EKONOMİK BUHRANDA, BANKA KURTARMA YÖNTEMİ ÜZERİNE

EKONOMİK BUHRANDA, BANKA KURTARMA YÖNTEMİ ÜZERİNE

 

Bugüne kadar oluşan ekonomik buhranlarda, sistemin temel taşı olarak görülen bankaların belli bir büyüklüğü aşmış olanları kurtarılmaya çalışıldı. Bu nedenle geçmişte uygulanan banka kurtarma yöntemlerinin sonuçlarını, günümüzde daha belirgin olarak görebiliyoruz. Normal şartlarda, batmak üzere iken kurtarılan bankaların, kurtarılma öncesinde aldıkları risklere tövbe etmeleri ve kurtarıldıktan sonraki çalışmalarında benzer riskleri almamaları beklenilir. Fakat aksine, kurtarılan bankaların daha çok risk aldıkları gözlenmektedir. Hâlbuki kurtarılan bankalar, sadece risklerini azaltmakla kalmamalıydılar. Bir taraftan da, yönetmekte ve denetlemekte güçlük çekecekleri kadar büyümelerini durdurmalı idiler. Kurtarılan bankalar, büyümelerini azaltmaları gerekirken, aksine daha da büyümüşlerdir. Günümüzde geldikleri nokta, onları kurtarmaya çalışacak olan herhangi bir devletin, belki de kendisinin batmasına vesile olacak kadar devasa büyüklüğe ulaşmışlardır.

Bankaların çoğunluğu, buhrandan sonra da, kolay kredi vermeye tekrar başladılar. Böylece kolay kredi alan vatandaşların birçoğunu kandırmayı sürdürüyorlar. Buhran öncesinde olduğu gibi, sonrasında da, farklı bankalar, aynı kişiye kredi vermeye devam ettiler. Verilen bu krediler, bazen aynı konuda oldu. Aynı şahıs, farklı bankalardan aldığı kredilerle birkaç gayrimenkul alabildiği gibi, otomobil gibi tüketim araçlarını da alabildiler. Buhran öncesinde farklı bankalardan kredi çekerek birden fazla ev alan insanlar, ekonomik buhran sırasındaki tartışmalarda, sorumsuz davranmakla suçlandılar. Suçlamalar kısmen haklı idi. Ama bu kişileri suçlayanlar, daha çok bankalar idi. Başkalarını suçlayan bankalar, kendilerinde hiç kabahat görmediler. Hâlbuki kredi verirlerken, bilgisayarlardaki sistemde her şey apaçık görünüyordu. Yani aslında, suçun hepsi borç alanda değildi. Bir kısmı da, borç veren bankalar olarak kendilerindeydi.

Bilindiği gibi, bankalar da ticari kuruluşlardır. Her tüccar gibi onlar da, kendi yaptıklarının sonuçlarından sorumlu olmalıdır. Bir şirket borçlarını ödeyemediği zaman, kanunlar hissedarları sorumlu tutmaktadır. O şirket konkordato (iflas anlaşması) da ilan etse, iflası da istense, sonuçta hissedarlar etkilenmektedir. Fakat konu bankalar olunca, bilhassa büyük bankalar için, böyle olmamaktadır.

Hâlbuki bazen, bankacılık sisteminin özel durumundan dolayı, sistemin çökmesini önlemek için bankaya el konulması daha uygun olabilir. Ancak bilhassa geçmiş ekonomik buhranlardaki uygulamalarda bankaya el konulmayarak, bankalar maddeten desteklenmiştir. Böyle olunca, hissedarlar ve üst yöneticiler hiçbir zarar görmedikleri gibi, ilave para bile kazanabilmişlerdir. Hâlbuki bankaya el konulması durumunda, doğacak zararın, öncelikle hissedarların, CEO’ların ve idarecilerin varlıklarından karşılanması gerekir. Zaten normal ekonomik ortamlarda, genel anlamda uygulama budur. Herhangi bir şirketin ortakları, borçlarına karşı sermayeleri oranında sorumludurlar. Şirket müdürleri de, devlete karşı olan borçlardan sorumludurlar.

Eğer devlet bankaya el koymaz, fakat sistemin zarar görmesini önlemek adına, banka yeniden yapılandırılırsa, yine öncelikle ortaklar ve yöneticiler sorumlu tutulmalıdır. Ortaklardan ve en üst yöneticilerden ek sermaye koymaları istenmelidir. Bulamazlarsa, hisseleri ve gelirleri kullanılmalıdır. Nasıl herhangi bir şirketin devlete olan borçlarında, şirketin ortakları ve mesul müdürleri sorumlu tutuluyorsa, bankacılık gibi ciddi bir işi yürütmek isteyenlerin de böyle bir yükümlülüğü taşımaları gerekir. Ortaklar sorunu çözmeye yanaşmazlarsa, şirketin çıkardığı tahvillerin sahiplerine şirketin yeni hissedarları olma hakkı tanınır.

Ek sermaye artırımı bu yeni ortaklardan istenilir. Bunlar da sağlayamazlarsa, o zaman devletin bankaya el koyması mecburi hale gelir. Bankaya el konulması durumunda, tahvil sahipleri de zarar görmeli, borçlar için tahvil değerlerinden kullanılmalıdır. Bu durumda teminatsız alacakların da zarar görmeleri gerekebilir. Sadece, sigortalı mevduat sahipleri, vadesiz mevduat sahipleri ve ticari vadesiz hesapların paraları ödenir.

Böylece, bankacılık sistemi, daha az zararla kurtarılmış olur. Bankadaki işlemler devam eder. El konulan banka, devlet tarafından sermaye eklenerek devam ettirilebilir veya başka bir banka ile birleştirilir. Birleştirilirse, bu bankadaki hesaplar, birleştirilen bankaya aynı şartlarda transfer edilir. Bazen, banka, devlet tarafından küçültülerek yaşamını sürdürebilir. Bazen, özelleştirilerek sistemin içerisinde kalmaya devam eder. Kredi akışı sürer. Dolayısıyla sistem çökmemiş olur. Ama kabahati olanlar (hissedarlar, CEO’lar, üst yöneticiler, tahvil sahipleri, sigortasız mevduat sahipleri), suçları oranında zarardan paylarını almış olurlar.

Böyle yapmayıp, geçmişte olduğu gibi, hiçbir şart koşmadan, hiçbir ortak veya yöneticisi zarar görmeden desteklemek yanlış olur. Şartsız bir şekilde destek olarak para verilirse, geçmişte olduğu gibi, yine paranın önemli bir bölümünü, hissedarlar ve üst yöneticiler kendi şahsi işlerinde kullanırlar. Dolayısıyla, kredi akışını açmak için devletin verdiği paraların çok azı işe yarar. Sonuç olarak biz de, gereğinden çok fazla para ödeyerek sistemi kurtarmış oluruz. Eğer, bu fazladan verilen paralar, devleti yönetenlerin şahsi paraları olsaydı, bizi fazla ilgilendirmezdi. Ama vergi mükelleflerinin parasını harcarken, çok daha titiz olunması şarttır.

2008 ekonomik buhranının çıkış sebebi, verilen emlak kredileri olmuştu. Bu krediler geri dönmeyince ekonomik buhran başlamıştı. Fakat buhranı derinleştiren hususlar, bizim kendi yaptığımız yanlışlar olmuştu. Bu hususlarla ilgili olarak bu sitede yayınladığımız “Ekonomik Buhranın Tetikleyicisi…” şeklinde başlayan birkaç yazımızda, buhranı etkileyen önemli unsurlarla ilgili fikirlerimizi ifade etmiştik. Burada, dönmeyen ev kredileriyle ilgili olarak uygulanan haciz işlemlerindeki hataları irdeleyeceğiz. Kredilerdeki geri dönüşler aksayınca, bankalar Emlaklara haciz yoluyla el koydular. Ellerinde çok sayıda ev oldu. Bankaların çoğu haciz aracılığıyla el koydukları evleri, icra dairelerindeki satışlardan, değerinin çok altında bedelle satın aldılar. Ucuza aldıkları evlerin bir kısmını, bir süre sonra çok yüksek bedellerle sattılar. Çok kârlı bir şekilde satamadıklarını ise kiraya verdiler. Bankaların ellerinde çok sayıda kiralık daireler olunca, yeni bir kazanç yöntemi geliştirdiler. Kira sözleşmeleri üzerinden bahis oynatırcasına türev ürün oluşturdular. Bu türev ürünlerinin kâğıtlarını sattılar. Yani, borcunun az bir kısmını ödeyemeyen vatandaşı perişan ettiler. Ama bankalar öylesine çok kazandılar ki, kredileri normal tahsil etmeleri halinde elde edecekleri faiz gelirinin çok üzerinde kâr ettiler.

Diğer taraftan nakde sıkışık olan bankalar, en kısa sürede nakit tahsilat yapabilmek için, Emlakları, acele satmaya çalıştılar. Tabiri caizse, haraç-mezat satışlar oldu. Emlaklar çok ucuza gitti.

Bilhassa aynı bölgede çok sayıda haczin yapıldığı durumlarda, zarar daha fazla oldu. Çünkü satılmak istenilen daire boşaltılıyordu. Boş daireler çoğaldıkça, bölge metruk bir konuma geliyordu. Dolayısıyla diğer evlerin de fiyatları düşüyordu. Düşük fiyata satılan evden elde edilen gelir, borcu karşılamaz ise, borçlunun üzerine gidilmeye devam ediliyordu. Bu durumda bankanın kaybı olmuyordu. Kaybeden taraf, kredi alan şahıs oluyordu. Kazanan ise, hem evi haciz aracılığıyla ucuza alan kişi, hem de parasını faiziyle ve diğer masraflarıyla birlikte geri alabilen banka oluyordu.

Bilindiği gibi şirketlere iflas anlaşması hakkı tanınmaktadır. Mal varlığının borcundan daha fazla olduğu tespit edilen şirketlerin bu istekleri kabul edilmektedir. Şirketlere tanınan bu hakların, en azından buhran dönemlerinde, vatandaşlara da tanınması sorunun çözümüne faydalı olabilir. Ev almak için kredi alan bir şahıs, borçlarının bir kısmını ödedikten sonra, çeşitli sebeplerle, ödeme güçlüğüne düşebilir. Bu durumda, evinin rayiç bedel değeri borcundan daha fazla ise, krediyi veren bankanın haciz yoluyla eve el koyması, iflas anlaşması hükümlerine göre olmalıdır.

Bazı iktisatçılar, kredi olayını tanımlarken, gönüllü bir borç alan ve gönüllü bir borç veren arasındaki anlaşma olarak ifade ederler. İlk bakışta doğrudur. Ancak konunun ayrıntılarına bakılınca işin şekli değişmektedir. Borç verenlerin piyasalar hakkındaki bilgileri, borçlananlara göre çok daha fazladır. Borç veren taraf, gerek bilgi gerekse pazarlık gücü açısından, borç alana göre çok daha güçlüdür. Yapılan kredi sözleşmelerinin en can alıcı maddeleri, okunması güç şekilde küçük puntolarla yazılmaktadır. Kredi almak isteyen bir şahsın başvuracağı kredi veren kuruluşların hepsi, birbirlerine benzer şartlar öne sürmektedirler. Yani borç almak durumunda veya zorunda olan kişi için, farklı bir seçenek neredeyse yoktur. Dolayısıyla, zarar eden tek tarafın, kredi kullanan kişinin olması, hem ticari etik açısından yanlıştır hem de sistemi tıkar. Sistemin tıkanmaması için, tarafların hepsi sorumlulukları oranında zarar görmelidirler.

Bilindiği gibi, bankalar kredi verecekleri evler için önce bir emlak uzmanına fiyat tespiti yaptırmaktadırlar. Belirlenen ev fiyatının tamamı için değil, bir kısmı için (en fazla %80) kredi vermektedirler. O halde, bankanın eve el koyması durumunda, banka, bu rapordaki değer üzerinden evi geri satın almış sayılmalıdır. Ev için kredi alan kişinin ödediği paralar, faiz hesaplarından arındırılarak düşülmelidir. Banka, kredi alan kişiden, ev için ortalama rayiç bedel üzerinden kira talep etmelidir. Evin geri alınması sonucu artan para, kredi alan kişiye banka tarafından ödenmelidir.

Eğer böyle yaparsak, her taraf sorumluluğunun ve yaptığı hatanın karşılığını alacaktır. Bankanın başvurduğu emlak uzmanları gerçek değerleri yazmak zorunda kalacaklar, banka kendi şartlarını zorlamadan hemen evlere el koymaya kalkışmayacaktır. Böylece ekonomik yıkımın etkisi daha az olacaktır. Ayrıca bankanın, eve el koyması durumunda, kredi alana kalan parasını ödemesi halinde, bu paralar ekonominin çarkları arasına girecek ve çarkın, daha yavaş da olsa, dönmesine katkı sağlayacaktır. Hâlbuki 2008 buhranındaki haciz uygulamaları, piyasaları tıkamıştır.

Her bankanın buna gücü yetmeyebilir. Çünkü bankalar, evraklar üzerinde oynayarak verebileceklerinden çok daha fazla kredi vermeye çalışmaktadırlar. Ayrıca, daha kârlı gelir elde edebilmek için daha riskli kâğıtlara ve hattâ daha riskli ülkelere yatırım yapmaktadırlar. Dolayısıyla risk, her zaman işe yaramayabilir. Geri dönüşlerdeki aksaklıklar, bu bankalarda ciddi sıkıntılara yol açmış olabilir.

Bu durumdaki bankalara, devlet önce süre tanıyabilir. Süresi içerisinde toparlanamayanlara el koyabilir. Süre verme veya el koyma durumunda, yukarıda bahsettiğimiz uygulamalar yapılmalıdır.

Bilindiği gibi, bankacılık sistemi, ekonominin çarklarının dönmesi açısından önemli olduğundan, çeşitli yöntemlerle denetlenmektedirler. Fakat yazımızın başlarında da ifade ettiğimiz gibi, bu denetimlerin gerçek anlamıyla yapılmadığı anlaşılıyor.

Görevlerini yapmayanlardan birisi de, kredi veren kuruluşlara not veren derecelendirme kuruluşlarıdır. Bu kuruluşların görevi, hem finans kuruluşlarını hem de halkı önceden uyarmaktır. Maalesef bu derecelendirme kuruluşlarının önemli bir bölümü görevlerini yapmamaktadır. Haklı uyarmadıkları gibi, finans kuruluşlarına yüksek notlar vererek, halkı yanıltmaktadırlar. Dolayısıyla geri dönmeyen kredilerden, bu kuruluşlar da sorumludur. Zararın bir kısmını karşılamaları gerekir.

Takdir edileceği gibi, halkın finans bilgisi yetersizdir. İmzaladığı sayfalarca uzunluktaki sözleşmeyi okuyacak fırsatını bulsa bile, anlaması mümkün olmayabilir. Bilhassa, daha küçük puntolarla yazılmış olan maddeleri okuması bile zordur.

Halkın aldığı şey, bir finans aracı olan “kredi”dir. Eğer mal almış olsa, “alırken bakıp hatalı yönlerini tespit etseydin, sorumluluk sana aittir” denilebilir. Ama kredi alırken, tek sorumlu, alan şahıs değildir. Kredi alan, kredi veren, fiyat takdiri yapan ve kredi verenlere yüksek notlar veren kuruluşlar olarak hep birlikte sorumludurlar.

Bu ortamı, birbirine benzeyen şartları itibarıyla, ilaç konusuyla irtibatlandırabiliriz. Bir hasta doktora gider, doktor ilaç yazar, hasta eczaneden alır ve kullanır. Hastanın sorumluluğu, ilacı, kullanım kılavuzuna uygun şekilde veya doktorun tavsiyesi doğrultusunda, söylenen miktarda ve zamanında kullanmaktır. Doktorun sorumluluğu, teşhis ettiği hastalığı (yanlış bile teşhis etse), teşhisine uygun olacak şekilde tedavi edecek ilaç yazmaktır. İlaç firmasının sorumluluğu, ilacın içerisindeki maddelerin, maksadına uygun şekilde, uygun oranda ve bileşimde olmasını sağlamaktır. Devletin sağlık bakanlığının ilgili biriminin yükümlülüğü, ilaç firmalarının ilaçlarının içerik denetimini yaparak, halkı bilgilendirmektir.

Dolayısıyla, aynı kredi konusunda olduğu gibi, hastalığın tedavisi hususunda da tarafların hepsinin sorumluluğu vardır. Bazen, suçun bir veya iki tarafa yükleneceği durumlar olabilir, ama genellikle hata birlikte yapılmaktadır.

O halde sorumluluklar da, bütün taraflara ve mümkün olduğu kadar, yükümlülüklerine uymadıkları ölçüde dağıtılmalıdır.

Bu yazı Ekonomi kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir