GAZİ MUSTAFA KEMAL’DEKİ DÖRT HALİFE RUHU

GAZİ MUSTAFA KEMAL’DEKİ DÖRT HALİFE RUHU

 

Bu hususta daha doğru karar sahibi olabilmek için, bazı olayları mümkün olduğu kadar kısaca ama karşılaştırmalı bir şekilde irdelemeye çalışacağız. Bizim yapacağımız bu karşılaştırmalar, elbette, onların her yönden birbirlerinin benzeri olduklarını sergilemek için olmayacaktır. Çünkü dört halife bile yapı olarak farklıydılar. Bizim karşılaştırmalarımız, İslâm’ın salih amel işleme, insanları yurtlarından çıkaranlara karşı ve nefsine karşı izin verilen “cihat” emri yönündeki temellerine uygunluk konusunda olacaktır.

Aslında, bilhassa Müslümanlar, raşit halifeler olarak bilinen dört halifenin davranışları hakkında yeterince bilgi sahibi olduklarından, sadece Gazi Mustafa Kemal’in hayatından bazı kesitler vermek bile yeterli olabilir. Vereceğimiz bu örneklerin de daha yaygın bilinenler olmasına gayret edeceğiz.

Gazi Mustafa Kemal’in, Atatürk olma yolun girmesini sağlayan yer, Çanakkale Savaşlarıdır. Bu savaştaki en belirgin davranışı, geri çekilmekte olan 57inci alayın aziz mensuplarına verdiği emirdir. Mustafa Kemal, askerlere “ben size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum” derken, bu emri manyetolu telefon aracılığıyla vermemiştir. Bizzat ve onların yanında iken vermiştir. Bilindiği gibi dört halife, peygamber efendimizle birlikte girdikleri savaşlarda ön saflarda olmuşlardır. Geri planda durmamışlardır. Diğer taraftan Hz. Muhammed’in (s.a.v.) planladığı ama hastalandığı için yapılamayan Mute ve Filistin Seferine, evlatlığı Zeyd’in genç oğlu Usame’yi komutan yapmış, onun emri altına dört halife dâhil, birçok meşhur sahabeyi vermişti. Onlar da, tecrübesiz komutana itiraz etmemişler ve sefere hazırlık yapmaya başlamışlardı.

Bilindiği gibi, Ankara’da kendisinin kurdurduğu Büyük Millet Meclisi’nin aldığı kararla başkomutanlık yetkisi Gazi Mustafa Kemal’e verilmişti. Bu yetki üç aylık dönemler olarak veriliyordu. Sakarya Savaşında düşmanı durduran BMM (Büyük Millet Meclisi) ordusu, güçsüz durumdaydı. Düşmana son darbeyi vurabilmek ve ülkeden çıkarabilmek için, her yönden ve çok ciddi hazırlıklar yapılması gerekiyordu. Meclisteki bazı milletvekilleri, bu hazırlıkların aylardır sürmesi üzerine, Gazi’ye verilen başkomutanlık yetkisinin yenilenmemesini istediler.

Bu sıralarda ABD gazeteleri, Gazi Mustafa Kemal’den bahsederken, ona diktatör diyorlardı. İstanbul’daki ünlü gazeteci Ali Kemal ise, çok daha ağır sözler yazıyordu. Fakat Mustafa Kemal, hakkında yazılanların tam tersi bir davranış sergiledi. Hâlbuki BMM’ni kendisi kurdurmuştu ve gerçekten de tek güçlü şahsiyet idi. Diğer taraftan da, savaşın en önemli safhasında bulunuyorlardı. Dolayısıyla, “böylesine ciddi bir ortamda ne Meclisi, ne oylaması, zaten sizleri buraya getiren benim” gibi konulara girseydi, insanların çoğu ona hak verirlerdi. Fakat Gazi Mustafa Kemal, böyle düşünmedi. Gece sabaha kadar uyumadan, meclistekileri ikna edebilmek için konuşma hazırladı. Sabah meclis açılınca çıktı, konuştu ve milletvekillerini ikna ederek başkomutanlık süresinin uzatılmasını sağladı. Bilindiği gibi dört halife de, çevrelerindeki sahabelerle istişare ederek işlerini yürüttüler.

Türklerin Yeniden Dirilişi Savaşı, 26 Ağustos’ta başlayan Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile ülkenin düşman işgalinden kurtulmasıyla sonlanmış oldu. Düşman kuvvetler geri çekilirken geçtikleri yerleri tahrip ediyorlar, köyleri yakıyorlar, halka zulüm ediyorlardı. İşte böylesine gaddar davranan ordunun başkomutanı Trikoupis 300 subayıyla esir alındı. Gazi Mustafa Kemal, onu görünce dostça elini sıktı, gönlünü alacak sözler söyledi. Gazi’nin bu davranışı, tarihte başka ortamlarda görülen ve esir komutanlara yapılan güzel yaklaşımlara göre daha bir güzeldir. Çünkü diğer durumlarla çok farklı bir ortam vardı. Sadece iki ordu cephede karşılaşmamıştı. Esir alınan komutanın yönettiği ordu, esir olduğu ülkenin insanına her türlü barbarlığı yaparak geri çekilmekteydi.

Savaştan sonra, yaptığı kötülüklerin ancak farkına varan Trikoupis, ömrü boyunca Gazi Mustafa Kemal’e karşı saygılı davrandı. Kendisi 1956 yılında vefat edene kadar, her 10 Kasım’da Selanik’te yeniden yaptırılan Pembe Ev’e giderek, saygı duruşunda bulundu.

Gazi Mustafa Kemal’in bütün ömrü, halkın içerisinde geçti. Kendi kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı iken de aynı tavrını sürdürdü. Korumalarıyla değil, kendi başına halkın içerisindeydi. Gördüğü saygı samimiyet yüklüydü. Bunun sebebi, yaptıklarında gizliydi. Tarihte kendi kurduğu devlete, kendi şahıslarının adlarını vermeyerek, “Türk Devleti” ismini koyan iki güzel insan vardır. Biri, Göktürk Devletinin kurucusu Bumin Kağan, diğeri Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurucusu Gazi Mustafa Kemal’dir.

Gazi, cumhurbaşkanı olduktan sonra, Çankaya Köşkü satın alındı ve oraya taşındı. Adına köşk denilmesine rağmen, değil Topkapı veya Dolmabahçe sarayının müştemilatı, Yıldız sarayının bile müştemilatından daha gösterişsiz bir yer idi. Bu bağ evi, kamulaştırılarak veya el konularak değil, halktan toplanan paralarla satın alındı. Fakat Gazi, tapunun kendi üzerine olmasına karşı çıktı ve Türk Ordusunun üzerine tapu yapıldı.

İşte bu mütevazı bağ evindeki çalışma odasının duvarında, Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Beyin karakalem portresi asılıydı. Fatih Sultan Mehmet’e hayrandı. Yıldırım Beyazıt için, kahramanlık timsali olduğunu söylerdi. Kanuni ve Mimar Sinan gibi hizmetleri geçen insanlar hakkında saygılı ifadeler kullanırdı. Emir Timur’un Kur’an’ına gözü gibi bakardı. Atilla Han’ı “ben soylu bir millettenim” dediği için çok severdi. Karamsarlık içerisinde kaldığında Gazi Osman Paşa aklına gelir, mücadeleyi sürdürürdü. Yani eskiye düşman değildi, hizmeti olanlara çok saygılıydı.

Hitler’in önünden ve ölümden kaçan insanlara kucak açtı. Onlara değer verdi. Bu insanların birçoğunun Türkiye için “ikinci vatanım” demelerine vesile oldu. Hâlbuki onların ölümden kaçarak Türkiye’ye geldikleri dönemde, demokrasiden bahsedilen Avrupa ülkelerinde çok kötü örnekler vardı.

Almanya’da Hitler, kurduğu SS teşkilatlarına yaslanarak demokrasi içerisinde diktatörlük yapıyordu. Benzer şeyleri, İtalya’da Mussolini uyguluyordu. İspanya iç savaşa sürüklenmişti. Rusya’da ise tarihin bir diğer gaddar yöneticisi Stalin hüküm sürüyordu. İngiltere’de İşçi Partisi adına başbakan olan Ramsay MacDonald gibi, Victoria dönemi zenginliklerinin azalması ve savaşın acılarının etkisiyle, sosyalist uygulamalar peşine düşen insan iktidardaydı. Bütün bunlara ilaveten Avrupa, SSCB ve ABD, Türkleri tekrar baskı altına almak için, her türlü oyunları tezgâhlıyorlardı. Bilhassa, insanları en kolay kandırma yolu olan dini konularda, yalan yanlış haberler çıkarıyorlar ve insanları kışkırtıyorlardı.

Soyadı kanunu çıktıktan sonra ve hak ettiği şekilde ATATÜRK olarak anılan Gazi Mustafa Kemal, hep mütevazı yaşadı. Para ile ilişkisi, Hz. Ebubekir ve diğer dört halife ile benzerdi. En lüks harcamalarını giyimi için yaptı. Böyle davranarak, hem İslâm’ın “temizlik imandan gelir” anlayışına uygun yaşadı, hem de dost düşman yöneticilere karşı devletini güzel temsil etti.

Milletin parasıyla savurganlık yapılmasına çok kızardı. Yalana tahammül edemezdi. Kendisine hizmet eden personele isimleriyle hitap ederdi. Onları korurdu. Gittiği şehirlerdeki karşılama törenlerinin, en basit olmasını isterdi. Her zaman halkın, fakirin yanında oldu. Onlara hep samimi davrandı. Kendisini hiç önemsemez, yaptıklarını çevresiyle birlikte yaptıklarını söylerdi.

Dört halifenin davranışlarıyla ile benzeşen bu tavırlarıyla ilgili olaylardan örnek vermek, makalemizin sınırlarını çok aşar. Onun “köylü milletin efendisidir” sözü bile tek başına, anlatılacak bütün hikâyelerin özetidir. Çünkü Gazi Mustafa Kemal’in gençliğinde değil köylü bir Türk, okumuş bir Türk bile, payitaht İstanbul’un en gözde semti olan Beyoğlu’nda rahat dolaşamıyordu. Orada gezmeye çalışan Türkler, İstanbul’un zenginliğinden faydalanan gayrimüslimler tarafından, “hödük, köylü” diyerek aşağılanıyordu.

Atatürk Cumhuriyeti kurduğunda, dolar 1,67 TL idi. 1929 dünya ekonomik buhranına rağmen, her yıl %8 kalkınma hızı sağlarken, vefat ettiğinde doların değeri 1,28 TL’ye düşmüştü.

Türkler; Kızılderililer, Papular, İnkalar gibi tarihsel kalıntı yapılmak isteniyordu. Ankara ve civarı haricinde, bağımsız ne bir Türk Devleti ne de bir Müslüman devlet vardı. Hepsi esaret altındaydı. İşte Atatürk’ün yaptıklarını bu ve diğer tarihsel gerçeklerle karşılaştırırsak, önemini daha iyi kavrarız.

İşte bütün bunları yapan güzel insanın, ölümünden önceki son sözü “aleykümselâm” oldu. 10 Kasım sabahı saat 7 civarında, ağzında iki gündür hiç hiç söz çıkmazken, çevresinde bekleyenlerden biri olan doktoruna doğru boş gözlerle bakarak söylediği bu söz ve öldüğü anda duran saat, sanki onun hayatının da bir göstergesi gibiydi.

Allah’ım, Senin, insanlığa hizmet eden inançlı bütün kullarına, küçük günahlarını affederek, rahmetinle muamele eyleyeceğine inanıyoruz.

Allah’ım, bizlerin de bu dünyaya güzel eserler bırakabilmemiz için, zihin açıklığı ver, irade gücü ver, mücadele azmi ver.

Senin her şeye gücün yeter.

Bu yazı Sosyal, YAŞAM kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir