüktür. Çünkü onların yaptıkları mücadelelere göre, daha güçlü devletlerle ve kendileri çok az sayıda iken savaştılar.

Selçuklu Türklerinin, Anadolu’daki davranışlarına ve uygulamalarına bakıldığında, dine bağlılıklarının, ilk sahabelerdeki bağlılık ile çok benzeştiği anlaşılır.

Selçuklular, Karahanlıların ve Gaznelilerin kurucu boylarından farklı yapıda idiler. Selçuklular, şehirlerde değil, köylerde ve yaylalarda yaşıyorlardı. Dolayısıyla yerleşik hayatta –mülk sahibi olmanın bir sonucu olarak- görülen dalavere ve hilebazlık, Selçuklu Türklerinde daha az idi. Nitekim Anadolu’ya geldiklerinde, önce şehirlerin dışında yerleştiler ve kenarlarda yaşadılar. Sonra yavaş yavaş şehir hayatına girdiler. Yerleştikleri yerlerdeki yabancılarla evlenmediler.

Pakistanlı İslâm âlimlerinden Ebul Al’a Mevdudi, 1954 yılında, Selçuklu Tarihi adıyla bir kitap yazdı. Mevdudi, bu eserinde Selçuklular için şu ifadeleri kullanmıştır:

“Selçuklular; olgun, inançlı ve saffetli bir imana sahip bulunuyorlardı. Fıkhi ve medeni hususlarda, bütün Müslümanların rızasına ve İslâm fıkhına göre hareket ediyorlardı. Yaşayışları sade ve basitti.”

Mevdudi, bu tespitini, bütün Selçuklu tarihini inceledikten sonra yaptığı ve kendisi Türk olmadığı için, dikkate değerdir.

Türklerin özellikleriyle ilgili olarak yabancıların yazdıkları ve elimize ulaşan bir başka eser, Arap tarihçi ve bilim insanı El Cahiz’in (öl. 868) yazdığı, “Abbasi Hilâfet Ordusunda Türkler” kitabıdır. Bu eserinde Cahiz kanaatlerini (s.77) şöyle aktarmaktadır:

“Türkler yaltaklanma, yaldızlı sözler, münafıklık, kovuculuk, yapmacılık, yerme, riya, dostlarına karşı kibir, arkadaşlarına karşı fenalık, bidat (buradaki anlamı dinde farklı anlayışlar) nedir bilmezler. Çeşitli fikirler onları bozmamıştır. Hile-i şeriye ile başkalarının malını helâl saymazlar. Türkler cesaretlidirler ama doğdukları yere bağlılıkları, çok daha övgüye layıktır.”

El Cahiz, aynı eserinde, Şumama bin el Aşras’ın 800’lü yılların başlarında Türklerin arasında yaşadığı sıradaki tespitlerine dayandırarak, Türklerin bir başka özellikleri hakkında şunları aktarır:

“Eğer onların memleketlerinde peygamberler yaşayıp da, bunların fikirleri kalplerinden geçse, kulaklarına çarpsa idi, sana Basralıların edebiyatını, Yunanlıların felsefisini, Çinlilerin sanatını unuttururlardı.”

Şimdi, Selçuklu Türklerinin Ortadoğu ve Anadolu’ya geldikleri dönemlerdeki duruma kısaca bir göz atalım. Abbasiler zayıflamışlar ve İslâm Dünyasında her alanda, yani ilmen, maddeten ve manen gerileme başlamıştı. Bu ortamda Selçuklular, kısa sürede Ege Denizinden Çin sınırına kadar geniş bir coğrafyada hâkimiyet kurdular. İlimde İslâm Rönesans’ını oluşturdular. İslâmiyet’i, Arap egemenliğinden çıkardılar. Bütün bunları 50 yıl gibi kısa sürede başardılar. Sadece bu başarılara ulaşmaları bile, Selçuklu Türklerinin sahabe ruhuna sahip olduklarının belirgin bir göstergesidir.

Şimdi de, Anadolu’daki serüvenlerine kısaca bakalım. 1078’de İznik’i başkent yapınca, Bizans Devleti Avrupa’dan yardım istedi.  Arka arkaya gelen kalabalık Haçlı Seferlerinin gücü karşısında gerilediler, ama Anadolu’yu terk etmediler. Ancak, çok kalabalık Haçlılar, Anadolu’yu çok büyük tahribata uğrattılar. Kimi zaman ise, düşmanın yiyecek sıkıntısı çekmesi için, Selçuklular kendileri tahribat yaptılar.

Bütün bu olumsuzluklara ve dönemin teknik imkânlarının çok kısıtlı olmasına rağmen, Anadolu’da hayat tekrar ve hızla canlandı. Anadolu topraklarından geçerek Kudüs’e giden son Haçlı seferinden 125 yıl sonrası için, vakanüvisler, Anadolu’nun tekrar bayındır hale geldiğini anlatırlar. Bir taraftan Medreseler açılırken, diğer taraftan kervansaraylar inşa ediliyordu. Zirai faaliyetler ve zenaat çalışmaları hızla yürüyordu. Bütün bunlar gerçekleşirken, bir taraftan da Bizans ile çatışıyorlardı. Son büyük kapışma 1176 yılında Miryakefalon Savaşında oldu. Bu büyük mücadelede yenilen Bizans ordusu, bir daha toparlanıp saldıramadı. Bu dönemde, Anadolu Selçukluları, ana damar olan İran Selçuklularından ayrılmıştı. Dolayısıyla sadece kendi güçleriyle mücadele ediyorlardı.

Anadolu’da sadece bunlar olmuyordu. Hacı Bektaşi Veli, Hz. Mevlana, Yunus Emre gibi zirveler bu dönemde yetiştiler. Takdir edileceği gibi, Everest tepesi Anadolu’da yükselemez. Öyle bir yüksek tepe için, Himalaya sıra dağları gerekir. Yine bilindiği gibi, Amazon nehri binlerce küçük derelerin değil, nehir büyüklüğündeki kolların birleşmesiyle oluşmuştur. Dolayısıyla bu saydığımız zirve insanların yetişebilmesi için de uygun ortamın olması, yani halktaki ve eşraftaki anlayışın da kısmen yüksek olması gerekir.

Bütün bunlar gösteriyor ki, Anadolu Selçuklu Türkleri, yönetim kabiliyeti açısından çağdaşlarından daha kapasiteli idiler. Elbette bütün bu güzelliklere tek başlarına Selçuklu Türkleri olarak ulaşmadılar. Fakat sahip oldukları yönetim kapasitesi ve başarı, ancak, sahabe ruhuyla hareket edilirse elde edilir. Çünkü bu anlayışla hareket edenlere, Allah yardımcı olur.

Yukarıda kısaca düşüncelerini aktardığımız Mevdudi, El Cahiz ve Şumama gibi, başka insanların da aktardıkları, zaten Selçuklu Türlerinin sahabe anlayışına çok yatkın olduklarını gösterir. Selçuklular, İslâm ile karşılaşınca, kahramanlık anlayışları daha ulvi bir hüviyet kazanmıştır. Yahya Kemal Beyatlı’nın (1884-1958) ifadesiyle, Türk-İslâm Sentezi, Türk’ün kahramanlığı ile İslâmiyet’in sonsuzluk duygusunu birleştirmiştir.

Bu yazı Sosyal kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir