MUTEZİLE MEZHEBİNE KUR’AN AÇISINDAN BAKIŞ 5
Mutezile Mezhebinin inanç esaslarını irdelemeye devam ediyoruz.
Dördüncü esas, iki konum arasında bir konum hususudur. Bu başlık, Sıffın Savaşı konusundaki düşünceleri kapsamaktadır. Mutezileye göre, Sıffın Savaşında her iki taraf da hatalıdır. Hem Hz. Ali’nin, hem de Muaviye’nin peşinden gidilemez. Bu insanların yeri, iman ile küfür arasındadır.
Bizim yorumumuz: Hz. Ali ve Muaviye arasındaki çatışmayı esas alarak başlatılan tartışma, Mutezilenin kurucusu Vasıf bin Ata ve Amr bin Ubeyd’in, Hasan Basri’nin meclisinden ayrılmalarına sebep olan tartışmadır. Yani büyük günah işleyenin ne konumda olduğu hususudur.
Bu konuyu makale serimizin birincisinde biraz daha geniş olarak ele almış ve şöyle demiştik:
Hasan Basri’nin meclisinde yapılan tartışmaya, Kur’an’dan aktardığımız bu bilgilerin ışığında baktığımızda, her iki tarafın da büyük bir yanlışın içine düştüğünü görürüz. Ehli Sünnet de, Mutezile de, kendilerini, Tanrı yerine koymuşlardır.
Kimin büyük günah işlemiş olduğunu, sadece Yüce Yaradan bilir. Bazen kişinin kendisi bile bilemez. Aksine, kendisini haklı görebilir ve kendisinin ıslah edici olduğunu düşünebilir. Hâl böyleyken, dışarıdan bakanların, olaylara karışmış insanların kafalarından geçenleri bilmeyen bizlerin ve o olayları yaşamamış olanların, hangi tarafın büyük günah işlediğini bilmeleri pek mümkün değildir. Ancak kendilerine göre tahmin yürütebilirler.
Ayrıca bu tartışmanın, ne İslâmiyet’in anlaşılmasına, ne insanlara, ne de insanlığa bir faydasının olmadığı aşikârdır.
Beşinci esas, emir bi’l-ma‘rûf, nehiy ani’l-münker. Yani, her Müslümanın, iyiliği emretmesi ve kötülükten sakındırması zorunlu bir görevdir. Dolayısıyla Mutezileye göre, İslâmiyet’in getirdikleri ile amel edilmesi, yasakladıklarından sakınılması şarttır.
Mutezilenin ilk kurucularının Emevi halifelerinin destek tekliflerini reddettiği dönemde, bu beşinci esasın olup olmadığını bilmiyorum. Muhtemelen bu düşünceler, teolog ve filozof olan İbrahim Nazzam ile kelamcı ve nesir yazarı olan Ebu Osman el-Cahız gibi, Abbasiler döneminin Mutezile önderlerinin fikirleri olabilir.
İkinci veya üçüncü nesil Mutezile ekibi, Abbasi Halifesi Memun döneminde (813-833) etkili bir şekilde iktidar oldular. İktidar gücünü ellerine geçirince, beşinci esas dedikleri anlayışlarını uygulamaya başladılar. İnsanlara iyiliği emredip, kötülükten sakındırmak maksadıyla çalışmalar yaptılar. Kendi düşünceleri olan “Kur’an mahlûktur” fikrini kabul etmeyenlerin üzerinde büyük baskılar oluşturdular. Kendi fikirlerini kabul etmeyen âlimlere eziyet ettiler, kimisini ölümüne sebep oldular. Bu baskı ve zulüm sürecine tarihçiler “mihne olayları” diyorlar. Mutezile ekibinin iktidarda olduğu dönemdeki mihne olaylarında görüldüğü üzere, muhalifleri yola getirme ve hasımları susturma hususunda, bu beşinci esastan faydalanmışlardır. Muhtemelen, kendi fikirlerini İslâmiyet’in getirdikleri olarak nitelediler. Karşı fikirleri de İslâmiyet’in yasakladıkları şeklinde düşündüler. Bu sebeple, kendi fikirleriyle amel edilmesini zorunlu yaptılar.
Halk arasında, “imam kötü bir şey yaparsa, cemaat onun çok daha beterini yapar” diye bir söz vardır. Halifenin tam desteğini almış ve devlet mezhebi olarak kabul edilmiş Mutezile Mezhebinin düşünürlerinin, Müslüman âlimlere bu davranışları halka yansıdı. Halk da kendince, eksik veya yanlış amel işlediğini zannettikleri insanlara baskı uygulamaya başladılar. Namaz kılmadığını zannettiklerine, kılanların bile secdede oturuşlarındaki ayak pozisyonunu beğenmediklerine veya oruç tutmadığını düşündüklerine zor uyguladılar. Halkın kendi arasındaki ve halkın yöneticileri konumundaki insanların halka yaptıkları bu baskılar, müdahale edenlerin gücüyle bağlantılı olarak zulme kadar vardı.
Bizim yorumumuz: Yoruma gerek olmadığını düşündüğümüz Mutezilenin bu fikrine, Kur’an ayetleriyle cevap verelim.
Bakara Suresi 256ıncı ayet, dinde zorlama yoktur diye başlar.
Maide Suresi 5/2: “… Sizi Mescidi Haram’dan çevirdiklerinden dolayı bir topluma karşı olan kininiz, sizi saldırıya sevk etmesin. İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın. Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir.”
8: “Ey iman edenler, Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapanlar olunuz. Bir kavme olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun, çünkü o, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”
Yunus Suresi 10/44: “Şurası kesindir ki Allah, insanlara zerre kadar zulmetmez. Ne var ki, insanlar kendi kendilerine zulmedip duruyorlar.”
Yukarıdaki ayetlerde, Müslümanları kinlendirecek kadar ters davranışlarda bulunan insanlara karşı bile adaletle davranın diyor. Hâlbuki Mutezilenin yaptığı zulüm, Müslümanlara kin besleyen insanlara değildir. Mutezilenin savunduğu bu fikrinin, Allah’ın zatı sıfatlarına uygun olmadığını düşünen Müslümanlaradır. Yani Mutezilenin yaptığı bu zorlamaların, hiçbir tutar tarafı yoktur.
Burada aslında incelenmesi gereken farklı bir husus vardır. Allah’ın adil olduğu ve kullarına zulmetmediği gibi çok doğru bir konuyu, kendilerine ikinci esasları olarak alan Mutezile ekibinin, nasıl böylesine bir noktaya geldiğidir.
Bilindiği gibi Mutezilenin kurucuları, Emevi halifelerinin görev verme tekliflerini kabul etmemişler ve halifelere “gölge etmeyin, başka ihsan istemeyiz” mealinde cevaplar vermişlerdi. Ama bir yandan da, yeni fethedilen yerlerdeki insanların sorularına cevap bulmak ve İslâm’ı gönüllere yerleştirmek için, kendilerince fikir yürütme gayretleri içinde olmuşlardı.
Ancak, iktidar gücünü ellerine alan ardılları, tamamen farklı şeyler yaptılar. Kuvvetle muhtemeldir ki, iktidara gelen sonraki nesiller, güç zehirlenmesi yaşadılar. Nitekim hemen bütün devrimlerde ve “izm”lerde, sonradan benzer güç zehirlenmeleri yaşanmıştır.