OSMANLI TÜRK DEVLETİ…

OSMANLI TÜRK DEVLETİ SULTANININ ÖRNEKLİĞİ

 

7 yaşında iken Osmanlı Türk Sultanı olan IV. Mehmet Han, 14 yaşında iken annesi Valide Turhan Sultan’ın tavsiyesiyle 78 yaşındaki Köprülü Mehmet Paşa’ya sadrazamlık teklif etti. Paşa görevi kabul etmek için bazı şartlar ileri sürdü. Bu şartlar şunlardı:

  • Verdiği raporlar uygulamaya konulacak.
  • Yapacağı, atama, rütbe yükseltme ve azletmede serbest olacak.
  • Kendisi hakkında bir şikâyet olduğu zaman padişah, kendisini dinlemeden karar vermeyecek.
  • Sarayda eski yöneticiler dâhil hiç kimse devlet işlerine karışmayacaktı.

Padişah ve annesi bu şartları kabul ettiler ve Paşayı 1656 yılında sadrazam yaptılar. Mehmet Paşa ölünce yerine oğlu Fazıl Ahmet Paşayı sadrazamlığa getirdiler. IV. Mehmet’ten sonra padişah olan kardeşi II. Süleyman döneminde ise Köprülü’nün diğer oğlu Fazıl Mustafa Paşa da sadrazam yapıldı. Arada Fazıl Mustafa Paşanın kayınbiraderi Merzifonlu Kara Mustafa Paşa sadrazam oldu.

Demek ki dışarıdan bakılınca astığı astık-kestiği kestik diye anlatılan padişah ve validesi, 78 yaşındaki bir insana kendi yetkilerini devredebildi. Bu yaşta bir bunak, padişaha ve valide sultana nasıl şart ileri sürer diye düşünmedi. Sonrasında da sözünün arkasında durdu. Paşanın işlerine karışmadı. Hattâ ölünce yerine oğlunu getirdi. Bütün bunları, sorumlusu olduğu devletin bekası için yaptı.

Günümüzde Türkiye dâhil, dünyanın kaç demokratik ülkesindeki bir siyasi parti lideri veya siyasi devlet yöneticisi, Osmanlı padişahının ve validesinin verdiği tavizleri verebilir.

Bir insanın kendi isteğiyle yetkilerinin bazılarını başkalarına devredebilmesi için şahsi menfaatini değil, sorumlu olduğu insanların geleceklerini düşünmesi gerekir. Sorumluluklarını düşünerek kibirlerini yenen insanların iyi sonuç alacaklarının güzel bir örneğidir bu olay. Dünya tarihinde bunun gibi çok vaka vardır. Yeter ki olayları bu gözle irdeleyebilelim. İrdelediğimiz olaylardan yani tarihten ders alarak gerekenleri yapabilelim.

Kendilerinin çok akıllı olduklarını zanneden kibirli insanlar sonunda her zaman kaybetmeye mahkûmdur.

Nitekim aynı padişah ileriki bir zamanda çevresindekilerin etkisiyle, sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşayı azledip idam ettirdi. Hâlbuki Viyana yenilgisinin sorumlusu o değildi. Bu sıkıntılı dönemde yine de devleti toparlayabilecek tek kişi Merzifonlu idi.

Diğer taraftan Köprülü Mehmet Paşanın küçük oğlu Fazıl Mustafa Paşayı da hakaret ederek görevinden azletti. Padişah IV. Mehmet bu tasarrufundan dört sene sonra askerler tarafından tahtından indirildi.

IV: Mehmet’in oğlu olan ve II. Süleyman’dan sonra padişah olan II. Mustafa, köprülüler ailesinin güçlenmesini önlemek için, denge kurmak amacıyla hocası Feyzullah efendiyi destekledi. Onu önce şeyhülislam sonra sadrazam yaptı. Hâlbuki Köprülü Mehmet Paşanın küçük oğlu Fazıl Mustafa Paşa, devletin en sıkıntıda olduğu bir dönemde 1689’da sadrazam olmuş ve devleti tekrar toparlamıştı. Fakat 1691 yılında katıldığı bir savaşta şehit düşmüştü. Yani köprülü sülâlesi tamamen devlet lehine işler yapmışlardı.

  1. Mustafa’nın içten pazarlıklı denge politikası ters tepti. Hem sadrazam Feyzullah efendinin hem de kendisinin hataları sonucu din uleması, askerler ve kısmen halk birleşerek II. Mustafa’yı tahttan indirdi.

Bu tahttan indirme olaylarından iki açıdan ders alabiliriz. Birincisi, içten pazarlıklı davranmanın sonucu aleyhimize olur.

İkincisi, denge kurmanın yöntemidir. Birlikte çalışılan insanlar arasında denge kurmak iyi ile kötüyü dengeleyerek yapılmaz. İyiler arasında denge kurularak olur. Birlikte çalıştığı insanları menfaatçiler arasından seçerek birbirlerine kırdırmaya çalışan insanlar ise, her zaman kaybederler. Hem de en acımasız bir sonuçla kaybederler.

Genel kategorisine gönderildi | OSMANLI TÜRK DEVLETİ… için yorumlar kapalı

TÖVBEKÂR OLUP…

TÖVBEKÂR OLUP İYİ İŞLER YAPANLARA, ALLAH’IN MERHAMETİ GENİŞTİR

Araf Suresi 153. ayet: “O kötü amelleri işleyip de sonra arkasından tövbekâr olup iman edenler ise, şüphe yok ki Rabbin ondan sonra elbette bağışlayıcıdır, merhametlidir.”

İnsanların bazen nefislerine yenilmeleri doğaldır. Yanlış olan kendilerini nefislerinin yönetimine terk etmeleridir. Daha açık bir deyimle, hormonları tarafından yönetilmeleridir. Hormonları tarafından yönetilenler, sonunda kötü amel işlemeye mahkûm olurlar.

Yukarıdaki ayette Allah, bir dönem kötü amelleri işleyenleri bile, yanlışlarından dönüp iman ettiklerinde affedebileceğini ifade etmektedir.

Ayette Allah, tövbekâr olup iman edenleri affedeceğini net bir şekilde ifade etmemiştir. Buradan anlaşılan Yüce Yaradan’ın affına mazhar olmak için, artık tövbe ettikten sonra güzel işler yapmak şarttır. Yapılan salih ameller arttıkça, Allah’ın affına daha fazla mazhar oluruz.

İsra Suresi 8: “Olur ki Rabbiniz size rahmet eder. Eğer yine dönerseniz, Biz de döneriz. Öyle ya Biz cehennemi kâfirlere zindan yapmışız!”

Yani tövbeden önceki kötü amellerinin affedilmesi, bundan sonra yapılacaklara bağlıdır. Tövbelerimiz sadece dil ile ve insanları kandırmak için olursa, cezalandırılmamız kesindir.

Verilecek cezalar da, hem bu dünyada hem de ahirette olacaktır. Tıpkı bağışlandığımızda her iki dünya için bağışlanacağımız gibi.

Bakara 217 :”….. Sizden ve her kim dininden döner ve kâfir olarak can verirse, artık onların bütün amelleri dünya ve ahirette heder olmuştur ve onlar artık ateş ehlidirler, hep orada ebedi kalırlar.”

Maturidi’nin dışındaki yorumlara göre; ayette bahsedilen dininden dönmek sözü ile kastedilen, sadece Allah’ın tek ilâh olduğunu reddetmek değildir. Din içerisinde görünüp, dilinden Allah adını düşürmeyip insanları kandırırken, Yüce Yaradan’ın yapma dediklerini bilerek ve isteyerek yapmak da, dininden dönmek ile eş anlamlıdır.

Bu şekilde davrananlar, Allah’ın kendilerine zaman zaman oluşturduğu uyarıları dikkate almalıdırlar. Yoksa Yüce Yaradan’ın koyduğu kurallarını ret ediyorlar anlamı çıkabilir. Böyle durumlarda Allah, onlar haddi aştıkları için kalplerini artık mühürlediğini bizlere Kur’an’da bildirmektedir.

Kalpleri mühürlenen insanlar için artık kurtuluş yolu kalmaz. Gidecekleri yer cehennemdir. Rad Suresi 34, Tövbe Suresi 74 gibi ayetlere göre böylelerine bu dünyada da bir azap vardır.

Maturidi ise, Allah’ın yapma dediklerini yapmayı dinden dönerek kâfir olmak şeklinde kabul etmez. Böylelerin sadece günahkâr olduğunu düşünür. Bu yorumun daha uygun olduğunu düşünsek bile, sonuç fazla değişmez. Çünkü Allah, zaman zaman gönderdiği uyarıları dikkate almayarak haddi aşanların kalplerini mühürlediğini bizlere iletmektedir. Dolayısıyla sonuç değişmez.

Allah’ım, insanların hidayete erebilmeleri için onların iradelerine güç ver, onların Senin gönderdiğin ayetleri anlayabilmeleri için anlayış ihsan eyle.

Senin her şeye gücün yeter.

Dini, KUR'AN ÜZERİNE kategorisine gönderildi | TÖVBEKÂR OLUP… için yorumlar kapalı

PARANIN GÜCÜ…

PARANIN GÜCÜ SINIRLIDIR, ADALETLE HÜKMEDEREK HAKLI OLMANIN GÜCÜ SINIRSIZDIR.

 

Bu dünyada para elbette gereklidir. Sefil bir fakirlik yaşamı savunulamaz. Kur’an’da bahsedilen bütün peygamberler hayatlarını idame ettirmek için, başkalarından yardım beklememişler, çalışmışlardır. Gelen yardımların hemen hepsini fakirlere dağıtmışlardır.

Kendi yaşamını sürdürebilmek için başkalarının vereceklerine mahkûm yaşayan bir kişi çokça ibadet etse bile, ona ahiretini kazanmış insan gözüyle bakılamaz. Çünkü Yüce Yaradan bizlerden, rızkımızı kazanmak için çalışmamızı istemektedir.

Allah, Cuma günü öğlen vakti toplulukla kılınan Cuma namazı için bizlere şöyle buyurmaktadır.

Cuma Suresi 10. ayet:  “Namaz kılındığı zaman da dağılın, Allah’ın lütfundan nasip arayın ve Allah’ı çok zikredin ki kurtuluşa erebilesiniz.”

Demek ki, namazı uzatmayacağız ve hemen sonra işlerimizin başına koşacağız, ama sadece işimizi düşünmeyeceğiz. Bizleri lütfuyla rızıklandıran Allah’a şükrederek, O’nu çokça anacağız. Çünkü Yüce Yaradan’ı düşünmeden yapılan ticaret bizim yararımıza değil.

Nitekim Cuma Suresi 9. ayet: “Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrıldığınızda, Allah’ın zikrine koşun ve ticareti bırakın, eğer bilirseniz o sizin için daha hayırlıdır.”

Ayette Allah hayrımız konusunda ayrım yapmadığına göre, bizler için daha hayırlı olacak durum, hem bu dünya için hem de ahiret için geçerli demektir. Belki Yüce Yaradan, bu dünyada bizim kazancımızı bereketlendirir. Kazancımız bereketlendikçe paramızın bir kısmını, biz Allah’ın bize gösterdiği yerler için harcayınca umut edilir ki, ahiretimiz için de hayırlı olur.

Yüce Yaradan’ı diliyle değil kalpten anan kişi, adaletli davranmaya gayret eder. Adaletle hükmedenler, zenginlerden daha güçlü olurlar. Çünkü Allah onların yardımcılarıdır. Bize bildirilen bütün peygamberler, nice zenginleri, makam ve güç sahiplerini alt etmişlerdir. Para, saltanat ve güç, adaletli davranışlar karşısında bir işe yaramamıştır.

Dünya ile ahiret arasında denge kurabilmenin yollarını aramak gerekir. Bu konuda Eski Hindistanlı şimdiki Pakistanlı filozof şair Muhammed İkbal’in (1877-1938) bazı tanımlarına göz atmakta fayda var. İkbal, egoyu ikiye ayırır. Birincisi mutlak egodur. Mutlak ego Allah’ın zatıdır. İkincisi beşeri arzuları ifade eden insandaki egodur. (Bu ayrım, Maslow’un ego ve süper ego ayrımından farklıdır.)

İkbal’e göre; beşeri arzu Allah’la tamamen birleşirse, o zaman insanın kaderi değişebilir. Böyle bir durumda, belirli ölçüde Allah ve insan, yani büyük ve küçük Ego aynı dalga boyunca beraberdirler. Başka bir anlatımında şöyle der: “Ego ne kadar mutlak Ego’ya, yani Allah’a yaklaşırsa, o derece de durmadan kendi hürriyetini gerçekleştirir.

Bu durumu bir şiirinin mısralarında şöyle anlatır:

“Öylesine Ego’nu yükselt ki, Allah her karardan önce

Bizatihi kuluna sorsun: ‘Senin rızan nedir?’

İkbal’e göre: kim dinamik aşkın imkânları ölçüsünde kendi Ego’sunu güçlendirip ve bu ölçüler içerisinde hareket ederse, o kimse kendi kaderini kendi tayin eder.

Sonuç olarak insan kendini değiştirdiği zaman, kaderi de değişir.

Muhammed İkbal’in anlayışına göre, Ego’yu kuvvetlendiren hasretli aşkın yanında fakirlik vardır. Elbette bu yukarıda yerdiğimiz insanı sefilleştiren fakirlik değil, bilâkis kendini ebedi Allah’a teslim etmek ve bu şekilde bütün hükümdarlardan zengin ve kuvvetli olan insanın fakirliğidir.

Hz. Muhammed böylesine fakirliği övmüştür.  Bu fakirlik dilencilik değildir. Dilenmek ve yalvarmak Ego’yu zayıflatır. Dolayısıyla büyük günahtır.

Her iki dünyayı da kazanacak ve insanı mutlu edecek yolu Yusuf Has Hacib 1069 yılında yazdığı Kutadgu Bilig adlı eserinde çok güzel tanımlamıştır:

Ahireti kazanmak için bir lokma bir hırka anlayışıyla fakir bir hayat sürüp, vaktinin çoğunu ibadetle geçirebilirsin. Fakat,

Bu dünyada helâlinden mal, mülk ve makam sahibi olup, bu imkânlarını halka adaletle hizmet etmede kullanırsan, işte iki dünya mutluluğu budur.

Allah’ım, Sen kendini düzeltenlere yardımcı ol. Bizlere yol göster. Bizleri doğrulukla girdir, doğrulukla çıkar.

Senin her şeye gücün yeter.

Genel kategorisine gönderildi | , , , ile etiketlendi | PARANIN GÜCÜ… için yorumlar kapalı

ALLAH SEVGİSİ…

ALLAH SEVGİSİ, FERDİ İNSAN SEVGİSİ VE SORUMLULUK

Allah’a olan sevgi ile bir insana olan sevgi arasında fark vardır. Sadece hiyerarşik açıdan olmayan bu farkı daha iyi anlamak için, peygamberlerin hayatlarına bakmak gerekir.

Bu konuda peygamberler arasında hayatı hakkında en çok bilgi sahibi olduğumuz Hz. Muhammed(s.a.v.)dir. Elbette diğer peygamberlerin ve yol gösterici bazı şahsiyetlerin hayatları da bize örnektir. Ama bilgiye dayalı karar verme mecburiyetinde olduğumuzdan biz, Hz. Muhammed’den örnekler aktaracağız.

Hz. Muhammed sağlığında çok sevdiği kişileri kaybetti. Toprağa verdiklerinin içerisinde sadece sahabeler yoktu. Çok sevdiği ve tek eş olarak birlikte yaşadığı Hz. Hatice, amcası Hz. Hamza, Hz. Fatma hariç üç oğlu ve üç kızı O’nun sağlığında vefat ettiler.

Allah onu, defalarca insanlığı ve misyonuyla imtihan etti. Neredeyse hayatı gözyaşları ile geçti. Ama O her defasında yüreğindeki şefkati, misyonundaki kararlılığı korudu. Hiçbir taviz vermedi. Çünkü O, sevdiklerinin düzgün insanlar olduklarını düşünüyor ve ebedi hayatlarında Allah tarafından güzel bir şekilde yaşatılacaklarına inanıyordu.

Sahabeler içerisinde hangisini daha çok sevdiğini bilmek zordur. Fakat Hz. Ali çocuk yaştan itibaren kendi yanında yetiştiği için muhakkak ki, sevdiklerinin listesinin önlerindeydi.

Bu sevgisine rağmen kendisi Medine’ye (o dönemdeki adı Yesrib) hicret edeceği gece kendi yatağına Hz. Ali’yi yatırdı ve kendisinden haber almadan Mekke’den ayrılmamasını tembihledi. Olay böyle değil de, Hz. Ali yatağa yatma konusunda talepte bulunduysa bile onun ısrarını ret edebilirdi. Fakat sonunda Hz. Ali Peygamberimizin yatağına yattı.

Müşrikler Hz. Ali’ye o kadar kızdılar ki, neredeyse parçalayacaklardı. Fakat Ebu Leheb onları durdurdu. “Hz. Ali’yi kendi tarafımıza çekersek, Hz. Muhammed’in iddiasını çürütürüz, belki de yolundan döndürürüz” diyerek onun bağışlanmasını sağladı.

Elbette Hz. Ali kendisinden beklenileni yaptı ve müşriklere hiçbir taviz vermedi. Fakat Hz. Ali, Allah’ın lütfu sayesinde böyle davranmayıp, onlarla birlik olsaydı ne olurdu? Çok kuvvetli ihtimal, amcası olmasına rağmen Ebu Leheb’e karşı savaşan Hz. Muhammed, en çok sevdikleri arasındaki Hz. Ali’yi defterden siler ve ona karşı da mücadele ederdi.

Çünkü Hz. Muhammed (s.a.v.), içerisindeki Allah sevgisi sayesinde bütün insanlığa karşı sorumluydu. Bu öylesine büyük ve ulvi bir yükümlülüktü ki, ferdi beşer sevgisi hiç düşünülmeden feda edilmeliydi.

Türk tarihinde yetişkin bir evladını kendi emriyle öldürtmek zorunda kalan kişi Kanuni yani Muhteşem Süleyman’dır. Devletin bekası için, içinde fırtınalar kopmasına rağmen, oğullarının en değerlisi olan şehzade Mustafa hakkında ölüm emrini vermek zorunda kaldı.

Tarih; Allah rızası için, insanlığın huzuru için, adil bir devletin bekası için mücadele edenlerin bu konularda hiçbir taviz vermediklerinin örnekleriyle doludur. Hepsi de, hak ve adaletten ayrılmayarak ulvi amaçları için mücadele ettikleri sürece, Allah’ın merhametine ve koruyuculuğuna güvenmişler ve sığınmışlardır

Sosyal kategorisine gönderildi | ALLAH SEVGİSİ… için yorumlar kapalı

DİNLER ARASI…

DİNLER ARASI ÇATIŞMALARIN SEBEPLERİ VE GERÇEK ARAYIŞI

Hem tek Tanrı inancındaki dinler, hem tek Tanrı inancı olmayan Budizm, Konfüçyüsizm gibi öğretiler, insanların huzurunu sağlama amacını güderler. Bu sebeple hepsinin de insanlardan istedikleri şeyler, birbirine benzer.

Bu kadar çok benzerliğe rağmen dini guruplar ve öğretiler arasında yoğun çatışmalar yaşanmasının bir sebebi grupçuluk anlayışıdır.

Guruplar, diğer gurupları anlamaya çalışmayıp, kendi anlayışlarının zenginliğini ve doğruluğunu savunmaya çalıştıkça, guruplar arası çatışmalar bitmemektedir.

Hâlbuki hiçbir dini gurup, ilk kuruluş saflığı ve anlayışında kalmamıştır. Değişmiştir. Bu değişikliği anlamayan gurup elemanları, tek doğru olanın kendileri olduğunu düşündükleri için, kendileriyle aynı sayılabilecek inanışa sahip diğer insanları bile dinden çıkmakla suçlayabilmektedir.

Tek Tanrılı dinlerdeki çatışmaların sebeplerinin başında, her gurubun kendi peygamberini dünyanın yaratılma sebebi gibi görmesidir. Bilhassa Hıristiyanlık ve Müslümanlıkta bu algılama belirgin bir şekilde görülür.

Hıristiyan anlayışında Aziz Pavlus’un Kolosilere mektuplarında 1. Bölüm 15-16 da “Mesih İsa görünmez Allah’ın sureti, bütün hilkatin (yaratıkların) ilk doğanıdır. Göklerde ve yeryüzünde her şey O’nun vasıtasıyla yaratılmıştır” inancı oluşturulmuştur.

Müslüman anlayışta ise Kur’an’da olmadığı halde, sonradan yapılan yorumlarla bazı anlayış değişiklikleri yapılmıştır. İlk yaratılan ruhun Hz. Muhammed’in ruhu olduğu ve kâinatın O’nun yüzsuyu hürmetine yaratıldığı inancı oluşturulmuştur. Hz. Muhammed “kâinatın efendisi” olarak algılanmaktadır.

Hâlbuki daha önceki bir yazımızda Kur’an ayetlerini yazarak kâinattaki tek şuurlu varlığın insan olmadığını vurgulamıştık. Hattâ Kur’an’ı Kerim’de, Allah’ın “insanı yarattıklarımızdan bazılarına üstün kıldık” diyerek, kâinatta insanlardan üstün varlıklar olduğunu bizlere bildirdiğini belirtmiştik.

Dolayısıyla bütün kâinatta ilk doğan veya yaratılanın bir insan veya bir insanın ruhu olması ihtimal olsa bile, kimse kesin bir iddiada bulunamaz.

Zaten Kur’an, Hz. İsa için sürekli olarak “Meryem oğlu“ diye bahseder. Hz. Muhammed için Duha Suresinde 3,7,8,9 ve10. ayetlerde “Rabbin sana veda etmedi ve darılmadı. O seni yetim iken barındırmadı mı? Ve seni yol bilmez iken seçip yola koymadı mı? Ve seni bir yoksul iken seçip zengin etmedi mi? O halde sakın yetimi hakir görme. El açıp isteyeni azarlama” denilir.

Hıristiyanların Hz. İsa’yı Tanrı’nın oğlu gibi görmelerinin sebeplerinden birisi, o dönemde Yahudilerdeki Mesih beklentisidir. Bilhassa Aziz Pavlus bu beklentiye karşılık vermek için, yaptığı bir Şam seyahati sırasında, Hz. İsa’nın dirilerek kendine göründüğünü, yani yaşadığını ve Tanrı’nın oğlu olduğunu iddia etmiştir.

Bilindiği gibi Aziz Pavlus, başlangıçta koyu bir Yahudi tarikatı üyesidir ve en azılı Hıristiyan düşmanıdır. Hz. İsa ile doğrudan karşılaşmamıştır ve 12 Havari arasında değildir. Fakat Pavlus az sayıda olan Roma vatandaşı haklarına sahip olduğu için çok dolaşmıştır. Aynı zamanda çok yazmıştır. Bu sebeple Hıristiyanlık anlayışının ve Hıristiyanlığı temsil eden Kilise’nin oluşumunda çok etkili olmuştur.

Hz. İsa için Yuhanna İncili 1. Kitapta 2. Bölüm 2 de “Kendisi günahlarımıza ve yalnız bizim günahlarımıza değil, fakat bütün dünyaya kefarettir” diye yazılarak Hz. İsa’nın Allah’ın kararlarını yönlendirdiği imajı oluşturulmuştur.

Hz. Muhammed için de Müslümanlar benzer şekilde “Hz. Muhammed ahirette şefaat edecek ve kalbinde hardal tanesi kadar iyilik olanlar cennete girecek” denilerek Allah’ın kararlarını yönlendirdiği algısı oluşturulmuştur.

Bu ve benzeri anlayışlar, tek olan ve her şeye gücü yeten Tanrı inancının insanlar arasında layıkıyla ve yalın gerçekliğiyle algılanmasını önlemektedir.

Hâlbuki bütün peygamberler, aynı Allah’ın bizlere yol göstermek için seçtiği elçilerdir. Hepsinin hayatı, insanlara örnek olacak olaylarla doludur.

