BU DÜNYADAKİ AZAP ÜZERİNE 2

BU DÜNYADAKİ AZAP ÜZERİNE 2

 

Hırslı ve kısa sürede zengin olmak isteyen bir iş insanı, öncelikle sadece para kazanmaya odaklanır ve çok çalışır. Personelinden yanlış iş yaparak kendisinin kârını azaltanlara ve zarar etmesine sebep olanlara sürekli kızarak söylenir. Fırsatını bulduğunda onları işten çıkarır yenilerini alır. Ama yeni aldığı kişilerden hiçbirisinde, aradığı mükemmelliği bulamaz. İş insanı, kendisini mükemmel gördüğünden, her personelinden aynısını bekler. Kimse kendisi gibi olmadığından, kızgın davranışlar ve bağırarak konuşmalar hayatının bir parçası olur. Sinirlilik, sonunda onu esir alır. Personelin bazısı, patronun veya yöneticinin gazabının korkusuyla, yaptığı hataları gizler veya başkasının üzerine atar. İş insanı, bunların bir kısmını kavrayamaz. Ama bazılarını tesadüfen veya başka bir vesileyle anlar. Bu defa kızgınlığı katlanarak artar.

Benzer olaylar, müşteriyle de yaşanır. Gerek müşterinin malları teslim alırken gösterdiği titizlik, gerekse ödemelerindeki aksaklık gibi konular, iş insanını sürekli sinirlendirir. Diğer yandan üretmek veya satmak için satın aldığı malzemelerdeki defolar, gecikmeler ve diğer hataların da iş insanını sinirlendireceği açıktır. Bir taraftan da, aynı alanda çalışan rakip firmalarla uğraşır. Kendisine başka, müşterilere başka konuştuklarını veya kendi personelinden bazılarıyla maddi ilişki kurduklarını, ya da elindeki işi kaptıklarını yaşayarak görür. Ayrıca, devletin denetçileri, vergi ve sigorta müfettişleri de iş insanını sinirlendirebilir.

Dolayısıyla iş insanı, kendisinin kârını azaltan veya zarara girmesine sebep olan herkese sinirlenmeyi sürdürür. Zaman geçtikçe daha çabuk sinirlenir hale gelir.

Uzun yıllar böyle hırslı ve kızgınlıkla bağırarak yaşadıkça, vücudundaki salgılarda değişim olur. Bir taraftan da çok para kazanmaya devam ettiği için, her istediği yiyeceği sınır tanımadan yemeye çalışır. Hem salgılardaki değişim, hem de parasına güvenerek yaptığı hatalı beslenme, zaten zaman fukarası olduğu için yürümeyi azaltan iş insanının hantallaşmasına vesile olur. Bütün bunlar, o insanın ilaç kullanmaya başlamasına neden olur. Kullandığı ilaçların çoğu kimyasaldır. Bir yandan da, kendisinin kızgın yaşam tarzı aynen devam etmektedir. Eğer başka bir sebeple hasta olmamışsa, kullandığı ilaçlar ve yaşam tarzı, kendisinin hasta olması için yeterli sebep oluşturmuş olur.

Hırslı kişilerin büyük çoğunluğu, çabalarının sonunda çok para sahibi olur. Zaten Kur’an’da, “sadece bu dünya nimetlerini isteyene, onu tastamam veririz” mealinde ayetler vardır. Dolayısıyla, dünyada bulunan türlü yiyecekleri alabilecek maddi güce ulaşmıştır. Ama artık, sevdiği her yiyeceği alıp yiyemez. Çünkü doktorlar yasaklamışlardır.

İşte, yiyeceklerin en iyisini alabilecek maddi imkânı olmasına rağmen, onu alıp yiyememek, bu dünyada çekilen bir azaptır. Bilhassa onun yiyemediği bir yiyeceğinin çok daha kalitesizini, iştahla yiyen fakirleri gördükçe, çektiği azap artar.

Şimdi konuyu bir de sosyal açıdan irdelemeye çalışalım.

İş yerindeki personelin, müşterilerin ve malzeme tedarikçilerinin bazılarının, patronun veya yöneticinin gazabına uğramamak için, olayları sakladığı veya suçu başkasının üzerine attığı her zaman görülebilen olaylardandır. Bunların çoğu, patronu yüzüne karşı eleştiremez. Ama patron ve yöneticilerini arkalarından suçladığı ve rakip firmaların çifte standartlı davranışları her yerde yaşanan bir gerçekliktir.

Bu hataların ve suçlamaların bir kısmını tesadüfen veya bir vesileyle öğrenen iş insanı, nasıl bir düşünceye sahip olur? Muhtemelen, iş çevresindeki personelini, müşterilerini ve tedarikçilerin,, kendisini kandırmaya çalışan insanlar olarak görmeye başlar. Uzun bir süre böyle devam ettiğinde, bu kanaati kesinleşir. Böylece iş ilişkisi olduğu insanlara güvenemez hale gelir.

İş insanının, iş hayatında yaşadıklarının benzerleri, aile hayatında ve arkadaş çevresinde de yaşanmaya başlar. Hırslı bir iş insanı, hem çok çalışmak hem de geceleri bile işiyle ilgili bazı düşünceler geliştirmek zorundadır. Böyle yapmazsa, kendisini eksik hisseder ve planlarındaki herhangi bir hatada kendisini suçlar. Hem kazancı azalır hem de morali bozulur.

İşte gece gündüz çalışan bir iş insanı, akşam evinde ailesiyle birlikteyken bile iş düşünürken, aile fertlerinden birisi küçük bir hata yapar veya bir konuda fikrini beyan eder. Ama iş insanı o sırada kafasında, işle ilgili olarak birilerine kızıyor olabilir. Kafasında, personeline, müşterisine, tedarikçisine veya bir işi onun elinden kapan rakibine kızmakta olan bu iş insanı, o küçük hatayı yapan aile üyesine patlar. Kızgınlığını ondan çıkarır. Bu ortam sık sık tekrarlanır.

Bu defa aile üyeleri “aman şunu kızdırmayalım” diyerek, fikir beyan etmemeye başlarlar. Onun kızacağını düşündükleri olayları gizlerler ve ona doğru dürüst cevap vermezler. Böyle tavırlar, iş insanını sinirlendirir. Bu defa onlara gerçekten kızmaya başlar. İş insanının kızgınlığı arttıkça, aile üyeleri, daha çok olayı saklamak zorunda kalırlar, ama onu da kızdırmamak için yüzüne gülerler.

İş insanı, aile üyelerinin sakladıkları olayların bir kısmını tesadüfen veya bir akrabasından öğrenir. Her öğrendiği olayda, kızgınlığı artar.  “Ben kimin için çalışıyorum, gece gündüz koşturup bunlara para yetiştiriyorum” gibi bahaneler bulur. Bir taraftan da, aile üyelerinin onun yüzüne iyi davranmaları canını daha çok sıkar. Bu defa onlara güveni kalmaz. Eşi ve çocuklarını, kendisinin parasını yemek için yüzüne gülen,  ama arkasından kuyusunu kazan insanlar olarak görür. Aslında aile üyeleri de ona güvenmemeye başlamışlardır.

Benzer ortamlar, sosyal çevresindeki arkadaşlarıyla veya diğer akrabalarıyla da yaşanır. Sonunda bizim iş insanı, onları da, parasını yemek için çevresini almış, ama fırsatını bulduklarında arkasından kuyusunu kazan insanlar olarak görür. Hiçbirine güvenmez. Arkadaşları ve akrabaları da, onun bu tavırlarından dolayı, ona güvenmezler.

Hem ailesine, hem de arkadaş ve akraba çevresine güvenmeyen, onları “leş kargaları” gibi gören bir kişinin, hiç dostu olmaz. Çünkü hem iş çevresi, hem ailesi, hem de arkadaşları ona güvenmemektedir.

İşte, bu dünyada kimseye güvenememek ve dostsuz kalmak, bir insanın bu dünyada yaşayacağı en büyük azaptır.

Yukarıda anlattıklarım, ekonominin ve adaletin sıkıntılı olduğu ülkelerde aynen geçerlidir. Ekonomisi daha sağlam temellere oturmuş ve daha adil ülkelerde, bu şiddette olmasa bile benzer yaşamlar vardır. Bilhassa ekonomisi gelişmiş ülkelerde, iş hayatında hoşgörü yok gibidir. Çalışanlardan çok şey beklenir. Çalışanlar, işlerini kaybetmemek için, sürekli kendisini geliştirmek, çok sıkı ve dikkatli çalışmak zorundadır. Bu ortama uymakta zorlandıkları için işlerini kaybetme korkusuna kapılanlardaki gerilim, bizim yukarıda anlattıklarımızın benzeridir. Bunlar, sağlıklı yaşamak için yiyeceklerine ve sporlarına ayrı bir özen gösterseler bile, stres ilaçlarını kullanmaya başlarlar. Bir süre sonra sürekli kullanırlar. Bir kısmı, içkilerden medet umar. Diğer yandan, aile üyeleri ve arkadaş çevreleriyle sorunları ve güvensizlikleri aynıdır. Onların da büyük çoğunluğunun gerçek anlamda dostu yoktur.

Ekonomisi gelişmiş ülkelerdeki iş yeri sahiplerinin de yaşamları gerilimlidir. Çünkü müşterilerin işle ilgili incelemeleri çok hassastır. İster mal, ister bilgi ve isterse hizmet üretimi yapılan bir iş yerinde, müşterilerin tavrı aynı hassaslıktadır. Dolayısıyla, müşterilerden gelen tepkiler, iş sahibinin çalışanlarına da mecburen baskı yapmasına sebep olur. Sonuçta iş yeri sahipleri de, çalışanlar gibi gerilimli bir yaşam sürerler. Eğer bir iş yeri sahibi, para hırsına fazla kapılmışsa, bizim yukarıda anlattığımız gelişmeler aynen bu kişiler için de geçerli olur.

Zalimce tavırlar sergileyerek ve başkalarının önünü keserek para kazanmaya çalışanların iç dünyalarındaki çelişkileri ise, çok daha vahimdir.

Demek ki, ahirette azap çekecek olursak, sorumlusu biziz. Çünkü Yüce Yaradan, “huzuruma geldiğinizde, zerre kadar adaletsizlik yapılmaz” diye taahhüt ediyor.  Dolayısıyla, ahiretteki azabın sorumlusu olduğumuz gibi, bu dünyada azap çekmemize sebep olacak vesilelerin bir bölümünü de, yine kendimiz oluşturuyoruz.

Anlaşılan o ki, bu dünyadaki azap, çoğumuzun düşüncesindekinden farklı. Biz, maddi sıkıntı çekmeyi azap olarak görüyorduk. Ancak insanları yakından inceleyince, asıl azabın, “maddi gücü olduğu halde istediğini yiyip içememek ve dostsuz kalmak” olduğunu anladık.

Her iki dünyadaki azaptan kurtulmamız mümkün mü diye sorarsak, eğer, “kendimize yapılmasını istemediklerimizi başkalarına yapmazsak” ve “kendimize yapılmasından hoşlandıklarımızı başkalarına yaparsak”, azaptan kurtulma ihtimalimiz çok kuvvetli.

Bu yazı YAŞAM kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.