Hz. Musa, hemşerisine bilinçsizce yardım etmek isterken katil olmuştur. Ama sonrasında Allah’ın lütfuyla kendini düzeltmiştir. Mucizesi, Allah ile konuşmasıdır.

Hz. İsa’nın doğumu, Allah’ın bizlere Hz. Âdem’in yaratılışını anlamamız için oluşturduğunu Kur’an’da söylediği bir vakadır. Diğer öğretilerde de benzer şekilde bir algılama vardır. İmparatorları için Japonlarda güneşin oğlu ve Çin’de göğün oğlu olarak bahsedilir. Hz. İsa’nın mucizesi, doğumu ve sonrasında Allah’ın verdiği lütufla hastaları iyileştirmesi, ölü kuşları diriltmesidir.

Hz. Muhammed, yetim büyümüş ve okuma yazma bilmeyen bir kişi olmasına rağmen uyguladığı strateji ve insan ilişkileriyle sağlığında dini yerleştirdi, devletini kurdu. Mucizesi, kendisine iletilen bizatihi Kur’an’ın kendisidir.

Yüce Yaradan’ın “kendisinde bir sebat bulamadık” dediği Hz. Âdem dâhil bütün peygamberler, Allah’ın seçtiği ve sevdiği kullarıdır. Kur’an’da en çok övülen ise Hz. İbrahim’dir. Kur’an Nisa Suresi 125. ayette “……Allah onu dost edindi” der.

Hz. Muhammed son peygamber olduğu için, Kur’an’da her ümmet ve o ümmetin peygamberleri çağrıldığında hepsine şahit olarak Hz. Muhammed’in çağrılacağı anlatılır.

Demek oluyor ki, bizler peygamberlerin birbirlerine üstünlüğünü tartışırsak birbirimizle anlaşamayız. Ama Allah’ın dini üzerinde istişare edersek kolayca birleşebiliriz.

Eski Yunanlı 7 bilgeden Sokrates’e, Konfüçyüs’ten Buda’ya kadar bütün bilgeler insanların huzuru için fikir geliştirmişlerdir. İnsanları erdemli olmaya, düşünmeye davet eden yapılardan dolayı bu insanların bazılarının peygamber olabileceğini düşünenler vardır.

Diğer taraftan Allah Kur’an’da Bakara 251 de “…..Allah’ın insanların bazılarını bazılarıyla defetmesi olmasaydı, dünyada düzen bozulurdu” dediğine göre, dünyada insanların huzurunu sağlamakla görevlendirilip desteklenenler sadece peygamberler değil. Çevremizdeki herhangi bir güzel insan da, Allah tarafından böyle ulvi bir amaçla destekleniyor olabilir.

İnsanlar arasında gerçek bir istişarenin olabilmesi ve birbirlerini etkileyebilmeleri için öncelikle kendilerinin inandıklarını yaşayabilmeleri şarttır.

İnandığını yaşayanlar çoğaldıkça Dünya daha da güzelleşecektir. Çünkü Fransız Theilhard de Chardin’in (1881-1955) dediği gibi, “tapmak” anlayışı zamanla şöyle değişmiştir: “Bir zamanlar tapmak, yaratıkları Tanrı’ya bağlayarak ve kurban ederek O’nu her şeye tercih etmekti. Çağımızda ise tapmak, kendisini tamamıyla yaratma eylemine sunmak ve dünyayı mükemmelleştirmek çaba ve keşiflerinde Tanrı’yla ortak olmaktır.”

Sonuç olarak Yüce Yaradan’ın bizlere verdiği akıl ve irade sayesinde insanlık, tarih boyunca erdemi, huzuru ve insanlığı aramış ve tanımlamaya çalışmıştır. Bütün tek Tanrılı dinlerin ve öğretilerin amacı aynı olmuştur. Farklılıklar, bencil insanlardan kaynaklanan yanlış uygulamalardır.

Bütün bunları toparlayarak hak ve adaleti tesis edecek olanlar, söylemlerini mümkün olduğunca yaşayan ve (en azından bugünden sonra yaşayacak) önderlerdir.

Sosyal kategorisine gönderildi | DİNLER ARASI… için yorumlar kapalı